Tekstil Ve Konfeksiyon Sektörünün Genel Durumu

06 Kasım 2007

1. TEKSTİL VE KONFEKSİYON SEKTÖRÜNÜN GENEL DURUMU

Tekstil ve konfeksiyon sektörü, ülkemiz ve Kahramanmaraş ekonomisinin lokomotifi durumundadır. Ülkemiz ihracatının %38’ini gerçekleştiren tekstil ve konfeksiyon sektörünün toplam istihdama katkısı %21 düzeyindedir. Türkiye iplik üretiminin 1/5’ine sahip olan Kahramanmaraş’ta sanayi, tekstile bağımlı durumdadır. İlin merkez nüfusu beşyüzbinin üzerinde olup, yaklaşık her 4 kişiden 1’i geçimini bu sektörden sağlamaktadır.

1. DÜNYADA TEKSTİL VE KONFEKSİYON SEKTÖRÜ

Tekstil sektörünü daha iyi anlayabilmek için sektörün yapısını ve değişkenlerini ayrıntılı olarak incelemekte yarar vardır. Öncelikle, dünyadaki durum inceleme altına alınabilir. Aşağıdaki tabloda dünya lif talebi bilgileri yer almaktadır.

1.1.5. DÜNYA TEKSTİL VE KONFEKSİYON TİCARETİ

1990–1998 döneminde dünya tekstil ticareti yılda ortalama %5, konfeksiyon ticareti %7 artmıştır. 1980 yılında dünya tekstil ve konfeksiyon ticareti içinde %57,5 olan tekstilin payı 1990 yılında %49,2’ye 1998 yılında da %45,6’ya düşmüştür.

1990 yılında dünyanın en büyük tekstil ihracatçıları sanayileşmiş ülkeler, Almanya, Japonya, İtalya ABD, Belçika-Lüksemburg ve Fransa iken, 1990-1998 döneminde ihracatlarını ortalamanın üzerinde artıran Hong-Kong, Çin, Güney Kore ve Tayvan üst sıralara çıkmışlardır. 1998 yılında ekonomik krizden etkilenen Asya ülkelerinin ihracatı durağan seyretmiştir. Bunu sonucunda 1997 yılında ilk üç sırada yer alan Hong-Kong, Çin ve Güney Kore sıralamada geri düşerken Almanya birinci, İtalya üçüncü sıraya yükselmişlerdir. 1990-1998 döneminde ihracatını yılda ortalama %12 artıran Türkiye, 1998 yılında dünya ticaretinden aldığı %2,4’lük pay ile ne büyük tekstil ihracatçısı ülkeler içinde onbeşinci sıraya yükselmiştir.

TABLO:9

DÜNYA TEKSTİL TİCARETİ

1990 1998 Ort. Değişim(%)

Milyar $ (%) Milyar $ (%) 1990/98 1998/97

İHRACAT * * * * * *

Almanya 14,0 13,4 13,3 8,8 -1 0

Hog-Kong 8,2 2,1 13,0 0,9 6 -11

İtalya 9,5 9,1 13,0 8,6 4 1

Çin 7,2 6,9 12,8 8,5 7 -7

Güney Kore 6,1 5,8 11,3 7,5 8 -15

Tayvan 6,1 5,9 11,0 7,3 8 -13

ABD 5,0 4,8 9,2 6,1 8 0

Fransa 6,1 5,8 7,6 5,0 3 5

Belçika-Lüks. 6,4 6,1 7,5 4,9 2 1

Japonya 5,9 5,6 6,0 4,0 0 -12

Toplam 68,5 65,5 93,0 61,6 * *

AB 50,8 48,7 60,6 40,1 * *

AB Dışı 15,1 14,5 22,9 14,6 * *

İTHALAT * * * * * *

Hong-Kong 10,2 3,8 13,5 1,8 4 -17

ABD 6,7 6,1 13,5 8,6 9 8

Çin 5,3 4,8 11,1 7,0 10 -10

Almanya 11,9 10,8 11,0 7,0 -1 2

İngiltere 7,0 6,4 8,3 5,3 2 -2

Fransa 7,6 6,9 7,5 4,8 0 8

İtalya 6,1 5,6 6,6 4,2 1 3

Belçika-Lüks. 3,6 3,3 4,4 2,8 3 3

Japonya 4,1 3,7 4,4 2,8 1 -25

Kanada 2,3 2,1 4,0 2,6 7 4

Toplam 58,8 53,5 72,6 46,9 * *

AB 50,4 45,7 56,4 36,4 * *

AB Dışı 14,2 12,9 18,7 12,1 * *

Dünya 104,5 100,0 151,0 100,0 5 -5

Kaynak: WTO.

En büyük tekstil ithalatçıları temelde gelişmiş ülkelerdir. Dünyanın en büyük konfeksiyon ihracatçısı olan Çin üçüncü büyük tekstil ithalatçısı konumuna yükselmiştir. Hong-Kong’un ticaret hacmindeki büyüklüğünün arkasında re-eksport yatmaktadır. 1990-98 döneminde ABD’nin tekstil ithalatı yılda %9 artarken, Almanya’nın %1 gerilemiştir. 1998 yılında Uzakdoğu Asya ülkelerinin tekstil ithalatı, ihracatındaki azalmaya paralel olarak düşmüştür. Söz konusu yılda Türkiye dünya tekstil ithalatından aldığı %1,5 pay ile onbeşinci büyük tekstil ithalatçısı haline gelmiştir.

*

*

*

*

TABLO:14

TÜRKİYE’DE İPLİK MAKİNELERİNİN BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI-1999

* Ring+Open-end (ton) Dağılım

(Ton %)

GAP 532.776 38,2

Marmara 304.276 21,8

Akdeniz 195.522 14,0

İç Anadolu 167.623 12,0

Ege 149.491 10,7

Karadeniz 29.843 2,1

Diğer 1.963 0,1

Bilinmeyen 14.008 1,0

Toplam 1.395.501 100,0

Kaynak: Azmi Özer, TSKB.

1.2.1.2. PAMUKLU DOKUMA

1996 yılında rekor düzeye çıkan dokuma yatırımları 1997 ve 1998 yıllarında yılda %40 civarında azaldıktan sonra, 1999 yılında yaklaşık %60 daha azalarak durma noktasına yaklaşmıştır. 1999 yılında oldukça azalmış olan yatırımların ancak sektörde kapasite-dışı kalan tezgahları telafi ettiği, bu nedenle kapasitenin 1998 seviyesinde kaldığı (570.000 ton/yıl) tahmin edilmektedir.

Pamuklu dokuma sektöründe, son yıllarda, fabrika niteliğindeki işletmeler makine parklarını yenilerken, modern makine parkına sahip küçük ve orta büyüklükteki dokuma işletmelerinin sayısı hızla artmaktadır. 1993’ten itibaren dokuma tezgahlarına yapılan yatırımların büyük çoğunluğu küçük ve orta büyüklükteki işletmeler tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak 1997 ve 1998 yıllarında büyük firmaların yatırımlarında da önemli artışlar görülmüştür. Bu durum rekabet gücünün artırılması amacıyla tekstil sektöründe faaliyet gösteren firmaların entegrasyon ve ürün çeşitlemesine gitme isteğinden kaynaklanmıştır.

1.2.2. ÜRETİM VE KAPASİTE KULLANIM ORANI

Tekstil sektörünün alt sektörler bazında üretim durumu ve kapasite kullanım oranı aşağıya çıkarılmıştır.

1.2.2.1. PAMUK İPLİĞİ

Pamuklu iplik sektöründe kapasite kullanım oranı 1980’li yıllarda %90 seviyesinde iken, küreselleşmenin hızını iyiden iyiye artırdığı 1990’lı yılların başlarından itibaren dünyadaki gelişmeler sonucu yeni makinelerle rekabet edemeyen eski makinelerin artan oranda üretim dışı kalmasıyla %60’lara gerilemiştir.

TABLO:15

PAMUKLU SEKTÖRÜNDE İPLİK ÜRETİMİ VE K.K.O.

* Üretim

(Ton) K.K.O.

(%)

1990 530.000 79,7

1991 484.000 66,6

1992 528.000 67,1

1993 530.000 63,1

1994 600.000 65,6

1995 630.000 62,4

1996 764.000 63,9

1997 870.000 64,4

1998 898.000 62,4

1999 913.000 65,4

Kaynak: Azmi Özer, TSKB.

1995-1998 döneminde yapılan büyük yatırımlar sonucu, 1997 yılında itibaren artan oranda doğrudan iplik ihracatına yönelinmesine rağmen, rekabet gücü yüksek yeni makinelerin tam kapasitede kullanılması mümkün olmamıştır. 1999 yılında pamuklu sektörde iplik üretimi, pamuk ağırlıklı iplik ihracatının tarihi zirvesine (128.400 ton) çıkması sonucu 913.000 tona yükselmiştir. 1999 yılında kapasitenin gerilmesi ve üretimin artması sonucu kapasite kullanma oranı %65,4’e çıkmıştır.

1999 yılında ring ipliği üretimi, bir önceki yıla oranla, %3,8 artarak 526.000 tona çıkarken, open-end iplik üretimi %1,2 gerileyerek 387.000 tona düşmüştür. Böylece yakın geçmişte open-end ipliğin toplam iplik üretimi içinde sürekli artmakta olan payı, 1997 yılında itibaren ring yatırımlarına ağırlık verilmesi sonucu, 1998 yılında düşmeye başlamış ve 1999 yılında %42’ye gerilemiştir.

bir rekabet avantajı olarak nitelenebilir.

TABLO:17

TÜRKİYE’DE İPLİK ÜRETİMİNİN BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI 1999

Ton Dağılım (%)

Ring Open-end Toplam Ring Open-end Toplam

GAP 157.406 212.923 370.330 29,6 55,0 40,6

Marmara 133.153 65.946 199.099 25,3 17,0 21,8

İç Anadolu 89.763 36.438 126.201 17,1 9,4 13,8

Akdeniz 88.256 25.745 114.001 16,8 6,7 12,5

Ege 51.484 28.792 80.276 9,8 7,4 8,8

Diğer 3.259 17.204 20.462 0,6 4,4 2,2

Bilinmeyen 2.451 0 2.451 0,5 0,0 0,3

Toplam 525.773 387.048 912.821 100,0 100,0 100,0

Kaynak: Azmi Özer, TSKB.

1.2.2.2. PAMUKLU DOKUMA

1990’lı yıllarda, pamuklu sektöründe, dokuma üretimi yurtiçi talebe (yutiçi nihai tüketim+konfeksiyon halinde dolaylı ihracat) paralel bir seyir izlemiştir. 1991-93 ve 1995-97 dönemlerinde, bavul ticareti ve sınır ticaretindeki hızlı artışın da etkisiyle dokuma üretimi önemli ölçüde artmıştır.

TABLO:18

PAMUKLU SEKTÖRÜNDE DOKUMA ÜRETİMİ VE KKO

* Üretim

(Ton) K.K.O.

(%)

1990 314.000 89,0

1991 302.000 83,2

1992 331.000 88,7

1993 361.000 91,4

1994 344.000 84,9

1995 370.000 84,1

1996 420.000 85,7

1997 450.000 83,3

1998 440.000 77,2

1999 420.000 73,7

Kaynak: Azmi Özer, TSKB.

İpliğe oranla daha fazla iç piyasaya yönelik çalışan dokuma sektöründe, ihracat artışı yurtiçi tüketimdeki büyük düşüşleri telafi edecek boyutta olmadığından, üretim kriz dönemlerinde gerilemektedir. Nitekim 1994 yılında olduğu gibi 1998 ve 1999 yıllarında, global krizin etkisiyle yurtiçi nihai tüketimdeki büyük (1998 yılı için %18,9 ve 1999 yılı için %10,4) gerileme pamuklu sektöründe dokuma üretiminin düşmesine neden olmuştur. Ancak ihracatın üretim içindeki payının önemli boyutlara erişmesi, üretimdeki düşüşün sınırlı kalmasını sağlamıştır. 1999 yılında dokuma ithalatı 7.700 ton gerilemiş, konfeksiyon halinde dolaylı ihracat 19.200 ton artmış olmasına rağmen, doğrudan ihracata görünen 23.600 ton ve yurtiçi nihai tüketimdeki 23.300 ton gerileme sonucu dokuma üretimi 20.000 ton azalarak 420.000 tona düşmüştür.

1995-1997 döneminde yapılan yoğun yatırımlar, doğrudan ithalatı engelleyici etki yaratmasına rağmen, özellikle 1997 yılından itibaren kapasitenin talepten daha hızlı artmasına yol açmış, bu da kapasite kullanma oranının gerilemesine sebep olmuştur. 1998 yılından itibaren, yatırımların önemli ölçüde azalmasına rağmen, yurtiçi talepteki gerileme, dokumada kapasite kullanma oranının 1998 ve 1999 yıllarında dikkat çekici oranlarda gerileyerek %73,7 ile makul sayılabilecek seviyenin altına düşmesine sebep olmuştur.

1.2.3. İTHALAT

Pamuklu sektöründe 1980’li yıllarda önemsiz seviyede olan ithalat, 1990’lı yılların başlarında büyük bir sıçrama yapmıştır. Pamuklu sektöründe iplik bazında ithalat, 1990 yılında 62.000 tona, 1993 yılında 142.000 tona, 1995 yılında da 208.600 tona yükseldikten sonra, yurtiçinde yapılan büyük yatırımların etkisiyle küçük bir gerileme yapmıştır. 1999 yılında yurtiçi nihai tüketimdeki büyük düşüşün de etkisiyle iplik bazındaki ithalat düşüşü hızlanmıştır.

TABLO: 19

TÜRKİYE İTHALATI (Bin Ton)

* 1994 1995 1996 1997 1998 1999 Değ.(%)

Pamuk İpliği 53,3 58,8 42,9 41,2 35,3 29,1 -17,6

Pamuklu Dokuma 29,8 48,5 35,5 39,1 37,0 34,8 -5,9

Örme Kumaş 15,4 8,3 11,8 14,1 12,2 8,3 -31,8

Konfeksiyon 2,6 3,1 6,6 8,4 6,9 8,0 25,9

Örme Giyim Eşyası 1,0 0,7 1,9 2,7 2,3 2,5 9,9

Dokuma Giy.Eşya. 0,7 1,1 2,7 3,4 2,5 2,7 9,5

Hazır Ürün 0,9 1,3 2,1 2,3 2,2 2,8 29,0

Diğer 47,8 83,9 82,5 82,4 79,8 64,6 -19,1

İplik 18,1 35,6 36,4 37,3 39,8 29,1 -26,9

Dokuma 29,8 48,3 46,1 45,1 41,6 35,4 -14,8

Toplam 148,9 202,7 179,3 185,2 170,7 144,8 -15,2

Kaynak: TSKB

TABLO: 20

TÜRKİYE İTHALATI

(Milyon$)

* 1994 1995 1996 1997 1998 1999 Değ.(%)

Pamuk İpliği 167,1 221,6 149,4 137,2 115,8 84,5 -27,1

Pamuklu Dokuma 141,9 281,2 268,1 275,8 270,7 233,1 -13,9

Örme Kumaş 90,6 64,2 104,6 108,4 105,6 75,5 -28,5

Konfeksiyon 33,1 54,1 159,0 225,6 231,2 171,2 -21,3

Örme Giyim Eşyası 9,2 14,0 55,2 74,4 88,2 54,3 -38,5

Dokuma Giy.Eşya. 19,6 27,6 86,4 128,9 122,8 97,0 -21,0

Hazır Ürün 4,3 12,5 17,4 22,3 20,3 20,0 -1,5

Diğer 197,8 385,7 410,9 396,5 365,0 269,3 -26,2

İplik 46,9 109,7 109,5 96,5 93,5 68,6 -26,6

Dokuma 151,0 276,0 301,4 300,1 271,5 200,6 -26,1

Toplam 630,6 1006,8 1092,1 1143,5 1088,5 833,6 -22,4

Kaynak: TSKB

TABLO: 21

BİRİM İTHAL FİYATLARI

($/Kg)

* 1994 1995 1996 1997 1998 1999 Değ.(%)

Pamuk İpliği 3,14 3,77 3,49 3,33 3,28 2,90 -11,5

Pamuklu Dokuma 4,77 5,79 7,55 7,05 7,32 6,70 -8,5

Örme Kumaş 5,88 7,70 8,86 7,70 8,69 9,12 4,9

Konfeksiyon 12,68 17,35 24,08 26,97 33,38 21,35 -37,5

Örme Giyim Eşyası 9,65 19,53 29,29 27,87 38,46 21,53 -44,0

Dokuma Giy.Eşya. 26,88 25,10 32,41 37,75 49,54 35,72 -27,9

Hazır Ürün 4,65 9,62 8,48 9,77 9,42 7,19 -23,7

Diğer 4,14 4,60 4,98 4,81 4,57 4,17 -8,8

İplik 2,60 3,08 3,01 2,59 2,35 2,36 0,4

Dokuma 5,07 5,71 6,54 6,65 6,52 5,66 -13,2

Kaynak: TSKB

1999 yılında konfeksiyon ithalatı miktar olarak %25,9 artarak 8.017 tona çıkarken, dğer olarak %21,3 azalarak 171.2 milyon dolara düşmüştür. Örme giyim eşyası ithalatının %60’ı başta İtalya, Almanya, İspanya, İngiltere ve Fransa olmak üzere AB’den, dokumadan giyim eşyası ithalatının %51,9’u başta İtalya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İspanya olmak üzere AB’den, hazır ürün ithalatının %43,4’ü başta İsoanya, Almanya ve İtalya olmak üzere AB’den yapılmıştır. Toplam konfeksiyon ithalatının içinde AB’nin payı miktar olarak %51,5, değer olarak %82,2’dir. 1999 yılında, AB’den yapılan konfeksiyon ithalatı miktar olarak %7, değer olarak %22 azalmıştır. 1999 yılında başta Çin ve Hong-Kong olmak üzere Uzakdoğu Asya ülkelerinden yapılan konfeksiyon ithalatı hızla artarak toplam içindeki payı miktar cinsinden %34,4, değer cinsinden %22,7’ye ulaşmıştır. Burada küreselleşmenin en önemli boyutu ortaya çıkmaktadır. Avrupa ülkeleri, üretimlerini ucuz üretim faktörlerinin yüksek miktarda olduğu Uzakdoğu ülkelerine çevirdikleri görülmektedir.

1999 yılında Amerikan doları/kg cinsinden ortalama birim ithal fiyatı konfeksiyonda %24-44, dokumada %9-13 ve pamuk ipliğinde %12 oranlarında önemli sayılabilecek düzeyde gerilemiş, örme kumaşta %5, suni ve sentetik ağırlıklı iplikte aynı seviyede kalmıştır.

1.2.4. İHRACAT

1988 yılında pamuklu sektöründe iplik bazında 160.000 ton ile 1980’li yılların en yüksek seviyesine çıkan tekstil ihracatı, 1990’lı yılların başlarında gerilemeye başlamış ve 1993 yılında 106.000 tona düşmüştür. 1994 yılında yurtiçinde yaşanan ekonomik kriz ve dünya pazarlarındaki olumlu gelişmeler doğrudan tekstil ihracatının 223.300 tona yükselmesini sağlamıştır. Ancak 1994 yılında doğrudan tekstil ihracatındaki artışın %49,’u Türkiye’deki serbest bölgelerden kaynaklanmıştır. Doğrudan tekstil ihracatı 1995 yılında 150.400 tona düştükten sonra, kapasitede yaratılan büyük artışların kullanılabilmesi amacıyla, sürekli artmaya başlamış ve bu artış özellikle 1997 yılının Mart ayından itibaren, AB’nin Türkiye’den ithal ettiği pamuk ipliğinde uyguladığı anti-damping vergisini kaldırmasının da etkisiyle hızlanmıştır. İplik bazında tekstil ihracatı, 1999 yılında, iplik ihracatındaki büyük artışın katkısıyla, %6,4 artarak 293.600 tona yükselmiştir.

TABLO: 22

TÜRKİYE İHRACATI

(Bin Ton)

* 1994 1995 1996 1997 1998 1999 Değ.(%)

Pamuk İpliği 86,9 39,7 44,5 69,9 99,2 128,4 29,5

Pamuklu Dokuma 62,7 50,9 54,4 60,7 86,9 67,3 -22,6

Örme Kumaş 25,8 13,1 19,4 31,0 31,4 40,5 29,1

Konfeksiyon 268,3 301,8 343,5 417,8 454,7 480,7 5,7

Örme Giyim Eşyası 146,2 158,0 182,0 217,0 234,3 236,6 1,0

Dokuma Giy.Eşya. 83,1 98,5 104,1 118,6 125,6 133,2 6,1

Hazır Ürün 38,9 45,3 57,5 82,2 94,7 110,8 17,0

Diğer 41,2 41,2 43,3 54,9 49,4 49,6 0,4

İplik 14,4 10,9 11,5 12,8 13,4 17,2 28,2

Dokuma 26,8 30,3 31,8 42,0 36,0 32,4 -10,0

Kaynak: TSKB

*

*

*

*

TABLO: 23

TÜRKİYE İHRACATI

(Milyon $)

* 1994 1995 1996 1997 1998 1999 Değ.(%)

Pamuk İpliği 250,6 137,8 139,1 224,3 293,1 313,8 7,1

Pamuklu Dokuma 299,6 330,5 346,4 357,7 395,4 348,7 -11,8

Örme Kumaş 140,5 84,4 123,5 183,2 191,3 223,1 16,7

Konfeksiyon 4413,4 6068,1 6206,9 6926,3 7443,2 6975,4 -6,3

Örme Giyim Eşyası 2581,0 3445,0 3568,7 3961,6 4225,0 3787,2 -10,4

Dokuma Giy.Eşya. 1527,1 2202,1 2154,2 2321,1 2469,1 2413,7 -2,2

Hazır Ürün 305,3 421,0 484,1 643,6 749,0 774,6 3,4

Diğer 302,5 403,1 432,4 519,4 476,5 399,2 -16,2

İplik 62,7 57,9 60,0 64,0 62,8 65,6 4,4

Dokuma 239,8 345,2 372,5 455,4 413,6 333,6 -19,4

Toplam 5406,7 7024,0 7248,4 8210,9 8799,4 8260,3 -6,1

Kaynak: TSKB

TABLO: 24

BİRİM İHRAÇ FİYATI

($/Kg)

* 1994 1995 1996 1997 1998 1999 Değ.(%)

Pamuk İpliği 2,88 3,47 3,13 3,21 2,95 2,44 -17,3

Pamuklu Dokuma 4,78 6,50 6,37 5,89 4,55 5,18 14,0

Örme Kumaş 5,44 6,43 6,36 5,91 6,10 5,51 -9,7

Konfeksiyon 16,45 20,10 18,07 16,58 16,37 14,51 -11,4

Örme Giyim Eşyası 17,65 21,80 19,61 18,26 18,03 16,01 -11,2

Dokuma Giy.Eşya. 18,37 22,36 20,70 19,57 19,65 18,11 -7,8

Hazır Ürün 7,85 9,29 8,42 7,83 7,91 6,99 -11,6

Diğer 7,35 9,79 9,99 9,46 9,64 8,05 -16,5

İplik 4,36 5,33 5,21 4,98 4,69 3,82 -18,6

Dokuma 8,95 11,39 11,72 10,83 11,48 10,29 -10,4

Kaynak: TSKB

Son yıllarda hızla artmakta olan pamuk ipliği ihracatı 1999 yılında %29,5 artarak 128.446 tona yükselmiş, böylece 1998 yılındaki 107.400 ton olan tarihi rekorunu kırmıştır. AB’ne ihracat %24,4 artarak 89.502 tona, ABD’ye %286 artarak 10.577 tona çıkmıştır. 1999 yılında pamuk ipliği ihracatının %69,7’si başta %28,3 ile İtalya, %11 ile Yunanistan, %10,8 ile Portekiz, %5 ile Belçika olmak üzere AB’ne, %10,3’ü ABD’ye, %6,3’ü serbest bölgelere, %5,8’i başta Macaristan Romanya ve Bulgaristan olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerine, %3,2’si İsrail’e yapılmıştır. Pamuklu sistemde üretilen suni ve sentetik ağırlıklı iplik ihracatı %28,2 artarak 17.170 tona çıkmıştır. 1999 yılında bu tür iplik ihracatının %66,2’si başta Almanya, İtalya ve Yunanistan olmak üzere AB’ne, %10,6’sı Suriye’ye, %8,8’i İsrail’e yapılmıştır.

1999 yılında pamuklu dokuma ihracatı %22,6 azalarak 67.283 tona gerilemiştir. Pamuklu dokuma ihracatı AB’ne %2,2, ABD’ne %29,4 artmış, Kanada’ya %97,4 azalmıştır. 1999 yılında miktar cinsinden pamuklu dokuma ihracatının %43,7’si başta %16,1 ile İtalya, %7,8 ile İngiltere ve %7,7 ile Belçika olmak üzere AB’ne, %19,3’ü ABD’ne, %8,8’i serbest bölgelere, %4,7’si Makedonya’ya yapılmıştır.

Örme kumaş ihracatı 1999 yılında %29,1 artarak 40.519 tona yükselmiştir. İhracatın %52,7’si başta %32,1 ile İtalya, %4,8 ile Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere AB’ne, %21’i başta %6,3 ile Bulgaristan, %3,3 ile Makedonya ve Ukrayna olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerine, %11,5’i de İsrail’e yapılmıştır.

En fazla ihracat yapılan alt sektör olan örme giyim eşyasında, ihracat artış hızı 1999 yılında gerilemesine devam ederek %1’e düşmüş, ihracat miktarı 236.603 tona yükselmiştir. İhracat AB’ne %5,1 artarak 175.539 tona, ABD’ne %15,3 artarak 32.176 tona yükselirken, Rusya’ya %60,3 düşerek 3.544 tona gerilemiştir. İhracat yapılan önemli ülkeler %41 ile Almanya, %13,6 ile ABD, %8,5 ile İngiltere, %8,1 ile Fransa, %5,2 ile Hollanda, %3 ile Belçika, %2,2 Polonya, %2,2 ile İtalya, Avusturya, Rusya, Danimarka, İsveç, Macaristan ve İsviçre’dir.

1999 yılında dokumadan giyim eşyası ihracatı %%6,1 artarak 133.246 tona yükselmiştir. İhracat AB’ne %7 artarak 80.048 tona, ABD’ne %15,8 artarak 20.039 tona çıkmış, Rusya’ya %41,5 azalarak 3.034 tona gerilmiştir. İhracatın %60,1’i başta %28,4 ile Almanya, %11,2 ile İngiltere, %5,8 ile Hollanda, %4 ile Fransa ve %3,3 ile Belçika olmak üzere AB’ne, %15’i ABD’ye, %4,2’si Mısır’a yapılmıştır. Tunus, Libya, Rusya ve S. Arabistan ihracat yapılan diğer önemli ülkelerdir.

Hazır ürün 1996 yılından itibaren ihracatı en fazla artan konfeksiyon alt sektörüdür. 1999 yılında hazır ürün ihracatı %17 artarak 110.807 tona yükselmiştir. İhracat AB’ne %16,8, ABD’ne %52,2 artmış, Rusya’ya %62,4 azalmıştır. 1999 yılında hazır ürün ihracatının %62,6’sı başta %27,4 ile Almanya, %13 ile İngiltere, %8,1 ile Fransa ve %3,4 ile Hollanda olmak üzere AB’ne %15,7’si ABD’ne %3,2’si S. Arabistan’a ve %2,1’i Rusya’ya yapılmıştır.

1995 yılında tüm alt sektörlerde önemli ölçüde yükseldikten sonra, 1996 yılında itibaren gerileme eğilimine giren $/kg cinsinden ortalama ihraç fiyatları 1999 yılında hızlanarak düşmeye devam etmiştir. Ortalama fiyatlardaki düşüş pamuk ağırlıklı iplikte %17, suni ve sentetik ağırlıklı ipliklerde %19, konfeksiyonda %11, örme kumaş ile suni ve sentetik ağırlıklı dokumada %10 civarında gerçekleşmiştir. Ürün olarak dokumadan giyim eşyası, büyük Pazar olarak ABD ihraç fiyatlarının en az gerilediği alanlardır. Hammadde fiyatlarındaki önemli düşüş, Amerikan Dolarının Alman Markı karşısında %5 civarındaki değer kazanması ve sektördeki aşırı rekabet ortamı 1999 yılında ortalama ihraç fiyatlarının düşmesinde etkin olan faktörlerdir.

1.2.5. YATIRIM EĞİLİMLERİ

1995-98 döneminde yapılan yoğun yatırımlar sonucunda sektörde arz talebin oldukça üzerinde artmış, dolayısıyla kapasite kullanım oranındaki önemli gerileme ile birlikte ortaya çıkan aşırı rekabet ortamı karlılığın büyük ölçüde düşmesine sebep olmuş, bu da 1998 yılı sonlarına doğru yatırımları durma noktasına yaklaştırmıştır. Aşağıda yatırım yoğunluğuna gösterge teşkil edebilen tekstil ve konfeksiyon makineleri ithalatı verilmiştir.

TABLO: 25

TÜRKİYE’NİN TEKSTİL MAKİNELERİ İTHALATI

(Milyon$)

Yıllar İplik Dokuma Örme Boya-Apre Konfeksiyon Toplam

1989 124 92 41 52 49 408

1990 266 161 114 125 95 877

1991 202 55 105 104 67 635

1992 281 80 166 119 68 834

1993 400 120 182 168 98 1.121

1994 199 59 114 109 58 690

1995 535 257 232 189 149 1.544

1996 811 351 405 404 171 2.362

1997 697 215 308 356 152 1.989

1998 383 134 262 233 99 1.345

1999 120 47 62 97 60 532

Değişim99/98 (%) -68,5 -65,0 -76,4 -58,3 -40,1 -60,4

Kaynak: DİE.

*

*

*

*

1.3.3. DIŞ TİCARET

DİE verilerine göre ülke toplam ihracatının %38’ini tekstil ve konfeksiyon sektörleri oluşturmaktadır. Bu rakamlara bavul ticareti yolu ile elde edilen miktar dahil değildir.

Kahramanmaraş’ta ise önceki yıllarda gerçekleşen yoğun yatırımların üretime dönüşmeye başlaması sonucu ihracat rakamlarında bir önceki yıla göre %85 artış gerçekleşmiştir. Bu artışın önümüzdeki yıllarda da artarak devam edeceği beklenmektedir. Çünkü kuruluşundan beri ürünlerini aracı şirketler vasıtası ile dünya piyasalarına pazarlayan bir çok firma, kendi pazarlama organizasyonlarını kurmaya başlamış ve ürünlerini aracısız olarak ihraç edebilecek duruma gelmişlerdir. İldeki tekstil firmalarının bir kısmı İstanbul’ da bulunan büroları, bir kısmı ise dış ticaret şirketleri aracılığı ile ürünlerinin dış satımını gerçekleştirdiklerinden Kahramanmaraş’ta üretilen ürünlerin ihracatının büyük bir kısmı başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve Mersin Gümrüklerinden gerçekleşmektedir. Bu nedenle Kahramanmaraş Gümrüğü’nde görülen ihracat rakamları gerçeğin sadece 1/5’i kadardır.

Ülkede kişi başına düşen ihracat 450 USD civarındadır. Dünyada ise bu rakam ortalama kişi başına 1360 USD’ dır. Ülkede ihracatın ithalatı karşılama oranı %51’dir. Sadece Kahramanmaraş Gümrüğü’nden gerçekleşen ihracat rakamlarına göre ise ilde kişi başına düşen ihracat rakamı 55 USD civarındadır. Ancak ihracat genel olarak İstanbul ve Mersin Gümrüklerinden yapıldığı için gerçekte bu rakam 100 USD civarına ulaşmaktadır.

1.3.4. TEKSTİL SEKTÖRÜNDE HAMMADDE

Tekstil sektöründe kullanılan hammaddeler doğal ve suni olmak üzere iki kısımda değerlendirilmektedir. Ülkelerin gelişmesi ve çevre kirliliği gibi nedenlerden dolayı, kullanılan hammaddelerde suni olandan doğal olana doğru hızlı bir değişim görülmektedir. Tekstil sektöründe kullanılan liflerin hızlı bir şekilde artışı yanı sıra çeşidi de değişim göstermiştir. Yüzyılımızın başında tüketilen liflerin yarısını yün, diğer yarısını keten oluştururken, bugün için bu oranlar tamamen değişmiş ve yün %5, pamuk %60, sentetik lifler %30 ve diğerleri %5 düzeylerinde kullanılır hale gelmişlerdir.

Pamuğun kullanılan hammaddeler içinde en fazla pay almış olması, pamuk üretimini tekstil sektörünün gelişmesi için en önemli faktör olarak ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda ülkemiz pamuk üretiminin tekstil sektörünü destekleyecek yönde, GAP kapsamında artması olumlu bir gelişmedir. Buna rağmen ülkemiz pamuk üretiminin tüketimi karşılaması mümkün görülmemektedir. Nitekim Türkiye 1996 yılından itibaren pamuk üretiminde yetersiz kalmış ve ithalatçı ülke konumuna düşmüştür. Bunda yeterli miktarda pamuk üretilememesinin yanı sıra, kalitesiz üretim, yerli pamuğun zaman zaman dünya fiyatlarının üzerinde seyretmesi ve pamuk satıcısı ülkelerin alıcılar için çok uygun koşullarda kredi temin etmesinin de etkisi bulunmaktadır. Ülkemizde hızla gelişen tekstil sanayi karşısında, pamuk tüketiminde yaşanan hızlı artışın karşılanabilmesi için 2005 yılına kadar GAP kapsamında her yıl en az 100 bin tonun üzerinde pamuk üretim artışının sağlanması gerekmektedir, çünkü Türkiye şu anda ortalama 850-900 bin ton/yıl pamuk üretirken yıllık iplik üretim kapasitesi ise 1.5 milyon tona yaklaşmıştır.

Sektördeki hızlı gelişim karşısında Türkiye’nin sanayi ve ihracatı tekstile bağımlı hale gelmiştir. Devlet, şeker pancarına ve üretim fazlalarının yakıldığı tütüne sağladığı sübvansiyonları, tekstilin en önemli hammaddesi olan pamuğa da uygulamalı ve pamuğun Türkiye için stratejik bir ürün olduğu kabul edilerek, daha fazla desteklemesi sağlanmalıdır.

*

TABLO: 28

PAMUK ÜRETİM VE TÜKETİMLERİ

* Üretim

(ton) Pay

(%) Tüketim

(ton) Pay

(%)

Kahramanmaraş (K) 19.124 K/D = 0.001 265.000 K/D = 0.013

Türkiye (T) 892.843 K/T = 0.021 1.200.000 K/T = 0.221

Dünya (D) 19.008.000 T/D = 0.047 19.834.000 T/D = 0.061

Kaynak : Ticaret Borsası Verileri, Temmuz 2000, Kahramanmaraş.

Azmi Özer, TSKB

Not : Pamuk üretim miktarları lif pamuk miktarlarıdır.

K/D = Kahramanmaraş’ daki pamuk üretimi veya tüketiminin dünyadaki yeri.

K/T = Kahramanmaraş’ daki pamuk üretimi veya tüketiminin Türkiye’ deki

yeri.

T/D = Türkiye’ deki pamuk üretiminin veya tüketiminin dünyadaki yeri.

Tabloda görüldüğü üzere;

Kahramanmaraş, Türkiye’ de üretilen pamuğun %2.1’ ini üretirken

Türkiye’de tüketilen pamuğun ise %22.1′ ini tüketmektedir.

Kahramanmaraş dünyada üretilen pamuğun binde 1′ ini üretirken, yüzde 1’3 ünü ise tüketmektedir.

Kahramanmaraş Türkiye’de üretilen pamuğun %29.6’ını tüketmektedir.

Kahramanmaraş’ta gelişen pamuklu tekstil sanayinin ihtiyacı olan pamuğun temin edildiği yerler, genellikle il dışıdır. Bu durum; ildeki pamuk üretiminin yetersizliği yanında, ilde üretilen pamukların liflerinin kısalığı nedeniyledir. Kahramanmaraş tekstil sanayiinde genellikle Ege tipi pamuk kullanılmakta olup, Çukurova ve GAP bölgelerinde yetiştirilen pamuk ise daha kalın iplik üretiminde değerlendirilmektedir.

Bölgede pamuk üretimini artırmanın yanı sıra kalitesinin de artırılabilmesi için çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda bölge üniversiteleri tarafından çalışmalar yapılmaktadır. Ayrıca GAP kapsamında sulamaya açılan bölgelerde pamuk üretiminin geliştirilmesi için çalışmalar yapılmalı, halihazırda pamuk üretilen alanlarda mevcut verimlilik düzeyinin daha da yükseltilmesine çalışılmalıdır.

Pamuk üretimini desteklemenin yanı sıra, kısa vadede sektörün ihtiyaçları göz önüne alınarak, pamuk ithalinde %6 dan %3’e düşürülen KKDF (Kaynak Kullanım Destekleme Fonu) tamamen kaldırılması gerekmektedir.

TABLO: 29

KAHRAMANMARAŞ’TA PAMUK ÜRETİM VE TÜKETİMİ

Üretim Alanı

(hektar) Üretim

(ton/Yıl) Tüketim

(ton/yıl) Üretimin Tüketimi Karşılama Oranı

(%)

Kahramanmaraş 17.750 19.124 265.000 7.2

Türkiye 767.645 892.843 1.200.000 74.4

Kaynak: K.Maraş Tarım İl Müdürlüğü Verileri, Kahramanmaraş, Temmuz 2000.

K.Maraş Ticaret Borsası Verileri, Kahramanmaraş, Temmuz 2000

Hızlı nüfus artışı ve refah seviyesindeki yükselme dünyada pamuk tüketimini artırmıştır. Türkiye dünya pamuk üretiminde %4′ lük pay ile 6. sırada bulunmaktadır.

Türkiye açısından stratejik bir öneme sahip olan pamukta üretim miktarının ve kalitenin artırılması gerekmektedir.

Bunun için;

Son yıllarda GAP’ın devreye girmesiyle ekilebilir alan kazanılması yönünde ülkemizde sağlanan başarı, verimlilik ve karlılıkta da sağlanmalıdır.

Ürün borsaları ve geleceğe dönük vadeli borsa kurulmalıdır.

Zirai kredi sistemi, üretimi ve verimliliği artıracak şekilde yeniden

düzenlenmelidir.

Pamuk üretiminde prim sistemi uygulamasına yeniden başlanmış olup, bu uygulamaya devam edilmelidir. Üretimin kayıt altına alınması bakımından da prim sistemi önem arz etmektedir.

Üniversiteler, Tarım İl Müdürlükleri ve Ziraat Odaları tarafından, uzman tohumculuk çalışmaları artırılmalıdır.

Belli bir kalitenin yakalanması için standardizasyona geçilmelidir.

Müdahale fiyatları mutlaka dünya fiyatlarında tespit edilmelidir.

Son yıllarda pamuk toplama işçisi bulunamadığı için pamuk toplama makineleri devreye alınmalıdır.

Makine ile yapılan hasada uygun sawgin tesisleri kurulmalıdır.

1.3.5. ÜRETİM VE KAPASİTE DURUMU

Kahramanmaraş’ta tekstil ürünleri olarak, iplik, dokuma ve örme kumaş, iç çamaşırı, çorap, t-shirt, vb. alanlarında üretim yapılmaktadır. Yapılan çalışmada, ilde hiç de küçümsenmeyecek miktarlarda pamuklu tekstil ürünleri üretimi gerçekleştiği görülmektedir.

1.3.5.1. PAMUK İPLİĞİ

Türkiye iplik üretiminde dünyanın en önde gelen ülkeleri arasında 6. sırada bulunmaktadır. Kahramanmaraş ise Türkiye içerisinde ilk sıralarda bulunduğundan tablo 5’de Kahramanmaraş’ ın dünya ve Türkiye’ deki yeri tespit edilmiştir.

TABLO: 30

İPLİKTE KURULU KAPASİTELER

* Ring

(iğ) Open-End

(rotor) Toplam Kapasite (ton) Gerçekleşen Üretim

(ton) K. K. Oranı

(%)

Kahramanmaraş 516.928 110.176 250.196 212.739 85.0

Türkiye 5.679.000 418.000 1.395.000 990.000 68.5

AB 5.856.000 535.400 1.750.000 967.032 55.0

Dünya 165.755.000 7.574.700 30.356.502 14.267.555 47.0

Kaynak: K.Maraş Ticaret ve Sanayi Odası, Temmuz 2000.

Azmi Özer, TSKB.

Türkiye ring sistemde dünyanın en büyük kapasiteye sahip ülkeleri arasında 7. sırada, open-end sistemde ise 4. sırada bulunmaktadır.

Türkiye ring sistemde dünya kapasitesinin % 3.4′ üne, open-end sistemde ise %5.5′ ine sahiptir.

Türkiye ring sistemde AB’ nin % 97 kapasitesine sahipken,

Türkiye open-end sistemde ise AB’ nin % 78′i kadar iplik üretim kapasitesine sahip bulunmaktadır.

Türkiye’ de iğ başına üretim 149 kg/yıl iken rotor başına üretim de 1311 kg/yıl dır.

Kahramanmaraş; 516.928 iğ ile 79.542 ton/yıl ring sistem ve 110.176 rotor ile 162.546 ton/yıl open-end sistem olmak üzere toplam 242.088 ton/yıl iplik üretim kapasitesine sahiptir.

Kahramanmaraş’ ta iğ başına üretim 154 kg/yıl iken, rotor başına üretim de 1486 kg/yıl dır.

Tablo 8′ de görüldüğü gibi Türkiye 450 milyonluk AB Ülkelerinin üretim kapasitesini yakalamıştır. Tekstil ve konfeksiyon sektörüne yatırımlar tüm hızı ile devam etmektedir. Bu doğrultuda sektöre bir önceki yıl yapılan yatırımlar sonucunda üretim kapasitesi 1.395.000 ton/yıl olmuştur.

1.3.5.1.1. RİNG SİSTEM İPLİK ÜRETİMİ

Kullanılan makinelerin sayısının fazlalığı nedeni ile ring sistemde üretilen ipliğin maliyeti open-end sistemde üretilen ipliğin maliyetinden daha yüksektir. Ancak maliyetinin yüksekliğine karşın ürettiği ipliğin kalitesinin de yüksek olması, dünya pazarlarında daha kolay alıcı bulmasına neden olmaktadır. Kahramanmaraş ring sistem iplik üretim kapasitesi aşağıda verilmiştir.

1.3.5.2. DOKUMA KUMAŞ

Kahramanmaraş dokuma kumaş sektöründe yakın zamana kadar 42 firma faaliyet göstermekteydi. Ancak 1998 yılında dünyada oluşan ekonomik krizin ülkemizi de etkilemeye başlamasıyla bazı firmalar üretimlerine bir süre ara vermek durumunda kalmışlardır. İlde Temmuz 2000 itibari ile 31 firma faaliyetini devam ettirmektedir. Bu firmalarda toplam 892 adet dokuma makinesi bulunmaktadır. Ancak eski adı ile Sümer Holding yeni adı ile Arsan Dokuma AŞ firmasında 588 adet dokuma makinesi daha vardır. Tamamı eski ve eksanterli olan bu makineler istisnai haller dışında genelde atıl halde bulunduğundan makine ve üretim toplamına dahil edilmemiştir. Kahramanmaraş’ta bu kurulu kapasite ile şu anda 74.830.000 m/yıl kumaş üretilmektedir.

TABLO: 37

DOKUMA ÜRETİMİNİN TÜRKİYE’DEKİ YERİ

* DOKUMA ÜRETİMİ (ton/yıl) ORAN

(%)

Kahramanmaraş 27.687 *

TÜRKİYE 490.000 6.0

Kaynak: K.Maraş Ticaret ve Sanayi Odası, Temmuz 2000.

Not : Kahramanmaraş’ ta dokuma kumaş üretimi 74.830.000 m. olup, ortalama 1 m.= 370 gr. olarak hesaplanmıştır.

Dokuma makinelerinin teknolojik yapısı incelendiğinde faal haldeki 892 makinenin 501 adedi armürlü, 391 adedi ise eksanterli makinalardır. Kullanılan makinaların büyük çoğunluğu Sulzer Ruti ağırlıklı olmak üzere Vamateks, Picanol, Sohler, gibi bütün dünyanın kabul ettiği markalardır. Kahramanmaraş’ta dokuma sektörü teknolojisi, gerçekleştirilen yatırımlarla her geçen gün biraz daha yenilenmektedir. İlde kullanılan makinaların % 70’i yeni % 30’u ise eski model makinalardır. Ancak üretim teknolojisinde eski makine oranının yüksek olmasının nedeni, Sümer Holding’ den kalma şimdi Arsan Dokuma AŞ’ye ait olan 1963-1980 arası modelli makinalardır. Bu firma bünyesinde bulunan makinalar göz ardı edildiğinde yeni teknolojiye sahip dokuma makinelerinin oranı % 85’ lere çıkmaktadır.

İlde faaliyette bulunan dokuma firmaları üretimlerinin bir kısmını ildeki konfeksiyon firmalarına verirken, büyük bir kısmını ise başta Adana olmak üzere ülkedeki belli başlı tekstil merkezlerinde bulunan firmalara mamul ya da hammadde olarak pazarlamaktadırlar.

Kahramanmaraş dokuma kumaş üretim kapasitesinde ülke içinde önemli bir yer almazken, Türkiye ise;

Mekikli Dokuma Tezgah Kapasitesinde AB’nin %80’nine,

Mekiksiz Dokuma Tezgah Kapasitesinde ise AB’nin %25’ine

ulaşmıştır.

1.3.6. İSTİHDAM DURUMU

Kahramanmaraş’ta faal nüfusun % 5.73′ü sanayi kesiminde istihdam edilmekte, bunun önemli bir bölümü de tekstil sanayinde gerçekleşmektedir. Sayıları 300’e yaklaşan işletmeler, ilde çeşitli iş imkanları oluştururken, yeni kurulan üretim tesisleri teknoloji-yoğun üretimde bulundukları için istihdama katkılarının yüksek olmadığı söylenebilir.

Kahramanmaraş’ta yakın bir zamana kadar en fazla istihdam oluşturan kuruluş Sümerbank Pamuklu Dokuma Sanayi AŞ. dir. Bu fabrika, Kahramanmaraş’ta tekstilin temelini oluşturmuş, yıllarca halkın ve devletin ihtiyacını en yüksek seviyede karşılamaya çalışmış, bu sırada da büyük bir istihdam meydana getirmiştir. Sonuç olarak ekonomiye çok yönlü katkıda bulunmuş bir kuruluşumuzdur. Bu kuruluş, uzun yıllar üstlendiği görevi başarı ile sürdürmüş ve Türkiye genelinde olduğu gibi Kahramanmaraş’ta da tekstilin lokomotifi olmuştur. Ancak bugün özelleştirilmesi gündemde olan bu dev tesisin en büyük handikapı, Kamu İktisadi Teşebbüsü olmasındadır. Ekonomiye yön vermek ve onu kontrol altında tutmak üzere kurulan KİT’ lerden birisi olan Sümer Holding ne yazık ki diğer KİT’ lerde olduğu gibi zaman zaman iktidarların politik emellerine ulaşabilmeleri için de kullanılmıştır. Bunun sonucunda yönetim seviyesinde kalite düşmüş, aşırı istihdama yol açılmış, iyi yönetilememenin bir sonucu olarak da, ya çok az kâr elde etmiş, ya da umumiyetle zarar etmiştir. Böylece, para kazanmayan bir kuruluş olduğu için teknolojisini yenileyememiş, halka ürün arzında ürünlerin zamana uyumunu sağlayamamış ve buna bağlı olarak da ürünlerin pazarlaması sağlıklı yapılamamış, sonuçta bu kısır döngü neticesinde zarar kaçınılmaz olmuştur. Daha sonra ekonomiye yük olmaya başlayan bu firmanın özelleştirilmesine karar verilmiş ve özelleştirildikten sonra ilk olarak aşırı istihdama son verilmesi sağlanmıştır. Firma daha sonra bir kere daha el değiştirilmiş ve ismi de Arsan Dokuma AŞ. olarak yenilenmiştir.

Konfeksiyon sektörünün geliştirilmesi için önemli adımlardan biri olan havaalanı ve organize sanayi bölgesi çalışmaları bir an önce tamamlanmalıdır. Nitekim Kahramanmaraş Havaalanı büyük uğraşlar sonucu hizmete girmiş ancak İstanbul’daki ihracatçının Kahramanmaraş’a günü birlik gelip geri dönebilmesi için uçuşların günlük, uygun saatlerde ve direkt Kahramanmaraş – İstanbul şeklinde olması gerekmektedir.

Kahramanmaraş’ta yaklaşık 25.000 kişi tekstil ve konfeksiyon firmalarında istihdam edilmektedir. Bir kişilik istihdamın üç kişilik geçim sağladığı varsayılırsa kentte 75.000 kişinin bu sektörden geçim sağladığı söylenebilir. Bu, sektörün Kahramanmaraş için değerini yansıtması açısından önemlidir.

1.3.7. TEKNOLOJİ DÜZEYİ

Türk tekstil sektörü, teknoloji seviyesi bakımından kısmen de olsa geri sayılabilecek bir düzeydedir. Türkiye’ de yakın bir zamana kadar tekstil makinelerinin %15′ i 1990 sonrası model iken, son yıllarda yapılan çalışmalar neticesinde bu oran %40′ a çıkarılmıştır. Geriye kalan %60′ lık kısım ise, 10-15 yaş üstü model olarak kalmıştır. Bu durum ülke tekstil sektöründe büyük bir verim ve üretim kaybına yol açmakta ve tekstil sektörünün dünya piyasalarında rekabet gücünü azaltmaktadır.

Teknolojik yapının çoğunlukla Türkiye’de eski olmasına karşın, Kahramanmaraş tekstil sektöründe kullanılan teknolojinin % 90’ ı yenidir. Özellikle 1 Ocak 1996 tarihinden itibaren Türkiye’nin Avrupa ile gümrük birliğini gerçekleştirmesi sonucunda, tekstil ihracatında bir patlama yaşanacağı beklentisi ile 1995 yılında sektöre büyük miktarlarda makine yatırımları yapılmasının büyük etkisi olmuştur.

Kahramanmaraş’ta tekstil teknolojisinin bu denli yüksek seviyede olması ve firmaların uzman yöneticilerle yönetilmesi sonucu üç tekstil firması ülkedeki en büyük 500 sanayi kuruluşu arasına girmeyi başarmıştır. Bunlar ARSAN, KİPAŞ ve MATESA Tekstil Fabrikalarıdır. KİPAŞ tekstil de entegre bir tesis olma durumunda gelmişken, ARSAN ve MATESA Tekstil Fabrikası iplik üretimi konusunda uzmanlaşmış olup entegrasyon çalışmalarını sürdürmektedir.

Kahramanmaraş’ta tekstil fabrikalarının yeni teknolojiye önem vermelerinin bir diğer faydası da, eski makinelerin atıl halde bırakılmayıp, tekstil sektörüne yeni girmek isteyen girişimcilere devredilmesidir. Böylece kullanılmış makineler da faal halde tutulmakta ve toplam üretim miktarına katkıda bulunmaları sağlanmış olmaktadır. Kahramanmaraş’ta çok küçük sermaye sahiplerinin bir araya gelerek birkaç makine ile tekstil sektörüne katıldığı görülmektedir. Bu durum Kahramanmaraş sanayisinin tekstil sektörüne bağlı olarak geliştiğini göstermesi bakımından önemlidir.

TABLO: 40

TEKNOLOJİ SEVİYESİ

Tekstil Makineleri

Yaşı *

* 1990 Öncesi 1990 Sonrası

Kahramanmaraş % 10 % 90

TÜRKİYE % 60 % 40

Kaynak : Ticaret ve Sanayi Odası Verileri, Temmuz 2000

Tablo 15 de, Türkiye’de 1990 modelden yeni makinelerin oranı %40 olarak görülmesine rağmen, ülkede üretilen ipliğin %74’ü 1990 sonrası modelli makinelerle üretilmektedir.

Kahramanmaraş’ta şu anda kullanılmakta olan makineler; Alman, İsviçre, Japon, İngiliz, İtalyan menşeli makinelerdir. İplik fabrikalarının makine parkı genel olarak; Zinser, Rieter, Trütaschler ve Schlaffhorst olarak görülmektedir.

Ring, fitil, harman-hallaç, tarak ve cer makinelerinde Kahramanmaraş’ta Zinser ve Rieter marka makineler kullanılmaktadır. Ayrıca Trütaschler marka makineler da yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bobin de, Murata, Schlaffhorst marka makineler kullanılırken, büküm makinelerinde, gezer temizleyicilerde, filtrelerde, klima santrallerinde ve tekstil kovalarında ise Volkman, Sahler, LTG, Gresharn marka makineler kullanılmaktadır.

Bunların yanısıra, katlama, sarma ve kompresörlerde de çeşitli markalara rastlamak mümkündür. Penye kumaş, örgü, dokuma fabrikalarında Pinotelli, Mayer, Terrot, Albi, Camber, marka yuvarlak örgü makineleri kullanılmaktadır.

Dokuma fabrikalarında ise Sulzer Ruti marka ağırlıklı olmak üzere, CTM, Vamateks, vb. marka makinelerin kullanıldığı görülmektedir.

Ayrıca Kahramanmaraş’ta konfeksiyon sektörü de oldukça gelişmiş durumdadır. İç çamaşırı, gömlek, t-shirt, pantolon, takım elbise, çorap konularında bir çok atölyede, üretim yapılmaktadır. Bu atölyelerde Strabel, Singer, Brother, Juki, Adler, Siruba markalarda olmak üzere, overlok, reçme, düz lastik, ilik, düğme, kesme, ütü makineleri kullanılmaktadır.

*

*

*2. TEKSTİL VE KONFEKSİYON SEKTÖRÜNÜN SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİ

Ülkemiz sanayisinin ve ihracatının bel kemiği olan tekstil sektörünün toplam istihdama katkısı %21, ülke toplam ihracatı içerisindeki payı ise %38’dir. Türkiye iplik üretiminin 1/4’ine sahip olan Kahramanmaraş’ta sanayi tekstile bağımlı durumdadır. İlin merkez nüfusu beş yüz binin üzerinde olup, bunun yaklaşık büyük kısmı bu sektörden geçimini sağlamaktadır. Son zamanlarda yaşanan ve aşağıda sayılan sebepler ve gerek global ekonomik kriz, gerekse de iç kriz nedeniyle Kahramanmaraş tekstil sektöründe sıkıntılar yaşanmaktadır. Bunların sonucunda da kentin yeni yeni filizlenen ekonomisinde büyük çürükler meydana gelmektedir. Ekonomik şartların zorlaşması, ilimizde işsizlik oranının yükselmesine, bunun sonucunda da sosyal dengelerin bozulmasına neden olmakta ve ekonomik krizin bir başka boyutu ile karşılaşılmaktadır.

2.1. ENERJİ DESTEĞİ: 26/02/1999 Tarih ve 99/12478 Sayılı Kararname Ekindeki Karar” kapsamında Güneydoğu İllerindeki işletmelere enerjide devlet desteği sağlanmıştır. Bu destek kapsamına İlimiz de alınmalıdır. Dünya fiyatlarında rekabet etmek zorunda olan fakat enerji konusunda dünya fiyatlarının çok üzerinde fiyat ödeyen tesislerin iç ve dış piyasalarda rekabet şansı kalmamıştır. Kullandığı devlet teşviklerini büyük oranda yatırıma dönüştüren, yöresinde işsizliğin çözümünde, terörün önlenmesinde ve sosyo-kültürel gelişimde büyük katkısı olan Kahramanmaraşlı sanayicilerin de enerji indiriminden faydalandırılması gerekmektedir. Ekonomik büyümenin tek çıkış yolunun ihracat olduğu söylenirken, diğer taraftan da ihracatı önleyici, sanayiciyi ekonomik şartların yanı sıra yanlış teşvik politikalarıyla büsbütün zor durumda bırakacak olan bu yanlışlığın acilen düzeltilmesi gerekmektedir. Fert başına GSYİH miktarı Kahramanmaraş’tan (Kişi başına:1869$) daha yüksek ve ekonomik olarak daha gelişmiş olan iller dahi kapsama alınmıştır. Kahramanmaraş’ın gelişme hızı da %78,3 oranındaki Türkiye ortalamasının altında olup %76,5’dir. Coğrafik olarak Adıyaman ile Hatay arasında bulunan Kahramanmaraş’ın kapsam dışı bırakılması ve ülkenin bir bölgesi geliştirilirken diğer bir bölgesinin hatta aynı coğrafik bölgede farklı uygulamalara tabi tutulan illerin gerilemeye terk edilmesi, Devletin “genellik” ilkesine aykırı bir politikadır ve düşündürücüdür.

Kahramanmaraş’ta başlamış fakat sermaye yetersizliği nedeniyle işletmeye geçememiş yada kısmen geçmiş ancak tamamı ile ekonomiye kazandırılamamış birçok yatırım bulunmaktadır. Bu yatırımlar büyük bir atıl kapasite oluşturmaktadır. Bu nedenle yarım kalan yatırımların tamamlanması, ilimiz ve ülkemiz ekonomisinin atıl kapasiteden kurtulması açısından yeni yatırımların teşvikinden daha fazla önem taşımaktadır. Yarım kalan yatırımları ekonomiye kazandırma kapsamına ilimiz de alınmalıdır.

2.2. SINIR TİCARETİ: Ekonominin son dönemde en büyük sorunlarından birisi sınır ticareti adıyla gerçekleşen kontrolsüz ithalat ve bunun sonucunda oluşan iç piyasa doygunluğudur. Sınır ticareti, amacından tamamen uzaklaşmış, Türkiye’yi bir serbest bölge haline dönüştürmüştür. Tekstil sektörü bakımından incelendiğinde, sınırdan yanlış beyanla girdirilen mensucat hem Devletin vergi kaybına, hem de Kahramanmaraş’ta üretim yapan iplik, kumaş ve boya-kasar tesislerinin kapanmasına yol açmaktadır.

Bunun yanında bugüne kadar yapılmış olan ithalat denetlenmeli, yanlış beyanla ve dampingli fiyatlarla ithalat yapanlara yaptırım uygulanmalıdır.

2.3. KDV ORANLARININ YÜKSEKLİĞİ: KDV oranlarının yüksek olması, yanlış beyanla yapılan ithalatı desteklemekte, naylon şirketlerin oluşmasını, dolayısıyla naylon fatura kullanımını artırarak Devletin vergi kaybetmesine sebep olmaktadır. Dürüst imalatçıyı mağdur eden bu haksız rekabet ortamında üretim yapmak olasılığı giderek düşmektedir. 1.000.000.-TL’lik iplikte 170.000TL KDV sözkonusudur. Son dönemde iplikte 100.000TL’lik kar marjını yakalamaya çalışan sektör, hayali işlemlerle sırf KDV’den 1.000.000.-TL başına 170.000TL kar sağlayan naylon şirketlerle rekabet edememektedir. İplik sektöründe faaliyet gösteren bir fabrika 1.000.000TL’lik pamuk satın alırken 10.000.-TL KDV tahsil ederken, yine aynı tutardaki pamuk ipliğini satarken 170.000TL KDV ödemektedir. KDV oranlarının yüksekliği fiktif ihracat işlemlerinin yapılmasına ve Devlet’ten haksız KDV iadesi alınmasına neden olmaktadır. Ayrıca, sektörü kayıt altına alabilmek için de KDV oranlarının artırılması yerine düşürülmesi gerekmektedir.

2.4. İSTANBUL UÇAK SEFERLERİ: İlin sosyal fakat sonuçları ekonomik olumsuzluklar getiren en önemli sorunu, 1996 yılında faaliyet geçen ve aynı tarihte kurulan benzer havaalanlarından teknik ve personel açısından çok daha iyi duruma gelen Kahramanmaraş Havaalanında direkt İstanbul seferlerinin olmamasıdır. İstanbul seferleri haftada üç gün Ankara aktarmalı ve iş saatleri bakımından verimsiz saatlerde gerçekleştirilmektedir. Bu ise, Kahramanmaraş’a iş ve gezi maksatlı gelecek olan yerli ve yabancı işadamı-turistler için caydırıcı bir nitelik taşımaktadır. Yeni bin yıla girdiğimiz bu son dönemde zaman kavramının önemi herkesçe malumdur. Sanayileşme hızı ve yapısı, dış ticaret, yatırım ve istihdam potansiyeli yüksek bir il konumundaki Kahramanmaraş için direkt İstanbul-Kahramanmaraş uçuş seferlerinin büyük bir önemi bulunmaktadır. Bu nedenle seferlerin acilen başlatılması gerekmektedir.

2.5. NAVLUN PRİMİ VE ENERJİ İNDİRİMİ: İç piyasanın daraldığı ve döviz fiyatlarının baskı altına alındığı son dönemde, ihracata navlun primi veya enerji indirimi uygulaması sağlanmalıdır. Önemli olan üretim tesislerini kurdurtmaktan ziyade çalışmasını ve dünyanın kabul edeceği bedelde ve kalitede mal üreterek dış pazarlara çıkabilmesini sağlamaktır. Ülkemizde uygulanmakta olan dış ticaret politikaları yeni piyasa koşullarına uyamamaktadır. Bu sebeple de ihracatımızda önemli gelişme sağlanamamaktadır.

2.6. YÜKSEK ENERJİ MALİYETİ: Sektörün maliyetleri üzerindeki en önemli etkenlerden biri de yüksek enerji fiyatlarıdır. Kahramanmaraş’taki sanayi tesislerinin tümü son teknoloji ürünü makine ve ekipman kullanmakta, böylelikle bu tesislerin en büyük gider kalemi enerji olmaktadır. Enerji ise ülkemizde diğer ülkelere göre çok pahalıdır. Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde gerçekleştirilmeye çalışılan uyum çalışmaları çerçevesinde elektrik fiyatları konusunda da Avrupa normları kabul edilmeli, enerji fiyatları Avrupa seviyesine indirilmelidir.

Elektrik fiyatlarındaki yüksekliğin sebebi ek olarak tahsil edilen fon ve vergilerdir. Ülkemiz sanayisinin üzerinde büyük bir yük teşkil eden elektrik faturaları üzerinden %3.5 oranında tahsil edilen TRT ve %8 Hazine payı, %1 Enerji Fonu ve bütün bunların üzerinden %5 oranında hesaplanarak tahsil edilen Belediye Tüketim Vergisi’nin kaldırılması gerekmektedir. Diğer taraftan, vergi kazanç üzerinden ya da kullanım üzerinden tahsil edilir. Bu tanıma aykırı olarak ve hiçbir vergi ilkesiyle bağdaşmamakla birlikte yukarıda sayılan vergilerin üzerinden Katma Değer Vergisi hesaplanmaktadır. KDV’nin sadece gerçek elektrik enerjisi tüketim bedeli üzerinden hesaplanarak alınması gerekmektedir.

Ayrıca, Bakanlar Kurulu’na %3.5 oranındaki TRT Payının %100 mertebesine kadar artırma yetkisi verilmesinin mantığı da anlaşılamamıştır.

2.7. İTHALAT KOTALARININ DOĞRU VE EKSİKSİZ TAKİBİ: Tekstil ürünleri için geçerli olan ithal kotalarının doğru ve eksiksiz takibi için malın son çıkış ülkesi baz alınması yerine, orijinal menşe ülkesi kota limitleri kapsamında izlenmesi, Offshore ülkeleri menşe şahadetnamelerinin orijinalliğinin Gümrüklerimizce incelenmesi gerekmektedir.

2.8. TÜRK EXİMBANK KREDİLERİNİN VERİMLİ KULLANIMI: Eximbank Kredilerinin ihtiyaç sahibi üretici ve ihracatçıya ulaşması sağlanmalı ve Türk Lirası ve Döviz kredilerinin faiz oranlarının enflasyonun yarısı düzeyine indirilmesi gerekmektedir. Aracı bankaların Eximbank Kredilerini kendi yan kuruluşlarına kullandırması ve pazarlık usulüyle vadeli mevduat haline dönüştürülmesi önlenerek, Devletin kendi kaynaklarının kendisine tekrar yüksek maliyetlerle dönmesi engellenmelidir. KOBİ niteliğindeki iplik, kumaş işletmelerine Eximbank kredisi kullandırmayan bankalara yaptırım uygulanmalı, tahsis edilen Eximbank Kredilerinin bölge ve sektör bazında adil biçimde bölüşümü sağlanmalıdır.

Eximbank kredilerinde yerli girdi oranı %50’nin üzerinde olan ihracat projelerine öncelik verilmeli ve bu tür projelere mevcut kredi faizleri uygulanmalıdır. %50’nin altına düştükçe Eximbank kredi faiz oranları kademeli olarak artırılmalı ve %20’nin altında yerli girdi oranı olan ihracat projelerine destek verilmemelidir.

2.9. YANLIŞ BEYANLA İTHALAT: 1997 yılında (sınır ticareti adı altında yanlış beyanla yapılan ithalat hariç) yaklaşık 620 milyon metre, 1998 yılında 624 milyon metre ve 1999 yılında ise 740 milyon metre kumaş ithalatı yapılmıştır. İthal edilen bu kumaşların büyük bir kısmını üretebilen ülkemizdeki tekstil işletmeleri de kapanmıştır. İthalat fiyat ve kaliteyi düzenlemek amacıyla yapılmalıdır. Kendi milli sanayisini yok etmek uğruna ithalat yapılıyor ise bundan vazgeçilmelidir.

2.10. YENİ GÜMRÜK MEVZUATI: Yeni çıkarılan Gümrük Kanunu’nun yarattığı sorunlar izlenmeli ve aksayan tarafları için uyarılarda bulunulmalı, tüm tekstil sektör temsilcileri, dernek ve birlikler Kanunun amacına ters düşmemek şartıyla gerekli değişikliklerin yapılması için çaba göstermelidir. Dahilde İşleme Rejimi, Yolcu Beraberinde Çıkış, İthalatta Haksız Rekabet Mevzuatı, Üretim Kapasite Raporları, İhraç Kaydıyla Dahili Teslimat, İhracatçı Birlikleri ve Gümrük Kanunu konularında AB normlarına uygun mevzuat değişiklikleri yapılmalıdır.

