Safevi Türk Devleti
Safevi Türk Devleti
Safevi Türk Devleti
Safevi Devleti’in Osmanlılardan daha Türk çok bir Türk Devleti olduÄŸunu söyleyerek: Safevi Devletinin kurucuları; Anadolu KızılbaÅŸ Türk oymaklarıdır. Devletin resmi dili Türkçe’dir. On iki hayvanlı Türk Takvimini kullanmaktadırlar. Askeri teÅŸkilatlanmaları Türk sistemidir. Edebiyatı vb. yazı sitemleri Türkçe’dir…. Demektedir ki, bütün kaynaklar bu hususu doÄŸrulamaktadır. Yine Akkoyunlu Devleti ve KaramanoÄŸulları BeyliÄŸi, Osmanlılar’dan daha Türktür. ÇeÅŸitli Türkmen oymaklarından ve Bayındır Beyleri’nin kurucusu olduÄŸu aÅŸiretler konfederasyonundan meydana gelen Akkoyunlular için John E.Woods; “300 Yıllık Türk İmparatorluÄŸu” demektedir ki, isabetli bir saptamada bulunmaktadır. Kur’anı ilk Türkçe’ye çeviren ve Saray dahil her alanda Türk Dili’ni hakim kılan Akkoyunlular gerçek anlamda bir Türk Devletidir. Osmanlılar Türkleri aÅŸağılarken Dede Korkut ise şöyle der: “Karanlıkta yolumu yitirirsem parolam Allah’tır/Soylu kuralın taşıyıcısı, efendimiz Bayındır Han’dır/Salur Kazan’dır savaÅŸ gününün galibi” Bölgede hüküm süren Akkoyunlu ve Safevilerin Türk Dilinin yöreye hakim olmasından rahatsızlık duyan Kürt Mollası İdris Bitlisi; Osmanlılar ile iÅŸbirliÄŸi yaparak Türkmenlerden intikam alır.
Yavuz Selim’e kadar DoÄŸu Anadolu’da Türkmen hakimiyeti vardır. Yavuz ise; Åžafi mezhebinden NakÅŸibendi tarikatından Kürt mollası Åžeyh İdris-i Bitlisi’nin önerisi ve planlamasıyla DoÄŸu ve Güney Anadolu’da Türkmenler katledilmiÅŸler, kurtulanlar ise Azerbaycan’a kaçmışlardır. Türkmenlerin hakim oldukları idari beylikler ve toprakları; Yavuz’un imzaladığı boÅŸ fermanları, İdris-i Bitlisi oldurarak Kürt AÅŸiret reisine ve aÄŸalarına vermiÅŸtir. Böylelikle bugünkü doÄŸudaki feodalizmin temelleri atılmıştır.
İdrîs-i Bitlîsi (Ö.8 Kasım 1520) “Selim Åžah-Nâme” adlı eserinde; baÅŸta Diyarbekir olmak üzere Kürtistan memleketinde “Kürt Beyleri ve Kürt taifesinin mülk, millet, mezhep ve irsi baÄŸlarının” nasıl güçlendirdiÄŸini anlatırken, ÅŸehir ve yöre adlarını tek tek vererek KızılbaÅŸ Türkmenleri de nasıl katlettiklerini “Allah’ın ve PadiÅŸah’ın yanında olan bir Molla olarak” zevkle ve kana susamış bir vampir edasıyla anlatmaktadır. Kürtler “dirlik ve birliklerini” İdrîs-i Bitlîsi’ye borçluyken, Türkler ise, Yavuz Selim ile İdrîs-i Bitlîsi’nin yaptıklarını lanetle anmaya devam edeceklerdir. Büyük bir Türk katili olan İdrîs-i Bitlîsi’nin bütün eserlerini Türkmen Tarihi açısından “Türklük bilincine sahib bir tarihcimiz” tarafından incelenip gerçek anlamda “Anadolu Türk Tarihi”nin bir kesitini ayakları üstüne oturtulması gereklidir. Yunan mezalimini ağızlarında sakız eden bazı “Türk Milliyetçi Yazarları” Yavuz ve İdris-i Bitlisi’nin Türk katliamlarını görmezlikten gelmektedirler.
Yavuz dönemimde Osmanlı yönetiminde görev alan İdris Bitlisi ve Bıyıklı Mehmet PaÅŸa ile Kürt AÅŸiret AÄŸaları’nın durumları için; bugün Kürt gruplarından KOMKAR belgeli olarak şöyle demektedir ki çok ilginçtir:
“1535′ler de böyle bir icazet vererek, beylik topraklarının bölünmesini kolaylaÅŸtırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman fermannamesinde aynen şöyle diyor: -Bey öldüğünde, eyaleti kaldırmayıp bütün hududu ile Mülkname’yi Humayun uyarınca oÄŸlu bir ise, O’na kalacak, eÄŸer müteadit ise, istekleri üzerine kale ve yerleri, aralarında paylaÅŸacaklardır. UzlaÅŸmazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacaklar ve mülkiyet yoluyla bunlara ebediyete kadar ila ebeddevran mutaarrıf olacaklardır. EÄŸer Bey, varissiz, akrabasız ölmüş ise, o zaman eyaleti, hariçten ve yabancılardan hiç kimseye verilmiyecek, Kürdistan beyleri ile görüşülüp ve ittifak edilip, onlar bölgenin Beylerinden veya Beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse, ona tevcih edilecektir. (Hükmi Åžerif, Topkapı Sarayı Müzesi ArÅŸivi, E. 11960 sayı-İstanbul) Kürt-Osmanlı AndlaÅŸması’nın mimarı Mevlana İdris’tir. Bu anlaÅŸmayı kabul eden ve gerekli bulan Yavuz Sultan Selim’dir. İkisi de 1520′de maalesef ölmüşlerdir. Sultan Selim, Mevlana İdris’e; -Git Kürdistan beylerini ve emirlerini topla, kendi aralarında bir beylerbeyi seçsinler demiÅŸti. Mevlana İdris ise, Kürt beylerini çok iyi tanıdığı için kestirmeden bir beylerbeyi Sultan’dan istemiÅŸ ve Bıyıklı Mehmet PaÅŸa’yı tavsiye ederek bu iÅŸi noktalamış idi. Diyarbakırlı bir Kürt olan Bıyıklı Mehmed PaÅŸa’da çok erken gitti ve bundan sonra Kürdistan Eyaleti BaÅŸkenti’ne Mekadonlu komutanlar gelmeye baÅŸladı. Kanuni Sultan Süleyman, bilerek veya bilmiyerek 1533-34′lerde, Bitlis’i Åžeref Han’dan alıp, bir fermanla Ulame Tekelu’ya veriyor. Direnen Bitlis Beyi’nin üstüne, Diyarbekir Beylerbeyi ve kuvvetleri ile bütün Kürdistan beylerinin kuvvetlerini de katıyor ve Ulame’yi baÅŸkomutan olarak atıyor. Aynı Sultan, 1535′ler de BaÄŸdat seferini yaptıktan sonra Kürtleri tanımaya baÅŸlıyor veya bunlarsız bir ÅŸey yapamıyacağını anlayarak, babasının Amasya’da imzaladığı anlaÅŸmaya yukarda verdiÄŸim arÅŸiv numaralı Hükm-i Åžerif-i yayınlıyor. Neticeye baktığımızda, Kürdistan hükümdarları, çoÄŸunlukla topraklarını bölmemiÅŸ ve statülerini 1850′lere kadar getirmiÅŸlerdir.”
Aynı gurubun siyasi örgütünün başı Alevi Kökenli Kemal Burkay ve Munzur Çem gibileri; bu iki Osmanlı Kürtünün, Alevileri katletmesini görmezlikten gelerek, Alevi Tarihini yok sayarak “öteki tarih” dedikleri uydurma bir “Kürt Tarihi” yaratmaya çalışıyorlar. Tunceli Ovacık’ta “üçlü Kürt ittifakı” olan: Bıyıklı Mehmet PaÅŸa, İdris Bitlisi ve Palu Beyi CemÅŸid ‘in; on binlerce Kızılbaşı kesmesine; aynı bölgenin adamları Kürtlük İdeolojileri adına ses çıkarmamaktadırlar. Ahlaki olarak bu çifte standart davranışlarına ne demek gerektiÄŸine okuyucular karar versin !
Yavuz Selim’in önce Erzincan ValiliÄŸine atadığı, sonradan da bütün doÄŸu ve güney doÄŸuya bakmak kaydı ile Diyarbakır Eyaletine getirdiÄŸi Dıyarbakırlı Kürt Bıyıklı Mehmet PaÅŸa ve danışmanı Bitlisli Molla İdris; bütün bölgeyi Türkler’den temizlerler ve YÜZ BİN KızılbaÅŸ Türk’ü katlederler. Bölgeden kaçamayan Türkler de kendilerini Kürt olduklarını söyleyerek kalırlar, baskılar sonucu da gerçekten KürtleÅŸirler. DoÄŸu sınırlarını Türklere kapatan Yavuz; korumalığını da Kürt aÅŸiretlerine bırakır. 1517’de Yavuz Selim’in Mısır’ı alması ve 74.ncü İslâm Halifesi olması ile sünnilik resmi ideoloji haline gelir ve İslâmi Devlet kimliÄŸi oluÅŸur. Bu tarihten sonra Araplar, Osmanlı Devleti’nin yaÅŸamı boyunca diÄŸer halklardan üstün ve gözde konumlarına devam ederler. Türkler arasında Yavuz adı Yezit ile özdeÅŸleÅŸir ve lanetle anılır olur. Türk ulusal kimliÄŸi; Bozkırdaki Türkmenlerde yaÅŸar ve ozanları Türkçe’yi geliÅŸtirir. Osmanlı Sarayı ise giderek soysuzlaşır ve yapay “Osmanlıca” denen yazı dili hakim olur. Bu nedenle Prof.Dr. Faruk Sümer; Safaviler için Osmanlılar’dan daha fazla Türktür demektedir.
Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemi Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun zirvede olduÄŸu bir zamandır. Ama Türkler açısından bir ÅŸey deÄŸiÅŸmez. Yine bu dönemde zülüm, ÅŸiddet ve katliamlar devam eder. Kürt kökenli Ebussuûd Efendi (1545-1574)’in Åžeyhülislâm olmasıyla ve 30 yılda verdiÄŸi fetvalarla “Osmanlı toplum yaÅŸamını” belirler ve KızılbaÅŸ Türkmen katliamı, “Sünni Åžeriatı”na göre meÅŸruluk kazandırır. Yedi KızılbaÅŸ öldürene “Cennetin Anahtarı” verilir. Bugün Sünni din adamları tarafından huÅŸu ile anılarak “evliya mertebesi”ne çıkarılan Ebussuûd Efendi, Türk katliamcısı, yobaz, lanet okunacak bir zalim ve cellattan bir kiÅŸiden baÅŸka birÅŸey deÄŸildir.
Hırvat kökenli ve nakÅŸibendi tarikatından Kuyucu Murat PaÅŸa 6.12 l606’da sadrazam olduktan hemen sonra Anadolu’da geniÅŸ çaplı Alevi katliamı harekatı baÅŸlatır. 155 bin Alevi Türkmeni diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür. Aman dileyen insanlara Kuyucu Murat PaÅŸa’nın yanıtı; “Vurun ÅŸu pis Türk’ün başını” olmuÅŸtur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuÄŸu atından inerek öldüren Kuyucu Murat PaÅŸa üç yıl terör estirir.
Köprülü Mehmet PaÅŸa (1656-1661) Celali ayaklanmaları bastırmak ve eÅŸkıya tedibi adı altında; Anadolu Türkmenlerini kırımdan geçirmiÅŸ saÄŸ kalanlara da zülüm yapmıştır. Osmanlı Vak’a-Nüvisleri ( tarihçileri) Naima ve Hoca Sadettin Efendi gibileri; kitaplarında katliamları ballandıra ballandıra anlatmaktalar ve Türkler için; “nadan” yani “kaba Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk” ifadesini kullanmaktadır. BaÅŸka kitaplarda ise; ‘Türk iti ÅŸehre gelince farisice ürür.’ yazmaktadır. Osmanlının ünlü ÅŸairi Nef’i ise “Tanrı, Türk’e irfan çeÅŸmesini yasaklamıştır.” Demektedir. Divan-ı Hümayun yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında yazdığı ÅŸiirinde;
“Sakın Türk’ü insan sanma
Bin an bile olsa Türk’le birlikte olma
Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.
Türk’ün başını kesenken sakın gam yeme
Baban da olsa Türk’ü öldür.”
Demektedir. Tüm bunlara karşın Türk Bayat boyundan Alevilerin ulu ozanı Fuzuli (1480-1566) bir deyişinin son beytinde şöyle diyor:
“Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Arap’tan ya Acem’den”
Gökten Allah tarafından dahi indirilse Türklerin dünyada yeri olmadığını; Arap ve Acemler hakim olduğunu belirtir ve Şiirlerinde Osmanlılara sitem eder ve kafa tutar. Alevi Türkmen aşıkları, ozanları diline ve töresine sahip çıkar ve şiirlerinde dilendirir, yöre yöre gezerek halkı bilinçlendirirler. Dedeler ve Babalar da Türkçe ibadet yaparak örf ve gelenekleri yaşatarak bugünlere getirirler.
İdrîs-i Bitlîsi ve Bıyıklı Mehmet PaÅŸa’dan sonra Kürtlere en büyük destek saÄŸlayan II.Abdülhamit olmuÅŸtur. Yavuz Selim’den itibaren iç iÅŸlerinde tam bir serbestlik olan bölgeye Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın tesbitine göre “Kürt Hükümeti” denmekteydi ve “merkezi hazineye ipotek ödemezdi ve herhangi bir biçimde düzenli askeri hizmetlerle yükümlü deÄŸillerdi.” Böylesi bir bölgeye Abdülhamit, İslamcılığın bütünleÅŸtirici “ümmet” anlayışıyla birarada tutma fikriyle yeni bir yapılanmaya gidilir. Abdülhamid’in “AÅŸiret Mektebi-i Humayun”(1892-1907) adıyla açtığı ve aÅŸiretlerden getirtilen ÅŸeyh ve aÄŸa çocuklarının eÄŸitildiÄŸi okullardan mezun olanlar; beklentilerin yerine, devlete karşı örgülenme yapan kadroları oluÅŸturmuÅŸlardır. Abdülhamid’in marifetlerinden biriside “Hamidiye Alayları”dır
Hamidiye Alayları, Dördüncü Ordu Komutan› Müşir Zeki PaÅŸa’nın II. Abdülhamid’e önerisiyle 1890 yılında kurulmaya baÅŸlanır.14-15 Nisan 1891’de de “Nizamnâmesi” yayınlanarak yasal hale gelir.Ruslara yönelik olarak Åžafi Kürtler’den oluÅŸturulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmaz. Hamidiye Alayları daha çok eÅŸkiyalık yapar. Ermeni ve Alevi köylerine baskınlar düzenleyip çapulculuk yaparlar 23 Temmuz 1908 ‘de İkinci MeÅŸrutiyet’in ilanından hemen sonra Eylül 1908 ayında Kürt Hamidiye Alayları’nın silahlarını ellerinden almak isteyen İttihat’çılar bunu baÅŸaramazlar İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Türkçülük akımı giderek güçlenir ve hakim olur. Åžafi Kürtlerin aÄŸa ve aÅŸiret reislerinin çocuklarının eÄŸitildiÄŸi İstanbul’daki “AÅŸiret Mektebi”nde ve Hamidiye Alaylarında ise Kürt milliyetçiliÄŸi filizlenmiÅŸ ve örgütlenmeye baÅŸlamıştır. Bu durum DoÄŸu Anadolu’da Alevi-Åžafi çatışmasını beraberinde getirir. Sonuçta; Okul Müdürü KolaÄŸası Kamil Bey; “bunlar aÅŸiret deÄŸil haÅŸerat!” der…