Basın Özgürlüğü Ve Basının Sorumluluğu

|

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE BASININ SORUMLULUĞU

1. 1. Basın Özgürlüğü ve İletişim Hakkı

1. 1. 1. Basın Özgürlüğü

Demokrat rejimlerde kişi özgürlüğü, iletişim özgürlüğü ve serbest Pazar ekonomisi vazgeçilmez temel unsurlardır. Basın özgürlüğünün sınırı, kişi özgürlüğünün sınırıdır. Basın özgürlüğü, kişi özgürlüğünün sınırlarına tecavüz edemez. Çoğu ülkenin anayasalarında iletişim özgürlüğüne yer verilmiştir. "Ancak" ile başlayan bir takım kısıtlamalar da eksik değildir.

Çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü, demokratik sistem ve hukuk devletinin gereklerine uygun olarak, basının da özgür olması çok doğaldır. Tüm iletişim araçları gibi, basının da haber ve bilgi dolaşımı gerçekleştirme niteliğiyle, halkın bilgilenmesini sağlayan önemli bir araç olduğu kesindir. Çağdaş demokratik anlayış da bunu gerektirmekte, bununla anlam kazanmaktadır. Basın, kamuoyunun oluşturulmasında önemli bir görev üstlenmiştir. Demokratik sistemin sağlıklı biçimde işleyebilmesinin temel koşullarından biri de basın özgürlüğünün tam ve çağdaş anlamda gerçekleştirilmesidir.[1]

Özgür basın, ifade özgürlüğünün merkezinde yer alır. ABD Anayasasının birinci maddesi "Kongre ifade özgürlüğünü ya da basın özgürlüğünü kısıtlama altına alacak hiçbir yazı çıkaramaz" demektedir.[2]

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi şöyle düzenlenmiştir:

-Herkes ifade hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müsaadesi olmaksızın ve ulusal sınırlara bakılmaksızın, bir görüşe sahip olma, haber ve düşünceleri elde etme ve bunları ulaştırma özgürlüğünü içerir.

-Bu özgürlükler kullanılırken ödev ve sorumluluk içinde hareket edilmesi gerektiğinden, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü ya da kamu güvenliği, genel sağlık ve ahlakın korunması, şeref ve hakların korunması amacıyla hukukun ön gördüğü yasak ve yaptırımlara tabi tutulabilir.[3]

Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır. Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan merciinin emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunla belirtilir.[4]

Basın Meslek İlkeleri’nin önsözünde şöyle denmekte:

İletişim Özgürlüğünü, ülkemizde insanca yaşamanın, saydam bir yönetime kavuşmanın ve demokratik sistemin temel koşulu sayan biz gazeteciler; kanun koyucunun ve öteki kurum ve kişilerin iletişim özgürlüğünü kısıtlamalarına her zaman ve her yerde karşı çıkacağız.[5]

1. 1. 2. İletişim Hakkı

İletişim, toplumsal bir olay ve gereksinimdir. İletişim olmasa toplumsal hayatın

sürmesi imkansızlaşır. Fakat gazete sahibi, editörü ve yazarlarının bu hakkı, kişisel yararları için kullanmamaları gerekir.

İletişim hakkı, bireyin vazgeçilmez haklarından biri olarak kabul edilmektedir. İletişim hakkının kullanılmasında, karşılıklı yükümlülükler ve zorunluluklar bulunduğu gibi saygı ve hoşgörü ilkeleri de yer almaktadır. İletişim haklarının kullanılmasında ayrıca toplumsal, kültürel ve ekonomik etmenlerin yanı sıra, yöresel özellikler de göz önünde bulundurulmalıdır.[6]

Bazı demokratik toplumlarda iletişim yoluyla bilgiye ulaşma, genelde bir hak olarak düşünülür. Bilgi edinmenin yalnızca bir hak değil, bir gereksinim olduğu gözden kaçar. Bilgi olmadan birey kendini toplumun bir parçası olarak hissedemez.[7]

1. 2. Basının Sorumluluğu

Basının Hakları olduğu gibi sorumlulukları ve uyması gereken bazı ahlaki kuralları da vardır. Basın; dürüst, tarafsız olmalı, kamu yararı gözetmeli, kişilik haklarına ve özel yaşama saygılı olmalı, kişisel çıkar düşünmemelidir.

İletişim özgürlüğünün kullanılmaya başlandığı noktada bu özgürlüğü kullanım sorumluluğu başlar. Özgürlük ve sorumluluk dünyaya yapışık gelmiş ve aynı organları ortak kullanan ikiz kardeş gibidirler. Bu yapışık ikiz kardeşler birlikte yaşamak için dünyaya gelmişler. Bu ikizler, en ehil cerrahlar tarafından bile birbirinden ayrılmak istendiğinde büyük bir olasılıkla ikisinin de yaşama olanakları kaybolur. Özgürlük ve sorumluluk, bütünün olmazsa olmaz iki temel unsurudur.[8]

1926 yılında Profesyonel Gazeteciler Cemiyetinin çıkardığı Sigma Delta CHİ Ahlak Yasası, gazetecilerin görev ve sorumluluklarını şöyle açıklamaktadır: Kamunun, kendisini ilgilendiren önemli olaylardan haberdar olma hakkı, kitle iletişim araçlarının görevlerini biçimlemektedir. Haber dağılımı ve kamuoyunun aydınlatılması, genel fayda ve yarara hizmet eder. Kamuoyu temsilen yürüttükleri bu görevi suistimal eden gazeteciler kendilerine gösterilen güveni kötüye kullanmış olurlar.

Kitle iletişim araçları, kamuyla ilgili tartışma ve bilgileri, anayasal haber alma, iletme görev ve hakları çerçevesinde yerine getirir. Kamunun aydınlatılmasının, adaletin yerine gelmesinde katkıda bulunacağına ve anayasal görevimizin gereği, kamunun gerçeği bilme hakkı çerçevesinde aramak olduğuna inanıyoruz. Bu sorumluluklar gazetecinin görevlerini zeka, açıklık, kesinlik ve adaletle yerine getirmelerini zorunlu kılar.

Armağan, iyilik, bedava seyahat, özel uygulama ve ayrıcalıklar gazetecilerle, işverenler arasındaki bütünlüğe zarar verebilir. Değerli hiçbir şey kabul edilmemelidir.

İkinci bir iş, politik yan tutmaktan, gazeteciler ve işverenlerin bütünlüğünü zedelemesi halinde uzak durulmalıdır.

Özel kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrulanmaksızın ya da haber değeri, taşımadıkları halde yayınlanmamalıdır.

Gazeteciler, engellere rağmen kamu yararına hizmeti dokunacak haberleri araştıracaklardır.

Gazeteciler bilgi edindikleri özel kaynakların gizliliğinin korunmasına saygı gösterirler.

1. 2. 1. Kamu Yararı

3984 Sayılı kanunun 4. maddesi iletişim özgürlüğünü halk adına kullananların öncelikle ve özellikle, eylemlerini "Kamu hizmet anlayışı" ile hazırlamalarını ve kamu yararı gözetmelerini zorunlu kılmıştır.

Haberi oluşturan en temel unsur kamu yararıdır. Haberin hazırlanmasında ve sunulmasında halkın haber alma ve bilgi edinme hakkına meşruiyet kazandıran "kamu yararı" gözetilmemiş, bunun yerine ticari kaygılar ve subjektif ve konjonktürel etkiler ön plana çıkmışsa; haberin temel öğesi olan "kamu yararı" yok sayılmış demektir. Dolayısıyla bu anlayışla hazırlanan haber, program bireyi ve toplumu gözetmeyen ve odağında kamu hizmet anlayışı ve kamu yararı olmayan ve 3984 sayılı kanunun ruhuna aykırı bir uygulamadır.[9]

Habere konu olan bazı olaylarda, kişilik haklarına saldırıda bulunulmuş olsa dahi, kişinin hakları feda edilebilir. Yani kamu yararı, kişilik haklarından daha üstün tutulabilir. Bu seçim açısından en önemli koşul, haberin verilmesinde bir kamu yararı bulunmasında kamu yararı yoksa, gazeteci için "haber verme hakkından söz edilemez."[10]

Haber, kamunun ilgisini çekecek nitelik taşımalıdır. Bilinmesinde kamu yararı olmayan bir haber, kamunun ilgisini ya da merakını çekse bile haber verme hakkının koşulu sayılmayabilir.[11]

1. 2. 2 Basının Tarafsızlığı

Bireyin toplumsal yapısı ve düşüncesi tarafsız değildir. Bireyin, kendine sunulan öneriler, bir konu ya da ulaştırılan bir mesaj hakkında daha önceden az çok olumlu ya da olumsuz bir fikri vardır. Kant’a göre de, rasyonel sayılan günümüz insanı, aklının söylediğinin yanı sıra, duygular, tutkular, arzular gibi başka faktörlerden de etkilenir.[12]

Haber izlemek, seçmek, araştırmak, düzeltmek, yazmak ve de yayımlamak, özetle haber üretimi, bir eylem dizisidir. Birey gerçekleştirdiği her eyleme kişiliğini koyar. Kişilik, öncelikle genlerin, daha sonra ailenin, yakın çevrenin, eğitim kurumlarının, iş ortamlarının, yaşanılan yörenin, coğrafi konumun, ülkenin, kıtanın, iklimin, uzak çevrenin, manevi değerlerin, inançların, dinin, toplumsal ilişkilerin etkisiyle oluşur.[13]

Gazeteci, haber yazan, yazı yazan, araştıran, fotoğraf çeken, karikatür çizen, sayfaları düzenleyen kişidir. Hiç kimse, gazetecinin tarafsız olduğunu iddia edemez. Nasıl herkesin bir görüşü varsa, gazetecinin de görüşü vardır. Ancak haberlerini tarafsız yazmak zorundadır. Ancak köşesi olan ve orada yazı yazan bir gazeteci, ister istemez taraftır. En önemlisi, bu taraf olma olayının arkasında, kişisel çıkar bulunup bulunmadığıdır. Bunun da ötesinde, gazetecilik ahlakına ve kişisel ahlaka ters düşen şeyler yapıp yapmadığıdır.[14]

Haber üretiminin her aşamasında; önyargılı davranmamak, olayın gerçek olduğunu belgelemek, olaya duygu karıştırmamak, olaya politik ya da ekonomik görüşleri katmamak, olguları saptırmamak, olayları küçültmemek, olguları abartmamak, özel bir amaca hizmet etmemek, yorum yapmamak gibi ilkeler göz ardı edilmemelidir.[15]

Devlet tarafından güdülmeyen, sansüre tabi tutulmayan kitle iletişim araçları, özgürlükçü demokrasinin temel öğelerinden biridir. Ancak, devletler, bazı kuruluş ve kişilerden doğrudan, bazen de dolaylı biçimde maddi destek alan kitle iletişim araçlarının tarafsızlığından, bağımsızlığından dolayısıyla demokrasiye katkılarından söz edilemez.[16]

1. 2. 3. Basının Kişilik Hakları ve Özel Yaşama Saygısı

Kişilik hakları, kişiye bağlı haklardan olduğundan, başkasına devredilemez. Bu haklardan kural olarak vazgeçilemez. Kişilik haklarını, kişinin toplum içindeki saygınlığını ve kişiliğini, serbestçe geliştirilmesini sağlayan öğelerin tümü üzerindeki hakları olarak tanımlamak mümkündür. Kişinin onur ve saygınlığını, toplum içinde ortadan kaldıran ya da zedeleyen tüm saldırılar "kişilik hakkına" saldırı olarak kabul edilir.[17]

Özel yaşam, kişinin gizli tutmakta doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ve kişisel çıkarı bulunan konulardır. Özel yaşamın ihlali ise, kişinin belirlenen nitelikteki yaşamının gizlilik niteliğinin ortadan kaldırılması ya da ona müdahale edilmesidir. Korunan özel yaşam, herkes tarafından bilinmeyen bir yaşamdır. Özel araştırma ve bilgi edinmeyle sağlanan, kişiye ait özelliklerin öğrenilmesi, ‘özel yaşam’dır. Kişinin yaşam çevresi üçe ayrılır:

1-Kişinin ortak yaşam alanı: Kişi tüm topluma açıktır. Toplumsal ilişkiler içinde yaşamını sürdürür. Gizli yönü yoktur. Bu alanla ilgili açıklamaların hiçbiri hukuka aykırı nitelik taşımaz.

2-Kişinin özel yaşamı: O kişinin sadece çevresi tarafından bilinen yaşamıdır. Bu yaşam, belirli bir nedenle birlikte bulunmaktan doğan olanakların sonucu öğrenilebilen yaşamdır.

3-Kişinin gizli yaşamı: Kişinin sadece kendisi için saklı tuttuğu, başkalarından gizlediği yaşam alanıdır. Ancak o kişinin iznine bağlı olarak öğrenilmesi hakkı vardır. Özel yaşam sır niteliğindedir. Özel yaşamın gizliliğini ihlal eden fiiller, hukuka aykırı nitelik taşır.[18]

Özel yaşamla ilgili bilgilerin, sır sahibinin rızası olmaksızın, hukuka aykırı yollarla elde edilmesi durumunda, yapılacak yayın fiilinin de hukuka aykırı olacağı genellikle kabul edilir.[19]

1. 2. 4. Basının Dürüstlüğü

Zaman zaman bazı basın ve basın mensupları kişisel menfaatleri için basın ahlak kurallarına ve dürüstlüğe aykırı tutumlar içine girmişlerdir. Times gazetesi bile kuruluş yıllarında kişi ve kuruluşlar hakkında yanlış ve kasıtlı haberler yazmış. Bu kişi ve kuruluşlar tekzip haklarını kullanmak istediklerinde onlardan tekzibi gazeteye koymak için para talep edilmiştir. Fakat daha sonraları Times, bu yanlış tutumundan vazgeçmiş ve bugünkü saygınlığını kazanmıştır. Gazeteci, mesleğini kullanarak bir kurum ve kişiden maddi kazanç sağlayamaz. Doğruluğuna emin olmadığı haberi gazeteye koymaz. Haberi en az iki kaynaktan doğrulatarak yazar. Gazete, haberlerde yansız ve dürüst olmalıdır.

1. 3. Basında Özdenetim

Dünyada ve ülkemizde siyasi otorite, basına bazı olanak ve ayrıcalıklar tanıdığı gibi ağır veya hafif cezai yaptırımlar da koyabilmektedir.

Basın mensupları, bu olanak ve ayrıcalıkların kalkmasını önlemek, cezai yaptırımların kalkmasını en azından hafifletilmesini sağlamak, okuyucuyu bazı yanlış haberlerden koruyabilmek, kendi aralarına karışan bazı kötü niyetli ve dürüst olmayan gazetecileri disiplin altına almak maksadıyla bir kendi kendini denetim mekanizması düşünmüşlerdir.

Gazeteler, kendi özdenetim sistemini kurarak, devletin basına karışmasını önlemek, meslek ahlakını korumak ve basına saygınlık kazandırmak istemişlerdir. Bu maksatla "Basın Şeref Divanı", "Basın Konseyi" gibi gönüllü kuruluşlar düşünülmüştür.

Bu kurumların oluşmasında temel kaynak, 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi" olmuştur. Bu beyannamelerde kişi haklarına saygı, kamu düzeninin korunması esas alınmıştır. Daha sonraları Unesco tarafından basın ahlak ilkeleri yönünde yeni kurallar ortaya konmuştur.

Dünyada ilk Basın Ahlak Yasası, Birinci Pan Amerikan Basın Konferası’nda kabul edilmiştir. Gerek bu konferansta kabul edilen gerekse Unesco tarafından ortaya konan ilkeler birbiriyle benzerlik taşır.

Bu kurallardan bazıları; dürüstlük, objektiflik, haberlerin doğruluğunu araştırmak, olayları kışkırtmamak, olayları gizlememek, düşünce özgürlüğünü savunmak, savaş çığırtkanlığı yapmamak, uydurma ve abartılmış haber yayınlamamak, kişinin özel hayatına saygı göstermek, özel yararlar sağlamamak gibi.

Dünyada Basın Konseylerinin kuruluşunun aşağı yukarı 50 yıllık bir geçmişi vardır. Dünyanın birçok ülkesinde Basın Konseyleri kurulmuştur. Fakat bunlardan en başarılı olanları İngiltere ve Almanya’daki konseyler olmuştur.

Medya dünyasında etik ya da özdenetim anlayışı, gazeteciliğin ilk olarak geliştiği Batı’da ortaya çıkmıştır. Batı dünyasında "etik" denilince, akla okurun güvenini kazanmak ve korumak amacıyla gazeteciler tarafından alınan önlemler akla gelir. Etik, görece özgür biçimde çalışan gazetecilerin, artan çeşitli baskılara karşı kendilerini ve mesleklerini korumak, okurun güvenini kazanmak amacıyla uymaya söz verdikleri kurallar olarak ortaya çıkmıştır.[20]

Avrupa’da, tüm kıtayı kapsayacak biçimde, bir gazetecilik "etik"i oluşturulması çabasının üç önemli taşı, 1954 Bordeaux Bildirgesi, 1971 Münih Bildirgesi 1993’te Avrupa Konseyi’nde hazırlanan aynı yöndeki bir metindir.[21]

Basın Ahlak Yasaları ve İlkelerini saptayan ve bunlara uyulmasını sağlayan kuruluşlar iki ayrı isimle adlandırılır. Bunlar; Basın Şeref Divanı ve Basın Konseyleridir. Son zamanlarda ikinci isim daha çok kullanılmaktadır.

Profesör Sulhi Dönmezer oto kontrolü yapacak basın kuruluşlarını ikiye ayırmıştır.

1. Gönüllü, rıza ile meydana getirilen kuruluşlar

2. Kanuna dayanan, kanun yetkileri, kanunun gösterdiği müeyyideleri uygulayan kuruluşlar.[22]

Türkiye’de birinciye örnek Basın Şeref Divanı ve sonradan bunun yerine kurulan basın konseyidir. İkinciye örnek ise 1938’de kanunla kurulan Basın Birliği’dir.

1. 3. 1. Türkiye’de Özdenetim

1938 yılında kabul edilen Basın Birliği Kanunu ile Türkiye’de yayınlanan gazete ve dergilerin sahipleri ile bunların ve haber ajanslarının yazı, haber, resim, fotoğraf ve düzeltme işlevinde ücretle, devamlı ve düzenli bir biçimde çalışarak, bu işi kendine meslek edinen kimseler zorunlu olarak Basın Birliği’nin çatısı altında toplanmıştı. Meslekle ilgili sorunların çözümü için Meslek Haysiyet Divanları da ilk kez bu yasayla kurulmuştur. Bu yasa batılı ülkelerde benzeri bulunmadığı gerekçesiyle 1946’da kaldırıldı. 1946’da İstanbul ve İzmir Gazeteciler Cemiyetleri gönüllü olarak kurulmuştur.[23]

1. 3. 2. Basın Ahlak Yasası

Türkiye’de özdenetim uygulaması ilk olarak 1960 yılında mümkün olmuştur. 24 Temmuz 1960 tarihinde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın ortak girişim sonucu düzenlenen törenle, Basın Ahlak Yasası gazeteciler ve yayın kuruluşları temsilcileri tarafından imzalanmıştır.[24]

Uygulamaları denetlemek için de Basın Şeref Divanı kurulmuş ve 24 Temmuz "Basın Bayramı" ilan edilmiştir. 24 Temmuz aynı zamanda İkinci Meşrutiyet’in ilanı ve sansürün kaldırılması tarihidir. Bütün gazeteler, Basın Ahlak Yasası’na ve Basın Şeref Divanı’nın kararlarına uymayı kabul ve taahhüt etmişlerdir.

Basın Ahlak Yasası’nın bazı hükümleri şunlardır: Gazetecilik mesleği, kişisel yarar için ve kamu zararına kullanılamaz. Ahlaka aykırı ve müstehcen yayın yapılamaz. Şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın yapılamaz, kişi ve kurumlar aleyhinde iftirada bulunulamaz. Din istismarı yapılamaz. Haberler doğruluğuna emin olunmadan yazılamaz. Taraf tutan fikirler haber metninde verilemez. Yayınlanmamak kaydiyle verilen bilgiler yayınlanamaz. Yanlış yayınlar dolayısıyle gönderilen tekzipler en kısa zamanda yayınlanır..

1. 3. 3. Basın Şeref Divanı

On üyeden kurulmuştur. Bunlardan yedi üye Türkiye’deki gazeteciler cemiyeti ve sendikaları tarafından seçilmekteydi. Birer üye İstanbul Üniversitesi Senatosu, İstanbul Barosu tarafından seçilmekte, son üye ise İstanbul’da görevli en kıdemli ceza hakimi idi. Bu üyelerin görev süreleri iki yıldı. Toplantı için üçte iki çoğunlukla aranırdı.

Basın Şeref Divanı Basın Ahlak Yasası’na aykırı hareketleri ve zarara uğrayan kişilerce yapılan şikayetleri incelerdi. Oylar gizli verilir. Çalışmalar gizli oturumda yapılırdı. Divan ihtar ya da tahkik cezaları verebileceği gibi uzlaşma yoluna da gidebilirdi. Divanca karar bağlanan mesele daha sonra halka duyurulurdu.

Divanın harcamaları basın kuruluşlarından alınan aidatlar ve şikayetçilerden alınan harçlarla karşılanırdı.

Basın Şeref Divanı’nın çalışmaları başarısız olmuştur. Bunun sebepleri yalnızca ceza verici örgüt olarak basın mensuplarınca sevilmemesi, etkili olamaması, mali kaynakların azlığı, Türk basınında basın ahlak kurallarının henüz yerleşmemesi gösterilebilir. Basın Şeref Divanı 1960 -1967 yılları arasında görev yapmıştır.

1. 3. 4. Basın Konseyi

Başarısız olan Basın Şeref Divanı ve Konseyleri rızaya dayanan gönüllü kuruluşlar oldukları için verdiği kararlar ve disiplin cezaları basın mensupları tarafından daha kolay kabul edilebilmektedir. Bu kurul, basın mensuplarının basın meslek ilkelerine uymalarını sağlamaktan başka, basının meseleleri ile uğraşır, basın mensuplarını gerektiğinde korur, iktidarlara karşı basının bütününü temsil ederek basın hürriyetinin zedelenmesini önler.

1986 yılında birtakım gazeteciler batıdaki örneklerden esinlenerek daha özgür bir basın sağlamak amacıyla bir basın konseyi kurmayı düşündüler. Çalışmalara İstanbul ve İzmir Gazeteciler Cemiyetleri de katıldı.

1988 yılında Basın Konseyi Sözleşmesi ve Basın Meslek İlkeleri’ne son şekil verilmiştir. Basın Konseyi’ne katılmak isteyenler, Basın Konseyi’ne katılma belgesini imzalamışlardır.

Basın Konseyi Sözleşmesi’nin birinci maddesi şöyle demektedir: Özgürlükçü bir demokratik sistemin taşı olan, halkın gerçekleri öğrenme hakkını savunmak; özgür ve sorumlu basının ve basın mensuplarını, meslek uygulamalarını, özgür ve saygın bir basından, beklenecek düzeyde sürdürülmesine yardımcı olmak üzere, bu amaçları Basın Meslek İlkeleri şeklinde düzenleyip benimseyen gazetecilerin bu sözleşmeyle bir basın konseyi kurulmuştur.[25]

Basın Konseyinin iki organı vardır. Basın Konseyi Üyeler Kurulu ve Basın Konseyi Yüksek Kurulu’dur. Basın Konseyi Üyeler Kurulu, Basın Meslek İlkeleri ve Basın Konseyi Sözleşmesini imzalamış gazeteciler, gazetecileri temsil eden sendika ve dernekler; basın dışından ise Barolar Birliği ve en çok üyeye sahip işçi konfederasyonundan birer temsilci, iletişim fakülteleri dekanları, okuyucuları temsilen Basın Konseyi Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 kişiden oluşur.

Basın Konseyi Yüksek Kurulu ise Basın Konseyi Üyeler Kurulu tarafından 8’i gazeteci 8’i de dışarıdan seçilen 16 üye, net satış ortalaması yüz binin üstündeki gazetelerin sahipleri ve bazı basın vakıf ve cemiyetlerinin başkanlarından oluşur.

Basın Konseyi Yüksek Kurulu, Basın Meslek İlkelerinin ihlali ile ilgili bir şikayeti inceler. Şikayeti yersiz bulma, uyarma ve kınama kararları verir.

Konseyin en önemli gelir kaynağı konseye üye basın kuruluşlarının katılma paylarıdır.

2. DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE SANSÜR

1931 yılında ilk gazete sayılan "la Gazette"nin yayınlanmasından bugüne kadar basın özgürlüğünün sağlanması için yapılan çalışmalar çok çetin, zor ve kanlı geçmiştir. Düşünce özgürlüğü, düşündüğünü yazabilme özgürlüğü için yapılan mücadeleler bugün de birçok ülkede hala devam etmektedir. Yönetenler dikensiz gül bahçesi, güdümlü, uyumlu bir basın istemektedir. Bilhassa faşist yönetimlerde basın özgürlüğü ve kişi özgürlüğü güvence altına alınıyor. Devlet bu özgürlükleri sağlamakla yükümlü tutuluyor.

Kişinin anayasal düzene uygun düşünmek zorunluluğu olmayıp, uygun davranmak zorunluluğu bulunduğu için, anayasal yöntemler çerçevesinde düzeni değiştirmeye yönelik görüşler dahi özgürlük konusu oluyor.[26]

Düşünce ve görüşlerin özgürce açıklanmasının, siyasal iktidar da içinde olmak üzere her kurumun ve kuruluşun özgürce eleştirilmesini, halkın haber almasını, öğrenmesini, olaylar ve sorunlar üzerinde düşünmesini sağlayacak araç ise, hiç kuşkusuz basındır, yayınlardır. Kitle iletişim araçlarıdır. Sansür bütün bunları hedef alıyor. Klasik anlayış, sansürü "İktidarda bulunanların korunması zorunlu gördükleri toplumsal, ahlaki düzeni baltalayan ya da baltalayacağına inandıkları düşünce, kanı ve eğilimlerin ortaya çıkışını sınırlama politikası" diye tanımlamıştır.

Bugün ise geniş anlamıyla sansür " Özgürlüklerin kullanılmasının denetimi" olarak görülüyor. "Düşünce Suçu Yasağı" ile ilişkilendiriliyor. Bir ülkede anayasayla ya da yasalarla düşünceye sınır getirilmişse, orada dolaylı sansürün yürürlükte olduğu sonucuna varılıyor. Burada ceza korkusu dolaylı sansür olarak görülüyor. Buna "Cezai Sansür" de deniliyor. Basının özgürce çalışmasını engelleyecek herşey örtülü sansür ya da gizli sansür sayılır.[27]

Asıl sansür (önleyici sansür), basındaki haber, yazı vb ürünlerin basından önce denetlenmesidir. Prof. Faruk Erem’in deyişiyle "Sansür yasayla konulacağına göre, yasal ama hukuka aykırıdır."[28]

2. 1. Dünyada Basın Özgürlüğü ve Sansür

Alman Johann Gutenberg, 1440 yılında kurduğu ilk matbaa ile dünyada modern basının temelini atmıştır. İlk kitap 1444 yılında basılmış; bunu diğer kitaplar izlemiştir. İlk kitaplar daha çok dini niteliktedir. Basımevleri hızla bütün Avrupa’ya yayılmış, bol kitap basılmış okuyucu sayısı hızla artmış ve gitgide çoğalmıştır. 1631 yılında ilk gazete sayılan "la Gazette" haftalık olarak yayın hayatına girmiştir. Matbaacılıktaki teknik gelişmeler, kültür seviyesinin ve zenginliğin artması gazete tirajlarını hızla yükseltmiştir.

2. 1. 1. Fransa’da Basın

Çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre, Fransa’da basın yayın hayatı, Theoproste Renoudot’un 1631 yılında çıkardığı haftalık "la Gazette" adlı gazete ile başladı. Bu gazete sadece haber, özellikle dış haber vererek krallığın sözcülüğünü yaptı. Daha sonra hükümetin resmi yayın organı haline geldi.

1788 Fransız Devrimi’nin sınırsız basın özgürlüğünden yararlandı. 1792 – 1794 yıllarında terörün ilk kurbanları, basın ve idam edilen gazeteciler oldu. Napoleon Bonaparte zamanında iktidarın ağır baskısıyla karşılaştı.

Fransa’da basın özgürlüğünün kemelini atan 1789 tarihli İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi’nin 11. maddesi şöyle kaleme alınmıştır.

"Düşünce ve kanaatlerin özgürce iletilmesi, en değerli haklardan biridir. Her yurttaş özgürce konuşup, yazabilir ve basım yapabilir, yalnız yasada öngörülen hallerde bu özgürlüğün kötüye kullanımından sorumludur." Bu kötüye kullanım kavramı ancak 1881’de Basın Kanunu’nda tanımlanmış ve bu yasa halen yürürlülüktedir.[29]

Fransa’da ilk basın ahlak yasası 1918 yılında kabul edilen "Gazetecinin Mesleki Görevleri" yasasıdır. Bu yasa gayet açık bir biçimde mesleğe yaraşır bir gazetecinin imzasız bile olsa, bütün yazdıklarının sorumluluğunun üstleneceğini; iftira, kanıtsız suçlama, belgelerin tahrifatı, olayların saptırılması ve yalanı, en ağır meslek hatası sayacağını ve haber elde etmek için dürüst olmayan yolların kullanılması sırasında iyi niyetin istismar edilmemesini amaçlıyordu.[30]

2. 1. 2. Almanya’da Basın

Klasik anlamda, Almanya’da yayınlanan ilk gazete "Aris Relation oder Zeitung"dur. 17. Yüzyıl Almanya birliğini sağlayamadığı için bir Alman kamuoyu oluşmamış. Bu yüzden o dönem Alman basını Fransız ve İngiliz basını kadar gelişmemişti.

1870’lerde Bismarck hükümeti, basının kuvvetini anlayan ve onu susturma yoluna giden bir politika izlenmiştir. Bu politika sonucu birçok gazete kapatılmıştır. 1874 yılında çıkarılan Basın Yasası, basın özgürlüğünü güvence altına almayı amaçlamıştır. Ancak, yasanın 9. paragrafı; bir yayımcının, basılan gazetenin her sayısından bir örneği polise göndermek zorunda olduğunu belirterek, bu amacı baltalamıştır. Böylece, polisin uygun görmediği yayınlara el konulması olanağı verilerek, ön sansür uygulaması öngörülmüştür.[31]

1933 yılında iktidara gelen Hitler "Propaganda ve Halkla İlişkiler" bakanlığını kurarak, sert uygulamalarla, basını, hükümetin emrine sokmuştur.

12 yıl süren Ulusal Sosyalist hükümetin baskıcı yönetiminde konuşulmuş ve yazılmış olanlar, halkın basına olan güvenini sarsmıştır. Almanya’nın yenilgisi, Hitler rejiminin sona ermesi ve işgal devletlerinin Almanya’ya girmesi ile birlikte, Alman basınında yeni bir dönem başlamıştır. İşgal kuvvetleri Almanya’da basına doğru bilgilendirme ve haber verme işlevini tekrar kazandırabilmek için, üç aşamalı bir planı uygulamaya sokmuşlardır. Buna göre, önce tüm sosyal çalışmalar durdurulmuş, sonra askeri gazeteler çıkarılmış, daha sonra işgal kuvvetlerinin kontrolünde Alman gazetelerinin çıkışına izin verilmiştir. Planın üçüncü aşamasıyla birlikte Almanya’da "lisanslı gazeteler" dönemi başlamıştır. İşgal kuvvetlerinin, kendi işgal bölgeleri içinde, Hitler döneminde yayın yapmamış olanlara verdikleri izinlerle oluşturulan, gazeteler aracılığı ile, Ulusal Sosyalistlerin izleri silinmeye çalışılmıştır.[32]

Almanya’da 1845 yılındaki işgalden sonra kurulan izne bağlı yayın sistemi kaldırıldıktan sonra, basın hürriyetinin korunması ve kamuoyunun bilgilendirilmesi sırasında muhtemel olabilecek kötüye kullanmaları önleyebilmek düşüncesiyle, "Basın Konseyi" çalışmaları başlatılmıştır. Alman Basın Konseyi, 1956 yılında Alman Gazeteciler Birliği tarafından süreli yayınların kendi kendini denetlemesi amacı ile kurulmuştur.[33]

Konseyin görev ve yetkileri üç ayrı grupta toplanmaktadır. İlk grupta yer alan görevleri basın hürriyetinin korunmasına ilişkindir. Konsey bu amaçla basında tekelleşmenin önlenmesi ile mücadele ettiği gibi, basını ilgilendiren her yasa tasarısının basın hürriyetine karşı olmaması için çaba gösterir. Konseyin ikinci önemli bir görevi, basının sakıncalı yönleriyle mücadele etmek, basın hürriyetinin kötüye kullanılmasını önlemek ve basın mesleğinin saygınlığını koruma ve daha yükseltmektir. Bu görevin yürütülmesi konusunda pek çok karar verilmiştir. Mesele cinsiyet ve suç konularını kapsayan, yabancı devlet başkanlarını küçük düşürücü, ahlaki ve dini duyguları hiçe sayıcı, kişilerin özel hayatlarını açıklayıcı, Doğu Berlin’den Batı Berlin’e (Federal Almanya ve Demokratik Almanya’nın birleşmesinden önce) kaçma girişimlerinin gizli tutulması yükümlülüğüne uymayan yayınlara karşı yetkilerini kullanmıştır. Basın konseyinin üçüncü görevi ise, basını hükümete, yasama organına ve kamuya karşı temsil etmektir.[34]

2. 1. 3. İngiltere’de Basın

Matbaa, Avrupa’dan yaklaşık yirmi yıl sonra İngiltere’de 1476 yılında William Caxton tarafından kullanıma sokuldu. İngiliz kralları her ne kadar basımın erken gelişimini desteklese de o dönemlerde matbaacıların özel izin almaları gerekiyordu. Özellikle İngiliz hanedanlarından Tüdor’lar ve Stuart’ların, maceraperest ruhlu matbaacılar ve yazarlara karşı uyguladıkları ön sansür ve ağır cezalar, on altıncı yüzyıl başlarında adeta kural haline gelmişti. 1665 yılında haftada iki kez çıkan "Oxford" ve daha sonra "London Gazette" yayın hayatına girdi.[35]

İngiltere basın ahlak yasası ve bununla ilgili konsey kurulmasını düşünen ilk ülkelerden biri olmuştur. İlk olarak gazetecilerden gelen bir girişimle 1936 yılında oluşturulan basın ahlak yasası, geleneklerine ciddi biçimde bağlı olan İngiliz basınında çalışanları koruma amacı düşünülerek çıkarılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan gelişmeler, basın dünyasında geçerli olması gereken kuralların belirli zaafları taşıdığı kanaati yaygınlaşmıştı. Bu bakımdan okuyucuya İngiliz geleneğinin gereklerinin devamlı suretle verilerek toplumun belirli davranışlarının muhafaza edilmesinin temini düşüncesiyle hareket edilmiştir.

İngiltere’de ilk basın konseyi 1953’te kurulmuştur. Bu konseyin amaçları şu şekilde özetlenebilir:

İngiliz basınının bağımsızlığını korumak, niteliğini yükseltmek, mesleki düzeyi arttırmak, basının tutum ve davranışı ile kişi ve kurumların basına yönelik davranışlarını değerlendirmek, haber ve bilgiye erişilmesini önleyebilecek gelişmeleri değerlendirmek, basında tekelleşmeyi yaratabilecek olumsuzlukları belirlemek ve bu konudaki bilgileri anında yayınlamak, gerektiğinde hükümete ve Birleşmiş Milletler’e önerilerde bulunmak.[36]

2. 1. 4. Amerika’da Basın

İngiltere’yi taklit eden Amerikan koloni gazetelerinin gelişimi, ana kıtadan kırk yıl sonra olmuştur. Amerika’nın ilk sürekli haftalık gazetesi "Boston Newsletter"dır.

Genellikle haber, fikir ve düşünceleri çoğaltıcı araçlarla serbestçe açıklayabilmek özgürlüğü olarak tanımlanan basın özgürlüğünü anayasal güvenceye kavuşturan ilk ülke ABD olmuştur.[37]

ABD anayasası, Kongre, basın özgürlüğünü sınırlayan kanun yapamaz, hükmü ile özgürlüğü garanti altına almıştır.

1791’de onaylanan "Haklar Bildirisi"nin 12. maddesi "Basın özgürlüğü özgürlüklerin büyük kalelerinden biridir ve hiçbir zaman müstebit hükümetler dışında bir yönetim onu kısıtlayamaz" demektedir. ABD’de zaman zaman basın özgürlüğünü kısıtlamak için birtakım eğilimler belirmişse de, I ve II Dünya Savaşı ve hatta Vietnam Savaşı esnasında bile basına sansür koymak gibi tedbirler alınmaya gereksinim duyulmamıştır. Ancak demokrasinin çok geliştiği ülke olan ABD’de bile Körfez Savaşı’nda sansür uygulanmıştır. Kaldı ki sansürün uygulanması birçok yasalarda yer almakta, ulusal çıkarlar söz konusu olduğu zaman, savaş durumlarında, olağanüstü durumlarda hukuki düzenlemeler bulunmaktadır. ABD, Vietnam Savaşı’nın kötü deneyiminin de etkisiyle, yasalarına aykırı düşmeyen sansürü uyguladı. Çünkü gazetecileri başıboş bırakmalarının onları sorumsuz yazılar yazmaya sevk edeceğini, böyle yazıların da hükümetin saygınlığını sarsacağından endişe duymaktaydı.[38]

Amerika’da 1970’te ülke çapında basın kurulu oluşturmak için girişimler başlamış; fakat Amerikan gazete ve televizyon yönetimleri, bu tür milli seviyede kendilerini bağlayıcı kurallar yerine; kendi basın ve yayın organlarının kabul ettiği "Ahlak Kuralları"na uymayı tercih etmişlerdir. Yürürlükte olan ve tanınan bu ahlak yasa kuralları şu şekilde geliştirilmiş ve kabul edilmiştir:

1 – Haber ve düşünce yaymanın başlıca amacı, halkı bilgilendirecek günün konuları hakkında kanaat sahibi olmalarını sağlama yolu ile kamu refahına katkıda bulunmaktır. Bu mesleki gücü kişisel menfaat veya değersiz amaçlar için istismar eden basın mensupları kamunun güvenine layık değildir.

2 – Basın özgürlüğü kamuya aittir; resmi ve özel olsun her türlü çevrenin saldırılarına karşı korunmalıdır. Gazeteciler anlaşmazlıklarda taraf tutma veya taraf olma görünümünü vermekten kaçınmalıdırlar.

3 – Okuyucunun güvenini sürdürmek iyi gazeteciliğin temelini oluşturur.

Haber içeriğinin gerçek, taraf tutmaktan uzak ve her türlü unsur ve yönleri kapsaması için tüm çaba gösterilmelidir. Önemli yanlışlıklar ve unutmalar derhal ve kolayca görünecek şekilde düzeltilmelidir. Tarafsızlık basının herşeyi sorusuz kabul etmesi anlamına gelmediği gibi, kendi görüşünü yansıtmasına da engel teşkil etmez. Gazeteciler haberlere konu olan kişilerin haklarına saygılı olmalı, terbiye ve nezaket kurallarına uymalı, haberlerin gerçekliği açısından dürüst davranmalıdır. Açıkça suçlanan kimselere en kısa zamanda cevap verme fırsatı tanınmalı. Haberin kaynağının gizli tutulması konusunda zorunluluk ve baskı yoksa kaynak açıklanmalıdır.

Bu ilkeler Amerikalı gazeteciler ile Amerikan halkı arasındaki güven bağının korunması, sürdürülmesi ve güçlendirilmesi amacını taşımaktadır. Bu güven bağı, devletin kurucuları tarafından hem basına hem halka emanet edilen özgürlüğün korunması için şarttır.[39]

2. 2. Türkiye’de Basın Özgürlüğü ve Sansür

Matbaanın Türkiye’de ilk girişi Avrupa’dan aşağı yukarı üç asır sonra olmuştur. Bunun sebebi Molla ve hattatların engellemesi olarak gösterilir. Fakat tarihçi Prof. İlber Ortaylı bu konuya değişik bir yorum getirmektedir. Ona göre her yenilik bir ihtiyaçtan doğar. Türk toplumunda okuma alışkanlığı az olduğu için çok sayıda kitap basma gereği ortaya çıkmamış; bu yüzden matbaa geç gelmiştir.

Osmanlı ülkesine basımevini ilk getiren Macar asıllı İbrahim Müteferrika olmuştur. Basımevi konusunda onu destekleyen kişi, Yirmisekiz Çelebizade Sait Efendi’dir.

2. 2. 1. Osmanlı’da Basın Özgürlüğü ve Sansür

İbrahim Ağa, ileride bir basımevi kurma düşüncesiyle 1719’da üzerine oyma bir Marmara haritası klişesi hazırlamıştır. Sadrazam İbrahim Paşa’ya verilmek üzere hazırlandığı anlaşılan ve halen İstanbul’daki Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi’nde saklanan bu klişenin üzerinde "Benim Devletlü Efendim, eğer fermanınız olursa daha büyükleri yapılır." Sene 1132, (1719) yazılıdır. Bu sanatından dolayı o dönemde kendisine "Basımcı İbrahim Ağa" denilmiştir.[40]

Babası Paris’te Büyükelçi olduğu için orada dört sene kalan Sait Efendi İstanbul’a dönünce basımevi kurmak için girişimde bulunmuş ve daha önceden tanıdığı, baskıcılık sanatında yeteneğini bildiği Dergah – ı Ali müteferrikalarından tercüman İbrahim Efendi’yi kendine ortak ve yardımcı seçmiştir.[41]

Sadrazamın olumlu karşılaması ve Sait Efendi’nin çabaları sonucu zamanın Şeyhülislamı Mevlana Abdullah Efendi, basımevi kurulmasında din açısından sakınca bulunmadığı, yolunda fetva vermiştir. Bu fetva üzerine padişah 3. Ahmet de 1726 Temmuz ayında, din kitapları basmamak koşuluyla izin verdiğini belirten fermanını çıkarmıştır.[42]

İbrahim Müteferrika tarafından basılan ilk kitap Vankulu Sözlüğü’dür. (1729)

Osmanlı’da Türkçe gazete yayınlanması için ilk basımevinin kuruluşundan sonra bir asır geçmesi gerekmiştir. Bu sırada Avrupa’daki bazı gazetelerin tirajları yüzbinlere ulaşmıştır.

Osmanlı ülkesinde egemen olan aşırı taassup nedeniyle, Türkçe gazetelerin ortaya çıkması gecikince, ilk gazeteler yabancı dilde genellikle Fransızca olarak yayınlanmıştır.43

Osmanlı ile Türkiye Basın Yayın Tarihi incelendiğinde Türkçe olarak yayınlanan ilk gazetenin “Takvim – i Vakayi” (1831) olduğu kabul edilmektedir.44

Takvim – i Vakayi Padişah 2. Mahmut tarafından desteklenmiş resmi bir gazetedir.

Ceride – i Havadis devlet tarafından desteklemiş, özel çaba ve sermaye tarafından çıkarılan yarı resmi ilk Türkçe gazete sayılmaktadır. 1 Ağustos 1840 tarihinde, William Churchill adlı bir İngiliz gazeteci tarafından yayınlanmıştır.45

Ekim 1860’ta yayın hayatına başlayan Tercüman – ı Ahval, özel girişim tarafından ve hazineden yardım almadan çıkarılan ilk Türk gazetesidir. Bu yönüyle Türk basın tarihinde bir dönemin başlangıcı sayılmaktadır.46

Tercüman – ı Ahval ile profesyonel gazeteci olan Agah Efendi tarafından çıkarılmıştır.

Tercüman – ı Ahval’da eğitim sisteminin aksaklıklarını belirten yazılarla ilk siyasi eleştiri örneği de verilmiştir. Yazarı Ziya Paşa olduğu ileri sürülen ve eğitimdeki aksaklıkları konu alan, her yazı üzerine, hükümet duruma müdahale etmiş ve 1861 Mayısı’nda Tercüman – ı Ahval iki hafta süreyle kapatılmıştır. Böylece basın tarihinde ilk gazete kapatma olayı meydana gelmiştir.47

Bu kapatılışın çeşitli nedenleri olduğu akla yakın gelmektedir. Ya hükümet Ceride – i Havadis ile Tercüman – ı Ahval gazeteleri arasında çıkan tartışmadan endişe duymuştur. (Çünkü taraflardan birisi İngiliz uyrukludur ve ülkede kapütilasyonlar vardır) ya da hükümet, eğitim politikasının eleştirilmesini hoş karşılamamıştır. O günlerde, ülkede henüz bir basın kanunu ya da basın tüzüğü mevcut olmadığından Tercüman -ı Ahval’ın kapatılması keyfi mahiyette bir işlem olarak değerlendirilmiştir.48

Daha sonra Tasvir – i Efkar gazetesi yayın hayatına girmiştir. Şinasi’nin kalemiyle hürriyet düşüncesini yayması açısından, bu gazetenin Türk basın tarihinde çok önemli bir yeri vardır. O dönemin en güçlü, en özlü ve en kültürlü yazıları onun kaleminden çıkmıştır. Tasvir – i Efkar kendinden önce yayınlanmış üç gazeteden daha gelişmiş bir nitelikte, o döneme göre güçlü bir fikir gazetesi olarak, sütunlarında halk için çok yararlı makalelere ve başyazılara yer vermiştir. Gazete okuyucu mektuplarını yayınlayarak halkın fikirlerine sütunlarında yer vermiştir.49

Özel gazeteler çoğaldıkça baskı ve sansür de artmaya başlamıştır. Gazetelerin kapatılması, gazetecilerin sürgüne gönderilmesi, gazetelere ön sansür uygulamaları ve ekonomik baskılar başlamıştır.

1960’lı yıllarda yayın hayatına katılan 3 yeni gazeteden biri ve önemlisi Ali Suavi yönetiminde çıkan MUHBİR gazetesidir. Türk basın tarihinde özel bir yeri ve önemi bulunan bu gazetenin sahibi, okuyup yazması pek fazla olmayan ancak gazetenin yayınlanması için gerekli sermayeyi sağlayan Filip Efendi’dir.50

Ali Suavi, hükümet politikalarını sert bir şekilde eleştiren bir gazetecidir.

Ali Suavi yazılarında, hükümetin "Girit Sorunu" konusundaki tutumunu yetersiz bulduğundan, hükümeti sert bir dille eleştirerek, ülke sorunlarının çözümü için, yurttaşlık haklarına dayalı bir yasalar düzeni ve halk oyuyla seçilen bir parlamento önermiştir. Muhbir gazetesi ayrıca, Girit’te ezilen Türkler ve Müslümanlar için yardım kampanyası açmış ve önemli bir miktarda para toplamıştır.51

Muhbir Gazetesi’nde Belgrat Kalesi’nin elden çıkması nedeniyle Ali Suavi tarafından yazılan bir yazı nedeniyle gazete bir ay süreyle kapatılmış ve Ali Suavi Kastamonu’ya sürgün edilmiştir. Kastamonu’ya sürgün edilen Ali Suavi, Namık Kemal’in yardımıyla Fransa’ya kaçırılmıştır.

Yurtdışına kaçırılan Ali Suavi gibi gazeteciler, orada Hürriyet, Ulus gibi gazeteler çıkarmışlardır. Bunlar arasında İngilizce, Fransızca ve başka dillerde çıkarılan gazeteler de vardır.

Osmanlı’da özellikle ilk Türkçe gazeteler, genel anlamda hükümetin icraatını duyurma amacıyla yayımlanmış ya da yayımlatılmıştır. Ancak bir süre sonra basında, hükümetten talimat ya da nakti yardım almadan özel kişiler tarafından yayımlanan gazeteler görülünce, yönetimin keyfi kaçmıştır. Bu gazetelerin hükümete ve onun icraatına muhalefet etmeleri, yeni öneriler ortaya atmaları, hükümetleri bazı önlemler almaya yöneltmiştir.52

2. 2. 1. 1. Matbualar Nizamnamesi (1857)

Doğrudan basın ile ilgili değildir. O yıllarda ruhsatsız ve gizli çalışan basımevlerinin varlığı anlaşılmış bu yüzden devletin vergi gelirlerinin azaldığı görülmüştür. Buna çare olarak bu nizamname ile basımevlerinin ancak padişahın izniyle açılabileceği, kitap ve risalelerin basımdan önce sansür edilmesi hükme bağlanmıştır.

Nizamnamedeki hükümlere göre, İstanbul’da Basımhane açmak isteyenlerin durumları Maarif Meclisi ve Zaptiye nezaretiyle tahkik olunduktan sonra, adı geçen meclisten ve sadrazamlık makamından sorulacak, sakınca görülmezse basımevi açabileceklerine ilişkin "Sened – i Mahsus" verilecektir. Öteki illerde oturanlar, valiliklere başvuracaklar ve onlar için de aynı işlem yapılacaktır.53

Bu nizamnamede basın aleyhine bir hüküm bulunmamasına rağmen zaman zaman basın aleyhinde de kullanılmıştır. Bu nizamname 1908 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

2. 2. 1. 2. Ceza Kanunu (1858)

Bu kanuna padişah, hükümet ve halklar aleyhine yayın yapan ahlaka aykırı yazı ve resim basan ve iftirada bulunanlara para ve hapis cezaları öngörülmüştür. Matbaalara ise kapatma cezaları getirilmiştir.

2. 2. 1. 3. Matbuat Nizamnamesi (1864)

35 maddeden oluşan bu nizamname, 1852 yılında basını denetim altına almak maksadıyla Napolyon tarafından çıkarılan kararname örnek alınarak hazırlanmıştır. Basına hukuki bir düzen vermeyi amaçlamıştır.

Ruhsat verilebilmesi için, Osmanlı uyruğundaki kişilerin 30 yaşını bitirmiş, ceza kanununun herhangi bir maddesine göre cezalandırılmamış ve kişilik haklarını kullanabilir durumda olmaları gerekmektedir. Çeşitli basın suçları ile bunlara verilecek para cezalarının da belirlendiği nizamname, hapis cezalarının yanısıra, kapatma cezaları da içermektedir.54

Nizamname, yabancı dildeki basının, kapütilasyonların öngördüğü ayrıcalıklardan yararlanamayacakları belirtilerek, yerli, yabancı basın farkını ortadan kaldırmış ancak Osmanlı yöneticileri ve memurları gibi yabancı hükümdarları ve elçileri de dokunulmazlık statüsünde bırakmıştır.

Nizamnamede ayrıca, ön sansürün kaldırılması basın davalarına bakacak mahkemelerin belirlenmesi ve basımın denetimi için "Matbuat Dairesi" kurulması konularında hükümler de yer almıştır.55

Nizamnamenin ikinci bölümündeki maddelerle, ceza gerektiren fiiller şöyle sıralanmıştır:

-Ruhsatsız gazete çıkarmak

-Gazetenin imzalı bir sayısını ilgili devlet dairesine göndermemek

-Hükümetten gelen resmi yazıları yayımlamamak

-Devletin iç güvenliğini bozacak suçlardan birinin icrası için bazı kişilerin kışkırtılması

-Genel adaba ve milli ahlaka aykırı yazılar

-Padişah ve ailesini tahkir ve hükümranlık haklarına tecavüz sayılabilecek yazılar

-Bakanlara dokunacak sözler yazılması

-Dost hükümdarlara dokunacak deyimler kullanılması

-Meclisleri, mahkemeleri ve devletçe kurulan heyetleri kötüleyen yazılar

-Devlet memurları aleyhine kötü yazılar yazmak

-Yabancı elçileri kötülemek

-Halkı kötülemek56

Bu nizamname 1908 yılına kadar 45 yıl yürürlükte kalmıştır.

2. 2. 1. 4. Pul Resmi (1864)

Basını denetim altına almak için cezai yaptırımları yeterli bulmayan hükümet, ekonomik baskı yolunu da kullanmayı düşünmüş. Bu maksatla her gazeteye iki paralık pul yapıştırma zorunluluğunu getirmiştir. Abdülhamit’in tahta geçişinin 25’inci kutlamaları vesilesiyle pul vergisi kaldırılmıştır.

2. 2. 1. 5. Ali Kararname (1867)

Bazı gazeteler, hükümetin Girit politikasını eleştirmeyi sürdürünce Sadrazam Ali Paşa bu kararnameyi çıkarmıştır. Bu kararnamenin geçici olarak çıkarıldığı söylendi ise de uzunca bir süre yürürlükte kalmış. Abdülhamit tarafından da sık sık kullanılmıştır. Bu kararname ile basın özgürlüğü kaldırılarak gazeteler kapatılmış, gazeteciler sürgüne gönderilmiştir.

Bu kararnamede özetle, "İstanbul’da yayımlanan gazetelerin bir süredir kullandıkları dilin ve tuttukları yolun ülkenin genel yararına aykırı aşırılıklarının, devlete bile uzatmalarının ayrıca fesat aleti olarak bir takım zararlı fikirleri ve yalan haberleri yazanların, hükümetçe tasvip edilmediği belirtilerek, asayişin ve ülkenin muhtaç olduğu düzenin korunması, bu kaideye aykırı davranan gazetelerin bütün devlete ve millete olan zararlarının önlenmesi için, matbuat nizamnamesi dışında olarak, hükümetçe eğitici ve önleyici tedbirler alınmasına karar verilmiştir." denilmiştir.57

2. 2. 1. 6. Ön Sansür Hakkında Ali Kararname (1876)

Sadrazam Mahmut Nedim Paşa tarafından, 10 Mayıs 1876’da çıkarılan bir kararnameyle bütün gazetelere ön sansür konulmuştur. Bu kararnamede; "Osmanlı basınında çıkan yazılara, hükümet gerekli dikkati göstermiş ve çoğu zaman gazeteleri süreli ve süresiz kapatmışsa da basın disiplin altına alınamamıştır. Bunun için gazetelerin baskıdan önce muayenesine karar verilmiştir." denilmiştir.58

Bu kararname büyük tepkiler almış. Bu tepkiler üzerine Mahmut Nedim Paşa ise kararnameyi yürürlükten kaldırmıştır. Böylece bu kararname sadece 2 gün yürürlükte kalabilmiştir.

30 Mayıs 1876’da Abdülaziz tahttan indirilmiş, yerine 5. Murat padişah olmuştur. 5. Murat sadece 3 ay padişahlık yapabilmiştir.

5. Murat’ın kısa süreli iktidarında geçici bir özgürlük dönemi başlamış, bundan yararlanan sürgünler İstanbul’a dönmüşler, gazetelerde her çeşit yazılar yayınlanır olmuştur. Basının tam özgürlüğe kavuştuğu sanıldığından bazı yeni gazeteler yayın hayatına girmişlerdir. Oysa 5. Murat’ın 3 aylık saltanat süresi içinde de halk arasında dedikodular yayıldığına, bunun savaşan askerler üzerinde kötü etki yaptığına işaret edilerek, bundan böyle devlet yönetimine ilişkin aleyhte söz söylemeye cesaret edenlerin en ağır şekilde cezalandırılacakları ilan edilmiştir.59

2. 2. 1. 7. II. Abdülhamit Devri Basını

Abdülhamit 31 Ağustos 1876’da ülkeye meşrutiyet rejimini getireceğine söz vererek tahta çıktı. Gerçekten de 23 Aralık 1876’da Türkiye’nin ilk anayasasını ilan etti. 18 Mart 1877’de Çift Meclisli (Ayan Meclisi ve Mebuslar Meclisi) Parlamento’yu açtı. Fakat 28 Haziran 1877’de meclisi kapattı. Abdülhamit kuruntulu bir yapıya sahipti. Herşeyden ve herkesten şüphelenir, büyük ölçüde jurnalcilerin etkisinde kalırdı. Onun zamanında çok şiddetli, bazen de komik sansür uygulamaları yapıldı.

Rejimin başka dayanağı ise sansürdü. Kapsamına yalnız gazete ve dergileri, kitapları almakla yetinmeyen tramvay biletine, ilanlara, konyak şişesi etiketlerine kadar akla gelen ve gelmeyen herşeye uygulanan ve sonunda gülünç olan Abdülhamit sansürü.60

119 maddeli Osmanlı Anayasası’nın 12. maddesi "Matbuat kanun dairesinde serbesttir." Hükmünü taşımaktadır. Oysa basına çeşitli kısıtlamalar getiren 1857 tarihli Matbualar Nizamnamesi, 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi, 1867 tarihli Ali Kararname hala yürürlüktedir.61

2. 2. 1. 8. Matbuat Kanunu Tasarısı (1877)

Meclisler tarafından kabul edilmesine rağmen bu kanun 2. Abdülhamit tarafından uygun görülmeyerek onaylanmamış ve yürürlüğe girmemiştir. Yürürlüğe girmeyen bu kanun, 4 ana bölüm ve 51 maddeden oluşmuştur.

Birinci bölüm, basımevlerinin kuruluşu ve işleyişi ile ilgili hükümler içermektedir. İkinci bölüm gazetelere ve süreli yayınlara ayrılmıştır. Üçüncü bölümde, basın yoluyla işlenecek suçlar ve bunlara verilecek cezalar yer almıştır. Dördüncü bölümde ise davalara bakacak mahkemeler ve duruşma usulleri belirlenmiştir.

Bu tasarının başlıca hükümleri şunlardır:

-Gazete çıkarmak için hükümetten izin istenecek

-Yayımlanan her sayıdan ikişer nüsha, başkentte Matbuat dairesine, vilayetlerde valiliklere verilecek

-Milletvekilleri yazı işleri müdürü olamayacak

-Cevap ve düzeltme hakkı kullanılacak

-Padişaha dokunacak yazılar yazılamayacak

-Anayasa ile kurulmuş düzene karşı yazı yayınlamanın cezası bir aydan bir yıla kadar hapistir.62

2. 2. 1. 9. Basın Yönetmeliği

Orhan Koloğlu’nun uydurma olduğunu iddia ettiği bir yönetmeliğin varlığını Alpay Kabacalı kabul etmektedir. Yıldız Sarayı’ndan, Mabeyn Başkatibi Tahsin imzasıyla gazetelere gönderildiği iddia edilen yönetmelikteki bazı maddeler şöyle:

1-Herşeyden önce dünya değer, padişah hazretlerinin sağlığı, ürünün durumu, memlekette ticaret ve sanayinin ilerlemesi üzerine havadis verilecektir

2-Ahlak bakımından yayınlanmasında sakınca olmadığı Maarif Nazırı Paşa Hazretleri tarafından tasdik edilmedikçe, hiçbir tefrikanın yayınlanmaması

3-Hepsi bir nüshaya konulmayacak kadar uzun edebiyat ve fen makalelerinin yayımlanmasında "mabadı var" ya da "mabadı yanına" sözcüklerinin kullanılmasına müsaade edilmemesi

4-Bir makalede beyaz yerler ve noktalarlar geçilen boş yerler bırakılmaması

5-Şahsiyete kesinlikle meydan verilmeyip vali ya da mutasarrıfın hırsızlık, öldürme ya da çirkin bir suç işlemiş olduğu asla yayımlanmayacak

6-Ermenistan sözcüğü kullanılmayacak

7-Yabancı hükümdarlar aleyhine yapılan suikastler, yabancı memleketlerde vuku bulan kargaşalar yazılamayacak

8-Bu yönetmelikler gazete sütunlarında bahsedilemeyecek63

II. Abdülhamit devrinde çıkarılan bazı nizamnameler ve iradelerle basın özgürlüğü tamamen yok edilmiş, ön sansür uygulanan kitaplar dışarıdan gelen kitaplar ve gazeteler denetim altına alınmıştır. Gazetelerde masum birtakım kelimelerin kullanılması dahi yasaklanmıştır. Burun, yıldız, bomba, anarşi, Girit, grev, hasta, müsevat, suikast, vatan, kargaşalık, istibdat, inkılap, ihtilal, hürriyet gibi kelimeler bunlar arasındadır.

1888 tarihinde çıkarılan matbaalar nizamnamesini geçersiz kılan yeni bir nizamname çıkarılmıştır. Bu yalnız matbaacıları değil, kitap satanları, dizgi yapanları da içine almaktadır. Önceden izin alma koşulu getirdiği için sansür niteliğindedir.

Bu nizamnamenin 19. maddesine göre:

-Hiçbir matbaa sahibi basacağı kitabı Maarif Nezaretinden ruhsat almadıkça basamaz

-Basımdan sonra da adedi ve kaç nüsha basıldığını bildiren imzalı bir beyanname ile birlikte İstanbul’da Maarif Nezareti’ne, taşralarda mahalli hükümetlere verir

-Her türlü resim, tasvir, madalya basıp satanlar da bu kurala uymak zorundadır

-Basımevinde mürettipler çalışırken kapı yalnızca bir zemberekle kapalı bulunacak, matbaanın yanındaki binalara geçilebilir kapı ve penceresi olmayacak.64

Zararlı yayım basanlara, bulunduranlara hatta okuyanlara verilen en hafifi ceza sürgün edilmektir. Ya göstermelik bir mahkeme sonucunda ya da hiç yargılanmadan. Refik Halit Karay buna "tantana gitmek" denildiğini yazıyor, başından geçen bir olayı anlatıyor. Ciltlenmek üzere bıraktığı iki Fransızca kitabı muzır bulan iki hafiye, günlerce kitapların sahiplerini beklemişler. Mücellit onlara sezdirmeden kaşla göz etmese, Refik Halit yakayı ele verecekmiş. Sonra kitapları zararsız bulup gitmişler. Oysa bunlardan birinde Paul Doumer’in çocukların kitabında Cumhuriyetçi olmaları öğütleniyormuş gençlere. Yani saltanat devrinde işlenebilecek en büyük cinayetin propagandası.65

Hüseyin Cahit Yalçın, "Türk basınının Abdülhamit zamanıyla ilgili tarihi yazılırken sansür bölümünün önemli bir yer alması gerekir" diyor. Bugünki gençlik ve Abdülhamit zamanında yetişip de gazetecilik yaşamına yaklaşmamış kişilerin bu sansürün şiddeti, dehşeti ve aynı zamanda budalalığı, işkilliği üzerine doğru bir düşünce edinebilmeleri olanaksızdır. Bunu belgeler üzerinde görmedikçe insan anlayamaz. Sansüre gönderilen en önemsiz bir yazının bile ne gibi yıkıntılara uğradığını gösteren sansürcü provalarından ne yazık ki bende yoktur. Eğer eski gazeteler bunları saklamıyorlarsa tarihimizin bu noktası gerçekten karanlıkta kalacaktır.66

2. 2. 1. 10. II. Meşrutiyet Basını (23 Temmuz 1908)

Bu dönemin belli başlı gazeteleri İkdam, Sabah, Tercüman – ı Hakikat ve Saadet’tir. Meşrutiyetin aşırı ortamı içinde yeni yeni gazeteler çıkmaya başlamıştır. Gazetelerde özgürlük, eşitlik meşrutiyet kavramlarını içeren ateşli yazılar yayımlanmıştır.

Sansür, 24 Temmuz 1908 günü İkdam ve Sabah gazeteleri sahipleri kendi aralarında anlaşarak, gazete provalarını sansüre göndermemişler, gelen sansür memurlarına "Gazeteler hürdür, sansür yasaktır" demelerinden sonra sansür kalkmıştır.67

Halkın gazetelere rağbeti artmış, bazı gazetelerin tirajları 50 bine kadar yükselmiştir. Halkın istediği genel af basının da isteğiyle kabul edilmiş. Af kanunundan yararlanarak İstanbul’a dönen sürgünler, büyük sevgi gösterileriyle karşılanmışlardır. Ancak gazetecilik hakkında hiçbir fikri olmayanların ayrıca gazete çıkarmaya yeterli sermayeleri dahi bulunmayanların kişisel hınçlarını dile getirmek amacıyla gazete yayımlamaya kaylkıştıkları bu dönemde basın, her türlü frenden yoksun kalmıştır. Yayından evvel kontrol ve muayene kalktığı gibi yayından sonra da hiçbir cezalandırma söz konusu edilmediğinden, o günlerin basın hayatını, tam bir anarşi olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır.68

24 Temmuz 1908 sabahı gazeteler sansürden kurtulmuş, ancak sonsuz bir özgürlük içinde değil. Son 30 yılda, son 300 yılda söylenmemiş şeyleri söyleme hırsına kapılan basın, ilk şokla 31 Mart 1909’da karşılaşmıştır.69

Derviş Vahdeti adlı bir yobazın kışkırtmasıyla bir kısım halk ve bazı askeri birliklerin katılması ile Sultanahmet Meydanı’nda gösteriler yapılmış. Tanin ve Şurayi Ümmet gazeteleri tahrip ve yağma edilmiş. Bazı nazırlar ve mebuslar öldürülmüştür. Böylece 9 ay süren sonsuz özgürlük ortamı sona ermiştir. Mahmut Şevket Paşa komutasında Selanik’ten gelen Hareket Ordusu ayaklanmayı bastırmış, Derviş Vahdeti ve arkadaşları idam edilmiştir.

31 Mart Olayı’nın bastırılmasından sonra bazı gazeteler kapatılmış basına sansür konulmuştur.

14 Temmuz 1909’da Millet Meclisi’nden Fransız Basın kanunundan örnek alınarak yeni bir basın kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun oldukça özgürlükçü bir kanundan ve 1931 yılına kadar sonradan yapılan bazı değişikliklerle yürürlükte kalmıştır. Daha sonra yapılan değişiklikler özgürlük yönünde olmamıştır.

1909 Basın Kanununun başlıca hükümleri şunlardır:

-Gazete çıkarmak için hükümete bir bildiri verilmesi yeterli olup, ruhsat alma zorunluluğu yoktur

-Meclislerin ve mahkemelerin gizli oturumlarındaki konuşmaların yayımlanması yasaktır

-Kanun ve yönetmeliklerin, hükümetçe resmen açıklanmadan önce gazatelerde yayımlanamayacağı hükme bağlanmıştır

-Osmanlı ülkesinde tanınmış dinlerden, mezheplerden ya da unsurlardan herhangi birine yazıyla hakaret suçtur

-Vatandaşları suç işlemeye kışkırtan yazıların yayımlanması yasaklanmıştır

-Basın yoluyla şantaj yapmak ya da başka türlü çıkar sağlamak suçtur

-Asılsız sahte bilgilerle başkaları suçlanamaz

-Ahlak kurallarına uymayan yazı ve resim yayımlanamaz

-Yayından zarar görenlere cevap hakkı tanınmıştır

-Basın yoluyla halkı suç işlemeye kışkırtmalarda, dava sonucunu beklemeden hükümetin güvenliğini korumak amacıyla gazeteyi kapatabileceği hükmü getirilmiştir

-Padişaha, meclis üyelerine ve resmi kişilere yazı ile hakaret edenlere hapis cezaları konulmuştur.70

Anayasada “Matbuat kanun dairesinde serbesttir. Hiçbir veçhile basımdan önce

teftiş ve muayene edilemez” hükmüne rağmen bundan sonra zaman zaman gazetelere sansür uygulanmıştır.

Kabul edilen 13 maddelik “Matbualar Kanunu” ile de, her Osmanlı vatandaşına basımevi açma hakkı tanınmış, basımevi açabilmek için İstabul’da İçişleri Bakanlığı’na, taşrada valiliklere bir bildiri verilmesi yeterli görülmüştür.71

Basın Kanunu’nun yürürlüğe girmesine rağmen, ülkedeki askeri yönetimin uyguladığı basın sansürü, 1912 yılına kadar sürmüştür. Aynı yıl sansürün kaldırılması kısa olmuş 22 Ocak 1913 tarihinde İttihat ve Terakki yanlısı subayların gerçekleştirdikleri “Bab – ı Ali Baskını” sonrası Kamil Paşa sadrazamlıktan düşünce , oluşturulan yeni hükümet tarafından yine basına sansür konulmuştur. Sansür, İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenlerinin, I. Dünya Savaşı yenilgisi sonrası yurtdışına kaçmaları üzerine kaldırılmıştır.72

Söz konusu yasa, yapılan 15 kadar değişiklikle, 8 ağustos 1931 tarihine kadar, 22 yıl yürürlükte kalmıştır. Bu değişikliklerden başlıcaları şunlardır:

1 – 3 Mart 1912 tarihli geçici kanunla, siyasal gazete imtiyazı almak için İstanbul’da

500, taşrada 200 lira depozito yatırılması, askerlerin yazı yazmalarının yasaklanması

hükme bağlanmıştır.

2 – 16 Şubat 1913 tarihli geçici kanunla, ahlak kurallarına aykırı yazı ve resimlerin

yasaklanıp toplatılması kabul edilmiştir.

3 – 9 Mart 1913 tarihli geçici kanunla mebusların Ayan Meclisi üyelerinin gazete

sorumlu müdürü olmaları yasaklanmış ve gazete satıcılarının polisten belge almaları

zorunluluğu kabul edilmiştir.

4 – 9 Kasım tarihli geçici kanunla, devletin iç ve dış güvenliğini bozabilecek biçimde

yayın yapan gazetelerin, bakanlar kurulu kararıyla kapatılabilmesi öngörülmüştür.

5 – 25 Ağustos 1914 tarihli geçici kanunla, askeri sansür memurlarının izni olmadan,

ordu hareketiyle ilgili haberlerin yazılmaması hükme bağlanmıştır.

6 – 5 Şubat 1919 tarihli kararnameyle, sıkıyönetim bölgelerinde sansür kurulunun izni

olmadan yayınlanmaması öngörülmüştür.

7 – 5 Ağustos 1920 tarihli kararnameyle, iç güvenlik ve dış ilişkilerle belge

yayınlanmaması kabul edilmiştir

8 – 19 Ekim 1921 tarihli kararname ile Kur’an ayetlerinin ve hadislerin hiçbirinin

basılmaması kararlaştırılmıştır.73

2. 2. 1. 11. Mütareke ve Kurtuluş Savaşı Döneminde Basın (1918 – 1923)

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra galip devletler Osmanlı topraklarını işgale başladılar. Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basarak Milli Mücadele’yi başlatmıştır. Anadolu’nun çeşitli illerinde vatansever aydınlar tarafından mücadeleyi destekleyen gazeteler çıkarılmaya başlanmıştır. Anadolu basını büyük bir çoğunlukla Mustafa Kemal’i desteklemiştir. İstanbul basını ise iki kamplı bir görünüşteydi. Bir kısım İstanbul basını, Milli Mücadele aleyhinde hatta işgal kuvvetleri yanında yer alacak kadar hainlik içindeydiler. Diğer birtakım İstanbul basını ise Mustafa Kemal’i hararetle desteklemiştir. 5 Şubat 1919 tarihli Osmanlı Hükümetinin çıkardığı kararname ve işgal kuvvetlerinin uyguladığı sansür vatansever basının çalışmalarını güçleştirmiştir. Buna rağmen “İleri, Vakit ve Akşam” gazetelerinin cesurane çalışmaları yadsınamaz.

Kurtuluş Savaşı ve bu savaşı yürütenlere karşı amansız bir biçimde saldıran gazeteler, İstanbul hükümeti ve işgal kuvvetleri tarafından olabildiğince desteklenmiştir. Bu gazetelerin arasında İstanbul, Alemdar, Peyam –i Sabah’ı saymak mümkündür.74

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra, Milli Mücadele’yi desteklemek amacıyla bazı gazetelerin çıkmasını emretmiştir. Bunlar arasında Sivas’ta çıkarılan İrade – i Milliye, Mücadele – i Milliye, Gaye – i Milliye ve Ankara’da çıkarılan Hakimiye – Milliye gazeteleri vardır.

Matbuat Kanunu’ndaki 1912, 1913, 1914 değişiklikleri padişahın, sadrazamın ve iki nazırın imzasıyla, geçici yasa olarak yayımlanmıştı. 1919 Şubat’ında çıkarılan ise kanun hükmünde kararname idi. Bu kararnamenin bazı maddeleri şunlardır:

1.madde, Matbuat Kanunu’nun ilgili maddelerini askıya alarak her türlü yayının ve basılı kağıdın askeri yönetim ya da Sansür Kurulu’nun özel yazılı izni olmadan basılıp yayınlanmasını kesinlikle yasaklıyordu.

2.madde, bu yasağa aykırı olarak yayınlanan herşeyin hemen zabıtaca toplatılıp zorla alınmasını, gazete ve dergi sorumlu müdürleriyle, basımcılarının aynı suçu işlemiş sayılarak 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve 25 liradan 100 liraya kadar para cezasıyla ya da bunlardan yalnız biriyle cezalandırılmasını öngörüyordu. Süreli olmayan yayınlarda yazar,, basımcı ve dağıtımcılar aynı suçu işlemiş sayılacaktı.

3.maddeye göre, önceden sansürden geçirme kuralına aykırı hareket edenlerle, sansür kurulunun çıkardığı yayımların gazete ve dergileri uygun bir süre için geçici olarak kapatılacak ya da bunlar uyarılacak, tekrarlanması durumnda güvence parasına el konulmakla birlikte gazete ve dergi için çıkarma yasağı uygulanacaktı.

4.madde, askeri yönetimce yayımlanması ve dağıtılması yasaklanan her türlü kitap, dergi ve basılı kağıdı, durum gazetelerde ilan edildikten sonra satanların ve yayımlayanların aynı suçu işlemiş sayılarak hapis ve para cezalarıyla cezalandırılmalarını öngörüyordu.

5.madde, bu yasaklara aykırı hareket edenlerin sıkı yönetim mahkemesinde yargılanmalarına ilişkindi.

İstanbul’un işgalinden sonra sansür kurulunda işgal komutanlığı temsilcileri de

yer aldı. Burada İngiliz subayları etkin rol oynuyorlar ve basına en küçük hoşgörü göstermiyorlardı.75

6 Mayıs 1920 tarihli Ankara Hükümeti’nin çıkardığı bir kararname ile İstanbul’la her türlü haberleşmeye sansür kondu.

Ankara’nın koyduğu bu sansür, Anadolu’daki gazete ve dergileri kapsayan geniş anlamda bir sansür değil, yalnız İstanbul’dan gelecek yayınlara yönelik bir önlem niteliğinde idi.

2. 2. 2. Türkiye Cumhuriyeti Döneminde Basın Özgürlüğü ve Sansür

Cumhuriyet Dönemi basınını iki bölümde inceleyeceğiz. 1. Bölüm 1923- 1945 Tek Partili Dönem; 1945’ten sonra Çok Partili Dönem.

2. 2. 2. 1. Tek Partili Dönem Basını (1923 – 1945)

Cumhuriyetin ilanından sonra ülke yönetimine, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyleri hariç tek bir parti Cumhuriyet Halk Fırkası egemen olmuştur.

Cumhuriyet Halk Fırkası, yeni kurulan laik Cumhuriyeti korumak, hilafet yanlısı, şeriatçı akımlar ile aşırı sol akımlara karşı sıkı bir baskı rejimi uygulamıştır. Dönemin sonunda çıkan (1939 – 1945) İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaşın kendine özgü koşulları yüzünden ister istemez basın birtakım kısıtlayıcı önlemlerle karşı karşıya kalmıştır.

1945 yılı sonuna kadar, yeni çok partili düzene geçinceye kadar, basın sürekli olarak CHP’nin denetimi altında tutulmuş, dini yazılara izin verilmemiş, sol eğilimlere de “Kemalist Çizgi” aşılmamak kaydıyla göz yumulmuştur. Bu çizgiyi aşan sosyalist ve komünist yayınlar sık sık kapatılarak, yazarları da tutuklanarak engellenmiştir. Bunun yanı sıra ülke basınının temel haber kaynakları sayılan Anadolu Ajansı ile radyo yayınları da tek yanlı olarak kullanılmıştır. Gazete sahiplerinin çoğu milletvekili yapılmış, kağıt ve resmi ilanlar, gazeteler

Previous

A.g. Gerilim Düşümü Hesaplama Cetveli

Alev Baymur

Next

Yorum yapın