2.11. TEKSTİL MAKİNELERİ ÜRETİMİNİN TEŞVİKİ: Türkiye tekstil ürünlerinin ihracından elde ettiği dövizi tekstil makineleri alabilmek için tekrar yurt dışına çıkarmaktadır. Bu nedenle özel ihtisas gerektiren örme, dokuma ve konfeksiyon sektörleri ile beraber tekstil makineleri yedek parçası üretimi de teşvik edilmelidir. Çünkü en yüksek katma değer bu alt sektörlerden elde edilmektedir.

2.12. ABD İLE İKİLİ TİCARET ANLAŞMASI: Türkiye, ABD’den yılda 100.000 ton pamuk ve sentetik almaktadır. ABD ile ikili ticaret anlaşması imzalanarak ABD menşeli elyaflar (pamuk, sentetik, vs.) ile üretilecek iplik, ham bez, kumaş ve konfeksiyon ürünlerimizin ABD’ye gümrüksüz ve kotasız ihracatına olanak sağlanması Türk Tekstil Sanayiinin ve dolayısıyla ülkemiz ihracatının ufkunu açacaktır.

2.13. KUZEY AFRİKA ÜLKELERİ İLE STA: AB’nin serbest ticaret anlaşması yapmış olduğu özellikle Kuzey Afrika Ülkelerinden Fas, Mısır, Tunus ile serbest ticaret anlaşmaları, yerli üretici, milli ekonomik çıkarlar da gözetilerek yetkili Müsteşarlık tarafından yapılmalıdır.

2.14. DIŞ TİCARET UYGULAMALARINDA KURUMSAL YEKNESAKLIK: Dış Ticaret Müsteşarlığı, Gümrük Müsteşarlığı gibi dış ticaret ile ilgili kurumlar bir araya getirilerek gümrük ve anlaşmalarla ilgili işlemlerde yeknesaklık sağlanması, bürokrasinin rahatlatılması ve ihracatın kolaylaştırılması açısından optimum bir uygulama olacaktır.

2.15. KONFEKSİYONDA MARKALAMA: Türkiye, düşük kalitede iplik ve kumaş üreterek Pakistan, Hindistan, Çin gibi Uzakdoğu ülkelerinin rakibi olmamalıdır. Zaten 2005 yılından itibaren GATT Anlaşmaları çerçevesinde bu ülkelerle rekabet etmek imkanı bulunmayacaktır. Türkiye, Konfeksiyon Sektöründe kendi markasını yaratarak, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin rakibi olmalıdır. Bunun için de Konfeksiyon yatırımlarını atölye tarzından çıkarıp, büyük siparişlere cevap verebilecek kapasitede yeniden yapılanmasını sağlayacak özel teşvik unsurları uygulanmalıdır.

2.16. KONFEKSİYON OKULU: Kahramanmaraş Türkiye iplik üretiminin yaklaşık %20’sini tek başına gerçekleştiren bir ildir. Bunun yanında dokuma ve örme kumaş, boya, baskı konularında da önemli üretimlere sahiptir. Bu nedenle çok iyi bir tekstil altyapısına sahip olan Kahramanmaraş’ta konfeksiyon sektörünü geliştirerek ili bir moda merkezi haline getirmek mümkündür. İstihdamı yükselterek işsizliğe çözüm sağlayacak, katma değeri artırarak ekonomiye çok yönlü kazanç sağlayacak konfeksiyon sektörünün geliştirilmesi Odamızın en önemli hedeflerinden birisi haline gelmiştir. Ancak nitelikli eleman yetersizliği bu hedefe ulaşmanın önünde bir engel teşkil etmektedir. Bu nedenle ilde konfeksiyon sektörüne nitelikli eleman kazandıracak bir “konfeksiyon okulu” projesinin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Ancak bunu gerçekleştirmek ciddi bir ekonomik destekle mümkündür.

2.17. DİR MEVZUATI VE UYGULAMALARINDA AB NORMLARINA UYUM: Dahilde İşleme Belgesi verilirken AB normları kabul edilmeli ve DİR Belgesi’ne konu mamulün, Türkiye içerisinde üretiminin yetersiz olması, Türkiye hammadde ve ara malı fiyatlarının üretimi cazip kılmaması ve gerekli kalite ve özelliklere sahip olmayan ikame ürünler olması ve bunları kanıtlayan belgelerin ibrazı ile DİR Belgesinin düzenlenmesi gerekmektedir. DİR Belgelerinin gerçek imalatçı ya da ihracatçılara verilmesi, Belgelerin kapatılma süreleri içerisinde kapatıldığının belge ve firma bazında takibi, DİR Belgesi kapsamında yapılacak ithalat sırasında beyan edilen fiyatın belgede belirtilen fiyattan düşük olması halinde gümrük teminatının DİR Belgesinde öngörülen birim fiyat üzerinden alınması, DİR Belgelerinde toptan uzatmaların yapılmaması ve gerekirse uygun bir ceza ile mükelleflerin gümrüklerini ödeyerek bu kapsamdaki malların fiili ithalatının gümrük tespiti yapılmak kaydı ile sağlanması, DİR Belge sahteciliğinin ve kaçak ithalatın önlenmesi ve DİR Belge taahhütlerinin düzgün takibi için DİR kapsamında yapılan ithalatların ilgili Gümrük İdareleri tarafından aynı gün içinde ilgili ihracatçı birliklerine ve DTM İhracat Genel Müdürlüğü’ne bilgi verilmeli, DİR kapsamında ithalat yapacak olan mükellefler bağlı bulundukları ihracatçı birliklerinden ön ithalat vizesi alması, DİR Belgelerinde ithal girdi oranının hassas sektörlerde %50 ile sınırlanması gerekmektedir.

2.18. GÜMRÜK KAPILARI: Gümrük kapılarımızın AB standartlarına göre azaltılmasına devam edilmeli, dış ticaret hacmimiz de gözetilerek AB standartlarına uygun olarak düzenlenmelidir.

2.19. TRANSİT TİCARET İŞLEMLERİ: Transit ticaret işlemleri Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın ön iznine tabi olmalı, sadece DTM’dan ön izin alınan transit ticaret işlemlerine ilgili Gümrük İdareleri tarafından işlem yapılmalıdır.

2.20. GÜMRÜKLERDE AYRINTILI İTHALAT BİLGİSİ: Gümrüklerimizde mutlaka Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uygun olarak (ABD ve Meksika örneği) gelen malla ilgili ayrıntılı bilgileri ithalat sırasında istenmeli, birim ambalaj üzerinde etiketleme satıcı firma tarafından yapılmalı, orijinal menşe her ithalat için mutlaka aranmalıdır.

Meksika haksız ithalatı denetleme konusunda başarılı olduğu bir dizi tedbirler almıştır. Bunlar özetle;

Faturalandırılması düşük yapılan ithalatın önlenmesi ve takibi için, danışmanlık enformasyon sisteminin güçlendirilmesini, yani gümrükler, DİE, DTM gibi kuruluşların yetki ve etkilerinin artırılmasını,

Bu danışmanlık enformasyon sisteminin Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) İthalat Lisanları Prosedürü Anlaşmasına uygun olan “Otomatik İthalat Tebliği” vasıtası ile idare edilmesini,

Uluslararası ticaret akışını engellememek için sadece faturalandırılmasının düşük yapıldığı belli olan ülkelerden gelen mallara uygulanmasını,

Danışmanlık enformasyon sisteminin, ticari bilgileri uygun şekilde belirlemesi için sürekli ilgili imalat sektörü kuruluşları ile koordiansyon halinde olmasını,

Hongkong, Malezya, Tayland, Kuzey ve Güney Kore, Filipinler, Endonezya, Pakistan, Hindistan, Çin, Srilanka, Vietnam, Tayvan, vb. ülkelerden yapılan belli tarife kapsamı ithalatlarda “ön ithalat izin belgesi” isteneceği,

Kararlarını alarak ithalatı kontrol altına almayı başarmışlardır. Benzer uygulamalar ülkemizde de

yürürlüğe konulmalıdır.

Ayrıca 80 milyar USD dış ticaret hacmine sahip olan ülkemizde 160 adet gümrük idaresi bulunmaktadır. 900 milyar USD dış ticaret hacmine sahip olan Almanya da ise 69 adet gümrük idaresi bulunmaktadır. Bu nedenle gümrük idareleri azaltılırken AB normlarına uygun hale getirilmeli ve niteliklerinin artırılması gerekmektedir.

Tekstil ve konfeksiyon ihtisas gümrüklerimizde uzman kadro değiştirilmemeli veya sadece ihtisas gümrükleri içerisinde rotasyon yapılmalıdır.

2.21. TEKSTİL LABORATUARI: Ülkemizin en büyük ihracat kaleminin tekstil ürünlerinin olduğu bilinen bir gerçektir. Bu doğrultuda, ciddi bir üretim kapasitesine sahip olan Kahramanmaraşlı tekstil sanayicisini kalite yönünden denetleyen ve destekleyen kapsamlı bir tekstil laboratuarına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle bütün firmalarımızın ihtiyacına cevap verebilecek kapsamlı bir kalite kontrol laboratuarı için KOSGEB’ e müracaat edilmiş, çalışmaların hızlanarak laboratuarın bir an önce kurulması beklenmektedir.

*

KAHRAMANMARAŞ’TA KRİZ DÖNEMİ (TEMMUZ -1999)

Özellikle Tekstil Sektöründe yaşanan global ekonomik kriz şiddetini giderek artırmıştır. Bu kriz, Dokuma ve Örme alt gruplarından sonra İplik sektöründe de hızlı tırmanışına devam etmektedir. İplik, Dokuma ve Örme sektöründe yapılan bir çok araştırma sonucunda, tekstil sektörünün hızla irtifa kaybettiği kesin olarak saptanmıştır. Aşağıda sektörün Temmuz 1999 dönemlerde en çok ön plana çıkan sorunları anlatılmaktadır.

3.1. FİYATLARDAKİ HIZLI DÜŞÜŞ

Düşüşüne devam eden fiyatlar sektörde zaten düşük olan kar marjını tamamen yok etmiştir. İktisadi kazanç elde edemeyen bir işletmenin uzun vadede büyüme ve topluma hizmet gibi diğer amaçlarına ulaşması da mümkün olmamaktadır. Tekstil sektörümüz de böyle bir dönem yaşamıştır. Fiyatlar her geçen gün biraz daha düşmüş, girişimci bu durum karşısında en azından istihdamını korumak amacıyla üretimine kârsız devam etmişlerdir. Bu duruma dayanamayan firmalar faaliyetini durdurup işçilerine zorunlu izin kullandırmaktadırlar.

3.2. UZUN VADELİ SATIŞLAR VE PAZAR DARALMASI

Piyasada fiyatların düşmesinin yanı sıra gittikçe uzayan vadeler de sorun olmaya başlamıştır. Daha önce 1 aylık olan vadeler kriz ortamında 3-4 ay gibi tekstil sektörü için çok uzun sayılabilecek düzeye çıkmıştır. Bunun sebebi özellikle yurda kaçak giren kumaşlar, piyasalardaki ikame ve kalitesiz malların çoğalmasından dolayı oluşan doygunluktur. Buna paralel olarak pazar hızla daralmaktadır. Daralan pazar şartlarında da vadeler uzamakta ve alıcı firmalar üretici firmalara daha katı davranmaktadırlar. Uzayan vadelerin yanın da bir de geciken tahsilatlar tekstil işletmelerinin likidite oranlarını düşürmüştür. Bu aşamada işletmelerin finans sorunları doğmaktadır. Kriz ortamında banka kredilerinin de durdurulmuş olduğu göz önüne alınırsa tekstil işletmelerinin bu durum karşısında üretimlerini durdurmaları, işçilerine izin vermeleri ve daha sonra da işletmelerini kapatmaktan başka bir alternatifleri kalmamıştır.

3.3. İPLİK ALT SEKTÖRÜNDE KRİZ DÖNEMİ

İplik alt sektöründe 1998 yılının 11.ayı itibariyle 56 firma faaliyet göstermekteydi. Bu firmalarda 837 adet kurulu sistem çalışmakta, 8633 kişi istihdam edilmekteydi. Bu ekip ve ekipmanlar ile günlük ortalama 542.000 kg iplik üretimi yapılmakta ve böylece kurulu kapasitenin yaklaşık %90’lık kısmı kullanılmaktaydı. Öncelikle Dokuma ve Örme alt sektörlerinde görülmeye başlayan ekonomik krizin iplik sektörüne de sıçramasıyla 1998 yılı 12. Ayı itibariyle faaliyetine devam eden firma sayısı 54’e düşmüş buna paralel olarak makine sayısı 765, işçi sayısı 8044 ve günlük ortalama üretim miktarı 506.650kg’a gerilemiştir. Bu olumsuz durum iplik sektöründe kapasite kullanım oranını ortalama %75’e düşürmüştür. İplik sektöründe firmaların sipariş ve bağlantılarının sonuna gelindiği göz önüne alınarak krizden etkilenimin şiddetinin artacağı tahmin edilmiştir.

3.4. DOKUMA ALT SEKTÖRÜNDE KRİZ DÖNEMİ

Ekonomik krizden ilk etkilenen sektör olan Dokuma sektöründe 1998 11. Ayında 39 olan faal işletme sayısı 31’e düşmüştür. Bu firmalarda yaklaşık 2780 kişi çalışıyor, 836 adet tezgahta günde ortalama 215.000 mt üretim yapılıyordu. Son günlerde ise faaliyete devam eden firma sayısı hızlı inişine devam etmiş ve 29 olarak son halini almıştır. Faaliyetine devam eden dokuma işletmelerinde 798 adet tezgah çalışmakta, 2727 kişi istihdam edilmekte ve günde ortalama 198.600 mt üretim yapılmaktaydı. Ancak bu rakamlar her geçen gün biraz daha düşmüştür. İplik sektörüne göre daha esnek bir sipariş yapısına sahip olan dokuma sektörü işletmeleri üretimin düşmesine rağmen işçi çıkarma kavramını benimsemeyip, maddi güçlerinin izin verdiği ölçüde beklemeyi tercih etmişlerdir.

3.5. ÖRME ALT SEKTÖRÜNDE KRİZ DÖNEMİ

Dokuma gibi Örme sektörü de krizden etkilenen ilk sektördür. Bu sektörde 1998 11.ayında 61 olan firma sayısı hızla düşerek 48’e gerilemiştir. Bu firmalarda 499 makine çalışmakta, yaklaşık 927 kişilik istihdam düzeyi ile günde ortalama 151.000kg üretim yapılmaktaydı. Böylelikle kurulu kapasitenin yalnızca %55’lik kısmı kullanılmaktaydı. 12. Ay itibariyle ise firma sayısı 47’ye gerilemiş faal makine sayısı 485, çalışan sayısı 906 ve günlük üretim ortalama 145.000’e düşmüştür. Bu sektör de dokuma sektörü gibi esnek bir sipariş-üretim yapısına sahip olduğunda bu rakamlar her an düşüş yönünde değişme eğilimine girmiştir.

3.6. FAALİYETİNİ DURDURAN İŞLETMELER

Global ekonomik kriz nedeniyle tekstil sektöründe birçok işletme faaliyetini durdurmuş ve işçilerine izin vermek zorunda kalmıştır. Özellikle Dokuma ve Örme sektörlerinde görülen ve nihayet İplik sektörüne de sıçrayan bu kriz Tekstil Sektöründe faaliyet gösteren firmaların %25 inin faaliyetini durdurmasına sebep olmuştur. Aşağıdaki tabloda kriz döneminde işletme davranışları incelenmektedir.

*

*

*

*

*

4. SONUÇ

Yukarıda belirtilen bu kalıcı tedbirler acilen alınmadığı takdirde AB’nin en modern ve en büyük tekstil ve konfeksiyon kapasitesine sahip olan ülkemiz, Uzakdoğu’nun haksız rekabeti ve geleceği hesaba katmayıp sadece bugünü düşünen bilinçsiz yerli üreticilerin, yanlış beyanlı haksız ithalatları karşısında yok olacaktır.

Bu nedenle daha fazla zaman kaybedilmeden yukarıda belirtilen konularda gereken önlemler acilen alınmalıdır.

*

Tarımsal Üretim

06 Kasım 2007

GİRİŞ

Tarımsal üretim insanlık tarihinin en eski üretim faaliyetidir ve dünyada ilk ve köklü politikaları da yine tarım alanında geliştirilmiştir.

Besin maddelerinin kaynağı olduğu için tarımsal üretim her dönemde stratejik önemini de korumuştur.

Ülkeler tarih boyunca tarım konusunda politikalar oluşturmuş ve tarımda dışa bağımlılığı azaltmayı ve kendi kendine yeterliliği sağlamayı hedef edinmişlerdir.

Belirlenen bu hedefler tarım sektörünün desteklenmesini zorunlu kılmıştır.Bunun sonucunda dünyada devlet müdahalesinin en yoğun olduğu sektör tarım sektörü, destek ve koruma düzeyi en yüksek politikalar da bu sektöre yönelik politikalar olmuştur.

Tarım sektörü ve bu sektöre yönelik politikalar, Avrupa Birliği’nin de temel taşlarından birisidir ve ilk ortak politika Ortak Tarım Politikası adı altında bu sektöre yönelik olarak belirlenmiştir.

Ancak Ortak Tarım Politikası, Topluluğun diğer ortak politikaları gibi gümrük birliğine dayalı bir ekonomik bütünleşme modeline dayanmamaktadır.Ortak Tarım Politikası ile üye devletlerin tarım politikaları ortak bir çerçevede yönetilmektedir.

Ayrıca bu politika, Birliğin piyasalarında destekleyici, üye olmayan ülkelere karşı koruyucu bir yapıya sahiptir.

Oluşturulduğu ilk yıllarda Birlik bütçesinden yaklaşık %90 pay alan bu sektörün günümüzde de %50’yi aşan oranda paya sahip olması Avrupa Birliği’nde (AB) Ortak Tarım Politikasının ağırlığının bir göstergesidir.

Çalışmamızın amacı AB’ne üyeliği hedeflenen Türkiye’nin tarım sektörünü nelerin beklediğini ortaya koyabilmektir.Bu kapsamda çalışmamızın birinci bölümünde; Ortak Tarım Politikasının oluşumu, işleyişi ve son durumu incelenmiştir.

İkinci ve son bölümde ise Türkiye-AB ilişkileri tarımsal boyutta incelenmiş, Türk Tarımının genel çerçevesi çizilerek Türkiye ve AB’de tarımsal yapı ve politikalar arasındaki farklar irdelenmiş ve Türk tarımının OTP’ye uyumunun olası etkileri ortaya konmaya çalışılmıştır.

Mevzuat değerlendirmesi ve açıklamasına fazlaca yer verdiğimiz için sayfalarda aynı kaynakça mükerreren gösterilmemiştir.

BİRİNCİ BÖLÜM

ORTAK TARIM POLİTİKASININ OLUŞUMU,GELİŞİMİ VE SON DURUM

1.ORTAK TARIM POLİTİKASININ OLUŞUMU

Üye ülkeler, AB’nin kurulduğu yıllarda tarımda ulusal politikalar uygulamak yerine ortak politikalar oluşturmayı tercih etmişlerdir.

Bu tercihte:

- İkinci Dünya savaşı sırasında Avrupa’da yaşanan kıtlık dolayısıyla gıda arzının devamlılığını sağlama,

-Savaş sonrasında AB’nin nüfusunun önemli bir bölümünü (aktif nüfusun %20’si) oluşturulan tarım sektörünün gelir seviyesinin korunması ve Avrupa ekonomik bütünleşmesinin,toplumun önemli bir kesimini ilgilendiren sorunlara yeterince eğilmediği sürece başarılı olamayacağı,

-Üye ülkelerin ulusal tarım politikaları arasındaki farklılıkların sadece koordinasyonla giderilemeyeceği,

-Üye ülkeler arsında diğer sektörlerde olduğu gibi bir gümrük birliği oluşturulmasının piyasa mekanizmaları arasındaki farkların giderilmesinde yeterli olamayacağı,

yönünde bazı görüşler etkili olmuştur.Ayrıca Avrupa entegrasyonunun baş mimarı olan Almanya ve Fransa arasında çıkar ayrılıkları da bu oluşumda önemli rol oynamıştır.

AB kurulmadan önce yapılan görüşmelerde Almanya, bir gümrük birliği oluşturulması ve sanayi mallarının serbest dolaşımının sağlanmasını savunmuştur. Çünkü bu ülkenin sanayi sektörü oldukça gelişmiş durumdaydı.

Buna karşılık toplam nüfusunun % 25’i tarım sektöründe çalışan Fransa sanayi malları için oluşturulacak gümrük birliğinin yaratacağı rekabet ortamında Almanya karşısında dezavantajlı duruma düşebileceği endişesiyle üye ülkelerin pazarlarının tarım ürünlerine de açılması gerektiği konusunda ısrarlı davranmıştır. Diğer bir ifadeyle her iki ülke arasında çıkar çatışması ve Fransa’nın bu konudaki ısrarının da ortak bir tarım politikası uygulanmasında etkili olduğu ifade edilebilir.

Ortak Tarım Politikasının (OTP) tercihinde etkili olan bir diğer neden ise tarımda ulusal politikaların uygulanması durumunda tarıma dayalı sanayi ürünlerinin de (gıda sanayi gibi) AB içinde serbest dolaşımının tam olarak sağlanamayacağı ve rekabetin bozulacağı endişesidir.

Saydığımız bütün nedenlerle AB içinde bir ortak tarım politikası uygulanmasına karar verilmiş ve Roma Antlaşmasıyla da bu politikanın yasal temelleri atılmıştır.

OTP ilk kez Roma Antlaşmasının 3/d bendinde öngörülmüştür. Bu konuda ilk ciddi adımlar 1960-1964 yılları arasında atılmış ve 1962’de de ilk Ortak piyasa Düzeni oluşturulmuştur.

OTP gereği üye ülkeler milli yasama ve yürütme yetkilerinin bir kısmını Birliğin Organlarına devrettiklerinden tarım konusunda bağımsız politikalar uygulayamamakta ve birliğin aldığı kararlara uymak zorunda kalmaktadırlar.

2.ORTAK TARIM POLİTİKASININ AMAÇLARI

Roma Antlaşmasının 39. maddesinde Avrupa Birliği’nin OTP’ sinin amaçları:

Teknik gelişmelerin desteklenmesi, tarımsal üretimin rasyonel hale getirilmesi, üretim faktörlerinin özellikle de işgücünün optimal kullanımını sağlayarak tarımda verimliliğin yükseltilmesi,

Özellikle tarımda çalışanların kişi başına gelirlerinin arttırılarak yaşam standartlarının yükseltilmesi,

Pazarlarda istikrarın sağlanması,

Ürün arzında sürekliliğin temini diğer bir ifadeyle ürün arzının güvenliğinin sağlanması,

Uygun fiyatlarla tarımsal ürünlerin tüketiminin mümkün kılınması

olarak belirlenmiştir.

Roma Antlaşması ile OTP’nin genel çerçevesi çizilmiş, daha somut önlemler,ilkeler ve mekanizmalar ise uzun yıllar süren görüşmeler sonucunda şekillendirilmiştir.

Yaklaşık üç yıl süren görüşmelerin sonucunda 1962 yılında tahıllara ilişkin bir Ortak Piyasa Düzeni oluşturulmuş ve OTP resmen uygulamaya konulmuştur.

3. ORTAK TARIM POLİTİKASININ İLKELERİ

Avrupa Birliği’nde Ortak Tarım Politikası’nın yürütülmesinde bazı prensipler esas alınmıştır. Roma anlaşmasında yer almayan ancak 1960’lı yılların başından bu yana uygulanan bu prensipler; tek pazar ,Birlik tercihi ve ortak mali sorumluluktur.

3.1 Tek Pazar

Bu ülke ,ticarette gümrük vergilerinin, diğer engellerin ve rekabeti bozabilecek sübvansiyonların kaldırılarak üye ülkeler arasında tarım ürünlerinin serbest dolaşımının sağlanmasını hedeflemektedir.

Belirlenen bu hedefe ulaşmak için fiyat, döviz kuru, rekabet kuralları, üçüncü ülkelere karşı koruma mekanizmaları, kamu sağlığı ve veterinerlik gibi tarımı doğrudan etkileyen alanlarda ortak düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

Üye ülkelerde iç pazarlarına yönelik korumaya son verilmesi ve kuralların uyumlu hale getirilmesi, ayrıca diş rekabete karşı ortak kotuma mekanizmaları kullanılması sonucunda Birlik içinde tarım ürünlerinde tek fiyatın oluşacağı düşünülmüşse de bu gerçekleşmemiştir. Birlik içinde tarımsal ürünlerde tek fiyatın oluşmamasında; idari kararlarla fiyat oluşumuna müdahale edilmesi ve döviz kurlarında yaşanan istikrarsızlık etkili olmuştur.

Ürünlerin üye ülkeler arasında serbest dolaşımı sağlanmış ancak bu Tek Pazarın oluşturulması yeterli olmamıştır. Ancak 1999 yılından itibaren EURO’nun kaydi anlamda da olsa tek para birimi olarak kullanılması, üye ülkelerde döviz kuru istikrarsızlıklarını ortadan kaldırmış ve bu gelişme de tarım ürünlerini Tek Pazar’a göz ardı edilemeyecek katkılarda bulunmuştur.

3.2 Birlik Tercihi

Tek Pazar oluşturma çabalarının bir sonucu olarak görülebilecek bu tercih;ürün alımında Avrupa Birliği üyesi devletlerin tercih edilmesini ifade etmektedir. Böylece doğal olarak tarım sektörünün üçüncü ülkelere karşı korunması da sağlanmış olmaktadır.

Avrupa Birliği tarım ürünlerinin fiyatları dünya fiyatlarının üzerindedir. Bu nedenle fiyatların düşmemesi dolayısıyla üreticilerin bu düşüşten zarar görmemesi ayrıca üçüncü ülkeler ile rekabet edebilme imkanına sahip olunması için Avrupa Birliği üreticilerini korumak zorunda kalmakta ve bunu yaparken de iki temel mekanizmadan yararlanmaktadır.

Bunlardan birincisi gümrük vergileridir. Bilindiği gibi daha önce ithal edilen ürünlerin fiyatının AB seviyesine yükseltilmesi amacıyla “prelevman” adlı değişken bir vergi uygulanmaktaydı.Prelevman, Birlik tarafından belirlenecek olan eşik fiyat ile dünya CIF fiyatı arasındaki farka eşit olmakta ve AB’ye üye ülkenin giriş gümrüğünde ithalatçıdan tahsil edilmekteydi. Sabit ve değişken olmak üzere iki şekilde alınmakta olan prelevmanda, sabit unsur, işletme sanayi sektörünün korunması amacıyla işlenmiş tarım ürünlerinde işleme sanayiinin katkı oranına göre hesaplanmaktaydı.Değişken unsur ise işlenmiş tarım ürünlerinde kullanılan temel gıda maddelerinde Birlik fiyatı ile dünya fiyatı arasındaki farka eşittir.Ancak günümüzde prelevman yerini, GATT’ın Uruguay Raund Müzakerelerinde kabul edilen DTÖ Tarım Anlaşmasıyla alınan karar gereği gümrük vergilerine bırakmıştır.

Diğeri ise AB ürünlerinin, AB dışındaki ülkelere ihraç edebilmesi imkanını sağlayan “ihracat iadesi”dir. Bu uygulama ile AB tarım ürünlerinin diğer ülkelerin tarım ürünleri ile rekabet edebilmesi sağlanmış olmaktadır. Bu yöntem üretim fazlası olan ürünler için kullanılmaktadır.

Ancak AB, bütün üçüncü ülkelere karşı her alanda aynı koruma politikasını izlememektedir. Topluluğun başta üye devletlerin eski sömürgeleri olmak üzere birçok ülke ile tercihli ticaret ilişkileri bulunmaktadır.

3.3 Ortak Mali Sorumluluk

OTP’nin ortak bir politika olması nedeniyle finansmanının da üye ülkeler tarafından ortaklaşa karşılanması gerektiği düşüncesinden hareketle ortak mali sorumluluk ilkesi benimsenmiştir.

Bu ilke gereği tüm harcamalar AB üyeleri tarafından ortaklaşa üstlenilirken, OTP’ ye bağlı olarak toplanan vergi gelirleri de Topluluğun ortak geliri olarak kabul edilmektedir.

4. FİNANSMAN MEKANİZMASI

Topluluğun Ortak Tarım Politikası, Tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (FEOGA) ve diğer kaynaklardan finanse edilmektedir.

4.1 tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (FEOGA)

Birliğe üye ülkelerde tarım için ortak bir politika uygulanmasının benimsenmesi, finansmanın diğer bir ifadeyle mali sorumluluğun da ortak olması gerektiği fikrini gündeme getirmiştir.

Bu fikrin hayata geçirilebilmesi için ise üye ülkeler tarafından. AB bütçesinde özel bir fon oluşturulmasına karar verilmiş, sadece OTP uygulamalarını finanse etmek için 1962 yılında Tarımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (FEOGA) kurulmuştur.

FEOGA, mali anlamda özerk bir fon değildir. AB genel bütçesinin bir parçası olan bu fon genel bütçe gelirleriyle finanse edilmektedir.

OTP’nin AB bütçesine sağladığı gelir, tarım için ayrılan payın oldukça altında kalmaktadır. Örneğin 1999 yılı bütçesinin tahmini gelirleri içinde tarımın payı %2,2 iken, harcamalardan FEOGA’nın aldığı pay yaklaşık %50’dir.

Kurulduğu ilk yıllarda AB bütçesinden %90 olan FEOGA’nın AB bütçesindeki payı zaman içinde yaklaşık %50’ye kadar gerilemiştir. Bu düşüşte, AB bütçesinden finanse edilen harcama kalemlerinin büyüklüğünün ve sayısının artması ile OTP’de yapılan reformlar etkili olmuştur.

FEOGA’nın “Yönlendirme” ve “Garanti” olmak üzere iki ayrı bölümü bulunmaktadır. Aşağıda verilen tabloda 1995/99 döneminde FEOGA’nın iki bölümüne ayrılan pay ve bu değerlerin toplam bütçe içindeki oranları görülmektedir.

Tablo:1 FEOGA’nın “Yönlendirme” ve “Garanti” Bölümlerinin Harcamaları (EURO) ve Toplam Bütçe İçindeki Oranları(%)

1995 1996 1997 1998 1999

EURO % EURO % EURO % EURO % EURO %

Garanti 34490 50.5 39324 50.0 40423 49.6 39133 47.3 40940 46.9

Yönlendirme 2531 3.7 3360 4.3 3580 4.4 3521 4.3 3774 4.3

Toplam 37021 54.2 42684 54.3 44003 54.0 42654 51.6 44714 51.2

Kaynak:Ebru Ekeman 21. Yüzyılın Eşiğinde Avrupa Birliğinde Ortak Tarım Politikası IKV Yayını Yayın No:158 Eylül 1999

Yukarıda yer alan çizelgede de görüldüğü gibi toplam bütçe içinde FEOGA’nın Garanti Bölümünün payı yaklaşık %47, Yönlendirme Bölümünün payı da %4 tür.

Fonun yaklaşık %90’ını oluşturan Garanti Bölümü, fiyat ve Pazar politikasının işleyişi için gerekli AB harcamalarını finanse etmektedir. Bu bölüme ait giderler;AB dışı ülkelere ihracatta ödenen iadeler,iç piyasa müdahaleleri ve telafi edici meblağlardan oluşmaktadır.

Topluluğun 1999 yılı bütçesinden Ortak Piyasa Düzenleri için “Garanti”bölümünden ayrılan payın sektörel dağılımı tablo 2 de görülmektedir.

Tablo:2 Ortak Piyasa Düzenleri İçin “Garanti” Bölümünden Ayrılan Payın Sektörel Dağılımı(Euro)

Ortak Piyasa Düzenleri Değer Pay %

Tarım Ürünleri 27022 66,8

Ekilebilir Ürünler 17,831 44,1

Şeker 1937 4,8

Zeytinyağı 2251 5,6

Kurutulmuş Yem 388 1

Lifli Bitkiler Ve İpek Kozası 968 2,4

Meyve-Sebze 1701 4,2

Şarap Ve Bağcılık Ürünleri 661 1,6

Tütün 980 2,4

Diğer Tarım Ürünleri 305 0,8

Hayvancılık Ürünleri 9706 24

Süt Ve Süt Ürünleri 2621 6,5

Dana Ve Sığır Eti 4916 12,2

Koyun Ve Keçi eti 1755 4,3

Domuz Eti Kümes Hayvanları Yumurta 365 0,9

Diğer Hayvancılım Ürünleri 49 0,1

Diğer Harcamalar 1095 2,7

Ek Tedbirler 2617 6,5

Toplam 40440 100

Kaynak:Ebru Ekeman 21. Yüzyılın Eşiğinde Avrupa Birliğinde Ortak Tarım Politikası IKV Yayını Yayın No:158 Eylül 1999

Tablo 3’te de görüldüğü gibi topluluğun Ortak Piyasa Düzenleri içim garanti bölümü harcamaları içinde yaklaşık %44 ile ekilebilir ürünler, birinci sıradadır. Tahıllar proteinli bitkiler ve yağlı tohumlardan oluşan ekilebilir ürünler sırasıyla sığır ve dana eti, süt ve süt ürünleri, zeytinyağı ve şeker takip etmektedir.

Bu bölümün ödemelerinden en fazla yararlanan ülke Fransa’dır.

Yönlendirme bölümü ise Ortak Tarım Politikası’nın hedeflerin gerçekleştirilmesine yönelik yapısal uyum tedbirlerinin finansmanını üstlenmiştir.

Bu bölüm FEOGA’nın yaklaşık %10’unu AB bütçesinin ise %4’ünü oluşturmaktadır.

Dolaylı eylemler çerçevesindeki ödemeler (üye ülke harcamalarının geri ödemeleri) ve doğrudan eylemler çerçevesindeki ödemeler (yatırım projeleri için yapılan doğrudan ödemeler) bu bölümün gider kalemindedir.

Yönlendirme bölümü harcamaları içinde proje bazında yapılan ödemelerden en fazla yararlanan ülke Almanya’dır.

4.2 Diğer Finansman Kaynakları

Temel finansman kaynağı FEOGA olmakla birlikte Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu (FEDER), Avrupa Sosyal Fonu(FSE), ve LEADER AB OTP’sinin diğer finansman kaynaklarını oluşturmaktadır.

Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu (FEDER):hedefi Topluluğu bölgeler arası kalkınmışlık farklarının giderilmesidir. 1999 yılı bütçesinde FEDER için ayrılan miktar 15,6 milyar EUROdur.

Avrupa Sosyal Fonu(FSE): mesleki eğitim, istihdam ve insan kaynaklarının geliştirilmesine yönelik olarak kullanılmaktadır. Bu fon için AB bütçesinden ayrılan miktar 1999 yılı itibariyle 9,6 milyar Eurodur.

LEADER: hedefi kırsal kalkınmayı destekleyen faaliyetleri bütünleştirmektedir. Bu kapsamda, kırsal alanda çalışan işgücünün desteklenmesi, yenilikçi faaliyetlerin geliştirilmesi gibi alanlarda yerel düzeyde oluşturulan projelere mali destek sağlanmaktadır.halen yürürlükte bulunan LEADER II için 1994-99 döneminde bütçeden ayrılan pay 1,7 milyar ECU’dür.2000-2006 döneminde yürürlüğe konulan ve uygulanan LEADER III için ise ayrılan pay 2,02 milyar Euro’dur.

5. ORTAK PİYASA DÜZENLERİ

Roma Antlaşmasında belirlenen amaçlara ulaşılabilmesi için yine aynı antlaşmada öngörüldüğü biçimde 1962 yılından itibaren AB içinde “ORTAK PİYASA DÜZENLERİ” oluşturulmaya başlanmıştır. Bu düzenler, politik sorunlar nedeniyle 11 Mayıs 1966 tarihine kadar tam olarak uygulamaya konulamamıştır. Çok sayıda ORTAK PİYASA DÜZENİ oluşturulması, tarım ürünlerinin üretim ve pazarlama koşullarının birbirinden farklı olmasından kaynaklanmaktadır.

Ortak Piyasa Düzenlerinin Amaçları:

Üye ülkelerde farklı şekillerde piyasa düzenlemeleri yerine birlikte ortak tarım politikası oluşturmak.

Üye ülkeler arasında ticari ilişkileri geliştirmeye yönelik koşulları oluşturmak ve bu şekilde ticaretin serbestçe yapılmasını sağlamak,

Birlik içinde tarımsal ortak Pazar oluşturmak ve iç Pazar ile birlik üretimini üçüncü ülkelere karşı korumak,

Şeklinde belirlenmiştir.

Topluluğun kurulduğu yıllarda tarım ürünlerinin sadece %50’si ortak piyasa düzenleri kapsamında yer alırken 1980’li yıllardan itibaren bu oran %91’e ulaşmıştır. Günümüzde, patates (nişastalık patates hariç) dışında tüm tarım ürünleri ortak piyasa düzenleri kapsamındadır.

Ortak piyasa düzeni uygulanan ürün gruplar aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Tablo:3 Ortak Piyasa Düzeni Uygulanan Ürün Grupları

Tarım Ürünleri

Tahıllar

Pirinç

Nişastalık Patates

Zeytinyağı

Şeker

Süt ve süt ürünleri

Proteinli bitkiler

Yağlı tohumlar

Keten-kenevir

İpekböceği

Şerbetçi otu

Kurutulmuş yem

Yaş sebze ve meyve

İşlenmiş sebze ve meyve

Tekstil ürünleri (pamuk)

Şarap

Tütün

Et ürünleri

Sığır-dana eti

Koyun-keçi eti

Domuz eti

Kümes hayvanları ve yumurta

Tahıllar, proteinli bitikler ve pirinç ortak düzenlerinin 1999 yıl bütçesinden aldığı pay %47, sığı-dana eti ortak düzeninin aldığı pay ise %17 seviyesindedir. Diğer bir ifadeyle bütçenin %64 gibi önemli bir payı adı geçen ortak düzenlere ayrılmış durumdadır.

Süt ve süt ürünleri, zeytinyağı ve şeker ortak düzenlerinin payı ise sırasıyla %7,%6,%5’tir.

6. PAZAR VE FİYAT MEKANİZMALARI

1962 yılında “Tahıllar Ortak Piyasa Düzeni”nin oluşturulması ile birlikte ilk kez uygulamaya konulan bu mekanizmaların amacı; tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşmesi dolayısıyla üreticilerin gelirlerinin azalmasını önlemektir. Bu amaca yönelik olarak ortak piyasa düzenleri kapsamında yer alan ürünlerin ortak fiyatları her yıl Konsey tarafından tespit edilmektedir. Fiyatların belli bir seviyenin altına düşmesi halinde pazara müdahale edilmekte ve aradaki fark AB bütçesinden destekleme yoluyla karşılanmaktadır.

Ortak fiyatlar, uygulandıkları ürün gruplarına göre farklı isimler almakla birlikte iki işlev üstlenmiştir. Bunlardan birincisi, AB üyeleri arasında tarımsal ürün fiyat farklılıklarının, ortak Pazar düzenini olumsuz yönde etkilemesini engellemek için oluşturulan AB içi ortak fiyat politikası ikincisi ise topluluğa ithal edilen düşük fiyatlı ürünlerden kaynaklanan rekabeti önlemek amacıyla üçüncü ülkelere uygulanan fiyat politikasıdır.

Ortak piyasa düzenleri kapsamında bulunan ürünlerin %70’i bu fiyat politikalarının her ikisi, %25’i sadece ikincisi geriye kalan %5İ de OTP’nin başlangıcından günümüze kadar sadece doğrudan ödemeler aracılığıyla desteklenmektedir.

Ancak 1990’lı yıllardan itibaren yapılan reformlar sonucu doğrudan ödemeler yoluyla desteklenen ürünlerin kapsamı genişletilmiştir. Bu uygulama reformlar nedeniyle destek fiyatlarında yapılan indirimlerden ve müdahale sisteminin esnekleşen yapısından çiftçilerin zarar görmesini engellenmesi amacıyla başlatılmış olsa da, OTP içinde ağırlığı giderek artmaktadır.

6.1 Birlik İçi Ortak Fiyat Politikası

Birlik içi ortak fiyat politikası; hedef fiyat ve müdahale fiyatı olmak üzere iki ayrı fiyat sistemini esas almaktadır.

Hedef fiyat, üretici için arzu edilen gelir seviyesini göstermektedir. AB’de tüm piyasa destekleme mekanizmaları hedef fiyat (ürünlere ve sektörlere göre farklı isimler verilmiştir)prensibine dayanmaktadır.

AB’de piyasa fiyatlarının hedef fiyat seviyesinde tutulabilmesi için müdahale fiyatı belirlenmekte ve fiyatlar bu seviyenin altına düştüğünde, müdahale mekanizmaları devreye sokulmaktadır. Temel fiyat ya da referans fiyat da denilen müdahale fiyatı bir anlamda üreticilere sağlanan en düşük garanti seviyesini belirten taban fiyattır.

Tahıllar,şeker, zeytinyağı, pirinç, tereyağı ve süttozu,sığır ve dana eti ile domuz eti, müdahale fiyatı belirlenen ürünlerdir. Ürünün arz ve talebinden ziyade üreticilerin gelir düzeyleri dikkate alınarak belirlenen müdahale fiyatları OTP’nin uygulamaya konulduğu ilk yıllarda sınırsız miktarda ürün alımında kullanılırken günümüzde sistem daha esnek hale getirilmiştir.

Sayılan bu fiyat şekilleri dışında sınırlı sayıda ürün için kullanılan geri çekme ve satın alma olmak üzere iki değişik fiyat şekli daha bulunmaktadır. Geri çekme fiyatı bazı sebze ve meyveler için uygulanmaktadır. Bu ürünlerde arz fazlasının bulunduğu dönemlerde üretici kuruluşlar bu fiyat üzerinden ürün fazlasını piyasadan çekerler.

Satın alma fiyatı da sebze ve meyvelerde uygulanmakla birlikte, geri çekme fiyatından farkı;devlet kurumları tarafından veriliyor olmasıdır.

6.2 Üçüncü Ülkelere Karşı Uygulanan Fiyat Politikaları

OTP kapsamında dış ticarette iki çeşit fiyat politikası uygulanmaktadır.Üçüncü ülkelerden topluluğa ithal edilen mallara karşı koruma uygulanırken, ihracatı teşvik etmek amacıyla ihracat desteklemesi yapılmaktadır.

OTP’nin üçüncü ülkelere karşı uygulanan fiyat politikası GATT Uruguay Raund müzakereleri sonucunda hazırlanarak Temmuz 1995 tarihinde yürürlüğe giren Dünya Ticaret Örgütü’nün Tarım Anlaşmasıyla önemli ölçüde değişime uğramıştır.

Söz konusu anlaşma sonucunda tarım ürünleri ithalatında değişen vergilerin yerini gümrük tarifeleri almış ve DTÖ’ne üye ülkelerin değişken vergi uyguladıkları tüm ürünler için birer gümrük tarifesi üst sınırı belirlenmesi ve belirlenen bu tarife tavırlarının bir takvim uyarınca aşamalı olarak düşürülmesi kararı alınmıştır. Varılan bu anlaşma çerçevesinde bir ürünün ithalatında söz konusu tarife üst sınırından daha fazla vergi alınamamaktadır. Alınan karar sonucunda diğer ülkeler gibi AB’de prelevman ve değişken vergi uyguladığı tüm ürünler için birer gümrük tarifesi üst sınırı belirlenmiştir.

Belirlenen bu tarife üst sınırlarının 6 yılda %36 oranında azaltılması öngörülmüştür. Sadece tahıllar için farklı bir uygulama benimsenmiştir. Tahıllarda iyi, orta ve düşük kalite buğday; durum buğdayı, yulaf, arpa ve çavdar olmak üzere altı ayrı kategoride, 15 günde bir belirlenen bir tür vergi uygulanmaktadır.

Yapılan bu değişiklik, AB’nin tarım sektörünü dış rekabete karşı korunma düzeyinde bir azalmaya yol açmamıştır.

Yine tarım anlaşması ile tarife sınırlarını aşmamak koşuluyla ülkelere gümrük vergilerini değiştirme olanağı da tanınmıştır. Bu tolerans değişken vergilerin yasaklanmış olmasına rağmen fiilen uygulandığı yönünde eleştirileri de gündeme getirmesine karşın tarife sınırlarının belirlenen takvim uyarınca düşürülmesi ile birlikte gelecek yıllarda bu sorunun önemli ölçüde çözümleneceği öngörülmüştür.

Birlik ihracata da ihracat iadeleri ve ihracat vergileri olmak üzere iki farklı araç kullanmaktadır.

Normal şartlar altında Birlik’te tarımsal ürün fiyatları dünya ülkelerine göre daha yüksek ve doğal olarak rekabet şansı bulunmamaktadır. Bu nedenle AB ihracatını arttırmak amacıyla ihracatçılarına dünya fiyatları ile müdahale fiyatları arasındaki fark oranında prim ödememektedir.

İhracat iadesi (restitution) olarak adlandırılan bu prim dünya fiyatlarına bağlı olduğundan değişken bir yapıya sahiptir. İhracat iadesi kapsamında olan ürünler; tahıllar, pirinç, süt ve süt ürünleri, şeker, sığır eti, kümes hayvanları eti, domuz eti, yumurta, şarap, yaş ve işlenmiş meyve sebze ve bazı sıvı yağlardır.

Fiyatlarının dünya fiyatlarından düşük olması halinde ise AB, ihracatçılarından fiyatlar arasındaki fark kadar ihracat vergisi alınmaktadır. Ancak genellikle AB tarım ürünlerinin fiyatları üçüncü ülke fiyatlarından yüksek olduğundan ihracat vergisi uygulaması nadiren görülmektedir.

6.3 Doğrudan Ödemeler

OTP’nin ilk yıllarında müdahelede3 sistemi kapsama alınmayan ürünler doğrudan ödemeler yoluyla desteklenmekteydi. Zaman içerisinde müdahale kapsamında yer alan ürünlerde de fiyat indirimleri ve getirilen çeşitli kısıtlamalara paralel olarak doğrudan ödemelerle gelir desteği sağlanmaya başlanmıştır.

1-Üretim desteği; OTP’nin başlangıcından günümüze keten, kenevir, şerbetçi otu, ipek kozası, sert buğday, kuru yem ve tohumlar için üretim miktarı yada ekim alanı üzerinden verilen götürü yardım bu kapsamda yer almaktadır.

1992 yılından itibaren tahıl ve sığır eti sektörleri de fiyat desteğinin yanı sıra hektar/hayvan sayısı üzerinden verilen doğrudan ödemeler yoluyla da desteklenmeye başlanmıştır.

Proteinli bitkiler, yağlı tohumlar, koyun ve keçi etlerinde ise fiyat desteğinin yerine hektar/hayvan sayısına göre verilen ödemeleri ile doğrudan destek sağlanmaktadır.

Ayrıca tütünün kalitesine göre üreticilere prim verilmekte, zeytinyağı sektöründe müdahale mekanizmasına ek olarak üretimi arttırmak amacıyla üretim yardımları yapılmaktadır.

2- İşleme desteği; bu destekler bazı ürünlerin işlenme sürecinde verilmekte ve miktarı ve şekli ürününe göre farklılık göstermektedir. İşlenmiş ve sebze üretimi için verilen destek bu kapsamda yer almaktadır.

3- Tüketim desteği; AB tarafından bazı ürünlerin tüketimini attırmaya yönelik destekler verilmektedir ancak bu desteğin kapsamı giderek azalmaktadır.,

4- Depolama desteği; adından da anlaşılacağı gibi üreticilerin ürünlerini piyasaya sürmemeleri ve depolamaları için verilen destektir.

7.PARA MEKANİZMASI

Daha öncede ifade edildiği gibi OTP çerçevesinde oluşturulan ortak piyasa düzenleri, ortak fiyatları temel almaktadır. Üye ülkelerin tümünün farklı ulusal para birimleri kullanması, ortak fiyatların topluluğun kabul ettiği ortak bir para birimi üzeriden belirlenmesini zorunlu hale getirmiş ve bu fiyatların topluluğun ortak para birimi üzerinden belirlenmesi kararı alınmıştır.

İlk yıllarda hesap birimi üzerinden belirlenen ortak fiyatlar 1979-99 döneminde ECU üzerinden tespit edilmiştir. Sözü edilen her iki para biriminin de maddi varlığının bulunmaması ortak fiyatların bu para birimlerinden ülkelerin ulusal para birimlerine çevrilmesine neden olmuştur. Diğer bir ifade ile OTP’nin temel unsurlarından biri olan ortak fiyatlar ülkelerin farklı para birimlerine sahip olmaları nedeni ile reel anlamda uygulamaya konulamamıştır.

OTP’nin kurulduğu yıllardan günümüze dek dünya mali piyasalarında yaşanan istikrarsızlıklar ile buna paralel olarak ortaya çıkan döviz kuru dalgalanmaları ortak fiyat sisteminde erozyona yol açmıştır.

Zaman içerisinde AB tarafından belirlenen ortak fiyatların yerini ülkeden ülkeye farklılık gösteren ulusal fiyatlar almıştır. Bu durum OTP’yi karmaşık bir hale getirmiş aynı zamanda ülkeler arasında sadece döviz kuru dalgalanmalarına bağlı olarak bir spekülatif ticaret oluşmasına ve destek fiyatlarının yükselmesine yol açmıştır. Bu olumsuzlukların giderilmesi ve ortak fiyat düzeninin tekrar kurulması için AB tarafından tedbirler getirilmiş ve sadece OTP’ye özgü olan “ Yeşil Para” (ya da tarımsal para mekanizması) sistemi oluşturulmuştur. Bu sistem de dünya mali piyasalarına ve Birlik içi gelişmelere bağlı olarak sürekli değişim geçirmiştir.

1 Ocak 1999 tarihinde Ekonomik ve Parasal Birliğin (EPB) son aşamasına geçilmesi ile birlikte Topluluğa üye ülkelerde EURO kaydi anlamda tek para birimi olarak kullanılmaya başlanmış ve “Yeşil Kur” uygulamasına son verilmiştir. Bu tarih itibariyle üye ülkelerin ulusal para birimlerinin pariteleri, EURO karşısında sabit hale getirilmiştir. Uluslar arası piyasalarda sadece EURO’nun döviz kuru değeri değişmekte, AB üyesi ülkelerin para birimleri ise EURO’nun değerindeki değişmelere bağlı olarak sabitleştirilmiş pariteler oranında değişim göstermektedir.

Banknotlar ve madeni paraların basılmasının ardından 1 Ocak- 1 Temmuz 2002 tarihleri arasında 6 aylık dönem geçiş dönemi olacak ve bu döneminde ulusal para birimleri ile birlikte EURO kullanılacaktır. 1 Temmuz 2002 tarihinden sonra ulusal banknot ve madeni paralar tamamen tedavülden kaldırılacak ve EURO, APB’ye üye ülkelere üye ülkelerin tek para birimi olarak ödemelerde kullanılır hale gelecektir. Ayrıca 1 Ocak 1999 tarihi 1 ECU= 1 EUR olmuştur.

Ortak fiyatların EPB’nin üçüncü aşamasına katılmayan dolayısıyla tek para birimi olarak EURO’yu kullanmayan İngiltere, Danimarka, İsveç, Yunanistan’ın ulusal para birimlerine çevrilmesi için ise bu ülkelerin para birimlerinin EURO karşısında piyasa kurları kullanılmaktadır. İstedikleri takdirde adı geçen ülkelerin EURO üzerinden ödeme yapma hakkı da bulunmaktadır.

Yapılan bu değişiklik ile OTP’nin kurulmasından günümüze dek ilk kez ortak fiyatların büyük ölçüde uygulamaya geçirilmesi sağlanmıştır.

8. ORTAK TARIM POLİTİKASINDA REFORMU GEREKLİ KILAN NEDENLER

Ortak Tarım Politikası işleyiş mekanizması ile ortak piyasa düzeninin kurulmasından günümüze dek sürekli değişim göstermiştir. Bu değişmeleri gerekli kılan bazı gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmeler kısaca aşağıdaki gibi özetlenebilir.

Bilindiği gibi başlangıçta OTP kapsamında alınan tedbirler, tarımsal üretimin güvenliğinin sağlanması ve gıda açığının kapatılması amacına yöneliktir. OTP’nin oluşturduğu yıllarda tarımsal üretimde kendine yeterli olmayan AB kısa sürede tarımsal ürün ihracatında dünya pazarında ABD’den sonra ikinci sıraya yerleşmiştir.

Kendi kendine yeterliliğin sağlanmasından sonra da üretim artışının devam etmesi ve iç ve dış pazarlarda pazarlanmasında sorunlar yaşanması bazı ürünlerde stokları da beraberinde getirmiştir.

1973-88 döneminde iç tüketim %0.5 oranında artarken tarımsal üretimde kaydedilen artış %2 oranında gerçekleşmiştir. Üretimin tüketimden daha fazla oranda artması stokları kaçınılmaz kılmıştır. 1991 yılı bütçesinde stoklama harcamaları için ayrılan miktar 6,4 milyar ECU’ye ulaşmıştır.

Tablo 4’te AB tarım ürünleri stok durumu yıllar itibari ile verilmiştir.

Tablo 4: Topluluğun Tarımsal Ürün Stokları (Milyon Ton)

Ürünler 1976 1981 1983 1984 1985 1987 1989 1991 1994 1995 1996

Tahıllar 1313 4194 9541 9393 18647 10506 8608 17237 12409 5524 1209

Zeytinyağı 43 140 121 167 75 311 131 18 88 32 12

Tütün 19 30 30 14 15 42 78 107 13 - 0,1

Alkol - - - - 501 1688 3568 2400 3127 1018 873

Süt Tozu 895 298 957 773 514 594 22 416 73 14 125

Tereyağı 148 14 686 973 1018 888 5 266 59 20 39

Sığır Dana Eti 310 210 390 595 803 736 158 1010 162 18 434

Kaynak:Ebru Ekeman 21. Yüzyılın Eşiğinde Avrupa Birliğinde Ortak Tarım Politikası IKV Yayını Yayın No:158 Eylül 1999

Yukarıda yer alan çizelgeden de görüldüğü gibi bazı ürünlerin stoklarında azalma söz konusudur. Bu azalış, söz konusu ürünlere olan dış talebin artışı ve OTP’de yapılan reformlar ile yakından ilişkilidir.

Tarımsal ürünlerde kontrolsüz üretim artışı nedeniyle müdahale kurullarında oluşan stoklar özellikle 1980 sonrasında OTP’nin en önemli sorunu haline gelmiştir. AB bütçesinden fiyat destekleri ve stoklama giderleri ile stokları eritebilmek amacıyla ihracatı arttırmak için ihracat iadelerinin artması OTP’nin mali külfetini ağırlaştırmıştır.

1975 yılında 4,5 milyar ECU olan FEOGA garanti bölümü harcamaları 1991 yılında 31,5 milyar ECU’ye yükselmiştir.

Destekleme alımlarının FEOGA giderleri içindeki payı %60-70 oranındadır.

OTP ile oluşturulan Pazar ve fiyat mekanizmaları büyük ve küçük ölçekli tarımsal işletmeler arasındaki gelir dağılımını olumsuz yönde etkilemiştir.

Fiyat garantisine dayanan gelir desteklemesinin üretim hacmi ile bağlantılı olması bu desteklerin önemli bir bölümünün büyük tarımsal işletmelere yapılmasına neden olmaktadır. Üreticilerin %20’sini oluşturan büyük toprak ve işletme sahibi çiftçiler FEOGA desteğinin %80ini almaktadırlar. Küçük ve orta ölçekli aile çiftliklerinin gelirlerinde ise azalma görülmektedir.

Ayrıca bölgeler arası gelir bozukluğu sorununun derinleşmesine neden olmuştur.

Topluluğun uyguladığı ihracat iadesi ile tarımsal ürün ihracatının artması sonucu, AB dışında diğer ülkeler bu uygulama ile Topluluğun rekabeti bozduğu yönünde eleştirilerini yoğunlaştırmıştır. Özellikle ABD rekabet gücünü koruyabilmek için uyguladığı sübvansiyon oranları yükseltme yoluna gitmiş ve bunun sonucunda Birlik aralarında sübvansiyonlar savaşı başlamıştır.

Ayrıca gelişmiş ülkelerin bu korumacı politikalarının kalkınmalarını engellediği gerekçesiyle büyük çoğunluğu ihracatta tarım ürünlerine bağımlı olan ülkeler de OTP’ye yönelik eleştirilerini arttırmışlardır.

OTP’nin üretimi teşvik eden yapısı, enstantif tarımı da körüklemiştir. Bunun sonucunda doğal kaynakların rasyonel kullanımına özen gösterilmemiştir. Ayrıca üreticilerin üretimi arttırmak için giderek artan miktarlarda kimyasal madde kullanılması, toprak ve suların kirlenmesine de yol açmıştır.

Saydığımız bu genel nedenler sonucunda OTP reformları gündeme gelmiştir.

9. YAPILAN REFORMLAR

OTP’de ilk reform girişimi, 1968 yılında hazırlanan ve Mansholt Planı olarak bilinen memorandumdur. İlk kez bu plan çerçevesinde üye ülkelerin tarım sektörlerinde uyum sağlamaya yönelik tedbirler içeren politikalar ortaya konmaktadır. 1972 yılında Avrupa Konseyinin 72/159/EEC sayılı kararı, Topluluğun tarımsal yapı politikasına yönelik ilk resmi dokümanıdır. Adı geçen kararda;

İşletmelerin modernizasyonu,

İşletmelerin yeniden yapılanması ve işgücünün gençleştirilmesine yönelik olarak 55 yaşın üzerindeki çiftçilerin bundan sonraki yaşantılarını da garanti altına alarak erken emekli edilmesi,

Tarımda teknik ve ekonomik gelişmeyi sağlamak için çiftçilere, çiftlik yöneticilerine ve eğitici danışmanlarına (sosyoekonomik danışman) eğitim verilmesi.

yer almıştır. Ancak 1973 yılından sonra dünyada ekonomik durgunluk yaşanması, işsizliğin artması tarım sektöründe istihdam azalmasını engellemiştir. Bu dönemde enflasyon ve faiz oranlarındaki artış yatırım maliyetlerini yükselttiğinden işletmelerin modernizasyonuna yönelik yatırımları da askıya alınmak zorunda kalınmıştır. Mevcut ortamda yalnızca büyük, modern ve verimli üretim yapan ve büyük bir çoğunluğu kuzey ülkelerinde yer alan işletmeler yörüngede belirlenen düzenlemelerden yararlanabilmiştir.

Söz konusu olumsuzluklar dikkate alınarak Konsey, yeni düzenlemelere gitmiştir. Konseyin 1975 yılında 75/268/EEC sayılı ikinci kararında AB’de dağlık ve az gelişmiş bölgelerde tarımsal yapının modernizasyonu için ilk kez ek yardım yapılmasına yönelik düzenlemelere gidilmiş ve bu çerçevede çiftçilere doğrudan yardım ve yatırım desteği sağlamaya başlanmıştır.

Ayrıca 1980’li yılların başında, Topluluğun geri kalmış olarak kabul edilen Güney Bölgelerine yönelik olarak tarım sektörünü de içine alan Akdeniz Entegre Programları, uygulamaya konulmuştur. Bu programlar ile yine Topluluğa üye ülkeler arasında tarımsal yapıya ilişkin farklılıklar ortadan kaldırılmaya çalışılıştır.

Yapılan tüm çalışmalar sonucunda tarım sektöründe bazı olumlu gelişmeler sağlanmış, tarımsal sektörde yatırımlar artmış, istihdam azaltılabilmiştir. Bu olumlu gelişmeler yanında uygulanan OTP üretim fazlalıklarını, bütçe maliyetinin yükselmesi ve üretici gelirlerinde azalma sorunlarını da beraberinde getirmiştir.

Ayrıca yaşanan bu sorunlar yanında Topluluğa katılan her üye ülke ile birlikte yenileri eklenmiştir.

Sözü edilen sorunlar karşısında Topluluklar Komisyonu, reform yapılması yönündeki niyetini önce 1985 yılı programlarında vurgulanmış, daha sonra bu politikanın perspektiflerini kapsayan ve Yeşil Kitap (Green Paper) diye anılan raporunu Konseye sunmuştur.

Yeşil Kitap temelinde başlatılan tartışmalar Komisyonun 18 Aralık 1985 tarihli memorandumunda ortaya konulan prensiplerle sonuçlanmış ve bu prensipler çerçevesinde piyasa düzenlerinde reform yapılmıştır. Şubat 1988 tarihli Avrupa Konseyinde dengeleyiciler (stabilizerler) kavramı ortaya konmuştur. Bu reformların genel olarak amaçları;üretimin belli bir eşiği aşması halinde destekleme fiyatlarının düşürülmesi, üreticilerin, harcamaların finansmanına katkısının arttırılması, müdahale sisteminin getirdiği garantilerin azaltılmasıdır. Ancak dengeleyiciler politikası da OTP’nin sorunlarının çözümünde etkili olamamıştır.

1980’li yıllarda gündeme getirilen reformlar, daha önce yapılandırılan daha kapsamlı önlemler içermektedir. Bu dönemde üretimi sınırlamaya yönelik önlemler alınmış ve ilk kez bütçeden FEOGA için ayrılan paya disiplin getirilmiştir. Bu dönemde ayrıca tarım sektöründe yapısal politikalar kapsamlı olarak ele alınmıştır. Bu değişiklikte topluluğun, yeni üç üye (İspanya, Portekiz,Yunanistan)ile genişlemesi etkili olmuştur.

1990’lı yıllara doğru, OTP reformuna hız kazandıran iç etkenler yerini dış etkenlere bırakmıştır. OTP ile sağlanan üretim artışı sonucunda topluluğun dünyanın en büyük ikinci tarım ürünleri ihracatçısı haline gelmesi OTP’den zarar gören ülkelerin eleştirilerini arttırmaya etkili olmuştur.

ABD, AB’nin rakipleri ve ihracat payını arttırmayı hedefleyen ülkeler arasındaki rekabetten olumsuz etkilenen gelişmekte olan ülkeler,OTP’nin reformunda baskı unsuru olmuşlardır. Bu dönemde GATT çerçevesinde başlatılan Uruguay Raundu görüşmelerinde bu ülkelerin baskıları sonucu AB, 1992 yılında OTP tarihinin en kapsamlı reformunu yapmıştır.

Mac Sharry reformları olarak adlandırılan bu reform tedbirleri ortak piyasa düzenine tabi ürünlerin üretiminin değer olarak yaklaşık %75’ini kapsamaktadır.

Bu tedbirler kapsamında:

Hububat sektöründe üç yıllık bir dönemde iç müdahale fiyatlarının %29 oranında indirilmesi öngörülmüştür. Yapılacak bu indirimden doğan gelir kayıplarını telafi etmek amacıyla üreticilere hektar başına doğrudan yardım yapılacaktır.

Yağlı tohumlar rejimi tahıllara uygulanan sistemle aynı olmakla birlikte iki sistem arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Yağlı tohumlar fiyat garantilerinden artık yararlanmamakta, sadece AB düzeyinde tespit edilen hektar başına yardıma tabi olmaktadır.

Proteinli bitkilere 1993/94 kampanya döneminden itibaren bölgesel tahıl verimi esas alınarak hektar başına telafi edici ödemeler yapılması öngörülmüştür. Bu tazminatlardan üreticilerin tamamına yakın bir bölümü yararlanabilmektedir. Ortalama üretimleri 92 tonu geçen üreticiler, topraklarının bir kısmını nadasa bırakmak zorundadır. Nadasa bırakılacak toprak yüzdesi konsey tarafından belirlenmektedir(1993/94 yılı için %15).

Tütün ortak piyasa düzeninde 1992/93 kampanya döneminde 370000 ton seviyesinde tespit edilen kota, 1994’te 350000 tona düşürülmüştür.ayrıca müdahale alımları ve ihracat iadeleri kaldırılmış, üreticiye pirim ödenmesi sistemi benimsenmiştir.

Süt ve süt ürünleri ortak piyasa düzeninde üretim kotası rejimine devam edilmektedir. 1993/94 ve 1994/95 dönemlerinde kotalarda %2 oranında indirim yapılması öngörülmüştür. Ayrıca sadece tereyağı ortak fiyatında 1993/94 ve 1994/95 yıllarında %2,5’lik bir indirim yapılmasına karar verilmiştir.

Sığır eti ortak piyasa düzenine getirilen pirim sisteminde meydana gelebilecek istismarları önlemek amacıyla hektar başına azami sığır sayısı tespit edilmiştir. Bu bakımdan üreticiler primden yararlanırken bir gösterge olarak büyükbaş hayvan sayısı üzerinden hesaplama yapılacaktır. Konsey bu sektöre yönelik müdahale rejiminde bazı değişiklikler yapmıştır. Müdahale tavanı 1993 yılı için 750bin tona 1997 yılı içinde 350 bin tona indirilmiştir. Müdahalede kalite unsuru ön plana çıkarılmış, müdahale fiyatının da üç yılda % 15 oranında azaltılması öngörülmüştür.

Koyun eti sektöründe prim sisteminin devamına karar verilmiştir. Üretici başına ödenecek prim geri kalmış bölgelerde 1000 koyun diğer bölgelerde 500 koyun olarak belirlenmiştir. Bu miktar aşıldığında prim %50 oranında düşürülmektedir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, reform uygulanmaları ile fiyat desteklemelerinin giderek üreticilere doğrudan gelir yardımlarına dönüştürüldüğü görülmektedir. Doğrudan gelir yardımları, desteklemeden ziyade, vazgeçilen üretime ve dolayısıyla gelir kaybına karşı telafi edici tazminatlar şeklinde verildiğinden yeni stoklara yol açmayacaktır. Yapılan reform ile piyasaya müdahaleler mümkün olabilen asgari seviyeye çekilmeye çalışılmıştır.

Mac Sharry reformların sonucunda bütçe harcamalarının artması söz konusu reformların temellerinde yapısal dönüşüm hedefinin yer aldığını göstermektedir.

1995 yılında DTÖ tarım anlaşmasının yürürlüğe girmesi ile birlikte, Mac Sharry reformlarıyla iç piyasa mekanizmaları yenilenen OTP’nin dış rekabete karşı kullanılan temel korunma mekanizmaları olan prelevmanlar kaldırılmıştır.

Ayrıca birlik;

İç desteklemelerde altı yıl içerisinde %20 oranında indirim yapacaktır. Ticaret veya üretim üzerinde bozucu etkileri olmayan yada çok sınırlı olan iç destekler indirim taahhütleri dışındadır.

İhracat sübvansiyonlarında altı yıl içerisinde bütçe harcamalarına %36 sübvansiyon miktarını %21 oranında azaltacaktır.

