Gökmen Özdenak-26.10.2003-fotomaç
1
Gökmen Özdenak-26.10.2003-Fotomaç
Şükür edin!
Sezon başından beri bakıyorum… En ağır eleştiriyi alan Fatih Terim ve Galatasaray, doğal olarak bu kadar kötü oynamalarına rağmen lider Beşiktaş’ın 5 puan gerisinde ve Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura çıkma şansını koruyor. Bu da Türkiye Süper Ligi’ndeki kalitesiz rekabetin ölçüsünü gösteriyor.
Ama ülkede öyle bir üst düzey fanatizm yaşanıyor ki; tüketici konumundaki taraftar kaliteli ve heyecan duyabileceği zevkli karşılaşmalar değil, şartlar ne olursa olsun, ne kadar kötü futbol oynanırsa oynansın, istediği hep rakibin üstünde olmak istiyor. Bu doğrultuda da mücadeleler oynandığı için hiçbir futbolcu, hiçbir takım ve hiçbir teknik direktör daha iyiyi yapabilmenin ne arayışında, ne de hırsında.
"Kötü de oynasa kazanıyor" veya "Kazanan haklıdır" gibi amigo yorumcuların söylemleri de bu fanatik taraftarlarla aynı kulvarda olduklarını gösteriyor.
Her zaman söylüyorum, Galatasaray gücü yettiği sürece oyuna hakim olmaya çalışıyor. Rakibi rahatsız eden bir baskı yapıp, yardımlaşmalı, pas yüzdesi yüksek, yani iyi niyetle çaba sarfeden bir takım görüntüsünde. Ama fizik kapasitesindeki düşüş başladığında işte o andan itibaren bütün dengeler bozuluyor. Tabii iyi oynadığı dediğim anlarda bile istenen gol pozisyonlarını görmek maalesef mümkün değil. Bu mücadele yalnız orta sahada yapılıyor. Zaman zaman güzel kanat organizasyonları gerçekleştiriliyor. Ancak burada da ceza alanına yapılan ortalarda futbolcular topun kendilerine gelmesini bekliyor. Topa gdip "darbe" yapacaklarına "yorgunluk" nedeniyle topun kendilerine gelmesini beklemeleri golün gelmemesine neden oluyor.
Hakan Şükür için çok önemli bir maçtı. 200. golüne ulaştı. Kutluyorum. Bugüne kadar Galatasaray’a dönmesine karşı çıkanları mahçup etti. Şükür de olmasaydı ne olacaktı?
Galatasaray’da futbolcuların olağanüstü bir özgüven eksikliği var. Her oyuncu korkak. "Acaba topu kaybeder miyim?" diye düşünüp, pas verirken bile tedirgin olmaları ve zaman zaman son vuruştaki balansın iyi ayarlanamaması gol kaçırmalarının en büyük nedeni. Her zaman söylediğim gibi; mücadele gücünün kazanılması sonucunda bu goller oluşacaktır.
2
Osman Tanburacı- 25.12.2002- Akşam
Samsun’da ilginç uygulama
Galatasaray maçı başlamak üzere, stat hoparlöründen bir ses; ‘Galatasaray seyircisi için özel tribün ayrılmamıştır. Maça gelecekler Sarı-Kırmızı kaşkol, forma ve flamalarla gelmesinler. Oturuş, karışık olacaktır, ses çıkartılmayacaktır. İmza; Samsun Valiliği.’
Madde 1: Samsun’da hiç Galatasaraylı yok mu? Neden özgürlükler bu kadar kısıtlanır?
Madde 2: Neden bu anons statta yapılır ki. Gelecek olan dışarıda!
Yanlışı yanlışla sıvandığı sürece yanlış, mantar gibi ürer! Galatasaray da mevsimin ilk maçında Samsun’dan gelen altı otobüsü Ali Sami Yen’e beş yüz metre mesafede durdurmuş ve Samsunlu’yu otobüsün içine hapsederek maça sokmamıştı!
TMOK Semineri’ne katılan yabancı konuşmacılara bunu söyledim güldüler. ‘Hüküm giymemiş herkes özgürdür’ dediler. Yapılanlardan utandım!
***
Ayıbın daniskası
Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri’ne hiçbir yönetici, futbolcu, hakem ve basın mensubu katılmadı!
Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!
Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.
Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.
Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.
Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.
Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:
TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.
TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!
Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!
İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!
Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!
Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.
Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.
Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.
Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.
Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:
TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.
TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!
Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!
İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!
3
"Sporda Şiddet ve Fanatizm" Semineri
20.12.2002 İstanbul
Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK), Futbol Federasyonu, Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi (CIES) ve Galatasaray Üniversitesi`nin işbirliğiyle düzenlenen "Sporda Şiddet ve Fanatizm" konulu seminer, İstanbul`da başladı.
Ataköy Olimpiyatevi`nde 2 gün sürecek seminere, TMOK Başkanı SinanErdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka, CIES Müdürü Denis Oswald ve dinleyiciler katıldı.
Seminerin açılış konuşmasını yapan TMOK Başkanı Sinan Erdem, Türkiye`nin genç bir nüfusa sahip olduğunu ve spor sahalarında şiddetin yaşandığını belirterek, "Fanatizm ve şiddetin bilimsel olarak işlenmesi gerektiği kanaatindeyim" dedi.
Prof.Dr.Erdoğan Teziç ise, spor hukuku alanında öğrenim süreci başlatmayı düşündüklerini açıkladı. Futbolda şiddetin tüm ülkelerde yaygın bir tablo ortaya çıkardığını vurgulayan Prof.Dr.Teziç, kulüp yöneticilerinde bazı nitelikler aranıp aranmaması konusundaki soruların gündeme gelmesi gerekliliğine dikkati çekti. Futbolun tüm bireylerinin spor etiğine uygun davranması gerektiğini kaydeden Prof.Dr.Teziç, hakemlerin adil olması, sporcuların seyircileri tahrik etmemesi, taraftarların da şiddetten kaçınması gerektiğini dile getirdi.
Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka ise, federasyon olarak yasal olarak belirlenen cezaların yeterli olmadığını belirterek, "Cezaların artırılması talebinde bulunacağız" dedi. UEFA`nın, statlarda çıkan olaylar sonunda çok yüksek düzeyde cezalar verdiğini belirten Saka, "Türkiye`de ise biz ancak, yeni yapılan düzenlemeye rağmen 2.5 milyar lira para cezası verebiliyoruz. UEFA`nın verdiği büyük cezalar caydırıcı oluyor. Seyirciler Avrupa kupası maçlarında olay çıkartmıyor. Ancak lig maçlarında bu olaylar olabiliyor. En kısa sürede bu cezaların yükseltilmesini talep edeceğiz" diye konuştu.
Saka, geçen sezon "Futbolda şiddete hayır" konulu kampanya yürüttüklerini hatırlatarak, bu sezon ise "Maç nasıl başladıysa, öyle bitsin" sloganını yerleştirmeye çalışacaklarını ve bu konuda kampanyadüzenleyeceklerini sözlerine ekledi. Toplantıda ayrıca CIES Müdürü Oswald, sporda şiddetin bilimsel olarak nelere dayandığı ve bu konudaki önlemleri içeren bir sunum yaptı. Bugün öğleden sonra devam edilecek seminer, yarın sabah yapılacak sunumlarla sona erecek.
insanin, baska bir nesnede kendini gormesi veya kendini tamamlayan bi unsur oldugunu dusunup "tamam işte bu !" diyip alternatifleri yok ederek ona baglanmasi
Arkadaşlar biliyorsunuzdur FANATİZM psikoloji tehlikeli sınırına yakın ve tedavisi zor olan bir hastalık tır. Ben taraf tutmaya tamamıyla katılıyorum her insan rengini benimselidir. Ama fanatizme kesinlikle karşıyım futbol terörü denen olay benim düşünce yapıma tamamıyla karşıdır insanların kendileri ile aynı rengi benimsemeyen insanlara karşı takındıkları şiddet dolu tutum anlaşılamaz bir karmaşadır ama herşeye rağmen BEŞİKTAŞ - LAZİO maçının başlamasına 45 dakika kala söyleyeceğim tek cümle şudur :
VUR KIR PARÇALA BU MAÇI KAZAN…
Sadakat ve Fanatizm Üzerine
Fatih Demirci
Kavramlar trafik işaretlerine benzer. Trafikte belli bir "araç"ı kullanmak için "ehliyet"e sahip olmak zorunludur ve bu ehliyeti elde etmek için de araç bilgisinden trafik işaretlerine kadar pek çok şeyi bilmek gereklidir. "Bilimsel" alanda çalışma yapacak kişinin de bu yolda seyredebilmesi aynı şekilde kavramlara vukufiyetine bağlıdır. Trafik işaretlerini iyi bilmeyen, aralarındaki küçük ayrıntıları fark etmeyen "sürücü" ya yanlış bir yola girecek ya da yolculuğunu kazasız bitiremeyecektir. Bunun gibi pek çok konuda bu işaretlerle kavramlar arasında benzerlik kurulabilir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kavramları asgari düzeyde dahi olsa bilmeden bilim yapmak mümkün olmasa gerektir.
Kavramlar kadar önemli olan bir şey de aralarındaki nüanslardır. Eğer kavramların aralarındaki benzerlikler aynılık olarak algılanıp, farkları göz ardı edilirse o zaman, diyelim ki, ciddiyet ile asıksuratlılık, evham ile şüphe, modernlik ile modernizm, entelektüel ile aydın………vs. .arasında bir fark olmaması gerekirdi. Oysa bu kavramlar aynı zihinsel zemini paylaşıyor izlenimi verseler bile, aralarında o kadar büyük farklar var olabilir ki, zıddı olan bir kelimenin bile bazen bu kadar uzak anlam taşımadığı görülebilir.
Sadakat araçla amacı birbirinden ayırt ettiği için amacı elde etmek için zaman zaman araçlar konusunda esneklik gösterebilir. Ama fanatizm araçları amaç haline getirir, bu konuda en küçük esnekliği bir taviz olarak algılar ve katı davranır. Oysa bu katılık, hem amaç hem de araç açısından onun kısa ya da uzun vadede kendi kendini tüketmesine neden olabilir. Marks’ın deyişiyle "Katı olan her şey buharlaşır". Buna bağlı olarak sadakat, zaman zaman teslimiyet ve boyun eğmeyi içermeyen bir "uzlaşma"yı da içerebilir ama fanatizm hep "çatışma"dan yanadır. Çünkü fanatizm, daima karşıtlarıyla kendini tanımlar ve "çatışma", onun kendisini yeniden tanımlamamsına imkân veren bir beslenme kaynağıdır.
Fanatizm, nefrette olduğu gibi sevgide de ölçüsüz ve dengesizdir. "Severken öldürmek" deyimini literatüre fanatizm kazandırmıştır.
Sadakat de fanatizm gibi, her talep karşısında mutlaka bir gerekçe istemeyebilir ama her talebin altında bir makuliyet olduğunu hisseder veya sezer. Oysa fanatizmin makuliyet diye bir problematiği yoktur. Onun için, en azından sezilebilir düzeyde bir "akla uygunluk"tan daha çok, talep edilen şeyin her halükârda yerine getirilmesi söz konusudur. Bizim atasözlerimiz arasında yer alan "Akıllı düşman akılsız dosttan iyidir" sözü hangisinin tercihe şayan olduğunun veciz bir ifadesidir.
Sadakat, "bağlılık" üzerine kuruludur, fanatizm ise "bağımlılık" üzerine. Sadakat pozitif yönde eylemlere yöneltirken, fanatizm negatif yönde eylemlere yöneltir. Sadakat, çoğunlukla yardım eder, destek olur, inşa eder, fanatizm ise ya kendini ya da başkalarını ya da birşeyleri "feda" eder, yok eder.
Sadakat ve fanatizm, aynı tarlada yetişen iki farklı bitki gibidir. Dolayısıyla ikisi de aynı fiziksel zemine sahip olma yönüyle benzerlik gösterirler. Çoğunlukla birinin diğeriyle karıştırılmasının sebebi de bundandır. Sadakat, o tarladaki ekilmiş, sulanmış, çapalanmış, toprağı gübrelenmiş, bunun sonucunda da meyve vermiş ya da vermesi beklenen bir bitkiye benzerken, fanatizm, neredeyse bir "hüdai nabit" gibi kendiliğinden bitmiş, meyve vermeyen, vermesi de mümkün olmayan ,vermediği gibi, sulanıp çapalanmasa bile diğer ürün veren bitkiden kat kat daha fazla çoğalan, çoğaldıkça diğer bitkinin hayat alanını daraltan bir ayrık otudur. Ama buna rağmen fanatizmin günübirlik değişim değeri (fiyatı) ucuz ve sürümü çok daha kolay olduğu için daha çok o sulanır, gübrelenir ve gürbüzleştirilir.
Dikotomik bir bakış açısına sahip olan fanatizme göre dünyada iki renk vardır. Siyah ve beyaz. Beyaz, kendisinin de dahil olduğu "iyi"yi temsil eder, siyah da kendisi ve kendisi gibi olanların dışındaki her şeyi ve "kötü"yü. Oysa sadakat için sonsuz sayıda renk vardır. Onun için asıl olan aydınlıkla karanlıktır. Renkler ne de olsa ışığın bir türevidir. O bu renklerden birisine bağlanmış olmakla birlikte esas sevmediği, ışığın olmadığı bir durum yani karanlıktır. Ona göre, renkler farklı farklı olabilir ama sonuçta hepsi ışıktır, aydınlıktır. Asıl sorun, hangi rengin var olduğu değil, renklerden herhangi birinin hiç olmadığı bir durumun (karanlığın) var olmasıdır.
Fanatizmin lügatinde "alternatif" diye bir şey yoktur. Dünya onun için tek boyutludur ve bu hep onun boyutudur.
Sadakat elbette ki inançlıdır, fanatizm ise "kesin" inançlıdır. Bir düşüncede sabit ve istikrarlı bir inancı temsil eden sadakate karşılık fanatizmde bu inanç ; eğer dinden kaynaklanıyorsa taassuba, parti felsefesinden kaynaklanıyorsa partizanlığa, ideolojiden kaynaklanıyorsa bağnazlığa dönüşmeye mukadderdir.
Sadakate, "müsademe-i efkar" dan geçilerek ulaşılır, fanatizme ise, "müsadere-i efkar" dan. Fanatizm, kendine güvensizliğini korkuyla kapatmaya çalışır, korktuğu ölçüde de korkutur. Bunun için fanatizmin vazgeçilmez aracı şiddettir.
Fanatizmin lügatinde soru işareti yoktur. O, bu işaretin sadece noktasını kullanır. Bütün cümleleri noktayla biter fanatizmin. Oysa sadakat, bütün yazım işaretlerini kullanır. Onun farkı, bu işaretleri yerli yerinde kullanmasıdır.
Fanatizm için öğrenme "ezberleme", öğretme ise "dikte etme"dir. Fanatizm, karşısında diktafon cahiller güruhunu buldukça mest olur. Ezberci eğitim ve öğretimin belki de en kötü yanı, cahil bırakmasından öte potansiyel fanatik yetiştirmesidir.
Fanatizm, her eleştiriyi derhal savuşturulması (ve hemen ardından karşı hamle yapılması) gereken bir "saldırı" olarak algılar. Sadakat ise, en azından eleştiriyi dinleyip anlamaya çalışır. Yanlış eleştiriye verecek cevabı daima vardır ve doğru eleştiri için ise rötüş yapmaya hazırdır.
Fanatizm bütün sevimli olabilecek kavramları deforme eder, tanınmaz bir hale getirir, deyim yerindeyse eciş bücüş bir biçime sokar, ya faydasız, ya fonksiyonsuz ya da zararlı bir kalıba girmesine neden olur. Fanatizmin elinde milliyetçilik şovenizme, inanç taassuba, takım taraftarlığı holiganizme, parti sempatisi partizanlığa, yönetmek hükmetmeye, ciddiyet asıksuratlılığa, disiplin de zorbalığa dönüşür.
Velhasıl, fanatizmle sadakat arasındaki fark, fiziksel değil kimyasaldır. Delilikle deha arasında ne kadar fark varsa sadakatle fanatizm arasında da o kadar fark vardır.
Sadakati fanatizme dönüştürmek, onu öldürmek demektir.
“Fanatizm”in memleketi yok!
Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır.
Dr.Hakan Kulaçoğlu
NTV-MSNBC
11 Mayıs— Önceki hafta oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçı ile giriş yapacağım bu yazıya, ilk bakışta “geç kalmış” sıfatını yükleyebilirsiniz, ancak değildir. Aksine, aksine, siz de birazdan bana hak vereceksiniz ki, “tam zamanında” yazılmış ya da başka bir deyişle “aceleci davranma” tuzağına düşmemiş bir yazıdır.
İnsanoğlu bir garip yaratık malumunuz. Duyguları var ve o duygular maça hep 1-0 önde başlıyorlar. Bu durum, birçok konuda olduğu gibi yazarlık uğraşında da insanı zorluyor, bazen ciddi biçimde mahçup ediyor. Duygularını yeterince şekillendirmeden, akılla ve mantıkla terbiye etmeden, maçın ya da olayların ilk heyecanıyla yazı yazmaya kalkan yazarlar bir hafta sonrasında komik durumlara düşüyorlar.
Ben bu konuda çok şanslıyım. İşin başından beri yazı günümü “çarşambadan sonrası” olarak seçtim zira. Kendime biraz zaman tanırım; sevinci, üzüntüyü, hırsı, siniri, kasveti, öforiyi mümkün olduğunca soyup sıyırıp konuya sakin kafayla bakmaya çalışırım.
***
Bendeniz, doğal olarak, ciddi derecede Trabzonsporlu’yum. Trabzonspor hastası falan değil, sağlıklı bir Trabzonsporlu’yum. Lakin; saf değilim, cahil değilim, kör değilim, köle değilim. Kimsenin hakkına göz dikmem; ama kendi kulübümün hakkına da asla el ve dil uzattırmam.
***
Trabzonspor-Fenerbahçe maçından sonra yaygın spor medyasındaki tek taraflı yayınları görünce elbette çok üzüldüm. Sadece o kadar değil, çok da sinirlendim. Buna karşılık, oturup bir yazı döşenmedim. Yalnızca, Trabzon’da gördüklerimi eş-dost sohbetlerinde anlattım. Maçı, kapalı tribünde kolkola izlediğimiz, kaçan golleri, tartışmalı pozisyonları birlikte değerlendirdiğimiz Fenerbahçeli dostlardan duyduklarımı; yani, kale arkasında taşkınlık yapan Fenerbahçe taraftarlarının kimler tarafından deplasmanlara taşındığını, ne kadarının toksikoman ve ilaç bağımlısı olduğunu; onca olayı çıkaracak, durup dururken daha maç başlamadan polisi ve medya mensuplarını taş yağmuruna tutacak cesaret düzeyine nasıl ulaştıklarını aktarmaya çalıştım. Daha Trabzon’a gelirken yolda iki vatandaşı döner bıçağıyla yaraladıklarını söyledim. Trabzonspor seyircisinin maç sırasında sahaya attığı yabancı cisimleri, maçtan sonra otel önünde yaptığı taşkınlığı anlattım. Otel önünde bekleyen kalabalığın, yaralanan taraftarın öldüğü şeklindeki yalan haber sonrasında tekbir getirmeye başlayıp taş ve pet şişeye sarıldığını söyledim. Benzerini her şehirde ve her konuda defalarca yaşadığımız bu provakasyonun nasıl bir toplumsal sıkıntı olduğunu hatırlattım. Ve bekledim.
Neyi mi bekledim? Bu haftaki Fenerbahçe-Galatasaray maçını tabii. Çünkü iki maçı birbirinden ayrı düşünmek doğru olmazdı. Hatta, sadece ikisini de değil. Diğer iddialı maçları da; sadece iki ya da üç camiayı da değil tüm camiaları, tüm kulüpleri, tüm şehirleri… Hatta tüm dünyayı.
***
Buna karşılık, Fenerbahçe yazarları başka bir yol seçtiler. Önceki pazar günü boyunca yaşanan olayları, okuyuculara hep tek taraflı olarak ilettiler. Biraz da yenilginin siniriyle, Trabzon’a ve Trabzonspor’a saldırdılar, hakaret ettiler. Kulüpdaş oldukları yöneticilerinin engin hoşgörüsünü (!) son damlasına kadar kullanarak yaşananları tiraja dönüştürme çabasına saplanıp kaldılar.
Fenerbahçeli yöneticiler de, “klasik parçalı formalı” kalemlerden aşağı kalmadılar. Kendilerine benzersiz bir misafirperverlik örneği sunan Trabzonspor Kulübü’nü ölçüsüzce suçladılar. Bunu yaparken de, bir gün olsun İstanbul deplasmanına gelen Trabzonspor kafilesine bir “hoşgeldin” bile demediklerini hatırlayamadılar.
Oysa, önlerinde bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi vardı. Nice ilginç olay daha yaşanacak, nice gürültüler daha kopacaktı. Onlar, belki bunun hesabını yapamadılar, belki de Galatasaray’a uygulayacakları tarihi evsahipliğinin (!) alt yapısını hazırladılar.
***
İşte 6 Mayıs pazar günü boyunca Kadıköy’de yaşananlar. İki büyük camianın müsabakasında güvenliği sağlamak için görevlendirilen, 2500’ü çevik kuvvetten olmak üzere 6 binin üzerinde polis memuru (Trabzonspor-Fenerbahçe maçındaki sayı, çevre illerden gelen destekle 600 idi.)… Stad kapısında ayrı, tribünde ayrı eziyet gören misafir seyirciler… Soyunma odasına giderken özel güvenlik görevlilerince tartaklanan misafir oyuncular… Stadyum hoparlöründen sinkaf eden maaşlı memur… Türkiye’nin en büyük kentinde, medeniyetin göbeğinde (!) yaşanan, akıl almaz, uygarlığa sığmaz tuhaflıklar…
***
Bu pazar bir kez daha görüldü ki, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Her kentte, her stadyumda olaylar yaşanıyor. Federasyon, emniyet güçleri ve kulüp yöneticileri ellerinden geldiğince bu olumsuzluğu önlemeye çalışıyorlar. Aklı başında spor yorumcuları da, bazen çok mantıklı ve yararlı öneriler sıralıyorlar.
Ancak olaylar bir yandan devam ediyor. Ve en acısı, bazı kişiler ve gruplar bu fanatizmden ikincil çıkar sağlamaya, bunu hedefe giden yolda bir silah olarak kullanmaya çalışıyorlar. Daha bir hafta önceki deplasman maçından şikayetçi olan “forma aşkı” sahibi bir takım yazarlar, iç saha maçında yaşanan olayları görmezden geliyorlar; hatta, misafir oyuncuları taciz eden stad görevlilerine değil de, mağdur durumdaki oyunculara suç buluyorlar.
***
Sevgili futbolseverler!.. Futbol ligimizi, bir oyun alanı olarak kabul edip adam gibi eğlenme yoluna gideceksek, bazı şeylerin değerlendirmesi iyi ve doğru yapmak zorundayız. “Bilmem kaç bin kişilik stadyum yarattık” diye övünmek güzel şeydir de, asıl önemli nokta, o tesiste spor faaliyeti izlemeye gelen insanların birbirlerine ve oyunculara nasıl muamele ettikleridir. Bir futbol stadyumunun kapasitesi elbette göstergedir; ancak çok daha önemlisi, o tesisi yönetecek şahısların, tribünlerinde oturacak insanların niteliğidir.
Bir spor kulübünün, yer aldığı kategoride şampiyonluğa ulaşması elbette önemlidir. Ancak en önemli başarı, aynı zamanda örnek kulüp de olabilmek, ikisi arasında tercih yapmak durumunda kalındığındaysa tereddüt etmeksizin ikinci şıkkı seçmektir.
***
Velhasıl… Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır. O, sadece sporun değil, tüm uğraşların sıkıntısıdır. Bugün dünya üzerinden futbolu kaldırınız, fanatizm başka bir sporda, başka bir oyunda kendini göstermekten geri kalmayacaktır. Sportif faaliyetleri tümden durdursanız, belki briçte, hatta satrançta baş gösterecektir. Tüm beyinlerin, tüm yüreklerin kazanmaya ama mutlaka kazanmaya şartlandığı, asaletin ve nezaketin bunca estetik müdahale geçirdiği bir alemde maalesef kaçınılmaz sonuç bu olacaktır.
Eğitimin, sadece yabancı dil öğrenimine indirgendiği; medyanın, her kulübün bayrağını banknot olarak gördüğü bu gözü dönmüş sistemde, diğer tüm iyi olasılıkların toplamı, yukarıdaki kötü olasılığın yanına bile yaklaşamamaktadır; bir süre daha yaklaşamayacaktır.
Hiçbir kulübün ve camianın, hiçbir kentin veya semtin kendini bu büyük sorunun dışında göstermek gibi bir şansı ve hakkı -birkaç haftalığına da olsa- yoktur. Büyük kulüpler ve büyük camialar, kendilerinin bu sorundan daha büyük olduklarını, hem kendilerine hem de rakiplerine kanıtlamak zorundadır. Onlara yakışan sadece ve sadece budur. Lâfla fanatizm olmakta ve fakat lâfla fanatizm önlenememektedir…
istik felsefeye düşkün olanlar için “ sufizm “ kavramının ne denli önemli yer tuttuğunu, bu konuya kafa yormayanlar bilemez.
Bu sözcüğe hangi özellikle bakacağımızı belirleyerek anlam vermeliyiz…
Zira, Sufizm, başlı başına araştırmaya ve yaşama dönük bir felsefedir. Bu bilince yoğunlaşabilenler olduğu gibi, sadece teorik yönünde kalmayı tercih edenler de bulunmaktadır…
Sufizmi değerlendirmek isteyenler, sorgulayıcı ve aktif olabilmek açısından popüler bilime yaklaşım yapmak zorundadır.
Mistisizmin özü sayılacak olan tasavvuf felsefesi veya başka bir ifadeyle gerçek felsefe, hiçbir şeye inanmayan ya da her şeyin ardında bit yeniği arayan, kül yutmaz, karizmatik, alaycılığı sanat haline dönüştürmüş karakterlere dahi hitap etme durumundadır.
Fakat ortada bir sorun var!..
Sufizme gönül verenlerin, önce, üstlendikleri misyondan silkinip kurtulmaları, sahte yol aydınlatıcılarla, çok donanımlı iyi eğitilmiş irfan sahipleri arasında salınmamak için oldukça dikkatli olmaları gerekir…
Mistisizm boyutlarında, Mümin ile müslüman arasında nasıl belirgin bir fark varsa, kendini aslını bilme durumunda yoğun bir çaba harcayan Sufi ile mümin arasında da o derece önemli farklar bulunmaktadır.
Mümin kişi sadece iman ve tevekkül ile yetinirken, Sufizm ile uğraş veren kişi, kendi hakikatını arama yolundadır… Aktif olmayan bir mümin, konunun derinliğine dalma cesaretini gösteremez.
Mümin bir insan, aynada gördüğü aksinin kim olduğu sorusuna, doğal olarak “ben” yanıtını verecektir…
Ama Beden karşıtı bir ben!..
O bu yargıya, dış dünyayla ilişkisinden kaynaklanan, bölük pörçük yaşantıların yansıttığı bir bütünlükle varmıştır. Gerçek felsefenin kırıntısı düşüncelerine uğramadığı içindir ki; “ Ben “ tesbitini beş duyu kayıtları içinde sınırlamıştır…
Sufi ise duyuları- duygularını terk etmek zorunda olduğundan mutlaka farklı bir “ Ben’e ” ulaşacaktır.
Bir sufiye yapılan eleştiri bombardımanı, yerini tepkiye bırakmadan sonuçlanır. Gerçi Allah’a tevvekkül eden bir mümin de kendine çeki düzen verme isteğini ortaya koyan somut adımlar atar. Ancak dayandığı nokta değişiktir. Varlık müşahadesi içinde yerini bulduğu pek söylenemez…
Bu nedenlerle Sufinin istikrarlı bir çalışma temposu yakalaması ve nefsi hareketlerden kaçınması gerekmektedir. Bir gün er veya geç, beklemediği bir anda ayağına mutlaka basılacaktır!..
Sufist ekolde, insanın mutlak arınması amaçlandığı için, ona her an bir yaptırımın -imtahanın- olması doğaldır. Bu uygulamalar kimi zaman hızlanır kimi zaman da hız keser. Hem içten hem de dıştan gelir. Beden üzerinde baskıcı bir güç oluşturana dek böylece devam eder. Beden-Beyin içinde yaşanacak tüm kavga ve çatışmalar, bedendeki elektriğin sıfır noktaya gelmesine kadar sürer. Bu arada kişi, kendini pasifize edebilmek için ne gerekiyorsa yapmayı denemelidir. Bireysel hayattan ancak böyle kurtulur…
Şayet bir sufide herhangi bir olay kaşısında elektiriklenme söz konusu ise, henüz olgunlaşma dönemi başlamamış demektir.
Bir sufi düşünce kargaşa, yozlaşma, yönlendirme, baskı ve yaşam koşullarını zehirleyen ortamdan asla bunalmamalıdır.
Sufi teori, Shakespeare’in “ Hamlet “ e söylettiği o ünlü, “ Olmak ya da olmamak. İşte mesele bu. “ dizesinden, “ Olmamayı “ yaşam koşulu gibi kabul eder…
Mümin vasıflı insan bu tür çalışmaları pek algılayamaz
Şüphesiz, bireyselliğin başka şekilde çözülebilmesi mümkün değildir.. Şartlanma, değer yargıları ve egemen kültürün baskısı ancak bu yöntemle kalkabilir. Sufinin boş işlerle uğraşmaktan vazgeçtiğini açık olarak göstermesi gerekir. Bireyin yaratılış itibariyle kaabiliyetinin yüksek oluşu, hakikâtine arif olmada oldukça yatkın bir potansiyel oluşturur. Bu oldukça önemli bir husustur.
Dikkat edilmesi gereken şey, bu teorinin ciddi plan ve programına uymaktır. Doğaldır ki, sufilere olan yaptırımların türü, bireylere göre değişiklik gösterecektir. Hayata geçirilebilirliği ve uygulanabilirliği böyledir.
Bu önemli ayrıntıların gözden kaçırılmaması gerekiyor!..
Şayet Allah yolunda olan insan her türlü uygulamaya hazır hale gelirse, mevcut beyin programında mutasyon neticesi, kendine irfan sahibi olabilir…
Sufizmde fanatik olmak gerekiyor..!
İstanbul - 16.05.2001
üşünce dünyamda alternatifli konulara yer olsa gerek. Farklı yazılar yazma hevesim herhalde böyle doğuyor diye düşünüyorum. Hatırlayacaksınız, bir müddet önce “ Sufizm ve Fanatizm “ başlıklı bir yazı yazmıştım. Şimdi de bir başkasına değiniyorum: Bilim ve Fanatizm’e !
Çağımızda bilimin tartışmasız bir yeri var. En önemli getirisi de toplumla olan ilişkisidir. Ancak bilimin toplum ile uyum içinde olduğu da söylenemez. Şöyle ki ; bilim kendi içinde mükemmelleşirken, toplum bilim konusunda cahilleşiyor ve toplumla bilim arasında büyük bir kopuş yaşanıyor. Veya “ Her konuya at gözlüğü ile bakmanın getirdiği bir alışkanlıkla “ sadece onu benimseyip diğer faktörleri bir kenara itiyor. Toplum içinde sivrilen, sözü geçen ve "öncü" konumundaki insanlarda da yaygınlaşan bu fanatikliğin zamanla diğer kesimlere sıçradığına tanık oluyoruz. Bilim Fanatizmi de bu örneklerden biridir.
Geçenlerde basında yer alan bir haber, bilimselliğin mistisizmle bağdaşmayacağını şu cümlelerle açıklamaya çalışıyordu: Haber metni şöyle..“On sekizinci yüzyılda, özellikle ünlü bilimci Newton ‘un bilimdeki müthiş buluşları sonucunda ( Kendisi de bir teologdu ), bilim ve felsefe insanları, Batı dinlerindeki Tanrı kavramının içeriğini de "zenginleştirdiler". Bilimin doğanın yasalarını keşif macerası ilerledikçe, ortaçağın ve öncesinin Tanrı kavramı da gelişti: Bu, Tanrı kavramının da, İnsanın evreni kavrayışına paralel gelişen süreciydi. On sekizinci yüzyılda bir kısım felsefe insanları, evreni Tanrı’nın yarattığı harika bir mekanizma olarak tanımlıyorlardı. Buna göre Tanrı, bütün evreni ve insanları yarattı, o yaratıcı dahidir, ama yarattıktan sonra da, evrenin gelişmesine karışmadı, kendi haline bıraktı, insan ise bu tıkır tıkır çalışan mekanizmaya uyumlu yaşamalı.
Yukarıdan aşağıya, Tanrı’dan krala ve aşağıya doğru kurulan hiyerarşik mekanizma da bu uyumun bir parçasıdır . Bu görüş, donmuş, gelişmeyen bir evren görüşüydü. Bugün bilimin hiçbir alanında bu görüşün esamesi bile okunmaz. Evrenin ve hayatın her alanında GELİŞİM esastır.
Koskoca evren bitmek bilmez bir devinim içindedir, asla bitmeyecek sürekli bir gelişim içindedir. Bu süreçte, değişmeyecek hiçbir şey olamaz. Nitekim, bütün bilimsel gözlemler de bunu gösteriyor. Galaksimiz bile uzayda, çeşitli sürprizlerle karşılaşa karşılaşa, uzayda yol alıp gidiyor. Ne güneşimizin bir sürekliliği var, ne dünyamızın sabit bir geleceği ! ” (1)
Bilim Fanatizmi, haklılığını moleküler biyolojiye ve canlılardaki moleküler/genetik düzeydeki evrimsel gelişmeye bağlıyor. Antropolojiyi örnek gösteriyor. Gerisi büyük bir palavra, yalan ve şarlatanlıktır diyebiliyor. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda o dönemin rasyonalist düşüncesi bilimin her şeyi açıklayabileceğine, bilebileceğine inanıyordu. Bugün bilimin zerre kadar böyle bir iddiası yoktur. " Büyük yaratıcı" nın olmadığını göstermek gibi bir çabası da yoktur. Bilim, tersine, bugün ürettiği bilginin bile " geçiciliğini" vurgular.” Bilim Fanatizmi " ne kapılanların üstünde durdukları ve kaygılarına sebep olan esas nokta, bilimin mistik kavramlarla yan yana anılmasıdır. Bilimi savunanlara göre, “böyle bir değerlendirilmenin yapılması üzüntü vericidir. Çünkü bilimin varlığı farklı alanlara yayılmaktadır. Örneğin Kuran’ın dini, ahlaki öğütler vermek, Allah’ın gücüne dikkât çekmek için kullandığı sağduyu bilgilerini,bilimsel açıdan vurgulamak doğru değildir.
Bilim “neden?” ve “nasıl?” sorularına yanıt aramakta ve amaca dönük açıklamalardan kaçınmaktadır. Bilimsellikte bir olgu yine doğal bir olayla belgelenmektedir. Ve işin içerisine asla mistik anlayış karışmamalıdır. Oysa mistisizm vesilecidir. Ve her olayın nedenini, niçinini Allah’a bağlamaktadır. Bu felsefe mistik eksenli bir toplum anlayışına kaymak demektir. Oysa tek yol Bilim ve Tekniktir. “
Bilim Fanatikleri düşüncelerini ayrıca , “Bizler başta sağlık ve diğer sorunlarımızın çözümü için bilime sarılıyoruz, bilimin bu çabasına sanki çok gerekliymiş gibi mistik duyguları katma gibi bir eğilime girmeye gerek yok. “ şeklinde sürdürürken aşırıya varan telaşlarını ise şöyle dile getiriyorlar:
“ Bizler bilimi bu haliyle batağa itiyoruz ! “
Bilim Fanatikliği inanç noktalarını varsayım gibi kabul etmekte ve Mutlak Yaratıcının doğruluğunu veya yanlışlığını test etmede bir sakınca görmemektedir.
Bu düşünce tarzı biraz mantıksız değil mi ?
Din fanatizmini kabul etmeyenler, inancı reddeden bilimin kendi kendine Fanatik konuma düşmesine acaba nasıl razı olabiliyorlar. Bu hususu tekrar gözden geçirmekde yarar var.!.
Biz, Bilime evet ama mistisizmi kabul etmeyen Fanatik yanlılığına hayır diyoruz!
İstanbul - 15.01.2002