Hz. Süleyman

|

A. HZ. SÜLEYMAN KİMDİR?

1-Hz. Süleyman’ın Soyu

Süleyman Peygamber, İşa oğlu Davud’un oğludur. İşa Abir oğlu Uveyd’in oğludur. Abir, Nahşan oğlu Salamon’un oğludur. Nahşon, İrem oğlu Amina Adab’ın oğludur. İrem, Faris oğlu Hasron’un oğludur. Faris, Yakup oğlu Yahoza’nın oğludur. Ya’kup, İbrahim oğlu İshak’ın oğludur. Süleyman (a.s.) İbranicide Slomo (Salomon) olarak geçmektedir. Slomo (Salomon): Hz. Davud’un oğlu, O’ndan hemen sonra İsrail oğullarının peygamberi “akl-i selim” ve “nazik” manalarına gelen “selim”in eşanlamlısıdır.

Hz. Süleyman Kudüs yakınlarındaki Gazze şehrinde doğdu. Davut (as)’ın on dokuz kadar oğlu vardı. Yüce Allah, Davut (a.s.)’ın oğulları arasından Süleyman (a.s.)’ı kendisine varis kılmıştır. Hz. Süleyman’ın Davut (a.s.)’ın oğlu olduğunu “Biz Davud’a Süleyman’ı armağan ettik.” ayetinde geçen ifadelerden de anlayabiliriz. Yine bu ifadelerden anlaşılacağı gibi Süleyman (a.s.) bir peygamber silsilesinden gelmektedir. Çünkü burada ismi zikredilenlerin bazısı geçmişte birer peygamberdirler. Ayrıca buradan yine Süleyman (a.s.)’ın soylu, asil bir aileden geldiğini de söyleyebiliriz.

Süleyman (a.s.)’ın doğumu ile ilgili olarak Kitabı Mukaddes’te “Ve Davut karısı Bat-Şebayı teselli etti, ve onun yanına girip onunla yattı; ve kadın bir oğul doğurdu, ve onun adını Süleyman koydu. Ve Rab onu sevdi; ve peygamber Natan elile, Rab uğrunda onun adını Vedidya(Rabbin sevgilisi) koydu.” İfadeleri geçmektedir.

2-Hz. Süleyman’ın Şekli ve Şemaili

Süleyman Aleyhisselam; uzun boylu, iri vücutlu, büyük gözlü, beyaz tenli, güzel, nur yüzlü, saçı sakalı gür olup , eğer üzerinde muharebe için zırh yoksa daima beyaz giyinirdi. Son derece yumuşak huylu, nazik ve sulhsever birisiydi. Çok edepli, hep Allah’tan korkar, alçak gönüllü, yüksek şanlıydı. Miskin ve fakirlerle oturur; “Miskinin miskinlerle oturması uygundur.” buyururdu. Herkes tarafından sevilmiş olup, hiç kimse onun söylediklerine itiraz etmiyor ve onun emri dışına çıkmıyordu.

3- Hz. Süleyman’ın Ahlakı

Hz. Süleyman’ın özelliklerinden biri de hiç şüphesiz güzel ahlaklı olmasıdır. O hayatı boynunca insanları Allah’a ve din ahlakını yaşamaya davet ederken, ahlakı ve yaşantısıyla tüm insanlara örnek olmuştur. “O, ne güzel kuldu. Çünkü o, (daima Allah’a) yönelip- dönen biriydi.” Ayetinde de ifade edildiği gibi Hz. Süleyman yaptığı her işte sürekli Allah’a yönelir ve istediği her şeyi Allah’a açardı.

Hz.Süleyman, putperestliğin yaygın olduğu bir dönemde yaşamış, ancak hiçbir zaman, hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmamıştır. Sadece Allah’ın rızasını gözetmiş ve Allah’ın dinini hakim kılmak için hiçbir insanın ya da varlığın rızasını gözetmeden yaşamıştır. Puta tapan Sebe ülkesini imana davet ederken de onları Allah’a teslim olmaya davet etmiş, Güneş’e secde etmekten vazgeçmelerini istemiştir.

“Andolsun, Biz Süleyman’ı imtihan ettik, tahtının üstünde bir ceset bıraktık. Sonra (eski durumuna) döndü. Rabbim beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülk armağan et. Şüphesiz Sen, karşılıksız armağan edensin.” ayetinden anlaşılacağı üzere Hz. Süleyman herhangi bir zorlukla, sıkıntıyla ya da bir nimetle karşılaştığında hemen Allah’a yöneliyordu. Her konuşmasında Allah’ı zikrediyor, her kararını Allah’ın adını alarak veriyordu. Allah, Hz. Süleyman’ı çeşitli olaylarla imtihan etmiş, o da her seferinde çok güzel bir ahlakla karşılık vermiştir. İşte anlaşılacağı üzere Hz. Süleyman imtihan olduğunda aklına ilk gelen şey Allah’a dua etmek, O’nun bağışlayıcılığına ve rahmetine sığınmak olmuştur.

Hz. Süleyman sadece zor anlarında değil, bir başarı ya da bir zafer anında da aynı ahlakı göstermiş, daima tevazulu ve Allah’a karşı aczini bilen bir kul olmuştur. Elde ettiği her başarının, Allah’tan bir deneme olduğunu hemen fark etmiştir. Nitekim “….Bu Rabbimin fazlındandır, O’na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim? diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti.) Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)’dır, kerim olandır.” ayetinde bildirildiğine göre başarılar karşısında son derece tevazulu bir karşılık vermiştir. Bu samimi ve ihlaslı karşılık, onun her türlü başarının da her türlü zorluk gibi Allah’tan bir deneme olduğunu bilmesi onun güzel ahlakının bir sonucudur.

Hz. Süleyman karıncaların aralarında geçen konuşmayı duyduktan sonra hemen Allah’a yönelir ve “….Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et, ve beni rahmetinle salih kulların arasına kat” diye dua etmiştir. O kendisine verilen nimetler karşısında her zaman bunların gerçek sahibinin Rabbimiz olduğunu bilmiş, her tavrı ve her sözüyle tek hedefinin Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu göstermiştir.

Allah, onun bu samimi ve ihlaslı ahlakının karşılığını en güzel şekilde vermiş ve onu “şüphesiz, onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak bir yeri vardır” ayetiyle müjdelemiştir.

Süleyman (a.s.)’ın ahlakı ile ilgili Kitabı Mukaddes’te Süleyman’ın Meselleri bölümünde geniş olarak bilgi vardır.

4- Hz. Süleyman’ın Ailesi

Hz. Süleyman’ın ailesi ile ilgi bir çok rivayetler vardır. Bu genelde hanımları ve cariyelerinin sayısı hususundadır. Seleften bazılarının anlattıklarına göre Süleyman Peygamberin 1000 zevcesi varmış. Bunların 700’ü hür ve 300’ü cariye imiş. Bazı rivayetlere göre ise 300’ü hür, 700’ü cariye imiş. Bu kadınlardan hepsinden de şehevi bakımdan yararlanma gücüne sahipmiş.

Rakamlardan da anlaşılacağı gibi bu kadar mübalağalı rakamlara yer veren müellifler bu kadar hanımının hakkını yerine getirmek için Hz Süleyman’a yüz erkek şehveti gücü verildiğine dair haberler de kaydetmiştirler. Müellifler bu hususu “işte bu bizim vergimizdir. (Ey Süleyman) Artık sen de hesaba vurmaksızın, ver ya da tut." ayetine istinat ederler. Bu ayetten önceki yerlerde ifade edildiğine göre Hz Süleyman Allah’tan kendisinden başka hiçbir kimseye lâyık olmayacak “bir mülk ve saltanat” isteğinde bulunmuş ve bu isteği kendisine verilmiştir. Bu isteği ifade eden ayetten sonraki ayetlerde, Hz. Süleyman’a bahşedilen şeyler dile getirilmiş ve Hz. Süleyman’ın Allah (c.c)’a olan yakınlığı ve akıbetinin hayırla dolu olduğundan bahsedilmiştir.

Meali verilen bu ayette, Hz. Süleyman’a verildiği söylenen şehvet ve erkeklik gücüne dolaylı da olsa en ufak bir işaret olmadığı halde müellifler farklı farklı yorumlar ortaya koymuşlardır. Nitekim büyük müfessir Allâme Taberi (v.310 H.) tefsirinde bahsi geçen ayetle ilgili rivayetleri kaydettikten sonra iki yerde tercih yapma ihtiyacı duyar ve Hz. Süleyman’a verilen şeyin "şehvet’" değil "mülk ve saltanat" olduğunu ifade eder.

Hz. Süleyman’ın aile hayatı ile ilgili olarak Kitabı Mukaddes’te; “Ve kral Süleyman, Firavun un kızı ile beraber Moabiler, Ammoniler, Edomiler, Saydalılar ve Hititlerden çok ecnebi kadınlar sevdi. Rabbin İsrail oğullarına: "Onların arasına gitmeyeceksiniz ve onlar da sizin aranıza gelmeyecekler; çünkü mutlaka yüreğinizi kendi ilahlarının ardınca saptıracaklardır, diye söylemiş olduğu milletlerden idiler; Süleyman onlara sevgi ile yapıştı.Ve O’nun yedi yüz karısı kral kızı olup, üç yüz de cariyesi vardı; ve karıları O’nun yüreğini saptırdılar. Ve vaki oldu ki, Süleyman’ın ihtiyarlığı zamanında karıları O’nun yüreğini başka ilahların ardınca saptırdılar.” şeklindeki bilgileri bulmak mümkündür.

B- HZ. SÜLEYMAN’IN HÜKÜMDAR ve PEYGAMBER OLUŞU

Davut (a.s.) hayattayken yaşadığı ülkenin hükümdarıydı. Aynı zamanda da bir peygamberdi. Fakat hayatın bir kanunu olarak Davut (a.s.) da vefat etmiştir. Davut (a.s.)’ın vefatıyla birlikte ülke hükümdarsız kalır. Hükümdarlığa Davut (a.s.)’ın oğullarından birisi olan Süleyman (a.s.) geçmiştir. Daha sonraları ise kendisine peygamberlik verilmiştir.

Bu konuyla ilgili olarak Kuran-ı Kerim’de geçen “ Süleyman, Davud’a mirasçı oldu ve dedi ki: Ey İnsanlar, bize kuşların konuşma dili öğretildi ve bize her şeyden ( bol bir nimet ) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür.” Yani Süleyman, peygamberlik ve hükümdarlık bakımından Davud’a mirasçı oldu. Buradaki mirasçılıktan kasıt, mal mirasçılığı değildir. Çünkü Davud’un, Süleyman’dan başka oğulları da vardı. Onun malı, sadece Süleyman’a miras olarak kalacak değildi. Ayrıca sahih hadiste sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. “ Biz miras bırakmayız terekemiz sadakadır.” Bir başka hadiste ise “ Biz peygamberler topluluğu, miras bırakmayız.” buyurmuşlardır.

Yukarıda zikredilen ayet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi peygamberlere birçok üstünlükler verilmiştir. Fakat peygamberler bu üstünlükleri kendilerinden sonra gelenlere miras olarak bırakmamışlardır. Peygamberler miras olarak sadece ilim bırakmışlardır.

Süleyman (a.s)’ın kral oluşu ile ilgili olarak Kitab-ı Mukaddes’e baktığımızda, “Ve Natan Süleyman’ın anası Batşeba’ya söyleyip dedi: Haggidin oğlu Adonia krallık ediyor,….git ve Kral Davud’un yanına gir ve kendisine de : Efendim kral! Gerçek oğlum Süleyman benden sonra krallık edecek ve tahtıma O oturacaktır’ diye yemin etmedin mi?…” yine Kitab-ı Mukaddes’te Süleyman (a.s.)’ın bütün İsrail üzerinde kral olduğu da belirtilmektedir. Yine Kitab-ı Mukaddes’te “Ve Davud’un öleceği günler yaklaştı; Ve oğlu Süleyman’a emredip dedi “Ben bütün dünyanın gittiği yola gidiyorum; sev, kuvvetli ol ve erkek ol, yaptığın her işte ve yöneldiğin her tarafta hikmetli olasın…” diyerek kendi yerine Süleyman (a.s.)’ı bırakmış, krallığa Süleyman geçmiştir” ifadelerini bulmak mümkündür.

Kuran-ı Kerim’de ve diğer dini kaynakların genelinde Hz. Süleyman (a.s.) ile ilgili olarak genelde kendisine verilen ilim ve faziletlerden bahsedilir. Yukarıda geçen ifadelerde de görüldüğü gibi Kitabı mukaddes’te Hz. Süleyman (a .s.)’a verilen ilim ve faziletlerin yanında krallığından da bahsedilir.

1-Kudüs ve Mescid -i Aksa’yı Yaptırışı

Mescid-i Aksa’nın yapılışı hakkında değişik rivayetler bulunmaktadır. Bazı ilim adamlarının dediğine göre; Kabe’nin, ilk defa melekler tarafından yapıldığı, daha sonra Âdem (a.s), sonra Âdem (a.s.)’ın oğulları … en sonunda da İbrahim (a.s) tarafından yenilendiği gibi, Mescid-i Aksa’da, ilk defa Adem (a.s.) veya melekler tarafından yapılmış, sonra Sam b.Nuh (a.s.), sonra Yakup, sonra Davud ve Süleyman (a.s.)’lar tarafından yenilenmiştir.

Davut (a.s.) vefat edeceği sırada Beytü’l Makdis mescidini tamamlaması için Süleyman (a.s)’a vasiyyet etmiştir. Bunun üzerine Süleyman (a.s) tahta çıkışının dördüncü yılında babası tarafından inşaatı başlatılan ve hala devam eden büyük bir mescidin (Mescid-i Aksa)’nın tamamlanması için harekete geçti. Mescid-i Aksa’nın inşası için insanlardan ve cinlerden oluşan pek çok sanatkarı bir araya getirdi ve bunları çalıştırdı.

Mescidin yapılışında o dönemin en güzel maddelerinden kullanılmıştır. Mescidin duvarlarını, beyaz, sarı ve yeşil taşlarla ördürdü. Direğini halis billur taştan yaptırdı. Tavanını, duvarlarını inciler, yakutlarla, kıymetli türlü cevherlerle süsletti.mescidin tabanına firuzec (safirus) denilen kıymetli taşlar döşetti. O zaman yeryüzünde bu mabedden daha süslüsü, daha güzeli ve daha parlağı yoktu. Süleyman (a.s) Mescid-i Aksa’nın inşasını yedi senede tamamladı. Daha sonra Kudüs’te büyük bir saray yaptırmaya karar verir. Sarayın binası da on üç senede tamamlandı.

Bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alici sanat eserleri ve görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hz. Süleyman’ın bu mekanı, görenlerde büyük hayranlık uyandırıyordu.

İnsanların bu saraydan bu kadar etkilenmelerinin nedeni ise, insan fıtratına en uygun olan estetik anlayışını ve ortamı birden karsılarında görmeleri olmuştur. Zira Hz. Süleyman, yaptırdığı bu görkemli sarayı, imanın nuru ve onun getirdiği üstün bir akil ile yaptırmıştı. Ve bir Müslüman’ın hangi çağda veya hangi şartlarda yasarsa yasasın Allah’ın kendisine verdiği imkanları en güzel şekilde kullanarak essiz bir mekân oluşturabileceğinin en güzel örneğini sergilemişti.

Süleyman (a.s) Mescid-i Aksa’nın inşasını tamamladıktan sonra “Rabbim beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülkü armağan et” diye bir duada bulunur. Bununla ilgili olarak Peygamber Efendimiz: “Süleyman, Beyt-i Makdis’i inşa ettiğinde rabbinden üç şey diledi. Rabbi ona ikisini verdi. Üçüncüsünün bize verileceğini ümit ederiz; Rabbinin hükmüne uygun bir hüküm vermesini istemişti. Rabbi bunu ona verdi. Rabbinden, kendisinden sonra hiç kimseye verilmeyecek bir mülk (ve hükümdarlık) istedi. Rabbi bunu da ona verdi. Rabbinden her kim kendi evinden Mescid-i Aksa’da namaz kılmak maksadıyla çıkarsa günahlarından da, anasından doğduğu günkü gibi sıyrılmasını nasip etmesini istemişti. İşte Cenab-ı Allah’ın bunu bize vermiş olacağını ümit ederiz.” diye buyurmuşlardır.

Süleyman (a.s) Mescid-i Aksa’nın inşasını yedi senede tamamladı. Daha sonra Kudüs’te büyük bir saray yaptırmaya karar verir. Sarayın binası da on üç senede tamamlandı. Süleyman (a.s.)’ın yaptırmış olduğu bu saray Kamame Kilisesi diye anıla gelmiştir ve burası Hristiyanlarca Kudüs’te “ Ulu Kilise” diye anılan kilisedir.

Bu konu ile ilgili olarak Kitabı Mukaddes’te şu bilgiler yer almaktadır: “ Ve İsrail’in Allah’ı Rabbin ismine bir ev yapmak babam Davud’un yüreğinde idi. Fakat Rab babam Davud’a dedi ki: “Madem ismime bir ev yapmayı yüreğine koydun, yüreğine koyduğuna iyi ettin; Fakat evi sen yapmayacaksın, ancak senin sulbünden doğacak oğlun, benim ismime o evi yapacaktır Ve Rab söylediği sözünü tamam etmiştir. Çünkü babam Davud’un yerinde ben durmaktayım ve Rabbin va’d ettiği gibi İsrail tahtında oturuyorum ve İsrail’in Allah’ı Rabbin ismine evi yaptım.”

Yine Kitabı Mukaddeste Hz. Süleyman (a.s.)’ın Mescid-i Aksa’yı yaptırdıktan sonra yaptığı duadan ve kesilen kurbanlardan bahsedilmektedir. Süleyman Rab evini ve Kral evini yirmi yılda yaptığından söz edilmektedir. Sarayın yapılışında hünerli işçileri çalıştırmış ve oyma işlerinde çeşitli ağaçları kullanmıştır.

C- HZ. SÜLEYMAN’A VERİLEN ÜSTÜN İLİM ve NİMETLER

Allah, “Andolsun ki biz, Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik” buyurarak Süleyman (a.s.)’ı diğer “müminlere” nazaran bir takım ayrıcalıklarla donatmıştır. Bu nedenle her ikisi de Allah’a “ Bizi, mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun” diye duada bulunarak şükranlarını sunmuşlardır.

Allah Teala “Ve ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan öncede Nuh’u ve onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u hidayete ulaştırdık. Biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.” ayetinde buyurduğu gibi Süleyman (a.s.)’a peygamberlik verildiğini bildirmektedir. Süleyman (a.s.); ”Yâ Rab! bana hiçbir kimsede bulunmayan bir kudret ve devlet ihsân eyle.” diye dua eder ve duası kabul edilip, cinlerin, rüzgarın ve hayvanların da insanlar gibi Süleyman (a.s.)’a itaat etmeleri emredilir. Kendisine ism-i azam duası, ve ilimlerin sırları öğretilir. “Ey insanlar! Bize kuşların konuşma dili öğretildi…” ayetinden de anlaşılacağı gibi kuşların dili de kendisine öğretilmiştir. Peygamberlikle birlikte ihsan edilen ilim, hikmet ve sultanlık kudretini, insanları doğru yola kavuşturmakla ve daha iyi bir hayat yaşamaları için kullanır.

Babası, hayattayken kendisine yargıçlık görevi verilmişti. Bir konuda hüküm verilecek olduğunda kendisi de bir hüküm veriyordu. Bu konuyla ilgili olarak tarih kitaplarında birçok örnek vardır. Nitekim Davud (a.s.) devrinde iki kadın, yanlarında kendilerinin iki oğlan çocuğu bulunduğu halde, yolda giderlerken, kurt gelerek onlardan birinin (büyük kadının) çocuğunu hemen kapıp gider. Bunun üzerine (çocuğunu kurt kapan) kadın, eşi (küçük) kadına; “Kurt senin çocuğunu götürdü” der. Diğer kadın ise; “Hayır! kurt, senin çocuğunu götürdü!” der. Nihayet bu iki kadın muhakemelerini Davud (a.s)’a arz ederler. O da, kurdun kaptığı çocuğun küçük kadına sağ kalan çocuğun da büyük kadına ait olduğuna hükmeder.

Bunlar mahkemeden çıkar, Davud (a. s)’ın oğlu Süleyman’a giderler. Davut (a.s)’ın verdiği hükmü haber verirler. Hz. Süleyman: “Haydi bana bir bıçak getiriniz de çocuğu bunlar arasında ikiye pay edeyim” deyince; küçük kadın: “Aman öyle yapma!” Allah sana rahmet etsin! bu çocuk o kadınındır!” der. Bunun üzerine Süleyman (a. s.), çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmeder.

Bu hadise Kitab-ı Mukaddeste farklı şekilde anlatılmıştır. Çocuğun kurt tarafından yenildiğinden bahsedilmemektedir. Büyük kadın kazara çocuğun üzerine yatarak çocuğunu öldürür ve küçük kadının koynuna koyduğundan bahsedilir. Aralarında bir dava olur ve kırala çözüm bulmak için giderler. Kıral da bu iki kadının davasını çözüme kavuşturur.

Süleyman (as)’ın hikmetiyle ilgili olarak Yine Kitab-ı Mukaddeste: “Ve Allah Süleyman’a deniz kıyısında olan kum gibi, ziyadesiyle hikmet ve anlayış ve yürek genişliği verdi. Ve Süleyman’ın hikmeti bütün şark oğullarının hikmetinden üstündü. Çünkü bütün insanlardan, Ezrahi Eytandon Maholun oğulları Heman Kalkol ve Dardadon daha hikmetli idi; ve çepeçevre bütün milletlerde onun şöhreti vardı. Ve üç bin mesel söyledi; ve ilahileri bin beşti. Ve Lübnan da olan erz ağacından duvarda biten zufa otuna kadar ağaçlar hakkında söyledi, hayvanlar ve kuşlar ve sürünen şeyler ve balıklar hakkında da söyledi. Ve Süleyman’ın hikmetini dinlemek için bütün dünya krallarından adamlar gelirlerdi.”

Şehirlerin kurulması, yeryüzünün imarı, yeşillendirilmesi, fen ve sanatta ilerlemesi için emrindekilerin her birine iş taksimi yapar. Yolların yapılması, taşların yontulup kazılması, demircilik ve derin sulara dalgıçlık gibi zor isleri cinlere verdi. Çiftçilik, çobanlık, ticaret, sanat gibi isleri de insanlara verdi. Hayvanları da nöbet tutma, yük taşıyıp çekme gibi işlerle görevlendirdi. İnsanlardan, cinlerden ve hayvanlardan büyük bir ordu kurdu. Hepsi ona tabi olup, emrine itaat etti. Süleyman (a.s.)a verilen bu nimetler Kur’an-ı Kerim’de bildirilmektedir.

Süleyman (a.s.)’a verilen ilim ve hikmetleri şu şekilde sıralayabiliriz. Bunları Allah’ın Süleyman ( a.s.)’a vermiş olduğu mucizeler olarak tanımlamak da mümkündür. İşte bunlar;

1- Sebe suresinin on ikici ayetinde bildirildiği üzere, rüzgarlar emri altındaydı.

2- Süleyman (a.s.) denizi geçmek istediği zaman, suyu çekilerek yol açılır, geçtikten sonra yine kapanırdı.

3- Ayet-i kerimede bildirildiği üzere, bütün cinniler emrindeydi. Ne zaman istese, kendisine, büyük büyük köşkler, suretler, çanaklar, sabit çömlekler, tencereler yaparlardı.

4- Süleyman (a.s.)’ın bir mührü vardı. Üzerinde ism-i âzam duası yazılıydı. O dua ile her istediği kolay olurdu.

5- Karıncalara varıncaya kadar her hayvanin sesini işitir, dillerini anlardı.

6- Nereye gitmek istese, rüzgar emrinde olduğundan, kürsüsünü kaldırır, kürsüsünü beraberinde götürürdü.

7- Cinniler vasıtasıyla denizdeki incileri, cevherleri yerde bulunan defineleri bilirdi. Kendisine Allah Teala tarafından bildirilmeyen bir şey yoktu.

8- Neml Vadisinde, maiyetiyle beraber bir dağ üzerine konup, kaldığı esnada o dağın yeşillik, çimenlik olması için, mübarek ellerine bir miktar su alıp, avucuyla o dağa serpti. Derhal dağın üzeri çayırlık çimenlik oluverdi.

9- Süleyman (a.s.) bir yere gittiği vakit, beraberinde duvarlar da giderdi.

1-Hz. Süleyman’ın Emrine Verilen Cinler

Diğer canlılar gibi cinler de Süleyman (a.s.)’ın emrine verilmiştir. O’nun ordusu insan, cin ve kuşlardan meydana gelmiştir. Bunlar hakkındaki geniş bilgisine dayanarak onların her birinden komutanlar tayin etmiş, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir kimse için gerçekleşme ihtimali dahi düşünülemeyen bir komuta zinciriyle ordunun başına getirmişti. Yine “Süleyman (a.s.)’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelmiş orduları bir araya geldi” ayetinden de anlaşılacağı gibi cinler Hz. Süleyman (a.s.)’ın emrinde olup herkese görünmeyen o sırlı mahluklar insanların arkasında saf saf dizişir ve emir beklerdiler.

Bunların yanında cinlerin diğer görevleri de vardı. Bina ustaları, denizden inci-mercan çıkaran dalgıçlar, şehir kurma ve saray yapma, kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı.

“Onun eli altında, Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olurlarsa çılgın ateşin azabından taddırırdık.” mealindeki ayetten de anlaşılacağı gibi cinler Hz. Süleyman’ın emrinde çalışmak zorundaydılar. Eğer çalışmazlarsa işlerini aksatırlarsa kendilerini şüphesiz ağır cezalar beklemektedir.

Hz. Süleyman (a.s.)’ın emrine verilmiş olan cinler hakkında Kitabı Mukaddes’te herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır.

2- Hz. Süleyman’a Kuş Dilinin Öğretilmesi

“Ey insanlar bize kuşların konuşma dili öğretildi ve bize her şeyden ( bol bir nimet ) verildi.” Kur’an- Kerim’de geçen bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi Hz. Süleyman (as)’a kuşların dili öğretilmiştir. Hazreti Süleyman’a öğretilen sadece kuşların sözünü anlamak ve onlarla konuşmaktan ibaret değildi. Kuşların duruşlarında, ötüşlerinde ne gibi durum içinde bulundukları, adetleri, töreleri… hasılı geniş bir kuş kültürü ona verilen bilgiler arasındaydı.

Müfessirler “Bize kuş dili öğretildi” ayetine birçok farklı yorum getirmişlerdir. Burada önemli olan husus, kuşun söylemesinden çok, Süleyman (a.s.)’ın anlaması ve anlayışının derinliğidir. Hem de Kur’an’ın ifadesine göre bu anlayış sadece kuşun dilinde, lügatında değil mantığındadır. O kuşların sesleri veya hareketleri ile ifade ettikleri hislerini anlamakta kalmıyor, o hisleri idare eden ana mantığı, işin gizli ilahi sırlarını biliyordu. Böylece onların şakımalarındaki yüce Allah’ı tesbih ve tazimlerini anladığı gibi, onları idaresi altına alarak kendine has teşkilatıyla ordusunda hizmette de kullanıyordu.

Bu husus ile ilgili olarak, Hafız Ebu Bekir el-Beyhaki, Ebu Malik’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Süleyman peygamber yoldan geçerken bir erkek serçenin, dişi bir serçenin etrafında dolanmakta olduğunu gördü. Yanında bulunanlara: “Bu erkek serçenin ne dediğini biliyor musunuz?” diye sorunca etrafındakiler de: “Ne diyor ey Allah’ın peygamberi?” diye karşılık verdiler. Süleyman peygamber şöyle dedi: “Erkek serçe dişi serçeyi istiyor ve ona diyor ki: Benimle evlenirsen seni Şam’ın dilediğin evine yerleştiririm!” diyor.

Yine Tavus kuşunun öttüğünü duyan Süleyman (a.s.): “Nasıl muamele edersen, öyle karşılık görürsün.” Çavuşkuşunun ötüşünü: “Ey günahkarlar, Allah’a istiğfar ediniz.”; Bağırtlak kuşunun ötüşünü: “ Sükut eden selamete ulaşır.”; Horozun ötüşünü: “ Ey gafiller, Allah’ı zikredin.”; Doğan kuşunun ötüşünü: “Ey Ademoğlu, dilediğin gibi yaşa, sonun ölümdür.”diyor şeklinde manalandırmıştır.

Kuşun çeşitli duyguları arasındaki münasebetleri idare eden özel duygu ve kabiliyetleri, kuş dili ve duygularını ortaya koymak için çıkardığı sesler de kuş dili olur. Mesela Horozun yem aramak için deşinmesinde bir mantık vardır Yemi bulduğu zaman "dik dik" diye tavukları çağırması da bir konuşma bir dil demektir Gerek kuşların gerek diğer hayvanların böylesi seslerle bir birlerine bir şeyler anlattıklarında şüphe yoktur. Fakat bu manada kuş dilini bir dereceye kadar herkesin anlayacağına göre Süleyman (a.s.)’ın mucizesinde daha derin bir mana anlaşılması gerekmez mi, diye bir soru hatıra gelir.

Kuşların, hayvanların ve diğer canlıların dilini bilmesi Hazreti Süleyman’a Allah’ın bahşettiği bir mucizeydi. Hazreti Süleyman’a bu mucize sayesinde, kuşların hislerindeki münasebetleri sezecek kadar derin ve uzaklardaki cüz’i şeylere nüfuz edecek kadar yüksek bir his ve idrakle birlikte aynı zamanda kuşların tabiatı olan “uçma”nın ilmi de öğretilmiştir.

Süleyman (a.s.) ve kuşlar ile ilgili olarak Tevrat’ta ise; “…ve Lübnan’da olan erz ağacından duvarda biten zufa otuna kadar ağaçlar hakkında söyledi; hayvanlar, ve kuşlar, ve sürünen şeyler, ve balıklar hakkında da söyledi.” ifadesi geçmektedir. Bu manadan bir başka hususu da çıkarmak mümkündür. Çünkü burada Hz. Süleyman’ın, kuş dilini bilmesinin yanı sıra bir takım nebatların dilini de bildiği söylenmektedir.

Evet bu hususta da yukarıda görüldüğü gibi birçok değişik rivayet ve yorumlar vardır. Fakat net olarak tam bir şey ortaya konulmamıştır. Rivayet ve yorumlardan öteye gidilmemiştir. Bunların doğruluğunu ise sadece Allah bilir.

3- Hz. Süleyman ve Karınca

“Neml” kelimesi arapçada “Karınca” anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’deki Neml suresi’nde, Süleyman (a.s.)’ın karıncalarla “karınca” dilinde ve kuşlarla da “kuş” dilinde konuştuğu, bu dillere vakıf olduğu için cinlerden ve kuşlardan oluşan ordular kurduğu ve karıncaların da bu ordulara yol açtıkları anlatılır.

Hz. Süleyman (a.s.) Kudüs’te büyük bir mabed inşa ettikten sonra insanlardan, cinlerden ve kuşlardan bir ordu kurar ve hacc etmek üzere Mekke’ye gider. Bir süre orada kaldıktan sonra Yemen’e gitmek üzere yola çıkar. Uzun bir yolculuktan sonra Karınca vadisine geldiği zaman, Süleyman (a.s.)’ın ordusunun geldiğini gören dişi bir sultan karınca çevresinde bulunan karıncalara “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin” diye seslenerek onları uyarır.

Sultan karıncanın çevresindeki karıncalara göstermiş olduğu bu şefkat ve merhamet Hz. Süleyman’ın çok hoşuna gitmişti ve gülmüştü. Bunun yanısıra Küçücük bir hayvanın sultanı olduğu topluluğu bu şekilde düşünmesi Hz. Süleyman’ı derin bir düşünceye sevk eder ve “Rabbim bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salih bir amelde bulunmamı ilham et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat” diye duada bulunur.

Karıncanın bu seslenişi hakkında müfessirler birtakım yorumlar getirmişlerdir. İşte bunlardan birisi şu şekildedir. “Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp geçmesin” yani bile bile bir karıncayı sebepsizce öldürmezler, ama farkında olmadan kırar geçirirler. Onun için yerlerinize çekilin de kendinizi kırdırmaya sebep olmayın, diye edep ve incelik içerisinde bilgiç bir tavırla arkadaşlarını korudu ki, burada ince bir karınca siyaseti vardır. Fahreddin Razı der ki: “O karıncanın, diğerlerine içeriye girmelerini emretmesi şunu içindir ki, kavmi Süleyman (a.s)’ın büyüklüğünü görürler de yüce Allah’ın kendilerine olan nimeti hakkında inkara düşerler diye korktu. “Sakın sizi kırmasınlar demekten maksadı bu idi, yani morallerinin kırılması idi. Bu şekilde dünyalığa dalmış kimselerle oturup kalkmanın sakıncalı olduğuna bir uyarı vardır.

Bir rivayette anlatıldığına göre, ülkede kıtlık ve yağmur yağmaz olmuştu. Hz. Süleyman bir gün ümmetinden bir toplulukla yağmur duasına çıkar. Yolda giderken bir karınca görürler. Karınca ayaklarından birini kaldırarak yağmur yağdırması için Cenab-ı Allah’a dua etmektedir. Karıncanın bu durumunu gören Hz. Süleyman, çevresindekilere: Geri dönelim; yağmur yağdırılacaktır. Çünkü bu karınca Cenab-ı Allah’a yağmur yağdırması için dua ediyordu ve dileği kabul edildi.” der ve dua etmeden hepsi geri döner.

Karıncalar ile ilgili bir başka rivayet ise şöyledir; Bir gün Süleyman (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da: "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir. Karıncanın bu cevabının doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?

Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar. Karınca da: “Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O’na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi.” Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.

Yukarıda verilen örneklerden anlaşılacağı üzere karıncalar insanları hayrete düşürebilecek özelliklere sahip varlıklardandır. Birçok hayvan meraklıları tarafından incelenmiş ve bir çok ilginç hikayeler anlatılmıştır.Topluluk halinde yaşadıkları herkes tarafından bilindiği gibi güçleri ve çalışmaları da bilinmektedir. Karıncalardaki bu özellikler ilim adamlarının da dikkatini çekmiş ve karıncalar üzerinde araştırma yapmalarına sebep olmuştur. Nitekim yapılan bir araştırma sonucunda karıncaların bir komuta ile hareket ettikleri ve birbirlerine tebligat yaptıkları ve karıncaların postacıları ve kontrolörleri bulunduğu kaydedilmiştir.

Hz. Süleyman ile karınca topluluğu arasında geçen bu diyaloglar ile ilgili Kitabı Mukaddes’te herhangi bir şey yoktur.

4- Hz. Süleyman’ın Atları ve At Sevgisi

Tarih kitaplarına baktığımızda Hz. Süleyman’ın atlarının olduğunu müşahede etmekteyiz. Bu kitaplardan edindiğimiz bilgilere göre Hz. Süleyman (a.s.) atları çok sever ve onlarla bizzat kendisi ilgilenirdi. Hz. Süleyman (.a.s.)’a atların nereden geldiği hususunda elimizde somut bir bilgi bulunmamaktadır. Bu konudaki bilgilerimiz tarihten gelen rivayetlere dayanmaktadır. İşte gelen bu rivayetlere göre;

1-) Yemen melikesi Belkıs’ın Hz. Süleyman ile görüşüp iman etmesinden sonra, doğudan ve batıdan birçok hükümdar Süleyman (a.s.)’a itaat eder ve birçok hediyeler gönderirler. Bu hediyeler arasında birçok at da bulunmaktadır.

2-) Hz Süleyman Dımeşk ve Nusaybin’e yaptığı bir seferden ganimet olarak ele atları geçirmiştir.

3-) Yine bir rivayete göre atlar Hz. Süleyman (a.s.)’a babası Davud (a.s.)’dan miras kalmıştır. Davud (a.s.) da bunları Amalika ile yaptığı bir cenkten elde etmiştir.

4-) Hz. Süleyman (a.s.)’ın sahip olduğu bu atların kanatlı olduğu ve denizden çıkarıldığı söylenmiştir.

Görüldüğü gibi atların nereden ve nasıl geldikleri hakkında farklı farklı bilgiler bulunmaktadır.

Atların nereden geldiği hususunda olduğu gibi onların sayıları hakkında da farklı farklı rivayetler vardır. Hz. Süleyman (a.s.)’ın atlarının sayısı bir rivayete göre on bin, başka bir rivayete göre ise yirmi bin kadarmış.

Hz. Süleyman (a.s.)’a verilen atlar hakkında Kur’an-ı Kerim’de şu bilgiler mevcuttur. “Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağının üstüne diken; öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan atlar sunulmuştu. O da demişti ki: Gerçekten ben mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim. Sonunda bu atlar (koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar. Onları bana getirin (dedi). Sonra da (onların bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.”

Bu ayette bildirilen olay şu şekilde meydana gelmiştir:

Süleyman (a.s) harbe gideceği bir seferinde, atları teftiş için kürsüsüne oturmuştu. Atların idman için koşturulmasını emretti. Onlara şöyle bakmış ve: “Benim atlara karşı sevgim dünya için değildir; Allah’ın emrinden ve onun dinini takviye etmek arzusundandır” demişti. Sonra atları yine koşturdu, bunlar gözden uzaklaşıp kayboldular. Bundan sonra da süvarilere, atları kendisine geri getirmelerini emretti. Atlar gelince ayaklarını ve boyunlarını sığadı, taradı. Böylece Hz Süleyman (a.s.) şerefini ortaya koymuş onlarla bizzat ilgilendiğini göstermiş oldu. Bu olay aynı zamanda, atlara süvarilerinin iyi bakmasını anlatmak, memleketi idarede padişahların kendi elleriyle işe girişmelerinin ehemmiyetini göstermek gayesine matuftur. Her türlü harp alet ve teçhizatının noksanlıklarının bizzat başkumandan olarak görmek ve bu araca atların eksikliğini ikmal, hastalık ve sakatlıklarının bulunup bulunmadığını kontroldür. Bunların dışında bir mana Kuran’ın hem lafzına ve hem de ruhuna aykırıdır. Sonuç olarak Hz. Süleyman (a.s.) atları kesmemiştir.

Hz Süleyman (a.s.)’ın atlarını kestiği yolundaki ihtilafların menşei ayetteki “mesaha” filidir. Bu kelime, Arap dilinde bir şeyi okşamak, taramak anlamına geldiği gibi kesmek manasına da gelir. Hz Süleyman (a.s.) atlarını kesti diyenler ayette zikredilmediği halde “güneş” ten bahsediyorlar. Ayrıca bunlar ayetteki zikre namaz manası veriyorlar ki keza bu da kesin değildir. Atların hangi sebeple olursa olsun Allah yolunda kurban edilmesi muhakkak ki iyi bir kulluk örneğidir ve Hz Süleyman (a.s.) lehine bir puandır. Eğer bu kurban ediş, harbe sürmek suretiyle öldürülmüş olmaları ise hem güzel bir mana hem de Süleyman (a.s.)’ın faziletine bir delildir. Ayeti her iki istikamette tefsir etme tefsir tarzını haklı çıkaracak elde delil bulunmadığı için kati değildir; kesin bir şey söylemek imkansızdır.

Yalnız ayeti “kesme” istikametinde manalandırma Hz Süleyman (a.s.)’ı töhmet altına alma gibi bir netice tevlid eder. Şöyle ki;

a-) Hz. Süleyman (a.s.) namaz gibi farz ibadeti terk etmiş olur.

b-) Namazı unutacak tarzda dünyaya düşkün, alelade bir insan seviyesine iner. Bilindiği gibi, insanı Allah yolundan alıkoyacak veya ibadetlerini unutturacak dereceye varan dünya kötülenmiştir. Hz Peygamber: “Aşın boyutlara varan dünya muhabbeti her türlü kusurun başıdır” buyurmuştur.

c-) Hz. Süleyman (a.s.) böyle büyük bir günah işlemişse tevbe etmesi gerekirdi. Halbuki ayette bundan bahis yoktur.

d-) Eski devir muharebelerinde atlar savaş sonucunu belirlemede önemli rol oynuyorlardı. Bir kumandanın veya devlet başkanının sudan sebeplerle ordunun can damarı olan atları sefer arefesinde elinden çıkarması ve onları saf dışı bırakması, kendi eliyle birliklerinin imhası demektir. Peygamberler bu tip ihtiyatsızlıklardan münezzehtirler.

e-) Bir gün bu ayetin tefsirini İbn Abbas, Hz.Ali’ye sormuş; O da soru sahibine “Bu ayetle ilgili olarak kesin bildiğin nedir? deyince İbn. Abbas, Ka’bu’l Ahbar’dan Hz. Süleyman’ın atlarını kestiğine dair öğrendiklerini anlatınca Hz. Ali: “Ka’b yalan söylemiş; Süleyman (a.s) cihada gideceği zaman atlarını teftiş etti; onları okşadı. Peygamberler temiz ve masum kişilerdir. Ne zulmederler ve ne de zulmü emrederler” dedi.

f-) Farz bir ibadeti terk etme gafletinden sonra Hz. Süleyman’a suçsuz, masum atları kestirmek şüphesiz ona ikinci bir kusuru yüklemek olur. Hata üstüne hatadan peygamberler münezzehtir. Bilindiği üzere Hz peygamber yemek ihtiyacı dışında hayvanların canına kıymayı da menetmiştir.

Bunlar, Kur’an’ın lafzı hiç birine dalalet etmediği halde Hz. Süleyman (a.s)’a nispet edilen büyük suçlardır. Kısaca söylemek gerekirse, Hz. Süleyman (a.s.)’ın şeriatında tıpkı bizim dinimizde olduğu gibi at beslemek mendup idi. Muharebe için beslenen bu atları teftiş için koşturdu ve sonra dönüp geldiklerinde onları okşadı, memnuniyetini izhar etti. Fahruddin Razi’nin konu ile ilgili dikkate şayan birkaç cümlesi şöyledir: “Ayete bu türlü mana vermek Kuran’ın lafzına tamamen uygundur. Hz. Süleyman (a.s.)’a nispet edilen münker şeyler bizi ilzam etmez.”

Allame et -Taberî de rivayetler içinden atların kesilmediği görüşünü tercih etmiş ve Allah elçisinin “kesmek” suretiyle hayvanlara eziyet etmeyeceğini, sebepsiz yere ve göz göre göre mallarını telef etmeyeceğini söylemiştir. Hz. Peygamberin, kıyamete kadar otta hayır olduğunu bildirmesine rağmen Hz. Süleyman (a.s.)’ın elindeki atları kestiğini öne sürmek son derece zayıf bir görüştür.

Başka bir rivayette ise İbn Hazm da şöyle der: “Allah’ın bir nebze akıl verdiği kişinin bile yapmasına imkan olmayan bir işi nasıl olur da bir peygambere atfedebilirler? Bir peygamber kendisini namazdan alıkoydu diye atları nasıl doğrayabilir? Bu hurafedir, yalan ve yakıştırmadır… Zira bu haberde günahsız atları cezalandırma faydalı ve işe yarar bir malı mânâsız yere telef etme vardır. Bir peygamber namazının geçmesine sebep oldu diye, kendi hatasını günahsız ve suçsuz atlara çektirmez. Ayette bahsedildiği şekilde at kesmeye ve namazı geçirmeğe dair de bir işaret yoktur.”

Bu konu ile ilgili olarak daha birçok yorumlar üretilebilir. Ama yorum yaparken ince bir ayrıntıyı gözden uzak tutmamak gerekir. Kanaatimizce Hz. Süleyman’ın kişiliği ve ahlakı da dikkate alınarak yapılacak olan bir değerlendirmede her şey daha açık ve daha net bir biçimde ortaya konulacaktır.

Bu konuyla ilgili olarak Kitabı Mukaddeste herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır.

5- Hz. Süleyman’ın Emrine Rüzgarın Verilmesi

Kuran’ı Kerimdeki “Süleyman içinde, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz.” Ayetinden de anlaşılacağı gibi rüzgar da Hz. Süleyman (a.s.)’ın emrine verilmiş ve bunu vasıta olarak kullanmıştır.

Süleyman (a.s.), Cenabı Allah’ın rızasını talep ederek atları terk edince, atların yerine Cenabı Allah ona daha seri ve daha hızlı olan rüzgarı verdi. Rüzgar, atlara nisbetle daha güçlü ve daha muazzamdı. Ayrıca rüzgarın, atlar gibi ona yüklediği masraflar ve külfetler de yoktu. “Onun buyruğuyla onun istediği yere yumuşak (yumuşak ) akıp gidiyordu.” Yani rüzgarlar, onun dilediği beldelere akıp gidiyordu. Süleyman’ın tahtadan yapılma bir tahtırevanı vardı. Çok büyük ve genişti. İstediği bütün köşkleri, çadırları, atları, develeri, yükleri, insi ve cinni adamları o tahtırevana yükleyebiliyordu. Ayrıca diğer hayvanlarla kuşları da oraya alabiliyordu. Bir sefere gitmek ya da gezintiye çıkmak veya herhangi bir düşman veya hükümdarla başka bir beldede savaşmak üzere ülkesinden ayrıldığında yukarıda saydığımız şeyleri tahtırevana yükler; sonra da rüzgarlara buyruk verirdi. Rüzgar, o tahtırevanın altına girerek yerden havaya doğru yükseltirdi. Semaya doğru iyice yükseldikten sonra yumuşak rüzgarlara emir verir, tahtırevanı yavaş yavaş mesafe kat ederdi. Daha seri gitmek istediği zaman fırtınaya emir verir, fırtına onları daha hızlı götürürdü. Öyle ki sabahleyin Kudüs’ten hareket ettiğinde akşama doğru bir aylık mesafe olan İstahr denen yere varırdı. Orada günün sonuna kadar bekler, sonra Kudüs’e aynı gün içerisinde geri dönebilirdi.

Nitekim bununla ilgili olarak Kuran’ı Kerimde “ Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik);…” ifadeleri yer almaktadır. Müfessirler göre, “Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik)…” ayetindeki geçen rüzgar, Süleyman’ın emrine verilen özel bir rüzgardı. Bildiğimiz bütün rüzgarlar değildi. Çünkü onlar ihtiyaç zamanlarında her kesin yararı için vazife yapar. Süleyman (a.s.) isterse bütün alemin rüzgarını tutabilir demek değil; havanın bir akıntısına yön verebilir, onunla dilediği yere gidebilir. “O bir rüzgardı ki sabah gidişi bir ay akşam dönüşü de bir ay.” Şer’an bir günlük yol altı saat olduğuna göre, otuz kilometre itibar edilirse, gidişi dokuz yüz kilometre, gelişi de dokuz yüz kilometre olarak bin sekiz yüz kilometre kateder. Burada onun gidişi diye, Süleyman’dır denilmemiş olduğuna göre,yalnız rüzgarın hızı gösterilmiş demektir. Süleyman (a.s) bununla balon gibi mi? yoksa uçak gibi mi giderdi orasını Allah (c.c) bilir.

Bu hususla ilgili olarak Hasan Basri şöyle demiştir: Süleyman Peygamber sabahleyin Şamdan hareket eder, öğleye doğru İstahr denilen yere konaklar, orada öğle yemeğini yerdi. Akşama doğru oradan dönerek Kabil’de gecelerdi. Şam ile İstahr arası da bir aylık mesafedir.

Rüzgarın Süleyman (a.s)’ın emrine amade kılınması konusunda bu rivayetlerin yanında daha pek çok rivayetler vardır. Bu rivayetlerde hakim unsur İsrailiyattır; bu rivayetlerden sakınmak evla ve Kur’an’ın nassı ile iktifa eslem yoldur. Bunların içinden sadece Kuran’ı Kerimde ve Hz. Peygamber’in hadislerinde geçenlere itimat etmeliyiz. Hakikatini bilmediğimiz ve tahkikten de uzak olduğumuz hurafelerden uzak durmalıyız.

Bu konuyla ilgili olarak Kitabı Mukaddeste herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır.

6- Hz. Süleyman’ın Görkemli Hakimiyeti ve Ordusu

Hz. Süleyman’ın eşi ve benzeri görülmemiş, çok güçlü bir orduya sahip olduğu Kuran’da belirtilmektedir. Bu ordu, cinlerden, kuşlardan ve insanlardan oluşmaktadır. Bunu haber veren ayette şöyle buyurulmaktadır:

“Süleyman’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı.” Ayetin manasından da anlaşılacağı gibi Hz. Süleyman’ın ordusu tek değil, aksine birçok ordusunun olduğu bahsedilmektedir. Yine ayette işaret edildiği gibi, Hz. Süleyman’ın ordusunun en dikkat çekici yönlerinden biri disiplinidir. Cinler, kuşlar ve insanlar gibi üç farklı topluluk aynı ordu içinde, büyük bir uyum içinde görev almakta, düzen ve disiplinde en ufak bir aksaklık yaşanmamaktadır.

Hz. Süleyman meclisine gitmek üzere evinden çıktığı zaman, kuşlar onun başının üzerinden ayrılmazlardı. Meclisine vardığı zaman da, insanlar ve cinler kendisine kıyam eder, sedirine oturuncaya kadar ayakta dururlardı.

Hz. Süleyman’ın ordusunun en dikkat çekici yönlerinden biri şüphesiz disiplinli olmasıdır. Cinler, kuşlar, insanlar gibi üç farklı topluluk aynı ordu içinde büyük bir uyumla görevlerini yerine getirmekte ve ordudaki düzende en ufak bir sorun dahi yaşanmamaktadır.

“Kuşları denetledikten sonra dedi ki: Hüdhüd’ü neden göremiyorum, yoksa kaybolanlardan mı oldu? Onu gerçekten şiddetli bir azapla cezalandıracağım ya da onu boğazlayacağım veya o, bana apaçık olan bir delil getirmelidir.” der. Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki Hz. Süleyman, ordusunu düzenli olarak denetlemektedir. Bir aksaklık ve bir sorun olduğu zaman gerekli önlemleri almaktadır. Ordusunda hata yapan ya da itaat etmeyen birisi olduğu zaman hemen hesaba çekiyor ve geçerli bir mazereti olmadığı zaman gereken cezayı veriyordu.

Hz. Süleyman bir savaşa çıkacağı zaman marangozlarına emreder, kendisine uygun büyüklükte bir sal yaptırırdı. Sonra onun emsalsiz saltanat tahtı bu muazzam sal üzerine konurdu. Ardına askerleri, hayvanları, bütün harp aletleri yerleştirilirdi. O zaman Süleyman (a.s.) rüzgara emreder, rüzgar da sessiz sessiz akıp giderdi. Rüzgar o kadar mükemmel eserdi ki tarlalar üzerinden geçerken ekinler bile kımıldamazdı.

Böyle her yönden mükemmel olan bir hükümdarlığın ve ordunun karşısında ayakta durabilmek mümkün değildi. Süleyman (a.s.)’ın geldiğinin veya geleceğinin haberini alan her kim olursa olsun bir korkuya kapılırdı. Nitekim Keyhüsrev, Süleyman (a.s.)’ın Irak toprağına işitince korkup üzüntüsünden zayıflar ve çok geçmeden de ölür.

Yine Sebe Melikesi olan Belkıs , Süleyman (a.s.)’ın emrini alınca hemen hemen Hz. Süleyman (a.s.)’a gelir ve itaat eder.

Bu konuyla ilgili olarak Kitabı Mukaddeste herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır.

7- Hüdhüd Kuşu ve Hz. Süleyman

Toplumda “Çavuş veya ibibik” kuşu olarak bilinen Hüdhüd kuşu, müslümanlarca muhterem tanınan bir kuştur. Hz. peygamber onun öldürülmesini ve avlanmasını yasak etmiştir.

Hüdhüd kuşunun özelliklerinden bahsedecek olursak; başında dikkate şayan bir sorgucu vardır. Ana ve babasına çok hürmet gösterir. O kadar hürmet gösterir ki Hüdhüd ölen anasını kefenleyerek cesedini bir istirahat yeri buluncaya kadar sırtında ve başında taşıdığı yolunda bir hikaye anlatılır ve sırtının kahverengi oluşu da buna bağlanır. Eşi ölünce hüdhüd yeni bir eş aramaz. Ebeveyni yaşlanınca onların yiyeceklerini temin eder.

Tarih kitaplarında böyle enteresan özellikleri bulunan bu kuş türünden Hz. Süleyman’da da olduğu belirtilmektedir. Hz. Süleyman (a.s.)’ın Hüdhüd’ü için; Yafur, Yağfur, Unfur, Anber, Gabr, Gaber, gibi bir takım isimler sayılmıştır.

Hz. Süleyman (a.s.)’ın muhteşem ordusunda hayvanlar dahil hemen hemen herkesin bir vazifesi vardı. Muhteşem olan bu ordunun içinde Hüdhüd kuşunun da bir görevi vardı. Onun görevi, ordunun geçtiği yerlerde orduya su bulmaktı. Hüdhüd insanların yeryüzünde bir cismi gördükleri gibi arzın derinliklerinde olan suyu görünce, orada dairevi uçuşlar yaparak su bulunan yeri gösterirdi. Suyun yer ve derinliği keşfedildikten sonra Süleyman (as) cinlere emreder, orası kazılır ve su çıkarılırdı.

Rivayetlerde anlatıldığına göre; Mekke-i Mükerreme’den yola çıkan Hz. Süleyman, ordusuyla Karınca Vadisi’ne uğradıktan sonra, öğleye doğru San’a’ya varır. Oranın arazisi çok hoşuna gider ve yanındakiler ile birlikte orada bir süre konaklarlar. Ordunun su ihtiyacı olunca Hz. Süleyman hemen Hüdühüd’ü aramaya başlar. Hüdhüd’ü bulamayınca “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum, Yoksa o kaybolanlardan mı oldu?” dedi. bu durumda ordunun susuz kalma ihtimali vardı. Hüdhüd,ordudan izinsiz olarak ayrılmakla suç işlemişti. Hüdhüd’ün bu itaatsizliğine, Hz. Süleyman’ın canı fena halde sıkılmıştı. Diğerlerine de gözdağı vermek üzere şöyle dedi:

“Onu gerçekten şiddetli bir azapla cezalandıracağım, ya da onu boğazlayacağım veya o, bana apaçık olan bir delil getirmelidir.”

Bu sözleriyle Süleyman (as) ihtiyatlı konuşmuş oluyordu. Çünkü “yahut bana kat’i bir burhan getirir” demekle Hüdhüdün mühim bir iş için buradan ayrılmış olabileceği ihtimaline de açık kapı bırakmıştır. Bunu da ancak kesin bir delil ile kabul edebileceğini beyan ediyordu.

Derken uzun zaman geçmeden geldi ve dedi ki: “ Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi ben kuşattım ve Sana Saba’dan kesin bir haber getirdim.” Dedi ve sözlerine şöyle devam etti: “Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah’ı bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar. Ki onlar, göklerde ve yerlerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar). O Allah , O’ndan başka ilah yoktur, büyük Arş’ın rabbidir.”

Hz. Süleyman’ın Hüdhüd’ü niçin aradığına dair değişik birçok rivayetler olmasına rağmen içerik olarak hemen hemen hepsi aynıdır. Bu konu ile ilgili olarak gelen rivayetlerden bir diğeri de şöyledir:

Beydavi’den gelen rivayette deniliyor ki Süleyman (as) Beytü’l Makdis’in inşasını tamamlayınca hac için hazırlanıp Harem-i Şerife gitti. Burada istediği kadar kaldıktan sonra Yemen’e yöneldi. Sabahleyin Mekke’den çıkıp öğleyin Sana’ya vardı. Arazisi hoşuna gitti, oraya kondu, fakat su bulamadı. Hüdhüd ise yol göstericisi idi. suyu iyi bulurdu. Bunun üzerine onu aradı, bulamadı, çünkü Süleyman (as) indiğinde havada bir devir yapmış, diğer bir hüdhüdün durduğunu görmüş, yanına inmişti. İkisi anlaşmışlar, bunun üzerine onun anlattığını görmek üzere beraber daha sonra ikindiyi müteakip gelip anlatmıştır. Beydavi bunun anlattıktan sonra “Yüce Allah’ın hayret verici kudretinde ve özel kullarına bahşettiği hususiyetlerde belki bundan daha büyük şeyler vardır. Onları tanıyanlar kabul ve tasdik eder, iman etmeyen münkirler de inkar ederler” diye bir hatırlatma ve ikaz yapmıştır.

Hüdhüd’ün kaybolmasında dolayı Süleyman (a.s.) onu cezalandırmayı tasarlar ve: “Onu gerçekten şiddetli bir azapla cezalandıracağım, ya da onu boğazlayacağım.” der. Bu ayette geçen şiddetli azaptan” maksadın neler olabileceği müfessirleri bir hayli meşgul etmiştir. Rivayetlere göre Süleyman (as) bunlardan;

1- Bütün tüylerinin yolunmasını,

2- Sadece kanat tüylerinin yolunmasını,

3- Vücut tüylerinin yarısının yolunmasını, tüyleri yolunduktan sonra karıncalara veya güneşe atılmasını,

4- Katran içine batırılıp çıkarıldıktan sonra güneşe bırakılmasını,

5- Kafese hapsedilmesini,

6- Kendi cinsinin haricindeki kuşlarla yaşamaya mecbur edilmesini,

7- Kendi hizmetinden tart edilmesini,

8- Eşinden ayırmayı,

9- Kendi seviyesindekilere hizmet ettirilmesi vs. gibi cezalardan birini kastedmiştir.

Demek oluyor ki Hz. Süleyman bunlardan birini kastetmiş olabilir. Fakat hangisi olduğu belli değildir. Belki de o, rivayetlere konu olan bu cezalardan hiç birini de kastedmemiş olabilir. Bunlar tamamıyla hayali şeylerdir. Ebu Hayyam’ın dediği gibi bunlar birbirine zıt sözlerdir. En doğru ve geçerli olan bunları “teşbih ve temsili” ifadeler olarak kabullenmek ve dedikoduların peşini takipten vazgeçmektir.

Bazı rivayetlerde Hüdhüd’ün Yemen Hüdhüd’ü ile karşılaştığı ve onunla konuştuğu yönünde bilgiler bulunmaktadır. Hz Süleyman yine havai seyahatlerden birini yaptığı sırada bir öyle vakti San’aya varır. Ve güzelliğine hayran olduğu yeşil bir sahada yemek ve namaz molası verir. Bundan bilistifade Hüdhüd dünyanın uzunluğunu ve genişliğini görmek niyetiyle havalanır.Sağa sola bakarken gözü bir Belkıs’ın bahçesine ilişir, hoşuna giden bu yeşilliğe iner. İşte tam bu sırada ismi Yafir olan başka bir Hüdhüd ile karşılaşır. Yemen Hüdhüd’ü ötekine nerden gelip nereye gittiğini sorar. Hz. Süleyman’la Şam’dan geldiğini öğrenince, Süleyman’ın kim olduğunu sorar. Bu vesileyle onu, insanlar, cinler, şeytanlar yırtıcılar ve rüzgarın maliki ve mutasarrıfı olduğunu öğrenir. Söz sırası kendisine gelen misafir, Hüdhüd arkadaşından Yemen ülkesinin kraliçesi olduğunu belirtmiştir.

Bu konuyla ilgili olarak Kitabı Mukaddeste herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır.

D- SEBE KRALLIĞI ve HZ. SÜLEYMAN

1- Sebe Krallığı

Sebe krallığı Maîn ile Katabân arasında olup nüfuzu doğuda Fars körfezi sahilinden batıda Kızıldeniz’e kadar uzanıyordu. Maîn devletinin saltanatı, bu devletin son yıllarında kuvvetlenmiş olan Sebe devletine intikal etti. Bu devletin hükümranlığı M.Ö. 950 ile 115 yılları arasında devam etmiştir. Yukarıda geçtiği gibi Sebe devleti, M.Ö. 650 yıllarında Maîn krallığına da varis olmuş ve Arabistan’ın güney kısmında yönetim tamamen bunların eline geçmişti. En parlak çağlarını yaşadıkları bu dönemlerde Sebe kralları, bu bölgenin yegane hâkimleri olmuşlardır.

Sebe devletinden kalan kitabeler, bu devletin başlangıçta küçük bir emirlik olduğunu, bilâhere kuvvet ve nüfuz sahibi bir krallık haline gelip kendisine komşu olan yerleşim merkezlerindeki kale, mahfed ve mihlafları eline geçirdiğini göstermektedir. Bunların kitabelerinde yaptıkları harplere, kazandıkları fetihlere dair çok az şey bulmamız zikredilmeye değer bir durumdur. Bunun sebebi, onların daha ziyade ticaretle uğraşan bir devlet olmasıdır.

Araştırmaların elde ettikleri belgelerden anlaşıldığına göre, Sebe devleti, meliklerin lâkaplarıyla birbirinden ayrılan iki dönem geçirmiştir. M.Ö. 650 yıllarında sona eren birinci dönem krallarına “Mukarribi Sebe” denilirdi. Yazılı metinlerde geçtiğine göre bu lâkabı alan kralların sayısı 17 civarındadır. Sirvâh şehri, ki burası, Me’rib’in batısında bir günlük mesafede olup yeni ortaya çıkarılan harabelerdendir. Sebe’lilerin en eski yerleşim merkezi ve onların ilk başkentidir.

M.Ö. 650’den M.Ö. 115’e kadar süren ikinci dönemde ise, devlet başkanları "Melik-i Sebe= Sebe Kralı" lâkabını alırlardı. Bu dönemde Sebe’nin başkenti Me’rib şehriydi. Bazı ilim adamları, Sebe’nin “Me’rib” karşılığında kullanıldığını söylemişlerdir.

Sebe kavmi hakkında Kuran-ı Kerim ve tefsir kitaplarında bilgiler bulmak mümkündür. Ataları Sebe b. Yeşcüb b. Ya’rub b. Kahtan’ın adıyla yâd olunan Sebe kavmi Neml suresinde hikayeleri geçtiği üzere önceleri güneşe taparlarken, Belkıs idaresinde Hz Süleyman’a itaat ederek memleketlerini kurtardıktan başka, ilerlemişlerdi de. Meskenleri, merkezleri Yemen’de Merib şehri idi ki, Sebe dahi ona denilir. Bunların meskenlerinde kendileri için bir ayet, bir ibret olmuştu, bu ayet, zikrolunacak iki cennet zannedilebilirse de Keşşafın hatırlattığı üzere yalnız o değil, hikayelerinin tamamıdır. Bu nimetin değerini bilerek ona göre ibadet edin, çünkü beldeniz hoş bir belde, son derece şirin bir belde, Rabbiniz, bağışlaması çok bir Rab’dir. Onun için şükrünü bilin de iyi hizmet edin. Fakat onlar Sebe’liler yüz çevirdiler. Rivayetlere göre on üç peygamber kendilerini davet ettikleri halde şükürden kaçındılar, hizmetine bakmadılar. Biz de üzerlerine "Arim” selini salıverdik. Arim seli, Ebülfida, tarihinde "Bu şeddi (barajı) Merib yurdunda Sebe o Yeşcub yapmış ve ona yetmiş kadar çay akıtmış ve uzak vadilerden selleri celp eylemiş idi”ler. Alûsi’de de, Keşşaf’ta da denilir ki iki dağın arasını taş ve zift ile kapatarak kaynak ve yağmur sularını biriktirmiş ve sulama için gereği kadar haklar bırakmıştır. ”Alûsi’nin nakline göre, seddin arkasına suyu hapsedip, tutup, birbiri üzerine çeşitli kapılar ve önüne nehirlerinin sayısınca on iki havuz yapmıştı. Bir rivayette bu barajı Yemen kabilelerinin babası olan Hımyer’in yaptığı söylenmiş (bir rivayette de büyük Lokman b. Ad’ın yaptığı ve taşlarını kalay ve demirle perçinlediği ve bir fersah kare olduğu söylenmiştir. Bu rivayetlerin hepsinin alınmasında bir çelişki yoktur. Önce Sebe’nin başlamış olması sona Hımyer’in, sonra Lokman’ın ve Zülkarneyn’in daha sonra da Belkıs’ın peş peşe çeşitli inşaat ve tamirlerde bulunmuş olmaları pekala düşünülebilir.

2- Belkıs

Belkıs, Seba melikesi (kraliçesi)’nin ismidir. Belkıs hakkında bir çok rivayetler vardır. Bir rivayete göre adı Belkıs idi. Babası Arap’tı. Anası ise periydi. Anasının adı Belkame kızı Haza idi. Babasına Münserih derlerdi. Bütün Seba ülkesinin hakimesi Belkıs’tı. Akıl sahibi bir kadındı. Ama güneşe tapmaktaydı.

Bir başka rivayete göre Hüdhüd’ün haber verdiği kadın hükümdar, Sebe Melikesi Belkıs idi. Belkıs’ın Babasının adı Şerahil idi. Bu zatın sülalesinden kendisi de dahil olmak üzere kırk kadar hükümdar gelip geçmişti. Kendisinin oğlu olmadığından, vefatından sonra kızı Belkıs tahta oturmuş ve yirmi sene kadar ülkesini gayet güzel idare etmiştir.

Bir diğer rivayete göre Belkıs, Seyrah’ın kızıdır. Seyrah’ın diğer adı Hedhad’dır. Belkıs’ın babası büyük hükümdarlardandı. Yemenliler ile evlenmek istemezdi. Rivayete göre o, adı Reyhane bint es- Seken adındaki cinini bir kadınla evlenmiştir. Belkıs, işte bu kadından doğmuştur. Sa’lebi, Ebu Hureyre’den rivayet ederek Peygamber Efendimiz’in şöyle buyurduğunu söylemiştir. “Belkıs’ın anne ve babasından biri cinnilerdendi.”

Evet bu rivayetlerden de anlaşılacağı gibi Belkıs’ın nasıl birisi olduğu hususunda bir çok rivayetler vardır. Gerçek olan ise, Sebe kırallığının bir melikesinin olmasıdır.

3-Belkıs’a Gönderilen Mektup

Hüdhüd, Sebe Ülkesi halkının şeytanın kışkırtmalarına uyup Güneş’e taptıklarını, Allah’a şirk koştuklarını ve hidayet yoluna uymadıklarını bildirmiştir. Şeytan, Sebe halkına Güneş’e tapmayı süslü göstermiş, yani doğru ve akılcı bir inanç gibi tanıtmış, onlar da bu sapkınlığı atalarından miras alarak, kendilerine yol edinmişlerdir. İnsanları doğru yoldan saptırıp, Allah’a secde etmekten alıkoymak şeytanın en önemli hedefidir.

Bunun üzerine Hz. Süleyman, Allah’ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe secde eden ve şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden Sebe halkını, imana davet etmek için onlara "Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla" başlayan bir mektup gönderir ve tüm kavmi kendisine teslim olmaya çağırır. “Gerçek şu ki, bu, Süleyman’dandır ve ‘şüphesiz Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla’ (başlaşmakta)dır. (İçinde de “Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin” diye (yazılmaktadır).

Süleyman (a.s.) bu mektubu Hüdhüd’e verir ve "Bu mektubumla git, onu kendilerine bırak sonra onlardan (biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar?" diye emreder.

Hüdhüd’ün mektubu Belkıs’a götürüp bırakmasından sonra Saba melikesi Belkıs adamlarını çağırır ve "Ey önde gelenler gerçekten bana oldukça önemli bir mektup bırakıldı." diyerek kendisine bir mektubun geldiğini çevresindekilere bildirmiştir. Sebe Melikesi, Hz. Süleyman’dan gelen bu mektubu okuduktan sonra mektubun son derece önemli olduğunu hemen anlamıştır. Bunun için ne yapmaları gerektiğini yanındakilere sorar. Alınan karara binaen heyet göndermeyi kararlaştırırlar.

4-Belkıs’ın Gönderdiği Heyet

Belkıs, Hz. Süleyman’dan gelen mektubu okuduktan sonra o ana kadar hiç karsılaşmadığı kesin bir üslupla tüm hükümdarlığını kendisine katmasını isteyen Hz. Süleyman’ın, bu mektubu karsısında endişeye kapılır. Buna binaen “Gerçekten hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar.” der.

Ayette geçen Belkıs’ın bu sözlerinden Hz. Süleyman’ın karşı konulamaz gücünü çok iyi bildiğini anlamaktayız. Belkıs, Süleyman (a.s)’ın bu hususta taviz vermeyeceğini anlar ve kendisini kesin olarak bozguna uğratacağından emin olduğu bu hükümdarı, kararından vazgeçirmek için ona yüklü hediyeler göndermek yolunu seçer.

Belkıs “Ben onlara bir hediye göndereyim de, bir bakayım elçiler neyle dönerler.” der ve bir heyet gönderir. Heyetle birlikte erkek elbisesi giydirilmiş 500 cariye, kadın giysileri içinde, kolları altın bilezikler, boyunları altın kordonlar; kulakları, çeşitli cevherlerle süslenmiş salkım küpeler içinde 500 oğlan cariyeler 500 ata, oğlanlar 500 beygire bindirilmiş. Her ata cevherlerle donatılmış altın eğerler vurulmuş; atların diğer yerleri renkli atlarla süslenmiş. 500 altun kerpiç, 500 gümüş kerpiç inci ve yakutlarla müzeyyen bir taş. Yük yük misk, amber ve vb. uzunluğu bir karış olan kırmızı bir yakut gönderir.

Sebe Melikesi’nin hediye göndermekteki amacı ise, Hz. Süleyman’ın gerçek amacının ne olduğunu ve nasıl bir tepki vereceğini de öğrenmektir. Sebe Melikesi de Hz. Süleyman’ın mektup yollarken izlediği yöntemi denemekte, bir karara varmak için öncelikle karşısındakinin ne tepki göstereceğini öğrenmeyi beklemektedir.

Elçilerin getirmiş oldukları bu hediyeleri Süleyman (a.s.)’ın kabul edeceğini zannederler. Fakat hediyeler Süleyman (a.s.)’a takdim edildiği zaman: “Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip öğünebilirsiniz” der.

Hz. Süleyman kendisine gönderilen hediyelerin, kararında bir değişikliğe yol açamayacağını, Allah’ın kendisine verdiklerinin onların hediyelerinden çok daha hayırlı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu da, onun yalnızca Allah’ın rızasına rağbet eden güzel ahlakının bir örneğidir.

Hz. Süleyman Sebe Melikesi’nin gönderdiği elçileri, niyetlerini anladığını açığa vurarak ve onların isteklerini kabul etmeyeceğini kesin şekilde ifade ederek geri çevirmektedir. Böylece onların sevinip, övünmeleri ve mallarıyla gururlanmaları engellenmektedir. Mallarıyla hiçbir şekilde üstünlük sağlayamayacaklarını anlayan Sebe kavmi için bu durum, psikolojik açıdan büyük bir yenilgi anlamındadır.

Belkis Yola Çıkıyor

Belkıs’ın gönderdiği heyet, getirmiş oldukları hediyeleri Hz. Süleyman (a.s)’a takdim ettiğinde Hazreti Süleyman onlara şu şekilde hi¬tabetti:

“Siz bana mal ile mi yardım etmeğe kalkıyorsunuz?.. Allah’ın bana bahşettiği nimetler sizin getirdiklerinizden daha hayırlıdır. Daha doğrusu siz hediyenizden dolayı fe¬rahlık duyuyor ve ona güveniyorsunuz. Dön ve haber ver ki onlara, karşı durulması mümkün olmayan ordularla varı¬rım ve oradan kendilerini zilletler içinde, hor ve hakir ol¬dukları halde çıkarırım.”

Hazreti Süleyman (a.s.)’dan böyle bir cevap aldıktan sonra heyet, mahzun vaziyette hediyelerle birlikte geri döndü¬. Gururlanarak getirdikleri hediyeler, Süleyman (a.s.)’ın mülk ve saltanatı yanında çok sönük kalmıştı.

Heyet memleketlerine varınca derhal Belkıs’a giderek, O’nun ordularını ve dünyada on¬dan başka hiç kimseye nasip olmayan muazzam saltanatını Belkıs’a an¬lattılar. Kuşlara varıncaya kadar hükmü geçen fakat bunun yanında azam

Previous

Hz. Ali’nin (R.a) (598-661) Hayatı

Rönesans Avrupası

Next

Yorum yapın