Pazara giriş açısından ise, 1986-88 dönemi esas alınmak ve tarife dışı engeller tarifeye dönüştürülmek suretiyle, tarife oranlarında altı yıl içerisinde her ürün için en az %15 ve basit ortalama olarak %36 oranında indirime gidilecektir.

Yapılan iki önemli reformun ardından 1990’lı yılların sonlarında OTP reformunun tekrar gündeme gelmesi AB’nin 21. yüzyıl için belirlediği en önemli hedeflerden biri olan genişleme ile bağlantılıdır.

Ancak bu kez OTP reformu yapısal fonlar başta olmak üzere AB’nin mali perspektifini etkileyen diğer alanları da içeren daha kapsamlı bir reform planı çerçevesinde ele alınmıştır. Aday ülkelerin Birlikte yer alan ülkelere göre oldukça fakir olmalarının 21. yüzyılda gerçekleştirilmesi planlanan genişlemenin Topluluğun ortak politikalarının işleyişine zarar verebileceği endişesi yeni reform çalışmalarına hız kazandırmış ve “Gündem 2000” olarak adlandırılan yeni reform paketi ile topluluğun 2006 yılına kadar geçerli olacak genel mali çerçevesi tespit edilmiştir.

Gündem 2000 reformunda öncelikle;

İç ve dış pazarlarda rekabet gücünün arttırılması,

Tüketicilere karşı temel sorumluluk olan ürün güvenliğinin sağlanması ve kalitesinin yükseltilmesi,

Tarım toplumuna iyi bir yaşam seviyesi ve gelirlerinde (üreticilerin) istikrar sağlaması,

Üreticiler ve aileleri için alternatif iş imkanlarının oluşturulması,

Çevrenin korunması hedeflerinin OTP uygulamaları ile bütünleşmesi,

Tarımla ilgili Birlik mevzuatının sadeleştirilmesi,

şeklinde OTP’nin yeni amaçları belirlenmiştir. Bu amaçlar, önümüzdeki yıllarda OTP’nin işleyişine yön verecektir.

Son reform çalışması yapılan çalışmaların en kapsamlısıdır. Bu reform tarımsal üretimden ziyade yaygın bir kırsal ekonomiyi desteklemeyi ve çiftçilerin üretimleri yanında topluma sağladıkları katkıları da ödüllendirilmeyi hedeflemektedir.

Reformun genel olarak unsurları:

Dünya pazarlarında rekabet gücünü arttırmak için tarım ürünlerinin piyasa destek fiyatlarının düşürülmesi,

Çiftçileri yüksek gelir düzeyi sağlamak için fiyat indirimlerini kısmen telafi edecek şekilde doğrudan yardımların yükseltilmesi,

Topluluğun uluslar arası ticaret pozisyonunun güçlendirilmesi,

Gıda güvenliği ve kalitesi, çevrenin korunması ve hayvan sağlığı konularında etkin bir çevre koruma mevzuatının oluşturulması,

Yeni bir kırsal kalkınma politikasının oluşturulması şeklindedir.

AB’nin gelecekteki finansmanını, tarım politikası ve bölgesel yardımlar konusundaki komisyon önerileri ile aday ülkelerin üyeliğine ilişkin dokümanları içeren Gündem 2000 çerçevesinde ortaya konulan reform önerilerinin, yeni görüşme sürecinin başlamasından önce uygulamaya geçirilmesi öngörülmüştür. Bu öneriler 1992 Mac Sharry reform tedbirleri ile aynı mantığa dayanmaktadır. Buna göre, başlıca tarım ürünlerinin Birlik içi fiyatlarının dünya piyasa fiyatlarına yaklaştırılmasına yönelik indirime gidilecektir. Bu indirimler, üreticilerin fiyatların düşmesinden dolayı uğrayacakları zarar seviyesinde doğrudan ödemelerle telafi edilecektir.

Ürün fiyatlarının dünya fiyatları seviyesine düşürülmesi ile birlikte bu ürünler rekabet gücü kazanacağından ihracat artacak ve ihracatın teşvik edilmesine gerek kalmayacaktır.

OTP reform paketinin bütününe dikkat edilmesi önem arz etmektedir. Buna göre yalnızca et ve hububata yönelik bir mini paket anlayışının yada halihazırda kararlaştırılan fiyat indirimlerinin yeterli olamayacağı ve topluluğun ihracat şansını arttıramayacağı düşünülmektedir. Bu indirimler ihracat için Uruguay raundu taahhütlerinin çiğnenmesi riskini de ortaya çıkaracaktır.

Üye ülkelerin Maliye Bakanlarının (Ecofin Konseyi) vardığı mutabakata göre üreticilere yapılan doğrudan ödemeler, ilk üç yılda OTP harcamalarını arttıracaktır. Ancak bu harcamaların büyüklüğü 2006 yılında, yaklaşık 1999 yılı seviyesine geri çekilebilecektir. Bu hedef gerçekleştirilebildiği ölçüde reform süreci canlı tutulabilecek ve yeni DTÖ görüşmeleri başarılı bir şekilde sonuçlandırılabilecektir.

Reform tedbirlerinin uygulamaya konulması ile birlikte sığır eti ve hububat sektörlerine yönelik “mavi kutu” ödemelerinde artış yapılması sütlü ürünler sektöründe ise üretimi kısmen teşvik eden doğrudan ödeme sisteminin yürürlüğe girecektir.

Gündem 2000 reformu OTP’de yapılan son reformdur. Ancak DTÖ bünyesinde 1999 yılı sonunda başlayan yeni müzakereler, Gündem 2000 reformu ile hedeflenen mali perspektife uyulmaması vb. nedenlerin OTP’de yeni bir reformu gündeme getirebileceği ihtimali gözardı edilmemelidir.

10.GÜNDEM 2000 VE 25 HAZİRAN TARİHLİ TARIM KONSEYİ KARARLARI ÇERÇEVESİNDE ORTAK PİYASA DÜZENLERİNDE SON DURUM

Ortak piyasa düzenleri kapsamındaki ürünlere yönelik son düzenlemeler 25 haziran tarihli Tarım Konseyi Kararları ve Gündem 2000 ile gerçekleştirilmiştir.

Gündem 2000 çerçevesinde reformu gündeme gelen Ortak Piyasa Düzenleri kapsamındaki ürünler; ekilebilir ürünler, sığır ve dana etleri, süt ve süt ürünleri ile şaraptır. Tütün ve zeytinyağına ilişkin Ortak Piyasa Düzenleri ise son olarak 25 Haziran tarihli Tarım Konseyi Kararları ile düzenlenmiştir.

10.1 Ekilebilir Ürünler

Bilindiği gibi 1992 yılı öncesinde tahıllar, yağlı tohumlar ve proteinli bitkiler oldukça farklı ortak piyasa düzenleri çerçevesinde yönetilmekteydi. Mac Sharry reformlarıyla adı geçen ürün grupları için “ekilebilir ürünler” adı altında bir sistem oluşturulmuş ve bu ürünler için geçerli olan ortak piyasa düzenleri birbirine yaklaştırılmıştır.

Kullanımdaki ekilebilir alanların %42’sinde söz konusu ürünler yetiştirilmekte ve AB’nin toplam tarımsal üretiminin %11’i tarım gelirinin de %21’i bu ürünlerden sağlanmaktadır.

10.1.1 Tahıllar

2000-2002 yılları arasında tahılların müdahale fiyatlarında toplam %15 oranında indirim yapılacaktır. Her aşamada %7.5 oranında gerçekleştirilecek indirim sonucunda tahıllarda müdahale fiyatları 2001-2002 pazarlama dönemi sonunda 101,31EURO/ton’a düşürülecektedir.

2002-2003 pazarlama döneminde ise konsey tarafından yeni bir indirimin gerek olup olmadığı konusunda karar verilecektir.

Yapılan fiyat indirimine karşılık telafi edici ödeme miktarları 63EURO/ton’a yükseltilecektir. Konseyin 2002-2003 pazarlama döneminde müdahale fiyatları konusunda alacağı karar bu ödemelerin miktarlarını da etkileyecektir.

10.1.2 Yağlı Tohumlar

Telafi edici ödemeler üç aşamada indirilerek 2002-2003 yıllarında 63EURO/ton seviyesine çekilecektir. Böylece tahıllar ve yağlı tohumlara sağlanan doğrudan ödemeler eşitlenmiş olacaktır. Ayrıca 2000 yılından itibaren yağlı tohumlar için uygulanan referans fiyat uygulamasına son verilecektir.

Yapılan bu düzenlemeler ile 2002-2003 yıllarından itibaren üretim alanlarına ilişkin kısıtlamalarda kaldırılacaktır.

10.1.3 Proteinli Bitkiler

Proteinli bitkilerin tahıllar karşısında rekabet avantajını devam ettirebilmesi için toplam 72,5 EURO/ton telafi edici ödeme yapılacaktır.

Gündem 2000 reformları ile ekilebilir ürünlerde üretimden vazgeçme uygulaması da ele alınmıştır. Ekilebilir ürünlerde tarım arazilerinin zorunlu olarak üretime kapatılması uygulamasına 2006-2007 dönemine kadar devam edilecektir. Küçük ölçekli üreticilerin bu zorunluluktan muafiyet hakları korunmuştur.

Tarım arazilerinin gönüllü olarak üretime kapatılması da desteklenerek 2001-2002 yılından itibaren bu arazilere de 63EURO/ton (telafi edici ödemelerle aynı miktardır) destek ödenecektir.

Ayrıca patates nişastasının asgari fiyatı 2000-2001’den başlayarak eşit dilimde %15 oranında indirime tabi tutulacaktır. Yapılan doğrudan yardım miktarı ise 110,54EURO/ton’a yükseltilecektir.

10.2 Sığır ve Dana Etleri

Bilindiği gibi AB’nin net üretimi son yıllarda 8 milyon ton seviyesine ulaşmıştır. En önemli üreticiler Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere’dir ve AB üretiminin üçte ikisi bu ülkelere aittir.

Sığır ve dana AB’deki toplam tarım üretiminde değer açısından ikinci büyük bileşkenidir ve %11,9’luk bir paya sahiptir.

1996 yılında İngiltere’de baş gösteren BSE (deli dana hastalığı) krizi sektöre büyük zarar vermiştir. Krizle mücadele etmek amacıyla aynı yıl kısa vadeli önlemler alınmıştır. Danaların kesilerek işlenmesi, mevsimden önce pazara sürülmesini içeren bazı önlemlere ek olarak İngiltere’de 30 aylıktan daha büyük sığırlar imha edilmiştir. Ayrıca bu hayvanların insan gıdası ve hayvan yemi olarak kullanılması yasaklanmıştır.

Yeni düzenleme ile sığır eti müdahale fiyatlarında 2000-2002 yılları arasında toplam %20 oranında indirim yapılacaktır. Her aşamada eşit oranlarda gerçekleştirilecek indirimler sonucu müdahale fiyatları 2224 EURO/ton seviyesi düşürülecektir.

1 Temmuz 2002’de müdahale fiyatı uygulaması yerine 2224 EURO/ton seviyesinde sabitlenen özel depolama yardımı için temel fiyat uygulamaya başlanacaktır. Özel depolama yardımı domuz etinde olduğu gibi ortalama AB piyasa fiyatlarının, temel fiyatların %103’ünden daha az olması halinde verilecektir. Bu tarihten itibaren ortalama piyasa fiyatının 1,560 EURO/ton’un altına düşmesi durumunda komisyon tarafından üye ülkelerde alım için ihaleler düzenlenecektir.

Erkek hayvanlar ve yavrulamış inekler için verilen mevcut prim üç yıllık dönemde arttırılacak ve doğrudan çiftçiye ödenmek şartıyla yeni bir kesim primi ihdas edilecektir. Bu yardım her takvim yılında bölge için öngörülmüş sınırları aşmamak koşuluyla işletme başına verilecektir.

Yavrulamış inekler için verilecek prim 2002 yılında hayvan başına 200 EURO’ya üye ülkelerin insiyatifinde bulunan ulusal ek yardım miktarı da hayvan başına 50 EURO’ya yükseltilecektir.

8 aylıktan büyük bütün büyükbaş hayvanlar için 80 EURO, diğerleri (1-7 aylık) için de 50 EURO kesim primi ödenecektir. Ödeme belirli bir besleme sürecinden sonra doğrudan çiftçilere yapılacaktır.

Üye ülkelere, kendilerine tahsis edilen toplam miktarları aşmamak koşuluyla üreticilerine yıllık ek ödeme yapabilme imkanı verilmiştir.

Gündem 2000 belgesine göre, tüketimdeki azalışa bağlı olarak üretimde de azalma olması, müdahale stoklarının ise 2005 yılında 1,5 milyon tona yükselmesi beklenmektedir.

10.3 Süt ve Süt Ürünleri

Süt üretimi AB ülkelerinde önemli bir tarımsal faaliyettir. İnek sütü üretiminin Birlik tarımsal üretim değeri içindeki payı %18,4’tür.

Gündem 2000’de komisyon ekilebilir ürünler ve sığır eti sektörlerinde uygulaması öngörülen köklü değişikliklerin bu sektör için gerekli olmadığına karar verilmiştir. Bu alanda rereformlar2005 yılından itibaren yürürlüğe girmiştir.

Tereyağı ve yağsız süt tozu müdahale fiyatları 2005/2006 yılından itibaren üç aşamada %15 düşürülecektir.

Üretim kotası rejiminin uygulama süresi 2007/2008 pazarlama dönemine kadar uzatılmıştır. Tüm kotalar 2005 yılından itibaren %1.5 arttırılacaktır. Artış üç aşamalı ve destekleme fiyatlarındaki düşüşe paralel olacaktır.

Yunanistan, İspanya, İrlanda, İtalya ve Kuzey İrlanda diğer ülkelerden farklı olarak 2000 yılından itibaren iki aşamadan oluşan özel bir artışa sahip olacaklardır. Bu ayarlamalar 2003 yılında tekrar gözden geçirilecektir. Amaç 2006 yılından sonra şimdiki kota sistemine son vermektir.

Üreticilerin gelir seviyesinin korunabilmesi amacıyla fiyat indirimlerine paralel olarak üç yılda artacak bir yardım sistemi düzenlenecektir. Her takvim yılında,işletme başına ve prim ödenebilecek referans miktarlarına göre ton başına üreticilere;2005 yılında 5.75 EURO, 2006’da yılında 11,49 EURO, 2007’de 17,24 EURO süt primi ödenecektir.

10.4_Şarap

AB, dünya şarap piyasasında söz sahibi konumdadır ve dünya üretim ve tüketiminde %60, ihracatında da %70 paya sahiptir.

Bu sektör 1962 yılından günümüze dek ortak piyasa düzeni kapsamında yer almıştır.

Özellikle 1980’li yıllarda ortaya çıkan aşırı üretim, o dönemde stokların artmasına neden olmuştur ve ünlü şarap gölleri nitelemesi bu dönemde ortaya çıkmıştır.Stok artışı ile mücadele etmek için 1987 yılında mevzuat yenilenmiştir.

Gündem 2000 ile;

Sektöre yönelik yürürlükte bulunan 23 ayrı tüzük birleştirilmiş ve böylece yeni bir şarap Ortak Piyasa Düzeni oluşturulmuştur.

Yeni üzüm bağları ekimi konusundaki yasağın devamına karar verilmiş olmakla birlikte yeni üye ülkelere belirli oranlarda yeni ekim hakkı tanınmıştır.

Ev şaraplarının zorunlu distilasyonu (damıtılması) uygulaması kaldırılmıştır.Bunların yerine Pazar koşullarının bozulduğu ve stokların artmaya başladığı dönemlerde hayata geçirilmek üzere arz garantisi sağlamak ve pazara sürülen şarabın belirli bir kalite seviyesinin altına düşmesini engellemek amacıyla “kriz distilasyonu” adı altında yeni bir uygulama başlatma kararı alınmıştır.

10.5_Tütün

Tütün üretimi Topluluğun en az gelişmiş bölgelerinde yoğunlaşmış durumdadır. Tütün işlemesine yönelik fabrikalar da yine bu bölgelerde bulunmaktadır.

Bu bölgeler için tütün önemlidir. Çünkü üretim yapılan topraklar verimsizdir ve alternatif ürün üretim miktarları kısıtlıdır. Bu nedenle az gelişmiş bölgelerde tarım sektöründe faaliyet gösterenlerin gelir düzeyinin korunması için tütün sektörünü destekleme yoluna gitmektedir. Günümüzde bu ürün için sağlanan primler, tütün üreticilerinin gelirlerinin %80’ini oluşturmaktadır.

Tütün işleme ve üretiminde yaklaşık 200 bin kişi istihdam edilmektedir.

25 Haziran 1998 tarihinde Tarım Konsey Toplantısında; üç yıllık geçiş döneminin ardından prim ödemelerinin 2 bölüme (sabit ve değişken) ayrılması kararlaştırılmıştır. Toplam primin %30-45’i değişken bölüme ayrılacak ve bu prim kaliteli ürün üretenlere verilecektir. Böylece kaliteli ürün üretimi teşvik edilmiş olacaktır. Sabit bölüm ise tüm üreticilere verilecektir.

Ayrıca üretim kotalarına ilişkin sistem de esnek hale getirilmiştir. Getirilen bu esneklik ile kotalar tütün çeşitleri arasında transfer edilebilecek ve üreticiler kotalarını devredebileceklerdir. Üretim yapmak istemeyen üreticiler de kotalarını ücret karşılığında geri iade edebileceklerdir.

10.6_Zeytinyağı

Topluluğun zeytin üretiminde, İspanya %50, İtalya da %25 söz sahibi ülkelerdir.

Birliğin zeytinyağı ortak piyasa düzeni 1966 yılında oluşturulmuştur. Son olarak sektörde, arz ve talep dengesini sağlamak ve kaliteli ürün üretimini teşvik etmek amacıyla 25 Haziran 1998 tarihli Tarım Konsey toplantısında reform yapılmıştır.

Yapılan yeni düzenleme uyarınca, geçiş dönemi (1 Kasım 1998- 31 Ekim 2001) uygulamaları başlamıştır. Bu kapsamda, azami garanti edilmiş miktar 1.777.261 tona (%31.6 oranında) çıkarılmıştır. Üreticiye verilecek yardımlar %5 oranında azaltılacak, üretim yardımı 1 Kasım 2001 tarihinden itibaren (bazı istisnalar hariç) sadece 1 Mayıs 1998 tarihinden önce dikilmiş ağaçlardan elde edilen zeytinyağına verilecektir.

Reformlar kapsamında;

Azami garanti edilmiş miktar, üye ülkelere ulusal garanti edilmiş miktarlar olarak dağıtılacak,

Ulusal miktarın bir bölümü sofralık zeytin için kullanılabilecek,

Üretim yardımlarının kullandırılmasında 500 kg/yıldan üreten üreticiler ile diğerleri arasında yapılan ayırıma son verilecek,

Tüketim yardımı kaldırılacak,

Müdahale alımı kaldırılacak ve yerine müdahale için özel depolama yardımı geliştirilecektir.

10.7_Bütün Ortak Piyasa Düzenlerine Yönelik Düzenlemeler: Yatay Tüzük

Gündem 2000 ile tüm Ortak Piyasa Düzenlerini kapsayan ve Yatay Tüzük olarak adlandırılan yeni bir tüzük belirlenmiştir. Bu tüzük ile Ortak Piyasa Düzenlerinde geçerli olacak genel kurallar düzenlenmiştir.

Sözü edilen tüzüğün en önemli unsurları; çevre koruma yükümlülükleri, doğrudan ödemelerin ayarlanması ve artan fonların üye ülkenin kullanımına bırakılmasıdır.

Belirlenen bu unsurlara göre;

Üreticilerin doğrudan ödemelerden yararlanabilmeleri için üretim yöntemlerinde çevre faktörünü dikkate almak zorundadır. Üye ülkeler, uyulması gereken çevresel önlemleri ve bu önlemlerin alınmaması durumunda geçerli olacak yaptırımları tanımlayacaktır. Bu yaptırımlar, doğrudan ödemelerin kısıtlanması ve durdurulmasını da içerebilecektir.

Üye ülkeler, tarım işletmesinin refah düzeyi ve işletmenin istihdama katkısını dikkate alarak bazı şartlar altında doğrudan ödeme miktarlarını ayarlayabileceklerdir.

İlk iki uygulama çerçevesinde üreticilere ödenmeyen fonlar, üye ülkelerin kullanımına tahsis edilecektir. Ancak bu fonların tarımsal çevre koruma programları, ağaçlandırma, erken emeklilik ve az gelişmiş bölgelerin kalkındırılmasına yönelik olarak kullanılma şartı bulunmaktadır.

Yatay tüzük, doğrudan ödemelerde üye ülkelerin yetkilerini önemli ölçüde arttırmış ve bir anlamda sisteme esneklik de kazandırmıştır.

10.8_Kırsal Kalkınmaya Yönelik Tedbirler

Gündem 2000 ile fiyat ve Pazar mekanizmalarında yapılan düzenlemelerin kırsal kalkınma tedbirleriyle desteklenmesi kararı alınmıştır.

Bu alandaki en önemli yenilik, kırsal kalkınma alanındaki AB mevzuatının tek bir Tüzük altında birleştirilmesidir. Bu tüzük ile, FEOGA yapısal fonlar Tüzüğü, Yapısal Fonların Hedef 5a’ya ilişkin dört tüzük ile MacSharry reformlarının çevre, ağaçlandırma ve erken emekliliğe ilişkin ek tedbirlerini içeren üç tüzük yürürlükten kaldırılmıştır.

Yeni tüzük; tarım ve ormancılık sektörlerinin güçlendirilmesi, kırsal alanların rekabet gücünün arttırılması ve çevre koruması yoluyla Avrupa’nın kırsal mirasının sürdürülmesi şeklinde üç alanda kırsal kalkınmayı desteklemeyi hedeflemekte ve bu alanlarda verilecek destekten yararlanmak için gerekli genel şartların çerçevesi çizilmektedir. Ayrıntılar program aşamasında saptanacaktır. Üye ülkelerin esnek biçimde ve kendi ihtiyaç ve önceliklerine göre hazırlayacakları Tüzük kapsamında yer alan kırsal kalkınma tedbirlerine yönelik programları 2000 yılı başından itibaren 7 yıl için geçerli olacaktır.

2000-2006 Döneminde uygulanacak AB’nin Kırsal Kalkınma Destek Miktarları aşağıdaki tablo 5’te verilmiştir.

Önlem Ödeme (EURO) Referans

Genç çiftçiler için ödeme yardımı 25000 —–

ı 15000 İşletme sahibi (yılda)

150000 İşletme sahibine edinebilecek toplam miktar

3500 İşçilere (yılda)

35000 İşçiye ödenebilecek toplam miktar

şş

200

ııışı

25

Tarımsal çevre önlemleri desteği:

-Yıllık üretim

-Özel dayanıklı üretim

-Diğer amaçlı kullanım

600

900

450

Hektar başına

Ağaçlandırmadan doğan gelir kaybını telafi primi:

-Çiftçiler yada çiftçi örgütleri

-Diğer tüzel kişiler

725

185

Hektar başına

Ormanları koruma ve ekolojik işleviyle bağlantılı ödemeler:

-minimum telafi ödemesi

-maksimum telafi ödemesi

40

120

Hektar başına

Kaynak:Ebru Ekeman 21. Yüzyılın Eşiğinde Avrupa Birliğinde Ortak Tarım Politikası IKV Yayını Yayın No:158 Eylül 1999

10.9_Aday Ülkelerin Ortak Tarım Politikası’na Uyumu

Daha öncede ifade edildiği üzere Gündem 2000 reformunun hazırlanmasında en önemli neden AB’nin genişleme sürecidir. Nitekim Gündem 2000 reform planının yayınlanmasının ardından 11-12 Aralık 1997 tarihinde düzenlenen Lüksembourg Zirvesinde AB’ye aday olan ülkeler belirlenmiş ve bu ülkeler için tam üyelik süreci de başlatılmıştır.

Lüksembourg Zirvesi kararları uyarınca, aday ülkeler için iki aşamalı bir süreç benimsenmiştir. “İlk dalga” olarak tanımlanan ve Çek Cumhuriyeti, Estonya, Güney Kıbrıs, Macaristan, Polonya ve Slovenya’dan oluşan aday ülkeler ile 31 Mart 1998 tarihinden itibaren katılım görüşmeleri başlatılmıştır.

Bu ülkeler içinde en güçlü görünen adaylar istikrarlı politikaları ile Polonya ve Macaristan’dır. Ayrıca Estonya’da üyelik için gerekli düzenlemeleri yapmıştır. Çek Cumhuriyeti de ekonomik ve politik istikrarı yakalayamadığı ve hedefleri doğrultusunda gerekli olan değişiklikler için aldığı radikal kararları uygulamaya koyamadığından Polonya ve Macaristan’ın biraz gerisinde kalmış durumdadır.

İlk dalgada yer alan Litvanya, Letonya, Bulgaristan, Romanya ve Slovak Cumhuriyeti ise ekonomik ve siyasal alanda sağladıkları reformlar ile Birlik mevzuatına uyum konusunda kaydettikleri ilerlemeler yeterli bulunduğu takdirde “ilk dalga”ya dahil olabileceklerdir.

Türkiye ise bu zirvede adaylar arasında yer almamıştır. Üstelik ehliyeti bir kez daha teyit edilen Türkiye ile üyelik yönünde ilişkilerin özel bir strateji çerçevesinde ilerletilmesi kararı alınmış ve 3 Mart 1998 tarihinde sunulan “Türkiye için Avrupa Stratejisi” adlı belgede ülkemizin tam üyeliğe hazırlanması için öneriler sunulmuştur.

10 Aralık 1999 tarihinde düzenlenen Helsinki Zirvesinde ise Türkiye’nin adaylığı resmen tanınmıştır. Böylece Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Estonya ve Kıbrıs’ın AB’ne adaylığı en yakın ülkeler olarak değerlendirildiği günlerde Türkiye’de tam üyeliğe aday ülkeler arasında yerini almış durumdadır.

AB üyeliğine aday ülkelerin üyelik öncesinde OTP’ye uyum çalışmalarına katkıda bulunmak ve bu ülkelerin kırsal kalkınma ve tarımsal işletmelerinin modernizasyonuna yönelik çalışmalarının desteklenmesi amacıyla “Tarım ve Kırsal Kalkınma Alanında Özel Katılım Programı (SAPARD)” oluşturulmuştur.

Günümüzde tarım da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri’in (MDAÜ) desteklenmesi için temel kaynak olarak PHARE programı kullanılmaktadır. SAPARD ise bu ülkelerdeki kırsal kalkınma çalışmalarının FEOGA’nın “Garanti” bölümü kapsamında desteklenmesini öngören farklı bir programdır.

Avrupa Konseyi’nin Berlin Zirvesinde (25 Mart 1999) belirlenen bütçe planı taslağı uyarınca Komisyon, 20 Temmuz 1999 tarihinde Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri (MDAÜ) için 2000-2006 (toplam 7 yıl) döneminde uygulanmak üzere yıllık 520 milyon Euro’luk genel bütçeye sahip adı geçen program çerçevesinde endikatif bir bütçe tesisatı (tablo 6) düzenlenmiştir. Aşağıda tabloda MDAÜ’lere SAPARD kapsamında sağlanması öngörülen destek miktarları görülmektedir.

Tablo:6 SAPARD Programı Kapsamında MDAÜ’lerin Yıllık Endikatif Bütçe Tahsisatları

Birim: Milyon Euro (1999 Sabit Fiyatları ile)

Ülkeler Tahsisat Miktarı Pay (%)

Polonya 168.683 32,0

Romanya 150.636 28,9

Bulgaristan 52.124 10,0

Macaristan 38.034 7,3

Litvanya 29.829 5,7

Çek Cumhuriyeti 22.063 4,2

Letonya 21.848 4,2

Slovakya 18.829 3,5

Estonya 12.137 2,3

Slovenya 6.337 1,2

Toplam 520.000 100,0

Kaynak: Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası Reformunun Yeni Tur DTÖ Çok Taraflı Müzaker

Tasarı

06 Kasım 2007

Yasa tasarısının içeriğine ilişkin:

Tasarı, esnek çalışma sistemini yerleştirmek hedefiyle hazırlanmış ve kendi içinde tutarlıdır. Tasarıyla esnek hale getirilen sadece çalışma ilişkileri değildir. Ücretler de esnekleşmeden payını almaktadır.

Esnek çalışma modelinin bir gereği olarak işgücü çekirdek ve çevre işgücü olarak ikiye bölünmekte ve katmanlı hale getirilmektedir. Çekirdekte yer alanlar sayıca az, iş güvencesi ve sendikal haklara kağıt üstünde olsa da sahip işçilerden oluşmaktadır. Çevre işgücü ise, işçi sınıfının büyük kitlesinin dahil olduğu alandır. Burası yarı-işsizlik konumudur, hiçbir güvence ve sendikal hak yoktur. Bunları kullanma olanağı fiilen ellerinden alınmıştır.

Bu katmanlaşma yasa ile birlikte gelen bir şey değildir. İşçi sınıfı bugün zaten katmanlaşmış durumdadır. Tasarı uygulamada var olanı yasa haline getirmektedir. Kısmi zamanlı, çalışma, taşeronluk, çağrı üzerine çalışma, ödünç iş verme. Bunların hepsi hali hazırda uygulanmaktadır. Sorun tasarının bunları yasa diline tercüme ederken, hangi sınıfın çıkarına uygun bir dil kullandığıdır. Tasarı metninin incelemesinden çok açıklıkla ortaya çıkmaktadır ki, kullanılan dil sermayedar sınıfın dilidir.

Tasarı hali hazırdaki uygulamayı yasalaştırmaya çalışırken diğer yandan var olan yasal hakları ortadan kaldırmaktadır. Bunun en açık örneği, fazla mesai ödemelerinin ortadan kaldırılmasıdır. Esnek çalışma sisteminin doğal sonucu olarak haftalık çalışma sürelerinin düzenlenmesi prensibi terk edilerek yerine denkleştirme ilkesi getirilmekte ve bunun sonucu olarak günlük fazla mesai çalışmalarının karşılığı ortalama haftalık çalışma süresi içinde eritilmektedir. Ücretler çalışma süresiyle doğrudan bağlantılı hale getirilerek, çalışma sürelerinin kısaltılması ücret indirimleriyle birlikte gerçekleştirilmektedir.

Fazla mesailere ek olarak, kıdem tazminatına ilişkin olarak getirilen düzenlemede var olanı ortadan kaldırmaktadır. Fondan yararlanma koşulları daraltılmış, fon bir emeklilik ikramiyesine (“ölüm tazminatı”) dolayısıyla işçi sınıfının sınıfsal bir kazanımı bireysel tasarrufa dönüştürülmüştür. Tazminat miktarlarının belirlenmesinde getirilen usuller ise maddi kayıplara neden olacak içeriktedir.

Sendikal hareketin uzun yıllardır önemli gündem maddelerinden birini oluşturan iş güvencesine tasarının getirmiş olduğu düzenleme esnek çalışma modeline uygun ancak işçilerin büyük çoğunluğunu kapsamamaktadır. On işçiden fazla işçi çalıştıran işyerlerinde çalışanlar, altı aylık kıdemi olanlar ve belirsiz süreli iş akdiyle çalışanlar iş güvencesinin kapsamı içindedir. İş güvencesi düzenlemesi, işten çıkarmaları güvenceye alan bir anlayışa sahiptir. Üstelik tasarının kendisi iş güvencesinin yetersiz olduğunun farkında olduğu için, ücret garanti fonu ve kısa çalışma ödeneği gibi ek güvenceler getirme gereği duymuştur.

Yasa tasarısına karşı çıkış ve BSH

Tasarı, işçi sınıfının bileşimindeki değişmeyi kabul etmekte ve bu bileşimi sermayenin çıkarları çerçevesinde “hizaya” sokmaya çalışmaktadır. İşçi sınıfının bileşiminde önemli bir dönüşümün yaşandığı, proletaryanın yeni kesimlerinin sınıfın içindeki ağırlıklarını giderek artırdıkları tespiti BSH’nin temel tezlerinden ve ortaya çıkış nedenlerinden biridir. Bu bileşimi kapsayacak tarzda bir mücadele ve örgütlenme tarzına olan ihtiyacı dile getirdiği ve bunun varolan sendikal yapılar tarafından karşılanamayacağını söylediği için BSH ortaya çıkmıştır. Bu nedenle yasaya ilişkin tartışmaların, nasıl bir sendikal mücadele ve örgütlülük tartışmalarına dönüştürülmesi BSH’lilerin içinde bulunduğumuz dönemdeki özel görevleri arasında yer almaktadır.

Varolan sendikal yapılar, iş güvencesinin ön tasarıda yer almasını yeterli saymakta beis görmemektedirler. Bu anlamda tasarının çekirdek işgücü düzenlemesinin cazibesine kapılmışlardır. Oysa 12 milyon çalışanın büyük çoğunluğunun çeperde yer aldığı bir işgücü yapısında çekirdek işgücünün hakları kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Sendikal yapıların işçi örgütü olmaktan çıkmalarının yasa tarafından desteklenmesi ve sendikaların buna gönüllü olmaları durumu, meşruiyetlerini devlet ve sermaye katında aramaları çabaları yasaya karşı mücadelenin öznesinin kim olmayacağına açık kanıt oluşturmaktadır.

BSH yasa tasarısının gizlilik örtüsünün kaldırılması konusunda oldukça başarılı bir faaliyet yürütmüştür. Şimdi sıra, yasanın içeriği ve anlayışıyla teşhir edilmesi, işçi sınıfının varolan bileşimiyle ne tür bir sendikal mücadelenin yürütülmesi gerektiğini işçilere anlatmaktan ve çıkarılmak istenen yasanın var olan bürokratik sendikal yapıları ortadan kaldırmaktan çok onların her geçen gün işçi örgütü olma vasfını yitirme süreçlerini hızlandırarak düzene yedekleme harekatı olduğunu açık sözlülükle anlatmaya gelmiştir.

Md 1- Tanımlar

köklü değişiklik

İşçi tanımı değişmiştir. Eski metinde “Bir hizmet akdine dayanarak, herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişiye” işçi denir tanımı yer alırken, yenisinde “herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan” ifadesi çıkarılmıştır.

İşveren tanımı genişletilmiş tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar da işveren tanımına dahil edilmiştir.

İş ilişkisi tanımı getirilmiştir.

İşyerinin tanımı genişletilmiş, “mal veya hizmet üretmek amacıyla maddi olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime” işyeri denilmiştir. Bu tanıma göre işçi ile üretim unsurlarının bir araya geldiği her yer işyeri tanımının içine dolayısıyla yasa kapsamına alınmaktadır.

İşyerinden sayılan eklentiler ve araçlar tanımı genişletilerek “işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler)” eklenmiştir. Ve İşyeri “işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür”.

İşveren vekilliğine işletme yönetimi dahil edilmiştir.

Alt işveren üst işveren ilişkisi tanımlanmaktadır. Alt işveren, asıl işin bir bölümünde veya yardımcı işlerde iş alan ve kendi işçilerini sadece bu işte çalıştırmakla yükümlüdür. Dolayısıyla, işin her hangi bir kısmının taşeron tarafından yürütülmesini olanaklı kılmaktadır. Madde düzenlemesinde 1475’den farklı olarak toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden de alt ve asıl işverenler birlikte sorumlu tutulmuştur. Burada taşeronlarda sendika ve toplu sözleşme var sayılmaktadır. Taşeronlaşmanın sendikal örgütlenmeyi ortadan kaldırmaya yönelik olduğu düşünüldüğünde uygulamada karşılaşılan sorun alt işverenin yükümlülüklerinden asıl işverenin sorumlu olmaması değil, asıl işverenin yükümlülüklerinden taşeronlaştırma yoluyla kurtulabilmesidir. Bu çerçevede mantıken düzenlemenin alt işveren ilişkisinin kurulduğu bir işyerinde toplu iş sözleşmesi var ise, alt işveren işçileri bu toplu sözleşme hükümlerinden yararlanırlar biçiminde olması gerekir.

Madde muvazaanın (hukuka karşı hile) olabileceğini başından kabul ederek kendini inkar etmekte, dolayısıyla özü itibariyle muvazaayı ortadan kaldırabilecek bir düzenleme yapmadığını teslim etmektedir. Üstelik, alt-asıl işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayanamayacağı hükmü getirilmiş ancak “kanıtlanma” şartı getirilmiştir. Bu, maddenin muvazaayı ortadan kaldıramayacağını baştan kabul etmesi demektir.

Alt işveren ilişkisinin işin her tarafında kurulabilecek genişlikte olması muvazaayı doğuran nedendir. İşin hangi kısımlarında bu ilişkinin kurulabileceği belirtilmediği sürece madde metninde getirilen diğer sınırlamaların anlamı kalmamaktadır.

Md 4- İstisnalar

değişiklik

Çıraklar (yaş sınırı kaldırılmış işçi sağlığı ve güvenliği hükümleri saklı kalma şartıyla), gazeteciler istisnalara dahil edilmiştir.

Esnaf ve sanatkarların çalıştırdıkları işçiler ve konut kapıcıları yasa kapsamına sokulmuştur. (Yardım sevenler derneği merkez ve taşra teşkilatı da)

Evlerde aile üyelerinin çalışması 3. dereceden hısımlara kadar istisnaya dahil edilmiştir.

Kaloriferli konut kapıcıları ile çalışmasını aynı işverene veya aynı konuta hasreden konut kapıcıları maddesi çıkarılarak konut kapıcıları tümüyle yasa kapsamına alınmıştır.

Madde 5- Eşit Davranma İlkesi ve cinsiyet ayrımı yasağı

Ayrımcılığa karşı getirilen bu maddenin e bendi taslağın iş güvencesi ile ilgili hükümlerini değiştiren bir özellik taşımaktadır. E bendi 21. maddeye yani feshin bildirimine itiraz ve usulü başlıklı maddeye gönderme yapmaktadır. Bu maddede işçiye feshin geçersiz nedenle yapıldığı iddiasıyla dava açma hakkı vermekte ve ispat yükümlülüğünün işverene ait olduğunu düzenlemektedir. Oysa 5. maddeye göre bu yükümlülük ancak işçi güçlü bir kanıt gösterdiğinde geçerli hale getirilmektedir.

Madde 12- Belirli ve belirsiz süreli iş sözleşmesi

Zincirleme sözleşme yapılamayacağı hükmü. Esaslı nedene dayalı zincirleme istisna tutuluyor. Bu ilk bakışta uygulamada kıdem tazminatı ödemelerinde kurtulmak için işverenlerin kullandıkları zincirleme akit uygulamasına karşı kesin bir hüküm varmış gibi gözükmekle birlikte, kıdem tazminatı ile ilgili düzenlemede bu hakkın kullanımı ortadan kaldırıldığı için bir anlam taşımamaktadır. Ayrıca tasarıda belirli süreli iş sözleşmeleri iş güvencesi kapsamı dışında tutulduğundan, belirli süreli iş sözleşmelerine zaman sınırı getirilmemesi nedeniyle iş güvencesinin kapsamı daraltılmış olmaktadır.

Md. 13. Belirli ve belirsiz süreli iş sözleşmesi ayırımın sınırları

Belirli süreli sözleşme ile çalıştırılanlara emsal olarak belirsiz süreli işlerde çalıştırılan işçinin alınması, aynı işi yapan ama farklı sözleşmeye tabii olan işçi demektir. Bu geçici işçi uygulamasıdır. Aynı şekilde, belirli süreli iş sözleşmesi ile istihdam teşvik edilerek, iş güvencesi kapsamı daraltılmak istenmektedir

Md 14- Kısmi süreli ve tam süreli iş sözleşmesi

Çekirdek ve çeper işgücü ayrımının ve esnek çalışmanın bir başka örneği. Kısmi süreli çalışanlar, tam süreli çalışanlardan önemli ölçüde daha az çalışanlar olarak tanımlanmakta ve gerekçe kısmında tam sürenin üçte ikisinden daha az çalışma örnek verilmektedir.

Bu madde ayrıca kısmi süreden tam süreye ve tam süreden kısmi süreye geçirilme durumunu düzenlemektedir. Bunların emsal işçiden farklı bir işleme tabi tutulamayacakları hükmü burjuva eşitlik anlayışında olması gereken bir durumdur. Kısmi süreli çalışanlara hafta tatili ücreti, servis aracı ve öğle yemeğinden faydalanma konularında eşitlik sağlanmayacaktır.Tam süreden kısmi süreye geçişkenlik durumu gerekçede haftalık çalışma süresiyle ilişkilendirilerek, esnek çalışmanın yasanın özü olduğunu ortaya çıkarmaktadır

Md. 15- Çağrı üzerine çalışma

Çağrı üzerine çalışma gerekçede kısmi süreli çalışma türü olarak ele alınmaktadır. Yarı-işsizlik durumunun en açık örneklerinden biridir. İşveren iş çıktığında işçileri işe çağıracak, bunun dışındaki zamanda hiçbir yükümlülük üstlenmeyecektir. Burada, çağrı ile çalışmanın çalışma öncesi bir sözleşmeyle hüküm altına alınmış olması gerekir ki bu durumda işverene çağrı üzerine çalışma sözleşmesi yaptığı işçilere karşı bir takım yükümlülüklerinin olması gerekir.

Md. 16- Deneme süreli iş sözleşmesi

1475 madde 12 başlık ve metinde değişiklik. Deneme süresi sözleşmenin bir parçası olmaktan çıkartılıp, ayrı bir sözleşme türü olarak belirlenmiştir.

Md. 19- Feshin geçerli sebebe dayandırılması

Meşhur iş güvencesi. Hangi işyerlerini kapsıyor? 10 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerini. Hangi işçileri kapsıyor? Kıdemi altı aydan çok olanları ve işveren vekili olmayanları. Ne tür sözleşmeleri kapsıyor? Belirsiz süreli sözleşmeleri kapsıyor: yani, kısmi zamanlı çalışanlar, çağrı üzerine çalışanları, deneme süreli çalışanları ve diğer tür sözleşmelerle çalışanları kapsamıyor. Geçerli nedenler ise işçinin yeterliliği ve davranışları ile işletmenin, işyerinin, işin gerekleri olarak ifade ediliyor. İşçi çıkarmaları bu nedenleri ileri sürülerek yasallaştırılmış oluyor. Gerekçe kısmında bu nedenlerin ancak zaman içinde yargı kararları ile belirginleşebileceği söylenerek, geçerli nedenlerin tamamen öznel olduğu ortaya konuluyor ve yasal korumaya alıyoruz dedikleri işin mahkemelerin sırtına yıkıldığı kabul edilmiş oluyor.

Bu maddenin gerekçesinde ayrıca 27. maddeye yani işverenin haklı nedenlerle fesih hakkı maddesine gönderme yapılarak, geçerli neden ile haklı neden arasında bir ayrım konuluyor.

Gerekçe kısmında geçerli nedenlere örnekler verilmiştir. Buna göre işçinin yetersizliğinden kaynaklanan nedenler arasında “daha az verimli çalışma”, “daha düşük performansa sahip olma”, “işe yoğunlaşmasının giderek azalması”, işe yatkın olmama, öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği, sık sık hastalanma, emeklilik yaşına gelme sayılmaktadır.

İşçinin davranışlarından doğan sebepler arasında; işverene zarar vermek ya da zararın tekrarı tedirginliği yaratmak, işyerinde rahatsızlık yaratacak şekilde çalışma arkadaşlarından borç para istemek, arkadaşlarını işverene karşı kışkırtmak, işini eksik, kötü veya yetersiz yerine getirmek, uzun telefon görüşmeleri yapmak, işe geç gelmek, işyerinde dolaşmak, ciddi geçimsizlik göstermek, sıkça ve gereksiz yere tartışmaya girmek.

Bu gerekçeler işverenlere geçerli nedenler konusunda akıl vermektedir.

İşin gereklerinden kaynaklanan nedenler ise, sürüm ve satış olanaklarının azalması, talep ve sipariş azalması, enerji sıkıntısı, ülkede yaşanan ekonomik kriz, piyasada genel durgunluk, dış Pazar kaybı, hammadde sıkıntısı, yeni çalışma yöntemlerinin uygulanması, işyerinin daraltılması, yeni teknolojinin uygulanması, işyerlerinin bazı bölümlerinin iptal edilmesi, bazı iş türlerinin kaldırılmasıdır.

Görüldüğü gibi işyerinin içinden ve dışından kaynaklanan her türlü sorunda işten çıkarmalar geçerli nedene dayanarak kolaylaştırılmaktadır.

Yasa taslağı çağın gereklerinden söz ederken, işgücünün bu tür sözleşmelerle çalışanlar oranının giderek arttığını kabul etmekle birlikte bunları iş güvencesi kapsamı dışında bırakıyor. Çekirdek işgücü tanımı da böylece ortaya çıkıyor: sayıca az, nitelikli, örgütlü, iş güvencesine sahip. Çeper ise, her türlü güvenceden yoksun. İş güvencesinin sadece çekirdek işçilere tanınması ve bunların sendikalı olmaları bir diğer nokta. Sendikalı olanlara ciddi bir koruma getiriliyor. Bunun ilk bakışta sendikalı olmaya yönelişi artıracağı iddia edilebilir, ancak bu doğru değildir. Çünkü yol sözleşme türlerindeki esneklikle kapatılmıştır.

Md. 23- Çalışma koşullarında değişiklik ve sözleşmenin feshi

Gerekçede kanunda benimsenen önemli yeniliğin, işverene belirli koşullarla iş sözleşmesi, personel yönetmeliği ve çalışma şartlarında esaslı değişiklik yapma yetkisinin tanınmış olması olduğu söyleniyor. Bu durumda sözleşmenin feshi durumu doğduğundan, geçerli nedenin işverenin isteği olduğu ortaya çıkıyor.

Ayrıca, işverene bu madde ile çalışma koşullarını değiştirme hakkını saklı tutma hakkı tanınmıştır. Bu yolla iş sözleşmesinin hiçbir hükmü kalmamakta, işveren iş koşullarını dilediği gibi belirleme hakkına sahip olmaktadır.

Çekirdek de çok güvenceli değildir.

Md. 24- Kıdem Tazminatı

Maddenin birinci fıkrası, yeni iş kanunu yürürlük tarihine kadar olan kıdemleri için 1475 sayılı yasanın 14. madde hükümlerinin saklı olduğunu söyleyerek, yürürlük tarihinden sonraki kıdemleri için kanun hükümlerinin ve bu kanuna ek olarak çıkarılacak olan Kıdem Tazminatı Fonu yasası hükümlerinin geçerli olacağını söylemektedir. Birinci fıkra hükümlerine göre son ücret üzerinden ödeme yapılması düzenlenmiştir.

İkinci fıkra, kıdem tazminatı ödemelerinin yürürlük tarihinden itibaren fondan ödeneceğini düzenlemektedir. Ayrıca kıdem tazminatı ödeme koşulları da belirtilmektedir. Bunlar yaşlılık (emeklilik), malullük, ölüm ve toptan ödeme ile 15 yıl prim ödeme koşulunu yerine getiren işçinin isteği olarak belirtilmektedir. Dolayısıyla kıdem tazminatı işten çıkarmalar durumunda alınamayacaktır.

Genel Gerekçe kısmında “Politik düşüncelerin de etkisiyle kıdem tazminatı İş Kanunun en uzun maddesi haline dönüştürülürken bu hakkın kapsamı olağanüstü genişletilmiştir. Böylece işsizlik sigortasının işlevini de ülkemizde kıdem tazminatının üstleneceği düşünülmüştür. Hatta kıdem tazminatın ağırlaştırılmasının iş güvencesi alanında bile etkili olacağı ileri sürülmüştür. Bu düşüncelere katılma olanağı yoktur. Zira kıdem tazminatı, iş güvencesi ve işsizlik sigortası nitelikleri bakımından birbirlerinden farklı kurumlardır” denilmektedir. Ön tasarı olağanüstü genişletilmiş kapsamı daraltma hedefini benimsediğini itiraf etmektedir.

Fon yasasında kıdem tazminatına esas alınacak ücret, işçinin çalıştığı ve adına prim yatırılan son takvim yılının ortalaması olarak belirlenmiştir. Böylece 1475’teki işten çıkarılma durumunda hak kazanmaya ek olarak, tazminat miktarında da bir kayıp olmaktadır. Üstelik bu ikili bir kayıptır. İşçinin prim kesilen süreler içindeki ücret farklılıklarından otomatik olarak kayıp doğmaktadır.

Md. 65- Çalışma Süresi

Esnek çalışmaya uygun biçimde günlük çalışma sürelerine yönelik düzenlemeye 12 saatlik üst sınır getiriliyor. Günde 12 saati aşmama sınırı haftada 45 saati aşmamak anlamına gelmiyor. Haftalık çalışma süresi ortalama olarak değerlendirildiği için ortalamada 45 saati aşmadığı sürece işçiyi haftada 60 saat çalıştırmak mümkün hale geliyor.

Md. 113- İşçi temsilcileri

İşçi temsilcileri işyeri sendika temsilcilerinin bulunmadığı hallerde ve en az on işçinin çalıştığı işyerlerinde işçiler tarafından seçilecekler ve sendikalar yasasındaki sendika temsilcilerinin haklarına sahip olacaklardır biçimindeki düzenleme, sendikalar yasasından ileri bir düzenleme getirmektedir. Sendika temsilcileri yasaya göre atama usulüyle göreve gelmektedirler. İşveren vekillerinin sıfatlarına rağmen işçilerin sahip olduğu her türlü hakka sahip olmaları bunların işçi temsilcisi olarak seçilmeleri yolunu açabilir. Ayrıca, sendikaların işyerlerine girmesinin önünde işçi temsilcileri engel olarak durabilirler zira sendika temsilcisinin olduğu durumda işçi temsilciliği ortadan kalkacaktır. Bununla birlikte sendikalara temsilcilerini seçimle belirleme basıncı oluşturması, işçilerin kendilerine temsilci seçme olanağı tanıması açısından önemlidir. İşkolu barajının kaldırılması durumunda bu temsilcilikler üzerinde denetimi ele geçirmek için bir mücadele verileceği bunların önemli bir kısmının sarı sendikalar biçiminde örgütleneceği de açıktır.

Üretici Davranışları: Teknoloji Ve Maliyetler

06 Kasım 2007

ÜRETİCİ DAVRANIŞLARI: TEKNOLOJİ VE MALİYETLER

Üretim tüketime göre daha sofistike ve komplikedir. Kapitalist sistemde üç temel üretim faktörüne ek olarak müteşebbis kar güdüsü ile dahil olur. Günümüzde teknoloji tartışmasız üretim doğasını belirlemektedir. Ancak burada incelenecek üretim ve ilgili türev kavramlar bir firmanın rasyonellik varsayımına bağlı olarak üretimini nasıl maksimize edeceğine ilişkindir. Bu da beraberinde teknoloji seçimi sorununu getirmektedir. Üretimi maksimize edecek teknoloji sermaye yoğun olmak zorunda değildir. Üretim fonksiyonu her şeye rağmen üretimle ilgili temel süreç ve sonuçları yansıtır. Dolayısıyla firma hem üretim fonksiyonunu hem de maliyetlerini dikkate alarak denge üretim düzeyini belirleyecektir. Burada üretici dengesi ile kastedilen hangi faktörlerden ne kadar kullanılacağına üretime ayırdığı kaynak doğrultusunda firmanın karar vermesidir. Bu karar rasyonel hareket eden üreticinin davranışlarını yansımasından başka bir şey değildir. Ancak bir sonraki bölümde ele alınacağı gibi kritik olan firmanın hangi piyasa türünde bulunduğudur. Çünkü farklı piyasa türlerinde farklı fiyatlandırmalar ortaya çıkmaktadır.

Her şeyi yoktan var etmek insanlar için mümkün değildir. Bu yüzden, üretim herhangi bir şeyin yoktan var edilmesi anlamında kullanılamaz. Çünkü dünya üzerindeki bütün kaynak ve hammaddelerin sayısını arttırma ya da azaltma imkanı yoktur. Ancak varolanlar üzerindeki faaliyetler sayesinde ihtiyaçları gidermeye yönelik ürünler elde edilebilir.

Üretim faaliyeti bir işe girişildiği anda başlar ve malı son tüketicinin satın almasına kadar devam eder.Üretim, aynı zamanda fayda yaratma faaliyetidir. Buna göre, insan ihtiyaçlarını tatmin eden her türlü mal ve hizmetin meydana getirilmesi, bir üretim faaliyeti olduğu gibi, bilim adamı, sanatçı ve doktor faaliyetleri de üretimdir.

ÜRETİM, ÜRETİM FAKTÖRLERİ VE FİYATLARI

Üretim “üretim faktörlerini bir araya getirerek ürün elde etmek” şeklinde de tanımlanabilir. Üretim faktörleri, ürünün elde edilmesi aşamalarında kullanılan faktörlerdir. Bunlar emek, sermaye, teşebbüs ve topraktır. Amacımız bu elde edilen ürünlerle ihtiyaçlarımızı giderme, bir fayda elde etmedir.Fakat unutulmaması gerekli bir konu vardır ki, o da ihtiyaçlarımızı tatmin eden her türlü mal ve hizmetin meydana getirilmesinin üretim kavramına dahil edilmesidir. Buna göre, hizmet erbabı denilen avukat, doktor, memur ve sanatçıların yaptıkları işin de bir üretim olduğudur. Tüketimin aksine üretim; üretim faaliyetine başlanıldığı andan malın son tüketicisi tarafından satın alınmasına kadar devam eden süreçtir. Örnek olarak pamuğun üretimi toprağa tohumun atıldığı dönemden başlayıp, gömlek olarak satın aldığınız son ana kadar devam eder. Bu nedenle üretimi “malların faydasını arttırmak ya da faydalı hizmetler ifa etmek” şeklinde tanımlanabilir.

Malların faydası dört şekilde oluşabilir ya da oluşan faydalar arttırabilir:

Şekil faydası oluşturma: Çeşitli maddeler işlenerek, kullanıma hazır hale getirilir. Örneğin, undan pasta, kumaştan elbise, kağıttan kitap oluşturmak gibi..

Zaman faydasını oluşturma: Tüketim sürekli olduğu halde üretim mevsimlere veya belirli dönemlere ait olabilir. Bu yüzden ürünler elde edildikleri dönemlerde iyi depo edilip muhafaza edilirse her dönem kullanılabilir hale getirilebilir. Örneğin meyve ve sebzeler yaz döneminde üretilir. Bunlar, konserveleme, kurutma,dondurma şeklinde diğer mevsimlerde de kullanılabilir hale getirilecektir. Bütün bu depolama, kurutma, dondurma faaliyetleri üretimdir.

Yer faydası oluşturma: Her mal her yerde çeşitli nedenlerle üretilemez. Örneğin portakal, mandalina, muz yalnızca güneyde, deniz kıyısındaki illerde üretilebilir. Fakat bu malların kullanımı Türkiye’de olduğu gibi yurtdışında da söz konusudur. Malların üretildiği yerlerden alınıp diğer yerlerdeki tüketicilere ulaştırılması faaliyeti de yer faydası oluşturma şeklinde bir üretimdir.

Mülkiyet faydası oluşturma: Bir malın bir şahıstan diğer bir şahsın mülkiyetine geçirimi sürecinde bu işleme katkıda bulunan bütün ticari aracılık-komisyonculuk faaliyetleri üretim sayılmaktadır.

Üretim faktörleri ve bunların gelirleri şöyle sıralanabilir:

EMEK ve ÜCRET

Ücret,belli bir yerde çalışan kimsenin yeni emeğin fiyatı veya geliridir. Ücret deyince sadece işçi ücretleri değil, aynı zamanda avukat, doktor, memur vb… Çalışan kesimin emekleri karşılığında aldıkları gelirlerde ücret sayılır. Emeğini satan kişi, aslında çalışma yeteneğini ya da verimini satmaktadır. Bu özellik işçinin dışında düşünülemez.

Nominal ve Reel Ücret

Nominal ücret, emek faktörünün yaptığı iş karşılığı aldığı para miktarıdır. Reel ücret ise, emek faktörünün para halindeki ücretiyle satın alabileceği mal ve hizmet tutarıdır. Reel ücret ile nominal ücret arasında şöyle bir ilişki kurulabilir.

Reel ücretler = Nominal ücretler / Fiyatlar × 100

Bu durumda fiyatlar yükselirse reel ücretler düşer. Nominal ücretler, fiyatlardan daha çok artarsa reel ücret artmış olur. Örneğin ücreti 20 milyon TL olan bir işçinin ücretinde % 100 oranında artış kaydedilse yeni ücreti 40 milyon TL olacaktır. Aynı dönemde fiyatlar 100 birimden 200 birime çıkmışsa reel ücret değişmemiş demektir. Çünkü sonuçta elde edilen ücretle her iki durumda da aynı miktar mal satın alınabilmektedir. Fiyatlardaki artış 200 birimin üzerinde ise reel ücret azalmış olur. Tersine; fiyat artışları 200 birime ulaşmamışsa reel ücret artmış demektir.

Ücret Politikası

Devlet, özellikle işçi sınıfını korumak amacıyla ücretlerin belirlenmesine müdahale edebilir. Ayrıca çalışma koşullarını düzenlemek için iş veya çalışma kanunları çıkarır. Böylece, çocukların ve kadınların çalışmaları, tatil süreleri vb. gerekli ayarlamalar kanunla belirlenir. Devletin ücretlere müdahalesi iki şekilde olabilir:

Devlet asgari ücreti (minimum ücret düzeyini) kanunla belirler ve piyasada çalıştırılan işçilere bu ücretin altında bir ücret verme teklifinde bulunulamaz. Ancak, bu ücretin üzerindeki ücret düzeylerine devlet karışmaz.

Devlet, ücretleri, artan fiyatlara göre ayarlayabilir. Bunun için bir katsayı belirlenir. Ve fiyatlar arttıkça, belirlenen katsayıya göre ücretler otomatik olarak artar.

SERMAYE ve FAİZ

Sermayeyi, “emeğin verimini arttırmaya yönelik olan her şey” olarak tanımlayan Böhm-Bawerk’e karşılık İngiliz İktisatçılar sermayeyi “üretilmiş üretim araçları” olarak tanımlamışlardır. Üretim faktörlerinden ikincisi olarak saydığımız sermayenin gelirine ise faiz denir. Faiz belli bir süre için kullanılan para halindeki sermayenin fiyatıdır. Sermayenin kaynağı ise tasarruftur yani gelirin tüketilmeyen kısmıdır.

Ekonomilerde sermaye birikimini sağlayan tasarruflar iradi ve zorunlu tasarruflar olmak üzere iki grupta toplanır. İradi tasarruflar hiçbir etkinin altında kalmaksızın, zenginleşme, güven, alışkanlıklar gibi faktörlerin etkisiyle yapılan tasarruflardır. Sermayenin kaynağı olan tasarruflar gelir düzeyine, faiz haddine paranın istikrarına sosyal, siyasal istikrara bağlı olarak değişir. Örneğin; gelirler yükseldikçe tasarruflar, dolayısıyla sermaye miktarı artar. Enflasyon dönemlerinde ise paranın değeri düştüğü için harcamalar artacak ve tasarruflar azalacaktır. Zorunlu tasarruflar ise devlet tarafından ya da piyasaya hakim gruplar tarafından alınan kararlara kişilerin uyma zorunluluğundan kaynaklanır. Zorunlu tasarruflara vergiler ya da firmaların dağıttıkları karları sınırlandırarak yeni yatırımlarda kullanılması şeklindeki oto-finansman yöntemi örnek olarak gösterilebilir.

TOPRAK ve RANT

Toprağın kendi ile beraber yeraltı ve yerüstü her türlü zenginlik üretim faktörüdür. Başka bir ifadeyle üretilmemiş, önceden varolan üretim faktörü topraktır. Toprağın gelirine ise “rant” denir. Rant, “çalışmadan elde edilen gelir” anlamında da kullanılır. Ricardo rantın doğuşunu toprakların farklı kalitelerde bulunmasına bağlamıştır. Yani verimsiz topraklara doğru gidildiği için rantın meydana geldiğini ileri sürmüştür ve buna “diferansiyel rant” demiştir.

Toprak üzerinde çalıştırılan işgücü arttırılırsa, azalan verimler kanunu nedeniyle marjinal ürün eğrisi gittikçe alçalacaktır.

MÜTEŞEBBİS ve KAR

Mal ve hizmet üretmek için diğer üretim faktörlerini bir araya getiren girişimci, bu faaliyeti sonunda kar elde eder. Kar, üretim maliyetleri ile satış fiyatları arasındaki pozitif farktır. Piyasa ekonomisinde kar, ekonomik gelişmenin bir sonucudur. Bu çerçevede nüfus artışı, milli gelir artışı, teknik gelişmeler vb. faktörler karı arttırıcı yönde etki ederler.

Kar aynı zamanda ekonomik gelişmenin itici gücüdür. Çünkü kar yatırımları arttıracağından firmalar oto-finansmana giderek faaliyet alanlarını genişletirler. Kar,milli gelirin miktarını arttırabilir. Çünkü alternatifler arasında rantabilitesi (karlılığı) azalan kesim değerini kaybeder ve açıkta kalan üretim faktörleri başka faaliyet alanlarına kayarak milli geliri arttırabilir. Başlıca iki kar teorisi vardır:

Teknik Yeniliklere Dayanan Kar Teorisi: Schumpeter tarafından ortaya atılan bu teoriye göre durgun (stasyoner) ekonomide kar yoktur. Sermaye sahibinin geliri bir yönetici ücreti niteliğindedir. Ekonomi gelişince kar ön plana çıkar. Müteşebbisler üretim faktörlerinin bileşimini değiştirip piyasaya yenilikler getirir ve çığır açarlar. Kar, bu yeniliklerin mükafatıdır. Müteşebbisin yeni atılım yapmasını sağlar.

Riske ve Belirsizliğe Dayanan Kar Teorisi: Bu teoriye göre müteşebbis riski üzerine alan kimsedir. Gelecek dönem belirsiz olduğu için, örneğin ileride fiyatların hangi oranda ve yönde değişeceği bilinmediği bilinmediği için üretimin hangi düzeyde gerçekleştirileceği konusunda karar vermek güç olur. Ücret, faiz ve rant önceden bellidir, ancak kar belli değildir. Söz konusu teorinin sahibi Von Thünen karı “ Bir zahmetin bedelidir, girişimci geleceğe dayanan tahminler ve planlar yapar. Bu tahmin ve plan hesapları çok emek ister ve zahmetlidir, belirsizdir” şeklinde tanımlamıştır.

ÜRETİM FONKSİYONU

Belirli bir dönemde elde edilmiş olan ürün; kullanılan üretim faktörlerini ve inputların bir fonksiyonudur. Üretim teknolojisi veri iken; bir malın üretimindeki girdi miktarları ile elde edilen üretim miktarları arasındaki matematiksel ilişkiye üretim fonksiyonu denir. İnputların ve outputların yani ürünün fiziki miktarları, üretimde etkinlik sağlanarak elde edilebilen maksimum üretim miktarıdır. Üretim fonksiyonu şu şekilde yazılabilir:

Q = f ( A1, A2,A3……….An). Burada;

Q: ürün miktarını, A1,A2,A3…..An değişik üretim faktörlerinden kullanılan miktarları göstermektedir.

Üretim fonksiyonunda temel üç üretim faktörü yer alır. Ancak her bir üretim faktörünün farklı biçimleri bulunabilir. Örneğin emek fiziksel güç şeklinde üretim fonksiyonunda yer alabileceği gibi zihinsel güç olarak da yer alabilir.

Üretim fonksiyonu girdi ile çıktı arasındaki fiziksel yani miktara bağlı ilişkiyi gösterir. Bu teorik olgu gerçek hayatta geçerlidir. Yanı sıra pratikte bu ilişki parasal olarak da desteklenir.

Üretim fonksiyonunda üretimi maksimize edebilmek için üretim faktörlerinin optimal bileşeninin sağlanması gerekir. Bir başka deyişle üretimi rasyonelleştirmek için uygun miktarlarda emek-sermaye-doğal kaynaklar bileşimi oluşturulmalıdır. Örneğin iki kişinin istihdam edileceği bir makinaya dört kişinin istihdam edilmesi faktörler arası optimal bileşimi doğal olarak bozacaktır.

Diğer dikkat edilmesi gereken bir hususta zamanla ilgilidir. Emeğin üretim faktörü olarak üretim fonksiyonundaki payını kısa dönemde arttırmak mümkün olabilir; ya da hammadde kullanımı kısa dönemde arttırılabilir. Fakat sermayenin arttırılması üretimin yapıldığı tesis ölçeği ile alakalıdır. Optimal tesis mevcut sermaye stokunun tam kullanımı veya tam kapasite ilkesi doğrultusunda çalışır. Bunun anlamı tesis içinde ek sermaye yatırımına imkan tanınacak bir ortamın veya atıl kapasitenin olmadığıdır. Bu durumda üretim faktörü olarak sermaye miktarı artırılmak istendiğinde üretim tesis ölçeğinin genişletilmesi kaçınılmaz olur. Atıl kapasite söz konusu ise bir miktar sermaye istihdam edilebilir. Dolayısıyla üretimde kullanılan sermaye miktarının artırılması tesis ölçeğinin genişletilmesini zorunlu kılacağından bu işlem uzun dönemde yapılabilir. Uzun dönem tesis ölçeğinin büyütülmesini ifade eder. Bir halı atölyesinde bu işlem bir hafta alırken, bir baraj söz konusu olduğunda aynı işlem yıllar alabilir.

Üretimde kullanılan üretim faktörleri miktarı ile fiziksel çıktı arasındaki ilişki aynı zamanda üretim verimini de gösterir. Üretim fonksiyonunda girdilerin üretime katkısı artarsa artan verimler, azalırsa azalan verimler söz konusu olur. Kısa dönemde faktörler arası optimal bileşim sadece değişken faktör olan emeğin artırılması mümkün olduğu için bozulur ve ortaya azalan verimler çıkar.

AZALAN VERİMLER KANUNU

Uzun dönemde bütün üretim faktörleri değiştirilebilmektedir. Kısa dönemde ise, bütün üretim faktörleri ve teknoloji değiştirilemez. Firma kısa dönemde bir inputu ( girdi ) sabit kabul edip diğer inputların biri veya birden fazlasını değişken input kabul ederse, bu değişken inputların değişen miktarıyla üretim miktarını arttırabilir ya da azaltabilir.

Buna göre azalan verimler kanunu şöyle tanımlanabilir:

Bir üretim faktörü sabit kabul edilip, değişken üretim faktörü sürekli arttırılması halinde; her ilave değişken üretim faktörünün toplam üretime katkısı, bir önceki üretim faktörünün toplam üretime katkısından küçük olursa, buna “azalan verimler kanunu” adı verilir. Özetle; üretim faktörlerinden biri sabit tutulup, diğeri arttırılırsa, arttırılan üretim faktörünün verimi düşer. Bu olay azalan verimler kanunudur.

Bu duruma şöyle bir örnek verilebilir: Bir dönüm arazi üzerinde herhangi bir tarım ürünü elde edilmeye çalışılsın. İkinci üretim faktörü de emek olsun. Burada çalışan işçi sayısını birer birer arttıralım. Başta her işçiye isabet eden arazi miktarı fazla olduğundan, faktörün verimi artacaktır. Bir noktadan sonra ise işçi başına düşen arazi miktarı çok azalacağından birim işçi başı verim azalacaktır. Görüldüğü gibi önce değişen faktörlerin “artan verimi” daha sonra “azalan verimi” söz konusu olmaktadır.

EMEK

Emek, önceden düşünülmüş ve planlanmış, belirli bir hedefe yönelik faaliyet veya çabadır.Kişi, bu faaliyet sırasında emek gücü (işgücü) harcar. Emek gücü ise, kişinin sahip olduğu ve üretim süreci sırasında kullandığı fiziksel ve entelektüel gücüdür.

EMEK ARZI

Toplam nüfus içerisinden, ekonomik faaliyetlere katılmak isteyenlerin sayısıdır. Emek arzı, nüfusa, bu nüfus içerisinde çalışmak isteyenlerin sayısına ve bu kişilerin çalıştıkları saat sayısına göre farklılık gösterir.

EMEK DEVİR ORANI

Bir firmadan belirli bir dönemde, kendi istekleri veya başka bir sebeple çıkartılmış işçi sayısının, firmada çalışan işçi sayısına oranıdır. Emek devir oranı ne kadar yüksekse, firma için işgücü maliyeti de o kadar büyüktür.

EMEK PİYASASI

Çalışma koşulları ile ücretlerin belirlendiği piyasadır.

EMEK-YOĞUN TEKNOLOJİ

Emek faktörünün diğer üretim faktörlerine oranla çok daha fazla kullanıldığı teknolojidir. Sermaye veya emek yoğun teknolojilerden hangisinin daha verimli olduğu, tek bir sektör bazında ele alınırsa, ilgili faktör fiyatına ve miktarına göre değişir. Ancak genel olarak ekonomi bazında ele alınırsa, sektörlerin özellikleri ve gösterdikleri gelişmelerde faktör miktarının ve fiyatının yanında büyük rol oynayacaktır.

FAİZ

Belirli bir paranın, belirli bir süre için iade şartı ile kullanılmasına karşılık verilen tutara verilen addır.

FAİZ ARBİTRAJI

Fonların, iki mali piyasa arasında mevcut kısa süreli faiz oranı farkından yararlanmak için, kısa süreli yabancı menkul kıymet alım satımında kullanılmasıdır.

Faiz Dışı Gelirler

Faiz Dışı Gelirler Bankaların yapmış oldukları bankacılık işlemleri sonucu elde ettikleri faiz nitelikli olmayan gelirler ile, bankacılık dışı faaliyetlerden elde ettikleri gelirlerin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Dışı Giderler (-)

Faiz Dışı Giderler (-) Bankaların yapmış oldukları bankacılık ve bankacılık dışı işlemleri sonucu oluşan faiz nitelikli olmayan giderlerin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Farkı

Sözlük anlamı; kambiyo alış ve satış fiyatları arasındaki fark, ek faizdir. Bu ifade, aracı kurum ve bankaların eşleme işlemi ile, ters repo yoluyla alınan menkul kıymetlerin, düz repo yoluyla fonlanması ile iki işlemin getiri ve götürüsü arasında oluşan, kar yaptığı aralığı (spread) da ifade etmektedir.

Faiz Gelir Reeskontları

Faiz Gelir Reeskontları Aracı kurumların ellerinde bulunan faiz getirili yatırım araçlarına tahakkuk eden değerin bilanço tarihindeki değerine indirgenebilmesi amacıyla ayrılan reeskont karşılıklarının kaydedildiği kalemdir.

Faiz Gelirleri

Faiz Gelirleri Bankalardaki hesaplardan ve menkul değerlerden elde edilen faizler ile, tahsili gecikmiş alacaklardan alınan gecikme faizlerinin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Giderleri (-)

Faiz Giderleri (-) Sigorta şirketlerinin sahip oldukları finansal borçlar için ödemek zorunda oldukları faiz giderlerinin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Karşılama Oranı, Faiz Ödeme Gücü (FKO)

Faiz karşılama oranı, şirketlerin göstermiş olduğu tüm faaliyetler sonucu elde ettiği kar (faiz ve vergi öncesi kar) ile finansman giderlerini hangi oranda karşılayabileceğini (faiz tutarını kaç defa karşıladığını) göstermektedir. Şirketler için birer risk ve emniyet göstergesi olarak da kullanılabilmektedir.

Batı ülkelerinde bu oranın 8:1, 7:1 olması yeterli olarak görülmektedir. Ülkemizde son yıllarda faiz oranlarının yüksekliği ve dalgalı konjonktür seyri bu oranın dalgalı ve standartlardan düşük oluşmasına neden olmaktadır. Ayrıca son senelerde ülkemizde vergilerde ortaya çıkan beklenmedik uygulamalar dolayısıyla paydada vergi öncesi kar yerine vergi sonrası kar kullanılması daha uygun olabilmektedir. Bu durumda oranın 4, 3 civarı olması yeterlidir. Tabi ki ülkemizde bu oran da daha önce bahsedilen nedenlerle daha düşük düzeylerde çıkmaktadır. Ancak faizlerin düşük seyrettiği dönemler için bu oranda genel bir yükseliş beklenebilir.

Bu oran ne kadar büyükse, firmanın faiz giderlerini ödeyebilme gücü artar. Oranın sektör/endüstri ortalamasına göre yüksek olması veya zaman içinde artma eğiliminde olması, finansal risk derecesini azaltır.

Faiz Karşılıkları

Faiz Karşılıkları Şirketlerin yakın zamanda yapacakları faiz ödemeleri için ayırdıkları karşılıkların gösterildiği kalemdir.

Faiz Ödemeleri

Bu kavram; Hazine, Kamu İktisadi Teşebbüsleri, döviz pozisyonu tutan bankalar ve yurtdışından kredi alan diğer kuruluşlara ait borçların faiz ödemelerini kapsamaktadır. Faiz ödemeleri bütçede eksi kalem olarak yer almaktadır.

FAİZ ORANI

Faiz miktarını hesaplayabilmek amacıyla, paranın çarpının % cinsinden değerdir.

Faiz Oranı Riski

Yatırım yapılan kıymetin fiyatının piyasadaki faiz oranlarından olumsuz olarak etkilenme riskidir.

Faiz ve Diğer Temettü Gelirleri

Faiz ve Diğer Temettü Gelirleri Yatırım ortaklıklarının atıl fonlarını değerlendirdikleri faiz getirili menkul değerlerden (Hazine Bonosu, Devlet Tahvili, vb.) elde edilen faiz gelirleri ile temettü geliri sağlayan menkul kıymetlerden elde edilen (Hisse Senetleri) temettü gelirlerinin kaydedildiği kalemdir.

FAİZ VE GELİR TAHAKKUK VE REESKONTLARI

Faiz ve Gelir Tahakkuk ve Reeskontları Bankaların aktiflerinde bulunan menkul kıymetler ve, müşterilerine ve diğer kuruluşlara kullandırdıkları kredilerden tahakkuk eden faiz ve diğer gelirler ile, bu gelirlerin bilançonun hazırlandığı tarihteki değerlerine indirgenebilmeleri için ayrılan reeskont tutarlarının ayrıldığı kalemdir.

FAİZ VE GİDER REESKONTLARI

Faiz ve Gider Reeskontları Bankaların pasiflerinde bulunan kaynaklara tahakkuk eden faiz ve diğer giderlerin, bilançonun hazırlandığı tarihteki değerlerine indirgenebilmeleri için ayrılan reeskont tutarlarının kaydedildiği kalemdir.

Faiz ve Vergi Öncesi Kar (FVOK)

Formül :

Faiz ve Vergi Öncesi Kar = Dönem Karı + Finansman Giderleri

Birim eğer

Şirketlerin karlarından finansman giderleri ve vergiler indirilmeden bulunan tutar; Faiz ve vergi öncesi kar olarak adlandırılmaktadır. Şirketlerin faiz ve vergi yükümlülükleri öncesi kar tutarları, şirketlerin toplam faaliyetlerinden ne kadar kar ettiğini görmemizi sağlar.

Faiz ve Vergi Öncesi Kar (FVÖK) Marjı (FVOKM)

Faiz ve Vergi Öncesi Kar rakamı Gelir tablosunda olmayan fakat bizim kolayca hesaplayabileceğimiz bir kar rakamıdır. FVÖK, faaliyet karına finansman giderlerinin eklenmesi sonucu bulunmaktadır.

Şirketlerin satış ve yatırım faaliyetlerinin sonucunu görmemizi sağlamakta olan bu kar rakamı, şirketlerin dönemler itibariyle performanslarını ölçmek için kullanılabilecek en uygun kar rakamlarından biridir.

FVÖK Marjı ise FVÖK ’nın şirketlerin satış tutarına oranlanması sonucu hesaplanmaktadır. FVÖK Marjı ile şirketlerin satış ve atıl fonlarından elde ettikleri gelirlerini satış hasılatı rakamlarına oranlayarak, şirketlerin ana faaliyetleri ile yatırım politikalarını ölçmekte olan önemli bir göstergeyi hesaplamış oluruz. Vergi ve piyasa faiz oranlarındaki değişimlerden etkilenmeyen bu kar marjı, şirketlerin geçmiş dönemleriyle en rasyonel şekilde karşılaştırma yapma olanağını sağlamaktadır.

Faaliyet karı normal hallerde vergi ve faizler ödendikten sonra firma ortaklarına yeterli bir kar sağlayacak düzeyde bulunmalıdır. Eğer bir işletmede sermaye satış hacmine oranla oldukça az ise; düşük bir Faaliyet Karı-Net Satışlar oranı ile bile tatmin edici olabilir.

RANT

Bir üretim faktörü olan toprağın, belirli bir süre kullanımı için ödene meblağdır. İktisadi anlamda ise, arzın sabit kalarak talebin artması ile artan fiyatlardan elde edilen gelirdir.

KAR

Kar, bir üretim faktörü olarak müteşebbisin üretimden almış olduğu paya verilen addır.

KAR DAĞILIMI

Kar dağıtımı, her yıl sonunda şirketlerin elde ettikleri kardan şirket ortaklıkları arasında paylaşımı şeklinde ifade edilmektedir. Fakat şirketler kar sağlayamadıkları sürece kar dağıtamazlar. Kar, ortaklar arasında şirket sözleşmesi ve kanunda belirtilen oranda dağıtılmaktadır.

Kar Dağıtım Oranı

İşletmenin net dönem karından ne kadarının adi hisselere temettü olarak dağıtıldığını gösteren orandır. Hesaplama formülü aşağıdaki gibidir:

Kar Dağıtım Oranı = Toplam Temettü / Net Dönem Karı

KAR GÜDÜSÜ

Kar güdüsü, müteşebbisin üretim faaliyetine girişmesini ve faaliyetin devamlılığını sağlayan etkendir.

KAR MAKSİMİZASYONU

Belli bir üretimi en az maliyetle veya en yüksek üretimi en az maliyetle gerçekleştirme amacına kar maksimizasyonu denilmektedir.

Kar Marjı

Yapılan 100 birimlik satışa karşılık sağlanan karı ifade eden bir kavramdır. Kar marjının yüksek olması, şirket karlılığının yüksek olduğunu göstermektedir.

Kar Marjı

Satışlarla elde edilen kar arasındaki orandır. Brüt kar marjı, net kar marjı, faaliyet kar marjı, esas faaliyet kar marjı şeklinde pek çok farklı değer hesaplanabilmektedir.

Kâr Payı

Ortaklıkların dönem içinde elde ettikleri kârdan, mevcut ortaklıkların pay alma hakkıdır. Söz konusu hak, hisse senedine bağlı "Kâr Payı Kuponları" karşılığında ve hisse senedi ibrazına gerek kalmaksızın yapılır.

Kar Payı Dışı Gelirler

Kar Payı Dışı Gelirler Özel finans kurumlarının yapmış oldukları bankacılık işlemleri sonucu elde ettikleri kar payı nitelikli olmayan gelirler ile bankacılık dışı faaliyetlerinden elde ettikleri gelirlerin kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Dışı Giderler (-)

Kar Payı Dışı Giderler (-) Özel finans kurumlarının yapmış oldukları bankacılık ve bankacılık dışı işlemleri sonucu oluşan kar payı nitelikli olmayan giderlerin kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Gelirleri

Kar Payı Gelirleri Sigorta şirketlerinin iştirak etmiş oldukları şirketlerden elde ettikleri temettü gelirlerinin kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Gelirleri

Kar Payı Gelirleri Özel finans kurumlarının kar payı getirili aktiflerinden elde ettikleri kar paylarının kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Giderleri (-)

Kar Payı Giderleri (-) Özel finans kurumlarının kar payı ödeme maliyeti olan pasif nitelikli kaynaklar için oluşan kar payı giderlerinin kaydedildiği kalemdir.

KAR PAYI VE GELİR TAHAKKUK VE REESKONTLARI

Kar Payı ve Gelir Tahakkuk ve Reeskontları Özel finans kurumlarının aktiflerinde bulunan menkul kıymetler, müşterilerine ve diğer kuruluşlara kullandırdıkları fonlara tahakkuk eden kar payı ve diğer gelirleri ile, bu gelirlerin bilançonun hazırlandığı tarihteki değerlerine indirgenebilmeleri için ayrılan reeskont tutarlarının kaydedildiği kalemdir.

Kâr Transferi

Dış ülkelerde yatırım yapmış olan yabancıların söz konusu yatırımlardan elde ettikleri gelirlerin yurtdışındaki (kendi ülkelerindeki) şirketlerine aktarılmasıdır.

KAR-ZARAR HESABI

Kar- zarar hesabı, bir işletmede dönem sonu kar- zarar durumunu ortaya koyan, gelir ve giderleri özetleyen hesap türüdür.

Kar-Zarar Ortaklığı Belgesi (KOB)

Bu sermaye piyasası aracı, ortaklıkların kar ve zarara ortak olmak üzere iştigal sahalarına giren tüm faaliyetlerin gerektirdiği finansman ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ihraç veya halka arz edebilecekleri bir araçtır.

Kar-Zarar Tablosu

Kar-zarar tablosu diye de adlandırılan gelir-gider tablosu, işletmenin belli bir dönemde elde ettiği tüm gelirler ile aynı dönemde katlandığı bütün maliyet ve giderleri ve bunların sonucunda işletmenin elde ettiği dönem net karını veya uğradığı dönem net zararını topluca gösteren bir muhasebe raporudur.

Diğer bir ifade ile gelir-gider tablosu, bir şirketin herhangi bir dönemdeki faaliyetlerini cirosundan yola çıkarak açıklayan, çeşitli gelir ve giderlerini eklemek veya çıkarmak yoluyla net karının hesaplanmasını sağlayan, standartlaştırılmış ve SPK mevzuatlarına göre hazırlanan bir tablo olup; şirketin ilgili dönemdeki faaliyetlerinin neticesini öğrenmemizi ve performansı hakkında bilgilenmemizi sağlayan finanssal bir rapordur.

ÜRETİM

Fayda yaratmak, değer yaratmak veya yaratılmış mal ve hizmetlerin faydalarını arttırmak amacıyla harcanan çabaların tümüne verilen addır.

ÜRETİM DÖNEMİ HİPOTEZİ

Her ürünün bir organizma gibi bir yaşam süreci olduğunu, ürünlerinde ürünün tasarımı, denenmesi ve pazara sunumu, yayılma ve demode olması şeklinde dört aşamalı bir yaşam süresi olduğunu savunan hipotezdir.

ÜRETİM FAKTÖRÜ

Üretim sürecinde kullanılan unsurlara verilen addır. Üretim faktörleri doğal kaynaklar, emek, sermaye, girişim olarak dörde ayrılır.

ÜRETİM FONKSİYONU

Belirli bir üretim tekniği kullanarak, üretim sırasında emek, sermaye, girişim ve doğal kaynakların bir araya getirilmesidir. İşletme bakımından ise, işletmenin elde ettiği ürün ile kullandığı üretim faktörü arasındaki fonksiyonel ilişkidir.

ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Üretim sırasında, kişilerin arasında oluşan mülkiyet ve iş ilişkileridir. Bu ilişkiler insan bilincinden ve isteklerinden bağımsız olarak, kendi kendilerine ortaya çıkarlar.

ÜRETİM İMKANLARI EĞRİSİ

Bir ülkenin, üretim faktörleri ve üretim teknoloji seviyesine göre, belirlenen ülkenin üretebileceği en yüksek mal ve hizmet miktarını gösteren eğridir.

ÜRETİM KATSAYISI

Diğer üretim faktörleri sabit kalırken, sadece bir üretim faktöründe meydana gelen artışın üretim miktarında ne kadar artışa neden olacağını gösteren katsayıdır. Üretim katsayıları, kısa dönemde değişme göstermezler.

ÜRETİM MALİYETLERİ

Üretimde kullanılan fiziki faktörler için ödenen para toplamıdır. Bu maliyetler, mevcut fiziki faktörlerin üretimde kullanılan miktarlarının, aynı faktörlerin fiyatlarıyla çarpımı sonucu elde edilir.

ÜRETİM MALLARI

Hammadde, makina, alet gibi üretim veya tüketim mallarının üretimine yarayan, ihtiyaç tatmininde doğruda doğruya kullanılmayan mallardır.

ÜRETİM TARZI

Toplumların oluşturdukları ve geliştirdikleri üretim yöntemlerinden her biridir.

ÜRETİM FAKTÖRLERİ

****** Mal ve hizmet üretimi dört temel faktöre dayanır. Üretimin gerçekleşmesini sağlayan bu 4 temel faktör üretime katkıları oranında üretimden pay alır. (Bu aldıkları paya da Katma Değer denilir).

****** (1) Doğa: Üretime yaptığı katkının karşılığını rant / kira olarak alır.

****** (2) Sermaye: Üretime yaptığı katkının payını faiz olarak alır.

****** (3) Emek: Üretime yaptığı katkının payını ücret / maaş olarak alır.

****** (4) Müteşebbis: Üretime yaptığı katkının payını "kar" olarak alır.

*** *** Bu üretim faktörlerinin biri olmaz ise üretim gerçekleşemez. Emek olmadan üretim yapılamaz ama, müteşebbis olmadan da yapılamaz. Sermaye olmadan da yapılamaz. Bu nedenle "faiz" üretimin vazgeçilemez dayanaklarından biridir.

Klasik iktisadın felsefi temelini «doğal düzen» ve «faydacı felsefe» oluşturur.

Klasik iktisadın temel ilkeleri şu şekilde özetlenebilir:

1) Piyasada tam rekabet koşulları geçerlidir (Serbest piyasa varsayımı).

2) Ücret, faiz haddi ve mal fiyatları esnektir.

3) Her arz kendi talebini oluşturur.

4)Yukarıdaki 3 temel varsayım altında ekonomi daima tam istihdamdadır ve fiyatlar genel seviyesi istikrarlıdır.

- Klasikler, teorilerini kurarken akılcı, tümdengelimci yöntemi izlemişlerdir.

- Üretimde Fizyokratların «net hasıla» kavramını benimsemişlerdir. Ama Klasiklere göre «net hasıla» sadece tarım üretiminden değil sanayi üretiminden de elde edilir. Hatta sanayi üretimi gelişmenin temelini oluşturur.

- Parayı sadece mübadele aracı olarak görmüşlerdir.

Klasik iktisadın önemli temsilcileri şunlardır:

Adam SMITH

Klasik iktisadın temelini oluşturan görüşlere sahip olan A.Smith’e göre;

- Bireycilik ilkesi kapsamında «kişisel çıkar» önde gelir.

- İşbölümü gereklidir.

- Ekonomik faaliyetler, «doğal düzen» çerçevesinde «görünmez bir el» aracılığıyla kendiliğinden gerçekleşir. Devletin müdahalesi gereksizdir.

- «Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler» görüşü ekonomiye hakimdir.

- Serbest dış ticaret gereklidir. A.Smith,dış ticarette «mutlak üstünlük teorisi»ni ileri sürmüştür.

- Sadece tarım değil sanayi de verimlidir.

- Servetin kaynağı emektir.

- İki tür değer vardır: Kullanım değeri (malın faydasına göre belirlenir),

Mübadele değeri (malın diğer mallarla değiştirilebilmesine göre belirlenir).

- İki tür sermaye vardır:

1) Sabit sermaye (mübadele edilemeyen sermaye)

2) Değişir sermaye (mübadele edilebilen sermaye)

- İki tür fiyat vardır: reel fiyat, piyasa fiyatı.

- Ücret, emeğin fiyatı olup asgari geçim düzeyine göre belirlenir.

- Para, sadece mübadele aracıdır.

- İki türlü rant vardır:

1) Fizyokratların «net hasıla» dedikleri fazlalık.

2) Toprağın işletilmesi için toprak sahibine verilen bedel.

* David RICARDO

Fizyokratlar ve A. Smith, milli gelirin kaynaklarını araştırırken; Ricardo, milli gelirin üretim faktörleri arasında nasıl dağıtıldığını araştırmıştır. Ricardo’nun temel görüşleri şöyledir:

- Rant teorisi üç faktöre bağlıdır:

1) Tam rekabet koşullarına bağlıdır.Piyasa fiyatı,en kötü koşullarda üretim yapanların (yüksek maliyetle üretenlerin) üretim maliyetine göre f oluşacak daha verimli topraklarda üretilen malların lehine bir fark doğacaktır. Buna «farklılık rantı (diferansiyel rant)» adı verilir.

2) Malthus’ un Nüfus Kanunu doğrudur. Buna göre nüfus arttıkça, daha az verimli topraklar ekileceğinden daha verimli toprak sahipleri bir rant elde ederler.

3) Azalan Verimler Kanunu geçerlidir. Buna göre normal koşullarda üretim faktörleri arasındaki bileşim oranları aynı tutularak faktörler 2 veya 3 misli Tablo ….Klasik İktisat çoğaltıldığında hasıla da aynı oranda artar. Buna karşılık faktörlerin bileşimi bozulup farklı oranlarda arttırıldığında hasıla miktarı azalır.

- Değer, iki faktöre bağlıdır: Malın faydalı ve nadir olması ve o malı elde edebilmek için gerekli emek miktarı.

- İki tür ücret vardır: Doğal ücret (asgari geçim düzeyine bağlıdır); piyasa ücreti (arz ve talebe bağlıdır)

- Üretim faktör gelirlerinin dağılımı açısından bakıldığında;

Ücret (emeğin payı) sürekli minimum düzeydedir; rant (toprağın payı) gittikçe artar, kar (sermayenin payı) gittikçe azalır, çünkü toprak rantı büyüdükçe sermayenin payı azalır.

- Serbest dış ticaret esastır. Böylece kişisel çıkarlarla toplumun çıkarları uyumlu olduğundan uluslararası işbölümü sayesinde emeğin optimal dağılımı sağlanır. Ricardo, «dış ticaretten iki ülkenin de karlı çıkacağı» görüşünü benimseyerek «karşılaştırmalı üstünlükler teorisi»ni savunur.

*

William N. SENIOR

Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan W.N.Senior;

- İlk kez «politik iktisadın» tanımını yapmıştır. Politik iktisat; zenginliğin içeriğine, üretimine ve bölüşümüne ilişkin ilkeleri inceler.

- Zenginlik unsuru olarak bilinen üç niteliğin olduğunu savunur: fayda, transfer edilebilme, arz itibariyle sınırlı olma (nadirlik).

- Senior’a göre malların faydası, piyasa talebine göre belirlenir ve mübadele değerinin oluşmasında maliyetlerle birlikte rol oynar.

- Senior,Azalan Verimler Kanununu ve ücret teorisini formülleştiren ilk iktisatçıdır.

* J. Stuart MILL

Klasik iktisadın temsilcilerinden olan J.S.Mill’in temel görüşleri şöyledir:- Değer; malın faydasına ve üretim koşullarına bağlıdır.

- Mill,doğal düzenin gerektirdiği doğal kanunları şöyle ifade eder:

1) Kişisel çıkar kanunu (homo -economicus),

2) Serbest rekabet kanunu,

3) Nüfus kanunu (nüfus artışının sınırlandırılması),

4) Arz talep kanunu (fiyat teorisi):Bu kanuna göre; denge fiyatı, arz ve talebin kesiştiği noktada oluşur.Buna bağlı olarak iki tür fiyat vardır. Doğal fiyat (maliyet fiyatı) ve piyasa fiyatı.

- Mill’e göre ücret, emek arz ve talebine bağlıdır. Emek talebi; emek (sermaye) için ödenen fondur. Emek arzı ise nüfusu (işçi sayısı) ifade etmektedir. Buna göre ortalama ücret; ücret fonu (emek talebi, sermaye) / işçi sayısı (nüfus, emek arzı)dır.

Mill, emek talebindeki artışı, ücret fonundaki artışa bağlayarak, ücret oranındaki yükselişi, işgücü veri iken sermayedeki artışa ya da sermaye veri iken işgücündeki azalışa bağlaması açısından ücret teorisinde önemli bir adım atmıştır.

- Mill, Ricardo’ dan farklı olarak rantın sadece tarım ürünlerinden değil, sanayi ürünlerinden de doğabileceğini savunmuştur. Rant, monopolün sonucudur. Mill, Ricardo’ nun «diferansiyel rantı» (toprakların farklı kalitede olmasından doğan rant) yerine «mutlak rantı» (rant, tüm topraklardan oluşabilir) kabul eder.

- Mill’e göre para ortak bir mübadele aracıdır.

- Büyüme Teorisi açısından Mill için temel sorun, «gelir düzeyi veri iken daha eşit bir bölüşümün sağlanması»dır. Böylece ekonomik büyümenin sağlanacağını savunan Mill’ e göre kültürel yapı, siyasal yönetim, teknik gelişme, piyasa şartları gibi konular, büyüme için gerekli başlangıç şartlarını oluşturur.

- Mill,serbest dış ticareti savunur. Buna göre serbest ticarete bağlı olarak ödemeler dengesinde kendiliğinden denge sağlayan bir mekanizma mevcuttur.

* J. Baptise SAY

Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan J.B.Say’a göre;

- Devlet, piyasalara müdahale etmemelidir. Çünkü, «her arz kendi talebini oluşturur». Mahreçler Kanunu olarak bilinen bu kanun üç varsayıma dayanır:

1) Fiyatlar tamamen maliyetlere eşit olmalıdır.

2) Maliyetler gelire eşit olmalıdır.

3) Tüm gelirler harcanmalıdır.

Buna göre reel yönden; Toplam arz (üretim) = toplam talep (tüketim);

Parasal yönden ise; Toplam giderler (maliyetler) = toplam gelirler eşitliği geçerlidir.

- Para, mübadelelerde bir araçtır.

- Dış ticarette ödemeler bilançosu kendiliğinden dengeye gelir.

- Say, Alternatif Maliyet kavramını öne sürmüştür. Buna göre, bir malı elde etmenin maliyeti, diğer bir maldan vazgeçmeye bağlı olup bu malın maliyeti, vazgeçilmesi gereken mallarla ölçülür.

Thomas MALTHUS

Klasik iktisadın temsilcilerinden olan T.Malthus’un temel görüşleri şöyledir:

- Nüfus miktarı ve doğal kaynaklar arasında dengesizlik vardır (artan nüfus, sınırlı kaynak). Böylece Malthus nüfus ve kaynak miktarına ilişkin dinamik bir analiz yapmıştır.

- Klasiklerin tasarlanan tasarruf = tasarlanan yatırım görüşünü benimsememiş, aşırı tasarrufun da bulunabileceğini ve tasarrufun yatırımın üzerine çıkmasıyla bir «genel aşırı üretimin» oluşabileceğini belirtmiştir.

- Yine Klasiklerin aksine efektif talebin tüketimi, tüketimin de üretimi belirlediğini savunarak Klasiklerden farklı olarak üretimi veri kabul etmemiştir.

FAYDACI FELSEFE

Doğal düzenin savunduğu temel ilkeleri – bireyin çıkarının maksimumlaştırılmasının toplumun çıkarını da maksimumlaştıracağı, piyasanın kendiliğinden işleyişi, iktisat politikasının optimal şartların oluşmasını sağlayacağı için serbestçe uygulanması (laissez-faire) – kabul etmekle beraber, Faydacı Felsefeyi doğal düzenden ayıran temel nokta; «doğal» kavramını bir yana bırakıp insan davranışlarının sadece mutluluk açısından incelenmesini «doğru-yanlış» davranışların belirlenmesi için kabul etmektir. Faydacı felsefe özellikle Neo-Klasikler’ i etkilemiştir. Bu akımın en önemli temsilcisi Jeremy Bentham’ dır.

Jeremy BENTHAM

Temel ilkeleri;

- Ruh bilimsel ilke: Toplumun düzenli işleyişi, bireyin daima kendi mutluluğunu maksimumlaştıracak şekilde davranmasına bağlıdır.

- Rasyonalite (akılcılık) ilkesi: Birey rasyonel davranmalıdır (homo economicus).

- Ahlaki ilke; Toplumun hukuki yapısı, bireyin kendisi için en yararlı olacak davranışı diğerleri için de en yararlı olabilecek şekilde belirlemelidir.

- Devlet, bireyin ve toplumun çıkarlarının uyumunu sağlayacak politikalar izlemelidir. J.Bentham,temel ilkeleri ve görüşleri ile Faydacı Felsefe’ye önemli katkılarda bulunmuş bir iktisatçıdır.

KAYNAKÇA

İktisata Giriş Dr. İ.Hakkı Düğer-Dr. Murat A. Dulupçu

İktisada Giriş Prof. Dr. İlker Parasız

Politik İktisat Coşkun Can Aktan

Ekonomiye Giriş Onur Kumbaracıbaşı

İktisatın ABC’ si İlker Parasız

İçindekiler

06 Kasım 2007

İÇİNDEKİLER

*

*

İÇİNDEKİLER 1

DÜNYA TİCARETİNİN KÜRESELLEŞMESİÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ 2

GİRİŞ 3

DTÖ’nün Doğuşu 4

DTÖ ile Getirilen Yenilikler 4

DTÖ’ne Üyelik ve Üyeleri 4

DTÖ’nün Amaçları 6

DTÖ’nün Görevleri 7

DTÖ’nün Hukuki Yapısı 7

DTÖ’nün Organları 7

1. Bakanlar Konferansı 7

2. Genel Konsey 8

3.Diğer Organlar 8

4. Genel Konseye Bağlı Organlar 9

5.Çoklu Ticaret Anlaşmaları Komite ve Konseyleri 9

6.Genel Direktör 9

DTÖ’nün Karar Alma Mekanizması 10

DTÖ’nün Temel İlkeleri 11

a)Ençok Kayırılan Ülke İlkesi 11

b)Piyasa Mekanizmasına Bağlılık İlkesi 11

c)Ticaret Savaşına Karşı Çıkma İlkesi 11

d)Ticaret Kısıtlamalarını Giderek Azaltılması İlkesi 12

Dtö’nün İlkeleriden İstisnalar 12

Bölgesel İktisadi Birleşmeler 12

Dış Ödeme Zorlukları İçinde Bulunan Ülkeler 12

Gönüllü İhracaat Kısıtlamaları 13

Sınır-Kıyı Ticareti 13

DTÖ’nün Çok Taraflı Ticaret Görüşmeleri 13

1. Cenevre 1947 Görüşmeleri 13

2. Annecy 1949 Görüşmeleri 14

3. Torquay Görüşmeleri 14

4. Cenevre 1955-1956 Görüşmeleri 14

5. Dillon Görüşmeleri 14

6. Kennedy Görüşmeleri 14

7. Tokyo Görüşmeleri 15

8. Uruguay Görüşmeleri 15

DTÖ ve İthalat 16

DTÖ ve Hizmet Ticareti 16

DTÖ ve Fikri Mülkiyet Hakları (fmh) 17

DTÖ ve Anlaşmazlıkları Çözümlenmesi 18

DTÖ ve Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizması 18

DTÖ ve Tarife Dışı Kısıtlamalar 18

DTÖ ve İthalat Kotaları 20

DTÖ ve İhracatın Kontrolü 21

Gönüllü İhracat Kısıtlamaları 21

İhracat Yasakları veya İhracat Lisansları 21

DTÖ ve Tarife Benzeri Önlemler 21

Dolaylı Vergiler 21

İthalat Teminatları 22

İthalat Vergileri ve Fonları 22

DTÖ ve Görünmeyen Engeller 22

DTÖ ve Fıyat Denetımlerı 23

DTÖ ve Gözetleme ve İzleme Önlemlerı 23

DTÖ ve İthalata Lisans Uygulamaları 23

DTÖ ve Damping 24

DTÖ ve Sübvansiyonlar 25

İhracat Sübvansiyonları 26

a)Yasaklanmış Sübvansiyonlar 26

b)Karşı Önlem Alınabilir Sübvansiyonlar 26

c)Karşı Önlem Alınmayan Sübvansiyonlar 27

DTÖ veTekstil ve Hazır Giyim Sektörü 28

DTÖ ve Tarım Sektörü 28

DTÖ ve Devlet Yadımları 29

DTÖ ve Koruma Önlemleri 29

DTÖ ve Sanayi Sektörü 29

DTÖ ve Teknik Engeller 30

DTÖ ve Kamu İhaleleri İle Kamunun Satınalma Politikaları 30

DTÖ ve GATT Kurallarının Gözden Geçirilmesi 30

DTÖ veTicaretle Bağlantılı Yatırım Önlemleri(TRIMs) 30

DTÖ ve Dış Ticarete Etkisi 30

*

DÜNYA TİCARETİNİN KÜRESELLEŞMESİÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ

*

GİRİŞ

*

1929 Dünya buhranından sonra, bütün ülkeler merkantilist bir felsefe ile ithalatı yasaklama ve kısıtlama yoluna gittikleri için dünya ticareti durma noktasına kadar gelmiştir. Bu tarihten sonra hemen hemen bütün ülkeler yüksek tarifeler, kotalar, döviz kontrolleri, ithalat yasakları gibi koruyucu önlemlerin arkasına ekonomilerini gizlemişlerdir. Amaç yerli sanayileri korumak, yurtiçi üretimi artırmak ve yurt içinde katma değer yaratarak işsizlik sorununa da çözüm bulmak idi. Komşuyu fakirleştirme politikası da denilen dış ticareti kısıtlayıcı misillemelere dayanan uygulamalar az gelişmiş ülke ekonomilerinin kalkınmasını ve gelişmiş ülke ekonomilerinin büyümesini engelliyordu. Sanayi devriminden sonra stokta biriken malları ihraç etmek için, özellikle sanayileşmiş ülkeler serbest ticaretin faydaları üzerinde durmaya ve dünya ticaretini serbestleştirme çabaları içine girmişlerdir. Ancak araya ikinci dünya savaşının girmesiyle bu çalışmalar hızını kesmiş, ikinci Dünya Savaşından sonra ise hız kazanmıştır.

Dünya ticaretini serbestleştirmek için 1944 yılında Bretton Woods Konferansı düzenlenmiştir. Bu konferansta uluslararası ekonomik faaliyetleri geliştirmek için üç kuruluşun kurulması kararlaştırılmıştır. Böylece dünya ekonomisi üç ayaklı bir saç ayağı üzerine oturtulacaktı. Bunlar;

a) Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD): Uluslararası yatırımlara finansman imkanları sağlayacak, azgelişmiş bölgelerin kalkınmasına yardımcı olacaktı. Daha sonra kurulduğunda adı Dünya Bankası olarak değişmiştir.

b)* Uluslararası Para Fonu (IMF): Uluslararası parasal ve sorunları çözümleyecek, uluslararası para sisteminin oluşmasını ve düzenli bir şekilde işlemesini sağlayacaktı.

c)** Uluslararası Ticaret Örgütü (ITO): uluslararası ticareti düzenleyecek, serbest ticaretin önündeki tüm engelleri kaldıracak, ülkelerin ekonomik kalkınmasını hızlandıracak, mal piyasalarında istikrarı sağlayacaktı.

Böylece dünya ekonomisi üç temel ayak üzerine oturtulacaktı. Ancak ikinci dünya savaşının araya girmesiyle bu çalışmalar kesintiye uğramıştı. Bu kuruluşlardan ilk ikisi kurulmuş ve faaliyete geçmiştir. ITO, başta bir Birleşmiş Milletler kuruluşu olarak faaliyet göstermesi tasarlanmıştı. Ancak korumacılıktan yana olan bazı üretici örgütleri bu kuruluşun faaliyete geçmesini engellemişlerdir. Başta ABD olmak üzere birçok ülkenin yasama organlarında onaylanmamıştır. Diğer bir kısım ülkenin de yasama organlarında uzun süre onaylanamayacağı anlaşılmıştı. Bu nedenle bir taraftan ITO’nın faaliyete geçirilmesi çalışmaları devam ederken diğer yandan batılı ülkeler bir hazırlık komitesi oluşturma ve bir an önce tarifelerin indirimi görüşmelerinin başlaması düşüncesiyle harekete geçmişlerdir.

Bu amaçla ilk tarife indirimi görüşmeleri 1947 yılında başlamış ve sonuçta 30 Ekim 1947 tarihinde Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) imzalanmış, 10 Ocak 1948 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. GATT üye ülkeler için bağlayıcılığı olan bir kurum değildi. Sadece dünya ticaretinin serbestleştirilmesi için bir forum, bir görüşmeler zinciri şeklindeydi. O yüzden üye ülkelerin yasama organlarından geçmesine de gerek yoktu. Ancak uzun vadede üye ülkeler için bağlayıcılığı ve yaptırımları olan ITO gibi bir örgütün kurulacağı da hedeflenmişti. Böylece DTÖ’nün ilk temeli atılmış oldu. Ticaret turlarından oluşan bu GATT sistemi, 1 Ocak 1995 tarihinde DTÖ’nün kurulmasına yol açmıştır.

1948 yılındaki kuruluşundan 1.1.1995’e kadar geçen sürede Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması, uluslararası ticareti düzenleyen ve üzerinde anlaşılan tek uluslararası çok taraflı sözleşme olmuştur. GATT, ticari ilişkilerde rekabeti bozan ve ticaret kısıtlayan engellerin görüşülerek kaldırıldığı en önemli uluslararası kuruluş olmuştur.

GATT üyeleri, dünya dış ticaretinde %90’ın üzerinde bir paya sahiptir. GATT’a taraf ülkeler, aralarında ortaya çıkan ticari sorunlar ile bunların çözüm yolları ve dünya ticaretinin geliştirilme imkanlarını görüşmek için belirli sürelerde toplanmıştır. Bu niteliğiyle GATT, uluslararası bir Dünya Ticaret Formu olarak görev yapmıştır.*

DTÖ’nün Doğuşu

Dünya Ticaret Örgütünün temelleri 1947 yılında Cenevre’deki ilk toplantıda atılmıştı. O yıllarda kurulan GATT’ın böyle bir kurumsal örgüte dönüşeceği hedeflenmişti. O günden sonra toplam 8 görüşme turu yapıldı. Son Uruguay turunda, alınan birçok kararla birlikte DTÖ’nün kurulması da kararlaştırılmıştır. 15 Nisan 1994 tarihinde Fas’ın Marakeş şehrinde 125 ülkenin katılımışla nihai anlaşma imzalandı ve Bretton- Woods konferansının toplanmasından tam 50 yıl sonra faaliyete geçerek IMF ve Dünya Bankası gibi Dünya ekonomik sisteminin önemli bir kuruluşu olmuştur. 1 Ocak 1995 tarihinden itibaren de faaliyete geçti.

DTÖ’nün kurulmasıyla GATT’ın yapısı da değişmiş, DTÖ, GATT’ın fonksiyonlarını üstlenmiştir. *

DTÖ ile Getirilen Yenilikler

Dünya Ticaret Örgütü’nün GATT ilke ve kurallarına göre getirdiği yeni oluşum ve düzenlemeler şunlardır:

Dünya Ticaret Örgütü’nün kuruluşu ile, GATT ilke ve kuralları büyük ölçüde değiştirilmiş, yenilenmiş ve düzenlenmiştir. DTÖ’nün kurulmasıyla GATT, örgüt ve yaptırım gücüne kavuşmuştur.

GATT sadece sanayi malları ticareti alanını kapsamaktaydı. Oysa DTÖ ise tarım sektörü, hizmet ticareti, yatırımların korunması, çevre ve kalkınma-çevre ilişkileri, ticaretle bağlantılı fikri mülkiyet hakları gibi alanları da kapsamaktadır.

GATT, akit taraflar arasında ticaret ihlalleri sonucu doğan sorunların çözümünde yetersiz kalmıştır. Oysa DTÖ ile Anlaşmazlık Çözüm Organı yaratılmıştır. Nihai Senet’te DTÖ’ne üye ülkeler, ticaret kurallarının ihlaline karşı tek taraflı önlem alamayacaklardır. Üye ülkeler, anlaşmazlıkların çözümü için Nihai Senet ile getirilen sisteme ve bu sistemin gerektirdiği prosedürlere uygun davranacaklardır.*

DTÖ’ne Üyelik ve Üyeleri

Anlaşma yürülüğe girdiği tarihte GATT 1947′ nin Akit Tarafları ve Avrupa Toplulukları DTÖ’nün asli üyeleridir.

Bir Devlet veya DTÖ Anlaşması ile Çoktaraflı Ticaret Anlaşmalarının kapsamına giren konuların yürütülmesinde tam bağımsızlığa sahip Bağımsız Gümrük Alanı, Anlaşmaya katılabilir. Katılma, Anlaşma ve Ekindeki Çoktaraflı Ticaret Anlaşmaları için de geçerlidir. Katılma konusundaki kararlar Bakanlar Konferansı tarafından alınır. Katılma şartlarıyla ilgili anlaşma, Bakanlar Konferansı tarafından DTÖ üyelerinin üçte iki oyu ile onaylanır. Çoklu Ticaret Anlaşmalarına katılma, ilgili Anlaşma’nın hükümlerine göre yapılır.

DTÖ Kuruluş Anlaşması, ülkelerden biri Anlaşmaya taraf olduğunda, diğer bir ülke rıza göstermezse, uygulanmaz.

Bir üye Anlaşmadan çekilebilir. Çekilme, DTÖ Kuruluş Anlaşması ve çok taraflı ticaret Anlaşmaları için geçerlidir. Çekilme bildirimi DTÖ Genel Direktörüne yazılı olarak verildikten 6 ay sonra çekilme işlemi yürürlüğe girer. Çoklu Ticaret Anlaşması’ndan çekilme, o Anlaşmada yazılı hükümlere göre belirlenir.

Birleşmiş Milletler tarafından en azgelişmiş ülke olarak tanınan ülkelere, DTÖ’ne katıldıklarında, sadece kendi kalkınma, mali ve ticari ihtiyaçları veya idari ve yapısal kapasiteleri ile bağdaşan yükümlülük ve tavizler üstlenirler.

Türkiye de gerekli yasal düzenlemeleri yapmış, DTÖ Kuruluş Anlaşması’nı 26.1.1995 tarih ve 4067sayılı Kanunla onaylamıştır. Anlaşma 31.12.1995 tarihinden itibaren geçerlilik kazanmıştır.

Aralık 2001 tarihi itibarıyla üye sayısı 144’e ulaşmıştır. Ayrıca, 30 ülkede gözlemci statüsüyle çalışmalara katılmaktadır. Bunlar aşağıda verilmiştir.*

ARALIK 2001 TARİHİ İTİBARİYLE DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ’NE ÜYE VE GÖZLEMCİ ÜLKELER

Almanya İsveç Slovakya

Amerika Birleşik Devletleri İsviçre Solomon Adaları

Angola İtalya Sri Lanka

Antigua and Barbuda İzlanda Suriname

Arnavutluk Jamaika Swaziland

Arjantin Japonya Şili

Avrupa Topluluğu Kamerun Tayvan

Avustralya Kanada Tayland

Avusturya Katar Tanzanya

Bahreyn Kenya Togo

Bangladeş Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Trinidad and Tobago

Barbados Kırgızistan Tunus

Belçika Kolombiya Türkiye

Belize Kore Cumhuriyeti Uganda

Benin Kosta Rika Umman

Bolivya Kuveyt Uruguay

Botsvana Küba Ürdün

Brezilya Litvanya Venezüella

Birleşik Arap Emirlikleri Lesoto *

Brunei-Darussalem Lihteynştayn Yemen

Bulgaristan Lüksemburg Yeni Zelanda

Burkina Faso Macaristan Yugoslavya

Burundi Macau, Çin Yunanistan

Çad Madagaskar Zambiya

Çek Cumhuriyeti Malavi Zimbabwe

Çin Malezya *

Danimarka Maldives *

Demokratik Kongo Cumhuriyeti Mali GÖZLEMCİ ÜLKELER

Djibouiti Malta Cezayir

Dominik Mısır Andora

Dominik Cumhuriyeti Moldovya Ermenistan

Ekvator Moritanya Azerbaycan

El Salvador Mauritius Bahama

Endonezya Meksika Belarus

Estonya Moğolistan Butan

Fas Mozambik Bosna ve Hersek

Fiji Myanmar Kamboçya

Fildişi Sahilleri Namibya Cape Verde

Filipinler Nijer Etyopya

Finlandiya Nijerya Makedonya Cumhuriyeti

Fransa Nikaragua Vatikan

Gabon Norveç Kazakistan

Gambiya Orta Afrika Cumhuriyeti Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti

Gana Pakistan Lübnan

Gine Panama Nepal

Gine-Bissau Papua Yeni Gine Rusya Federasyonu

Grenada Paraguay Samoa

Guatemala Peru Suudi Arabistan

Guyana Polonya Seychelles

Güney Afrika Portekiz Sudan

Gürcistan Romanya Tonga

Haiti Ruanda Ukrayna

Hırvatistan Saint Kitts and Nevis Özbekistan

Hindistan Saint Lucia Vanuatu

Hollanda ve Antilleri Saint Vincent and the Grenadies Yugoslavya Fed.Cumh.

Honduras Senegal Vietnam

Hong Kong, Çin Sierra Leone Yemen

İngiltere Singapur Sao Tome

İspanya Slovenya *

İsrail * *

Kaynak:http//www.wto.org.tr*

DTÖ’nün Amaçları

Dünya Ticaret Örgütünün amaçları, Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşması’nın önsözünde açıklanmıştır. Bu amaçları, GATT’ın amaçları ile büyük benzerlik göstermektedir.

·****** Üyelerin, karşılaştırmalı üstünlük ilkesine dayalı serbest ticaretin dinamik ve statik yararlarından en üst düzeyde yararlanmasını sağlayarak, tüm Dünyada hayat standardını yükseltmek, Dünya ticaretinde ciddi bir liberalizasyon ve genişlemenin sağlanılması,

·****** İstihdamı artırmak ve istikrarlı bir şekilde artan reel gelir ve reel talep hacmini yükseltmek,

·****** Mal ve hizmet ticaretini önleyen engelleri aşamalı olarak kaldırarak üyeler arasında mal ve hizmet ticaretini geliştirmek,

·****** Dünya kaynaklarının sürdürülebilir kalkınma hedefine en uygun şekilde dağıtımını sağlamak üzere, üretim ve çevre standartları ve sözleşmeleri oluşturmak, önlemler almak, çevreyi korumak,

·****** Farklı ekonomik düzeydeki ülkelerin ihtiyaç ve endişelerine cevap verecek şekilde mevcut kaynakları geliştirmek,

·****** Gelişme yolundaki ülkelerin ve özellikle azgelişmiş olanların artan dünya ticaretinden ekonomik kalkınma ihtiyaçları ile orantılı bir pay almalarını sağlamak,

·****** Karşılıklı çıkar esasına dayalı ve gümrük tarifelerinde ve ticaretin karşılaştığı diğer engellerde önemli indirimler sağlamak ve uluslararası ticarette ayırımcı muameleyi ortadan kaldırmak amacıyla anlaşmalar yapmak,

·****** Uruguay Turu Çoktaraflı Ticaret Müzakereleri’nin sonuçlarını içeren, bütünleştirilmiş, uygulanabilir ve kalıcı bir Çoktaraflı Ticaret Sistemi geliştirmek ve Çoktaraflı ticaret sisteminin ana ilkelerini korumayı amaçlamak,

·****** Sübvansiyonlar, anti-damping, gümrük kıymeti ve ticarette teknik engeller konuları ile koruma önlemleri alanında çok taraflı ilke ve kuralların geliştirilmesi,

·****** GATT’da da varolan Anlaşmazlıkların Çözümü Mekanizmasının iyileştirilmesi,

·****** Ticaretle bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları ve Ticaretle bağlantılı Yatırım Önlemleri için yeni kurallar oluşturulması, Fikri mülkiyet haklarında asgari normlara uyulmasının sağlanılması,

·****** Tarımda ihracat sübvansiyonları ve iç destek seviyesinin aşağı çekilmesi,

·****** Belirli bir geçiş döneminden sonra dokuma ve hazır giyim sektöründe miktar kısıtlamalarının kaldırılması,

·****** Gönüllü ihracaat kısıtlamalarına son verilmesi,

*

DTÖ’nün Görevleri

DTÖ’ nün görevleri şunlardır:

DTÖ Kuruluş Anlaşması ile Çoktaraflı Ticaret Anlaşmaları’nın uygulanmasını, yönetimini ve işlemesini kolaylaştırmak ve örgüt amaçlarına ulaşılmasına katkıda bulunmak, bunun için gerekli zemini hazırlamak,

DTÖ anlaşması ve bu anlaşmaya ek anlaşmalarda ele alınan konularla ilgili çoktaraflı ticaret ilişkilerinde üyeler arasında müzakereler için bir forum oluşturmak, anlaşmazlıkları DTÖ tarafından belirlenen mekanizma ile sonuçlandırmak,

Bakanlar Konferansı’nda alınacak kararlara göre, üyeler arasındaki müzakere sonuçlarının uygulanması için bir çerçeve oluşturmak,

Nihai senedin ekinde yeralan GATS ve TRIPS Anlaşmaları ile konulmuş ilke ve kurallar gereğince, malların yanında, hizmet ve fikri mülkiyet haklarında da ticari yaptırımlar konulması ve giderek tüm ticari hakların uluslararası düzeyde korunmasının sağlanılması,

Üye ülkelerin Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizmasını (TPRM) yönetmek,

Küresel ekonomi politikasının oluşturulmasında daha fazla tutarlılık sağlamak amacıyla, gerekli olduğu durumlarda Uluslararası Para Fonu ve Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası ile ona bağlı kurumlarda işbirliği yapmak,

DTÖ Kuruluş Anlaşması ve Eklerinde yer alan hukuki metinlerle kendisine tanınan diğer yetkileri kullanmak görevleri yapmak,

*

DTÖ’nün Hukuki Yapısı

DTÖ, uluslararası hukukun öznesi ve bir uluslararası hukuk tüzel kişisidir. Bu statüsü nedeniyle, uluslararası hukukun tüzel kişilerine tanıdığı haklardan yararlanır ve borçlara katlanır. Kendi kurallarını koyar, personelini atar, iç uyuşmazlıklarını çözer, uluslararası alanda bir tüzel kişilik olarak temsil edilir.

DTÖ’nün görevlerini yerine getirebilmesi için gerekli imtiyaz ve dokunulmazlıklar her üye tarafından kendisine tanınmıştır. DTÖ’nün görevlileri ve üyelerin temsilcilerine de, her üye tarafından görevlerini bağımsız bir şekilde yapabilmeleri için gerekli imtiyaz ve dokunulmazlıklar verilmiştir. DTÖ’ne, üyelerine, üyelerin temsilcilerine ve görevlilerine tanınan imtiyaz ve dokunulmazlıklar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 21 Kasım 1947′de onaylanan Uzman Kuruluşların İmtiyaz ve Dokunulmazlıkları Anlaşması’nda gösterilen imtiyaz ve dokunulmazlıklara paralel düzenlenmiştir. *

DTÖ’nün Organları

1. Bakanlar Konferansı

Bakanlar Konferansı, en az iki yılda bir toplanır ve tüm üye ülkelerin temsilcilerinden oluşur. GATT’ın Genel Kurul’una denktir. Bir üyenin talebi üzerine ve Anlaşma ile ilgili Çoktaraflı Ticaret Anlaşması’nın karar alma konusundaki özel hükümlerine uygun olarak, Anlaşma kapsamına giren konulardan herhangi birinde karar almaya yetkilidir.

Bakanlar Konferansı şu ana kadar dört toplantı yapmıştır. İlk toplantısını, 128 üyenin katılımıyla 9-13 Aralık 1996 tarihleri arasında Singapur’da, ikinci toplantısını 18-20 Mayıs 1998 tarihinde Genava (İsviçre)de, üçüncü toplantısını 30 Kasım-3 Aralık 1999 tarihlerinde Seattle (ABD) da ve son toplantısını da 9-14 Kasım 2001 tarihlerinde Doha (Katar) da yapmıştır.

2. Genel Konsey

Genel Konsey, tüm üye ülkelerin temsilcilerinden oluşur. Bakanlar Konferansının toplantıları arasında kalan dönemde Anlaşma ile kendisine verilen görevleri yapar. Yıllık bütceyi onaylar. Bağlı konsey ve grupları çeşitli konularda görevlendirir ve bu organların çalışmalarını gözetir. GATT’ın Temsilciler Konseyi’ne eşdeğer bir organdır. Gerekli oldukça toplanır.

Genel Konseye Bağlı Mal Ticareti Konseyi, Hizmetler Ticareti (GATS) Konseyi, Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) Konseyi vardır. Mal Ticareti Konseyi’ne bağlı 11, Hizmet Ticareti Konseyine bağlı 5 alt çalışma grubu oluşturularak faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu Konseyler ilgili Anlaşmaların ve Genel Konsey kararlarının kendilerine verdiği görevleri yerine getirirler. Konseyler tüm üyelere açıktır, gerektiği kadar yardımcı organ yada gruplar oluşturabilirler.

Mal Ticareti Konseyi: GATT 1994′ün işleyişi ve idaresinden sorumlu konseydir. Çoktaraflı Ticaret Anlaşmaları’nın uygulanmasını sağlar. Mal Ticareti Konseyi’ne bağlı çalışma grupları şunlardır:

·****** Pazara Giriş,

·****** Tarım,

·****** Sağlık Önlemleri,

·****** Ticaretle İlgili Menşe Kuralları,

·****** Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler,

·****** Gümrük Değerlemesi,

·****** Ticarette Teknik Engeller,

·****** Anti-Damping uygulamaları,

·****** İthalat Lisansı,

·****** Korunma Önlemleri,

·****** Ticaretle İlgili Yatırım Önlemleri

·****** Tekstil İzleme Organı,

Hizmetler Ticareti Konseyi: Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ve eklerinin uygulanmasından sorumludur. Hizmet Ticareti Konseyi’ne bağlı çalışma grupları şunlardır:

Mesleki Hizmetler Çalışma Grubu,

Mali Hizmetler Ticaret Grubu,

Deniz Taşımacılık Hizmetleri Müzakere Grubu,

Gerçek Kişilerin Dolaşımı Müzakere Grubu,

Temel Telekomünikasyon Hizmetleri Müzakere Grubu,

Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) Konseyi: Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşmasının uygulanmasını denetler. Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Konseyi’ne bağlı çalışma grubu henüz oluşturulmamıştır.

3.Diğer Organlar

Dünya Ticaret Örgütü’nde Genel Konsey’e bağlı çeşitli konularda çalışan komite, konsey ve organlar vardır. Bu alt kuruluşlar aşağıda sınıflandırılarak kısaca belirtilmiştir:

Ticaret ve Kalkınma Komitesi; Çoktaraflı Ticaret Anlaşmaları’nda yeralan en az gelişmiş üye ülkeler lehine olan hükümleri gözden geçirecek ve Genel Konsey’e gerekli önlemlerin alınması amacıyla rapor verir.

Ticaret ve Çevre Komitesi; Sürdürülebilir Kalkınma hedefleri doğrultusunda çevre ve ticaretle ilgili çevre sorunları konusunda çalışır ve bulgularını Genel Konsey’e sunar.

Ödemeler Dengesi Kısıtlamaları Komitesi; ödemeler bilançosu açıkları nedeniyle ithalatlarını azaltan üyelerin durumlarını yakından izlemekte ve bu konuda IMF’’in verilerine dayanmaktadır.

Bütce, Mali ve İdari İşler Komitesi; GATT’ın bütçe ve yönetim işlerini yürütmektedir. Bu komiteler, Çok Taraflı Ticaret Anlaşmaları uyarınca, ayrıca Genel Konsey tarafından kendilerine verilen görevleri yerine getirirler. Bakanlar Konferansı gerekli gördüğü konular için ek komiteler oluşturabilir. Bu komiteler tüm üyelerin temsilcilerine açıktır.

Bölgesel Ticaret Anlaşmaları Komitesi, Bölgesel ticaret anlaşmaları ile ilgili çalışmaları yürütmektedir.

4. Genel Konseye Bağlı Organlar

Aşağıdaki organlar doğrudan genel kurula bağlıdır:

Anlaşmazlıkların Çözümü Organı: Anlaşmazlıkların Çözümü Organı, DTÖ Kuruluş Anlaşması, Anlaşmazlıkların Çözümlenmesinde Kural ve Yöntemleri Tespit Eden Mutabakat Metni uyarınca kurulmuş bir organdır.

DTÖ ‘nde de GATT 1947′de olduğı gibi Panel sistemi vardır. Paneller, üyeler arasında ortaya çıkan uyuşmazlığı çözmek için kurulan ve uluslararası ticari mahkeme niteliğinde organlardır. GATT’ da olduğu gibi DTÖ’nün amaçlarının başında, üyeleri arasında çıkan ticari uyuşmazlıkları çözmek gelmektedir. Eğer bu uyuşmazlıklar, danışma yoluyla çözüme ulaştırılamazsa, çözüm için Panel kurulmaktadır. Bir Panel, sorun ile doğrudan ilgili olmayan ülkelerden gelen üç uzmandan oluşur. Uzmanlar bir mahkeme gibi hareket ederek, tarafları dinler, belge ve bilgi toplar ve uyuşmazlık konusuyla ilgili bir rapor hazırlar. GATT 1947′den farklı olarak, İlgili tarafların bu raporlara itiraz hakları vardır. İtiraz panel kararları için daimi nitelikteki İtiraz Merciine yapılır. Panel kararlarına göre, yasaklanmış sübvansiyon uygulayan üyeye karşı şikayetçi üyenin karşı önlem alma hakkı vardır.

GATT’da panel kurulması veya panel raporlarının kabulü için oybirliği gerekli olmasına karşın, DTÖ’nde Anlaşmazlık Çözüm Organı tarafından panellerin kurulması veya panel raporlarının kabul edilmemesi ancak oybirliği ile mümkün olabilmektedir. Ayrıca anlaşmazlığa taraf olanlar panel kararlarını veto edemezler.

Ticaret Politikası Gözetim Organı ise yine aynı anlaşmanın Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizması uyarınca kurulmuştur. Üye ülkelerin ticaret politikalarının DTÖ kurallarına uyup uymadığını, ülkelerin özelliklerine göre 2, 4 veya 6 yıllık sürelerle izlemektedir.

5.Çoklu Ticaret Anlaşmaları Komite ve Konseyleri

Sivil Hava Taşıtları Komitesi,

Devlet Alımları Komitesi,

Uluslararası Süt Ürünleri Konseyi,

Uluslararası Et Ürünleri Konseyi,

Çoklu Ticaret Anlaşmaları’nda öngörülen ve Genel Konsey’e bağlı çalışan bu organlar, Anlaşmalarla kendilerine verilen görevleri yerine getirir ve DTÖ’nün kurumsal çerçevesi altında faaliyette bulunurlar. Bu organlar faaliyetleri hakkında Genel Kurul’a bilgi verirler.

6.Genel Direktör

Dünya Ticaret Örgütünün yürütme organıdır. Bakanlar Konferansı tarafından atanır. DTÖ’nün Sekreteryasını yönetir.

Genel Direktörün yetki, görev, hizmet şartları ile süresini Bakanlar Konferansı belirler. Genel Direktör ve Sekreteryanın sorumlulukları uluslararası niteliktedir. Genel Direktör ve Sekreterya mensupları, görevlerini yaparken herhangi bir hükümetten veya DTÖ dışında kalan herhangi bir kuruluştan talimat, emir ve direktif almazlar. Şu andaki genel direktör Mike Moore’dir.

*

Dünya Ticaret Örgütü’nün Yapısı

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

*

Genel Konseye rapor verir.

Anlaşmazlık Çözüm Organına rapor verir.

Çalışmalarından Genel Konseyi bilgilendirir.

*Kaynak : Dünya Ticaret Örgütü, Yıllık Rapor 2001.*

DTÖ’nün Karar Alma Mekanizması

DTÖ, GATT 1947′ de izlenen oybirliği karar alma yöntemini sürdürmektedir. Bu yöntemde toplantıya katılan üyelerden hiç biri karara itiraz etmezse, ilgili organın konsensüsle karar aldığı varsayılır. Ayrıca, oybirliği gerektiren konular hariç, konsensüsle karar alınamadığında, o konuda oylama yapılmaktadır.

Bakanlar Konferansı ve Genel Konseyin toplantılarında her üyenin bir oyu vardır. Avrupa Topluluklarının oy hakkını kullandıkları durumlarda, oy sayısı DTÖ’deki topluluk üyesi ülke sayısına eşittir.

Bakanlar Konferansı ve Genel Konsey Kararları, Anlaşmada veya ilgili Çoktaraflı Ticaret Anlaşması’nda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde, oy çoğunluğu ile alınır.

Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşması ve Çoktaraflı Ticaret Anlaşmalarını uygulamasında karşılaşılan bazı özel durumlarda anlaşma metinlerinin yorumlanması gerekebilir. Bu yorum yine örgüt içinde, ilgili konsey yada komisyonlarca yapılır. Bakanlar Konferansı ve Genel Konsey, Anlaşma ile Çoktaraflı Ticaret Anlaşmaları’nın yorumlarını onaylamakta yetkili organlardır. Bu yetkilerini, Çoktaraflı Ticaret Anlaşmaları’nın yorumu durumunda ilgili Çoktaraflı Ticaret Anlaşması uyarınca kurulmuş bulunan ve bu anlaşmanın uygulanmasını denetleyen konseyin tavsiyesi üzerine kullanır. Bu yorumun kabul kararı üyelerin üçte iki çoğunluğu kararı ile alınır.

Dünya Ticaret Örgütünde ilke ve kuralların değiştirilmesi veya karar alınmasında farklı oy oranları belirlenmiştir. Buna göre, Ençok Kayırılan Ülke Prensibi gibi temel ilkelerin değiştirilmesi için oybirliği gerekir. Anlaşma hükümlerinin yorumlanması, bir üye ülkenin geçici olarak yükümlülüklerinin kaldırılması gibi konularda dörtte üç oy çokluğu ile karar verilir. Genel ilkeler dışında kalan kuralların değiştirilmesinde ise üçte iki oy çokluğu aranır.

Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşması’nın veya Çoktaraflı Ticaret Anlaşmalarından herhangi birinin değiştirilmesi teklifi, herhangi bir üye tarafından Bakanlar Konferansı’na sunulabilir. Bakanlar Konferansı, daha uzun bir süre belirlemezse, değişiklik teklifini oybirliği ile alacağı bir kararla üyelere sunar. Ancak, bazı kuralların değiştirilmesi ancak oybirliği ile mümkündür. *

DTÖ’nün Temel İlkeleri

GATT 1947, genel ve özel nitelikteki amaçlara ulaşabilmek için başlıca 4 temel ilkeden hareket etmiştir. Aşağıda belirtilen bu ilkeler DTÖ tarafından GATT’dan devralınmıştır.

a)Ençok Kayırılan Ülke İlkesi

Üye ülkeler arasındaki dış ticaret, ayırımcı olmayan bazda yapılmalıdır. Kural, her DTÖ üyesinin tüm taraflara aynı gümrük tarife oranının uygulanmasını ve ayırımcı işlemde bulunulmamasını öngörür. Bu kurala göre üye ülkelerin biri eğer diğer bir ülkeye herhangi bir gümrük kolaylığı sağlarsa, Anlaşmaya taraf bütün ülkeler de bu ayrıcalıktan otomatik olarak yararlanırlar. Bu yararlanma içine dış ticaret ile ilgili her çeşit gümrük vergisi, vergi uygulaması ve gümrük formaliteleri girmektedir.

En çok kayrılan ülke kuralı ile ihracatçı ülkelerin çıkarları korunmaya çalışılmıştır. Çünkü DTÖ’ne üye bir ülke, ihracatçı ülkelere rakip başka bir ülkeye gümrük kolaylığı sağladığında, aynı indirimden diğer ihracatçı ülkelerde otomatik olarak yararlanacaklardır. Bu sebeple ilke ile, belli bir ülkeye üstünlük sağlanmamakta, Anlaşmaya taraf tüm ülkeler eşit işleme tabi tutulmakta, böylece uluslararası pazarlarda ihracatçılar eşit gümrük vergi yükü ile karşılaşmaktadırlar.

b)Piyasa Mekanizmasına Bağlılık İlkesi

DTÖ üyesi ülkeler, sanayilerini sadece gümrük tarifeleri ile koruyacaklar ve bu amaçla diğer önlemlere başvurmayacaklardır. Dolayısıyla ithal kotalarının yerli sanayinin korunması amacıyla kullanılması yasaklanmıştır. Miktar kısıtlamalarının istisnai olarak hangi şartlarda ve kimler tarafından kullanılabileceği, ayrıca belirtilmiştir.

DTÖ’nün dayandığı bu temel ilke, tarifelerin diğer koruma araçlarına göre piyasa mekanizmasına daha uygun olmasıyla açıklanabilir. Çünkü gümrük vergileri, ekonomide serbest piyasa düzeninin işleyişini temelde aksatmaz. Vergi sonucunda gümrüğe tabi malın iç fiyatı tarife oranı kadar yükselir ama tüketici bu malı yüksek bir bedel karşılığında her zaman satın alabilir. Kota uygulamasında ülkeye mal girişi kesin olarak kısıtlandığı için tüketici, çok yüksek fiyat ödemeye razı olsa bile, istediği malı bulamaz. Bu durum ekonomide karaborsa ve kaçakçılığı teşvik ederek toplumsal düzeni bozar. Kotalar, dış rekabeti tamamıyla ortadan kaldırır. Bu sebeple yerli üreticileri tekelciliğe yöneltir. Tarife uygulamasında az da olsa ülkeye ithal malı girer ve bu durum ithal ikamesi sanayi dallarını terbiye eder.

c)Ticaret Savaşına Karşı Çıkma İlkesi

Bu ilke, DTÖ üyelerinin ticarete zarar vermekten kaçınmalarına ve ortaya çıkabilecek sorunların danışmalar ile çözümlenmesine ilişkindir.

Uluslararası ticarette, taraflar arasında koruma bazen koruma savaşına dönüşerek, dünya ticaretinin büyük ölçüde daralması sonucunu doğurabilmektedir. Bu alanda getirilen ilke, ticaret savaşı değil, karşılıklı görüşmeler yoluyla koruma savaşına son vermektir.

Üyeler arasında anlaşmazlık çıkması durumunda, DTÖ’nün bir arabulucu olarak görev yapması öngörülmektedir. Uluslararası ticaretten zarar gören veya zarar görme tehditi altına giren her üye ülke, kendisi önlem almadan önce DTÖ kurallarına uyulmasını sağlamak amacıyla örgüte başvurma hakkına sahiptir. Böylece akit taraflar, herhangi bir ticari uyuşmazlık karşısında DTÖ’nün danışma, uzlaştırma ve görüş farklılıklarını giderme fonksiyonlarından yararlanabilirler.

d)Ticaret Kısıtlamalarını Giderek Azaltılması İlkesi

Bu ilke, üye ülkelerin ticareti serbestleştirmek amacıyla zaman zaman tarife indirimleri yapmalarını ve diğer ticareti kısıtlayıcı önlemleri azaltmak için kendi aralarında görüşmelerde bulunmalarını öngörmektedir. Bu konuda, Kennedy ve Tokyo görüşmeleri oldukça başarılı olmuş ve tarifeler büyük ölçüde azaltılmıştır.

*

Dtö’nün İlkeleriden İstisnalar

Yukarıda belirtilen temel ilkelerinden, bölgesel iktisadi birleşmeler, dış ödeme güçlükleri içinde olan ülkeler, gönüllü ihracat kısıtlamaları ve sınır-kıyı ticareti konularında bazı istisnalar vardır.

Bölgesel İktisadi Birleşmeler

Dünya ticaretinin serbestleştirilmesi, DTÖ’nün faaliyetleri ile küresel yaklaşımlarla olduğu gibi, bölgesel iktisadi birleşmeler yoluyla da olmaktadır. Ancak, bölgesel iktisadi birleşmeler, bölgeyi oluşturan ülkeler arasındaki kısıtlamaların kaldırılmasını sağlarken, üçüncü ülkelere karşı yeni kısıtlamalar getirmektedir. Dolayısıyla, bölgeselleşme bir anlamda yeni korumacılık demektir.

Genel Anlaşma’nın 24. maddesinde düzenlenen gümrük birlikleri ve serbest ticaret bölgeleri gibi bölgesel iktisadi birleşmeler yaratmaya yönelik anlaşmalar, bu temel ilkenin uygulama alanı dışında bırakılmıştır. Bir grup ülke kendi aralarında bu tipte bir ekonomik birleşme kurmaya karar vermiş ve Anlaşma’da öngörülmüş şartları da yerine getirmişlerse, gümrük indirimleri ile miktar kısıtlamalarının kaldırılması, sadece birleşmeye dahil olan ülkeler için geçerli olacaktır. Ekonomik birleşmenin gerçekleşmesi ile birleşmeye giden ülkeler arasında serbest dış ticaret sağlanmakta fakat birleşme dışında kalan DTÖ üyelerine ayırımcı bir politika izlenmektedir. Aslında bu durum, en çok kayrılan ülke ilkesine terstir.

Bu tip ayırımcı bir politikanın uygulanabilmesi, iki şarta bağlanmıştır:

Birleşmeden sonra üye ülkelerin üçüncü ülkelere karşı uygulayacakları ortak gümrük tarifesi, önceki tarife seviyesinden daha yüksek olmamalıdır. DTÖ’nün kapsamındaki vergilerden de daha fazla olamaz.

Birleşmeyi öngören anlaşma belli sürede gerçekleştirilmelidir. Bu konuda üye ülkeler, diğer DTÖ üyelerine bilgi vermek ve bu süreyi açıklamak durumundadırlar. Bölgesel iktisadi birleşmede ortaya çıkacak yeni durumlardan tüm DTÖ ülkeleri haberdar edilmelidir.

Eğer diğer ülkeler, bir bütün olarak gerçekleştirilmesi öngörülen birleşmenin süresine itiraz ederlerse, birleşmeye giden ülkeler süreyi yeniden belirlemek veya birleşmeden vazgeçmek zorundadırlar. DTÖ üyesi ülkelerin yaklaşık dörtte üçü, bugün belli seviyede bir ekonomik birleşmeye üyedir. Dolaysıyla, ekonomik entegrasyon amacıyla DTÖ’nün en çok kayrılan ülke ilkesinden istisnaya, sistem içinde çok fazla başvurulmaktadır.

Dış Ödeme Zorlukları İçinde Bulunan Ülkeler

Bir ülke dış ödemeler dengesinde zorluklar ile karşılaşıyor ise, bu durumda ithalatına kota uygulayabilir. Fakat uygulama mutlaka geçici olmalı ve diğer DTÖ üyelerinin ticari ve ekonomik çıkarlarına zarar vermemelidir. Ödemeler dengesindeki güçlükler giderildiği zaman, kısıtlamalar kaldırılmalıdır.

Genel Anlaşma’ya göre geçici ödemeler dengesi zorluğu çeken ülkelerin bir süre için ithalatlarını kısıtlamaları mümkündür. Bu çerçevede Genel Anlaşma’da gelişmiş ülkeler için 12 nci madde, GYÜ’ler için ise 18/B maddesi yer almaktadır. Ödemeler dengesi sorunlarıyla ilgili olarak GATT içinde özel bir komite mevcuttur. Komite, başvuruda bulunan ülkenin durumuna göre ayrıntılı bir araştırma gerçekleştirmekte ve bunun için IMF ile de işbirliği yapmaktadır. Çok sıkı kurallara tabi 12 nci madde uygulamada çok az kullanılmış ise de, GYÜ’ler 18/B maddesini sürekli istismar etmişlerdir. Genel Anlaşma’nın 18/B maddesine göre uygulanan kota ile bir üründen ithal edilebilecek olan miktar, dolaysız olarak sınırlanmaktadır. Bu sebeple kota bağlayıcı olduğu sürece, ekonomideki ayarlama yurtiçi fiyatın yükselmesi ile sağlanmaktadır. Kota gümrük vergisine eşdeğer bir etkiye yol açmaktadır. Kota kârlarından yararlanacak kesim, genelde gümrük vergisinden yararlanacak kesimden farklı olmaktadır.

Bu istisna, gelişme yolunda olan ve döviz darboğazıyla karşılaşan ülkeler lehine genişletilmiştir. Çünkü bu ülkeler, kalkınma dönemlerinde ekonomi politikaları gereği zaman zaman kota uygulamalarına başvurmak zorunda kalabilmektedirler. Bu istisna ile Genel Anlaşma, GYÜ’ler için daha çok geçerli olan genç sanayiler tezi ile ödemeler dengesi sorunlarını bu ülkeler lehine düzenlemiştir. DTÖ, gelişme yolunda olan ülkelerin karşılaşmış oldukları dış dengesizlik ve döviz darboğazıyla ilgili konularda, IMF’nin verilerinden yararlanmaktadır.

GATT sistemi 1948 yılında kurulduğu zaman, uluslararası ticarete getirilen en büyük engel, kotalardı. Özellikle 1950’li yıllarda GATT üyelerinin üçte ikisi ödemeler dengesini sağlamak için bu araçtan yararlanmaktaydı. Fakat 1958’lerde Batı Avrupalı ülkelerin büyük bir bölümü paralarını konvertibl yapınca, ödemeler dengesi amacıyla miktar kısıtlamalarını istisnalar dışında uygulamamışlardır. Bununla beraber bazı tarımsal ürünlerde, tekstil, giyim sanayi ve demir-çelik mamullerinde kotalara başvurmuşlardır. Bu ürünlerin bir kısmı, Gelişmekte olan ülkelerden ihraç edilmektedir. Sanayileşmiş GATT üyeleri günümüzde, bu istisnalar dışında daha çok ek ithal vergilerini, miktar kısıtlamaları yerine kullanmaktadırlar. Çünkü bu tip uygulamalar, kotalara göre dış ticareti daha az kısıtlamaktadır. Sınai ürünlerde kota uygulayan sanayileşmiş ülkeler, bunu daha çok damping ve pazar bozulması gerekçelerine dayandırmaktadırlar.

Bir ülke ithalatına miktar kısıtlaması uygularken üç noktaya dikkat etmelidir:

Miktar kısıtlamaları mümkün olduğu ölçüde gerekli ürünlerle sınırlı olmalıdır,

Diğer üye ülkelerin ekonomik ve ticari çıkarlarına asgari seviyede zarar vermelidir,

Küçük miktarlardaki ithal mallarına kota uygulanmalıdır

Gönüllü İhracaat Kısıtlamaları

Bu istisna, DTÖ’nün temel ilkelerinden gümrük tarifelerinin tek koruma aracı olarak kullanılması ve koruma amacıyla miktar kısıtlamalarına başvurulması prensibinden bir sapmadır. Bu tür anlaşmalar 1970’li yıllarda, özellikle ABD ve AT tarafından sıkça uygulanmıştır. Aslında gönüllü ihraç kotaları yabancı üreticilerle rekabet edemeyen ithalatçı ülkeler tarafından yerli üreticileri korumak amacıyla ihracatçı ülkelere yapılan baskı sonucunda ortaya çıkmıştır. İhracatçı ülkelerin kendi istekleri ile ihracatlarını kısıtlamalarında, ithalatçı ülkenin politik nüfuzunu kullanması önemli bir etkendir. Nitekim 1960’ların ortalarında ABD, Japonya’dan tekstil ürünleri ihracatını sınırlandırmasını istemiş, aksi takdirde tekstil ithalatına uyguladığı gümrük vergilerini arttıracağını belirtmiştir. Bunun üzerine Japonya, ABD’e yönelik tekstil ihracatına gönüllü kota uygulamak zorunda kalmıştır.

Sınır-Kıyı Ticareti

Bu ticaretten amaç, herhangi bir birleşmeye gitmeden ortak sınırlara sahip ülkeler arasında belli miktarda malların serbest bir şekilde geçişini sağlamaktır. Sınır şehirlerindeki halkların kendi ihtiyaçlarını karşılıklı olarak ucuz temin etmesini amaçlamaktadır. Şüphesiz burada sınır ticaretinin, en çok kayrılan ülke ilkesini tehlikeye sokmayacak ölçüde olması gerekir. *

DTÖ’nün Çok Taraflı Ticaret Görüşmeleri

GATT çerçevesinde yapılan tarife indirimi turlarına Çoktaraflı Ticaret Görüşmeleri yada Ticaret Turları denir. GATT’ın kurulduğu tarihten DTÖ ‘nün kurlduğu 1995 yılına kadar sekiz adet Çoktaraflı Ticaret Görüşmesi düzenlenmiştir.

1. Cenevre 1947 Görüşmeleri

GATT’ın birinci tur tarife indirimi görüşmeleridir. Bu görüşmelerde ithalatın yüzde 53.6′sı indirime konu olmuş, görüşmeler sonucunda yüzde 35 oranında ortalama tarife indirimi sağlanmıştır. Bu görüşmeler esas olark 10 Nisan- 30 Ekim 1947 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu karşılıklı tarife indirimi görüşmelerinin sonunda 30 Ekim 1947′de GATT imzalanmıştır.

2. Annecy 1949 Görüşmeleri

GATT’ın ikinci tur tarife indirimi görüşmeleridir. Bu görüşmelerde de madde bazında indirimler sağlanmıştır. Görüşmeler sonucunda ithalatın çok küçük bir oranı görüşme konusu yapılmış ancak, yüzde 35.1 oranında ortalama tarife indirimi sağlanmıştır.

3. Torquay Görüşmeleri

GATT’ın üçüncü tur tarife indirimi görüşmeleridir.Görüşmeler 1950 ve 1951 yıllarında yapılmıştır. Görüşmeler sonucunda ithalatın yüzde 11.7′lik bir oranı görüşme konusu yapılmış, yüzde 26 oranında ortalama tarife indirimi sağlanmıştır.

Türkiye GATT’a bu üçüncü GATT konferansında üye olarak katılmış ve 1953 tarihli bir yasa ile de bu katılımı onaylamıştır. Bu tarihten sonra Türkiye, gümrük tarife cetvellerine akdi tarife stunu ekleyerek GATT kapsamında indirimli tarife uygulamaya başlamıştır.

4. Cenevre 1955-1956 Görüşmeleri

GATT’ın dördüncü tur tarife görüşmeleridir. Bu görüşmelerde İndirim kapsamındaki ithalattan alınan vergilerin yüzde 16 oranında indirilmesi kabul edilmiştir. Bu oran ortalama tarife indirminde yüzde 15.6′ dır.

5. Dillon Görüşmeleri

GATT’ın 1961-1962 yılları arasında Cenevre’de yaptığı beşinci tur görüşmelerdir. Bu görüşmelerde yedi sanayileşmiş ülkenin birincisi olan ABD, diğer altı ülke ile olduğu gibi, sanayileşmiş 11 ülke ve AET ile de tarife görüşmeleri yapmış ve 1960 yılı baz alınarak, ithalat tutarı 2 milyar doları bulan bazı ürünler üzerinden alınan vergilerde indirime gitmeyi kabul etmiştir. Bu vergilenebilir ithalatın yüzde 20′ si oranında bir indirim demektir. Ortalama yüzde 12 tarife indirimi sağlanmıştır.

6. Kennedy Görüşmeleri

Kennedy görüşmeleri 1964-1967 yılları arasında gerçekleştirilen altıncı GATT turu görüşmeleridir. Kennedy görüşmelerinin başlatılmasında ABD- AET ilişkileri önemli rol oynamıştır. AET’nin kurulmasıyla, üye ülkelerin dışa karşı uyguladıkları ortak gümrük tarifesinden kurtularak Amerikan mallarının tekrar AET piyasasına serbestçe girmesini sağlamak, ABD açısından önem kazanmıştı. Bunun yolu gümrük tarifelerinin kaldırılmasından geçiyordu ve gerçekleşmesi ABD ile AET’nin birbirlerine karşılıklı ödünler vermesine bağlıydı. ABD Kongresi, bu düşünceden hareketle, 1962 yılında Ticareti Geliştirme Yasasını kabul ederek, Başkana ithalattan alınan gümrükleri % 50 oranında indirme yetkisini verdi. Bu yeni yaklaşım o güne kadar yalnız madde bazında yapılan indirimlerin bu kez genel olarak gerçekleştirilmesini sağladığı için önemli bir aşamadır.

ABD Kongresinin, Başkana tanıdığı yetkiler ve ABD’nin ithal mallarına sağladığı ödünler, Avrupa ülkelerini harekete geçirmiş ve yeni bir GATT turunun başlamasını sağlamıştır.

Kennedy görüşmeleri, AET ülkelerinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle, görüşmeler sonucunda alınan kararların yetersiz kalması sonucunu doğurmuştur. Daha çok tarım ürünlerinin serbest ticareti konusu, görüşmelerin en önemli uzlaşmazlık konusu olmuştur.

Kennedy görüşmelerinin sonuçları şunlardır:

Taraflar, Dünya ticaretinin yaklaşık %75′ini oluşturan maddelerde tarife indirimini kabul etmişlerdir.

Belli başlı gelişmiş ülkeler, hububat, et ve süt ürünleri dışında, vergiye tabi ithalatta %70′e yakın tarife indirmi gerçekleştirmişlerdir.

Tarım kesiminde tarife indirimleri engellerle karşılaşmıştır. Sonuçta, buğdan taban ve tavan fiyatlarını belirleyen bir anlaşma imzalanmış, bazı tarım ürünlerine uygulanan gümrük vergileri de indirilmiştir. Et ürünlerini kapsayan ikili anlaşmalar yapılmış ancak süt ürünlerinde önemli bir gelişme sağlanamamıştır.

Kennedy görüşmelerinde gelişmiş ülkeler oldukça geniş kapsamlı istisna listeleri düzenlemişler, bir kısım önemli maddeleri görüşme dışı bırakmışlardır.

Az gelişmiş ülkelerin başlıca ihraç ürünlerinin ortalama %80′ini kapsayan bir bölümü tarife indirimlerine konu olmuştur. Ancak, bu görüşmelerin sonuçları, az gelişmiş ülkeleri tatmin etmemiştir.

7. Tokyo Görüşmeleri

1973-1979 yılları arasında gerçekleştirilen yedinci tur görüşmeleridir. 1970′lerin ortasında baş gösteren dünya ekonomik buhranı, Kennedy görüşmelerinde varılan kararları uygulanamaz hale getirmiş, yeni çok yanlı görüşmelerin başlaması gündeme gelmiştir.

Görüşmelerde ulaşılan sonuçlar şöyle özetlenebilir:

1)1980- 1987 döneminde ortalama %30 oranında, yıllık eşit oranlar halinde tarife indirimleri gerçekleştirilecektir.

2) Tarife dışı engellerle ilgili 6 kod imzalanmıştır. Bunlara göre:

Devlet Alımları Kodu: Sivil ithalatta devletin ve resmi kuruluşların yerli üreticiyi kayırıcı işlemler yapması yasaklanmıştır.

Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Vergiler Kodu: İhracaatın sübvansiyonu dışında tüm diğer sübvansiyon uygulamaları izne bağlanmış, bunun için karşı tarafa zarar vermeme koşulu konmuştur. Ayrıca bu türde sübvansiyonların yarattığı haksız rekabet karşısında telafi edici verginin alınabilmesi de belli kurallara bağlanmıştır.

Gözden Geçirilmiş Anti- Damping Kodu: GATT üyeleri, Kennedy Turu’nda kabul edilen Anti-Damping Kodu’nu gözden geçirerek kabul etmişler ve damping yapan ülkelere karşı Anti-Damping Vergisi uygulaması getirmişlerdir. Buna göre gerekli araştırmalar sonucu bir devletin damping uyguladığı kanısına varılırsa, damping miktarına eşit yada bundan daha az tutarda anti-damping vergisi, zarar gören devletçe uygulanabilir.

Ticarette Teknik Engeller Kodu (Standart Kod): Ticarette teknik engeller kodu ile ithal mallarına yurt içinde üretilen benzer mallara uygulanan standartların uygulanması ve tüm kaynaklardan yapılan ithalatın aynı işleme tabi olması öngörülmüştür. Koda katılan ülkeler, sağlık, tüketicinin ve çevrenin korunması veya diğer amaçlarla teknik düzenlemeler uygulayarak ticarete gereksiz engeller çıkaramazlar. Standart Kod, 1 Ocak 1980′ de yürürlüğe girmiş ve Koda Türkiye gözlemci statüsünde katılmıştır.

İthal Lisans Usulleri Kodu: Kod ile ithal lisanslarının temel ilkeleri saptanmış, ayrımcı uygulamalar önlenmek istenmiştir. Koda taraf ülkeler, dış ticarete engel olan ithal lisans uygulamalarına başvuramazlar ve bu konuda basit, açık ve tarafsız ithal lisans usullerini kabul etmek zorundadırlar. İthal lisansları ayırımcı bir işleme yol açamaz. Koda katılan ülkeler, bu konuda ayrıntılı milli mevzuatlarını GATT’a bildirmekle yükümlüdürler. Türkiye Koda gözlemci statüsünde katılmıştır.

Gümrük Değeri Anlaşması:Tokyo görüşmelerinde her ülkenin kendine göre farklı gümrük değerini belirleme mevzuatı vardı. Bu durum, gümrük vergisine esas olacak matrahın belirlenmesinde ülkeler arasında farklılık, haksız rekabet ve güçlükler doğuruyordu. 12.04.1979 tarihinde imzalanan ve 01.01.1981′de yürürlüğe giren bu Kod ile gümrükler açısından malların açık, tarafsız ve tek bir sistem içinde değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bunun için, Gümrük İşbirliği Konseyi’nin gözetiminde çalışan bir Gkurulmuştur.

8. Uruguay Görüşmeleri

GATT görüşmeleri içinde ele alınan konular, katılan ülkelerin sayısı ve alınan kararlar bakımından en kapsamlı olanıdır. Görüşmeler 1986-1994 yılları arasında yapılmıştır. En uzun süren görüşme zinciridir. Aslında 4 yıl sürmesi planlanmıştı, ancak ABD ile AB arasında, özellikle ABD ile Fransa arasında tarım ürünleri ticaretinin serbestleştirilmesi ve tarıma verilen sübvansiyonların kaldırılması konularında çıkan derin görüş ayrılıkları nedeniyle 4 yıl uzamıştır. DTÖ’nün kuruluşu da dahil olmak üzere birçok alanda yeni kararlar alınmıştır. Bunlar aşağıda sıralanmıştır.

*

DTÖ ve İthalat

Genel Anlaşmanın ekinde İthalatla ilgili Çoktaraflı Anlaşmalar yer almaktadır. Bunlar:

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT 1994),

Tarım Anlaşması,

Bitki ve Hayvan Sağlığı Önlemleri Uygulama Anlaşması,

Tekstil ve Giyim Anlaşması (ATC),

Ticarette Teknik Engeller Anlaşması,

Ticaretle Bağlantılı Yatırım Önlemleri Anlaşması (TRIMs),

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasının (GATT 1994)

maddesinin tatbikine dair anlaşma,

Sevk Öncesi İnceleme Anlaşması,

Menşe Kuralları Anlaşması,

İthalat Lisansları Anlaşması,

Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması,

*

DTÖ ve Hizmet Ticareti

Uruguay Turu Nihai Senedi içinde yar alan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ve Ekleri ile üye ülkelerin çok çeşitli ve karmaşık milli mevzuatına göre yürütülen hizmet ticaretine bir çerçeve düzenleme getirilmiştir.

Bu anlaşma GATT 1947′nin hizmet sektörünü kapsayan bir uzantısı olarak görülebilir. Tokyo Turu sonuç belgesinde ve ABD’nin 1973 Ticaret Yasası doğrultusunda ABD’nin talebi ile hizmetlerin görüşmelere alınması önerilmiştir. Mallardan ayrı olarak hizmetlerin de liberalizasyonu konusu, grup teklifleri haline getirilerek 1991 Dunkel Taslağı’na konulmuş ve daha sonra Nihai Senete bağlanmıştır.

Bu anlaşma ile, GATT’la mal ticaretinde olduğu gibi, GATS’la da hizmet ticaretinde liberalleşme ve hizmet ticareti hacminin artması beklenmektedir. Ayrıca bu anlaşma ile, doğrudan yabancı sermaye yatırımları düzenlenmekte, insani hizmetlerin ve elektronik verilerin sınırlar ötesine geçiş kuralları belirlenmekte ve bundan böyle yapılacak Çok Taraflı Ticaret Görüşmelerinde de hizmetler ticareti konularının ele alınarak genişletilmesi öngörülmektedir.

GATS, GATT’a paralel olarak, En çok Kayrılan Ülke İlkesini devam ettirmekte ve bunu şartsız ve genel bir yükümlülük olarak belirlemektedir. Gelişmekte olan ülkelerin katkısının giderek artacağı tespit edilmiştir.

Hizmet ticaretinde iktisadi birleşmeleri kayırıcı tüm önlemlerin giderek ortadan kaldırılmasını öngörmektedir.

GATT’ın Ayırım Gözetmeme ilkesinin hizmetler ticaretinde de DTÖ anlaşmasını yürürlüğe girmesinden itibaren üç yıl içinde sonuçlandırılmasını şart koşmuştur.

GATT, sadece mal ticaretini düzenlemiş, hizmet sektörü sistem dışında bırakılmıştır. Son yıllarda teknolojik yeniliklerin katkısıyla bu sektör büyük gelişme göstermiş ve hizmet ticareti önemli artışlar kaydetmiştir. Bazı hizmetler diğer malların üretimi ve ihracatı için vazgeçilmez bir nitelik kazanmış, mal ve hizmet ticareti iç içe geçmiştir. Fakat hizmetlere ilişkin milli mevzuatlar, çeşitli kısıtlayıcı hükümlerle doludur. Hizmetlerin, kullanılan teknolojinin ve bu alandaki gelişmelerin ülke kalkınmasına etkisi büyüktür. Hizmet sektörünün çok taraflı ilke ve kurallar dışında kalmasının sakıncalı olması yüzünden, konu Uruguay Turu görüşmelerinde ele alınmıştır.

Hizmet sektörünün nisbi ağırlığı, hem işgücü kullanımı hem de katma değer açısından bütün ülkelerde zamanla artmıştır. Uluslararası taşımacılık, turizm, sigortacılık, bankacılık, reklamcılık, inşaat, mesleki ve haberleşme vb.ni kapsamaktadır. Uruguay Turu Nihai Senedi içinde yer alan Hizmetler Anlaşması ile, üye ülkelerin çok çeşitli ve karmaşık milli mevzuatına göre yürütülen hizmet ticaretine bir çerçeve düzenleme getirilmiştir.

Nihai Senet’in bir parçasını oluşturan Hizmetler Anlaşmasının üç kısmı vardır.

·****** Birincisi, bir tarafın topraklarından diğer tarafın topraklarına sağlanan hizmetleri (turizm), bir tarafa ait kuruluşların, bir başka tarafın topraklarında sağladığı hizmetleri (bankacılık), bir tarafın vatandaşlarının bir başka tarafın topraklarından sağladığı hizmetleri (inşaat projeleri, danışmanlık) kapsar.

·****** İkincisi, genel yükümlülükleri ve ilkeleri belirler. Esas olan, en çok kayrılan ülke yükümlülüğüdür. Taraflardan her biri, diğer tarafın hizmet sağlayanlarına, bir başka ülkenin benzer hizmet sağlayanlarından daha az kayrılan bir statüyü uygun göremez. En çok kayrılan ülke prensibinin her hizmet faaliyeti için mümkün olamayacağı bilindiği için, taraflar özel istisnaları gösterebilirler. Bu tür istisnaların şartları beş yıl, normalde on yıllık süre sonunda gözden geçirilecektir.

·****** Üçüncüsü, genel yükümlülük olmayan fakat milli programlar çerçevesinde taahhüt edilmiş olan milli işlemler ile girişler konusunda hükümler içerir. Böylece, piyasaya girme durumunda tarafların her biri, diğer tarafların hizmetlerine ve bu hizmeti sağlayanlarına, kendi programında anlamaya varılan ve belirlenen kısıtlamalar ve şartlar çerçevesinde sağlanandan daha az kayrılan bir statüyü uygun görmeyecektir. Piyasaya giriş hükmünün amacı, hizmet sağlayanların sayısında ve toplam değerinde, toplam hizmet işlemlerinin ya da istihdam edilen toplan personel sayısında yapılan kısıtlamaları zaman içinde ortadan kaldırmaktır.

Uruguay Turu öncesinde, dünya ekonomisinde bankacılık, sigortacılık, taşımacılık, turizm, danışmanlık ve haberleşme hizmetlerini düzenleyen uluslar arası ticaret kuralları yoktu. Ülkeler, bu sektörleri dış rekabetten kendi mevzuatlarına göre korumakta idiler. Hizmetler sektörü ile ilgili olarak Uruguay Turu’nda alınan kararlar sonucunda, anti-damping önlemleri ve milli ayrıcalık gözetmeme prensiplerinin bu sektörlere de uygulanması konusunda anlaşmaya varılmıştır. ABD ve Avrupa Birliği arasında bir uzlaşma oluşamadığı için, mali hizmetler ve deniz taşımacılığı hakkında bir anlaşmaya varılamamıştır. Ayrıca, başta ABD olmak üzere dünyada hızla büyüyen film, müzik ve diğer eğlence sektörleri konusunda da bir uzlaşma sağlanamamıştır.

*

DTÖ ve Fikri Mülkiyet Hakları (fmh)

Uruguay Turu Nihai Senedi ile halen yürürlükte bulunan GATT kurullarının FMH’nın korunmasına imkan verecek şekilde değiştirilmesi amaçlanırken, bu hakların uluslararası ticarete engel oluşturmaması gerektiği de vurgulanmıştır. Uruguay Turu Nihai Senedi’ndeki dış ticarete ilişkin FMH konusundaki Ticaret ile İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması, (Trade Related Intellectual Property Rights: TRIPS) ülkeler arasındaki iç düzenleme farklılıklarını gidermeyi, kapsam, koruma süresi, tanınan haklar ve şekil yönünden hakkın kazanılmasında ortak normları ve asgari standartları sağlamayı amaçlamıştır.

Anlaşma, fikri mülkiyet haklarının korunmasında ve uygulanmasında çok çeşitli standartların ve sahte malların uluslararası ticareti ile ilgili ilkeler ve yasal düzenlemelerin çok taraflı bir yapı kazanmamış olmasının, uluslararası ekonomik ilişkilerde önemli sorunlara sebep olduğunu belirtmektedir. Anlaşma, bir tarafın diğer bir tarafın vatandaşlarına sağladığı avantajı, tüm tarafların vatandaşlarına da tanınmasını zorunlu kılan, uluslararası fikri mülkiyet anlaşmasında bir yenilik olan en çok kayrılan ülke ilkesini de kapsamaktadır.

Telif hakları konusunda taraflara, edebiyat ve güzel sanatlarla ilgili çalışmaların korunması için 1971 Bern Anlaşmasındaki etik haklarının korunması zorunluluğunu getirmektedir. Fakat asli hükümlerine uyma zorunluluğu bulunmaktadır. Anlaşma, ne tür markaların korunacak ticari tasarımların da hizmet markaları olduğunu ve bu markaların sahiplerine verilecek hakların ne olacağını tanımlamıştır. Anlaşma, ticari ve hizmet markalarının kullanımı, koruma şartları, lisans ve yetki verilmesi ile ilgili bazı yükümlülükler getirmektedir. Yabancı markaların yerel markalarla birlikte kullanılması yasaklanmaktadır. Sınai tasarımlar, Anlaşma çerçevesinde on yıl süreyle korunacaktır. Korunan tasarımların sahipleri, korunan tasarımların kopyası olan bir tasarıma dayanan ya da o tasarımı içeren ürünlerin üretimini, satışını ya da ithalatını engelleyebileceklerdir.

Anlaşmada patentlerle ilgili olarak, 1967 Paris Anlaşmasına göre yükümlülük vardır. Ayrıca Anlaşma tüm teknolojik alanlarda, ister ürün isterse işlem halinde olsun tüm buluşların patentlerinin 20 yıl süreyle korumasını zorunlu kılmaktadır. Eğer buluşların ticari kullanımı kamu düzeni ya da ahlaki sebeplerle yasaklanmış ise, bu buluşlar patent hakları kapsamına alınmamaktadır. Bitki türlerinin ya patentlerle ya da “sui generis” sistemi (UPOV Sözleşmesi ile sağlanan üretim hakları gibi) ile korunması zorunludur.

Uruguay Turu kararlarına göre DTÖ’ne üye ülkeler, ihtiyaç duydukları patent veya uygun teknolojiyi, acil durumlarda ya da ticari olmayan kamusal amaçlı kullanımlar için patent sahibinin olurunu almaksızın kullanabileceklerdir. Ancak patenti kullanan ülke, bu gibi durumlar için patent sahibi ülkeye bir bedel ödeyecektir. Ticaret İle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları daha önce 10 yıl olan patent korunmasını, ürünün icat edildiği yere, ithal edilip edilmemesine, yurt içinde veya yurt dışında imal edilmesine bağlı olmaksızın 20 yıla yükseltmektedir. Telif hakkının en az 50 yıl korunması, bilgisayar programlarının ve senaryo yazarlarının ürünlerini tek bir kullanıcıya kiralama hakkına sahip olunması konularında da anlaşmaya varılmıştır. Ayrıca bu haktan, oyuncular ve prodüktörler de yararlanabileceklerdir. Uruguay Turu’nda alınan diğer kararlara göre; Avrupa’da şarap üreticileri için önemli olan tescilli markalar ve coğrafi göstergeler daha sıkı korunacak ve denetlenecek, yarı iletken dizaynların korunma süresi 10 yıl olacak ve ticari sırların izinsiz açıklanmasını önleyici önlemler alınacaktır. Bütün bu kurallar milli yasalar çerçevesinde yerli ve yabancı ürüne eşit muamele kuralına bağlı olarak uygulanacak ve anlaşmazlıkların çözümlenmesi için DTÖ çerçevesinde bir tahkim mekanizması kurulacaktır.*

DTÖ ve Anlaşmazlıkları Çözümlenmesi

Uruguay Turu sonuçlanmadan önce uyuşamazlık çözümleme süreçleri, hizmetler, fikri ve sınai mülkiyet hakları gibi önemli alanları kapsamakta ve ülkeler bu konuda GATT kapsamında yapılan tavsiyelere önem vermekteydiler. Genel Anlaşmadan kaynaklanan hak ve yükümlülüklerin yerine getirilmesinde ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları çok taraflı çerçevede çözüme kavuşturmak için, anlaşmazlıkların çözümüne ilişkin kurallar geliştirilmiştir. GATT’ın uyuşmazlıkları çözümleme sistemi, Aralık 1988’de Montreal’de yapılan Bakanlar toplantısında kararlaştırılan reformlardan sonra düzene sokulmuş ve güçlendirilmiştir.

GATT, akit taraflar arasında ticaret ihlalleri sonucu doğan sorunların çözümünde yetersiz kalmıştır. Bunun üzerine konu GATT Uruguay turu gündemine alınmıştır. Uruguay Turu’nun uyuşmazlıkları giderme kuralları, jürilerin oluşturulmasını ve İtiraz Merciine başvuru imkanlarını genişleterek, mevcut sistemi daha da güçlendirmiştir. Uruguay Turu’nun sonuçlanmasından sonra, anlaşmazlıklarda GATT kurallarının doğrudan uygulanmasını arttıran raporların kabul edilmesi ve uygulanışındaki gecikmeleri azaltıcı düzenlemeler yapılmıştır. Uyuşmazlık çözümlemede hakemliğe başvuru konusunda bağlayıcı hükümler kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra tüm ticaret alanları için tek bir uyuşmazlık çözümleme sürecinin uygulanması kararı alınmıştır.

DTÖ anlaşmasında yer alan Anlaşmazlıkların Çözümlenmesi Konusundaki Kural ve Yöntemleri Tespit Eden Mutabakat Metni ile "Anlaşmazlık Çözüm Organı" kurulmuştur. Nihai Senette DTÖ’ne üye ülkeler, ticaret kurallarının ihlaline karşı tek taraflı önlem alamayacaklardır. Üye ülkeler, anlaşmazlıkların çözümü için Nihai Senet ile getirilen sisteme ve bu sistemin gerektirdiği prosedürlere uygun davranmak zorundadır. *

DTÖ ve Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizması

Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizması (TPRM) ilk kez Uruguay görüşmelerinde ele alınmıştır. DTÖ sisteminin işleyişini iyileştirme amacına yöneliktir. Üye ülkelerin ticaret politikaları ve uygulamalarının çok taraflı ticaret sistemi üzerindeki etkilerini 2, 4 veya 6 yıl gibi sürelerle düzenli olarak gözetlenir. *

DTÖ ve Tarife Dışı Kısıtlamalar

Gümrük tarifeleri, serbest dış ticarete getirilen önemli bir kısıtlama türü olup, hükümetlerin dış ticarete müdahale için kullandıkları klasik ve geleneksel bir dış ekonomi politikası aracıdır. GATT çerçevesinde gerçekleştirilen Çok taraflı Ticaret Görüşmeleri sonucunda, çeşitli tarihlerde gümrük tarifelerinde çok önemli indirimler sağlanmıştır. Bundan dolayı artık gümrük tarifeleri, dış ticarete müdahale aracı olarak çok daha az kullanılan ve fazla etkin olmayan bir araç durumuna gelmiştir. Ancak, 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren dış ticarette tarife dışı kısıtlamalar, önemli bir yer tutmaya başlamıştır.

Geniş anlamda tarife dışı kısıtlamalar, hükümetlerin gümrük vergisi dışında dış ticaret üzerinde daraltıcı etki yaratan kanuni, idarî, politik bütün uygulamalarıdır. Tarife dışı kısıtlama politikası ise, uluslararası ticarete konu olan mallar, hizmetler veya kaynakların potansiyel dünya reel gelirini artıracak şekilde tahsisine engel olan kamu veya özel kesim tarafından dış ticarete getirilen bütün kısıtlayıcı önlemleri kapsar.

Günümüzde tarife dışı kısıtlamaların gümrük vergilerinin yerini almaları ve korumacılık açısından tercih edilmelerinin iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra GATT’ın yürürlüğe girmesi ile birlikte, o tarihe kadar temel koruma aracı olan gümrük vergilerinin eski önemlerini kaybetmeleridir. Çok tarafı Ticaret Görüşmelerinde ortalama gümrük vergileri, yüzde 40’ladan yüzde 7’lere kadar düşmüştür. İkinci neden ise, gümrük tarifelerinin uygulama zorluğu ve yoğun bir bürokratik formaliteleri gerektirmesidir. Çoğu ülkede gümrük tarifesi uygulamak yasa ile olur. Ayrıca GATT kurallarına göre gümrük vergisinde yapılacak bir artış için diğer üye ülkelerle görüşmeler sonucunda tavizler verilmesi gereklidir. Çünkü, gümrük vergilerini gizli bir şekilde arttırmak mümkün değildir. Oysa tarife dışı engeller daha kolay uygulanabilirler.

Tarife dışı kısıtlamalar, gümrük tarifelerinden ayrı olarak dış ticarete müdahale için kullanılan araçların tümünü kapsar. Büyük çoğunluğu ithalat kısıtlamalarına yönelik olmakla beraber, ihracatın ve diğer döviz kazandırıcı işlemlerin teşvik edilmesi amacıyla da kullanılmaktadır.

Dünya ekonomisinde tarife dışı kısıtlamalar, gelişme yolundaki ülkelere karşı daha çok, gelişmiş ülkeler tarafından uygulanmaktadır.

Tarife dışı kısıtlama koyma eğilimi, son yıllarda küresel ticareti engelleyen önemli bir faktör olmuştur. Tarife indirimlerinde ulaşılan başarı bu alanda yetersiz kalmıştır. Oysa tekstil ve hazır giyim,kimya, deri, ayakkabı ve çelik gibi bazı mallar için tarifeler, tarife dışı kısıtlamalardan daha az önemlidir.Bu nedenle tarife dışı kısıtlamalar da sayılan alanlarda yoğunlaşmaktadır.

GATT’ın 1994’te biten Uruguay Turu ile tarife dışı kısıtlamalar uygulaması konusunda da sınırlamalara gidilmiştir. Tarife dışı kısıtlamaların Dünya ticaretini önemli ölçüde daralttığı bir gerçektir. Bu nedenle, tarife dışı kısıtlamaların kaldırılması da DTÖ’nün görevlerinden biridir.

Uluslararası ticarette miktar kısıtlamaları dışında oldukça fazla miktarda tarife dışı kısıtlamalar vardır. Bu kısıtlamaları ithal yönlü ve ihraç yönlü olmak üzere iki temel gruba ayırmak mümkündür. İthal yönlü tarife dışı kısıtlamalar, ithal mallarının yurt içi fiyatlarını yükselterek ithal malları yurt içinde üreten sanayicileri korur.

Bunu için;

Yabancı ihracatçılara veya dahili tüketicilere, ek vergiler uygulanır,

İthal edilecek mal miktarı sınırlanır,

Dış ticaret hacmini daraltmak amacıyla ithalatçılar veya yabancı ihracatçılar üzerindeki risk ve belirsizlikleri artıran yeni şartlar konur.

Yukarıda sayılan tedbirlerden birkaçı birlikte uygulanır.

İhraç yönlü tarife dışı kısıtlamalar ise, suni olarak dış satışları artırmak için ihracata yapılan yardımlar ile ihracatın kısıtlanması için alınan tedbirleri kapsar. Tarifelerden farklı olarak tarife dışı kısıtlamalar, ihracat v ithalat üzerinde artan bir risk ve belirsizlik getirir. Bu kısıtlamalar, zaman içinde büyük değişiklikler gösterir, kesinliği yoktur ve geniş ölçüde idarî kararlara bağlıdır.

Tarife dışı kısıtlamaları genel olarak birçok uluslararası kuruluşun uyguladığı şekilde on iki grup altında incelemek mümkündür. Bunlar:

Devletin dış ticarete müdahale politikası yoluyla belirli bazı mallarda dış ticarette tekel oluşturması ve bu malların ticaretini bizzat kendisinin yürütmesi,

İhracatçı üreticilere maliyet azaltıcı yardımlar ve sübvansiyonlar,

Hükümetlerin ve özel kuruluşların ithalatı kısıtlayıcı bürokratik engellemeleri,

Selektif dolaysız vergiler,

Selektif dahili yardımlar,

Kısıtlayıcı gümrük işlemleri,

Anti damping düzenlemeler,

Kısıtlayıcı idari ve teknik düzenlemeler,

İşletmelerin faaliyetlerini kısıtlayıcı uygulamalar,

Yabancı yatırımlar üzerinde kontroller,

Uluslar arası emek ve sermaye hareketlerini kısıtlayıcı politikalar,

Selektif parasal kontroller ve ayırımcı döviz kuru politikaları.

Diğer taraftan GATT Sekreteryası, tarife dışı kısıtlamaları kırk farklı kategoride sınıflandırmıştır. Bunların önemli bir bölümü, sınır kapısında ithal malların ülkeye girişini engellemeye veya sınırlandırmaya yönelik önlemlerdir. Bu önlemleri, yedi ana grup altında toplamak mümkündür:

Miktar Kısıtlamaları (Kotalar)

İhracatın Kontrolü

Tarife Benzeri Önlemler

Görünmeyen Engeller

Fiyat Denetimleri

Gözetleme ve İzleme Önlemleri

Diğerleri

Dünya ticaretinde en çok karşılaşılan tarife dışı kısıtlama türleri aşağıda açıklanmıştır:

DTÖ ve İthalat Kotaları

Tarifeler, serbest uluslar arası ticarete getirilen önemli bir kısıtlamadır. Ancak ekonomide piyasa işleyişini aksatmaz. Tarifeler dışında miktar kısıtlamaları diğer bir deyişle kotalar, tarife dışı kısıtlamalar içinde en önemli olanıdır ve piyasa işleyişini aksatabilir. Kota, gümrük tarifesinden farklı olarak, ithalat miktar veya değeri üzerinde mutlak bir sınırlama getirir.

Kotalar çeşitli şekillerde uygulanır. Ülkenin ithalat miktarını belirleyen kotalara ithal kotası denir. Bir ülkenin belli bir süre içinde yapmayı planladığı ihracat miktarını sınırlayan kotaya da ihraç kotası denir.

Bazı kotalarda, kota sınır

Serbest Bölge Kavramı

06 Kasım 2007

SERBEST BÖLGE KAVRAMI

Uluslararası ticaretin süratle globelleşip girift ilişkiler yumağı haline geldiği günümüzde, ülkelerin dış ticaret politikaları ve bu politikalar içindeki, değişik ekonomik enstrümanların kullanım şekilleri her geçen gün biraz daha önem kazanmaktadır.

Bu kapsamda, özellikle de gelişmekte olan ülkeler bakımından dış ticaret politikalarının önemlli unsurlarından biri halinde ön plana çıkan serbest bölgeler ; uygulamadaki farklılıklarına rağmen genel bir yaklaşımla ülkelerin milli sınırları içinde bulunmakla birlikte, vergi ve gümrük mevzuatlarının uygulanması bakımından gümrük hattı dışında bırakılan yerler olarak kabul edilmekte ve tanımlanmaktadır.

Tarihsel süreç olarak, 16′ncı yüzyıla kadar uzanan oldukça uzun bir uygulama geçmişine sahip bulunan serbest bölgeler ; ülkelerin milli sınır ve gümrük duvarlarını oluşturmaları aşamasında, büyük tüketim merkezlerine yakın ticaret yolları üzerinde kurulu ticari kolonilerinin, mevcut ekonomik canlılık ve avantajlarını kaybedebilecekleri endişesiyle, " serbest alanlar " şeklinde ilan edilmeleri ve gümrük hattı dışında bırakılmaları suretiyle ortaya çıktı.

Serbest bölgeler, uygulama biçimi itibarıyla genelde gelişmekte olan ülkelerde üretim ağırlıklı " ihraç ürünleri işleme bölgeleri " , gelişmiş ülkelerde ise daha ziyade ticari ağırlıklı " serbest ticaret bölgeleri "* şeklinde ülkenin nispi olarak daha az gelişmiş kesimlerine istihdamı ve ticareti yaygınlaştırmak amacıyla kullanılmaktadır.

Günümüzün başarılı serbest bölgeleri, bu klasik uygulamanın da ötesinde uzmanlaşma ve ihtisaslaşmaya yönelip, katma değeri yüksek ileri teknolojik ürünlerin üretilmesine öncülük etmeye başlamış ve daha da ileri giderek teknopark haline gelme çabasına girmişlerdir.

Kısa adı " WEPZA " olan Dünya Uluslararası Ekonomik İşlem Bölgeleri Birliği’nin 1999 yılı verileri incelendiğinde, halen 104 ülkede 882 adet serbest bölgenin faaliyette bulunduğu görülmektedir. Bunların ülkelere dağılımına bakıldığında, örneğin gelişmiş ve sanayileşmiş ülkeler kapsamında en yaygın biçimde ABD’de 214, farklı rejim ve yönetim yapısındaki Çin’de ise 125 adettir. Diğer taraftan Avrupa’da 64 serbest bölge bulunmakta olup, bunlardan 24 adedi ise Avrupa Birliği Üyesi Ülklerde ( Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya, Portekiz ve Yunanistan ) yer almaktadır. Asya ve Uzak Doğu’da da Çin hariç 85, Orta Doğu’da ise 39 adet serbest bölge uygulaması mevcuttur.

*

ÜLKEMİZ SERBEST BÖLGELERİ

Ülkemizde ise, 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun 1985 yılında yürürlüğe girdiği tarihten* buyana, değişik tarihlerde 19 adet serbest bölge hizmete girmiş olup bunlar sırasıyla ; Mersin ve Antalya Serbest Bölgeleri ( 1987 ), Ege ve İstanbul Atatürk Havalimanı Serbest Bölgeleri ( 1990 ), Trabzon ve Adana ( Yumurtalık ) Serbest Bölgeleri ( 1992 ), İstanbul ( Tuzla Deri ), Doğu Anadolu ( Erzurum ), Mardin Serbest Bölgeleri ( 1995 ), Avrupa ( Çorlu ) Serbest Bölgesi ( 1996 ), İstanbul Menkul Kıymetler Serbest Bölgesi ( 1997 ), İzmir ( Menemen ), Rize, Samsun İstanbul ( Trakya ), Kayseri ve Gaziantep Serbest Bölgeleri ( 1998 )’de, Bursa ve Denizli Serbest Bölgeleri ( 2000 )’de faaliyete geçmişlerdir. Kocaeli ve Şanlıurfa Serbest Bölgeleri ise proje ve kuruluş aşamasındadır.

Ülkemizde serbest bölge uygulama felsefesi esas olarak, yeni ve çok sayıda serbest bölge ilanıyla iktisadi sorunlara sihirli çözümler bulunmak iddiasında değil, mevcut sanayi ve ticaret potansiyelini tam kapasitede kullanabilme etkinleştirme, böylece küreselleşen dünyada daha aktif ve önemli bir yer tutma yolunda yararlanılabilecek bir araç olduğu fikrine dayanmaktadır.

Serbest bölgelerimizin kısa tarihine bakıldığında, amaçlanan ile gerçekleşenin ufak bazı sapmalar dışında birbirine parelellik arz ettiği görülmektedir. Topyekün kallkınma amacına hizmet etmek üzere " bölgesel kalkınma " modeliyle kurulan serbest bölgelerimiz, ülkemizin ihracata dayalı kalkınma politikalarıyla da uyumlu olarak faalliyetlerini sürdürmektedir. Bu aşamada yukarıda da ifade edildiği üzere, yeni serbest bölge oluşumlarından ziyade mevcut serbest bölgelerimizin tam kapasiteye ulaştırılması hedeflenmektedir.

2001 yılı sonu itibariyle ülkemizdeki 19 adet serbest bölgede; 2,492′si yerli 506′sı yabancı olmak üzere 2,998 firma faalliyet göstermekte olup, bunların yapmış oldukları yatırımların toplam tutarı 500 milyon dolara, oluşturdukları istihdam hacmi ise 26,000 kişiye ulaşmış bulunmaktadır. Tüm serbest bölgelerin ticaret hacmi ise 2001 yılı sonu itibariyle 8.3 milyar ABD Dolarına ulaşmıştır. Serbest bölgelerin kurulduğu 1988 yılından 2001 yılı sonuna kadar ulaşılan kümülatif ticaret hacmi ise 50 milyar ABD Dolarını aşmış bulunmaktadır.

Dünya ekonomisin bugünkü şartlarında artan rekabet sebebiyle ülkeler, uluslararası sermaye akışında yatırımcıların önüne bir çok özendirici düzenlemeler getirmektedir. Ancak bu özel düzenlemeler yabancı sermayenin seçimini yapmasında rol oynayan tek ve en önemli etken de değildir. Uluslararası sermaye olarak da nitelendirilen yabancı sermaye, seçimini bir çok kriteri bir arada değerlendirerek ve uzun vadeli perspektiften bakarak yapmaktadır. Bu nedenledir ki, yatırım yapılacak ülkenin politik ve ekonomik istikrarı başta olmak üzere bir çok hususta rakiplerine kıyasla daha avantajlı ortam aranmaktadır. ****

SERBEST BÖLGELER

SERBEST BÖLGENİN TANIMI

Genel olarak serbest bölgeler; ülkenin siyasi sınırları içinde olmakla beraber gümrük hattı dışında sayılan, ülkede geçerli ticari, mali ve iktisadi alanlara ilişkin hukuki ve idari düzenlemelerin uygulanmadığı veya kısmen uygulandığı, sınai ve ticari faaliyetler için daha geniş teşviklerin tanındığı ve fiziki olarak ülkenin diğer kısımlarından ayrılan yerler olarak tanımlanabilir.*

Serbest Bölgelerin Kurulması ve İşletilmesindeki Temel Amaçlar*

-Türkiye’de ihracat için yatırım ve üretimi artırmak,*

-Yabancı sermaye ve teknoloji girişini hızlandırmak,*

-Ekonominin girdi ihtiyacını ucuz ve düzenli bir şekilde temin etmek,*

-Dış finansman ve ticaret imkanlarından daha fazla yararlanmak.*

Serbest Bölgelerin İşlevi*

Serbest bölgeler;*

-Ülkeye yabancı sermaye ve teknolojilerin getirilmesine imkan sağlayacak uygun ze min yaratılması,*

-Sanayicinin ihtiyaç duyduğu bazı hammadde ve ara malların kolaylıkla, istenilen mik tarda ve zaman kaybı olmadan temin edilebilmesi,*

-Sağlanan teşvik ve avantajlarla düşük maliyetli mal üretimi ve ihracı,*

-Türkiye dışından gelen malların transit olarak diğer ülkelere satımı,*

-Yeni istihdam olanaklarının yaratılması,*

-Türk ihraç ürünlerinin ihracatını kolaylaştırmak ve hızlandırmak bakımından bir basa mak olması işlevlerini görmektedir.*

Ülkemizde Bulunan Serbest Bölgeler*

I- Halen ticari faaliyette bulunan serbest bölgeler ve faaliyete geçiş yılları:*

Mersin, Antalya (1987),*

Ege, İstanbul Atatürk Havalimanı (1990),*

Trabzon (1992),*

İstanbul Deri ve Endüstri, Doğu Anadolu, Mardin (1995),*

İMKB Uluslararası Menkul Kıymetler (1997),*

İzmir Menemen Deri, Rize, Samsun, İstanbul Trakya, Kayseri (1998)*

Avrupa, Gaziantep, Adana-Yumurtalık (1999)*

SERBEST BÖLGELERDE SAĞLANAN TEŞVİK VE AVANTAJLAR*

Serbest bölgelerde vergi, resim, harç, gümrük ve kambiyo mükellefiyetlerine dair mevzuat hükümleri uygulanmaz. Firmalar bölgedeki faaliyetleri nedeniyle elde ettikleri gelirlerle ilgili olarak; gelir, kurumlar ve KDV dahil bütün vergilerden muaftır. Ayrıca, işçi ücretleri üzerinden gelir vergisi ödenmediği için işçilik maliyeti de düşüktür.*

·Serbest bölge faaliyetlerinden elde edilen kazanç ve gelirler hiç bir izne ve vergiye tabi olmaksızın yurt dışına veya Türkiye’ye transfer edilebilir.*

·Türkiye’deki tam ve dar mükellef gerçek ve tüzel kişilerin serbest bölgelerdeki faaliyetleri dolayısıyla elde ettikleri kazanç ve iratlar, kambiyo mevzuatına uygun olarak, Türkiye’ye getirilmesi halinde de gelir ve kurumlar vergisinden muaftır.*

·Serbest bölgeler gümrük hattı dışında sayıldığından, serbest bölgeler ile Türkiye’nin diğer yerleri arasında yapılan ticarette dış ticaret rejimi hükümleri uygulanır. Başka bir deyişle, Türkiye’den serbest bölgeye satılan mallar ihracat rejimine, serbest bölgeden Türkiye’ye satılan mallar ise ithalat rejimine tabi olup, serbest bölge kullanıcıları Türkiye’den ihraç fiyatına (KDV’siz) mal ve hizmet satın alabilirler. Diğer taraftan, serbest bölge ile diğer ülkeler ve diğer serbest bölgeler arasında dış ticaret rejimi hükümleri uygulanmaz.*

·Serbest bölgeye getirilen Türkiye veya AB menşeli ya da buralarda serbest dolaşımda bulunan malların, serbest dolaşımda bulunma statüsü değişmediğinden, Türkiye’ye veya AB üyesi ülkelere girişinde gümrük vergisi ödenmez. Ayrıca, üçüncü ülke menşeli malların serbest bölgeye girişinde ve bu malların Türkiye veya AB üyesi ülkeler dışındaki üçüncü ülkelere gönderilmesi halinde de gümrük vergisi ödenmez. Ancak, serbest bölgeden Türkiye’ye veya AB üyesi ülkelere gönderilen serbest dolaşım durumunda olmayan üçüncü ülke menşeli mallar için Ortak Gümrük Tarifesi’nde belirtilen oran üzerinden gümrük vergisi ödenir.*

·Serbest bölgeler “Türkiye-AB Gümrük Birliği Gümrük Bölgesi”nin parçası sayıldığından; serbest bölgelerden Türkiye veya AB menşeli ürünler ile Türkiye’de serbest dolaşım durumunda bulunan ürünler A.TR Belgesi düzenlenerek AB’ ye gönderilebilir. Üçüncü ülke menşeli ürünler ise Ortak Gümrük Tarifesi’nde belirtilen oran üzerinden serbest bölge gümrük müdürlüğüne gümrük vergisi ödenerek serbest dolaşıma geçirildikten sonra ATR Belgesi düzenlenerek AB’ ye gönderilebilir.*

·Serbest bölgede sağlanan teşvik ve avantajlardan yerli ve yabancı bütün firmalar eşit olarak yararlanır.*

·Mallar serbest bölgede süre sınırlaması olmaksızın kalabilir.*

·Bir serbest bölgenin faaliyete geçmesinden itibaren 10 yıl süreyle grev ve lokavt uygulanmaz.*

·Fiyat, kalite ve standartlarla ilgili olarak kamu kurum ve kuruluşlarına verilen yetkiler serbest bölgelerde uygulanmaz.*

·Serbest bölgedeki faaliyetlerle ilgili her türlü ödemeler dövizle yapılır.*

·Serbest bölgelerden Türkiye’ye yönelik mal satışına ve serbest bölge ile diğer ülkeler arasında yapılacak takas ticaretine kısıtlama getirilmemiştir.*

·99 yıla kadar süreli faaliyet ruhsatı verilebilir.*

·Başvuru ve faaliyet süresince her türlü bürokrasi en aza indirilmiştir. Serbest bölgeler özel sektör şirketlerince işletilmektedir.*

·Serbest bölgeler; AB ve Orta Doğu pazarlarının yakınında, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki büyük limanlara, uluslararası havaalanlarına, karayolu ağlarına, kültür, turizm ve eğlence merkezlerine yakın yerlerde kurulmuştur.*

·Serbest bölgelerin altyapısı gelişmiş ülkelerdeki benzerleri ile aynı standarttadır. Açık ve kapalı alan kiraları diğer ülkelere göre düşüktür.*

Serbest bölgede faaliyette bulunmanın aşağıdaki firmalar için daha avantajlı olduğu söylenebilir:*

·Ülke içindeki vergisel nitelikli mali yüklerden ve bürokrasiden kurtulmak isteyen firmalar,*

·İthal girdi kullanarak ürettiği ürünleri dış pazarlara satan firmalar,*

·Emek yoğun sektörlerde faaliyette bulunan firmalar,*

·Transit ticaret, reeksport ve takas ticareti faaliyetinde bulunan firmalar,*

·Dövizle işlem yapmak isteyen üreticiler, toptancılar, bankalar ve sigortacılar,*

· Altyapısı hazır modern iş ortamı arayan firmalar.*

SERBEST BÖLGELERDE YAPILABİLECEK FAALİYETLER*

Serbest bölgelerde faaliyet konuları;*

-üretim,*

-alım-satım,*

-depo işletmeciliği,*

-işyeri kiralama,*

-montaj-demontaj,*

-bakım-onarım,*

-bankacılık,*

-sigortacılık,*

-kıyı bankacılığı,*

-finansal kiralama ve diğer konular olarak belirlenmiştir.*

SERBEST BÖLGELERDE FAALİYET RUHSATI ALMAK İÇİN BAŞVURU ESASLARI

Serbest bölgelerde faaliyette bulunmak için Dış Ticaret Müsteşarlığı Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğünden Faaliyet Ruhsatı alınması gerekmektedir.Faaliyet ruhsatı almak üzere;

*1- Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü, Serbest Bölge Müdürlüğü veya serbest bölgenin işletici/kurucu-işletici şirketinden temin edilecek Faaliyet Ruhsatı Müracaat Formu ve bir fotokopisi.

*2- Müracaatçı ve serbest bölgede yapacağı faaliyet hakkında tanıtıcı bilgi,

*3- İmza sahibinin yetki belgesi ve imza sirküleri ile (varsa) firma temsilcisinin yetki belgesi ve imza beyannamesi,

*4- Müracaatçı firmanın kuruluş ilanı ile son sermaye ve ortaklık yapısının yayımlandığı Türkiye Ticaret Sicil Gazeteleri ve Ticaret ve/veya Sanayi Odası kaydı (Yabancı firmalar için kendi ülkelerinde geçerli olan kuruluş belgesinin Türkiye’nin o ülkedeki temsilciliğince onaylı örneği),

*5- Firmanın son üç yıla ilişkin bilançosu, kar ve zarar cetveli,

*6- Müracaat ücretinin Merkez Bankası’na yatırıldığını gösterir banka dekontunun aslı ve bir fotokopisi,

*7- (Varsa) Son üç yılda Türkiye’ye getirilen döviz tutarını gösterir belgeler,

*8- Banka, sigorta, kıyı bankacılığı ve finansal kiralama kuruluşları için Hazine Müsteşarlığı’ndan (Banka ve Kambiyo Genel Müdürlüğü) alınan izin belgesi,

*bir dilekçe ile birlikte iadeli taahhütlü olarak doğrudan Dış Ticaret Müsteşarlığı Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü 06510 Emek / ANKARA – TÜRKİYE adresine gönderilebileceği gibi ilgili Serbest Bölge Müdürlüğüne de teslim edilebilir.

*Genel Müdürlükçe yapılan inceleme sonucu Faaliyet Ruhsatı alması uygun görülen firmalar 30 gün içerisinde; açık alan kiralayacak iseler serbest bölge işletici/kurucu işletici firması ile, hazır işyerlerinden birini kiralayacak iseler bölgede kiralama ruhsatına sahip herhangi bir kuruluş ile kira sözleşmesi yaparlar. *

Arazisi özel sektöre ait bazı serbest bölgelerde ise firmaların arazi veya işyeri satın alması da mümkün bulunmaktadır. Genel Müdürlükçe yapılan inceleme sonucu Faaliyet Ruhsatı alması uygun görülen firmalar 30 gün içerisinde; arazi veya işyeri satın alacak iseler, serbest bölge işletici/kurucu işletici firması ile satış sözleşmesi yaparlar.

İlgili Serbest Bölge Müdürlüğünce onaylanmış sözleşmenin bir sureti Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü’ne iletilir. Genel Müdürlükçe verilen süre içerisinde kira/satış kontratı yapanlar adına Faaliyet Ruhsatı düzenlenir.

*Yatırımcı kullanıcılar, Faaliyet Ruhsatını aldıktan sonra, Bölge Müdürlüğüne müracaat ederek, hazırlatmış oldukları inşaat projelerini uygulamak üzere "İnşaat Ruhsatı" alırlar. İnşaat çalışmalarını bitirdikten sonra "İskan Ruhsat"larını alarak ticari faaliyetlerine başlarlar.

Faaliyet Ruhsatı alması uygun görülmeyenlere ise, Faaliyet Ruhsatı için ödedikleri müracaat ücretleri iade edilir.

Serbest bölgelerde faaliyette bulunacak bütün gerçek ve tüzel kişiliğe sahip Türkiye’de faaliyet gösteren firmaların, serbest bölgedeki faaliyetlerini oluşturacakları şubeleri aracılığı ile yapmaları zorunludur. Bu durumda merkez firmanın son üç yıla ait bilançolarının incelenmesi sırasında sermaye yapısı ve karlılık durumu gibi hususlar gözönünde bulundurulacaktır.

*Serbest bölgede faaliyet gösterecek şubenin ticari faaliyete başlayabilmesi için mutlaka sermaye tahsis edilecek ve işletme gideri öngörülecektir.

* Serbest bölgelerde faaliyette bulunacak bütün gerçek ve tüzel kişiliğe sahip firmaların faaliyet alanlarının serbest bölgeler ile sınırlı olması halinde bile, ticaret sicili kayıtlarının bulunması zorunludur.

*Yurt dışında yerleşik kişi ve kuruluşlar da kendi ülkelerindeki ticaret sicil kayıtlarını ibraz etmek zorundadırlar. Ancak, yurt dışında yerleşik kişilerin serbest bölgeleri adres göstererek serbest bölgede faaliyet göstermesi halinde Yabancı Sermaye Mevzuatına göre izin almaları, ticaret sicil kayıtlarını yaptırmaları ve bu ticaret sicil kaydı ile müracaatta bulunmaları gerekmektedir.

