Konu : Asit Yağmurları.

06 Kasım 2007

KONU : ASİT YAĞMURLARI.

BÖLÜM – 1

KÜKÜRT DÖNGÜSÜ VE BOZULMASI İLE OLUŞAN SORUNLAR

Kükürt yaşam için gerekli kimyasal maddelerden biridir. Tüm canlılarda bulunan bazı amino asitlerin yapısında bulunur. Taşkürede bol miktarda bulunduğundan genellikle sınırlayıcı maddelerden biri sayılamaz. Bu nedenle önemi daha çok hava kirliliği açısındandır.

Kükürdün başlıca doğal kaynakları yanardağlar ve bataklıklardan çıkan hidrojen sülfit gazı (H2S) ve kayalardaki demir sülfit (FeS) gibi kükürtlü bileşiklerdir. Bu bileşikler jeolojik aşınma sonucu taşkürenin yüzeyine çıkarlar : denizlerde sedimanter kayaların oluşması ile taşküreye geri dönerler. Taşkürenin yüzeyine çıkan kükürtlü bileşiklerdeki kükürt, havadaki oksijenle reaksiyona girerek kükürt dioksit (SO2), kükürt trioksit (SO3) ve sonunda su buharı ile temas edince sülfirik asit (H2SO4) şeklini alır. Havadaki kükürt genellikle bu biçimiyle, yani sülfirik asit olarak yağmurlarla toprağa döner ve çevrime girer. (Şekil –1 Kükürt Döngüsü)

Karadeniz’in dip suları ve Haliç’in bazı yerlerinde olduğu gibi, oksijensiz sistemlerde organik maddelerin ayrışmasından hidrojen sülfit (H2S) gazı oluşur. Tipik çürük yumurta kokusu veren madde işte bu gazdır. Oksijensiz sistemlerde kükürt, iki grup bakteri arasında değişik kimyasal şekillerde alınıp verilmektedir. Bazı çeşitleri (sülfür bakterileri), SO4 içeren (sülfatlı) maddelerdeki oksijeni kullanarak, hidrojen sülfüre dönüştürürler. Değişik çeşit bazı bakteriler de, H2S gazını enerji kaynağı olarak kullanırlar. Bu bakteriler kemosentetik bakteriler olarak adlandırılır.

Son iki yüzyılda gerçekleşen sanayileşmenin kükürt dengesi büyük etkileri olmuştur. Fosil yakıt kullanımı ve madencilik atmosferdeki H2SO4 miktarını çok artırmıştır. Dolayısıyla kükürt, hava kirliliğine neden olan başlıca maddelerden biri haline gelmiştir. Bazı şehirlerde insan sağlığını, bazı ülkelerde de asit yağmuru denilen bir olay sonucu göl ve kara ekosistemlerini etkilemeye başlamıştır.

BÖLÜM – 2

ASİT YAĞMURU SORUNU

Kükürt döngüsünün bozulması, bir yandan hava kirliliği gibi yerel sorunlar yaratırken, diğer yandan bazı bölgelerde asit yağmuru gibi uluslararası sorunlara da neden olmaktadır. Yağmur suyu, normal olarak hafifçe asitlidir. Bunun nedeni havada doğal olarak bulunan CO2 ve gene doğal olarak az miktarda bulunan kükürt ve nitrojen oksitlerin su ile reaksiyona girmesinden oluşan asitlerdir. Ortama çok miktarda kükürt dioksitin eklendiği bölgelerde yağmur suyundaki asit oranı da artmakta, yer yer keskin bir sirke kadar asitli yağmurlar yağmaktadır. İlk kez Kuzeybatı Avrupa’da ortaya çıkan ve etkileri bilimsel olarak saptanan asit yağmuru, 1972 Birinci Uluslararası Dünya Çevre Kongresi’nde İsveçliler tarafından gündeme getirilmiştir.

İsveç ve Norveçliler asit yağmurunun iç suları etkilediğini, yüzlerce, hatta binlerce göl ve nehirin doğal dengesinin bozulduğu ; bu göllerin giderek canlıların barınamayacağı ölü sular haline dönüştüğünü kanıtlamışlardır. Daha sonra Kanada ve İskandinavya’ya yapılan araştırmalar, iç sulardan başka, karasal ekosistemlerin bitki örtülerinin de zarar gördüğünü ; yağmurdaki asidin fotosentezi etkiledikten başka, topraktaki besleyici tuzların akıp gitmesine neden olduğunu göstermiştir. (Whelpdale, 1983) .

1980’li yıllara girerken, dünyanın en fazla sanayileşmiş bölgeleri olan Kuzeybatı Avrupa ile Kuzeydoğu Amerika’da yağmur suyunun ortalama pH değeri 4’e inmişti. Suyun nötral pH değerinin 7, yağmur suyunun da pH değerinin 6 olduğu düşünülürse ; pH 4 değeri, normal suyun yüz katı kadar asitli anlamına gelir. Çünkü pH ölçümünde birimler logaritmik ölçeğe göre ayarlanmıştır. Örneğin, pH 5 değeri, pH 6’ya oranla on kat fazla asitli bir ortamı gösterir. Hemen hemen tüm Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’nın doğu yarısı pH 4 ile 5 değerinde yağmurlar almaktadır. Türkiye ise pH 5,5 değerinde asit yağmuru alan kuşak içinde yer almaktadır. (Whelpdale, 1983).

Sayfa 4’de Şekil-2‘de Kuzeybatı Avrupa’ya düşen yağmurdaki asit oranının yıllara göre artışı gösterilmektedir. 1956’dan bu yana, asit yağmuru en fazla pH 4 ila 5 değerlerinde, etkilenen bölge miktarı da nispeten azken; 1961’den sonra asitlik derecesi ilk kez pH 4’ün altına düşmüş, etkilenen bölge alanı da genişlemiştir.

Asit yağmurunun uluslararası bir sorun olarak ortaya çıkmasının başlıca nedenlerinden biri, 1960’lı yıllarda şehirlerin havasını SO2’den arıtmak için yüksek baca yapımı uygulamasının yaygınlaşmasıdır. İçinde önemli miktarda kükürtlü maddelerin bulunduğu nikel ve bakır cevherleri işleyen fabrikalar, petrol ve kömür yakan termik santraller, daha önceleri yerel çevre sağlığını etkilemekteydiler. Bölgesel zararları etkileri azaltmak için teknik bir çözüm olarak, bu kuruluşlara yüksek bacalar takılmıştır. Bazıları 300 metreyi bulan bu bacalar, yerleşim merkezlerini SO2’den korumuş, ancak bu kez de atmosfere yayılan SO2 geniş bölgeler üstüne asit olarak yağmaya başlamıştır.

Çevre bilimlerinin temel konularından biri Birinci Termodinamik Kanunu’dur. Enerji ve Maddenin Sakınımı olarak da bilinen bu kanuna göre, enerji ve maddeler hiçbir yolla yok olmaz. Seyreltilip dağıtılması için atmosfere atılan SO2, ergeç ekosferin başka bir yerinde ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, kaynakları belli SO2’in yarattığı ve çevre sağlığı sorunu, yüksek bacaların yapımı sonucu kaynağı belli olmayan bir uluslararası asit yağmuru sorununa dönüşmüştür.

BÖLÜM – 3

ASİT YAĞMURU SORUNUN ULUSLARARASI

VE EKONOMİK BOYUTLARI

İsveçliler 1972’de asit yağmuru sorununu Stokholm Konferansı’nda uluslararası platforma getirirken, bu sorunun uluslararası boyutlarının bilincindeydiler. İskandinavya’ya yağan asidin büyük kısmı Kuzey İngiltere ve Kuzey Almanya’dan kaynaklanıyor ; rüzgarlar ile İskandinav yarımadasına taşınıyordu. Dolayısıyla, bu sorunun çözümü İsveç ve Norveçlilerin elinde değildi. Aynı şekilde, 1978’den başlayarak, Kanada da topraklarına yağan ABD kaynaklı asit yağmurunu önlemek için ABD’ye baskı yapmağa çalışmış ; ancak etkili olamamıştır.

Ekonomik açıdan sorun, zararı kimin ödeyeceği konusunda ortaya çıkmıştır. Kanada’ya yağan asidin büyük bir kısmını üreten ABD termik santrallerini işleten kuruluşlar, kendileri bu asitten zarar görmüyorlardı. Oysa, Kanada’da göl balıkçılık sanayii, turizm işletmeleri, ormancılık sektörü büyük ölçüde zarar görüyor ; fakat yabancı bir ülkede, ABD’de olan kuruluşlara bir şey yapamıyorlardı. Kanada doğa koruma kanunları ABD’de geçerli olmadığına göre ; ABD makamlarının önlem almalarını beklemekten başka çareleri kalmıyordu. Oysa, ABD makamlarının atmosfere verilen SO2 miktarını kısıtlamak için önlem almaları ; hatta yalnızca yürürlükteki kanunları tam olarak uygulamaları halinde, ABD termik enerji sanayinin masrafları çok artacaktı. Çünkü SO2 atıklarını önlemek için kullanılan teknoloji çok pahalıydı. Dolayısıyla, ABD makamları ülke ekonomilerini etkileyecek pahalı önlemleri almaktan kaçınmakta ; böylece ABD’nin atmosfere attığı kükürt oksitlerin çevreye verdiği zarardan doğan masrafları yabancı bir ülke olan Kanada’ya ödetmekteydiler.

Aynı şekilde Almanya da, İsveç’e yararlı olacak SO2 önlemlerini almamakta direniyordu. Ancak, 1980’den sonra, Almanya’nın çevreye eklediği SO2 gazının gene Almanya’nın ormanlarını olumsuz şekilde etkilediği kesinleştikten sonra Almanya önlemler almaya başladı.

Asit yağmuru öyküsünde önemli çevre etkenlerinden biri elbette ki rüzgar yönüdür. Diğer önemli bir husus da bölgenin jeolojik koşullarıdır. İskandinavya ve Kuzeydoğu Kanada’nın jeolojik yapısında kalkerli kayalar yani kireçtaşı çok azdır. Dolayısıyla, göllerde asidi nötralize ederek zararsız hale getirebilecek kireç (sudaki CaCO3 ve türevleri) çok kısıtlıdır. Oysa, ABD ve Almanya’daki sularda kireç miktarı yüksek olduğu için, bu ülkelerin iç suları komşularında olduğu kadar etkilenmemektedir.

Avrupa’dan gelen asit yağmuru Türkiye’de Trakya ve Karadeniz bölgelerini etkilemektedir (Çakır, 1988). Ancak, D. Karadeniz hariç, çoğu bölgelerimizin kireçli olması nedeniyle asit, nötralize olmaktadır. Nitekim, Rodhe’nin (1989) hazırladığı asit yağışı dünya haritasına göre, Türkiye problem bölgeler arasında değildir. Ancak, Türkiye’de de yer yer asit yağmurunun etkilerine, örneğin Ergani bakır madenlerinin yöresindeki çıplak arazide rastlanmaktadır. Yine asit yağmurunun bitki örtüsüne verdiği büyük zarararın yurdumuzdaki örnekleri, Murgul (Göktaş) Bakır Fabrikası, Samsun ve Gelemen’de Bakır İzabe ve Azot Gübresi Fabrikaları çevrelerinde sergilenmektedir (Çepel, 1983). Bu nedenle, Gökova Termik Santralı gibi büyük ve yeni SO2 kaynaklarının etkileri izlenmeli ; bu gazların doğal çevre ve tarıma verebileceği zarar ülke ekonomisi içinde değerlendirilmelidir.

Çevre ekonomistleri dış ekonomi ya da dışsal ekonomi deyimini, bir kişi veya bir kuruluşun başka bir kişi veya kuruluşun faaliyetlerini etkilemesi anlamında kullanırlar. Bu durumda yarar sağlayan taraf, bunun maddi karşılığını piyasa ekonomisi içinde ödememekte, zararı ödeyen taraf ise bu zararın maddi karşılığını gene piyasa ekonomisi içinde alamamaktadır (Mishan, 1967). ABD kökenli asit yağmuru, Kanada için dışsal ekonomidir. Çünkü asidi üreten ABD kuruluşları, SO2 denetimi için harcama yapmadıklarından, ürettikleri enerjiyi aslında çok ucuza mal etmektedirler. Buna karşılık Kanadalı balıkçılar ve ormancılar gördükleri zararın karşılığını asit üreten kuruluşlardan alama-maktadırlar. Bu analiz ulusal ekonomi içinde geçerlidir. Örneğin, bir termik santral da yakıt olarak kullanılan linyitten çıkan zehirli gazlar yöre tarımcılığını ve turizmini olumsuz biçimde etkiliyorsa ve zarar gören kişi ve kuruluşların zararları karşılanmıyorsa, aslında bu elektrik gerçek maliyetinin altında bir fiyata satılmaktadır. Çünkü, santraldan çıkan kirliliğin dış ekonomisi, yöre halkına sosyal maliyet olarak ödetilmektedir. Örneğin, Samsun ve Gelemen’deki fabrikalardan kaynaklanan asitli yağışların yöredeki tütünlere verdiği zarar için her yıl 100 milyon TL’den fazla tazminat ödenmektedir (Çepel, 1983). Bu örnekte tütün çiftçisinin zararı bir sosyal maliyettir. Ödenen tazminat parasını tazmin edilmeyen diğer zararlarla birlikte fabrikalarda üretilen ürünlerin maliyeti içinde düşünmek gerekir.

Çevre ekonomistleri sosyal maliyet konusunda dışsalları içselleştirmek yaklaşımını önermektedirler. Bu durumda, yukarıda verilen santral örneğinde, santralın işleyişiyle çevrede yarattığı zarar ya tazmin edilir, ya da santral zarar yapmayacak şekilde inşa edilir. Her iki durumda da bu önlemlerin bedeli üretilen elektriğin fiyatına yansıtılmış olur. Bu durumda yarar da, zarar da piyasa ekonomisi içine alınmış olur. Gerçekte gerek ulusal, gerek uluslararası kirlilik konularında dışsalların içselleştirilmesi çok zordur. Örneğin, İsveçlilerin göllerini kurtarmak için gerekli önlemleri, yağışlardaki aside neden olan SO2’i üreten komşularına aldırtmayı henüz başaramamışlardır.

Kaynaklar

Ekoloji ve Çevre Bilimleri (Mine Kışlalıoğlu – Fikret Berkes)

Yazan

Emre KILIÇKAYA

Fen 9 – B

No : 23

Elektrik Çekim Kuvveti

06 Kasım 2007

MÖ 580 Elektrik Çekim Kuvveti Mile Toslu Thales Bir yere sürtülen kuru kehribarın hafif cisimlere uyguladığı çekim kuvveti görülmüştür

MÖ 470 Atom Anaxagoras Maddelerin yapıtaşının atom olduğunu söyledi.

MÖ 425 Atom Teorisi Democritus Anaxogoras ve Leucippus’un çalışmalarından faydalanarak atom teorisini ortaya çıkardı.

MÖ 250 Sabit Hızlı Hareket Çinliler Cisme etkiyen net kuvvet sıfır olduğunda cismin hızını değiştirmeden hareket ettiğini söylediler.

MÖ 240 Basit Makinalar Arşimed Basit makinaların ilkelerini ortaya çıkardı.

MÖ 240 Hidrostatik Arşimed Suyun kaldırma kuvvetini gördü ancak bunu yasalar haline getiremedi.

100 Hava Genleşmesi Hero of Alexandria Isınan havanın hacminin arttığını söyledi.

100 Işığın Yansıması Hero of Alexandria Işığın çarptığı yüzeylerden geri döndüğünü söyledi.

1000 Pusula Çinliler Manyetik olaylar üstünde ilk bilgilerin elde edilmesi sonucu pusula bulunmuştur

1000 Kırılma Mercek Ali Al-Hazen Merceklerin doğrusal ışık ışınının yönünü değiştirdiğini söyledi.

1000 Işığın Yayılması Ali Al-Hazen Işığın dalgalar halinde doğrusal olarark yayıldığını söyledi.Bunu, ışığı iğne deliğinden geçirerek kanıtladı.

1121 Yer Çekimi Al-Khazini Dünyanın üzerinde bulunan tüm cisimleri kendi merkezine doğru çektiğini söyledi ve bu kuvveti tanıttı.

1267 Büyüteç Roger Bacon Işığın kırılmasından ve merceklerden faydalanarak ilk büyüteci meydana getirdi.

1480 Paraşut Leonardo Da Vinci Ünlü ressam hava sürtünmesinden faydalanarak güvenle uçmayı sağladı.

1537 Yatay Atış Hareketi Niccolo Tartaglia Merminin yörüngesini izleyerek yatay atış hareketinin ilkeleri buldu.

1546 Manyetik Kutup Gerardus Mercator Elektrostatik ile uğraşan bilim adamı çalışmalarının sonuncunda manyetizmadaki kutupları buldu.

1581 Periyot Galileo Galilei Sarkaçların hareketlerini inceleyerek periyot kavramını ortaya çıkardı.

1585 Denge Kanunu Simon Stevin

1586 Sıvı Basıncı Simon Stevin Sıvıların bulunduğu kabın tabanına bir kuvvet uyguladığını belirtti.

1589 Yer Çekimi İvmesi Galileo Galilei Farklı cisimlerin kütleden bağımsız olarak aynı yükseklikten aynı hızla düştüklerini gösterdi

1592 Termometre Galileo Galilei Sıvıların genleşmesini ilk kez sıcaklık ölçmede kullandı.

17.yy Başı Kırılma Yasası Shellius,Descartes Kepler gibi optikle uğraşan bu iki bilim adamı ışığın kırılmasını yasalar halinde ortaya koydular.

1600 Statik Elektrik Williams Gilbert

1604 Geometrik Optik Kepler Ozamana kadar kuşku ile bakılan yasa ve kuramların doğruluğunu geometrik optiği kurarak kanıtladı.

1604 İvmeli Hareket Galileo Galilei İvmeli hareket eden ve düşen cisimlerin almış oldukları yolun zamanın karesiyle doğru orantılı olduğunu açıkladı.

1608 Teleskop Hans Lippershey Mercekleri bir araya getirerek teleskobu yaptı.

1611 Gökkuşağı Marco de Dominis Gökkusağının, ışığın yağmur damlaları tarafından kırılmasıyla oluştuğunu açıkladı.

1615 İş ve Kuvvet S. de Caus İş ve kuvvet arasındaki bağıntıyı kurdu.

1632 Sulu Termometre John Roy Su genleşmesini sıcaklık ölçmede kullandı.

1636 Ses Hızı Marin Mersenne Sesin hızını yaklaşık olarark öçlmeyi başardı.

1638 Hareket, Sürtünme Galileo Galilei Sürünmenin varlığını ve harekete zıt yönde olduğunu açıkladı.

1640 Hidrostatik Yasaları Toricelli Arşimedin bulduğu sıvının kaldırma kuvvetini yasalar halinde ortaya koydu.

1644 Yapay Boşluk Toricelli Havasız ortamı oluşturdu ve bu ortamda basınç olmadığı açıkladı.

1644 Civalı Manometre Toricelli Kapalı kaptaki gazların basıncını ölçmek için manometreyi oluşturdu.

1648 Barometre Pascal Barometreyi yaptı ve tanıttı.Atmosfer basıncının sonuçlarını açıkladı.

17.yy 2.yarı Işığın Dalga Kuramı Huygens Bu kuram ışığın tanecikli yapısıyla çelişiyordu.Bununla birlikte Newton ışığın titreşimi düşüncesine de yer vermişti.

1650 ATM’nin Değeri Otto von Guericke İçi boş olan iki parçalı bir cisim sekiz at tarafından çekilmesine rağmen birbirinden ayrılamadı.

1660 Ses ve Boşluk Robert Boyle Sesin boşlıkta yayılmadığını ve yayılması ortamda mutlaka madde olması gerektiğini söyledi.

1663 Esnek Çarpışma Huygens, Wallace, Wren Gaz moleküllerinin birbiri ile esnek çarpışma yaptıklarını açıkladılar.

1665 Mikroskop Robert Hooke Teleskobun temel ilkelerinden yararlanarak mikroskobu yaptı.

1668 Momentum John Wallis

1673 Merkezkaç Kuvveti Christian Huygens Dairesel hareket yapan cisimleri yörüngeden uzaklaştırmaya çalışan sanal bir kuvvet olduğunu açıkladu.

1676 Işık Hızı Olaus Roemer Jüpiterin uydularını gözlemleyerek ışığın hızını buldu.

1676 Basınç & Hacim Boyle,Mariotte Basıncın hacim ile ters orantılı olduğunu açıkladılar

1687 Dinamik Isaac Newton Kepler,Galileo,Hooke ve Huygens’in çalışmalrından yararlanan Newton;Principia Mathematica Philosophie Naturalis adlı yapıtıyla dinamiği kurdu

1709 Alköllü Termometre Fahrenayt Alkolün genleşmesi sıcaklık ölçümünde kullanıldı.

1714 Enerjinin Korunumu Gottfreid Liebniz Enerjinin yoktan var edillemeyeceğini ve olan enerjinin yok olmayacağın;ancak birbirine dönüşebileceğini açıklamıştır.

1714 Civalı Termometre Fahrenayt Civanın genleşmesi sıcaklık ölçülmesinde kullanıldı.

1729 Elektrik Taşınımı Stephen Gray Elektrik enerjisi ilk kez bir yerden başka bir yere aktarıldı.

1731 Alkol-su Termometresi Rene Reaumur Kendi adını taşıyan ve suyun kaynama noktası ile donma noktası arasını seksen parçaya ayıran termometreyi yaptı.

1738 Gazlarda Kinetik Teori Daniel Bernouilli Gazların yayılmasının oğunluğa ve sıcaklığa bağlılığını açıkladı.

1742 Celcius Termometresi Anders Celcius Suyun donma noktası ile kaynama noktası arasını yüz eşit parçaya böldü

1743 Mekanikte Enerji Jean d’Alembert

1744 Akışkanlar Dinamiği Jean d’Alembert Sıvıların hareketi gözlenerek katılardaki gibi dinamik kuruldu.

1744 Lagrange Denklemleri Leonhar Eular,Langrange Akışkanlar dinamiğinin denkleri kuruldu.

1748 Enerji ve Kütle Korunumu Mikhael Lomonosov Kütlenin değişmeyen bir miktar olduğu anlaşıldı.

1750 İndüksiyon ve Manyetizma John Michell Manyetik ortamlarda yapılan hareketle indüksüyon akımını oluşturdu.

1751 Elektrik Eldesi Benjamin Franklin İndüksiyon akımıyla elektrik oluşturdu ve bunu kullanılabilir hale getirdi.

1761 Isı Ölçümü Joseph Black Isı ve Sıcaklık birbirinden ayrıldı ve sıcaklık yardımıyla ısı ölçümüne başlandı.

1775 Kondansatör Volta,Franklin;Coloumb Gittikçe daha güçlü elektrostatik makinalarının yapımı ile kondansatörler bulundu.

1788 Isının Yayılması John Hunter Ortamda bulunan ısı enerjisinin bütün cisimleri eşit sıcaklığa getirecek şekilde yer değiştirdiğini açıkladı.

1796 Voltaj ve Pil Volta,Ampere Elektrik ilk defa pil ile depolanmış oldu.

18.yy Sonu Kristalografi Role de I’ısle Maddenin yapısı hakkında çalışmış ve kristalografiyi yapmıştır.

18.yy Sonu Isı & Sıcaklık Black,Lavoiser,Laplace Ateşin bulunmasından sonra ortaya çıkan ısı ve sıcaklık kavramları tam olarak birbirinden ayrıldı.

18.yy Sonu Elektrik Çekim Kuvveti Coloumb Zıt yüklerle elektriklenmiş iki cisim arasındaki çekim kuvvetini aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olduğunu dolayısıyla Newton yasasına uyduğunu deneylerle gösterdi.

19.yy Başı Elektrim Akımı ile Isı Jule Elektrik akımını dirençli sistemlerde ısıya dönştürdü.

1800 Kızıl Ötesi Işın William Herschel Güneşin görünmeyen ışınları olduğunu açıkladı.

1801 Ultraviyole Işınları Johann Ritter Güneşin görünmeyen ışınlarından birinin özellikleri bulundu.

1802 Gay-Lussac Kanunu Joseph Gay-Lussac Sabit basınçta gazın sıcaklığı arttığında hacmininde arttığını söyledi.

1804 Dalton Kanunu John Dalton Kapalı kaptaki gazların miktarı artınca basıncınında artacağını söyledi.

1811 Avogaro Hipotezi Amedeo Avogadro Sabit basınçta gazın miktarı artınca hacmininde artcağını söyledi

1820 Manyetik Alan Kuvveti Ampere Manyetik alanların manyetik cisimlere uyguladığı itme ve çekme kuvvetleri görülmüştür.

1821 Elektrik Motoru Michael Faraday Elektrik üretmek yada elektriği mekanik enerjiye çevirmek için elektrik motoru yapıldı.

1823 Elektro Mıknatıs William Sturgeon Elektrik akımı geçirilen cisimlerin etrafını manyetik alan haline getirdiği gözlenmiştir.

1823 Galvanometre Johann Schweigger

1824 Termodinamik Sadi Carnot Isı ve mekanik enerji arsındaki bağıntıyı kurdu.

1827 Ohm Kanunu ve Dirençler Geory Ohm Gerilimin akıma oranı daima sabittir ve direnci verir.

1829 Gaz Difüzyonu Kanunu Thomas Graham Gaz karışımlarının birbiri içinde tamamen dağıldığı ve kapalı kapta kapta bulunan iki gazın hacimlerinin aynı olduğu anlaşılmıştır.Ayrıca gazların yayılma hızın molekül ağırlığının kare kökü ile ters orantılıdır.

1831 Transformatör Michael Faraday Akımı arttırmak yada azaltmak için kurulan dirençli sistemler ilk defa kullanılmaya başlanmıştır.

1831 Elektroliz Michael Faraday Elektrik ilk defa bileşikleri ayırmada ve kaplamacılıkta kullanılmıştır.

1837 Telgraf Morsa Elektrik enerjisi yazılı iletişimde kullanıldı.

1842 Isı & Mekanik Enerji Justin Fon Mayer Mekanik enerjinin yok olmadığı,ısıya dönüştüğünü açıklamıştır.

1845 Işık & Manyetizma Michael Faraday Yüklü ışık ışınlarının manyetik ortamda yön değiştirdiğini söylemiştir.

1848 Kelvin Termometresi William Thomson(Kelvin) Suyun donma noktası 273 kaynama noktasını 373 alarak oluşturmuştur.

1850 2.Termodinamik Kanunu Rudolf Clausius Isı ile mekanik enerji arsında yeni bir bağıntı oluşturuldu.

1851 Dinamik Teori William Thomson(Kelvin) Isının dinamik teorisini yazdı.

1851 Mutlak Sıfır William Thomson(Kelvin) Gaz moleküllerinin hareketsiz olduğu sıcaklığı buldu.Kendi termometresinde bu sıcaklığa sıfır dedi.

1859 Anot,Katot Hittrof,Plucker Elektrolizle birlikte bu iki kavram ortaya çıktı ama hangisinin pozitif hangisinin negatif olduğu bulunamadı.

1860 İstatiksel Mekanik Maxwell,Boltzmann Mekaniğin gazlara uygulandığı üçüncü bir mekanik türü ortaya çıktı.Böylece oldukça yeni bir düşünce olan olasılık kavramı fiziğe girdi.

1865 Artan Entropi Rudolf Clausius Termodinamikte önem kazanan ısının korunumu kavramı bu bilim adamının çalışmalarıyla başka olaylara yaygınlaştırılarark genel bir kurama ulaşıldı.Bu kurama iki ilke egemendi:Enerjinin korunumu ve enerjinin değersizleşmesi

1867 Termik Denge James Clark Maxwell Farklı sıcaklıktaki iki cismin karışmasıyla elde edilen karışımdaki ısı alış verişi iki madde de aynı sıcaklığa ulaştığında biter.Böylece termik denge sağlanmış olur.

1874 Elektron George Stoney Şarjı sağlayan,elektriği oluştran ve onu taşıyan cisim bulundu ve buna elektron adı verildi.

1875 Atom Yapısı James Clark Maxwell Atomun en küçük olmadığını savundu.Yani atomounda yapı taşını varlığından söz etti.

1876 Telefon Bele Elektrik enerji ile sesli iletişim başladı.

1879 2.Işık Hızı Tespiti Albert Michelsan Işık hızının daha kolay ve daha gerçek tespitini sağladı.

1883 X-Ray Işını Ivan Puluy İlk kez bu ışını bulmuş ve ilerdeki röntgen için büyük bir adım atmıştır.

1887 Elektromanyetik Dalga Heinrich Hertz Radyo elektrik iletişimin oluşturulması sağlandı.

1887 Fotoelektrik Etki Hertz,Hallwachs İlk fotoğraf çekimi bu gelişmeyle başlamıştır.

1894 Radyo Dalgalarının Hızı Heinrich Hertz Bu dalgaların hızını ışık hızına eşit olduğu görülmüştür.

1895 Katotun Negatifliği Jean Baptiste Perrin Elektrolizde kullanılan katotun pozitif yükleri çektiği dolayısıyla negatif olduğu anlaşılmıştır.

1895 Manyetizma &Sıcaklık Pierre Curie Yüksek sıcaklıklarda manyetizmanın olmadığı görülmüştür.

1895 Rontgen Wilhelm Rontgen X-Ray ışınlarınının elektromanyetik ışımanın özel bir biçimi olduğunu gösterdi ve bu ışınları insanların yararına kullanarark rontgeni oluşturdu.

1896 Manyetik Çizgiler Preter Zeeman Demir tozuna mıknatıs yaklaştırıldığında tozların çizgi haline geçtiği görülmüştür.

1898 Alfa-Beta Işınları Rutherford Rodyoaktiviteden oluşan radyasyonları özelliklerine göre alfa ve beta olmak üzere ayırdı.

1899 Elektron Kütlesi Joseph John Thomas Elektiriği oluşturan ve onun taşınması sağlaya çok küçük olan elektronun kütlesi hesaplandı.

1900 Gama Işınları P. Villard Elektro manyetik yapıda olan gama ışınlarını buldu.

1903 Lokomotif Siemens Siemens 1903 yılında saatte 211 km hız yapabilen elektrikli lokomotifi yaptı.

1903 Spintariskop William Crookes İngiliz fizikçi ısıl iletkenliğini inceledi ve çinko sülfürlü fluor ışıl ekranlı bu aleti yaptı.

1903 Uçak Wright Kardeşler 16 beygirlik iki pervaneli bir uçakla ilk mekanik uçuşu gerçekleştirdi.

1904 Diyot John Ambrosse Fleming Edison etkisini hayata geçiren bu aygıttan sonra radyo iletişiminde kullanılan lamaların tümü ondan kaynaklanarark üretildi.

1905 Foton Albert Einstein Monokromatik bir ışığı dönüşümlere uğratarak kütlesiz ışık parçacığı(foton) kavramını geliştirdi.

1905 Marş Motoru Pierre Bossu Ararbanın geliştirilmesinde büyük bir paya sahip olan bu alet 1905 yılında yapılmıştır.

1907 Belinograf Eduard Belin Fransız mucit görüntüleri önce telle ardından dalgalarla ileten aleti yaptı.

1908 Film Emile Cohl Sinema tarihinin ilk canlı-resim filmlerini yaptılar.

1910 Kırılmayan Cam Benedictus Benecdictus camların kırılma anında dağılması engelleyeycek bir plastik tabakayı yapıştırdı.

1911 Isıl Işıma Wilhelm Wien Bir cismin T sıcaklığındaki maksimum ışımasına denk düşen dalga boyunun hesaplanması için bir formül buldu

1911 Çekirdek Rutherford Rutherford atom çekirdeğinin varlığını kanıtladı.

1912 Sigados C.T.R. Wilson Bu araç ilerde radyoaktifliğin ve kozmik ışınların incelenmesinde kullanılmıştır.

1913 Atomun gezegen modeli Bohr Elektronların belirli bir yörüngede dolandığını söyledi.

1913 Yanma Odası William Rede Hawthome Turbojetler için kullanılacak olan yanma odalarını tasarladı.

1914 Daktilo James Field Smather Bir motorla çalışan ve gerçekten kullanışlı olan ilk daktilo makinesini düzenledi.

1916 Bor Atom Modelinin Geliştirilmesi Sommerfelt Bohr atom modelinin elektronların çok büyük hızlarını göz önüne alan Sommerfelt tarafından geliştirildi.

1916 X Işını Petrus Debye,Paul Scherrer X ışınlarının girişimi yoluyla gaz halindeki moleküllerin boyutlarını olduğu kadar atomlar arasındaki uzaklığı da belirledi.

1917 Girişim Ölçümü Albert Abraham Michelsan Bu ölçüm yöntemi ile yerkabuğundaki gelgitleri ölçtü.

1920 Girişim Ölçümü Albert Abraham Michelsan Yine bu yöntem sayesinde Jüpiter’in uydularının ve bazı yıldızların çapını ölçtü ve nobel ödülünü kazandı.

1920 Nötron Rutherford Nötronların çekirdek içindeki varsayımını yaptı.

1920 Schottky Diyotu Walter Schottky Bir metal yarı iletken eklemiyle gerçekleştirilen diyot,eklemin parazit sığası çok küçük olduğundan yüksek hızda çalışan enegre devrelerde kullanılır.

1921 Nükleer Foto Elektrik Maurice Broglie Bu olaya göre X ışınlarıyla yayılan elemanlar birbirlerine sınırlı elektronkategorileri yayaylar.

1924 Dalgalar Mekaniği Louis Broglie Bu kuramla bize hareket halindeki elektron ve parçacıkların dalga niteliklerine sahip olduğunu açıklıyordu.

1925 Dışlama İlkesi W.Pauli Her yörüngede tek elektron olduğunu söyledi

1926 TV John Baird John Baird Londra’da 12,5 kere 28 çizgiyle tararnan ve çok küçük görüntü veren ilkel TV’nin denemesini yaptı.

1926 Kuvantal Kuram Erwin Schrödinger Avusturyalı fizikçi yaptığı çalışmalarla kuvanta kuramının tamamlanmasına büyük yardımlarda bulundu.

1927 Zeplin Dr.Eckener İmal ettiği zepliniyle Atlantiği aştı.

1927 Pfleumer Pfleumer seslerin ve görüntülerin kaydedilmesinde çelik şerit yerine manyetik özelliklere sahip yumuşak plasik bir şerit kullanılmıştır.

1927 Yeraltındaki Oluşumların Saptanması Conrad Schlumberger Petrol sondajı sırasında gerçekleştirdiği ölçümlerin ve hidrokarbonlu oluşumları tespit etmek için özgül elektrik direncinin kullanılacağını saptadı.

1928 Radar Pierre David Fransız bilgin yaptığı deneyde 5000m yüksekten geçen uçakları bile tespit etmeyi başardı.

1928 Doğrusal Hızlandırıcı Rolf Wideroe Rol Wideroe ilk doğrusal hızlandıcıyı üretti.

1928 TV John Baird İlk kez John Baird renkli TV üzerine bir gösteri yaptı.Bu Tv daha sonra Henri de France tarafından geliştirildi.

1928 Geiger Sayacı Hans Geiger İçinden yüklü bir tanecik geçtiğinde bir elektrik darbesi veren araçtır.

1930 Magnetron Maurice Ponte Maurice Ponte radarın ana parçası haline gelecek olan ve boyları çok kısa ses dalgaları üreten magnetronu icat etti.

1930 Pozitron Paul Dirac Pozitif elektronların varlığını bulunmadan önce ortaya koydu.

1930 Füze Wernher Von Braun Atmosfere füze gönderme denemelerini gerçekleştirdi ve Almanya’ya füze imal etti.

1931 Elektrostatik Hızlandırıcı R.J.Van de Graaff R.J.Van de Graaff ilk elektrostatik hızlandırıcısını yaptı.

1931 İkinoskop Zworykin Görüntülerin elektronla taranması gerçekleştiren bu aleti yaptı.

1931 Termodinamik Lars Onsager Tersinmez süreçler termodinamiğin temellerini attı.

1931 Optik Bernard Voldemar:Schmidt Yaptığı özgün bir optik sistemle çok dereceli bir alanda iyi görüntüler veren teleskopun yapımına olanak sağladı.

1932 Pozitron Carl David Andersson Paul Dirac’ın varlığını öngördüğü pozitif elektronun gözlemlerini gerçekleştirdi

1932 Çemrimse Hızlandırıcı Ernest O.Lawrence E.O.Lawrence ilk çevrimsel hızlandırıcıyı üretti cockcroft ve Walton elektrostatik alanda hızlandırılan parçacıkları kullananarak ilk deneyleri yaptılar.

1932 Nötron James Chadwick Çekirdeğin bileşenlerinden nötronu buldu.

1933 Nötrino W.Pauli,Enrico Ferni Beta radyoaktifliğinin yanı sıra nötrino denen çok girişken yüksüz bir parçacığın da yayımlandığını kanıtladı.

1934 Radar Maurice Ponte,Henry Gutton Maurice Ponte ve Henry Gutton Oregon gemisinde ilk magnetronlu radarı denediler ve 10 km uzaklıktaki kararyı tespit etttiler.

1935 Mezon ukava Hideki Kuramsal bir yaklaşımla kütlesi elektronunkinin yaklaşık 200 katına eşit parçacıkların olası varlığını bildirdi.

1938 Fisyon Otto Hahn,Fritz Strassmann Bu fizikçiler uranyum çekirdeğinin parçalanmaya elverişli olduğunu ve iki yada üç parçaya ayrılabileceğini,ve bir miltar nötron ve gama ışını yayacağını farkettiler.

1942 Atom Pili Enrico Ferni Enrico ferni ilkk- atom bombasından önce gerçekleştirilen ilk atom pilini dört yıl süren yorucu bir çalışma sonucu buldu.

1942 Nükleer Reaktör Enrico Ferni,Leo Szilard Büyük bir risk alınarark yapılan 8m çapındaki büyük kürehiç bir aksilik olmadan çalıştırılmaya başlandı.

1948 Transistör William Shockey,Walter Brattain;John Bardeen Amerika’da gerçekleştirilen ararştırmalar sonucu bulunan bu alet bu üç fizikçiye 1956 yılında Nobel ödülünü getirmiştir.

1948 Elektrodinamik Richard Feynman Kuantum elektro dinamiğin yapımında Schwinger’inkinden daha somut olan ve aynı sonuçları veren bir diagramlar metodu bulundu.

1950 Hava Tahmini John Von Neumann İlk kez bilgisayar destekli hava tahmini yapıldı.Bu çalışma 24 saatlikti.

1950 Nötron Parçalanması Clifford Shull Nötron parçalama teknikleri geliştirilmesi sayesinde yapı.dinamik ve materyallerin görülmesi sağlandı.

1951 Radyo Sinyali Haruld Even,Edvard Mills Tipik bir radyo sinyali güneş içi hidrojen kaynakları tarafından gözlemlendi.Bu keşif evrenin bu temel yapı malzemesinin gelişimine bir yol gösterici oldu.

1952 Kabarcık Odası D.A. Glaser Parçacıkların algılanmasında kullanılan bu araç 1960 ların en gözde aygıtıdır.Şu an birkaç örneği CERN’de vardır.

1952 Rosalind Franklin Dna ünerine ilk x-ışını analizi yapıldı.

1952 Hidrojen Bombası ABD İlk hidrojen bombası patlatıldı.Bu bomba %0 ton ağırlığındaydı ama sonra füzelere sığabilecek hale getirildi.

1952 Hızlandırıcı Proton ABD 3 GeV’luk ilk eş zamanlı proton hızlandırıcısı Cosmotron,Brookhaven’da hizmete girdi.

1953 Sinemaskop Fox Yapımevi Fox Yapımevi anamorfoz aracılığıyla oluşturulan geniş perde tekniği sinemaskopu tanıttı.

1954 Film Kaplama Abraham Von Heel Film kaplama tekniğinin Hollandalı fizikçi tarafından bulunması cam fiberler sayesinde ışığın yayılması tekniğinin bulunmasına olanak sağladı.

1954 Nükleer Denizaltı Abd amerika Jules verne’nin onuruna Nautilus adını verdikleri nükleer denizaltını denize indirdiler.

1955 Film Hollywood Televizyona karşı ilk üç boyutlu film yapıldı.

1956 Nükleer Reaktör İngiltere İlk ticari nükleer reaktör kısmen barışçıl olsada Calder Hall adı altında açıldı.

1956 Fiber Optik Narinder Kapany Abraham Von Hell in tekniklerini Geliştirerek fiber optikleri buldu.

1957 Super İletkenlik John Bardeen,Leon Cooper,Robert Schrieffer Bu üç bilim adamı 1911 yılında ortaya konan ve eski bir bulmaca olarak kabul edilen super iletkenlik kavramını ortaya attı.

1958 Güçlü Devre Robert Noyce İlk güçlü devre keşfedildi.

1958 Uydu Wernher Von Braun İlk Amerikan yapma uydusu olan Alpha 1958 !in fırlatılmasını sağladı.

1959 Hızlandırıcı Proton CERN Cern’in güçlü odaklamalı eş zamanlı proton hızlandırıcısı (30GeV) çalışmaya başladı.

1960 Sheldon Lee Glashow Parçacıklar fiziğinde bakışımın parçalanmasını inceledi.İlk olarak elektro manyetik etkileşimle zayıf etkileşimi birleştirdiği bir kuram önerdi.

1960 Lazer Theodore Maiman İlk laze yapıldı.Lazer quantum teorisinin bir ürünüydü ve kısa zaman içinde ticari amaçla uygulamaya kondu.

1961 e(-) ve e(+) ABD İlk e- ve e+ çarpışma halkaları üretldi.(stanford)

1962 Diyot IBM ve MIT Lincoln Diyot cihazlarının elektrik enerjisini ışık enerjisine çevirdiğini buldular.Bu aletler telekominikasyon ve Cd çalıcıları için kullanıldı

1964 Çok Telli Orantılı Oda G.Gharpak 1970′lerde iyice geliştirilecek olan çok telli orantılı odayı tasarladı

1967 Kuramsal Parçacıklar Steven Weinberg Glashow’un 1960′da önerdiği kuramı destekledi ve Glashow’la birlikte 1979 Nobel Fizik ödülümü paylaştı

1967 Mikrodalga Fırın Raytheon Şirketi Raytheon şirketi WW 2 radar teknolojisini adapte ederek evler için mikrodalga fırınlar geliştirdiler.

1969 Kozmik Neil Armstrong Aya ayak basasılmasıyla astronik yapılarla ilgili olarark insan keşifleri başladı.

1969 Elektronik Mikroskop Bilimsel Ararştırma Merkezi 3 milyon voltluk gerilimle çalışan bu milroskop bugüne kadar yapılan en büyük ve en güçlü mikroskoptur.

1970 Mark 1 Algılayıcısı ABD Stanford doğrudan hızlandırıcı merkezinde Mark1 algılayıcısının hizmete girmiştir.Bu, birçok başka aygıtın temelini oluşturacaktır.

1970 Atomun gezegen modeli Temel parçacıkların standat modelleri geliştirldi.Bu modeller sayesinde bölünmeyen parçacıklar sınıflandırıldı.Ör:fotonlar,quarklar,qluanlar..

1970 Silikon Çipler İntel Şirketi Silikon çipleri imal ettiler ve bilgisayar hafızalarında kullandılar.Satışa çıktığı ilk yılda dokuz milyon dolarlık satış yaptı.

1971 Nükleer Manyetik Reozans Edvard Pucell,Felix Bloch Nükleer manyetik reozans metodlarını katılara ve sıvılara uyguladılar.Daha sonra bu yapı sayesinde vucut içi yapıları tespit edildi.

1972 Dünya Kaynakları Uydusu Nasa Nasa dünya kaynaklarını görmek amacıyla(mineraller,okyanuslar,atmosfer)Landsat 1 uydusunu fırlattılar.

1973 Skylab Yörünge İstasyonu ABD 1973 yılında fırlatılan Skylab istasyonu insanın uzayda aylarca kalabileceğini gösterdi ve uzat labarotuvarında çalışmaların yararını gösterdi

1974 Kozmik Stephan Hawking Karadelik enerji yayması için bir mekanizma planlandı.Isaac Newton tarafından yürütülen çalışmaları devam ettirdi.

1974 Ozon Tabakası Mario Molina,Paul Crutzen Ozon tabakasının delinebileceğini gösterdiler ve ozon tabakasına zarar veren doğal ve yapay işlemleri ortaya koydular.

1976 Uzay Mekiği Nasa Nasa tarafından yapılan atomik kullanımlı bir uzay mekiği Mars üzerindeki kırmızı toprakları değerlendirdi.

1977 PC Steven Jobs;Stephen Woznick Amerikalı keşifler ilk kişisel bilgisayar olan Apple 2 bilgisayarını ürettiler.

1981 Mikroskop va Atom ABD 1981 yılında eski bir rüya gerçekleşti.Tek başına gezinen atomlar yeni bir mikroskop aracılığıyla ilk kez insan gözüyle görüldü.

1982 Büyük Algılayıcılar Cern Büyük algılayıcılar Cern ‘ de yapılan UA1 ve UA2 deneyleri sonucunda son derece karmaşık bir yapıya sahip oldu.

1982 CD ABD Bilgileri ince silindir borular içinde tutan ancak lazer yardımıyla okunabilen diskler yapıldı.

1982 Hızlandırıcı Proton CERN Cern’in eş zamanlı proton hızlandırıcısı proton-krşıt proton çarpıştırıcısına dönüştürüldü.(270+270 GeV)

1986 Tüksek Isılı Süperiletkenler Karl Alexander Müller İsviçreli fizikçi mutlak sıfırın çok çok üzerindeki ısılarda süperilertkenlik özelliği gösteren maddeler keşfetti.

1988 Çarpıştırıcı ABD Stanford’da ilk doğrusal çarpıştırıcının deneyleri yapıldı.

1989 Büyük Duvar Margaret Geller,John Huchra 5000 galaksiyi incelediler ve evrenin içindeki bilinen en büyük yapıyı buldular.

1989 Uydu Nasa Kozmik kökenli radyasyon uydusunu gönderdi ve ısısal radyasyonda meydana gelen değişimleri kaydetti.

1989 Çarpıştırıcı CERN Bu çarpıştırıcının uzunluğu 3 km’dir.Cern ‘de hizmete sokuldu.

1990 Uzay Teleskopu Nasa Hubble Uzay teleskopu çalışabilir hale getirildi ve evreni değişik dalga boylarıyla inceledi.

1993 Nükleer Füzyon Reaktörü Princeton Uni. Princeton Üniversitesindeki Tokamak reaktörü güneşin içindeki sıcaklıktan bile daha yüksek bir sıcaklıkta güç üretti

1994 Hızlandırıcı Cern Dünyanın en büyük hızlandırıcısının inşası başlatıldı.Bu hızlandırıcı 17 millik ir tünel içine inşa edilecekti.

1995 Atom CERN Avrupa Parçacık Fizik Labarotuvarı Anti-hidrojen atomlarını meydana getirdi.

1997 Pathfinder Nasa Mars!ı keşfetmek amacıyla Pathfinder görevi Nasa’ya verildi.Nasa’da Mars’a bir uzay mekiği gönderdi.

1880-1955 Uçak Louis Breguet Dünyanın ilk uçak yapımcılarındandır.Ve Kuzey Atlantiği doğudan batıya ilk kez geçmelerini sağlayan uçağı yaptı.

? Elektron Momenti Julian Seymour Scgwinger Elektromanyetik alanı kuvantlayarak elektronun manyetik momentini hesapladı

? Jiroskop Louis Brennan Jiroskop üzerinde çalıştı ve onun torpillerde ve özellikle tek raylı demiryollarında uygulanmasını sağladı.

? Louis Broca Ray Tramway ve liman hatlarında çok kullanılan yola gömülen oluklu rayı buldu.

? Güneş Fırını Felix Trombe Fransa’da çok güneş alan bir bölge olan Doğu Pireneler’de inşa edilen dünyanın en büyük iki güneş fırınının yaratıcısı olmuştur.

KAYNAKÇA

http://www.weburbia.com/pg/historia.htm

http://timeline.aps.org/aps/index.html

http://www.seymen1.8m.com

Grolier İnternational Americana Encyclopedia

Bilim Tarihi Prof.Dr. Cemil Akdoğan

Bilim Yolunun Kilometre Taşları Hayri Baştemur

Büyük Larousse

Thema Larousse

Dictionary Larousse

Meydan Larousse

Mustafa Kemal Ve Çanakkale Savaşları

06 Kasım 2007

MUSTAFA KEMAL VE ÇANAKKALE SAVAŞLARI

MUSTAFA KEMAL’İN HAYATI

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk devriminin yaratıcısı ve uygulayıcısı Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1881′de Selanik’te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi annesi Hacı Sofu ailesinden Feyzullah Ağanın kızı Zübeyde Hanımdı.Küçük yaşta babasını kaybeden Mustafa’yı zeki ve büyük bir Türk kadını olan Zübeyde Hanım yetiştirdi.İlk öğrenimini Selanik’te Şemsi Efendi İlköğretim okulunda yaptı.Babasının ölümünden sonra annesiyle beraber köyde yaşayan dayısının yanına yerleşti. Orada köy hayatı yaşamak zorunda kaldı.Annesi okul hayatında uzak kalmasına üzülüyordu.Bu nedenle onu teyzesinin yanında eğitime devam etmesi için Selanik’e yolladı.Okulda bir arkadaşıyla kavga etmesi üzerine Kaymak Hafız adındaki hocası vücudundan kan gelinceye kadar dövmüş, babaannesi de onu okuldan almıştı.

Komşuları Binbaşı Kadri Bey’in oğlu Askeri Rüştiyesine gidiyordu. Giydiği kıyafet Mustafa Kemal’i çok özendiriyordu Subayları gördükçe onlara imreniyor onlar gibi Rüştiyeye gitmek istiyordu.Annesi askerlikten koktuğu için askeri okula gitmesini istemiyordu.Bunun üzerine annesinden gizli olarak Rüştiyeye giderek sınavı verdi.Mustafa bu okulda en çok matematik dersiyle uğraşıyor ve çok başarılı oluyordu.Öğretmeninin adı da Mustafa’ydı ve küçük Mustafa’ya senin adın Mustafa benim de bu böyle olmaz.Bundan böyle senin ki Mustafa Kemal olsun diyor.Bundan sonra küçük Mustafa, Mustafa Kemal oluyordu.Matematik dersleri Mustafa Kemal’e çok kolay geliyordu.Hatta bu dalda müzakereci olup ders bile anlatıyordu.Fakat Fransızca’da geriydi.Fransızca hocası Mustafa Kemal ile ilgileniyor acı uyarılarda bulunuyordu.Bu uyarılardan rahatsız olan Mustafa Kemal ilk tatilde Selanik’e geldiğinde Fransız Frerler okuluna devam ederek idadideki derslerinden daha ileri derecede Fransızca öğrendi.

Manastır Askeri idadisinde iken şair Ömer Naci ile tanıştı.Ömer Naci o sıralar şiir yazmaktaydı.Mustafa Kemal’den okuyacak bir kitap istemiş getirdiği kitapların hiç birini beğenmemişti.Buna alınan Mustafa Kemal Şiir ve Edebiyata yönelmiş eserler vermeye başlamıştı.Türkçe öğretmeninin ‘Şiir seni askerlikten uzaklaştırır.’Uyarısıyla bu isteği içinde kalmış ve bu merakı Tarih’e yönelmiştir.Napolyon’u çok beğeniyor ve örnek alıyordu.Manastır Askeri idadisini bitirdikten sonra harp okulunun piyade bölümüne girdi.Harp okulunu da bitirince Erkan-ı Harbiye’ye girdi.Burada arkadaşlarıyla siyasi fikirlerini anlatmak amacıyla el yazısı bir dergi çıkarmaya başlamıştı.Bir gün veteriner dersliğinde gazete faaliyetleriyle meşgul olurken suçüstü yakalanmıştı.Müfettiş İsmail Paşa sınıfı basarak dersten başka şeylerle uğraştıkları gerekçesiyle tutuklama emri vermiş, okul müdürünün araya girmesiyle izinsizlik cezasıyla yet inilmesine karar verilmişti. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905′te Harp Akademisini Kurmay Yüzbaşı olarak 320 kişilik piyade sınıfının 20. likle bitirmiş,kurmaylık hakkı kazanan 13 subay arasına girmişti. İstanbul’da kaldığı sürede arkadaşlarından biri adına tuttukları apartman dairesinde ara sıra toplanıp memleket meselelerini konuşuyorlardı.Aralarına giren bir ajanın bunları ihbar etmesiyle birkaç arkadaşın ve Mustafa Kemal tutuklanmıştı.Birkaç arkadaşı itirafta bulunmuş bir müddet tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılmışlardı.Bir süre sonra Hap Akademisini bitirenleri Genelkurmaydan çağırdılar.Mustafa Kemal’in arkadaşlarıyla arasında bir örgüt olduğu düşüncesiyle Şam daki 30.Süvari Alayına staja gönderdiler.Bu bir nevi sürgündü. Mustafa Kemal’in staj gördüğü alayın komutanı Lütfi Bey idi.Bu komutanla Dürzü ayaklanması sırasında ahbap olmuştu.Lütfi Bey onu diğer arkadaşlarıyla da tanıştırdı.Bunlar 2. Abdülhamit yönetimine karşı bir örgüt kurmak istemiş fakat başaramamışlardır. Mustafa Kemal’le beraber 1906 Ekimi gecesi Tüccar Mustafa’nın evinde Vatan ve Hürriyet derneğini kurdular.Suriye ve yöresinde örgütlenmeyi sağlamak Mustafa Kemal’in göreviydi.Beyrut, Yafa ve Kudüs’e giderek örgütlenmeyi sağladı.Vatan ve Hürriyet cemiyetinin bir şubesini de Selanik’te kurdular.Bir süre topçu stajı yapmak için Şam’a gönderilen Mustafa Kemal staj sonrası Kolağası ( Kıdemli Yüzbaşı) oldu.Şamdaki ordu Kurmay heyetine atandı.( 20 Haziran 1907) Mustafa Kemal’in ayrılmasından sonra Vatan ve Hürriyet derneği Selanik’te gelişme gösteremedi.O sıralarda ittihak ve terakki kurulmuştu.Dr. Nazım’ın aracılığıyla iki dernek ittihak ve terakki adı altında birleşti.(1907) Dr. Nazım ve diğer arkadaşlarının ısrarıyla 29 Ekim de ittihak ve terakki derneğine girdi.Derneğin Makedonya örgütlenme çalışmalarına yardımcı oldu.22 Haziran 1908 de kendisine ek görev olarak Selanik – Üsküp demir yolu müfettişliği görevi verildi.Selanik ve Üsküp demir yolu üzerindeki şehir ve garnizonlara derneğin şubelerini açtı ve gelişmesi için çalıştı.

İttihat ve terakki derneği 1876 Anayasasının geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayınladı.İstanbul derneğin isteğini kabule mecbur oldu.1908 de 2. Meşrutiyet ilan oldu.Mustafa Kemal meşrutiyeti ilan etmekle işin bitmediğini söyleyerek köklü reformlar yapılması gerektiğini bunun içinde İttihat ve Terakki’nin siyasal parti niteliği almasını, ordunun kesin olarak siyasetten çekilmesini şart görüyordu.Bunun için İttihat ve Terakkicilerle arasında bu noktada görüş ayrılığı ortaya çıktı.Bu sırada Trablusgarp’ta Meşrutiyet idaresine karşı bir ayaklanma hareketi baş gösterdi.İttihatçılar bunu fırsat bilerek Mustafa Kemal’i Selanik’ten uzaklaştırıp Trablus’a gönderdiler.Mustafa Kemal karşılaştıkları tüm güçlüklere rağmen hareketi kan dökmeden bastırdı.Selanik’e 2. Redif tümeni Kurmay başkanı olarak döndü. (13 Ocak 1909)

2.Meşrutiyete rağmen ittihatçılar İstanbul’a tam manasıyla hakim olmadılar.Dernek içinde de ayrılıklar baş gösterdi.(13 Nisan 1909) 31 Mart’ta İstanbul’da rejime karşı bir ayaklanma oldu.Bu hareketi bastırmak üzere İstanbul’a yürümeye karar verdi. Hareket ordusunu kurdu.Kurmay başkanlığını üstlendi. 31 Mart olayından sonra yani ittihak ve terakkicilerin 2. Abdülhamit’i tahttan indirmesinden sonra Selanik’e döndü.

Mustafa Kemal’in Selanik’teki çalışmalarından hoşnut olmayan 3. ordu komutanı, kendisini Selanik’ten uzaklaştırmak için Genelkurmay başkanlığında bir göreve atanmasını sağladı.Bu atamadan pek az sonra 13 Eylül 1911 de İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdı.Mustafa Kemal Trablusgarp’a giderek İtalyanlarla savaşmaya karar verdi.Devrin genç subaylarından Fethi Okyar , Enver Paşa ve başka subaylarda Trablusgarp’a gitti.Mahmut Şevket Paşa İngilizlerin kendilerini Mısır’dan geçirmeyeceğini söylese de Mustafa Kemal’in direnişine engel olamadı.16 Ekim 1911 de Tobruk a gitti.Ethem Paşanın kurmaylığını üstüne aldı.9 Ocak 1912 de Mustafa Kemal’in idaresinde yapılan Tobruk muhaberesinde başarılı olundu.Mustafa Kemal Trablusgarp’ta iken Balkanlarda savaş patlak verdi.Savaş haberini alır almaz derhal görev almak istedi.İstanbul’a dönmek üzereyken Komonova yenilgisini, Selanik’in düştüğünü,Bulgarların Çatalca önlerine geldiğini öğrenerek büyük üzüntü yaşadı.Türk ordularının bu kadar kolay yenileceğine inanmıyordu.Romanya üzerinden İstanbul’a geldi”Akdeniz Boğazı Kuva-i Mürettebesi ”harekat müdürlüğüne atandı.Bu birliğin kurmay başkanı Fethi Beyle Bulgarlara saldırarak Trakya ve Edirne’nin kurtarılması hakkındaki önerisi çok önemlidir.

Kolordu Kurmay başkanı Fethi Bey askerlikten çekildi.İttihak ve Terakki genel sekreteri oldu. Yerine Mustafa Kemal geçti ve Edirne’nin kurtarılması hareketine katıldı. (22 Temmuz1913 ) 27 Ekim 1973 de Fethi Okyar Sofya Elçiliğine M. Kemal’de Sofya askeri ataşeliğine gönderildi.Burada M. Kemal vatanperver faaliyetler yürüttü.

Enver Paşa Yarbaylıkta Tümgenareliğe yükselerek harbiye nazırı oldu.M. Kemal’in askerlik ve komutanlık niteliklerini yakından bilmesine rağmen aralarında öteden beri süren rekabet yüzünden M. Kemal’e faal bir görev vermedi.Sadece Mart 1914 de Onu yarbaylığa yükseltti.

I.DÜNYA SAVAŞI ÇANAKKALE CEPHESİ VE MUSTAFA KEMAL

28 Haziran 1914′te Avusturya veliahdı arşidük Ferdinand Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmüş, bundan bir ay sonra Avusturya-Sırbistan savaşı başlamıştı.Bu I. Dünya savaşının başlaması demekti.M. Kemal savaşa Almanya’yla beraber girilmesine karşıydı.Almanya savaşı kazanırsa Osmanlı onun uydusu olacak,kaybederse Osmanlı her şeyini kaybedecekti.Ona göre devlet tarafsız kalıp kuvvetlenmeye bakmalıydı.Enver Paşa ise bu düşüncenin tam zıddını savunuyordu.Nitekim onun istediği oldu.Osm. savaşa girdi.bu sırada Batılı müttefikler Almanya karşısında zor duruma düşen Rusya’ya yardım ulaştırabilmek için Çanakkale Boğazını zorla geçmeye karar verdiler.Rus donanması bir çok defa boğazın dış tabyalarını bombardıman etmişti.Bir çıkarma işleminin gün geçtikçe yaklaştığı anlaşılıyordu

Mustafa Kemal’in Çanakkale savaşlarına başlaması bu savaşın ilk günlerinde başlar.1 Ekim’de Boğaz resmen kapatıldı.19 Şubat 1915′te düşmanın ilk taarruzu başladı.Mustafa Kemal’in 19. Tümen Karargahı Eceabat’a nakledildi.Şubat sonunda M. Kemal birliklerini kıyılara yerleştirmiştir.5 Mart’ta tümen karargahına gelen Boğaz Komutanı Cevat Paşa’ya (Çobanlı) kendi tümeninin Seddülbahir sahil tertibatını gösterirken düşmen gemilerinin ateşine maruz kalmışlardı. Bölgenin korunmasından sorumla 26. alay M. Kemal’in talimatı ile düşmanı mağlup etti.Bu muhaberelerin kara tarafı M. Kemal’in üzerinde idi.İngiliz ve Fransızların deniz mağlubiyetlerinden sonra vazgeçmeyeceklerini bilen M. Kemal,kıyıya adam çıkaracakları düşüncesiyle maiyetindeki birliklere uyanık olmaları emrini verdi.Gerekli yerlere müracaat edip kuvvetlerini arttırıyordu.O bölge kumandanlığına Halim Sami Bey’in atanmasıyla, Yarbay M. Kemal "genel yedek" olarak kalmıştı.M. Kemal’in tümeninden bir alay Çanakkale’ye geçmişse de geri çevrilmiş.Bunun üzerine o da bütün tümeni Bigalı köyünde toplayarak,talim ve terbiye ediyordu.18 Mart’tan 25 Nisan’a kadar zaman,düşmanın keşif ve oyalama hareketleriyle geçer.Düşman Boğazın geçilemeyeceğini anlayıp,yarımadanın Avrupa kıyılarına asker çıkarma planlarını tamamladı.25 Nisan’da ise önce yarım ada ile Trakya arasındaki Saros körfezine ve Boğaz ağzındaki Anadolu köşesine şaşırtma çıkarmaları yaparlar.26 Nisan’da,Rumeli tarafı giriş noktasında(Seddil Bahir) çıkartma başlar,Bu çıkartma Ege Denizine bakan Kabatepe ve Arıburnu kıyılarındaki çıkartmalarla hedefini belli eder.O günden itibaren de kara harpleri başlamış demektir.Mustafa Kemal bu savaşların tam içinde,Arıburnu cephesindedir. Bu topraklardaki savaşlar bir meydan harbi değildir.Bir harekat harbi değildir.Bu savaşlar birer avuç denebilecek dar topraklar üzerinde binlerce,on binlerce,yüz binlerce insanın kucak kucağa,boğaz boğaza gırtlaklaşmasıdır.

Halil Sami Bey’den gelen bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor.Mustafa Kemal’den taburunu adı geçen düşmana karşı sevk etmesi isteniyordu.Daha önce tahmin ettiği gibi düşmanın Kabatepe’ye karaya çıkma girişimi başlıyordu.Bu işle mücadelenin zor olacağını bildiği için bütün tümeniyle düşmana yaklaşmayı düşündü.Emrindeki tüm kuvvetleri derhal hazır bulunarak emir almaları için yanına çağırdı.Bigalı deresi boyunca alayı Kocaçimen Tepesi’ne doğrulttu.Yaya olarak Conkbayırına vardılar.

Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayın Ege denizinden gelecek bir saldırıya hazırlıklı olmadığı bir gerçektir.Onun içindir ki Gelibolu karaları Ege Denizine karşı tamamen açık bulunuyordu.Bu tertipsizliğin,yolsuzluğun,muharebe şebekelerinden yoksun oluşun, Çanakkale savaşlarında,Türk ordusuna çok pahalıya mal olduğu hakikattir.Kocaçimen’e 57. alayını bizzat sevk ederek ulaştıran M. Kemal’in ilk gördüğü manzara pek fikir verici değildir.Düşmanın çıkartma yeri Arıburnu ölü zaviyededir.Yani Kocaçimen’den görülmez.Bunun üzerine bin bir güçlükle Conkbayırına ulaşır

Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahil gözetlemesine memur bir müfreze efradının,Conkbayırına doğru kaçmakta olduğunu gösteren M. Kemal ile arasında şu konuşma geçer:

-Niçin kaçıyorsunuz?dedim

-Efendim düşman!dediler

-Nerede?

-İşte,diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Hakikaten düşman tepeye serbestçe yaklaşmaktadır.Mustafa Kemal’in ise elinde kuvveti yoktur.Düşman ona Kocaçimen’deki askerinden daha yakındır.Derhal karar verir. "Bu kararı kendisi bir mantıki muhakeme veya sev kitabi olarak değerlendirir."İşte bu karar savaşın gidişatını değiştirir.

-Düşmandan kaçılmaz der

-Cephanemiz yok diyen askere.

-Süngünüz var ya…dedi ve sonrasını şöyle anlatır:

Bağırarak bunlara süngü taktırdım.Yere yatırdım.Aynı zamanda Conkbayırına ilerlemekte olan piyade alayı ve cebel bataryasının "marş marşla" benim bulunduğum yerdeki emir zabitini onları çağırmaları için geriye saldırdım.Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı.Kazandığımız an bu andır.

-Düşününüz,işte bu bir andı.

Conk bayırından harekatı idare eder,sağ sol birliklerle irtibat kurmaya çalışır,taarruz ilerlemektedir.Bu harekatı anlatırken sözleri şuydu:"Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı."

Ya öldürmek ya ölmek!Zaten bu verilmiş bir emirdir.Aslı şöyledir:-Size taarruzu emretmiyorum ölmeyi emrediyorum.

Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde başka kuvvetler ve komutanlar olabilir…"Kumandan işte böyle bir anda böyle bir emri verebilen insandır."

Neticede düşmana saldırıldı.Boğuşuldu.Düşman dayanamayıp geri çekildi.Sahile kadar gerileyerek orada tutunabildi.Arıburnu cephesi işte böyle açıldı.

25/26 Nisan 1915 gecesi 5 İngiliz tümeni yeniden Arıburnu’na çıkarma yapar.Bu bir küçük ordudur.Halbuki bizim kuvvetlerimiz yetersizdir.Ayaklarındaki çarıkları dökülmüş,yiyecekleri kıt,yolları yoktur.Muharebe şebekesi iyi kurulamamıştır.Mustafa kemal her türlü olumsuzluğa rağmen emrindeki birliklerle sonuna kadar mücadele etmiş,26 Nisan günü savaş neticesini mağlup olmuyoruz şeklinde bildirmiştir.27 Nisan’da 2 alay daha takviye ederler.Verdiği emir aynıdır.O günkü harekatı yönettiği tepeye Kemalyeri adı verilmiştir.

Kemalyerindeki Mustafa Kemal Artık dünyanın en kudretli imparatorluğunun,Türk topraklarına kustuğu sonu gelmez insan ve ateş kudretiyle boğuşmuş kendini denemiştir.Kendine güvenen ve yenilmeyeceğine inanan bir genç ve güzel insandır.Kemalyeri’nden sağ kanattaki bir çok düşman askerinin ellerini kaldırıp,beyaz mendiller sallayarak kendi erlerine teslim oluşunu seyreder.Ama düşmanın asker çıkarması durmaz devam eder.29 Nisan gene çarpışmalarla geçer.Herkes bulunduğu toprağa,taşa elleri,ayakları,tırnaklarıyla sarılmıştır.Gene de herkesin çabası karşısındakinin yapıştığı toprağı onun elinden almaktır.Onu ya öldürmek ya atmaktır.

Churchill hatıratında Türklerin mücadelesini şöyle özetler:

"Türkler bu daracık geçit başında sıkı bir savunmaya girişmişlerdi.Canlarını veriyorlar fakat vatan toprağından karış vermiyorlardı. 30 Nisan!da bir kumandanlar toplantısı yapılır.Mustafa Kemal şöyle der: "Bire kadar hepimiz ölerek düşmanı mutlaka denize dökmemiz lazımdır."İçimizde ve askerlerimizde,Balkan harbi utancını tekrar görmektense ölmeyecek yoktur.Böyleleri varsa kendi elimizle kurşuna dizelim.

Yarımadanın en dar ve en tehlikeli noktası olan Arıburnu cephesinin gerisinde bizim 19. tümenimiz ihtiyatta bulunuyordu.Bunun komutanı genç yarbay Mustafa Kemal idi.Karaya çıkarmayı ve arz ettiği tehlikeyi hissedince kendiliğinden harekete geçti.Tümenin düşmanın eline geçmesi çok tehlikeli bir durum doğuracak olan Kocaçimen tepesi istikametine sevk etti. Bizzat kendisi 57. Alayın başında bu tepenin en şiddetli noktasına yaklaştığı zaman Anzak kolordularının öncüleri tepeye ulaşmışlardı.Kısa bir müddet boğazın en dar noktasını seyredebildiler.Sonra 57. alayın şiddetli bir taaruzuyla geri atıldılar.Çıktıkları sahile sürüldüler ve deniz filosunun himayesine tutunabildiler.Bu hareketiyle Genç Mustafa Kemal boğazı 1. defa kurtarmış oldu.Ya 57. Alay?57. Alay başka türlü bir Alaydı.57. Alaydan Gök kubbeye baki kalan bir hoş sedaydı.57.Alay Çanakkale harbinde tamamen şehit oldu…

Ama nasıl olur da Balkanlar’da bir nefeste bir vilayeti bırakıp dağılanlar,bugün burada hem de dünyanın en kudretli imparatorluğunun birlikleri karşısında bir karış torak için bir alayın kanını bir nefeste kurban ederler…Evet bunda bir mucize vardı.Bir kumandan mucizesi.Mustafa Kemal artık 19. Tümen komutanı değildir.Arıburnu ve Ağıl dere Cepheleri Kumandanı Mustafa Kemal’dir.

M. Kemal Arıburnu çevresinde savaşlarını yaparken onun sağındaki Anafartalar Cephesi de ateş içindedir.Sol kanattaki Conkbayırını ise gece gündüz endişe ile takip eder.Cephelerin bazıları birbirine karışmış,kumanda karışıklığı ortaya çıkmıştı.Bilhassa Conkbayırı böyleydi.9 Ağustos’ta kumanda karışıklığı son haddine varmış,savaş ise zirve noktasındadır.Düşman denizden durmadan çıkarma yapar,karaya durmadan birlikler kusar.Türk Ordusu karargahın son gücünü da cepheye yollamaktadır.Mustafa Kemal bu cephe kargaşasını düzeltmesi gerektiğini bilir.Yoksa tehlike vardır…

Mustafa Kemal bu durumun düzeltilmesi için ordu kumandanına açık ve kesin olarak mevcut kuvvetlerin kendi kumandasına verilmesini isteyerek böyle büyük bir sorumluluktan çekinmemiştir;ve "sorumluluk ölümden ağırdır" sözünü söylemiştir. Ordu karargahtan gelen emirle Anafartalar Grup Komutanlığına tayin edilmiştir.10 Ağustosta Taarruza geçmesi emredilmiştir.Çanakkale harbinin en büyük ve en kanlı taarruzu için harekete geçti.Düşmanı ani ve şiddetli bir baskınla yenmek istiyordu.Bu işte kuvvetten çok karar vardır.Her türlü olumsuzluğa rağmen verdiği karar şudur.Düşman yenilecek ve mahvedilecekti.

Mustafa Kemal hücum anını şöyle anlatır:

"Bütün askerler,zabitler her şeyi unutmuşlar,başkalarının kalplerini verilecek işarete bağlamışlardı.Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış olan askerlerimiz,onların önlerinde ellerinde tabancaları,kılıçları,zabitlerimiz kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırışla ileriye atıldılar.Bir saniye sonra düşmanın siperlerinde gökleri dolduran Allah Allah!uğultularından başka bir şey işitilmiyordu.Düşman silah kullanmaya vakit bulamadı.Boğaz boğaza kahramanca bir boğuşma sonunda birinci hattaki düşman kamilen imha edildi.Mustafa Kemal;bu muhaberede hücuma kalkarken askerlerden okuma bilenlerin Kuran-ı Kerimi göğüslerine basarak,bilmeyenlerin kelime-i şahadet getirerek ve hemen hepsinin de iki üç dakika sonra öleceklerini bilerek,nasıl titremeden,irkilmeden ileri atıldıklarını anlatır. "Emin olmalısınız ki,Çanakkale muhaberesini kazandıran bu yüksek ruhtur" demiştir. 10 Ağustos Conkbayırı Savaşı o gün, Mustafa Kemal’in askerlerinin başarısıyla böyle bitmiştir.M. Kemal Çanakkale Muhabereleri denilen destanın ortasında işte bu zafer halesiyle görülür.Yaklaşık 8 aylık Çanakkale savaşlarında Türk askeri cesur,akıllı ve ortak bir komutanın idaresinde neler yapmaya gücü yettiğini göstermiştir.Bilhassa anafartalar savaşında(7-8 Ağustos 1915) yarbay olan M. Kemal’in askere "taarruzu değil ölmeyi emretmesi" savaşın kaderini etkilemiştir.Churchill’in kaderin adamı olarak tanıdığı Mustafa Kemal Conkbayırı ve Kocaçimen’de ilerleyen,Anzak Ordusunu geri çekilmeye zorlayarak işgal edilen noktaları kurtarmıştır.19. Tümen ve 57. Alayı merkezden emir beklemeden kendi inisiyatifiyle cepheye sürmüş,Çanakkale cephesinin düşmesini engellemiş,Boğazları kurtarmıştır.Savaşlar İngilizlerin 19/20 Aralıkta Arıburnu ve Anafartalar’ı 8/9 Ocak Seddülbahri boşaltmasıyla sona ermiştir. Çanakkale Muharebesi bize bir çok muvaffakiyetten mada bir de Mustafa Kemal kazandırmıştı.Osmanlı tarihinin en şerefli sahifesini işgal edeceğine hiç şüphe olmayan Çanakkale muvaffakiyeti Orada çarpışan Türklük ruhunu,Türklük fedakarlığını ispat ettiği gibi büyük bir kahramana malik olduğumuzu gösterdi.Çanakkale zaferi Türk kahramanlık destanıydı.Türk askeri ne demektir?Bunu cihan Çanakkale’de bir daha tanıdı.Düşman çok kuvvetli,bol silahlı ve çok zengin bir milletti.Ona rağmen Türk askeri süngüsüne dayanarak,düşmanı siperlerine mıhladı.Düşmanı tek adım ileri attırmadı.Türk’ün süngüsü Çanakkale’de çelik bir kale oldu.Mustafa Kemal’in kuvvetli sevk ve idaresi,Türk askerinin sarsılmaz iman ve iradesi Türk tarihine altın yaldızlı bir Çanakkale zaferi yazdı.Hiç Şüphesiz Mustafa Kemal ve Cevat Paşaların bu savaşlardaki çabaları yadsınamaz.Mustafa Kemal genç ve azimkar metin bir kumandandır.Çanakkale’de ordu nevmid bir vazifeye düştüğü zaman ümidini bozmamış ve imanından aldığı kuvvetle,ordunun da maneviyatını yükseltmiştir.Büyüklerini tanımak mecburiyetinde olan gençlik "Mustafa Kemal" namını da hafızalarına ilave etmeli halaskarlarımızdan birinin de o olduğunu unutmamalıdır.

Düşmanlar Çanakkale boğazından hüsranla çekip gidince artık İstanbul da zabıt ve istila tehlikesinden kurtulmuş demekti.Bütün memleket ahalisinin hususile İstanbulluların M. Kemal’e hürmet minnettarlıkları son dereceyi bulmuştu.Düşmanlar bile bu dahi kumandan idaresindeki Türk askerinin harekatına hürmet ve takdirlerini ifadeden geri durmamıştır.Artık Çanakkale savaşlarının siper savaşına dönüşmesi üzerine son bir saldırı ile düşmanı denize dökme önerisinin reddedilmesi üzerine 10 Aralık 1915′te görevinden istifa etti.Kendisine çok büyük saygısı olan Limon Von Sanders bu istifayı kabul etmeyerek kendisine hava değişimi verildi.İngilizlerin Gelibolu’yu boşalttıkları öğrenildi.İngiliz ve Fransızlar hiç kayba uğramadan çekilmek istiyorlardı.Mustafa Kemal Buna razı olmuyor, düşmanın bedavadan çekip gitmesi sonradan bizimle alay etmesini istemiyordu.10 Aralık 1915′te grup komutanlığından istifa etti.Limon Von Sanders’in bu istifayı hava tebdili iznine çevirmesinden sonra M. Kemal Gelibolu’dan ayrıldı.

M. Kemal’in 31 Mart irtica olayını ezmekteki hizmeti daha o dönemde gölgelenmiş ve unutturulmuştu.Arıburnu Conkbayırı ve Anafartalardaki kahramanlıkları ise örtbas edilmeyecek bir hal almıştı.İstanbul’da sansürün gazetelerde isminin yazılmasına izin vermemesi,Enver Paşanın bir çok subayın rütbesini yükselttiği halde onunkinin olduğu gibi kalması,bir çok kişinin hizmetlerini küçük göstermeye çalışmasına rağmen,M. Kemal’in ülke ve ordudaki şanı azalmadı.Artık o bir ad,bir kuvvet,bir umut olmuştu.O iki kere İstanbul’u kurtarmış ve cihan harbinin gidişini değiştirmekte esas amil olmuştu.Türk erlerinin kahramanlığından azami sonuç almayı o bilmiştir.En kalabalık ve güçlü Osmanlı ordusunu o komuta etmişti.Bu yeni duruma dayanarak sırf askerlik görevi dışında bir çok uğraşta bulundu.Bir süre İstanbul ve Sofya’da dinlendikten sonra 1916 yılı başında Edirne’de 16. Kolordu Kolordu Komutanlığı’na atandı.Bir ay sonra Muş ve Bitlis dolaylarında kurulan b aşka bir kolorduya nakledildi.Bu göreve giderken Tüm Generalliğe yükseldi.Van Gölü güneyinden,Çapakur Boğazına kadar 80 km’lik cephede Kazım Karabekir Paşayla beraberdi.Önce cephe hattını geri çekti,sonra Muş ve Bitlis’i geri aldı.Kendisine altın kılıçlı imtiyaz madalyası verildi.M. Kemal Sekarat’ta bulunan 2. Ordu Kumandanlığı’na gelince,Orada Ordu Kurmay Başkanı İsmet İnönü ile tanıştı.Hicaz Seferiyesi Komutanlığı önerildi.Kabul etmedi.Enver Paşa Bağdat’ı geri alma hayaliyle Yıldırım Ordular Grubunu kurdu.M. Kemal de bu orduya bağlı 7. Ordu Komutanı olmuştu.Asıl sorunun Irak’ta değil Filistin’de olduğu anlaşılınca Bağdat’ın geri alınmasından vazgeçilerek,Yıldırım Orduları Filistin’e gönderildi.M. Kemal bu cephede göreve başladıktan sonra,Enver,Talat ve Cevat Paşalara rapor vererek savaş yönetimi ve halkın içinde bulunduğu durumu bildirmiş ve alınması gereken önlemleri açıkça anlatmıştı.Bu rapora 2. bir ek olarak da Yıldırım Ordu Komutanı Falkenhayn’ın tutumunu şiddetle eleştirdi.Enver Paşandan Falkenhayn’ı tutan bir cevap gelince 7. Ordu Komutanlığını Ali Rıza Paşa’ya bırakarak İstanbul’a geldi.2.Ordu kumandanlığına atandıysa da görevi kabul etmedi.

3 Temmuz 1918′de Sultan Reşat’ın ölümüyle yerine Vahdettin geçti.Yarbay Naci’yi kendisine başyaver,İzzet Paşa’yı yaver-i ekrem yaptı.M. Kemal böbrek rahatsızlığı yüzünden Krlsbadda’ydı.Tedavisini yarım bırakıp İstanbul’a geçti(Padişahın emriyle)M. Kemal burada Padişaha orduyu ele almak gerektiğini söylemiş,Vahdettin de gereken işleri Talat ve Enver Paşa ile görüştüğünü söylemiş.Fakat yıkım görülmeye İttihat ve Terakki iktidarının düşeceği sezilmeye başlayınca M. Kemal’in yaver olması gündeme geldi. Vahdettin kendisini yeniden Fahri Yaverliğe ve 7. Ordu komutanlığına getirdi.Osmanlı’nın Filistin’de verdiği mücadele yenilgiyle sonuçlandı.Bulgaristan da Selanik anlaşması ile çekildi.Bu surette Osmanlı’nın müttefikleriyle bağlantısı kesildi.Çok geçmeden Almanya da mütareke istedi.8 Ekim’de Talat Paşa kabinesi istifa etti.M. Kemal bu durumda Osmanlı Devleti’nin müttefiklerinden ayrı bir barış yapmasını sağlamak,elde kalan kuvvetlere ileri sürülecek ateşkes önerilerine karşı milletçe direnmeyi düşünüyordu.Padişaha telgraf çekerek Ahmet İzzet Paşa’yı Sedaret’e getirerek,kendisi harbiye nazırı olmak birkaç kişiyi daha kabineye almak istiyordu.Sadrazam Ahmet İzzet Paşa oldu.M. Kemal’i Harbiye Nazırı yapmadı ama kabine M. Kemal’in isteğine yakındı.

30 Ekim 1918′de Osmanlı Devleti Rauf Bey başkanlığındaki heyetin 36 saat tartışarak kabul ettiği Mondros Mütarekesi imzalandı.Mütareke gereğince Alman komutanların Türkiye’yi terk etmesi gerekiyordu.Limon Von Sanders Yıldırım Orduları Grup Komutanlığını Mustafa Kemal’e verdi.Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti kendini düşmana kayıtsız şartsız teslim etmiş,bununla da kalmayarak memleketin istilası için onlara yardım da etmişti.M. Kemal bu mütarekenin sakıncalı bulduğu noktaları sadrazama bildirip bir yandan da elindeki 2. ve 7. kolorduları ulusal savunma kuvveti haline getirmek için çalışmaya koyuldu.

13 Kasım 1918′de itilaf donanmasına bağlı gemilerin İstanbul’a girmesi üzerine yanındakilere dönerek "geldikleri gibi giderler" dedi.Bu sözü bir gün ülkenin bağımsızlığına kavuşacağına olan inancını belirtiyordu.İstanbul fiilen işgal altındaydı.Enver,Cemal ve Talat Paşa’lar memleketten kaçmış,meclis ve hükümet üyeleri birbirine düşmüştü.M. Kemal İstanbul’da kaldığı 6 ay içinde vatanın kurtuluşuna en küçük yardımı dokunabilecek herkesle ilişki kurdu,görüştü.Düşüncelerini daha kolay yayabilmek için Fethi Bey’in çıkardığı Minber gazetesine ortak oldu.Komutan ve subayların moralini yükseltebilmek için,Hasbihal adlı eserini yayımladı.Onun bu çok yönlü çalışmaları işgal kuvvetleri yetkililerini ve hükümeti kuşkulandırıyordu.Onu tevkif etmenin,halk çoğunluğu üzerinde kötü etkileri olacaktı.Şu halde M. Kemal’i İstanbul’dan uzaklaştırmak için uygun bir görev gerekliydi.İngiliz raporlarına göre bir görev vardı.Samsun dolaylarında Türk ahali Rum halka baskı yapıyordu.Bu durumda hükümet önlem olarak M. Kemal’i 9. Ordu Müfettişliğine atadı.Bu kıtaat 15. Kolordu Kazım Karabekir’e bağlıydı.M. Kemal Kazım Paşa’nın yardımıyla çok geniş yetkilerle göreve gidiyordu.Buna göre müfettişlik sınırları dışındaki bütün komutan ve sivil makamlara emir verebilecekti.Bu doğrultuda İngilizlerin vereceği vizeyi heyecanla beklemeye başladı.

KURTULUŞ MÜCELESİ

Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir orduyla İzmir’i işgale başladı.Böylece Türk kurtuluş savaşı 15 Mayıs 1919′da Yunanlıların İzmir’i işgali sırasında düşmana ilk kurşun sıkmasıyla fiilen başladı.İngilizler padişahın M. Kemal’e güveni vardır gerekçesi ile beklenen vizeyi verdiler.16 Mayıs akşamı eski bir şilep olan Bandırma ile yola çıktı.M. Kemal her an bir İngiliz tarafından yolu kesileceğinden kuşkulanıyordu.Kuşkusunda da haklıydı.M. Kemal’in nasıl bir amaçla gittiğini anladılar.Fakat geç kaldıkları için durdurmayı başaramadılar.M. Kemal fırtınalı bir havada Samsun limanına çıktı.

Anadolu,İzmir’in işgali ve bunun doğuracağı sonuçlar hakkında çok az bilgiye sahipti.M. Kemal burada telgraf aracılığıyla yetki altında bulundurduğu makamlarla sıkı bir ilişki kurmak,halka protesto ve mitingler yaptırarak Bab-ı Ali ve müttefiklere karşı halkın cephe aldığını göstermek istedi.Askeri ve siyasi alanda çalışmalara başladı.Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak cemiyetleriyle bağlantı kurdu. Bu cemiyetler Yunan işgaline karşı kurulduğu için ve Kuvay-i Milliye ile ilişki kurulamadığı için vatanı kurtaracak güce erişemiyordu.

Bu çalışmalar gerek işgal kuvvetleri gerek İstanbul’u rahatsız ediyordu.İngilizler baskılarını arttırınca M. Kemal geri çağırıldı. Oysa Samsun’a geleli bir hafta olmuştu ve rahat çalışabilme imkanları arıyordu.Dolayısıyla bu çağrıya kulak asmadı.Karargahını Havza’ya çekti.Mitingler düzenletti.Müdafa-i Hukuk Derneğinin Havza şubesini kurdu.Reddi İlhak ve Müdafa-i Hukuk dernekleriyle Anadolu ve Trakya’daki bütün komutan ve sivil yöneticilere Havza’dan ilk genelgesini yolladı.Devlete baş kaldırmış olan efeler derhal M. Kemal ve arkadaşlarıyla işbirliğine karar verdiler.Amasyalılar M. Kemal’i davet ettiler o da kabul etti.Amasya çalışmalarına uygun bir ortamdı.Ali Fuat ve Rauf Beyler ile 21-22 Haziran Amasya Genelgesini yayınladı.

Mustafa Kemal bu genelge ile Sivas’ta bir kongre toplanması kararını İstanbul hükümeti ve işgal kuvvetlerine duyurdu.İşgal kuvvetleri M. Kemal’i görevden azletti. Bu haberi alır almaz 3. Ordu Müfettişliği ve askerlikten istifa etti.Milli kurtuluş hareketinde milletle beraber herhangi bir fert gibi çalışmak istediğini Ordulara ve millete duyurdu.Vilayet-i Şarkiye Müdafa-i Hukuku Milliye derneğinin Erzurum şubesinin isteğiyle derneğin faal heyetinin başına geçti.Erzurum kongresi 23 Temmuz’da toplandı.9kişilik bir heyeti temsiliye seçildi bunun başında M. Kemal vardı.Temsilcilerin bir çoğu Sivas’a varmışlar,M. Kemal ve arkadaşlarını bekliyorlardı.Erzurum’dan ayrılması gerekiyordu.Sivas kongresi Doğu ve Batı illeri ile Trakya’nın yani bütün bir memleketin birliğini sağlamak gayesi güdülüyordu.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919′da lise binasında toplandı.Şark-ı Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adını aldı.11 eylül 1919′daki toplantıda Heyet-i Temsiliye’ ye ek olarak 6 kişi daha seçildi.16 kişilik Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği Heyet-i Temsiliyesi oldu.Bu bir geçici hükümet sayılıyordu.Kongre Erzurum Kongresi kararlarını onayladı.Damat Ferit’in adamı Elazığ valisi Ali Galip, Kürt aşiretlerini M. Kemal’e karşı kışkırtıp,çalışmalarını bozmaya çabaladıysa da başarılı olamadı.M. Kemal tarafından sorgulandı.Halep’e kaçtı.Sivas kongresi bu hava içinde sona erdi.Damat Ferit kabinesinin olumsuz çabalarını tespit eden M. Kemal ve arkadaşları,yapmış olduğu olumsuz çalışmaları padişaha bildirdiler.Ferit Paşa Kabinesi çekilmek zorunda kaldı.Yerine gelen Ali Rıza Paşa hükümeti,Heyet-i Temsiliye hükümetini şartlı olarak desteklemeye karar verdi.M. Kemal Sivas’ta iken İrade-i Milliye gazetesin çıkarmıştı.(13 Eyl).Bu defa Ankara’da Hakimiyet-i Milliye gazetesini kurdu.(10 Ocak 1920)

Meclis-i Mebusan 12 Ocak’ta İstanbul’da açıldı.Mustafa Kemal İstanbul’ giden millet vekillerine,kendisini seçmelerini ve mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini kurmalarını tavsiye etmişti. Kendisi hazır bulunmayan birini seçmenin sakıncalı olacağı düşüncesiyle onu başkanlığa seçmediler.Kurdukları gruba Felah-ı Vatan adı verdiler.Mebusan meclisi heyeti 28 Ocak 1920′de Misak-ı Milli esaslarını bir bildiri şeklinde kabul ve imza etti.Pariste toplanan müttefikler arası konsey 13 Mart’ta İstanbul’un fiilen işgaline karar verdi.16 Mart’ta İstanbul fiilen işgal edildi.M. Kemal olayı İslam elemi ve dünya parlamentolarına yayınladığı bildirilerle protesto etti.Bildiride 700 yıllık Osmanlı Devletinin hayat ve hakimiyetinin sona erdiğini belirterek, milleti hayat ve bağımsızlığını bütün geleceğini korumaya çağırdı.

BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

19 Mart 1920′de yayınladığı bildiride Ankara’da olağanüstü yetkilerle ve milletin gerçek iradesine sahip bir meclis toplanacağını,bu meclisin milletin yeniden seçeceği temsilcilerle İstanbul Meclis üyelerinden, Anadolu’ya geçe bilenlerden oluşacağını belirtti.Her ilden 5 milletvekili seçilirken 5 Nisan’da Sadaret’e gelen Damat Ferit Milli Hareket’in Padişaha isyan,hareketin başındakileri de eşkıya olarak niteleyen fermanlar yayınlatıyor.Şeyhülislam Abdullah Efendi verdiği fetvada bunları kafir ilan ediyor,öldürülmelerinin dinen caiz olduğunu bildiriyordu.Bu durumu değerlendiren Damat Ferit,İngilizlerin desteğiyle kurduğu bir takım saf ve cahil insanlardan oluşan Kuva-i İnzibatiye ve Hilafet Ordusu’nu Anadolu’ya göndermeye yelteniyordu.TBMM 23 Nisan 1920′de en yaşlı milletvekili Şerif Bey’in başkanlığında toplanıyordu.Ertesi Gün M. Kemal meclis başkanı seçildi.Bir hükümet kurulmasının zorunlu olduğunu söyledi.3 Mayıs 1920′de 11 kişilik icra heyetini seçti.20 Ocak 1921 Teşkilat-ı Esasiye Yasası ile icra vekilleri heyeti kuruluncaya kadar başkanlık yaptı.29 Nisan 1920 günü kabul edilen Hiyanet-i Vataniye yasası ile TBMM’nin niteliğine isyan edenler,sözle veya yazılı saldırı yapanların vatan haini sayılacağı ilan edildi.Bu tür suçluları yargılamak için de İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına karar verildi.

Bu dönemde halkçılık programını düşüncelerine uygun bulmayanlar muhalefet grupları şeklinde ortaya çıktılar.Muhalefette olan anlaşmazlıkları gidermek için mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurdu.10 Mayıs 1921 günü M. Kemal grubun başkanı seçildi.Bu I. Meclis zaman zaman üyeler arası şiddetli tartışmalara sahne olurken konu vatan olduğunda birlik ve beraberlikten hiç ayrılmamıştı.Nihayet zafer sonrası 16 Nisan 1923 günü son birleşimi yapılarak tarihin şerefli sayfalarına geçti.

Mustafa Kemal’i meclis çalışmaları dışında meşgul eden konuların başında,dağınık haldeki Türk Ordu’sunu yeniden seferber etmek,silahlandırmak ve eğitmek meselesi geliyordu.Ordu kurulana kadar Kuva-i Milliye birliklerinden yararlanmayı düşünmüş,fakat bunların başındaki Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe gibi diğer Kuva-i Milliye birliklerinin keyfi davranışları,yarardan çok zarar getiriyorlardı. Bu durum da düzenli ordunun kurulmasını hızlandırmıştı.

SARIKAMIŞ VE KARS GÜMRÜ’NÜN ELE GEÇİRİLMESİ

1877 Osm-Rus savaşı sonrası Rusya’da kalan ve Kars dolaylarında Bağımsız bir Ermeni Devleti kurulmuştu.Ermeniler bu bölgede İngilizlerle işbirliği yapıp Türkleri katlediyor,Türkiye ve Rusya’nın bağlantısını kesmeye çalışıyorlardı.9 Haziran 1920′de Kazım Karabekir 19. Kolordu Kumandanı Doğu Cephesi Kumandanlığına atandı.Doğu illerinde seferberlik ilan ederek kuvvetli bir ordu meydana getirdi.Kars,Sarıkamış ve Gümrü işgal edildi.3 Aralık 1920′de TBMM’nin taraf olduğu ilk anlaşma olan Gümrü imzalandı.Ermeni sorunu ortadan kalktı.Doğu kuvvetlerinin Batı:’ya aktarılması gerçekleşti.Fransızların Güney bölgesindeki(Mersin’den Urfa’ya saldırılarına M. Kemal direktifinde kahramanca karşı koyan milis kuvvetleri Arap savunması sonunda Gazi unvanını almıştı.Fransızlar Türklerle savaşın sonuç vermeyeceğini anlamışlardı.Sakarya savaşından sonra Ankara İtilafname’sini imzaladılar.T.B.M.M ve Türklerin Misak-ı Milli’deki bağımsızlık ilk defa bir devlet tanımıştı.

SEVR ANLAŞMASI

Yunanlılar 22 Haziran 1920′de Türklerin düzenli ordu kurmasına engel olmak ve barış projesini kabule zorlamak için 3 yönden ileri harekata geçti.T.B.M.M Yunan ilerleyişini durdurmak üzere 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Cebesoy’u Batı Cephesi komutanlığına getirdi.Yunanlılar kuzeyde başarılı olmuşlardı.Balıkesir ve Bursa’yı işgal etmişler,20-27 Temmuz’da Edirne dahil bütün Batı ve Doğu Trakya’yı işgali başarmışlardı.Bu işgaller -özellikle Bursa’nın işgali- mecliste ağır eleştirilere sebep olmuştu.(eski başkentin yitirilişi siyah örtü örtülerek protesto edildi).M. Kemal henüz ordumuzun kuruluş aşamasında olduğunu,zafere inandığını belirtti.Fakat Vahdettin ve İstanbul Hükümeti barış yapılmasını kabul ettiler.10 Ağustos 1920′de Sevr imzalandı.T.B.M.M bu anlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etti.

Bu anlaşmayı Türk milletine kabul ettiremeyeceklerini anlayan işgal kuvvetleri,Yunanlıları tekrar saldırıya geçirdiler.Türk Ordu’sunun Çerkez Ethem ile uğraşmasını fırsat bilerek Afyon,Eskişehir,Bursa üzerinden İnönü’ye yürümeye başladılar.Albay İnönü Yunanlıları 3 günlük çetin mücadeleler sonuca mağlup etti.Bu kez Sevr’i uzlaşma yoluyla kabul ettirmeye çalıştılar.Ankara hükümetini Londra’ya çağırdılar.13 günlük konferans sonuç vermedi.Yunan kuvvetleri 23 Mart’ta tekrar saldırıya geçtiler.II. İnönü’de de yenildiler.T.B.M.M ve S.S.C.B Moskova ant. İmzalamış Ankara hükümeti diplomatik güç kazanmış.

Yunanlıların 2. kez mağlup olması hoşnutsuzluk ve siyasi buhran yarattı.Yunanlılar farklı bir taktikle tekrar saldırma kararı aldılar.M. KEMAL Batı cephesi ordularının Sakarya’ya çekilmesini istedi.Meclis M. Kemal’in T.B.M.M Ordularının başına getirilmesine karar verdi.(5 Ağustos 1921) olağanüstü yetkilere sahip olmuştu.M. Kemal bu sürecin 3 ayla sınırlanmasını ,gerekirse her 3 ay sonucu sürenin uzatılmasını uygun gördüğünü belirtti.

M. Kemal Başkomutan olduktan sonra Tekalif-i Milliye emirlerini yayınladı.Ordunun ihtiyacı olan her türlü malzemenin Ordu emrine verilmesini öngören emirler uygulamak için de Tekalif-i Milliye komisyonu kuruldu.Yunanlıların kesin sonuç almak için tekrar saldırıya geçeneğini biliyordu. 23 Ağustos’ta Yunanlılar tek savunma hattına şiddetli saldırıya başlamış oldu.Sakarya Meydan Savaşı başlamış oldu.22 gün ve 21 gece aralıksız devam eden savaşta M. Kemal ünlü "Hattı müdafaa yoktur,sathı müdafaa vardır.O satıh bütün vatandır" emrini vermiştir.Savunma durumundaki Türk birlikleri saldırıya geçtiler.Sakarya’nın doğusunda yunan askeri kalmamıştı.

Türklerden her bakımdan iki kat üstün araç gereçle savaşan Yunan Ordularını yenilgiye uğratan M. Kemal’e Gazi unvanı verildi.Savaş sonrası Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.İtilaf devletlerini güvenini sarsan Yunanlılar son bir kez saldırıya geçti.Türk Ordu’sunun da kendisini toplaması gerekliydi.11 ayda bunu başardı.Başkomutanlık Meydan Muharebesi başlamıştı.Garp Cephesi Orduları 2′ye ayrıldı.6 Ağustos 1922′de M. Kemal P.,İsmet P., Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa taarruz hazırlıklarını gözden geçirdiler.Türkler şiddetli bir saldırı sonucu Çiğiltepe, Erkmentepe, Tınaztepe, Belentepe, vs. ele geçirdi.Afyon kuzeyindeki Yunan Orduları geri çekilmek zorunda kaldılar.Türk ordusu Dumlupınar’a yöneldi. Dumlupınar’ın kuzey ve kuzeydoğudaki 5 tümenlik Trikupis Grubu yenildi.

M. Kemal Yunanlıların herhangi bir yerde tutunup savunmaya geçmelerine ve itilaf devletlerinin müdahalesine meydan bırakmamak için düşmanın süratle ve aralıksız kovulmasını istiyordu.Bunun için "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz dir" hedefini vermişti.9 Eylül’de 3,5 yıl işgal altındaki İzmir de kurtuldu.

Annesi Zübeyde Hanım 14 Ocak 1923′te öldü.29 Ocak 1923 İzmir’in ünlü ailelerinden Uşşakizade’lere mensup Muammer Bey’in kızı Latife Hanım ile evlendi.Evlilikleri 5 Ağustos 1923′e kadar sürdü.18 Eylül’e kadar Batı Anadolu Yunan ordusundan temizlenmiş bulunuyordu. Türk-Yunan Savaşı Mudanya Mütarekesi ile sona erdi.(1 Ekim 1922) Yunanlılar yeterli delege olmadığı gerekçesi ile imzadan kaçındılar.İtilaf Devletlerinin Barış konferansına Ankara Hükümeti ile beraber İstanbul Hükümetini de çağırmak istemesi T.B.M.M’ yi harekete geçirdi.Meclis 1 Kasım1922′de saltanat ile halifeliğin ayrılması ve saltanatın kaldırılmasına karar verdi. Vahdettin İngilizlere sığındı.17 Kasım gecesi bir İngiliz zırhlısı ile kaçtı.Abdülmecit Halife oldu.

Lozan Barış Ant. 28 Temmuz 1923 günü imzalandı.Yunan sorunu dışında Şark sorunu ve diğer sorunlar ele alındı.I. Dünya savaşında savaş durumunda olan devletler arası barış yapıldı.Türkiye’yi İsmet Paşa temsil ediyordu. İşgal kuvvetleri 30 Ekim 1923′te İstanbul’u boşalttılar.M. Kemal toprak bütünlüğünün ifadesi olarak,Ankara’yı başkent yapmak istiyordu. Tasarı meclise sunuldu. Ankara başkent oldu. M. Kemal askeri alanda büyük başarılar kazanmıştı.Bundan sonra daha fazlası gerekliydi.Şimdi devlet adamı bir devrimci olarak iş başındaydı. 6 Aralık 1922′de basına verdiği demeçte Cumhuriyet Halk partisi adında, Halkçılık ilkesine dayalı bir parti kuracağını ve her türlü yoruma açık olduğunu belirtti. Herkes çeşitli endişeler ortaya attı. Buna rağmen M. Kemal CHP’yi kurdu. Ölünceye kadar da başında kaldı.

M. Kemal artık cumhuriyeti ilan etmek için faaliyetlere geçti.Milletvekilleri de bu görüşteydiler.1920 yılında "Egemenlik Ulusundur" ilkesine dayalı idarenin başladığı günden itibaren aslında Cumhuriyet kurulmuş fakat adı söylenmemişti. M. Kemal,İsmet Paşa ve Fethi Bey’i köşküne çağırdı ve cumhuriyeti ilan edeceğini bildirdi. Anayasaya Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir maddesi ekendi.29 EKİM 1923′TE Teşkilat-ı Esasiye Yasasında değişiklik yapılarak, cumhuriyetin ilanına karar verildi.Oylamaya katılan milletvekilleri cumhuriyeti kabul ederek kendisini ilk Cumhurbaşkanı seçtiler.1927-31-35 yıllarında 4 yılda bir Cumhurbaşkanı seçildi.

T.B.M. M nin 3 Mart 1924 tarihli oturumunda Medreselerin kapatılmasına,eğitim ve öğretimin birleştirilmesine ve Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kabineden çıkarılmasına ilişkin yasalar kabul edildi.20 Nisan 1924′te 2. anayasa yürürlüğe girdi.Türkiye Cumhuriyeti’nin Laik olduğu kesinlik kazandı. ( 10 Nisan 1928 )

İNKLAPLAR, DEVRİMLER

M. Kemal’in gerçekleştirdiği devrimler tek bir temele dayanıyordu.Türk milletini gerçekten Layık olduğu yüksek,güçlü ve müreffeh bir yaşam düzeyine kavuşturmak. Bu düşünceyi engellemeye çalışan her türlü kurum ve muhalifin karşısında bulunuyordu.Eski Ortaçağ karanlığını içinde tutan topluma,ilkel bir görüntü veren kurumları hükümleri ve alışkanlıkları kaldırarak,çağdaş uygarlığın akıl ve bilime dayanan değerlerini getirmek istiyordu. Bu temel görüşler doğrultusunda devrimleri geçekleştirdi.

Bu devrimler,hilafetin kaldırılması,eğitimin tek elden yönetilmesi,şeriye mahkemelerinin kaldırılması,Tekke,zaviye ve türbanın kaldırılması,şapka giyiminin zorunlu olması,takvim ve saatte değişiklik,Türk medeni yasasının kabulü,Latin harflerinin kabulü,ulusal okulların açılması ulusal rakamların kabulü, Kur’an ve ezanın Türkçeleştirilmesi.Lakap ve unvanların kaldırılması ve bazı kisvelerin giyilmemesi,hafta tatili cumadan,pazara alındı ve en önemlisi medeni yasanın evlenmeyle ilgili hükümleri…Tanzimat dönemindeki Mecellenin yerini İsviçre medeni kanunundan örnek olarak hazırlanan Türk Medeni Yasası 17 Şubat 1926′da kabul edildi.Medeni yasa ile kadınlara haklar tanınırken,onların siyasal ve ekonomik yaşama katkıları da düşünüldü. 1930′da belediye seçme ve seçilme,1934′te de milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazanmıştı.21 haziran 1934′te soyadı yasası kabul edilmiş,T.B.M.M’ de M. Kemal’e Atatürk soyadını vermişti.Bunun daha öncesinde hem askeri hem askeri hem siyasi önder olmasını çekemeyenler yüzünden askerlikten istifa etti.(30 haz 1927).Atatürk Cumhuriyet idaresindeki bir ülkenin demokratik olması gerektiği,bunun için birden fazla parti kurulması gerektiğini savunuyordu.Cumhuriyetçilik ve Laiklik ilkesinden ödün vermek istemiyordu.Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası(1924-25) ile Serbest Cumhuriyet Fırkası(1930) bu ülke sınırlarını aştıkları için uzun ömürlü olmadılar.

Cumhuriyet Halk Partisinin 2. büyük kurultayında gerek parti,gerekse Türkiye açısından büyük önem taşıyan büyük Nutku’nu okudu.(15-20 Ekim 1927) Nutukta kuruluş savaşının tüm evrelerini belgelerle açıkladı.Cumhuriyetin kuruluşunu,devrimleri,devrimlere karşı çıkanları ayrı, ayrı anlattı. Sonunda da Türkiye Cumhuriyetini Türk gençliğine emanet ettiğini bildirdi.12 Nisan 1931′de Türk Tarih Kurumu’nu kurdu.

12 Temmuz 1932′de Türk Dil Kurumunu kurdu.

1933′te Cumhuriyet’in 10. yılı dolayısıyla konuşma yaptı.Halkı en geniş refah araç ve kaynaklarına sahip çıkmaya ulusal kültürü,çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağını söz verdi.Sözünü "Ne Mutlu Türküm Diyene" diyerek noktaladı.Ekonomi ve siyasete önem verdi.Ekonomik sistem olarak Devletçiliği benimsedi.Devlet denetiminde özel girişimi öngördü.

Ülke ekonomisi için gerekli büyük,küçük her çeşit sanayii kurmayı ilke edindi.Yalnız ülke çıkarlarına uygun olan yabancı sermayenin ülkede yatırım yapmasına izin verdi.Ülkenin gerçek sahibinin köylü olduğunu belirterek, makinalı tarıma geçmeyi öngördü.Dış siyaseti dostluk ve barış temeline dayandırarak,bu doğrultuda(1934)Balkan(1937) Sadabat Paktını kurdu.

4. kez Cumhurbaşkanlığına seçilen Atatürk Ankara Ant. İle Fransa’ya bırakılan Hatay’ı ülkemize katmak için büyük çaba harcadı.Fakat sağlığı günden güne bozuluyordu.20 Mayıs 1938′de Hatay sorunu ile ilgili olarak Mersin ve çevresindeki askeri birlikleri denetledi.

İstanbul’a gitti 5 Eylül’de son biçimini verdiği vasiyetnamesini İstanbul 6. Notere kapalı bir zarf içinde verdi.1kasım 1938 meclis açılışına hastalığı yüzünden katılamadı. Büyük Komutan, devlet adamı,büyük insan 10 kasım 1938 Perşembe günü saat 9.05′te hayata gözlerini yumdu…Bu haber Türk milletini yasa boğdu .

Mustafa Kemal Paşa Erzurum’da

06 Kasım 2007

MUSTAFA KEMAL PAŞA ERZURUM’DA

Mustafa Kemal Paşa Erzurum’a geldiği zaman. İstanbul ile ilişkisi en gergin noktasına ulaşmıştı. İpler kopmak üzereydi. Her an, ordu müfettişliğinden azledildiği ve hatta ordu ile ilişkisinin kesildiği, kendisine tebliğ edilebilirdi. Günlerden beri sürüp gelen telgraf yazışmalarının, makine başı konuşmalarının bu sonuca varacağını biliyordu ve buna hazırdı.

Bu tel yağmuru, Erzurum’da, telgraf makinesi başında Padişahın Baş Mabeyincisiyle karşılıklı bir konuşma şeklini aldı. Baş Mabeyinci neredeyse yalvarıyordu. Sultan’ın Mustafa Kemal’e karşı beslediği büyük sevgiyi kendisinin bile kıskandığını söylüyor, İstanbul’a dönecek olursa hayatının ve geleceğinin güven altına alınacağını bildiriyordu. İlle gelmek istemiyorsa, izinli olarak Anadolu’da kalabilirdi. Padişah böyle arzu ediyordu. Mustafa Kemal, saygısını bir kere daha bildirerek, nazikçe cevap verdi, fakat görevini bırakmaya razı olmadı. Ama artık işinden çok kısa zamanda atılacağı belli olmuştu. Rauf Bey ve Kazım Karabekir Paşa, bu durumu önlemek için kendiliğinden istifa etmesini söylediler. Hatta değil yalnız görevinden, ordudan da çekilmeliydi. Bu, halkın gözünde daha iyi bir etki yapacaktı. Sivas’ ta bulunan Refet Bey de aynı düşüncedeydi. Ordudan ayrılırsa artık İstanbul’a geri çağrılamayacağını ileri sürüyordu. Kazım Paşa, kendi hesabına onu, ordu müfettişi değil de, herhangi bir fert olarak daha fazla sayacağını söylüyordu.

Ama Mustafa Kemal kararını veremiyordu. Tasarladığı işi yapabilmek için resmi bir sıfat taşımasının önemli olduğunu biliyordu. ‘ Halkın, bir lideri sadece beslediği idealden dolayı sevdiğini düşünmek saçmadır, diye cevap verdi. Aksine, onu kudret ve kuvvetini açığa vuracak şekilde, gösterişli bir kılıfta görmek ister.’ Askerlikteki rütbesi, ta çocukken, Selanik’teki asker okuluna girmeyi başardığından beri, onun için her şeyi ifade ediyordu. Silik bir ailenin çocuğu olmaktan doğan güvensizlik duygusunu bu sayede yenebilmiş, hayatı bu sayede bir anlam kazanmıştı. Şimdi sinirleri bozulmaya başlamıştı. Ruhi bir çöküntü duyuyordu. Rütbesi elinden gittikten sonra, çevresindekilerin kendini hala sayıp saymayacağını, tutup tutmayacağı düşüncesi onu tedirgin ediyordu. Kendi benliğine olan güveni birdenbire gevşemiş gibiydi.

Ama en sonunda, arkadaşlarının istifasının kaçınılmaz bir şey olduğu yolundaki düşüncelerine katılmak zorunda kaldı. Biri Harbiye Nezaretine, biri de Padişah’a iki telgraf çekerek hem görevinden, hem de ordu hizmetinden ayrıldığını bildirdi. Bu telgrafları, İstanbul’dan gönderilen ve iki işinden de azledildiğini bildiren bir tel yazısı ile karşılaşmıştı. Mustafa Kemal, istifasını Erzurum halkına bildirirken, bundan sonra ‘ Kutsal milli ülkümüzün başarıya ulaşması için’ bir fert olarak savaşmaya devam edeceğini söylüyordu. Rauf Bey ise, daha sınırlı bir şekilde, ‘ Hilafet ve Saltanatın güvenliği tamamen elde edilinceye kadar’ onun yanında savaşacağını açıklıyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın askerlikten ayrılmasından kongrenin toplanmasına kadar geçen 15 günlük süre, kongre hazırlıkları dışında birtakım olaylarla doludur. Gerçi biz, Mustafa Kemal Paşa’ nın Samsun’a ayak bastığı günü, bir dönemeç noktası olarak kabul etmiş bulunuyor ve bunu bir milli bayram olarak her yıl kutluyoruz. Şüphesiz onun Anadolu’ya ayak basması, milli kurtuluş hareketinin çok önemli dönemeç noktalarından biridir. Fakat olayların ayrıntılarına girince görüyoruz ki, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’da geçirdiği günler ve yaşadığı olaylar, üzerinde daha çok durulmaya değer bir dönemeci teşkil etmektedir. Mustafa Kemal Paşa’nın ordu müfettişliğinden ve askerlikten ayrılmaya mecbur kalması, hiçbir sıfat ve selahiyeti olmaksızın kendisini yakın çevresine, yani o günlerdeki mesai arkadaşlarına lider olarak kabul ettirmesi, sonuna kadar beraber mücadele etmeye karar verdiklerini söyleyen bu arkadaşların yavaş yavaş fire vermeye başlamaları, Kurmay Başkanı Albay Kazım ( Dirik) ve eski Erzurum Valisi Münir Beylerin ayrılmaları, Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’dan duyduğu endişe, Kazım Paşa’nın kendisini müteşekkir bırakan asil jesti ve bütün bu olaylar içerisinde her insan gibi Mustafa Kemal Paşa’nın zaman zaman içine düştüğü bunalım, önemli bir dönemecin işaretleridir.

Olaylar yalnız bunlardan da ibaret değildir. Amasya Mukarreratına katılan İkinci Ordu Müfettişi Mersinli Cemal Paşa, hiç lüzum yokken, görevini bırakarak İstanbul’ a gitmişti. Yine bugünlerde, beraberinde Üçüncü Kolordu Kumandanı olarak Anadolu’ya getirdiği Refet (Bele) Bey geri çağrılarak, yerine başka bir kolordu kumandanı gönderilecekti. Kendisinden büyük hizmetler beklediği Canik ( Samsun) Mutasarrıfı Hamit Bey aynı akıbete uğrayacaktı. Refet ve Hamit Beyler , verilmiş karara aykırı olarak, hemen görevlerini, yerlerine gelenlere terk edeceklerdi. Bunlar bir çözülmenin işaretleriydi.

Bu olaylar üzerinde durulmaz ve gereği gibi değerlendirilmezse, ne milli mücadeleyi anlamak, ne de Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğe nasıl geldiğini öğrenmek mümkün olamaz. Resmi Görüşle yazılmış kitaplarda yıllardan beri ifade edildiği üzere, Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçer geçmez bütün millet etrafında toplanmadığı gibi, milli mücadele de Yunanlıların İzmir’ e çıkması ile birdenbire başlamış değildir.

Erzurum’da görevli İngiliz albayı Ravlenson 10 temmuzda toplanacağı bilinen Erzurum Kongresi’nden bir gün önce Mustafa Kemal’ i ziyarete geldi. Kongrenin toplanması halinde toplantının dağıtılacağı konusunda tehditlerde bulundu. Mustafa Kemal mecburi olarak kuvvete kuvvetle karşılık vereceklerini ve milletin kararını yerine getireceklerini bildirdi.

Şu küçük olaydan, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kolay olmamakla beraber, tesadüfen kazanılmadığı da anlaşılmaktadır. İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanına, Mustafa Kemal Paşa’ nın davranışı, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ na kararlı olan insanların nasıl hareket edeceğini göstermektedir. Önemli olan ikinci husus, Mustafa Kemal Paşa’ nın kongreyi muhafaza için Kolordu’ dan asker istememesidir. Kendisi asker olduğu halde, Mustafa Kemal Paşa’ nın daha o zaman halk hareketinin önemini ve etkisini dikkate almasını, düşündürücü bir gerçek olarak kabul etmek gerekir.

ERZURUM KONGRESİ: 23 TEMMUZ 1919

Erzurum Kongresi, 13 gün gecikme ile, 23 temmuz günü toplandı. Mustafa Kemal Paşa’nın kongreye üye olarak katılabilmesi ve kongre başkanlığına seçilmesi, üzerinde durulan iki önemli konu idi. Erzurum delegelerinden Emekli Binbaşı Kazım Bey ile Cevat (Dursunoğlu ) Bey delegelikten istifa ederek, Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in kongreye katılmalarına imkan sağlamışlardır. Fakat delegeler Erzurum’da toplanmaya başlayınca, Mustafa Kemal Paşa’nın kongre başkanlığına seçilmesini istemeyenlerin bulunduğu öğrenilmişti. Trabzon delegeleri, Mustafa Kemal Paşa’nın özel durumunu ileri sürerek, kongre başkanlığına seçilmesi halinde Batılı devletler tarafından kongrenin başka türlü yorumlanacağı düşüncesindeydiler. Mustafa Kemal Paşa ise, iki sebepten dolayı kendisinin kongre başkanlığına seçilmesini gerekli görmekteydi: Birincisi, kongreye hakim olmak, ikincisi liderlik yolunu açmak.

Kongrenin açılmasına rastlayan tarihte Damat Ferit bütün memlekette bir emir çıkartmış ve ‘ sözde bir meclis toplantısı havası verilmek istenilen’ bu gibi şeylerin önüne geçilmesini istemişti. Bir Ermeni okulunda toplanan kongre on beş gün sürdü. Muhaliflere rağmen Mustafa Kemal’i başkanlığa seçtiler. Şimdi yine resmi bir sıfatı vardı, ama sivil olarak. Yıllar sonra, kongredekiler kendisini başkan seçmemiş olsalardı ne yapacağını soranlara, hiç tereddütsüz, ‘ Gider, başka bir kongre toplardım,’ diyebilecekti.

Mustafa Kemal, Havza ve Amasya’da askerce direnişin temelini atmıştı; şimdi de Erzurum’da bunun siyasi karşılığını kuracaktı. Kongreyi açış söylevinde, devrimin iki temel ilkesini ortaya attı: Bunlardan biri ulusun hakları, öteki, halkın iradesi idi. İlki ikincisine dayanılarak yeni bir hükümet kurulmasıyla gerçekleşecekti. Çevrelerini saran ‘ kara ve korkunç tehlike’ den, ‘ milli harekete ilham veren ve memleketin en ücra köşelerine kadar yayılan yenilmez ruh kuvvetinden’ söz etti. Türk milletinin kendi kaderine sahip çıkma kararı ancak Anadolu’da doğabilirdi. Ama bu, yalnız milletin iradesine dayanarak olmalıydı. Türkiye’nin, Türk halkının bütünü tarafından seçilmiş ve tutulmuş bir rejimi, kuvvetini halk çoğunluğunun dilek ve kararlarından alan bir hükümeti olmalıydı. Yöneticilik yerindeki kimse, kendi adına değil, herkesin adına hareket etmeliydi. Bu, Mustafa Kemal’in Erzurum’dan sonra, bütün Anadolu’da durmadan tekrar edeceği mesajdı.

Bu mesaj, Mustafa Kemal’in, Osmanlı İmparatorluğunun Batılı unsurlarıyla bir arada yaşamış, Batı demokrasisi prensiplerini incelemiş ve demokrasinin, Türkiye’nin bu günkü dünya içerisinde varlığını sürdürebilmesi için gereken tek siyasal temel olduğunu anlamış olmasından kaynaklanmaktadır.

Mustafa Kemal, bu dönemde girişilen hareketin padişahlığa ya da halifeliğe karşı olmadığını belirtmeye dikkat ediyordu. Sadece bunların arkasındaki yabancı tehdide yöneltilmişti. Bir yandan da, hareketin kanun çerçevesi dışına çıkmadığını belirtmeye de önem veriyor, yapılan işlerin yürürlükteki Osmanlı kurallarına uygun olarak, taşradaki valiliklerce resmen kayıt ve tescil edilmesini sağlıyordu.

Bu çerçeve içinde, kongre sonucunda elde edilen başlıca iş, sonradan Misak-ı Milli diye tanınacak olan bir bildirinin kaleme alınması oldu.

Bu belge, barış konferansını sözde uyguladığı self- determination ( milletin kendi kaderini kendi tayin etmesi) prensibini esas olarak kabul ediyordu. Ana dili Türkçe olan halkın çoğunlukta bulunduğu Türkiye sınırlarının olduğu gibi kalmasında ısrar ediyor, bunlara karşı girişilecek her türlü teşebbüsün direnmeyle karşılanacağını belirtiyordu. Geçici bir hükümet seçilmesi, Türk olmayan unsurlara hiçbir ayrıcalık tanınmaması öngörülmüştü. Ancak kongre, böyle geçici bir hükümet kurulacak olursa, merkezi hükümetin uyguladığı kanunları izleyeceğini ve Misak-ı Milli’ yi gerçekleştirdikten sonra dağılacağını da karar altına almıştı.

Misak-ı Milli, bir bildiri şeklinde bütün yurda ve yabancı devlet temsilcilerine dağıtıldı. Mustafa Kemal, oldukça haklı olarak, ‘ Kongrenin ciddi kararlar almış ve bütün dünyaya karşı milletin varlığını ve birliğini dile getirmiş’ olduğunu söyledi. ‘ Tarih, bu kongrenin çalışmalarını, benzerine az rastlanır bir başarı olarak niteleyecektir,’ dedi.

Kongre sona erdiği sırada, Harbiye Nazırlığı’ndan Kolordu karargahına bir telgraf geldi:

Babıali, hükümetin emirlerine baş kaldırmaları sebebiyle, Mustafa Kemal Paşa ve Refet Bey’in tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini karar altına almıştır. Mahalli makamlara gerekli emirler verilmiş olduğundan, Komutanlığınızın bu emri derhal yerine getirmesi ve sonucunu bildirmesi tebliğ olunur.

Kazım Karabekir Paşa cevabında, bu iki aydın ve değerli vatandaşın yurdun yararına çalıştıklarını söyleyerek itirazda bulunda. Daha sonra, kongre çalışmaları üzerinde hükümete verdiği raporda bu toplantının ulusal bir nitelik taşıdığını ileri sürerek: ‘ Bu hareketi sadece iki kişiye yüklemekle onu küçültmüş oluyorsunuz.’ dedi. Kongre, halkın içinden gelen duygu ve isteklerden doğmuş; hükümet genelgesi ise onların üzerinde çok kötü bir etki yapmıştır.

KONGRE KARARLARI

1. Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.

2. Baskı altındaki İstanbul Hükümeti görevini yapamazsa tüm ulusça direniş ve savunmaya geçilecektir.

3. Vatanın korunması konusunda İstanbul Hükümeti başarısız olursa geçici bir hükümeti kongre toplantı halindeyse kongre ( Sivas Kongresi), kongre toplanmamışsa “ Temsil Heyeti” seçecektir.

4. Kuvayi Milliye’ yi etkin, ulusal iradeyi egemen kılmak esastır. Saltanatın ve hilafetin korunması için çalışılacaktır.

5. Azınlıklara siyasi egemenliğimizi ve toplumsal huzurumuzu bozucu ayrıcalıklar tanınamaz.

6. Manda ve himaye kabul edilemez. ( Kongrede en çok tartışılan konudur.)

7. Doğu Anadolu’da dağınık halde bulunan dernekler “ Anadolu Müdafaai Hukuk Derneği” adı altında birleştirilmiştir.

8. Kongre kararlarını Sivas’a götürmek amacıyla Mustafa Kemal başkanlığında bir temsil heyeti seçilmiştir.

9. İstanbul’da kapatılan Meclisi Mebusan en kısa zamanda açılmalıdır.

Alınan kararların sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz:

1. Bölgesel olarak toplanmasına rağmen, alınan kararlar bakımından ulusaldır.

2. Ulusal Kurtuluş Savaşının temel programı hazırlanmıştır.

3. Bu programın temel düşüncesi, kayıtsız koşulsuz bağımsızlık ve ulusal egemenliktir.

4. Misak-ı Milli sınırları ilk kez çizilmiştir.

5. Vatanın bütünlüğü ve parçalanamayacağı, işgallerin kabul edilemeyeceği açıklanmıştır.

6. Mustafa Kemal’e ilk kez halk tarafından görev verilmiştir.

7. Yerel direniş örgütleri bir çatı altında toplanarak, merkezi örgütlenmenin ilk adımı atılmıştır.

8. İlk kez yeni bir devlet kurma düşüncesi ortaya çıkmıştır.

9. Ulusa dayanmayan bir hükümetin çalışmalarının tanınmayacağı açıklanmıştır.

Bu kararlarda gerekirse bir yönetim ( yani hükümet) kurma, savunma mücadelesi düşüncesi dikkat çekiyor. Ayrıca İşgallerin iyi ya da kötü diye ayrılamayacağını, hepsinin kötü olarak algılanacağını görüyoruz. Bir başka nokta, seçimlerin yapılması ve Meclis’ in toplanması, yani demokrasi talebinin öne sürülmesidir. Son olarak imparatorluğun Arap toprakları ile ilgili bir talebin dile getirilmemesi, tersine bırakışma sınırlarının belirtilmesi de göze çarpıyor. Bu, imparatorluktan vazgeçme kararıdır. Erzurum kongresinin özet olarak da olsa, tutanakları yoktur. Kongre’ nin, o denli uzun bir ertelemeden sonra, 2 hafta sürmüş olması şaşırtıcıdır ( 23 Temmuz- 7 Ağustos 1919). Günümüzde parti kongrelerinin bir ya da en fazla iki gün sürmektedirler. Kongrenin, böyle uzaması, çok hararetli ve uzun tartışmaların cereyan ettiğine işaret sayılmalıdır. Çünkü imparatorluk kültürüyle yetişmiş bu insanların imparatorluktan vazgeçme kararı almaları kolay iş değildir. Ama ağır bir yenilgiye uğramış ve parçalanmak, sömürgeleştirilmek istenen bir devletin tam bağımsız olabilmek için mutlaka ağır bir fedakarlıkta bulunması gerektiği düşünülmüş olmalıdır. Hem tam bağımsızlığı, hem Arap ülkelerini istemek gerçekçi olamazdı, ciddi bir talep de sayılamazdı. Zaten Wilson ilkeleri Arap ülkelerinin Osmanlı’dan koparılmasını öngörmüş, Damat Ferit Arap ülkelerini istediği için ağır hakarete uğramıştı. Ama ne olursa olsun duygusal olarak bu kararı almak uzun ve acı tartışmalara yol açmış olmalıdır. Mustafa Kemal’in Kongre başkanlığının ve üstün yeteneğinin verdiği olanaklarla Kongre kararlarının oluşmasında çok önemli bir payı olmuştur.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarıyla yani demokratik- ulusçu hareketle Vahdettin, yani Saray arasındaki farkın basit bir görüş farkı olmayıp, derin bir anlayış ve ideoloji, hatta çağ farkı olduğunu gösterebilmek için 30 Mart 1919 tarihinde Damat Ferit’in Vahdettin adına Amiral Calthorpe’a sunduğu bir barış planını özet olarak verilebilir: Alınan kararlarda İngiltere 15 yıl boyunca iç asayişi sağlamak ve Osmanlı bağımsızlığını korumak için gerekli gördüğü yerleri işgal edebilecek, Karadeniz ve Çanakkale Boğazlar’ ını İngiltere işgal edecek, her vilayete valinin yanında görev yapacak İngiliz başkonsolosları atanacak, İngiltere maliye üzerinde denetim kuracak, Ermenistan büyük devletlerin kararına göre özerk ya da bağımsız olacak, Arap olmayan ülkeler doğrudan Padişah’a bağlı olacak, Arap ülkelerine geniş bir özerklik verilecek ama din bakımından Halife’ ye bağlı olacaklar, Medine ‘de Osmanlı garnizonu bulunacak, Hicaz eski yöneticilerin elinde olacak ama dış siyaseti Osmanlı ile uyum olaca, tüm bunlarla birlikte Padişah dış siyasette “mutlak” serbest olacak.

Bu antlaşmayla görülmektedir ki; İmparatorluk arazilerinin küçülmesine kesinlikle razı değildir. Bunun için ise İngiltere’ye her çeşit ayrıcalık tanınmaktadır. Boğazlar ve ülkenin maliyesi, yönetimi onlara teslim edilmekte, 15 yıl süreyle istedikleri noktaları işgal etme hakkı tanınmaktadır. Bütün bunlardan sonra da Padişah’ ın dış siyasette mutlak serbestlik istemesi ilginç bir çelişkidir. Vahdettin’ in milliyet sorunu hiç söz konusu olmadan toprak üzerindeki bu ısrarı feodal bir tutumdur ve bütün Osmanlılar için tipiktir. Toprak uğruna kapitülasyonları sürekli kılma ( 1740), Mısır’ı alt edebilmek için İngilizlere çok kapsamlı ticaret ayrıcalıkları tanıma ( 1838), padişahların süre gelmiş tutumları olmuştur. Bu antlaşmayla Vahdettin, toprakları elinde bulundurmak uğruna bağımsızlıktan tamamen vazgeçebilmektedir.

Erzurum Kongresi’nin, demokratik- ulusçu hareketin yaklaşımı ise çok daha çağdaş, kapitalist zihniyete uygun bir yaklaşımdır.( Çünkü kapitalizmin bağımlılık çerçevesinde gelişmesi olanaksızdır.) Aradaki fark bir görüş farklılığı değil, bir zihniyet, bir çağ farklılığıdır.

Savaş döneminde işgal tehditleri, özsavunma ihtiyacı ve hükümet otoritesinde meydana gelen boşluklar uzunca bir süre Erzurum Kongresi de dahil olmak üzere, yerel örgütler ve kongre hareketleriyle doldurulmaya çalışılmıştır. Bu hareketler, faaliyet alanlarının sınırlı olmasına karşın ulusal bağımsızlık ve bütünlük hedefi ile yeni bir ulusal toplum ve ulusal vatan anlayışında birleşmiştir.

Bu hareketler siyasal yapılanması, siyasal bilim ve anayasa hukuku açısından çarpıcı özellikler taşımaktadırlar:

Bölgede yaşayan herkesi kendi doğal üyesi saymak ve giderek genişleyen bir örgüt yapısına ulaşmak,

Bu yapıları, aşağıdan yukarı doğru yükselen bir seçim, temsil ve vekalet ağı üzerine oturtmak ve katılımcı bir model oluşturmak,

Bölge halkının hatta milletin siyasal kaderini belirleyici kararlar almak ve bunların gereğini yerine getirmek,

Aldıkları kararlarla, TBMM yasalarına kaynak oluşturmak,vb.

Yerel kongre iktidarları ve devletçikleri, devlet ve siyasal rejim anlayışı açısından çağdaş değerleri temsil etmişler, hatta Türkiye’ nin 1920’li yıllarının habercisi olmuşlardır. Bu nedenle izleri hiçbir zaman silinmemiştir. TBMM’ye giden yolu açmışlardır.

Kongre hareketleri, Osmanlı Devleti’nin ve toplumun içine düşmüş olduğu derin bunalımın ancak demokrasi ile çözülebileceğini göstermişlerdir.

Bir başka önemli değişme de, siyasal hayatın dünyevileşmesi açısından hissedilebilir. Önceden yerel ve ulusal direnişte din birliği, din adamları, dinsel ideoloji ve simgeler önemli roller oynamışlardır. Fakat siyaset alanı genişledikçe, devletin kurumları ve halkın bağlı olacağı yönetim biçimleri tartışılır hale geldikçe, dinsel ideoloji gerilemiş, halkın ya da milletin egemenliği ilerleme kaydetmiştir.

Erzurum Kongresi ve diğer yerel kongrelerin Türkiye’deki gelişmelere katkısı sadece bir buçuk yıl kadar ve oluşturdukları Kuvayi Milliye güçleriyle TBMM’nin kuruluşuna zaman kazandırmalarından ibaret değildir. Siyasal ve anayasal hukuk açısından büyük katkıları olmuştur. 1918-1920 aralığının, gerek yakın tarihinden aldığı mirasla( II. Meşrutiyet’ in katkıları) gerekse içinde bulunulan ortamın kazandırdığı olağanüstü ve devrimci ivmeyle oluşturduğu potansiyeldir. Bu birikim, sağladığı ideolojik, politik, kurumsal ve yapısal ürünlerle çok yakın bir gelecekte Türkiye’de yeni bir devletin kurulacağını ve bu devletin ulusal, demokratik ve hatta laik temellere oturacağını bildirmektedir.

KAYNAKÇA

• SELEK, Sabahattin; “ Milli Mücadele ( Erzurum’da Gergin Günler)”, Cumhuriyet Yay., 1999.

• TANÖR, Bülent; “Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları”, Cumhuriyet Yay., 1998.

• KINROSS, Lord; “Atatürk ( Bir Milletin Yeniden Doğuşu)”, Sander Kitabevi, İstanbul.

• GÖNLÜBOL, Mehmet; SAR, Cem; “ Olaylarla Türk Dış Politikası ( 1919- 1973)”, Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay., No:279, Ankara.

• ARMAOĞLU, Fahir H.; “ Siyasi Tarih ( 1789- 1960)”, Ankara Üni. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay. No: 362

• AKŞİN, Sina; “ Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi 1 ( 1789- 1980)”, Cumhuriyet Yay.

Periyodik Tablo

06 Kasım 2007

PERİYODİK TABLO

19. yüzyıl başlarında kimyasal çözümleme yöntemlerinde hızlı gelişmeler elementlerin ve bileşiklerin fiziksel ve kimyasal özelliklerine ilişkin çok geniş bir bilgi birikimine neden oldu. Bunun sonucunda bilim adamları elementler için çeşitli sınıflandırma sistemleri bulmaya çalıştılar. Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mendeleyev 1860′larda elementlerin özellikleri arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak araştırmaya başladı ; 1869′da, elementlerin artan atom ağırlıklarına göre dizildiklerinde özelliklerinin de periyodik olarak değiştiğini ifade eden periyodik yasayı geliştirdi ve gözlemlediği bağlantıları sergilemek için bir periyodik tablo hazırladı. Alman kimyacı Lothar Meyer de, Mendeleyev’den bağımsız olarak hemen hemen aynı zamanda benzer bir sınıflandırma yöntemi geliştirdi.

Mendeleyev’in periyodik tablosu o güne değin tek başına incelenmiş kimyasal bağlantıların pek çoğunun birlikte gözlemlenmesini de olanaklı kıldı. Ama bu sistem önceleri pek kabul görmedi. Mendeleyev tablosunda bazı boşluklar bıraktı ve bu yerlerin henüz bulunmamış elementlerle doldurulacağını ön gördü. Gerçekten de bunu izleyen 20 yıl içinde skandiyum, galyum ve germanyum elementleri bulunarak boşluklar doldurulmaya başlandı.

Mendeleyev’in hazırladığı ilk periyodik tablo 17 grup (sütun) ile 7 periyottan oluşuyordu ; periyotlardan, potasyumdan broma ve rubidyumdan iyoda kadar olan elementlerin sıralandığı ikisi tümüyle doluydu ; bunun üstünde, her birinde 7 element bulunan (lityumdan flüora ve sodyumdan klora) iki kısmen dolu periyot ile altında üç boş periyot bulunuyordu. Mendeleyev 1871 de tablosunu yeniden düzenledi ve 17 elementin yerini (doğru biçimde) değiştirdi. Daha sonra Lothar Meyer ile birlikte, uzun periyotların her birinin 7 elementlik iki periyoda ayrıldığı ve 8. gruba demir, kobalt, nikel gibi üç merkezi elementin yerleştirildiği 8 sütunluk yeni bir tablo hazırladı.

Lord Rayleigh (Jonh William Strutt) ve Sir William Ramsay’in 1894 den başlayarak soygazlar olarak anılan helyum, neon, argon, kripton, radon ve ksenonu bulmalarından sonra, Mendeleyev ve öbür kimyacılar periyodik tabloya yeni bir "sıfır" grubunun eklenmesini önerdiler ve sıfırdan sekize kadar olan grupların yer aldığı kısa periyotlu tabloyu geliştirdiler. Bu tablo 1930′lara değin kullanıldı.

Daha sonraları elementlerin atom ağırlıkları yeniden belirlenip periyodik tabloda düzeltmeler yapıldıysa da, Mendeleyev ile Meyer’in 1871 deki tablolarında özelliklerine bakılarak yerleştirilmiş olan bazı elementlerin bu yerleri, atom ağarlıklarına göre dizilme düzenine uymuyordu. Örneğin argon – potasyum, kobalt – nikel ve tellür – iyot çiftlerinde, birinci elementlerin atom ağırlıkları daha büyük olmakla birlikte periyodik sistemdeki konumları ikinci elementlerden önce geliyordu. Bu tutarsızlık atom yapısının iyice anlaşılmasından sonra çözümlendi.

Yaklaşık 1910′da Sir Ernest Rutherford’un ağır atom çekirdeklerin- den alfa parçacıkları saçılımı üzerine yaptığı deneyler sonucunda çekirdek elektrik yükü kavramı geliştirildi. Çekirdek elektrik yükünü elektron yüküne oranı kabaca atom ağırlığının yarısı kadardı. A. van den Broek 1911′de, atom numarası olarak tanımlanan bu niceliğin elementin periyodik sistemindeki sıra numarası olarak kabul edilebileceği görüşünü ortaya attı. Bu öneri H.G.J. Moseley’in pek çok elementin özgün X ışını tayf çizgi- lerinin dalga boylarını ölçmesiyle doğrulandı. Bundan sonra elementler periyodik tabloda artan atom numaralarına göre sıralanmaya başladı. Periyodik sistem, Bohr’un 1913′te başlattığı atomların elektron yapıları ve tayfın kuvantum kuramı üzerindeki çalışmalarla açıklığa kavuştu.

Periyotlar. Periyodik sistemin bugün kullanılan uzun Periyotlu biçiminde, doğal olarak bulunmuş ya da yapay yolla elde edilmiş olan 107 element artan atom numaralarına göre yedi yatay periyotta sıralanır ; lantandan (atom numarası 57) lütesyuma (71) kadar uzanan lantanitler dizisi ile aktinyumdan (89) lavrensiyuma (103) aktinitler dizisi bu periyotların altında ayrıca sıralanır. Periyotların uzunlukları farklıdır. İlk periyot hidrojen periyodudur. Ve burada hidrojen (1) ile helyum (21) yer alır. Bunun ardından her birinde 8 element bulunan iki kısa periyot uzanır. Birinci kısa periyotta lityumdan (3) neona (10) kadar olan elementler, ikinci kısa periyotta ise sodyumdan (11) argona (18) kadar olan elementler yer alır. Bunları, her birinde 18 elementin bulunduğu iki uzun periyot izler. Birinci uzun periyotta potasyumdan (19) kriptona (36), ikinci uzun periyotta rubidyumdan (37) ksenona (54) kadar olan elementler bulunur. Sezyumdan (55) radona (86) kadar uzanan 32 elementlik çok uzun altıncı periyot, lantanitlerin ayrı tutulmasıyla 18 sütunda toplanmıştır ve özellikleri birinci ve ikinci uzun periyottaki elementlerinkine çok benzeyen elementler bu elementlerin altında yer alır. 32 elementlik en son uzun periyot tamamlanmamıştır. Bu periyot ikinci en uzun periyottur ve atom numarası 118 olan elementlerle tamamlanacaktır.

Gruplar. Helyum, neon, argon, kripton, ksenon ve radondan oluşan altı soy gaz, tümüyle dolu altı periyodun sonunda yer alır ve bunlar periyodik sistemin 0 grubunu oluştururlar. Lityumdan flüora ve sodyumdan klora kadar uzanan ikinci ve üçüncü periyottaki yedişer element ise sırasıyla I., II., III., IV., V., VI., VII. grupları oluştururlar. Dördüncü periyotta yer alan, potasyumdan broma kadar sıralanan 17 elementin özellikleri farklıdır. Bunların periyodik sistemde 17 alt grup oluşturdukları düşünülebilir, ama bu elementler geleneksel olarak 15 alt grupta toplanırlar ve demir, kobalt, nikel ve bundan sonraki periyotta benzer özellikte olan elementler tek bir grupta, VIII. Grupta yer alırlar. Potasyumdan (19) manganeze (25) kadar olan elementler sırasıyla Ia, IIa, IIIa, IVa, Va, VIa, VIIa alt gruplarında, bakırdan (29) broma (35) kadar olan elementler de Ib, IIb, IIIb, IVb, Vb, VIb, VIIb, alt gruplarında toplanırlar.

I. grup alkali metaller grubudur ; lityum ve sodyumun yanı sıra potasyumdan fransiyuma kadar inen metalleri kapsayan bu grup, farklı özelliklere sahip Ib grubu metallerini içermez. Aynı biçimde, berilyumdan radyuma kadar inen elementleri kapsayan II. grup toprak alkali metallerdir ve IIb grubundaki elementleri kapsamaz. III. grubu oluşturan bor grubu elementlerinin özellikleri, IIIa grubunun mu yoksa IIIb grubunun mu, bu grupta yer alacağı sorusuna kesin bir yanıt getirmez, ama çoğunlukla IIIa grubu elementleri bor grubu olarak düşünülür. IV. grubu karbon grubu elementleri oluşturur ; bu grup silisyum, kalay, kurşun, gibi elementleri kapsar. Azot grubu elementleri V. grupta toplanmışlardır. VI. grup oksijen grubu elementlerinden, VII. grup ise halojenlerden oluşur.

Hidrojen elementi bazı tablolarda Ia grubunda gösterilmekle birlikte kimyasal özellikleri alkali metallere ya da halojenlere çok benzemez ve elementler arasında benzersiz özelliklere sahip tek elementtir. Bu nedenle hiç bir grubun kapsamında değildir.

Uzun periyotların (4., 5. Ve 6. periyotlar) orta bölümünde yer alan IIIb, IVb, Vb, VIIb, Ib gruplarındaki ve VIII. gruptaki 56 elemente geçiş elementleri denir.

Bir Periyotta Soldan Sağa Doğru Gidildikçe ;

Atom no, kütle no, proton sayısı, atom kütlesi, nötron sayısı, elektron sayısı, değerlik elektron sayısı artar.

Atom çapı ve hacmi küçülür.

İyonlaşma enerjisi artar.

Elektron ilgisi ve elektronegatifliği artar. (8A hariç)

Elementlerin metal özelliği azalır, ametal özelliği artar. (8A hariç)

Elementlerin oksitlerinin ve hidroksitlerinin baz özelliği azalır, asitlik özellik artar. (8A hariç)

Elementlerin indirgen özelliği azalır, yükseltgen özelliği artar. (8A hariç)

Bir Grupta Yukarıdan Aşağıya Doğru İnildikçe ;

Proton sayısı, nötron sayısı, elektron sayısı, çekirdek yükü, Atom no, Kütle no artar.

Atom çapı ve hacmi büyür.

Değerlik elektron sayısı değişmez.

İyonlaşma enerjisi, elektron ilgisi ve elektronegatiflik azalır.

Elementlerin metal özelliği artar, ametal özelliği azalır.

Elementlerin, oksitlerin ve hidroksitlerin baz özelliği artar, asit özelliği azalır.

Elementlerin indirgen özelliği artar, yükseltgen özelliği azalır.

Basics Of The Rs-485 Standard

06 Kasım 2007

Basics of the RS-485 Standard

This information touches on some of the most commonly asked aspects of RS-485 communications. B&B Electronics has a free application note available on RS-422/485 that gives a more complete picture of RS-485 networks. Request B&B’s RS-422/485 Application Note, available by mail or on our websites, www.bb-elec.com or www.bb-europe.com

What is an RS-485 network? RS-485 allows multiple devices (up to 32) to communicate at half-duplex on a single pair of wires, plus a ground wire (more on that later), at distances up to 1200 meters (4000 feet). Both the length of the network and the number of nodes can easily be extended using a variety of repeater products on the market.

How does the hardware work? Data is transmitted differentially on two wires twisted together, referred to as a "twisted pair." The properties of differential signals provide high noise immunity and long distance capabilities. A 485 network can be configured two ways, "two-wire" or "four-wire." In a "two-wire" network the transmitter and receiver of each device are connected to a twisted pair. "Four-wire" networks have one master port with the transmitter connected to each of the "slave" receivers on one twisted pair. The "slave" transmitters are all connected to the "master" receiver on a second twisted pair. In either configuration, devices are addressable, allowing each node to be communicated to independently. Only one device can drive the line at a time, so drivers must be put into a high-impedance mode (tri-state) when they are not in use. Some RS-485 hardware handles this automatically. In other cases, the 485 device software must use a control line to handle the driver. (If your 485 device is controlled through an RS-232 serial port, this is typically done with the RTS handshake line.) A consequence of tri-stating the drivers is a delay between the end of a transmission and when the driver is tri-stated. This turn-around delay is an important part of a two-wire network because during that time no other transmissions can occur (not the case in a four-wire configuration). An ideal delay is the length of one character at the current baud rate (i.e. 1 ms at 9600 baud). The device manufacturer should be able to supply information on the delay for their products.

Two-wire or four-wire? Two-wire 485 networks have the advantage of lower wiring costs and the ability for nodes to talk amongst themselves. On the downside, two-wire mode is limited to half-duplex and requires attention to turn-around delay. Four-wire networks allow full-duplex operation, but are limited to master-slave situations (i.e. a "master" node requests information from individual "slave" nodes). "Slave" nodes cannot communicate with each other. Remember when ordering your cable, "two-wire" is really two wires + ground, and "four-wire" is really four wires + ground.

How does the software work? 485 software handles addressing, turn-around delay, and possibly the driver tri-state features of 485. Determine before any purchase whether your software handles these features. Remember, too much or too little turn-around delay can cause troubleshooting fits, and delay should be a function of baud rate. If you’re writing your own software or using software written for an RS-232 application, be certain that provisions are made for driver tri-state control. Luckily, there are usually hardware alternatives for controlling driver tri-stating. Contact B&B Technical Support for further details.

Connecting a multidrop 485 network. The EIA RS-485 Specification labels the data wires "A" and "B", but many manufacturers label their wires "+" and "-". In our experience, the "-" wire should be connected to the "A" line, and the "+" wire to the "B" line. Reversing the polarity will not damage a 485 device, but it will not communicate. This said, the rest is easy: always connect A to A and B to B.

Signal ground, don’t forget it. While a differential signal does not require a signal ground to communicate, the ground wire serves an important purpose. Over a distance of hundreds or thousands of feet there can be very significant differences in the voltage level of "ground." RS-485 networks can typically maintain correct data with a difference of -7 to +12 Volts. If the grounds differ more than that amount, data will be lost and often the port itself will be damaged. The function of the signal ground wire is to tie the signal ground of each of the nodes to one common ground. However, if the differences in signal grounds is too great, further attention is necessary. Optical isolation is the cure for this problem. Contact B&B Technical Support for more details.

115.2 kbps over 2.5 Miles, Handshake Support

Port-Powered RS-232 Asynchronous Fiber Optic Modem

The Model 9PFLST allows any two pieces of RS-232 equipment to communicate full or half duplex over two fibers at a distance up to 2.5 miles with no external power. RS-232 data signals at up to 115.2 kbps and RTS/CTS handshake lines are supported. The 9PFLST provides a transparent cable connection between devices with the EMI/RFI and transient immunity of optical fiber.

The modem is powered from the RS-232 data and handshake lines. A power jack is also provided for connecting an optional +12 VDC supply, allowing the converter to be used with low power ports. The RS-232 connector on the 232FLST is a DB9 female. The multimode fiber is connected via two ST connectors.

Features Asynchronous RS-232 operation Full or half-duplex Supports TD, RD, RTS, and CTS Data rates up to 115.2 kbps Typical range up to 2.5 miles (4 km) on multimode glass fiber EMI/RFI and transient immunity ST connectors Dimensions: 4.3 x 2.3 x 1.0 in (10.9 x 5.8 x 2.4 cm)

DataSheet: 9pflst.pdf 11-27-00 92 KB

RS232, RS422 and V.35 interfaces

school.htm

school.htmRS-232

RS-232 has been around as a standard for decades as an electrical interface between Data Terminal Equipment (DTE) and Data Circuit-Terminating Equipment (DCE) such as modems or DSUs. It appears under different incarnations such as RS-232C, RS-232D, V.24, V.28 or V.10 but essentially all these interfaces are interoperable. RS-232 is used for asynchronous data transfer as well as synchronous links such as SDLC, HDLC, Frame Relay and X.25

There is a standardized pinout for RS-232 on a DB25 connector, as shown below.

The essential feature of RS-232 is that the signals are carried as single voltages referred to a common earth on pin 7.

Data is transmitted and received on pins 2 and 3 respectively. Data set ready (DSR) is an indication from the Dataset (i.e., the modem or DSU/CSU) that it is on. Similarly, DTR indicates to the Dataset that the DTE is on. Data Carrier Detect (DCD) indicates that carrier for the transmit data is on.

Pins 4 and 5 carry the RTS and CTS signals. In most situations, RTS and CTS are constantly on throughout the communication session. However where the DTE is connected to a multipoint line, RTS is used to turn carrier on the modem on and off. On a multipoint line, it is imperative that only one station is transmitting at a time. When a station wants to transmit, it raises RTS. The modem turns on carrier, typically waits a few milliseconds for carrier to stabilize, and raises CTS. The DTE transmits when it sees CTS up. When the station has finished its transmission, it drops RTS and the modem drops CTS and carrier together. This is explained further in our tutorial on the SDLC protocol, which uses multipoint lines extensively.

The clock signals are only used for synchronous communications. The modem or DSU extracts the clock from the data stream and provides a steady clock signal to the DTE. Note that the transmit and receive clock signals do not have to be the same, or even at the same baud rate. The auxiliary clock signal on pin 24 is supplied on boards built by Sangoma in order to allow local connections without the need for a modem eliminator. The baud rate of the auxiliary clock is programmable. By jumpering this signal to pins 15 and 17 each side, you can use a simple null-modem cable for synchronous connections. This arrangement is much less expensive that using Modem Eliminator boxes to provide the cable crossover and clocking.

The truth table for RS232 is:

Signal > +3v = 0

Signal < -3v = 1 <-3v>

The output signal level usually swings between +12v and -12v. The "dead area" between +3v and -3v is designed to absorb line noise. In the various RS-232-like definitions this dead area may vary. For instance, the definition for V.10 has a dead area from +0.3v to -0.3v. Many receivers designed for RS-232 are sensitive to differentials of 1 volt or less.

RS-232 is simple, universal, well understood and supported everywhere. However, it has some serious shortcomings as an electrical interface.

Firstly, the interface presupposes a common ground between the DTE and DCE. This is a reasonable assumption where a short cable connects a DTE and DCE in the same room, but with longer lines and connections between devices that may be on different electrical busses, this may not be true. We have seen some spectacular electrical events causes by "uncommon grounds".

Secondly, a signal on a single line is impossible to screen effectively for noise. By screening the entire cable one can reduce the influence of outside noise, but internally generated noise remains a problem. As the baud rate and line length increase, the effect of capacitance between the cables introduces serious crosstalk until a point is reached where the data itself is unreadable.

Crosstalk can be reduced by using low capacitance cable. Also, as it is the higher frequencies that are the problem, control of slew rate in the signal (i.e., making the signal more rounded, rather than square) also decreases the crosstalk. The original specifications for RS-232 had no specification for maximum slew rate.

The standards for RS-232 and similar interfaces usually restrict RS-232 to 20kbps or less and line lengths of 15m (50 ft) or less. These restrictions are mostly throwbacks to the days when 20kbps was considered a very high line speed, and cables were thick, with high capacitance.

However, in practice, RS-232 is far more robust than the traditional specified limits of 20kbps over a 15m line would imply. Most 56kbps DSUs are supplied with both V.35 and RS-232 ports because RS-232 is perfectly adequate at speeds up to 200kbps. You may remember the "zero slot LANs" that were popular a few years ago, using RS-232 ports on PCs running at 115kbps. At Sangoma we have successfully used RS-232 (albeit on short cables) at line speeds of over 1.6Mbps.

Interestingly enough, most RS-232 ports on mainframes and midrange computers are capable of far higher speeds than their rated 19.2kbps. Usually these "low speed" ports will run error free at 56kbps and above.

The 15m limitation for cable length can be stretched to about 30m for ordinary cable, if well screened and grounded, and about 100m if the cable is low capacitance as well. Our standard test cable at Sangoma is an interconnected run of round and flat cable, about 25M in length, with no screening at all. We run error free on this cabling collection at up to 112kbps.

RS-422, RS-485, V.11 and other balanced interfaces.

The limitations of RS-232 are largely eliminated by the balanced line interface.

A pair of wires is used to carry each signal. The data is encoded and decoded as a differential voltage between the two lines. A typical truth table for a balanced interface is as follows:

VA-VB < -0.2v =0

VA-VB > +0.2v=1

As a differential voltage, in principle the interface is unaffected by differences in ground voltage between sender and receiver.

Furthermore, if lines A and B are close together, they will be affected almost identically by external electromagnetic noise. If the lines are also twisted together, then neither line is permanently closer to a noise source than the other. Hence the well known "twisted pair" is extremely effective in eliminating noise from the signal.

Balanced systems are used by LAN topologies like Ethernet and Token Ring. They can support line speeds over 100Mbps and work reliably at distances of several kilometers.

There are several standards that incorporate balanced line signals into DB connectors. These include RS-449 (DB37), X.21 (DB15) and RS530 (DB25). The threshold voltages in the truth table are not identical for these standards, but the standards are usually interoperable.

As line speeds and lengths go up, the problem of signal reflections becomes important. Lines must be properly terminated by a resistor that makes the cable look electrically like it is infinitely long (an infinitely long cable, of course, can have no reflected signals because the far end is infinitely far away). These terminating resistor values depend on the geometry of the cable itself. So you will see cable designated as 75 Ohm cable or 50 ohm cable, etc. What this means is that by installing a 50 ohm resistor, say, between the signal pair, this particular type of cable will have the electrical characteristics of an infinitely long cable. Note that the designation "50 ohm cable" has nothing to do with the electrical impedance of the physical cable itself.

In theory, extraneous noise, input equally on each line of a pair has no effect. In practice, however, the characteristics of the receivers are such that sufficiently high noise levels cause one side of the receiver to saturate, leading to data errors. Resistor networks are frequently included that provide low resistance paths to earth to dissipate noise.

Sangoma cards, such as the S508 used for WANPIPE™, generally include the correct terminations on the boards themselves.

V.35 Interface.

The V.35 interface was originally specified by CCITT as an interface for 48kbps line transmissions. It has been adopted for all line speeds above 20kbps, and seems to have acquired a life of its own. It was discontinued by CCITT in 1988, and replaced by recommendations V.10 and V.11.

V.35 is a mixture of balanced (like RS422) and common earth (like RS232) signal interfaces. The control lines including DTR, DSR. DCD, RTS and CTS are single wire common earth interfaces, functionally compatible with RS-232 level signals. The data and clock signals are balanced, RS-422-like signals.

The control signals in V.35 are common earth single wire interfaces because these signal levels are mostly constant or vary at low frequencies. The high frequency data and clock signals are carried by balanced lines. Thus single wires are used for the low frequencies for which they are adequate, while balanced pairs are used for the high frequency data and clock signals.

The V.35 plug is standard. It is a black plastic plug about 20mm by 70mm, often with gold plated contacts and built-in hold down and mating screws. The V.35 plug is roughly 30 times the price of a DB25, making everything to do with V.35 somewhat expensive.

If your DSU supports RS-232 as well as V.35 you are always better off financially by using the RS-232 option. An additional complication with V.35 is that the V.35 plug is too large to fit on many add-in cards, such as those used by PCs. Thus there is very often a non standard cable used to connect a V.35 system, terminating in a DB25 at one end and a V.35 plug at the other. It is very easy to use the wrong cable, and quite difficult to debug if you do.

Debugging any balanced signal is quite tricky. Identification of the "A" and "B" halves of a signal pair is difficult. It is very easy to switch the polarity of the signals on a signal pair. Under certain circumstances, such an interface will appear to be working correctly, except for odd line errors at certain times.

Standard pinouts of the cables used for Sangoma cards are published on the web.

QUICK REFERENCE

FOR

RS485, RS422, RS232 AND RS423

http://www.rs485.com/

http://www.rs485.com/

INTRODUCTION

Line drivers and receivers are commonly used to exchange data between two or more points (nodes) on a network. Reliable data communications can be difficult in the presence of induced noise, ground level differences, impedance mismatches, failure to effectively bias for idle line conditions, and other hazards associated with installation of a network.

The connection between two or more elements (drivers and receivers) should be considered a transmission line if the rise and/or fall time is less than half the time for the signal to travel from the transmitter to the receiver.

Standards have been developed to insure compatibility between units provided by different manufacturers, and to allow for reasonable success in transferring data over specified distances and/or data rates. The Electronics Industry Association (EIA) has produced standards for RS485, RS422, RS232, and RS423 that deal with data communications. Suggestions are often made to deal with practical problems that might be encountered in a typical network. EIA standards where previously marked with the prefix "RS" to indicate recommended standard; however, the standards are now generally indicated as "EIA" standards to identify the standards organization. While the standards bring uniformity to data communications, many areas are not specifically covered and remain as "gray areas" for the user to discover (usually during installation) on his own.

SINGLE-ENDED DATA TRANSMISSION

Electronic data communications between elements will generally fall into two broad categories: single-ended and differential. RS232 (single-ended) was introduced in 1962, and despite rumors for its early demise, has remained widely used through the industry. The specification allows for data transmission from one transmitter to one receiver at relatively slow data rates (up to 20K bits/second) and short distances (up to 50Ft. @ the maximum data rate).

Independent channels are established for two-way (full-duplex) communications. The RS232 signals are represented by voltage levels with respect to a system common (power / logic ground). The "idle" state (MARK) has the signal level negative with respect to common, and the "active" state (SPACE) has the signal level positive with respect to common. RS232 has numerous handshaking lines (primarily used with modems), and also specifies a communications protocol. In general if you are not connected to a modem the handshaking lines can present a lot of problems if not disabled in software or accounted for in the hardware (loop-back or pulled-up). RTS (Request to send) does have some utility in certain applications. RS423 is another single ended specification with enhanced operation over RS232; however, it has not been widely used in the industry.

DIFFERENTIAL DATA TRANSMISSION

When communicating at high data rates, or over long distances in real world environments, single-ended methods are often inadequate. Differential data transmission (balanced differential signal) offers superior performance in most applications. Differential signals can help nullify the effects of ground shifts and induced noise signals that can appear as common mode voltages on a network.

RS422 (differential) was designed for greater distances and higher Baud rates than RS232. In its simplest form, a pair of converters from RS232 to RS422 (and back again) can be used to form an "RS232 extension cord." Data rates of up to 100K bits / second and distances up to 4000 Ft. can be accommodated with RS422. RS422 is also specified for multi-drop (party-line) applications where only one driver is connected to, and transmits on, a "bus" of up to 10 receivers.

While a multi-drop "type" application has many desirable advantages, RS422 devices cannot be used to construct a truly multi-point network. A true multi-point network consists of multiple drivers and receivers connected on a single bus, where any node can transmit or receive data.

"Quasi" multi-drop networks (4-wire) are often constructed using RS422 devices. These networks are often used in a half-duplex mode, where a single master in a system sends a command to one of several "slave" devices on a network. Typically one device (node) is addressed by the host computer and a response is received from that device. Systems of this type (4-wire, half-duplex) are often constructed to avoid "data collision" (bus contention) problems on a multi-drop network (more about solving this problem on a two-wire network in a moment).

RS485 meets the requirements for a truly multi-point communications network, and the standard specifies up to 32 drivers and 32 receivers on a single (2-wire) bus. With the introduction of "automatic" repeaters and high-impedance drivers / receivers this "limitation" can be extended to hundreds (or even thousands) of nodes on a network. RS485 extends the common mode range for both drivers and receivers in the "tri-state" mode and with power off. Also, RS485 drivers are able to withstand "data collisions" (bus contention) problems and bus fault conditions.

To solve the "data collision" problem often present in multi-drop networks hardware units (converters, repeaters, micro-processor controls) can be constructed to remain in a receive mode until they are ready to transmit data. Single master systems (many other communications schemes are available) offer a straight forward and simple means of avoiding "data collisions" in a typical 2-wire, half-duplex, multi-drop system. The master initiates a communications request to a "slave node" by addressing that unit. The hardware detects the start-bit of the transmission and automatically enables (on the fly) the RS485 transmitter. Once a character is sent the hardware reverts back into a receive mode in about 1-2 microseconds (at least with R.E. Smith converters, repeaters, and remote I/O boards).

Any number of characters can be sent, and the transmitter will automatically re-trigger with each new character (or in many cases a "bit-oriented" timing scheme is used in conjunction with network biasing for fully automatic operation, including any Baud rate and/or any communications specification, eg. 9600,N,8,1). Once a "slave" unit is addressed it is able to respond immediately because of the fast transmitter turn-off time of the automatic device. It is NOT necessary to introduce long delays in a network to avoid "data collisions." Because delays are NOT required, networks can be constructed, that will utilize the data communications bandwidth with up to 100% through put.

Below are the specifications for RS232, RS423, RS422, and RS485. Please give us a call at 513-874-4796 if further information is required. We have solutions to most problems that are encountered in this area. Any comments and/or corrections would be appreciated.

Thanks, Ron Smith

SPECIFICATIONS RS232 RS423 RS422 RS485

Mode of Operation SINGLE

-ENDED SINGLE

-ENDED DIFFERENTIAL DIFFERENTIAL

Total Number of Drivers and Receivers on One Line (One driver active at a time for RS485 networks) 1 DRIVER

1 RECVR 1 DRIVER

10 RECVR 1 DRIVER

10 RECVR 32 DRIVER

32 RECVR

Maximum Cable Length 50 FT. 4000 FT. 4000 FT. 4000 FT.

Maximum Data Rate (40ft. – 4000ft. for RS422/RS485) 20kb/s 100kb/s 10Mb/s-100Kb/s 10Mb/s-100Kb/s

Maximum Driver Output Voltage +/-25V +/-6V -0.25V to +6V -7V to +12V

Driver Output Signal Level (Loaded Min.) Loaded +/-5V to +/-15V +/-3.6V +/-2.0V +/-1.5V

Driver Output Signal Level (Unloaded Max) Unloaded +/-25V +/-6V +/-6V +/-6V

Driver Load Impedance (Ohms) 3k to 7k >=450 100 54

Max. Driver Current in High Z State Power On N/A N/A N/A +/-100uA

Max. Driver Current in High Z State Power Off +/-6mA @ +/-2v +/-100uA +/-100uA +/-100uA

Slew Rate (Max.) 30V/uS Adjustable N/A N/A

Receiver Input Voltage Range +/-15V +/-12V -10V to +10V -7V to +12V

Receiver Input Sensitivity +/-3V +/-200mV +/-200mV +/-200mV

Receiver Input Resistance (Ohms), (1 Standard Load for RS485) 3k to 7k 4k min. 4k min. >=12k

indexframes.html

Please call us at: 513-874-4796

Contact Information:

R.E. Smith, 4311 Tylersville Road, Hamilton, Ohio 45011

513-874-4796 Phone, 513-874-1236 Fax., rs485.com

Go Back (Previous view)

Print Page (Select Landscape)

http://www.rs485.com/

http://www.rs485.com/

Mustafa Kemal Atatürk

06 Kasım 2007

Mustafa Kemal Atatürk,1881 yılında Selânik’te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Ali Rıza Efendi Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin’ den ayrılarak Serez’ de yerleşmişler, oradan da Selânik’e gelmişlerdi. A1i Rıza Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluğu yapmış, daha sonraları memuriyeti terk ederek kereste ticareti ile meşgul olmuştu. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım da Selânik yakınlarında Langaza adı verilen kasabada yerleşmiş eski bir Türk ailesine mensuptu. Bu aile, soy olarak Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş yörüklerdendi ve ‘Varyemez oğulları’ olarak tanınıyorlardı. Bu ailenin Langaza’ da büyük çiftlikleri vardı; tarım yanında hayvancılıkla meşgul idiler.

1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza Efendi’ nin henüz elli yaşlarında iken 1888 yılında ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafa’nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım’a düştü.

Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi’ nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selânik’te çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa’nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selânik’te öldü.

Ali Rıza Efendi’ nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi’ nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nedeniyle küçük Mustafa’nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik’e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.

Küçük Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve 1893 yılında kendi kararı ile Askerî Rüştiye’ ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi’ nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.

Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafa’larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuştu.

Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi’ne girdi. Burada Ömer Naci ile arkadaşlık etti. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal’in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanı sıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik’e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.

Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi’ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul’da Harp Okulu’na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902′de bu okulu Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi’nde devam etti.1903 yılında Üsteğmen olmuştu.11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi’nden mezun oldu. Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye’de ve Harp Akademisi’nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi’nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul’da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam’a atandı.

Şam’da 5. Ordu’nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye’nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs’te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik’e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam’a döndü. Şam’dan uzaklaşışı hükümetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam’da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam’daki Ordunun Kurmay Başkanlığında bir göreve getirildi.

Mustafa Kemal 13 Ekim 1907′de merkezi Manastır’ da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik’teki şubesinde çalışmak üzere Selânik e geldi. Bu sıralarda Selânik’teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik’e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da baş düşüncesiydi. Selânik’e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi.

Bu esnada Rumeli’de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit’i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan’ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "İttihat ve Terakki Cemiyeti’ nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı.

23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selânik’te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul’daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu.Fakat kendisinin görüşleri "İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.

II. Meşrutiyet’ in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul’da 13 Nisan 1909′da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak’ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’a geldi. Hareket Ordusu’nun gerek yolda gerekse İstanbul’daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu’nun İstânbul’a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu’nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul’da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909′da tekrar Selânik’e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.

O, II. Meşrutiyet’ i takiben Ordu’nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909′da Selânik’te toplanan "İttihat ve Terakki Büyük Kongresi" nde açıkça dile getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine verdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı.

Mustafa Kemal, Selânik’teki görevini başarı i1e yürütürken 1910 yılı Eylül ayında manevralarını izleme amacıyla Fransa’ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik’e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart’ında Arnavutluk’ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ nın yanında görev aldı.

Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911′de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. Onu Selânik’teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul’a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığında çalıştı.

5 Ekim 1911′de İtalyanlar Trablusgarp’ a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911′de İstanbul’dan ayrıldı. Trablusgarp’ a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasım 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.

1912 yılı Ekiminde Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912′de Trablusgarp’ tan hareket ederek İstanbul’a geldi. 21 Kasım 1912′de Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca’ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne’nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü.

Mustafa Kemal, Balkan Harbinden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliği’ne atandı.11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti.1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya’da kaldı.

Bu sıralarda 1 Ağustos 1914′te Almanya’nın Rusya’ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kema1 gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914′te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kema1 bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ’da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915′te Tekirdağ’dan Maydos (Eceabat)’a nakledildi. Mustafa Kemal burada,19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.

Gelibolu Yarımadası’ nda önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadasını çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman Von Sanders’ i atamıştı.

Liman Von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal’in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı’ ya geçti.

Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal’i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı’ dan Conkbayırı’ na sevk etmişti. Arıburnu’ ndan Conkbayırı’ na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.

Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"

25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915′de Albaylığa terfi etti.

Düşman, Çanakkale’de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir’ deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l9l5 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal’in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir’ deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale’nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman Von Sanders’ in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı’na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal getirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustafa Kemal beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.

Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı’ nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale’den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı’nı geçememesi, İstanbul’un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşının akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal,10 Aralık 1915′te "Anafartalar Grubu Komutanlığı" nı, Fevzi (Çakmak) Paşa’ ya bırakarak izinli olarak Çanakkale den ayrıldı; İstanbul a döndü.

Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916′da karargâhı Edirne’de bulunan On altıncı Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa süre sonra bu Kolordunun aynı isimle Diyarbakır’da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916′da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916′da Diyarbakır’a gelerek komutayı ele aldı.1 Nisan 1916 da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır’a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916′da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917′de Muş’u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.

Mustafa Kemal Paşa, Aralık l9l6′da Ahmet İzzet Paşa’ nın izinli olarak bir süre İstanbul’a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır’da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey’di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.

Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917′de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atanması üzerine Şam’a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır’da 2. Ordu’ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Diyarbakır’a dönen Mustafa Kemal Paşa,16 Mart 1917′de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı olarak Halep’te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu’nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. Mustafa Kemal Paşa,15 Ağustos 1917 günü Halep’e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralarında askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa,1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır’daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul’a geldi. 7 Kasım 1917′de Genel Karargâhta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendinin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.15 Aralık 1917 – 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbinin muhtemel sonuçlan hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.

Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul’a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad’ a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 – 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein’ in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiş olan General Liman Von Sanders’ in emrindeki 7. Ordu’ya Ağustos 1918′de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep’e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, Onun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmış; büyük bir düzen içinde Halep’e kadar çekilme başarısını göstermişti. Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul’da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak l. Dünya Savaşından çekildi.

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi’nin imza edildiği günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi ise de artık yapacak bir şey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı’nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana’dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi.

Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918′de "Mondros Mütarekesi" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk’ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya’ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars’ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükümeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu’nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir’i işgal hazırlıklarıyla meşguldü; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini ikna etmeye çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919′da bu gayelerine eriştiler.

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi’nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918′den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî olarak arz ederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır. Bu, Atatürk’te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir.

Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve• ordunun terhisine süratle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi.

Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz düşmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu’da yer yer milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayrı çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.

Mütareke Türkiye’si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye’dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul’da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunların başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti’ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.

Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk’e göre önemli olan "Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi. Halbuki Türk’ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi. Öyleyse Milli Mücadelenin parolası "Ya istiklâl ya ölüm!" olacaktı.

Artık Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa’ yı İstanbul’dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti.

16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa,19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu’ya gönderiliş gerekçesi, "Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan ibaretti. Hükümete verilen İngiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bu gerçeklere rağmen Mustafa Kemal Paşaya verilen talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbul Hükümeti bu istekleri de kabul etti.

Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’ nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal’in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu’ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa’ nın İstanbul’dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu’ya gidiyorum".

Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçer geçmez planını uygulamaya başladı. 21 Mayıs 1919′da Kâzım Karabekir’e çekti. Telgrafta bu davranışını şöyle belirtiyordu: "Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim".

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919′da Genelkurmay Başkanlığına Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan ne İstanbul Hükümetinin ne de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: "Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir şekle dönüşmüştür". 22 Mayıs 1919′da Samsun’dan Sadaret’ e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı: "Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır". Bu anlamlı ifadede Anadolu’da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün değildir. İşte bu raporlar İstanbul’a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu’da ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükümeti, Anadolu’ya gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine başladı.

Artık Anadolu’da başlayan Millî Mücadele,liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini 22 Haziran 1919′da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya’dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses işitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır". Bu cümleler Milli Mücadelenin örgütlü olarak fiilen başladığının onun imzası ile bütün cihana ilanı idi. Bu genelge diğer bir maddesiyle beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: "Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu’nun en emin yeri olan Sivas’ta derhal bir millî kongre toplanacaktır".

Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum’a geçmek üzere 27 Haziran 1919′da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas’a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi’ni takiben Sivas’ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum’a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a geldi. Kendisi der ki "Benim Erzurum’a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi".15 Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum’a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa i1e aralarında geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini Atatürk’te daha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa’ ya Mustafa Kemal Paşa sordu: – Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi? Mevlût Ağa derhal cevap verdi: – Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul’daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar?

Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum’ a gelen Mustafa Kemal Paşa’ yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşarmıştı.Etrafındakilere döndü ve : “Bu milletle neler yapılmaz” dedi.

Atatürk, Erzurum’a gelişinden 5 gün sonra,8/9 Temmuz 1919′da "Sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi vazifesine devam ediyordu.

Askerlikten istifasını takiben Erzurumluların isteği üzerine Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin Heyet-i Faale başkanlığına getirildi. Cemiyet,o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal’in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum’dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da Bir çözüm bulundu. Erzurum’un iki değerli evlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey’e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa’ nın kongreye girişi meşruluk kazandı.

Erzurum Kongresi,23 Temmuz 1919′da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son verdi. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi.

Millî Mücadele’ ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum’da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi’nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet şuurunu daha da bileyledi. Keza Kongre’ ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon’da da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi’nden faydalanarak Doğu Karadeniz şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.

Erzurum Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre’ ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükümetinin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar, dolayısıyla Kongre’ ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre’ nin toplanabilmesi için Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî teşebbüslerde bulunmak icap etti. Vilâyetlerin her birine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu. Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre’ yi toplamaya muvaffak olundu.

İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi, Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin müştereken hazırladığı bir Kongre idi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon’un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve il elerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas’ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis’ten 4 ve Van’dan 2 delegenin iştiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat göz önüne alındığı takdirde 30′a yakın Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz illerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır.

Erzurum Kongresi’nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükümet tarafından, Anadolu’da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal’in devlete başkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi’nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. Mustafa Kemal Paşayı tutuklamak için her türlü tedbire başvuruldu. İstanbul Hükümeti, Erzurum Kongresi’nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi.

İşte bu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı’ nın ilk temelleri bu Kongre’ de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele’ nin temel kurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:

1- Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.

Bu demekti ki ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri Pontus hülyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı.

2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

Bu madde ile milletin, her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği, birlik halinde direneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet işgal ve istilâyı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı.

3- Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükümeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu’da geçici bir hükümet kurulacaktır.

İstanbul Hükümetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükümet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı.

4- Kuvayi Milliye’ yi amil ve irade-i Milliye’ yi hâkim kılmak esastır.

Kuvayi Milliye’ den kastedilen millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda Milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi.

5- Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez.

Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlik davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsun- ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı.

6- Manda ve himaye kabul olunamaz.

Türk milleti her şeyi göze alarak istiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleşecekti. Parola "Ya istiklâl ya ölüm" idi.

7- Milli Meclis’ in derhal toplanmasına ve hükümet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.

Millet devletlerinin baskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan clısı derhal toplanmalı, hükümetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükümet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı.

8- Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder.

Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordur ki Türk milleti insanî ve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini değiştiren büyük inkılâplara başladığı zaman "yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın temel kuralı budur", diyecekti. Kararda geçen "Milletimiz fennî. sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder" ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine işaret edilmekte idi.

Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Milî’nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i Milliye’ yi hâkim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet "Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder" cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi’nde parıldadı.

Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal Paşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir" ifadesini kullandı.

Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bütün yetkileri kullanacak- 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye’ yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi’nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas’ta onu meşale haline getirerek millî kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Paşa, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi’ni -gayesini daha da genişleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi’ni Sivas Kongresi’ne bağlayarak Millî Mücadele’ ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırdı.

Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi’nin milletimiz aleyhine haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir’e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu’nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi’ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919′da Erzurum’dan Sivas’a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkun bir sevinçle karşıladı.

Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919′da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa. başkan seçildi.

Erzurum Kongresi’ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre’ nin özellikle Sivas’ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu’nun ortasında yer alan bu şehrimiz -mütareke şartları gereğince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen- işgal altında değildi. Ulaşım bakımından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi: o günkü imkânların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun’dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi ,şehirde oldukça iyi teşkilâtlanmıştı.

İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine toplanmış , bir millî kongredir. Kongre’nin 38 üyesinden 31′ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7′sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi’nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi’ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı

Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi’nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi’nde olduğu gibi İstanbul Hükümeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre’ ye iştirak edemedi.

Sivas Kongresi’nin toplanı`ırıaması için Sivas’ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas’ın işgal edileceğini ve Kongre’ nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas’ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal’in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı.

İstanbul Hükümeti Erzurum Kongresi’nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal’i tevkife yönelmişti. Anadolu’nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal’in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve millî hava içinde İstanbul Hükümetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.

Sivas Kongresi’nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlarına hizmet etmeyeceklerine dair Kongre’ de yemin etmeleri olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele’ nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu. Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:

1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.

Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik kazandırdı.

2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

Erzurum Kongresi’ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu.

3- İstanbul Hükümeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

Bu madde ile İstanbul Hükümetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi bir karar veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükümetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.

4- Kuvayi Milliye’ yi âmil ve irade-i Milliye’ yi hâkim kılmak esastır.

Erzurum Kongresi’nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi’nde perçinleştiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliğini kendi eline almıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasını oluşturuyordu.

5- Manda ve himaye kabul olunamaz.

Erzurum Kongresi’nde karar altına alınan bu görüş, Sivas Kongresi’nce de onaylanarak Millî Mücadele’ nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın" Ya istiklal ya ölüm!"dü.

6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi’nin derhal toplanması mecburidir.

Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükümet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı.

7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.

Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri "Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı.

8- Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.

Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi’nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.

Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre’ dir. Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de Millî Mücadele başlangıcında Türkiye’nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre’ dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi’nden daha geniş oldu.

Sivas Kongresi’nden sonra Mustafa Kemal Paşa’ nın amacı en kısa zamanda Anadolu’da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükümet ile Millî Mücadele’ yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi’nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükümeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya’da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme İnkılâp Tarihimizde "Amasya Mülâkatı" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu’da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920′de İstanbul’da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükümet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını "Misak-ı Millî" halinde kabul ve ilân etti.

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919′da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara’ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara’dan yönetiliyor, İstanbul’daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara’ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf devletleri tarafından filen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.

Mustafa Kemal, İstanbul’un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara’da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler süratle sonuçlandı. Nihayet 23 Nisan 1920′de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının,. istiklâl mücadelesinin liderliğini yapıyordu.

Ankara’da Millet Meclisi’nin açılması, milli bir hükümetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükümeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu’da bin bir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, âsi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir’e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu’nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu.

Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars’ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920′de taarruza geçilerek, merkezi Erivan’da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920′de Sarıkamış, 30 Ekim 1920′de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920′de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan’a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.

Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgeleride Fransız birlikleriyle mahallî kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920′de Maraş’ tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa’ dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921′de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.

Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara’da kurulan iki aylık yeni hükümetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuvayi milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa’yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak’ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükümeti de 10 Ağustos 1920′de İtilâf devletleriyle Sevr Antlaşmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.

Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otorite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı.

Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kema1 Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır.

Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt süratle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî Mücadele’ nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükümeti’ ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükümete karşı bir isyan halini almıştı.

Durum gerçekten nazikti. Bin bir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu âsi kuvvetler her başarıda orduya ayak bağı olacaktı. Bu sebeple hükümet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi.

29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey’le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya’yı işgali üzerine Gediz’e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz’i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı.

İşte şimdi Millî Mücadele’ nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz’e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem’ i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükümeti’ nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden süratle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon’u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükümeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.

Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem’ e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi.

Düşman taarruzu i1e gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem’ in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz’e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevk etmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir’e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş, son süratle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara’da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem’ in takibine ara vererek Kütahya’dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.

Öte yandan Yunanlılar sürâtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık’ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük’ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir ama izleyenlerde olacaktır."

I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti.

Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı.

Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz’den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzeyine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cephe karargâhı istasyondan alınarak süratle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.

Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.

Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey’e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah’tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk’ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir.

Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Süratle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu.

I. İnönü zafe

Periyodik Tablo

06 Kasım 2007

PERİYODİK TABLO

19. yüzyıl başlarında kimyasal çözümleme yöntemlerinde hızlı gelişmeler elementlerin ve bileşiklerin fiziksel ve kimyasal özelliklerine ilişkin çok geniş bir bilgi birikimine neden oldu. Bunun sonucunda bilim adamları elementler için çeşitli sınıflandırma sistemleri bulmaya çalıştılar. Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mendeleyev 1860′larda elementlerin özellikleri arasındaki ilişkileri ayrıntılı olarak araştırmaya başladı ; 1869′da, elementlerin artan atom ağırlıklarına göre dizildiklerinde özelliklerinin de periyodik olarak değiştiğini ifade eden periyodik yasayı geliştirdi ve gözlemlediği bağlantıları sergilemek için bir periyodik tablo hazırladı. Alman kimyacı Lothar Meyer de, Mendeleyev’den bağımsız olarak hemen hemen aynı zamanda benzer bir sınıflandırma yöntemi geliştirdi.

Mendeleyev’in periyodik tablosu o güne değin tek başına incelenmiş kimyasal bağlantıların pek çoğunun birlikte gözlemlenmesini de olanaklı kıldı. Ama bu sistem önceleri pek kabul görmedi. Mendeleyev tablosunda bazı boşluklar bıraktı ve bu yerlerin henüz bulunmamış elementlerle doldurulacağını ön gördü. Gerçekten de bunu izleyen 20 yıl içinde skandiyum, galyum ve germanyum elementleri bulunarak boşluklar doldurulmaya başlandı.

Mendeleyev’in hazırladığı ilk periyodik tablo 17 grup (sütun) ile 7 periyottan oluşuyordu ; periyotlardan, potasyumdan broma ve rubidyumdan iyoda kadar olan elementlerin sıralandığı ikisi tümüyle doluydu ; bunun üstünde, her birinde 7 element bulunan (lityumdan flüora ve sodyumdan klora) iki kısmen dolu periyot ile altında üç boş periyot bulunuyordu. Mendeleyev 1871 de tablosunu yeniden düzenledi ve 17 elementin yerini (doğru biçimde) değiştirdi. Daha sonra Lothar Meyer ile birlikte, uzun periyotların her birinin 7 elementlik iki periyoda ayrıldığı ve 8. gruba demir, kobalt, nikel gibi üç merkezi elementin yerleştirildiği 8 sütunluk yeni bir tablo hazırladı.

Lord Rayleigh (Jonh William Strutt) ve Sir William Ramsay’in 1894 den başlayarak soygazlar olarak anılan helyum, neon, argon, kripton, radon ve ksenonu bulmalarından sonra, Mendeleyev ve öbür kimyacılar periyodik tabloya yeni bir "sıfır" grubunun eklenmesini önerdiler ve sıfırdan sekize kadar olan grupların yer aldığı kısa periyotlu tabloyu geliştirdiler. Bu tablo 1930′lara değin kullanıldı.

Daha sonraları elementlerin atom ağırlıkları yeniden belirlenip periyodik tabloda düzeltmeler yapıldıysa da, Mendeleyev ile Meyer’in 1871 deki tablolarında özelliklerine bakılarak yerleştirilmiş olan bazı elementlerin bu yerleri, atom ağarlıklarına göre dizilme düzenine uymuyordu. Örneğin argon – potasyum, kobalt – nikel ve tellür – iyot çiftlerinde, birinci elementlerin atom ağırlıkları daha büyük olmakla birlikte periyodik sistemdeki konumları ikinci elementlerden önce geliyordu. Bu tutarsızlık atom yapısının iyice anlaşılmasından sonra çözümlendi.

Yaklaşık 1910′da Sir Ernest Rutherford’un ağır atom çekirdeklerin- den alfa parçacıkları saçılımı üzerine yaptığı deneyler sonucunda çekirdek elektrik yükü kavramı geliştirildi. Çekirdek elektrik yükünü elektron yüküne oranı kabaca atom ağırlığının yarısı kadardı. A. van den Broek 1911′de, atom numarası olarak tanımlanan bu niceliğin elementin periyodik sistemindeki sıra numarası olarak kabul edilebileceği görüşünü ortaya attı. Bu öneri H.G.J. Moseley’in pek çok elementin özgün X ışını tayf çizgi- lerinin dalga boylarını ölçmesiyle doğrulandı. Bundan sonra elementler periyodik tabloda artan atom numaralarına göre sıralanmaya başladı. Periyodik sistem, Bohr’un 1913′te başlattığı atomların elektron yapıları ve tayfın kuvantum kuramı üzerindeki çalışmalarla açıklığa kavuştu.

Periyotlar. Periyodik sistemin bugün kullanılan uzun Periyotlu biçiminde, doğal olarak bulunmuş ya da yapay yolla elde edilmiş olan 107 element artan atom numaralarına göre yedi yatay periyotta sıralanır ; lantandan (atom numarası 57) lütesyuma (71) kadar uzanan lantanitler dizisi ile aktinyumdan (89) lavrensiyuma (103) aktinitler dizisi bu periyotların altında ayrıca sıralanır. Periyotların uzunlukları farklıdır. İlk periyot hidrojen periyodudur. Ve burada hidrojen (1) ile helyum (21) yer alır. Bunun ardından her birinde 8 element bulunan iki kısa periyot uzanır. Birinci kısa periyotta lityumdan (3) neona (10) kadar olan elementler, ikinci kısa periyotta ise sodyumdan (11) argona (18) kadar olan elementler yer alır. Bunları, her birinde 18 elementin bulunduğu iki uzun periyot izler. Birinci uzun periyotta potasyumdan (19) kriptona (36), ikinci uzun periyotta rubidyumdan (37) ksenona (54) kadar olan elementler bulunur. Sezyumdan (55) radona (86) kadar uzanan 32 elementlik çok uzun altıncı periyot, lantanitlerin ayrı tutulmasıyla 18 sütunda toplanmıştır ve özellikleri birinci ve ikinci uzun periyottaki elementlerinkine çok benzeyen elementler bu elementlerin altında yer alır. 32 elementlik en son uzun periyot tamamlanmamıştır. Bu periyot ikinci en uzun periyottur ve atom numarası 118 olan elementlerle tamamlanacaktır.

Gruplar. Helyum, neon, argon, kripton, ksenon ve radondan oluşan altı soy gaz, tümüyle dolu altı periyodun sonunda yer alır ve bunlar periyodik sistemin 0 grubunu oluştururlar. Lityumdan flüora ve sodyumdan klora kadar uzanan ikinci ve üçüncü periyottaki yedişer element ise sırasıyla I., II., III., IV., V., VI., VII. grupları oluştururlar. Dördüncü periyotta yer alan, potasyumdan broma kadar sıralanan 17 elementin özellikleri farklıdır. Bunların periyodik sistemde 17 alt grup oluşturdukları düşünülebilir, ama bu elementler geleneksel olarak 15 alt grupta toplanırlar ve demir, kobalt, nikel ve bundan sonraki periyotta benzer özellikte olan elementler tek bir grupta, VIII. Grupta yer alırlar. Potasyumdan (19) manganeze (25) kadar olan elementler sırasıyla Ia, IIa, IIIa, IVa, Va, VIa, VIIa alt gruplarında, bakırdan (29) broma (35) kadar olan elementler de Ib, IIb, IIIb, IVb, Vb, VIb, VIIb, alt gruplarında toplanırlar.

I. grup alkali metaller grubudur ; lityum ve sodyumun yanı sıra potasyumdan fransiyuma kadar inen metalleri kapsayan bu grup, farklı özelliklere sahip Ib grubu metallerini içermez. Aynı biçimde, berilyumdan radyuma kadar inen elementleri kapsayan II. grup toprak alkali metallerdir ve IIb grubundaki elementleri kapsamaz. III. grubu oluşturan bor grubu elementlerinin özellikleri, IIIa grubunun mu yoksa IIIb grubunun mu, bu grupta yer alacağı sorusuna kesin bir yanıt getirmez, ama çoğunlukla IIIa grubu elementleri bor grubu olarak düşünülür. IV. grubu karbon grubu elementleri oluşturur ; bu grup silisyum, kalay, kurşun, gibi elementleri kapsar. Azot grubu elementleri V. grupta toplanmışlardır. VI. grup oksijen grubu elementlerinden, VII. grup ise halojenlerden oluşur.

Hidrojen elementi bazı tablolarda Ia grubunda gösterilmekle birlikte kimyasal özellikleri alkali metallere ya da halojenlere çok benzemez ve elementler arasında benzersiz özelliklere sahip tek elementtir. Bu nedenle hiç bir grubun kapsamında değildir.

Uzun periyotların (4., 5. Ve 6. periyotlar) orta bölümünde yer alan IIIb, IVb, Vb, VIIb, Ib gruplarındaki ve VIII. gruptaki 56 elemente geçiş elementleri denir.

Bir Periyotta Soldan Sağa Doğru Gidildikçe ;

Atom no, kütle no, proton sayısı, atom kütlesi, nötron sayısı, elektron sayısı, değerlik elektron sayısı artar.

Atom çapı ve hacmi küçülür.

İyonlaşma enerjisi artar.

Elektron ilgisi ve elektronegatifliği artar. (8A hariç)

Elementlerin metal özelliği azalır, ametal özelliği artar. (8A hariç)

Elementlerin oksitlerinin ve hidroksitlerinin baz özelliği azalır, asitlik özellik artar. (8A hariç)

Elementlerin indirgen özelliği azalır, yükseltgen özelliği artar. (8A hariç)

Bir Grupta Yukarıdan Aşağıya Doğru İnildikçe ;

Proton sayısı, nötron sayısı, elektron sayısı, çekirdek yükü, Atom no, Kütle no artar.

Atom çapı ve hacmi büyür.

Değerlik elektron sayısı değişmez.

İyonlaşma enerjisi, elektron ilgisi ve elektronegatiflik azalır.

Elementlerin metal özelliği artar, ametal özelliği azalır.

Elementlerin, oksitlerin ve hidroksitlerin baz özelliği artar, asit özelliği azalır.

Elementlerin indirgen özelliği artar, yükseltgen özelliği azalır.

Periyodik Tablo

* **

*PERİYODİK CETVELİN ÖZELLİKLERİ *

*

*

1. Periyodik cetvelde düşey sütunlara grup yatay sıralara da periyot denir. 8 tane A (baş grup) 8 tanede B olmak üzere 16 grup vardır.*

2. Bir elementin bulunduğu baş grup numarası onun değerlik elektron sayısına eşittir. Örneğin element 7A grubundaysa değerlik elektronu 7, 3A grubundaysa değerlik elektronu 3 dür.*

3. Aynı gruptaki elementlerin değerlik elektronları aynı olduğundan kimyasal özellikleri de aynıdır.*

4. Periyodik cetveldeki gruplar şöyle adlandırılır.*

*

*Grup Adı **

*

1A Alkali metaller*

2A Toprak alkali metaller *

3A Toprak metalleri*

4A Karbon grubu*

5A Azot grubu *

6A Oksijen grubu*

7A Halojenler*

8A Soygazlar(asal gazlar)*

*

*

5. Her periyot bir alkali metalle başlar ve bir soygaz ile biter. *

6. Hidrojen alkali metal olmadığından 1.periyot alkali metalle başlamaz.*

7. Periyotlarda soldan sağa doğru gidildikçe asitlik özelliği artar, bazlık ve elektrik iletkenliği azalır.*

8. Soldan sağa doğru atom çapı azalırken yukarıdan aşağıya doğru atom çapı artar.*

9. Soldan sağa doğru iyonlaşma enerjisi artarken yukarıdan aşağıya doğru iyonlaşma enerjisi azalır.*

10. Soldan sağa doğru çap azaldığı için elementlerin elektron ilgisi (elektronegatiflik) artar, yukarıdan aşağıya doğru azalır.*

11. Yukarıdan aşağıya doğru metalik özellik artar, soldan sağa doğru azalır.*

*

*BAZI GRUPLARIN ÖZELLİKLERİ*

*

*

1A GRUBU (ALKALİ METALLER) (Li, Na, K, Rb,Cs,Fr) *

*

1. Değerlik elektron sayıları bir olduğu için bu elektronunu kolaylıkla vererek bileşiklerinde sadece +1 değerlik alırlar. İyi indirgendirler.*

*

2. Çok aktif oldukları için tabiatta bileşikleri halinde bulunurlar. Tuzlarının elektroliziyle saf halde elde edilebilirler.*

*

3. Su ve hava oksijeniyle tepkimeye girdiklerinden laboratuvarda eter yada gaz yağında saklanırlar.*

*

4. Alevi karakteristik renklere boyarlar.( Na sarıya, Li kırmızıya )*

5. Yumuşak ve parlaktırlar. Erime noktaları ve yoğunlukları küçüktür. Grupta yukarıdan aşağıya inildikçe yoğunlukları büyür, erime noktaları küçülür.**

*

7A GRUBU ( HALOJENLER ) (F,Cl,Br,I,At) *

*

1. Değerlik elektron sayıları 7 olduğu için bileşiklerinde +7 ile -1 arasında çeşitli değerlikler alabilirler. Özellikle -1 değerlik alırlar.*

2. Hidrojenli bileşikleri asit özelliği gösterir.(HCl,HI,HF….). Grupta yukarıdan aşağıya inildikçe asitlik özelliği artar.*

3. Atom numaraları soygazlardan bir eksiktir.*

4. Grupta yukarıdan aşağıya inildikçe atom no ve atom yarıçapı artar, elektron alma özelliği (elektron ilgisi) azalır.*

5. P.cetvelde elektron alma ilgisi en fazla olan (elektronegatifliği en fazla) element flor olduğundan flor en iyi yükseltgendir.*

6. 2 atomlu moleküller halinde bulunurlar. Oda şartlarında F2, Cl2 gaz , Br2 sıvı I2 ve At2 katıdır.*

ÖSYM sınavında 1A , 7A ve 8A grubunun özellikleri sorulmaktadır.**

*

8A GRUBU (SOYGAZLAR) (He, Ne, Ar, Kr, Xe Rn)*

*

Bu gruba ait olan elementler kararlı olup kimyasal tepkimeye girmezler.*

*

*ELEMENTLERİN PERİYODİK CETVELDEKİ YERİ *

*

Yeri belirlenecek elementin elektron dağılımı yapılır. Değerlik elektron sayısı grubunu, en yüksek enerji düzeyi de periyodunu gösterir. Son orbital S yada P ile bitiyorsa A, d ile bitiyorsa B grubu elementidir.**

*

Örnek : *

Atom numarası 15 olan elementin periyodik cetveldeki yeri neresidir ?**

*

2+3=5 5A*

15X= 1s2 2s2 2p6 3s2 3p3*

3. periyot**

*

Örnek :*

*

19X, 13Y, 23Z elementlerinin periyodik cetveldeki yerlerini belirleyiniz ?*

*

19X : 1s2 2s2 2p6 3s2 3p6 4s1 : 4.periyot 1A grubu*

*

*

13Y: 1s2 2s2 2p6 3s2 3p1 : 3.periyot 3A grubu*

*

23Z: 1s2 2s2 2p6 3s2 3p6 4s2 3d3 : 4.periyot B grubu**

*

*

*BAZI ÖZELLİKLERİN PERİYODİK CETVELDEKİ DEĞİŞİMİ *

*

1. ATOM NUMARASI*

*

Periyotlarda soldan sağa, gruplarda yukarıdan aşağıya inildikçe atom numarası artar.*

*

2. ATOM YARIÇAPI (Atom hacmi)*

*

Atom yarıçapı atomun büyüklüğünün ölçüsüdür. Bu bakımdan yörünge sayısyıla doğru orantılıdır. Yörünge sayıları eşitse, atom numrası küçük olanın (çekirdekteki çekim kuvveti az olduğundan) yarıçapı daha büyüktür.*

Bu bakımdan gruplarda yukarıdan aşağıya inildikçe atoma yeni yörüngeler eklendiğinden atom çapı artmakta, soldan sağa doğru yeni yörünge eklenmediğinden atom çapı azalmaktadır.**

**

3. İYONLAŞMA ENERJİSİ *

İyonlaşma enerjisi atom çapı ile ters orantılıdır. Soldan sağa doğru çap azaldığından iyonlaşma enerjisi artmakta, yukarydan aşağıya doğru çap arttığından iyonlaş&thorn;ma enerjisi azalmaktadır.**

*

4. ELEKTRON ALMA VE VERME ÖZELLİĞİ

*

Gruplarda yukarydan aşağıya inildikçe elektron verme özelliği artar, periyotlarda soldan sağa gidildikçe azalır. Yörünge sayıları eşit olanlardan, değerlik elektron sayısı az olan daha kolay elektron verir.**

Bir elementin metalik özelliği elektron verme eğilimiyle ölçülür.*

Bir elementin ametalik özelliğide elektron alma eğilimiyle ölçülür.*

Mustafa Han-ıv

06 Kasım 2007

MUSTAFA HAN-IV

Babası : Birinci Abdülhamid Han

Annesi : Aişe Sineperver Valide Sultan

Doğumu : 8 Eylül 1779

Vefatı : 15/16 Kasım 1808

Saltanatı : 1807-1808

Osmanlı sultanlarının yirmi dokuzuncusu ve İslam Halifelerinin doksandördüncüsü. 8 Eylül 1779 tarihinde Aişe Sineperver Valide Sultan’dan doğdu. Şehzadeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi. Amcası Sultan Selim Han’ın ıslahat fikirlerine karşı çıkan bazı devlet adamları yeniçerileri tahrik ettiler. Neticede Kabakçı Mustafa’nın sevk ve idaresinde ayaklanan yamaklar, Selim Han’ı tahttan indirerek şehzade Mustafa’yı sultan ilan ettiler.(29 Mayıs 1807)

Devlet idaresini ele geçiren asiler, Nizam-ı cedid kuvvetlerini dağıttılar. İsyanın teşvikçisi köse Musa Paşa Sultan Selim taraftarlarını birer birer ortadan kaldırdı. İstanbul’daki isyan, Rus cephesindeki ordunun disiplinini de bozdu. Orduda bulunan Selim Han taraftarlar, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşanın yanına sığındılar. Bu hadiseler üzerine Mustafa Han sadrazam Hilmi Paşa’yı azlederek yerine Çelebi Mustafa Paşa’yı sadarete getirdi. Osmanlı Ordusundaki bu karışıklıktan faydalanan Ruslar, Eflak ve Boğdan’da bazı kaleleri ele geçirdiler. Ancak bu sırada Ruslar’ın Fransa imparatoru Napoleon karşısında zor durumda kalmaları, barış istemelerine sebep oldu. 20 Ağustos 1807′de yapılan mütarekeye göre Ruslar, Eflak,Boğdan ve diğer zaptettiği yerleri tahliye ederek çekilecekti.

Dördüncü Mustafa Han, Rusya ile yapılan mütarekeden sonra, İstanbul’da asayişi sağlayabilmek için harekete geçti. Bu sırada asiler işi çığırından çıkararak halkın mallarınıyağmalamaya, yeniçeriler de her işe karışmaya başlamışlardı. Mustafa Han öncelikle asilerin bir kısmını çeşitli bahane ve vazifelerle saraydan uzaklaştırdı. Ancak zorbaları tamamen sindirebilmek için büyük bir güce ihtiyaç vardı. Bunun için Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a gelmesi istendi. Kendisine sadık 16 bin kişilik kuvvetle harekete geçen Alemdar, öncelikle boğaz nazırlığı yapmakta olan Kabakçı Mustafa’yı öldürterek kafasını sadrazaama yolladı. Kabakçı’nın öldürülmesi, saray erkanı ve yeniçeriler arasında büyük telaşa sebep oldu. Daha sonra İstanbul’a giren Alemdar, zorbaları ortadan kaldırmaya ve fesatçıları sürmeye başladı. Bu sırada Alemdar’ın tarafdarları Sultan Selim Han’ı tekrar tahta çıkarmaları için tahrike başladılar. Bunu sezen sadrazam Çelebi Mustafa Paşa, kendisinden İstanbul’u terketmesini istedi. Buna karşılık Alemdar Mustafa Paşa 28 Temmuz günü onbeş binden fazla askeri ile Bab-ı Ali’yi bastı. Sadrazamdan mührünü aldı. Ancak Selim’in yeniden tahta çıkması halinde kendilerini öldürteceğinden korkan asiler ve bazı devlet adamları, padişahtan Üçüncü Selim ve Şehzade Mahmud’un öldürülmeleri için ferman çıkarttırdılar. Nitekim zorla saraya giren Alemdar, Selim Han’ın hançer darbeleriyle şehid edilmiş cesedi ile karşılaştı. Hizmetkarlarının yardımı sayesinde kurtulan şehzade Mahmud’ Padişah ilan etti. (28 Temmuz 1808). Mustafa Han ise, Topkapı sarayına yerleştirildi.

Mustafa Han, zeki ve tedbirli olmasına rağmen, Üçüncü Selim Han’ın tahttan indirilmesi ve başlatmış olduğu ısla- hatların feci akıbeti neticesinde tahta çıkarıldığından, isyancıların etkisinde kaldı. Yeniçerilerin tamamen zorba bir gü- ruh olmaları sebebiyle isyancıları cezalandıracak bir kuvveti yanında bulamadı. Bu sebepşe onların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. Daha sonra asileri sindirmek üzere çağırdığı Alemdar Mustafa Paşanın, Selim Han’ı tekrar tahta çıkarma teşebbüsü, Mustafa Han’ın aleyhte hareketine sebep olsu. İkinci Mahmud Han’ın saltanatı döneminden ve ıslahatlarından memnun olmayan bazı devlet adamları, yeniçerileri tahrik ettiler. Ayrıca kendilerine yakın gördükleri Dördüncü Mustafa’yı tahta geçirmek için harekete geçtiler. Bu durum şeyhülislam’ın verdiği fetva üzerine Mustafa Han’ın öldürülmesine yol açtı. Mustafa Han’ın cenazesi merasim ile kaldırılarak, Bahçe kapısında babası Birinci Abdülhamid’in türbesine defnedildi. Saltanat müddeti bir sene iki ay olup, ölümünde yaşı otuz idi.

Mum Yapma Ekipmanları

06 Kasım 2007

http://www.showtvnet.com/hobby/yapal…ipuclari.shtml

MUM YAPMA EKİPMANLARI

İki Katlı Tencere

İki katlı tencere kullanarak mumunuzun çok yüksek ısılara ulaşmasını engelleyebilirsiniz. Kullandıktan sonra, mum artığı kurumadan önce kuru bir havlu ile silerek iki katlı tencerenin üst kısmını temizleyiniz.

Mutfak Folyosu

Bir parça folyo veya bir fırın tepsisi, çok yararlı bir mum yapma ekipmanı olabilir. Bu ekipmanı, hazırlanmış fitilleri koymak, kullanılmamış mumu kurtarmak ve evde yapılmış mum tabakaları oluşturmak için kullanabilirsiniz. Mumu koymak için yanları yüksek – yaklaşık 3/4 inç (yaklaşık 1.9cm) – bir veya daha fazla tepsiye ihtiyaç duyacaksınız.

Daldırma Kutusu

Mumları daldırırken sıcak mumu içinde tutmak için bir daldırma kutusu kullanılabilir. El sanatları malzemeleri satan bir mağazadan bir daldırma kutusu satın alabilirsiniz veya evde kullanabileceğiniz dar ve uzun bir kap bulabilirsiniz. Bu kabın, yapmak istediğiniz mumdan en azından 2 inç (yaklaşık 5 cm) daha uzun olmasına dikkate ediniz. Mumu sabit bir ısıda tutmak için kutuyu/kabı içinde su kaynayan bir tepsinin içine yerleştiriniz.

Termometre

Termometre, mum yapımında çok önemli bir alettir. Güzel mumlar yapmak için doğru ısıya erişmeniz ve bu ısıyı korumanız gerekmektedir. Bir şekerleme veya yemek pişirme termometresi kullanabilirsiniz. Isı aralıklarının 100° F ve 225° F olduğundan emin olunuz.

Terazi

Mumu ve diğer malzemeleri tartmak için bir teraziye ihtiyacınız olacak. Büyük mağazalarda satılan bir mutfak terazisi veya büro malzemeleri mağazasında satılan bir posta terazisi kullanabilirsiniz.

Kalıplar

El sanatları malzemeleri satan mağazaların çoğunda çok çeşitli mum kalıpları bulabilirsiniz. Yaratıcılığınızı kullanıp, kalıp veya kap görevi görecek başka malzemeler arayabilirsiniz. Örneğin teneke kutular, jöle kalıpları, kek kalıpları, deniz kabukları, vb.

Fitil İğneleri

Bunlar, 4 ila 10 inç (yaklaşık 10-25 cm) boyunda satılan dayanıklı çelik iğnelerdir. Bu iğneler, mum yapımının çeşitli aşamalarında kullanılmaktadır. Kalıba dökülmüş bir muma fitil takmak için kullanılmaktadır. Kalıplı mumlar yaparken fitili yerinde tutmak için gergi çubuğu olarak da kullanılabilir.

Diğer Araçlar

Karıştırıcı – Boyayı veya kokuları katmak ve mumu karıştırmak için tahta bir kaşık veya küçük bir sopa.

Kesme aletleri – Balmumu tabakalarını ve kalıp halindeki mumları kesmek için keskin bir bıçak.

Dökme Kabı – Eritilmiş mumu kalıplara dökmek için bir kap.

Isı kaynağı – Mumu eritmek için bir ısı kaynağına ihtiyaç vardır. Bir ocak, tüp veya elektrik ocağı bu iş için uygundur.

Kap tutucular, parafinli kağıt, silikon sprey ve kalıp mühürlerinin de elinizin altında bulunması gerekebilir.

MUM YAPMA ve MALZEMELERİ

Mum

Mum yapımında kullanılan en yaygın türler balmumu, parafin mumu, daldırma ve oyma mumudur…

Balmumu, bir poundluk (453 gram 16 ons) dilimler veya tabakalar halinde satılmaktadır. Tabakalar bazen yuvarlak mum yapımında kullanılmaktadır. Dikdörtgen tabakaların ölçüleri yaklaşık 8 x 16 inçtir (yaklaşık 20-40 cm) ve doğal gri, ağartılmış beyaz ve çeşitli renkleri mevcuttur.

Balmumu kendi başına veya diğer mumlarla birlikte kullanılabilir. Yaygın olarak kullanılan diğer mumlara balmumu eklendiğinde hem renkler yumuşayacak hem de yanma süresi uzayacaktır.

Balmumu kullanırken, balmumunun doğal olarak yapışkan olduğunu unutmayınız. Mum yaparken kalıp kullandığınızda, mumun kolay çıkarılması için kalıba bir ayırma maddesi (örneğin silikon sprey) sürmeniz gerekecektir. Mumu kalıba dökerken ısıyı 160° F’ın üzerinde tutmanız onun çok fazla yapışmamasını sağlayacaktır.

Mum yapmak için %100 balmumu kullandığınızda mumunuza şeffaf olmayan (donuk) kristaller veya stearin eklemenize gerek yoktur (balmumu doğal olarak donuktur). Bu iki malzeme aşağıdaki listeye dahil edilmiştir:

Parafin mumu daha az pahalıdır ve diğer mum türlerinden daha yaygındır. Çoğu kalıplı mumda kullanılan ana malzeme parafin mumudur. Renksiz ve kokusuz olduğu için, boya ve koku eklenecek mumlarda daha fazla kullanılmaktadır. Balmumundan daha serttir ve mumun parlak görünmesini sağlar. Balmumunu ve parafin mumunu birleştirirken bir parça balmumuna on parça parafin mumu oranını kullanınız. Kullanılan balmumu oranı düşük olduğu için yapışma problemi söz konusu olmayacaktır.

Parafin, on veya yirmi poundluk bloklar haline veya tane olarak gelmektedir. Parafin mumunu yüzde on stearin eklenmiş halde de satın alabilirsiniz. Erime derecesine ve oda sıcaklığında yumuşayabilme özelliğine göre sınıflandırılan farklı parafin mumu türleri de mevcuttur. Birçok mum yapma projesinde 135° F ila 140° F’de eriyen parafin mumu kullanmaya özen gösterilmektedir; ama yine de birçok formül için mumun 160° F veya daha yüksek bir derecede eritilmesi gerekmektedir. Isı, kullanmakta olduğunuz mum yapma yöntemine, kalıp türüne ve elde etmek istediğiniz etkiye göre değişmektedir.

Daldırma ve oyma mumu parafin mumundan biraz daha yumuşaktır. Bu özellik, şekil verilirken (oyulurken) mumun kırılmasını engellemektedir. Bu tür mum, daldırma mumlar için de daha iyidir. Daha yumuşak olan mum tabakaların birbirine daha iyi yapışmasını sağlar.

Fitil

Fitil, alevi sürekli mumla besleyen bir iletkendir. En iyi fitiller sıkıca örülmüş pamuk lifleri ile yapılmaktadır. Fitiller rulolar halinde veya önceden kesilmiş uzunluklarda satılmaktadır. Malzemeleri pamuk olsa da çoğu fitile, mumla birlikte yanmasını sağlayan maddeler eklenmektedir.

Üç çeşit fitil bulunmaktadır: daldırma mumlar için düz örgülü, kalıplı ve yuvarlak mumlar için kare örgülü ve bir kap içinde bulunan ve uzun süre yanan mumlar için tel göbek. Yapmak istediğiniz mum için doğru fitili seçtiğinizden emin olunuz. Fitilin kalınlığı mumun genişliğine göre belirlenmektedir. Eğer fitiliniz mum için çok ince ise, alevi yeterli ölçüde mumla besleyemeyecektir ve mumunuz sönecektir. Eğer fitil çok kalın ise alev, erimiş mumun içinde sönecektir. Fitilin kutusunda doğru mum çapı belirtilecektir.

Aşağıda mum çaplarına göre fitil önerileri yer almaktadır:

Çapı 3/4 inç (yaklaşık 1.9cm) veya daha az olan mumlar için 4/0 kullanınız

Çapı 3/4 – 2 inç (yaklaşık 1.9-5cm) olan mumlar için 2/0 kullanınız

Çapı 2 – 3 inç (yaklaşık 5-7.5cm) olan mumlar için #1 kullanınız

Çapı 3 – 4 inç (yaklaşık 7,5-10cm) olan mumlar için #2 kullanınız

Çağı 4 inçten (yaklaşık 10cm) fazla olan mumlar için #3 kullanınız

Fitil desteği

Ortada deliği olan küçük metal kareler bulunmaktadır. Bunlar, fitili, kap içi mumlarının alt kısmına sabitlemek için kullanılmaktadır. Fitili deliğe sokunuz ve fitili yerine yerleştirmek için destekle birlikte kıstırınız.

NASIL YAPILIR?

Kalıplı Mumlar Yapma

Kalıplı mumlar her şekilde ve her boyda yapılabilir. Burada, kalıptan çıkarılan bir mum gösterilmektedir. Kap içi mumu da yapabilirsiniz; bu durumda mum kalıp içinde kalmaktadır ve kalıp mumun bir parçası haline gelmektedir.

Kap olarak güzel bir teneke kutu, bir deniz kabuğu, içi oyulmuş bir ağaç dalı, bir yumurta kabuğu veya cam bir kase vb. kullanabilirsiniz. Kap içi mumu yapmak için aşağıdaki talimatların alt kısmındaki nota bakınız. Bu tariften 7×2 inç (yaklaşık 18×5 cm) boyutlarında bir mum elde edilmektedir.

Malzemeler:

9 inç (yaklaşık 23cm) boyunda #1 fitil. Eğer önceden hazırlanmış fitil almadıysanız mum yapma işine başlamadan önce fitili hazırlamalısınız. Bunu, fitili yaklaşık 20 saniye boyunca erimiş parafin mumuna daldırarak yapabilirsiniz. Daha sonra fitili kuruması için parafinli kağıt ve mutfak folyosunun üzerine bırakınız

1/2 pound’luk balmumu veya 1/2 poundluk parafin. Eğer balmumu yerine parafin kullanırsanız 0.8 onsluk stearine de ihtiyaç duyacaksınız.

Muma renk veya koku vermeyi planlıyorsanız parafini kullanınız ve parafini eklemeden önce eritilmiş stearine koku (sadece birkaç damla) ve renk ekleyiniz.

7 x 2 inçlik (yaklaşık 18×5 cm) bir kalıp. Kalıbı hazırlamak için temiz ve kuru olduğundan emin olunuz. Mumu kalıptan kolayca çıkarabilmek için kalıbın içine bir parça silikon sprey sıkınız. Kalıbın altındaki delikten fitili geçiriniz ve yukarıya doğru çekiniz. Fitilin üst kısmını bir fitil iğnesine geçiriniz ve kalıbın üzerine bırakınız. Bu, "gergi çubuğu " görevi görecektir. Kalıbı ters çeviriniz, fitili ortalayınız, gergin bir biçimde çekiniz ve bir parça kalıp mührü ile sabitleyiniz. Kalıptaki çatlakları kalıp mührü ile kapatınız.

İki katlı tencerenin üst kısmında ve orta ateşte balmumunu eritiniz ve 160° F dereceye getiriniz.Parafin mumu kullanıyorsanız ilkönce stearin ekleyiniz ve sonra sıcaklığı 190° F’a çıkarınız. Farklı kalıp malzemelerinin farklı mum ısıları gerektirdiğini unutmayınız. Kullandığınız kalıp için farklı bir ısı derecesine çıkmanız gerekiyorsa, o ısı derecesine çıkınız. Mum doğru ısı derecesine ulaştığında onu dökme kabına aktarınız.

Mumu içine dökmeden önce kalıp ısısının oda sıcaklığına eşit olmasına (veya biraz daha sıcak olabilir) dikkat ediniz. Eğer kalıp soğuksa mum her noktada eşit olarak donmayacaktır.

Mumu kalıba dökmek için kalıbı açılı (eğri) tutunuz (bu hava kabarcıklarının oluşmasını önleyecektir) ve içi doldukça kalıbı yavaş yavaş düz konuma getiriniz. Kalıbın ağzından yaklaşık 1/2 inç

(yaklaşık 1,27 cm) (aşağıda olan bir noktaya gelene dek doldurmaya devam ediniz. Dar bir çubukla ve fitil iğnesi ile kalıbın içindeki mumu yavaşça karıştırınız ve kalıbın kenarlarını sıyırınız. Bu sayede içeride sıkışmış hava kabarcıkları çıkacak ve mum her noktada aynı şekilde donacaktır. Mumu yaklaşık bir saat soğutunuz.

Mum soğurken küçülebilir ve fitilin etrafında hafif bir çentik oluşabilir. Bu durumu düzeltmek için bir fitil iğnesi alınız ve çentiğe birkaç defa batırınız. Mumu daha önceki ısıtma derecenizde yeniden ısıtınız ve çentiği yeniden doldurunuz. Buna "çentik doldurma" adı verilmektedir. Mumu, bir saatin ardından yarım saat daha soğumaya bırakınız. Eğer gerekirse, düz bir seviye elde eden dek mumun çentiklerini tekrar doldurunuz.

Mum 6 veya 8 saat boyunca soğuduktan sonra ve kalıbın kenarlarından ayrılmaya başladığında onu kalıptan çıkarabilirsiniz. Küçülmesi için mumu yaklaşık 20 dakika boyunca buzdolabında tutunuz. Kalıp mührünü kalıbın altından çıkarınız ve gergi çubuğunu kullanarak mumu kalıptan çıkarınız. Gergi çubuğunu çıkarınız ve mumu ters çeviriniz. Fitili mumun alt kısmındaki yüzeyden kesiniz. Mumun alt kısmını düzeltmek için, içine folyo konmuş bir tepsiyi iyice ısıtınız Mumu sıcak folyonun üzerine koyunuz ve tabanı düzleşene dek birkaç saniye boyunca döndürünüz.Son olarak fitili üste 1/4 inç (yaklaşık 0,6 cm) kalacak şekilde kesiniz ve artık mumunuzu yakmaya hazırsınız.

NOT: Eğer kap içinde bir mum yapıyorsanız bir tel göbek ve fitil desteği kullanınız. Kabın ½ inçini (yaklaşık 1,27 cm) dolduracak kadar mum dökerek onu kabın alt kısmına sabitleyiniz. Mum kuruduğunda fitilin ucunu bir gergi çubuğunun etrafına sarınız ve çubuğu kabın üzerine bırakınız. Fitili gergin hale getiriniz ve ortalayınız. Kabı mumla doldurunuz ve yukarıda belirtildiği şekilde çentikleri gideriniz.

Daldırma Mumlar Yapmak

Bu tarifle 10 x 3/4 inçlik (yaklaşık 25×1,9 cm) altı tane ince mum yapılmaktadır.

İhtiyaç duyacağınız malzemeler:

4 poundluk (yaklaşık 1.8kg) balmumu.

Üç tane 24 inç (yaklaşık 61 cm) boyunda düz örgülü 2/0 fitil

Bir kuruma rafı. Bir panoya ikişer çivi çakarak veya iki sandalye arasına bir geçme veya çıta koyarak bir kurutma rafı yapabilirsiniz.

İki katlı tencerenin alt kısmına 12-inçlik (yaklaşık 30,5 cm) bir daldırma kutusu koyunuz ve orta ateşte ısıtınız. Mumu 160° F’e kadar ısıtınız.

Mumlarınızı çifter çifter daldırmaya başlamak için bir fitili üç parmağınızın üzerine sarınız ve yanlarının eşit şekilde ve serbest bir biçimde sarkmasını sağlayınız. 10 1/2 inçlik (yaklaşık 27 cm) fitili mumun içine daldırınız ve 10 saniye boyunca böyle tutunuz. Fitili çıkarınız ve bir kurutma rafının üzerine koyunuz. Bu, fitili hazırlayacaktır ve muma ilk tabakayı ekleyecektir. Diğer iki fitili tıpkı birinci gibi daldırınız. 160° F’lık sabit ısıyı korumak için termometreyi sık sık kontrol ediniz. Yeniden ilk çiftle başlayınız ve 10 inçlik (yaklaşık 25 cm) bir mum yapmak için sadece 10 inçlik fitili (yaklaşık 25 cm) daldırınız. Aynı işlemi diğer iki çift için de tekrarlayınız ve her seferinde kuruma rafının üzerine koyunuz.

Daldırmalar arasındaki ideal kuruma süresi çalıştığınız odanın sıcaklığına bağlı olarak değişmektedir. Oda ne kadar soğuksa kuruma süresi de o kadar kısadır. En iyi sonucu almak için, mumları, bir önceki tabaka hala yapışkanken daldırınız. Çapları 3/4 inç (yaklaşık 1,9 cm) olana dek mumları daldırmaya devam ediniz (yaklaşık 30 daldırma) ve sonra bir kez daha daldırınız.

Muma pürüzsüz, temiz bir son kat vermek için mum sıcaklığını 180° F’a çıkarınız. Her mum çiftini yaklaşık 3 saniye boyunca daldırınız. Mumların 4 dakika kurumasına izin veriniz. Parmak izi bırakmamak için mumu parafinli kağıtla tutunuz. Keskin bir bıçakla mumların altını düzleyiniz. Mumları kuruma rafına geri koyunuz ve birkaç saat veya gece boyunca kurumaya bırakınız. Fitilleri 1/4 inç (yaklaşık 0,6 cm) kalacak şekilde kesiniz ve mumlarınız yanmaya hazır.

Yuvarlak Mumlar Yapmak

Yuvarlak mumların yapılışı çok kolaydır. Aşağıdaki tarifle 8 x 7/8 inçlik (yaklaşık 20×2,2 cm) iki yuvarlak mum yapılabilir.

İhtiyaç duyacağınız malzemeler:

8 x 16 inçlik (yaklaşık 20×40 cm) bir balmumu tabakası.

10 inçlik (yaklaşık 25 cm) örgülü bir 2/0 fitil.

Fitili hazırlamak için 1 ila 2 ons (yaklaşık 28-56gr) parafin mumu Fitili, kalıplı mumlar için açıklandığı şekilde hazırlayabilirsiniz.

Bir cetvel ve bir bıçak kullanarak balmumu tabakasını, 8 inlik (yaklaşık 20 cm) parçalar oluşturacak şekilde ikiye kesiniz. Mumu hafifçe yumuşatmak için bir saç kurutma makinesi kullanınız. Mumu çok fazla yumuşatmayınız.

Fitili mumun kenarlarında birine bastırınız; her iki uçtan da 1 inçlik (yaklaşık 2,54 cm) fitil sarkmalıdır. Balmumunun ve parmaklarınızın arasına parafinli kağıt koyarak mumu sıkıca sarınız. Parafinli kağıdın araya sıkışmaması için onu da hareket ettiriniz.

Mum tamamen sarıldığında, mumun kenarını muma bastırınız ve yapıştırınız. Mumu saç kurutma makinesi ile kurutmanız gerekebilir. Aynı işlemleri ikinci mum tabakası için de tekrarlayınız. Fitilleri 1/4 inç (yaklaşık 0,6 cm) kalacak şekilde kesiniz ve mumlarınız yanmaya hazır.

İPUÇLARI:

Mum yapımı eğlenceli olsa da her zaman başarılı sonuçlar elde edemeyebilirsiniz. İşlemlerin daha kolay olması için aşağıdaki ipuçlarını aklınızda tutmanızda fayda olacaktır.

Unutmamanızı önereceğimiz bir nokta da şu; eğer elde ettiğiniz üründen memnun kalmazsanız ya da hakikaten bir facia yarattıysanız, eritip tekrar başlayabilirsiniz. Yine de çirkin bir mum da diğerleri kadar iyi ışık verip, uzun süreli yanabilecektir.

Balmumunun Eritilmesi:

Her zaman çiftli kaynatıcı kullanıp, balmumunu ateşin üstünde bir kutuda, sıcak suyun üstünde eritin. Balmumunu ve boya maddelerini karıştırmak için önce balmumunu eritin, sonra boyayı ilave edin. Balmumunun ısısını kontrol için termometre kullanın.

Fitilin Yapılması:

Balmumu kaynamadan fitili katmak gerekli. Yaklaşık beş dakika boyunca fitili balmumuna daldırın ve tutun. Dümdüz çekin, sertleşinceye kadar düz durmasını sağlayın.

Genel Uyarılar

ASLA BALMUMUNU PİS SU BORULARINA DÖKMEYİN!!!

Kullanılmayan balmumunu temiz tutun ki kirli ve tozlu mumlarınız olmasın.

Eğer balmumu tütmeye başlarsa, altını kısın fakat sakın dokunmayın.

Eğer balmumu alev alırsa, alevleri bir kapak yardımıyla yavaşlatın.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy