Gnosis

|

Gnosis Gnostik Reddediş

Hıristiyan yönetiminin en erken zamanlarında, hepsi de bilgiyi inancın üstünde tutan, birçok mezhepten filozoflar ortaya çıktı. Çoğu, inanç ve hayır işlemekten çok, kurtuluşa bilgiyle ulaşılacağı öğretisini savunuyordu. Onlara gnostikler, öğretilerine de gnostisizm denildi.

Gnostikler, bilginin inançtan üstün olduğunu savunarak bilgiyi ya da gnosis’i, inanç ya da pistis’ten ayırdılar. Genel olarak, maddenin kötü olduğuna inanırlardı ve dünyanın tümüyle Tanrı tarafından değil, alt değerde bir tanrı, demiurge, hatta kötü bir varlık tarafından yaratıldığına inanırlar. İsa, genel olarak, bir biçimde gerçek Tanrıyı simgeler, ancak İsa’yı tümüyle tanrısal olmayan bir kurtarıcı olarak görürler. Öğrettikleri yaratılış, aeon’lar denilen türlü kişileştirilmiş mitolojik figürlerle bir dizi basamaklar olarak ortaya çıkıştan etkilenmiştir. İsa, genel olarak bunlardan biri sayılırdı. Aeonların toplamı tamamlandığında pleroma olarak adlandırılırdı. Bunun dışında gnostisizmin öğretileri oldukça çeşitlilik gösterir.

Birbiriyle çok az ortak yönü olan gnostisizmin sayısız biçimleri, Hıristiyanlık çağının ilk iki yüzyılında ortaya çıktı. Daha sonra, çeşitli düşünce akımları birkaç yüzyıl boyunca değiştirilmeksizin geliştirildi. Ortaçağ’da ve hatta çağdaş zamanda, bir bölümü değiştirilmiş olarak yeniden ilgi görmek üzere, yavaş yavaş unutuldu.

Simon Magus (Majisyen Simon) gnostisizmin babası olarak görülür, ancak bu yalnızca gnostik hareketin tanınmış bir lideri anlamındadır. Herkesçe önemli biri olarak değerlendirilen, majik uygulamalarıyla insanları büyüleyen Samariye’nin sihirbazı olarak İncil’de (1) adından söz edilir. Vaftiz edilmiş, ancak havarileri başkalarını vaftiz ederken gördükten sonra, para önererek onlardan aynı şeyi yapma gücünün kendisine verilmesini istemiştir. Bunun üzerine, vaftiz etme gücünü satın almaya çalıştığı için Peter tarafından azarlandı ve bundan böyle, rahiplik güçlerini elde etmek amacıyla para önerilmesine simony (mukaddesat ticareti) denildi.

İncil’de, Simon Magus’un Peter’e af dileyerek yanıt verdiği ve Peter’den kendisi adına dua etmesini istediği anlatılır. Ancak, efsanelerde, mutlak güç sahibi olduğunu söyleyerek kendini öven Neron önünde, Roma’daki havarilere meydan okuduğu anlatılır. Söz edilen bu son olay Hıristiyanlığın kurucularından birkaç kişi tarafından aktarılmıştır. İşaya ve İsa’nın göğe yükselişini taklit edercesine havaya yükseldi, ancak havariler bunu başarmasını önledi ve yere düşerek ayağını ciddi biçimde yaraladı. Daha sonra, diri diri gömülerek bir yoga mucizesi gerçekleştireceği bildirildi. Onu izleyenlere, üçüncü gün mezardan çıkacağını söyledi ki bu, sözcüğün tam anlamıyla, yine İsa’yı taklit etme çabası gibi görünüyor. Yandaşları onu dikkatle gömdü, ancak öyküyü anlatan Aziz Hippolytus, hâlâ yeniden dirilmesini beklediklerini söylemişti. Bu nedenle, ölüm nedenine ilişkin söylentiler türlüdür.

Pseudo-Clementines olarak bilinen Romalı Aziz Clement’le ilişkilendirilen iki eserden, Simon Magus’a ilişkin çok şey öğreniyoruz. Bu eserlerde Vaftizci Yahya’yla bağlantısı kurulmuştur. İsa güneşi simgeler ve burçlar kuşağının oniki simgesiyle özdeşleştirilen oniki havarisi vardı. Vaftizci Yahya, Ay’ı simgeler ve Ay’ın gökteki devrini tamamladığı süre olan otuz günle özdeşleştirilen otuz havarisi vardır. Bu havariler türlü aeonlarla özdeşleştirildi. Ay’ın görünümlerinin otuz tam gün olmadığı gerçeğine bağlı olarak, bu havarilerden biri kadındı. Bu eserlerden birinde ona Helen, diğerinde ise, Ay’ın başka bir adı olan Luna denir. Hatırlanacaktır ki, Vaftizci Yahya’yı zamansız bir ölüm yakaladı. Öldüğünde yerine Dositheus geçti, ancak Simon majik yöntemlerle Dositheus’un yerini aldı ve sonra Luna’ya âşık oldu. Origen, (2) otuz izdeşiyle birlikte Dositheus ve Simon’dan söz eder.

