Örme Kumaş Hatalari

06 Kasım 2007

ÖRME KUMAŞ HATALARI

Örme kumaşlarda sıkça oluşan hatalar genellikle makine ayarlarından, iplik özelliği ve düzenleri ile örme dairesinin şartlarından yada kumaş bitim işlemlerinden kaynaklanmaktadır.

İplikten kaynaklanan örme hataları:

Örme ipliklerinde olan hatalar, direkt olarak örme kumaşı etkiler ve örme kumaşta hatalara, kalite düşmesine sebep olur. İplikten kaynaklana örme kumaş hataları piyasada en çok bilinen isimleriyle şu başlıklar altında toplanabilir;

a- İplik abrajı

b- Kalın iplik

c- İnce iplik

d- Enine çizgiler veya bantlar

e- Kesikli enine çizgi hatası

f- Delik ve patlak hataları

g- Elyaf topağı(uçuntu) hataları

h- İplik karışması

i- İplik kesilmesi

a- İplik abrajı: Farklı numaradaki veya farklı partilerin ipliklerinin karışması nedeniyle örme eni boyunca oluşan bant izleridir. Genelde boyamadan sonra ortaya çıkan ve görülebilen bir hatadır. (şekil 52.1)

b- Kalın iplik: Atkılı örme kumaşlarda kumaşın enine ve muntazam aralıklarla, kabarıklık şeklinde oluşur ve yatay bir çizgi şeklinde görülür. Çözgülü örme kumaşlarda ise çözgü yönünde dikey bir çizgi olarak belirir.

c- İnce iplik: Atkılı örme kumaşlarda kumaşın enine ve muntazam aralıklarla, çukurluk gibi görünen yatay çizgi şekline görülen hatadır. Çözgülü örme kumaşlarda ise çözgü yönünde dikey çizgi olarak görünür.

d- Enine çizgiler veya bantlar: İplikte ince ve kalın yerler örgü yüzeyinde periyodik olmayan enine çizgiler oluşturur. İpliğin bazı yerlerde kalın olması, ilmek boylarının büyümesine neden olur. İplik ince yerlerin olması ise ilmek boylarını küçültmektedir. (Şekil 52.2)

e- Kesikli enine çizgi hatası: Örmede ara sıra oluşan enine kesikli çizgiler şeklindeki hatadır. Bu hata ipliğin yeterli parafinlenmemesinden, iplikte ince ve kalın yerlerin düzensiz bir şekilde olmasından kaynaklanır.

f- Delik ve patlak hataları: İplikten veya makine elemanlarından kaynaklanan örme kumaşı kullanılmayacak hale getiren bir hatadır. Bu hata iplik kopmasından kaynaklanmaktadır.

g- Elyaf topağı(uçuntu) hataları: Örgü makinesinde birikip kumaşa karışan elyaf kümeleridir. Genellikle iplik kılavuzlarının deliklerinde biriken elyaf parçaları zamanla çoğalır, iplikle birlikte örülür ve kumaşta istenmeyen düzgünsüzlüğe neden olur.

h- İplik karışması: örme makinelerinde ipliklerin iplik rehberlerinden geçerken bir ipliğin elyaflarının veya filamentlerinin birbirine veya bir başka ipliğe dolaşmasıyla oluşan hatalar.

i- İplik kesilmesi: bir örme makinesinde bir ipliğin iğneye beslenmesinden sonra ve ilmek oluşturma hareketi sırasında kopması. Bu hata kumaşta küçük bir delik meydana getirir.

Örme makinesinden kaynaklanan hatalar:

Örme makinelerinde bazı makine parçalarının zamanla aşınması, kırılması, bozulması veya hatalı yapılan ayarlar nedeniyle örülen kumaşta çeşitli hatalar oluşur.

Örme sektöründe makine kaynaklı sıkça karşılaşılan hatalar aşağıda başlıklar halinde açıklanmıştır.

a- Enine çizgi ve bant hataları

b- İğne çizgisi hatası

c- İğne sürtünmeleri ve çarpışmaları

d- Doku yığılması hatası

e- İğne delikleri ( balık gözü ) hatası

f- İlmek düşmesi hatası

g- İlmek kaçığı hatası

h- Kuş gözü hatası

i- Çift ilmek hatası

j- Buruşukluk hatası

k- Çekim hataları

l- Boyuna çizgi hataları

a- Enine çizgi ve bant hataları: Örme makinesi ve ayar hatalarından kaynaklanan enine çizgiler, kumaşın enine yönde aynı ipliklerin uzunluklarının farklı olmasından meydana gelir. İplik gerginliğinin farklı olması , çekim tertibatının yanlış ayarlanması kapak ve silindir ayarlarının hatalı yapılması , iğne kanallarının veya kilitlerin ve iğnelerin arkasının pislikle dolu olması bu hatanın oluşması için başlıca nedenlerdir.

b- İğne çizgi hatası: Örme kumaşlarda iğnenin deforme olması nedeniyle oluşan bir hatadır. Kumaşta boyuna izler yada çizgiler şeklinde görülür. Diğerlerinden daha sıkı yada gevşek olan dikey sıralar buna neden olur. Bir başka nedeni ise bozuk iğnelerin yerine takılan iğnenin de bir hata kaynağı oluşturmasıdır.

c- İğne sürtünmeleri ve çarpışmaları: Bu hatanın nedeni kapak iğne rayının silindir iğne rayına göre ayarlanmamasından, yanlış-yakın ayarlama yapılmasından yada ayar sıkma vidalarının eksik veya fazla sıkıştırılmasından ileri gelebileceği gibi özellikle interlok karşılıklı iğne düzeni çalışmada kilitlerin yanlışlıkla sistemde karşılıklı ayarlanmamalarından da oluşabilir.

d- Doku yığılması hatası: Bu hataya iplik kopuşları veya iğnelerden ilmek atılmaması sebep olur ve dolayısıyla bir değil bir çok iğne grubunu etkiler. Böyle hallerde iğnelerin tamamen temizlenmesi , değiştirilmesi ve yine özenle dokunun yeniden asılması gerekir.

e- İğne delikleri ( balık gözü) hatası: Örülen kumaşın tam çekilmemesi , eski ilmeğin iğne üzerinden tam düşürülememesi veya çeşitli iğne hataları neticesi çok küçük delikler şeklinde görülen örme hatasıdır.

f- İlmek düşmesi hatası: Makine elemanlarının bozukluğundan veya hatalı ipliklerden dolayı örülmüş doku üzerinde gelişi güzel veya devamlı ilmek düşmeleri görülür. İlmek düşmesi ; esas olarak örme sırasında ipliğin iğneye yatırılamaması veya iğnelerinin herhangi bir nedenle kapalı kalması sonucu oluşan belirgin bir hatadır. Şekil 52.3

g- İlmek kaçığı: Örme kumaşların örülmesi sırasında; bir ipliğin kopması, iğnenin zarara uğraması veya kanalların pislik ile dolması sonucunda , ilmek yerine biçimsiz iplik parçalarının oluşması şeklinde görülen hatadır. Bir uzunlamasına sırada veya birkaç uzunlamasına sırada , ipliğin veya ipliklerin ilmek halinin bozulup aşağıya doğru düz sarkması şeklinde de görülür.

h- İlmek boyutlarının düzgünsüzlüğü: Atkılı örme makinesinde , birbirini izleyen enlemesine ilmek sıralarındaki ilmek uzunluklarındaki farklılıktan oluşan kumaş hatasıdır. Hatalı iplik beslemesi , makine üzerinde ilmek boyutlarının yanlış ayarlanması, ilmek çekimlerinin tüm sistemlerde aynı olmaması nedeniyle oluşur.

i- Kuş gözü (askı) hatası: Dilli iğnede bir bükülme yada iğnenin eski ilmeğin atılması için yeterli olan yüksekliğe yükselmemiş olması nedeniyle oluşan üst üste ilmek hatasıdır. Buna bindirme yada nopen de denir.

j- Çift ilmek hatası: İlmeklerin aynı iğnede üst üste veya yan yana iki, üç iğnede bir ilmek şeklinde meydana gelmesiyle oluşur. Şekil 52,6

k- Buruşukluk hatası: Örme kumaşın düz olarak yayılmayıp potluk yapması şeklinde görülür. Düzgünsüz ilmek, iplik numarası düzgünsüzlüğü, değişik gerginlikteki iplikler, makinenin iyi ayarlanmaması nedeniyle oluşur.

l- Çekim hataları: Çekim hataları dokunun üzerinde enine çizgi veya orta kısımlarda değişik şekil ve yığılma meydana getirmektedir. Bu hatalar genellikle doku çekim tertibatlarının ayarsızlığından ileri gelir.

m- Boyuna çizgi hataları: Örücü makine elemanlarının neden olduğu hatalardır. Özellikle atkı örmeciliğinde iplikten gelebilecek hatalar dokuda boyuna çizgi meydana getirmeyip ara ara enine çizgi veya delik oluşturmaktadır. Dolayısıyla boyuna çizgi oluşumuna neden olabilecek faktörler; iğne, iğne yatağı, aşırtma tarağı gibi örücü makine elemanları olmaktadır.

Diğer Örme Kumaş Hataları

1- Çekme: Örme işlemi sırasında uygulanan gerilimler ortadan kalktığında, örgünün relakse ( rahatlama ) hale geçmesi ile kumaşta meydana gelir. Bu genelde iki şekilde olur ve iki gruba ayrılır;

a- Relakssasyon Çekmesi : Kumaş tamamen rahatlayıp üzerindeki gerilimlerden kurtulmasıyla oluşan çekme den kaynaklanmaktadır.

b- Keçeleşme Çekmesi: Sadece yün ipliğinden örülen yüzeylerde görülür.

2- Örgü (may) dönmesi: Bazı dengesiz örgü yapılarında görülen bu hata , ilmek sıra ve çubuklarının birbirine dik olmaması şeklinde ortaya çıkar. İki neden den meydana gelir;

a- İplikten Kaynaklanan Örgü Dönmesi: İpliğin bükülme eğilimini yüksek olmasından kaynaklanır. Bükülme eğilimi ise iplik bükümünden başka , iplik fiksaj durumuna ve lifin cinsine bağlıdır.

b- Makineden Kaynaklanan Örgü Dönmesi: Çok sistemli yuvarlak örme makinelerinde görülür.

3- Kumaş Kırılması: Örme makinesinde kumaş çekiminin iyi sağlanamaması veya terbiyede özellikle ağır kumaşların halat halinde işlenmesi sırasında meydana gelen kumaş katlanmalarıdır. Bu bölgelerin boya alması farklı olacağından terbiye sonrasında bu hata belirgin bir hal alır.

4- Elastan İzi Hatası: Elastan çalışılan herhangi bir örgü kumaşta enine periyodik veya kesik çizgiler oluşur

1996-2005 Yillari Arasinda Çikan Öss Felsefe Sorulari

06 Kasım 2007

1996 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. 1500′lü yıllarda Avrupa’da Kilise, Batlamyus’un, dünyanın evrenin merkezinde bulunduğu ve hiç hareket etmeden durduğu görüşünü savunuyor, farklı görüş belirten düşünürleri ölümle cezalandırıyordu. Örneğin Giardano Bruno, Kopernik’in güneş merkezli ve dünyanın hareketine dayalı sistemini savunmuş; Kopernik’ ten de ileri giderek evrenin sonsuz olduğunu, güneş sistemine benzeyen çok sayıda sistem bulunduğunu ileri sürmüş ve bu görüşleri nedeniyle ölüm cezasına çarptırılmıştı.

Bu parçaya dayanarak, Bruno’yla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılamaz?

A) Çağında egemen olan dogmalara karşı çıkmıştır.

B) Düşüncelerini her ne pahasına olursa olsun savunmuştur.

C) Yeni ve özgün düşünceler ileri sürmüştür.

D) Kendinden önceki bazı görüşlerden yararlanmıştır.

E) Bilimsel bilginin yayılmasına öncülük etmiştir.

2. Filozof, hem eserlerinde hem de yaşantısında önyargılardan uzak durmaya çalışan, içinde yaşadığı çevrenin inançlarını, tutkularını ve alışkanlıklarını sorgulayabilen kişidir.

Bu cümlede filozofun hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Mutlak bilgiye ulaşmaya çalışması

B) Eleştirel olması

C) Düşüncelerinin birbiriyle tutarlı olması

D) Sezgilerinin güçlü olması

E) Çevresini etkilemesi

3. Bilimde gelişme bilim adamları arasındaki işbirliğinin bir sonucu olarak gerçekleşir ve adeta bir bayrak yarışına benzer. Bir bilim adamı başka bir bilim adamının elde ettiği sonuçları eleştirip düzeltilebileceği gibi onlara dayanarak yeni bilgilere de ulaşır. Bu nedenle, örneğin tıp, fizik, psikoloji alanındaki bilgiler bundan elli yıl öncesine göre daha ileridedir.

Bu parçada bilimsel bilginin hangi özelliğinden söz edilmektedir?

A) Mantık ilkelerine uygun olduğundan

B) Kuramsal temele dayandığından

C) Sistemli ve düzenli olduğundan

D) Nesnel olarak doğrulandığından

E) Birikimli olarak ilerlediğinden

CEVAP ANAHTARI : 1.E 2.B 3.E

1997 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Bilim adamı, dostlarını kaybetmek, düşmanlarını artırmak istemiyorsa, meslek arkadaşlarını azarlayıp kınayarak kendisine "olumsuz" sıfatını kazandırmaktan sakınmalıdır. Ancak eksik ve te[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]melsiz konular, batıl inançlar karşısında sessiz kalmamak ve onları kabullenmiş görünmekten kaçınmak da mesleğine karşı görevidir. Bilgi yanlışlarını eleştirmek dost kazandırmasa da say[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]gınlığı artırabilir.

Bu parçada, bilim adamlarına hangi konuda öneride bulunulmaktadır?

A) Hoşgörülü davranırken bilimsel ilkelerden fedakârlık etmeme

B) Birlikte çalıştığı kişileri yaratıcı ve başarılı olmaya özendirme

C) Sorunlara akılcı çözümler önerme

D) Mesleğinde yükselmek uğruna başkalarını üzücü yollara başvurmama

E) Diğer bilim adamlarıyla işbirliği yapma

2. Felsefe, insanlar yaşamla ilgili temel gereksinimlerini bir dereceye kadar karşılayıp başka uğraşlar için olanak bulabildiklerinde başlamıştır.

Bu görüşe göre, felsefenin ortaya çıkmasında rol oynayan temel etken aşağıdakilerden hangisidir?

A) Özgür düşünce

B) Kültürel Etkileşim

C) Üretim fazlası

D) Nüfus artışı

E) Keşif ve icatlar

3. • Leonardo Da Vinci dini yasaklara ve yaptırımla[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]ra aldırmadan, değişik türden elliye yakın ka[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]davra üzerinde çalışıp yanlış inançları yıkmaya çalıştı. Sonraki bulgular Leonardo’yu haklı çıkardı.

Galilei, Dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndü[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]ğünü söylediği için, engizisyon mahkemesi ondan bu sözlerini geri almasını istedi. Bu olay re Dünyayı alıkoydu.

Bu örnekler, aşağıdaki düşüncelerden hangisini desteklemektedir?

A) Her yeni bilgi kendinden sonraki bilgilere temel oluşturur.

B) Bilimsel çalışmaları desteklemeyen toplumlar ilerleyemez.

C) Gelişme, eski ve yeni değerlerin kaynaşmasıyla gerçekleşir.

D) Evrensel gerçeklerin ortaya çıkması önlenemez.

E) Bilimsel bilginin günlük yaşama uygulanması zaman alır.

1998 ÖSS FELSEFE SORULARI

9. İlkçağ düşünürlerinden biri olan Xenophanes mitolojiyi eleştirerek şöyle demiştir: "İnsanlar sanıyorlar ki tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır, kendileri gibi giyinirler ve kendileri ile aynı biçimdedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yas[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]sı burunlu, Trakyalılar ise sarışın ve mavi gözlü olarak düşünürler. Bu düşünceyi biraz daha ileriye götürerek diyebiliriz ki atların, aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi, atlar tanrılarını at gibi, aslanlar da aslan gibi çizerlerdi."

Xenophanes bu sözleriyle aşağıdakilerden hangisini eleştirmektedir?

A) İnsanların, tanrı düşüncesini kendi özellikleriyle sınırlamasını

B) İnsanların tek bir tanrı ideali üzerinde birleşememesini

C) Tanrıların insanüstü güçlerinin olduğunun dü[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]şünülmesini

D) İnsanların ibadet biçimlerinin birbirinden farklı olmasını

E) Hayvanların, tanrı tasarımının dışında tutulmasını

10. • Birçok düşünür, Ortaçağı Avrupa’nın üzerine serilmiş bin yıllık karanlık olarak görmüştür. An[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]cak kimilerine göre de Ortaçağ bir gelişme dö[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]nemidir, çünkü bugünkü üniversite sistemi bu dönemde biçimlenmeye başlamıştır.

Hümanizmin güç kazandığı, birçok bilimsel atı[IMG]http://*************/images/smilies/smile.gif[/IMG]lımın yapıldığı, eşsiz sanat eserlerinin yaratıldığı Rönesans döneminde, cadı avı, kiliseye karşı çıkanların yakılması, kanlı din savaşları ve Amerika’nın vahşi bir biçimde ele geçirilmesi gibi olaylar da yaşanmıştır.

Bu iki durum, aşağıdaki görüşlerden hangisini destekleyen birer örnektir?

A) Tarihin bir dönemindeki gelişmeler, ardından gelen dönemleri de etkiler.

B) İnsanlık tarihi boyunca, olumlu ve olumsuz gelişmeler bir arada var olmuştur.

C) İnsanlık geliştikçe insanoğlunun karşılaştığı sorunlar da çeşitlenmiştir.

D) Genel kabul gören düşüncelere aykırı olan görüşler her zaman eleştirilmiştir.

E) Tarih dönemleri, o zaman hakim olan düşünceler ışığında değerlendirilmelidir.

CEVAP ANAHTARI : 9.A 10.B

1999 İPTAL EDİLEN ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Bilimsel kuramların ortaya çıkışlarını bir mucize olarak göstermek hiçbir şekilde savunulamaz. Bilimin geçmişine bakıldığında, önceleri bir atlama, sıçrama olarak görülen bilimsel çalışmaların, aslında kendinden önceki pek çok kaynaktan beslendiği görülmektedir. Başka bir deyişle, bilimin sellerini veya nehirlerini oluşturan küçük dereler, çaylar fark edilmektedir.

Bu parçada bilimsel bilginin hangi özelliği vurgulan-maktadır?

A) Bilimsel yöntemle üretilmesi

B) Sistemli ve düzenli olması

C) Olaylar arasındaki ilişkileri açıklaması

D) Mantık ilkelerine uygun olması

E) Birikimli olarak ilerlemesi

2. Hegel’e göre felsefe, nesnelerin, düşünceyle görülmesi, düşünceyle ele alınmasıdır. Düşünme, kedi kendisiyle beslenir; dışarıdan sağlanacak bir gerece gerek yoktur. Hegel, gerçeğe, deneye hiç başvurmadan düşünceyle ulaşmaya çalışır.

Hegel’in bu yaklaşımında temel aldığı görüş aşağıdakiler-den hangisidir?

A) Bilginin kaynağı duyumlar değil akıldır.

B) Doğuştan gelen hiçbir kavram yoktur, tüm kavramlar yaşantılar yoluyla kazanılır.

C) Bilgi ancak mistik bir sezgi ile elde edilir.

D) Düşünme yetisi bireyin algıladıklarıyla sınırlıdır.

E) Düşünce yalnızca bir eylem aracıdır ve ancak bir araç olarak değer taşır.

3. Ege’deki bir koyu, tasarladığı otele uygun olduğu için güzel bulan bir mimar ya da incelemek istediği canlıları barındırdığı için beğenen bir biyolog estetik bir tavır içince değildir. Aynı koyu, yalnızca kıyıya vuran dalgaların izlerinden, yamaçtaki ormanın suya yansımasından etkilenerek beğenen bir kişinin bu tavrı estetiktir.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisi estetik tavrın belirleyici bir özelliğidir?

A) Kişinin bir nesneyi kendi ölçütlerine dayanarak beğenmesi

B) Kişinin hoşuna giden bir nesnenin çoğunluk tarafından da beğeniliyor olması.

C) Kişinin, ilgi duyduğu nesneye çıkar gözetmeyen bir beğeni ile yönelmesi

D) Kişinin beğenisinin nesnenin bütününe değil, belirli özellik-lerine yönelik olması.

E) Kişinin bir nesne ile ilgili beğenisini başkalarıyla paylaşmak iste-mesi

4. Vicdan, insanın kendi davranışlarının ahlakça değerli olup olmadığına karar vermesine yardımcı olan bire hakemdir. Bu yeti sayesinde insan, yapıp ettiklerinin toplumda var olan değerlere uygunluğu açısından yargıya varır.

Bu görüşe göre, vicdan aşağıdakilerden hangisi konu-sunda yargıya varılmasına yardımcı olur?

A) Doğal veya doğa üstü olay

B) Güzel veya çirkin nesne

C) Doğru veya yanlış bilgi

D) İyi veya kötü eylem

E) Basit veya karmaşık görüş

5. * Anarşizm, insan doğasının devlet ve toplumsal kurumlar tara-

fından bozulduğunu; insanların devlet düzeni olmadan da adil ve uyumlu bir biçimde yaşayabileceğini ileri sürer.

* Sofistler, insanın her yerde ve her zaman bağlanabileceği yasaların doğa tarafından konulmuş olduğunu; insan eliyle kurulmuş düzenlerin güçlüye ve egemen olana yaradığını, doğal durumda var olan güç dengesini bozduğunu savunmuşlardır.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisi anarşizm ve sofizm ortak özelliğidir?

A) İnsan doğası ile uyum içinde olan bir devlet biçimi önermeleri

B) Toplumsal kural ve düzenlerin insan özüne aykırı olduğu görüşünü benimsemeleri

C) Devletin görevinin bireylere hizmet etmek olduğunu öne sürmeleri

D) İnsanlar için her yerde ve her zaman geçerli olan toplumsal kuralları araştırmaları

E) İnsan uygarlığının her türlü ürününü değersiz bularak reddetmeleri

6. Felsefe ilk kez Batı Anadolu’nun zengin liman kentlerinde ortaya çıkmıştır. Doğudan gelen kervan yollarının sonunda bulunan bu kentler,deniz ticaretinin de merkezini oluşturmaktaydı. Ticari ilişkilerde sadece mallar değiş tokuş edilmez, bu malların üretiminde kullanılan bilgi, görüş ve teknikler de öğrenilirdi. İşte bu alışveriş Batı Anadolu’nun liman kentlerinde yaşayanların dünyayı tanıma, dolayısıyla eski düşüncelerinden kuşku duyma ve bunların yerine yeni bilgi ve birikimlerine uygun bir düşünce sistemi oluşturma yönünde büyük bir atılım yapmasını sağlamıştır.

Bu parçada, felsefenin doğuşu aşağıdakilerden hangisi-ne bağlanmıştır?

A) Çeşitli uygarlıkların bilgi birikiminden yararlanıldığı bir refah ortamının oluşmasına

B) Ticaret yoluyla zenginleşen toplumlarda sanatçı ve düşünür-lere yönetimde önemli görevler verilmesine

C) Toplumda kültürel etkileşim yoğunlaştıkça eğitime verilen ö-nemin de artmasına

D) Üretim tekniklerinin gelişmesi sonucu ulaşım araçlarının çe-şitlenmesine

E) Ticaretin geliştirdiği girişimci kişiliğin yaşam tarzına da yan-sımasına

7. Bir felsefe tarihçisine göre,

· Epikuros’un acı yokluğunu en yüksek haz olarak belirle-mesi, onun uzun yıllar damla hastalığının getirdiği acılarla boğuşmak zorunda kalmasıyla;

· Platon’un demokrasi karşıtı eğilimleri, hocası Sokrates’in Atina demokrasisi tarafından ölüme mahkum edilmesi karşısında duyduğu kızgınlıkla açıklanabilir.

Felsefe tarihçisinin bu yaklaşımının temelinde aşağıdaki görüşlerden hangisi vardır?

A) Düşünür, çevresindeki olayların etkisinden arındıkça yetkinleşir.

B) Aynı çağda yaşayan düşünürlerin görüşleri arasında paralellik vardır.

C) Düşünürler, ele alacakları konuları, yakın çevrelerinin yönlendirmesiyle seçerler.

D) Bir düşünürün öğretisini açıklamak için, yaşadığı çağda egemen olan görüşleri bilmek gerekir.

E) Bir düşünürün kişisel birikimleri ve yaşantıları onun düşünce sistemini etkiler.

8. Pythagorasçı okula göre, felsefenin amacı insan ruhunu kur-tarmaktır. Mutluluğun insan ruhunda aranması gerektiğini ileri süren Pythagorasçılar ruhun kurtuluşunun ancak bilgi yoluyla saflaşarak ulaşılacak erdemli bir yaşayışla mümkün olduğunu savunmuşlardır.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi Pythagorasçı okulun bir özelliğidir?

A) Felsefe alanında, sorulardan çok cevaplara önem verme

B) Felsefeyi salt bir düşünme eylemi olarak değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olarak görme

C) Akla dayalı çıkarımların yanı sıra duyulara dayalı bilgiye de değer verme

D) Bilginin doğruluğunu, sağladığı yarara değil, öğeleri arasındaki tutarlılığa bağlama

E) Varlığın hem düşünceden hem de maddeden oluştuğunu ileri sürme

9. Günümüzün bilim adamları, genellikle bilimin en son ürünleriyle ilgilenirler; bugün yararını yitirmiş birçok bilimsel buluşu önemsemezler. Oysa bilim tarihçisi, sadece en yeni ürünlerle değil bunlardan önceki bütün gelişmelerle de ilgilenir. Bilimin son ürünleri bir ağacın taze meyveleri gibidir. Meyveler acil ihtiyacımızı karşılar; ama ağaç olmaksızın meyveler de varlık bulamaz. Bilim tarihçisi, bilgi ağacını kökleriyle ve dallarıyla bütün olarak bilmek ister. Bugünün meyvelerini takdir eder; ama geçmişin ve geleceğin meyvelerini de ihmal etmez.

Bu parçaya göre, bilim tarihinin temel amacı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Bilimsel çalışma alanlarını, içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde değerlendirmek

B) Bilimsel buluşların çeşitli alanlardaki etkilerini karşılaştırmak

C) Bilimsel anlayışın doğuşunu ve gelişme sürecini incelemek

D) Bilimsel çalışmaların içinde bulunduğu koşulları iyileştirerek bilimsel gelişmeleri hızlandırmak

E) Bilimsel anlayışın dışında kalan konuları belirleyerek ayıklamak

10. Başlangıçta, bilimsel bilgilerin her biri onu üreten tarafından bir bilimsel sav olarak ortaya atılmıştır. Bilimsel savlar henüz bilimsel bilgi adayı aşamasında olan önermelerdir. Bu önermeler, doğruluğu araştırmalarla gösterildiği ölçüde bilimsel gerçek niteliği kazanır. Bilimsel savlar itirazlara hedef olmakta devam ediyor, ancak gene de bilim adamlarınca ciddiye alınıyorsa, onların doğruluğunu araştırma süreci devam eder ve bazen bu süreç yüzyıllarca sürebilir.

Bir bilimsel savın, bu parçada sözü edilen süreçten geçerek bilimsel gerçek haline gelmesi için temel koşul aşağıdakilerden hangisidir?

A) Bugüne kadar varolan bilgilerle tutarlı olması

B) Ele aldığı olgunun sınanma yöntemini de önermesi

C) Gelecekte ortaya çıkabilecek olaylarla ilgili öngörüde bulunması

D) Nesnel olarak sınanabilir nitelikte olması

E) Birtakım varsayımlara dayalı olması

CEVAP ANAHTARI : 1-E 2-A 3-C 4-D 5-B 6-A 7-E

8-B 9-C 10-D

1999 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Birçok filozof kendinden önce gelenlerin görüşlerinden farklı, kimi zaman onlara zıt bir görüşle ortaya çıkmış; kendinden sonra gelen filozoflar tarafından reddedilme kaderiyle de karşılaşmıştır. Bir bakıma, filozofun, felsefede kendisine kadar olan gelişmeleri ve savları gözden geçirerek yeni bir felsefe sistemine ulaşma çabası içinde olduğu söylenebilir.

Bu parçada aşağıdaki görüşlerden hangisi vurgulan-

maktadır?

A) Felsefi görüşler, evreni ve varlığı bir yönüyle değil bütünüyle açıklamaya çalışır.

B) Her felsefe sistemi onu oluşturan düşünürün kişiliğini yansıtır.

C) Her felsefe akımı kendi içinde düzenli ve tutarlı bir bilgi bütünüdür.

D) Felsefede üretilen bilgiler, doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılmaz niteliktedir.

E) Filozoflar, felsefedeki bilgi birikimini sorgulayarak kendi görüşlerini oluşturmaya çalışırlar.

2. Sofistler, düşünürlerin o zamana kadar üzerinde durmadıkları kültür, ahlak ve siyasetle ilgili sorumları ele alıp tartışmış, bu konuları felsefeye kazandırmışlardır. Bu, felsefenin gelişmesi açısından büyük bir katkıdır.

Bu parçada felsefi düşünmenin gelişmesinde aşağıdaki- lerden hangisinin öneminden söz edilmektedir?

A) Bir konuda, diğer filozofların da onaylayacağı görüşler oluşturmanın

B) Bir felsefi soruna yeni bir cevap aramanın

C) Felsefi sorunları birden fazla yöntemle incelemenin

D) Felsefenin tartıştığı konular evrenini genişletmenin

E) Bir felsefi konuyu tüm yönleriyle ele almanın

3. Thales’e göre evrendeki her şey tek bir ana maddeden türemiştir. Anaximenes ve Anaximandros, Thales’in bu görüşünü paylaşmakla birlikte, ana maddenin konusunda onunkinden çok farklı görüşler ortaya atmışlardır. Burada asıl önemli olan, Anaximenes ve Anaximandros’un Thales’in savını herhangi bir otoriteye ters düştüğü gerekçesiyle reddetmek yerine, mantık ve deneyimlere aykırı olduğunu göstererek çürütmeye çalışmalarıdır. Bu tavır o dönem için çok yenidir. Çünkü o güne kadar evrenle ilgili her şey doğaüstü güçlere bağlanarak inanç konusu kabul edilmiş ve hiçbir zaman tartışılmamıştır.

Bu parçaya göre Anaximenes ve Anaximandros

aşağıdakilerden hangisine öncülük etmiştir?

A) Akılcı gerekçelere ve olgulara dayalı eleştiriye

B) Deneysel yöntemle yapılan araştırmalara

C) Bilgiye değer veren toplum düzeni arayışlarına

D) Devlet otoritesine karşı çıkan görüşlere

E) Meslektaşlar arasında dayanışmaya

4. Sokrates, konuşmalarında, kendisinin hiçbir şey bilmediği gerekçesiyle, karşısındaki kişiye sorular yöneltir. Bu sorular ve onlara aldığı cevaplarla, önce o kişinin ortaya koyduğu düşüncenin üstünkörülüğünü, temelsizliğini gösterir. Sorularına devam ederek, konuştuğu kişinin doğru düşünceye ulaşmasına yardımcı olur. Kendi deyişiyle “ruhta uyku halinde bulunan düşünceleri doğurtmaya” uğraşır.

Sokrates’in bu yaklaşımının temelinde aşağıdaki

görüşlerden hangisi vardır?

A) Bilgiye, o konuda uzman kişilerin görüşleri alınarak ulaşılır.

B) Bilgi, karşıt görüşlerin uzlaştırılmasıyla oluşur.

C) Saklı olan doğrular, insanın sorgulama yoluyla düşündürülmesi sonucu ortaya çıkarılabilir.

D) Apaçık olmayan gerçeklere, erdemli kişiler gibi, erdemsiz kişiler de ulaşabilir.

E) Doğrular, duyularımızın ve aklımızın kavrayabilme gücüyle sınırlıdır.

5. Bir düşünür, duyuları küçümseyen salt akılcı görüşe karşı, duyuların ağzından şöyle söylemektedir: “Zavallı akıl, beni çürütmek için dayandığın kanıtları yine benden alıyorsun."

Düşünürün bu sözle anlatmak istediği aşağıdakilerden

anlatmak istediği aşağıdakilerden hangisidir?

A) İnsan, duyularından gelen bilgiyi edilgin biçimde almaz; onları şüphenin ve aklın süzgecinden geçirerek yorumlar.

B) Duyulardan gelen bilginin doğru olup olmadığı, yine duyulardan gelen başka bilgilerin kullanılmasıyla anlaşılır.

C) Duyular, duyu organlarına yani bedenimize bağlı olduğu için sınırlıdır; akıl ise maddesel olmadığı için sınırsızdır.

D) Duyular bize olayların gerçek nedenlerini söyleyemez; olayların özü ancak akılla kavranabilir.

E) Doğadaki her şey, duyularla algılanması olanaksız olan ve hiçbir zaman değişmeyen bir ilk maddeden oluşmuştur.

6. Bir bilimsel bilgi ürettiğini iddia eden kişi, iddiasını bilimle uğraşan başka kişilerin de gerçekleştirebileceği gözlem ve deneylere veya onaylayacağı mantıksal çıkarımlara dayanarak belgelemekle yükümlüdür. Bilim çevrelerinin yeterince belgelenmiş saymadığı hiçbir iddia, bilimsel bilgi olarak kabul edilmez.

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine

varılabilir?

A) Bilimsel bilgi olgulara dayalı, tekrarlanabilir ve ölçütlerle denetlenebilir niteliktedir.

B) Bilim, insanın çevresinde olanları anlama ve açıklama ihtiyacından doğmuştur.

C) Bilim genelleyicidir; tek tek olgularla değil, aynı türden olguların ortak yönleriyle ilgilenir.

D) Bilimsel bilgi, olaylar arasındaki ilişkileri açıklayarak bu olayların kontrol edilebilmesini sağlar.

E) Bilimsel bilgiler doğru olarak kabul edilen bir takım temel varsayımlara dayanır.

7. Bir düşünüre göre, ahlaki değerler doğru ya da yanlışı, bireylerin kanılarından bağımsız olarak belirler. Örneğin “Öldürmek kötüdür.” yargısı, tıpkı “Üçgenin iç açılarının toplamı 180° dir.” Yargısı gibi, doğruluğunu insanların duygu ve eğilimlerine göre değişmeyen bir yargıdır.

Bu düşünür, ahlak değerlerinde hangi özelliğin

bulunduğunu öne sürmektedir?

A) Erdemli yaşamanın bir aracı olma

B) Tanımlanamaz nitelikte olma

C) Zamanla değişme

D) Nesnel olma

E) İnsanlar arasındaki ilişkileri yönlendirme

8. Stoacı görüşe göre, insan dünya sahnesinde yalnızca bir oyuncudur. Oynayacağı rolü seçemez, oyuna müdahale edemez. Her insanın bu sahne içinde ne yapacağını evrensel akıl belirler. Kişinin kontrol edebileceği tek şey vardır; kendi tavırları ve tutkuları. İnsan kendisine ne rol verilmişse onunla yetinmeli, sahip olamayacağı şeyler için açlık ve kıskançlık duymamalıdır.

Stoacıların bu görüşünün dayandığı temel varsayım

aşağıdakilerden hangisidir?

A) İnsanlar, davranışlarını başkalarına örnek olacak biçimde düzenlemelidirler.

B) Olayları önceden kestirebilirsek onları yönlendirebiliriz.

C) İnsanın, kendine bırakılmış küçük bir alan dışında, karşı konulamaz bir yazgısı vardır.

D) Erdem, özgür iradenin ahlakça iyi olana yönelmesidir.

E) Duyuların bize sağladığı bilgiler ile aklın sağladığı bilgiler sürekli çatışır.

9. * Hobbes’a göre, insan bencildir ve onun bütün eylemleri bu bencil doğasının arzularını tatmin etmeye yöneliktir. Bu durum, çıkar çatışması yüzünden insanların birbiriyle sürekli savaş halinde olmasına yol açar. İnsanları bir arada tutabilmek için, devlet tek bir gücün egemenliğine dayanmalıdır.

* Locke insanların doğaları gereği iyi olduğunu, bunun sonucu olarak, ilişkilerinin iyi niyet, yardımlaşma ve işbirliğine dayandığını ileri sürer. İnsanlar arasındaki iyi ilişkilerin sürdürülebilmesi, tek bir gücün değil, çoğunluğun egemen olduğu bir devlet düzeniyle mümkündür.

Bu bilgilere göre, Hobbes ve Locke’ın devlet

anlayışlarındaki fark, aşağıdakilerden hangisinin

farklı oluşundan kaynaklanmaktadır?

A) İnsanlığın geleceğiyle ilgili beklentilerinin

B) İnsanın psikolojik yapısı ve özelliklerine ilişkin görüşlerinin

C) Yaşadıkları çağa egemen olan siyasi görüşlerin

D) Toplumsal düzenlemelerin gerekli olup olmadığı

konusundaki inançlarının

E) Çevrelerindeki insanlarla karşılıklı ilişkilerinin

10.Estetik, güzel üzerine düşünme çabasıdır. Refik Fersan’ın bir saz semaisi, Mikelanj’ın bir heykeli güzel olduğu, bizde hoş ve soylu duygular uyandırdığı gibi, bir atın yürüyüşü veya bir kentin sokakları da güzel olabilir ve bizde benzeri duygular uyandırabilir. Estetik, güzeli bütün alanlarda, sanat felsefesi ise yalnızca sanat yapıtları çerçevesi içinde sorgular. Başka bir deyişle, sanat felsefesi, estetiğin kavram ve problemlerini sınırlı bir alanda inceler.

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine

ulaşılamaz?

A) Güzellik sanat ile sınırlı değildir; başka alanlarda da söz konusudur.

B) Estetik, doğadaki veya çevremizdeki bir olayın güzel olup olmadığını sorgulayabilir.

C) Sanat felsefesinde ele alınan bazı kavramlar, estetiğin kapsamına da girer.

D) Güzel, hem estetiğin hem de sanat felsefesinin konusu olabilir.

E) Sana yapıtı doğadaki güzelin, sanatçının yorumuyla yansıtılmasıdır.

CEVAP ANAHTARI : 1. E 2.D 3.A 4.C 5.B 6.A 7.D 8.C 9.B 10.E

2000 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Felsefenin insana ve topluma yaptığı katkıları göremeyen kişiler onun boş ve gereksiz bir uğraş olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa insan yaşamındaki rolü kolayca gözlenen telefon, bilgisayar veya televizyon gibi nesnelerin üretiminde felsefenin doğrudan katkısı olmasa da değer ve düşüncelerin üretimindeki katkısı yadsınamaz. Ancak değer ve düşüncelerin insan yaşamındaki yansımaları yalnızca dolaylı olarak gözlenebilir.

Bu parçaya dayanarak felsefe ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılabilir?

A) Günlük yaşam üzerindeki etkisini görmek güçtür.

B) Ürettiği düşünceler arasında tutarsızlıklar bulunabilir.

C) Ortaya koyduğu idealler konusunda bireylerin uzlaşması zordur.

D) Her toplumu farklı biçimlerde etkiler.

E) Sorguladığı kavramlar zamanla değişir.

2. ● Felsefe, insanı, onu çevreleyen evreni ve toplumu bilmek ve tanımak amacında olduğu için çeşitli bilim alanlarının bu konulardaki bulgularını kullanır.

● Bilim, doğru bilginin koşulları, kaynakları ve sınırları konusunda kendisine yol gösterebilecek ve onu eleştirebilecek olan felsefi görüşlerden yararlanır.

Bu iki bilgiye dayanarak felsefe ve bilimle ilgili aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılabilir.

A) Aynı sorulara farklı yanıtlar verirler.

B) Bilgi edinmede aynı yöntemleri kullanırlar.

C) Aralarındaki rekabetten güç alırlar.

D) Toplumsal değişmeden aynı ölçüde etkilenirler.

E) Birbirlerini karşılıklı olarak beslerler.

3. Küçük çocuklar bilimin konusuna giren sorular sorduğunda bir çok yetişkinin şaşırdığını gözlüyorum. “Ay neden yuvarlak?” diye soruyor çocuk. Bir çukurun derinliği en fazla ne kadar olabilir? Dünyanın doğum günü ne zaman? Bir çok yetişkin bu soruları tedirgin ya da alaycı bir tavırla yanıtlıyor veya yan çiziyor. “Ne sanıyordun? Ay kare mi olacaktı yani?” Kısa süre sonra, çocuk bu soruların yetişkinleri sıktığının farkına varıyor. Böyle birkaç daha deneyim yaşadıktan sonra da bilimden soğuyor.

Parçada, çocukların bilimden soğuması aşağıdakilerin hangisine bağlanmıştır?

A) Çocukların bilimsel konulardan çabuk sıkılmalarına

B) Yetişkinlerin çocuklara az zaman ayırmalarına

C) Çocukların uygun soru sormayı bilmemelerine

D) Çocukların merak duygularının gerektiği gibi karşılanmamasına

E) Yetişkinlerin, çocukları bilimsel konulardan uzak tutmak istemelerine

4. * Bir toplumbilimci değerleri veya insanlar arası ilişkileri incelerken bireyleri belli bir biçimde davranmaya yöneltmez. Sadece, olanı olduğu gibi ele alır.

* Kepler yasaları, gezegenlerin nasıl hareket etmesi gerektiğini değil, nasıl hareket ettiği belirtir.

Bu iki durum , bilimsel bilginin hangi özelliğine örnektir?

A) Evrensel olması

B) Varolan durumu betimlemesi

C) Mantık ilkelerine dayanması

D) Birikimli orak ilerlemesi

E) Olayların denetim altına alınmasına olanak sağlaması

5. Doğa bilimlerinin kullandığı yöntemlerden biri de tümevarımdır. Bu yöntemle, belirli gözlemlerden yola çıkarak, gözlenmemiş olanları da içine alan genellemelerde bulunulur. Bu akıl yürütme biçiminin güvenilmez olduğunu iddia edenler, pazardan elma alan bir kişinin tavrını örnek verirler. Bu kişi tezgahtaki elmalardan birkaçını inceledikten sonra diğerlerinin de inceledikleri gibi olması gerektiğine karar vererek elmaların tümünü satın alır. Elmaların hepsini incelemediği için, eve geldiğinde bu kişinin beklediğine uymayan, biçimsiz, çürük bir elma ile karşılaşma olasılığı her zaman vardır.

Bu parçada aşağıdakilerden hangisi tümevarım yönteminin sakıncalı bir yönü olarak ileri sürülmektedir?

A) Duyulara dayalı bilgi edinme yolu olan gözlemden yararlanılması

B) Doğanın akışına müdahale edilmeyip, gözlenecek nesnelerin doğanın kendi akışı içinde ortaya çıkmasının beklenmesi

C) Bütünün sınırlı sayıdaki elemanıyla ilgili deneyimlere dayanarak bütün hakkında yargıya varılması

D) Genellemenin herhangi bir olguya dayanmadan, akıl ve mantık ilkeleriyle yapılması

E) Doğadaki her olayın bir nedeni olduğu varsayımının temele alınması

6. Bir araştırmayı tamamladığım zaman, sonuçlarımı ve dayanaklarımı önce meslektaşlarımın katıldığı bilimsel toplantılarda sunarım. Eğer bir yanlışlık ya da eksiklik bulunmazsa, çalışmamı makale haline getirip bir dergiye yollarım.Derginin editörler kurulu makalemi uygun görürse, iki ya da üç hakemden görüş ister. Her hakem ayrı ayrı, makalemin yayımlanması hakkındaki görüşünü derginin editörüne bildirir. Hakemler araştırmamda yanlış bulursa, editör bu yanlışları bana yazılı olarak iletir. Ben bu yanlışları düzeltebilirsem süreç yeniden başlar. Ancak bunları düzeltemezsem, aylarca uğraşarak bulduğum sonuçları unutup çalışmaya yeniden başlarım.

Bilimsel çalışmanın bu parçada anlatılan evresi aşağıdakilerden hangisiyle özetlenebilir?

A) Bilimsel bilgi, bilimsel yönteme uygun biçimde yapılan deneyler sonucunda elde edilir.

B) Farklı bilim dalları arasındaki dayanışma bilimsel gelişmeyi hızlandırır.

C) Bilim adamının sahip olduğu dünya görüşü, ne tür bilimsel çalışma yapacağını ve bulgularını nasıl yorumlayacağını etkileyebilir.

D) Bir bilginin bilimselliğinin yetkili bilim çevresince denetlenip onaylanması gerekir.

E) Bugün birtakım olguları açıklamada yararlanılan bir bilimsel görüş, zamanla yerini başka bir bilimsel görüşe terk edebilir.

7. Faydacı ahlak anlayışına göre, en çok sayıda en büyük ölçüde mutluluk sağlayan eylem, ahlaki bakımdan doğru eylemdir. Dolayısıyla bir eylemi doğru veya yanlış olarak değerlendirmek için öncelikle o eylemin, ilgili kişilerin tümüne sağladığı hazlara ve getirdiği acılara bakmak gerekir.

Bu parçaya göre, faydacı ahlak anlayışı bir eylemin ahlaki bakımdan doğru olup olmadığını değerlendirirken aşağıdakilerden hangisini ölçüt alır?

A) Eylemin sonuçlarını

B) Eylemde bulunan kişilerin niteliklerini

C) Eylemin hangi koşullarda gerçekleştirildiğini

D) Toplumun eylemde bulunan kişiye karşı tutumunu

E) Eylemin hangi amaçla yapıldığını

8. İnsanların düşünce ve görüşlerini serbestçe ifade etmesi, doğruların ve gerçeklerin ortaya çıkmasına ve kavranmasına katkıda bulunur. Bir düşünürün dediği gibi, düşüncelerin savunulmasından gerçekler doğar.

Aşağıdakilerden hangisi bu görüşü destekler?

A) Devletin ekonomik alana müdahalesinin azaldığı, bireylerin özgürce ekonomik girişimde bulunduğu dönemlerde toplumsal refah yükselmiştir.

B) Bilim ve felsefedeki başlıca ilerlemeler, düşünce ve inanç özgürlüğünün olduğu dönemlerde ve ülkelerde gerçekleşmiştir.

C) Bireyin yeteneklerini özgürce geliştirdiği eğitim ortamlarında, dünyada iz bırakan sanatçılar yetişmiştir.

D) Bireylerin yurttaş olarak haklarının korunduğu toplumlarda oluşan güven ortamı, insanların daha üretken olmalarını sağlamıştır.

E) Çeşitli düşünce ve görüşlerin bir arada yaşaması, ilk önce değişik kültürlerle iletişim olanağı bulan toplumlarda görülmüştür.

9. Aristoteles, yönetim biçimlerini anlatırken şöyle demektedir: “Devlet bir çok kişi tarafından yönetilirse bu ona, tıpkı giderleri toplulukça karşılanan bir şölenin tek kişinin hazırlayacağı şölenden daha üstün olması gibi bir üstünlük sağlar. Onun içindir ki çoğunluk, birçok durumda, her kim olursa olsun tek bir kişiden daha iyi yargıçtır. Ayrıca çokluk daha güç bozulur ve kıstırılır. Kötü bir anında olan ya da konuya ilişkin çok güçlü duyguları bulunan bir kişinin yargısı ister istemez çarpık olacaktır. "Öte yandan, bir kitlenin yargıda bulunması durumunda, kitleyi oluşturan her kişinin aynı anda aynı duygulara kapılmasını ve yargısını çarpıtmasını ayarlamak güçtür.”

Aristoteles, bu sözleriyle aşağıdakilerden hangisini vurgulamaktadır?

A) Yönetim yetkisinin bir çok kişiye dağıtılmasının iktidar kavgasını önleyeceğini

B) Devlet işlerinde işbölümünün, halk arasındaki dayanışmayı artıracağını

C) Yönetim sorumluluğunun bir gruba paylaştırılması gerektiğini

D) Kişilerin grup içinde, yalnız başlarına olduğundan daha duygulu davrandıklarını

E) İnsanın mutluluğa ancak toplum içindeyken erişebileceğini

10. Bir tabloda gökyüzünün mavi, otun yeşil olmasını bekleyen kimseler, tabloda başka renkler görünce şaşırırlar. Oysa, mavi gök ve yeşil çayırlara ilişkin her şeyi unutmayı bile denesek, dünyaya sanki başka bir gezegenden şimdi gelmişçesine bakıp onu ilk görmüş gibi olsak, işte o zaman nesneler değişik renklerle görünürlerdi bize. Ressamlarda bazen başka bir gezegenden gelmiş gibi, dünyayı yepyeni bir gözle görmemizi isterler. Bize, doğadaki varlıkların güzelliklerini görmeyi öğretenler de onlardır. Onları izleyip, onlardan bir şeyler öğrenirsek, pencereden dışarı bakmak bile heyecan verici bir serüvene dönüşecektir.

Bu parçada, sanat eserinin hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Sadece, güzel olması amacıyla yapılması

B) Bir benzerinin olmaması

C) Belirli bir sanat akımının izlerini taşıması

D) Sanatçının öz ve biçim arasında kurduğu bir dengenin sonucu olması

E) Dünyayı, alışık olunandan faklı bir anlayışla yansıtması

Cevap Anahtarı : 1.A 2.E 3.D 4.B 5.C

6.D 7.A 8.B 9.C 10.E

2001 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Felsefe, kendine dönük düşünmedir. Felsefe yapan zihin hiçbir zaman yalnızca bir nesne hakkında düşünmez. Herhangi bir nesneyi düşünürken, aynı zamanda hep o nesneye ilişkin kendi düşüncesi hakkında da düşünür. O zaman, felsefeye ikinci dereceden düşünce, düşünce hakkında düşünce denebilir.

Bu parçada felsefenin hangi özelliğinden söz edilmektedir?

A) Cevaplarından çok sorularıyla varolduğundan

B) Düşünme sürecinin her aşamasında yer aldığından

C) Kendi etkinliği üzerinde yoğunlaşıp kendi kendini sorguladığından

D) Özgür düşünmenin yöntemi olduğundan

E) Sorularını bilimsel verileri temel alarak oluşturduğundan

2. İnsan, yalnızca bir organizma olmaktan öte, zihne ve buna olarak da bilince sahip bir varlıktır.İnsan kimi gereksinimlerini bilincinden bağımsız bir şekilde, başka birçok canlının yaşam işlevleri gibi, içgüdüleriyle sağlayabilir. Yine de onun en belirgin özelliklerinden biri, eylemlerinin büyük bir bölümünü bilerek ve istençle yapıyor olmasıdır. İnsan bilinçli eylemleriyle, içgüdüsel olarak yapabileceklerinden pek çoğunu ve çok daha etkili olanlarını gerçekleştirir. Bu yolla, doğayı, yaşamı açısından daha uygun koşullara doğru değiştirir.

Bu parçaya göre insanı diğer canlılardan ayıran özellik aşağıdakilerden hangisidir?

A) Eylemlerinin, daha çok düşünsel süreçlere dayalı olması

B) Diğer canlılar üzerinde üstünlük kurması

C) Çevre koşullarına uyum sağlaması

D) Diğer canlılarla bir arada yaşayabilmesi

E) İçgüdülerinin diğer canlılardan daha güçlü olması

3. Eğer bir bilginin bilimsel olarak ortaya konması gerekiyorsa, her şeyden önce onu diğer bilgilerden ayıranın, yani ona özgü olanın kesinlikle belirlenebilmesi gerekir. Bu belirlemenin yapılmadığı bilgiler çoğaldıkça, terimler, kavramlar birbirine karışır, bilim bundan son derece zarar görür.

Bu parçada bilimsel çalışma alanında aşağıdakilerden hangisinin önemi üzerinde durulmaktadır?

A) Kesin bilgiye ulaşma yönteminin

B) Uygulama alanlarının saptanması

C) Benzer alanlarla olan etkileşimin

D) Bilginin sınırlarını belirlemenin

E) Çalışma etiğinin

4. Akşam karanlığında eve girdiğinizde her zamanki gibi elektrik düğmesine basıyorsunuz; ama beklediğinizin tam tersine lambanız yanmıyor. Bir an için şaşkınlık içindesiniz. İster istemez çok geçmeden kafanızda birtakım olasılıklar belirecek, şaşkınlığınızı giderecek bir açıklama bulmaya girişeceksiniz. Sigorta atmış olabilir, ampul gevşemiş olabilir vb. Bu olasılıklardan birinin doğru çıkması halinde şaşkınlığınız giderilmiş olacak, beklenmeyen durum sizin için beklenen bir durum niteliği kazanacaktır. Demek oluyor ki açıklama çabası şaşkınlığımızı giderme, beklentilerimizle olup bitenler arasındaki uygunluğu sağlama ihtiyacımızdan doğmaktadır. Bu, günlük düşünme düzeyinde olduğu gibi bilimde de böyledir.

Bu parçaya göre “açıklama” eylemi aşağıdakilerin hangisinden kaynaklanmaktadır?

A) Her sorunun cevaplanabilmesi için yeterli bilgiye sahip olunduğu inancından

B) Beklenmeyen bir durumun yarattığı huzursuzluğu giderme isteğinden

C) Bilimsel bilginin başkalarına da aktarılması gerektiği düşüncesinden

D) Günlük düşünce düzeyinden, bilimsel düşünce sürecine geçilmesi gereksiniminden

E) Çeşitli alanlardaki bilgileri birbiriyle ilişkilendirme çabasından

5. Filozof, bir temele oturtulmuş ama sonuna kadar geliştirilmemiş bir düşünceden işe başlar ve bu düşünce üzerine çalışmaya devam ederse, bu ışığın ilk kıvılcımlarını borçlu olduğu düşünürün ulaştığı yerden daha ileri gider.

Bu parça aşağıdaki yargılardan hangisini destekler?

A) Filozof, işine önyargısız ve eskimiş genellemelerden arınarak başlamalıdır.

B) Filozof, felsefi soruşturmaya başlarken, sorulabilecek tüm soruları öncelikle kendisine sormalıdır.

C) Filozof, yaşadığı çağın ele alınmamış temel sorunlarından yola çıkmalıdır.

D) Felsefe etkinliği, filozofların kendi aralarındaki tartışmalarla gelişir.

E) Filozoflar felsefi düşünce birikiminden beslenir ve bu birikime katkıda bulunur.

6. Yaptığımız her eylem dünyamızı şekillendirir. Her eylemimizle, aslında ne istediğimize, dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğine ilişkin zihinsel tasarımızı ortaya koyarız. Yaptığımız her eylem, insan olmaya ilişkin bir değeri korur veya o değere zarar verir. Örneğin, yoksul birine yardım ederken aslında yaptığımız; “Herkes muhtaç durumdaki kişilere yardım etmelidir.” demektir. Bunu dünyanın her yeri ve herkes için her durumda talep ederiz. Tersine, eğer hırsızlık yapıyorsak veya herhangi bir tür hırsızlığa göz yumuyorsak bu; “Hırsızlık yapmak iyi bir şeydir ve dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kimse hırsızlık yapabilir.” demektir. Bu durumda artık; “Hırsızlık kötüdür.” deme olanağımız ortadan kalkar.

Bu parçada savunulan görüş aşağıdakilerden hangisiyle özetlenebilir?

A) İnsan, eylemlerinden sorumludur.

B) Eylemlerimiz bizi mutluluğa götürmelidir.

C) Eylemin değeri, bireye sağladığı faydayla ölçülür.

D) Hukuk kuralları ahlak kurallarına uygun olmalıdır.

E) İyi ve kötü, göreceli kavramlar olduğu için bunlar hakkında yargıya varmak güçtür.

7. Erdemli insan, yalnızca erdemli olma özelliklerini taşıyıp bunun bilincinde olan insan değildir; eylemleriyle de sahip olduğu erdemleri yansıtabilmelidir. Çağımızda, erdemler üzerine konuşulup, erdemli olmaya ilişkin bilgiler üretilmesine karşın, insanların eylemleri ve sözleri birbirini tutmamaktadır. Erdemli insan, bilgisi ile yaptığı, düşüncesi ile eylemi arasında boşluk olmayan insandır.

Bu parçada erdemin hangi yönü vurgulanmaktadır.

A) Gözlemlenebilmesinin çok zor olduğu

B) Eylem alanına da taşınması gerektiği

C) Ancak bilgili kimselerin sahip olabileceği

D) Sonucunun kişiye bir başarı olarak dönmesi gerektiği

E) Mutluluk verdiği ölçüde değerli sayılacağı

8. Doktorlar, ateşli hastalıkları, başlangıcında iyileştirmenin hiç de güç bir iş olmadığını, asıl güçlüğün herhangi bir hastalığı saptama konusunda yaşandığını söylüyorlar. Ama zaman geçip de eğer hastalığın ayırdına varılıp gerekenler yapılmazsa, iyileştirilmesi çok güç oluyor. Aynı şey “devlet” için de söz konusudur. Çünkü, herhangi bir yönetimde ortaya çıkma olasılığı bulunan aksaklı ve huzursuzluklar önceden saptandığında, bu tehlikeyi önlemek daha kolaydır. Ancak, bu aksaklıkların herkes tarafından görülecek ölçüde filizlenip büyümesine izin verilecek olursa, olayları kontrol altına almak için etkili çareler bulmakta zorlanılacaktır.

Bu parçada devletin sorumluluklarının hangisinden söz edilmektedir?

A) Eğitim seviyesi yüksek yurttaşlar yetiştirmek için politikalar geliştirme

B) İşleyişiyle ilgili olarak yurttaşlarını bilgilendirme

C) Varlığını sürdürmek için yurttaşlık bilincini güçlendirme

D) Kendi yapısını sorgulama ve çıkabilecek sorunlara karşı önlem alma

E) Kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili uluslararası sözleşmelere bağlı kalma

9. Estetik beğenilerin tartışılamayacağı sözü doğru olabilir; ama bu, gelişebileceği doğrusunu da dışlamamalıdır. Bunu, herkes, herhangi bir alanda, günlük yaşantısından çıkarabilir. Örneğin, değişik müzik türleri dinlemekten pek keyif almayan birisi, müziğin diğer türlerini inceleyecek vakit, istek ve fırsat bulsa, yeğlediği türü ve tarzları yanılmadan ayırt edecek düzeye gelebilir; artan bilgisi da müzikten daha ince tatlar almasına katkıda bulunabilir. Aynı şekilde bir kişi değişik minyatürleri seyrede seyrede minyatür sanatı konusunda bir anlayışa ve seçiciliğe ulaşabilir.

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine varılabilir?

A) Sanat hakkında bilgi sahibi olmak için sanata eleştirel bakmak gerekir.

B) Yapımı çok zaman ve emek gerektiren yapıtlar çoğunluk tarafından beğenilir.

C) Sanat yapıtları ancak o ürünü yaratan sanatçılar tarafından açıklanabilir.

D) Üzerinde görüş birliğine varılan yapıtların sanatsal değeri vardır.

E) Sanattaki beğeni,, karşılaşılan eserler çeşitlendikçe çelişir.

10. Büyük bir sanat yapıtı karşısında kişi, dünyaya bakış açısının genişlediğini, hem dünyayı hem de kendi benliğini kavrayışının derinlik kazandığını görür. Yeni bir ışık altında bakar her şeye, bir çok şeyi ilk kez görür; ama hep olgunlaşarak bakar. Her yapıtın dünyası, bir bakıma, onu algılayanın dünyasıyla bütünleşir; iki dünyanın karşılıklı alışverişinden kendi benliğinin aydınlandığını gözler kişi.

Bu parçada bir sanat yapıtının hangi özelliği vurgulanmaktadır.

A) İnsan doğasını yansıtması

B) Sanatçının duygularını dile getirmesi

C) İzleyen kişiyi geliştirmesi

D) Bir eşinin daha bulunmaması

E) Bir yarar gözetilerek yapılmaması

CEVAP ANAHTARI :

1.C 2.A 3.C 4.B 5.E 6.

