Dünya Sürecindeki Eğilimler

|

1. DÜNYA SÜRECİNDEKİ EĞİLİMLER

1.1. SÖMÜRGECİLİK VE KOLONYALİZM

Sömürgecilik ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan güçlü bir devletin, zayıf bir ülkenin ekonomik, sosyal, siyasal kaynaklarını kendi açısından kullanılmasını yani egemenliği altına alarak genişlemesi şeklinde tanımlanabilir.

Sömürgecilik milattan öncelere dayanmaktadır. Romalılar elde ettikleri ürün fazlalarını önceleri yan kabilelere hibe etmişlerdir. Bu şekilde tembelliğe alıştırılan yan kabileler, üretim tekniklerinden yararlanmak maksadıyla Roma’ya kendi istekleriyle katılmışlardır. Üretim tekniklerini öğrenip ayrılmak istediklerinde Roma devleti buna izin vermemiş, ürettiklerine el koyarak özgürlüklerini kısıtlamış ve böylelikle sömürgecilik faaliyetleri başlatılmıştır. Karanlık çağda var olan sömürgecilik hareketleri, aydınlanma çağında aydınlanma düşüncesi adı altında varlığını sürdürmüştür.

Bilindiği gibi orta çağda sosyal, siyasal ve ekonomik hayata kilise hakim olmuştur. Bu durumdan rahatsız olan burjuva sınıfı aydınlanma düşüncesi ile sömürgeciliği devam ettirmiştir. Yöntemi ise; insanlara doğrudan doğruya sömürgecilik fikrini kabul ettiremeyeceklerinden “…gel seni aydınlatalım” felsefesi ile yaklaşmak olmuştur.

İlim, teknik gibi sebeplerden dolayı Avrupa diğer ülke ve toplumlara göre maddi ve fikri alanlarda üstün bir duruma erişince, Avrupa sınırları dışına çıkmaya ve diğer kıtalarda toplumlarla ilişki kurmaya sevk etmiştir. Böylelikle XVI yüzyıldan itibaren dünyayı istila ve diğer toplumlara hakim olma sırası Avrupalının eline geçmiştir.

Tarihte sömürge kurmak, büyük toprak kazanmak, büyük devlet olmak için gerekli sayılmaktaydı. Sömürgecilik bazen dini sebeplere dayanarak bazen de askeri ve stratejik sebeplere dayanarak yapılmıştır. 1870’lerden sonra endüstrinin gelişmesi başlıca ekonomik faktör olarak görülmüştür.

Endüstrinin gelişmesiyle doğru orantılı olarak üretim artmış ve artan üretim ülke içine tüketilmeyince ürün fazlası olmuştur. Ülkeler üretim fazlalarını dağıtacak alanlar aramaya başlamışlardır. Endüstrinin hammadde problemi ortaya çıkmıştır. Hammaddenin sınırlı oluşu; Avrupalıları yeni hammadde kaynakları, hammadde kaynakları sağlayacak topraklar elde etme zorunluluğunu ortaya çıkartmıştır.

Sömürgecilik ve emperyalizm arasında kesin bir ayrım yapmak, mümkün değildir.

Emperyalizm; Bir devletin diğer devlet üzerinde ister maddi ister manevi bir nüfus kurması veya üstünlük sağlamasıdır.

Kolonyalizm ise sömürgecilik olgusunun deniz aşırı ülkelere taşınması daha da açıkça sömürgeciliğin bölgeselleştirilmesi olarak nitelendirebiliriz.

Kolonyalizm ideolojik ve felsefi bir yanı olmayıp , temelde anavatanın menfaati vardır. Avrupalılar başlangıçta Afrika’da ticaret kolonileri, Amerika’da nüfus kolonileri kurarak dünyaya yayılmışlardır. Koloniler iyi ticaret yapmanın vasıtası olarak görülmüşlerdir.

Avrupalıların kolonyalizmi, dünyanın zenginliklerini, enerjisini ve hammaddesini Avrupa’ya taşımalarına neden olmuştur. Tarihe baktığımızda, başlangıçta ülkeler yan kabileleri sömürmüş, daha sonra koloniler aracılığı ile deniz aşırı ülkelere kadar ulaşmışlardır.

Sömürgecilik hareketinin başlangıç tarihini belirleme imkanı yoktur. İnsan topluluklarının devlet şeklinde örgütlendikleri çağdan bu yana çeşitli sömürgecilik uygulamalarına rastlamaktadır. (Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Basın Yayın Hd.., 1990, s. 9)

Sömürünün ortadan kalkabilmesi için ben değil biz, herkes anlayışının yerleşmesi gerekir. Bu anlayışın yerleşeceği düşüncesi bir ütopya olduğuna göre, güçlü olan güçsüzü bir şekilde ezecek yani sömürecektir. Günümüzde de sömürgecilik olgusu ortadan kalkmış değil, kimliği değişmiştir.

1.2. MODERNİZİM ETKİLERİ

“Modernleşme; geleneksel tarımsal üretim ve küçük çaplı el sanatlarına dayalı durağan bir yapıdan sanayileşmiş, şehirleşmiş, okur yazarlık oranının arttığı, kitle iletişim ve ulaşım araçlarının geliştiği, dinamik bir yapıya geçiş, modernleşme olgusunun ortak özellikleri olarak ele alınmaktadır. Hakim özellikle ise, tarıma dayalı geçiş olarak belirlemektedir”. (Aytekin YILMAZ, Modern Postmodernizme Geçiş ve Siyasal Arayışlar, Vadi Yayınları, 1996)

Modern olmak düne ait olmadan, yeni yöntemlerle yaşamak denilebilir. Yukarıdaki tarım ışığında modernite olgusunun sanayi devrimine dayandığını çıkarsayabiliriz. Sanayi devrimi ile birlikte gerek üretim tekniklerinde, gerekse toplumsal ve kültürel yapıda bir çok değişim yaşanmıştır. Sanayi devrimini gerçekleştiren ülkeler ileri (modern) toplum, gerçekleştiremeyenler ise az gelişmiş toplum kategorisinde yer almışlardır. Sanayi devremi sonrasında bu sürece giren ülkeler için modernleşme gelişmiş ülkelerin özelliklerinin taklit edilerek değişimin sağlanmasıdır.

Modernite de önemli olan birey değil toplumdur. Toplumculuk modernitedir diyebiliriz. Bütün ırklar birbirinden ayrılmış olup, oradaki gelişmelerde kaldırılmıştır. Modernitede ekonomik fordizm, yani çok büyük fabrikalar, maden ocakları, katı sendikalar, kitlesel üretim, pazarlama ve tüketim, yıkıcı rekabet, tekelleşme söz konusudur.

Çevreyi kirleten, yüksek enerji israfına, hammadde savurganlığına yol açan, insanları gürültü ile yoran katı bir teknoloji mevcuttur. İş gücü dakika dakikasına çalıştırarak adeta mengene içerisinde sıkıştırılmaktadır. Bilim tek gerçek olarak kabul edilmekte ve bilim ne diyorsa doğrudur.

Maneviyatın dikkate alınmadığı modernite de, insanoğlu var oluşun gayesinden uzaklaşarak boşluğa düşebilmektedir. Bu yeni dönemde toplumun ekonomik ve sınıfsal yapısı yanında anlayış ve zihin yapısında değiştiği, farklı sorunların belirlendiği ve yeni arayışların ortaya çıktığı gözlemlenecektir.

1.3. POST-MODERNİZM ve TOPLUM

Modernizim akımı sonrası yada modernizimi aşma çabasında denilebilir. Hakikat savını sorgulamakta, pozitivizmi reddetmektedir. Nesnel doğruların değiştirilmesi gerekmektedir.

Post modern terimi ilk olarak edebiyat eleştirisinde olmak üzere 1950’lerde ortaya atılmış ve yine ikinci dünya savaşı sonrasında post modern mimari diye nitelenen yeni bir tarz ortaya çıkmıştır. Post modern toplum yaklaşımcıları zihinsel ve düşünsel olgulara daha çok vurgu yapmakta, toplumun temelinde bir kırılma olduğuna işaret etmektedir. (Aytekin YILMAZ, Modern Postmodernizme Geçiş ve Siyasal Arayışlar, Vadi Yayınları, 1996, s. 92)

Post modern toplumu bilgisayar, enformasyon, bilimsel bilgi, ileri teknoloji ile bilim ve teknolojideki yeni ilerlemelerden kaynaklanan hızlı değişme toplumudur. Toplumda modernitede ki sınıf yapıları ortadan kalkıp, elit teknisyenler olmaya başlar. Post modernite de kültürel hoş görü mevcut olup, herkesin kültürü benimsenmektedir.

Mal üretiminden ziyade hizmet üretimi kitlesel üretimden ziyade katma değerin çok yüksek olduğu bilgiye dayalı ürün üretimi kitlesel pazarlamadan ziyade parçalanmış talebe göre pazarlama vardır. Beşeri ve fiziki çevreyle uyumlu çevreyi kirletmeyen ve kaynak israfına yol açmayan bir teknoloji var olup, post-modernistlere göre hiç bir şey kesin ve tam olarak bilinmemektedir.

I. ve II. dünya savaşından sonra başlayan toplumlardaki yeniden yapılanma hareketi ortaya çıkmış ve toplumlar hızlı bir değişim içerisine girmişlerdir. Bu değişim zihinleri, zihniyetleri, inançları, ahlaki ve toplumsal kuralları derinden sarstı. Böylece toplumlarda kavram kargaşalığı ve davranış bozuklukları yeni kavram ve mana arayışları doğurdu.

Toplumlarda meydana gelen bu dalgalanmalar ve sarsıntılar mimari, resim, sanat, edebiyat, din, ahlak, felsefi düşünce, hukuk, siyaset, iktisat gibi hemen her alanda tesirlerini gösterdi. İşte bu sarsıntılı ve karmaşık durum “modern sonrası” (post-modernizim) duruma adı verilmiştir.

Post modernizimde cemaate bağlılık duygusu ön plana çıkmakta, cemaatler yürüyüşler, başkaldırılar, gösterilerle duygularını dışa vurma yollarına baş vurmuşlardır. Post-modernizim modernizime bağlı olmakla birlikte, modernizimin tabiatçılığını, bilgiyi ve sadece bilimsel bilgiden ibaret gören pozitivist düşünceyi aşmaya çalışmaktadır.

Post-modernizimin doğuşuna insanı makineleştiren hayat tarzına bilgiyi sadece deneye bağlayan görüşlere karşı duyulan güvensizlik neden olmuştur. Post-modernistlere göre bütün bilgiler görecelidir. Değerler, ahlak kuralları, zamana, topluma, kişiye, kültür ve yaşama durumuna göre değişebilir.

Dolayısı ile hakikatte tek olmayıp herkese göre farklılık göstermektedir. Post-modernizim cemaat duygusunu teşvik yoluyla bireyleri dine ulaştıran, dinlerin, dinsel hareketlerin kendilerini özgürce sunabilecekleri çerçeve olarak sivil topluma duydukları zorunlu ihtiyaç post modernite ile sivil toplumu örtüşmektedir. (Ahmet Y. SARIBAY, Post modernite, sivil toplum ve İslam, İstanbul 1994, s.11-12) Post- modern anlayışta makineye değil insana önem verilmekte ve ferde fırsatlar tanınarak bilgi seviyesinin yükseltilmesini öngörmektedir.

Sonuç olarak denilebilir ki toplumların post modern döneme geçmesiyle birlikte bilginin öne çıkması, toplum içinde bazı değişikliklere neden olmuştur. Bu değişimleri sıralayacak olursak rasyonellik değer yitirmiş, toplumda soyutluluk ve iletişim artış göstermiş, görüntü egemen hale gelmiştir. Bunların yanı sıra iletişim artışı vurdum duymazlığa yol açmıştır.

1.4. SON YİRMİ YILA DAMGASINI VURAN KAVRAM:

KÜRESELLEŞME

Küreselleşme, globalleşme diğer bir adıyla evrenselleşme olgusu son yirmi yıla damgasını vurmuş özellikle 1990’lardan bu yana dünya gündemine oturmuştur. Küreselleşme, bütünleşme veya tek dünya düzeni olarak nitelendirilen bir eğilimdir. Kelime olarak bazen “dünya ile birlikte hareket…” cümlesi içinde, ulus devletin egemenlik alanını sınırlayan bir eşiği ima etmekte, bazen de, “uluslar arası rekabete açılmayı” ikame etmektedir. Dışa açıklık, entegrasyon ve karşılıklı bağımlılık gibi kavramları da bünyesine almakla beraber 21. yüz yıl eşiğinde kavram olarak henüz kesinleşmemiştir. (Erol KUTLU, Anadolu Üniversitesi İİBF Dergisi, 1998 C:XIV, S 1-2)

Küreselleşme eğilimi liberalizme dayanmaktadır. Ülkeler küreselleşme sürecinde uluslar arası iş birliğini en üst düzeye çıkarmayı ve ticaretteki engelleri kaldırmayı ve sınırların kaldırıldığı bir dünya oluşturmayı amaçlanmaktadır. Küreselleşmenin ticari ve siyasi boyutundan bahsedilebileceği gibi daha çok ekonomik boyutundan ve uluslar arası ticarette sınır tanımamaktan söz edilebilir.

Ülkeler arasındaki sınırların kalkması ile az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelerin teknolojisinden, finansal imkanlarından yararlanabileceği iddia edilmektedir. Gelişmiş ülkeler için az gelişmiş ülkelerin büyük bir pazar olacağı ve gelişmelerin az gelişmişlere hizmet, teknoloji götürmede birbirleri ile rekabet edebileceği savunulmaktadır. Böylelikle gelişmiş ülkelerin az gelişmişleri sömürme ihtimalinin ortadan kalkacağını iddia etmektedir.

İletişim ve ulaşım imkanlarının artması, hükümetlerin izlediği liberal politikalar, şirketlerin stratejileri, küreselleşmenin kendiliğinden ortaya çıkmasına neden olmuştur. Her ülke küreselleşmeye sosyal, ekonomik ve siyasi yönden farklı yaklaşmaktadır. Bunun nedeni ise kendi bağımsızlıklarını tehlikeye atmaktan kaçınma ve küreselleşirken de ülkelerinin menfaatleri yönünde yapılması gerekenleri planlamalarıdır.

Küreselleşme öncelikli olan sektörlerin telekomünikasyon, sermaye malları, kimya endüstrisi, doğal kaynak olduğu düşünülürse, küreselleşme eğilimi az gelişmiş ve gelişme yolunda olan ülkeleri gelişmiş ülkelerin yanında aleyhte bir duruma sokabilecektir. Bilindiği gibi az gelişmiş ülkelerin ürettiği ürünler katma değeri düşük olup ihraç ettiği ürünlerde emek yoğundur.

Küreselleşmenin de uluslar arası ticaretin dolayısıyla da rekabetin arttırılması olduğunu düşünürsek, az gelişmiş ülkeler belirli bir zaman sonra gelişmiş ülkelerle rekabet edemez duruma düşeceklerdir. Yani dış ticarette Myrdall’ın kutuplaşma teorisi işleyecektir. Gelişmiş ülkelerin daha da güçlenmesi, tek merkezciliğe götürebilecektir.

Öncelikle ekonomik alanda başlayan küreselleşme, ülkelerin yapılarını ve yaşamlarının niteliğini de değiştirebilecektir. “insanoğlunun var oluşunun bağlı bulunduğu küresel bilinç, eğitimin hem iş dünyasında, hem de hükümette liderliği ödüllendirme, destekleme ve yetiştirme yöntemlerimizin ve başarıyı tanımlama biçimlerimizin değişmesini gerektirmektedir.”(KUTLU Erol, Anadolu Üniversitesi İİBF Dergisi, 1998, sayı; 1-2, s. 380)

Küreselleşme ülkelerin ekonomik olarak değil, sosyal açıdan da yeniden yapılmasını gerektirmektedir. Küreselleşme sonucunda gelişmiş ülkeler sınırların kaldırılması ile kolayca ulaşabildikleri ve kendi beğenmediklerini satabilecekleri büyük pazarlar elde etmişlerdir. Zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olmuşlardır. Orta sınıfın gelir dağılımı bozulmuş daha da açıkça orta sınıf ortadan kalkmıştır.

“Malların ve sermayenin serbest dolaşımının savunulması her zaman ekonomik olarak egemen olanın işine yarar, onun konumunu güçlendirir.” (YILDIZOĞLU Ergin, Power Dergisi 1999, ABD ve ABD’ye Karşı, s.40) bir zamanlar İngiliz hegemonyasına hizmet eden küreselleşme, bu gün ABD hegemonyasını güçlendiriyor. Friedrich List’e göre küreselleşme serbest piyasa yüceliğin doruklarına ulaşan her kes için çok zekice bulunmuş bir araçtır. Böylece, bir kere oraya ulaştıktan sonra, başkalarının oraya çıkması için gerekli merdiven , bu ideolojinin aracılığı ile bir tekmede devrilmiş olur. (YILDIZOĞLU Ergin, Power Dergisi 1999, ABD ve ABD’ye Karşı, s. 48)

Dünyada hegemonik güç olmak isteyen ülkeler her hangi soğuk savaşa gerek kalmaksızın, küreselleşme sloganı ile amaçlarına kolayca ulaşabileceklerdir. İster gelişmiş olsun ister gelişmekte olan küreselleşme dalgasını yakalayıp bunun üzerine çıkan ekonomiler hızla büyüyecek, dünyada söz sahibi olabileceklerdir.

Ekonomik kalkınmada kültür, sermaye ve emekten daha önemli faktör olarak görülmektedir. “İnsan toplumunun siyasi, dini ve ekonomik özgürlüklerin koruduğu yerlere daha güçlü şekilde gelişmektedir.”(ÖĞÜTÇÜ Mehmet, Türkiye’de Yeni Bir Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisine Doğru, Eylül 1998, Yayın No: TÜSİAD-T/98-6/230)

2. DÜNYA EKONOMİSİNDE ETKİN ULUSLAR ARASI ÖRGÜTLER VE KURULUŞLAR

2.1. I.M.F. (Uluslar Arası Para Fonu)

1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında toplanan Birleşmiş Milletler Par ve Finans Konferansında savaştan sonraki uluslar arası para sisteminin esasları kabul edilmiş ve anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma sonucunda bugünkü Uluslar arası Para Fonu ve Dünya Bankası yaratılmıştır. Örgüt kurulduktan bir yıl sonra 1945’te yürürlüğe girmiştir.

“Uluslar arası Para sistemi dünya üzerinde mevcut olan bağımsız ülkeler ile ekonomik birimlerin kendi aralarındaki her türlü ödemenin yapılabilmesine imkan tanıyan uluslar arası kurumsal yapı, mekanizma ve uygulamalar bütünüdür. ”(KARLUK Rıdvan, Uluslar arası Ekonomik Kuruluşlar, İstanbul 1996, Tütün Bank Yayınları, s. 220)

Fonun temel amacı; uluslar arası refahın artırılabilmesi için, uluslar arası ticaretin ve işbirliğinin artmasına engel olacak düzenlemeleri ortadan kaldırılmaktadır. Bu amacı gerçekleştirebilmek için ödemeler dengesi açıkları ile karşı karşıya kalan ülkelere gerekli mali katkıyı sağlayacak ve bu ülkelerin dış ticareti kısıtlayıcı önlemler almasına engel olacaktır.

Fonu üyelerine sağladığı imkanlar kredi niteliğinde değil; düşük faizli fon, imkan ve kolaylık şeklindedir. Ülkelerin sermayeye katılım payları olan kotalar, ülkelerin oy güçlerini belirler. Ülkelerin fon’a katkılarının ne oranlarda olacağı, üye ülkelerin. Makro ekonomik büyüklükleri dikkate alınarak saptanır. Bu kotalar her beş yılda bir gözden geçirilir.

Türkiye IMF’ye kuruluşundan hemen sonra katılmasına rağmen 22 Mart 1990 tarihinde IMF kapsamına ancak girebilmiştir. Böylelikle uluslar arası cari işlemlerine sınırlamalar getirmekten kaçınma, ayrımcı parasal uygulamalar yapmama ve üye ülkelerin ellerinde bulunan Türk liralarını, o ülkenin isteği halinde satın alma gibi konularda yükümlülük altına girmiştir.

1999 yılı Haziran ayında Türkiye’ye gelen IMF Avrupa bölgesi icra direktörü Willy Kvenks, Türkiye’nin yaptığı “yapısal reformlar ve anti enflasyonist politikalarda bir kararlılık görülürse, daha sonra bir anlaşma yapılarak Türkiye’ye mali destek sağlanabileceğini açıklamıştır.”(KARLUK Rıdvan, IMF ile Nereye Kadar, Yeni Türkiye Türk Ekonomisi Özel Sayısı, Temmuz- Ağustos 1999, sayı 28) 1999 Haziran ayı incelemeleri sonucunda, 26 Haziran 1998’de imzalanan 18 aylık yakın izleme programını stand by’a köprü olacak biçimde uzatılmıştır.

IMF ile stand by düzenlenmesine gidilmesi, Türkiye ekonomisinde yapısal reformların tamamlanmasına imkan hazırlayacak ve ülkelerin risk puanı düşecektir. Bu riskin azalması, Türkiye’ye borç veren yatırımcıları harekete geçirecek ve dış borç bulabilme imkanlarını arttıracaktır. (KARLUK Rıdvan, IMF ile Nereye Kadar, Yeni Türkiye Türk Ekonomisi Özel Sayısı, Temmuz- Ağustos 1999, sayı 28)

Sonuçta; IMF dış ödemeler güçlüğü çeken ülkelere kredi açarak, onların dış dengelerini sağlamaya yardımcı olan ve uluslar arası para sisteminin dengeli bir şekilde işlemesine katkıda bulunan ekonomik bir kuruluştur.

2.2. O.P.E.C. (PETROL İHRAÇ EDEN ÜLKELER ÖRGÜTÜ)

Çok uluslu petrol şirketlerinin 1960 yılında petrol fiyatlarını düşürmeleri, dünya petrolünün büyük bir bölümünü üreten ülkelerin örgütlenmesine neden olmuştur. İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezüella 14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat’ta O.P.E.C. kurulmuştur.

“O.P.E.C.’in amaçları, dünya petrol fiyatlarını yükseltmek, özel petrol şirketlerinden daha çok gelir sağlamak ve üye ülkeler arasında üretim kotaları belirlemektir.” (KARLUK Rıdvan, Uluslar arası Ekonomik Kuruluşlar, İstanbul 1996: Tütün Bank Yayınları, s. 106)

O.P.E.C. dünya petrol fiyatlarının düşmesini önleyici stratejiler, uygulamaktadır. Petrol fiyatlarının düşmesini engellemek amacıyla üretimi ve ihracatı kısıtlama yoluna gitmektedir. Bu durum ülkeler arasında çıkar çatışmasına neden olmaktadır. O.P.E.C.’e üye İran gibi güçlü ülkeler üretimin arttırtmasından yana iken, diğer ülkeler üretim artışına karşı çıkmaktadır. Üretim miktarının belirlenmesi nedeni ile, petrol fiyatları uzun bir süre sabit kalmıştır. İlk artış 1970 yılında Kaddafi’nin girişimleri sonucu sağlanmıştır.

D.T.Ö., tüzel bir kişiliğe sahip olup, görevlerini yerine getirebilmesi için gerekli imtiyaz ve dokunulmazlıklar her bir üye tarafından verilmiştir. D.T.Ö., üye ülkelerin ihraç ürünlerine anti damping soruşturması açabilmektedir. Bu nedenle üye ülkelerin uluslar arası standartlara uygun olarak üretimde bulunmaları gerekmektedir.

2.3. DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (W.T.O.)

Dünya Ticaret Örgütü: G.A.T.T. Uruguay turu sonucunda 01.01.1995 tarihinde kurulmuş ve G.A.T.T.’ın fonksiyonlarını üstlenmiştir. Bretton Woods toplantısında kurulması planlanmış ancak, bu istek 50 yıl sonra gerçekleşmiştir. Dünya ticaretinin serbestleştirilmesi amacını taşıyan bu örgüt, G.A.T.T.’ı değiştirerek kendi çatısı altına almıştır.

D.T.Ö.’ nün başlıca amaçları:

Hayat standardının yükseltilmesi ve istihdamın sağlanması, ticaretin geliştirilmesi ve dünya kaynaklarının kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak en etkin şekilde kullanılması,

Gelişme yolunda olan ülkelerin ve bunların arasında yer alan en az gelişmiş olanların artan dünya ticaretinde ekonomik kalkınma ile orantılı olarak pay elde etmelerinin sağlanması,

Dış ticaretteki her türlü farklı uygulamanın kaldırılmasına yönelik anlaşmalar yapmak,

Bütünleştirilmiş, uygulanabilir ve kalıcı bir çok taraflı ticaret sistemi geliştirmek,

D.T.Ö. örgütün kapsamına giren anlaşmaların işlerliğini sağlayarak, üye ülkeler arasındaki çıkabilecek anlaşmazlıklarda çabuk ve etkili biçimde çözebilecek arabuluculuk yapar.

D.T.Ö. en az iki yılda toplanan ve tüm ülkelerin temsilcilerinden oluşan bakanlar konferansı vardır. Tüm üyelerin temsilcilerinden oluşan ve gerektikçe toplanan Genel Konsey, genel konseye bağlı Mal Ticareti Konseyi, Hizmetler Ticaret Konseyi, Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Konseyi bulunmaktadır.

Dünya Bankasının temel amacı dünya üzerindeki açlık ve fakirliğin ortadan kaldırılmasıdır. Banka dış borcu çok fazla olanlarla ile orta gelir seviyesindeki ülkelere borç vererek bu ülkelerin durumlarını düzeltmeyi amaçlamakta, Sahra altı çok fakir Afrika ülkelerine yardım etmekte, G.Y.Ü.’lerde özel sektörün rolünün artması için bu sektörü desteklemektedir. (KARLUK Rıdvan, Uluslar arası Ekonomik Kuruluşlar, İstanbul 1996, s.203)

2.4. BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÖRGÜTÜ

II. Dünya savaşının bitiminde ABD ve İngiltere Atlantik Bildirisini yayımlayarak, BM örgütünün kuruluşu yolunda ilk adımı atmışlardır. 1 Ocak 1941’de A.B.D., İngiltere ve Sovyet temsilcileri, Washington’da Birleşmiş Milletler Bildirgesini imzalamışlardır.

Örgütü kurmak için çalışmalar Dumbarton Oaks’da 1944’de yapılmış, çalışmalar sonucunda Dumbaton Oask önerileri diye adlandırılan bir metin ortaya konulmuştur. Yalta Konferansında örgütün meclisinde nasıl oy verileceği konusunda karara varılarak, beş büyük devlete veto hakkı tanınmıştır.

Almanya ve Japonya savaş ilan etmiş ülkeler 25 Nisan 1945’de San Francisco’da toplanarak B.M. anlaşmasını imzalamışlardır. Türkiye bu konferansa katılmıştır. Örgütün asil ve yedek olmak üzere iki çeşit üyesi bulunmaktadır. Asil üyeler ilk olarak anlaşmayı imzalayan 50 üyedir. Yedek üyeler ise daha sonradan örgüte katılan ülkelerdir. Yeni üyelerde aranan şartlar;

Barışçı bir devlet olma

Anlaşmadaki yükümleri kabul etme

Bu yükümleri yerine getirebilecek yetenekte olma.

Amaçları : Uluslar arası dostça ilişkiler gerçekleştirmek, her alanda uluslar arası iş birliğinin sağlanması , üyelerin dış politikalarını uyumlaştıran bir merkez olmadır.

2.5. DÜNYA BANKASI

Dünya bankası ve I.M.F. Bretton Woods toplantıları sonucunda ortaya çıkmıştır. 27 Aralık 1945’de çalışmaya başlamıştır. Kuruluş nedeni pek çok ülkenin yeniden yapılanma ve kalkınma ihtiyaçları için ve bu fonları ticari bankalardan sağlayabilecek kredibiliteye sahip olmadıkları düşüncesidir.

Bu nedenle dünya bankası uluslar arası sermaye piyasalarından borçlanıp, üyelerine daha ucuza kredi sağlamaktadır. I.M.F.’ ye üye olan ülkeler, dünya bankasına da üye olabilmektedir. Merkezi Washington’da olup 1994 itibari ile 177 üyesi bulunmaktadır. I.M.F. ‘den ayrılan ülkeler dünya bankasında da istifa etmek durumundadır.

Dünya bankası başlangıçta II. Dünya savaşı sonrasında tahrip olmuş ülkelerin yeniden imarı için, bu ülkelere yönelik uluslar arası sermaye akışlarını hızlandırmayı amaçlamışlardır. Bunun yanında, uluslar arası ticaretin gelişmesinin teşvik edilmesi ile üyelerin ödemeler dengesinin sağlanmasına katkıda bulunulması da diğer amaçlar arasında yer almıştır. (KARLUK Rıdvan, Uluslar arası Ekonomik Kuruluşlar, İstanbul 1996)

Günümüzde dünya bankası gelişme yolunda olan ülkelerin kalkınma projelerine öz kaynaklarından veya borçlanarak kredi vermekte ve bu yatırımları teşvik etmektedir. Bu ülkelerdeki gerçekleştirilen, yatırım projelerine teknik yardım sağlamaktadır.

Dünya bankası sermayesinin büyük bir bölümü sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelere aittir. Bu yüzden gelişme yolunda olan ülkelere verilen kredilerde, özellikle A.B.D.’nin etkisi büyüktür.

Guvernörler kurulu, yönetim kurulu ve başkandan oluşan üç organı vardır. üyelerine kredi verirken, üyelerin banka sermayelerine katılımları, sermaye piyasalarından yapılan borçlanmalar, açılan kredilerin geri ödenmesi, menkul kıymetler satışı ve muhtelif gelirlerden yararlanır. G.Y.Ü.’lere tek bir yatırım projesini, tüm sektörleri teşvik edecek yatırımları, yeni sanayileşen ve gelişen ülkenin ekonomisindeki yeniden yapılanma tedbirlerini finanse etmek için üç tip kredi vermektedir.

O.P.E.C.’ de petrol fiyatlarının artırılabilmesi için 13 üyenin ortak kararı gerekmektedir. bu nedenle O.P.E.C. bakanlar kurulu, otomatik bir fiyat artırma mekanizması geliştirmiştir. Bu sayede petrol fiyatları her 3 ayda bir sanayi ülkelerinde ki enflasyon ve kalkınma hızlarına göre otomatik olarak ayarlanmaktadır.

O.P.E.C. içinde kurulan özel fon, dünyada geri kalmış ülkelere ve çok sayıda uluslar arası mali kuruluşa yardım sağlamaktadır.

3. DÜNYA ÜLKELERİNİN İNCELENMESİ

3.1. EJDER AYAK SESLERİNİ DUYURABİLECEK Mİ?

Çin, 1,23 milyar nüfusa ve büyük bir coğrafi konuma sahiptir. Ucuz iş gücü ve vergi indirimleri nedeni ile Batılı ülkelerin dev şirketlerini bölgeye çekerek, üretim kapasitelerini ve sermaye birikimlerini hızla artırmaktadır. Günümüzde ise ucuz teknoloji üreterek dünyaya yayılma çabasındadır.

Dünyanın en dinamik ekonomisine sahip olan Çin’in geçen yıl ki büyüme hızı %13, 1980’den bu yana ekonominin ortalama yıllık büyüme hızı ise %9,5 I.M.F.’nin raporlarına göre Çin, yılda 2 trilyon dolar değerinde mal ve hizmet üretiyor. Şaşırtıcı bir ekonomik büyüme hızının yanı sıra ücretlerinde düşük olması, Çin’i dış pazarlarda çok tehlikeli bir rakip haline getiriyor. (YARAR Erhan ,Yeni Türkiye Dergisi, Yeniden Yapılan Çin, sayı:3, s.484)

Çin’in dünya piyasalarında söz sahibi olduğu sektörlerin başında tekstil, elektronik, oyuncak, deri eşya, metal, ameliyat aygıtları, çelik makine, silah, tarım ürünleri , kimyasal hammadde gelmektedir.

Bugün Çin Amerika ile olan ticaretinde 18 milyar dolar fazla vermekte ve A.B.D.’ de bir çok çelik fabrikası satın almıştır. Çin dünya ekonomisindeki en büyük pazarlardan biridir. Motorola firması, seküler telefon denilen cep telefonları ve diğer türlerin en büyük pazarını Çin’de buldu, meşhur Boeing için is Çin en büyük ikinci dış pazar Coca Cola ise Asya’nın tamamına sattığı kolanın daha fazlasını Çin’e satıyor. (YARAR Erhan ,Yeni Türkiye Dergisi, Yeniden Yapılan Çin, sayı:3, s.485)

Çin ekonomisinin mevcut süper güçlerle kıyaslanma imkanını veren 1,2 milyarlık nüfusu ve harekete geçirilmeyi bekleyen potansiyel doğal kaynaklarıdır.

Çin ihracata dayalı, ileri teknoloji üreten bir ekonomik sistem kurmaya çalışmakta, kendisi için hayati önem taşıyan malları (özellikle gıda)ithal etmektedir. Gelişmiş ülkeler ise Çin pazarını ele geçirmek istemektedirler. Çin pazarının %15’ini açma şartı ile W.T.O. ve Dünya Bankasına kabul edilmiştir.

Ejderin uyandığının düşüncesinin nedenlerinden biride, dünyada ki her beş kişiden birinin giydirilmesi, barınması, beslenmesi, eğitmesi, temel sağlık hizmetleri sunması ve istihdam sağlamasıdır. Bunun yanı sıra nüfusun her yıl bir Avustralya nüfusu kadar artmasına rağmen, istikrarlı bir büyüme hızı yakalanmış olması, Çin’in önümüzdeki yüzyılda dünya güçler dengesini değiştirebileceğini ve başat güç haline geleceğinin bir göstergesidir.

Çin 1995 yılında A.B.D.’den sonra dünyada en fazla yabancı sermaye çeken ikinci ülke oldu. 1996 yılı sonunda 286 milyar doları aşan dış ticaret ihracatı 150 milyar, ithalatı ise 136 milyar dolara ulaştı. Bu rakamlarla dünyada en fazla ticaret yapan 11. ülke konumunda gözüküyor. En önemli ticaret ortakları arasında Hong Kong, Japonya, A.B.D., A.B., A.S.E.A.N. ülkeleri, Kore ve Tayvan yer alıyor. (Türkiye’de Yeni Bir Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisine Doğru, TÜSİAD, 1998, s.203)

Çin askeri açıdan ikinci bir güç olup, dünya savunma harcamalarının %4,5’ini yapmaktayken A.B.D. %33,9’unu yapmaktadır. 2,9 milyonluk Çin ordusu, nükleer gücü ve sivil kontrolün zayıflığı nedeni ile tehlike olarak algılanıyor.

Bir çok saha da devletçi-milli bir dış politika gütmekte, bu politikayı askeri bir güce dayandırmaya çalışmaktadır. Bölgesinin en büyük mahalli askeri gücüdür. Askeri gücünün A.B.D.’nin 20 yıl gerisinde olduğu söylenen Çin, askeri gücünü modernleştirmek için elinden gelen tüm imkanları kullanmaktadır. Rusya’dan milyarlarca dolarlık silah almıştır. Askeri bakımdan çok iddialı olup bu yüzden izlenmesi gerekmektedir.

Çin bölgesindeki gelişmelere serin kanlı tepkiler göstermektedir. Bu durum Çin’in dış politikasının ideolojik olmaktan çıktığını, ekonomik menfaat arayışlarına yöneldiğini göstermektedir.

Sadece 200.000 kişiyi yüksek öğrenim için dışarıya gönderen Çin, ülkesinde de yüksek öğrenimi yaygınlaştırmaktadır. Lise düzeyinde ki vasıfsız elemanlarını, ön programlama ile yurt dışına gönderiyor., orada teknoloji öğrenen elemanlar ülkeye geri dönüyor.

Çin, Almanya ve Japonya’dan sonra en milliyetçi toplumdur. Bir Çinli dışarıya gider ve kazandığı parayı orada harcamaz. Harcadığı kazancı içinde %2,5’tir. (Aksiyon Dergisi, Ejderin Ayak Sesleri, 15-21 Nisan 2000, s.28)

21. yy’ın ilk çeyreğinde dünyaya yön veren güç olacağı tahmin edilen Çin’i Türkiye’de dikkate almak zorundadır. Gerek Türkiye ve Çin arasındaki ekonomik ilişkiler, gerek Çin sınırları içinde ve çevresindeki dil ve kültür kuşağı, gerekse bu ülkedeki Müslüman nüfusu, Türkiye’nin bu ülkeye daha ciddi bakmasına zorunlu kılmaktadır. Tersi davranış önemli fırsatların kaçırılmasını getirebileceği gibi, bizi hiç arzulamadığımız bölgesel sorunlarla karşı karşıya bırakabilir. (YARAR Erhan ,Yeni Türkiye Dergisi, Yeniden Yapılan Çin, sayı:3, s.492)

Hızla sanayileşen Çin , küresel dengelerde giderek yayılmacı ve iddialı siyaset yapabilecektir. Çin’in hızla artmakta olan nüfusunun giderek besin ihtiyacını artıracaktır. Her ne kadar tarımda son teknoloji ile üretim yapılsa da gıda malları ithalatında artış olacaktır. Bu nedenle, Çin ile ülkemiz arasında yeni işbirliği üzerine fikirler üretilmekte, G.A.P. çerçevesinde 2000’li yıllarda gelebilecek ve mevcut dünya piyasası şartlarında karşılanamayacak, talebin göz önünde bulundurulmasında, şimdiden Çimlilerle ön temaslarda bulunulması ön görülmektedir.

İnternette Çin’in geleceğinin tartışıldığı bir siteye, 18 yaşındaki bir Çinli genç Batılıların standart bakış açılarına karşı çıkarak şunları söylüyor: 5000 yıldır Çinliler iç dünyalarında barış ve zenginlik içinde olmuşlar. Demokrasi yada siyaset Çinlilerin arzuları arasında olmamıştır. Batı ve Doğu kültürleri arasında fark olabilir. Şartları ne durumda olursa olsun, Çinliler mutlu olmayı bilirler. Bu yüzden yönetim ne kadar totaliter olursa olsun, Çinliler başka ülkeleri işgal etmez.

Bir gün komünist partinin cehenneme gideceğini biliyorum ancak bu Amerikan baskısı sonucu değil, değişimin komünistleri asimile etmesiyle olacak. Değişen Çin dünya barışının temeli olacak. (Aksiyon Dergisi, Ejderin Ayak Sesleri, 15-21 Nisan, s.39)

1980’lerden bu yana Çin’in yakaladığı büyüme performansı, izlediği dış politikalar, Çinli gencin söylediklerini doğruluyor gibi olsa da, tarihte yaşanan olayları göz ardı etmemek ve ejderin ayak seslerini işitmek gerekir…

3.2. JAPONYA

Japonya 1950’lerde Türkiye’de geri durumda iken, bugün 4,651 milyar dolarlık GSMH büyüklüğü ve 39,500 dolarlık kişi başına ulusal geliri ile dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumundadır. 1996 yılı itibari ile ihracatı 405 milyar dolar, ithalatı ise 342 milyar dolar düzeyindedir. 1955’lerde A.B.D. ekonomisi Japon ekonomisinin 26 kat büyüklüğüne sahip iken, 1995’de 1,2 kat büyüktür.

Japonya’nın bu denli gelişmesinin nedeni II. Dünya savaşından sonra Amerika ile anlaşma imzalayıp tüm kaynaklarını ekonomik olana kaydırması, Amerikanın Japonya’yı askeri savunma sahası içine almasıdır.

Japonya yılda trilyonlarca dolara ulaşan ve toplam dünya veriminin %10’unu üreten sanayi çarkına sahip. Japonya dış ticarette fazla vermekte ve bu fazlaları dış yatırımlara yönlendirebilmektedir.

Ortalama, bir Japon ailesi vergi hariç kazandığı 100 yenin 16’sını tasarruf ediyor. Amerikalı ailelerin yaptığı tasarrufun 4 katı ve sanayileşmiş dünyadaki en yüksek tasarruf oranıdır.

1990’lı yıllarda O.E.C.D. ülkeleri içinde dolaşan toplam yatırım %1’ini kendi ülkelerine çekebilmiştir. Büyük Japonya şirketleri, ülke içindeki yüksek maliyetler nedeni ile son yıllarda ürünlerini düşük maliyetli başka bölgelere taşımakta ve oralarda imal ettikleri malları da Japonya ve 3. ülkelere ithal etmektedirler. 1995’de Japon şirketleri 50,7 milyar dolar rekor düzeyde yatırım gerçekleştirmişlerdir.

Araba ve elektronik mallarda iç üretim düşerken, yurt dışında Japonlarca imal edilen aynı mallar bu düşüşü telafi edecek düzeyde artıyor. Sanayi ürünlerinin %50’den fazlasını Japonya dışında yapıyor. Japon yatırımcıları için en cazip ülke ingilleredir.

Yen’in güçlenmesi Japonya’dan ithalatın kesilmesine yol açmakta bu nedenle, ihracatı hızlandırmak için yen on yıllar boyunca yatay olarak düşük bırakılmış, dışarıdan gelen yabancı mamullerin satın alınmasına hem resmi olan hem de resmi olmayan kısıtlamalar getirilmiştir.

Japon mucizesinin en önemli göstergelerinden biriside, dünyadaki en uzun hayat ortalamasına ulaşmış olmalarıdır. Ortalama yaşam erkeklerde 76, kadınlarda 82’ dir. Tüketim ürünlerinden, moda tasarımcılığına ve bilgisayar yazılımına kadar dünyanın her alanda önde gelen yenilikçileri arasındadır. Dünyadaki büyük bankalar Tokyo’yu merkez olarak görüyor. Yapılan araştırmalara göre Japon şirketleri dünyada önde gelen 20 şirketten 7’sini oluşturuyor.

Japonya kalkınma hamlesine başlarken, bütün alanlarda kazanamayacağını bildiği için, bir kalkınma stratejisi belirleyerek bir takım sektörlere öncelik verilmiştir. Uluslar arası Sanayi ve Ticaret Bakanlığı (M.I.T.I.), Maliye Bakanlığı (M.O.F.)ve Merkez Bankası (B.O.J.) birbirleri ile koordineli çalışmaktadırlar. Bu saç ayağında bürokratlar, politikacıların müdahalesi yada durdurması olmaksızın ekonomiyi yönetmektedirler. Holdingler, dış ticaret şirketleri, bu saç ayağına sıkı sıkıya bağlılar ve bu üçlünün direktiflerini harfiyen yerine getirmektedirler.

Yatırımları artırmanın bir diğer yolu da tüketimi azaltmak olduğu için 1980-95 yılları arasında Japon endüstrisinin büyüme hızının ancak yarısı kadar, gelir artışı Japon işçisine yansıtıldı.

Japon yükselişinin bu denli ivme kazanmasında, tasarruf oranın yüksek olmasının yanı sıra, şirket gruplaşmalarının kolay olması, dengeli ücret sistemleri ile bir çok firmada sürdürülen hayat boyu iş garantisi moral ve motivasyonu dolayısı ile verimliliği artırması, önemli yer tutar. Japonya küçük ve büyük ölçekli şirket dengesini başarılı bir şekilde yakalamış olup, sanayi de çalışanların yarısı 50 kişi ve daha az istihdam eden işyerlerinde çalışmaktadır. Küçük şirketler Japon ekonomisine dinamizm, canlılık ve rekabet getirmekte ve bir çok yeniliğin kaynağı olabilmektedir.

Japon ekonomisi daha fazla rekabet ve girişimcilik özellikleri göstermektedir. Bunun nedeni ise tasarrufları cezalandıran yüksek enflasyon ve yüksek vergilerin olmayışıdır.

Devlet Ar-Ge’ye vergi indirimleri ve dolaysız teşviklerle destek sağlıyor. Devre dışı sanayilerden çıkartılan işçilere verilen eğitim ve nakit yardımları, özellikle ilk öğretim ve orta öğretim seviyesinde, yüksek standartlı eğitim verilmesi Japonya’nın kalkınmasında önemli rol oynamıştır.

En önemlisi de devlet kendini mütevazı boyutlarda tutabilmiştir. Japonya’nın bu denli gelişmesinin nedeni seçkin bürokratik kadroya ve bürokrasiye girişimde bulunma etkin ve kesintisiz çalışma olanağı veren esnek bir siyasal sistemin olmasıdır.

Japonlar kitap, dergi, gazete tüketiminde dünya rekoruna sahipler. Metroda dahi okumaktadırlar. İlk öğretim kurumlarının %30’u , yüksek öğretim kurumlarının büyük bölümü özel kesim olup, okur-yazar arzı %99’lara ulaşmıştır.

Bütün bunların yanı sıra “Asyalı yeni sanayileşmiş ülkelerin, Japonya’ya meydan okumaları, batılıların Japon ihracatına yaptığı kısıtlamalar, Japon vergi yasalarının değiştirilmesi, paranın tasarruftan tüketime kaydırılması ve ithalatta artış sağlamak istenmesi, yenin değerinde meydana gelen hızlı yükselmeye bağlı olarak, Japonya’nın ihracata dayalı ihracatının sonu” (KENNEDY Paul, Büyük Güçlerin Yükselişleri ve Çöküşleri, Türkiye İş Bankası Yayınları, Tisimat Basım Yayınları, Ankara 1994,)

Nüfusunun yaş yapısı yüzünden 2010 yıllarına gelindiğinde, önde gelen sanayi ülkeleri arasında en düşük çalışabilir insan (15-64 yaş) oranına sahip olacak, b durumda sosyal güvenlik giderlerinin yükseltilmesine boş zamanları değerlendirme tesislerinin yapılmasına, tüketiciliğe, sağlık bakımına, diğer hizmet sanayilerine daha çok ağırlık vermesine neden olacaktır.

“Japon yatırımlarının arasındaki dış ticaret hali hazırda Türkiye aleyhine açık vermektedir. 1996 yılındaki 1,549 milyar dolarlık toplam ticaretin 1,382 milyarı Japonya’nın, 180 milyarı ise Türkiye’nin ihracatı idi. Dış ticaretteki ülkemiz aleyhine verilen u muazzam açık Japonya’ya yönelik ekonomik diplomasi çabalarımızda elimize güçlü bir koz vermektedir.”( Türkiye’de Yeni Bir Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisine Doğru, TÜSİAD, Eylül 1998, s.223)

3.3. RUSYA

150 milyonluk nüfusa sahip Rusya’da bazı sektörlerin gelişmemiş olması nedeni ile Batılı firmalar için hedef pazar haline gelmiştir. Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen karlar elde edilmeye başlanmıştır.

Ekonomi 1996’da toparlanmaya başlamış I.M.F. ile imzalanan anlaşmalar Rus ekonomisi için olumlu beklentileri artırmıştır. Çernomirdin hükümeti ticaret ve enerji sektörünün liberalizasyonu konusunda önlemler almış ve uyguladığı mali politikalarla makro ekonomik dengeleri yakalamıştır.

G.S.Y.İ.H. 1995’de %4, 1996’da %6 azalırken, 1997’de %1 artmıştır. Tahıl üretimi artmış ancak hayvancılık gerilemiştir. Metalurji (alüminyum), makine imalat, kimya-petro kimya gibi bazı sektörlerin büyümesi ve canlanması diğer sektörleri canlandırmıştır. 1997’de bir çok firma ihracat yapmak yerine, iç talep arttığı için iç piyasaya vermeyi tercih etmiştir.

Rus hükümeti enflasyonla mücadelede başarılı olmuş 1992’de %2501 oranındaki enflasyonu 1996 yılında %22’ye, 1997 yılında da %16’ya inmiştir. Eylül 1995’den itibaren uygulanan Ruble koridoru Rublenin istikrarını artırmış ve enflasyonun azalmasında yardımcı olmuştur. Ülkenin döviz rezervleri hızla artmıştır.

1996 yılında dış ticarette 40 milyar dolar fazla verilince ihracatçı birlikler ve ithalatçı örgütler kurulmaya başlanmıştır. 1996 yılından itibaren, yurt dışı tasarrufların bir kısmı Rus yatırımları bir kısmı da, yabancı yatırım olarak Rusya’ya dönmeye başlamıştır. Yatırımların ağırlıklı bir kısmı üretim dışı sektörlerde yoğunlaşmıştır.

Çernomirdin hükümeti mali politikalarda başarılı olmuş, 1992’de %40 olan bütçe açığı 1997 yılında %6 olmuştur. Bütçe açığının azalmasında hammadde ihracatı ile artırılan dış ticaret fazlası, harcamaların azaltılması, askeri harcamaların kısılması, kaldırılmasıdır. Bütün bunlarla birlikte etkili bir vergi sistemi olmadığından vergi toplamada başarısızlıklar devam etmiştir.

1992 yılında devlet sübvansiyonları G.S.Y.İ.H.’nın %25’ini oluştururken, 1996 yılında bu oran %1’e inmiştir. Bu gelişmeler sayesinde dünya piyasalarında Rusya’nın kredibilitesi yükselmiştir.

Finans sektörü sayıca büyümesine rağmen (1995 yılı başında banka sayısı 2500’e, sigorta şirketi sayısı 2200’e ve aracı kuruluş sayısı 28,700’e çıkmıştır) bu sektördeki kuruluşlardan önemli bir bölümü küçük ölçeklidir ve zayıftır.

Bu yayılma neticesinde finans sektöründe monopoller oluşturulmuş ve ekonominin sağlıklı gelişmesini engellemiştir. Vergi hedeflerini gerçekleştiremeyen ve Asyada ki krizle ihracat gelirleri azalan hükümet görevlerini yerine getirememeye başlamıştır.

Yeltsin, Rus Parlamentosu Duma’nın desteğinden yoksun kalmıştır. 1996-98 döneminde Rus hükümeti Duma’ya sunduğu büyük sayıdaki yasadan çok küçük bir kısmını onaylatabilmiştir.

17 Ağustos Krizi ve Nedenleri

1998’in ilk yarısında planlanan verginin 100 milyar Rublelik kısmı (15 milyar dolar) toplanamamıştır. Vergi oranlarının yüksek olması sonucunda, vergi sistemi etkili olamamıştır. Petrol fiyatlarında sürekli bir düşüş yaşanmaya başlamış, 1997’nin son aylarında varil başına petrol fiyatı 22 dolar iken, 1998’in ortalarına doğru 14 dolara, Ağustos ta 9 dolara inmiştir.

Asya’daki ve dünyadaki krizler nedeni ile Rusyanın ihracat kayıpları 10-15 milyar dolara çıkmıştır. Ve ihracat %14 gerilemiştir. 1998 yılının ortalarına doğru dar boğaza girilmiştir. Rusya’ya I.M.F.’in finansman desteği azalmış, A.B.D. kongresi Rusya’ya yeni yardımlara sıcak bakmamıştır.

Rus finans grupları arasında savaş şiddetlenmiş çeşitli gruplar arasında devlet tekellerinin özelleştirilmesinde çatışmışlardır. 1998 yılında dışarıdan gelen krediler Rublenin güçlendirilmesi, iç ve dış borç ödemelerine gitmiştir. 1998 yılında Rozneft ve Gazprom’un özelleştirilmesinde başarısız olunmuştur. Mayıs 1998’de işsizlik oranı %9,3’e çıkarken , Haziran 1998’de ödenmeyen maaşlar 11 milyar dolara ulaşmıştır.

Bu sıkıntılar sonucu Rusya da devalüasyon beklentisi olmuştur. Rusya’daki yatırımların önemli bir kısmının sıcak para olması bu paranın ülkeyi hızla terk edebileceği korkularını uyandırmıştır. Gerçekten 1997 yılında Rusya’ya 6,2 milyar dolar doğrudan yada yatırım yapılırken, portföy yardımları 10,5 milyar dolar olmuştur.

Hükümet ve özel sektörün dış borç ödemeleri aksamaya başlamıştır. 1998’de Rusya’da son 40 yılın en kötü hasatı elde edilmiştir. Ruble koridoru kaldırılmış ve neticede 17 Ağustos ve 7 Eylül arasında Ruble devalüasyonu karaborsada %70’e kadar çıkmış, daha sonraki müdahalelerle %50 civarına inmiştir.

Ucuz kredi bulan devlet kurumları ve özel bankaların bu kredileri geri ödemedeki sıkıntılarını hafifletmek için 90 günlük dış borç ödeme moratoryumu ilan edilmiştir. Krizle birlikte Rusyada ki bankacılık ve ödemeler sistemi çökmüştür. Hükümet ve bankalar rubleye karşı güven sorunu ortaya çıkmıştır. Bankalar arası ödemeler yerine peşin ödeme veya gayri resmi ödeme mekanizmaları doğmuştur. Kredi kartları dondurulmuş, banka personelleri %30-70 azaltılmış, bankalar arası çeşitli birleşme çabaları başlamıştır.

Dış ticarette akreditif işlemleri azalmaya başlamıştır. Ülke içindeki perakende satışlar hızla artarken, toplam satışlar büyük alıcıların nakit sorunları nedeni ile hızla azalmıştır. Spekülatif sermaye Rusya ve benzer durumdaki ülkelerden hızla kaçarken, Batılı yatırımcıların Rusya da risk alma istekleri azalmıştır. Bir çok sektörde yabancılar yüksek vergiler, yüksek suç oranı, yolsuzluklar, zayıf banka sistemi ve eksik mevzuatın yanına ekonomik krizin eklenmesiyle Rusya’ya ilgisini yitirmiştir.

Rusya’da döviz dar boğazı baş göstermiştir. Genelde fiyatlar artarken ürün arzı da hızla azalmıştır. İthalatın kısılması ürün sıkıntısını artırmıştır. Kriz işçi çıkartmalara, geçici izinlere maaş ödemelerinde gecikmelere yol açmıştır. Rusya’da oluşmakta olan orta sınıf büyük bir darbe almış toplumdaki ekonomik uçurumlar artmıştır. Eylül 1998’de enflasyon %38 olmuştur.

Rusya’daki Krizin Türkiye’ye Etkileri

Türk firmaları Rusya’daki krizden derin bir şekilde etkilenmiştir.

Taahhüt: Bu alandaki firmalar için en önemli sorun, kısa ve orta vade de kamu ve özel sektörden yeni proje alma imkanlarının daralmasıdır. Ruble ile iş yapan Türk taahhüt firmalarının bulunmaması devalüasyonun etkisini hafiflettirmiştir. Türk firmalarının Rusya’da üstlendikleri işlerin önemli bir kısmı askıya alınmıştır.

Ticaret : Rusya’daki bankacılık sektörünün çökmesi, güvenin sarsılması ithalatın pahalılaşması ile karşısında Rusya’ya ihracat azaltılmıştır. Krizden sonra Rusya’da oluşan fiyatlar ihracat imkanlarını oldukça kısıtlamıştır.

Krizin atlatılmaya başlanılacağı dönem Türk firmaları için büyük önem taşımaktadır. Batılı firmaların temkinli yaklaşımlarına karşın Türk firmaları fiyat avantajlarını kullanmaları uzun vade de Türkiye’nin Rus piyasasındaki yerini sağlamlaştırabilir. (Türkiye – Rusya İlişkilerindeki Yapısal Sorunlar Ve Çözüm Önerileri, 1999 Yayın No: TÜSİAD-T/99-264)

Bavul Ticareti : Bavul ticaretine uygulanan, sınırlamalar kriz döneminde hafifletilmiştir. Bavul ticareti alanında çalışan firmalar ekonomik krizden etkilenmişlerdir. Özellikle Karaköy ve Salıpazarında çalışan firmalar Rusya’da önemli ölçüde para kaybetmişlerdir. Küçük aile şirketlere Türk bankalarına karşı hassas bir koruma gelmiştir.

Kriz neticesinde 1998 yılında bir önceki yıla göre bavul ticareti 36,2 azalmıştır. Rusya ile 1997 yılında 4 milyar dolar olan bavul ticareti, 1998 2-2,5 milyar dolar civarındadır.

Turizm : Türkiye’nin ucuz turizm ülkesi olması nedeni ile bazı batılı ülkelere giden Rus turistlerin Türkiye’ye gelmesi beklenmektedir. Rusya’da yaşanan kriz sonrasında Türkiye – Rusya arasındaki ekonomik ilişkilerde daralma meydana gelmiştir.

Krizin Türkiye dış ticaretindeki olumsuz etkisi bavul ticaretinde dikkate alındığında 3-dört milyar dolardır. Alınan bir takım önlemler Türkiye – Rusya arasındaki ilişkileri canlandırmaya yetmemiştir.

Öcalan’ın yakalanmasından sonra Türkiye’de yaşanan bazı terör olaylarının Rus medyasında çarpıtılması sonucunda Rus turistlerin Türkiye ziyaretleri de azalmıştır. Rusya doğal kaynakları entelektüel sermayesi ve özel sektörü fişekliden müteşşebisleri ile dünyanın ikinci büyük nükleer gücüne Çin’de sonra ikinci büyük ordusuna sahip olması nedeni ile dikkatleri çekmektedir. Rus ekonomisi yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen yabancı sermaye akışının devam etmesi olumlu gelişmeler yaşanacağına işaret etmektedir.

3.4. HİNDİSTAN

Hindistan 952.000.000 nüfusu ile Çin’den sonra dünyanın en kalabalık ülkesi dolayısı ile tüketici potansiyelinin yüksek olduğu bir pazar durumundadır. Hindistan 1947’de bağımsızlığını kazandıktan sonra önemli bir ekonomik ilerleme kaydetmiştir. Zengin doğal kaynaklar ve büyük insan gücü potansiyeli bunun gerçekleştirilmesinde en önemli etkendir. (A.T.O. Dış Ticaret Bülteni, Sayı: 9, Ocak 2000)

Ülkenin sanayi üretiminde her ne kadar ürün çeşitliliği fazla katma değeri yüksek üretilse de iş gücünün %65’ini istihdam eden tarım sektörü ekonomisi de önemli bir paya sahiptir.

G.S.M.H. açısından dünya ülkeleri sıralamasında 6., yer sıralamasına rağmen nüfus yoğunluğunun (km2 304 kişi düşüyor) fazla olması nedeni ile K.B.G. oldukça düşük dolayısıyla toplumsal refah düzeyi de düşüktür. Hindistan çok fazla eğitimli teknik elemana sahip olması nedeni ile endüstriyel çıktı ve teknolojik başarılar bakımından ileri bir ülkedir.

Teknik uzmanlar, nükleer enerji, uydular, savaş uçakları, yazılım dizaynları, okyanus bilimi gibi alanlarda ileriye gitmiştir. Dış ticarette ithal ikamesi politika izleyen Hindistan maliyeti yüksek dahi olsa kendi kendine yeteli olmaya çalışmaktadır.

Yapısal reformlar Hindistan ekonomisine dünya ekonomisini açmıştır. Bunun yanı sıra gelişmekte olan ülkeler arasında en fazla dış borca sahip olan ülkedir. 1994-97 yıllarında yakaladığı %7’lik bir büyüme hızı ile dünyada ilk on ülke arasına girebilmiştir. Demir yolları, hava yolları, posta ve telekomünikasyon hizmetleri, limanlar, enerji üretim tesisleri, petrol kömür ve metal üretimi gibi sektörde kamu sektörü etkin şekilde faaliyette bulunmaktadır. Resmi dil Hintçe olmakla birlikte, en çok konuşulan dil İngilizce’dir.

Hindistan ekonomisi tarıma dayalı bir ekonomi olsa da sanayii ürünlerinin çeşitli ve katma değer değerinin yüksek oluşu Hindistan’ın sanayileşme sürecince mesafe kat ettiğinin bir göstergesidir. Okur-yazar oranı %62’lerde olsa da çok fazla eğitimli teknik elemana sahip olması bir çok alanda verimliliği arttıracaktır.

Hindistan insan kaynaklarına yaptığı yatırımlarını arttıracak olursa ve elindeki insan gücü potansiyeline doğal zenginliklerini değerlendirirse önümüzdeki yüzyılın ikinci yarısında belki de bir Amerika olabilecektir.

3.5. AMERİKA

A.B.D. ekonomisinin son 8 yıldır yaşadı istikrarlı büyüme dünya ekonomisindeki canlılığını koruması lider tek güç olmasını sağlamıştır. 1990’lı yıllardan itibaren küreselleşme sürecinin A.B.D.’ yi etkilediği son yıllarda yaptığı ticaret anlaşmalarından anlaşılmaktadır. Yapılan anlaşmalar sonucu üçüncü ülkelerde karşılaşan dış ticaret engelleri ortadan kaldırılmış rekabet ortamı yaratılmıştır. Amerikan ekonomisinde dış ticaretin önemi giderek artmış ekonomik büyümenin 1/3’ü ihracattaki artışta kaynaklanmıştır.

Amerikanın bu derece başarılı bir görüntü sergilemesinde piyasaların deregüle edilmesi yeniden yapılanma ve doların değer kazanması ile oluşan artan rekabet ortamında firmaların maliyetlerini azaltıcı önlemlerin alınması ve teknolojik yatırımlar etkili olmuştur.

Ekonomide 8 yıldır yaşanan canlılık sayesinde 18 milyondan fazla insana çalışma imkanı yaratılmış ve 1998 yılında işsizlik oranı son 25 yılın en düşük düzeyi olan %4,5’e gerilemiştir. Doların değer kazanması ile ithalat fiyatları ve iç piyasa fiyatları üzerinde oluşturduğu baskı gibi faktörler A.B.D. ekonomisinin düşük enflasyon ortamında yüksek büyüme hızı gerçekleştirilmesine neden olmuştur.

Bu gün Amerika liderliğini dünyaya yaymak için dış ekonomik politikayı vizyon olarak belirlemiştir. Daha küresel ve daha serbest ticaret yönünde hareket etmesi ülkenin ekonomik reformlarını artırırken dünya liderliği konumunda sağlamlaştırmaktadır. Amerika eğitim alanında yatırım yapmaya çok önem veren bir ülke olup G.S.M.H.’nın %6,8’ini eğitime ayırmaktadır. Bununla birlikte dünyadaki en iyi yüksek öğrenim sistemine sahiptir. Dünyanın en büyük araştırma üniversiteleri ve bilim enstitülerine sahip olması nedeni ile dünyadaki beyin gücünü çekebilmektedir.

Eğitime toplam olarak büyük miktarlarda para harcanmasına rağmen bunun %40’ı gibi büyük kısmı yüksek öğrenime gitmektedir. Amerikan nüfusunun 21. yüzyılda yaşlı insan sayısının artacağı, çocuktan daha çok yaşlı olacağı tahmin edilmektedir. 1960’da 65 yaş ve üstü grubunda sadece 16,6 milyon Amerikalı varken bu sayı 1990’da hemen hemen 2 katına çıkarak 31 milyona ulaşmıştır. Gelecek 15-20 yılda meydana gelecek bazı yavaş artışlardan sonra 2020 yılında 52 milyona, 2030 yılında da 65,5 milyona fırlayacağı tahmin edilmektedir. (KENNEDY Paul, Yirmi birinci Yüz Yıla Doğru Hazırlanırken, İş Bankası Yayınları)

Bu durum gelecekte sosyal sigorta giderlerinin fazla olmasına yol açacak, ülke bütçe açığı ile karşılaşabilecektir. Amerika her geçen yıl gerçekleştirdiği teknolojik ilerleme tarımsal verimliliği artırmakta ve dünyanın yedek buğday ambarı olarak büyük kazançlar sağlamaktadır.

Tarım sektöründeki iç talebi aşan üretimin bir çok krizlere neden olabileceği, bu nedenle dışarıda yeni pazarlar keşfedilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

Bio-teknolojideki yani buluşlar verimliliğinin zaten yüksek olduğu tarım sektörüne yeni problemlerle karşı karşıya bırakacaktır. Amerikanın sosyal ekonomik yapısı, değişen demografik bünyesi, çevre problemleri, mali sorunları yüzünden tam galipler arasında yer alması pek mümkün görünmemektedir. (KENNEDY Paul, Yirmi birinci Yüz Yıla Doğru Hazırlanırken, İş Bankası Yayınları)

Amerika sahip olduğu askeri gücü sayesinde uluslar arsı ekonomik iş,ilişkilerde yerini sağlamlaştırmayı bilmiştir. “Soğuk savaş bitti” küreselleşme istikrar getiriyor derken A.B.D. hegemonyasının hızla aşınmasına ve bloklaşma eğilimlerinin güçlenmesine neden olunuyor. (YILDIZOĞLU Ergin, Power Dergisi, Ocak 1999)

Yukarıda belirtildiği gibi 21. Yüz yılda da A.B.D.’nin hegemonik güç olarak yer alması zor gibi gözüküyor. Dünya ülkeleri A.B.D.’nin karşısında yeni bir güç oluşturmaya çalışıyorlar. Bu girişimlerinde de başarılı oldukları gözleniyor. Görünen o ki bu yüz yılda A.B.D.’nin dünya liginde alt sıralara düşecektir.

3.6. ALMANYA

Dünyada ileri gelen sanayi devletlerinden biri olan Almanya ticaretinde önemli bir yere sahiptir. 1975’den beri kısaca “G-7” diye anılan ve yılda bir kez devlet ve hükümet başkanları düzeyinde toplanan “dünya ekonomi doruğunda iktisat ve maliye politikaları arasında uyum sağlanmaya çalışan 7 batılı büyük sanayi devleti grubuna dahildir.”(İşte Almanya, 1994)

Alman insanının azim ve enerjisi, II. Dünya savaşının yıkıntılarında sonra tekrar toparlanıp ileri gelen sanayi ülkeleri arasına girebilmesine neden olmuştur. Almanya’daki sosyal sistemin işçilere destek sağlaması, çocuk parası, konut parası, muhtaçlara sosyal yardım ve savaş malullerine tazminat ödemesi toplumsal reform ve iş gücünün verimliliğini artırmıştır. Alman ekonomi politikacıları işsizliği azaltmak için önlemler almış ve istihdamı arttırabilmek için yatırımları artırma yoluna gitmişlerdir. Ekonominin baş dayanağı endüstri olup, küçük ve orta ölçekli işletmeler yaygındır. Endüstri Almanya’da ekonominin yeniden kuruluşuna büyük katkıda bulunmuştur.

Almanya hammadde açısından fakir bir ülke olmasına rağmen dünya ekonomisine iyi geliştirilmiş ürünlerle katılabilmiştir. 1993 yılında ekonomide bir iyileşme başlamış ve 1994’de hızlı bir yükseliş yaşanmıştır. 1995’de %1,9’luk bir büyüme gerçekleştirebilmiştir. Bunun nedeni ise ücret maliyetlerindeki belirsizlik, Alman markının değer kazanması ve mal stoklarının azalmasıdır.

Alman markının değer kazanması imalat sanayinde baskı oluşturmuş ve ihraç mallarının rekabet gücüde azalmıştır. 1994 yılında %7,8 olan ihracat artışı 1995’de %3,8 seviyesinde kalmıştır.

1995 yılında Almanya’nın yurt dışındaki doğrudan yatırımları %85 oranında artarak 50 milyar D.M.’a ulaşmıştır. Yurt dışı doğrudan yatırımlardaki artışın A.B.’ içindeki ticaretin ve genel dünya ticaretinin artan oranındaki entegrasyonunun bir sonucudur.

Ekonomik faaliyetlerdeki durgunluk istihdamın gerilemesine de yol açmıştır. Batı Almanya da Ocak 1995 de %8,2 olan işsizlik oranı Mayıs 1996 da %9 düzeyinde gerçekleşmiştir. Aynı dönemde Doğu Almanya da işsizlik oranı %13,7’den %15,5’e yükselmiştir. Batı eyaletlerinde toplam istihdam içinde tarım %5,2 , sanayi %40,3 ve hizmetler %54,3 paya sahiptir. Doğu eyaletlerinde ise bu oranlar sırası ile %10,2 , %48,1 ve %16,4’dür. (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, Almanya Ekonomisi, Kasım 1996)

İstihdamın sektörsel payına bakıldığında toplam istihdam içinde ön sırada sanayi ve hizmetler sektörünün yer alması tarım sektörünün küçük oranlarda olması Almanya’nın ileri dünya ülkelerinden olduğunun göstergesidir. Otomotiv sektörü Alman ekonomisi içinde çok önemli bir yere sahip olup 1996 yılında Avrupa pazarında beklenenin üzerinde büyüme gerçekleştirilmiştir. Sektörün iç piyasada yüksek maliyetler ve esnek olmayan iş gücü arzı gibi sorunlarla karşılaşması üretimin yurt dışına kaydırılmasını gündeme getirmiştir.

Almanya’nın temel ihraç kalemleri makineler, kara taşıtları, kimyasallar, elektronik aletlerdir. Elektronik aletler ulaşım araçları, sıvı yağı ve yakıtlar hammaddeler, canlı hayvanlar, çeşitli hayvansal ve bitkisel yağlar, hammaddeler, kimyasal ithalat maddeleridir. Alman markının yen karşısında değer kaybetmesi gelişen Asya ülkelerine ihracatın artmasına neden olmaktadır.

Alman ekonomisinin uluslar arası rekabette yüksek verimlilik, çalışanların iyi eğitim görmüş olmaları ve motivasyonu iyi işleyen bir alt yapı, sosyal barış istikrarlı bir para ve güvenilir bir politik çevresinin olması bu güne kadar başarısında etkili olmuştur. Bütün bunların yanı sıra işletmelerin üretim maliyetlerinin yani iş masrafı çalışma zamanı, işletme vergileri, çevre yönetmelikleri ve sosyal ödemelerin yüksek oluşu Alman ekonomisine uluslar arası rekabette güç duruma sokmaktadır.

3.7. AVRUPA BİRLİĞİ

Avrupa birliği başlangıçta Avrupa kömür-çelik topluluğu idi. (A.K.Ç.T.) İtalya, Almanya, Fransa, Benelüks ülkeleri (Hollanda, Lüksembourg, Belçika) arasında 18 nisan 1951 de Paris antlaşması ile kuruldu. 1958 yılında A.K.Ç.T.’ ye A.E.T. ve EURATOM eklendi. Yönetimlerin birleşmesi ile bu üç kuruluş Avrupa toplulukları adını almış, daha sonra tekelleşerek Avrupa topluluğu oldu. Maastricht anlaşması ile topluluk Avrupa birliği şeklinde adlandırılmaktadır.

Başlangıçta kömür-çelik ticareti, daha sonra ekonomi politikalarında birlikte hareket (A.E.T.) sonrasında ekonomi ve siyasi alanlarda birleşme (A.B.) haline gelmesi bu entegrasyon sürecinde başarı kaydedildiğinin bir göstergesidir.

Önceleri tek Pazar ardından tek para şimdide ortak güvenlik ve savunma politikası gündeme gelmiştir. Beş ülke ile kurulan Avrupa birliği 15’e kadar yükseldi. Bu sayının daha da artması söz konusu olacaktır. Üye ülke sayısının giderek artması karar vermeyi daha da zorlaştırıyor. Karar verme mekanizmasın da her ne kadar değişiklik yapılsa da bir takım aksaklıklar söz konusu olacaktır.

Türkiye Avrupa Birliği görüşmeleri Avrupa Birliği kuruluş sürecine dayanıyor. 1958 tarihinde görüşmeler başlıyor ve 12 Eylül 1963 de Ankara anlaşması imzalanıyor. 1963 deki bu anlaşma pek çok dünya ülkesi tarafından tepki görüyor. Türkiye ile aynı düzeyde olan ülkeler bunun haksız rekabet yaratacağını söylüyor. Avrupa Birliği bunu dikkate almıyor.

Türkiye ortak üye olarak belirtilmesine rağmen aslında tam ortak üye değil, bir ön üyelik anlaşmasıdır. Yapılan bu anlaşma ile Türkiye ve Avrupa arasındaki gelişmişlik farkları azaltılacak, Avrupa ile aynı seviyeye çıkartılacaktır. Gelişmişlik farklarının azaltılması için Avrupa Türkiye’ye mali yardımlarda bulunacaktır. Bu ilişkilerde katma protokollerle belirlenecektir. Katma protokollerde amaç hazırlık, geçiş ve ta üyelik sürecinin sağlıklı bir şekilde işletilmesini sağlamaktadır.

Türkiye topluluğa her yeni katılan ülke ile uyum anlaşması yaparak durumunda bırakılıyor. Türkiye Avrupa ekonomik topluluğuna girmek istediğinde topluluk ekonomik karakterli idi. 1987’de tam üyelik baş vurusunda ise topluluk siyasi nitelik kazanmakta idi. 1999 yılında başvurusunda bulunduğunda ise kültürel bir kimlik kazanmış ve Türkiye halen Avrupa birliğine kabul edilmeyi bekliyor.

Helsinki zirvesinde adaylık önerisinde bulunmasına rağmen ülkemiz Kophenang kriterleri şartlarını taşımadığından, birliğe kabul edilmedi. Türkiye’nin A.B.’ ye kabul edilmesi için Kophenang da sayılan kriterlere yani insan haklarına saygı, demokrasi, düşünce özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması, azınlıkların haklarının gözetmesi gerekmektedir. daha da açıkça Avrupanın dayatmasına karşı çıkmamak yani isteklerini yerine getirdiğimiz takdirde A.B.’li olabileceğiz.

3.8. ORTA ASYA VE TÜRK CUMHURİYETLERİ

Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarının kazanmalarının ardından liberal ekonomiye geçişleri uzun bir süreci gerektirmektedir. Liberal ekonomiye geçiş bazı yapısal değişiklikleri zorunlu kılmakta. Bu değişiklik kararını çabuk alabilecek ve uygulayabilecek siyasi otoriteleri gerektirmektedir.

Türk cumhuriyetlerinde petrol ürünleri dışında en büyük yatırım alan Türk işadamları olup tekstil ve mağazacılık alanlarında Türklere ait önemli yatırımlar bulunmaktadır. Türk cumhuriyetleri birbirleri ile sınır sorunları yaşamakta ve her ülke birbirine borçlu durumdadır.

Henüz güvenliği sağlayabilecek askeri güçleri ve kendi yapılanması yok ve bununla birlikte bürokrasi oluşturulmaya çalışılıyor. Siyasi yapılanmalarında tamamlamış olan bu ülkelerde sözde bir parlamento bulunmakta, devlet başkanı seçimle iş başına gelmektedir. Görüntüde demokratik bir yapı olmasına karşın monarşik bir yapı var.

Rusya bilinçli olarak düşmanlık, ayrımcılık yaratmış, sosyal bilimlerde uzman yetiştirilmesine izin vermemiştir. Türkiye Türki cumhuriyetlerinin pazarına deneyimsiz iş adamlarının girmesi imajımızın zedelenmesine neden olmuştur. Bütün bunların yanı sıra Türki cumhuriyetlerle siyasal gelişmenin yanında ekonomik gelişmelerinde gerçekleşmesi için o ülkelere yatırım yapan Türk işadamlarının desteklenmesi gerekmektedir. Sovyetler Birliğinin dağılması ülkemiz ve Türki cumhuriyetler arasına çok büyük ve önemli fırsatları doğurabilecektir.

Türkiye’ye karşı olumlu tutum içinde olan bu ülkelerle aramızdaki ticaret arttırılabilir. Daha doğrusu bizim için yepyeni bir pazar olacaktır. İhtiyaç duyduğumuz hammaddelerin bu ülkelerde bol bulunması ekonomik ilişkilerimize ivme kazandıracaktır. Türkiye ve Türk cumhuriyetleri önüne çıkan bu fırsatları iyi değerlendirmelidir. Aksi halde bu avantajlar Batılı ülkelerce dezavantaja döndürülebilecektir.

3.8.1. AZERBAYCAN

Azerbaycan Türkiye’nin Asya’ya açılan kapılarından biri olup gerçekte büyük bir pazar olabilecektir. İhraç kalemleri arasında petrol, kimyevi ürünler, pamuk ve pamuk ipliği, petrol arama donanımı ve boru hatları yer alır. Yiyecek, makine, tıbbi malzeme ve doğal gaz ithal etmektedir. Nüfusun yarısında çoğu kentlerde yaşamaktadır. Nüfusun çoğunluğunu Azeriler oluşturmaktadır.

1998 yılında dış ticaret hacmindeki olumlu gelişmeler devam etti ve bölgedeki krize rağmen Türkiye’nin Azerbaycan ihracatı %4 arttı. Azerbaycan’da toplam 284,4 trilyon dolar tutarında proje Türk müteahhitler tarafından üstlenildi. (ALTUNKAYA Özcan, İntermedya Ekonomi, 16 Nisan 2000, Türk Cumhuriyetleri)

finans sektörü gelişmeye çok açık bir sektör olup yabancı banka sayısı ihtiyacının çok altındadır. Azerbaycan sahip olduğu petrol rezervlerini tam anlamıyla işletime açarsa önümüzdeki yüzyılda petrol gelirlerini 4’e katlayabilecektir.

3.8.2. KAZAKİSTAN

Toprak büyüklüğü bakımından A.B.D.’nin yarısı ve Batı Avrupanın tümünden daha büyük olan 16,6 milyon nüfuslu bu ülkenin toplam G.S.M.H.’ sı 18 milyar dolar civarındadır. 2,7 milyar dolarlık döviz rezervi vardır. toplam dış borcu G.S.M.H.’ sının %18’ine eşittir. (ÖĞÜTÇÜ Mehmet, Türkiye’de Yeni Bir Ekonomik ve Ticari Diplomasi Stratejisine Doğru, TUSİAD 1998)

Kazakistanın da Rus azınlıklarının fazla olması ve coğrafi konum nedeni ile ayakta kalabilmek için Rusya ve Çin ile iyi ilişkiler içinde olmayı amaçlamaktadır. Kazakistan’a yabancı yatırım akın etmektedir. Dış ticaretinde ilk 5 sırayı Rusya, Çin, Almanya, Türkiye ve A.B.D. paylaşmaktadır.

Türk firmaları kazakistanda otelcilik, iş merkezi, konut, hastane, telekomünikasyon araçları, gıda, tuğla, demir çelik, bakır, deri ve petrol sanayisinde faaliyet göstermektedir. 1991 yılının ikinci yarısında bağımsızlığı ile Kazakistan sosyolist ekonomiden Pazar ekonomisine geçebilmek için özelleştirme ve ekonomik reformlara gitmiştir. Bunun sonucunda büyüme hızında üretimde gerilemeler olmuştur.

Sosyalist bir sistemden çıkması nedeni ile kamu sektörü ağırlığını korumaktaydı. Kazakistan’da iktisadi büyüme negatiften pozitife dönüşmüş 1992-1994 döneminde %1500’lerde gezen yıllık enflasyon hızı 1995 de %158’e 1996 da %40’a geriledi. (İBADULLAEV Azamat, Yeni Türkiye Dergisi, 1997, sayı:16, s.1220)

Bu olumlu gelişmeler uygulanan iktisat politikalarının geçerliliğini ortaya koymaktadır. Özelleştirmenin başarı ile yapılması enflasyonun iki yıllık bir sürede çekilebilmesi Kazakistan’ın yakın gelecekte büyüme ve üretim hızlarının artacağının göstergesidir.

3.8.3. KIRGIZİSTAN

1991 yılının ikinci yarısında bağımsızlığını elde eden Kırgızistan sosyalist bir sistemden liberal bir sisteme geçici yeni bir hukuk düzeninin oluşturulmasını gerektirmiştir. Kırgızistan bir yanda sosyo-ekonomik problemleri çözümlemek bir yanda da en hızlı şekilde yeni sisteme uygun hukuk sistemini kurmak zorunda kaldı.

Bağımsızlığın kazanıldığı ilk yıllarda üretimlerde daralma olmuş temel ihtiyaç maddelerinin temelinde dar boğazlar yaşanmıştır. Türkiye’nin 1998 yılında Kırgızistan toplam ihracatı 4,4 milyon dolar olurken ithalatı ise 7,6 milyon dolar olarak gerçekleşti. Uluslar arası müteahhitler birliği üyesi firmaların 1998’e kadar Kırgızistan’da üstlendikleri 3 projenin değeri 83,8 milyon dolar. Bunun 47,5 milyon dolarlık kısmı tamamlanmış, 36,3 milyon dolarlık kısmı sürüyor. (ALTUNKAYA Özcan, İntermedya Ekonomi, 16 Nisan 2000)

Bağımsızlığını elde ettikten bu yana süren

Previous

Game Theory

Gelişmiş Ekonomiler Üzerine İnceleme

Next

Yorum yapın