İlk din yazarları, genel olarak Helen’in, Simon’un majik sisteminde büyük rol oynadığına inanır. Simon Tanrının gücü’nü simgelerken, Helen de Doğruluk ruhu’nu simgeliyordu ve Tanrısallığın bir tür yansıması olduğu sanılırdı. Aziz Justin Martyr,* bize Helen’in aslında Yunanlı bir fahişe olduğunu söyler. Aziz Epiphanius, Simon’ı majik sanatında meni ve regl kanını kullanmakla suçlar. (3) Vaftiz ederken suyun üzerinde ateş görülmesini sağlaması, izdeşlerinin Ortodokslarınkinden üstün bir vaftiz biçimi olduğuna inanmalarına neden olduğu söylenir. Aziz Hippolytus, (4) Simon Magus’la ilgili daha çok şey anlatır. İblislerin yardımıyla bazı etkilere neden olduğunu söyler. Evrenin yaratılışını da kendine göre açıklar. Simon’a göre, ateş her şeyin özüdür, bundan ötürü Tanrı, Musa’nın anlattığı gibi, yanan ateşe benzer. Bunda Zerdüşt etkisi olabilir. Bu Ateşten altı çift aeon, kök ya da güç yayılır. Her çift bir erkek ve bir kadın içerir, erkek eşini korur ve ona bakar. İlk çift, bir anlamda gök ve yeryüzü olan Akıl ve Zeka ‘dır. İkincisi, Güneş ve Ay’la özdeşleştirilen Ses ve Ad’dır. Üçüncüsü hava ve su olan Mantık ve Düşünce’dir. Bu altı kök, Evrenin altı sınırsız gücünü içerir, ancak potansiyel olarak varolurlar, etkin değillerdir. Hippolytus, aynı zamanda, Simon Magus’un, sihir ve aşk iksirleri kullandığını, insanların rüya görmelerini ve aralarında Simon ve Helen’in de bulunduğu resimleri kutsal saymaları için iblisleri kandırdığını söyler.

* Martyr: Şehit ya da inancından ötürü kurban edilmiş anlamında dinsel terim. (Ed. n.)

Yılana Tapınma

Hıristiyanlığa kara majiyi katan ilk mezheplerden biri de Ferisiler ya da yılana tapanlardır. Mısır’da başka hayvanlar gibi, yılanın da kutsal sayıldığı görülür. Mısır’da birçok yerde canlı yılanlar beslenir ve onlara saygı gösterilirdi, tıpkı Yunanistan ve Roma’daki Asklepeion* tapınaklarındaki gibi. Ancak, Mısır’da İncil’den bölümler okunduğunda, klasik yazarlar tarafından Eucrates adlı ilginç bir kişinin liderliğinde, yılana tapanlardan bazıları Hıristiyan mesajını yılan kültüyle birleştirdi. Dünyanın, Satürn’ün dünyasal ruhundan başka bir şey olmayan Ialdabaoth’ın etkisiyle ve karanlık ile yasağın özüyle yaratılmış olduğuna inandılar. Âdem ile Havva’yı, İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı’ndan (Bilgi Ağacı) yemeye ikna eden yılan, genel anlayışın tersine, İsa ya da Bilgelik ve Cennetten Kovuluş kötü bir olay değil, bilinçsiz sınırlandırmalardan bilinçli özgürlüğe geçiş olarak görülürdü.

Yılan kesinlikle birçok toplumca bilgeliğin simgesi olarak kabul edildi ve bazen İsa’nın ilk örneği olarak belirir, tıpkı yılan tarafından ışınlan kişileri tedavi etmesi için Musa’nın çölde yetiştirdikleri gibi. Ancak, Epiphanius’a göre, Ferisilerin bir âdetleri vardı. Kutsal Aşai Rabbani ayininde kutsanacak ekmeği önce canlı bir yılanın çevrelemesi sağlanırdı, aynı zamanda Yuhanna’nın sözleri tekrarlanırdı: "Ve Musa’nın çölde yılanı yukarı kaldırdığı gibi, böylece İnsanoğlu’nun da yukarı kaldırılması gerektir." (Yuhanna, 3/14.)

İS 2. yüzyılın pagan filozofu Celsus,(5) Hıristiyanlığa saldırdı. Yazısında Hıristiyanların kullandığı bir majik diyagramdan söz eder. Diyagramda yedi dünyasal ruhun farklı hayvanları simgelediğini belirtir: Aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu canavar, boğa, ejderha, kartal, ayı, köpek ve eşek. Büyük Hıristiyan teolog ve kilise babası Origen, "Celsus’a Yanıt"ı yazdı. Bu eserinde diyagramı gördüğünü yazar, majiyle bağlantılı olduğunu kabul eder, ancak gerçek Hıristiyanlıkla bir ilgisi olmadığını, büyük olasılıkla günahkâr Ferisiler’in ürünü olduğunu söyler.

Tuhaf Öğretiler

Birinci yüzyılda bir başka Samaria’lı [Filistin], Menander, gnostik bir mezhebin lideridir. Irenaeus ve Eusebius onun Simon Magus’ın ardılı olduğunu söyler. Merkezi Antakya’daydı. Öğretileri Simon’unkilere benzer. Evrenin İlk Gücü’nün, bilinmez ve belki de bilinemez olduğunu, Dünyanın ise Ennoia ya da Yüce Düşünce’yle melekler ya da aeon ların yardımıyla yaratıldığını söyler. Meandor, kendinin aeon lardan biri olduğunu ve ruhları denetleyebildiğini iddia eder. İzdeşlerine bu dünyada ölümsüzlüğü ve sonsuz yaşam vaadinde bulunduğu söylenir.

*Asklepeion: Antik Yunan’da hekim-tanrı olarak kabul edilen Asklepios’a adanmış tapınak ya da şifa merkezi. En önemlisi Bergama’dadır.

Birinci yüzyılın sonuna doğru Verinthus adında bir Yahudi, Tevrat’ı yorumlamak için uyarlanmış bir gnostisizm biçimi açıkladı. İskenderiye’de eğitim görmüştü. Öğretileri, yine din yazarlarının yazılarında gösterilen kaynaklarla toparlanılabilir. Bu dünyanın yaratıcısının yüce tanrı olmadığını, yavaş yavaş yüksek ruhsal konumundan düştüğünü, Yahudilerin yasalarının daha alt bir melek tarafından hazırlandığını savundu. Halen bazı teozofi çevrelerince kullanılan, İsa ile Mesih’i birbirinden ayıran dine aykırı anlayışı oluşturdu. Buna göre, İsa, Yusuf ile Meryem’in gayri meşru oğluydu. Vaftiz edilirken, ruh biçimindeki aeon İsa’nın bedenine girdi. Ardından İsa, Yahudilerin yasalarını bildiren meleğe karşı çıktı, ancak ele geçirildi ve çarmıha gerildi. İsa yakalandığında Mesih, İsa’nın bedenini terk etti ve İsa çarmıha gerilmek üzere götürülürken cennete geri döndü. Bu dindışı düşüncelerini, daha dinsel yapıda olanlarla birleştirdi.

İkinci yüzyılın başlarında Suriyeli Saturninus da bir gnostik mezhebin lideriydi. İzdeşleri vejateryendi, dahası cinselliği şeytansı niteleyerek evlenmez ve çocuk doğurmazlardı. Dünyayı Tanrı değil yedi melek yaratmıştı, yukarıdan inen bir öngörüye göre çalışmış, ancak yalnızca dört el üzerinde yürüyen bir yaratığı yaratmayı başarmışlardır. Daha sonra, Tanrı yaratılışı tamamlamak üzere bir yaşam kıvılcımı göndermiş ve yaratık iki ayağı üzerinde doğrulmuştur. Yedi melekten biri Yahudilerin tanrısıydı. Kurtarıcı, insanları bu meleğin gücünden kurtarmak üzere gönderilmiştir. Kurtarıcı asla insan biçiminde değildi ve yalnızca bir görüntüydü. Saturninus’un kozmik planını din yazarlarından öğreniyoruz. Bu hareketin başlıca merkezi Antakya’ydı. Bu hareket orada, 2. yüzyılın ilk yirmi yılında gelişmiştir (yaklaşık İS 100-120).

Bir Yahudi olan Elxai’nin, bir başka gnostik mezhebi kurduğu söylenir. İS 101’de Alkibiades, Apamea’den (Suriye) Roma’ya bu mistiğin vahiy kitabını getirdi. Diğer gnostik eserlerden farklı olarak, Musa’nın kitaplarını yüce saydı, ancak onlara simgesel bir anlam yükledi. Boyu 160 km olan ve 24 km uzunlukta ayak izi olan Tanrının oğlu ve Ruhulkudüs’ü simgeleyen benzer ölçülerdeki kadın eşiyle iletişim sağladığını iddia etti. Hippolytus tanımladığı bu simgeleri alaya aldıysa da, bunlar kabala sembolizmini belirtir. Bu mezhebin, yeniden vaftiz edilme ve hasta kişileri yedi gün içinde dört kez suya sokmak gibi çeşitli dindışı uygulamaları vardı.

İskenderiyeli Basilides, gnostik liderlerin en etkilisi olarak kabul edilir. Mısır, Kuzey Afrika’nın çeşitli yerleri ve İspanya’da sayısız izdeşi vardı. Bazı arkeolojik kalıntılardan yola çıkarak Britanya’da da izlerine rastlanır. Menander’in ardılı olduğu, onun da ardılının kendi oğlu Isidorus olduğu söylenir. Bununla birlikte, Matta ve Petrus’un yandaşlarından Glaucus tarafından eğitildiği söylenir. Nasıl olursa olsun, onun sistemi dinden fazlasıyla ayrılır. Uygulamada ise, genelde olduğu gibi bazı resim ve melek ile ruh adlarının kullanıldığı majik bir efsundu. İzdeş adayları üç aşamadan geçebilirdi: Maddesel, zihinsel ve ruhsal. Mücevherlere yüce tanrılarının figürleri yontulurdu ve iki simgesel heykelleri vardı ki bunlardan biri, her nasılsa Basilides’in ardıllığını yapmış olabileceği Simon Magus kültünü anımsatırdı.

Basilides’in sisteminde Yüce Varlığa, Yunanca bir sözcük olan Abraksas denirdi. İbranice’de olduğu gibi, Yunan alfabesinin harfleri sayılarla eşleştirilir. Abraksas adının harflerinin sayısal değerleri toplanırsa 365 sayısı elde edilir. Bu yalnızca bir yılın gün sayısı değil, Basilides izdeşlerine göre aeonların, cennetlerin, ruhların düzeninin ve insan bedenindeki kemiklerin sayısıdır. (6) Abraksas, mücevherlerin üzerinde, insan gövdeli, insan kollu, horoz başlı ve bacak yerine yılanlar olan bir biçimde betimlenir. Kırbaç ve kalkan taşır. Bazen dört atın çektiği bir at arabasında resmedilir. Her iki yanında güneş ve ay bulunabilirdi. Bu varlık dünyayı yaratmadı, ancak en azından hayvanların yaratıldığı aşamaya dek aeon ların yaratılış çalışmasını onaylamıştır. Anlaşılan beşer ruhu, son sistemde olduğu gibi Tanrıdan gelmişti. Ancak, insanoğlu özellikle Yahudi ulusunu yöneten melekten çok çekti, bu nedenle Yüce Varlık insan, İsa’yla daha önce belirtildiği gibi birleşen Nous ya da İsa adında ilk aeon u gönderdi. İsa, insan olan İsa’yı çarmıha gerilmeden önce terk etti. Daha sonra, Basilides izdeşleri onun İsa değil, vahiy edilen öyküden anımsanacağı gibi, İsa’ya çarmıhı taşımasına yardım eden ve onun yerine çarmıha gerilen Siren’li Simon olduğunu söyledi.

Basilides astrolojinin güçlü savunucularındandı. Beytlehem Yıldızı’ndan, müneccimlere İsa’nın gelişini bildiren astronomik fenomen olarak söz eder. Bununla birlikte Hippolytus’a göre, İsa’nın bir ara söylediği, "Saatim henüz gelmedi," sözünün, İsa’nın astrolojiyi kullandığının açık belirtisi olduğunu söyledi.

İskenderiyeli Carprocates, Mısır’da oldukça çok izdeşi olan bir başka gnostik liderdi. Bayan izdeşlerinden biri olan Marcelina, bu hareketi yaklaşık İS 150’de Roma’ya taşıdı. Bu mezhepte heykeller yaygın olarak kullanılırdı. Marceline ve genç yaşta ölen Epiphanes’in (Carpocrates’ın oğlu) resimlerinin olduğundan söz edilir. İsa Mesih’in resimlerinin yanısıra, Pythagoras, Platon, Aristoteles ve diğer pagan bilginlerinin resimlerini de kullandılar. İsa’yı, Yusuf ve Meryem’in gayri meşru çocuğu olarak görüp, yaratılışının diğer insanlardan hiçbir farkı olmadığını söylediler. Beşerî içgüdüler doğru ya da yanlış değildi, yalnızca düşüncelere ve söylenilenlere göre uygulanırdı. Sonuç olarak, mallar ve kadınlar ortaktı. Kimilerine göre Carpocrates açıkça büyü, iksir, uyuşturucu ve ruhların mesajlarını kullanıyordu.

İskenderiyeli Valentinus, büyük olasılıkla gnostiklerin arasında en başarılı olanıydı. Yaklaşık olarak İS 140’da Mısır’dan çıkıp, 157’ye kadar çalıştığı Roma’ya gitti. Yüzyılın sonunda, Avrupa, Asya ve Afrika’nın çeşitli yerlerinde, ancak en çok da Kıbrıs’ta sayısız müridi vardı. İS 160’da öldü. Sistemi karmaşık sayılabilir ve bu sistemde İsa da Mesih de birbirinden farklı aeon lardır. Valentinus’un ölümünden sonra çok sayıda izleyicisi, birkaç liderin yönetiminde bölündü ve kimileri yeterince karmaşık olan sisteme başka kavramlar da eklediler. Hareket, 3. yüzyılın başında en üst noktaya ulaştı, ancak 5. yüzyılda, tümüyle yok olmuş görünüyor.

İkinci yüzyılın ortalarında Valentinus’un en etkileyici ardılı Marcus’du. Irenaeus, Hippolytus ve Epiphanes, onun yaptıkları ve düşüncelerinden söz ederler. Majik sanat ve bilimlerinde oldukça deneyimliydi. Sayı ve harflere büyük önem verirdi. Gerçeğin ta kendisi, Yunan alfabesiyle simgeleştirilmişti. İsa’ya o nedenle Alfa ve Omega denildi. Sayılar ve harfler çağdaş numerolojide olduğu gibi birbiriyle ilişkiliydi. Marcus, ayrıca, adlarının sayısına göre otları da kullandı. Yedi sesli harfin yedi gezegenle ilişkili olduğunu söyledi. Ruh çağırır (Irenaeus, iblisleri çağırdığını öne sürer) ve onların yardımıyla kehanette bulunurdu. Kadın izdeşlerini de kehanette bulunmaları için cesaretlendirir ve kehanette bulunacak olanları kura çekerek seçerdi. Seçtiği kişilere majik güçlerini aktardığını iddia ederdi. Aşk iksirleri kullanarak kadınları baştan çıkarmakla suçlandı ve olağan cinsel ahlak kurallarının ötesinde olduğu iddia edildi. Marcus, Kutsal Aşai Rabbani ayininde bazı günahkâr numaralar yapardı. Bazen biri büyük biri küçük iki kadehle Komünyon kutsamasında bulunurdu. Küçük kadehin içindekini büyüğe aktarır, diğer kadeh ağzına kadar dolar, hatta taşar ya da taşacak gibi olurdu. Diğer bir numarası, beyaz şarabı üç kaba aktarmaktı, birinde kan kırmızısı rengine diğeri mora, diğerindeyse laciverte dönüşürlerdi. Aeon Charis’in kanının kaplardan birine damladığı sanılırdı. Epiphanes bunun şeytani majiyle yapıldığını söyler ve Hippolytus ise kimyasalların kullanıldığını belirtir.

Aynı dönemde başka gnostikler de vardı, ancak onlar majik bakımdan daha az önem taşırlar.

Şeytana Tapınma

Dünyanın kötü bir güç tarafından yaratıldığı inancı, adım adım bu gücün sevgisini kazanma çabalarına dönüşmüştür. Sonunda, gnostik hareketin yavaş yavaş geliştirilmesiyle karşımıza şişirilmiş bir şeytana tapınma çıkar. En çok bugün hâlâ varolduğu Ortadoğu’da ilgi gördü ve hiçbir bağlantısı olmadığı ve tümüyle farklı olan Avrupa’daki büyücülük hareketiyle karıştırılmamalıdır. Aslında, gnostik kökenli şeytana tapanlar korkunun esiridirler; öte yandan iyi ve alçakgönüllülerdir.

Tüm bunları başlatan kişi aslında gnostik değildi (7) , gerçi onun için "gnostiklerin sonuncusu" denirdi. (8) Bu kişi, Edessa’lı (Suriye) Bardesanes’di (İS 154-222). Onun İskenderiyeli (9) ve Manesli (10) Aziz Clement’in öğretmeni olduğu sanılmaktaydı. Bardesanes astroloji öğretmeniydi, öte yandan özgür irade görüşünün güçlü bir destekçisiydi. Bu nedenle yıldızların her şeyi yönetmediğini yalın bir biçimde açıkladı ve bu gerçeğin kanıtı olarak farklı halkların gelenekleri arasındaki farklılıkları aktardı. Suriye dilinde, "Ülkelerin Yasaları Kitabı"nı yazdı. Bu eser hâlâ bulunmaktadır ve Thorndike’e göre, (11) İngilizce’ye çevrilmiştir. Ayrıca, öğretisini yaymak amacıyla birçok ilahi yazdı.(12) İsa’nın bedeni ve yeniden dirilmesi gerçeğini reddetti. Dünyadaki kötülüğün iyilikle eşit ya da neredeyse eşit olduğuna karar verdi. Önceden gördüğümüz gibi, Zerdüştçülükte de yer alan bu düşünce Bardesanes’in Yezidilerin kurucusu sanılmasına neden oldu.

Maniheizm’in kurucusu Manes ya da Mani Ecbatana Med ülkesinde doğdu, Pers asıllıydı ve Zerdüşt dinine göre yetiştirildi. Hıristiyan oldu, ancak eninde sonunda, güçlü bir kötü varlıkla birlikte iyi bir Tanrının olduğu düşüncesinin açıkça ilgisini çekmesiyle Gnostisizm’den etkilendi. Kuşkusuz, Bardesanes, Basilides ve katı bir münzevî eğilim de katan Marcion’dan etkilendi. Sonuçta, Maniheizm oldukça gelişmiş bir majik külte sahipti. Örneğin, Thorndike (13)İS 900’dan kalma Maniheist bir metinden söz eder. Bu eserde yedi gezegen, beş madde, beş majik bitki, beş tanrı ve beş canlı varlık türü: insanlar, dört ayaklı hayvanlar, sürüngenler, suda yaşayan ve uçan hayvanlardan söz ediliyordu. Tümü tanrıların hapsettiği beş iblisle özdeşleştirilir. Şeytanın, insanın akıl gücünü hapsettiğini ve bunların Mani’nin ileri sürdüğü beş kurtarıcı; acıma, pişmanlık, sabır, bilgelik ve inanç tarafından özgür bırakılabileceği belirtilir. Başka sayılara dayanan daha birçok sayısal ilişkilendirmeler vardır, örneğin, 10 gök, 12 büyük kral vs. Bu elbette, geç gelişmiş Maniheizmdedir, ancak sistemin adil sunumudur. Bunun güçlü bir biçimde astrolojik olduğunu biliyoruz. Hippo’lu Aziz Augustine gençken bir Mani izdeşi ve ateşli bir astrologdu. Hıristiyan olduktan sonra, bazı doğa nesnelerinin Güneş’ten ve Ay’dan bir noktaya kadar etkilendiğini kabul etse de, astrolojiye saldıran bir yazı yazdı. Mani’nin ölümünden sonra Maniheistler, Mani’nin yerini alan bir başrahip, oniki havari, rahiplerin yanısıra yetmişiki piskopos, diyakonlar ve vaizlerden oluşan bir hiyerarşi oluşturdu. Vaftiz olmak yerine yağla kutsanırlardı. Aşai Rabbani ayinleri olur, ancak pazar günü oruç tutarlardı. Maniheizm Asya’da hızla yayıldı, kısa sürede Mısır ve Roma’ya ulaştı ve 6. yüzyıla dek varlığını sürdürdü. Politikada hak iddia ederdi ki o günlerde politikayla din birbiriyle içli dışlıydı. Bu nedenle, Hıristiyanlıkta olduğu gibi sert baskılar gördü. Mani, Pers Kralıyla zıtlaştı. Kısa süre sonra tutuklandı ve Persler tarafından İS 277’de diri diri derisi yüzüldü.(14) Mani’nin Süryanice altı eseri ve oldukça bozuk olduğunu öne sürdüğü İncil’in karşıtı olan Farsça bir Kutsal Vahiy (15) yazdığı söylenir. İsa’nın Mitra ile bir olduğunu, onun düşsel bir bedenle dünyaya konuk olduğunu, Şefaatçiyi (Paraclete) göndereceğine söz verdiğini ve bu Şefaatçi’nin Mani olduğunu belirtti.

İS 385’te Priscillian adında Hıristiyan bir piskopos Treves’te birkaç arkadaşıyla birlikte büyücülükle suçlanarak idam edildi. Galya* ve özellikle İspanya’da gnostik ya da Maniheist düşünceyle Katolik dinini birleştirmeye çalışan güçlü bir hareketin lideriydi. İsa’nın doğumu ve tekrar doğumu düşüncesine karşı çıktı ve dünyayı kötü bir maddenin yarattığına inandı. Priscillian’in bazı eserleri hâlâ varlığını sürdürmektedir. İdam, Galya ve İtalya’nın piskoposlarınca büyük üzüntüyle karşılandı, çünkü o zamanlarda Katolik inançlarına karşı çıkanlara karşı cezalandırıcı bir davranışta bulunmak gelenekleşmemişti.

Mandaeanler (Sabiiler) ya da Yuhanna’nın Hıristiyanları, Bağdat’ın güneyinde varlığını sürdüren sayıca az bir mezheptir. Manda, gnosis (16) ile eş anlamlıdır. Onların Vaftizci Yahya’nın mezhebinden olduğu söylenir. Vaftizci Yahya’nın izlenmesinin bazı gnostiklerce savunulduğu anımsanacaktır ve bu günümüze kadar sürmüş olabilir. Vaftiz, ana ayinlerinden biriydi, ancak arınmak için çok sık yinelenirdi. Birkaç alt bölümü de olan dört ana ayinsel yemekleri vardır.(17) Bunlardan bazıları ekmeği kullanır, ancak çoğunlukla diğer törenlerde kullanılan şarabın yerini su alır. Aralarında birkaç tür daha yemek vardır ve bazen bir güvercin ve bir koyun kurban edilir. Sünnet töreni yoktur. Biri astrolojiye adanmış, beş kutsal kitapları vardır. (18) Sabiiler’de, Kaide astrolojisinden birçok iz bulunur. Pleiades takımyıldızına ve Kutup Yıldızı’na büyük önem verirler. Kalıcı hiçbir tapınakları yoktur, ancak gerektiğinde dallardan oluşan tapınaklar inşa ederler. Budge’e göre,(19) bazı bölümleri çağımızın ilk yüzyılı kadar eski, birkaç kutsal kitapları vardır. Mandean teolojisi kuşkusuz Gnostiklerden türemiştir. Dünya ve insan, Thorndike’a göre, (20) Ferisîlerin Ialdabaoth’una bağlı bir demiurge tarafından yaratılmış, tarih, gezegenlerle uyumlu olarak yedi aşamaya bölünmüştü. İsa’nın Merkür gezegeni tarafından yaratıldığı sanılmaktaydı. Kozmolojilerinde, numerolojinin özellikle 5, 7, 12 ve 360 sayılarının önemli bir yeri vardı.

* Galya; Bugünkü Fransa ve İtalya’nın kuzeyini kapsayan bölge. (Ed. n.)

Yezidîlerin merkezi Mezopotamya’da Musul’du ve dağınık bir biçimde de olsa Irak, Ermenistan ve Kafkaslara yayılmışlardı. Yaşadıkları her bölgede, üzerinde uzun koni biçimli, dikey beyaz, kenarları derinlemesine oyulmuş, sivri bir kule biçiminde anlaşılmaz türbeler görürüz. Betondan yapılmıştır. Her biri bir azize adanmış, ancak tamamıyla kutsal kişilerin mezarları değildirler. Belirli mağara ve ağaçlar da kutsal sayılır. Küçük tapınaklar inşa ederler. Kutsal yılanlar beslerler. Mavi renkten (21) özellikle nefret ederler. Onlara konuk olan herkes dost insanlar oldukları konusunda görüş birliği içerisindedir ama şöyle bir tuhaflıkları vardır: Adından asla söz edilmemesi gereken ve Melek Tavus olarak adlandırdıkları Şeytandan fazlasıyla korkarlar. Ona ilişkin kuş benzeri resimleri vardır. (22) Yedi ruhtan biridir ve en çok ona önem verilir. Onlara göre, Yüce Tanrıya ibadet etmeye gerek yoktur. O asla birine zarar vermez. Kötü olanın sevgisi kazanılmalıdır. O iyilik de yapabilir, kötülük de yapabilir, ancak Yüce Tanrı hep iyilik yapar. Kötü olanın Yüce Tanrıyla her an uzlaşabileceğine inanırlar. İsa’nın çarmıhta öldüğüne inanmazlar ama ilahi hiyerarşilerine İsa’yı da katarlar. Dünyasal hiyerarşilerinde babadan oğula geçen rahiplik ve yüce başrahiplik birkaç rütbeye bağlıdır. Dindarlar da, rahipler de vaftiz edilir ve erkekler çoğunlukla sünnet edilir ama bu belki de Müslüman komşularıyla anlaşmak için ortaya çıkmış olabilir ve isteğe bağlı gibi görünmektedir. Kadınlar çarşaf giymez. Reenkarnasyona inanırlar ve en azından bazıları, ender de olsa, insanların bir hayvan olarak yeniden yaşayacağına dair inançlara sahiptirler.

Yezidiler İsa ve çeşitli İncil peygamberleri dışında, 1155’te ölen aziz ya da şeyh Adi ben Masafir’e saygı duyarlar. Müslüman etkisi nedeniyle halife de denilen bu başrahibin, doğrudan Adi’nin soyundan olduğuna inanılır. Yalvah adında bir kutsal kitapları vardır ama gizlidir. Yirminci yüzyılın başlarında bir çevirisi çıktı ama bilginler bunun düzmece olduğunu düşünürler. (23)

Gnostik Kalıntılar

Gnostik kuramlara ilişkin bilgilerimizin çoğu din yazarlarının yazılarından gelir. Ayrıca, genel olarak Gnostiklerle ilişkilendirilen ve uygulanan verilerle bağdaşması zor olan arkelolojik kalıntılar vardır. Bunların çoğu, Mısır ve az da olsa Anadolu’da bulunan İÖ 250 – İS 400’den kalma taşlardır. Gökcevher, yeşim taşı, kantaşı, akik, kırmızı akik, yeşilimsi kuvartz, gökzümrüt, damarlı akik, necef taşı ya da granit, üçgen, kare ya da oval olabilirler ve üzerlerinde çeşitli figürler oyulmuştur. Artık, İsa’dan önceki dönemden kalma denilenlerin doğru olarak gnostik sayılamayacağı oldukça açıktır ve hatta, erken Mısır mitolojisinden bilinen kişilikleri resmederler. Aralarında Osiris, Isis, Harpokrates, Harthor, Thoth ve Anubis vardır. Daha sonra bunlar Hıristiyan figürlerinden daha çok önem taşımaya başlar. Osiris ya da Serapis figürleri İsa ile özdeşleştirilir. Isis Meryem olur, Hathor Sophia olur. Abraksas’ta durum değişir. Bunlar daha sonra gerçekleşir ve bu nazarlıkların gnostik özellikte olduklarına ilişkin kuşku yoktur. Ferisilerin yılanı gibi, diğer figürler ve yedi dünyasal ruhu simgeleyen hayvanlar, sık sık Yunan tanrılarıyla karışmış olarak karşımıza çıkar. Çoğunda, daha çok İbranice’den türeyen sözcükler Yunan majiskül harfleriyle yazılıdır. Iao, Sabaoth, Adonai (ya da Adonaus), Ialdabaoth, Elvens, Oreus ve Astanphaeus gibi adlar sık sık majide kullanılır ve bu Ortaçağ’a dek sürmüştür. Bunlar Ferisiler arasında (Aziz Irenaeus’a göre), cennetten kovulan Ialdabaoth ya da Satürn’ün lideri olduğu yedi şeytanı simgeliyordu. Öte yandan, yukarıda yazılı ilk üçü gibi bu adlar Ortodokslukta Yüce Tanrıyı belirtmede kullanıldı.

Setian gnostikleri de onları yedi dünyasal ruh yerine kullandı. Setianlar, Âdem’in üçüncü oğlu Şit’i (Seth, Set) yücelten ve hatta Şit’i İsa’yla özdeşleş-tiren küçük bir gnostic topluluktu. Josephus, "Jewish Antiquities"inde (Yahudi Sanat Eserleri)24 Şit’in çocuklarının ilk astronomlar ya da daha doğrusu, ilk astrologlar olduğunu ve Âdem’in dünyanın bir kez ateşle, bir kez suyla yok edileceğine ilişkin kehanetine göre, buluşlarını biri tuğladan (yangına dayanması için), diğeri taştan (sele dayanması için) iki

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.jpg[/IMG]

Evrenin Hermetik Tasarımı (1749) sütuna yazdıklarını ve birinin Siriad ülkesinde (Mısır) bulunduğunu söylerler. Başka bir efsane, iki sütunun da Tufan’dan sağlam çıktığını ve sırayla Hermes Trimegistus ve Pythagoras tarafından bulunduğunu söyler. Kabalacı öğretide olduğu gibi, iki sütunun Gnostik öğretide de önemli bir yeri vardır ve farmasonluk böyle yaygınlaşmıştır. (25)

Pistis Sophia 5. ve 6. yüzyıllardan kalma bir Kıptî elyazmasıdır ve büyük olasılıkla özgün biçimi Yunancaydı. Latince, Fransızca, Almanca ve İngilizce (26) çevirisi vardır. Kitapta hiçbir kara majik unsur yoktur ve gerçekte, uyuşturucunun kullanımını da, bu tür uygulamaları da yasaklar. Çoğu Gnostik öğretiden farklı olarak, kitap Tevrat’ın öğretisine karşı değildir. Yeniden dirildikten sonra İsa’nın Havarileriyle birlikte, Meryem Ana, Mary Magdalena ve Martha’ya aktardığı öğretilerini içerdiğini iddia eder. İsa, onların birçok sorusunu yanıtlar. Kitaba göre, İsa dirildikten sonra onlarla onbir yıl yaşadı. İsa’nın, pusula ibreleri, ateş, şarap ve sudan yararlandığı çok güçlü kutsal uygulamalarını anlatır. Misterler’de yer alanlara, doğal olayların ayrıntılarını vermekle kalmaz, aynı zamanda gerçek bir Ruhsal Bilim’in ortaya konulacağından da söz edilir.

Hatta kitapta, İsa’ya ışıktan bir örtü giydiren bir dişil gücün günahtan arındırıldığı öykünün anahatlarının belirtileri vardır.

N O T L A R 1 Resullerin İşleri, 8/ 9-24.

2 Thorndike: "History of Magic and Experimental Science" (Maji Tarihi ve Deneysel Bilim), cilt I, 1929. Simon Magus’la ilgili birkaç kaynağı bu yazara borçluyum.

3 G. R. S. Mead, 1896 ve G. Horner, 1924 tarafından çevrilen Gnostik eser Pistis-Sophia’ya eklenen "The Book of the Saviour"da (Kurtarıcının Kitabı) korkunç bir günah olduğu yazar.

4 "The Wriüngs of Hippolytus" (Hippolytus’un Yazıları), 2 cilt, çeviri Edinburgh, 1868-1869.

5 Daha sonraki yüzyılda yaşayan aynı adlı tıp yazarıyla karıştırılmamalıdır.

6 Bu sayının herhangi bir yönteme göre yanlış olduğunu belirtmeye gerek bile yok.

7 Thorndike, a. g. e. "An Encyclopedia of Religions" (Dinler Ansiklopedisi), Londra

8 M. A. Canney: 1921.

9 Canney, a. g. e.

10 Thorndike, a. g. e.

11 a.g.e.

12 Canney, a.g.e.

13 a.g.e. Metin 1913’te gün ışığına çıkarıldı.

14 Olağan öykü budur; Widengren ["Mani and Manichaeism" (Mani ve Maniheizm), 1961, çeviri 1965] onun zincire vurulduğunu ve bunun sonucunda öldüğünü söyler.

15 Canney, a.g.e.

16 Canney, a.g.e.

17 E. S. Drower: "Water into Wine" (Sudan Şaraba Doğru), Londra 1956.

18 Canney, a.g.e.

19 "Amulets and Superstitions" (Nazarlıklar ve Batıl İnançlar), Londra 1930.

20 a.g.e.

21 Ya da Satürn’ün = Şeytan? kutsal saydığı çivit mavisi olabilir.

22 Bu kuş Müslümanların olağanüstü simurg’u ile eşleştirilmiştir.

23 Canney, a.g.e.

24 Bölüm II, sayfa 27, "İşler", çeviri, Londra, tarih verilmemiş.

25 J. S. M. Ward: "Freemasonry and the Ancient Gods" (Farmasonluk ve Kadim Tanrılar), Londra, 1921, bu sütunlardan söz eder.

26 İngilizce çevirisi G. R. S. Mead, 1896 ve G. Horner’dandır, 1924.

Kaynak : Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi / W.B.Crow

Previous

Felsefe Tarihi

Herakleitos: Parmenides’in Durağan Ve Değişmez Varlığına Karşi, Niteliksel Değişme Ol

Next

Yorum yapın