Serbest Bölge Gelirleri ve Tahsilat Yapılmayacak Haller

Madde 41- Özel hesabın gelirleri aşağıdaki kalemlerden oluşur:

a. Ruhsatlar ve izin belgeleri karşılığı tahsil edilecek, 11 inci maddeye istinaden belirlenen ücretler:

1. Faaliyet ruhsatı almak için Genel Müdürlüğe yapılacak müracaatlarda alınacak faaliyet ruhsatı müracaat ücretleri,

2. Faaliyet ruhsatının kaybedilmesi, yıpranması ve diğer nedenlerle yeniden düzenlenmesi halinde alınacak ücretler,

3. Açık alan kullanma ruhsatı almak için Bölge Müdürlüğüne yapılacak müracaatlarda alınacak ücretler,

4. Depo kullanma belgesi almak için Bölge Müdürlüğüne yapılacak müracaatlarda alınacak ücretler,

5. Giriş izin belgesinin düzenlenmesi karşılığında alınacak ücretler ile bu belgenin ve özel izin belgesinin kaybedilmesi nedeniyle yeniden düzenlenmesi durumunda alınacak ücretler, peşin olarak özel hesaba yatırılır.

b. Bölgelere giren ve çıkan mallar üzerinden tahsil edilecek binde 5 ücretler:

1. Yurtdışından bölgeye getirilen malların CIF değeri üzerinden binde 5 oranında alınacak ücretler,

2. Bölgeden Türkiye’ye çıkarılan malların CIF değerleri üzerinden binde 5 oranında alınacak ücretler,

3. Kullanıcının kendisine ait olmayan, bakım, onarım veya tamir maksadıyla bölgeye geçici olarak getirilen malların bölge içinde gördüğü hizmet dolayısıyla yaratılan katma değeri üzerinden alınacak binde 5 oranındaki ücretler,

4. Kullanıcının kendisine ait olmayan, fason imalat amacıyla bölgeye geçici olarak getirdiği malların bölgede işçilik gördükten veya daha ileri derecede işçilik görmek üzere Türkiye’ye çıkarılıp geri getirildikten sonra bölgeden nihai çıkışında bölgede ve Türkiye’de yaratılan katma değer üzerinden binde 5 oranında alınacak ücretler,

5. Kullanıcının kendisine ait olmayan, bakım, onarım veya tamir maksadıyla bölgeye yurtdışından geçici olarak getirilen mallar ile bölgedeki bina, tesis ve demirbaşların bakım, onarım veya tamirinde kullanılmak üzere yurt dışından geçici olarak getirilen araç, gereç ve ekipmanların, 58 inci maddede belirtilen süre içerisinde bölge dışına çıkarılmaması halinde bu malların CIF değeri üzerinden binde 5 oranında alınacak ücretler,

6. Bakım ve onarım amacıyla bölgeden Türkiye’ye çıkarılan kullanıcılara ait demirbaş ve yatırım mallarının 12 ay içinde bölgeye getirilmemesi halinde çözülen, 58 inci maddenin 2 nci fıkrasında belirtilen ve söz konusu malların defter ve belgelerde kayıtlı değerleri üzerinden binde 5 oranında alınacak teminatlar,

7. Sergilenmek, fuarlarda teşhir edilmek veya işlem görmek üzere bölgeden Türkiye’ye geçici olarak gönderilen, Türkiye’den satın alınarak bölgeye getirilen ancak, sipariş ve evsafına uygun olmadığı için değiştirilmek veya işlem görmek üzere bölgeden Türkiye’ye çıkarılan malların 12 ay içerisinde bölgeye getirilmemesi halinde çözülen, 58 inci maddenin 2 nci fıkrasında belirtilen ve söz konusu malların CIF değerleri üzerinden binde 5 oranında alınacak teminatlar, * peşin olarak özel hesaba yatırılır.

c. Serbest bölgeyi işleten gerçek veya tüzel kişilerle yapılacak sözleşmeler uyarınca tahsil edilecek ücretler:

1. İşleticilerin yıllık net karları üzerinden alınan sözleşmede belirtilen orandaki kar payları yıl sonu döviz alış kurundan hesaplanarak ABD Doları cinsinden ait olunan dönemi takip eden yılın 5 inci ayının son iş günü mesai bitimine kadar,

2. İşletici ve B.K.İ.’lerin, bölgenin işletilmesi veya kurulup işletilmesi ile ilgili faaliyetleri sonucu tahakkuk eden net aylık gelirleri üzerinden yüzde 4 oranında alınacak ücretler takip eden ayın 20 nci günü mesai bitimine kadar,

3. Hazine arazisi üzerinde kurulu serbest bölgelerde faaliyet ruhsatı verilmesi uygun görülen gerçek veya tüzel kişilere açık alanların kiraya verilmesi halinde, kira bedelleri 8 inci

madde kapsamında yapılan kira sözleşmesinde öngörülen sürelerde işletici veya B.K.İ. tarafından tahsil edilir. Tahsil edilen kira bedellerinin işletici tarafından yüzde 90′ı, B.K.İ. tarafından yüzde 63′ü işletme veya kuruluş ve işletme sözleşmelerinde belirtilen süreler içerisinde,

4. Hazineye ait bina ve tesisler ile faaliyet ruhsatının iptali veya süresinin sona ermesiyle Hazineye intikal eden bina ve tesislerin işletici veya B.K.İ.’ce kiraya verilmesi halinde tahsil edilen kira bedellerinin işletici veya B.K.İ. tarafından yüzde 90′ı işletme veya kuruluş ve işletme sözleşmelerinde belirtilen süreler içerisinde,

5. Özel mülkiyete ait arazi üzerinde kurulu serbest bölgelerde B.K.İ.’nin kiraya verdiği arazi ve işyerlerinin tahakkuk eden brüt kira gelirlerinden yüzde 4 aylık gelir payı ve sattığı arazi ve işyerlerinden elde ettiği net gelirlerden yüzde 4 aylık gelir payı takip eden ayın 20 nci günü mesai bitimine kadar,

6. İşletici, B.K.İ. ve kullanıcıların Yönetmelik hükümlerine, işletme veya kuruluş ve işletme sözleşmelerine aykırı olarak taahhütlerini zamanında veya hiç yerine getirmemeleri halinde tahsil edilecek cezai şart, masraf ve faizler tahsili müteakiben, özel hesaba yatırılır.

d. Kanunun 7 nci maddesinin (d) bendinde belirtilen diğer gelirler:

1. Kullanıcıların hizmet faaliyetleri sonucunda düzenledikleri faturada belirtilen tutar üzerinden binde 5 oranında alınacak ücretler peşin olarak,

2. Bankaların ve sigorta kuruluşlarının faaliyetleri nedeniyle elde ettikleri gelirlerinden – yapmış oldukları bütün muameleler nedeniyle kendi lehlerine nakden veya hesaben tahakkuk eden paralardan- binde 5 oranında alınacak paylar üçer aylık dönemler itibariyle Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarının 20 nci günü mesai bitimine kadar,

3. Bölge Müdürlüğü tarafından kullanıcılara kiralanan arazi ve binalardan elde edilecek kira bedelinin tamamı,

4. Herhangi bir nedenle Hazineye intikal eden menkullerin satışından, gayrimenkullerin kullanım hakkının süreli olarak devrinden elde edilecek gelirler,

5. Genel Müdürlük veya Bölge Müdürlüklerince bastırılan ve satış yoluyla dağıtımına karar verilen her nevi basılı kağıt veya yayınların bedeli,

6. Satın alma ve satışlar nedeniyle yapılan sözleşmelerde belirtilen cezai şart, masraf ve faizler,

7. Faaliyet ruhsatı almak için Genel Müdürlüğe yapılan müracaatlarda, Genel Müdürlüğün uygun görüş yazısından sonra 30 gün içerisinde faaliyet ruhsatı almaktan vazgeçilmesi halinde alınacak ücret, özel hesaba yatırılır.

Bölge Müdürlüklerince hiçbir suretle kasaya gelir tahsil edilemez. Tüm gelir tahsilatları bankalar nezdinde açılan hesaplar aracılığı ile yapılır.

Aşağıdaki hallerde özel hesaba tahsilat yapılmaz:

Türkiye’den bölgeye getirilen mallardan, bölgeden yurtdışına çıkarılan mallardan, bölge içi satışlardan, imha veya tasfiye edilmek üzere bölgeden çıkarılan ve tahlil ve numune amacıyla bedelsiz olarak getirilen veya götürülen mallardan, yatırım ve tesis safhasında kullanılmak üzere getirilen mallardan, tevsi ve kapasite artırmak amacıyla getirilen mallardan binde 5 ücret alınmaz.

Kullanıcının kendisine ait olmayan bakım ve onarım maksadıyla bölgeye geçici olarak getirilen mallardan, bölgedeki bina, tesis ve demirbaşların bakım, onarım veya tamirinde kullanılmak üzere bölgelere geçici olarak getirilen araç, gereç ve ekipmandan ve fason üretim amacıyla getirilen mallardan, bu maddenin (b) bendinin 3 üncü ve 4 üncü alt bendleri saklı kalmak kaydıyla, binde 5 ücret alınmaz.

Kapalı alan inşaatının tamamlanması, ek yatırım yapılması, üretim konusunda faaliyet ruhsatı sahibi kullanıcıların üretimde kullanacakları yatırım mallarının girişi, makine ve teçhizatın yenilenmesine ilişkin mal girişleri veya kapasite artırımına yönelik yeni makine, teçhizat ve ofis makineleri girişi yatırım ve tesis safhasında yapılan mal girişi olarak kabul edilir. Yatırım ve tesis kapsamında mal girişlerine ilişkin denetim Bölge Müdürlüğünce yapılır.

*

1. İşletici veya B.K.İ. ayrı faaliyet ruhsatı almak ve ayrı muhasebe kayıtları tutmak kaydıyla Hazine arazisi üzerinde yaptığı veya yaptırdığı bina ve tesisleri kiraya vermek veya bölgede yapılması öngörülen faaliyet konularında faaliyet gösteren kuruluşlara ortak olmak suretiyle elde ettikleri gelirlerden özel hesaba herhangi bir pay ödemez.

*

2. Bölgeden yurtdışına satılan bir malın herhangi bir nedenle geri gelmesi veya yurtdışından bölgeye gelen ancak evsafına uygun olmaması veya bozuk çıkması nedeniyle değiştirilmek veya tamir edilmek üzere mahreç ülkesine iade edilen eşyanın serbest bölgeye getirilmesi halinde binde 5 ücret alınmaz.

Özel Hesap Gelirlerinin İadesi

Madde 42- Aşağıdaki hallerde tahsil edilen özel hesap gelirleri iade edilir:

a. Faaliyet ruhsatı almak için yapılan müracaatlarda; Genel Müdürlükçe müracaat değerlendirildikten sonra faaliyet ruhsatı verilmesinin uygun görülmemesi veya Genel Müdürlüğün uygun görüş yazısından önce firma tarafından müracaattan vazgeçilmesi halinde yatırılmış olan ücretin tamamı,

b. Genel Müdürlüğün uygun görüş yazısından sonra 30 gün içerisinde faaliyet ruhsatı almaktan vazgeçilmesi halinde, 41 inci maddenin (d) bendinin 7 nolu alt bendinde belirtilen ücretin özel hesaba yatırılmasını müteakip yatırılmış olan faaliyet ruhsatı ücretinin tamamı,

c. Serbest bölge kullanıcılarından peşin olarak tahsil edilen kira bedellerinden, faaliyet ruhsatı iptali nedeniyle kira sözleşmesinin fesh edilmesi sonucunda sözleşmeler gereğince iadesi gereken kira tutarları,

d. Fazla alındığı tespit edilen özel hesap gelirleri, geliri doğuran olayın başlangıç tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde, iade edilir.

Özel Hesap Gelirlerinin Takip ve Tahsili

Madde 43- Özel hesap gelirleri 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre aşağıdaki esaslar çerçevesinde takip ve tahsil edilir:

a. Özel hesap gelirlerinin 41 inci maddede belirtilen sürelerde kullanıcı, işletici veya B.K.İ. tarafından ödenmediğinin veya eksik ödendiğinin, gelirleri doğuran olayların başlangıç tarihinden itibaren 3 yıl içinde tespit edilmesi halinde, Bölge Müdürlüğü tarafından hiç ödenmeyen veya eksik ödenen bu tutarların, tebligatın düzenlendiği tarihteki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası döviz satış kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek suretiyle, 1 ay içerisinde Özel Hesaba ödenmesi düzenlenecek bir tebliğname ile ilgililerden istenir.

b. İlgililer belirtilen süre içerisinde yapılan tebligata itiraz edebilirler. Ancak tebligata itiraz edilmesi takibatı durdurmaz.

c. Tebligatın yapıldığı tarihten itibaren 1 ay içerisinde yapılan itirazlar Bölge Müdürlüğünce veya Genel Müdürlükçe bu süre içerisinde değerlendirilerek karara bağlanır.

d. Tebligatın yapıldığı tarihten itibaren 1 ay içerisinde Özel Hesaba ödeme yapılmaması veya eksik ödeme yapılması halinde ödenmeyen tutarların takip ve tahsili için Bölge Müdürlüğünce serbest bölgenin bulunduğu yerdeki vergi dairesine bildirim yapılır.

e. Vergi dairesine yapılacak bu bildirimde; – Alacağın ödenmesi için yapılan tebligatın tarihi, asli alacaklar, fer’i alacaklar ve cezalar ayrı ayrı gösterilir. – Özel hesap gelirlerini ödemeyen gerçek kişi ise nüfus cüzdanının, yabancılarda pasaportunun, tüzel kişi ise ticaret sicil gazetesinin Bölge Müdürlüğünce onaylı fotokopisi gönderilir. İşletici veya B.K.İ. tarafından tahsil edildiği halde işletme veya kuruluş ve işletme sözleşmelerinde belirtilen süreler içerisinde özel hesaba yatırılmayan özel hesap gelirleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde takip ve tahsil edilir.

Gelir ve Harcama Programı

Madde 44- Bölge Müdürlüklerince, bir sonraki yıl için hazırlanacak tahmini gelirgider teklifleri en geç Mayıs ayı sonuna kadar Genel Müdürlüğe intikal ettirilir. Genel Müdürlüğün gelir tahminleri ve özel ödenekten karşılanacak ihtiyaçlarına ilişkin bütçe teklifi ile revize işlemleri yapılan Bölge Müdürlükleri tekliflerinden oluşan plan ve program, Müsteşarlığın bağlı olduğu Bakanın onayına sunulur. Bu programın bir örneği Maliye Bakanlığına bildirilir. Özel ödenek kaydedilen tutarlar, bu programda belirlenen yerlere harcanır. Yıl içerisinde Genel Müdürlük ve Bölge Müdürlüklerine kullandırılması planlanan özel ödenekler arasında yapılacak değişiklikler Genel Müdürlük onayı ile yürürlüğe girer. Yıl içerisinde bu programda yapılacak aktarma ve değişikliklerde Genel Müdürlük yetkilidir.

Özel Ödenek Kaydedilen Tutarlardan Yapılacak Harcama Esasları

Madde 45- Özel ödenek kaydedilen tutarlar, serbest bölgelerin kurulması, bakım ve onarımı, geliştirilmesi, eğitim ve araştırma faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi ile dış ticaretin desteklenmesi amacıyla;

a. Personel yollukları,

b. Hizmet alımları ve kiralar,

c. Tüketim mal ve malzeme alımları,

d. Demirbaş alımları,

e. Makine, teçhizat alımları ve büyük onarımları,

f. Taşıt alımları,

g. Yapı, tesis ve büyük onarım giderleri,

h. Diğer ödemeler,

i. Transferler,

j. Serbest bölge müdürlüklerinde çalışan personelin öğle yemeği bedelinin devletçe üstlenilen kısmının ödenmesi,

k. WEPZA-Dünya Ekonomik İşleme Bölgeleri Birliğinin yıllık üyelik aidatı,

l. İşletici veya B.K.İ.’lerle yapılan işletme sözleşmeleri veya protokoller gereği altyapı, üstyapı tesisleri yapımı ve hizmet satın alınması,

m. Serbest Bölgeler Uygulama Programı yazdırılması, satın alınması veya yazdırılan programların revize ettirilmesi, lisans bedelleri ve bakım giderleri,

n. Kanunun amaçlarına uygun olarak Müsteşarlığın bağlı bulunduğu Bakan tarafından onaylanan her türlü diğer giderler,

1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ve Devlet Harcama Belgeleri Yönetmeliği hükümleri çerçevesinde harcanır.

Harcamalarda saymanlık işlemleri, serbest bölgelerin bulunduğu yerlerdeki saymanlıklar ile Müsteşarlık merkez ödemelerini yapan merkez saymanlığı tarafından yapılır.

Madde 1 – Bu Yönetmeliğin amacı; Serbest Bölgelerin kurulması, yönetilmesi, işletilmesi ve sözkonusu Kanunun 7′nci maddesi ile kurulan Serbest Bölgeleri Tesis ve Geliştirme Fonu’nun tahsilat ve harcama esasları ile bu Fon’a ilişkin diğer hususları düzenlemektir.

Kapsam

Madde 2 – Yönetmelik, 1′inci maddede belirtilen amaçlar;

a. Serbest Bölgelerin yönetilmesi ve işletilmesine dair hususları,

b. Serbest Bölgeler ile ilgili faaliyetlerin tabi olacağı esasları,

c. Faaliyet ruhsatının verilmesi veya iptali ile kullanıcıların sınai ve ticari sicillerinin tutulmasını,

d. Serbest bölgelere giriş, çıkış ve serbest bölgede ikamet ile ilgili hususları,

e. Serbest bölgelerdeki çalışma esaslarını,

f. Fon’a yapılacak ödemelerle, tahsilatı ve Fon’dan yapılacak harcamaların tabi olacağı .

esasları kapsar.

Dış Ticaret Müsteşarlığı bu kapsam dahilinde kalmak kaydıyla, Yönetmelik hükümlerinin uygulamada işlerliğini sağlamak amacıyla genelge/tebliğ çıkarabilir.

Hukuki Dayanak

Madde 3- Bu Yönetmelik, 3274 sayılı Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun ile 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun 7 ve 13′ncü maddelerine dayanılarak hazırlanmıştır.

Kısaltmalar ve Tanımlar

Madde 4- Bu Yönetmelikte;

a. Bakanlık: Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın bağlı olduğu Bakanlığı,

b. H.D.T.M.: Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığını,

c. Genel Müdürlük: Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğünü,

d. Bölge Müdürlüğü : Serbest Bölge Müdürlüğünü,

e. Bölge Kurucusu: Serbest bölge altyapısının yerli veya yabancı özel sektör veya

kamu tarafından yapılması halinde, altyapıyı yapan kuruluşu,

f. İşletici: Serbest bölgenin yerli veya yabancı özel sektör veya kamu tarafından

işletilmesi halinde, bölgeyi işleten kuruluşu,

g. B.K.İ.-Bölge Kurucu ve İşleticisi: Serbest bölgenin özel sektör tarafından

kurulması ve işletilmesi halinde, bölgeyi kuran ve işleten kuruluşu,

h. Fon: Serbest Bölgeleri Tesis ve Geliştirme Fonu’nu,

i. Faaliyet Ruhsatı: Serbest bölgede faaliyette bulunma ruhsatını,

j. Açık Alan Kullanma Ruhsatı: Serbest bölgede sınırlı süreli açık alan

kullanımına izin verme ruhsatını,

k Giriş İzin Belgesi: Serbest bölgeye Giriş İzin Belgesini,

l. Özel İzin Belgesi: Serbest bölgeye iş görüşmesi, ziyaret ve benzerleri gibi kısa

süreli girişler için verilen Özel İzin Belgesini,

m. Bölge: Bakanlar Kurulu Kararı ile yeri ve sınırları belirlenen serbest bölgeyi,

n. Kullanıcı: Faaliyet Ruhsatı alan ve serbest bölgede belli bir işyeri bulunan gerçek

veya tüzel kişiyi,

o. Tarife: Serbest bölgede faaliyet gösteren gerçek ve tüzel kişilere verilen yer ve hizmet

ücretlerini gösterir tarifeyi,

p. Döviz: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nca alım-satım konusu yapılan,

efektif dahil yabancı paralar ile ödemeyi sağlayan her nevi hesap, belge ve vasıtaları

q. Kanun:’ 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu ‘nu,

r. Yönetmelik: Serbest Bölgeler Uygulama Yönetmeliği’ni ifade eder.

DTM, serbest bölgeleri savundu

Dış Ticaret Müsteşarlığı, Maliye’nin serbest bölgelerde vergi muafiyetini kaldırmasının yatırımcıların kazanılmış haklarına zarar vereceğini öngördü.

Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM), Uluslararası Para Fonu’na (IMF) verilen taahhütler doğrultusunda, serbest bölgelerdeki vergi muafiyetlerini kaldırmaya yönelik çalışmalar yapan Maliye Bakanlığı’nın girişimine karşı, serbest bölgeleri savundu. DTM Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü’nün üç ayda bir yayımlanan Türkiye Serbest Bölgeleri konulu raporunda yer alan “Serbest Bölge Vergi Muafiyetleri Üzerine Tartışmalar” başlıklı yazıda, serbest bölgelerdeki vergi yükünün Türkiye’dekinden farklı olmadığı belirtildi.

Ayrıca, Maliye Bakanlığı’nın serbest bölgelerdeki vergi muafiyetlerini kaldırmasının, yatırımcıların kazanılmış haklarına zarar vererek, ulusal ve uluslararası alanda hukuki sorunlara neden olacağına, uygulamanın ABD’ye gümrüksüz mal ihracatı amacıyla kurulması öngörülen nitelikli sanayi bölgesi girişimini de olumsuz etkileyeceğine dikkat çekildi.

* * * *

HUKUKİ VE EKONOMİK SORUNLAR YAŞANABİLİR

* * * * Maliye Bakanlığı’nın, vergi reformu kapsamında, “serbest bögelerle ilgili vergi istisnalarının bir bütün olarak kaldırılması ve yalnızca yüzde 85 ve üstünde ihracat performansı kriterine bağlı bir vergi indirimi” öngördüğü belirtilen yazıda, böyle bir düzenlemenin, kaçınılmaz olarak ulusal ve uluslararası düzeyde hukuki ve ekonomik sorunlar yaşatacağı vurgulandı.

* * * * DTM’ye göre, ihracat performansına bağlı “ayırıcı” bir vergi düzenlemesi, serbest bölgeler rejiminin Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ve Avrupa Birliği (AB) tarafından “zararlı” olarak nitelendirilmesine yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarına da aykırı olacak. Uluslararası kuruluşlara olan taahhütler açısından böyle bir düzenleme uygulanabilir görünmüyor.

* * * * Yazıya göre, böyle bir girişim, yatırımcıların kazanılmış haklarına zarar vererek, yurtiçinde ve uluslararasında yeni hukuki sorunlara yol açacak ve potansiyel yatırımcılara Türkiye’deki yatırım ortamının istikrarı ve güvenilirliği hakkında olumsuz sinyaller gönderecek.

* * * * Halen serbest bölgelerdeki yatırımlarının üçte birinin (yaklaşık 170 milyon ABD doları) doğrudan yabancı sermaye yatırımı olduğu hatırlatılan yazıda, “Şu anda dahi aralarında Ikea, Hugo Boss, Ermenegildo Zegna, Buderus ve Yazaki’nin de bulunduğu bir dizi çok uluslu şirket, serbest bölge yatırımlarını ya iptal etmiş ya da ertelemişlerdir” denildi.

* * * *

14 YILLIK GELİR 300 MİLYON DOLAR

* * * *Serbest bölgelerde, kurulduğu 1988 yılından bugüne kadar 56 milyar dolarlık ticaret hacmi oluştuğu, özel sektörün bu ticaretten elde ettiği ve gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH) bir ilave olarak düşünülmesi gereken kümülatif gayri safi kazancın ise 2.8 milyar dolara ulaştığı belirtilen yazıda, “Serbest bölgelerde yıllık ticaret hacmi 10 milyar doların, yıllık gayri safi kazançta ise 500 milyon doların çok üzerindedir. Bu faaliyetlerin serbest bölgeler olmasaydı da mevcut olacağını gösteren bir veri bulunmamaktadır” görüşüne yer verildi.

* * * * Bütün vergilerden tam mufafiyet bulunsa da serbest bögelerde bütün işlemler üzerinden binde 5 tutarında bir bütçe kesintisi yapılığına işaret edilen yazıda, bu kesintinin, malın giriş ve çıkışında ayrı ayrı yapıldığı için yüzde 1’e ulaştığı, 14 yılda bu şekilde serbest bölgelerden bütçeye 300 milyon doları aşan gelir sağlandığı, bu tutarın da elde edilen gayri safi kazançların yüzde 11’ine denk geldiği kaydedildi.

* * * * Serbest bögelerde her yıl elde edilen bütçe gelirlerinin bölgelerde oluşan yıllık gayrisafi

kazançlara oranının son 5 yılda ortalama yüzde 10.87 olduğu hatırlatılan yazıda, şu görüşe yer verildi:

* * * * “Aynı dönemde Türkiye’nin GSYİH’si içinde toplam doğrudan vergilerin oranı yüzde 8.53 olmuştur. Doğrudan vergilerin büyük bölümü izleyen yıl içinde 3 taksitte ödenirken, serbest bögelerdeki kesintiler, ABD Doları üzerinden ve işlemin gerçekleştiği anda yapılmaktadır. Faaliyet ve işletme giderleri düşünüldüğünde, sektöre bağlı olarak, serbest bögellerdeki kesintilerin şirketlere yükü, yüzde 30-50 vergi yüküne karşılık gelmektedir. Görüldüğü gibi, serbest bögelerdeki vergi yükü, Türkiye’dekinden farklı değildir. Eğer serbest bögeler vergi yükü açısından çok karlı olsaydı, bugün hala yüzde 50 kapasite ile çalışıyor olmazdı.”

* * * *

VERGİ MEVZUATINDAN MUAFİYET YERİNDE OLABİLİR

* * * Yazıda, serbest bölgelerin cazibesinin, vergi muafiyetinden değil, vergi mevzuatından muafiyetten kaynaklandığı vurgulanarak, serbest bölgelerin sağladığı avantajlar konusunda şu bilgiler verildi:

* * * * “Serbest bölgede yatırım yapmanın ardındaki asıl güdü, basit, şeffaf, istikrarlı ve daha az bürıokratik bir ortamda çalışma istekliliğidir. Bölgede faaliyşet gösteren şirketin, yığınla vergi formu doldurması ve karmaşık mevzuatı sürekli izlemesi gerekmez. Ayrıca, döviz cinsinden tutulan bu nedenle firmaları Türkiye’deki yüksek enflasyon ve devalüasyon oranlarından koruyan muhasebe sistemi de bir teşviktir.”

* * * *Yazıda, serbest bölgeler rejiminde vergisel açıdan yapılacak değişikliğin, birçok yatırımcının sadece serbest bölgeden değil, Türkiye’den de kaçmasına neden olacığı uyarısında bulunulurken, mevcut yatırımcıların ya yurtdışına gideceği ya da kayıtdışına yönelebileceğine işaret edildi.

* * * *

MALİYE’YE CEZALANDIRMA ELEŞTİRİSİ

* * * *DTM’nin raporundaki yazıda, Maliye Bakanlığı’nın söz konusu çalışma ile serbest bögelerde kayıt altında çalışan 3 bin 200 şirket ve 28 bin çalışanı cezalandırdığı belirtilerek, bakanlığa, “kayıtlı şirketler üzerindeki yükü artırmak yerine, kayıtdışı ekonomiye yönelmesi, vaktini ve enerjisini vergi toplama verimliliğini artıracak etkili yollar bulmaya yoğunlaştırma” çağrısında bulunuldu.

* * * * Yazıda ayrıca, OECD Mali İşler Komitesi’nde Türkiye’nin Maliye Bakanlığı tarafından temsil edildiği hatırlatılarak, bu komiteye bilgi sunumunun yetersiz olması nedeniyle, Türk serbest bölge rejiminin bir dönem “zararlı vergi uygulamaları” listesinde yer aldığı belirtildi. Ancak daha sonra verilen bilgiler ve yapılan değerlendirmeler sonucunda, Türk serbest bölgeleri rejimi “zararlı vergi rekabeti” kriterlerinin dışında kaldı ve listeden çıkarıldı.

DIŞ TİCARET HACMİMİZİN % 10’ U SERBEST BÖLGELERDEN…

Erkut DURAN

Serbest Bölge Genel Müdürü

Türkiye Cumhuriyetinin ekonomik perspektifinde 80’lerde yaşanan önemli dönüşümler ile başlayan ihracata dayalı büyüme modeli ile birlikte serbest bölgeler kurulması fikri Türkiye gündemine gelmiş ve 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu 1985 yılında yürürlüğe girmiştir.

Bu kanunun 1.maddesinde de belirtildiği üzere, Serbest Bölgelerin Kuruluş Amaçlarını kısaca;

Dış finansman ve ticaret imkanlarından daha fazla yararlanmak

Türkiye’de ihracat için yatırım ve üretimi artırmak,

Yabancı sermaye ve teknoloji girişini hızlandırmak,

Ekonominin girdi ihtiyacını ucuz ve düzenli bir şekilde temin etmek,

şeklinde özetlemek mümkündür.

Bölgelerimiz, ülkeye yabancı sermaye ve yeni teknolojilerin getirilmesine imkan sağlayacak uygun zeminin yaratılması, sanayicinin ihtiyaç duyduğu bazı hammadde ve ara malların kolaylıkla, istenilen miktarda ve zaman kaybı olmadan temin edilebilmesi ve sağlanan teşvik ve avantajlarla düşük maliyetli mal üretimi ve ihracı işlevlerini görmenin yanısıra, Türkiye dığından gelen malların transit olarak diğer ülkelere satımı, yeni istihdam olanaklarının yaratılması ve Türk ihraç ürünlerinin ihracatını kolaylaştırması ve hızlandırması açısından bir basamak olmaktadır.

Serbest Bölgeler Kanunu’nun ilk uygulamaları 1987’de kamu arazisi üzerine ve altyapı harcamaları da devlet tarafından karşılanan Mersin ve Antalya Serbest Bölgeleri olmuştur. Daha sonra, Serbest Bölgeleri Tesis ve Geliştirme Fonu’nun genel bütçe içine alınmasıyla, daralan mali imkanlar çerçevesinde serbest bölgelerin özel sektör firmaları tarafından da kurulabileceği fikri olgunlaşmış ve 1990 yılında faaliyete geçen Ege ve İstanbul Atatürk Havalimanı Serbest Bölgeleri’nin ardından 1992’de faaliyete geçen Trabzon Serbest Bölgesi de kamu arazisi üzerinde kurulmuştur. 1995 yılında faaliyete başlayan İstanbul Deri Serbest Bölgesi’nin kuruluşundan bugüne kadar arazisi de özel sektöre ait olan Serbest Bölge Modeli’ne gidilmiş ve Serbest Bölge Yatırımları için özel sektör kaynaklarının kullanılması politika haline getirilmiştir. Bu bölgeleri izleyen Doğu Anadolu, Mardin, İMKB Uluslararası Menkul Kıymetler, İzmir Menemen Deri, Rize, Samsun ve İstanbul Trakya (Çatalca) Serbest Bölgeleri’nin de faaliyete geçmesiyle halihazırda ticari faaliyetlerine devam eden bölgelerimizin sayısı 13’e ulaşmıştır. Bakanlar Kurulu kararı ile yer ve sınırları belirlenmiı ancak henüz faaliyete geçmemiş Adana-Yumurtalık, Kayseri, Trakya (Çorlu) ve Gaziantep Serbest Bölgeleri ile proje çalışmaları devam eden Kocaeli, Burda ve Şanlıurfa Serbest Bölgeleri’nin de ticari faaliyete geçmesi ile 2000’li yıllarda 20 kadar Serbest Bölge faal hale gelecektir.

Dış Ticaret Müsteşarlığı Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü olarak hedefimiz, faaliyette bulunan serbest bölgelerimizin etkinliğinin artırılmasını temin etmek, kurulma çalışmaları devam eden bölgelerin hazırlıklarını biran önce tamamlayarak ülke ekonomisine kazandırmak ve yeni Serbest Bölge kuruluşundan çok önceliği, mevcut serbest bölgelerin daha etkin çalıştırılmasının sağlanmasına vererek, serbest bölgelerimizin tam kapasiteyle çalıştırılması, bölgelerin alt ve üst yapı olanaklarının maksimum düzeyde iyileştirilmesidir.

Halihazırda serbest bölgelerimizde 1541 yerli, 314 yabancı toplam 1855 firma bulunmakta olup, 15000 kişiye istihdam sağlanmaktadır.

Serbest bölgelerde 1997 sonu itibariyle toplam ticaretin %21’i AB üyesi ülkeler, %3’ü Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi ülkeler, %8’i diğer OECD üyesi ülkeler, %4’ü İslam ülkeleri, %4’ü Türki Cumhuriyetler, %50’si Türkiye ve %10’u da diğer ülkeler ile gerçekleştirilmiştir.

Serbest bölgelerde gerçekleştirilen ticaret hacmi sektörel bazda incelendiğinde ise; tarım ürünlerinin %20, Madencilik ve Taşocakçılığı ürünlerinin 51 ve Sanayi ürünlerinin %79’luk pay aldığı görülmektedir.

Serbest bölgelerimiz, ilk faaliyete geçtikleri 1987 yılından bu yana ticaret hacimlerini devamlı olarak artırmış ve 1997 yılı itibariyle bir önceki yılın aynı dönemine göre %57’lik bir artışla 5,5 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşmışlardır. 1998 yılı ilk 5 ayında 3 milyar dolara yaklaşan Serbest Bölgeler ticaret hacminin, kuruluş çalışmaları devam eden diğer Serbest Bölgeler ile birlikte yıl sonunda Türkiye’nin dış ticaret hacminin %10’una ulaşması beklenmektedir.

Türkiye Serbest Bölgeleri, bulundukları coğrafi konum ve yerel ekonominin ihtiyaçları doğrultusunda ihtisaslaşmaya yönelmişlerdir. örneğin,

? Mersin Serbest Bölgesi Tekstil, Hafif sanayi ve daha ziyade Gıda olmak üzere alım satımı,

? İstanbul Atatürk Havalimanı Serbest Bölgesi Yazılım, Ticaret,

? Ege Serbest Bölgesi Yüksek Teknoloji,

? Adana-Yumurtalık Serbest Bölgesi Ağır Sanayi Yatırımları,

? İzmir Menemen Deri Serbest Bölgesi, deri üzerine yoğunlaşmışlardır.

Dünya Serbest Bölgeleri özellikle son yıllarda fonksiyonları itibariyle de değişik uygulamalara sahne olmaktadır. örneğin Tayvan, Kore ve Amerika Birleşik Devletleri gibi başarılı Serbest Bölge uygulamalarına sahip ülkelerde, klasik Serbest Bölge kavramının dışına çıkılmış, ihtisaslaşma ve yüksek teknolojiye yönelik uygulamalara geçilmiştir. Yüksek kalitede olan ve yüksek katma değer yaratan ürünlerin gelişmiş teknolojiyle üretildiği teknoparklar buna iyi bir örnek teşkil eder.

Dünyadaki bu yeni trendde paralel olarak, Ege Serbest Bölgesi’nde de bir teknoloji merkezinin kurulması çalışmalarına başlanılmıştır. Ayrıca, yüksek teknoloji ve bilimsel araştırmayı teşvik etmeyi amaçlayan ve dünyanın bu bölgesindeki ilk örnek olarak uygulamaya konan Uzay Kampı Projesi de Ege Serbest Bölgesi’nde hayata geçirilmiştir.

Türkiye Serbest Bölgeleri, Avrupa’daki pazarlara olduğu kadar Ortadoğu, Akdeniz Havzası ve Kuzey Afrika’daki pazarlara girmek isteyen firmalara da büyük iş imkanları sunmaktadır. Serbest bölgelerde kullanıcı firmalar için depolama, üretim, alım-satım, montaj-demontaj, bakım-onarım, bankacılık ve sigortacılık gibi geniş faaliyet alanları bulunmaktadır.

Simdi sizlere Serbest Bölgeler’de sağlanan bazı teşvik ve avantajlardan sözetmek istiyorum;

Serbest Bölgeler Gümrük Hattı dışında sayılır. Bu bölgelerde vergi, resim, harç, gümrük ve kambiyo mükellefiyetlerine dair mevzuat hükümleri uygulanmaz, serbest bölgelerde mal ve hizmetlere ilişkin faaliyetler katma değer vergisinden istisna edilmiştir.

2- Serbest dolaşım halindeki malların bu nitelikleri, serbest bölgelerde bulundukları süre zarfında askıya alınır. Bu malların Türkiye’ye ithalinde ise yalnızca bölgede yaratılan katma değer üzerinden KDV tahsil edilir.

3- Serbest dolaşımdaki eşyanın hariçte işleme rejimi kapsamında serbest bölgelerde işlenmesini müteakip Türkiye’ye ithalinde tam muafiyet uygulanır.

4- Ticaret politikası önlemlerine tabi üçüncü ülke meneili mallar herhangi bir izne tabi olmaksızın serbest bölgelere getirilebilir.

5- Serbest bölge faaliyetlerinden elde edilen kazanç ve gelirler hiçbir izne ve vergiye tabi olmaksızın yurtdışına veya Türkiye’ye transfer edilebilir.

6- Türkiye’deki tam ve dar gerçek ve tüzel kişilerin serbest bölgelerdeki faaliyetleri dolayısıyla elde ettikleri kazanç ve iratlar, Türkiye’nin diğer yerlerine getirildişinin kambiyo mevzuatına göre tevsiki halinde de gelir ve kurumlar vergisinden muaftır.

7- İşçi ücretlerinden SSK primi dışında herhangi bir kesinti yapılmaz.

8- Serbest bölgeler ile Türkiye’nin diğer yerleri arasında yapılacak ticaret, dış ticaret rejimine tabidir. Serbest bölge ile diğer ülkeler ve Serbest Bölgeler arasında dış ticaret rejimi uygulanmaz.

9- Bir serbest bölgenin faaliyete geçmesinden itibaren 10 yıl süreyle grev ve lokavt uygulanmaz. Ancak bu süre içinde toplu iş sözleşmesi üzerinde çıkacak menfaat uyuşmazlıkları Yüksek Hakem Kurulu’nca karara başlanır.

10- Fiyat, kalite ve standartlarla ilgili olarak kamu kurum ve kuruluşlarına, kanunlarla ve diğer mevzuatla verilen yetkiler, serbest bölgelerde uygulanmaz. Bölgedeki faaliyetlerle ilgili her türlü ödemeler dövizle yapılır.

11- İşletici kuruluşlar ve kullanıcılar yatırım ve üretim safhalarında Bakanlar Kurulu’nca belirlenen teşviklerden yararlandırılabilirler.

12- Diğer birçok ülkedeki serbest bölgelerden farklı olarak, özellikle ekonominin girdi ihtiyacının ucuz ve düzenli olarak temin edilebilmesi açısından Türkiye serbest bölgelerinden Türkiye’ye yönelik mal satışlarına ve takas ticaretine kısıtlama getirilmemiştir.

13- Faaliyet ruhsatı süresi; hazır işyeri kiralamak suretiyle faaliyet gösterecek kiracı kullanıcılar için 10 yıl, bölgede kendi işyerlerini inşa etmek suretiyle faaliyet gösterecek yatırımcı kullanıcılar için 20 yıldır.

Ancak, bu süre üretim konusunda faaliyet gösteren kullanıcılardan kiracı kullanıcılar için 15 yıl, yatırımcı kullanıcılar için ise 30 yıldır.

Daha uzun süreli faaliyet ruhsatı taleplerinin proje bazında özel olarak değerlendirilmesi ve uygun görülmesi halinde, 49 yıl için 100.000 USD, 99 yıl için 250.000 USD ücret alınmaktadır.

14- Serbest bölgeler AB ve Ortadoğu pazarlarının yakınında, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki gelişmiş tesislere sahip büyük liman ve uluslararası havaalanlarına, karayolu ağlarına, kültür, turizm ve eğlence merkezlerine yakın yerlerde kurulmuşlardır.

15- Serbest bölgelerin altyapısı gelişmiş ülkelerdeki benzerleri ile aynı standarttadır. Açık ve kapalı alan kiraları benzerlerine göre düşüktür.

16- Serbest bölgelerimizde sağlanan teşvik ve avantajlardan yerli ve yabancı tüm firmalar eşit olarak yararlanır.

Türkiye-AB Gümrük bölgesinden serbest bölgelere veya serbest bölgelerden Türkiye-AB Gümrük bölgesine yönelik mal ticareti konusunda ülkemizde halihazırda yürürlükte bulunan mevzuat, AB Gümrük koduna paralel hükümler ihtiva etmektedir.

Diğer taraftan, 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu’nun 8. maddesi ile Serbest Bölge ile Türkiye’nin diğer yerleri arasında yapılacak ticaretin dış ticaret rejimine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ayrıca, 1615 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Serbest Bölgeler’in Türkiye Gümrük Bölgesi’nin parçaları olmakla beraber,

A- Serbest dolaşımda olmayan eşyanın herhangi bir gümrük rejimine tabi tutulmamak ve serbest dolaşıma girmemek kaydıyla konulduğu, gümrük vergileri ile ticaret politikası önlemlerinin ve kambiyo mevzuatının uygulanması bakımından Türkiye gümrük bölgesi dışında olduğu kabul edilen;

B- Serbest dolaşımdaki eşyanın ise çıkış rejimi hükümlerine tabi tutularak konulduğu yerler olduğu hükme bağlanarak Gümrük Birliği sürecinde AB mevzuatına gerekli yakınlaşma sağlanmıştır.

Serbest bölgeye getirilen serbest dolaşımlı malların serbest bölgelerden Türkiye’ye veya AB üyesi ülkelere girişinde gümrük vergisi ödenmez. Ayrıca, üçüncü ülke meneili malların serbest bölgeye girişinde de gümrük vergisi ödenmesi sözkonusu değildir.

Serbest bölgelerimizden Türkiye’ye yönelik mal ticaretinde ise;

Malın bünyesinde üçüncü ülke meneili ve kotaya tabi mal bulunması halinde,

? öncelikle ticaret politikası önlemleri uygulanır.

? Malın OGT üzerinden gümrük vergisi tahsil edilir.

Malın bünyesinde üçüncü ülke meneili ancak kotaya tabi olan mal bulunmaması halinde,

? Malın OGT üzerinden gümrük vergisi tahsil edilir.

Türkiye serbest bölgelerinden AB’ye yönelik mal ticaretinde;

? Serbest bölgelerden Türkiye’ye veya AB meneili ürünler ile Türkiye’de serbest dolaşım durumunda bulunan ürünler A.TR Belgesi düzenleyerek AB’ye gönderilebilir.

? Üçüncü ülke meneili ürünler ise ortak Gümrük Tarifesi’nde belirtilen oran üzerinden Serbest Bölge Gümrük Müdürlüğü’ne Gümrük Vergisi ödenerek serbest dolaşıma geçirildikten sonra A.TR Belgesi düzenlenerek AB’ye gönderilebilir.

Dış Ticaret Müsteşarlığı, Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü, Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki ülkelere, bu ülkelerde Serbest Bölgeler Kurulması konusunda her türlü proje ve teknik yardımı sağlamakta ve yasal düzenlemelerin oluşturulması konusunda yardımcı olmaktadır.

Serbest bölgelerimiz, kazandıkları tecrübeler ve deneyimler ile diğer ülkeler için örnek teşkil edecek hale gelmiştir. Bugün Moldova Serbest Bölgeleri’nin ve özbekistan Serbest Bölgeleri’nin kurulmasında Serbest bölge kurucu ve işleticisi şirketlerimizin öncülük etmesi ve özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve diğer Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi ülkeler ile Nijerya, Cezayir gibi bazı Afrika ülkelerine, serbest bölgelerini oluşturmalarında verilen danışmanlık hizmetleri vermemiz, serbest bölgelerimizin uluslararası başarılarından bazılarıdır.

Ayrıca, 1991 yılından beri üyesi olduğumuz ve Birleşmiş Milletler Sınai Kalkınma örgütü tarafından kurulan Dünya Serbest Bölgeler Birliği çok kısa bir geçmişi olmasına rağmen serbest bölgelerini dünyadaki başarılı serbest bölge uygulamaları arasında saymaktadır.

Sözlerime son verirken, uluslararası standartlarla rekabet edebilir altyapı imkanı, uygun işgücü ve düşük fiyatlarda arazi kiralama olanağı, daha az bürokrasi, kırtasiyecilik ve vergisiz ortam gibi cazip teşvikler sunan Türkiye serbest bölgelerinde, genç işadamalarımızı münferiden veya yabancı sermayeyle ortak yatırım yapmaya davet ediyor ve bu konuda gelebilecek her teklife açık olduğumuzu yinelemek istiyorum.

TÜRKİYE SERBEST BÖLGELERİ

2000 yılı sonu itibariyle ticari faaliyette olan serbest bölge sayısı 17’dır. Türkiye’de ihracat için yatırım ve üretimi artırmak, yabancı sermaye ve teknoloji girişini hızlandırmak, ekonominin girdi ihtiyacını ucuz ve düzenli bir biçimde temin etmek, dış finansman ve ticaret imkanlarından daha fazla yararlanmak üzere çıkarılan 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanununun 1985 yılında yürürlüğe girmesinden sonra, 1987 yılında Mersin ve Antalya Serbest Bölgeleri ilk serbest bölgeler olarak açılmıştır. 2000 yılı sonu itibariyle ticari faaliyette olan serbest bölge sayısı ise 17’ye ulaşmıştır.

2000 yılında Türkiye’deki serbest bölgelerin toplam ticaret hacmi 11,3 milyar dolardır. Türkiye’de serbest bölge uygulamalarının başlatıldığı 1988 yılında serbest bölgelerin ticaret hacmi 153 milyon dolar iken, 2000 yılında serbest bölgelerde gerçekleştirilen ticaretin hacmi 11,3 milyar dolara yükselmiştir. 1988-2000 yılları arasında tüm serbest bölgelerde gerçekleştirilen toplam ticaretin hacmi ise 43,7 milyar dolar olmuştur. Diğer taraftan, serbest bölgelerde, 2000 yılı sonu itibariyle 2.325’i yerli, 450’si yabancı olmak üzere toplam 2.775 firma faaliyet göstermekte olup, yaklaşık 19.830 kişiye doğrudan istihdam imkânı sağlanmıştır.

TABLO 42 : SERBEST BÖLGELERDE TİCARET HACMİ (Milyon Dolar)

* 1988-1997 1998 1999 2000

Türkiye’den Bölgelere 2.897 876 855 983

Bölgelerden Türkiye’ye 5.939 3.005 3.194 4.748

Yurt Dışından Bölgelere 5.345 2.816 2.774 4.396

Bölgelerden Yurt Dışına 2.607 1.022 1.064 1.174

TOPLAM 16.788 7.719 7.887 11.301

Kaynak: Dış Ticaret Müsteşarlığı, Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü

ŞEKİL 11 : SERBEST BÖLGELERİN YILLAR İTİBARİYLE TOPLAM TİCARET HACİMLERİ

2000 yılında, bölgelerde yapılan ticaretin yüzde 42’sini Türkiye’ye yapılan ihracat oluşturmaktadır. Serbest bölgelerde 2000 yılında gerçekleştirilen ticaretin yüzde 50,7’si Türkiye ile yapılırken, Türkiye ile bölgeler arasındaki bu ticaretin yüzde 83’ünü bölgelerden Türkiye’ye yapılan ihracat oluşturmaktadır. Böylece, serbest bölgelerden Türkiye’ye gerçekleştirilen ihracatın bölgelerde yapılan toplam ticaretin yüzde 42’sine ulaştığı görülür. Diğer taraftan, 2000 yılında, serbest bölgelerde yapılan ticaretin, yüzde 29,3’ü AB ülkeleri ve yüzde 7,0’si AB üyesi olmayan OECD ülkeleri olmak üzere, yüzde 36,3’ü OECD ülkeleri ile gerçekleştirilmiştir.

TABLO 43: SERBEST BÖLGELER 2000 YILI TİCARET HACMİNİN ÜLKE GRUPLARINA GÖRE DAĞILIMI (Milyon Dolar)

ÜLKELER Bölgelere İthalat % Pay Bölgelerden İhracat % Pay Toplam % Pay

I.OECD Ülkeleri 3.376 62,8 722 12,2 4.098 36,3

A. AB Ülkeleri 2.681 49,8 628 10,6 3.309 29,3

B. Diğer OECD Ü. 694 12,9 95 1,6 789 7

II. Diğer Avrupa Ülk. 28 0,5 30 0,5 59 0,5

III.Türk Cumh. 104 1,9 92 1,6 197 1,7

IV. Diğer Eski SSCB 176 3,3 70 1,2 246 2,2

V.İslam Ülkeleri 143 2,7 141 2,4 284 2,5

VI.Diğer Ülkeler 569 10,6 118 2 687 6,1

VII.Türkiye 983 18,3 4.748 80,2 5.731 50,7

TOPLAM 5.379 100 5.921 100 11.302 100

Kaynak: Dış Ticaret Müsteşarlığı, Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü

Serbest bölgelerde gerçekleştirilen ticaretin önemli bir kısmı sanayi ürünlerinden oluşmaktadır. 2000 yılı itibariyle serbest bölgelerde gerçekleştirilen toplam ticaret hacmi sektörel bazda incelendiğinde, tarım ürünlerinin 1999’da yüzde 10 olan payının 2000’de yüzde 8,1’e gerilediği, sanayi ürünlerinin ise yüzde 89,8 olan payının yüzde 91,7’ye yükseldiği görülmektedir. Diğer taraftan, 2000 yılında madencilik ve taşocakçılığı ürünlerinin serbest bölgelerde yapılan ticaret içerisindeki payı yalnızca binde 1’dir.

TABLO 44: 2000 YILI TİCARET HACMİNİN SEKTÖRLERE GÖRE DAĞILIMI (Milyon Dolar)

* Yurtiçinden Bölgelere Pay% Bölgelerden Yurtiçine Pay% Yurtdışından Bölgelere Pay% Bölgelerden Yurtdışına Pay% Toplam Pay%

Tarım 83 8,5 286 6 386 8,8 165 14,1 921 8,1

Mad. ve Taşocak 6 0,6 2 0 2 0 7 0,6 16 0,1

Sanayi 894 91 4.460 93,9 4.008 91,2 1.002 85,4 10.364 91,7

Toplam 983 100 4.748 100 4.396 100 1.174 100 11.301 100

Kaynak: Dış Ticaret Müsteşarlığı, Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü

2000 yılında 17 serbest bölgenin toplam ticaret hacmi 11,3 milyar dolara ulaşmıştır. Serbest bölgelerde, 1998 yılında 7,7 milyar dolar olan toplam faaliyet hacmi 1999’da yüzde 2,2 oranında artışla 7,9 milyar dolara ulaşırken, bu artış oranı 2000 yılında yüzde 43,3 oranında gerçekleşmiştir. Avrupa, Gaziantep, Kayseri ve Adana-Yumurtalık gibi 1999 yılında ticaret yapılmaya başlanan serbest bölgelerin ticaret hacimlerinde 2000 yılında büyük artış görülmektedir. 1999 yılını 13 milyon dolarlık ticaret hacmiyle kapatan Avrupa serbest bölgesinin ticaret hacmi 2000 yılında 106 milyon dolara ulaşmıştır. Gaziantep serbest bölgesinin ticaret hacmi 16 milyon dolardan 36 milyon dolara, Kayseri serbest bölgesinin ticaret hacmi 1 milyon dolardan 23 milyon dolara, Adana-Yumurtalık serbest bölgesinin ticaret hacmi ise 2 milyon dolardan 61 milyon dolara yükselmiştir.

TABLO 45: BÖLGELER İTİBARİYLE YILLIK TİCARET HACİMLERİ

* Milyon Dolar % Değişme

BÖLGELER 1998 1999 2000 99/98 00/99

Mersin 1.697 1.504 1.768 -11,4 17,6

Antalya 168 176 215 4,8 22,2

Ege 1.446 1.189 1.663 -17,8 39,9

İst-AHL 1.778 2.197 2.893 23,6 31,7

Trabzon 57 27 15 -52,6 -44,4

İst-Deri 2.354 2.486 4.059 5,6 63,3

D. Anadolu 0,5 1 2 100 100

Mardin 14 5 6 -64,3 20

Menemen 179 181 240 1,1 32,6

Samsun 2 4 17 100 325

Rize 2 12 16 500 33,3

İstanbul Trakya 20 73 182 265 149,3

Avrupa * 13 106 * 715,4

Gaziantep * 16 36 * 125

Kayseri * 1 23 * 2200

Adana-Yumurtalık * 2 61 * 2950

TOPLAM 7.718 7.887 11.302 2,2 43,3

Kaynak: Dış Ticaret Müsteşarlığı, Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü.

Ticaret hacimleri açısından ilk dört sıradaki serbest bölgenin (İst-Deri, İst-AHL, Mersin,Ege) toplam ticaret hacminden aldığı pay yüzde 92’dir. İstanbul Deri Serbest Bölgesi, 2000 yılında da 1999 yılındaki birinciliğini korumuştur. Ancak, bölgenin 1997 yılında yüzde 281 ve 1998 yılında yaklaşık yüzde 109 oranında artan toplam ticareti, 1999 yılında 5,6 gibi nispeten düşük bir oranda büyürken, 2000 yılında yüzde 63,3 oranında büyüme göstermiştir. Ticaret hacimleri bakımından İstanbul Deri Serbest Bölgesini, İstanbul Atatürk Hava Limanı (2,9 milyar dolar), Mersin Serbest Bölgesi (1,8 milyar dolar) ve Ege Serbest Bölgesi (1,7 milyar dolar) izlemektedir. Bu dört bölgede gerçekleştirilen ticaretin serbest bölgelerin toplam ticaret hacmi içerisindeki payı yüzde 92’dir.

Diğer taraftan İstanbul Atatürk Hava Limanı, son yıllarda ticaret hacmindeki önemli artışlarla dikkat çekerken, Mersin ve Ege serbest bölgelerinin ticaret hacimlerinde meydana gelen düşüşler ise yerini 2000 yılında artışa bırakmıştır. Ayrıca, serbest bölgelerde gerçekleştirilen toplam ticaret içerisindeki payı büyük olmamakla beraber (1999’da binde 3), Trabzon Serbest Bölgesinin ticaretinde yaşanan düşüş, 1999 yılından sonra 2000 yılında da devam etmiştir.

Örgütsel Davranış Ödevi

06 Kasım 2007

T.C.

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ

İŞLETME FAKÜLTESİ

ÖRGÜTSEL DAVRANIŞ ÖDEVİ

TEKLİF DOSYASI

PROF.DR.İLHAN ERDOĞAN’A

VERİLMEK ÜZERE HAZIRLANMIŞTIR.

KONU:MORAL VE İŞ TATMİNİNİN MOTİVASYON ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

HAZIRLAYANLAR:

3-C 10871 ASLI ÇELEBİ

3-C 10672 GÖZDE ÇOLPAN

3-C 10618 MURAT KELEŞ

İSTANBUL

MAYIS-2002

ÖDEV AMACI:Çalışanların işlerinde ki başarısını arttırıp daha verimli hale gelmeleri için onları motive edecek faktörlerin belirlenip incelenmesi.

ÖDEV İÇERİĞİ:

BÖLÜM 1:MORAL

A.Moralin Tanımı ve Etkileri

1.Moralin Tanımı ve Etkileri

2.Moralin Etkileri

3.Grup Morali Üzerine Etki Yapan Grup Dışı Etmenler

B.Moralin Ölçülmesi

1.Genel Düşünceler

2.İstatistik ve Görüşme Yöntemi

3.Soru Dizini Hazırlama Yöntemi

4.Sosyometrik Yöntem

5.İş Grubu Açısında Morali Etkileyen Etmenler

6.Morali yüksek Düzeyde Tutmayı Sağlayacak Önlemler

BÖLÜM 2:İŞ TATMİNİ

A.İş Tatmini Kavramının Anlamı ve Önemi

1.İş Tatmini Olgusunun Tanımı

2.İşletmeler Açısından Çalışanların İş Tatmininin Önemi

3.İş Tatmininin Etkileri

4.İş Tatmininin Belirleyici Öğeleri

5.Özel Bir Davranış Tutum İlişkisi Olarak İş Tatmini

B.İş Tatmini ile İlgili Kuramlar

1.İş Motivasyonu ve İş Karakteristik Modeli

2.İş Tatmini ile Motivasyon Ararsında ki İlişki

3.Performans-İş Tatmini İlişkisine Yönelik Kuramlar

C.İş Tatminsizliğinin Sonuçları

1.Tatminsiz Kalan Birey Açısından Sonuçlar

2.Örgüt Açısından Sonuçlar

BÖLÜM 3:MOTİVASYON

A.Motivasyonun Genel Tanımı

B.Psikoloji ve Fizyoloji Açısından Motivasyon

C.Motivasyon Teorileri

D.Personel Yönetimi Açısından Motivasyon

E.Uygulamada Motivasyon

BÖLÜM 4:MORAL VE İŞ TATMİNİNİN MOTİVASYON ÜZERİNDE Kİ ETKİLERİ

BÖLÜM 5:VAK’A DEĞERLENDİRMESİ

BÖLÜM 6:ANKET UYGULAMASI VE İSTATİSTİKSEL İNCELEMESİ

KAYNAKÇA:

1.AKÇAOĞLU Z. Funda , İETT şoförlerinde İş Tatmini Ve Depresyon(Yüksek Lisans Tezi)

2.ARISOY Taner , Bilgisayarların İş Tatminine Etkileri ve Bir Araştırma(Yüksek Lisans Tezi)

3.ATAOY İsmail Durak , İşletmelerde İnsan Gücü Verimliliğini Etkileyen Faktörler

4.BAYKAL Besim , Motivasyon Kavramına Genel Bir Bakış

5.ÇELEBİOĞLU Fuat , Davranış Açısından İş Bilim

6.İNCİR Gülten , Çalışanların İş Doyumu Üzerine Bir İnceleme

7.KAYNAK Tuğray , Organizasyonel Davranış

8.KILINÇ Tanıl , Sosyal Psikoloji

9.SAĞTÜR Nilüfer , İşletmelerde Sosyal Psikoloji

10.TÜRKO R. Metin , Bilimsel Yönetim Açısından Motivasyon

11.TOSUN Kemal , İşletmelerde İnsan Davranışı

12.PETRİ L. Herbert , Motivation

13.HILL Mc. Graw , The Motivation of Behaviour

14.EACH S. B. Deals , Personal The Management of People at Work

15.MORRİS G. Charles , Psychology

BÖLÜM 1 : MORAL

A . Moralin Tanımı ve Etkileri

a . Moralin Tanımı ve Etkileri : Moral tanımlaması ve ölçülmesi zor olan sosyal ve psikolojik kavramlardan biridir . Tek birey için kullanıldığı gibi bir grup içinde kullanılabilir . Kısaca tanımlamak gerekirse , bir insana veya insan gurubuna hakim olan iklim veya atmosfer diyebiliriz . Moral , dinamik bir kavramdır . Yani , devamlı değişiklikler , yükselip alçalmalar gösterdiğinden , onu yükseltmek için devamlı özen gereklidir . Bu nedenle , her an beslenip desteklenmeye ihtiyacı olan bir duygudur .

1 . Bireye Sürekli Moral Sağlayacak Koşullar : Bireye , onun enerjisini arttıran gelecek hakkında ki umutlarını kuvvetlendiren ve ona yaşama gücü sağlayan , değerler bütününü kavramasına olanak vermelidir . Birey yaşamını sürdürecek , kişisel değerler bütününü sağlayacak ve ileriye ait umutlarını gerçekleştirecek bir işyerinde çalıştığına inanmalıdır . Bireysel değerler , iş gurubunun değerleriyle uyuşmalı ve gurup beraberce ortak gaye olarak benimsedikleri amaca , güçlerinin koordine ederek ulaşmalıdır . Örgütte ki moral koşullarının etkileyen en önemli unsur , örgütün etkili personel politikası saptaması ve bunu başarılı bir şekilde uygulamasıdır .

2 . Morali Etkileyen Grup Koşulları : Üç ana etken vardır :

- – Grup üyelerinin hangi ölçüde ortaklaşa bir amaca sahip oldukları .

- – Bu ortak amacın , bütün grubu oluşturan üyeleri kişisel amaçlarına ne ölçüde hizmet edebileceği .

- – Grup üyelerinin ortaklaşa benimsedikleri amacın gerçekleşmesinin nasıl değerlendirileceği , yani , genellikle grup dışından ve yöneticiler tarafından saptana bu amacın geçerli ve kolaylıkla gerçekleştirilebilir bir amaç olması .

3 . Genel Olarak Grup Moralinin Bileşkeleri :

- – Kuvvetli bir moral duygusu için birlik ve beraberlik ruhu , direngenlik ve vazgeçmeme arzusu , canlılık ve hareketlilik , tatminsizliğe veya hayal kırıklığına karşı direnme , amaçlara bağlılık ve öndere bağlılık gerekmektedir .

- – Zayıf bir moral duygusu için duygusuzluk , gevşeklik , kavga ve çekişmeler , kıskançlıklar ve çekememezlikler , işbirliği ruhunun yokluğu ve kötümserlik gerekmektedir .

Kuvvetli ve zayıf moral duygusunun analizini yaparken üzerinde durulabilecek başlıca unsurlar , kişisel mutluluk , tatmin olma ve çevreye rahatça uyabilme gibi kişisel değerlerin durumudur . Örgütün amaçlarını gerçekleştirmeye çalışan personele kendi kişisel amaçlarını da gerçekleştirme olanağı verilirse yüksek moral duygusu kazandırılabilecektir . Bu şekli ile moral , örgütsel bir kavram niteliğine de bürünmüş olur .

İyi bir moral duygusunun elde edilmesinde birlik ve beraberlik ruhuna gerek vardır . Bu duygu ; grup üyelerinin kendilerinden önce grubu düşünmesiyle , yarışma ve yardımlaşma havasında birinin başarısının hepsinin sağlamış olduğu başarı olduğunu varsayarak elde edilir . aynı zamanda , grup , gerçekleştirmek istediği arzuları için toplu direnişler yapar ve bunlardan kolayca vazgeçmez .Grup içinde grup üyelerinin her birinin amaca götüren , çalışmaları hayranlıkla izlenir ve takdir edilir . Böylece , elde edilen her arzu tatmin edilme duygusu ile kabul ve hayranlık kazanır . Böylece grup birliği ve bağlılığı ortaya çıkarılır .

b . Moralin Etkileri : Moral kazanmak yada kazandırmakla varılan sonuçlarda ki olumlu değişiklikleri belirlemek oldukça zordur . Moral üretim üzerinde bazen dolaylı bazen de dolaysız etki yapar . İş görenin yaratılan işte payının ve yeteneğinin rolü büyük olduğu zaman moralin verilme etkisi fazladır . Fakat , işin çoğunlukla makine ve otomatizasyon yoluyla yapıldığı veya işçi yeteneklerinin işin yapımında yer almadığı hallerde , moral ile işletme sonuçları arasında ilişki kurmak mümkün olamaz . Moralin işletme sonuçları üzerinde ki etkileri yanında bireylerin yaşama güçleri üzerinde ki etkileri dikkate alınmalıdır . Çünkü , insanlar düşük moral duyguları altında çalıştıkları sürece vücutlarının dış etkenlere , hastalıklara ve özellikle sinir hastalıklarına karşı direnci azalacaktır . Böylece çalışanlar verimli olacakları genç yaşlarda işten ve işletmeden ayrılmak zorunda kalacaklardır . Böyle bir açıdan bakılınca moralin işletmede önemli bir rol aldığı anlaşılacaktır . Çalışma ortamına etki eden etkenlerin yönetimce düzenlemesiyle moral olumlu bir yönde gelişme gösterir . Bu etkenler , çalışma yöntemlerinde ki değişiklikler , yöneticiler veya yönetim felsefesinde değişiklikler , ödüllendirme ve cezalandırma sistemi , çalışma grubunda ki değişiklikler , yani grubu oluşturan bireylerin arasına yenileri almak veya bir kısmını çıkarmak gibi .

Düşük moral düzeyi işletmeyi dolaylı yollardan zarara sokacaktır . Bu dolaylı yollardan birisi , toplu halde direnmeler , grevlerdir . Bunun yanında , izin istemleri , ve devamsızlıklar da artacaktır . Bu yollarla işletme dolaylı zararlara katlanmak zorunda kalacaktır .

Düşük moral düzeyi işletmeye çeşitli zararlarda verecektir . Bunlar , çalışma fikri emeği ve yeteneği işin görülmesinde etkin ise verim büyük etkide etkilenecektir . Fakat çalışanlar fikri emek ve yeteneklerini işin görülmesinde kullanmıyorlarsa , verim etkilenmeyecektir . Düşük moral işçi üzerinde bedensel rahatsızlıklara neden olacak , iş kazaları artacaktır . Düşük moral işten ayrılmalara , iş gruplarından kopmalara neden olacak , böylece işçi devri yükselecektir . İş yerine devamsızlık ve izin istemleri de artacaktır .

c . Grup Morali Üzerine Etki Yapan Grup Dışı Etmenler : Moral , işyerinde hüküm süren çeşitli koşul ve etmenlerin ortaklaşa ortaya koydukları bir ürün olduğuna göre bu etmenler örgüt yapısı , gözetim şekli , çalışma koşulları , iş tatmini ve iş görenin işyeri dışında ki yaşamı olarak sıralanabilir .

Örgüt yapısı morali etkileyen önemli faktörlerden biridir . Örneğin , örgütün plansız çalışması ve hangi amaçlara nasıl ulaşılacağının bilinmemesi çalışanların morali üzerinde olumsuz etki yapar . Örgüt içinde de yetki ve sorumlulukların kesin olarak bilinmemesi , kimin kime bağlı olduğu konusunda kuşkuların doğması , iş görenler arasında huzursuzluğa yol açacaktır . Dolayısıyla uygun bir moral ortamı yaratmak için kimin kimden emir alacağı ve kimin kime bağlanacağı belirlenmelidir . Örgütün iriliği de morali azaltan diğer bir unsurdur . Örgütte tepe yöneticilerle astlar arsında ki uzaklık arttıkça yüz yüze ilişkiler güçleşmekte , bunun sonucu olarak da amirin bir grup önderi niteliğini devam ettirmesi zorlaşmaktadır . Yüz yüze ilişkileri arttırma fırsatı verilmesinin en etkili yöntemi merkezkaç örgütlenmeye gidilmesidir .

Gözetim şekli , personel morali üzerine en çok etki yapan unsur , alt kademe yöneticileri yani ustabaşı , usta ve şeflerdir . Gözetim şeklinin işyerin de yaptığı olumsuz etkilerden biride , ücret ve terfilerin adaletsizce yönelimidir . İş yerinde statü sembolü sayılan sembollerde yapılması gereken değişikliklerin yapılmaması da moral üzerinde olumsuz etkilerde bulunacaktır .

Çalışma koşulları , iş yerlerin de ortaya çıkan zararlı maddelerin ve gazların hastalıklara neden oldukları hatta bu yüzden zehirlenmeler ve ölümlerin meydana geldiği her zaman gözlenmektedir . Fakat ısı , ışık ve havalandırma sistemlerine sahip temiz ve tertipli soyuma yerleri olan iş yerleri çalışma koşullarının doğuracağı olumsuz etkileri ortadan kaldıracaktır .

İş tatmini , işten elde edilen maddi çıkarlar ile işçinin beraberce çalışmaktan zevk aldığı iş arkadaşları ve eser meydana getirmenin sağladığı bir mutluluktur . İşçi çalışması sonucunda ortaya koyduğu eseri somut olarak görebiliyorsa , bundan duyacağı işçilik gururu onun için büyük tatmin kaynağı olacaktır . Aşırı tekniğin ve iş bölümümün doğurduğu otomasyon şekli ve seri halinde üretime gidilmesi işçiyi emeğinin karşılığının görme , kendi ile iftihar etme zevkinden yoksun bırakacaktır .

İş görenin işyeri dışında ki yaşamı da onun işine karşı takınacağı tutum üzerine etkin olacaktır . Tembellik , işe karşı ilgisizlik gibi iyi olmayan tavırlar bireyin kişiliğine dışarıdan gelen çevresel ve sosyal etmenlerdir . Bazen de aile yaşamında ki tatminsizliklerin giderilmesi için işe dört elle sarılanlara da rastlanabilir . Yaşlı kimselerin çalışma gücü ve hırsları azalmıştır . Bunlar emniyete daha fazla önem veririler .

d . İş Grubu Açısından Morali Etkileyen Etmenler :

1 . Gruplar da Birer Örgüttür : Statü , kişiler arası etkiler , resmi olmayan gerçek önderler , prestij ve güvenlik gibi unsurlar , ancak grup yapılarının içinde bulunabilirler . Her grup , kendi örgütüne mevcut ilişkilerin zorunlu kıldığı davranış çeşitlerinden birini benimsetir . Bireyler örgütte büyük ölçüde farklı roller oynayabilirler ve onların gruba aidiyeti çok farklı gereksinimlerini tatmin eder .

2 . Grubun Boyutu : Grup yöneticileri küçük gruplardan çok daha büyük grupların sorunlarıyla uğraştıkları zaman iyi bir moral düzeyi sağlamak ve devam ettirmek yönünden daha fazla güçlüklerle karşılaşabilirler .Eğer büyük boyutlu bir grup içinde alt gruplara rastlanıyorsa , her gruba yetki vererek onları küçük gruplar haline getirmek gerekebilir . Çünkü küçük grupların sorunlarını çözmek daha kolaydır .