2002 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Düşünme, doğuştan gelen bazı yatkınlıklara dayalı olmasına karşın, öğrenmeyle gelişen bir etkinliktir. Bu açıdan, büyük düşünürler de dahil, herkes “düşünme öğrencisi” sayılabilir. Düşünmek bir borçlanmayı da beraberinde getirir. Düşünme sürecinde borcumuzu “yanlış”la öder, karşılığında “doğru”yu alırız.İnsanoğlu yanlış yapmaktan kurtulamayacağına göre, bu süreç asla bitmez. Her seferinde bilginin kristal kalesini yıkar, sonra yeniden daha yükseğini kurmaya başlarız.

Bu parçada, düşünmeyle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi vurgulanmaktadır?

A) Kesin bilgiye ulaşmanın en etkili yöntemi olduğu

B) Yapılan hatalardan alınan derslerle sürekli geliştiği

C) Soyut verilerden yola çıkarak somut sonuçlara ulaşma çabasından kaynaklandığı

D) Yalnızca özgür ve bağımsız bir ortamda gelişebileceği

E) Bütün soruların cevaplanabileceği varsayımına dayandığı

2. Bir masalda, iki terzi, krala diktikleri giysiyi yalnızca akıllı insanların görebileceğini söyleyerek onu kandırırlar. Aslında ortada, dikilmiş herhangi bir giysi yoktur. Kralla karşılaşanlar, akılsız diye damgalanmamak için, onun çıplak göründüğünü söylemez; aksine, olmayan giysiye herkes övgüler yağdırır. Kralın çıplak olduğunu, onu gören bir çocuk söyler yalnızca. Bir düşünür de bir çocuk gibi, gerçeği söyleyebilecek yüreklilikte olmalıdır. Kendi çağının tüm önyargılarına karşın, saygınlığın zedelenmesi pahasına, gerçeği olduğu gibi ortaya koymalı; çocukların yetişkinlikte yitirdikleri bu özelliği korumaya çalışmalıdır.

Bu parçaya göre, bir düşünürde aşağıdaki özelliklerden hangisinin bulunması gerekir?

A) Cevaplardan çok, sorulara ağırlık verme

B) Soruşturmasına, olabildiğince çok soruyla başlama

C) Bilimsel otoritelerle uyum içinde çalışma

D) Daha önce cevaplanmamış sorular sorma

E) Genel görüş ve kabullerin tutsağı olmaktan kaçınma

3. Filozoflar işlerini yaparken sorulardan yararlanırlar. Filozofun elindeki sorular, probleme çözüm getirmenin bir anahtarıdır.Genellikle, karşılaşılan problemler zaman içerisinde pek fazla değişmez. Zamanla değişen, filozofun problemin çözümünde rol oynayan farklı etkenleri seçebilmesidir. Problemi, farklı sorular sorarak irdelediğinde “varolan”ın daha önce gözden kaçmış olan yanları aydınlanmaya başlar, Böylece her doğru soru, onu problemi çözmeye bir adım daha yaklaştırır.

Bu parçada filozofun sorduğu soruların hangi yönü vurgulanmıştır?

A) Problemlerin çözümüne ışık tutması

B) Olaylarda fazla değişiklik olmadığını göstermesi

C) Herkes tarafından sorulduğunda önemini yitirmesi

D) Dünyaya egemen olma isteğinden kaynaklanması

E) Çözülemeyecek problemler için zaman harcanmasını önlemesi

4. Bilimin büyük trajedisi, güzelim bir hipotezin güzelim bir hipotezin acımasız bir gerçek tarafından öldürülmesidir.

Bu görüş, bilimsel hipotezle ilgili aşağıdaki yargılardan hangisini destekler?

A) Hipotez oluşturulurken bilimsel yasalardan yararlanılmalıdır.

B) Bir hipotezi çürütecek kanıtın bulunamamış olması o hipotezin doğru olduğunu gösterir.

C) Bilinmeyenin açıklanmasını sağlayan hipotezler güzel görünür.

D) Bir hipotez doğru görünse de araştırma bulguları onun yanlış olduğunu ortaya koyabilir.

E) Hipotez hem yalın hem doğru olmalıdır.

5. Bilim adamı problem çözme sürecinde, önce, problemini aydınlatacak noktaları saptamalı, sonra bu saptamalarda deneysel olarak sınanabilir sonuçlar çıkarmalıdır. İkinci aşama için gereken bilgiyi ona okul öğrenimi vermiştir; bu bilgilere dayalı çalışmaları onun başarılı olmasını sağlar. Ancak ilk aşamada başarılı olabilmesi için bilim adamının elinde ne bilinen bir yöntem vardır ne de okulda öğrendiklerinin ona yararı olacaktır.

Aşağıdaki yargılardan hangisi, bu parçada öne sürülen görüşü özetlemektedir?

A) Aynı probleme çözüm arayan bilim adamları, aynı noktadan yola çıksalar bile farklı sonuçlara ulaşabilirler.

B) Bilim adamı bilimsel kuramlardan yola çıktığında, ulaşacağı sonuçlar bilim çevreleri tarafından kabul edilecektir.

C) Bilim adamının başarılı olabilmesi, yalnızca eğitim ile değil, probleme çözüm getirecek noktaları fark etme yeteneğine de bağlıdır.

D) Bilim adamının izlediği yöntem doğruysa ulaştığı sonuç da doğrudur.

E) Bilim adamı çalışmalarına başlarken kendisinden önceki önemli çalışmaları incelemeli onlardaki eksiklikleri görebilmelidir.

6. Dünyada kötülük, çoğu zaman bilmemekten kaynaklanır. Tek başına iyi niyet, iyiyi istemek bir eylemin iyi sonuç vermesi için yeterli değildir. Sadece iyiyi istemekten yola çıkan bir eylem, eğer bilgiyle aydınlatılmamışsa kötüyü istemek kadar zarar verebilir.

Bu parçada savunulan görüş aşağıdakilerden hangisidir?

A) İyiyi istemek, iyinin gerçekleşmesi için yeterli olmasa da ahlaki bir görevdir.

B) Kötü niyetle yapılan bir eylem de yarar sağlayabilir.

C) Bilgiye dayalı her eylem, iyi niyetle yapılmamış olsa da iyi eylemdir.

D) İyinin gerçekleşmesi için, hem iyinin amaçlanması, hem de bilgiden yararlanılması gerekir.

E) İnsanlık değerlerini korumak ve yüceltmek amacıyla yapılan her eylem iyi eylemdir.

2. İnsan değerlidir. Çünkü, doğuştan getirdiği potansiyel ona “iyi insan” olanağı sunar. Yani kişi uygun ortamda yeterli eğitim alarak yetiştiğinde, herhangi bir alanda başarılı olabilir, o alanda yaptıklarıyla insanlığa katkıda bulunabilir.

Bu parçaya göre, insanı “değerli” yapan aşağıdakilerden hangisidir?

A) Hangi alanda uzmanlaşacağına kendi iradesiyle karar verebilmesi

B) İyi ile kötüyü ayırt edebilmesi

C) Uygun koşullar sağlandığında insanlığa hizmet edebilecek yetenekte olması

D) Özelliklerinin bir kısmını doğuştan getirmiş olması

E) Her koşulda zorlukların üstesinden gelebilecek potansiyele sahip olması

3. Geometri kuralları belirlenirken nasıl nokta, çizgi, uzay gibi temel kavramlardan yola çıkılıyorsa, hukuk kuralları da hak, adalet, etik gibi temel kavramlara dayandırılır; yasalar bu kavramlardan türetilir. Tarih boyunca ister teokrasiyle, ister otokrasiyle, ister demokrasiyle yönetilsin, tüm devletler hukuka gereksinim duymuşlardır. Bir devletin hukuk sistemi, o devletin yapısının biçimlenmesinde etkilidir. Devletlerin hukuk sistemleri arasındaki farkı belirleyen de yasa yaparken gerekli temel kavramları hangi ilkelerden aldıkları ve o kavramları nasıl kullandıklarıdır.

Bu parçada hukukun hangi yönünden söz edilmemektedir?

A) Belirli kavramları temel aldığından

B) Her tür devlet düzeni için gerekli olduğundan

C) Devlet düzeni üzerinde etkili olduğundan

D) Yapısının, dayandığı temel kavramlara göre değiştiğinden

E) Bilimsel kurallarla uyumlu olması gerektiğinden

4. İnsan olarak yaşantılarımız ve iç dünyamız bilinmeyenlerle, keşfedilmemişliklerle doludur. Sanat, insanın iç dünyasını keşfetmeye, adlandırmaya çalışır. Sanat yapıtında okura, seyirciye, dinleyiciye sunulan onun için yeni olan bir yorumdur. Bir şiir, bir resim, bir senfoni, insan için hep yeni bir keşif, yeni bir adlandırmadır. Gerçekten de bir sanat yapıtıyla ilk kez karşılaştığında insanı şaşırtan budur.

Bu parçada, bir sanat yapıtı karşısında duyulan şaşkınlık aşağıdakilerden hangisine bağlanmaktadır?

A) Dünyayı eleştirel bir bakış açısıyla yansıtmasına

B) İnsanın anlayamadıkları karşısında duyduğu korkuyu gidermesine

C) İnsanı önceden farkına varamadığıyla karşı karşıya getirmesine

D) İnsana hoş duygular yaşatmasına

E) Başka sanat yapıtlarında ele alınmamış bir konuyu işlemesine

5. Kitap okuyan bir çocuğun kendisini kitabına konusuna kaptırması, söz gelişi zavallı Robinson’u adadan kurtarmak için kafa yorması, sanat yapıtının doğası yönünden ilginç bir durumdur. Elindeki romana dalmış bir yetişkinin, odaya başka birinin girmesiyle birden irkilmesi, gerçek dünyaya ancak birkaç saniye duraksadıktan sonra uyum sağlayabilmesi de böyle bir durumun sonucudur. Bu iki örnekte de romanın kurmaca yapısı, okuru yaşadığı dünyadan çekip olayların salt duyularla izlenemeyeceği bir dünyaya itmiştir.

Bu parçaya dayanarak sanat yapıtıyla ilgili aşağıdaki genellemelerden hangisine ulaşılabilir?

A) Düş gücüyle keşfedilebilecek ayrı bir dünyası vardır.

B) Sanatçının dünyaya bakış açısını yansıtır.

C) Yaşamın değerinin kavranmasına yardımcı olur.

D) Temel amacı, gerçeğin kavranmasını sağlamaktır.

E) Gerçek dünyayı yücelterek yeniden kurgular.

CEVAP ANAHTARI : YOK

2003 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Filozof “kavram dostu”dur. Bu, felsefenin yalnızca basit bir kavram derleme, keşfetme sanatı olmadığını söylemek demektir. Çünkü, kavramlar ille de birtakım formlar ya da keşifler değillerdir. Başka bir deyişle felsefe, kavramlar yaratmayı da içeren bir disiplindir. Dost, kendi yaratılarının dostudur. Örneğin; Platon “İdea”, Aristoteles “Töz”, Descartes “Cogito” kavramlarıyla neredeyse birlikte anılırlar. Çünkü felsefelerinin temelini bu kavramlar oluşturur ve bu kavramlar onların tanımlamalarına göre anlam kazanmıştır.

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine varılabilir?

A) Kavramlar basit bilgilerdir.

B) Felsefenin temelinde merak vardır.

C) Felsefe gerçeğe ulaşma çabasıdır.

D) Kavramlar yaratıcılarının güçlü izlerini taşır.

E) Düşünme kavramlar arasında ilişki kurmaktır.

2. Düşünmek, herkesin yürüdüğü yollardan başka yollarda yürüme yürekliliği göstermeyi gerektirir. O yollar bireyi dönüp dolaşıp herkesin gittiği yola götürse bile, hazır yolarlın çok sayıdaki yolcusuyla kendi yolunu kendi açan tek yolcu arasında büyük ayrılıklar vardır.

Bu parçada sözü edilen “yüreklilik” aşağıdaki düşünme biçimlerinden hangisine ortam hazırlar?

A) Bağımsız B) Tutarlı C) Çağrışımlı

D) Eleştirel E) Sistemli

3. En büyük bilgi, bildiklerimizden başka bilgilerin de olduğunu bilmektir.

Bu cümlede savunulan görüş aşağıdakilerden hangisiyle paralellik gösterir?

A) İnsan, aklıyla her şeyi bilebilir.

B) Bilgiler bizim bildiklerimizle sınırlı değildir.

C) En doğru bilgi, işimize en çok yarayan bilgidir.

D) Doğru bilgiye yalnızca sezgilerle ulaşılamaz.

E) Güvenilir bilgiler kendi deneyimlerimizden edindiklerimizdir.

4. Gerçek sadece deneyimde vardır, hem de sadece herkesin kendi deneyiminde. Bu deneyimler, bir başkasına nakledildiği an öyküye dönüşür. Olaylardaki gerçeği, kesin gerçeği ispatlama olanağı yoktur. Olsa da bundan kaçınmak gerekir. Hayatın gerçekliği konusunu tartışmayı filozoflara bırakmalıyız. Gerçek olan, benim şu an denizin kıyısında oturuyor olmam, ay ışığının yansımasını denizin sularında görmem Gerçek olan benim.

Bu parçadan aşağıdaki sonuçların hangisi çıkarılamaz?

A) Yaşantıların öznel olduğu

B) Gerçekliğin, yaşadıklarımızı fark etmemizle ilgili olduğu

C) Gerçeğe ancak yaşayarak ulaşılabileceği

D) Yaşanılanların başkasına aynen aktarılamayacağı

E) Gerçekliği filozofların dışında kimsenin anlayamayacağı

5. Dünyanın ya da bilimin bana herhangi bir felsefi sorunun sunacağını sanmıyorum. Bana felsefi sorunlar sunan, diğer filozofların dünya ya da bilim hakkındaki yorumlarıdır. Genelde iki tür sorunla ilgileniyorum: Birincisi filozofun ne demek istediğini tam ve doğru olarak kavramak, ikincisi de söylediklerinin doğruluğuyla ilgili doyurucu dayanak olup olmadığını bulmak.

Bu parçada sözü edilen iki sorun, sırasıyla aşağıdakilerden hangisinde verilmiştir?

A) Anlama – Temellendirme

B) Doğrulama – Yanlışlama

C) Açıklama – Anlama

D) Yorumlama – Tanımlama

E) Öndeyide bulunma – Açıklama

6. İnsan bir fotoğraf makinesi değildir; bütün algılarımız bazı varsayım ve kavramlar çerçevesinde oluşmaktadır. Günlük yaşamda olduğu gibi bilimde de çevremizde olup biten her şeyi değil, ancak bazı şeyleri algılar veya gözleriz. Araştırmasının amacına göre bir ayıklama yapmak, yalnız konusuna ilişkin olgularla ilgilenmek, bilim adamı için hem doğaldır hem de bir zorunluluktur.

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılabilir?

A) Bilimsel çalışmalar birikimli olarak ilerler.

B) Bilimsel çalışmalarda seçicilik söz konusudur.

C) Bilimsel yasalar uygulanabilir niteliktedir.

D) Bilimde amaç, genellenebilir sonuçlara ulaşmaktır.

E) Bilimsel yasalar evrenseldir.

7. Bir kişi, bir eylemin kendini haksız duruma düşüreceğini bile bile o eylemi yapıyorsa, bu kişi bilinçli olarak haksızdır. Öte yandan haksızlık alışkanlık haline geldiğinde, haksızlıktan kaçınmanın kişinin elinde olmadığı da bir gerçektir. Fakat yine de kişi alışkanlıklarından sorumludur; çünkü o, alışkanlıklarının gerçek yaratıcısıdır. Her ne kadar eylemin yinelenmesi alışkanlığa neden olsa da eylemin dayanağı özgürlüktür.

Bu parçada savunulan görüşün temelindeki düşünce aşağıdakilerden hangisidir?

A) Alışkanlıklar yaşamı kolaylaştırır.

B) Toplum bireylere sorumluluklarını hatırlatmalıdır.

C) Haksız eylemleri yapanlar cezalandırılmalıdır.

D) Sınırsız özgürlük olumsuzlukların nedenidir.

E) İnsan, ahlakla ilgili eylemlerinde özgürdür.

8. Brian Redhead’e göre, siyasal düşünce tarihi, belli bir soruyu yanıtlama çabalarının tarihidir. Soru aynen durmakta yalnızca yanıtlar değişmektedir. Verilen yanıtların başlıcaları şunlardır:

- Çünkü, varlığım devletin varlığına bağlıdır.

- Çünkü, devlet tanrının iradesidir.

- Çünkü, devlet ve ben bir anlaşma yaptık

- Çünkü, devlet ahlaki düşüncenin gerçekleşmesidir.

Buna göre, siyasal düşünce tarihi aşağıdakilerden hangisinin sorgulanmasına dayanır?

A) Bürokrasinin gereğinin

B) Devlet-ekonomi ilişkisinin

C) Devlete itaat nedeninin

D) İdeal düzenin olabilirliğinin

E) Bireyin devlet için vazgeçilmezliğinin

9. Kimi sanatçılar dünyayı, ona ilişkin her türlü bayat algının, pembe ten, sarı veya kırmızı elmalara ilişkin her türlü önyargının dışında, yepyeni görmemizi isterler. Basmakalıp düşüncelerden kurtulmak kolay değildir elbette; ama bu kalıplardan kutulan sanatçılar, genellikle en ilginç yapıtları veriyorlar. Bize, doğadaki varlıkların hiç düşlemediğimiz, yepyeni güzelliklerini görmeyi öğretenler de onlardır. Eğer onları izleyip onlardan bir şeyler öğrenirsek, pencereden dışarı bakmak bile heyecan verici bir serüvene dönüşecektir.

Bu parçaya göre, sözü edilen sanatçılar bize aşağıdakilerden hangisini kazandırmaktadır?

A) Heyecanları denetleme yetisi

B) Değerleri karşılaştırma yetisi

C) Renkleri doğadaki gibi algılama gücü

D) Farklı güzellik anlayışlarını kabul etme eğilimi

E) Doğadaki güzellikleri resme yansıtma isteği

10. Hukuk kurumunun var olmasının benim yararıma olduğunu biliyorum. Ayrıca bu kurumun, insanların genel olarak ona saygı duyması sayesinde varolabildiğini de görebiliyorum. Bu durumda, benim bu kuruma,saygı gösterip göstermememin pek de önemli olmadığı düşünülebilir. Ancak, öz çıkar gerektiğinde, herkes benim gibi düşünür ve bu kuruma saygı duymayarak onu zedelerse, yararımıza olan bu kurum yıkılır. Ben bu zedelenmeyi, dolayısıyla kurumun yıkılmasını istemem.

Bu parçaya göre, hukuk kurumunun varlığını sürdürmesi aşağıdakilerden hangisine bağlıdır?

A) Toplumsal denetim mekanizmalarının varlığına

B) Evrensel hukuk kurallarının geçerliliğine

C) İnsanların bu kurumun gereğine inanıp korumalarına

D) Öz çıkarların bu kurumun isteklerinden farklı olmasına

E) Devletin güvence vermesine

CEVAPLAR

1. D

2. A

3. B

4. E

5. A

6. B

7. E

8. C

9. D

10. C

2004 ÖSS FELSEFE SORULARI

1. Felsefe yapmak dağa tırmanmak gibidir. Sadece doruğu ele geçirmek için dağa çıkanlar, dağdan bir şey anlayamazlar. Gerçek dağcı olanca varlığ

Kadife Dokuma Teknolojisi

06 Kasım 2007

1. GİRİŞ

Dokuma kumaşlarda havlı yüzeye sahip kumaşlar çeşitli şekillerde elde edilebilir. Bunlar genel olarak kesilmiş ilmekli, kesilmemiş ilmekli ( havlu ) veya atkı havlı, çözgü havlı olarak ayrılabilirler.

Kord veya fitilli kadife kumaşlar gibi hav yüzeyli kumaşlardan çözgü iplikleri çekilip alındığında onların düzgün uzunlukta hav iplikleri ile kaplı olduğu görülür. Kord ve fitilli kadife gibi atkı havlı kumaşların havı her zaman kesilir. Düz kadifede ise atkı iplikleri kısa uzunlukta hav iplikleri ile kaplanmıştır. Hav tutunduğu ipliğe dikey konumdadır. Dolayısıyla hav çözgü ipliğine bağlı ise, hav ipliğinin atkı olması gerekmektedir. Veya bunun tersi olabilir. Elbise, takım elbise, ev döşemesi vb’nde kullanılır.

Düz kadife kumaş eldesi 3 aşamada gerçekleşir. İki kumaş tabakası aynı anda çift hareketli mekikli dokuma tezgahında dokunur. Kumaş dokuma tezgahını terk ederken dikey atkı iplikleri iki ayrı kumaş oluşturmak üzere ayrılırlar ve her biri dik havlı yüzeylere sahip olurlar. Boylamasına çözgü iplikleri kadifenin dokunması işleminde havları oluştururlar ve son olarak, havlı kumaşın makastan geçirilmesiyle, havlar düz, pürüzsüz bir yüzey haline dönüştürülür.

Orjinalinde kadife, ipekli çözgüden dokunmuş kısa sık çözgü havlı bir kumaş olarak üretilmiştir. Şimdilerde ise bu terim kısmen ipek ve rayon ve kısmen de başka elyaftan veya tamamen başka ipliklerden yapılan kısa, sık çözgü havlı kumaşlar için kullanıldığı gibi, ayrım yapmadan bir atkı havlı kumaş olan velvetin içinde kullanılmaktadır.

Kadife kumaşlar iki grup iplik sisteminden meydana gelir:

1) Zemin kumaşını oluşturan iplikler,

2) Hav yüzeyini oluşturan iplikler.

2. KADİFE DOKUMA TEKNOLOJİSİ

Kadife kumaşlar, zemin kumaş üzerine çözgü ilmeli kumaşlar olarak tanımlanır. Başka bir deyişle kadife, belirli bir uzunlukta bırakılan liflerin yüzeyini kaplayarak ona havlı (tüylü) bir görünüş verdiği yumuşak ve hacimli bir kumaştır . Orjinalde kadife, ipekli çözgüden dokunmuş kısa, sık çözgü havlı bir kumaş olarak üretilmiştir. Günümüzde ise, kısmen ipek veya rayon ve kısmen de başka elyaftan veya tamamen başka ipliklerden (yün, pamuk vs.) imal edilen kısa, sık çözgü havlı kumaşlara ve atkı havlı kumaş olan velvetine de kadife denmektedir

Kadife kumaşlar, hav yüksekliğinin farklılığına göre isim alırlar. Kısa havlı (2 mm) olanlara “Kadife”, daha uzun (2 mm’den fazla) havlı olan kumaşlara ise “peluş” denir

Kadifenin diğer kumaşlardan farklı özelliği, yüzeyde dışa doğru çıkıntı oluşturan ilmek veya iplik demeti yapısıdır. Böylece düzgün zengin yüzey görünüşü yanında ele hoş bir yumuşaklık hissi veren, birbirine çok yakın olan kesilmiş kısa elyaf demetlerinden oluşmuş bir yüzeye sahip olmasıdır. Bu özellik tamamen dokuma makinasında elde edilmektedir. Fiziksel bitim işlemleriyle de kumaşın yüzeyinde lif çıkıntıları oluşturularak yumuşak bir yapı oluşturmak mümkündür. Piyasada yanlış kullanım olmasına rağmen bu yöntemle elde edilen dokulara da kadife denilmektedir. Bunlara “havlı kumaş” demek daha doğrudur. Fakat, ileride bahsedilecek olan kadife üretiminde yüzeyde çıkıntı teşkil eden iplikler de hav olarak adlandırılacağından bu ifade de çelişki olmayacaktır. [ 1 ]

Kadife kumaş yapıları; kadife kumaşı meydana getiren iplik gruplarının bağlantı şekilleriyle incelenmektedir;

a) Hav ve havlı yüzeyin tanımı,

b) Hav çözgüsü,

c) Hav atkısı,

d) Zemin çözgüsü,

e) Zemin atkısı

f) Kadife kumaşlarda hav ipliklerinin bağlantı tipleri.

a) Hav ve Havlı Yüzeyin Tanımı :Amacı kumaşın yüzeyinde belirli bir efekt oluşturmak olan, iplik demetleri ile oluşturulan ve kumaşın yüzeyinden dışarı doğru uzanan iplik uçlarına hav adı verilir. Kumaşın yüzeyi bu havlarla kaplı ise kumaşlara genel olarak hav yüzeyli kumaşlar adı verilir. Kadifelerde hav yüzeyli kumaşlardır. [ 2 ]

b) Hav Çözgüsü: Çözgü kadifelerinde havları oluşturan çözgü ipliklerine verilen isimdir. Düz kadife tezgahında hav çözgüsü levende sarılmış durumdadır. Jakarlı kadifelerde ise hav çözgüsü direkt olarak cağlıktaki bobinlerden gelir. Bunun nedeni her renkteki hav çözgüsünün aynı uzunlukta kadifenin hav yüzeyine alınmamasıdır. Örneğin; dokuma esnasında mavi renk daha çok gerekiyorsa yani kumaş yüzeyinde daha çok görünüyorsa bobinden mavi iplik daha çok çekilecektir. [ 2 ]

c) Hav Atkısı: Atkı kadifelerinde havları oluşturan ilave atkı ipliklerine verilen isimdir. Zemin çözgüsünün üzerinde kısa iplik yüzmeleri olacak şekilde bağlantı yaptırılır ve dokunduktan sonra atkı havı oluşturmak üzere ilave bir işlemle kesilir. [ 2 ]

d) Zemin Çözgüsü: Hem çözgü kadifelerinde, hem atkı kadifelerinde kadife kumaşın hav ipliklerini taşıyan ana zemini oluşturan iki iplik sisteminden birisidir. Çözgü kadifelerinde zemin atkısı bağlantı yapar, hav çözgülerini taşımaz. Atkı kadifelerinde hem zemin atkısı ile temel kumaşı oluşturur, hem de atkı havlarını taşır. [ 2 ]

e) Zemin Atkısı: Hem atkı kadifelerinde, hem de çözgü kadifelerinde hav ipliklerini taşıyan temel kumaşı oluşturan iki iplik sisteminden birisidir. Atkı kadifelerinde zemin atkısı zemin çözgüsü ile bağlantı yapar, hav atkılarıyla bağlantı yapmaz. Çözgü kadifelerinde ise hem zemin çözgüsü ile temel kumaşı oluşturur, hem de çözgü havları ile bağlantı yapar. [ 2 ]

f) Kadife Kumaşlarda Hav İpliklerinin Bağlantı Şekilleri: Kadife kumaşların dokunmasında hav çözgüleri zemin kumaşla 4 şekilde bağlantı yapar. [ 2 ]

1. ‘V’ bağlantısı

2. ‘W’ bağlantısı

3. Çift W bağlantısı

4. Özel bağlantılar

Şekil 1 : Kadife Kumaşlarda Hav İpliklerinin Bağlantı Şekilleri ;

A) V bağlantı,

B) W bağlantı, C) Çift W bağlantı

g) Hav uzunluğu: Hav uzunluğu kumaşın inçteki çözgü sayısına ve hav atkılarının, üzerinde yüzme yaptığı çözgülerin sayısına göre değişir. Havın uzunluğu ya inç başına düşen çözgü sayısının azaltılması ile ya da hav atkılarının, üzerinde yüzme yaptığı çözgülerin sayısının çoğaltılması yolu ile uzatılabilir.

h) Hav yoğunluğu: Hav yoğunluğu atkının kalınlığına, havın uzunluğuna ve birim alanındaki tafting (serbest iğli tutam) sayısına göre değişir. Atkı kalınlığının artması , havı daha da kaba yapar. Ancak diğerleri eşit olunca yoğunluğu artar . Uzun hav, kumaş yüzeyinin daha iyi kapanmasına yol açarak kısa havdan daha yoğun(sık) bir görünüş verir. Bununla birlikte havın uzunluğu ne kadar büyük olursa her hav atkısının oluşturduğu tafting sayısı da o kadar az olur. Ve inç başına aynı sayıda hav atkısı ile, uzunluğun artışına bağlı olarak yoğunluktaki bir artış iğli tutamların (iplikçilerin) sayısında azalmaya yol açacaktır.Bu nedenle hav atkısının yüzme sayısındaki bir artışın inç başına hav atkısındaki artışı doğurması olağan bir sonuçtur.

I) Hav sıklığının(yoğunluğunun) değiştirilmesi ve etkileri: Havın sıklığının değiştirilmesinin farklı yolları olup, aynı desen ve çözgüde değişiklikler çoğu kez inç başına hav sayısının ya da atkı kalınlığının değiştirilmesi ile kolayca yapılabilir. Diğer bir metoda göre de; farklı bir hav-zemin atkısı oranı elde etmek amacıyla desen değiştirilir.

İ) Havın sıklığı(sağlamlığı): Bu kumaşların çok önemli bir özelliği de havın,(iğli tutamların yüzeyden ayrılması için), zemin dokuya sıkı bir şekilde tespit edilmesidir. Havın sıklığı esas itibari ile atkıların birbirine yaptığı baskıya dayanmalıdır. Bilhassa uzun havlarda havın sıkıca tutulabilmesi için büyük numaralı atkıların kullanılması gerekmektedir. İnç başına daha az sayıda atkı konulması ya da çok uzun bir hav yapılması arzu edilirse, gerekli sıkılık, hav atkıları daha sık atılarak ve “sıkı” ya da “kamçılı” diye tabir edilen hav yapmak suretiyle temin edilir. Daha sıkı dokuma kalın atkı kullanılmasını daha çok güçleştirir. Genel olarak kabul edilebilir ki; sıkı bir havda , kumaşın dökümlülüğü zarar görmekte, öte yandan da fazla sıkılık , kumaşa daha uzun süre giyilebilirlik özelliği kazandırmaktadır.

Kadifeler, hem atkı kadifesi hem de çözgü kadifesi olarak elde edilebilirler. Atkı kadifeler pamuk ipliği ile ve benzeri ipliklerden dokunur. İlmeler, atkı yönünde kumaşa sokulan ipliklerin, örgüye girerken, elde edilmek istenen uzunluklarda kumaş yüzeyine itilmeleriyle oluşturulurlar. Bu, kumaş örgüsünün uygun biçimde düzenlenmesi ve tefenin kumaşa daha sert vurarak, normal atkılara oranla örgüye çok daha az giren ilme atkılarının birbirleri üzerine bindirilmeleriyle sağlanır. Kadifenin havlı yüzeyi, ağaç bir sopaya geçirilmiş bir kılavuzun ucuna takılı ucu sivri bir bıçağın ilmelerin altına sokularak, örgü yönündeki her ilme sırasının düzgün biçimde teker teker kesilmesiyle oluşturulur. Eğer kumaş, çözgü yönündeki sıralarda oluşturulan ilmeler değişik boylarda olacak biçimde tasarlanmışsa, fitilli kadife (corduroy) olarak tanınan yapılar elde edilir.

Çözgü kadifeleri iki değişik yöntemle elde edilirler. Bunların biri, ilme ipliğinin kadife tezgahında dokunan iki temel kumaş katı arasında, birinden diğerine geçerek hareket ettirilmesi ve kumaş dokundukça ilmelerin hareketli bir bıçakla ortadan kesilmesidir.

Bu yapılar çift katlı bir kumaş gibi tasarlanırlar; ancak kumaş katları arasında bağlantı yapan ilme ipliği, kumaşa belirli uzunluklarda beslendiğinden, iki kat arasında belirli bir uzaklık oluşur. Bu sisteme “yüz yüze dokuma” adı verilir. Bir diğer sistem, ilmelerin ağızlık içine atkı gibi sokulan ve uçlarında kesici bir araç bulunan yası tel çubuklar üzerinde oluşturulmasıdır. Temel kumaş tel çubukların altında kalırken, ilme iplikleri bu çubukların üstüne çıkarılırlar. Tel çubuklar sırasıyla ağızlıktan çekilirken ilmeler kesilir ve bir hav tabakası oluşur.

Çözgü ilmeli yapılar, daha çok giysilik kaliteli kadifeler, yünlü kadifeler ve döşemelik kadifelerde uygulanır, çünkü atkı kadifelerin dokunuşu çok basittir.

Halı, kilim ve benzeri dokuma yapılarının oluşturduğu kumaş sınıfına “kirkitli dokuma kumaşlar” denilmektedir. Bunun nedeni, el dokumacılığında, çözgü iplikleri üzerinde ilme ipliğini dolayarak ya da düğüm atarak bir sıra ilme oluştuktan sonra, ilmelerin kirkit adı verilen kısa dişli çelik bir el tarağının, çözgü iplikleri

üzerinden ve her ilme sırasının bitiminden sonra, çözgüler arasından geçirilen atkıya doğru vurularak sıkıştırılmasıdır.

3. KADİFE DOKUMA SİSTEMLERİ

Kadife kumaşların dokuma sistemleri başla iki ana grupta ve bunların alt gruplarında incelenir. [ 2 ]

A- Kadife üretim teknikleri,

Al- Atkı kadifesi üretimi,

A2- Çözgü kadifesi üretimi;

a) Tek kat sistem ile çözgü kadifesi üretimi,

b) Çift kat sistem ile çözgü kadifesi üretimi,

-Tek mekikli çift kat çözgü kadifesi üretimi,

- Çift mekikli çift kat çözgü kadifesi üretimi,

B- Hav ipliklerinin kesilmesi;

a) Atkı havlarının kesilmesi,

b) Çözgü havlarının kesilmesi,

- Çift kat dokuma kadifelerin havlarının kesilmesi,

- Hav oluşturma çubuğu ile havların kesilmesi.

3.1. KADİFE ÜRETİM TEKNİKLERİ

Kadife elde etme yöntemlerini ikiye ayırabiliriz;

a) Atkı kadifesi üretimi,

b) Çözgü kadifesi üretimi.

1) Tek kat sistemi ile elde edilen çözgü kadifesi,

2) Çift kat sistem ile elde edilen çözgü kadifesi,

- Tek mekik sistemi ile elde edilen çözgü kadifesi,

- Çift mekik sistemi ile elde edilen çözgü kadifesi. [ 2 ]

3.1.1. Atkı Kadifesi Üretimi

Kadife kumaşların karakteristik özelliği olan yüzeydeki hav tabakası, ilave bir atkı ipliği tarafından meydana getirilen kadife kumaştır. Atkı kadifelerinde hav oluşumu hav ipliklerinin yuvarlak bıçak yardımıyla kesilmesi sonucunda elde edilir. [ 2 ]

Atkı havlı kumaşlar üç grup iplik sisteminden meydana gelir.(Şekil 2)

Şekil 2: A- Atkı havlı kadife kumaşın şematik yapısı ,

a) Hav atkıları, b) Kesilmiş atkı havları, c) Zemin atkıları, d) Çözgü iplikleri, B- Atkı havlı dokuma kumaşın görünüşü [ 2 ]

Atkı Kadifelerin Sınıflandırılması

Atkı Kadifeler

İplik Tipine Göre Zemin Dokunun Desenlerine Doku Karakterine

Örgüsüne Göre Göre Göre

- Pamuklu kadife – Tafta (1=1/1) – Velvet – Şifon kadife

- İpek kadife – Velvet – Emprime

- Dimi kadife – Kord kadife

- Açık florlu kadife – Fason kadife

Çözgü kadifelerdeki daha gevşek sarımlı ilme çözgüsü ile daha sıkı bir zemin çözgüsü yerine, atkı kadifelerde, bir ilme atkısıyla daha sıkı bağlantıyı sağlayan bir zemin atkısı bulunur ve her iki atkı materyali de aynı özelliklere sahiptir.[ 1 ]

Atkı kadifelerde iki türlü bağlantı kullanılır.

1. “V” Bağlantı: Bu bağlantı şekli birer iplik atlayarak devam eder. Çözgü ipliklerinin iki çeşit hareketi vardır. birincisi aşağıdan yukarıya, ikincisi ise yukarıdan aşağıya doğrudur. (Şekil 3) [ 1 ]

2. “W” Bağlantı: Bu bağlantı şeklinde ise atılan atkıyı 3 çözgü ipliği kavramaktadır. Bu üçlü bağlama “V” bağlantı şekline göre kumaşta daha iyi bağlantı oluşturur (Şekil 3 )[ 1 ]

Şekil 3 : Kadife oluşumundaki bağlantı şekilleri [ 3 ]

Havlı kumaşlarda temel zemin dokusunun ve tüylü yüzeyin şekillenmesi ve oluşumu açısından önem taşıyan faktörler şunlardır.

- Hav atkılarının iplik özellikleri

- Hav atkılarının bağlantı ve örgüsü

- Hav atkılarının zemin atkılarına oranı

- Hav atkılarının kumaş tasarımında tamamının kesikli olması veya olmaması yada yüzey üzerinde bölgesel kesim uygulayarak yer yer kabarıklı desen efekti eldesi gibi uygulamada kesim işleminin durumu.

Havlı kumaşlarda hav ipliği kesikli veya kesiksiz olabilir. Atkı kadifelerinde hav ilmeleri atkı iplikleri tarafından oluşturulur

Atkı kadifelerde atkı sıklığı oldukça yüksektir cm’ de 200 atkı ipliği içeren pamuklu kadifeler mevcuttur. Ancak bu kumaşların üretildiği makinalarda üretim miktarı, yoğun ve sık atkı atımından dolayı düşüktür. Bu kumaşlar oldukça kaliteli olmalarına rağmen, düşük üretim miktarından dolayı, günümüzde önemlerini yitirmişlerdir. Öbür yandan düşük ve orta yoğunluktaki dolayısıyla düşük ve orta derecede kaliteli kumaşların üretimi yaygındır. Bunlar otomatik dokuma makinalarında hızlı bir şekilde üretilmektedir

Özel bir örgüyle atkı ipliği normal bir bağlantıdan sonra kumaşın üst yüzeyinden atılır. Yüzey efekti dokuma esnasında değil, dokumadan sonraki kesme işlemi ile oluşmaktadır. Özel fitil kesme makinalarında atkı istikametindeki ilmekler gayet ince bıçaklardan geçirilerek ilmekler kesilir ve kumaş oluşturulmuş olur. Kesim makinası tezgah eni kadar bir silindire sarılı bir bıçak tertibatı ile donatılmıştır. Kesimde kesim ayarı çok önemlidir. Makinede kesiciler sadece atkı ilmelerini kesecek ve temel dokuya temas etmeyecek yükseklikte ve ilmeden ilmeye olan mesafeyi koruyacak sıklıkta ve kumaş enindeki ilme sayısı kadardır.

İlme atkıları genelde 3, 5, 7 çözgü ipliği üzerinden bağlantı oluştururlar. Daha sonra bunlar atlama mesafesinin tam ortasından kesilir. Bir veya üç çözgü ipliğine bağlanarak oluşan atkı ilmeleri “V” veya “W” havlı ilmeleri oluştururlar. Atkı kadifelerde ilmeler kenara kadar devam edip kapalı olarak bırakılır, kesilmez zemin dokusu çok sıkı bağlantısından dolayı atkı atlamalarının oluştuğu yerlerde, zemin atkı hav tabakasından aşağıda kalır. ( Şekil 4 )

Eğer kumaşta çok sık hav tabakası isteniyorsa, atkı ilme ipliği sayısını çok yüksek, örneğin 100-120 atkı/cm de hesaplamak gerekir

Eskiden beri pamuk iplikleriyle dokunan atkı kadifelere, kullanılan atkı materyalinden dolayı pamuklu kadifeler denilmektedir. Atkı kadifelerde çözgü kadifelerdeki gibi “Rute” denilen ilme çubukları kullanılmaz. Çözgü kadifelerde atkı ipliğine asılı ilmeler atkı kadifelerde çözgü ipliğine asılıdırlar. [ 1 ]

Velvet ve tüm fitilli kadifeler atkı havlı kadifelerdir. Bu tür kumaşlarda zemini oluşturan çözgü ve zemin atkısıdır. Zemin ve hav örgüleri ayrı ayrı düzenlenerek tahar ve armür raporu hazırlanır. İlave atkı ipliği ile hav oluşturulan kadife kumaşlarda hav oluşumu atkı havlarını oluşturacak atkı ipliklerinin atlama yapan (yüzen) Bölümlerinin yuvarlak bir bıçakla kesilmesi ile gerçekleşir.(Şekil 5) [ 2 ]

Şekil 4 : V bağlantılı bir örgü deseninin tahar ve armürü [ 3 ]

Şekil 5: Atkı kadifelerinde kumaş yapısı ve hav oluşturulmasının şematik görünümleri;

A- İlave hav atkı iplikleriyle dokunmuş atkı kadifesi kumaşın, hav ipliklerinin yuvarlak bıçakla kesilmeden önceki kesitinin şematik görünüşü ; a) Yüzen atkı hav iplikleri, b)Çözgü İplikleri, c) bağlayıcı atkı ipliği, B- Hav ipliklerinin döner bıçakla kesilmesi; a) Kesim rayı, b) Yuvarlak bıçak, e) Kılavuz çubuğu, d) Kanal, e) Kesilmiş havlar; C- Havların kesiminden sonra kumaşın kesit görünüşü; oklar yuvarlak bıçağın kestiği yerleri göstermektedir, D- Havlar fırça-makas işleminden geçtikten sonra kumaşın kesit görünüşü [ 2 ]

Düz atkı kadifeleri

Bu tür dokumalar sağlam ağır gramajlı, atkı yüzlü pamuklu kumaşları kapsamına alır. Üniform olarak kısa hav tabakasıyla yoğun bir şekilde örtülüdür. Hav tabakası kumaş dokunduktan sonra yüzeyde gevşek olarak yüzen belirli atkıların kesilmesiyle biçimlendirilir. Velvetten parlak ve ince bir kumaştır.

Kumaş oluşumunda dikkat edilecek hususlar;

- Yüzey ve hav oluşumunda kullanılan temel dokular

- Hav atkılarının yüzey atkılarına oranı

Bu faktörler atkı sıklığı ve bitirme işlemi ile de birleşince; hav uzunluğunda, yoğunluğunda ve hav sağlamlılığında etkin rol oynar.

Esas zemin dokusunun oluşumunda sıkça kullanılan örgüler, bezayağı ve dimidir. Hav bağlantıları ise; dimi, saten veya türetilmiş saten şeklinde olabilir. Sıkı hav elde edebilmek için inç başına düşen atkıların sayısı fazla olmalıdır. Kullanılan atkıların numaraları ile sıklık

3.1.2. Çözgü Kadifesi Üretimi

Kadife kumaşların belirgin ve ayırıcı özelliği olan kumaş yüzeyindeki havlar hav çözgüsünden elde ediliyorsa buna çözgü kadifesi denir.

Çözgü kadifesinin elde edilmesinde en az iki çözgü levendi veya bir çözgü levendi ve cağlıktaki bobinlerden alınan hav çözgüleri gereklidir.

Çözgü havlı kadifelerdeki zemin çözgüsü ve hav çözgüsünün özellikleri ve işleme katılımları aşağıda açıklanmıştır.

Zemin çözgüsü

Atkı ipliği ile birlikte kumaşın zeminini oluşturan çözgülerdir.Tek kat çözgü kadifesi sisteminde tek bir zemin çözgüsü vardır.(Şekil 6 )

Şekil 6 : Çözgü havlı kadife kumaş yapısının kesiti;

a) Zemin atkısı, b) Zemin çözgüsü,

e) Hav çözgüleri, d) Kesilmemiş ilmek, e) Kesilmiş havlar. [ 2 ]

Çift kat kadife sisteminde ise 2 tane zemin çözgüsü vardır.

Hav Çözgüsü

Düz kadife tezgahlarında hav çözgüsü levende sarılmış durumdadır. Jakarlı kadifelerde ise hav çözgüleri direkt olarak cağlıktaki bobinlerden gelir. Bunun nedeni değişik renkteki hav çözgü ipliklerinin birim kumaş uzunluğunda farklı miktarlarda kullanılmasıdır. Örneğin, dokuma esnasında mavi renk daha çok gerekiyorsa yani kumaş yüzeyinde daha çok görünüyorsa bobinden mavi iplik daha çok çekilecektir Bazı çözgü ipliklerini daha çok veya daha az kullanma imkanı bobinden hav ipliği almakla sağlanır. Çözgü kadifesi hav çözgüsünün bir üst örgüden bir alt örgüye geçmesi suretiyle çift kadife olarak da imal edilebilir. Dokuma işleminden sonra çift kadife ortadan kesilir. Çözgü kadifeler “Ruten kadifeler olarak da dokunabilirler. Çözgü kadife tekniğinde tüylü dokumalar hemen hemen her istenilen hav yüksekliğinde ve oldukça farklı görünüşlerde imal edilebilirler. Örneğin hayvan kürkü taklitleri, ipek kadife, aynalı kadife, astragan vb.[ 2 ]

3.1.2.1. Tek Kat Çözgü Kadifesi Üretimi

Tek kat kadife tekniğiyle yapılan kadife kumaşlarda birincisi gergin zemin, diğeri gevşek sarılan hav çözgüsü olmak üzere iki çözgü ile dokunurlar. Havlar, hav çözgüleri yukarı kalktığında arasına giren ve ucunda bıçak bulunan çelik çubuklar aracılığı ile oluşturulur. Eğer, kumaş havlarının yüksek olması isteniyorsa yassı çubuklar, kısa olması isteniyorsa yuvarlak çubuklar kullanılır

Bu tip kadifeler “Teller Yardımıyla Üretilen Çözgü Kadifeler” adını alır. Hav çözgülerinin oluşturduğu ağızlıktan teller geçirilir. Hav çözgüleri alt ağızlık konumuna inip atkılarla birleştikten sonra şekildeki tellerin etrafını kaplarlar. Tellerin enine kesiti aynı zamanda ilme şeklini ve enine kesitteki yükseklikleri de ilme yüksekliklerini belirler. Teller kumaş içerisinden çekildiklerinde ilmeler oluşur. Tellerin hareketini kontrol eden özel mekanizma telleri çok hızlı bir şekilde atılan atkı ipliği ile aynı hızda ağızlık içerisine yerleştirir ve yavaşça geri çeker. İki nokta arasında tel sayısının fazla olması, hav çözgüsüne gelen gerilimden dolayı, hav ilmelerinin içeri girmesini önler. Üretilecek olan kumaşın tipine göre hafif kumaşlar için tel sayısı azaltılır. Ağır kumaşlar için tel sayısı arttırılır.

Kadife kumaşın yüzeyinde oluşan havlar tellerin yapısına bağlı olarak ilmekler veya demetler halindedir. Eğer, tellerin üst yüzeyi bıçak ağzı şeklinde yapılmışsa telle kumaş içerisinden çekilirken ilmekler kesilip demet halini alacaktır. Kesici olmaması halinde ise ilmekler oluşacaktır. Burada unutulmaması gereken bir nokta, hav çözgülerinin oluşturduğu yüksek ağızlığa tel girdiği anda, zemin çözgülerinin oluşturduğu daha engin ağızlığa da atkı ipliğinin yerleştirilmesidir.

Enine kesit dairesel olan teller kısa ilmekli, dikdörtgen olanlar ise uzun ilmekli kadife üretiminde kullanılır. Tellerin yükseklikleri kısa havlı kadifeler için 1-5 mm, kürk ve halı takliti uzun havlı kadifelerde ise 25mm’yi bulan boyuttadır. Tellerin sonundaki delikler tellerin hareketini sağlayan mekanizma uzuvları ile bağlantıyı sağlar. Bu mekanizmalar için dokuma makinasının bir tarafında dokunan kumaş genişliği kadar bir boşluğa ihtiyaç vardır. bu sistemle üretilen ilmeli kadifeler döşemelik olarak kullanılır. Demetli yani ilmekleri kesilmiş kadifelerse giysilik, perdelik ve döşemelik olarak kullanılır. İlişkinin bir arada olduğu daha çok döşemelik ve halı olarak kullanılan değişik desenli kadifelerde vardır.

Dokuma esnasında kullanılan hav çözgüsü zemin çözgüsünden daha uzundur. Bu uzunluk tellerin derinliğine ve tel sayısına bağlı olarak değişir. Hav çözgüsü, zemin çözgüsünden 5-12 kat daha uzun olabilmektedir. Dokuma esnasında hav yüksekliğini zedelememek için cımbarlar sadece kumaşın kenarıyla ve levende sarmada da sökme silindiri ile kumaşın arkası temas halinde olmalıdır.

Bütün teller soldan sağa doğru çekilerek çıkarılırlar. Bu nedenle ilmelerin sağa doğru kayma tehlikesi vardır. bunu önlemek ve daha sağlam bağlantı oluşturmak için ilmelerin sağında bulunan zemin çözgüsünün zıt bağlantı yapması gerekir.

İplikleri çerçevelerden geçirilişleri dokumacıya göre önden arkaya doğrudur. İlme (hav) ipliği daima birinci çerçeveye geçirilir [ 1 ]

3.1.2.2. Çift Kat Çözgü Kadifesi Üretimi

Kadife dokuların üretiminde kullanılan tellerle dokuma sistemi, tellerin hareket mekanizmalarının dokuma tezgahlarına monte edilmesiyle sağlanır. Fakat bu tezgahların fazla yer kaplamaları, yavaş çalışmaları, ayrıca kullanırken bazı zorlukların çıkması üretime tesir eden sebepler olmuş ve bugün daha hızlı kadife üretimi için çift kat tekniği ile üretim sistemine geçilmiştir.

Çift kat tekniğinde kadifeler, bezayağı ve rips doku türleri ile üst üste, iki doku tabakasının dokunması ve ilme çözgü ipliklerinin değişimli olarak l üst – l alt dokuya bağlantısıyla elde edilirler. Her iki doku arasındaki ilme mesafesi, bir hav ipliği yüksekliğinin iki katıdır ve bu yükseklik regülatör vasıtasıyla sabit tutulur. İlmeler tezgaha monte edilmiş olan ve bir kızak üzerinde yatay vaziyette sağa – sola hareketli bir bıçak tarafından tam ortalarından kesilirler.

İki doku arasındaki ilmelerin kesimi, tefenin vuruşu tamamlandıktan sonra, yani tarağın geri hareketinde ve zemin çözgüsü gergin durumdayken meydana gelir. Çünkü tarağın yanlış bir pozisyonunda yapılan ilme kesimi, kademeli hav uçlarının oluşmasına ve düzensiz hav yüksekliğine neden olur.

Çift katlı kadifeler ya tek atkıyla yada çift atkıyla dokunurlar. Tek atkıyla dokunan çift katlı kadifelerde atkı ipliği hem üst hem de alt dokuya geçirilir. Böylece tek atkı sistemiyle iki doku tabakası oluşturulur. Çift atkı kadifelerde, atkı iplikleri üst dokuya üst atkı taşıyıcı, alt dokuya alt atkı taşıyıcı aracılığı ile bağlanırlar. Her iki atkı taşıyıcının hareketi aynı hız ve zamandadır.Tek atkılı çift katlı kadifelerde her atkı ipliği l üst ve l alt dokuya değişimli olarak bağlandığından, değişimli kasa sistemiyle 2 tip atkı materyali kullanılabilir.

Çift katlı kadifelerin üst ve alt dokuları ayrı ayrı bağlantı çözgüleri ile bağlanırlar. Tek levende de sarılabilen bu bağlantı çözgüleri için. iki ayrı levendin kullanılması tezgahın tam kapasite ile çalışması açısından daha faydalıdır.

Bu sistemde kadife dokumada tezgah verimi yüksektir. Fakat ortadan kesilen ilmelerin oluşturdukları yüzeyler pek düzgün olmazlar. Bunun için havlar terbiye dairesinde makaslama işlemine tabi tutulur. Gerek tel çubuklu sistemde gerekse yüz yüze dokuma sisteminde desenli ve motifli yapıların elde edilme olanağı vardır. Her iki sistemde de ilme iplikleri jakar mekanizmasıyla kontrol edilerek istenilen herhangi bir desen elde edilebilir. [ 1 ]

Çift kat çözgü kadifesi üretimi iki şekilde yapılır.

a)Tek mekikli çift kat kadife üretimi,

b) Çift mekikli çift kat kadife üretimi.

Tek Mekikli Çift Kat Çözgü Kadife Üretimi

Normal dokuma tezgahların çift kat kumaş dokuma tekniğiyle dokunur. Hav ipliği üst ve alt zemin iplikleri arasında bağlantı yapar. Kumaş dokunduktan sonra iki kumaş arasındaki hav iplikleri kesilerek kumaşlar birbirinden ayrılmış olur. ( Şekil 7 )

Şekil 7 : Çift katlı çözgü kadifesi yapısının kesiti ;

a) Hav çözgüsü, b) Üst kumaş çözgüsü, c) Üst kumaş atkısı, d) Alt kumaş çözgüsü, e) Alt kumaş atkısı, f) Bıçak [ 2 ]

Çift Mekikli Çift Kat Çözgü Kadifesi Üretimi

Modern kadifecilikte kullanılan sistemdir. Buradan zemin çözgü levendleri istenildiğinde ayrı ayrı hazırlanabilir. Atkı atımı iki kumaşa da aynı anda yapılır. Tezgahta üst ve alt kumaşa ait olmak üzere iki tane ayrı ayrı ağızlık açılır.( Şekil 8-9 )

Bu sistemde aynı süre içinde diğer sistemlere göre daha fazla kumaş dokumak mümkündür. ( Şekil 10 )

Şekil 8 : Çift mekikli çift kat çözgü kadifesi üretiminde ağızlık oluşumu ve mekiklerin ağızlık içindeki konumu ;

a) Tarak, b) Üst mekik, c) Alt mekik, d) Üst ağızlık, e) Alt ağızlık, f) Tefe[ 2 ]

Şekil 9 : Çift mekikli çift kat çözgü kadifesi dokuyan dokuma makinasının ana parçalarının ve dokuma işleminin şematik görünüşü. Alt ve üst ağızlık olarak iki ağızlık aynı anda açılır ve iki mekik aynı anda atılarak dokum yapılır;

a) Zemin çözgüsü, b)Hav çözgüsü, c) Hav sevk silindirleri, d) Hav ipliklerini germe çubukları, e) Çerçeve, f) Tarak, g) Mekikler, h) Üst kumaş sarma silindiri, j) Alt kumaş sarma silindiri, k) bıçak [ 2 ]

Şekil 10 : Kadife dokuma makinasının yandan şematik görünüşü;

a)Hav Çözgüsü levendi, b)Üst kumaş zeminçözgüsü levendi, c) Alt kumaş zemin çözgüsü levendi, d) Üst kumaş sarma levendi, e) Alt kumaş sarma levendi ( Günne )[ 2 ]

3.1.2.3. İlmeli Kadifeler

Bunları zemin çözgüsünün atkı ipliği ile oluşturduğu temel doku ve ilmelerin oluşturmasını sağlayan ilme (hav) çözgüsünden oluşur.

Zemin çözgü havludaki gibi ince ve yüksek bükümlü pamuk ipliğinden olup gergin tutulur. İlme (Hav) çözgüsü ise daha gevsek olup, yün, ipek, suni ipek ve pamuk ipliğindendir.

Her iki çözgü ipliği 1/1, 1/2, 2/1 oranlarında dokunur. Bunun için belirleyici etken; kumaşın kullanıldığı yerin yanında, hav çözgüsünün sıklığı, yükseldiği ve iplik numarasına bağlıdır.

İbnelerin oluşumu, hav çözgüsü yukarı kalktığında açılan ağızlığa çelik veya prinçden imal “RUTE” denilen uzun çubukların geçirilmesi ile olur. Şekilde kesitleri verilen çeşitli niteleri görüyoruz .

Zemin çözgünün bağlantı şekli bezayağı olmasına rağmen, bunun yanında R2/1, Rl/2 ve panama, hatta dimi doku türünde dokularla zemin oluşturulabilir.

Dokuma sırasında ilme çözgüleri, rute üzerinden doğru yükselip tekrar temel dokuya bir veya birkaç atkı ipliği ile bağlanırlar. 3, hatta 8 sıra halinde geçirilen çubuklar teker teker oluşan :-) :-):-):-)lerin içerisinden çekilmeye başlar ve her çekilen çubuk tekrar ilmek oluşturmak için tek tek ilme içine atılır.

Kadife dokular ilmeler arasındaki atkı ipliği sayısına göre isimlendirildikleri gibi (Örneğin 2 atkılı 3 atkılı gibi) hav çözgüsünün l veya l ‘den fazla zemin atkısını bağlama şekline göre da adlandırılırlar. Örneğin;

2 Atkılı Kadifeler: Şayet hav çözgüsü l zemin atkı ipliğinin altından bağlanmışsa ”V” havlı,

3 Atkılı Kadifeler: Şayet hav çözgüsü l atkının altından -1 atkının üstünden ve yine l atkının altından bağlanmışsa “W” havlı kadifeler olarak isimlendirilirler.

Kesik İlmeli Kadifeler

Bu kadife türünde, yüzey kesik havlarla kaplıdır.Kesik ilmeli kadife üretiminde özel kesiciler kullanılır. İlmeleri kesmek için üst kenarı keskin “RUTE” ler veya daha yüksek havlı yüzey istendiğinde uçları kıvrık, keskin, yassı çubuklar kullanılır. [ 1 ]

3.1.2.4. Karışık Havlı Kadifeler

Bazı kadife türlerinde havlar hem yuvarlak hem de ucu kesicili RUTELER yardımıyla oluşturulur. Bu sayede kumaş yüzeyinde hem kesik havların hem de kapalı ilmelerin bulunduğu desenli bir görünüm elde edilir. Üstlerinde kesici bulunan üniteler diğer yuvarlak üniteler den daha yüksektir.

Doku yüzeyini egalize ederken ikinci bir kesme işlemine sokulan kesik havların daha uzun tutulmasındaki gaye kapalı ilmelerin zedelenmesine mani olmaktır.

Maket (Ağır döşemelik) dokular bu teknikle dokunurlar . [ 1 ]

3.2. HAV İPLİKLERİNİN KESİLMESİ

Kadife kumaş üretiminde havların kesim işlemi kumaş kalitesi açısından önemlidir. Hav kesme işlemi kumaş dokunurken veya dokunduktan sonra yapılabilir.

Kadife kumaş üretiminde hav ipliklerinin kesilmesi üretim tekniğine göre farklılık gösterir.

a) Atkı kadifelerinde havların kesilmesi,

b) Çözgü kadifelerinde havların kesilmesi. [ 2 ]

3.2.1. Atkı Kadifelerinde Havların Kesilmesi

Atkı havı kesilmiş kumaşların üretiminde; havlar, kumaş tamamen dokunduktan sonra yüz tarafında kesilmek suretiyle oluşturulur. ( Şekil 5 )

3.2.2 Çözgü Kadifelerinde Havların Kesilmesi

Çözgü havı kesilmiş kumaşların üretiminde ise 2 metod kullanılır.

Çift kat dokunan kadifelerin havlarının kesilmesi

İlk metoda çift kumaş dokunur ve bu iki kumaş arasında onları birbirine bağlayan iplik hav ipliği olur. Çift kat kumaş dokuma bölgesinden uzaklaşırken bir bıçak yardımıyla hav iplikleri kesilerek iki ayrı kumaş haline getirilir. Bu tek kat kumaşlar çift kat kumaşın kalınlığının yarısı kadar ve hav ipliğinin kesildiği yerde havlı yüzey oluşur. [ 2 ]

Hav Oluşturma Çubuğu İle Havların Kesilmesi

Hav oluşturma çubuğunun üst kenarında ve bir ucunda küçük bir bıçak vardır ve çekildiği zaman ilmekli hav bırakır. Kumaşa bir miktar atkı yedirildikten sonra, bir ucunda bıçak bulanan bu çubuk,hav çözgü ipliklerini keser. Çerçeveler, hav çözgü iplikleri bu çubuğun üzerinden geçecek şekilde hareket eder. Bu çubuğun ilersine birkaç atkı atıldıktan sonra çubuk çekilir ve ucundaki bıçak, çubuğun üzerinden geçtiği bütün çözgü ipliklerini keser. Kesik iplikler dik konuma gelir ve havı teşkil ederler. Birkaç ilave atkı atıldıktan sonra çubuk tekrar ağızlığa yerleştirilir, bu şekilde dokumaya devam edilir, yine birkaç atkı atıldıktan sonra çubuk geri çekilir. [ 2 ]

3.3. KADİFE KUMAŞ ÇEŞİTLERİ

Bu bölümde piyasada yapım ve kullanım özelliklerine göre kadife kumaşlar aşağıdaki başlıklarda incelenmiştir.

a) Düz Kadife (Face to Face): Yüzeyi düz havlı, fitilsiz, desensiz genellikle tek renkli kadifedir.

b) Fitilli Kadife: Genellikle düz renk olarak elde edilir. Kumaş yüzeyinde hav ipliklerinin oluşturduğu fitil şeklinde yollar vardı. Çeşitleri şunlardır.

- Mançester kadifesi,

- İnce fitilli kadife, bebek kordu, mikro kord

- Kalın fitilli kadife,

- Milraye .

c) Fustian Kord Kadife: Atkı havlı ağır tip pamuklu kadife kumaştır.

d) Armür Desenli Kadife : Birden fazla renkli ve küçük desenlidir. Diğer bir adı da basit desenli kadifedir.

e) Jakarlı Kadife : Kullanılan renk sayısı fazla olan ve desenleri büyük olan kadifelerdir.

f) Şpigelli Kadife : Genellikle çift katlı kadife tekniği ile yapılan jakarlı bir kadife türüdür.

g) Cenova Kadifesi : Şpigelli kadifeye benzer. Farkı daha çok sayıda, değişik renkte atkı ipliği kullanılmasıdır.

h) Baskılı Kadife : Düz kadife üzerine yapılan çeşitli baskılarla elde edilir. Bu baskılar ısı ve basınç altında gofraj kalandırında verilir.

i) Epengle Kadife : Zemin kumaşı dokunurken gevşek şekil de salınan hav çözgülerinin arasına özel bıçaklı şişler atılarak üretilen kadifelerdir.

j) Velvetin : Dokumadan sonra kumaş yüzeyindeki atkı havı ipliklerinin kesilerek kadife yüzeyi elde edildiği kumaş çeşididir.

k) Pan Kadife : Yüzey havlarının fırçalanarak tek yöne yatırıldığı çok parlak kadife cinsidir.

l) Velur : Son derece sık yapılı kesik havlı döşemelik kadifedir.

m) İpek Kadife : Kontinü filament ipliklerle dokunmuş oldukça sık yapılı kadifedir.

n) Dimi Kadifesi : Yüksek atkı sıklığına ve dolayısıyla dayanıklı bir yapıya sahip kadifedir.

o) Transparan Kadife : Şeffaf yapılı, sentetik ipliklerle dokunmuş, genellikle baskı ile desenlendirilmiş kadife çeşididir.

p) Utreht Kadife : pamuklu zemin, tiftik havların W şekilde bağlandığı döşemelik kadifedir.

q) Buruşuk Kadife : Uzun tüylü çözgü havlarına sahip düzensiz şekilde fırçalanarak efekt kazandırılmış kadifelerdir.

r) Kadife Halı : Baskılı hav çözgüsü ve renkli hav çözgüleriyle epengle tekniğiyle dokunan kadife cinsidir.

s) Frize : Yer yer kabarık desenler oluşturan ilmekli havlara sahip döşemelik kadifedir.

t) Kadife Bantlar : Kadife tezgahlarında çift kadife olarak dokunan dar dokuma benzeri şerit kadifelerdir.

u) Suni Kadife, Divetin : Her hangi bir hav ipliğine sahip olmayan bitim işlemlerinde tüylendirilen kadife benzeri kumaşlardır.

Felsefe:amaçlar Ve Hedefler Üzerinde Akıl Yürütme

06 Kasım 2007

AMAÇLAR ve HEDEFLER ÜZERİNDE AKIL YÜRÜTME

Amaçlar ve hedefler üzerinde akıl yürütmek, her şeyden önce kişinin ne istediğini, neyi amaçladığını belirlemesidir. Amacın ve hedefin tespit edilmesi, düşünme eyleminin yürütülmesi için şarttır. İnsanın neyi istediğini belirlemesi o kadar da kolay değildir. Geri kalmış toplumlar, ne istediğini bilmeyen toplumlardır. Bu toplumların içinde amaç ve hedeflerini tayin edebilenler nadirdir. Aynı şekilde "düşük-düşünce"li bütün bireyler ve "yüksek-düşünce"li birçok insan, ne istediklerini tayin edememektedirler. Hatta bunların içinde ne istediklerini tayin etmekten aciz kimseler de vardır. Halklar ve ümmetler ise bariz bir şekilde toplumsal faktörü meydana getiren kitle görüntüsüne veya onların deyimiyle kitle içgüdüsüne sahip olduklarından onlara gelenekler egemendir ve genellikle düşüncelerin içine derinlemesine girmezler. Bu sebepten dolayı yanlış fikirler edinirler ve sonuç olarak doğru olmayan bilgilere sahip olurlar. Bir amaçları olmaksızın veya kendileri için bir amaç tayin etmeksizin hareket ederler ve kendi amacını belirleyememe hastalığına mahkum olurlar. Öte yandan tıpkı toplumlar gibi fertler de bir amaca yönelmedikleri için, amaçlarla, hedeflerle ilgilenme zahmetine katlanmazlar. Düşüncelerini belli olmayan bir yöne yönelttikleri için de verimli olamazlar. Düşüncenin verimli hale getirilmesi için amaçların ve hedeflerin belirlenmesi şarttır. Zaten düşünme ve eylem belli bir amaç için vardır. Bu nedenle her insan düşünür, fakat her insan hedeflerini gerçekleştiremez.

Amaçlar ve hedefler, insanların farklı durumlarına göre değişiklik arz ederler. Sözgelimi toplumun amacı, tatminin her çeşidini gerçekleştirmektir. İlkel bir halkın amacı, durumunu olduğu gibi muhafaza etmektir. Gelişmiş halkın amacı ise durumunu iyileştirmek ve bu yolda gerekli olan değişimi sağlamaktır. Aynı şekilde "düşük düşünce"li bireyin amacı, dinamik enerjisini tatmin etmektir. "Yüksek düşünce"li halkın amacı ise, gereksinim duyduğu bütün tatmin türlerini iyileştirmektir. Görüldüğü gibi insanların düşünme düzeyleri farklılık gösterdikçe amaçlar ve hedefler de değişmektedir. Fakat fertlerde ve toplumlarda amaç ve hedefler ne olursa olsun, bu hedef ve amaçları gerçekleştirme yolunda sabretmek ve ciddi bir şekilde onların izini sürmek, ancak kısa vadeli amaçlar ve kolay hedefler için geçerlidir. Mesela; sadece açlığı gidermek, çok kısa bir zaman diliminde olmasa da kolay bir amaçtır. Bu nedenle açlığa dayanma gücü insandan insana değişiklik gösterse de, hemen hemen her insanda vardır. Siz de bütün insanlar gibi karnınızı doyurma, ailenizin geçimini sağlama, mülk edinme, huzur vs. peşindesiniz. Çünkü bunlar, insanlar için birer amaçtır ve onları gerçekleştirme arzusu herkeste mevcuttur. Fakat kalkınmaya veya halkınızı kalkındırmaya çalışmanız, kendi konumunuzu veya halkınızın, ümmetinizin konumunu yükseltmeye çaba göstermeniz de birer amaçtır. Ne var ki bu amaçların gerçekleştirilmesi sabır ister, ciddi bir biçimde işin peşini bırakmamayı gerektirir. Her insan, bunu yapabilecek kabiliyette değildir. Belki bu yolda yürümeye başlarsınız, fakat önünüze çıkan engeller ve tahammülsüzlük, amacınızı gerçekleştirmeden sizi pes ettirebilir. Belki çabalayıp çırpınmaya devam edersiniz, fakat işin içinde ciddiyet olmadığı için, önünüze engeller, tahammülsüzlükler çıkmasa bile, amacınıza ulaşamazsınız. Çünkü ciddiyetten yoksun bir seyir halinde olmanız, sizi bu hale getirmiştir. Özellikle büyük hedefler her şeyden önce ciddiyeti, tahammülü ve pes etmeden iz sürmeyi gerektirir.

Fertler topluluklardan, yani halk ve ümmetten daha fazla sabretme gücüne sahiptirler. Çünkü fertlerin görüş açısı, topluluklarınkinden daha açık ve daha güçlüdür. Zira topluluk oluşları düşüncelerini ve görüş açılarını zayıflatır. Bu nedenle bir kişinin görüş açısı iki kişininkinden daha güçlüdür. İnsan sayısı ne kadar çoğalırsa, görüş açısı da o denli azalır. Dolayısıyla halkların önüne uzak hedefler koymak doğru değildir. Çünkü toplum olarak halklar bu hedefleri gerçekleştirmenin peşine düşmezler. Bu yolda bir hareket gösterseler bile, işin içinde ciddiyet olmayacağı için hedeflerine ulaşamazlar. Bütün bunlar gösteriyor ki; halkların önüne konan hedef, gerçekleştirilmesi mümkün, kısa vadeli bir hedef olmalıdır. Kısa vadeli bir hedef, başka kısa vadeli hedefler doğuracaktır. Dolayısıyla gerçekleştirilmiş olan her hedef, başka hedefler için bir alt basamak oluşturacak, böylece yeni hedeflerin gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır. Zira topluluk, ferde nazaran mümkün olanı görmeye daha yatkındır. Fakat büyük zorluklara dayanma gücü daha azdır. Halklar, aklen mümkün olanı hedefleyemezler. Halklar, ancak fiilen mümkün olanı algılayıp gerçekleştirmeye çalışabilirler. Fakat fertler öyle değildir. Genellikle fertler, aklen mümkün olanın fiilen de mümkün olabileceğini algılayabilirler ve uzun vadeli düşünebilirler. Bunun yanı sıra fertler, zorluklara ve engellere karşı daha fazla direnebilirler. Zira fertler, uzun vadede mücadele edebilme gücüne sahiptirler.

İster millet ve halklar için, ister fertler için ortaya konmuş olsun, amaçların ve hedeflerin gerçekleştirilmesi nesiller boyu sürmemeli, insan gücünü aşan bir mücadeleyi gerektirmemeli ve var olmayan veya temin edilmesi mümkün olmayan araçları gerektirecek türden olmamalıdır. Aksine bir kuşağın gerçekleştirebileceği türden olmasının yanı sıra, var olan veya temin edilmesi mümkün olan araçlarla her hangi bir insanın çabasıyla gerçekleştirilebilecek bir hedef olmalıdır. Çünkü amaç, kişinin peşine koştuğu bir hedeftir. Kişi bu hedefi gerçekleştirebileceğine inanmazsa, kendinde çaba gösterme gücünü bulamaz. Kişide hedefi gerçekleştirme isteği bulunduğu sürece hedefin gerçekleşmesi için gerekli araçların var olması gerekir. Aksi takdirde çaba gösteriyormuş gibi davransa ve kendini buna inandırsa bile mücadelesi sekteye uğrar. İnsan, gücü nispetinde mücadele eder. İnsanın mücadele edecek kadar gücü yoksa, asla mücadele edemez. Çünkü insan, gücünü aşan yükümlülükleri yerine getirmekle mükellef değildir. Dahası, gücünü aşan yükümlülükleri zaten yerine getiremez. Bu da gösteriyor ki hedefler ne denli uzun vadeli olursa olsun, insanlardan herhangi birinin elindeki mevcut araçlarla gerçekleştirebilecek türden olmalıdır.

O halde her şeyden önce düşünmenin veya eylemin hangi amaçla yapıldığını tespit etmek gerekir. Belirlenen hedef, görme organı veya basiretle algılanabilir, aklen ve fiilen gerçekleştirilebilir olmalıdır. Algılanamayan, gerçekleştirilmesi aklen ve fiilen mümkün olmayan bir hedef, hedef olma özelliğini yitirir. Nasıl ki fertler düşünme eyleminde bulunurken ve çalışırken bir hedefe ihtiyaç duyuyorlarsa, halkların ve ümmetlerin de bir hedefe veya hedeflere ihtiyaçları vardır. Ancak halkların ve milletlerin hedefi uzun vadeli olmamalı, aksine kısa vadeli olmalıdır. Hedefler ne kadar kısa vadeli olursa, o kadar verimli, düşünce ve eyleme o kadar elverişli olur. Halkların ve milletlerin kendileri için hedef çizmeleri tasavvur edilemez, ama halkların ve ümmetlerin sahip olduğu yaygın düşünce ve görüşleri vardır. Bunlar birtakım inançlara sahiptirler. Demek ki halkları ve ümmetlerin sahip olduğu düşünceler, görüşler ve inançlar vardır. Aynı şekilde birtakım düşünce, görüş ve inançlardan veya hayat tecrübelerinden tatmin olamama ve gereksinimlerini doyuramamaktan kaynaklanan hedefler, halklara ve ümmetlere hakim olur. Böylece toplumlarda birtakım hedefler oluşur. Mahrumiyetin üstesinden gelme ve tatmin olma ihtiyacını giderme gibi. Halklar ve ümmetler, toplum olarak birtakım hedeflere karar veremeseler de birtakım hedefleri vardır. Ancak bu hedefler, aklen değil, fiilen gerçekleştirilebilir türdendir.

Amaç ve İdeal

Bu arada "amaç" ile "ideal" arasındaki farka dikkat etmek gerekir. "İdeal", amaçların son aşaması, yani "gayelerin gayesi"dir. İdeali gerçekleştirmek için, bu yolda sürekli çaba göstermek yeterlidir. Üstelik fiilen gerçekleştirilebilir olması da gerekmez. İdealin aklen gerçekleştirilebilir olması yeterlidir. İdealin kendisi de bir amaç olmasına rağmen, amaçtan farklıdır. Amaç eylemden önce ve eylem sırasında amacın ne olduğunu bilmeyi, gerçekleştirilmesi için yoğun bir çaba sarf etmeyi ve fiilen gerçekleşene kadar bu çabadan yılmamayı öngörmektedir. İdeal ise, düşünce ve eylem esnasında sadece göz önünde bulundurulur. Çünkü bütün düşünce ve eylemler, ideali gerçekleştirmek içindir. Örneğin; "Allah’ın rızasını kazanmak" her Müslümanın ve Müslüman toplumun idealidir. Gerçi bazıları cennete girmeyi bazıları da cehennem azabından kurtulmayı ideal olarak görebilir. Ancak cennete girme veya cehennem ateşinden kurtulma gibi hususlar her ne kadar "gayelerin gayesi" olsalar da, ideal kapsamına girmezler ve "ideal" diye adlandırılamazlar. Zira cennete girme ve cehennem azabından kurtulma, kendilerinden önceki amaçların bir üst amacıdır. Bu üst-amaçlardan daha üst amaçlar da vardır. Ancak ideal her ne kadar "gayelerin gayesi" ise de kendisinden sonra bir gaye yoktur. Çünkü ideal, en son gayedir. Yani kendisinden sonra bir gayenin olmadığı en son gaye, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu nedenle Müslümanın ideali, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bundan dolayıdır ki bazı takva erbabı mübarek kişiler için şöyle denmiştir: "Suheyb ne iyi kuldur! Eğer içinde Allah korkusu olmasaydı, ona isyan etmekten geri kalmazdı." Suheyb’in Allah’a isyan etmemekten amacı, günahlara karşılık Allah’ın vereceği ceza korkusu değildir. Onun amacı, Allah’ın rızasına kavuşmaktır. İşte Allah’ın rızasını kazanma isteği, içinde Allah korkusu olmasa da onu günahtan korur. Zira Allah’ın azabından korktuğu için değil, Allah’ın rızasını kazanmak için günah işlemez. Öyleyse Müslümanların ideali, ne cennete girmek ne de cehennem azabından kurtulmaktır. Müslümanın ideali, Allah’ın rızasına ulaşmaktır.

O halde ideal, "gayelerin gayesi" olması itibarıyla sonuçta bir gaye, bir amaç olmasına rağmen, gaye ve hedeften farklıdır. Düşünmede ve eylemde, neyin amaçlandığı belirlenmelidir derken, idealden söz edilmemektedir. Bu ifadeden kastedilen, fiilen gerçekleştirilebilir olan amaçtır. Gerçekleştirilmek istenen amaçtan sonra bir veya birtakım amaçlar gelse bile kastedilen budur. Zira amaç belli olmalı, gelecek kuşaklar tarafından değil, mevcut şahıslar tarafından gerçekleştirilebilmeli ve araçları kolayca elde edilebilecek nitelikte reel ve pratik olmalıdır. Çünkü amaç, ideal değildir. Amaç, ideali gerçekleştirmek için izlenen hedeftir. Bütün bunlar, amaç hakkında düşünme eyleminin reel ve pratik bir düşünme biçimi olmasını zorunlu hale getirmektedir. Kısaca amaç ve hedef, söz konusu amaç ve hedefin peşinde koşan kişi tarafından gerçekleştirilebilir nitelikte olmalıdır.

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Kuşkusuz milletlerin ömrü bir tek nesille değerlendirilemez. Milletin ömrü ancak nesillerle değerlendirilebilir. Dolayısıyla milletin geleceği, gelecek kuşaklar tarafından gerçekleştirilebilecek şekilde uzun vadeli planlanmalıdır. Öyleyken nasıl oluyor da hedefin, ancak onu gerçekleştirmeye çalışan kişiler tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini ileri sürebiliyorsunuz?

Milletlerin ömürleri sanıldığı gibi ne kuşaklar ne de çağlarla değerlendirilebilir. Milletlerin ömrü ancak onar yıllık zaman dilimleriyle değerlendirilebilir. Çünkü millet, on yıllık bir süreçte ancak değişime uğrar veya bir halden başka bir hale intikal eder. Düşünme ve eylemin ciddi ve disiplinli olması şartıyla, ümmete pratik düşünceyi bir neslin ömrü zarfında vermek pekâlâ mümkündür. Ne kadar direnirse dirensin, bu süre zarfında pratik düşünce ümmetin bünyesine yerleştirilebilir. Bu nedenle milletin nesillere veya yüzyıllara ihtiyacı yoktur. Bir düşünce veya eylemin millette verimli olması için, en az on yıla ihtiyaç vardır. Çünkü milletin dönüşümü, ancak on yıl zarfında sağlanabilir. Ancak ülke, düşman işgali altındaysa on yıldan daha fazla zaman dilimine ihtiyaç vardır. Bu zaman dilimi, düşmana karşı direnişi de dahil edersek, otuz yılı geçmez. Bu nedenle düşünce, hareket veya eylemi mevcut kuşaklar tarafından yapılması ve amacın gelecek kuşaklara bırakılacak biçimde planlanmaması gerekir. Zira amaç, bu amacın peşinde koşan mevcut kişilerin gerçekleştirebileceği türden olmalıdır. Amaç hakkında düşünmenin şartı da budur. Zira amaç, onu güdenler tarafından gerçekleştirilmezse, amaç olmaktan çıkar.

Günümüzde olduğu gibi millet için planlar yapıp gelecek kuşakların bu planları gerçekleştirmesini sağlamak, hedef ve amaç kapsamına girmez. Dahası, bunlar "belirlenmiş fikirler" olarak da kabul edilemezler. Bu planlamalar, genel fikirleri ifade ederler. Bir amaç olarak değil de varsayım yoluyla çizilirler. Bu nedenle de amaç olarak kabul edilemezler. Bunları, varlığı varsayılan genel fikirler olarak telakki etmek gerekir. Amaç ise, herkesin gerçekleştirmeye çalıştığı eylemdir. Bunun dışında ortaya konan şeyler, varsayım ve teoriden öteye geçemezler.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Osmanlılar’da Felsefe

06 Kasım 2007

Tanzimattan önce de, Osmanlılar’da, birtakım felsefî faaliyetlerin ve felsefe eğitiminin var olduğuna, medreselerde, özellikle de, Sahn-ı Semân ve Süleymaniye medreselerinde, matematik, astronomi ve tıp gibi aklî bilimlerin yanısıra, felsefe okutulduğuna işaret etmeliyiz (1).

3 Kasım 1839′da ilân edilen Tanzimatla birlikte, Batı’ya kapılarını açan Osmanlı İmparatorluğuna, oradan, ilkin, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi girmiştir. Daha sonra da, Romantizm, Yeni Pozitivizm, Yeni Realizm, Tarihî Materyalizm, Entüisyonizm, Evolüsyonizm (Evrimcilik), İdealizm ve Materyalizm, Fenomenoloji, Egzistansiyalizm ve Romantizm gibi çetitli felsefe akımları girmiştir.

Bir geçit ve buhran dönemi olan bu dönemde, felsefe eğitimi almak üzere Fransa, Almanya, İngiltere ve Amerika’ya gönderilmiş olan öğrencilerden, Fransa’dan dönenler Fransız felsefesini; Descartes ve Descartes’çılık, Bergson ve Bergsonculuk ile Egzistansiyalizmi, Almanya’dan dönenler Alman Felsefesini; Felsefî Antropoloji, Yeni Ontoloji ve Fenomenolojiyi, İngiltere’den dönenler İngiliz Felsefesini; Yeni Realizm ve Yeni Pozitivizmi, Amerika’dan dönenler ise, Pragmatizmi ülkeye getirmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğuna, Batı’dan, ilkin girmiş olan onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi hakkında şunları söyleyebiliriz:

Aydınlanma devrinde devlet, herşeyden önce, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meydana getirilmiş bir güven aracı olarak kabul edilmiştir. Bilindiği üzere, 18.yüzyıl Aydınlanma devri filozof ve düşünürleri, siyasî görüş ve düşünceleriyle yeni bir sosyal düzenin kurulmasına, devletlerin laik ve demokratik bir yapıya dayanmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. Özellikle, Montesquieu ve J.J.Rousseau bu görüşleri daha fazla geliştirmişler ve sonunda, 1789 Fransız Devrimini hazırlamışlardır. 18.yy Avrupasını, Aydınlanma’dan Fransız Devrimine götüren fikir ve görüşlerin bazıları Tanzimatla birlikte ülkemize de girmiştir.

Bilindiği üzere, Osmanlı İmparatorluğu’nda, o zaman için yepyeni olan özgürlük, eşitlik, ve adalet kavramlarını geniş halk kitlelerine yayan, bireyin doğal hak ve özgürlüğünü savunan ve daha sonra, Cumhuriyetle birlikte gerçekleşecek olan devrimler üzerinde hiç de küçümsenemeyecek etkileri bulunan Şinasi, Nâmık Kemâl ve Ziya Paşa gibi aydınlarımız, özellikle Lametrie, Voltaire, J J.Rousseau, d’Alembert ve Diderot gibi Fransız ansiklopedist ve aydınlanmacılarının etkisinde kalarak devlet felsefesiyle uğraşmışlardır. Devlet felsefesine ilişkin olarak Nâmık Kemâl, Osmanlı Devletinin yeni baştan düzenlenmesi, özgürlük, adalet ve eşitliğe dayanan bir devletin kurulması meselesi üzerinde önemle durmuştur (2).

Tanzimatın ilân edildiği ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına rastlayan dönemde, Avrupa’da, Romantizm hâkimdir. Romantik dünya görüşü, bu devrin sanat, edebiyat ve felsefesine âdeta damgasını vurmuştur. Osmanlılar ise, daha ziyade, Fransız Romantizminin etkisinde kalmışlardır. Romantizm, esasında, kendisinden önce Avrupa’da hâkim olan bir düşünce çığırına, yani onsekizinci yüzyıl Aydınlanma çığırına bir tepki olarak doğmuştur. Bununla birlikte, özellikle Fransız Romantikleri, Victor Hugo’nun temsil ettiği sonraki gelişmiş Fransız Romantizminin önde gelenleri, siyasî düşünce ve görüşlerinde, yeniden Aydınlanma’ya bağlanmışlardır. Ünlü Fransız Romantik düşünürü Victor Hugo’nun Romantizminden etkilenen Tanzimat düşünürlerinden Nâmık Kemâl, Romantik edebiyat anlayışının etkisiyle romanlar yazmış ve tiyatro eserleri vermiştir (3).

Tanzimatla birlikte, Batı’dan yapılan çevirilere ve Batı etkisiyle yapılmış çalışmalara gelince: Bunları şu tekilde özetlemek mümkündür:

Tanzimat döneminde ilgi, düşünce, görüş ve yazılarıyla Fransız devrimini hazırlayan Aydınlanma devri filozoflarına yönelmiş, onlardan çeviriler yapılmıttır. Ziya Paşa, J.J.Rousseau’dan "Emile"i çevirmiştir. Bu çevirilerden bir bölümü, 1881′de Mecmua-i Ebuzziya’da yayınlanmıştır (4).

Münif Paşa (1828-1894), 18.yy ansiklopedistlerinin yaptığı çalışmalara benzer çalışmalar yapmış; bir dergi çıkartmış, dernek kurmuştur. M.Paşa, "Muhaverat-ı Hikemiye" ("Felsefe Konuşmaları") adlı kitabını, 1859′da, Fransız Voltaire, Fontenelle ve Fenelon’dan çevirdiği diyaloglardan oluşturmuttur. Münif Paşa’nın ayrıca, "Mecmua-i Fünûn" ve "Hazine-i Evrak" adlı dergilerde yayınlanmış felsefî makaleleri vardır.1878′de, üçüncü kez açılışında Darü’l-fünun’da felsefe derslerinin yer almasında Münif Paşa’nın bu makalelerinin de etkisi olmuştur (5).

Ali Suavi (1839-1878) ise, medreseden yetişmiş ateşli bir devrimcidir. "Ulûm" ve "Muhbir" gazetelerini çıkartmıştır. "Kâmusu’l-Ulûm ve’l Maarif" adlı bir tür küçük ansiklopedi meydana getirmiştir. "Tarih-i Efkâr" ("Fikirler Tarihi") başlığı altında ilk felsefe tarihi bilgisini, kendi gazetesi olan "Ulûm" da yayınlamıştır. Bu yazılarında Ali Suavi, Sokrates öncesi Yunan filozoflarının görüşlerini oldukça geniş bir biçimde anlatmış, İslâm felsefesiyle karşılaştırmalar yapmıştır (6).

Ahmet Mithat (1842-1912), başlangıçta materyalizme meyilli iken, daha sonra, İslâm ahlâkına ve doktrinine kuvvetle bağlanmış; Draper’in "Din ve Bilim Çatışması" adlı kitabını dilimize kazandırmıştır. "Tarih-i Hikmet" adlı bir kitap kaleme almış, böylece kısa da olsa, bir felsefe tarihi kitabı denemesi yapmıştır. Ayrıca, Ahmet Mithat, kendi çıkarmış olduğu Dağarcık dergisinde, tercüme ve telif bazı felsefî makaleler yayınlamıştır.Bu dergide yayınlamış olduğu "Felsefe ve Feylesoflar" adlı yazısında, Ahmet Mithat, şunları söylemiştir:

"Felsefe kelimesi, aslında, Yunanca "philo"/"sophia" kelimelerinden oluşmuştur. Felsefe, bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Örneğin, bazıları, onu, "felsefe, insanlığın özü üzerinde düşünce yürütmektir" diye, bazıları da "felsefe, insanın evrenle olan ilişkisini düşünmekten ibarettir" diye tanımlamışlardır. Ben ise, şimdilik bir öğrenciyim, filozof değilim ama, "olamam" demiyorum. Felsefeyi tanımlamak istesem şöyle derim: "Evrenin (bütün kısımlarının) birbiriyle olan bağlantı ve ilişkileri üzerinde düşünmektir" (7)

Bundan sonra, Ahmet Mithat, Thales’ten Sokrates’e kadar bir felsefe tarihi bilgisi vermiş ve şöyle demiştir: "Dünyada hiçbir filozof olmamıştır ki, bir manevî kuvvetin hüküm sürdüğünü görmemiş ve onu anlamamış olsun. Bunu, hepsi görmüşler ama, onun özünü tayin etme bakımından birbirlerinden ayrılmışlardır" (8).

Daha sonra, Ahmet Mithat, yine bu yazısında, "feylesof" deyince herkeste dinsiz veya kayıtsız bir insan fikri uyandığını belirtmiş ve "filozofun mu bilim adamı, yoksa bilim adamının mı filozof" olduğu konusundaki tartışmalardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu yazısında bile, din konusuna girmeyi ihmal etmemiştir. "Nasıl ki felsefe, her yerde hakikati ararsa, din için de aranan hakikattir" demiştir.

"Felsefenin Sergüzeşt-i Ahvâli" adlı yazısında ise, A.Mithat, dinlerin sonradan saplandıkları dar görüşlülük ve taassup yüzünden fikir özgürlüğüne karşı yapılan baskılardan söz etmiştir. Ahmet Mithat bu derginin yanısıra, "İttihâd", "Matbaa-i Amire", "Takvim-i Vekâyi" ve "Tercümân-ı Hakikat" (1876) gazetelerinin de kuruculuğunu yapmıştır. Amacı, dilde sadeleşmeyi sağlamak olan Ahmet Mithat, "Tercümân-ı Hakikat"gazetesinde de çetitli makaleler, hikâyeler ve romanlar yayınlamıştır.

1815′de Mühendishaneye matematik profesörü olarak tayin edilen İshak Hoca ve Tamanlı Rıfkı Efendi, matematiğe ilişkin ilk ciddi çevirileri yapmışlar, Vidinli Tevfik (1832-1893) ise, ülkemizde, matematik ile felsefe arasındaki ilişkileri göstermiştir (9).

Aynı zamanda, Vidinli Tevfik, Ahmet Muhtar Paşa ve Yusuf Efendi ile birlikte, 1864′de "Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye" cemiyetini kurmuştur. Daha sonra, bu cemiyete, Nâmık Kemâl de katılmıştır. 1860′da ise, "Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye" kurulmuştur.

Felsefede atılmış ilk adımlardan bir diğeri, İbrahim Ethem’in 1895′de dilimize çevirdiği Descartes’ın "Discourse de la Methode"udur (10).

Mantık alanında da bu dönemde, çeşitli eserler dilimize kazandırılmıştır. Ali Sedat ve İsmail Gelenbevî, bu çevirilerde önemli rol oynamışlardır. İlk çevrilen eser, İtalyan Gallupi’nin "Miftâhu’l-Fünûn"udur. Dilimize kimin çevirdiği bilinmeyen, ama, eski mantıkla yeni mantığı ilk defa yanyana getirmesi ve Batı felsefesine kapı açması bakımından dikkate değer bir eser olarak nitelendirilen "Miftâhu’l- Fünûn", 1868 ve 1872′de olmak üzere iki kez basılmıştır (11).

I. ve II. Meşrutiyet dönemlerine gelince:

I.Meşrutiyette, Nâmık Kemâl, Şinâsi ve Ziya Paşa’nın önderliğinde kurulmuş olan Jön Türkler dikkati çeker. "Tasvir-i Efkâr" , "İbret" ve "Hürriyet" gazeteleri, dönemin ünlü gazeteleridir. Bu gazetelerde, özellikle Nâmık Kemâl’in yazıları ilgi çekicidir.

II. Meşrutiyetin, politika buhranı yüzünden ilk günlerinde fikir hayatı, tam bir kaos halindedir. Bu sırada, "Maarif" dergisi ve "Tercüman-ı Hakikat" gazetesi kapatılmıt, "Sırât-ı Müstakim" dergisi ise, bir süre daha çıkmaya başladıktan sonra, yerini "Sebilü’r-Retad"a bırakmıştır. Abdülhamid devrinin "Muallim", "Asar", "Nilüfer" ve "Mektep" gibi dergileri de çoktan kapanmıştır.1894′de "Servet-i Fünûn" dergisi kurulmuş, bu derginin ağırlık merkezini de başta Recâizâde Ekrem olmak üzere "Edebiyat-ı Cedide" akımı oluşturmuştur. Bu devirde, "Ceride-i Askeriye", "Devir" ve "Bedir" adlı gazetelerin yanısıra, yukarıda da adı geçen, "Dağarcık" ve "Kırkanbar" adlı iki dergi kurulmuştur.

Bu dönemde, felsefî akımlardan, materyalizm, pozitivizm ve mekanik evrimcilik ülkede, oldukça yayılmıştır. Materyalizmden etkilenenler içerisinde, Baha Tevfik (1881-1914), "Teceddüd-ü İlmî ve Edebî Kütüphanesi" (Bilim ve Felsefede Yenilik Kitaplığı)ni kurmuş ve buradan on bir cilt eser yayınlamıştır. Materyalist filozof Ernest Haeckel’in "Kainat’ın Muammaları" adlı eserinin çevirisini -ki bu eseri, dilimize, Memduh Süleyman kazandırmıştır- kendi çıkardığı Felsefe dergisinde yayınlamıştır. Baha Tevfik, Felsefe dergisinde, Kant hakkında, onun "Salt Aklın Kritiği" nin tahliline dayanan etraflı bir inceleme de yayınlamıştır. Baha Tevfik, yine bu dergide bir de "Felsefe Sözlüğü" tefrikası da yapmıştır. Bu sözlük de, Batı tipinde bir sözlük olması bakımından dikkate değerdir. Bütün yazıları, Baha Tevfik’in kaleme aldığı bu dergi, 1912′de yayınlanmaya başlamış, Türkiye’nin ilk felsefe dergisidir (12).

Baha Tevfik, bu dergide, amacını şöyle anlatmıştır: " Bizde bir felsefe dili yoktur. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Batı’nın üstünlüğü, felsefesinin üstünlüğü ile paraleldir". Balkan Savaşından sonra, yine felsefe ağırlıklı Zekâ dergisini çıkarmış ve Alfred Fouille’nin iki ciltlik "Felsefe Tarihi"ni, Ahmet Nebil ile birlikte dilimize kazandırmış ve yayınlamıştır. Bundan önce, sadece, Münif Paşa’nın, Ali Suavi’nin ve Ahmet Mithat’ın felsefe tarihine dair dağınık makaleleri ile Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye’nin İslâm filozof ve kelamcılarından son derece yüzeysel bir şekilde bahseden "Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife" adlı küçük kitabı vardı.

Baha Tevfik, bu hususta da önemli bir yenilik yapmış, büyük bir adım atmıştır. Bu eserin önsöz’ünde," filozofları anlamak için kendi görüş açınızı bırakarak, evreni, anlamak istediğiniz kimsenin açısından görebilmeniz lâzımdır" derken Baha Tevfik, esasında, felsefe tarihinin objektifliğine sâdık kalınması zorunluluğuna da dikkati çekmiştir. Baha Tevfik, bir yandan Felsefe dergisinde öğrencilere ve halka hitabeden makaleler kaleme almış ve yayınlamış, bir yandan da Ahmet Nebil ve Memduh Süleyman ile birlikte "Nietzsche" adlı küçük kitabını oluşturmuştur (13).

Teceddüd-i Felsefî serisinin dikkate değer bir kitabı da, Ernest Haeckel’in "Monisme" adlı konferansının Baha Tevfik ve Ahmet Nebil tarafından çevrilmesiyle oluşturulmuş olan ve materyalist felsefenin tezine uygun olarak, Tanrısız Pan naturisme’i destekleyen, dolayısıyla, hararetli tartışmalara yol açmış olan "Vahdet-i Mevcut" adlı kitaptır. 1809′da, İmmoralizm akımını da, ülkemizde, yine, Baha Tevfik temsil etmiştir (14).

Beşir Fuat da materyalist Büchner’den etkilenmiş ve onun "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının felsefe dünyasında bir yenilik oluşturduğunu söylemiştir. Türkiye’de Diderot, Baron d’Holbach ve d’Alembert gibi düşünürlerin yazılarına ilk kez yer veren de yine Beşir Fuat olmuştur (15).

Pozitivist ve Naturalist felsefeden etkilenenler arasında ise, başta Rıza Tevfik, Mehmet Cavit ve Ahmet Şuayıp gelir. Bunlar, birlikte, 1908′de "Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiye" dergisini çıkartmışlardır. Bu dergi, ilk defa tam anlamıyla ülkemizde felsefî denebilecek bir hareket meydana getirmiştir. Bu dergide tanıtılan ve tartışılan pozitivist görüş, daha sonra, aydınlar arasında da yayılmıştır. Bu dergi sayesinde, felsefe ülke çapında yayılmıştır (16).

Rıza Tevfik (1868-1951), kendisinin daha sonra amprizm ve agnostisizm yolunda olduğunu söylemiş ve kendisine "Bacon’ın ve Stuart Mill’in öğrencisi" ünvanını vermiştir. Makalelerine "feylesof" diye imza attığı için bu lakapla anılmış; Maarif Bakanlığının oluşturduğu bir heyetle birlikte "Istılâhât-ı Felsefiye Lugatı" ("Felsefe Terimleri Sözlüğü")nı hazırlamıştır. Ayrıca, yine Maarif Bakanlığının kararı ile "Kâmus-ı Felsefe" adını verdiği bir sözlük hazırlamış, ilk iki cildi basılmış olan bu eserin tamamı basılamamıştır. Rıza Tevfik, "Felsefe Dersleri" adını taşıyan liseler için ilk felsefe ders kitabını yazmış ve 1914′de yayınlamıştır. Aynı tarihte, liselere de felsefe dersini koydurtmuştur. Kendisi, "Rehber-i İttihâdi Osmanî" özel lisesinde, Türkiye’de ilk kez felsefe dersleri vermiştir. Rıza Tevfik, aynı zamanda, Türkiye’de Bergson’u ilk tanıtanlardandır. "İçtihâd" dergisinde yayınladığı makaleler serisinde ve "Henri Bergson ve Felsefesi" adlı makalesinde, bunu açıkça görmek mümkündür. "Bilgi" dergisindeki yazılarında ise, Rıza Tevfik, Kant’ı ülkemizde tanıtmıştır (17).

A.Şuayıp (1876-1910) ise, Servet-i Fünûn neslinin en kuvvetli felsefecisi ve eleştirmenidir. "Şehbal" ve "Servet-i Fünûn" dergilerinde felsefî yazılar yazmış, görüşlerini açıklamıştır. "Hayat ve Kitaplar" adlı eserinde ilkin, 19.yüzyılın felsefî durumundan kısaca söz etmiş, spiritüalizm’den bahsederken ünlü Fransız filozofu P.Janet’i de zikretmiş, daha sonra, Fransa’da A.Comte ile başlayan ve İngiltere’de S.Mill, Fransa’da Littre, E.Renan ve Taine’de devam eden pozitivizme derinliğine girmiştir. Pozitivist görüşü, Servet-i Fünûn dergilerinde yazdığı bazı makalelerinde de sergilemiş ama, daha sonra bu görüşü, "Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye"yi çıkaran diğer iki arkadaşından sonra gelen, Bedi Nuri, Sâtı el-Husri, Asaf Nef’î, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman ve Faik Nüzhet ile birlikte evrimciliğe dönüşmüştür. Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisini, kurucularından sonra çıkaran ve yukarıda adları geçen bu yeni nesil, "Meşveret", "Mizan", "Şura-yı Ümmet" ve "Terakki" gibi dergilerde, evrimci felsefe doğrultusunda yazılar yazmışlardır. Böylece, pozitivist görüş, bu kimselerle birlikte gelişerek devam etmiş olmakla birlikte, evrimcilik daha baskın çıkmıştır. Ahmet Şuayıp ise, pozitivizme dayanarak sosyolojiye girmiş ve yeni akımlardan biyolojik sosyolojiyi tanıtıcı mahiyette yayınlar yapmıştır. "Devlet ve Toplum", "Mezhep Hürriyeti", "Hilâfet ve Saltanat", "Fransız İhtilali", "Viyana Kongresi" adlı yazılarında sosyolojik görüşünü Kurumlar tarihi ve Türkiye’nin problemlerine uygulamıştır. Daha sonraki yazılarında ise ırk teorisi üzerinde durmuştur (18).

Memduh Süleyman ise, Edward Hartmann’ın "Darwinizm" adlı eserini 1911′de dilimize kazandırmıştır. O, aynı zamanda, Darwin kuramına son derece bağlı olmakla birlikte, diğerlerinden farklı olarak bu kuramı eleştirmiştir de.

II.Meşrutiyetin başlarında kurulan Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından biri olan Bedi Nuri (1875-1913) de, evrimciliği benimsemiş, bu dergide yayınlanmış olan "İçtimâî Kabiliyet" adlı makalesinde özellikle Spencer’in etkisinde kalarak evrimi topluma uygulamıştır. Böylece, biyolojik hayatta bulduğu esasların sosyal hayatta da geçerli olduğu sonucuna varmıştır. Sâtı el- Husri (1884-1968) ise, Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinde yayınlamış olduğu "Cemiyetler ve Uzviyetler" adlı makalesinde bir Darwin’ci ve Spencer’ci olarak evrimi -tıpkı kardeşi Bedi Nuri gibi- topluma uygulamış; toplumda da evrim olduğunu ileri sürmüştür (19).

Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından Asaf Nef’i de bir evrimcidir ve o da evrimi toplumu uygulamıştır. Asaf Nef’i, bu dergide yayınlamış olduğu "Mücâdele-i Hayat ve Tekâmül-i Cemiyât" adlı makalesinde evrimciliğe ve Spencerciliğe olan meylini gayet açık bir biçimde dile getirmiştir. O da, diğerleri gibi Darwinizmi, Lamarkizmle tamamlayarak topluma uygulamıştır.Bu arada o, özellikle "Sosyal adalet" kavramına ağırlık vermiş ve yeni bir toplum anlayışına yönelmiştir (20).

Suphi Ethem ise, bir diğer evrimcidir. O, bu konuda "Lamarckizm", "Darwinizm" adlı eserlerle Felsefe dergisinde "Lamarck ve Lamarckizm" adlı bir makale yayınlamıştır. Ayrıca, "Bergson Felsefesi" adlı bir eseri vardır. Suphi Ethem, Darwin’in ortaya attığı fikrin esasında, İlkçağ’da, Empedokles ile Herakleitos gibi iki ünlü Yunan filozofu arasında mücadele yaratacak kadar mevcut olduğunu, ama Darwin’in bundan habersiz bulunduğunu belirtmiştir. Darwin kuramına kuvvetle bağlı olan Suphi Ethem, onun görüşlerini aynen benimsemekle birlikte abartarak sunmuştur.

Ethem Nejdet de Suphi Ethem gibi koyu bir Darwinci, dolayısıyla, evrimcidir. "Tekâmül ve Kanunları" adlı bir eseri vardır. Lamarck’tan ziyade, Darwin kuramına itibar etmittir. Diğerlerinden farklı olarak, belki de Main de Brian’ın etkisiyle olsa gerek, evrimde sadece ilerlemenin değil, gerilemenin de söz konusu edilmesi gerektiğini söylemiştir. Bir Spencerci olarak, toplumlarda da evrim bulunduğunu ve evrim kanunlarının geçerli olduğunu belirterek, bu durumda – tıpkı Asaf Nef’i gibi- sosyalizmden bahsetmek gerektiğini vurgulamıştır (21).

Ahmet Mithat da "Dağarcık" dergisinde yayınladığı "Duvardan Bir Sada", "İnsan", "Dünyada İnsanın Zuhûru" adlı makalelerinde, Darwin’in evrim kuramını benimsemiş ve savunmuş bir evrimci olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, Ahmet Mithat, bu makalelerinde, insanı, o zamana kadar alışılmamış bir tarzda ve cesaretle evrimci ve naturalist bir bakış açısından açıklamıştır (22). Daha sonra, dinsizlikle suçlanmış ve çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Olgun yaşta dine yönelmiş, felsefede spiritüalizmi benimsemiş, materyalizm ve pozitivizmden ise mümkün olduğunca uzaklaşmıştır.

Bizde, Auguste Comte ile asıl ilgilenen düşünür ise, Ahmet Rıza (1858-1930) olmuştur. Ahmet Rıza, Pariste iken, pozitivistlerin derneğine girmiş ve onların parolası olan "Ordre et Progres" anlayışını, yeni Türk fikir hareketinin parolası haline getirmiştir. Ayrıca, Ahmet Rıza, 1895′de, her onbeş günde bir Fransızca ve Türkçe olarak yayınlanan, pozitivist görüş ağırlıklı yazılara yer verilen "Meşveret" gazetesini çıkarmaya başlamıştır. "Tolerance Musulmane" adlı eserinde ise, pozitivist düşünürlerden E.Renan ve H.Spencer’den uzun uzadıya söz etmiştir (23).

Abdullah Cevdet (1869-1931) ise, çıkarmış olduğu İçtihâd dergisinde pozitivist, materyalist ve ateist görüşleri savunmuştur. Abdullah Cevdet, felsefe, sosyoloji ve pedagoji konularında özellikle, Gustave Le Bon’dan "Asrımızın Nusûs-u Felsefiyesi", "Dün ve Yarın", "İlm-i Ruh-u İçtimâî" adlı çevirilerini ve Voltaire’den yaptığı çevirileri bu dergide yayınlamıştır. "Fünûn ve Felsefe" (1897) adlı eseri felsefe açısından önemlidir. Abdullah Cevdet, bu eserinin ikinci baskısını ise,1913′de "Felsefe Sanihaları" adlı bir ekle yayınlamıştır. Abdullah Cevdet, ayrıca, G.L.Bon’un "melezleme" kuramından da etkilenmiştir (24).

Panteizmi benimsemiş olmakla birlikte, esasında bir vahdet-i vücutçu olan Şehbenderzade Ahmet Hilmi (1865-1913) ise, 1908′den sonra, Dârü’l-fünûn’da felsefe dersleri okutmuş, 1910′da "Hikmet" adlı bir dergi çıkartmış ve daha sonra bunu gazete haline getirmiştir. Bu gazetede, felsefeye ve sosyolojiye ilişkin makaleler yayınlamıştır. Bunlardan bazıları, "Tasavvuf ve Yeni İlimlerle Felsefe", "İblis İzzettin Behmen" ve "Çağımızın Felsefesi ve Sosyoloji" dir. Burada, özellikle Pozitivizm ile Sosyoloji ve sosyal olaylar üzerinde durmuştur. O, materyalist olarak nitelediği Celâl Nuri’nin, "Tarih-i İstikbal" (Geleceğin Tarihi)ini ve spiritüalist olarak nitelediği İsmail Fenni Ertuğrul’un, "Maddiyûn Mezhebinin İzmihlâli" (Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı) adlı eserini eleştirmiştir (25).

Mantıkla ilgili olarak, "Yeni Mantık" adlı eseri bulunan Ahmet Hilmi’nin felsefeye dair "Üç Feylesof", "Maddiyun Mesleki Dalâleti", "Allahı İnkâr Mümkün müdür?" ve "Amâk-ı Hayâl" (Hayâlin Derinlikleri) adlı eserleri vardır. "Maddiyûn Mesleki Dalâleti" adlı eseri bir tür felsefe tarihi gibidir; burada, tüm filozofların bir resm-i geçidini yapar, onların, çeşitli konulardaki görüş ve düşüncelerini tahlil ve tenkit eder. Kant’ın "Salt Aklın Kritiği" ile açtığı kritik bilgi yoluyla, bu yolun bizi körü körüne bir realizmden ve materyalizmden niçin ve nasıl kurtardığını anlatır. "Amâk-ı Hayâl" adlı felsefî romanında ise, Şehbenderzâde Ahmet, felsefî görüşlerini dile getirir. "Üniversiteli Gençlerle Bir Konuşma" adlı risâlesinde, gençlerin herşeyden önce, bir hayat görüşü, bir felsefesi olmak lâzım geldiğini belirtir. Bu risâlesinde o, "hangi felsefî doktrini seçelim?" diye sorar ve şöyle der: "Çağımızda üç büyük felsefî meslek vardır. Bunlar: Kritisizm, Pozitivizm ve Evolüsyonizm (Evrimcilik) dir. Filozoflar arasında spiritüalizmle materyalizm yaygındır. Felsefe ve ahlâkta, her mesleğin içindeki doğru tarafları alarak meydana gelecek eklektizmi seçmekten daha sağlam yol yoktur" (26).

İsmail Fenni Ertuğrul (1855-1946) ise, modernist İslâm filozofudur. Vahdet-i vücudu, hem bir sistem hem de ruhsal bir durum olarak benimsemiştir. Şehbenderzâde Ahmet Hilmi ile aynı konularda çalışmıştır. "Lügatçe-i Felsefe" adlı bir felsefe sözlüğü hazırlamış; "Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı" ve "Vahdet-i Vücûd ve Muhyittin b.Arabî adlı eserleri kaleme almıştır. Yayınlanmamış eserleri arasında ise, fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’i etkilemiş olan ünlü Fransız filozofu P.Janet’den dilimize kazandırdığı "Çağdaş Materyalizm Mezhebi" ile "Büyük Filozoflar" ve S.Mill’den çevirdiği "Hürriyet" ön sırada yer alır. Ona göre, çağdaş felsefenin en önemli sorunlarından birisi, evrimdir. Materyalistlerin "evrende hiçbir şey yaratılmaz; hiçbir şey de kaybolmaz" şeklinde kimyanın bir ilkesinden alınmış tezleri ise, kabul edilemez. Çünkü madde ezelî ve ebedî değildir. Bu durumda, materyalist Büchner ile E.Haeckel’in tezlerini savunmaya imkân yoktur. Ezelî ve ebedî olan sadece Tanrı’dır. Evrenin varlığı, Tanrı’nın varlığından çıkar. Madde ve enerji, ezelî ve ebedî olmadığı, yani sonradan meydana geldiği gibi yok da olabilir (27).

İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946) Dârü’l-fünûn Edebiyat fakültesinde felsefe, felsefe tarihi, İslâm Felsefesi, Hukuk fakültesinde ise, fıkıh ve usûl-i fıkıh dersleri vermiştir. "Usûl-i Fıkıh Dersleri", "Yeni İlm-i Kelâm", "İlm-i Hilâf"(2 cilt), "İslâm Felsefesi Tarihi", "Türk Filozofları", "Mukayese", "Miyâru’l-Ulûm", "Felsefe Dersleri" (1914) adlı eserlerinin yanısıra, "Ceride-i İlmiye" dergisinde Gazâlî hakkında, Edebiyat Fakültesi dergisinde ise, Fârâbî ve İbn-i Sînâ hakkında makaleler serisi vardır. "Yeni İlm-i Kelâm"da, bütün Ortaçağ felsefesi problemlerini modern felsefe açısından ele almıştır. Tanrı’nın varlığına ilişkin ileri sürülmüş olan eski kanıtları, Batı felsefesindeki kanıtlar ile karşılaştırmıştır. İslâm filozofları içerisinde Türk olanları ayırmış, ve ilk kez Türk filozofları incelemeye başlamıştır. "Mukayese"de, Doğu ve Batı filozoflarını mukayese etmiş, İhvânü’s Safâ ile Darwinizm arasında, Kınalızâde ile Descartes arasında sıkı bir fikir birliği görmüştür. Felsefeci olduğu kadar fıkıhçı da olan İsmail Hakkı, bu yüzden, teorik ile pratik arasında da sıkı bağlantılar kurabilmiş bir kimsedir. O, aynı zamanda, bir modernist İslâmcıdır; action kafasına sahiptir ve bu yönüyle Z.Gökalp’i etkilemiştir (28).

Mehmet Ali Aynî (1869-1945) ise, Cumhuriyet öncesinde karşılaştığımız bir diğer önemli düşünürümüzdür. Dârü’l-fünûn Edebiyat fakültesinde, uzun yıllar felsefe tarihi profesörü olarak çalışmış ve dekanlık yapmış olan Aynî, 1928′de Türk Felsefe Cemiyeti’nde tebliğler okumuş, aynı yıl, Amerika’da toplanan uluslararası Felsefe Kongresi’ne katılmıştır. Çetitli yerlerde yayınlanan eleştirilerini "İntikâd ve Mülâhazalar" (Eleştiriler ve Düşünceler) adlı kitabında toplamıştır. Mehmet Ali Aynî, Rıza Tevfik’in "Kâmus-ı Felsefe"si ile Abbe Barbe’den okullardaki ders kitabı gereksinimini karşılamak için yapılan Felsefe Tarihi çevirisini ayrıntılı olarak, ve Fongsgrive’den yapılan "Felsefe Dersleri"nin çevirisini, çevirmenini söz konusu etmeksizin eleştirmiştir. Mehmet Ali Aynî, ayrıca, Suphi Ethem’in "Bergson ve Felsefesi" adlı eserini de eleştirmiştir. Tasavvufa bağlılığı ile tanınan Mehmet Ali Aynî, Dârü’l-fünûn İlâhiyât Fakültesinde Dinler Tarihi profesörlüğü de yapmış, ve bu sırada Denis Saurat’ın "Dinler Tarihi"ni dilimize çevirmiştir. "Gazâlî" ve "Hacı Bayram Veli" hakkında monografileri, ahlâka ilişkin olarak da, "Türk Ahlâkçıları” adlı bir eseri vardır (29).

Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında olduğu kadar, Cumhuriyetin ilk yıllarında da, düşünceleriyle toplumu büyük ölçüde etkileyecek ve adını gittikçe genişleyen bir kitleye duyuracaktır. Ziya Gökalp, felsefe ile sosyoloji arasında bir ilişki kurmuş, başta Durkheim olmak üzere, birçok Batı filozoflarından alıntılar yaparak, Türkiye’nin sorunlarını incelemiştir. Ziya Gökalp’in öneri ve aracılığıyla Istılâhât-ı İlmiye Encümeni oluşturulmuş, bunun gayretleriyle, 1915′de felsefî terminolojiye ilişkin ilk resmî çalışma olarak nitelendirilebilecek Felsefe Terimleri Dergisi çıkmıştır (30).

Ziya Gökalp gibi, bir Durkheim’ci olan Mehmet İzzet (1891-1930) ise, Sorbonne Üniversitesi felsefe bölümü mezunudur. Kendisi, Dârü’l-fünûn’da uzun yıllar öğretim üyeliği yapmış ve öğretim üyeliğinin ilk yıllarında, Karl Vorlander’in iki ciltlik "Felsefe Tarihi"nin ilk cildini çevirmiş ve bu 1927′de İstanbul’da basılmıştır. Asistanı ve ilk felsefe doktoru Orhan Sadettin ise, bu eserin ikinci cildini dilimize kazandırmış ve bu da, 1928′de İstanbul’da basılmıştır (31).

Mehmet İzzet, Pragmatizm ve Bergsonizmi, o dönemdeki moda akımlar olarak nitelendirmiş, onların karşısına Kant’tan başlayan felsefe geleneğini o günün ihtiyaçlarına göre dirilten filozofları koymuştur. Alman idealizminden etkilenmiş ve Kant ‘ın "Pratik Aklın Kritiği"ni dilimize çevirmiş ve eser Dârü’l-fünûn’da taş basma olarak 1919′da yayınlanmıştır. "Ahlâk Felsefesi" adlı eseri ise basılmamıştır. "Bilgi" dergisinde "Zenon ve İzinden Gidenler" adlı bir de makalesi bulunan İzzet, ömrünün sonlarına doğru fenomenolojiye ilgi duymuş, bu hususta, özellikle Max Scheler ve fenomenolojinin kurucusu Husserl’in Fransızcaya çevrilmiş kitaplarını incelemiştir. Dârü’l-fünûn Edebiyat Fakültesi Dergisi’nde makaleler halinde "Muasır Hayat ve Büyük Adamlar" ı yayınlamış; idealizmdeki ilk denemesi olan bu eseri daha sonra "Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat" ile tamamlamıştır. Son günlerinde hazırlamış olduğu "Sosyolojinin Sınırları" adlı tebliğinde, değerler felsefesinin yerine geçmek ve değerlere ilişkin bütün problemleri çözmek iddiasında bulunan sosyoloji ekollerinin eleştirilerini yaparak, bu veya başka bir bilimin Ziya Gökalpçilerin dedikleri gibi "felsefe kaymakamı" olamayacağını savunmuştur.

Şu halde, anlatılacağı üzere, Bedi Nuri, Sâtı el- Husri, Asaf Nef’î, Baha Tevfik, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman, Ahmet Mithat gibi düşünürlerimiz evrimci felsefeden etkilenmişler ve bu felsefeyi ülkemizde temsil etmişlerdir.

1912′de, zamanın Maarif Bakanı Emrullah Efendi tarafından son kez açılışında da, Dârü’l-fünûn’da, başta Ahmet Mithat ve Rıza Tevfik olmak üzere, İzmirli İsmail Hakkı, Mehmet Ali Aynî, Mehmet İzzet ve Cumhuriyetten sonraki dönemde de Mehmet Emin Erişirgil tarafından felsefe dersleri verilmiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, felsefe, Tanzimattan önce olduğu gibi, Tanzimatta da sürekli olarak varlıkta kalmış ve Cumhuriyet’e temel teşkil etmiştir. Felsefe eğitimi

Immanuel Kant

06 Kasım 2007

(1724-1804) Felsefenin bilgi kuramı, etik, estetik, :-) :-):-):-)fızik, varlık bilgisi gibi ana kollarında etkisi çağımız düşünürlerine dek ulaşan görüşlerin sahibi büyük Alman filozofu. Rene Descartes ‘ın usçuluğu ile Francis Bacon ‘ ın deneyciliğini kendi felsefesinde özümlemesiyle felsefe tarihinde yeni bir dönemin, Aydınlanma Dönemi’nin, başlangıcı sayılmıştır.

22 Nisan 1724′te Doğu Prusya’nın liman kenti Königsberg de (bugünkü Kaliningrad, Rusya) doğan Kant , yine bu şehirde t2 Şubat 1804′te ölmüştür. Kant, dinsel inancı insanın iç dünyasıyla sınırlayarak bir ahlâk yasasına bağlanmayı ve yaşamda yalınlığı ülkü edinen koyu Protestan bir aile ortamında yetişmiş; ailesinin Lutherci Kilise’ye bu içten bağlılığı ailenin dokuz çocuğundan dördüncüsü olan fılozofun eğitimini olanakli kılmıştır. Sekiz yaşında kilise okuluna gitmeye başlayan Kant, burada Latince öğrenmiş: büyük olasılıkla Lucretius’a beslediği hayranlık da bu okul yıllarında kök salmıştır.

1740 yılında doğduğu şehir olan Königsberg’deki Albertus Üniversitesi’nin tanrı bilim fakültesine kayıt yaptıran Kant, buradaki derslere katılmış olsa da daha çok matematik ve fizikle ilgilenmiştir. Kant, ilk ciddi felsefe derslerini usçu felsefenin önde gelen adlarından Christian Wolff u iyi bilen ve Newton’un fizik konusundaki görüşlerinden haberdar olan Mastin Knutzen’den almış; babasının 1746′daki ölümü ve üniversiteye bağlı okullardan birine yaptığı iş başvurusunun olumsuz sonuçlanması nedeniyle akademik kariyer planlan kesintiye uğradıysa da Kartezyen ve Leibnizci fızik kuvvet anlayışlarını uzlaştırmaya çabaladığı Canlı Kuvvetlerin Doğru tahmin Edilmesine Yönelik Düşünceler adını taşıyan 1746 tarihli ilk yapıtını 1749′da yayımlatmayı başarmıştır.

1755′te yeniden üniversiteye dönerken Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kııramı da basıma hazırdır. Kant bu yapıtında, daha sonraları "Kant-Laplace Kuramı" olarak bilinecek olan evren kuramını biçimlendirmiştir.

Akademik unvanlarını alabilmek için yazdığı üç tezde ele aldığı konular Kant ‘ m bu yıllardaki görüşlerinin doğrultusunu ve ilgi alanlarım göstermesi bakımından kayda değerdir. Bu tezlerden Ateş Üzerine Birtakım Derin düşünmelerin Özlü Açıklamaları 1755) başlığını taşıyan çalışmada Kant, hem ateşin hem de ışığın tözü olan, düzenli olarak saçılan karmaşık bir madde ile cisimlerin birbirleriyle etkileşim içinde davrandıklarını ileri sürer. Kant ‘ın üniversitedeki derslerinde ilk öğrettiği konular da matematik ve fızikle ilgilidir. Hiç kuşku yok ki Kant’ın bilimsel gelişmelere olan bu ilgisi hiç de amatörce bir merak değildir; izleyen yıllarda insan ırkları, rüzgarların yapısı, depremlerin nedenleri, genel gökler kuramı gibi bilimsel konular üzerine yazdığı yazılar bu durumun en açık göstergesidir.

Bu tezlerden ikincisi, :-) :-):-):-)fizik Bilginin Teme! İlkeleri’nin Yeni Bir Açıklaması, 1755), Kant’ ın üniversitede "özel hoca" (Privatdozent) olarak ders açma hakkını elde etmesini sağlar. Bu yapıtında, Wolff un ellerinde bir şeyin yokluğundan ziyade varlığı için bir neden olduğu biçimine bürünen Leibnizci gecer neden ilkesini ele alır. Kant’ın bu yapıtındaki yaklaşımı eleştirel sayılabilirse ‘de hâlâ Leibnizci :-) :-):-):-)fıziğin varsayımlarına meydan okumaktan uzaktır.

1756 tarihli Fiziksel Monadoloji (Monadologiam physicam) ise Newtoncu düşünme yöntemleriyle dönemin Alman üniversitelerinde egemen olan düşünce biçimlerini, yani Leibniz ‘in felsefesini karşılaştırır. Leibniz’in görüşlerini Almanya’da yaygınlaştıran kişilerin başında sadık ardılı Wolff ile o yıllarda geniş ölçüde ders kitabı olarak okutulan :-) :-):-):-)fizik ‘in (:-):-):-):-)physica, 1739) yazarı Alexander Goalieb Baumgarten gelmektedir. Kuşkusuz bu düşünürler, kendi dönemlerinde Leibniz ‘in yapıtlarına günümüzde olduğu kadar kolay ve eksiksiz erişme olanağına sahip değillerdir. Bu nedenle de ortaya koydukları Leibniz yorumu aşın ölçüde usçu ve oldukça kandır. Bu dönemde Kant için Newtoncu fızik, bilimsel içeriğiyle olduğu kadar felsefece yönüyle de önemlidir.

"Özel hoca" olarak geçirdiği on beş yıl boyunca Kant ‘ın öğretmen ve yazar olarak ünü sürekli artmıştır. Fiziğin ve matematiğin yanı sıra mantık, :-) :-):-):-)fızik ve ahlâk felsefesi konularında da dersler veren Kant, Königsberg Üniversitesi’ndeki profesörlük başvurusu birkaç kez başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da Berlin Üniversitesi gibi başka yerlerden gelen teklifleri hep geri çevirerek, doğduğu kentten hemen hiç ayrılmayarak kendi felsefesini olgunlaştırmayı yeğlemiştir.

1760′lar da Kant giderek daha çok Leibnizciliğe karşı çıkar oldu. Açıkça Newton yandaşı olan Kant artık Leibniz, Wolff ve Baumgarten ‘in düşünce çizgisine karşı yazılar kaleme alıyor; romantik Jean Jacques Rousseau’ n un ahlâk felsefesine büyük hayranlık besliyordu. Bu yılların ana yapıtı, Doğal Tanrıbilim İle Ahlakın İlkelerinin Apaçıklığı Üzerine Soruşturma., 1764) felsefenin kendisine örnek olarak matematiği alması ve apaçık öncüllere yaslanarak kanıtlanmış bir doğrular zincirini kurması gerektiğini ileri süren Leibnizci ilkeyi eleştirir. Kant, matematiğin, "keyfı" tanımlardan yola çıkarak açık seçik tanımlanmış işlemler aracılığıyla ilerlediğini, somut formlarla (biçimlerle) sergilenebilecek kavramlar üzerinde yükseldiğini ileri sürer.

Oysa, bütün bunların tersine felsefe "bulanık ya da yeterince belirlenmemiş" kavramlarla işe başlamak zorundadır. Felsefe matematik gibi "sentetik" (bireşimsel) olarak ilerleyemez; felsefe çözümlemek, açıklamak zorundadır.

Kant , bilgikuramına ilişkin görüşlerinin temellerini Arı Usun Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft, 1781) adlı yapıtında ortaya koyar. Olgunluk döneminin en önemli yapıtı sayılan bu kitapta Kant, işe genel olarak :-) :-):-):-)fıziğin olanaklılığını ya da olanaksızlığını göstermek ve olanaklıysa :-) :-):-):-)fıziğin sınırlarını ve kapsamını belirlemek üzere usu eleştiriden geçirerek başlar. Ona göre, asıl sorun, deneyimden bağımsız olarak usun ve anlama yetisinin neyi ne kadar bilebileceğidir. Bu canalıcı sorunu çözmek ise insanın anlama yetisinin deneyimlere katkıda bulunurken kullandığı temel ilkeleri keşfetmekle ve insan usunun bu ilkeleri deneyim sınırlarının ötesine geçmeye zorladığında baş gösteren :-) :-):-):-)fızik yanılsamaların maskesini düşürmekle olanaklıdır. Bilginin kaynağını ve oluş umunu çözümlemek amacıyla Kant , Arı Usun Eleştirisi� nin ilk bölümünde "sentetik apriori" niteliğini taşıyan bilgiler olduğunu göstermeye girişir. Deneyimden gelen bilgilerin özelliklerini taşıması yönünden "sentetik", ancak deneyimi aşan bir kesinlik taşıması nedeniyle de "apriori" olacak bu türden bilgiler adeta deneycilerin kuşkuculuğuyla usçuların içi boş kesinliğini birleştiren bir çimento görevi görecektir.

Kitabın "Aşkınsal Estetik" başlığını adlı bölümünde Kant , kendi arı uzam ve zaman görülerimizde temellenmiş iç ve dış deneyimlerin uzamsal ve zamansal biçimlerinin (formlarının) "sentetik apriori" bilgisini taşıdığımızı göstermeyi amaçlar. Kant’a göre, uzamın ve zamanın bu apriori bilgisi için "Nesnelere baktığımızda yalnızca uzamlılık ve zamanlılık biçimlerini görürüz; kendi başlarına nesnelerin özelliklerini göremeyiz" diyen aşkınsal idealizm zorunlu koşuldur.

Arı Usun Eleştirisi ‘nin "Aşkınsal Analitik” başlığını taşıyan bölümünde ise Kant çığır bir görüş ortaya atar. Deneyimin olanaklılığının zorunlu koşulları olan algı biçimlerinin (formlarının) yanı sıra düşüncenin en temel ulamlarının da kendi başlarına insanın ürünü olduğunu savunur. Aynı yapıtın "Aşkınsal Diyalektik" adli bölümünde ise Kant geleneksel :-) :-):-):-)fıziklerin, anlama yetisinin ulamlarını görü biçimlerimizin (Formlarımızın) ötesinde kalan nesneler hakkında bilgi edinmek üzere kullanılmasından kaynaklanan yanılsamalar olduğunu savunur.

Ancak, tüm bunlara dayanarak Kant’ ın Arı Usun Eleştirisi ‘ni bütün bütün olumsuz değerlendirmelerle bitirdiğini düşünmek yerinde bir saptama olmaz. Kant, usun kuramsal kullanımının :-) :-):-):-)fizik kavrayışlar yaratmaktan uzak olsa bile deneysel araştırmaların yürütülmesi sırasında, hem doğa yasalarının yalınlığıyla hem de doğal biçimlerin çeşitliliğiyle karşımıza çıkan "düzenleyici" ilkeler sağladığını belirtir.

Kitabın son bölümlerinden "Arı Usun Kanonu"ndaysa pratik usun, erdem ile mutluluğun birleşmesiyle, özgürlük ile doğanın kavuşmasıyla en yüce iyilik idealini sunduğunu savlar.

Ahlak :-) :-):-):-)fığinin Temellendiıilmesi (Grundlegung zur :-) :-):-):-)physik der Sitten, 1785) ile Pratik Usun Eleştirisi (Kritik der praktischen Vernunft, 1788) adli yapıtında ise ahlâkın, ahlaklıliğın temel ilkelerini betimlemeye girişir. Kant’a göre hem doğa yasaları hem de ahlâk yasaları, insan usundan çıkar. Bu iki türden yasayla Kant, birbirleriyle uzlaşmaz iki dünyayı tanımlamış olduğunu düşünür: sürekli birbirleriyle çatışan içimizdeki özgürlük dünyası ile doğadaki zorunluluk dünyası. Bu iki dünyanın birbirinden ayrılan yönlerini sergilemek üzere harcadığı emeği Kant, hiç kuşkusuz bunlar arasında bir köprü kurmak üzere de harcamıştır. Nirekim, Yargıgücünün Eleştirisi nde (Kritik der Urteilskraft, 1790) zorunluluğun egemen olduğu doğa ile özgürlüğün ilke olduğu iç dünya arasında köprü kurmanın öneminden söz eder. Aynı bakış açısını son yapıtlarından Yetişkinlerin Çatışması ‘nda (Der Streit der Fakultâten, 1798) da koruyarak, felsefenin ne yalnızca birtakım kavramların, görüşlerin bilimi ne de bilimlerin bilimi olduğunu; felsefenin insanı hem doğal haliyle olduğu gibi hem de toplum içinde olması gerektiği gibi her yönüyle ele alan bir insan bilimi olduğunu ileri sürer. Bu nedenle, usun eleştirilmesi, insanın evrendeki yerinin belirlenmesinde en önemli rolü üstlenecektir; çünkü insan tüm kavramların yaratıcısı olarak tüm yaptıklarından sorumlu tutulmalıdır.

Kuramsal felsefesinde Kant, duyarlığımızın ve anlama yetimizin biçimlerinin (Formlarının) birleşmesinden doğarak düşünsel özerkliğimizin belirtisi olacak ilkelerden kuşku duymaz; ancak insan duyarlığınınn sınırlarının ötesindeyken geçerli olan :-) :-):-):-)fızik kavrayışların özerk kaynağı olarak insan usunu gösteren tüm girişimlerin birer yanılsama olduğunun altını koyultarak çizer. Kant pratik felsefesindeyse, hem değerlendirme yaparken hem de eylem karan verirken, tensel eğilimlerin baştan çıkarıcı kışkırtmalarından bağışık biçimde, insan usunun tüm edimlerin dayandığı ilkelerin özerk kaynaklı olduğunu öne sürer.

Fransız Devrimi’nin etkisiyle zamanın Alman aydınları kendilerini birdenbire siyasal sorunların içinde bulur; Kant da bundan payına düşeni alir. Kant’ ın siyaset felsefesinin kilit kavramlarını onun "Bir Yaygın Kanı Üstüne: Kuramda Doğru Olabilir; Ama Bunun Eyleme bir Yararı Yok" ("Über den Gemeinspruch: Das mag in der Theorie richtig sein, taugt aber nicht für die Praxis", 1793), "Sonsuz Barışa Doğru " ("Zum ewigen Frieden", 1797) gibi yazılarında bulmak olanaklıdır. Kant’a göre baskı ancak özgürlüğün engellenmesine ya da ortadan kaldırılmasına karşı uygulandığında, dolayısıyla bireysel hak ve özgürlükler güvence alana alındığında haklıdır.

Kant ‘ın gözünde hükümetler özgürlüğü korumak üzere vardırlar bireyler ise başkalarının özgürlüklerini çiğnemedikleri sürece kendi ereklerini belirleme ve gerçekleştirme hakkına sahiptirler. "Sonsuz Barışa Doğru"da ise Kant, ancak kendi çıkarlarım düşünmeyen yöneticilerin olduğu bir dünya cumhuriyetler federasyonunda savaşların sonunun gelebileceğinin umulabileceğini savlar.

Immanuel Kant 1770 yılında atandığı mantık ve :-) :-):-):-)fizik profesörlüğünden 1797′de emekli olarak Doğa Bilimlerinin :-) :-):-):-)fızik Temel İlkelerinden Fiziğe Geçiş (tamamlayamayacağı bu çalişma için tutulan tüm notlar Opus Postumum adıyla 1936-1938 yıllarında basılacaktır) adını taşıyacak son büyük yapıtını bitirmeye girişir. Bu yapıtında Kant, kuvvet kavramı ile ulamsal çerçeveyi birlikte kullanarak yalnızca en genel mekanik (düzenek bilim) yasalarını türetmekle kalmayacağımızı, bunun yanı sıra maddenin ve onun kuvvetlerinin biçimlerinin en ayrıntılı dökümünü yapabileceğimizi göstermeye çalışır. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde aşkınsal felsefenin en yüksek noktasının, tanrı ile dünyayı "sentetik" biçimde bir ilke alünda birleştiren yer olduğunu savlar.

Kant ‘ın her biri felsefece düşünmenin tarihinde iz bırakan yukarıda anılan yapıtları dışındaki diğer önemli çalışmaları arasında şunlar yer almaktadır:

Arı Usun Eleştirisi � nin (1781) yetkin bir özetini veren Gelecekte Bilim Olarak Çıkabilecek her :-) :-):-):-)fiziğe Prolegomena , 1783); Doğabiliminin :-) :-):-):-)fızik Başlangıcının Temelleri 1786); "Üç Eleştiri"sinin ardından kaleme aldığı Yalnız Usun Temelleri İçinde din.Din (Die Religion innerhalb der Grenzen der blossen Vernunft, 1793);

Francis Bacon

06 Kasım 2007

(1561-1626) Kimi felsefe tarihçilerinin "modern felsefe"yi çoğunluk yapıldığı üzere Descartes ’la değil de kendisiyle başlattıkları, bilimsel deneycilik düşüncesinin . öncülüğünü yapmış İngiliz fılozof ve denemeci. Locke’ tan Hume’a, John Stuart Mill’den Bertrand Russell ‘a uzanan İngiliz deneyciliğinin kurucusu olarak görülen Francis Bacon geniş bir yelpazeye yayılan kuramsal ve yazınsal yapıtlar üretmiştir.

Aslında Bacon bilimleri yeniden düzenlemek amacıyla font color="#336600">Instauratio Magna (Büyük Yenileme) Bacon ‘ın bu tasarısı bilimlerin yeniden bölümlendirilmesini, yeni bir araştırma yöntemini, bilimsel gözlemlerin ve olguların toplanmasını, yeni yöntemin örneklerini ve bu yöntemin uygulamasından doğacak olan yeni felsefenin kendisini açıklamaktan oluşuyordu. Ne var ki Bacon bu dev çalışmanın yalnızca kimi parçalarını tamamlayabilmiştir. (Her ne kadar Bacon bu adı taşıyan bir kitabı 1620 yılında çıkarmışsa da yayımlanan kitap tasarladığı dev yapıtın yalnızca bir taslağı niteliğindeydi.) Bu parçalardan biri olan Bilimlerin Saygınlığı ve Gelişimi (De dignitate et augmentis scientiarum, 1623) adli çalışma İngilizce yazılmış ilk önemli felsefe yapıtı olan Öğrenmenin İlerleyişi ’ nin (The Advancement of Learning, 1605) gözden geçirimiş bir uyarlamasıdır. Tamamlanamayan büyük çalişmanın diğer parçalan arasında Aristotelesçiliğin egemenliğinin sona erdirilmesi gerektiğini savunan Yeni Organon (Novum Organum, 1620) ile kayda değer bir ütopya örneği olan Yeni Atlaııtis (Nova Atlantis, 1627)bulunmaktadır.

Bacon erken modern bilimin başarılarından doğan "yeni" deneyciliğin öncülüğünü yapmıştır. Yetkelere başvurulmasına ve dolayısıyla skolastisizme karşı çıkan Bacon , insanlığa gerekenin bilimsel bir pratiğe dayanan yeni bir tutum ve yöntembilgisi olduğunu düşünür. Bilgiye ulaşmanın amacı her şeyden önce insanlığın iyiliğidir. Bacon tasarladığı bu uygulamalı bilimden dogması gereken toplumsal düzeni, daha doğrusu varmayı umduğu toplum düzenini color="#336600">Yeni Atlantis adli ütopyada betimlemiştir. Doğa bilimlerinin yeniden düzenlenmesi üzerine pek çok deneme yazan Bacon in bu konudaki en önemli çalışması font Yeni Organon ‘ dur. Adını Aristoteles’in "mantık külliyatı"ndan (*Organon) atan Yeni Organon geleneksel bilimsel araştırma yöntemlerinden kopuşun ilk işaretlerini verir. Bu yapıt Bacon in bilimleri yeniden düzenleme girişiminin bir parçası olarak da görülebilir. İki bölümden oluşan Yeni Organon ‘un birinci bölümü tümevarım yöntemine niçin gereksinim duyulduğunu temellendirirken, ikinci bölüm bu yöntemin uygulamaları üzerinde yoğunlaşır. Bacon birinci bölümde kendi zamanında yaygın olarak kabul gören Aristotelesçi a prioıi tümdengelimli yöntemi reddedip insanın anlama yetisini gözlem ve deneyde temellendirmeye girişir. Bacon ‘ın önerdiği seçenek açık bir biçimde a pos teriori tümevanmlı yöntemdir. Bacon’a göre ilkin doğayı deneyler aracıliğıyla gözlemleyip verileri toplamamız, ardından ne bildiğimizi çözümlememiz ve sonunda da ulaştığımız en güvenilir doğrulara göre hareket etmemiz gerekir. Bacon doğaya ilişkin kestirimlerde bulunma ile doğayı yorumlamayı birbirinden ayırır: Kestirimlere inanmak için çok az neden bulunmaktadır; bunlar kolaylıkla ve aceleyle vapılan genellemelerdir. Yorumlar ise şeylere nüfuz etmemizi, onlara yaklaşmamızı olanaklı kılan çeşitli verilere dayanır. Yorumlar her zaman kolaylıkla kabul edilmeseler de açıkçası doğayı açıklamanın en güvenilir yöntemi olarak düşünülmelidirler, Bacon â göre bu "yeni mantık", bu yeni düşünme yolu Aristotelesçi tasımın, örnekleri basit sıralamaya dayanan tümdengelimli mantığının yerini alacaktır. Eski mantıkların, eski düşünme geleneklerinin hiçbiri de doğa yasalarının gerçek bilgisini üretecek yetkinlikte değildir.

Bacon yeni teknolojilerin keşfedilmesine götüren "deneysel denetim" ya da "denetimli deney" aracıliğıyla doğayı egemenliğimiz altına alarak ona müdahale etmemiz gerektiğini düşünmektedir. Ancak doğaya egemen olmak için önce onu iyice tanımak, hangi nedensel yasalarla nasıl işlediğini iyice bir anlamak gerekmektedir: "Bilmek, egemen olmaktır." Ne var ki nedensel yasaların bilgisine ulaşmanın önünde çok iyi bilinen engeller bulunmaktadır İnsan zihni bir- takım boş düşüncelerle, ıvır zıvır kuruntularla dolup taşmaktadır. Bacon doğayı yorumlayarak açıklamaktan çok ona ilişkin acele kestirimlerde bulunmamıza yol açan yanlış kanı ve önyargılara dayali düşünceleri "zihnin putları" (idols of ıhe mind) diye adlandırır. İnsanoğlu doğayı kendi gerçekliği içinde kavrayıp ona yönelik doğru bilgilere ulaşmak istiyorsa, ilk yapması gereken şey, insan zihnine yer etmiş bu "putlar"dan bir an önce kurtulmaktır. Bu "kuruntular"ın kökü kazınmadıkça "doğaya egemen olma" tasarısı ya da ülküsü boş bir hayalden öteye geçemez.

"Putlar kuramı’ Bacon ‘ın insanın dil, gelenek ve imgelem tarafından yaratılan yapıntılara körü körüne bağlanmasının zararli ve yıkıcı etkilerini betimleyen font color="#336600">Yeni Organon adli yapıtında genel bir ideoloji kuramına dönüştürülür. Bacon gerçek bilgiye ulaşma yolunda insan zihnine çeşitli sorunlar çıkaran hatalı akılyürütmelerin kaynağı olarak tanımlayıp genelde yanlış varsayımlar, yanılsamalar, önyargılar, yanliş kanılar ve eğilirrılerden oluştuğunu düşündüğü "zihnin putları’nı dört ayrı öbeğe ayırır:

"Soy putları" (idoln ısibuı) insanın doğasından kaynaklanan, insan soyuna özgü doğal ama yanılma zihinsel önyargılardır. Soy putları duyulara dayalı algıya gözü kapalı güvenme, aşın genelleştirme, hemen sonuca sıçrama ("acele genelleme yanılgısı’), görüşümüzle çelişen kanıtları görmezlikten gelme gibi eğilimleri içerir. İnsanların doğayı insanmerkezci ya da insanbiçimci bir gözle düşünmeye yatkın oluşlarıyla yakmdan bağlantılı olan bu putlar, doğayı olduğu gibi görmemizi engeller doğanın amaçlarıyla insanlığın amaçlarım birbirine karıştırmamıza yol açar.

Adını Platon’un "*mağara benzetmesi"nden alan"mağara putları" ise tek tek bireylere özgü egilimlerden oluşur. Bireyler kişisel alişkanliklarından ve dolayısıyla önyargılarından etkilenmeye yatkındırlar. Bireyler çevre, eğitim, toplumsal ilişkiler ve biraz da okumalarından edindikleri davranış kalıplarına dayanan kanılar oluşturmaya sonuna dek açıklarlar. Böyle olunca da her birey doğaya kendi küçük penceresinden baktığından doğanın bütününü ıskalar.

Bacon ‘ın dile çıkmazcasına yerleştiğinden ötürü zihnin putlarının en tehlikelisi olarak gördüğü "çarşı putları’ (:dolfoıi), soyut ve anlamları muğlak sözcüklerin kullanılışından kaynaklanır. Kimi sözcükler-anlamlı oldukları düşünülse de- gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmayan, varolmayan şeyleri temsil ederken, kimi sözcükler de gerçek, varolan şeyleri adlandırmalarına karşın kafa karıştıracak ölçüde karmakarışık tanımlanıp kullanılmaktadırlar. Sonuçta, belirli bir düşünceyi aktarmak için yanliş sözcük ya da sözcükler seçilirse, sözdağarı dayanaksız temeller üzerine kurulursa, ifade edilen düşünce de yanliş olmaya yazgıli olur.

nın sonuncusu "tiyatro putları" ise eski öğretilere gönüllü kulluk etmekten, sırf yıllarca benimsendiklerinden ötürü basmakalıp kuramları olurlamaktan, her türden düşünsel yetkeye sorgusuz sualsiz boyun eğmekten oluşan önyargılar yumağıdır.

Aslında tüm bu dogmalar yıgınının sahip olduğu tek özellik ustaki sözel inşalar olmalarıdır. Oysa ki gerçek bilgi edinme süreci sözcükleri ustalıkla kullanmaya değil, doga yasalarının keşfıne dayanır. Görüldüğü üzere, Bacon zihnin tüm putlarının deneye dayanmayan düşüncelerden kaynaklandığını, zihnin ancak derinlerine işleyen kendi yarattığı putlardan kurtulduğunda doğa yasalarının deneye dayanan bilgisini araştırmak için kendisini özgür kılacağım öne sürer. Bacon ‘ın başlattıgı çizgide, zihnin putlarının yerle bir edilmesi tasarısı, Nietzsche’ nin Putların Alacakaranlığı nda Bacon Sokrates ve Kant ‘a yönelik eleştirilerinde; Bacon Marx ve diğer toplum eleştiricilerinin toplumsal ve ekonomik yapıları gizemlerinden arındırma çabalarında; son çözümlemede insanlara gerçekte varolmayan ama insanlar üzerinde gücü olan şeylere düşkünlüklerinden kurulmalarına yardım etmede felsefece önemini korumuştur.

Bacon Yeni Organon ‘un ikinci bölümünde yönteminin olguların toplanmasına yönelik bölümünü açıklamaya girişir. Bilindiği üzere Bacon Aristoteles bilimin öncelikle bir görüngünün nedeninin keşfedilmesini içerdiğini ileri sürer. 6rneğin sıcakliğın doğasını anlamak için sıcakliğın nedenlerini bulmaliyızdır. Aristoteles ‘e göre bu süreç sıcaklığın dört nedeninin -biçimsel, maddesel, etkin ve ereksel- belirlenmesini içerir. Bacon , Aristoteles’in tümdengelimci tasımcılığı reddetse de bilimi nedenlerin ve özellikle de biçimsel nedenlerin keşfedilmesi olarak gördüğünden bu noktada Aristoteles’i izler. Bacon ‘a göre bir şeyin biçimsel nedenleri onun fıziksel nitelikleridir. Şeyler, bu nitelikleri nedeniyle varoldukları biçimdedirler. Örneğin, sıcaklığın biçimi ("formu parçacıkların düzensiz hareketinden kaynaklanır; sacaklığın biçimini keşfederek sıcaklığın bilimsel doğasını ortaya çıkarırız. Bacon bir şeyin biçiminin bir dizi bilimsel yöntemin kuralları aracığıyla ortaya çıkarılabileceğini öne sürer. Bacon özgün tümevarımcı yöntembilgisini varlık çizelgesi (tabula praesentıae), yokluk çizelgesi (tabula absentiae derece çizelgesinden (tabula graduum) oluşan üç basamaklı bir karşılaştırılabilir örnekler çizelgesinde temellendirir.

Varlık çizelgesi benzer görüngülerin ve bu görüngülerin ortak durumlarının incelenmesini içerir. Sözgelimi, sıcaklığa ilişkin biçimleri anlamak için bütün sıcak şeyler incelenir ve hangi durumların ortak olduğu görülür. Yokluk çizelgesi, bulunmayış ya da olmayış tablosu benzer görüngülerin ortak olmayan durumlarının incelenmesini içerir. Nitekim sıcaklığı anlamak için öncelikle soğuk şeyler çizelgesini incelememiz ve yoğunluk gibi sıcaklığın oluşmasıyla ilişkisiz olan özelliklerini ayırt etmemiz gerekir. Derece çizelgesi ya da ölçütler tablosu ise bir durumu değişen derecelerde içeren görüngülerin incelenmesini içerir. Bu görüngüler her biri kendi içinde farklı dereceler alabilen birden fazla durumu da barındırabilir. Örneğin sıcaklığı anlamamız için farkli sıcaklıktaki şeyleri gözlemlememiz ve parçacıkların düzensiz hareketlerindeki değişen hızları gibi değişen derecelerde hangi durumların ortaya çıktığına dikkat etmemiz gerekir. Böylelikle, bu üç aşamali işlemden sonra, karşılaştırılabilir bir örnekler çizelgesi oluşturarak yoğunluk gibi ilişkisiz özellikleri eler ve parçacıkların düzensiz hareketleri gibi temel özellikleri tam olarak belirleriz. Bacon’a göre bu yöntem tümevarımın en doğru biçimidir. Bacon her üç çizelge için sınırsız sayıda örneği inceleyemeyeceğimizi kabul eder ve incelemeyi belirli bir noktada durdurarak örnekleri bütünüyle ele almamız gerektiğini belirtir. Bacon’ın önerdiği tümevarım yöntemi günümüzde kullanılan tümevarım yön- temiyle karşılaştırıldığında epey bir sorun barındırsa da Bacon’ın ortada bir "yöntem sorunu" olduğunu düşünüp bunu çözmeye uğraşması bile başlı başına kayda değer bir çabadır -ki bu çaba aynı zamanda "modern felsefe"nin doğumunu da muştulamaktadır. Bacon ‘ın font color="#336600">Denemeleri (Essays, 1597 ise ayrı bir önem taşımaktadır. Bilim için, doğanın bilgisine ulaşmak için tasarladığı yöntemini geliştirirken insan ilişkilerini de göz ardı etmeyen Bacon, Denemeler ‘de insanın davranış ve güdülerini inceleyip genellemelere varır. İçerdiği dilin güzelliğinden ve taşıdığı bilgelikten ötürü Denemeler her dönem okuyucu kitlelerini kendisine çekmiştir

Thales

06 Kasım 2007

Bilimsel düşüncenin göreli olarak en arınmış biçimiyle ilkin Miletli Thales’de ortaya çıktığını görüyoruz. Thales, dar anlamıyla felsefe tarihinin başında bulunan düşünürdür. Onun için Yunan felsefesi- dolayısıyla da bu felsefeye dayanan Batı kültür çevresinin felsefesi – Thales ile başlatılır. Nitekim Aristoteles de, :-) :-):-):-)fizik’indeki sözü geçen felsefe tarihi taslağında,ilk filozof olarak Thales’i ele alır.

Thales’in hayatı ve felsefesi üzerine bildiklerimiz hem az hem de pek güvenilir değil.Thebai’den İonia’ya gelmiş bir ailedenmiş. Ünlü Atinalı kanun koyucu Solon ile Lidya Kralı Kroisos’un çağdaşı.Aşağı- yukarı 625- 545 yılları arasında yaşamış olduğu sanılıyor.585 yılındaki güneş tutulmasını önceden hesaplayıp haber vermiş.Mısır’da bulunduğu söyleniyorsa da, pek belli değil.Yalnız Mısırlıların geometrisinden çok şey bildiği anlaşılıyor.Aristoteles’ten öğreniyoruz ki, Thales suyu,sıvı olanı, arkhe, yani her şeyin başı, kökü, ilkesi sayıyormuş.Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer, yine suya döner.Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde, sonsuz Okeanos’ta yüzer.

Thales’in öğretisi, kolayca görülebileceği gibi, mythos ile büsbütün ilgisiz değil.Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (Okyanus)tanrılar ile insanların babasıdır.Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu damythos’un etkisini göstermektedir. Öğretisine mythos böylesine karıştığına göre, Thales’e neden “felsefenin babası” deniyor? Onu “felsefenin babası”yapan, doğu görüşünü deneylere ve bu deneyleri düşünce ile işlemeye dayatmak istemesi, buna girişmesidir.

Doğayı açıklamak için girişilen en eski denemelere – soyut olarak dile getirilmemiş olsa bile- belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir; bu da: “ Hiç’ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir (Aristoteles, bunu haklı olarak belirtiyor) Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilknedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da, kendi kendisiyle özdeş kalan, kalıcı olan bir ana maddedir,arkhe’dir. Thales’in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan su’dur.Suya anamadde (arkhe) deniyor, her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan, bu anamaddeden çıktığı için de, ondan kurulmuştur.

Martin Heidegger

06 Kasım 2007

Kierkegaard

Kierkegaard , Soren Aabye (1813-1855) Düşünceleriyle varoluşçu felsefenin biçimlenmesinde çok büyük bir yeri bulunan Danimarkalı Filozof, din düşünürü, toplum eleştirmeni, yazınsal ironi ustası. Yapıtlarının felsefenin geleneksel sınırlarını epey bir zorlaması, tanrıbilim, ruh- bilim, yazın eleştirisi, kurmaca yazın gibi pek çok alanda da kendisinden sık sık söz edilmesine yol açmıştır. Kierkegaard’ın bütün bu farklı söylem alanlarında etkileri bulunan bir düşünce geliştirebilmiş olmasının altında hiç kuşkusuz filozofun mevcut Hıristiyanlığın yozlaşmış karakteri karşısında Hıristiyan inancının baştan sona yenilenmesi gereğine duyduğu sarsılmaz inanç yatmaktadır. Bu anlamda öteki alanlara yaptığı katkılar bir yana, Kierkegaard özgün düşünceleriyle hem din felsefesinin hem de tanrıbilimin geleceğine yaşamsal değerde katkılarda bulunmuştur.

Varoluşçuluğun en önemli kurucularından biri olarak gösterilen Kierkegaard, dönemin yükselen değerleri Hegelcilik ile Alman Romantizmi’ne yönelttiği eleştirilerle, modernizmin gelişimine getirdiği açımlamalarla, deneysel içerikli yazın denemeleriyle, kutsal kitaptaki betilere getirdiği canlı betimlemelerle, dönemin Danimarka Kilisesi’ni ağır bir dille yeren yazılarıyla, gerçek Hıristiyan inancını çözümleyip yeniden canlandırma çabasıyla ve felsefe sorunlarının bambaşka bir gözle görülmelerine olanak sağlayan yarattığı yeni kavramlarla da bir o denli önemlidir.

Kierkegaard’ın düşüncelerinin, pek çok başka filozofla karşılaştırıldığında, daha ilk bakışta yaşamıyla daha bir yakından ilintili olduğu görülür. Nitekim Hegelciliğe yönelttiği eleştirilerin kaynağında da Hegel’ın geliştirdiği düşünce dizgesinin, bu dizgenin büyüsüne kapılan izleyicilerini yaşamın kendisinden bütünüyle uzaklaştırıyor olması vardır. Varoluşçu denebilecek bu eleştirinin, açımlandığında, bir filozofun yaşamı ile düşünceleri nasıl birbiriyle çelişebilir sorusunun öne çıkarılmasından oluştuğu görülür. Kierkegaard bu bağlamda eleştirisinin yapısını, büyük ölçüde “filozofları ortaya koydukları düşünsel yaratılarla değil yaşamlarıyla değerlendirmek gerekir” yollu Eski Yunan savsözü üstüne kurmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Kierkegaard’a göre Hıristiyan ülküsü çok daha anlamlıdır çünkü bireyin bütün varoluşu bir yaratı olarak Tanrı tarafından değerlendirilecektir. Kuşkusuz bir düşünürün ortaya koyduğu yapıtlar onun varoluşunu değerlendirmede önemlidir. Ne var ki Kierkegaard açısından bu onun bütün varoluşunu tüketmez; ancak belli bir bölümüne karşılık gelir.

Bu anlamda Kierkegaard’ın düşüncelerinin hemen her yerinde yaşamında başından geçen olayların izleriyle karşılaşmak olanaklıdır. Bu anlamda annesiyle, babasıyla, uzatmalı nişanlisı Regine Olsen ile yaşadıkları Kierkegaard’ın felsefesinde hep başköşededir.

Kierkegaard’ın pek çok yapıtındaki temel sorunsal, mevcut Hıristiyanlık durumu içerisinde nasıl Hıristiyan olunacağıdır. İyi eğitim almış bir kimse için bu sorunun yanıtı çok daha güçtür; çünkü varolan eğitim ve kültür kurumları bireylere kendilerine özgü kimliklerini keşfetme olanağı tanımaktan çok onları sürünün tektip kişileri olarak yeniden üretmektedir. Kierkegaard’ın gözünde bu sorun Danimarka’nın feodal toplumdan kapitalist topluma çok hızlı bir biçimde geçmesinin doğal bir sonucudur. Kierkegaard’a göre böyle bir toplumsal bağlamda kişinin kim ise o olmasının önünde iki büyük engel vardır. Bunlardan ilki varolan toplumsal kimliklerin olağandışı derecede akışkan olmalarıyken, ikincisi kişileri baştan normalleştiren, düzmece bireyler üretme üzerine kurulmuş kurumların varlığıdır.

Böyle bir toplumsal bağlamda yaşanan bu derin sorunsal karşısında Kierkegaard, tektip kimlikler üretmeyecek bir iletişim biçimi oluşturmanın ne denli gerekli olduğu düşüncesinden yola koyulmuştur. Bunun için kişilerin kendi öz kaynaklarına geri dönebilecekleri, kendi varoluş seçimleri için sorumluluk üstlenebilecekleri, kendilerine dayatılan toplumsal kimlikler dışında gerçekten kendileri olabilecekleri çok özel bir retorik geliştirmiştir. Bu retoriği geliştirirken Kierkegaard, baştan sorgulanmaksızın doğru diye görülerek geleneksel kültür yoluyla taşınan bilgi savla ona karşı önü alanamaz bir ironi ile savaşan Sokrates’ten çok büyük esinler almıştır.

Nitekim Sokrates’e Aralıksız Göndermelerle İroni Kavramı Üzerine başlığını taşıyan 1841 tarihli doktora tezinde Kierkegaard, Sokrates’in ironiyi söyleştiği kimselerin kendi öznelliklerini yine kendilerinin doğurmalarını kolaylaştırmak için kullandığım savlamaktadır. Böylelikle Sokrates yönelttiği ironi dolu sorularla konuştuğu kimseleri bildiklerini sandıkları kanıları bırakıp kendileri için düşünmeye başlamaya, kendi bilgi savlarının sorumluluğunu almaya özendirmiştir.

Kierkegaard yazılarında “ıroni”, “parodi”, “taşlama” gibi yazınsal teknikler yoluyla yerleşik bilgi ve değer kalıplarını kırmaya çalışır. Kierkegaard’ın düşüncesinin temelinde kendi ıçinde diyalekıik bir sıra izleyen üç aşamalı bir varoluş anlayışı yarmaktadır. Bunlardan ilki ”estetik aşama”, ikıncisi “etik aşama” ve en sonda yer alan da “dinsel aşama”dır. Bu üç aşamadan her bırınin aynı zamanda “estetik”, “etik” ve “din” olmak uzere Kierkegaard felsefesinin üç ayrı bölümünü oluşturduğu söylenebilir.

“Estetik varoluş aşaması” nın en belirleyici özellikleri duyu deneyine daima, gerçeklik yerine olanaklılığın yeğlenmesi, bölük pörçük bir öznenin yaşadığı bölük pörçük deneyimler, ironi ile kuşkuculuğun yoksayıcı kullanımı ve elden geldiğince cansıkıntısından kaçıştır. Kierkegaard’ın başyapıtı sayılan Ya/Ya Da:Yaşamdan Bir Kesit ’in (Enren-Eller: Et Livs Fragment, 1843) ilk cildinde estetik aşamaya simgeleyen “estet” karakteri, ironik bir yolla Alman romantizminin resmini çizdiği gibi Don Juan’dan Ahas verus’a (Serseri Yahudi), ondan da Faust’a değin tarihin çeşitli karakterlerine açık göndermelerde bulunmaktadır. Söz konusu yapıtın “Baştan Çıkarıcının Günlüğü” (‘Forforens Dagbog”) başlığını taşıyan en son bölümcesinde, baştan çıkatma eyleminin kendisinden çok baştan çıkarma olanağını tasarlayıp bir düzen uyarınca uygulamaktan duyusal haz alan kimse olarak “estet” karakteri en olgun biçimine kavuşur.

Estet’in yaşamdaki temel amacı insanları ve durumları güdümleyip yönlendirerek bunun doğurduğu etkileri kendi dikizci zihniyle seyredip haz almaktır. Kierkegaard’a göre, estetik bakış gündelik yaşamın sıradanlığını hangi araçla olursa olsun şiirselleştirme yetisi taşıyan bir bakıştır. Düşünümcü estet, kimileyin salt belli bölümlerini okurken geliştirdiği oyunlarla sıkıcı bir kitabı ilginç kılabilir, kimileyin de karşı tarafın sıkıcılığını onu kızdırarak, sonra da karşısına geçip kızdırmasının ondaki etkilerini seyrederek keyifli hale getirebilir. Bu anlamda ester kurnazca oyunlar tasarlayarak, ironiler geliştirerek, kendi imgelemiyle dünyayı kendi imgesine göre yeniden yaratma becerisi olan kimsedir. Bütün bunları yaparken, estet’ın yaşamının başlıca güdülenimi sıkıcı olanı ilginç kılmaktır. Bu tür bır estetizm anlayışına ilk bakışta sorumluluk almaktan kaçmayı özendiren bir anlayış ya da gerçeklikle fantezileri karıştıran yanılsama üstüne kurulu bir yaşama biçimi olarak etik konumdan bir takım eleştiriler yöneltmek olanaklı gibi görünse de Kıerkegaard etik ya da dinsel aşamalar adına estetik aşamayı bütünüyle ortadan kaldırmayı asla düşünmemiştir. Nitekim Kierkegaard estetik ile etik aşamalar arasındaki diyalektiğimsi ilişkiyi bir bireşimle dinsel aşamada bir birlerine ustalıkla kaynaştırmaktadır.

Varoluşun ıkıncı aşamasına karşılık gelen “etik varoluş aşaması”

ile anlatılmak isteneni kavramaya Kierkegaard için etik teriminin tek bir anlama gelmediği belirtlerek başlanabilir. Bu anlamda etiğin Kierkegaard’a göre iki ayrı anlamı söz konusudur:

(i) daha yüksek bır aşama olan “dinsel aşama” ile sınırlandırılmış varoluş aşaması;

(ii) dinsel bir yaşam sürdürulürken dahi edinılmesı olanaklı bir yaşam görüşü.

Ilk anlamıyla etik daha çok “evrensel “ olduğu düşünülen değerlere, daha açık söylenirse toplumsal normlara karşılık gelmektedir. Buna göre toplumsal normlar insan eylemlerini yargılamak için başvurulan en üst makamdır. Nitekim Agamennon da sırf Yunan törelerini yerine getirmek amacıyla kızını tanrılara kurban etmiştir. Kierkegaard’ın Ibrahim ile Ishak’ın öyküsünü diyalektik lirik bir dille yeniden yazdığı Korku ile Titreme (Frygt og Baeyen: Dialektisk Lyrik af Johannes de Silentio, 1843) de özünde aynı konuyu işlemektedir.

Ancak yapıtın temel amacı Ibrahim’in canı gibi sevdiği oğlu Ishak’ı toplumsal normlar öyle dediği için değil Tanrı’nın buyruğu gereği kurban etmek zorunda oluşunun tanıtlanmasıdır. Ancak Kierkegaard’a göre dinsel buyrukla karşılaşmak için kişinin öncelikle etik buyruklarla yüzleşmesi zorunludur. Kişinin imgelemle, olanaklarla, duyularla biçimlenen estet yaşam biçiminin dışına çıkabilmesi için bir bağıtta bulunması gerekmektedir. Estet’in etik olanı seçmesi zorunludur bu bağıtın kurulabil mesi için. Kierkegaard’ın dinsel bakış açısına göre iyi ile kötü arasındaki ayrım toplumsal normlar üzerine değil, bütünüyle tanrı üzerine kuruludur. Ancak yine de, Johannes de Silentio’nun Ibrahim’in durumu için ileri sürdüğü gibi, Tanrı toplumsal normlar uyarınca bir etik bağıt talep ediyor düşüncesiyle etik aşamada kalarak yaşamak da olanaklıdır. Bu Kierkegaard’ın anlayışında etiğin taşıdığı ikinci anlama karşılık gelmektedir.

“Dinsel varoluş aşaması” na gelince, Kierkegaard her şeyden önce kendisini bir din ozanı olarak tanımlamıştır. Yapıtlarıyla temelde gerçekleştirmeye çalıştığı okurlarının Hıristiyan dininin gerçek özüne dörımelerini sağlamaktır. Dönülmesini istediği Hıristiyanlık türü, günah, suç, acılara kadanma, bireysel sorumluluk gibi ağır değerlerin ya da bedellerin sonuna dek yaşanmasından geçmektedir. Bu anlamda sahici Hıristiyan inanışı Kierkegaard’a göre kesinlikle Kilise’nin dogmalarını peşinen kabullenen bir sürü inanışı değildir. Böyle bir inanış her zaman için kişinin öznel tutkusuyla ilgili bir yaşam biçimi gerektirdiğinden Tanrı adına bile olsa araya ne bir dünyevi kurumun ne de bir başka öznenin girmesine izin vardır.

İnanç Kierkegaard için insanın mutlaka gerçekleştirmesi gereken bir varoluş ödevidir; çünkü ancak inanç temelinde bireyin tam anlamıyla kendisi olarak yaşayabilmesi olanaklıdır. Böyle bir kendilik Tanrı’nın sonsuzluk olarak değerlendireceği bir yaşam yapı tıdır; çünkü en büyük yapıt kayıtsız şartsız inanç üzerine kurulmuş yaşamdır.

Bu nedenle Kierkegaard’ın gözünde, bireyi altından kalkılması son derece güç bir sorumluluk beklemektedir. Bengisel anlamda kurtulmayı da köle kalmaya devam etmeyi de alacağı kararlarla, yapacağı varoluşsal seçimlerle belirleyecek o lan insanın kendisinden başkası değildir. Bu son derece ağır varoluş sorumluluğu karşısında, özellikle varoluş seçimleri ön cesinde bireyi kuşatan en derin duygu “kaygı”dır (angest). Kierkegaard için kaygı gibi temel bir insanlık duygusu iki yönlü bir duygudur. Ilk yönünü kişinin bengiselliği yaşamasından duyduğu kaygı oluştururken, ikinci yönünü kişinin kendi özgürlüğünü seçiyor olmasından duyduğu kaygı biçimlendirmektedir. Varoluş seçimi zaman ile sonsuzluğun kesiştiği anda meydana gelir; birey zamana konu bir seçimde bulunarak sonsuzluğa geçmiş olur.

Buna karşı inanç seçimi tam olarak bu biçimde gerçekleşmez. İnancın sürekli olurlıınarak yenilenmesi, Kierkegaard’ın deyişiyle “yinelenmesi”, inanca özel bir seçim yordamıdır. Kişinin kendi olmaktaliğı tam olarak bu yi nelemeye dayalıdır ama kişi bu yinele meden güçlü çıkmıyorsa kendiliğini çö kertecek bir umutsuzluk içinde bulacaktır kendisini. Bu güçsüzlük durumuna düşmemek için kişinin sürekli olarak i nancını yenileyerek güç toplaması ge rekmektedir. Buaçıdan bakıldığında, Ki erkegaard’a göre kişinin kendiliği ile Tanrı arasında dua yoluyla ya da mantıksal bir inanç dizgesi aracılığıyla (Katolik din yorumunda ya da Hegelcilik’te olduğu üzere) bir ilişki kurulması söz konusu değildir. Tanrı ile kişi arasındaki ilişki yalnızca bireyin inancımn yinelenmesiyle kurulmaktadır. İnancın yinelenmesi ben’in kendisiyle kendisi olarak ilişkiye geçerek güçlenmesine olanak sağlayacak tır. Daha açık söylemek gerekirse Kierkegaard için ben, inancın yinelenmesiyle özdeştir; kişi ben’ini ancak inancını yineleyerek kurabilmektedir.

Kierkegaard’ın hemen bütün yazılarında kendisini gösteren değişmez arayışlardan biri de “saçma” (absurd) tasarımına yönelik çözümlemelerinde kendisini göstermektedir. Saçma yoluyla insan en temel varoluş kararlarını alabilmekte, ancak alınan bu kararlardan son ra bile saçma tekrar tekrar insanın karşı sına çıkmayı sürdürmektedir. Bu anlam da Kierkegaard’ın saçma için verdiği örneklerin, saçmanın doğasına ilişkin aydınlatıcı değerleri vardır.

Ibrahim’in oğlu İshak’ı Tanrı’ya kurban etme kararı alışı, Kierkegaard’ın Regine ile nişan attıktan sonra yeniden biraraya gelme umudunu canlı tutması, hep saçma olanın kendisini açığa vurduğu yerlerdir.

Kierkegaard’ın düşüncesine göre inanç her zaman için Tanrı’ya karşı günah işlemiş olunduğunun, yanlış işler yapıldığının farkına varılmasıyla başlar. Insanın hep günah işliyor olduğunu görmesi Tanrı tarafından insana verilmiş inanan temel koşuludur. Bu anlamda günah kavramı, dolayısıyla da işlenen günahlar yalnızca insana özgü zayıflıkların bir sonucu değildir. Kierkegaard bu anlamda açıklıkla günahın kökeninde aşkın bir kaynağın bulunması gerektiğini ileri surer.

Kişinin günahkar Olduğunu görmesi demek, kendisine karşı günah işlenen bir yüce varlığın bulunduğunu görmesi demektir. Buna bağlı olarak insan bu günahların bedelini yaşamı içinde sürekli olarak saçmayla karşılaşarak, saçma eylemlerde bulunarak, bu eylemlerden sonra saçmaliğı deneyimleyerek bir tür kefaret olarak ödemektedir. Kierkegaard’ın saçma tasanmı Sartre’dan Camus’ ya, Heidegger’den Merleau-Ponty’e değin dinsel çağrışımlarından arındırılmış biçimiyle XX. yüzyılın pek çok varoluşçu düşünür ve yazarını derinden etkilemiştir.

Kierkegaard çoğu felsefe çevresinde siyaset dışı bir düşünür olarak bilinmesine karşın, yaşamı boyunca Danimarka Kilisesi, yaşadığı kültürün değerleri ve zamanının toplumsal durumu üstüne yazdığı yazılarda takındığı tutumun çok belirgin siyasal içerimleri olduğu açıktır. Sözgelimi Kierkegaard’ın daha ilk yazılarından biri, kadın özgürleşim hareketine karşı açılmış bir polemik olma doğası taşır. Bu polemiğin başlıca nedeni karşı tarafın Kilise’nin yozlaşan değerlerini günün değerlerine uyum sağlama ki lığı altında yutturması olsa da bir diğer önemli neden de dönemin aydın çevrelerinin özgürlükçü savunıılarına yer etmiş inançsızlığa duyulan derin kuşkudur.

Kierkegaard’ın kültür siyaseti bağlamında sürekli üzerinde durduğu konulardarı biri hiç kuşkusuz Hegel felsefesinin Danimarka sınırlarından içeriye hızla girişinden duyulan ralhatsızlıkta kendisini göstermektedir. Kierkegaard’ ın Hegel ile sorunu doğrudan düşünceleriyle ilintili değildir. Nitekim felsefesini yalnızca bir düşünce deneyi olarak alacaksak Hegel’in gelmiş geçmiş en önemli düşünürlerden biri olduğunu söyleyen Kierkegaard’ın asıl sorun olarak gördüğü Hegelcilik’tir. Kierkegaard’ın Hegelciliğin altını oymak için izlediği temel taktik bütün bir Hegel felsefesinin kapsamh bir parodisini sunmaktır. Ya! Ya Da ’dan başlayarak Bilimsel Olmayan Eklentiyi Sonlandrırken’e (Afsluttende uvidenskabelig Eftersknift, 1846) kadar Kierkegaard, okuru bilgiye götürmek yerine ondan uzaklaştırma amacıyla tasarlanmış bir biçimde Hegelci diyalektiği tersyüz etme uğraşı içindedir.

Ne var ki Kierkegaard’ın siyasal ve toplumsal birdüşünür olarak değerinin farkına ancak ölümünden sonra varılabilmiştir. Kierkegaard’ın toplumsal gerçekçiliği, yaşa nan sorunlara ilişkin derin ruhbiimsel ve felsefı çözümlemeleri, bu sorunların nedenlerine ve çözümlerine yönelik sap tamaları ilerleyen yıllarla birlikte kendi sini çeşitli düşünürlerin yapıtlarında açıklıkla duyuracaktır. Sözgelimi Kierkegaard’ın yazılarının Almanca’ya çevrilmesiyle birlikte Heidegger’in başyapıtı Varlık ile Zaman’ı yazarken Kierkegaard’ın büyük ölçüde etkisi altına girdiği açıktır —her ne kadar Heidegger onun adını bu bağlamda her nedense anma gereği duymamış olsa da. Özellilde XX. yüzyılın ikinci yarısında Nietzsche ile Kierkegaard, kokuşan kültürel kurumlara, yozlaşan toplumsal değerlere, Hıristiyanlığın yaşamı olumsuzlayan öğretilerine açtıkları amansız savaşla felsefe gündeminde başköşeyi tutmaktadırlar.

Hemen her yapının başka başka imzalarla, farklı takma adlarla yayımlayan Kierkegaard’ın diğer önemli yapıtları şunlardıc Gjentagelsen ( Yineleme , 1844); Begrebet Angest ( Kaygı Kavramı , 1844); Stadier paa Livets Vej ( Yaşam Yolunun Uğrakları , 1845) ve Sygdommen til Doden (Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, 1849).

Sokrates

06 Kasım 2007

Sokrates Sofistlere karşı koyanların başında yer alan, İlkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Sokrates, Sofistlere karşı koyar, ama onlarla birleştiği yönleri de vardır. Çünkü Sokrates de, Sofistler gibi, gelenek ve törelerin oluşturduğu ölçüler üzerinde düşünmeyi kendisine ilke yapmıştır.

Sokrates 469 yılında Atina’da doğmuştur. Heykeltıraş Sophroniskos ile ebe Phainerete’nin oğlu. Kendisi ve yurttaşlarını ciddi olarak incelemeyi, ahlakça olgunlaşmak için durmadan çalışmayı, hayatının hep ödevi sayacaktır. O da, Sofistler gibi, başlıca, insan hayatının pratik sorunlarıyla ilgilenmiştir. Ancak, Sofistler utilitaristtiler, yalnız yararı göz önünde bulunduruyorlardı. Sokrates ise bu soruna gerçek, derin bir ahlaki ciddiyetle yönelir.Onun gerek sessiz, sürekli felsefi düşünmeleri, gerekse Atina’daki orijinal çalışmaları böyle bir anlayışla beslenmişlerdir. Kendisi bir çığıra, bir okula bağlı olmadığı gibi, bir çığır da kurmaya kalkışmamıştır. Ortalıkta, çarşıda –pazarda dolaşır, karşısına çıkanlarla konuşmaya çalışırdı. Bunu da, insanları, hayatlarının anlam ve amaçları bakımından düşünmeye, aydınlanmaya kımıldatmak, onlarda bu isteği uyandırmak için yapardı. Sokrates felsefesini, dünya görüşünü bu yolla yaymıştır: bir şey yazmamıştır. Sokrates 70 yaşında iken “gençliği baştan çıkarmak ve Atina’ya yeni Tanrılar getirmeye kalkışmak” ile suçlandırılıp mahkemeye verilmiştir. Onu suçlayanlar, anlayışsızlıklarından, düşünceleri ayırt etmeyi bilmediklerinden, Sokrates’i Sofist sayıyorlardı. Hayata yol gösteren değer ve ölçülere körükörüne inanmayıp bunları akılla bulmak isteyişinde, bu tutumunda Sokrates Sofistlerle ortaktı. Ama onun Sofistlerle bundan sonraki temelli ayrılığını, yobaz gelenekçiler ayıramayacak durumda idiler. Sokrates hafif bir ceza ile kurtulabilirdi; ama boyun eğmek bilmeyen onuru yüzünden yargıçları kızdırıp ölüm cezasına çarptırılmıştır. Tutukevinden de kaçmayı ret etmiş ve 399 yılının mayısında zehir içerek ölmüştür.

Sofislerin bilgi anlayışı, her bakımdan, tek kişiyi kanılarında bir relativizme götürmüştü. Sokrates’in ise göz önünde bulundurduğu ; sağlam, herkes için geçerli olan bir bilgiye varmaktır. O, doxa (sanı)nın karşısına episteme (bilgi) yi koyar. Yalnız episteme hazır, hemen öğrenilebilecek, öğretimle hemen bildirileverilecek bir şey değildir, tersine; birlikte çalışarak, uğraşılarak varılacak bir amaçtır. Onun için Sokrates, Sofistlerin yaptığı gibi, öğretimle bilgileri edindirmeye kalkışmaz, çevresindekilerle doğru’yu birlikte aramaya çalışır. Din-gelenek otoritesine gözü kapalı bağlanmamada Sokrates Sofistlerle bir düşünüyor. Ancak, Sokrates’in akla, düşüncenin objektif değerine, bireylerin üstünde bir normun bulunduğuna sarsılmaz bir inancı var. Onu Sofistlerden kesin olarak ayıran da bu inancıdır. Onun kendine özgü öğretme ve araştırma yöntemi olan dialog (konuşma) da bu inanca dayanır. Konuşma’da düşünceler ortaya konur, bunlar karşılıklı olarak eleştirilir, böylece de herkesin kabul edeceği şeye varılmak istenir. Sofisler düşünceleri meydan getiren psikolojik mekanizmayı inceliyorlardı. Sokrates ise, doğru’yu belirleyen aklın bir yasası olduğuna inanır ve çevresindekilerle işbirliği yaparak bu doğru’yu araştırır. “Ben bir şey bilmiyorum” ya da “Bir şey bilmediğimi biliyorum” derken de göz önünde bulundurduğu bu. Onun için bunları bir şüphecilik diye anlamamalıdır.

Sokrates, Sofist – Sophistes , bilgici –değil, filozof – philosophos, bilgisever –olduğunu söyler; bilgiyi elde bulundurduğuna değil, onu sevip aradığına inanır; kendisi kendini bildiği gibi, kendilerini bilmelerini (“kendini bil!”) başkalarından da ister. Araştırmanın (dialogun) dış şeması şöyledir: Konuşmaya başlarken Sokrates, hep kendisinin bir şey bilmediğini söyler. Karşısındaki de, tersine, hep bilgisine pek güvenmektedir, ama ileri sürdükleri de hep pek derme çatma şeylerdir. İşte Sokrates’in ünlü ironie’si (alayı) bu karşıtlık içinde belirir. Bundan sonra da Sokrates, konuştuğu kimsede doğru^yu meydana çıkarmaya girişir; onun deyişiyle: Ruhta uyku halinde bulunan düşünceleri “doğurtmaya” uğraşır. Bu sanatına da, annesinin ebeliğine bir anıştırma olarak, maieutike (doğum yardımcılığı, ebelik) adını veriyor. Bu tekniğin temelinde, disiplinli, sıkı bir düşünme ile” doğru”nun bulunabileceğine bir inanma gizlidir; ruhta saklı doğrular var; bunlar herkes için ortak olan doğrulardır; bunlar, sorup soruşturma ile, üzerlerinde durup düşünme ile yukarıya çıkarılabilir, bilinir bir hale getirilebilirler.

Sokrates’e göre, bilimsel çalışmanın amacı, duyularla edinilen tek tek algılar değil, kavramdır. Onun için, Sokrates hep, kavramın belirlenmesi, sınırının çizilip gösterilmesi olan tanım’a (horismos, definito) varmaya çalışır.

Sokrates’in kullandığı yöntem, tüme –varım (epagoge, inductio) yöntemidir. Aristoteles, Sokrates’i bu yöntemin bulucusu diye gösterir. Ancak, Sokrates gelişigüzel bir araya getirilmiş tek tek haller arasında bir karşılaştırma yaptığı için, tam bir tümevarım yöntemi geliştirdiği söylenemez.

Sokrates bu yöntemini, tıpku Sofistler gibi , sadece insan hayatının sorunlarına uygulamıştır. Onu “doğru bir yaşayış nedir, hangisidir?” sorusundan başkası ilgilendirmemiştir. Doğa felsefesiyle hiç uğraşmamıştır; kavramsal doğru’yu araması da yalnız ahlaki kaygılar yüzündendir. İnsanın ahlakça kendisini eğitmesi, yetiştirmesiyle bilim aynı şeydir. Araştırma da bulunacak tümel doğru, ahlak bilincine açıklık ve güven sağlayacaktır.

Sokrates’in bütün düşüncesi, bütün çalışmaları ahlaka yönelmiştir. Bu ana –konuda çıkış noktası da, “erdem ile bilginin özdeş, aynı oldukları” görüşüdür. Bu görüşün felsefe dışındaki nedeni için şu söylenebilir: Yunan toplumu o arada çok sarsıntılı bir değişme geçirmiştir, geçirmektedir. Bu yüzden, öteden beri bilinen, alışılmış yaşama kurallarına ayak uydurmak çok güçleşmiştir. Bu değer anarşisi içinde bir sürü yaşama kuralı öğütleniyordu. Öbür yandan demokratik gelişme bir savaşmaya, yarışmaya yol açmıştı. İşte Sokrates,bu kanıyı ahlaka aktarmakla, bu duruma en keskin anlatımını kazandırmıştır.

Sokrates,”Hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der. Yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana –erdem olan bilginin (episteme) içinde toplanmışlardır ve bilginin kendisi edinildiği ve öğrenildiği gibi, öteki erdemler de elde edilir ve öğretilebilir.

Sokrates, bir de, içinde bir Daimonion’un barındığını söylermiş. Hayatının önemli anlarında bu Daimonion’u kendisine yol gösterirmiş, daha doğrusu alıkoyucu bir rol oynarmış; daha çok uyarıcı bir sesleniş. Bunu Sokrates içindeki Tanrısal bir ses sayar ve ona uyarmış. Bu sesin ne olduğu üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ne olarak anlaşılırsa anlaşılsın (vicdan, ahlaki bir sezi, peygamberlerde görülen içgüdü gibi bir şey vb) Daimonion Sokrates’in ahlak görüşünün tekyanlı rationalismini tamamlayan bir etken olarak görünüyor. Çünkü Daimonion, irrationel bir şey, dini –mistik bir öğe. (Ama yalnız kendisinde var; genel olarak insan hayatının ahlak bakımından düzenlemede hiçbir rolü yok)

Sokrates’in dinsiz ya da küfre sapmış bir kimse olduğu hiç de söylenemez. Olsa olsa, o da ta Xenophanes’ten beri gelişen bir din anlayışının içinde yer almıştı; yani halk dininin boş inançlarına bağlı değildi; halk dininin arınmasını, bunun için de Tanrılar için yakışıksız tasavvurların ortadan kalkmasını o da istiyor.

Sokrates çevresine büyüleyici bir etki yapmıştı. Bu etki, düşüncelerinden çok, bu düşünceleri onun doğrudan doğruya yaşaması yoluyla olmuştu


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy