Görevimiz Başarmak

|

Kitabın Adı : Görevimiz Başarmak

Yazarın Adı : Samuel SMİLES

Basım Evi : Hayat Yayıncılık, İstanbul-1998

Sayfa Sayısı : 160

Kitabın Özeti:

Ana Hatlarıyla Özet: Eser on bir bölümden oluşmuştur.

I.BÖLÜM: Görev Bilinci başlığı altında ele alınan konular ve sorular şunlardır.

Hayatın gayesi nedir ve insan ne için yaşar?

Görev nedir? Görev alanı nerelere kadar uzanır?

Görev bilinci nasıl olmalıdır? En iyi görev nasıl yapılır?

Görevin temeli ve ilkeleri nelerdir?

Hürriyet, irade, vicdan ve dinin görev bilincine etkileri nelerdir?

Görev bilincini kuşanmak ne demektir?

Karakter ve faziletin görev bilincindeki yeri ve önemi nedir?

Görev ahlakı nasıl olmalıdır?

II.BÖLÜM: Görev ve Davranış başlığı altında ele alınan konular ve sorular:

Görevini iyi bilen kişinin davranışları nasıl olmalıdır?

Görev bilincini kazanmak için irade nasıl yönlendirilmelidir?

Görev bilincini kazanmak için eğitim ne zaman başlamalı ve neler yapılmalıdır?

“Hayatımız davranış ve üretimle, sabır ve dirençle oluşur” ne demektir?

Allah’a iman ile ümitli olmanın başarıdaki rolü nedir?

Ciddiyet, cesaret ve iyimserliğin hayatımızdaki önemi nedir?

Din, özgüven ve kültürün başarımızdaki yeri nedir?

Aile oklundaki eğitim, disiplin ve bireyler arasındaki ilişkilerin başarıdaki rolü ve önemi nedir?

III.BÖLÜM: Doğruluk ve Namusluk başlığı altında ele alınan konular ve sorular:

Doğruluk neden cesaret ve hürriyet; yalancılık korkaklıktır?

Yalan niçin kainat ve Allah’a karşı saygısızlıktır?

İngilizler Çin ve Hindistan pazarlarını niçin kaybettiler?

Yüksek kar peşinde koşan işverenlerle işçilerin grev kavgaları ülkeye ne gibi zararlar veriyor?

Yaptığı işin en iyisini yapmaya çalışmak mütahite ve işçiye neler kazandırır?

Patron-işçi diyaloğunun üretimdeki önemi nedir?

Hilecilik ve vurgunculuk, milli karakteri nasıl tahrip eder? Sahte iş yapanların bulunduğu toplum nasıl kaosa sürüklenir?

Dürüst yaşamak, insana ne gibi hazlar verir?

Dürüst davranmayan kişi ve toplumların düştükleri sıkıntılar nelerdir?

IV.BÖLÜM: Satın alınamayan insanlar başlığı altında sorular:

Satın alınamayan şahsiyetli insanların davranış özellikleri nelerdir?

Rusya, Mısır, İspanya ve Amerika’da rüşveti kimler alıyor?

Tarihte adı geçen namuslu yazar ve devlet adamları kimlerdir? Neler yapmışlardır?

Rüşvet ve namussuzluğun önü nasıl alınabilir?

V.BÖLÜM: Cesaret ve Tahammül başlığı altında ele alınan konular ve sorular:

Cesaret ve korkaklığı nasıl tanımlarsınız?

Cesur insanların yaptıkları hizmetler ve bu uğurda çektikleri sıkıntılar nelerdir?

Savaşta bir asker nasıl cesaret ve tahammül örneği sergilemelidir?

VI.BÖLÜM: Üstün Asker başlığı altında ele alınan konular:

Görevini hakkıyla yapan üstün bir askerin özellikleri nelerdir?

Tarihte başarılı askerlik yapmış ünlü yazar ve düşünürler kimlerdir?

VII.BÖLÜM: Kahramanlık başlığı altında ele alınan konular:

Üstün başarılık sayılan kahramanlık nedir?

Tarihe geçen kahraman kadın ve erkeklerle ilgili örnekler nelerdir?

VIII.BÖLÜM: Sevgi başlığı altında ele alınan konular:

Sevgi nedir? Etki alanı nerelere kadar uzanır?

Bir ülkede ki sosyal barış nasıl sağlanır?

Görevimizi başarmada sevginin rolü nedir?

IX.BÖLÜM: Hayır İşleri başlığı altında ki sorular :

İnsanları eğitme ve iyiye yönlendirmede kuvvetin ve şefkatin rolü nedir?

Suçlu ve mahkumları topluma kazandırmada eğitici, idareci ve resmi yetkililerin uygulayacağı metotlar neler olmalıdır?

Kötü insanlara “iyisin iyisin” demekle iyileştirilebilir mi?

İnsanların iyi tarafları nasıl ortaya çıkartılır?

X.BÖLÜM: Hayvanlara Şefkat başlığı altında ki sorular ve konular:

İngiliz’ler ve İspanyol’ların hayvanlara nasıl zulmettiklerine örnekler nelerdir?

Çocuklara sevgi ile yaklaşarak ve hayvan sevgisini aşılayarak nasıl eğitebiliriz?

Köpek, at ve aslan gibi hayvanlar eğitilebilir mi?

XI.BÖLÜM: Sorumluluk başlığı altında ki sorular :

Kimlere karşı sorumluluk duyarız?

Sorumluluğun zorlayıcı özelliği nelerdir?

İnanç ve karakterin sorumluluğumuzu yerine getirmedeki rolü nedir?

Gençlerin iyi yetişmesi ve sorumluluk duygusunun gelişmesi için neler yapmalıyız?

Kitabın ve yazılı eserlerin insan terbiyesi üzerinde ne gibi etkileri vardır? En büyük sorumluluk niçin yazarlarındır?

Her insan yaşadığı hayatın muhasebesini nasıl yapmalıdır?

Eserin Geniş Özeti:

Hayatın gayesi önce bizi yaratana, sonra diğer insanlara karşı görev ve sorumluluklarımızı yerine getirmektir. Görev, insanlara enerji veren güç, yararlı işlerden duyulan hazdır. Sorumluluk ise görev aşkıdır. Bilinçli insan kendinden daha çok başkaları için yaşar. Bundan sekiz asır önce Vezüv yanardağının külleri altında ölen Romalı askeri İtalyanlar hala yaşatırlar. Çünkü o görev aşkıyla görev yerini terk etmemişti.

Görev, verilen işi gösterişe kapılmadan, samimiyetle yapmaktır. Görev alanı ise en yakın daire olan kendisinden başlar ve en dış daire olan insanlık dairesine kadar uzanır.

Görev bilincinin ilk şartı emre itaattir. İkincisi ise her şeye rağmen görevi yerine getirmektir. Aslanla dövüşen Gladyatör, hayatını ortaya koymuştur. Diğer taraftan Allah aşkıyla yaşayan Pizzaro, hayatını müthiş sıkıntılar içinde geçirmiştir.

Görevi hakkıyla yerine getirmek için sorumluluk duygusu taşımak gerekir. Bu sorumluluk, önce insanın kendisine, sonra ailesine, topluma, devlete ve bütün insanlığa yöneliktir. Bunun yanında hür olmak, hakkıyla görev yapmanın temel ilkelerindendir. Çünkü esir insanın şahsiyeti gelişmemiştir.

Görevin temel ilkesi olarak vicdan, önemli yer tutmaktadır. O, ruhun içgüdüsüdür. Adeta insanın içinde, kalbin hakkı adaleti hatta Allah’ı temsil eder. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırmada ölçü, odur.

Din, vicdan yasasını temsil eden ilahi varlığa ulaştıran ve yükselten bir ilkeler bütünüdür. Din olmayan yerde insanlar arzu ve ihtiraslarının esiri ve kurbanıdır. Bu insanlar servet, şehvet ve şöhret peşinde koşmaktan başka bir şey düşünmeyecek, neticede gerçek mutluluğu bulamayacaklardır.

İrade, kendi ihtiraslarımıza hakim olmaktan ibarettir. İrademizle göreve talip olup hayatın değerini tam kavrayabiliriz.

Atalarımızın görevi, hak elde etmek olmuştur. Genç neslin görevi, görev bilincini kazanmak olmalıdır. Görev bilincini kuşanmak ise adalet ve faziletli olmakla sağlanır. Doğruluğun içimizde yer etmesi ve iyilik yapmaktan başka bir şey düşünmemek bunun temelidir.

Karakter ve faziletin görev bilincindeki yeri büyüktür. Çünkü iyi kalplilik, bilgi, şefkat, gönül zenginliği, hamiyetli davranış, ciddiyet ve samimiyet mükemmel insanı oluşturur. Görev bilincini kuşanan bu insan, mutluluğa ve iç huzura ermiş demektir.

Mükemmel insan, görev ahlakına sahiptir. Vicdanının sesine kulak verip doğru bildiği yolda tek başına da kalsa yürür, zalime karşı cesaretle meydan okur. Onda bilgi ve fazilet ön plandadır. Yapacağı hizmet karşılığında ücret beklemez. Görev ahlakına sahip insan iç alemine yönelir ve mutluluğa giden yolun görev ahlakı olduğuna inanır.

Görevini iyi bilen kimse inandıklarını gerçekleştirmek için derhal harekete geçer. Kararlılık içinde hedefine doğru emin ve sabırlı adımlarla yürür. Kendisini göreve motive ettiği nispette zorluklara göğüs gererek ilerler. Bunu yaparken iradesini metanet ve azim olarak yönlendirir. Fakat karaktere doğru yön verilmezse irade şeytan kılığına bürünür. Tarihteki diktatörler böyle ortaya çıkmıştır.

Atalarımız: “Ağaç yaş iken eğilir” demişler. Görev bilinci ilk önce ailede verilir. Çocuğun iradesi şekillenmeye başlar. Buna karakter kazandırma denir. Her insan kendi karakterine göre iş yapar. Buna amaç denir. Amacına uygun görev yapan insan, övgüye ve maddi zevklere değer vermez. Bu davranışı vicdani ve çevresi tarafından onaylanıyorsa, bu en büyük ödüldür.

Hayatın gerçek gayesi, çalışmaktır. Davranış ve üretim, sabır ve direnç, hayatımızı yönlendirir. Etkiler karşısında sabır ve direnç gösterildiği ölçüde hayat değerli olur.

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır!…

İnsanlarda fazilet hissi Allah korkusundandır!…

Allah’a ve ahiret gününe inanan insan ümit ve cesaretle çalışır. Görev aşkıyla hayatını dolu dolu yaşar. İnancı zayıf insan ise korkaktır. Zorluklar karşısında çabuk pes eder. İntihar edip hayatına son vermek en kolay yoldur. Korkak insandır ki zorluklara dayanamaz.

Cesur insan ciddi olur. Ciddiyet, üzerimize aldığımız görevi mutlaka ifa ettirmeyi gerektirir. Ciddi insan iyimser ve ümitli, korkak insan kötümser ve ümitsizdir. Görev bilinci ve başarma gücü, zorluk ve olumsuzluklardan daha üstündür.

Zorlukları yenmede din, özgüven ve kültürün önemli yeri vardır. Din, insanı doğruya ve güzele yönlendirir. Dinin ruhuna ihtirasları frenleme, hayatın hesabını vereceğini düşünerek yaşama vardır. Kültür ise içtenlik, sevgi ve merhamet duygumuzu besler. Akıl ve özgüven buna eklenince mükemmel insan tipi ortaya çıkar.

Aile okulundaki eğitimin birinci sorumlusu annedir. Sağlıklı aile ortamı kadının elindedir. Baba-anne ikilisi, çocuk eğitiminin mimarlarıdır. Disiplin ve terbiyeden yoksun gençlerin, görevi başaracağı söylenemez. Sonradan uygulanan zoraki disiplin işe yaramayacaktır.

Disiplinli bir ortamda doğruluk ve cesareti öğrenen çocuk, dürüst ve namuslu yaşamayı sevecektir. Hayatı boyunca doğruluk ona cesaret verecek, yalancılığın korkaklık olduğunu görecektir. Doğru söz ve dürüst davranışa herkes saygı duyar. Yalancılık, kişilik ve itibarı zedelediği gibi insan vicdanını rencide eder. Doğru insan hürriyetin zevkini yaşar, yalancı ise yalanının ortaya çıkmasının korku ve esareti altında ezilir.

Varlığın yaratılışında ve tabiatta doğruluk ve düzen vardır. Yalan söyleyen, hem yaratıcıya hem de yarattığı tabiata saygısızlık ediyor. İyi karakterli ve dürüst toplumlar milletler arası ilişkiler de başarılı olurlar. Eğer ürettikleri mal bir kere hileli ve çürük çıktımı artık o ülkenin itibarı kalmaz. İngilizler bu hatalara düştükleri için Çin pazarını kaybetmişlerdir. Hindistan iyi pamuklu ürettiği için bazı pazarları ele geçirmiş hatta Amerika bile İngiltere’yi geçmiştir.

Doğruluk ve namusluluk, iş hayatında çok önemli bir yer tutar. Çünkü üretilen mal bir taraftan işvereni, diğer taraftan işçiyi ve bundan daha önemlisi ülkenin dış itibarını ilgilendirir. Haksız ve yüksek kar peşinde koşan işveren yüzünden işçiler mağdur edilmekte ve ülke ekonomisi de dış itibarını kaybetmektedir. İşçiler kalitesiz mal üretmekle zan altında kalmışlardır.

Yaptığı işin en kalitelisini üretmeye çalışmak işverene de işçiye de büyük itibar kazandırır. Çalışma şevkini artırır. Ülke bundan büyük fayda sağlar. İşveren-işçi diyaloğu mutlaka kurulmalı, işçi özgürce işini en kaliteli bir şekilde yapabilmelidir. Patron onlarla dostça geçinmeli ve hakça paylaşım sağlanmalıdır. Ülkenin kalkınması ve iç barış böyle sağlanır. Üretim artar ekonomi canlanır.

Yunanistan, İspanya, Türkiye ve İngiltere gibi ülkelerde çalışma ahlakı bozulduğu için işçi, işveren ve ülke ekonomisi zor duruma düşmüştür. İspanya’da gümrük memurları rüşvetle iş yapmakta, Rusya’da memur maaşları düşük olduğu için rüşvetsiz iş yapılmamaktadır. Satın alınabilen rüşvetçi siyasetçileri Goldsimit “siyaset fahişeleri” diye nitelendirilmektedir. Doğru ve namuslu olmayan bu insanlardan görev bilinci ve başarı beklenemez.

Bu gün dünyada satın alınabilen insanlar vardır: Hürriyetini, bedenini seçimlerde oyunu hatta namus ve şerefini satan insanlar… Böyle insanların yer aldığı toplumda milli ve manevi değerler yok olduğu için bağımsızlık tehlikeye girer; ekonomi çöker. Rüşvetçi memurların az maaş almalarını bahane etmeleri kötülükleri meşru hale getirmektedir. Buda devletin gücünü kaybetmesi ve yavaş yavaş yıkılışa doğru gitmesidir.

Dürüst ve çalışkan insan para için değil, şeref ve itibarı için çalışır. Çalışmak, başta rüşvet olmak üzere bir çok kötülüğü engeller. Bu kötülüklerden uzak kalabilmek insanın iktisatlı yaşamaya kendisini alıştırması lazımdır. Çünkü lüks ve israf neticesinde kazanç masrafa kafi gelmediğinden gayri meşru kazanç kapısı aranır. İzzetli bir insan az fakat meşru kazançla iktifa etmeli, hırs göstermemeli, çalışarak başarının zevkini yaşamalıdır.

Görevi başarmada en önemli güç kaynaklarından iki tanesi cesaret ve tahammüldür. Cesaret, zorluklara ve olağanüstü durumlara karşı lazım olana enerjidir. Tahammül ise hayat engellerine dayanma gücüdür. Cesaret, hürriyettir. Korkaklık ise köleliktir. Kazanılan başarıların tamamı cesaretin eseridir. Cesur insanlar nasıl ölürlerse ölsünler, hep güzellikle anılmış ve kendilerine hayranlık duyulmuştur. Hele bu insanlar ilim adamları olurlarsa daha büyük bir saygınlık kazanmışlardır. İşte Galile… Astronomi kendi tekeline alan en Engizisyon mahkemesine karşı akıllıca ve kahramanca savunma yaptı: “Ben, şimdilik dünya dönüyor, demesem bile şu uçsuz bucaksız fezada, bir gezegen bulunsa, üzerinde karalar, denizler, insanlar yer alsa da, işte o gezegen döner” diyebilme cesaretini göstermiştir. Pascal, gerçekleri inkar etmenin dönen dünyanın yerinde durduramayacağını anlatmıştı. Bu yüzden Kepler, Kopernik ve Galileo’nun kitapları yasaklanmıştı. Hatta filozof Bruno, fikirlerinden dolayı diri diri yakılmıştı. Gerçekleri açıklamak uğruna hayatını ortaya koyan bu insanlar birer kahraman olarak her zaman takdir görmüş ve buluşları insanlığa ışık tutmuştur. Zafere ulaşmak için insan önce kendisinden emin olmalı ve büyük bir cesaretle hedefe yürümelidir. Yürürken de Allah’ın kendisine lütfettiği çalışma ve zeka gücünü kullanmalıdır.

Görevi başarmada en önemli unsurlardan olan disiplin ve itaat askerin hayat düsturudur. Asker, yense de yenilse de görevi başında uyanık olmalıdır. Komutan ise askerini sevmeli ve kendini onlara sevdirmelidir. Çünkü başarı tek taraflı kazanılmaz. İşte mareşal Turenne, böyle bir komutandı: Askeri, onun disiplinli fakat baba davranışlarını seviyor ve her türlü zor şartlarda savaşıyordu.

George Wasington da bir askerdi. On dokuz yaşında Virginia komutan yaverliğine Binbaşı olarak atandı. Yirmi üç yaşında güvenilir bir albay olarak Virginia kuvvetleri Başkomutanlığına getirildi. Elindeki fırsatları hiçbir zaman kötüye kullanmadı. Amerikanın bağımsızlığını kazanmasında büyük rol oynamıştır. Valilere şöyle hitap etmişti: “Gece gündüz tanrıya dua ediyorum ki milletimizi, memleketimizi himayesine alsın ve bizleri korusun. İnsanlarımıza ruh asaleti versin, idarecilerimiz mütevazi olsun, ülkemizin insanları birbirini sevsin, kardeşçe yaşatsın. Bizleri mutlu bir toplum kılsın!”

Görevi başarmada kahramanlık duygusu önemli yer tutar. Bir askerin savaş meydanında kahramanlık göstermesi normaldir. Çünkü o motive edilmiştir. Fakat kadınların kocası veya bir yakını ile aynı savaşta kahramanca dövüşmesi gerçekten takdire şayandır. Kadınların kahramanlığı yanında başka kahramanlıkları da vardır: Bir Alman şairi derki: “Ekmeğinizi gözyaşları içinde yemeyen, ızdıraplı geceleri yatağında ağlayarak geçirmeyen kimse ilahi kudretin varlığından haberdar değildir.” Böyle acı olaylar bir taraftan tecrübe kazandırırken diğer taraftan başarıya giden yolun kandan irinden deryalardan geçmek olduğunu anlamamıza yarar.

Başarıya götüren yolda sevgi etkili bir faktördür. Sevgi, iç güzelliğidir. Kalpleri yumuşatır, dostluklara vesile olur, mutluluğa, huzura ve başarıya götürür. Sevginin hakim ve yaygın olduğu toplumda ekonomi, barış ve mutluluk vardır. İnsanların midesinden önce kalp ve kafaları doymalıdır. Bunun yolu sevgiden geçer. Sevgi dolu insanlar asil insanlardır. İngiliz toplumunun tek sorunu sevgi eksikliği ve sınıf farkıdır. Aileden ve iş yerinden başlayarak insanımıza sevgi ve kardeşliği öğretmeliyiz. Ailede anne ile baba arasında sevgi varsa çocuklar iyi bir ruh hali kazanır, mutlu ve başarılı olurlar. İşçi-işveren diyaloğu sayesinde sevgi ortamı oluşursa toplum huzura erecek, her türlü kavga ve kargaşa ortadan kalkacaktır.

Başarıya götüren yolda şefkat ve hayır işler önemli etkenlerdir. Bilhassa şefkate muhtaç insanları hayata döndürme ve çalışmaya alıştırmada bunlar esas faktörlerdir. Çocukları, mahkumları, borçluları ve köleleri iyi yetiştirmek ve topluma kazandırmak için şefkat yolu seçilmelidir. Onlara güvendiğimizi göstermeliyiz bir komutan olan Yüzbaşı Pilsbury, kendisine kızan ve öldürmek isteyen askerine şefkatle yaklaşmıştır. Eline ustura vererek tıraşa etmesini söylemiş, daha sonra durum anlaşılmış, asker komutanından özür dilemiştir. Topluma kazandırılan bu insanlar başarılı hizmetler görmüşlerdir.

Çocukların küçük yaşlarda tabiatı ve hayvanları sevmesi öğretilmelidir. Başarıda bu sevginin önemli rolü vardır. Birde sorumluluk yüklemeli ve ciddiyetle takip edilmelidir. Daha küçük yaşlarda görev ve sorumluluk altına giren bir çocuk ileride zorluk diye bir şey tanımayacak, her türlü işe severek ve başarma azmiyle koşacaktır.

Son söz olarak her insan hayata büyük ümitlerle başlar. Ümitler canlı tutulduğu sürece çalışma ve başarma kolaydır. Yaş ilerleyip ümitler solmaya başlayınca çalışma ve başarma azmi de azalır. Halbuki insan arkasında iyi bir hatıra bırakabilmek için son nefesine kadar hizmetten geri kalmamalıdır. Sokrat, vazifesini yapmanın mutluluğu içinde ölürken, Hanry Van Tower haksız yere öldürülürken pişmanlık duymamışlardır. Meşhur bir Mareşal ölürken: “Ah, sizin zafer dediğiniz şey neye yarar ki… Allah rızası için verilen bir bardak su kadar değeri yoktur” demiş, hayatın gayesini en güzel bir biçimde ifade etmiştir. Her insan yaşadığı hayatın hesabını iyi yapmalı, eğer hiç kimseye zarar vermeden gidiyorsa ve Allah’ın huzuruna iyi bir amelle çıkabilecekse mutlu olmalı ve hayatını noktalamalıdır.

Eserle İlgili Eleştiri: Bu eser fikir yönünden dopdolu güzel bir eserdir. Yirmi yaş üzeri herkes okumalıdır. Ancak tercüme eser olduğu için cümle ve üslup hataları vardır. Akıcılık ve yer yer açık üslup özelliğinden uzaktır. Tercüme daha düzgün yapılabilirdi.

Hazırlayan: A. Faik SABUNCU

Kitabın Adı : ARMAGEDON – TÜRKİYE – İSRAİL GİZLİ ŞAVAŞI

Yazarın Adı : AYDOĞAN VATANDAŞ

1988 yılında Deniz lisesine giren Aydoğan Vatandaş, 1995 yılında Deniz Harp Okulundan ayrıldı.

Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yer aldı. Haftalık haber dergisi Aksiyonda yazı ve araştırma dosyaları yayınlandı. Halen Aksiyon dergisinde çalışmaktadır.

Timaş yayınları 1999/İstanbul 4.Basıkı 139 sayfa

Kitabın Bölümleri

BÖLÜM: Türk-İsrail yakınlaşması yada sonun başlangıcı

BÖLÜM: ABD’nin Orta Doğu Politikası ve İsrail

BÖLÜM: Yeni Orta Doğu Resmi Mitler ve Türkiye

BÖLÜM: Ve Herzog Türkiye’ye geliyor

BÖLÜM: ABD ve İsrail uyarıyor

ÖZET

I.BÖLÜM

TÜRK-İSRAİL YAKINLAŞMASI YADA SONUN BAŞLANGICI

23 Şubat 1996 tarihinde, Türkiye Orta Doğunun sorunlu bölgesindeki en güçlü ama aynı zamanda en suçlu ülkesi olan İsrail ile tarihi bir anlaşmaya imza atıyordu. Anlaşma Orta Doğu ve Türkiye’de geniş çalkanmalara yol açarken, anlaşmanın askeri niteliği ilgililerin merakını daha da artırıyordu (s.21, p.1)

…. millet vekilleri Türkiye’nin yeni Orta Doğu politikalarını belirleyen böylesine önemli bir anlaşmadan habersiz olduklarından, rahatsızlıklarını kamuoyundan gizlemiyorlardı. (s.21, p.2)

“Taraflar arasında gizli kalması gereken anlaşma Yediot Ahoronot Gazetesi tarafından kamuoyuna duyrulmuş ve bundan sonrada anlaşma üzerinde büyük tartışmalar başlamıştır. (s.22, p.1)

Söz konusu anlaşma sadece bir eğitim anlaşması idiyse neden gizli kalması gerekiyordu? Ve denen ilk önce bir İsrail gazetesinde açıklanmıştı. (s.22, p.2)

Beş yıllık bir süre için imzalanan bu Askeri ve Eğitim işbirliği Antlaşması, Savaş uçak ve gemilerinin karşılıklı ziyaretleri, tatbikatların izlenmesi, askeri tarih, askeri müze gibi sosyal ve kültürel alanlarda işbirliği gibi gözükse de, 1990 yılında başlayan görüşmeler göz önüne alındığında Türkiye’nin bilinçli (yada zorunlu) bir tercihinin söz konusu olduğu daha net bir şekilde anlaşılıyordu. (s.22, p.3)

“İsrailli yetkililerin, görüşmeler sırasında Türk yetkililere sorduğu sorular ise son derece ilginçti ve nitelik olarak da farklılık arz ediyorlardı. Birinci soru, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin nasıl olduğuydu. İkinci soru ise, Türk ordusu seçimlerle birlikte ortaya çıkacak yeni tablo karşısında, örneğin muhtemel bir Refah Partisi iktidarı söz konusu olduğunda, nasıl bir tutum izleyecekti? (s.23,p.3)

Askerler Refahı Destekledi mi?

“Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, iktidara gelecek partiyle anayasada belirtilen kavramların değiştirilmesinin mümkün olmayacağını, dolayısıyla endişenin yersiz olduğunu belirtiyordu.” (s.23, p.4)

İsrail’e RP konusunda teminat veren çevik bir, kısa bir süre sonra Amerika’daki bir konuşması sırasında Sincan’da yürüyen tanklarla ilgili olarak “demokraside” balans ayarı yaptık diyecekti. O halde bu çelişki ne anlama geliyordu? (s.24,p.1)

Bir iddiaya göre İsrail’in RP ile ilgili sorusu bu yüzdendi ve bu doğrultuda RP, Türkiye’de çok iyi bir darbe gerekçesi olabilirdi.(s.24,p.3)

PKK Anlaşmanın Merkezinde

İşin ilginç tarafı yapılan görüşmeler boyunca Türk tarafı gerek PKK, gerekse diğer sorunlar dolayısıyla devamlı şikayetçi pozisyonuna düşerken bölgedeki geçmişi 50 yılı bulmayan İsrail ise şikayetleri dinleyen ağabey gibi davranıyordu. (s.26,p.1)

Orgeneral Çevik Bir, görüşme sırasında bir ara söz alıyor ve Suriye istihbaratının İsrail gizli servisine angaje olduğunu bildiklerini söylüyordu. Bu tarihi sözün anlamı ne olabilirdi? Acaba Suriye istihbaratı, kontrolüne girecek kadar Mossad’a mı kilitlenmişti ve bu yüzden Suriye olayları Mossad’ın istediği gibi mi görüyordu? (s.26,p.2)

II.BÖLÜM

ABD’NİN ORTA DOĞU POLİTİKASI VE İSRAİL

8 Mart 1992 tarihinde The Newyork Times gazetesine sızan ve büyük tartışmalara yol açan “Tek süper devletli dünya raporu” adlı bu raporda Amerikan dış ve savunma politikasının bundan böyle tek amacını şu şekilde belirtiyordu:

“Batı Avrupa’daki, Asya’daki yada eski Sovyetler Birliğindeki devletlerden hiç birinin Birleşik Amerikanın karşısına dikilerek, ona kafa tutacak güce erişmesine izin vermemek…” başka bir deyişle ABD egemenliğinde tek süper devletli bir dünya kurmak ve bu dünyanın devamını sağlamak… Raporu hazırlayanlara göre bu amaçla ABD kendisine karşıt olabilecek devletleri uluslar arası alanda daha büyük roller yüklemeye heveslenmekten, kendisinin ve dostlarının çıkarlarını korumak için onları saldırgan politikalar izlemeye, çekirdekli silahlar edinmeye kalkışmaktan caydıracak kadar büyük bir gücü her zaman elinde bulundurmalıydı.” (s.30,p.2)

Ortadoğu Egemenliğin Yolu

Bunu da yolu kuşkusuz Ortadoğu’dan geçiyordu. Çünkü Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi üç kıtanın birleşmesinden kaynaklanan jeostratejik önenin yanı sıra, dünyanın şu anki petrol rezervlerinin %65.7’sini barındırması nedeniyle büyük bir ekonomik öneme sahipti.(s.30,p.3)

….. yöredeki eski etkinliklerini kaybeden İngiltere ve Fransa yerine ABD, İsrail devletinin destekçisi olarak önemli roller üstleniyordu. Bu tehlikeli ikilinin bölgedeki etkinliği artarken bölgeye, kan ve nefret kelimeleri hakim oluyordu. (s.31, p.1)

Albay Mehmet KOCAOĞLU şöyle diyordu;

Tarihsel süreç incelendiğinde görülecektir ki, dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar yoğun bir bölge olmamıştır. Sanayileşme sonucu, petrolün son derece önemli bir nitelik kazanması ve bu maddenin de Ortadoğu’da bulunmasından ötürü, sadece bölge içi ülke ve güçlerin değil, bölge dışı emperyalist güçlerin çıkar ve nüfuz mücadelesi alanı haline dönüşmüştür. 1990’da Kuveyt’in Irak tarafından işgali ile başlayan Körfez Krizi ve 1991 Körfez Savaşı, Ortadoğu petrolleri üzerinde sürdürülen nüfuz kurma mücadelesinin tipik ve en çarpıcı özelliğini oluşturmaktadır.(s.31,p.3)

…. “Türkiye’ye,PKK’nın da, İsrail karşıtı direniş hareketlerinde aynı merkezden yönlendirildiği, dolayısıyla birlikte mücadele edilmesi gerektiği söyleniyordu. (s.32,p.1)

İsrail PKK’yı Destekliyordu

…. Genel kurmay başkanlığı tarafından farklı tarihlerde hazırlanan raporlar, ABD’nin bölgede apaçık bir kürt devletinin kurulması için yoğun çaba sarf ettiğini gözler önüne seriyordu. (s.33,p.1)

PKK’yı dağda değil burada ara. Ankara’da… bu sözün ne anlama geldiğini bir gün anlayacaksın…

….Türkiye ile İsrail arasında yaşanan bu yakınlaşmanın mihenk taşını Suriye oluşturuyordu ve her iki ülkenin de Suriye ile ciddi sorunları bulunuyordu. Dolayısıyla “Düşmanımın düşmanı, Dostumdur” mantığıyla hareket edildiğinden doğal bir ittifak ortaya çıkıyordu. (s.34,p1)

Cengiz Çandar ise 23 Nisan 1996 tarihli yazısında şöyle diyordu: “Sizin terörizminiz İsrail açısından hiç önemli değil. İsrailli yetkililer, bizimkilerin anlattıklarının aksine, PKK konusunda tavır almalarının mümkün olmadığını açıkladılar uzun uzun. (s.34,p.3)

Bu dokümana göre İsrail, Suriye’nin üçe bölünmesini istiyordu. Fakat İsrail’in bu projesi Türkiye’yi de tehdit ediyordu. Çünkü bu projeye göre Hatay’da üçe bölünmüş Suriye’nin Şii-Alevi bölümünde yer alıyordu. İşin ilginç tarafı Hatay sorunu hep batı kamuoyu tarafından yada CIA kaynaklı bazı kuruluşlar tarafından ısıtılıyordu. (s.35,p.3)

Suriye’de meydana gelecek bir kargaşa ortamı ve bölünme, Türkiye üzerinde olumsuz etkiler yapabilecektir. Suriye’nin istikrarının korunmasının Türkiye’nin menfaatlerine uygun olacağı değerlendirilecektir. (s.36,p.1)

O halde Türkiye’nin İsrail’e yaklaşmasının Türkiye’nin çıkarına olduğu iddia edilen gerekçeler hiçte gerçekçi görünmüyordu. Diğer taraftan anlaşmanın İsrail’in bölgedeki Kürt hareketlerini –özellikle PKK’yı- desteklediği Türk tarafınca somut olarak bilinmesine rağmen yapılması, olayı daha da anlaşılmaz kılıyordu. (s.36,p.5)

III. BÖLÜM

YENİ ORTADOĞU RESMİ MİTLER VE TÜRKİYE

Şöyle diyordu Carter; “İsrail’i üzeceğime politik hayatıma son vermeyi tercih ederim.” (s.37,p.1)

Sonunda Findley’i defettik. Rakibi Durbin’in harcadığı 750bin doların 685 binini biz Yahudilerden topladık ve onu defettik.(s.38,p.1)

Tasarı hakkında konuşurken, Stevenson, İsrail’in aldığı Amerikan yardımının Amerikanın tüm ülkeler için ayırdığı bütçenin %43’nü oluşturduğunu özellikle vurgulamıştı. (s.38,p.4)

Stevenson’un İsrail lobisinin ABD politik hayatını nasıl etkilediği konusunda yaptığı yorum ise;

“Korkunç bir sindirme harekatı var ve Amerika’daki pek çok azınlıktan biri olan Yahudi azınlığın eylemcileri ve lobicileri, İsrail hükümetinin aldığı her kararı, yanlış yada doğru, destekliyorlar. Bu işi yaparken öylesine hırçın ve kararlı yapıyorlar ki, hem insanları sindiriyorlar hem de azınlık damarlarına karşın tüm Amerikan politik hayatını etkiliyorlar. Başka bir değişle, ABD’deki Yahudi cemaati İsrail’dekinden çok daha güçlü ve tek merkezli. İsrail başbakanının, Ortadoğu sorunları konusunda Amerikan dış politikası üzerindeki etkisi, kendi hükümetinin üzerindeki etkisinden genelde çok daha fazla.” (s.41,p.5)

Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat nehrine kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim. (Tekvin,15/18)(s.48,p.4)

“Bizler Tevrat’a sahip isek, bizler kendimizi Tevrat’ın halkı olarak görüyorsak, Tevrat’ta vaat edilen tüm topraklara sahip olmak zorundayız.” (s.48,p.6)

“Dünya insanları, İsrail ve bir bütün olarak ele alınan diğer milletler olarak ikiye ayrılabilir. İsrail seçkin millettir. Bu temel doğmadır.” (s.48,p.7)

“Öte yandan, özellikle 1967’den beri başa gelen yönetimler yüzünden İsrail, bölgenin en saldırgan devleti haline geldi. Bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Bu savaş artık İsrail’in var olma mücadelesi değildir, tam tersine Filistin halkının ve İsrail yönetiminin politikasını benimsemeyen diğer tüm rejimlerin varolma haklatına karşı girişilen savaştır. (s.50,p.2)

IV. BÖLÜM

VE HERZOG TÜRKİYE’YE GELİYOR

ABD-İsrail-Türkiye iş birliği gündeme geliyor bunu savunanlar ve itiraz edenler bulunuyordu.

Özal ve Demirel K.Irak’ta fiilen özerk bir Kürt bölgesinin kurulmasına izin veriyordu.

“Marksist-Leninist APO, bayrağındaki orak-çekiç’i bir yana iterken açıkça K.Irak’ta ABD öncülüğünde kurulacak böylesi bir denklem içinde “Bende varım” diyordu. (s.53,p.2)

Aradan birkaç ay sonra PKK’ya yakınlığı ile bilinen Halkın Emek Partisinden beş kişilik bir heyet ABD dışişleri bakanlığı tarafından ABD’ye davet ediliyordu. Söz konusu gezide Diyarbakır milletvekili Leyla Zana, Mardin milletvekili Mehmet Sincar, Van milletvekili Remzi Kartal ile HEP genel sekreter yardımcıları Cobbar Leygora ve Murat Bozlak yer alacaktı. ABD böylelikle Abdullah Öcalan’ın çağrısına kulak veriyor, bölgede gitmek istediği yapılanmanın ipuçlarını veriyordu. (s.53,p3)

Türkiye hangi şartlarda olursa olsun bölgede bir Kürt devletinin kurulmasına karşı olmalıydı. (s.53,p.4)

Dolayısıyla Özal, daha sonra Türkiye’nin başına bela olan Çekiç gücün Türkiye’ye gelmesine sebep olmuştu. (s.55,p.1)

Demirel şöyle diyordu:

“Batı’yı bilhassa ABD’yi yanımızdan fazla uzaklaştırmamamız gerekir. Bizim batı ile çok işimiz var. Batıya teslim olmamalıyız, ama işimizi de sürdürmeliyiz. Benim batıya 50milyar Dolar borcum var. Ya öde diye üzerimize gelirse?” (s.56,p.1)

Muhalefetteyken çekiç gücü apaçık eleştirenler nedense iktidarda iken aynı cesareti gösteremiyorlardı. (s.56,p.2)

“Eğer Ankara bu süreci durdurmaya çalışırsa ortaya çıkacak sonuç tehlikeli ve masraflı olabilir. Böyle bir denem sadece Türkiye’nin önemli bir parçasını kaybetmesine yol açmayıp, kaçınılmaz olarak Türkiye’nin diğer bölgelerine dağılmış Kürt topluluğunun da istikrarsızlığına sebep olacaktır. Kürt sorunu Türkiye’nin gelecekteki istikrarı, bölgedeki rolü ve Batı b-ve ABD ilişkileri için büyük önem taşımaktadır. (s.57,p.1)

“… Diğer cephelerde de aynı yaklaşım geçerlidir; Lübnan, Suriye, Irak ve Arap yarım adası, Osmanlı döneminde Doğu Akdeniz sahillerinin durumu gibi, dini ve etnik küçük “parçalara” ayrılmalıdır. (s.57,p.4)

“… bölgede petrol üreten ülkelerin ABD ile dost olmak zorunda olduğu, ABD’ye karşı tutum ve davranış içine giremeyeceğini açıkça vurgulamış olmaları ortadoğu petrollerinin barış ve güven içinde batı pazarlarını akmasını önleyecek hiçbir girişime ABD’nin müsaade etmeyecek olması, onun değişmez stratejisi haline gelmiştir. Bu stratejiye aykırı davranan her ülkenin başına her türlü çorap örülebilir. K.Iraktaki oluşum, işte bu Amerikan reel politiğin ta kendisidir. (S.58 P.1)

Saddam, Kuveyt’i ele geçirerek, dünyanın bir nevi petrol gücü haline gelmeyi tasarlamıştı. (S:58 P.3)

Yani Saddam tam da ABD-İsrail ilişkisinin istediğini yapmıştı.

“ABD ve müttefikleri, Irak’a savaşın başladığı tarih olan 2 Ağustos 1990’a kadar en gelişmiş silahlar ve silah üretim olanakları sürdürmüşlerdir.” (S.59 P.4)

“… Yani Bush yönetimi, Saddam’ın Kuveyt’in işgalini engellemek bir yana, gönderdiği CIA ajanlarıyla, Irak ordusunu teknik ve taktik açılardan eğitmişti.” (S.59 P.5)

Şirketlerin satış ve karları düştükçe düşmüş, hisse senetlerinin değeri azalmıştı. Ama şimdi birdenbire her şey yoluna girdi. Gelecek yıl için inanılmaz büyüme fırsatları görüyorum. (S.60 P.3)

İranlılar ile Iraklılar birbirlerini öldürdükleri müddetçe, geceleri rahat uyuyabiliriz. (S.60 P.3)

Armagedon’a gelince? Armagedon, Yahudilerin dünya hakimiyetine ulaşmak için yapacaklarını düşündükleri son kutsal savaşın adıydı. Bu savaş, geceleri rahat uyuyabiliriz. (S.60 P.3)

Armagedon’a gelince? Armagedon, Yahudilerin dünya hakimiyetine ulaşmak için yapacaklarını düşündükleri son kutsal savaşın adıydı. Bu savaş Yahudilerin galibiyetiyle sonuçlanacak ve Yahudiler amaçlarına ulaşmış olacaktı. (S.64 P.4)

… Diğer taraftan Özal, ABD’nin bölgede yeni bir yapılanmaya gittiğini görüyor ve bunu elinden geldiğince Türkiye’nin lehine sonuçlanacak alternatif senaryolara dönüştürmeye çalışıyordu. (S.67 P.3)

ABD 600 kişilik özel timi K.Irak’a gönderiyor. Bunların amacı ne idi? Kimleri eğittiler? Ne tür taktik verdiler.

Bölgede bir Kürt devletinin kurulması İsrail açısından kaçınılmaz stratejik bir hedefti.

Birincisi kurulması planlanan bu Kürt devleti, İsrail’in vaat edilmiş topraklarına giriyordu. İsrail Kürtler vasıtasıyla bu emellerine ulaşabilirdi. Çünkü Kürtlerin bir devlet geleneği bulunmadığı için bölgede bir garantör devlete ihtiyaçları olacaktı ki o kuşkusuz İsrail’di. (S.70)

İkincisi, kurulması planlanan bu Kürt devleti bölgenin en stratejik yer altı ve yerüstü zenginliklerine sahipti. Su (Fırat) ve petrol …

Üçüncüsü, kurulması planlanan bu Kürt devleti, ABD’nin baş düşmanı, İsrail’in güvenliğini tehdit eden ülkelerin bölünmesiyle sonuçlanıyordu: İran, Suriye, Irak …(S.70)

Çekiç güç aracılığı ile PKK’ya askeri malzemeler veriliyordu. PKK’lılar ABD ve İsrailli uzmanlarca yetiştiriliyorlardı.

… Kurulması planlanan Kürt devleti projesine karşı Türkiye’nin İran’la işbirliği içerisinde olduğunu söylüyordu.(Demirel) Suriye ile ilgili olarak da PKK’yı açıkça desteklediğinden ziyade, PKK’nın Suriye’de barındığından bahsediyordu. Oysa Türkiye’nin en önemli müttefiki ABD’nin niyetinin hiç de iyi olmadığını gösteren yığınla belge bulunuyordu. Genel Kurmayın kasalarında … (S.85)

Çekiç güç’ün bölgedeki misyonu Birleşik Kürt Devleti’nin kurulmasını sağlamaktı. (S.92)

Yani görünen tablo şuydu: Aralarındaki tüm çeliki ve anlaşmazlıklara rağmen üç ülke, Türkiye, İran ve Suriye Irak’ın toprak bütünlüğüne verdikleri önemi gösteriyorlardı. (S.93)

Kurmay Albay’ında söylediği gibi muavenet gemisinin vurulması kaza falan değil Türk Genelkurmayı’nın Çekiç güç ile ilgili hedeflerine karşılık Pentagon’dan bir tehditten başka bir şey değildi.(S:94)

Çekiç güç, tıpkı bir şeytan üçgeni gibi, karşısında duranları birer birer içine çekiyordu.(S.94)

Aynı kişi tarafından aynı olayla ilgili olarak hazırlanan bu iki rapor taciz olayının üstünün örtülmek istendiği izlenimini uyandırıyordu. (S.94)

Eşref Bitlis anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin Kuzey Irak politikalarının belirlenmesinde olduğu kadar bunların uygulanmasının takibinde de son derece önemli bir rol oynuyordu. (S.99)

Türkiye’de bu konuda çok olay olmuştur. Bunlardan bir tanesi Uğur Mumcu olayı ile Eşref Bitlis olayı ise çok önemlidir. İki olayda Türkiye’nin bağımsızlığını hedef almıştır. Uğur Mumcu’nun doğrultusu ile babamın doğrultusu aynı yerde kesişiyordu. O da birtakım karanlık ilişkileri sorguluyordu. İkisi de hedefe çok yaklaşmıştı. İki olay arasında bağlantı olduğunu düşünüyorum. Biri çözümlendiğinde diğerinin de çözümleneceğine inanıyorum. (S.l03)

“Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor. Kanıtlanan son ilişki MOSSAD-BARZANİ ilişkisidir. Mossad İsrail devletinin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı. Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi. CIA –Barzani ilişkileri biliniyorsa da Mossad-Barzani ilişkileri bilinmiyordu. (S.l04)

…MOSSAD’dan kürtlere 50.000 dolar verildiği, ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. (S.l05)

Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın kürtler arasında ? Yoksa CIA ve MOSSAD antiemperyalist savaş veriyorlar da Dünya bu savaşın farkında değil mi? (S.l05)

…. Şevket Kazan tarafından açıklanan ve MİT müsteşarı Sönmez Köksal imzalı bir belgeye göre 2 Şubat 1993 tarihinde, İsrail’in Türkiye’ye bir suikast timi soktuğu belirtiliyordu. (s.106)

…. “Politikada etkin rol oynayan askerler ve politik liderlerin ortam öfkesi, ABD-Türkiye ilişkilerinin temelini oluşturan, karşılıklı savunma anlaşmalarının yenilenmesi konusundaki ABD çabalarını güçleştireceğe benziyor. (s.107)

Türkiye tüm baskı ve dayatma, uyarı ve göz dağına rağmen ABD’nin Kürt projesini bölge ülkeleri ile birlikte engellemişti. (s.108)

“Susurluk’un ortaya çıkışı bana sorarsanız kaza ile birlikte olmadı. Ondan iki ay önce Aydınlık dergisinde çıkan MİT raporu ile ortaya çıktı. İki ay önce aydınlığa bu raporu kim vermişse, kazadan sonrada Mehmet Özbay’ın Abdullah Çatlı olduğunu basına o duyurmuştur. Bence bu kaza kullanılmıştır.” (s.113)

“Susurluk’un arkasında kim var biliyor musunuz? Halkın iradesi olan hükümeti yıkıp yerine bir başkasını getirenler. (s.113)

“ABD’nin Kürt meselesini algılayışı ile bu grubun algılayışı örtüşmektedir. Aydınlık dergisinde çıkan haberde bir hafta önce Refahyol hükümetinin çekiç güç düzenlemesinin ABD’yi çok kızdırdığını düşünüyorum. (s.114)

“Ordudan atılanlar RP’li falan değil, faşist kliğin adamları!” (s.116)

….Perinçek 1 Şubat 1988’de SP’yi kurdu. Parti, milli demokratik devrim stratejisini benimsemekte ve sosyalist bir devlet biçimini amaçlamaktaydı. Parti aynı zamanda bir zamanlar en büyük düşman olan Abdullah Öcalan’ın da propagandasını yapıyordu. (s.119)

Hiram beye göre Aydınlık’ın Türkiye’deki misyonu şuydu:

Türkiye’de hızla gelişen ve batı dünyası için tehlikeli hale gelen Sovyet solunu yeni bir doktril ile birbirine düşürme, parçalamak, etkisiz hale getirmek.

Devlet içinde orduda, MİT’de, poliste, özel harpte, tarafsız çizgide olan, düşünce ve faaliyetleri ile organizatör için tehlikeli olabilecek unsurları tasviye etmek. Bu kilit meselelerde etkinliğini artırma.

Türkiye’de politik ve ekonomik istikrarsızlığı pompalayan faaliyetleri devam ettirerek, ülkenin güçlenip organizatörün emelleri dışında tamamen bağımsız ve milli bir politika izlenmesini engellemek. (s.120)

“Kıvrıkoğlu’nun bir suikast hedefi olması ise darbe sürecine karşı çıkması ve İsrail’le ilişkileri ihtiyatla karşılaması ile izah edilmeye çalışılıyor. İsrail boyutu bir dış tehdidi, darbeci sürece karşı çıkmak ise bir iç tehdidi akla getiriyor. Her iki ihtimalde vehamet itibariyle birbirini aratmaz. (s.125)

25 Temmuz 19997 tarihli Yenişafak gazetesinin bir korgeneralle yapmış olduğu son derece ilginç bir röportaj, bütün taşların yerli yerine oturmasını sağlıyordu. İddialara göre ordu içinde solcu bir cunta bulunuyordu ve bu cunta İsrail’le ilişkilerin bazısını çektiği gibi, basına sızdırmak istediklerini Doğu Perinçek vasıtasıyla gerçekleştiriyorlar ve tasfiye etmek istedikleri isimleri Doğu Perinçek vasıtasıyla saf dışı bırakıyorlardı. (s.125)

“Bu cunta şaşırtıcı bir şekilde İsrail’le ilişkilerin de başını çekiyordu. ABD her ne kadar desteklemiyor gibi gözükse de bal gibi bu gurubu destekliyordu. (s.127)

“Kamuoyuna açıkladığım belgeler devlet sırrı değil, cunta sırrıdır. (s.129)

(Onlar) tuzak kurdular; Allah’ta onların tuzaklarını bozdu. Allah tuzak kuranların hayırlısıdır. (al-i İmran 54)(s.131)

DEĞERLENDİRME NİYETİNE

Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki böyle bir kitabın özetini çıkartmak oldukça zor. Öyle ki hangi cümleyi anlatayım deseniz aradaki bağlantılar kopuyor. Mümkün mertebe vurgulanması gereken yerleri bana göre kağıda geçirmeye gayret ettim.

Kitap ve yazarına gelince; yazarımız “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” misali, kitabı yazdıktan ve yayınladıktan sonra mahkemeye veriliyor ve kitap toplatılıyor. Nasıl ki bir takım devletlerin çıkarlarını ters bir iş yapıldığında ortadan kaldırma yoluna gidiliyorsa Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Muavenet gemisinin vurulması gibi –Aydoğan Vatandaş’ta mahkemeye veriliyor. Allah’tan mahkemenin uyması gerektiği kanunlar varda bu kitaba serbestlik kararı çıkıyor. Böylece ülkemiz ve dünyamızda neler oluyor, kim kiminle alakalı neler yapıyor bir nebzede olsa bunlar hakkında yorum yapma fırsatını veriyor kitap bize. Gerçektende dünya siyasetine bakış açımızı değiştirebilecek kapasitede hazırlanmış bir yol gösterici.

Kitap bir takım çevrelerce bilinen ama kamuoyunun bilmediği birçok konuya ışık tutmuştur. Bu günlerde sayfaları fotokopilerde çoğaltıp milletvekillerine dağıtılıyor, Meclis kürsüsünde delil olarak kullanılıyor.

Avrupa’da ve gelişmiş ülkelerde yazılması son derece normal olan bu tip kitaplara Türkiye’de ancak son yıllarda rastlamaya başlıyoruz. Buda gerçeklere ulaşma yolunda atılmış önemli bir adımdır.

Yapılamaz deneni yapmış ve gerçek bir gazetecilik örneği göstermiş olan sayın Vatandaş’a bize “ışık” olduğu için ne kadar teşekkür etsek azdır. Kitap son derece somut bilgilere dayanıyor, çarpıtmalar yok.

Zannımca kitap herkes tarafından okunmalı ve büyük kafalar verilen mesajları almalıdır. Türkiye’mizin buna ihtiyacı var.

Hazırlayan: A. ULUSOY

Kitabın Adı : Atak Yöneticinin Yetki Verme Rehberi

Özgün Adı : Delegating Work

Kitabın Yazarı : Joseph T. STRAUB

Türkçeleştiren : E. Sabri YARMALI

Yazar: Uzay teknolojisi ve tekstil konularında eski bir yönetici olan Joseph T. Straub, şu anda Florida, Valenciya Commonity College’de profesördür. Seksen kadar makalenin ve üç tane üniversite düzeyinde olan on bir yöneticilik kitabının yazarıdır.

Özgün Basım Evi : Velocity Business Publishing Bristol, Vermont USA

Basım Evi : Hayat Yayıncılık

Basım Yılı : Ocak 1999

Özgün Basım Yılı : 1997

Baskısı : I. Baskı

Sayfa : 109 Sayfa

KİTABIN BÖLÜMLERİ:

Giriş : Yetki verme doğal değildir.

I. Bölüm : İlerleme için yetki verme.

II. Bölüm : Doğru işleri yetki olarak dağıtın.

III. Bölüm : Başarılı yetki vermenin ilkeleri.

IV. Bölüm : Görevi bildirin.

V. Bölüm : Karşı koymanın giderilmesi.

VI. Bölüm : İşi gözetmek.

VII. Bölüm : Yetkisiz bir patronun ele alınması.

Kitabın Yazılma Gayesi: En kabiliyetli ve en başarılı yöneticilerin günlük olarak uyguladıkları yöntemleri, ipuçlarını, teorileri ve teknikleri vermek.

Kitabın Metodu: Alanlarında deneyimli, görevlerini titiz, süratli ve dinamik bir biçimde başarmak üzere üstlenen tipteki, günümüz iş dünyasının seçkin yönetici ve uzmanlarının görüş ve davranışlarını, onların dilinden aracısız olarak bizlere sunuyor.

ÖZET:

Yaptığımız özetler Bölüm başlığı altında maddeler halinde çıkartılmıştır.

İlerleme İçin Yetki Verme

Rutin veya programlanmış işleri ve kararları hafifletmek için

İdari karmaşalıklardan kendinizi sıyırmak için

Astlarınıza kariyerlerini geliştirmekte yardım etmek için

Gücü paylaşıp, insanları güç sahibi yapmak için

Paylaşımcı lider olarak saygı kazanmak için

Gayretli gözüken çalışanlarınızı motive etmek için

En iyi çalışanlarınızın yükünü hafifletmek için

Barış ortamı oluşturmak içi yetki verin.

4 Yetki vermeye yönelik tutum, huy ve yeteneklerinizi belirleyin ve analiz edin. Ve bunun için kişisel belirleme testini uygulayarak geliştirilmesi gereken noktaları belirleyin.

Doğru İşleri Yetki Olarak Dağıtın

Patronunuzun sorumluluk ve yetkilendirmeye karşı tutumunu ölçün. Neyi yetkilendireceğiniz konusundaki seçeneğinizi etkileyebilir.

Devretmek istediğiniz işi astlarınızın yetenekleri ve becerileri ışığında değerlendirin.

İşinizi ve düzenlemenizi bilin. Hangi işin tutulup, hangisinin yetkilendirileceğini bilmek daha basit olacaktır.

Kararları yetkilendirerek, görevleri yetkilendirmeden daha çok zaman kazanacağınızı kavrayın.

Başarılı Yetki Vermenin İlkeleri

Doğru düzeye iş verin ve işleri zarar görmeden tutmaya çalışın.

İnsanlara istediğiniz sonuçları söyleyin, bunu başarmak için onları kendi yollarıyla baş başa bırakın.

Çalışanlarınızın hata yapmalarını hoş görün. Dürüst yanlışları öğrenmenin bir parçası olarak kabul edin.

Çalışanlarınızın verdiğiniz işten ne gibi kariyer bekleyeceklerini bildiklerinden emin olun.

Çalışanlarınıza işi doğru yapmaları için gerekli yetki ve kaynağı verin.

Görevi Bildirin

çalışanlarınızla görevlendirme planını tartışmadan önce birikmiş dil engelini işçilerin soru sormalarındaki isteksizliklerini ve yeni bir model için gerekli olan gereçleri iyice düşünün.

Verdiğiniz iş için çalışanınızla bir başlangıç tarihinde anlaşın. Eğer gerekiyorsa biraz hazırlanma süresi tanıyın. Tek zamanlı işler için bitiş zamanı ayarlayın.

Çalışanın, karar verirken sınırlarını açıklayın ve vermeyi tasarladığınız yetkiyi de kendisine önceden bildirin.

İşini iyi yapması için işçinin anlaşmasını gizli tutun.

Yapacaklarınızı doğru insanlara bildirin ve onlara verdiğiniz konularda, çalışanınızla beraber nasıl çalışacaklarını anlatın.

Karşı Koymanın Giderilmesi

4 Çalışanların kendilerine devredilen işlere karşı durmalarını şu nedenlerle anlamaya çalış:

Güven eksikliği

Atılma hissi

Yetersiz maaş

Günah keçisi olma

Yaptıkları işin kendi meslek tanımlamasına uymama kaygısı

Çalışma arkadaşlarıyla olabilecek çatışmaların kaygısı

4 Yapılacak işleri devrettiğin çalışan o işle büyük uğraş veriyorsa zaman tut.

4 Çalışanlarına çözülemeyen görev ve kararlar verdiğin de onların güvenmelerini sağla

İşi Gözetmek

Çalışanın yetkisine meydan okunduğunda destekleyin ve doğrulayın.

Yetkilendirdikleriniz size bir sorun olduğunu söylediklerinde onların rahat olmalarını sağlayın. Bir antrenör, yapıcı bir eleştirmen ve düşünceleri yayma aracı olun.

Çalışanlarınızın yetkilendirilmiş görevleri size geri atmasına izin vermeyin. Bunu neden istediklerini araştırın; ancak nitelikli çalışanların sizi kullanmasına izin vermeyin.

Yanlış giden görevleri tekrar deneyin ve dikkatlice ilerleyin. Şunu da hatırlayın; iş, bir anda olduğu gibi dereceli olarak da yetkilendirilebilir.

Yetkisiz Bir Patronun Ele Alınması

Patronunuzun iş yükü, olası görevleri, zaman alıcı işleri, karaları ve öncelikleri hakkında öğrenebileceğiniz her şeyi öğrenin.

Patronunuzun yetkilendire bileceği karşılıklı yararlı görevlerin listesini oluşturun.

Derecenizi belirlediğiniz zaman, patronunuzun işi size vermemesinin nedenlerini kanıtlarla çürütmeye hazırlanın.

Yaptığını işlerde ve aldığınız kararlarda gözü olan bir patronla çalışıyorsanız; katkıda bulunduğunuz bütün işlerden takdir aldığınızdan emin olun. (Elbette bütün politik hilelerini kullanarak)

YETKİ VERMEDE EN İYİ İP UÇLARI

4 Şunu beyninize kazıyana dek tekrarlayın: “Bu işi yapabilecek tek kişi ben değilim. Bu işi yapabile….”

4 Yaptığınız işi bırakın ve birisine bir görev yapmayı öğretmeye başlayın. Uzun dönemde çok zaman kazanırsınız.

4 Düşüncelerinizi ve girişim gücünüzü başkalarıyla paylaşın. Etrafınızdakiler size saygı duyacaklar ve daha üretken çalışacaklardır. Sonuçta size daha fazla saygınlık sağlayacaklardır.

4 Stresten kurtulmak ve daha stratejik meselelerle uğraşabilmek için yetki verilmelidir.

4 Yüksek potansiyel sahibi çalışanlarınıza uygun görevler verin. Başarılı bir insan oluşturmanın yolu budur.

4 Gayretli insanları motive etmek için yetki verilmelidir. Bu yolla ücret aşamasında da onları memnun etmiş olursunuz.

4 İnsanların yeteneklerinin gelişmesine ortam hazırlayacak işleri yetki olarak verin ve onları daha düzeyli işlere hazırlayın.

4 Kararların yetki olarak verilmesi size uzun dönemde görevlerin yetkilendirilmesinden daha çok zaman kazandırır.

4 Yetki vermeden önce kendisine görevi yada kararı niye bırakıyorsunuz diye net bir biçimde açıklayın.

4 Anahtar işlerde öğrenmeye istekli kimseleri seçin. Çok istekli, daha güzel yapacaklardır.

4 İşi verirken eksiksiz verin. Böylece hem siz daha az meraklanacaksınız hem de çalışanlar daha zevkle çalışacaklar.

4 Yetkilendirdiğiniz kişilere hangi sonuçları istediğinizi anlatın. Onlara işi nasıl yapacaklarını anlatmayın. Onların becerileri sizi şaşırtacak.

4 Görev önemli olduğunda bunu söyleyin. Ama önemsiz bir işin değerini şişirmeyin. Kişi hem işe hem de size güvenecektir.

4 Çalışanların, işi düzgün yapmaları için zaman, para, yardımcı gibi kaynaklara sahip olduğundan emin olun.

4 Yetki vermek için özel bir toplantı programlayın. Olayın önemini bildirmede size yardımcı olacaktır.

4 Bir görevi açıklarken basit bir dil kullanın. Gerekirse resim veya model bile çizin.

4 İhtiyaç duyduğunuzda kendinize tekrar tekrar “iş hakkında neleri tam anlamadım?” diye sorun.

4 Çalışanın yeteneklerine inandığınızı gösterin. İnancınız, o kişinin başarısında önemli rol oynar.

4 Diğerlerine, çalışanınıza işinde esneklik sağladığınızı bildirin. Daha sonra onun yetkisi hakkında soru sormayacaklardır.

4 Kendi üstlerinde çalışanların olduğunu hisseden çalışanlara bunun önemini iyice anlatın.

4 Eğer işçiler çalıştıklarının altında ücret alıyorlarsa, şikayetlere hazır olun (belkide mantıklı nedenlerle).

4 Müşterileri, daha fazla çalışmanızın yada yeni görevler yapmanızın nedeni olarak benimseyin. Müşteri olmadan, hiç kimse iş sahibi olamaz.

4 İşin koşulları değiştiğinde iş tanımlamalarını yeniden yazın. Herkes bu rekabet ortamında kendini rahat hissetmelidir.

4 Özellikle kıskanç iş arkadaşı olanlardan verdiğiniz otoriteyi geri alın.

4 Önemsiz işleri deneyimsiz işçilere devret. Onların başarıları güvenlerini destekleyecek ve sana verdikleri değer artacaktır.

4 Eğer hareket etme yetkisi size verildiyse, her seferinde o yetkiyi savunun ve doğrulayın.

4 Açık sorulara sorarak çalışanlarınızın size getirdikleri soruları sınıflandırmalarını ve özetlemelerini sağlayın.

4 Bir sorunu çözmeye başlamadan önce bir kere çalışanınıza danışın. Ona “Ne yapsak iyi olur.?” Diye sorun.

4 Ters yetkilendiriciler ara sıra spor olsun diye işleri kucağınıza geri atarlar. Onların oyununa katılmayın.

4 Ters görevlendiricileri uzaklaştırırken, tekrar başarılı bir sonuca varmalarını sağlayın.

4 İşi yalnızca daha korkunç durumlarda geri alın. Diğer türlü çalışanınızın benliğine ağır bir darbe vurmuş olursunuz.

4 Bir işi tekrar verirken, eğitimin, daha fazla yetkinin yada kaynağın başarıyı sağlayıp ağlamayacağını düşünün.

4 Zorda olan bir çalışanın bir çok görevi varsa birazını al ve çalışanına yardım etmeleri için diğerlerine dağıt.

4 Büyümek ve öğrenmek için fırsatlar bulmak için, patronunuzun ne yaptığını ve nerede yardıma gereksinimi olabileceğini öğrenin.

4 Eğer patronunuzun işi size öğretecek zamanı yoksa; işi seminer yada kurslara katılarak kendiniz öğrenin.

4 İçinde bulunduğunuz bütün projelerde ve raporlarda isminizin yazılı olmasına dikkat edin.

Okurun Gözüyle:

Kitapta, verilmiş olan bilgilerin gerçek iş hayatımızda nasıl uygulamamız gerektiğini kolay, anlaşılabilir ve hemen uygulamaya koyabileceğimiz güçlü tekniklerle bize anlatmakta. Yetki vermekte zorlananların, ilk defa yetki vereceklerin ve kendi altında elemanı olan herkesin okuması gereken bir kitap. Yetki verme konusunda bu kitabı okuduktan sonra bana hak vereceksiniz.

Hazırlayan: Erkam ÖZKAYA

Kitabın Adı : BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE

Yazarı Adı : Grigory Petrou

Petrov, 1868 yılında Petesburg’un Yamburg kasabasında dünyaya geldi. 5.sınıfı bitirdikten sonra ilahiyat okuluna devam etti. Daha o yaşlarda küçük zihni şu fikirlerle dolmuştu.

“İnsanoğlu yeryüzünün en değerli varlığıdır. O yaradan Rabb’inin baş tacıdır. Dünyada varolan her şey insan içindir. Yeryüzünün zenginlikleri ve güzellikleri insan için yaratılmıştır. İlim, sanat, felsefe ve din hep insanın olgunlaşması için vardır. Bunların her biri insanlığa hizmet etmek için oluşmuştur. Eğer tüm bunlar yeryüzünde daha mutlu, daha aydınlık ve gerçekten cennet hayatı sunmaya ve kurmaya hizmet etmeyeceklerse hiçbir önem ve değer taşımıyorlar demektir.”

Başta Rusya olmak üzere Bulgaristan’da da en çok okunan ünlü bir Rus yazardır. Yazarın 32 eseri de Bulgarca’ya çevrilmiş ve her eseri 8-10 baskı yapmıştır. Onun amacı insanları cennete hazırlamak yerine, yeryüzünü bir cennete dönüştürmektir.

Kitap Hakkında Ön Bilgi:

Hayat yayınları – 1998 – İkinci baskı – shf:133

Tarihten ibret almak

Kahramanlar ve Millet

Suomi’nin Tarihi

Yükseliş Önderi Bir Aydın: Snelman

Eğitimci Memurlar

Halk Okulu: Kışla

Futbol

Anne – Baba Ve Çocuklar

Halk Üniversitesi

Reçel Kralı Jarvine’nin Yaptığı Konuşma

Haydut Karokep

Jarvinen, Okunen Ve Gulbe Nasıl Kral Oldular

Köylüler, İşçiler Ve İmalatçılar

Kendini Halkın Sağlığına Adayan Doktor

Kitabın ne maksatla yazıldığı: Bütün olumsuzluklara rağmen bir milletin uyanışının en güzel örneğini göstermek.

Kitabın metodu: İnsanları motive etmek metodu kullanılmış. Önce olumsuzluklar göz önüne serilmiş sonra çareler önerilmiş ve millete hedef gösterilerek yönlendirilmiş, örnek olaylarla motive güçlendirilmiştir. Olaylar gerçekçi ve duygusal verilmiştir.

ÖZET

Tarihten İbret Almak

1920 yılında Moskova’da ki Devlet Tiyatrosunun duvarlarında birden bire büyük çatlaklar oluştuğu görülmüş. Mühendisler binayı incelemişler ve çatlakların nedenini bulmuşlar. Bu bina ahşap temeller üstüne bina edilmiştir. İnşa edilirken zeminin sağlam olmamasından yere kalın kazıklar çakılmış fakat; zamanla bu kazıkların çürümesiyle çatlaklıklar meydana gelmiş.

Mühendisler, tarihi binayı yıkmayı göze alamamışlar ve köşelerden başlayarak temeli açmışlar. Çürüyen kazıklar yerine kısım kısım sağlam granit taşlar yerleştirmişler ve temeli yenilemişler öyle ki, Devlet Tiyatrosu eski binası yeniden sağlam temellere kavuşmuş.

Devletin tarihi ve milletlerin yaşantısı da Moskova’da ki Devlet tiyatrosunun binasına benzer. Devlet düzeninin eski temelleri – halkı yönetmek için çıkarılan yasalar – o dönemler için ne kadar yeterli kabul edilmişse de, günümüzde bu temeller – eski yönetim yasaları – zaman aşımına uğrayarak bunalıma neden oluyor, yetersiz kalıyor.

Zaman geçtikçe nesiller sürekli değişiyor, yenileşiyor. Her nasıl kendisiyle birlikte yeni kavramlar, söylemler, yeni ihtiyaçlar ve talepler geliştiriyor. Yeni nesillere artık eskimiş yasalar zorla uygulanamaz. Yeni nesiller için daha yeni, daha akılcı, daha adil, daha sağlam temellere dayanan yönetim anlayışlarının yasa ve kuralların uygulanması zorunludur.

Eski İran yıkıldı. Osmanlı devleti, eski Avusturya İmparatorluğu yıkıldı. Koca Rusya devleti bütün bu meseleleri ciddiyetle düşününüz, devletin temellerini yenilenmesini ve toplumun bundan sonra alacağı eğitimin yöntemini düşününüz

Kahramanlar ve Millet

Bazı devletler çeşitli buhranlar geçirirler yada bütünüyle mahvolurlar. Bazı milletler ise yaşantılarını bilgece bir güzellik içinde düzenlerler.

Devletlerin güç ve zaafı yalnızca devlet adamlarından kaynaklanmaz bütün bir milletten kaynaklanır. Bundandır ki “her millet, laik olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur” denilmiştir.

Milletlerin tarihini kim oluşturur? Kahramanlar mı, yoksa halk ruhunun dirilerek yaygınlaşması sayesinde mi? İngiliz düşünür Carlyle, birinci görüşü savunmuş, ikinci görüşü ise Lev Tolstoy savunmuştur.

Carlyle’a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir. Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsi ve hareketsiz kalacaktır. Milletlerin ve hatta tüm insanlığın tarihini oluşturanlar kahramanlardır der.

Tolstoy ise hayatı ve olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve biçimini veren tek başına kişiler değil, halk kitlesinin kendisidir. Bir millete hareket gücü oluşup yürüyünce, kendiliğinden harekete geçmiş oluyor ve kendi hayat tarzını, ilgi ve duyarlılığını ifade eden bir kişiyi kendisine önder olarak seçiyor.

“Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır. Amam halk kitlesi ne kil tablası, nede saman yığını değildir. O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir. Ne zaman bulutlar kümesi elektrik oluşturursa yıldırımda kendiliğinden oluşur. Eğer bulutlar elektrik yüklü değilse hiçbir zaman şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemi bir buhar halinde kalır.”

Milletlerde böyledir. Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar. Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse hiçbir güç ondan yıldırımlar çıkartmaz.”

Kahraman halkı heyecanlandırır ve alevlendirir. Ancak onu milletinden aldığı ateş ve heyecanla yakar.

Her millet iktidar mekanizmasının başına ya kudretli yada önemsiz kişileri geçirir. Bunlardan birinin iş başına gelmesi milletin ahlaki seviyesi ve yaşantısına bağlıdır.

Suomi’nin Tarihi

Avrupanın en kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası sisli ilkbaharda bile donlar devam eder. Ağustosta bile soğuklar başlar, arazisi kıraçtır. Çoğu yerler sarp kayalar geri kalanı bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yok, tarım güçlükle yapılabilmektedir.

Fin’ler kendilerini “Suomi” derler. Ve bu bataklık arazisi anlamına gelmektedir. Öte yandan Finlandiya İsveç’e komşudur. 1811 yılına kadar Finler İsveç egemenliği altında bulunmuşlardır. O zaman İsveçli’ler Finlere karşı çok kötü davranmışlar ve bütün kamu memurları, hakimler, askerler, rahipler ve öğretmenler İsveçlilerden seçilirdi.

1808 yılında Rusya ile İsveç arasında çıkan savaşta Rusya Finlandiyayı istila etmiş ve Finler iç yönetiminde bağımsız olmak kaydıyla Rusya’ya iltihakı kabul etmişlerdir. İçte bağımsızlık kazanan Finler kendilerine özgü kültür ve uygarlığı geliştirme fırsatına kavuşmuşlardır.

Yükseliş Önderi Bir Aydın: Snelman

Cohan Wilhem Snelman 12 mayıs 1806 da Stockholm da dünyaya gelmiş ve 4 temmuz 1881 de vefat etmiştir. Snelman dönemini büyük bir bilim adamı, derin bir filozofu, ünlü bir siyasetçisiydi. Ancak en ünlü ünü onun Fin kültürünü oluşturan bir halk öğretmeni olmasındadır.

Snelma ve arkadaşları, halk öğretmenleri sıfatıyla sürekli hizmet ederek bin bir bataklıklar ülkesini beyaz zambaklar ülkesine dönüştürmeyi başarmışlardır. Hayatı boyunca şu gerçeği yurttaşlarına söylemiştir: “Finlandiya her zaman Rusya ve İsveç tarafından işgal edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Güçlü ve emperyalist komşularına karşı direnebilmesi için kültür ve uygarlık yönünden onlardan yüksek olması gerekmektedir. Ancak bu şekilde tehlike bertaraf edilmiş olur.” Ve aydınlara da şöyle sesleniyordu:

-Aydın olmak demek, modaya uygun elbise, şapka ve kolalı gömlek giymek değildir. Aydın kesim halkın beyni konumundadır. Halkımız sizi iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz, geceleri eğlenesiniz diye diye sizi o konuma getirmemiştir. Böyle olanlar gerçek aydın olamazlar. Eğitim almış herkes milli ruhu, düşünceyi, iradeyi güçlendirmeye mecburdurlar.

Snelman Finlandiya’yı bir uçtan bir uca dolaşarak halkı aydınlatmaya çalışıyordu. Zeki insanları görünce onlara sohbet ediyor, onlara kitaplar veriyor, adreslerini alıyor ve onlarla mutlaka mektuplaşıyordu.

Snelman milletin manevi susuzluğunu gidermek için her yerde milletin kana kana içebileceği taze pınarlar bulunmalıdır. Der ve bu çerçevede aydın, öğretmen, asker, doktor, memur, tüccar vb. kesimlerden bir eğitim ordusu oluşturdu.

Eğitimci Memurlar

Snelman memurlara şöyle sesleniyordu: İsveçliler, iyi, zeki, namuslu ve çalışkan insanlardır. İsveçlileri severim fakat ülkemizin İsveç egemenliğinden kurtulduğuna da memnun oluyorum. Ben halkımın İsveç devletinden değil İsveç memurlarından kurtuluşunu selamlarım.

İsveçlilerin kendi yurtlarındaki memurları zeki, dürüst ve çalışkan insanlardır. Fakat bizim ülkemizdekiler tembel, zararlı, alkolik ve yozlaşmış kişilerdir. Torpille gelen bu memurlar çalışmak istemezler ve aslında işten de anlamazlar. Görevlerine karşı ilgisiz ve halka karşı da mağrurdurlar. Halk ağlıyor, inliyor, şikayet ediyor ve “madem devlet adamları vurgun peşinde biz neden fırsatları değerlendirmeyelim ki?” denilerek milli servet talan ediliyordu.

Şükürler olsun ki artık memurların durumu böyle değildir. Yavaş yavaş her devlet dairesine kendi memurlarımızı yerleştiriyoruz. Bu zamanın değerini biliniz, görev başında daha ilk günden başlayarak yeni usulleri uygulayınız. Artık halkta bilsin ki memurlar, halkın hizmetçileridirler. Elden geldiğince ileri kolaylaştırın, zorlaştırmayın.

Sonuçta halk şunu anlasın ki eğer bir iş sonuçlanmıyorsa bu sizin yapmak istemediğinizden değil yasal olarak yapılması mümkün olmadığındandır. Kanunsuzluğun en büyük öğreticisi memurlardır. İşte bunun için sizden rica ediyorum. Kanun adamı olan sizler, halkı kanunlara uyma konusunda eğitiniz ki halkta samimi adalet duygusu yer etsin.

Bu gün halk, kamu memurlarının varlığıyla gurur duymaktadır.

Halk okulu: Kışla

İsveçliler döneminde askerlerin tümü Finlilerden oluşuyordu. Ancak başkomutanlık, genelkurmay ve komuta kurulu İsveçlilerin elinde bulunuyordu. Ancak Fin ordusu gittikçe millileşmeye başladı. Önceleri Fin ordusunun hali hiçte iç açıcı değildi. Ancak Snelman’ın önderliğinde ki genç Fin aydınları orduya da gereken önemi gösterdiler. Özellikle ordudaki askerlerin talim ve eğitimleriyle ilgilenmeyi hedeflediler. Bunun sonucunda en gözde öğrenciler orduya girmeyi başardılar. Snelman bu gençlere şunu telkin ediyordu:

İnsanlığın yaratılışında varolan kin, intikam ve vahşet, azgın deniz dalgalarının alçak yerlere saldırması gibi insanlar arasında da başkalarının haklarına karşı saldırılar halinde sürüyor.

İnsan yığınlarından canlı kaleler oluşturur gibi ordularını güçlendiren, insanlar kendilerini savunurlarken, dünyamız kaçınılmaz bir şekilde kanlı taşkınlıklara sahne oluyor.

Askerlerini yurt savunmasında siper eden her ordu, kuşkusuz değerlidir. Sınırlara yönelik hizmet eden ordunun arkasında milletin selameti, huzuru ve bağımsızlığı yatmaktadır. Bu şuurla yetişen subaylarında ifadeleri şu olmuştur:

Asker kışlada beslenen bir inek değildir. Benim küçük ve daha az tahsilli kardeşimdir. Subay, askerin yalnız kardeşi değildir, onun sadece ağabeyi değildir, aynı zamanda öğretmenidir. Onun eğitiminden sorumlu terbiyecisidir.

Ordu, fedakar ve feragatkar bir dindarlar tarikatı gibidir. Her yönden pis olan kışla artık maddi ve manevi olarak tertemiz idi. Din adamı için, öğretmen için okulu neyse asker için de kışla o olmuş. Subaylar, askerlerin her türlü eğitimi ile ilgileniyorlar ve askerlikten sonrada ne yapacakları konusunda onları eğitiyorlardı. Gittiğiniz yerlerde yeni ordular kurunuz. Bu ordular huzurun ve barışın, uygarlık ve çalışma ordusu olsun. Bu şekilde yediden yetmişe hep birlikte ülkenin sağlıklı bir kalkınma ve uygarlığa kavuşması için teşkilatlar kuruyorlardı.

Futbol

Napolyon’un ardı arkası kesilmeyen savaşlarından artık bıkmış olan Avrupa ülkeleri Fransa’nın yenilmesinden çok memnun oldular. İngiltere’nin yenilgi bilmeyen kudretine hayran oldular. Ve tüm Avrupa İngilizleri taklit etmeye başladılar. Gençlik ise kendini İngiliz sporlarına ve daha da kötüsü futbola kaptırmıştı. Ve futbol adeta bir din olmuştu.

Fin gençleri içinde futbol en ciddi, hatta dinsel bir uğraş halini almıştı.

Snelman ve arkada

Previous

2001-2002 Öğretim Yılı Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi Dersi

Atıklar

Next

Yorum yapın