3 . Yarışma : Bir grup , birleştirici yada rekabetçi bir politika üzerinde çalışmasına veya çalıştırılmasına göre farklı yapıya sahip olacaktır . Eğer bu rekabet ücrete ve verimliliğe bağlı olursa , yarışma bireylerin veya ekiplerin aralarında önemli olumsuz roller oynayarak grup bünyesinden kuvvetli kopmalara neden olacaktır . Rekabet grup arasında ki bağlılık ve dayanışmaları azaltacak , ayrıca örgüt içinde huzursuzluk , kaza ve yorgunluklara neden olacaktır .

4 . Kişisel Çekicilik : Yapılan incelemeler , sempatik , hoş bir havası olan ve iyi bir işbirliğine meyleden kimselerin , grup üyelerinin biçimsel ilişkilerinde en fazla ilgi çekenler olduğunu göstermektedir . Bu çekicilik grup bünyesini değiştirmekte çekici olan kimse iş arkadaşlarının kendisini takip etmesini başarabilmektedir . Böylece grup , seçkin ve çekici kimselerin önderliğinde amaçlarına doğru yeniden örgütlenebilmektedir . Çünkü , bireyler kendileri ile aynı hisleri ve görüşleri paylaşabilecek çekici kimselerle daha çok işbirliğinde bulunmak istemektedirler .

5 . Üyelerin Benzerliği : Newcomp isimli bir düşünür ’birbirlerine benzeşenler bir arada bulunur demiştir’ bu benzerlik bizi fikir alışverişinden yoksun olan bir sonucun sıkıcılığına götürmektedir . Çünkü , birbirlerine benzeşmeyen heterojen gruplar benzeşen homojen grupların aksine sorunları çeşitli yönleriyle incelerler ve en iyi kalitedeki çözümleri önerirler . Böyle grupları oluşturan bireyler grupta ortaya çıkarılan sonuçlardan tatmin olurlar . Şu halde , heterojen gruplar üyelerinin tatminine olumsuz etki yaparken yapılan işin kalitesine , üyelerin eğitimine devamlı katkıda bulunur . Kısaca bu gruplar , iş tatmini yönünden zevksiz iş gruplarında çalışmaya zorlanmakla beraber , uygun bir kararın verilmesinde doğan başarının zevkini tadabilmektedirler .

6 . Komşuluk : Fiziksel yakınlık ve ilişkilerin sıklığı sosyal grupların kurulması için önemli etkenlerdir . Genellikle , işçiler iş arkadaşlarını seçme yetkisine sahip değildirler . Ancak iş arkadaşlığı tesadüfen oluşan fiziksel yakınlıktan doğar . Kuruluşta iş yerlerinin birinin diğerine yakın olmasının arkadaşlığa etki edeceği doğaldır . Çalışma yerinin biçimi hatta mimari yapı biçimi grup yapılarını etkiler ve bu konudaki güçlükleri ortadan kaldırabilir . Grup içinde bütünleşme kaybedilince geniş gruplarda işçi sessizlik ve yalnızlığa gömülecektir .

7 . Karşılıklı Çıkar ve Güven : Belli bir zamanda , bir grubun faaliyetleri belirli amaçlar üzerinde toplanmıştır . Bu amaçlar değişikliğe uğratıldığı zaman bunun grup yapısında da aynı ölçüde değişiklik yapacağını beklemek gerekir . Yeni faaliyet , grubun çıkarlarını gerçekleştirdiği ölçüde işbirliği derecesini ve grubun kaynaşmasını olanaklı kılacaktır . İki grup arasındaki işbirliği nedenlerini araştıran bazı düşünürler karşılıklı kar ve çıkar olanaklarının güveni arttırdığını , halbuki karşılıklı kötülük tehlikesinin ilişkileri bozduğu ve endişe kaynağı olduğunu göstermişlerdir . Böylece , karşılıklı güven ve çıkarlar grup yapısını ve dolayısıyla işletme faaliyetlerini büyük ölçüde etkilemektedir .

8 . Gençler İçin Eğitsel Gruplar : Bu tür gruplar , genç işçilerin çıraklık dönemlerinde birbirleri ile anlaşmaları ortak hedefleri benimsememeleri ve işbirliği ruhunu geliştirmeleri açısından meydana getirilir . Çünkü , her birey gerçek kişiliğini küçük yaşlardan itibaren geliştirir . Küçük yaşlarda bu iyi ilişkiler ileride bu kimseler yönetici olduklarında aradaki işbirliğini olumlu yönde etkileyen etmenler olarak ortaya çıkarlar .

9 . Tartışma Çalışmaları : Grup kararlarının etkili sonuçlar verebilmesi için her bireyin ortak hedeflere farklı görüş açılarından yanaşması çok yaralıdır . Tartışma çalışmaları grup içindeki bireyleri yeniden işbirliğine doğru götürüp ve bazı bireyleri sahip oldukları benzer görüş açıları yüzünden birbirine yaklaştırırken bazılarını da birbirinden uzaklaştırabilir ve bazı düşmanlıkların ortaya çıkmasına neden olabilir .

B . Moralin Ölçülmesi

a . Genel Düşünceler : Moral ve maneviyatın tam olarak ölçülmesine olanak yoktur çünkü , ölçmeyi yapan insanın dışında kalan başka insanların zihinsel durumu ve davranışlarıyla ilgili bir konu olduğundan moral ölçümü çok zordur . Moral ölçümünde istatistik ve görüşme yöntemi , soru dizini hazırlama yöntemi ve sosyometrik yöntem kullanılabilir . Çalışma ortamındaki bazı hususlar moral üzerin oldukça önemli etkide bulunurlar . Sözünü ettiğimiz hususlar , çalışanlara ücret , prim , ikramiye ve ya sosyal yardım adı altında yapılan ödemeler , bir kişinin yapacağı iş hacim , fazla çalışma istekleri , tatil günlerinde çalıştırılmak istenmesi , ev ile işyeri arasındaki uzaklık gibi konuları kapsamaktadır . Bunların bazıları ek parasal çıkarların arttırılması ile giderilebildiği halde bir kısmı da parasal karşılık ile giderilemeyecek cinstendir .

1 . İstatistik ve Görüşme Yöntemi : İnsanlar emeklerinin karşılığında kendilerine verilen ücretin ne ölçüde adil olduğunu değerlendirmek için çeşitli karşılaştırmalar yaparlar . Kendisi gibi aynı işi yapan başka firma ve kuruluşlar çalışanların , aldıkları ücret ile kendilerininkini karşılaştırırlar . Bunun için işçiler ve işçi örgütleri kendilerininkine benzer kuruluşların ücret seviyeleri yakında ilgilenirler . Bundan sonra kişiler emekleri karşılığı aldıkları ücretleri , çalıştıkları örgütteki diğer işlerinki ile karşılaştırırlar . Bu kıyaslamada genelde kullanılan esas yapılan işin önem derecesi ve işi vücuda getirmek için daha önceki evrelerde kimlerin ne oranda yararlı oldukları hususlarıdır .İşte istatistik ve görüşme yönteminin esası bu incelemelerin , rakamlı bir şekilde öncede araştırılmasına dayanır . Bunun yanında ekonomide yaşam pahalılığının artış oranının saptanarak ücret artış oranı ile karşılaştırılması , işçilerin eskisine oranla yaşama standartlarının ne yönde geliştiğinin saptanması da moral ölçümünde önemli göstergelerdir . Ayrıca işyerlerinde iş analizi de iş değerleme yöntemlerinin uygulanması , ücret dağılımına ilişki düşük moral şikayetlerini azaltabildiği gibi bazen de arttırabilmektedir .

2 . Soru Dizini Hazırlama Yöntemi : Bu yöntem bir takım sorulan hazırlanarak deneklere sorulmasını içeriri . Burada moral düzeyinin derecelerinin gösteren bir takım sorular saptanır ve cevapları olumsuzdan olumluya doğru sıralanarak puanlanır . Ölçme işlemi en yüksek moral düzeyini yansıtan cevaba en yüksek cevabı ; en düşük moral düzeyinin yansıtacak cevaba da en düşük puanı verilmesiyle yapılır . Soruların içerdiği konular , genel olarak , maddi çıkarlara , grup düzenine ve bağlılığına , bazen de amirlerle geçinmeye ve örgütün geleceği hakkında ki deneğin düşüncelerine ilişkindir . Bu tekniğe subjektif diyebiliriz . Bu nedenle güvenilirlik derecesi daha düşüktür . denekler tarafından her soruya verilen puanlar toplanır . Yüksek puan düzeyini tutturanların daha yüksek bir moral düzeyine sahip oldukları , düşük puan düzeyinde kalanların ise düşük moral düzeyine sahip oldukları ortaya çıkmış olur . Burada alınabilecek en yüksek puan ile en küçük puan noktasına düşen değer , ne düşük ne de yüksek olmayan geçiş puanı olarak nitelendirilmelidir . Bu yöntemin başlıca üstünlüğü gerek uygulanmasının gerekse yorumu kolay olmasındandır .

3 . Sosyometrik Yöntem : Sosyometri , bir grubu oluşturan insanlar arasında ki karşılıklı ilişkileri , grupta ki her bireyin biçimsel olmayan mevkiini , grup üyelerinin birbirlerine olan bağlılığını şekil üzerinde gösterme yöntemidir . Bu yöntemle grubu oluşturan her üyenin tek tek moral durumları ve grup morali hakkında fikir edinilebilir . Sosyometrik yöntemin etkili bir araç olarak kullanılması çizime dayanır . Örneğin , bazı sorular sorulur ve bunlara cevap olabilecek isimler belirtilmesi istenir. Öteki üyelerce beğenilmeyen yada onlarla hiç ilişkileri olmayan yada çok az olan grup üyelerine yalnızlar , karşılıklı olarak birbirlerini tercih eden iki kişiden oluşan gruplara çiftler , üç kişiden oluşan gruplara ise üçgenler denir , daha büyük gruplar ise zincirler , yıldızlar yada birbiri için geçen şebekelerdir . Bu yöntem bize grubun bütün olarak nasıl çalıştığı hakkında fikir verebilir . Yalnızlar , baskı altında gruptan kopmaya yönelecekler . Yıldız bir kişi , çevresinde bir grup insanı oluşturacak ve bu kimse ortadan çekildiğinde grupta çökebilecektir . Sosyometrik yöntem , grubun objektif görünümü hakkında ve grup bağlılığını gösterdiği halde , yöneticilere karşı bağlılık derecesini ve grubun öznel görünümünü açıklıkla yansıtmamaktadır . Sosyometrik yöntemin bir özelliği de soru dizini yöntemi gibi kolektif gruplara uygulanabilme özelliğine sahip olmasıdır .

b . Morali Yüksek Düzeyde Tutmayı Sağlayacak Önlemler :

- – - Morali Etkileyen Unsurlar :

1 . Personelin işinden duyduğu tatmin derecesi : Bu büyük ölçüde onun istediği işe girmesiyle gerçekleşecektir .

2 . Personelin üzerine doğru davranış : Bireyin kişiliği bu durumu etkileyen faktörlerden ilkidir . İtaatkar , üstlerine karşı etkili olma ve benzeri . ikinci ise üstün astına karşı davranışla ilgili onun otoriter yada demokratik olması .

3 . Personelin iş yerinde iş arkadaşları ile geçinme durumu : İŞ arkadaşlarından gördüğü davranış biçimi ve kişinin iş arkadaşlarına gösterdiği ilgi ; bu kişiliğiyle olduğu kadar iş arkadaşlarının kişiliği ve moral durumlarıyla da ilgilidir.

4 . Personelin işinde ilerleme arzusu : Bu daha çok iş görenin kişisel özelliklerine bağlıdır . İşe verdiği önem işin sorumluluğunun bilincine sahip olmak , işe devam durumu ve benzeri .

Yüksek moral düzeyi küçük , günlük tatminlerinden ileri gelen genel bir memnuniyetin sonucudur . Yönetilecek insanların moral düzeyini yüksek tutmayı sağlayacak hareket yöntemleri ; her bireye görevini nasıl yaptığı konusunda edinilen kanaatlerin bildirilmesi , personele kendilerine etki edecek değişiklikler hakkında önceden bilgiler verilmesi , her kişinin sahip olduğu yeteneklerin maksimum ölçüde kullanılması , görev dağıtırken ve kuralları uygularken adaletli ve insaflı davranılması , kendi görevlerini başkasına yüklemek duygusu ile mücadele etmek olarak sıralanabilir .

Her bireye görevini nasıl yaptığı konusunda edinilen kanaatler bildirilmelidir . İnsanlar bir işi yaptıkları zaman bunu nasıl yaptıklarını psikolojik bir gereksinim olarak genellikle onları yönetenlerden öğrenmek isterler . Yaptığı iş kendisinden beklenen işten aşağı kalıyorsa ortak bir çare bulunması için samimi olarak bunu kendisine söylemelidir . Tenkit , kişinin şahsına değil yapılan işe yöneltilmelidir . yapılan tenkitleri taktirden sonraya bırakmak daha etkili olacaktır . bir kimsenin yetersiz taraflarını görüşmek için önce onun iyi yaptığı şeyleri belirtmek akıllıca bir tutumdur . Böylece , iyimser bir hava yaratarak onu hatalarını daha kolaylıkla kabul edeceği bir duruma getirmiş oluruz .

Personele kendilerine etki edecek değişiklikler hakkında önceden bilgiler verilmelidir . Ani değişiklikler genellikle huzur bozucu olmaktadır . yapılan değişiklikler kendi çıkarlarına olsa bile şuraya buraya itildikleri veya kendilerine karşı adaletsizce davranıldığı hissine kapılabilirler .

Her kişinin sahip olduğu yeteneklerden maksimum ölçüde yararlanmak gereklidir . Yapılan işe duyulan ilginin çalışanın moralinde derin bir etkisi olduğu bilinmeli ve çalışana yeri geldikçe sevdiği iş verilmelidir . Bu işler ile ilgili olarak çalışanın geçmişi ve tecrübesi incelenmeli herkese sevdiği ve en iyi şekilde başarabileceği bir iş verilmelidir .

Görev dağıtırken ve kuralları uygularken adaletli ve insaflı davranmalıdır . Çalışanlar genelde kendi yaptıkları şeyler ile arkadaşlarının yaptıklarını karşılaştırırlar . Sırası gelince diğerlerinin de aynı şeyi yapacağını bilirse , bu onların daha istekli çalışmasını sağlar . Kimsenin hoşlanmadığı işler sıra ile herkese gördürülmelidir . Bunun yanında , iyi şeyleri herkese dağıtmalı , böylece adil bir yol izlenmelidir . Bir yönetmelik uygulanacaksa herkesin kendi durumuna uyan ilgili kural uygulanmalıdır . Nedensiz yapılan ayrıcalıklar yöneticileri kasıtlı işlem yapmak suçu altında bırakır .

Kendi görevlerini başkasına yüklemek duygusu ile mücadele etmelidir . Bir işi gördürmek için katı davranılmamalı çalışanların gururu incitilmemelidir . Kendi işlerini gördürmek için astlarını kullana yöneticiler astlar tarafından sevilmezler .

Örgütlerde belirgin bir kumanda zinciri bulunmadığı sürece örgütlenmiş faaliyetler dağıtılabilir . Moralin yüksek kalması isteniyorsa bir dereceye kadar bu genel kurala tolerans tanınmalıdır . Morali yıkan ve karışıklıklara neden olan diğer bir şeyde kumanda zincirinde bulunan iki yöneticinin işçilere bir işi görmek üzere birbirine zıt düşen kararlar vererek uyuşmazlık içine düşmeleridir . Bu konuda çok titiz davranılması gerekmektedir .

BÖLÜM 2 : İŞ TATMİNİ

A . İş Tatmini Kavramının Anlamı ve Önemi

BÖLÜM 3 : MOTİVASYON

A . Motivasyonun Genel Tanımı

En basit anlamıyla motivasyon deyimi bir kimsenin amacı hakkında bizlerin düşünceleri veya yaptığımız zihinsel değerlendirmedir . Bu bakımdan servet , mevki , güven gibi insan tutum ve davranışlarının nedeni olarak kabul edilen çeşitli amaçlar aslında herhangi bir bireyin nihai amacını yani kendisi olabilmesini gerçekleştirebilmesinde bir araçtan başka bir şey değildir . Nihai motivasyon insanın kendisi için uygun bulduğu şekilde yaşayabilmesi , özlemini duyduğu düzeyde ki bir insana yapılan muameleye kavuşabilmesi ve kişisel yeteneklerinin değerinin yansıtacak şekilde ödüllendirilmesidir . Bu bakımdan , hepimiz hakkımız olduğuna inandığımız bir durumun peşinden koşar ; kendimizle ilgili subjektif fikirleri objektif gerçekler haline getirebilmek için sürekli olarak çaba harcarız .

Tecrübelerimiz , temel tutum ve davranışlarımızın doğru olduğu hususunda ki inancımızı hemen her zaman doğrular . Bunun nedeni , kısmen tutum ve davranışlarımızın , kendimize özgü çevremizin gerçekleriyle tanımlandırılmış olması , kısmen de olayları anlam verirken , onları kendi inanç sistemimize uydurmaya çalışmamızdır . Aslında birbirine dayanabilmesi ve güvenebilmesi mümkün ve hatta gerekli olan ve birbirleriyle yakın ilişkiler kurması gereken kişiler arasında ki fikir ayrılıkları sürüp gitmektedir . Örneğin , çalışanların çoğu işverenlerin kendilerinin sömürdüğü bu nedenle sendikalar veya hükümetçe kontrol edilmeleri , hatta cezalandırılmaları gerektiği hususunda açıklamaktan çekindikleri bir inanca sahiptirler . Bir şahsın tutum ve davranışını anlayabilmek onunla hemfikir olmayı gerektirmez . Zira , böyle bir durum , karşımızda ki şahsın muhtemel tepkisini önceden görebilmemizi ve gereksiz çatışmalardan kaçınabilmemizi mümkün kılar .

Motivasyona dair bilgilerimizin yetersizliğinin nedenlerinden birisi bu konuda ki araştırmaların geç başlamış olmasıdır . Ancak , bunun yanında daha önemli olan başka bir hususta , motivasyona dair daha fazla bilgi edinebilme arzusunu adeta yok eden bir duygunun varolduğudur . Bu konuda hemen herkes bazı önyargılara sahip olduğundan ve bunlar duygusal yönden de desteklendiğinden , ilgili esaslar uygulama sahası buluncaya ve değeri kesin olarak görününceye kadar motivasyonun gereğine inanılması beklenemez .

Asıl uğraşılması gereken husus , her şeyden önce , birlikte çalışmak zorunluluğunda bulunduğumuz kimseleri anlayabilme , işini bir sorumluluk olarak kabul edebilmemizdir . Birlikte bir uyum içinde çalışabilmek çoğu zaman zannedildiği kadar zor da olmamıştır . Yöneticilere düşen işlerden birisi de , çalışanların yaptıkları işleri daha büyük tatmin sağlayacak bir duruma getirmek olmalıdır . Bu durum gerçekleştirilebildiği taktirde elemanlarımız daha fazla kar sağlayan bir işlem hazırlayabilir ve değişikliğe karşı direnmeyi önleyici en iyi unsur olabilirler .

GEREKSİNMELER

UYARILMA TUTUM VE TATMİN OLMA

DAVRANIŞ VE VERİMLİLİK

TEŞVİK UNSURLARI

B . Psikoloji ve Fizyoloji açısından Motivasyon

a . Motivasyon Terminolojisi : Ana hipotez motive edilmiş davranışın oluşumunun beyinciğin uyarıcı merkezlerinde ki aktivitenin doğrudan bir fonksiyonu olduğudur .

Bizim için birincil önemi olan , motivasyon olgusunda olguya yön veren ve oluşturan fizyolojik , psikolojik ve sosyal içerikli kavram ve ilkelerin yorumu olacaktır . Motivasyon olgusu bazen homeostatik dürtüler (açlık , susuzluk , uyku ve benzeri) , bazen de homeostatik olmayan dürtüler (seks , duygusal uyarılar) açısından incelenmiştir . Bireysel gereksinmeler , fizyolojik açıdan alındığında , fizyolojik varlığın sürdürülmesi için gerekli olan gereksinmelerdir diye tanımlanabilir . Psikososyal yönden gereksinmelere bir bakış , bizi sonradan kazanılmış gereksinmeler kavramlarına götürecektir . Gereksinme bireyin sağlığı ve iyi olması yolunda duyduğu herhangi bir eksikliktir , diye açıklanabilir . Bu eksikliği gidermeye bireyin duyduğu gereksinme , onun toplumda fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için bir gerekliliktir . Bedensel gereksinmelerin psikolojik algılanışı , dürtü kavramı üzerinde gerçekleşecektir . Dürtü , bilinçli bir biçime dönüştüğünde arzu yada istek diye tanımlanacaktır . Bireyde Bilinçli arzu onu temelde oluşturan gereksinmenin giderilmesine yönlendirecek , dolayısıyla birey bir çabaya yada uğraşa itilecektir . Başka bir deyimle motif ; gereksinme , dürtü ve istek kavramlarını , oluşumun dinamizmi içinde belli kombinasyonlar biçiminde vermeye yatkın geliştirilmiş bir kavram olarak onaylanabilir .

- – - Motivasyonun Ana Unsurları :

1 . Her insan organizmasında onu sürekli ve sabırlı çalışmaya teşvik edici bir takım itici güçler vardır .

2 . Bilinçli olarak yapılan her hareket , o hareketi yapan insanın tutum ve davranışları yönünden izah edilebilir . İnsanın tutum ve davranışları ise bir güdünün doğurduğu sonuçtur .

3 . Her insanda çeşitli tip ve tabiatta birçok gereksinmeler vardır . Bu gereksinmelerin şiddet ve sürekliliği insandan insana değişir .

4 . Gereksinmelerin Tatmin edilebilmesi amaçtır .

5 . Amaç fark edildiği veya idrak edildiği anda arzu haline dönüşür .

6 . O zaman insan belirli bir teşvik unsuruna karşı ilgi veya gereksinme duymaya başlar .

7 . Maksatla ve bilinerek yapılan her faaliyet bir teşvik unsurunun uygulanması sonucunda meydana gelir . Bu ise bir amacı gerçekleştirebilmek için harcanan çabaların bir sonucudur .

8 . Bilinçli olarak yapılan bir hareket amaca erişme ve tatminkarlığın sağlanması şeklinde sonuçlanır .

Tutum ve davranışlar , hemen her zaman , çevreyle ilgili belirli bazı amaçlara veya teşvik edici bazı faktörlere doğru yönelmişlerdir . Ancak bu ifadeye bakarak amaçların bir kimsenin tutum ve davranışlarını kontrol eden bir unsur olduğu sonucunu da çıkartmamak gerekir . Amaçların çekici olması insanın bazı arzu ve gereksinmelerini tatmin edebilmesindendir . Bu bakımdan ferdin tutum ve davranışlarına yön veren arzu ve isteklerdir .

b . Motivasyon Teorilerinin İçeriğine Genel Bir Bakış : Motivasyon kavramı oluşum geçirmiş ve süreç içinde değişik tanım ve teorilerle açıklanmış olma durumundadır ve psikolojik süreçleri yada doğal olayları inceleme araştırmalarına nereden başlanırsa başlansın , eninde sonunda motivasyon sorunu ile karşılaşmak kaçınılmaz olmuştur . Çağdaş motivasyon teorilerine nasıl gelindiğini anlamak açısından bu konuda ki ilk yaklaşımlara değinirsek ;

1 . Bilişsel Teoriler : Bu teoriler , bireyin düşünme ve bağımsız istekte bulunma özellikleri üzerine kurulmuşlardır . Birey ; düşünecek ,sonuçları tartacak ve eyleme geçecektir . Başka bir deyimle birey bilinçli arzulara sahiptir ve kapasitesini bu arzuları gerçekleştirmek için bilinçli olarak kullanacaktır . Kavrama teorileri hakkında genel vargı , bu teorilerin motivasyonel değişkenlerin etkilerinin kapsamadıkları yada dikkate almadıkları için bir noktada sadece bir akılca karar alma sürecini tanımladıklarıdır .

2 . Hedonik Teoriler : Birey ona zevk verecek olay ve nesneler karşısında motive olacak ve onları yapmak ve elde etmek isteyecektir . Kendisine acı verebilecek şeyler karşısında ise ters yönde motive olacak ve onlardan kaçınmaya çalışacaktır . O halde , birey fizyolojik gereksinmesini dahi giderirken zevk alacağı şeye dönük davranır . Motivasyonu uyarılmanın , desteklenmenin ve kanalize edilmenin bir süreci olarak tanımladık . Duygusal süreç , bu tanımın gereklerinin tümünü yerine getirir . Motivler önceden öğrenilmiş olduğuna göre , birey bir amaca yönelmeden önce geçmişte ki zevk ve acı bulgularının ışığında amacını ve kendisine sağlayacaklarını hesaplar . Daha doğrusu bu bir duygusal uyarılma sürecidir . Görülüyor ki , motivasyon duygusal bir süreç olarak kabul edilmektedir .

3 . İçgüdü Teorileri : İç güdülerin motivasyon sürecini belirlediği yargısı bu konuda ki çalışmaları bir hayli canlandırdı . Ancak bu konuda ki en ayrıntılı açıklama 1900 ’ ler başında William Mc Dougall ’ dan geldi . Ona göre 12 tip içgüdü vardı ve bunlar genel anlamıyla amaçlı kanıtım yoluyla geçmiş hedef arayıcı eğilimlerdi . Motivasyon , şiddetli duygusal yönü de bulunan içgüdüler gereği , bireyin eyleme itilmesidir . Özellikle davranış bilimcileri , davranışı içgüdüye bağlama eğilimine karşı çıkmışlar ve içgüdü açısından bireysel yönelimin açıklanamayacağını savunmuşlardır .

4 . Dürtü Teorileri : Kavram ilk ortaya atıldığında , bireyde ki fiziksel enerjinin tanımlanması açısından yorumlanmaya çalışıldı . Dürtünün gerçekte uyarılmış davranışı nedenleyen bir kavram olduğu gerçeğine daha sonra varıldı . Bu açıdan kavram yeniden tanımlandığında dürtünün enerjinin kendisi değil de organizmada depolanmış enerjiyi belirli bir miktarda çözümleyen bir araç olduğu vargısında birleşildi . Fonksiyonları açısından tanımlanması gerektiğinde 3 temel noktada belirlenebilir :

- – Genel anlamda bir eylem için motivasyonel koşuldur .

- – Eylemin türünden bağımlı , ona özgü itici güçtür .

- – Şiddetli ve aynı zamanda rahatsız edici nitelikte bir uyarıcı güçtür ki , uyarmasına yanıt aldıkça zayıflar ve kaybolur .

C . Motivasyon Teorileri

Bazı otoriteler işletme organizasyonunu , birbirinden farklı insan faaliyetlerini koordine eden ; fiziki , beşeri , parasal ve doğal kaynaklar aracılığıyla çevresine ve içinde bulunduğu topluma hizmet sağlayan bu amacın gerçekleşmesi ile ilgili sorunlara çözüm yolu arayan bir gurup ve sürekli bir sistemdir şeklinde tanımlarlar . Bu tanıma göre , bir organizasyonun başarısı ; karşılaştığı sorunları bağlı olduğu topluma hizmet sağlayabilecek , karını arttırabilecek ana kaynaklarını çoğaltabilecek şekilde çözebilmesine ve bu hususta ki yetenek ve kudretine bağlanmış oluyor .

a . Maslow ve Gereksinmeler Hiyerarşisi : Maslow Bireysel davranış açısından motivasyonu vermek isterken bir bütünler analizi , yada çeşitli psikososyal etkenlerin birey yapısında entegre olmuş bir yorumunu amaç edinmiştir . Kişisel yetisini ortaya koyma yöneliminin en etkin belirleniş şekli Maslow ’ da görülmektedir . Bu yaklaşımın ışığında gerçekleştirilmiş bir süreç olarak niteleyeceğimiz gereksinmeler hiyerarşisi gene , ancak bu yaklaşım ana hatları ile belirlendiği zaman bir anlam kazanacaktır . kendini gerçekleştirme yaklaşımı şöyle ana hatlandırılabilir :

- – Hepimiz asli bir iç cepheye sahibiz .bu bir dereceye kadar doğal temel , verili ;bir anlamda da değiştirilmesi olanaksız bir yapıdır .

- – Her kişide söz konusu bu iç yapı bir bölümü ile kendine özgü , benzersiz ; bir bölümü ile ise beşeriyete açık dönük ve ona bağlıdır .

- – Bu iç yapıyı bilimsel olarak araştırmak ve nasıl olduğunu keşfetmek olanaklıdır .

- – Bu iç yapı , onu tanıdığımız kadarı ile gerçekte kötü bir niteliksel görünüm vermiyor , daha çok , ya tarafsız yada kesinlikle iyi bir nitelik gösteriyor .

- – Bu iç yapı kötüden çok iyi olduğundan dolayı en olumlu tutum , onu ortaya çıkartmak , baskı altında tutup kısıtlamak yerine cesaret verip özendirmek olacaktır .

- – Aynı iç yapı hayvanların içgüdüleri gibi güçlü , etkileyici ve yanılmaz değildir .

- – Bir bakıma bu vargılar bütünüyle ; disiplin , mahrumiyet , aksiliğe çatış , acı ve hüzün gerekleriyle birleştirilmelidir .

Bu yaklaşım gerçekte Maslow ‘ un gereksinmeler hiyerarşisinin son aşaması yada olgunluk yaklaşımı diye tanımlanabilir .

1 . Fizyolojik Gereksinmeler : Fizyolojik gereksinmeler tüm canlı organizmalar için geçerli olan evrensel nitelikte gereksinmelerdir . Sonradan kazanılmış değil doğuştan vardırlar . Gelişmiş ülkelerin refah ve kültür düzeyi bireye fizyolojik gereksinmelerini gidermede zengin alternatifler sunmaktadır . Bu koşullar altında yetişen ve yaşamını sürdüren birey acıktım dediği zaman fizyolojik dürtülenmenin yanı sıra belli bir yiyeceğe karşı arzusunu da yerine getirir .

2 . Güven Gereksinmesi : Organizmanın fizyolojik dengeye ulaşması , bireyi bu dengeyi sürdürme gereksinmesine yöneltir . Günümüz toplumunun bir üyesi ve öğesi durumunda ki insan , güven gereksinmelerini , bir arada yaşamanın gereği ile ortak davranışlara yönelerek sağlamak istemektedir . Korunma , bağımlı olma sosyal yapı , yasa ve sınırlamalar bireyin güven gereksinimlerinin doğurduğu toplumsal değer ve yapılardır . Gelişmiş ülkelerde hemen hemen bütünüyle giderilmiş , yerine getirilmiş olmaları bu tür gereksinmelerin bireyi motive etme olasılığını oldukça düşürmüştür .

3 . Ait Olma ve Sevgi Gereksinmeleri : Fizyolojik ve güven gereksinimleri giderilmiş olan birey artık sosyal yönü ağır basacak olan gereksinmelere yönelecektir . Bu gereksinmeler daha çok duygusal nitelikler gösterecek olan gereksinmelerdir .Örneğin , birey belli bir sosyal çevre ve ortama ait olma arzusunu duyacak , bu çevrenin diğer üyelerini sevme ve onlarca sevildiğini bilme gereğini hissetmek isteyecektir . Aidiyet ve sevgi gereksinmeleri bireyce kendisi ancak toplumun koyduğu manevi değerlere uyabildiği , adapte olabildiği oranda giderilebileceklerdir .

4 . Saygı Görme Gereksinmesi : Toplumumuzda ki bütün insanlar kendi kendilerini sayma ve başkalarının kendilerini sayması için ; kendilerinin güçlü temellere dayandırmaya çalıştıkları üstün bir değerlemesini yaparlar . Ana gereksinme niteliğinde ki saygı görme olgusu temelde başka bazı koşulların yada gereksinmelerin giderilmesiyle sağlanabilecektir . Birey saygı görme gereksinmesinin giderme aşamasına ulaşmak için bu tür alt değerleri çözümlemek zorundadır . Bu alt değerler ikiye ayrılırlar . Örneğin ; güçlü olmak , başarılı olmak , güven duymak birinci türde ki niteliklerdir . Birinci türü oluşturan değerlere ulaşmak bireyin kendi elinde olan türden olgulardır . ikinci türde sayılanlar ise bireyin birinci türde gerçekleştirebildikleri ile orantılı olarak sosyal çevrenin onun için takdir edeceği değerlerle ilgili olanlardır . Her iki değerler gurubu yeterince gerçekleştiği taktirde , birey saygı görme gereksinmesini , bu gerçekleşme oranında tatmin etmiş olacaktır .

5 . Kendini Gerçekleştirme Gereksinmesi : Gerçekte belli bir düzeye ulaşmış bireyin mutluluğunun içinde yattığı olgudur . Bu gereksinmenin bilincine varabilmek ancak önceki ortak beşeri gereksinmelerin giderilmesiyle olanak bulacaktır . Birey tatmine ulaşabilmek için potansiyel yetisini ortaya koymak zorunluluğundadır .

b . McClelland ve Başarı Teorisi : Maslow başarı gösterme durumunu saygı görmenin bir determinantı olarak belirtirken , McClelland aynı olguyu bireysel motivasyonun temel taşlarından biri olarak daha büyük bir önemle ortaya koymaktadır.

Başarı motivi araştırmaları , ’konu algılama testi’ diye anılan bir test yardımıyla yürütülmüştür . Söz konusu test Henry Murray’ın kişilik testlerinden kaynaklanmıştır . Testin uygulandığı kimselere günlük yaşantıdan resimler gösterilmiş ve söz konusu resimlerle ilgili kısa bir senaryo anlatması istenmiştir . Bundan amaç bireyin iç yapısal dinamiği ile ilgili özelliklerini uyararak açığa vurdurmaktır.

McClenland’a göre birey testlerde iki tür yönelimden birini ağır basıcı nitelikte dışa vuracaktır . Bu iki tür değişik gereksinmeye olan yönelimler şu şekildedir ;

1 . Yaratıcı ; yapıcı ve çalışma yaşamına dönük bir yönelim ki , bu yönelimin temelinde bireyin olan gereksinmesi yatar .

2 . Aile , arkadaş ve sosyal çevreye dönük bir yönelim ki , bu yönelimin temelinde ise bireyin çevresiyle ilişkilerde bulunmaya olan gereksinmesi yatar .

Bir bireyin sadece başarı gereksinmesine ya da sadece çevresi ile ilişkilerde bulunma gereksinmesine yönelik bir örnek tutum geliştirdiği söylenemez . Birey gerçekte her iki gereksinmenin de etkisi altında bulunacaktır . Yani birey başarı gereksinmesinin tatmininde doğrudan kendi kişiliğinin bir fonksiyonu olma niteliğindedir .

Kendi değerinin farkında olan birey , bir işe kalkışmadan önce başarı ve başarısızlık olasılıklarını dikkate alacaktır . Bu durumda başarı motivi iki boyut gösterecektir. Başarı ve başarısızlık . Her ikisinin birleşimi ise toplam başarı motivasyonunu verecektir . Bu iki motiv gerçekte bireyin bir işi yapmaya olan yönelimini saptayacaktır . Başarı olanağı düşük bir işe bireyin kalkışması az olasılıktadır . Denilebilir ki başarı motivi ile başarı gereksinmesi arasındaki korelasyon yüksek ; başarısızlık motivi ile başarı gereksinmesi arasındaki korelasyon ise düşüktür

Ayrıca başarısızlıktan dolayı cezalandırma , ya da başarıdan dolayı ödüllendirmenin bireyde başarı motivinin belli bir biçimde oluşumunun nedenini oluşturacağı da açıktır . Başarısızlığından dolayı cezalandırılan bireyin , sonradan üstleneceği işlerde gene başarısızlığa uğrayacağı korkusu , ondaki başarı gereksinimini körleştirebilir . Bu tip bireylerde başarı motivi , başarısızlığa olan korku dolayısıyla , temel bir karakteristik özellik biçimi almış olarak görülecektir . Bu olgu , yönetim açısından üzerinde dikkatle durulması gereken bir durumu betimlemektedir .

Başarı motivinin , bireysel motivasyon sürecinde tek etken olduğu açıktır ki , kabul edilir nitelikte değildir . Ancak , motivasyonu özellikle çalışma yaşamındaki motivasyonu oluşturmada büyük etkisi olduğu da yadsınamaz .

Nitekim , David McClelland bu konuda yıllar süren çalışma ve araştırmalarını ve elde ettiği bulguları sonradan somut bir araştırmada realize etmiş ve gelişmekte olan bir ülkede başarı motivinin ekonomik kalkınmaya olan katkısını vermeye çalışmıştır .

c . Herzberg ve Motivasyon-Hijyen Teorisi : Bu Teorinin çıkış noktası doğrudan işin kendisi olduğundan , psiko-fizyolojik ve sosyal temellere dayalı diğer teoriler için , söz konusu olan bu teorilerin çalışma yaşamına uyumlandırılması gereğine Herzberg ‘ de rastlanmayacaktır .

Bulgular , iş ve iş ile ilgili olgu ve koşullarının hangilerinin motive edici ve hangilerinin ise bu nitelikten yoksun olduğunu saptama amacıyla , bireysel tutum ve tepkilerin sorulmasıyla elde edilmiştir . Herzberg araştırma da elde ettiği bulguları pekiştirmek ve çok eleştri almış olan sonuçsal verileri sağlamlaştırmak için daha sonra aynı araştırmaları değişik yöre ve çalışanlar üzerinde yenilemiş ve eskileri onaylayan sonuçlar elde etmiştir .

Bulguların analizi Herzberg ve çalışma arkadaşlarını , araştırmaya konu olan kişilerde iki temel değişik faktör gurubunun varlığını saptamaya götürmüştür . Söz konusu iki faktör gurubu :

1 . Hijyen Faktörler : Bu faktörler ; işletme politikası ve yönetimi , gözetim , gözetmenlerle ilişkiler , iş koşulları , ücret , akranlarla ilişkiler , kişisel yaşam , astlarla ilişkiler , statü ve güvenlik olarak belirlenmişti .

2 . Motivasyonel Faktörler : Bu faktörler ; motive edilişlerinde ki güç derecesine göre sırasıyla , başarı , tanınma , işin kendisi , sorumluluk ilerleme ve gelişme olarak belirlenmişti . Hijyen faktörler üzerinde Herzberg ‘ in araştırma kanısı , bunların yeterli ve düzenli olmadıkları zaman işte tatminin gerçekleşmeyeceğidir . Ancak bu faktörler varoldukları taktirde , naturel nitelikli olduklarından iş görenler tarafından sadece kabul görürler , ancak onları motive etmezler .

Motive edici faktörler ise bireyi yöneltici , kamçılayıcı ve giderildikleri ölçüde tatmin yaratıcı niteliktedirler . Söz konusu faktörlerden birinin gerçekleşememesi , bireyin motivasyonel yapısında bir boşluk yaratır . Herzberg ‘ in motivasyonel faktör olarak nitelediği faktörler ise Maslow ‘un hiyerarşisinin üst basamaklarında yer alabileceklerdir . Her iki yaklaşımın benzerlik gösterdiği bir nokta , yorum olarak Maslow ‘ da kendini gerçekleştirme aşamasına ulaşacak bir bireyin önceleri alt basamak gereksinmelerini yerine getirme olgusunun Herzberg ‘ de biraz daha farklı bir yorumla gene gündemde olmasıdır . O da motivasyonel faktörlerden yararlanacak olacak bir bireyin önce naturel faktörlerden nasibini almış olması gereğidir . Genel olarak diyebiliriz ki , gereksinmeler hiyerarşisinin ilk üç basamağı hijyen faktörlerle , son iki basamağı ise motivasyonel faktörlerle özdeşlik gösterir .

d . Vroom ve Beklenti-Değer Modeli : Konuyla ilgili temel varsayım çeşitli hareket tarzlarıyla ilgili olarak seçenekler arasından bir kimse tarafından yapılan bir seçim aynı anda vukua gelen olaylar hamledilir .

Sarf Edilen Çaba = Kişinin Belirli Bir Sonuca Verdiği Değer * Erişilmeyi Umduğu Sonuç

Bu teori bilişsel süreçlerle motivasyon olgusunu açıklamaya çalışan teorilerin en yaygın bilinen ve kullanılanlarındandır . Vroom ‘un modeli üç boyutlu bir düşünce sisteminde açıklanabilir . Bunlar ;

1 . Valence-Soyutsal Değer : Valence bireyin söz konusu olabilecek beklenir bir sonuçsal değere ulaşma , onunla birleşme isteğinin şiddetini belirtecektir .

2 . Araçsallık : Bir bireysel davranış ile onun uzantısında ki hedeflerin bütünleşmesi durumu ve bunun o davranış üzerinden gerçekleşme derecesi .

3 . Beklenti : Belli bir davranışın sonucunun önceden tahmin edilmesi .

Birey bir eyleme veya davranışa kalkışmadan önce işin sonuçsal değeriyle ilgilenmektedir . Örneğin , mevki , statü , saygı kazanma . Bu değerler birey açısından niteliksel olarak çekici yada itici özellikte belirlenecektir . Bireyin gerçek sonuçsal değerlere ulaşabilmesi için daha önceki bir boyutta yer alacak araçsal nitelikte bir Valance ‘ yi belirlemesi ve ona ulaşmış olması gerekecektir ; örneğin , yüksek başarı gibi .

Vroom modeli , yönetici durumunda bulunan kimselerin , işçiyi motive edici faktörleri ve uygun bazı değişkenleri görebilmelerine yardımcı olabilmesi amacıyla hazırlanmıştır .

D . Personel Yönetimi Açısından Motivasyon

Beşeri ilişkiler çağdaş yöneticinin elinde sağlıklı bir organizasyon ve verimli bir eğitim süreci gerçekleştirmek için bir araçtır . Bu araçtan işletme ve personel yönetimi süreçlerinde etkin bir biçimde yararlanmak her yöneticinin görevi olmalıdır . İş göreni , organizasyon içi ve dışı fizyolojik , psikolojik ve sosyal gereksinmeleri , giderek motivleri ile iyi anlayan , yorumlayabilen yönetici , ondan , verimliliği maksimize etme yönünde gerektiği gibi yararlanma yollarında bulacaktır .

- – - Yönetimde Motivasyon İşlemi :

1 . Şirket idaresi elemanlarının mümkün olabilecek en üstün verimi sağlamalarını arzular .

2 . Yönetici durumunda bulunan kimseler , her insanın bencil olduğunu ve tatminkarlık duyma yollarını aradıklarını bildiklerinden ; tatminkarlığın her insanda ancak doğuştan mevcut bazı gereksinmelerin karşılanabilmesi sonucu hasıl olabileceğini kabul etmektedirler .

3 . Tatminkarlığın sağlanabilmesi için yönetici belirli bir anda bir kimsede hangi tipten gereksinmenin en şiddetli derecede var olduğunu tahmin eder .

4 . Bu tahmin ve görüşe dayanarak , o elemanın gereksinmesini karşılayabilecek özel teşvik unsurunu seçerek , dıştan gelen bir etken olarak uygular .

5 . Bu etkenin doğuracağı arzu , o kimseleri işleri yoluyla amaca erişmek üzere harekete getirir .

6 . Bu hareket ve çabanın doğuracağı verimlilik , arzulanan sonucun sağlanması demek olacağından , çalışanları memnun edici bir faktör meydana gelmiş olur .

İnsan tutum ve davranışlarının nitelik yönünden gelişi güzel olması pek seyrektir.Tutum ve davranışlar , hemen her zaman , çevre ile ilgili bazı amaçlara , veya teşvik edici bazı faktörlere doğru yönelmişlerdir . Amaçların çekici olması insanın bazı arzu ve gereksinmelerini tatmin edebilmesindendir . Bu bakımdan ferdin tutum ve davranışlarına yön veren arzu ve istekledir . Amaçlar ise , ferdin dışında bulunan bir unsur olup arzu ve gereksinmelerin tatmin edilebilmesine olanak sağlarlar .

a . İş ve Sosyal Niteliği : İşletme iktisadı açısından iş , mal ve hizmet üretimi için , düzeli olarak konulmuş bir fonksiyonlar bütününden bu fonksiyonları yerine getirmeyi yüklenmiş bir kimsenin göstereceği performans oranında gerçekleşmiş durumudur .

Mal ve hizmet üretimi , sosyal fayda amaçlanarak gerçekleştirilmek istenen ekonomik bir süreçtir . Dolayısıyla kendisi için sosyal bir olgudur . Ancak iş gören açısından da iş aynı amaca yönelik sosyal bir olgu taşır . Ancak iş gören açısından da iş aynı amaca yönelik sosyal bir nitelik taşır . Birey topluma kendini kabul ettirmek için bir beceriyi toplumun yararlanacağı bir fonksiyonu yerine getirmekle yükümlüdür . Aksi taktirde bu yönde bilinçlenmiş bireylerce dışlanacaktır . O halde birey , toplum içinde ki yerini korumak için bir iş görmeye yönelecek , bunun gereksinmesini duyacaktır .

Ayrıca iş yapma yada çalışma gereksinmesi , bireyin diğer gereksinmelerinin tatmin etmekte kullanmak zorunda olduğu bir araçtır . Başka deyimle , ekonomik , sosyal ve psikolojik gereksinmelerini gidermek için başvuracağı bir araç niteliğindedir . İş , birey için bu denli önem taşıdığına göre onu seçmede , uygulama da ve sonuç almada da kişisel mantık ve duygu yapısını dilediğince kullanmada özgür olması kaçınılmaz bir gerektir . Sonuçta birey yapmaktan hoşnut olacağı ve kendini öngördüğü açılardan tatmin edebileceğine inandığı bir işi üstlenmede mutluluğunu bulacaktır .

b . İş Tatmini : Uygulamada , söz konusu yöneticiler iş ne olursa olsun , iş göreni onun yerine getirmekle yükümlü görme eyleminden çoğu kez sıyrılmamaktadırlar . Sığınılan gerekçe ise : her iş gören birey için , ona tam uyacak , gereksinme ve arzularını kapsayacak bir iş bulmak olanaksızdır çünkü çağdaş iş yaşamının gerektirdiği ve yarattığı koşullar bu el vermemektedir .

Bir bütünlük açısından bakıldığında da , determinantlar arasında , örneğin ; iş seçimi , işin kendisi , yeri , fiziksel koşulları , türü , gerektirdiği bilgi düzeyi , amacı ve benzeri etkenler sayılabilir . Gerçekte , iş görenin psikososyal oluşumunda yukarıda sayılan determinantların hangi bireysel gereksinimlere cevap verdiği birincil önemdedir . Bu yargıyla da , rahatlıkla önerilebilir ki , iş tatmininde ana determinantı bireysel gereksinmeler oluşturmaktadır . İş tatmini , bir iş ortamında , bireyin tatmin edilebilecek gereksinmelerinin hangi dereceye kadar tatmin edilmiş olmasına kadar değişik varyasyonlar gösterir . Yönetimin işi tatmini konusunda beklediği her birey için tam anlamda kusursuz bir tatminin gerçekleştirilmesi gibi bir saplantı değildir .

Günümüzde nicelik olarak insan üretimden değil , üretim insandan bağımlı kabul edilmekte ve bireysel performansın yada verimliliğin arttırılmasını amaçlayan çeşitli yaklaşımlar ortaya atılmıştır . Mc Gregor , organizasyonel bir kuruluşta istenilen verim düzeyine ulaşılmasını insanın doğal yapısının bir sonucu olarak değil de , yönetimin insanda var olan potansiyel gücü gereğince işleyemediğinden doğduğunu var saymaktadır . Eğer iş görenler tembel , sorumsuz , ilgisiz bir kompozisyon çizmekte iseler , bundan sadece doğrudan doğruya yönetim kademeleri sorumlu tutulmalıdır .

Birey , kendi öz yapısında fizyolojik , psikolojik ve sosyal gereksinmelerinin bilinçli yada bilinçsiz dürtülerinin ve değişik türde isteklerinin etkisi altındadır . Yani , daha önce de belirlemiş olduğumuz gibi birey bir şey gereksinme duyacak , bu gereksinme ile bilinçli yada bilinçsiz süreçlerle dürtülenecek , dürtülenme sonucu gereksinmesini giderecek davranış yada eylemi isteyecek yada yapacaktır . Çağdaş yönetsel süreçlerin amaç ve fonksiyonunu belirlemek gerekirse , iş görenlerin gereksinme , dürtü ve istek bileşimlerinin işletme amaçları doğrultusunda gerçekleşmesini sağlamaktır .

Yönetimin başarısı birincil olarak bireye inebilmek , onun davranış determinantlarını anlamak ve bilmenin bir fonksiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır . Bu olgu , sosyal yaşamın her süreci için olduğu gibi iş yönetim ve yöneltim süreçleri içinde bütünüyle geçerlidir . Yönetim kendiliğinden oluşmuş bir kavram değildir . Organizasyon onu oluşturan öğelerde ki değişimlere uyarak kendiside yapısal değişiklikler içerir .

- – - Yönetimde Motivasyon Aşamaları :

1 . Yönetim , bir anlam ifade edebilmek için ister mal ister hizmet konusunda olsun , verimliliği sağlama fonksiyonunu yerine getirmelidir . Bunu sağlamak öncelikle bir teknoloji ve rasyonializasyon sorunudur .

2 . Elde ki iş gücüde etkin bir biçimde kullanılmalıdır . İş gücünün etkin bir biçimde kullanılması için onu oluşturan bireylerin işe uyumunu ve iş tatminini sağlamak temel koşuldur . Yani iş gören açısından işe uyum ve iş tatminin gerçekleşmesi , yönetimin varlığının sürdürebilmesi için gidermek zorunda olduğu ikinci gereksinmedir .

3 . Son gereksinme önceki iki olgunun , yani gündemde ki gereksinmelerin giderilmesinde süreklilik sağlamak gereğidir . Benzetme yerine ise , hücrelerini yenileyen bir organizma gibi yönetiminde , gündemde ki gereksinmeleri doyum buldukça yeniden aynı gereksinmelerle motive olarak süreci devamı devam ettirmesidir .

İş gücünün etkin kullanımı , işsel tatmine ve iş uyumuna bağlı öznel bir sorumdur .

E . Uygulamada Motivasyon

Olgu psikolojik ve sosyal kökenli olduğuna göre , sorun gene bireyin psiko-sosyal yapısında irdelenecektir . Bu yapı homojenlik göstermez motivlerin değişikliğine göre her bireyde ayrı bir yapısal biçimde oluşur . Bireyin benliğine dönüktür. Birey başkalarını düşünürken bile , bir anlamda , kendini düşünür ve kişisel tatminini gözetir . Bu açıktır ki , motive etmek isteyen ve motive olma durumundaki kimse arasında teorik olarak bir çelişki doğuracaktır . Çünkü her iki öğede kişisel tatmini amaçlamaktadır . O halde taraflar arasında motivasyonun gerçekleşmesi , her iki öğenin belli bir optimumda kişisel gereksinmelerinin belirli derecelerde belirlenmesi ile gerçekleşebilir . Bu yorumun ışığında , işletmenin birinci derecede temsilcisi olan yönetim ile iş gören arasındaki motivasyonel ilişkiyi ortaya koymak olanaklıdır . Yönetimin iş göreni motive ediş gerek ve sürecini iç aşamalarında verebiliriz:

1 . Yönetimin emeli , etkin bir performans ve uygun seçilmiş yöntemlerle müşterilere daha çok hizmet , işletme sahiplerine daha çok kazanç sağlama amaçlarını gerçekleştirmektedir .

2 . Yönetim , bütün bireylerin kişisel benliklerine dönük tatmin arayan ve bu tatmini her bireyin içindeki değişik türlerden gereksinmelerin giderilmesi ile gerçekleşecek nitelikler taşıdığını sezmiştir.

3 . Yönetim , ne zaman hangi gereksinmenin birey açısından dominant olduğunu ve hangisinin iş tatminini gerçekleştirecek nitelikte olduğunu tahmin eder .

4 . Tahmin edilen gereksinmeyi giderecek ve bireyi eyleme itecek ortamı ve uyarıcıları seçer .

İstediklerini elde etme doğrultusunda uyarılan birey , bunlara ulaşmak için işsel görevlerine yönelir . Yukarıda kısaca verilmeye çalışılan süreç açıktır ki gerçekte çok daha karmaşık bir oluşum gösterir .Çünkü her aşama , kendi içsel bütünlüğünün gerçekleşmesi için birbirine geçmiş bir çok alt süreçlerden oluşmaktadır .

- – - Motivasyon Sürecinin Ana Aşamaları :

1 . Üretim Aşamalarında Motivasyonu Gerektirecek Durum ve Niteliklerin Saptanması : Üretim aşmaları niteliksel değişiklikler gösterir . Üretimde her aşama , iş görene ayrı bir şekilde yönelmiştir . İş göreninde üretimin her aşamasına göstereceği tepki değişik olabilir . Bu etkilenme ve tepkilenmenin temel nedenleri iş görende , onun gereksinimlerine uzanan çağrışımların sonuçlarıdır . Gereksinmenin şiddeti , çağrışımın gücünü , dolayısıyla tepkiyi belirler .

Yöneticinin gereksinme tatminine yönelmiş bireydeki gerilimi dikkate alması ve motivasyon yöntemini belirlemede göz önünde bulundurması zorunludur . Örneğin , sigara alışkanlığı olan bir insanın ondan yoksun kaldığında duyacağı istek ile , ikinci bir çift çoraba gereksinmesi olan insanın duyacağı istek şiddetinin kişisel yapılarda yaratacağı gerilimlerin aynı olamayacağı açıktır . Yapılan yorum , bizi motivasyon sürecinin bu ilk aşamasında motivasyona götürecek durumların özelliklerinin belirlenmesinde söz sahibi olacak yöneticini niteliklerini saptamaya götürmüştür . Yöneticinin sorumlu olduğu motivasyon sürecinde gösterdiği yetenekler duruma göre yönetme yeteneğini ve yönetimsel uygulamaları yeni taleplere uyumlandırma yetenekleridir .

İş tatmini , sosyal ilişkiler , verimlilik gibi sosyal ve ekonomik süreçlerin üretim aşamaları sırasında olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirilmeleri ; durumların irdelenip değerlendirilmesi ile yöneticiyi bir karar alma sürecine götürecektir .

2 . Motivasyon Araçlarının seçilmesi ve Motivasyon planlarının Hazırlanması : Yönetici , tekil ya da grup olarak işgörenleri motive etmekte kullanacağı araçları aramak , seçmek ve kullanmaya uygun hale getirmek görevini üstlenecektir . Araçlar saptanırken yönetici öncelikle kendi deneyimlerine dayanacaktır .

3 . Motivasyonun Uygulaması : Motivasyonu gerektiren amaç ve nedenleri ve kullanacağı araç ve yöntemleri belirlemiş olan uygulayıcı artık eyleme geçecektir . Ancak , eyleme geçişten önce yönetici uygulama ile ilgili bazı kuralları göz önünde bulundurmamalıdır . Çünkü başarı , bu önemli aşamada hata yapmamaya bağlıdır .

– - – Motivasyonel Dolaşım :

1 . Birey ya da grubun gereksinmesini belirleyen uygulayıcı , uyarıcı bir gücü kullanarak ki , bu güç gereksinmeyi tatmine götürür . Birey ya da grubu eyleme geçirir . Bu bir bakıma potansiyel gücün çözümlenmesidir .

2 . Eylem motivasyonel davranışın kendisidir .

3 . Motive edilmiş davranış potansiyel gücü çözdüğü ölçüde performans ve dolayısıyla verimlilik ve alışıla gelenin üstüne çıkacaktır .

4 . Öngörülen performansa ulaşıldığında , iki açıdan amaca da varılmış olacaktır : (1) Organizasyon , düşündüğü verimliliği sağlamış olacak , (2) Birey ya da grup , gereksinmesini gidermeye yönelik söz konusu gereksinmeye ulaşmanın rahatlığına ve üstün moral düzeyine ulaşmış bulunacaktır .

5 . Amaçlara ulaşma gerek işletme , gerekse iş görenler açısından gereksinmesinin giderilmesi anlamını taşıyacak dolayısıyla belli bir tatmin duygusu yaratacaktır .

6 . Motivasyon uygulayıcısı hemen ya aynı motivle , ya da değişik bir motivle sürecin işleyişini devam ettirmek için harekete geçecektir .

4 . Uygulama Sonuçlarının Kollanması ve Değerlendirilmesi : Motivasyon sürecinin bir süreçler entegrasyonu ve devamlılık gösterdiği belirlenmiştir . Devamlılığın sağlıklı ve yararlı olma niteliğini koruması , etkin bir denetim ve bu denetim sonucu yerinde ve zamanında önlemlerin alınmasıyla olanaklı kılınacaktır . Bu nedenle uygulama sonuçlarının kollanması ve değerlenmesinin zamanında yapılması gerekliliği tartışmasız bir konudur . Sonuçların kollanmasının ilk gereği iş görenlerin motive edilip edilmediğini anlamaktır . Motivasyon başarıya ulaşmamışsa yeni yöntemlerin uygulanması gerekecektir . Motivasyon uygulaması başarıya ulaşmışsa bunun yarattığı olumlu etkilerin sürdürülmesini sağlamak gerekecektir ; bu ikinci ve en önemli gerektir .

Üretim Faktörleri

06 Kasım 2007

ÜRETİM FAKTÖRLERİ

Üretim “üretim faktörlerini bir araya getirerek ürün elde etmek” şeklinde de tanımlanabilir. Üretim faktörleri, ürünün elde edilmesi aşamalarında kullanılan faktörlerdir. Bunlar emek, sermaye, teşebbüs ve topraktır.

Amacımız bu elde edilen ürünlerle ihtiyaçlarımızı giderme, bir fayda elde etmektir. Fakat unutulmaması gerekli bir konu vardır ki, o da ihtiyaçlarımızı tatmin eden her türlü mal ve hizmetin meydana getirilmesinin üretim kavramına dahil edilmesidir. Buna göre, hizmet erbabı denilen avukat, doktor, memur ve sanatçıların yaptıkları işin de başlanıldığı andan malın som tüketicisi tarafından satın alınmasına kadar devam eden süreçtir.

Örnek olarak pamuğun üretimi toprağa tohumun atıldığı dönemden başlayıp, gömlek olarak satın aldığımız son ana kadar devam eder. Bu nedenle üretimi “malların faydasını artırmak ya da faydalı hizmetler ifa etmek” şeklinde tanımlayabiliriz.

Emek ve Ücret

Ücret belli bir yerde çalışan kimsenin yani emeğin fiyatı veya geliridir. Ücret deyince sadece işçi ücretleri değil, aynı zamanda avukat, memur, doktor vb. çalışan kesimin emekleri karşılığında aldıkları gelirlerde ücret sayılır. Emeğini satan kişi, aslında çalışma yeteneğini ya da verimini satmaktadır.

a. Nominal ve Reel Ücret

Nominal ücret, emek faktörünün yaptığı iş karşılığı aldığı para miktarıdır. Reel ücret ise, emek faktörünün para halindeki ücreti ile satın alabileceği mal ve hizmet tutarıdır.

b. Ücret Politikası

Devlet, özellikle işçi sınıfını korumak amacıyla ücretlerin belirlenmesinde müdahale edebilir.

Devlet asgari ücreti kanunla belirler ve piyasada çalıştırılan işçilere bu ücretin altında bir ücret verme teklifinde bulunulamaz. Bu ücretin üzerindeki ücret düzeylerine devlet karışmaz.

Devlet ücretleri artan fiyatlara göre ayarlayabilir. Bunun için bir katsayı belirlenir. Ve fiyatlar arttıkça belirlenen katsayıya göre ücretler otomatik olarak artar.

Sermaye ve Faiz

Ekonomilerde sermaye birikimini sağlayan tasarruflar iradi ve zorunlu tasarruflar olmak üzere iki grupta toplanır. İradi tasarruflar hiçbir dış etkinin altında kalmaksızın, zenginleşme, güven, alışkanlıklar gibi faktörlerin etkisiyle yapılan tasarruflardır. Sermayenin kaynağı olan tasarruflar gelir düzeyine, faiz haddine, paranın istikrarına sosyal, siyasal istikrara bağlı olarak değişir. Örneğin; gelirler yükseldikçe tasarruflar, dolayısıyla sermaye miktarı artar.

Enflasyon dönemlerinde ise paranın değeri düştüğü için harcamalar artacak ve tasarruflar azalacaktır. Zorunlu tasarruflar ise devlet tarafından ya da piyasaya hakim gruplar tarafından alınan kararlara kişilerin uyma zorunluluğundan kaynaklanır.

Zorunlu tasarruflara vergiler yada firmaların dağıttıkları karları sınırlandırarak yeni yatırımlarda kullanması şeklindeki oto-finansman yöntemi örnek olarak gösterilebilir.

Toprak ve Rant

Toprağın kendi ile beraber yer altı ve yerüstü her türlü zenginlik üretim faktörüdür. Başka bir ifadeyle üretilmemiş, önceden varolan üretim faktörü topraktır. Toprağın gelirine ise “rant” denir. Rant, “çalışmadan elde edilen gelir” anlamında da kullanılır.

Ricardo rantın doğuşunu toprakların farklı kalitelerde bulunmasına bağlamıştır. Yani verimsiz topraklara doğru gidildiği için rantın meydana geldiğini ileri sürmüştür ve buna “ diferansiyel rant” demiştir.

Toprak üzerinde çalıştırılan işgücü artırılırsa, azalan verimler kanunu nedeniyle marjinal ürün eğrisi gittikçe alçalacaktır.

Müteşebbis ve Kar

Mal ve hizmet üretmek için diğer üretim faktörlerini bir araya getiren girişimci, bu faaliyeti sonucunda kar elde eder. Kar, üretim maliyetleri ile satış fiyatları arasındaki pozitif farktır. Piyasa ekonomisinde kar, ekonomik gelişmenin bir sonucudur. Bu çerçevede nüfus artışı teknik gelişmeler vb. faktörler karı arttırıcı yönde etki ederler.

Kar aynı zamanda ekonomik gelişmenin itici gücüdür. Çünkü kar yatırımları arttıracağından firmalar oto-finansmana giderek faaliyet alanlarını genişletirler.

Kar, milli gelirin miktarını arttırabilir. Çünkü alternatifler arasında rantabilitesi (karlılığı) azalan kesim değerini kaybeder ve açıkta kalan üretim faktörleri başka faaliyet alanlarına kayarak milli geliri arttırabilir. İki kar teorisi vardır:

Teknik Yeniliklere Dayanan Kar Teorisi

Schumpeter tarafından ortaya atılan bu teoriye göre durgun (stasyoner) ekonomide kar yoktur. Sermaye sahibinin geliri bir yönetici ücreti niteliğindedir. Ekonomi gelişince kar ön plana çıkar.

Müteşebbisler üretim faktörlerinin bileşimini değiştirip piyasaya yenilikler getirir ve çığır açarlar. Kar bu yeniliklerin mükafatıdır. Müteşebbisin yeni atılım yapmasını sağlar.

Riske ve Belirsizliğe Dayanan Kar Teorisi

Bu teoriye göre müteşebbis riski üzerine alan kimsedir. Gelecek dönem belirsiz olduğu için, örneğin ileride fiyatların hangi oranda ve yönde değişeceği bilinmediği için üretimin hangi düzeyde gerçekleştirileceği konusunda karar vermek güçtür.

Ücret, faiz ve rant önceden bellidir, ancak kar belli değildir. Söz konusu teorinin sahibi Von Thunen karı “ Bir zahmetin bedelidir, girişimci geleceğe dayanan tahminler ve planlar yapar. Bu tahmin ve plan hesapları çok emek ister ve zahmetlidir, belirsizdir” şeklinde tanımlamıştır.

Swap Kavramı

06 Kasım 2007

T.C 9 EYLÜL ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TEZSİZ MUHASEBE YÜKSEK LİSANS DÖNEM ÖDEVİ

KONU: SWAP KAVRAMI

İÇİNDEKİLER:

1)SWAP KAVRAMI

2) SWAP İŞLEMLERİNİN TARİHİ VE EKONOMİK GELİŞİMİ

3)SWAP PİYASALARI VE KULLANIM ALANLARI

4)SWAP İŞLEMLERİ NASIL OLUŞUR VE TARAFLARI KİMLERDİR?

5)SWAP İŞLEMLERİNDE GENEL KOŞULLAR

6)SWAP TÜRLERİ

(1)FAİZ SWAPLARI

1)Sabit Faiz – Değişken Faiz Swapı

2)Değişken Faiz-Değişken Faiz Swapı

3)Vadeden önce son verme hakkı veren(Callable, Putable swaplar) swaplar

4)Vadeli (Forward) Swaplar

5)Faiz oranının sonradan belirlenmesi hakkını veren swaplar (Delayed rate setting swap)

(2)PARA (DÖVİZ) SWAPLARI (CURRENCY SWAPS)

1)Sabit Faiz-Değişken Faiz Para Swapı (Cross Currency fxced-to-floating rate swaps)

2)Değişken Faiz-Değişken Faiz Para Swapı (Floating-To-Floating Currency Swap)

3) DİĞER SWAP TÜRLERİ:

Para (Döviz) Opsiyon swapları (Currency Option Swaps)

Geçişli (Halka-Dönüşümlü) Swaplar (Circus Swaps)

Birleşik Geçişli, (Dönüşümlü-Sentetik Halka) Swaplar (Synthetic Circus Swaps)

İkili Para Swapları (Dual Curreney Swaps)

7)SWAP İŞLEMLERİNİN VERGİLENDİRİLMESİ

Swap İşlemleri Ve Vergi Usul Kanunu

Swap Sözleşmelerinin Değerleme Hükümleri Karşısındaki Durumu

Swap İşlemleri Ve Gelir Vergisi Kanunu

Gider Kısıtlaması Uygulaması (GVK Md 41/8 ve KVK Md. 15/13):

Swap İşlemleri Ve BSMV

Swap İşlemleri Ve Damga Vergisi Kanunu

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

SWAP KAVRAMI

Swap en genel anlamda iki tarafın, ödemelerini önceden belirlenmiş esas ve kurallar çerçevesinde karşılıklı olarak değiştirmeleridir. başka bir anlatımla, swap, iki tarafın belirli bir zaman diliminde ödeme akımlarının karşılıklı olarak değişiminde anlaştıkları bir finansal işlemdir.

Swap işleminin temelinde farklı kuruluşların farklı finansal piyasalardaki kredi değerliliklerine bağlı olarak farklı kredi koşulları ile karşılaşmaları ve bu farklılıkları kendi yararlarına olacak şekilde kullanmaları yatar. Daha teknik ve özet bir deyişle swap, dış ticaretteki karşılaştırmalı (mukayeseli) üstünlük kuramının finans pazarlarına uygulanmasıdır

Swap işlemlerine temel oluşturan bu farklılıkların başlıcaları,

1. Tarafların farklı finans pazarlarında farklı kredi değerliliğine sahip oluşları,

2. Değişken faizli fon bulma yeteneğine karşı sabit faizli fon teminin de karşılaşılan güçlükler,

3. Belirli döviz fonlarına erişebilme olanağının sınırlı olması yada erişme güçlükleri, başka bir deyişle belirli para cinsinden fon bulma olasılığına karşı belirli para cinsinden kaynak bulmada karşılaşılan sorunlar,

4.Dışsatım ve hizmetlerin belirli döviz cinsinden kaynak sağlanmasına karşı gereksinme duyulan döviz tür yada türlerinin farklı oluşu

5.Belirli döviz cinsi üzerinden kredi sağlama olanağının varlığına karşı farklı bir döviz cinsinden fon edinme zorunluluğu

6.belirli bir piyasada birincil borçlanma için gerekli likiditenin bulunmayışı.

7.Bazı piyasalarda erişilebilen vadelerin kısalığı,uzun süreli borçlanma olanaklarının sınırlı oluşu.

Firmalar fon akışlarını yeniden yapılandırmak fon giriş ve çıkışlarındaki uyumsuzluğu azaltmak, faiz riskinden kaçınmak içinde swap tekniğinden yararlanmaktadırlar

SWAP İŞLEMLERİNİN TARİHİ VE EKONOMİK GELİŞİMİ

Dünya para ve sermaye piyasalarında; uluslararası finansal ilişkilerin yoğunlaşması ve bilişim ve iletişim teknolojisindeki yenilikler nedeniyle, hızlı gelişmeler yaşanmaktadır.

Söz konusu gelişmeler, para ve sermaye piyasalarını hızla bütünleşmeye yöneltirken,

değişkenliği de arttırmaktadır. Bu değişkenlikleri sürekli ve anında izleyebilme ihtiyacı ve

bunu sağlayacak yeni teknolojilerin verdiği olanaklar, finans teoriysen ve uygulamacılarını

yeni finansal araçlar aramaya yöneltmiştir. Swap, bu yöntemlerden yalnızca biridir.

Swap piyasaları, uluslararası sermaye piyasalarının en hızlı büyüyen, yeniliklere en açık ve sürekli yeni buluş ve tekniklerin üretildiği piyasalardır. Uluslararası Swap İşlemleri

Birliği’ne göre, 1980′li yılların başında ortaya çıkan bu piyasa, büyük bir hızla

büyüyerek,1984 yılında 75 milyon dolardan 1988 yılında 500 milyon dolara ulaşmıştır.

Swap işlemlerinin ekonomik boyutuna ilişkin olarak farklı rakamlar ifade edilmekle birlikte

aşağıda yer alan tabloda da görüleceği üzere bu işlemlerde artış trendi hala devam

etmektedir.

Dünya Swap Piyasası (MİLYAR $ )

YIL FAİZ SWAP PARA SWAP

1987 682,9 182,8

1988 1.010,2 316,8

1989 1.539,3 434,8

1990 2.311,5 577,5

1991 3.065,1 807,2

1992 3.850,8 860,4

1993 6.177,8 899,6

1994 8.815,6 914,8

1995 10.617,4 993,6

1997 (TOPLAM) 25.000 5.987,5

1990 yılında hemen hemen 2,5 milyar dolar seviyelerinde olan swap işlemleri, 1997 yılı sonu itibariyle 25 milyar dolar seviyelerine yani on katına ulaşmıştır. Dünya swap piyasa

işlemlerinin % 90′I faiz % 10 ise para swap işlemlerinden oluşmaktadır.

Amerikan dolarının iniş çıkışlarının borsaları altüst ettiği günümüzde, döviz riski,

uluslararası finansman yöneticilerinin temel uğraş alanlarının başında gelmektedir. Özellikle, batıda vadeli döviz işlemleri yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Swap, finans yöneticilerine bu alanda yeni ufuklar açmıştır.

Türkiye de swap işlemlerinin ekonomik boyutu konusunda Türkiye Bankalar Birliği

tarafından yayınlanan veriler aşağıda yer almaktadır. Tablodan da görüleceği üzere Türkiye de swap işlemlerinin henüz büyük boyutlara ulaşmamakla birlikte, kullanılmakta olan finansal araçlar arasında yerini almıştır.

Türkiye Swap Piyasası (Faiz ve Para Swap)

(Milyon $)

Bankacılık Sektörü

Yıl Türk Lirası İşlemler Yabancı Para İşlemler Toplam

Haziran-1996 - 4.078 4.078

Eylül-1996 - 3.903 3.903

Aralık-1996 - 4.974 4.974

Mart-1997 75 5.702 5.777

Haziran-1997 112 4.028 4.140

Eylül-1997 27 6.511 6.538

Aralık-1997 65 5.074 5.139

Mart-1998 18 5.561 5.578

Haziran-1998 30 6.811 6.841

Swap işlemlerinin bu denli büyümesinin temelinde, bu işlemlerin,Özel,Esnek,Nispi Ucuzluğu sayesinde belirli türdeki riskleri ve operasyonel faaliyetleri yönetme yolunu sağlamış olması yatmaktadır. Zira OTC işlemler kişiye özel nitelikler taşıyabilmektedir.

Swap piyasaları, kamu ve özel sektöre ait kişi ve kuruluşların gereksinimlerini, yaratıcı ve dinamik bir şekilde karşılamaktadırlar. Hatta, swap işlemleriyle uğraşan bazı bankalar,müşterilerin çeşitli isteklerini karşılayabilmek için, devamlı yeni swap uygulamaları

yapmaya ve müşterilerine sunmaya çalışmaktadırlar.

Swap piyasasındaki gelişmeler, bu piyasada faaliyet gösteren finans kuruluşları

arasındaki rekabeti de arttırmış, bu da swap işlemlerinde "yaratıcılık" ve "müşteri

ilişkileri"ne ilave olarak "saldırgan pazarlamayı da gerekli kılmıştır.

Başlangıçta, merkez bankaları arasındaki geleneksel swap işlemleri, daha sonra

bankalarının, çok uluslu işletmelerin ve resmi kuruluşların, giderek daha fazla rağbet

ettikleri ilginç bir finanslama yöntemine dönüşmüştür.

Günümüzde, esnekliği nedeniyle, swap piyasaları, Euro tahvil piyasalarından çok daha likit piyasalardır. Son yıllarda, günlük swap işlemlerinin, günlük Euro tahvil işlemlerinin birkaç katı olması, bu gelişmenin güzel bir göstergesidir.

SWAP PİYASALARI VE KULLANIM ALANLARI

Swap işlemleri, farklı kuruluşların farklı finansal piyasalardaki, farklı kredi değerliliklerine bağlı olarak, farklı kredi şartları ile karşı karşıya kalmaları ve bu farklılıklardan swap işlemine taraf olanlardan her birinin yararına olacak şekilde sonuç sağlayan işlemlerdir.Diğer yandan, finansal piyasaların kurumsal ve yapısal açılardan farklılık göstermeleri,

swap işlemlerinden yararlanma olanaklarını özendirmektedir. Swap piyasasının

gelişimindeki en önemli nedenlerden birisi, swap işlemlerinin bir para piyasası aracı olmaktan çıkaran, bir kredi piyasası aracı haline gelmeye başlamasıdır.

Swap işlemleri, krediden farklı olarak, son derece hızlı bir şekilde gerçekleştirilmektedir.Uygulamada genellikle telefonla kurulan bağlantılar, daha sonra faxla teyit edilmektedir.Böylece, kısa sürede anlaşma yapılmakta ve maliyetler önemli ölçüde düşürülmektedir.

Swap işlemleri, ülkeler açısından özellikle ödemeler bilançosunda geçici nedenlerle ortaya çıkan açıkları finanse etmek veya ulusal paradan spekülatif kaçışları önlemek için

yapılmaktadır. Ülkenin ulusal parasının değer kaybettiği dönemlerde, spekülatörler,sağlam dövizlere yönelirler. Bu durumda, swap anlaşmaları, ülkenin başvurabileceği güvenlik aracı durumundadır. Böyle bir durumda, swap aracılığıyla, sağlam paralı ülkelerin paraları elde edilir ve bu dövizler, merkez bankasının döviz piyasasına yapacağı müdahalelerde kullanılır. Böylece, spekülatif akım durdurulduğu zaman, swap anlaşması da amacına ulaşmış olur. Bundan sonra yapılacak işlem, alınan bu dövizleri iade etmek ve karşı ülkeye verilen ulusal para fonlarını geri almaktır.

SWAP İŞLEMLERİ NASIL OLUŞUR VE TARAFLARI KİMLERDİR?

Swap anlaşmaları tarafları tüm gerçek ve tüzel kişiler olabilir. Ancak bir risk yönetim tekliği olan swap işlemleri (off-balancesheet activities), daha önce belirtilen risklerin

algılayıcıları tarafından kullanılmaktadır. Bununla birlikte yalnızca spekülatif amaçlı olarak ta bu işlemlerin yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Her hangi bir nedenle belirli bir riskten kurtulmak veya varolan riskin yönünü değiştirme arzusu içinde olan taraflar, bu tür işlemleri yapmaktadır. Spekülatif amaçlı olarak bu işlemleri yapanlar ise swap işlemlerinden kar elde etmeyi arzulamaktadırlar.

Swap işlemleri, tarafların işlemlere yönelik iradelerini açıkça belirttikleri bir sözleşme ile meydana gelmektedir. Genellikle taraflardan biri doğrudan bir banka olabildiği gibi, bazen bankalar tarafları bir araya getiren aracı kurumlar olarak görülmektedir.

Genellikle swap işlemlerine taraf olan kişi ve kuruluşlar aşağıda sayılanlar olmakla

birlikte tüm gerçek ve tüzel kişiler bu işlemlere taraf olabilmektedirler.

· Uluslararası Kurumlar

· Merkez Bankaları

· Çokuluslu Şirketler

· Yerel Yönetimler

· Uluslararası Fonlar

· İhracatçı-İthalatçı Kuruluşlar

· Bankalar ( Doğrudan veya Aracı Olarak)

SWAP İŞLEMLERİNDE GENEL KOŞULLAR

Swap işlemi, belirlenen vadeye göre şartlara uymayı karşılıklı olarak kabul eden, en az iki tarafın varlığını gerektirmektedir. Swap işlemlerinin koşulları, tarafların ticari ihtiyaçları, döviz kontrolleri ve çeşitli hukuksal düzenlemelere göre değişebilmektedir. Swap işlemlerinin koşulları şöyle sıralanabilir.

Swap işlemleri için yapılan sözleşmelerde genellikle düşük miktarlarda nakit ödenir.

Taraflara swap işlemi yapma imkanı sağlayan broker veya dealerlar ( bankalar),sözleşmenin taraflarını bir araya getirip bu sözleşmeleri eksiksiz olarak tamamlarlar. Swap işlemleri, farklı para birimleri arasında düzenlenebilir . En çok kullanılan para birimleri, Amerikan Doları, Avustralya Doları, İngiliz Sterlini, Alman Markı, İsviçre Frangı ve Japon Yeni’dir. ender olarak Fransız Frangı, Belçika Frangı, Euro kullanılmaktadır.

Swap işlemleri, genellikle orta vadeli işlemlerdir. Vade 3-10 yıl arası bir süreyi

kapsamaktadır. Vadenin daha da uzun veya kısa olması mümkündür.

Genellikle swap işlemleri tek bir vadede geri ödenebilen anapara miktarlarını içerir. Ancak, bir seri swap işleminin yapılmasıyla yenilemenin sağlanması mümkündür.

Faiz swap fiyatlaması, sabit faizle borçlanma maliyeti, değişkin faizle borçlanma maliyeti ve kredi değerliliği ile ilgili piyasa şartlarına bağlıdır. Finanssal piyasalarda swap

kotasyonları arz ve talep dengesine bağlı olarak oluşmaktadır. Aşağıda yer alan Reuters

tarafından yayınlanan swap sayfasında, bu açıkça görülmektedir.

SWAP TÜRLERİ

Swap işlemlerini çok farklı sınıflandırmaya tabi tutulmuştur. Aşağıdaki sınıflandırmada

bunlardan yalnızca biridir.

1) Para Swap ( Currency Swap)

2) Faiz Swap ( Interest Rate Swap)

3) Çapraz Faiz Swap ( Cross Currency Interest Rate Swap)

4) İleri Tarihli Swap ( Forward Start Swap)

5) Geçikmeli Swap ( Delayed Start or Deferred Swap)

6) Düz Swap (Plain Vanilla Swap)

7) Opsiyonlu Swap ( Swaption)

8) Karma Özellikli Faiz Swap ( Flavered Interest Rate Swap)

· Azalan Bakiyeli Swap ( Amortizing Swap)

· Artan Bakiyeli Swap ( Accreting Swap)

· Mevsimsel Swap ( Seasonal Swap)

· Dalgalı Ana Para Swap ( Rollar Coaster Swap)

· Dalgalı Faiz Swap ( Off-Market Swap)

· Basis Swap (Basis Swap)

· Getiri Egrisi Swap ( Yield Curve Swap)

9) Karma Özellikli Para Swapları ( Flavered Currency Swap)

· Sabit Faizden Sabit Faize (Fixed-to-Fixed)

· Değişken Faizden Sabit Faize ( Floating-to-Fixed)

· Sabit Faizden Değişken Faize (Fixed-to-Floating)

10) Hissesenedi Swap ( Equity Swap)

11) Uzatmalı Swap ( Extention Swap)

12) Sıfır Kupon Swap ( Zero-Coupon Swap)

13) Çok Bacaklı Swap ( Multi-Legged Swap)

14) Aynı veya Farklı Para Cinsine Göre

Swap türlerini bu kadar kapsamlı olarak ele almak mümkün olmakla birlikte, temelde swap işlemlerini dörtlü bir ayrıma tabi tutarak ele almak yararlı olacaktır. Zira

Yukarıda sayılan işlemler temel olarak birbirinin benzeri niteliğinde işlemlerdir. Aşağıda

sayılan ve üçe ayrılmak suretiyle sınıflandırılan swap işlemlerinin yanı sıra özelliği

nedeniyle Swaption işlemlerinde kısaca ele alınacaktır. Bunun yanı sıra özelikle ülkemizde

yaygın olarak kullanılmaya başlanan sentetik repo veya bir başka adıyla kısa vadeli swap

işlemleri de ele alınacaktır.

Söz konusu swap türleri üç ana başlık altında toplanabilir

1. Faiz Swap (Interest Rate Swap)

2. Para Swap ( Currency Swap)

3. Diğer swaplar

bunlardan bir kısmını şöylece açıklayabiliriz

(1) FAİZ SWAPLARI

faiz swapının değişik türleri çeşitlemeleri vardır . bu türlerin başlıcaları unlardır.

Sabit Faiz – Değişken Faiz Swapı

En alışıla gelmiş klasik faiz swap türünü ayni para cinsi üzerinden sabit faiz değişken faiz swapı oluşturmakta, bu faiz swapı bazen kupon swapı olarak da nitelendirilmektedir. Bu tür faiz swapının temelini, kredi değerliliği farklı iki firmanın, aynı tutarda fakat faiz koşulları değişik borçlarının gerektirdiği ödemeleri, belli bir süre için değiştirmeleri oluş*turmaktadır. Swap işleminin gerçekleşebilmesi için,

(1) İki firmanın kredi değerliliğinin farklı olması,

(2) Bunların birbirinden bağımsız olarak borçlanmaları,

(3) Firmalardan birinin borcunun sabit faizli diğerinin değişken faizli olması,

(4) Söz konusu firmaların bu borçların gerektirdiği ödemeleri, değiş-tokuş etmeleri gerekmektedir. Sabit faizle borçlanan fir*ma, bunu değişken faizli şekle dönüştürebilmekte ya da bunun tam kar*şıtını yapabilmektedir. Swap işleminde borçlar değil, borçların gerektir*diği ödemeler değiştirilmektedir. Sabit faizle borçlanan, değişken faizli ödeme yapmakta; değişken faizle borçlanan tarafta sabit faizle ödemektedir swap anlaşması varsayımsal bir tutar üzerinden de yapılabilmektedir.

Faiz swapları temelde şu nedenlere bağlı olarak yapılmaktadır:

(a) Kredi değerliliği yüksek olmayan firmaların ya da ülke riski yüksek olan kuruluşların uluslar arsı piyasalardan sabit faizle borçlanma olanaklarının sınırlı oluşu.

(b)Yüksek kredi değerliliğine sahip tarafın portföylerine esneklik kazandırmak istemesi

(c) Belirli piyasalarda büyük tutarlarda uzun süreli borçlanma olanağının bulunmayışı veya çok dar kapsamlı oluşu,

(d) Başka ülkelerin finansal pazarlarının sağlayabileceği yüksek getiriden yararlanma isteği

(e)Faiz swap işlemleri, genellikle, tarafların kredi değerliliğindeki fark*lara ve diğer yapısal koşullara bağlı olarak taraflara önemli ölçüde mali*yet tasarrufu sağlamakta, kaynak maliyetini düşürmektedir.

Değişken Faiz-Değişken Faiz Swapı

Temel swap denilen bu tür swapların yapısı düz faiz swapları ile büyük ölçüde aynı olup, tek farkı, tarafların değişken faiz ödemeleri*dir. Bu tür faiz swapları farklı değişken faiz pazarlarındaki farklılıktan( farklı değişken faiz kaynakları arasındaki spreadlerden) yararlanmak veya daha önce yapılmış bir faiz swapında değişken faiz yükümlülüğünü karşılamak için yapılabilir. Arbitraj olanaklarından yararlanarak kay*nak maliyetini düşürmek ya da riske karsı korunmak bu tür swap anlaşmalarında da temel güdülerdir

En yaygın kullanılan değişken faiz-değişken faiz veya baz swap türü, USD PRİME RATE (temel faiz oram,) ile LİBOR swapıdır. Böylece değiş*ken faizlerden biri, ABD’de kredi değerliliği en yüksek firmalara uygula*nan faiz (prime rate) bazına (temeline) göre belirlenirken, diğeri Londra Bankalar arası Satış Faiz Oranı temeline göre belirlenmektedir. PRİME RATE bazına göre değişken faizle borçlanan bir firma, LİBOR bazında borçlanan firma ile faiz ödemelerini swap yapmaktadır. Burada değişken faizler swap edilmekle beraber, faizlerin değişkenlik temeli veya ölçüsü farklıdır.

Swap işlemleri kuşkusuz bazı riskler ve katılıklar da taşır. Bu risk*ler, kredi riski ve pazar riski başlıkları altında toplanabilir. Kredi riski swap işleminde karşı tarafın yükümlülüklerini, borçlarını yerine getiremeyecek duruma düşmesi olasılığıdır.Pazar riski ise faizlerin bekleyişlere ters yönde gelişme göstermesi, faizin yükselmesi ya da düşmesidir. Faizlerin yükselmesi durumunda sabit faizli ödemeyi değiş*ken faizli ödeme ile swap yapan taraf kayba uğrarken; faizler düşerken de değişken faizli bir ödemeyi sabit faizli bir ödemeyle swap yapmış olan taraf kayba uğrar.

Vadeden önce son verme hakkı veren(Callable, Putable swaplar) swaplar

Callable swaplar:Bir callable swap, sabit oran ödeyicisine, vadesinden önce swapı sona erdirme opsiyonu verir. Bir callable swap sahibi bunun için faiz oranları düştüğünde swapı sona erdirmek isteyebilir. Aksi takdirde, sabit oran ödeyicisi, değişkende mümkün olandan daha yüksek bir oranla ödeme yapmak yükümlülüğünde olacaktır.

*

Putable swaplar:Bir putable swap değişken oran ödeyicisine yani swapın satıcısına vadesinden önce swapı sona erdirme opsiyonu verir. Doğru sona erdirme faiz oranlarının yükselmesi durumunda olacaktır. Opsiyon primi, yüksek değişken oranlarda yansıyacaktır ve mümkün sona erdirme ücretidir. Callable ve putable swaplar bazen sona erdirilebilen veya iptal edilebilen swaplar olarakta nitelenebilir.

Vadeli (Forward) Swaplar

Vadeli swaplar, borçluya, faiz oranlarını piyasa koşullarının elverişli olduğu dönemlerde belirleme olanağı vermektedir. Bir firma, derhal borçlanma gereksinimi olmasa bile, gelecekte fona ihtiyacı olacağını biliyor veya tahmin ediyorsa, swap piyasasında faiz oranlarının elverişli olması durumunda, vadeli bir swap anlaşmasına girerek, gelecekte faiz oranlarındaki belirsizliği ortadan kaldırmakta faiz oranlarını önceden belirlemektedirler

Vadeli swaplann çok çeşitli kullanılış amaçlan şu alt gruplar altında toplanarak, özetlenebilir:

— Mevcut sabit faizli bir borcun vadesini uzatmak

— Beklenen veya erken (vadeden önce) ödenebilir borçlarda faiz ora*nını sabitleştirmek

— Sabit faizli uzun süreli borçlarda vadeyi kısaltmak

— Borç portföyünün faiz değişkenliğine karşı duyarlılığını azaltmak, hatta ortadan kaldırmak.

Vadeli swapların, alternatif tekniklere kıyasla şu üstünlüklerinden söz edilebilir:

(a)Maliyeti, uzun süreli yeniden fonlamadan (refinasmandan)daha düşüktür.

(b) Borçluya, faiz oranlanın swap pazarlarının elverişli olduğu dö*nemde saptama olanağım vermektedir. Fona gereksinme duyulduğu sı*rada yapılacak bir girişimde ise, bu elverişliliğin, arbitraj olanağının or-

(c) Vadeli swap anlaşmaları bilançoda yer almadığından, bilanço büyüklüğünde şişkinliğe neden olmamaktadır.

(d) Firmanın cari döneme ilişkin kâr-zarar hesabı üzerinde etkisi ol*mamaktadır.

(e) Gelecekte borçlanma gereksiniminin değişmesi halinde vadeli swaplar değişken koşullara uyum konusunda daha esnektirler

( f) Vadeli swap yaklaşımı, borçlunun yeni finansman gereksinler etki yapmadığı gibi, maliyetim de yükseltmez.

Vadeli swapların en önemli sakıncası likidite riski yaratması deli faiz swapı faiz oranını sabitlemekle beraber, borçlu mevcut borcunun vadesi geldiğinde, bu borcu ödeyebilmek için değişken faizli borçlanmak zorunda kalabilir

Faiz oranının sonradan belirlenmesi hakkını veren swaplar (Delayed rate setting swap)

Vadeli faiz swapına benzer bir opsiyonda faiz oranının sonradan belirlenmesine olanak veren swap anlaşmalarıdır.acil finansman gereksinimi olmakla beraber, finans pazarlarında elverişsiz koşullarla karşılaşan firmalar, söz konusu swap türünden yararlanabilir. Faiz oranını sonradan saptama opsiyonu borçluya swap anlaşmasına hemen girmekle beraber faiz oranını belirli bir tarihe kadar tarafların anlaştık bir faiz formülüne göre saptama olanağım vermektedir. Böyle bir opsiyon, finans pazarlarında koşulların daha elverişli hale gelmesi durumunda firmaya, cari duruma kıyasla daha düşük maliyetle borçlanma olanağı sağlamaktadır.

Opsiyon hakkı veren swaplarda, bu hakkı elinde tutan tarafın karşı tarafa önceden saptanmış belirli bir prim ödemesi gerekmektedir.

(2)PARA (DÖVİZ) SWAPLARI (CURRENCY SWAPS)

Para swapı farklı dövizlerden olan borçların değiştirilmesidir. Para swapı daha geniş bir tanımla farklı paraların gelecekteki nakit akışlarının her bir satış bir diğerine bağlı olma koşuluyla alım ve satımını yada değiştirilmesini içerir karşılıklı yükümlülüklerin birbirine bağlı oluşu para swapını krediden ayırır

Para swapı yapılmasında başlıca etken istenen para cinsinden kaynak bulunamaması halinde başka para cinsinden kaynak bulunup daha düşük faizli başka bir para cinsinden kredi sağlanıp, istenilen para cinsine çevirme yolu ile, kaynak maliyetinin azaltılmasıdır. Örneğin USD gereksinimi olan bir firma, JPY (Japon Yeni) cinsinden borçlanıp. JPY’i USD ile swap yapmak yolu ile önemli bir maliyet avantajı sağlaya*bilir. Kaynak maliyetini azaltmak ve/veya başka bir para karşılığında istenen yabancı paraya ulaşmak para swapının arkasında yatan temel etkendir

Para swapları, faiz swapından farklı olarak, başlangıçta genellikle anaparaların değişimini de içerir vade sonunda farklı para cinsinden olan anaparalar daha önce belirlenmiş olan kur üzerinden tekrar değiştirilerek bir anlamda eski sahiplerine geri döner.para swaplarının hemen tümünde şu işlemler yapılmaktadır

(1)Ana paranın taraflar arasında el değiştirmesi ,swap işleminin başlangıcında her iki taraf anaparaları anlaştıkları kur üzerinden (genellikle spot kurdan) aralarında değiştirirler.

(2) Faizlerin karşılıklı olarak ödenmesi, Swap anlaşmasına göre her iki taraf, el değiştirdikleri (swap ettikleri) paralar için karşılıklı faiz öderler. Daha açık bir deyişle taraflar, kullandıkları paraların faizini öderler. Genellikle uygulamada karşılıklı faiz ödenmesi bir aracı finans kurumu tarafından netleştirilerek gerçekleştirilir.

(3) Tarafların anaparaları geri iade etmeleri… Swap vadesi sonunda her iki taraf ana paraları birbirine verirler.

(4)Para swapların da vade uluslar arası pazarlarda genellikle 2-10 yıl arasında değişmektedir

Sabit Faiz-Değişken Faiz Para Swapı (Cross Currency fxced-to-floating rate swaps)

Bu swap türünde vadedeki anapara ödemeleri de dahil olmak üzere taraflardan biri değişken faizli belli para cinsinden borcunu, sabit faizli başka bir para birimine dönüştürürken; karşı taraf sabit faizli borcunu değişken faizli başka bir para birimine çevirmektedir.

Taraflar, kendileri acısından avantajlı oldukları, başka bir deyişle mukayeseli üstünlüğe sahip oldukları finans pazarlarında ilgili para rejimleri üzerinden fon sağlamakta, daha sonra farklı para birimlerin sağlanan bu fonları, belirli bir kur üzerinden geri ödenmek üzere, karşılıklı olarak değiştirmektedirler. Sağlanan fonlardan biri değişken faizli karşıt para ise sabit faizli olmakta ve swap anlaşması vade süresice, faizlerinde birbirlerine karşılıklı olarak ödenmesini kapsar

Değişken Faiz-Değişken Faiz Para Swapı (Floating-To-Floating Currency Swap)

Bu kategori swap yapı olarak, değişken faiz-sabit faiz ve sabit faiz ve sabit faiz para swaplarına benzemekle beraber diğer para swap türlerinden tek ayrıldığı nokta, swap edilen paraların faizlerinin değişken oluşu*dur sözü edilen para swap türünde taraflardan biri diğer tarafın ana para ve değişken faizli ödemelerini üstlenirken, karşı taraf da diğer tarafın değişken faizli borcunun anapara ve faiz ödemelerini üstlenmektedir. Ör*neğin A firması değişken faizli (LIBOR bazında) CHP, B firması da buna eşdeğer tutarda değişken faizli (LİBOR bazında) USD borçlanmakta ve borçlarının para akışlarını (faiz ve anapara ödemelerini) swap yapmakta*dırlar. Böylece her iki firma karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları kendi yerel finans pazarlarında borçlanıp swap yapmak yoluyla yarar sağlamakta; kaynak maliyetlerini, swap yapmama alternatifine göre, dü*şürmektedirler.

(3) DİĞER SWAP TÜRLERİ:

1980′li yıllarda bankalar, dünya finans pazarlarında sabit faizli borç swaplarını gerçekleştirdikten sonra yeni swap türleri düzenleme arayışı içine girmiş, çok değişik swap türleri geliştirmişlerdir. Bunlardan ,yabancı kaynak yönetiminde kullanılabilecek swap türleri aşağıda kısaca .açıklanmıştır.

Para (Döviz) Opsiyon swapları (Currency Option Swaps)

Para opsiyon swapının ilk türünü, bankaların firmalara işlem tarihinden 6 ay ile l yıl içinde, para swapının tutarını artırma olanağını tanıdıkları swap anlaşmaları oluşturmuştur. Bu tür bir opsiyonun, seçim hakkının yararı, hak sahibine spot kur uygun, elverişli düzeye gelinceye kadar bekleme olanağını vermesidir. Firma, kendine tanınan süre içinde, spot kuru kendisi açısından uygun görmesi durumunda swap miktarın arttırma hakkına sahip bulunmaktadır. Söz konusu swap işleminde, arttırılan ana para tutarına da swap anlaşması yapıldığı sırada belirlenen faiz oranı uygulanmaktadır.

Geçişli (Halka-Dönüşümlü) Swaplar (Circus Swaps)

Geçişli, dönüşümlü veya halka swapları, herhangi sabit faizli bir para piyasasını, bankalar arası USD piyasasına bağlamaktadır. Bu tür swap işleminde sabit faizli bir para, LİBOR bazında değişken faizli USD ile değiştirilmektedir. Örneğin bir kuruluş Hollanda florini (HFL) ile Kanada dolan (CAD) arasında para swap yapmak istemektedir. Önce sabit .faizli HPL ile değişken faizli USD arasında, daha sonra da değişken faizli USD ile CAD arasında swap işlemine girmektedir. Böylece değişken faizli USD aracılığı ile, iki aşamada HFL ile CAD arasında swap işlemi gerçekleştirilmektedir. Bu tür swapta, değişken faizli USD bir anlamda ortak payda işlevi görmektedir. Geçişli, dönüşümlü veya halka, hangi terimle nitelendirilirse nitelendirilsin bu tür swaplar pazarı geniş olmayan paralar arasında swap yapılmasına olanak vermektedir. Örnekteki HFL ile CAD arasında swap yapmak isteyen kuruluş, kolayca bir karşı taraf, CAD ile HFL swapı yapmak isteyen taraf bulamayabilir. Halbuki her sabit faizli para ile değişken faizli USD arasında swap yapmak ola*nağı mevcuttur. Kuruluş ilk önce sabit faizli HFL değişken faizli USD daha sonra da değişken faizli USD ile CAD arasında swap yapmak yolu ile isteğini gerçekleştirme olanağını bulmaktadır.

Birleşik Geçişli, (Dönüşümlü-Sentetik Halka) Swaplar (Synthetic Circus Swaps)

Birleşik geçişli (dönüşümlü) swaplar, vadeli döviz, faiz swapı ve ge*çişli (dönüşümlü) swap pazarlarında eşanlı olarak bulunan farklılıktan yararlanmak için kullanılmaktadır. Birleşik dönüşümlü (sentetik halka swaplar, geleneksel sabit faiz ödemeli swaplarla, vadeli döviz sözleşmele*rinin birleştirilmesinden yaratılmıştır. Sonuçta sabit faizli para ödemele*ri bir tarafı. LİBOR bazında değişken faizli USD ödemeleri diğer tarafı oluşturmaktadır

İkili Para Swapları (Dual Curreney Swaps)

tahvillerin çekiciliğini arttırabilmek için uluslar arası finans pazarında ana para ve faiz kuponları farklı iki para birimi üzerinden tahvil çıkartabilmektedir. Örneğin anapara USD üzerinden, faiz ödemeleri Euro üzerinden olmak üzere iki ayrı paralı tah*vil çıkarılabilir.

SWAP İŞLEMLERİNİN VERGİLENDİRİLMESİ

Swap İşlemleri Ve Vergi Usul Kanunu

Swap Sözleşmelerinin Değerleme Hükümleri Karşısındaki Durumu

Swap işlemleri hangi amaçla yapılırsa yapılsın (spekülatif veya hedging) vade tarihi

gelmeden değerlemeye tabi tutulmaları söz konusu değildir. Zira bu işlemler Borçlar Kanunu hükümlerine uygun iki taraflı sözleşmeler olarak düzenlendiğinden, futures ve optiom işlemler gibi kıymetli evrak veya herhangi bir menkul kıymet olarak değerlendirilemezler.

Bir menkul kıymet niteliği bulunmayan bu sözleşmelerde kar veya zarar ancak işlemlerin realize edildiği vade tarihinde gerçekleşecektir. Bu nedenle dönem sonlarında swap

sözleşmelerin her hangi bir şekilde değerlemeye tabi tutulması söz konusu olmayacaktır.

Zaten bu işlemler de muhasebe uygulamaları açısından nazım hesaplarda izlenmesi gereken bilanço dışı işlemlerdir.

İşlemlerin realize edilmesi sonucunda ortaya çıkacak kur farkı gelir-giderleri ile faiz gelir ve giderlerinin nasıl değerlendirileceği tartışma yaratmaktadır. Ülkemizde henüz risk

yönetim muhasebesinin bulunmaması sebebiyle spekülatif işlemler ile hedging amaçlı

işlemlerin birbirinden ayrılması söz konusu olmamaktadır. Zaten mevcut vergi kanunlarımızda böyle bir ayrıma dayalı farklı vergileme rejimine imkan vermemektedir.

Ancak riskten korunma amaçlı yapılan bazı işlemlerde (örneğin mal alım-mal swapları)gibi swap işlemlerinden doğan kar ve zararların bu mal veya iktisadi kıymetlerin maliyet bedeli ile ilişkilendirilip ilişkilendirilmeyeceği belirsizdir. Bu özellikle karın bir sonraki döneme aktarımı veya zararın hangi dönemde gider yazılacağı açısından önem

taşımaktadır.

bu işlemlerin herhangi bir iktisadi kıymetin veya emtianın maliyet bedeli ile ilişkilendirilmesi mümkün bulunmamaktadır.

Swap İşlemleri Ve Gelir Vergisi Kanunu

Swap işlemlerin ticari bir işletmeye bağlı olarak yapılması durumunda işlemlerin

realizayonu sonucunda ortaya çıkan kar veya zararın işletmenin dönem kazancıyla

ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Ancak konuya ilişkin olarak gelir vergisi kanundaki bazı

özel durumlar kısaca aşağıda ele alınmıştır.

Gider Kısıtlaması Uygulaması (GVK Md 41/8 ve KVK Md. 15/13):

GVK’nun 41/8′inci maddesine 4008 Sayılı Yasanın 25′inci maddesi ile eklenen bent ile1.1.1996′dan itibaren, ticari kazancın tespitinde gider kısıtlaması uygulamasına geçilmiştir.

Gerek faiz swap işlemlerinden gerekse para swap işlemlerinden doğan komisyon

gideri,faiz gideri ve kur farklarının gider kısıtlamasına tabi olacağı açıktır.

.

Swap İşlemleri Ve BSMV

Bankaların swap işlemlerden elde kendi lehlerine elde ettikleri kazançların BSMV’ye tabi olup olmayacağı diğer önemli hususların başında gelmektedir.

6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun (BSMV) 28. Maddesine göre, banka ve sigorta

şirketlerinin 10.6.1985 tarihli ve 3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunu’na göre yaptıkları

işlemler hariç olmak üzere, her ne şekilde olursa olsun yapmış oldukları muameleler

dolayısıyla kendi lehlerine her nam ile olursa olsun nakden veya hesaben aldıkları paralar

banka ve sigorta muameleleri vergisine tabidir.

6802 sayılı Kanun’un 30. maddesinde banka ve sigorta vergisi mükellefinin banka ve bankerlerle sigorta şirketleri olduğu belirtilmektedir. Söz konusu Kanunun 31. Maddedesin de; 28. maddede yazılı paraların tutarının, yani bu kurumların yapmış

oldukları işlemler dolayısıyla kendi lehlerine her nam ile olursa olsun nakden veya

hesaben aldıkları paralar banka ve sigorta muameleleri vergisinin matrahını oluşturacağı

ve kambiyo alım ve satım muamelelerinde ise kambiyo satış tutarlarının BSMV’nin

matrahını oluşturacağı açıklanmıştır.

Bu Bankaların yapacakları her türlü swap işlemlerden dolayı nakden

veya hesaben lehlerine kalan paralar üzerinden % 5 oranında banka ve sigorta muameleleri

vergisine, bu sözleşmelerin içerdiği dövizlerin satışları % 0.1 oranında kambiyo

muameleleri vergisine tabi tutacaklardır.

Maliye Bakanlığı’nın 83 Notu Gider Vergileri Genel Tebliği’nde arbitraj işlemleri ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Tebliğde ilgili kanunun kambiyo işlemleri dışında kalan banka işlemlerinde verginin doğması için iki şarttan biri olan muamele yapılması ve bu işlem

sonucunda lehe para kalması gerektiği, kambiyo muamelelerinde ise bu şartın aranmadığı

ve sadece kambiyo satışının yapılmasını verginin doğması için yeterli olduğu belirtilmiştir.

Ancak Banka ve Sigorta Vergileri Kanunu’nun istisnaları düzenleyen 29. maddesine 4008 sayılı Kanunun 35′inci maddesi ile "o" ve "p" bentleri eklenmiştir: Bu bentlere göre,

"bankaların, yetkili müesseselerin, özel finans kuruluşlarının ve PTT’nin Türk Lirası

Kıymetini Koruma Hakkındaki Kararlar ve bu kararlara dayanılarak çıkarılan tebliğlere

göre Merkez Bankasına yapacakları zorunlu, döviz ve efektif devirler ile, arbitraj

muameleleri ve bu muameleler sonucu lehe alınan paraların BSMV’den istisna edilmiştir.

Swap sözleşmeler bankalar tarafından bir arbitraj muamelesi olarak kabul etmekte ve bu işlemler sonucunda lehe kalan paralar üzerinden BSMV beyan edilip ödenmemektedir.

Bankalar söz konusu döviz teslimlerini de % 01 oranındaki BSMV tabi tutmamaktadırlar.

Fakat arbitraja ilişkin ayrıntılı açıklamalar ışığında swap işlemin bir arbitraj işlemi

olmadığı kanısındayız. Çünkü swap işlemleri ayrı piyasalar arasında yapılmamakta ve

en önemlisi bu işlemler belli bir vadeyi içermektedir.

Maliye Bakanlığı’nın bu konuda Bankalar Birliği’ne vermiş olduğu muktezada, döviz swapı

işlemlerinin, bir tarafın ihtiyacı olan dövizi karşı taraftan alması karşılığında buna

tekabül eden başka bir dövizin verilmesi, başlangıçta belirtilen kurdan vade tarihinde tekrar

dövizlerin değişimi şeklinde cereyan eden bir arbitraj işlemi olduğunu, bu nedenle gerek

başlangıçta ve vadede meydana gelen iki ayrı arbitraj işleminin, gerekse arbitraj işlemleri

sonucu dövizler arasındaki kur farkından lehe kalan paraların banka ve sigorta

muameleleri vergisinden müstesna olduğu belirtilmektedir.

Türev ürünlerin bir çeşidi olan swap işlemlerinden banka ve sigorta vergisi mükelleflerinin lehine doğan paraların arbitraj kazancı olmadığı kanaatindeyiz. Bu nedenle swap işlemlerinden bankaların kendi lehlerine elde ettikleri paralar mükelleflerce beyan

edilerek bu tutarlar üzerinden % 5, bu işlemlerle ilgili döviz teslimleri üzerinden %

01oranında BSMV hesaplanmalıdır.

Swap İşlemleri Ve Damga Vergisi Kanunu

Swap işlemlere ilişkin sözleşmelerin damga vergisine tabi tutulmaları gerekmektedir.Swap işlemlerin yapılabilmesi için bir sözleşmenin imzalanması gerekmektedir. Bu sözleşmeler belli bir para ihtiva etmektedir. Damga Vergisi Kanunu’na ekli 1 no’lu listede ise belli bir parayı ihtiva eden sözleşmelerin binde 6 oranında nispi Damga Vergisine tabi olacağı hüküm altına alınmıştır. DVK’nun Damga Vergisi oranını düzenleyen 14′üncümaddesi gereğince her bir kağıt için hesaplanacak vergi tutarı (1) sayılı tabloda yer alan sınırlamalar saklı kalmak üzere 200 milyar lirayı aşamaz.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

1970 yıların başından itibaren yaygın olarak kullanılmaya başlayan ve uluslararası

ticaretin gelişimi ile birlikte her gün yenilerinin ortaya çıkarıldığı günümüzde swap

işlemler bu finansal yeniliklerden yalnızca biridir.

Swap, içinde hem spot hem de forward işlemlerin yer aldığı aktif ya da pasif kalemlerin ya da aktif getiri veya pasif götürünün hem alınıp hem satıldığı ve fakat alım ve satım tarihlerinin farklı olduğu bir vadenin başka bir vadeyle değişimini içeren işlemlerdir. Swap işlemlerinin çok bilinen iki türü para ve faiz üzerinden yapılanlarıdır. Para swapın da, satın alınan döviz ile satılan döviz tutarları aynı olduğundan toplam pozisyon itibariyle deşil

para cinsleri itibariyle net pozisyonda bir değişiklik olmaktadır.

Swap işlemlerinde bir spot bir de vadeli işlem veya spot işlemlere ilaveten vadeleri farklı iki forward işlem vardır. Performans açısından da, esas itibariyle iki tür swap işlemi

bulunmaktadır. Bunlar, gerçek swap ve iki taraflı swaptır. Swap işlemlerinin amacı toplam

üzerinden net bir pozisyon yaratmaksızın bir dövizi başka bir döviz cinsine çevirmek veya

forward karşılığında forward yaparak aktif veya pasif nitelikteki faiz farklılıklarından bir

tür arbitraj imkanı kovalayarak kar elde etmeye çalışmak ya da riskten korunmaktır.

Swap işlemleri, son yıllarda banka ve Şirketlerin fon maliyetlerini azaltmak amacıyla kullandıkları pasif yönetim tekniği olarak dikkat çekmektedir. Tarafların ana para ve faiz açısından ilgili piyasalarda farklı Şartlara tabi olmaları swap işlemlerinin temel

nedenlerinden birini teşkil etmektedir. Swap işlemlerinin gerisindeki temel avantajlar,

karşılaştırmalı üstünlük teoremiyle açıklanmaktadır. Bu göreli üstünlüğün taraflardan

birine sağladığı avantaj ise, her iki tarafça paylaşılmaktadır. Böylece her iki taraf swap

işlemine girerek amaçlarına ulaşmaktadır.

Bu işlemler bilanço dışı işlemler olup, her ne kadar riskten korunma araçları olarak bilinse dahi, son derece riskli araçlardır. Özellikle halka açık şirketlerin yapmış oldukları bu

işlemlerin, "kamuyu aydınlatma" prensibi çerçevesinde mutlaka yatırımcılara

duyurulmasında Sermaye Piyasası Kurulunun gerekli özeni göstermesi bir zorunluluktur.

Diğer yandan işletmelerin bu tür işlemleri nasıl kayıtlarına intikal ettireceği ise bir diğer önemli sorunu teşkil etmektedir. Ülkemizdeki Tek Düzen Muhasebe Uygulamaları

çerçevesinde konu ele alınmalı ve uluslararası muhasebe standartlarına uygun

düzenlemelere geçilmelidir.

Swap piyasasında olağan üstü bir büyüme trendi göze çarpmaktadır. Ülkemizde son

zamanlarda yaygın olarak kullanılan finansal araçlardan forward ve swap işlemleri asıl

amaçlarına uygun olarak kullanılıp kullanılmadıklarından ziyade vergiden kaçınmanın

bir yöntemi olarak kamuoyunun gündemine yerleşmiştir.

Aslında bu finansal araçlar ülkemiz ihracat ve ithalatçıları ile bankacılık sektörü

tarafından etkin bir şekilde kullanılması gereken finansal araçlar olmalıdır. Vergi Hukuku

açısından bu olaya bakıldığında forward ve swap işlemlerin vergiden kaçınma yöntemi

olamayacağı görülmektedir. Bu tür işlemlerin vergilendirilmemesi amaçlanıyor ise, vergi

kanunlarında özel düzenlemelere yer verilmelidir.

Özellikle bu işlemlerin Banka ve Sigorta Muamele Vergisi ile Damga Vergine karşısındaki durumlarının gözden geçirilmesinde büyük yarar bulunmaktadır. Zira işlemlerin mahiyeti gereği (kar marjlarının sınırlılığı) işletmeler bu vergilerden kaynaklanan maliyetlerden kaçmak amacıyla mevcut yasaları farkı yorumlama yoluna gitmeyi tercih etmektedirler.İşletmelerin bu iki vergiden kaynaklanan maliyetlere ilişkin eleştirileri haklı olmakla birlikte, mevcut düzenlemeler bu talepleri karşılamaktan uzaktır.

Sonuç olarak bu işlemlerin vergiden kaçınma yöntemi olarak sunulmasından çok, dışa açık bir ekonomi haline gelen ülkemiz için riskten korunma amaçlı olarak kullanılmasının ve yaygınlaştırılmasının yararlı olacağı açıktır.

KAYNAKCA:

1)SÜRKÜLER RAPOR

ÖZTİN AKGÜÇ FİNANSAL YÖNETİM

ERDEMOL.H Bankalarda dış ticaret işlemleri ve uygulama

ERSAN .İ Swap finasmanı ve Türkiye para ve sermaye piyasası dergisi

Türkiye’de Kalkınma Planları Ve Büyüme

06 Kasım 2007

TÜRKİYE’DE KALKINMA PLANLARI VE BÜYÜME

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından 1950 yılına kadar olan süreçte özel sektör dışında tamamen ekonomik alanda kamu öncülüğünde çok kısıtlı bir ekonomik büyüme ve yapılanma olmuştur. 1950’li yıllardaki Çok Partili Sistem biraz daha dengelemeye çalışmıştır. İlk defa büyüme 1963’den sonra 5’er yıllık kalkınma planları ile ekonomik büyüme hedefleri konularak planlı bir büyüme dönemine geçilmiştir. Kalkınma planlarında toplam yatırımlar, toplam harcamalar, ülkedeki talep durumu , tasarruf eğilimleri göz önüne alınarak hedeflenen büyümeye ulaşılmaya çalışılır.

Genel amaç olan "toplumsal refahın yükseltilmesi"ne yönelik olarak ulusal planlarda sıkça rastlanan amaçlardan bazıları şunlardır:

-Hızlı ve dengeli büyüme

-Kişi başına milli gelirin artırılması

-Tam istihdamın sağlanması

-Kapasite kullanımının artırılması

-İnsan gücü kaynaklarının niteliğinin yükseltilmesi

-Yoksulluğun ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerin azaltılması

-Bölgelerarası gelişmişlik farklarının giderilmesi

-Çeşitlendirilmiş ve kendi kendine yeterli bir ekonomik yapının oluşturulması

-Sürdürülebilir ve dengeli bir büyüme ortamı yaratılması

-Sanayileşmenin hızlandırılması

-Bilim ve teknoloji alanında atılım yapılması

-Ödemeler dengesinin iyileştirilmesi

-Enflasyonun aşağı çekilmesi

-Dış dünya ile bütünleşme

-İdari yapının iyileştirilmesi

Ekonomik planlar, hazırlanış amacı bakımından ya istikrarcı ya da kalkınmacıdır. Güçlü özel sektörü ve gelişmiş pazar yapısı olan ileri sanayi ülkelerinde uygulanan istikrarcı planlamanın temel amacı, genelde ekonomik istikrarı sağlama ihtiyacının belirlediği sınırlar ve yürürlükteki ekonomik ve sosyal yapı çerçevesinde ülkedeki sermaye stoku, işgücü ve diğer kaynakların tam istihdamını sağlayacak şekilde etkili bir talep düzeyi oluşturulmasıdır. Planın amaç ve hedeflerine ulaşmak için benimsenen politika ve önlemler, parasal ve mali önlemlerce kontrol edilen pazar ve talep kanalıyla çalıştırılır.

*

Son elli yıllık deneyimlere bakıldığında, özellikle kaynakları sınırlı olan gelişmekte olan ülkelerde, ortak amaç olan dengeli, sürdürülebilir ve hızlı kalkınmanın en emin ve dolaysız olarak, iyi hazırlanmış ve başarıyla uygulanmış kalkınma planları ile sağlanabildiği görülmektedir.Bu nedenle, hemen hemen bütün gelişmekte olan ülkelerde, uzun yıllardan beri ‘ulusal kalkınma planları’ hazırlanmakta ve uygulanmaktadır. Ulusal kalkınma planlarıyla amaçlanan kalkınma, yalnızca üretimin ve kişi başına milli gelirin artırılmasından ibaret olmayıp gelir dağılımındaki eşitsizliklerin giderilmesi, bölgelerarası gelişmişlik farklarının azaltılması, kısaca ekonomik ve sosyo-kültürel yapının iyileştirilmesi anlamına gelmektedir.

Ulusal bir kalkınma planının uygulanabilmesi için devlet (ya da hükümet) desteği gerekiyor olmakla birlikte, kamu mülkiyetinin artırılması zorunlu değildir. Ancak, ekonominin sağlıklı işleyişi için gerekli bazı altyapı projeleri ile özel sektörün istekli olmadığı ya da finansal gücünün yeterli olmadığı bazı büyük ve riskli projelerin devlet tarafından gerçekleştirilmesiyle kamu mülkiyeti artabilir. Buna karşılık, politik tercihlere bağlı olarak bazı kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi ile bu durumun tersi de gerçekleşebilir. Ayrıca, yatırımları teşvik etmek, rekabet ortamını yaratmak, para ve maliye politikalarıyla ekonomik istikrarı sağlamak gibi dolaylı yollarla desteklenen özel sektör, hedeflenen plan amaçlarına ulaşmada ana rolü de üstlenebilir. Diğer taraftan devletin planlama aracılığıyla hem kendi yatırım politikaları, hem de alternatif yatırım stratejilerinin ekonomik büyüme üzerindeki etkileri konusunda özel sektörü bilgilendirmiş olması, özel sektör yatırım kararlarının daha akılcı bir temele oturmasını sağlar.

TÜRKİYE’DEKİ BÜYÜME MODELİNDE HARROD-DOMAR

Türkiye’deki büyüme sürecinin planlanmasında ilk 5 Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda Harrod-Domar Modeli etkisi altında hazırlanmıştır. Harrod-Domar Modeli’nde her an bozulabilecek bir dengeden bahsedilir. Buna Bıçak Sırtı Denge adı verilmiştir. Dengenin her an bozulabilecek şekilde olmasının nedeni ise ekonomik birikimlerin her an değişecek şekilde olması ve buna bağlı olarak hızlandıran mekanizmasının çakışmasıdır. Harrod büyüme modeli dengeli ve aynı karar bir büyümeden bahseder. Dengeli ve aynı karar bir büyümenin olabilmesi için girişimcilerin üretimle ilgili aldığı kararlara bakarak büyüme oranını belirlemeye çalışır. Bunun anlamı üretimde gerçekleşecek artışı K/X oranının belirleyeceğidir. Sermaye hasıla oranının diğer bir adı büyüme oranıdır. Bu model etkisinde büyüme planlanırken K değerini yani sermaye stoğuna yapılan ilaveler yüksek tutulmaya çalışılmış bunun içinde kamu büyük çaba göstermiştir. Çünkü K’daki artışlarla yatırımlar finanse edilmiştir. Yatırımlardaki artışlarda X’i arttırmış bunun sonucunda büyümenin gerçekleşmesi sağlanmaya çalışılmıştır.

Ekonomide genel olarak 2 dengeden bahsedilir.

1-İç Denge

2-Dış Denge

Genel olarak tüm büyüme modellerinde bu iki dengenin olması istenir. Mesela ABD, Almanya gibi gelişmiş ülkelerde en önemli hedef bu dengeleri sağlayarak istikrarlı bir büyüme hedeflenir. Fakat Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde en önemli hedef yüksek oranlı bir büyüme hızıdır. Bunun sonucunda iç ve dış denge hedeflerinin tutması zorlaşır. İç dengenin sağlanma koşulu toplam yatırımların toplam tasarruflara eşit olmasıdır ( I=S ). Fakat gelişmekte olan ülkeler yüksek büyüme hızını sağlamak için yatırımların tasarruflardan daha fazla olmasını sağlamaya çalışırlar ( I>S ). Yatırımların tasarruflardan fazla olan kısmını ise diğer bir deyişle Harrod-Domar modelinin temel değerlerinden birinide oluşturan ekonomideki toplam yatırımlar yeterli düzeyde olmadığından devlet müdahale ederek yatırımların miktarını kendi iç kaynaklarıyla finanse ederek arttırmaya çalışır. Temel olarak da büyümenin gerçekleşmesini sağlayan temel faktör toplam yatırımların miktarıdır. Devlet de istediği büyüme oranını sağlamak için yatırımların miktarını tasarruflardan daha fazla tutar. Bunun sonucunda I=S dengesi bozularak ekonomideki potansiyel büyüme hızından daha yüksek bir büyüme hızına ulaşılır. Bu da;

Enflasyon baskısı

Dış açıklara sebep olur.

Türkiye de son 40 yılda yüksek enflasyon ve dış açıklarla ekonomi sürmektedir. Çünkü tasarruflardan fazla yatırım yapabilmek için ya iç finansman kaynakları kullanılmalı ya da dış finansman kaynakları kullanılmalıdır. Fakat Türkiye yıllardır güçlü bir mali sistemi geliştiremediğinden finans kaynakları olarak sadece iç kaynakları kullanmakta yeteri kadar dış kaynak kullanamamaktadır.

1. Kalkınma Planı 2. Kalkınma Planı 3. Kalkınma Planı

Sabit Sermaye Yatırımları Planlanan Gerçekleşen Planlanan Gerçekleşen Planlanan Gerçekleşen

GSMH

Oranları 18,3 16 21,3 16,1 21,9 20,2

İç

Kaynaklar 14,8 14,2 19,4 15,5 21,1 16

Dış

Kaynaklar 3,5 1,8 1,9 0,6 0,8 4,2

1. Kalkınma Planı Döneminde; GSMH’nin büyüme hızı yılda ortalama %7 alınmış ve bunu sağlamak için, yatırımların toplam milli gelirdeki payının %18,3 olması ve bu oranın 14,8’inin iç kaynaklardan, 3,5’inin dış kaynaklardan sağlanması öngörülmüştür. Gerçekleşen oran ise %14,2 iç kaynak ve %1,8 dış kaynak olmak üzere toplam %16 dolayında olmuştur. İç tasarruflarda plan hedefine oldukça yaklaşmasına rağmen, dış kaynaklar hedeflenen ölçüde gerçekleşememiştir.

2. Kalkınma Planı Döneminde; aynı büyüme hızına ulaşmak için sabit sermaye yatırımlarının GSMH’nin %21,3’üne ulaşması öngörülmüş, gerçekleşme ise %16,1 olmuştur. Özellikle iç kaynaklar yönünde beklenen düzeye ulaşılamamış %19,4 yerine %15,5 bir yatırım oranı sağlanabilmiştir.

3. Kalkınma Planı Döneminde; GSMH’nin %21,9’unun sabit sermaye yatırımlarına ayrılması planlanmış, gerçekleşme oranı %20,2 olmuştur. Bu amaçlanan hedefe en yakın gerçekleşme oranı olmuştur. Ancak ilginç olan iç kaynakların planlanan %21,1 yerine, %16 olarak gerçekleşmesidir.İç kaynakların yetersizliği, yatırımların giderek dış kaynaklara bağımlı duruma gelmesi sonucunu doğurmuştur.

Ekonomideki yatırımların iç kaynakların ağırlıklı kullanılarak gerçekleşmesi demek kamunun para arzını arttırmasıyla yatırımları fonluyor diyebiliriz. Gerek para arzının arttırılması gerekse yatırımlar sonucunda tüketimin uyarılmasının sonucunda sürekli bir yüksek enflasyonu göze almaktadır. Ayrıca yatırımların finansmanı için kamu yüksek faiz uygulayarak tasarrufların arttırılmasını sağlamıştır. Aşağıdaki tabloda sabit sermaye yatırımlarında kamu ve özel sektörün payları görülmektedir.

İlk 5 kalkınma planında görüleceği gibi gelişmiş ülkelerde pek görülmeyen Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde görülebilecek şekilde yüksek büyüme hızına ulaşmak için sabit sermaye yatırımlarında %50’nin üzerinde kamu payı bulunmaktadır.

Türkiye’de 1963 yılından başlayarak uygulamaya konulan her planda bir öncekinden daha kapsamlı ve daha gelişmiş planlama teknikleri kullanılmıştır. İlk beş planda, zaman içinde geliştirilmiş olmakla birlikte, esas itibariyle Harrod-Domar tipi büyüme modeli kullanılmıştır. Ekonometrik model kullanımı ilk defa Altıncı Plan ile başlatılmış, daha sonra geliştirilerek Yedinci Planda da uygulanmıştır.

Türkiye’de makro model ve öngörü amaçlı çalışmaların başlangıcı, planlı kalkınma döneminin ilk yıllarına kadar gitmektedir. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı için hazırlanan tek sektörlü Harrod-Domar tipi büyüme modeli ile başlayan modelleme pratiği, zaman içinde gerek kullanım amaçları, gerekse yöntemsel olarak geliştirilmiştir.Bu süreçte geleneksel Girdi-Çıktı (Input/Output) modelleri ile birlikte çeşitli büyüklüklerde ekonometrik modeller de kullanılmaya başlanmıştır.

Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planının hazırlanmasında da kullanılan ve esas itibariyle girdi-çıktı analizine dayalı çok sektörlü doğrusal tutarlılık modeli olan Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Modelinin ilk aşaması, tek sektörlü Harrod-Domar modelidir. Harrod-Domar modeli büyüyen bir ekonomide dinamik denge koşullarını inceleyen bir modeldir. Modelin yanıt aradığı temel soru, ekonomik büyüme sürecinde yatırım-tasarruf dengesinin nasıl sağlanacağıdır. Bu nedenle, ulaşılmak istenen ve ülkenin olanakları açısından makul olan bir büyüme hızının seçiminden sonra, yaklaşık olarak hesaplanan ve modelin özünü oluşturan sermaye-hasıla katsayısı yardımıyla gerekli yatırım ve tasarruf hedefleri saptanır ve yatırımlar ile tasarrufları bu hedeflere ulaştıracağı umulan ekonomik politikalar belirlenir.

Bu model, genel olarak iki temel varsayıma dayanmaktadır. Birincisi, yatırım oranı büyüme hızının birincil belirleyicisidir. İkincisi, sermaye-hasıla katsayısı uzun dönemde sabittir.

GSMH Tarım Sanayi Hizmetler

Planlanan Gerçekleşen Planlanan Gerçekleşen Planlanan Gerçekleşen Planlanan Gerçekleşen

1.Kalkınma Planı 7 6,6 4,2 3,4 12,3 10,9 6,8 7,3

2.Kalkınma Planı 7 7,2 4,1 3,7 12 8,7 6,3 7,9

3.Kalkınma Planı 7,4 6,5 3,7 4 11,2 9,9 7,7 7,8

4.Kalkınma Planı 8 2,1 5,3 2,2 9,9 1,7 8,5 2,3

5.Kalkınma Planı 6,5 5 3,6 2,6 7,5 6,3 6,4 4,8

6.Kalkınma Planı 7 - 4,1 - 8,1 - 6,7 -

7.Kalkınma Planı 5,5 - 2,9 - 6 - 5,1 -

Kalkınma hızının, Gayri Safi Milli Hasılanın (GSMH), GSMH’nin yapısının (ana sektörler itibariyle dağılımı) ve sermaye-hasıla katsayısı yardımıyla hesaplanan toplam yatırım miktarının belirlenmesinden sonra, makro planlama aşamasında kaynakların dengeli bir şekilde dağılmasını sağlamak üzere aşağıdaki dengeler kurulur. Bunlar;

a ) Kaynaklar-Harcamalar Dengesi,

b ) Yatırım-Tasarruf Dengesi,

c ) Finansman Dengesi,

d ) Ödemeler Dengesidir.

6. ve 7. Kalkınma Planları’nda artık daha kararlı büyümeye geçebilecek politikalara dönmüştür. Devlet ekonomideki lokomotif görevinden vazgeçmiş, ekonomideki dengeyi sağlayacak politikalar üretmeye başlamıştır. 1980’den sonra piyasa ekonomisine geçilmesinden sonra özel sektör ekonomide büyük oranda yer almaya başlamış devlet de özel sektörün ekonomide yatırım yapması için ekonomide istikrar sağlayıcı politikalar sağlamaya başlamıştır. Ekonomide güven ortamını sağlayacak önlemler almış, ekonominin dışa açılması sonucunda piyasada oluşabilecek riskleri azaltmaya çalışmış, yatırımları finanse etmek için kamu kaynaklarını kullanmaya çalışmıştır. Fakat bazı yıllarda ekonomi krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Bundanda uzun yıllar krizsiz bir ekonomi sağlanamamıştır.

Türk planlaması Altıncı ve Yedinci Planlar hariç, kullanılan teknikler açısından ne sosyalist ülkelerde görülen fiziksel planlamalara ne de bazı kapitalist ülkelerin ayrıntılı ekonometrik modellere dayanan planlarına benzemektedir.

Türkiye’de 1980 yılından beri uygulanan dışa açık, serbest pazar ekonomisine ve devletin ekonomik yaşama daha az müdahale etmesine dayanan ekonomi politikaları, planlama teknikleri üzerinde de etkili olmuştur. Kalkınma stratejisindeki bu temel değişikliğe bağlı olarak ekonominin kısa dönemli stabilizasyon sorunları ön plana geçmiştir. Bu nedenle, geçmiş plan modellerinden farklı olarak ilk defa Altıncı Planda ve daha sonra geliştirilerek Yedinci Planda kullanılan bir makro ekonometrik plan modeli oluşturulmuştur. Bu model, kısa dönemli politika analizlerinde de kullanılmaktadır.

Ekonometrik plan modeli ilk kez Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlık çalışmaları sırasında kullanılmıştır. Bu pratiğin ulaştığı en son aşama, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planının hazırlanması aşaması, çok sektörlü I/O modeliyle birlikte ya da bağımsız olarak çalışabilen makroekonometrik model ile kısa dönem tahmin modellerinin kullanılması aşamasıdır.

Altıncı Beş Yıllık Plan Modelinde, reel sektör ile kamu finansmanı değişkenleri ve parasal büyüklükler arasındaki ilişkiler ilk kez kapsanmıştır. Bu plan için hazırlanan makro ekonometrik model, daha sonraki yıllarda program hazırlama amacıyla da kullanılmış, ancak 1991 yılından sonra gerek Türkiye ekonomisindeki değişiklikler, gerekse ekonometri pratiğindeki gelişmeler nedeniyle bazı köklü değişiklikler yapılarak Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planının hazırlanmasında kullanılan son şekline ulaşmıştır.

Yatırımların planlanması ve programlanması çok yönlü ve karmaşık bir süreçtir. Yatırımlar planlanırken ilk önce toplam kamu yatırımları tahmin edilir. Bunun için kamunun finansman olanakları çerçevesinde büyüme oranı, mevcut kamu proje stoku ve bunların sektörel dağılımı, sektörel üretim hedefleri, özel kesimin yatırım eğilimi ve izlenmesi kolay olan sektörlerde özel kesimin gerçekleştireceği olası projelerden yararlanılır. Toplam kamu yatırımları, makroekonomik modele dışsal bir değişken olarak dahil edilir. Modelde içsel olarak yer alan özel sektör yatırımları, modelin çözümlenmesi ile elde edilir. Modelin çözümü sırasında, zaman zaman geriye dönülerek hem dışsal değişkenlerin değerlerinde hem de model parametrelerinde bazı düzeltmeler yapılarak tutarlı sonuçlar elde edilinceye kadar model kalibre edilir. Makro dengeler çerçevesinde tutarlı ve anlamlı bulunan toplam kamu yatırımları ve toplam özel sektör yatırımları, öncelikler ve üretim hedefleri gözetilerek sektörlere dağıtılır. Bu aşamada marjinal sermaye-üretim katsayılarından da yararlanılmaktadır.

TÜRKİYE’DE TEKNOLOJİ’YE DAYALI MODEL UYGULAMASI

Türkiye için oluşturulacak bir teknoloji modelinin iki unsuru olmalıdır. İlk unsur fiziki sermaye ikinci unsur ise bilgidir. Türkiye seksenli yıllardan itibaren yoğun bir şekilde ticaret yapan bir ülke olduğundan teknoloji transferi konusunda Güney Kore ve Tayvan gibi şanslı bir ülke varsayılabilir. Türkiye’nin ihracat artışının en önemli olduğu sektörlerde şu ana kadar gerçekleştirilen teknoloji transferi bunun en önemli kanıtıdır. Söz konusu sektörler tekstil, otomotiv, demir-çelik, şişe ve cam sanayi, elektrikli makine ve cihazlar sektörleridir.

İkinci unsur ise bilgi’ dir. Burada bilgi geniş anlamda kullanılmaktadır. Yeni ürünün üretilmesine ilişkin ya da ürün iyileştirilmesine ilişkin her türlü teknik ya da teknik olmayan bilgi. Bu amaca yönelik olarak Dış Ticaret Müsteşarlığı Bünyesinde bir birim oluşturulmalıdır. Söz konusu birim, yeni prototip ürünlere ilişkin bilgileri, özellikle Türkiye benzeri Uzak Asya ülkeleri ticaretindeki yeni teknoloji içerikli malların gelişimini izlemeli, dünyada çeşitli araştırma ve geliştirme projelerine ilişkin veri sistem oluşturmalı, patent konusunda merkez ülkelerde faaliyet gösteren birimleri izlemelidir. Diğer yandan, söz konusu birim yerli firmalara yönelik bir veri sistemi oluşturmalıdır. Veri sisteminde, teknoloji ile ilgili mevzuat teknoloji yoğun malların dış ticaretine ilişkin tanım ve sayılar söz konusu mallarda ticaretin yönü ve yoğunluğuna ilişkin sayılar yer almalıdır.

Teknolojik atılımın gerçekleştiği en önemli sektör makina sanayi olmuştur. Makina sanayi diğer sanayi alanlarına göre (elektronik, biyoloji ve kimya sanayi) daha az teknik bilgi gerektiren bir alandır .

Türkiye bu türden bir teknoloji transferi modeli geliştirebilir. Bunun için, hedef sektörlerin tespit edilmesi gerekir.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy