Prof. Dr. Süleyman Uludağ: İslam Açısından Musiki Ve Semâ’i, Marifet Yayınları, İstan

|

Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ: İslam açısından musiki ve Semâ’i, Marifet Yayınları, İstanbul, 1999, Basım

Kitap; önsöz ve altı bölümden oluşmaktadır. Kitabın sonuna bibliyografya eklenmiştir.

Yazar önsözde, cemiyette her alanı kaplayan musikinin dini hükmünü bilmenin gerekliliğinden bahsetmiş, bu kitapta musikinin dini hükmü nedir? Sorusuna cevap arandığı belirtilmiştir.

I. BÖLÜM(13-39)

“Musikinin Genel Tarihine Bir Bakış” başlığını taşımaktadır. Yazar, İslam’ın tabii bir din olduğunu, bu açıdan tabii bir zevk olan musikiye cevaz verdiğini belirtmiştir. Musiki, çeşitli din ve ideolojiler tarafından kendi çıkarları için kötüye kullanılmış, istismar edilmiştir. Bu açıdan İslam’ın kendi ulvi gayesine aykırı musikiye izin vermemesinden tabii bir şey olamaz.

Musiki, İslam nazarında mutlak olarak mubahtır. Fakat günah olan çeşidi de vardır. Bu ikisi arasında ayrım yapabilmek güçtür. Bu açıdan bu konuda kesin kurallar koymak yerine, geniş incelemeler yapılarak sonuca gidilmeye çalışılmalıdır.

Yazar, İslam’ın doğduğu ve yayıldığı yıllarda, Arap musikisinin ibtidai bir vaziyette bulunduğunu belirtmiştir. Musikinin gelişememesinin tarih ve coğrafi nedenleri üzerinde durulmuştur. İslam musikisi üzerinde meydana gelen yabancı musiki tesirlerinin, bilhassa İran musikisinden bahsetmiştir.

II. BÖLÜM (43-62)

Kur’an’a göre musiki ismini taşımaktadır. Yazar bu bölümde, Kur’an’ı Kerim’de ve sünnette musikinin dini hükmü olarak belirtilmediğini vurgulamış; musikiyi haram sayan alimlerin delil olarak getirdiği, Necm: 59-60-61, İsra:64, Enfal: 35, Kasas: 55 ve Furkan: 72 ayetlerini inceleyerek tüm manasıyla musikiyi yasakladığı sonucuna varmıştır. Ardından musikinin helal olduğunu savunanların delil olarak gösterdikleri ayetleri incelemiş ve bu konudaki fikirleri, dipnotlarda destekleyerek açıklamaya çalışmıştır.

Yazar, musikinin haram yada helal olduğuna delil olarak gösterilen ayetlerin Mekke devrinde nazil olan ayetler olduğunu belirterek bu devirde dini ahkamın teşhir edilemeyeceğinden dolayı, bu ayetlerin bu konuda tam manasıyla delil olarak gösterilemeyeceğini belirtmiştir.

II. BÖLÜM (65-168)

“Hadislere Göre Musiki” başlığını taşımaktadır.

Yazar, bu bölümde musikinin dinin boyutunu hadislere dayanarak aktarmaya çalışmıştır. O’na göre; “Allah güzeldir, güzeli sever” hadisi, dolaylıda olsa musikiyle ilgilidir. Çünkü musikide çok güzel sanatlarda biridir.

Müellif, düğün, bayram, sefer dönüşü vb zamanlarda def çalınmasının, türkü dinlenmesinin mübah olduğunu gösteren sahih hadislere yer vermiş, Hz peygamberin bizzat bu durumu teşvik ettiğini vurgulamıştır. Fitneye mahal vermemek şartıyla, kadın sesinin dinlemenin haram olmadığına, yolculuk esnasında edebe riayet dahilinde türkü söyleme ve dinlemenin caiz olduğuna dair rivayetler mevcuttur. Kur’an’ı Kerim’i güzel sesle ve nağmeli bir şekilde okumanın faziletini dair, hadislerden misal verilmiştir.

Yazar, “müminin iyi niyetle yaptığı her işin ibadet hükmünde olduğunu belirterek, dini hisleri kuvvetlendirmek amacıyla yapılan dini musikinin de ibadet sayılabileceğini” savunmuştur.

“İslam ve Şiir” başlığı altında Hz Peygamberin şiire ve şairlere verdiği önemden bahsedilmiştir. “Kaside-i Bürde”şiiri misal gösterilerek içinde şarap ve kadın tasvirleri bulunan şiirlerin süfiler tarafından caiz görüldüğü vurgulanmıştır. Yazara göre, “ok atmak, at eğitmek ve hanımla eğlenmek” dışındaki eğlenceleri batıl sayan hadis zayıftır. Bu hadis Hz Peygamberden nakledilen diğer sahih hadislerle kıyaslandığı takdirde, aşırı olmamak kaydıyla diğer eğlence türlerinin ve bilhassa musikini mübah olduğu görülecektir.

Ses sanatkarlarını, onların ücret almalarını zemmeden, genel manada da musikiyi yasaklayan hadisler, İbni Hazm, İbnü’l Arabi, Gazzali gibi değerli alimlere göre; tamamen zayıftır, sahih değildir. Bu hadisler, musikiyi meşru, şekilde eğlemeyi caiz gören sahih hadislere ters düşmektedir. Bazı islam alimleri, musikiye ihtiyatla yaklaşılmasını savunurken, diğer bazı alimlerde; “İslam’ın kolaylık dini, genişlik dini olduğunu belirterek, musiki konusunda daha çok müsamahakar olunması gerektiğini olunması gerektiği yönünde” görüş beyan etmişlerdir.

IV. BÖLÜM (171-203)

Musiki Hakkında Fakhların Görüşü” başlığını taşıyan bu bölümde, yazar; fakihlerin ve mezheplerin musiki hakkında görüşlerini aktarmaya çalışmışlardır.

Musiki, fakihler tarafından, mutasavvuflar kadar anlayışla karşılanmamıştır. Bundan dolayı musikiye ancak sınırlı şekilde olması şartıyla cevaz veren fakihlerin sayısı azdır. Yazar, musikinin durumu konusunda mezhep- tarikat uyuşmazlığı yaşandığını, bu durumda çoğu alimin tarikatı ılımlı görüşünü benimseyerek, musikiye cevaz verdiğini vurgulamış, buna örnek olarak da; Caferiye” tarikatına bağlı olan İsmail Hakkı Bursevi’yi vermiştir.

Fıkhın Irak ekolunun musikiye karşı menfi bir tavır sergilemesine karşın, Hicaz ekolü bu konuda daha müsamahalı davranmıştır. Bu farklılık sonradan tasavvuf ve tarikatların etkisiyle gittikçe azalmıştır.

Genel olarak, musiki hakkında fakihlerin iki şekildedir:

a- Nehiy mutlak, ibâhe istisnâdır.

b- İbâhe mutlak, nehiy istisnâdır

Yazar, mezheplerin musiki karşısındaki tutumlarından bahsetmiştir.

Hanefi mezhebi, diğerlerine göre daha uyumlu olmasına karşın musiki konusunda fazla anlayışlı değildir. Hanefi fıkıh alimlerinin çoğunluğu, İmamı Azam musikiyi hoş görmediğini savunarak, musikinin haram olduğunu belirtmişlerdir. Maliki mezhebi, fıkhın Hicaz ekolunun iyi bir temsilcisidir. Malikiler, nikah ve düğünlerde çalınan musiki ve musiki nevilerini mübah görürler. Şafii mezhebinin kurucusu- İmam-ı Şafii’nin musikiyi mübah saydığına dair rivayetleri olduğu gibi, haram saydığını dair pek çok rivayeti vardır. Hanbeliler de ana prensip olarak musikiyi caiz görmezler.

Yazar, Şiilerin musiki ve raksa karşı şiddetle karşı çıktıklarını beyan ederek, bu durumun son yıllarda yumuşadığını belirtmişlerdir. Ayrıca, makamla Kur’an-ı Kerim ev ezan okumanın dört mezhep açısından hükmünü açıklayarak, fakihlerin musiki konusunda ihtilafa düşmelerinin kişisel ve tarihi nedenleri üzerinde durmuştur.

V. BÖLÜM (207-300)

“Dini Musikinin Doğuşu” başlığı taşımaktadır. Yazar, bu bölümde; Emevi –Abbasi devrinde din dışı musikinin dini nağmeleri etkilemesi sonucunda, ilk dini musiki çalışmalarının kıraat ve ilahiler konusunda yapıldığını belirtir. Bu bölümde yazarın yapmış olduğu önemli tesbitler şunlardır: Hz. Peygamber, Kur’an’ın güzel sesle okunmasını istemiştir. Bu durum karileri Kur’a’ı Kerim’i elhan (melodi) ile okumalarına sebep olmuştur. Kur’an’ı tam manasıyla güzel okuyan kıraat alimleri yetişti. Fakat sonradan melodiler yerel şarkılara karışmıştır. Arzu edilen kıraat ise, tecvide göre, Arap elhanıyla okunmaktadır. Bir başka deyişle, Kur’an’ı Arap dili musikisiyle okumaktır. Bununla beraber her milletin kendi milli dili musikisiyle Kur’an’ı okumasında da bir beis yoktur.

Yazara göre musiki mevzuunda asıl ihtilaf, fukahâ ve muhaddisler ile mutasavuflar arasında çıkmıştır. Bu ihtilafın ana konusu “musikinin Allah’a karşı yakınlaştırıcı bir vasıta” olup olmaması şeklindedir. Mutasavvufların habercisi konumunda olan Zahidler, musiki ve semayı hoş karşılamamışlardır. Sonralarda inkişaf eden tasavvuf, semaya önem verince, zahidlerin de tutumu zayıflamıştır.

Yazar, “Tasavvuf Musikisi (sema)” bahsinde, dini musikinin Hicri II. Asrın ilk yarısından itibaren ortaya çıktığını belirtmiştir. Ardından Sufilerin dini musikiye elhan, teganni vs yerine “sema” ismini vermelerini gerçeklerin üzerinde durmuştur. Sema ile vecd arasındaki münasebetten bahsederek, vecd halinde insanda meydana gelen bilgi ve hal değişiklikleri hakkında malumat vermiştir. Resulullah (SAV) ve ashabın, tabiûnun sema ve vecd sayılabilecek hallerinden bahsetmiş, süfilerin semai ve vecdi, bu vecd esnasında meydana gelen harikulade haller hakkında izahatta bulunmuştur.

“İlk Süfiler ve Sema” kısmında yazar, Zünnün-el Mısri, Ahmed b. Mukâtil el-Akki, Haris el-Muhasibi, Yahya b. Müâz er Razi, Ebu Said el Harraz, Cüned-i Bağdadi, Şibli, Shl b. Abdullah et-Tüsteri, er-Rüzbari vb ilk süfilerin sema hakkındaki görüşlerin yer vermiştir. Büyük mutasavvufların başında gelen Cüned-i Bağdadi, musikiyi “Elest Bezmi Nazariyesi” ile izah etmiştir. Cüneyd’e göre, sema yapmak için “zaman, mekan ve ihvan(kişiler, kardeşler)”dan olaşan üç şartın tam olarak tayin edilmesi gerekir.

“Musikinin Çeşitli Tesirleri” başlığı altında yazar, musikinin çocuklar ve hayvanlar üzerindeki etkisinden bahsetmiş, musiki taraftarlarının, bu durumun musikinin mübah olduğuna delil olduğunu savunduğunu belirtmiştir. Şöyle ki, beşikteki bebek kendisine söylenen ninniden etkilenerek sevinmektedir. Musikiyi işiten deve, yılan, koyun,vs hayvanlar bu seslerden etkilenmektedir. Bu durumda musikinin tabii olduğunu göstermektedir. Yazar musiki ile tedavi hakkında bilgi vererek, Selçuklu ve bilhassa Osmanlılarda Darüşşifalarda hastaları teskin amacıyla musiki icra edildiğini belirtmiş ve mutasavvıfların büyük kısmının musikiyi ruhun gıdası olarak tasvir ettiklerini kaydetmiştir.

Yazar, “Musikinin Mübah Oluşunun İsbatı” kısmında, süfilerin musikilerin helal olduğuna dair akli ve mantıki bir takım isbat şekillerini ortaya attıklarını belirtmektedir. Kıyas yoluyla musikinin helal olduğu anlaşılabilir. İnsanda her duyunu bir idraki ve zevki vardır. Bu açıdan musiki de, dinleme özelliğine sahip olan kulağın kendisine mahsus bir şeyi idrak etmekten zevk almasıdır. Nasrlarda (ayet ve hadislerde) da güzel sesler övülmüş ve eşek sesine benzetilen çirkin sesler yerinmiştir. Bu durum güzel seslerin bir bölümünü teşkil eden musikinin ve şiirin haram olmadığını gösterir. Yazar, musikiyi haram kılan arızi sebepleri, söyleyene, müzik aletlerine, güftesine, dinleyene ve halka göre beş grupta incelemiş en sonunda “musiki mutlak olarak mübahtır” hükmüne varmıştır. Çünkü yazara göre, “musikinin haram olması, zannından değil, arızi sebeplerden dolayıdır. Musikinin has ölçülü ve manalı bir ses olmasından dolayı mübahtır.”

VI. BÖLÜM (303-391)

“Musikinin Çeşitleri” adını taşımaktadır. Yazar süfilerin musikinin bir çok nevinde bahsettiklerini belirterek en meşhur taksimi arz etmişlerdir.

1- Hac Musikisi (Ginâul- Hacic): Hacca gitmek isteyenleri ilahilerle, davul- zurnalarla uğurlamak mübahtır. Bu musiki hac yolcusunda Kabe’ye karşı şevk ve heyecanı artırır.

2- Marşlar (Gınâül-Guzat):Halkı gazaya, cihada teşvik için söylenilen marşlar, dini açıdan caizdir. Mehter musikisi Plevne marşı buna misaldir.

3- Hamasi Şiirler (Recesiyat): Düşman karşısında askerlerin cesaretlerini artırmak amacıyla söylenen şiirdir. Müslümanlar ve ehli zimmetle yapılan savaşlar haricinde söylemek gerekir.

4- Mersiye (Asvatan- Nihaye): Ölü için yazılan mersiye gibi, elden çıkıp bulunması mümkün olmayan şeylere mersiye yazılması men edilmiştir. Fakat yazılan mersiye, insanın dini kusurlarını görüp, imanı azmini uyandırıyorsa mübahtır.

5- Sevinç ve Neşe Zamanlarında Musiki: Bayram, düğün, ziyafet vs zamanlarda meşru daire içerisinde ağlamak, musiki dinlemek caizdir.

6- Aşk Şarkıları ve Türküler: Aşıkların sevgilileri için söyledikleri aşk şarkıları terennüm eylemek mübahtır.

7- Tasavvufi Musiki (Sema): Mutasavvuflar için musiki (sema) Allah2a kavuşma hissini uyandıra bir meşaledir, vuslat yolunda bir vasıtadır. Sema, kalp sarfiyatını sağlayarak müşahede ve mükaşefe yolunu açar.

8- Dini Musiki: İlahi, münacat, mevlüd, naat, başlıca dini musiki çeşitleridir.

Yazar, “Dinleyen Göre Musiki Nevileri” bölümünde; musikinin şu mülazalalara değindiğini belirtir:

a- Tab ile Sema: Beşeri bir arzuyu tatmin için, beşeri bir tabiatta dinlenen musikidir. Bu musiki mübahtır, fakat musikinin en aşağı mertebesidir.

b- Fehm ile Sema: Güftesinin manası, belli olan yada olmayan bir varlığa uyarlanarak dinlene musiki çeşididir. Gençlerin ve şevhet perestlerin dinlediği musiki bu kısma girer.

c- Müridlerin Sema’ı: Mürid, sem’ı ederken, besteli şiir manalarını Allah’la kendisi arasındaki muamele ve münasebetin bir tasviri şeklinde algılar. Bu şekilde sem’ı edenlerin Allah ve sıfatlarını çok iyi bilmeleri lazımdır. Aksi halde küfre düşme ihtimali belirebilir.

d- Bütün Hal ve Makamları Geçenlerin Sema’ı: Allah’tan başkasını düşünmekten ve hatıra getirmekten çok uzakta bulunan kimselerin sema’ıdır. Bunlar Şuhut denizine dalarak hayret ve dehşet içinde kalmışlardır. Tasavvuf dilinde bu hal “nefisten fani olmak” diye tabir edilir. Bu zatlar Allah müstesna, her şeyden fani olurlar.

Yazar, Kuran’ı kerim ile sema’in tesdir derecelerini kıyasladığını belirtmekle, ulemanın “sufiler, Kur’an’ı dinledikleri zaman vecde gelmiyorlar da, neden şair sözü besteleri dinleyince vecde geliyorlar” sorusuyla şekillenen itirazlara sufilerin çeşitli cevaplar verdiğini vurgulamaktadır. Cevapların mahiyeti, Kur’an’ın Allah’ın kelamı olması hesabıyla, beşeri varlık olan insanın ona takat getiremeyeceğini, Kur’an’a hürmette, itinada kusur edilmemesi gerektiği yönündedir. Sufiler bu hassasiyetlerini sebebiyle sema ile vecde gelmeyi tercih etmişlerdir.

“Sema Konusunda Teoriler” bölümünde, yazar mutasavvıfların musikinin meşrutiyetini göstermek amacıyla çeşitli nazariyeler ortaya attıklarını vurgulamışladır. Musikinin kaynağı hakkında ortaya atılan başlıca nazariyeler şunlardır:

1- Bezmi Elest Nazariyesi: İlk deha Cüneyd-i Bağdadi ve Rüveym tarafından ileri sürülmüş, daha sonra tasavvufta ve değişik tarikatlar arasında yayılmıştır. Süfilerin büyüklerinden Ahmed Rufai, bu nazariyeyi destekleyen beyanlarda bulunmuştur. Bezmi Elest Nazariyesinin temel fikri yapısı kısaca şöyledir: Allah, alemi ervahta bütün ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye hitap ettiğinde, ruhlar “Evet, Rabbimizsin” diye cevap vermişlerdir. Rablerinden istedikleri hitabın zevki, ruhlarda kalmıştır. Dünyada güzel ses karşı oluşan meyil, ruhlarda var olan ezeli hitaba karşı var olan iştiyakın açığa çıkmasıdır.

Bu nazariyeyi savunanlardan biri olan Mevlana’ya göre, “bu dünyadaki hoş seslerin aslı cennet-i Ala’daki sesler olduğundan, sema aşkların ruhlar içinde gıda olmuştur. Ruhlar bu dünyada vatanlarından ayrı, yani gurbettedirler. Onların asli vatana karşı duyduğu iştiyak ve hasreti dile getirme ihtiyacından musiki doğmuştur”.

2- İlahi Güzellik Nazariyesi: Bu düşünceye göre, ilahi ve ezeli güzellik, düşüncenin ve zekanın kavrayamayacağı bir tarzda ruhlar tarafından seyredilmektedir. Düşünce madde ölçüleriyle sınırlı kalmakta, gayb alemini sırlarını bilme imkanına sahip olamamaktadır. İlahi güzelliklerin tecellilerini seyrederken aşıklar, hal ve makamlarına göre, zevk, şevk, vecd ev sema sahibi olurlar. Ruh, zevk veren nağmeleri, ahenkli sesleri dinlediği zaman bunu tesiri altında kalır. Bunun nedeni ise, ikisinin de aynı cinsten olmalarıdır. Böylece aynı cinste olanlar birbirlerini bulmuş olurlar.

3- Ruhun Erkekliği, Nefsin Dişiliği Nazariyesi: Ruhun nağmelerinden zevk almasının diğer bir sebebi şudur: Nefs ile ruh arasında ezelden beri karşılıklı bir aşk bulunmaktadır. Bunu sebebi nefsin dişiliği (ünüset), ruhun erkekliği (züküret)tir. Dişi ile erkek arasında tabii olarak karşılıklı bir meyil ve aşk bulunmaktadır. Ruh nağmelerden zevk alır. Çünkü bu nağmeler iki aşık arasında geçen ve aşıkları mest edecek derecede eğlendiren fısıldaşmalardır.

4- Fisagor’un Nazariyesi: Katip Çelebi’nin anlattığına göre, musikiyi Süleyman (A.S)’in talebelerinden Fisagor bulmuştur. Fisagor gördüğü bir rüya üzerine sahil kıyısındaki demircilerin çekiç sesini dinleyerek, sesler arasındaki ahengi düşünmüş ve bir alet yaparak, ilahiler okumuştur. Sonrada bu sahada diğer filozofların icadları onu takip etmiştir.

Yazar, tasavvufi Musiki üzerinde felsefi tesirlerden bahsetmiştir. İbni Sina, ariflerin hallerini anlatırken arifler için musikiyi lüzumlu gördüğünü belirtmiştir. İhvanüs-safâ felsefesine göre, musikiyi ilk defa icat eden ve kullana filozoflardır.

Yazar, “Tarikatlar ve Sema” bölümünde ilk süfilerin izinde giden tarikatların sema’a önem verdiklerini sadece Melametilik ve Nakşiliğin sema’a kendi sistemlerinde yer verdiklerini belirtmiştir. Yazar bu bölümde, Mevlevilik’teki semadan bahsetmiştir. Mevlana’nın yaptığı sema’ı selefinkinden farklı değildir. Mevlana, her fırsatta, sema, musikiye verdiği değeri dile getirmiştir. Mevlana’nın bizzat sema yaptığına dair rivayetler mevcuttur.

Mevlana’nın sema yapmasına, sema esnasında kendisinde meydana gelen hallere dair; Eflaki’nin Menakibül-Ârifin isimli kitabında bir çok malumat bulunmaktadır. Ayrıca Mevlana zamanında , medresede Ilgın’da vs değişik mekanlarda toplu halde sema yapıldığı bilinmektedir.

Yazar, Nakşiliğin sema hakkındaki görüşüne de değinmiştir. Nakşibendi Tarikatı, öteden beri musiki ve sema aleyhtarlığı ile bilinmektedir. Nakşiliğin en önemli özelliği evrad ve ezkârını sessiz (hafiyyen) bir şekilde icra etmesidir. Bu yüzden sema ve raksa ehemmiyet vermemiştir. Nakşi Şeyhi Yusuf Hemedâni, semaya ılımlı bakmaktadır. İmam Rabbani ise, musikinin insanı Allah’a yaklaştırıcı vasfını kabullenmekle beraber, tarikatının fikrine bağlı olarak, semaya şiddetle tenkitlerde bulunmuştur.

Musiki aleyhinde verilen fetvalar ve sufilerin karşı savunmalarından bahseder yazar; kısaca şu malumatları vermiştir. İbni Kemal, Brigivi gibi alimler, raks ve vena’ın küfür olduğunu belirtmişler, bu hususta katı bir tutum sergilemişlerdir. Mutasavvıflar ise bu suçlamalara mantıklı cevaplar vermeye çalışmışlardır. Süfilere göre; raksın ve semanın küfür olduğuna dair icma konusu olamaz. Aksi takdirde İmam Şafii, Gazali, Mevlana gibi kemal sahibi insanları tefkir etmek gerekir ki, buda muhaldir. Ayrıca musikinin mübah olduğuna dair, Hazreti Peygamber ve sahabeden bir çok sahih rivayetler mevcuttur. Bu durumda semâ’ı, haram saymakta caiz değildir.

Yazar, sonuç olarak, objektif bir şekilde incelendiği takdirde; semâ’ın dini açıdan mübah olduğunun görüleceğini belirtmekte mutasavvıfların semâ hakkındaki görüşlerini Müslümanlara her zaman rehber olacak ölçüde doğru olduğunu savunarak; kitabına son vermektedir.

Previous

Hz.ömer Devri (634-644)

Hz. Süleyman

Next

Yorum yapın