Esterler

06 Kasım 2007

ESTERLER

Esterler bir molekül karboksilli asitle bir molekül alkol arasından , bir molekül su ayrılmasıyla oluşan bileşiklerdir. Esterler genellikle hoş kokulu sıvı veya katı bileşikler olmakla beraber , gayet kötü kokulu esterler de bilinmektedir. Karbon sayısı küçük alkil gruplu esterler , meyve kokulu , renksiz , akıcı sıvılardır. Daha yüksek karbonlu alkil içeren esterler kokusuzdur. Nötraldirler ve sudan hafiftirler. Kaynama noktaları karşılık gelen karboksilli asitlerden daha düşüktür.

Karboksilli asitlerin alkollerle verdikleri kondansasyon reaksiyonundan elde edilirler. Bu reaksiyona esterleşme reaksiyonu adı verilir.

Esterler

R COOH + HO R R COOR + H2O

Hidroliz

Esterlerin İsimlendirilmesi :

• Esteri oluşturan karboksilli asidin isminden ilk asit kısmı kaldırılarak geriye kalanın önüne esteri oluşturan alkolün alkil kökünün ismi ; ardına ise “at” hecesi eklenir.

CH3 ——– C == O CH2 == CH ——— C == O

O ——– C2H5 O CH3

etil asetat metil akrilat

• Ester önce bir hidrokarbon gibi isimlendirilir. Sonra bu ismin önüne , ester grubunun (COOR) bağlı olduğu karbon atomunun numarasıyla ester grubunun ismi eklenir.

CH3 CH CH2 CH3 CH2 ==CH CH2 CH CH2 CH3

COOCH3 COOC2H5

2 – karbmetoksibütan 4 – karbetoksi – l – heksen

Esterlerin Elde Edilişi :

• Karboksilli asitler alkollerle reaksiyona girerek esterler dönüşür.

• Asit halojenürler alkollerle reaksiyona girerek esterler dönüşür.

• Karboksilli asitlerin gümüş tuzlarının alkil halojenürlerle reaksiyona girmesi sonucu esterler oluşur.

R C == O + R X R C == O + Ag X

O Ag O R

• Karboksilli asitler diazometanla reaksiyona girerek metil esterlerine dönüşür.

H

+ +

R C == O + H C N == N CH3 N == N + R C == O

O H O

+ +

CH3 N == N CH3 + N2

+

R C == O + CH3 R C == O

O O CH3

Diazometan gayet zehirli ve patlayıcı bir gaz olduğundan , eterli veya alkollü bir çözelti halinde hazırlanmalıdır. Diazometan rezonans gösteren bir bileşiktir.

• Esterlerin asit katalizör içeren alkollerle ısıtılması sonucu ester değişmesi denen bir reaksiyon oluşur. Ester değişmesinde başlangıç maddesi olarak kullanılan esterdeki oksijene bağlı alkil kökü alkole ; başlangıç maddesi olarak kullanılan alkol ise , estere dönüşür. Böyle bir reaksiyon , tıpkı hidrolize benzeyen bir denge reaksiyonudur.

+

H

R C == O + R O H R C == O + R O H

O R O R

Denge karışımındaki ROH karışımından uzaklaştırılırsa , denge sağa kayar. ROH aşırı miktarda kullanılmalıdır.

• Ortokarbonik ve ortoformik asitlerin dayanıklı olmamasına ve bu nedenle bilinmemesine karşın , bu asitlerin esterleri bilinen bileşiklerdir.

Esterlerin Kimyasal Özellikleri :

• Esterler amonyakla reaksiyona girerek amitlere dönüşür.

O H O H

+

R C == O + NH3 R C N H R C NH2

OR OR H OR

O H O H

R C NH2 R C NH2 + OR

+

OR

O H + O H

R C NH2 R C NH2

O H

R C NH2 + OR R C == O + ROH

NH2

Bu reaksiyona amonoliz denir.

• Esterler alkil lityum bileşikleriyle , yüksek sıcaklıkta reaksiyona girerek ketonlara dönüşür.

R O Li

R C == O + R Li C

O R R O R

R O Li R O H

C + HOH C + LiOH

R O R R O R

R O H R

C C == O + R O H

R O R R

• Formik asit esterleri dışındaki esterler Grignard reaktifleriyle , alkollerde olduğu gibi , reaksiyona girerek tersiyer alkollere dönüşür. Formik asit esterleriyle yapılan reaksiyonlar sonucu , yine alkollerde olduğu gibi , sekonder alkoller ele geçer.

• Esterlerin indirgenmesiyle alkoller oluşur.

+ -

LiAlH4 Li +AlH4

+

AlH4 H + AlH3

R C == O + H R C == O + OR

O R

Esterler , az alkol içerisinde aşırı sodyum kullanılmakla yapılan Bouveault-Blanc indirgenmesiyle de alkollere dönüşür.

O O

R C O C2H5 + 2 Na R C O C2H5 + 2 Na

O O

R C O C2H5 + C2H5 O H R C O C2H5 + O C2H5

H

O

R C O C2H5 R C == O + O C2H5

H H

O O

R C H + 2 Na R C H + 2Na

O O

R C H + C2H5 O H R C H + O C2H5

H

O O H

R C H + H R C H

H H

Reaksiyon sonunda karışıma asit eklenmezse , ürün alkolat olarak kalır.

O

R C H + Na R CH2 O Na

H

• Esterler , asit veya bazların katalitik etkisiyle suyla reaksiyona girerek hidrolizlenir. Hidrolizlenme sonucu asit ile alkol oluşur. Bazik hidroliz sonucu asidin tuzu ele geçer.

OH OH H OH

R C + R O H R C O + R C O R

+ OH OH R + OH2

OH OH + OH O H

+

R C O R R C O R R C O R R C = O R + H2O

+OH2

O H

+

R C = O R R C = O + H

OH

OH OH

+ +

R C = O + H R C = O H R C + R C

OH OH OH +OH

Triklorasetik asit esterlerinin oluşum ve hidrolizi çok kolaydır. Çünkü klor atomlarının elektronegatif olmasından dolayı , karbonil grubunun oksijeni yakınındaki elektron yoğunluğu fazlalaşıp R C ( OH ) == OH oluşumu kolaylaşır. Sağa doğru olan reaksiyon esterleşme ; sola doğru olan reaksiyon ise hidroliz reaksiyonudur ( SN reaksiyonu ) . Bu esterleşmelerde oluşan sudaki hidroksil grubu karboksilli astten ayrılır. İzotoplarla yapılan çalışmalar bunu doğrulamıştır. Esterleşmede asit olarak klorlu hidrojen gazı , derişik sülfürik asit veya bor triflorür kullanılabilir.

Sterik engelli asitlerin esterleştirilmesi veya böyle esterlerin hidrolizi için Newmann yöntemi kullanılır. Bu yönteme göre yapılan esterleşmelerde asit – derişik sülfürik asit karışımı alkole ; hidrolizlerde ise ester – derişik sülfürik asit karışımı suya katılır.

R R R

+ _

R C C = O + H2SO4 R C C = O R C C OH2 HSO4

R OH R +OH2 R O

R R

+ _

R C C = O R C C OH2 HSO4

R +OH2 R O

R R

+ + _

R C C = O R C C O HSO4 + H2O

R R

R R

+ +

R C C = O + R O H R C C = O R C C = O + H

R R O R R OR

H

Tersiyer alkollerde olan esterleşme ve hidroliz mekanizması , primer ve sekonderlerle olanlardan farklıdır. Böyle esterleşmelerle sülfonik asitlerin esterleşmesinde , ayrılan sudaki suda ki hidroksil grubu alkolden gelir. Tersiyer alkollerin esterleştirilmesi veya böyle esterlerin hidrolizi , SN mekanizmasına göre olur.

CH3 CH3 + CH3 +

CH3 C+ + H O H CH3 C O H CH3 C O H + H

CH3 CH3 H CH3

O CH3 + O H CH3 O CH3

+ +

CH3 C O C CH3 + H CH3 C O C CH3 CH3 C O C CH3

CH3 CH3 H CH3

O CH3

+ CH3

CH3 C O C CH3 CH3 C+ + CH3 COOH

CH3

H CH3

Sola doğru olan reaksiyon , esterleşme reaksiyonudur.

Hidroksil iyonu karbonyum iyonu oluşumuna yardım edemediğinden , tersiyer alkol esterleri bazik ortamda SN mekanizmasına göre hidrolizlenemez. Bazla katalizlenen hidrolizler SN mekanizmasına göre olur.

O H O H

_ _

R C == O + OH R C O R C == O + CH3O

O CH3 O CH3

O

R C == O + CH3OH

Reaksiyon iki yönlü görünürse de aslında denge karışımındaki asit , bazla reaksiyona gireceğinden RCOO halindedir. RCOO alkol veya alkoksitle reaksiyona giremez. Bu nedenle bazik ortamda esterleşme yapılamaz.

Tersiyer alkol esterleri , tersiyer alkil grubunun indüktif etkisinden dolayı bazik ortamda SN mekanizmasına göre de hidrolizlenemez.

• Esterlerin hidroksilaminle reaksiyona girmesi sonucu hidroksamik asitler oluşur.

R CO OR + NH2 OH R CO NH OH + R OH

R CO NH OH R C == N

OH OH

• Esterler hidrazinle reaksiyona girerek açil hidrazitlere dönüşür.

R CO OR + NH2 NH2 R CO NH NH2 + ROH

İndüktif etki esterleşme ve hidroliz hızını arttırır :

Karboksilik asit molekülünde elektronegatif bir atom varsa ( örneğin halojenler ) , bu indüktif etkiyle , karboksilik asit grubunun merkezi karbon atomunu pozitifleştirir. O halde buraya alkolün bağlanması daha kolay olur , dolayısıyla reaksiyon hızı artar. Moleküldeki elektronegatif atom – COOH grubuna ne kadar yakınsa etki o kadar artar. Örneğin klorasetik asit asetik asitten daha kolay esterleştirilebilir ve de bunun esterleri , asetik asit esterlerinden daha kolay hidrolizlenebilirler.

Sterik etki esterleşme ve hidroliz hızını azaltır :

Karboksilik asidin – COOH grubuna komşu büyük hacimli gruplar varsa veya alkol molekülü –OH çevresinden dallanmışsa , pozitif merkeze bağlanma engellenir ve esterleşme ile hidroliz hızı azalır. Örneğin izobütirik asitle izopropil alkolün esterleşmesi , sterik etkiden dolyı çok yavaştır.

Deneyin Adı :doymuş Nacl Çözeltisinin Elektrolizi

06 Kasım 2007

DENEYİN ADI oymuş NaCl çözeltisinin elektrolizi

DENEYİN AMACIoymuş NaCl çözeltisinin elektroliz sonucu elementlerine ayrışmasının incelenmesi.

ELEKTROLİZ

Kendiliğinden oluşmayan bir kimyasal tepkimenin elektrik enerjisi yardımıyla gerçekleşmesine ,yani elektrik enerjisin kimyasal enerjiye dönüşmesine ELEKTROLİZ denir.

Elektrolit ,elektrik akınını ileten katyon ve anyon içeren saf sıvı ya da sulu çözeltilerdir.Sıvı halde ya da suda çözündüğünde iyonlarına ayrışabilen bir madde içerisinden doğru akım geçirildiğinde kendiliğinden oluşmayan indirgenme ve yükseltgenme olayı gerçekleşerek ,elektrolit içindeki bazı elementlerin açığa çıkması olayı elektrolizdir.

Elektrik enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürerek bazı maddelerin ayrıştırılarak elementlerini serbest olarak açığa çıkarma işlemine elektroliz denir.

Elektroliz yapabilen bir çok madde vardır. Örneğin;NaCl,KL,NaNO3,SO4 gibi tuzlar.HCl,HHNO3 gibi asitler, NaOH,KOH,Ca(OH)2 gibi bazlar, bazı oksit bileşikleri ya sıvı halde yada sulu çözeltilerinde elektroliz yapılarak ayrıştırılabilirler.Bir elektroliz için doğru akım güç kaynağı ,elektrotlar ve elektrolit gerekir.

(zafer yayınları kimya sy :446-447)

ERİMİŞ MADDELERİN ELEKTROLİZİ:

İyonik bileşikler ısıtılırsa sıvı hale geçer.Sıvı hale geçmiş iyonlu maddelerde oluşan anyon ve katyonlar ,anot ve katotta serbest hale geçerler .

ÖRNEK:Erimiş KCl ‘nin elektrolizinde anot ve katot tepkimelerini yazalım .

1.KCl(k) K(+)+Cl(-)

anot katot

Cl(-)(anyon) K(+)(katyon)

Yükseltgenme indirgenme

(e- verme) (e- alma)

2.Anot tepkimesi:Cl(-) 1/2Cl2 +e-

3.Katot tepkimesi: K(+) + e K(s)

ısı

1,2 ve 3 tepkimelerini taraf tarafa toplarsak : KCl(k ) elektroliz K(k)+1/2Cl2(g)

-

SULU ÇÖZELTİLERİN ELEKTROLİZİ:

Suda çözündüğünde iyonlarına ayrışabilen maddelerin oluşturduğu anyon ve katyon yanında ,H2O’nun varlığı anot ve katot tepkimesinin belirlenmesini güçleştirir.

Örneğin;KCl çözeltisini inceleyelim.

KCl(k) K(+)(aq)+Cl(-)(aq)

H2O(s) H(+) (aq)+OH(aq)

Anot (+) Katot(-)

Cl(-) K(+)

OH(-) H (+)

H2O H2O

Anoda yakın olan çözeltide Cl (-) iyonları ile çok az miktarda OH(-) iyonları ve H2O bulunur .Katoda yakın olan çözeltide ise ,K(+) iyonları ile çok az miktarda H(+) iyonları ile H2O bulunur .

Birden çok anyon ve katyonun bulunduğu elektroliz kaplarında ,anot ve katotta ilk önce hangi anyon ve katyonun açığa çıkacağını anlamak için üç değişik yol izlenebilir.

1.Anyon ve katyonların indirgenme gerilimleri bilinmelidir.İndirgenme gerilimi büyük olan katyon ilk önce açığa çıkar.İndirgenme gerilimi küçük olan anyon ilk önce açığa çıkar.

2.Anyon ve katyonların elektron verme eğilimleri bilinmelidir.Elektron verme eğilimi en küçük olan katyon ilk önce açığa çıkarken ,elektron verme eğilimi en büyük olan anyon ilk önce açığa çıkacaktır.

3.Anyon ve katyonların aktiflik sırası bilinmelidir.Elektroliz kabında anot ve katot üzerinden pasif olanlar ilk önce açığa çıkar.Aktiflik metaller için elektron verme eğilimi,ametaller için elektron alma eğilimidir.

KATYONLARIN AKTİFLİK SIRASI:

K+,Ba+2,Ca+2,Na+1,Mg+2,Al+3,Zn+2,Fe+2,H+1,Cu+2,Hg+ 2,Ag+2,Pt+3,Au+3

Aktif Pasif

ANYONLARIN AKTİFLİK SIRASI :

F(-),SO4-,NO3-,OH(-),Cl(-),Br(-),I(-)

Aktif Pasif

Bu bilgilerden herhangi birinin bilinmesi ,çok iyonlu elektrolizlerde anot ve katotta ilk önce hangi maddenin açığa çıkacağını verecektir.

Yukarıdaki KCl çözeltisinin elektrolizinde ;katotta toplanan K+ ve H+ ve H2O dan K+ ‘nın indirgenme gerilimi ya da elektron alma eğilimi küçük olduğu için H+ indirgenmelidir.Ancak nötr çözeltilerde H+ iyonları derişimi az olduğu için H2O indirgenir.

(modern üni. Kimyası sy :410)

KATOT TEPKİMESİ:

2 H2O+2 e- H2(g)+2OH-

Anotta toplanan elektronlar içinde elektron verme eğilimi en büyük olan Cl(-) olduğundan ilk önce Cl(-) toplanır .

ANOT TEPKİMESİ:

Cl(-) 1/2Cl2+ e-

ELEKTROLİZDE TOPLANAN MADDE MİKTARI:

Bir elektroliz devresinde anot ve katotta toplanacak madde miktarı ,devreden geçen elektrik akımının yükü ile doğru orantılıdır .

Elektrik yükü =Akım şiddeti*zaman

Q=I*t

Akım şiddeti amper ,zaman saniye alınırsa yük miktarı kolon olarak hesaplanır .1 mol elektrik yüküne 1F denir .

Elektrik akımı ile kimyasal değişim arasındaki ilişkileri inceleyen kurallar faraday yasası olarak bilinir .

Bir elektrik devresinde anot ve katotta açığa çıkan madde miktarı ,devreden geçen elektrik yükü miktarı ile doğru orantılıdır.

Devreden 1 faradaylık yük geçtiğinde anot ve katotta bire eşdeğer gram madde açığa çıkar.

Farklı elektroliz kaplarında aynı miktar elektrik yükü ile yapılan elektrolitlerle açığa çıkan maddelerin eşdeğer gram sayıları eşit olur .

Seri bağlı elektroliz kaplarında anotlarda yada katotlarda toplanan maddelerin eşdeğer sayıları eşit olur .

NaCl’ nin elektrolizi için iki yol düşünülebilir.Birincisi NaCl ‘ün sudaki çözeltisi ,ikincisi de ısıtılarak sıvı hale getirilmiş NaCl elektroliz edilebilir.

Çözeltinin çok seyrek olması halinde su elektroliz olmaktadır . Bu durumda pil reaksiyonları :

Anot :2H2O O2+4H(+)+4e(-)

Katot :4 H2O+e(-) 2H2+OH(-)

Toplam:6 H2O O2+2 H2+4H+OH

Çözeltinin konsantrasyonun yüksek olması halinde anotta su yerine klorür iyonları yükseltgenir.

Anot :2Cl(-) Cl2+2e(-)

Katot : 2H2O+2e(-) H2+ 2OH(-)

Toplam:2Cl(-)+ 2H2O Cl2+ H2+ 2OH(-)

Konsantrasyonları farklı iki çözeltide katot reaksiyonları aynı iken ,anot reaksiyonları farklıdır .Böyle bir değişikliğin nedenini standart anot potansiyellerini karşılaştırarak açıklayabiliriz.

H2O 1/2 O2+2H+2e(-) E=-1.23V

2Cl Cl2+2e(-) E=-1.36 V

Standart elektrot potansiyellerini karşılaştırdığımızda klorür iyonlarının suya göre daha güç yükseltgeneceğini ancak potansiyeller arasındaki farkın çok küçük olması nedeniyle yüksek klorür konsantrasyonunda su yerine klorürün yükseltgendiğini söyleyebiliriz.Üç çeşit ürünün elde edilmesi nedeniyle NaCl çözeltisinin elektrolizi ,teknikte kullanılan en önemli yöntemlerden biridir.

Erimiş NaCl çözeltisinin elektrolizi:

Anot :2Cl Cl 2 +2e(-)

Katot:2Na + 2e (-) H2 +2Na

Toplam: 2Cl+2Na Cl 2 +2Na reaksiyonu gerçekleşmektedir.Bu yöntem metal halinde sodyum elde edilmesi için kullanılır . ( deney föyü elektroliz deneyi)

Tanımı

06 Kasım 2007

TANIMI

Elektrik, durağan ya da devingen yüklü parçacıkların yol açtığı fiziksel olgudur. Elektrik yükü, maddenin ana niteliklerinden biridir ve temel parçacıklardan kaynaklanır. Elektrik olgusunda rol oynayan temel parçacık yükü, negatif işaretli olan elektrondur. Elektriksel olgular çok sayıda elektronun bir yerde birikmesiyle ya da bir yerden başka yere hareket etmesiyle ortaya çıkar. Elektrik olgusunda rol oynayan diğer parçacık yükü, pozitif işaretli olan protondur.

Elektrik yüklü cisimler mıknatıs gibidir: negatif ve pozitif yüklü cisimler birbirini çeker, ama aynı elektrikle yüklü olan iki cins birbirini iter.

Elektrik insanoğluna, son derece kullanışlı bir enerji çeşidi sağlamıştır. Isınma, aydınlanma, haberleşme gibi amaçlarla, ayrıca makinelerde ve elektronik alanında büyük ölçüde elektrikten yararlanılmaktadır.

TARİHİ

Eski Yunanlılar, kehribarın bir kürk parçasına sürtülmesi sonucunda kuştüyü gibi hafif cisimleri çekme özelliği kazandığını gözlemlemişlerdi. Elektriği ilk olarak ciddi anlamda inceleyen bilim adamı William Gilbert, 16. yüzyılın sonlarında, statik elektrikle magnetizma arasındaki ilişki üzerinde araştırmalar yaptı. Elektrik yüklerinin eksi ve artı olarak belirlenip adlandırılmasına da gerçekleştirdi. 1767’de Joseph Priestley, elektrik yüklerinin birbirlerini, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak çektiklerini buldu.

19. yüzyılın başında Alessandro Volta, elektrik pilini icat etti. Davy, 1808’de elektrik akımı taşıyan iki kömür elektrotu birbirinden ayırarak bir ark oluşturmayı başardı. Ve böylece elektriğin ışık ya da ısı enerjisine dönüşebileceğini gösterdi. 1820’de Hans Christian Orsted, içinden elektrik akımı geçen bir iletkenin yakınındaki bir mıknatıs iğnesinin saptığını gözlemleyerek, elektrik akımının iletken çevresinde bir magnetik alan oluşturduğu sonucuna vardı.

Elektriğin laboratuar duvarlarını aşıp sanayideki ve günlük yaşamdaki yerini alması süreci 19. yüzyılın ikinci yarısında başladı. 1873’te Zénobe-Théopline Gramme, elektrik enerjisinin havai hatlar aracılığıyla etkin bir biçimde iletilebileceğini gösterdi. A. Edison’ın 1881’de ilk elektrik üretim merkeziyle dağıtım şebekesini New York’ta kurması ,elektrik enerjisinin evlerde ve sanayide yaygın olarak kullanılmasının başlangıcı oldu .

Elektronun bulunması, diyotun ve triyot lambanın icadı, elektroniğin ayrı bir bilim dalı olarak gelişmesinin başlangıcı oldu.

TEMEL BİLGİLER

ELEKTRİK AKIMI

Yüklü temel parçacıklar (- yüklü elektronlar ve + yüklü protonlar), iyonlar (bir ya da daha çok elektron yitirmiş ya da kazanmış atomlar) ve delikler (artı yüklü parçacık olarak düşünülebilen elektron eksikliği) gibi elektrik yükü taşıyıcılarının devinimlerinin ortak adı.

Elektrik yükünün elektronlarca taşındığı bir tel içinde ki akım , birim zamanda telin herhangi bir noktasından geçen yük miktarının ölçüsüdür.

ELEKTRİK DEVRESİ

Elektrik akımının iletilmesini sağlayan, iletken ya da iletkenler zinciri ve öğeler dizisidir. Bir elektrik devresinde, akımı oluşturan yüklü parçacıklara enerji veren pil ya da üreteç türü bir aygıt ile lambalar; elektrik motoru ya da elektronik bilgisayar gibi akım kullanan aygıtlar ve bağlantı telleri ya da iletim hatları bulunur.

Öğeler birbiri ardına (seri) ya da yan yana (paralel) bağılıdır.

Ülkemizde yerleşim alanları üstünden geçen ve zaman zaman evlerin çok yakınlarına kadar gelen yüksek gerilim hatları başka bir tehlike kaynağıdır. Bu gibi yerlerde televizyon antenlerin düzeltilmesi için dama çıkılması başlı başına ayrı bir tehlikedir. Çocukların uçurtmalarını almak için bir sopayla tellere dokunmaya kalkışmaları ölümle sonuçlanan kazalara yol açmaktadır. Bu hatlara 20 m. den daha yakına gelmek son derece tehlikelidir.

ELEKTRİK BİRİMLERİ

Bir elektrik hattında, iletkenlerden bir tanesi ötekine oranla daha çok elektrik yüklüdür: aradaki fark, volt olarak ölçülen gerilimi meydana getirir.

Akımın amper olarak ölçülen şiddeti, hattın belirli bir noktasından geçen elektron sayısıdır.

Güç, duruma göre üretilen veya tüketilen bir çeşit enerji miktarıdır. Watt olarak ifade edilen bu güç, şiddetle gerilimin çarpımından elde edilir.

ELEKTRİK İLETKENLERİ

İletkenlik özellikleri nedeniyle elektrik akımını bir yerden başka bir yere taşımaya elverişli olan maddelerdir. Bunlar hemen her zaman, kablolar ya da teller şeklinde kullanılır. En iyi elektrik iletkeni gümüştür; ancak parasal nedenlerden ötürü neredeyse her zaman bakırdan yararlanılır.

ELEKTRİK ÜRETECİ

Buhar türbini, hidrolik türbin ya da içten yanmalı bir motor tarafından üretilen mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren makinelerin ortak adıdır.

ELEKTRİK YÜKÜ

Elektrik akımlarında akan ya da metal olmayan iki farklı cismin birbirine sürtülmesi durumunda cisimlerin yüzeyinde biriken elektrik miktarıdır.

ELEKTRİK MOTORU

Elektrik enerjisini mekanik enerjiye dönüştüren makinedir.Bu dönüşümün tersini gerçekleştiren, bir başka deyişle mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren makineler ise elektrik üreteci olarak anılır.

DAĞITIMI

Elektrik enerjisinin büyük üstünlüğü, bir kablo şebekesiyle yüksek geriliminde taşınabilme ve dağıtılma kolaylığıdır, çünkü gerilim ne kadar yüksek olursa elektrik en az kayıp o kadar uzağa taşınabilir. Bugünkü yüksek gerilim hatları 765000 volta ulaşır. Akım, abonelere dağıtılmadan önce, onu alçak gerilimli (110 ve 220 volt) akıma dönüştürecek transformatörlerden geçirilir.

Saate, güne veya mevsime göre, enerjisi fazla olan şebeke, enerjisi az olanı besleyebilsin diye, çeşitli bölgelerin elektrik şebekeleri birbirine bağlanır.

Günümüzde, doğal enerji kaynakları kıt olan ülkelerde nükleer elektrik santralleri yapma eğilimi vardır. Ama bunlar da ciddi tehlikeler doğurmaktadır. Bu yüzden şimdi güneş enerjisinden yararlanmak için projeler yapılmaktadır.

Dünyanın büyük hidroelektrik santrallerinden bazıları

Adı ve ülkesi Elektrik gücü (kw)

Brezilya 10 710 000

Grand Coulee(A.B.D.) 9 780 000

Guri (Venezulea) 6 500 000

Sayansk (S.S.C.B.) 6 400 000

Krasnoyarsk (S.S.C.B.) 6 096 000

Paula Alfonso (Brezilya) 5 942 000

Churchill Falls (Kanada) 5 225 000

Bratsk (S.S.C.B.) 4 600 000

Suhovo (S.S.C.B.) 4 500 000

Assuan (Mısır) 2 100 000

Keban (Türkiye) 1 360 000

İNSAN KAYNAKLARI

ELEKTRİ ve ELEKTRONİK MÜHENDİSLİĞİ

İlgi alanı elektriğin ve elektroniğin pratik uygulamaları olan mühendislik dalıdır.

Elektriksel olgulara 17. yy.dan bu yana ilgi gösterilmiş olmasına karşın, elektriğin bir bilim dalı olarak gelişmesine yönelik çabalar ancak 19. yy.da başladı. Elektriğin temel yasalarının matematiksel olarak belirlenmesi ve aygıtların geliştirilmesi bu yy.da gerçekleşti.

20. yy.da elektrik mühendisliği alanında büyük ilerlemeler kaydedildi. Bu mühendislik dalı başlıca iki bölüme ayrılır:Kuvvetli akım mühendisliği ve zayıf akım mühendisliği. Kuvvetli akım mühendisliğinin temel konusu, hidroelektrik, nükleer ya da jeotermal enerjiden, ya da santrallerde odun, kömür, petrol gibi yakıtlardan sağlanan ısı enerjisinden yararlanılarak elektrik enerjisi üretilmesi ve bu enerjinin havai ve kablolar aracılığıyla tüketim noktalarına iletilmesidir.

20. yy.da zayıf akım (elektronik) mühendisliği büyük bir gelişme gösterdi.Zayıf akım mühendisliğinin ilk uygulama alanını telefon oluşturdu. Elektron lambasının bulunması, elektronik mühendisliğinde temel önemde bir gelişme oldu.

Elektrik Mühendisliğine yönelik dersler ilk olarak 1882’de ABD’deki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) fizik bölümünde verilmeye başladı; kısa süre sonra benzer dersler Cornell Üniversitesi’nin ders programına girdi. İlk elektrik mühendisliği bölümü 1886’da Missouri Üniversitesi’nde kuruldu.

Türkiye’de elektrik mühendisliği eğitimi İstanbul Darülfünunu Fen Fakültesi’ne bağlı olarak 1962’de açılan Elektromekanik Enstitüsü’nde başladı.

TEHLİKE , KAZALARI ve KORUNMA

ELEKTRİK ÇARPMASI

Vücuda giren elektrik akımının fiziksel ve algılanabilir etkisidir. Vücut sıvıları aracığıyla bir baştan öbür başa gövdeden geçen elektrik akımı, değme yerlerinde ve izlediği yol boyunca yanıklara neden olur. Bu olayın sınırları kuru havada kalın bir halı üstünde dolaşan kişinin algıladığı batıcı, ama zararsız statik elektrik yükünden, bir enerji iletim hattından kaynaklanan öldürücü elektrik boşalmasına kadar değişir.

Ölümle sonuçlanan elektrik çarpmalarının büyük bir bölümü, evlerde kullanılan 50 Hz ya da 60 Hz frekansındaki alternatif akımdan kaynaklanır.

Elektrik akımının insan vücudu üzerindeki etkisi, voltla ölçülen gerilim değerinden çok, amperle ölçülen akım şiddetine bağlıdır.

Elektrik akımı doğrudan 3 yolla ölümle sonuçlanabilir:Beyindeki solunum merkezinin durması,kalbin durması ve karıncık kasının istem dışı kasılmasıdır.Genel kanıya göre, en yaygın ölüm karıncık kasının kasılmasıyla gelen ölümlerdir.

Elektrik çarpmış kişilere uygulanabilecek en iyi ilk yardım tedavisi, yapay solunum ve kalp masajıyla dolaşım-solunum sistemini yeniden harekete geçirmektir.

Elektrik çarpmasından sonra hayatta kalanların çoğu, eğer vücutlarında çok ağır yanıklar yoksa, bütünüyle iyileşir; vücuttaki geçici ya da kalıcı yan etkilerin en sık görüleni katarakt, anjina pektoris ve çeşitli sinir sistemi bozukluklarıdır. Elektrik çarpmasına bağlanan başka yakınmaların bu olayla ilişkisi klinik bakımdan doğrulanmamıştır.

Elektrik çarpmalarında alınması gereken önlemler

• Saç kurutucusunu ve elektrikli ısıtıcıyı banyo küvetinin ve lavabonun yakınlarına koymayın.

• Islak ortamda elektrikli cihaz çalıştırmayın. Banyoda saç kurutucusu kullanmayın

• Prizlere emniyet kapağı takın

• Evde topraklı priz kullanın

• Yuvasından çıkmış, telleri açıkta kalmış prizleri tamir ettirin

• Sigortaları tel sararak yenilemeyin, orijinal malzeme kullanın

• Elektrikli cihazları fişe takmadan önce kapalı olduklarına emin olun

• Elektrikli ev aletlerini kullanım talimatlarına uygun kullanın

• Sigortayı kapatmadan elektrikle ilgili hiçbir iş yapmayın

• Evi uzunca bir süre terk edecekseniz sigortaları kapatın

• Ekmek kızartma aletini kahvaltı masasına almayın. İçinde sıkışan dilimi çatal, bıçak gibi nesnelerle kurcalamayın

• Sıcak ütüyü kablosunun üstüne koymayın

• Elektrikle uğraşırken kalın lastik tabanlı ayakkabı giyin

Elektrik çarpmalarında yapılması gerekenler

• Elektriği kesmek için sigortaları kullanın

• Lastik tabanlı ayakkabı giyin, kuru bir lastik eldiven takın

• Elektrik akımını iletmeyecek kuru bir cismin üzerine çıkın

• Elektrik çarpan kişinin yakınındaki kablo gibi iletkenleri, yalıtkan bir çubukla uzaklaştırın

• Hastayı giysilerinden çekerek bölgeden uzaklaştırın

• Son muayeneyi yapın.

• Hasta hala nefes alıp vermiyorsa ve nabzı yoksa solunum yardımı ve kalp mesajına girişiniz.

Elektrik çarpmalarında yapılmaması gerekenler

• Elektrik çarpan kişiye kalın lastik tabanlı ayakkabınız yoksa dokunmayın

• Sigortaları kapatmadan yaralıya temas etmeyin

• Çıplak elle çarpılmış kişiye dokunmayın

• Çocukları olay yerinden uzak tutun

• Dokunmak için iletken cisimler kullanmayın

Kimyasal Bağlar Ve Sınıflandırılması

06 Kasım 2007

KİMYASAL BAĞLAR VE SINIFLANDIRILMASI

“kimyasal bağlar” tanecikler arasında oluşan “çekim kuvvetleri”nden başka şeyler değildir.Fakat bu çekim kuvvetlerinin şiddeti farklılaştıkça (artıp azaldıkça) farklı isimler alırlar.Şiddetlerine ve gerçekleştiği taneciklerin cinsine göre 3’e ayıkabiliriz:

Moleküller İçin Bağlar Metalik Bağ Moleküller Arası Bağlar

1. İyonik Bağ 1. Hidrojen Bağı

2. Kovalent Bağ 2. Dipol Dipol Etkileşimi

a) Apolar Kovalent Bağ 3. Vander Wals Kuvveti

b) Polar Kovalent Bağ

I. MOLEKÜL İÇİ BAĞLAR

Moleküldeki atomları bir arada tutan, atomlar arasında

I.MOLEKÜL İÇİ BAĞLAR

Moleküldeki atomları bir arada tutan,atomlar arasında gerçekleşen bağlardır.Şiddetleri epeyce fazla olduğundan ve elektronların etkisi doğrudan söz konusu olduğundan ”gerçek bağ” diye nitelendirmek diye nitelendirmek yanlış olmaz.İyonik bağ ve kovalent bağ olmak üzere 2 çeşittir.

1.İYONİK BAĞ

Metal-ametal elementler arasında elektron alışverişi sonucu oluşan bağlardır.Bağın oluşturduğu metal elektron vermiş (katyon) halde, ametal ise elektron almış (anyon) haldedir.

Elementler bileşik oluştururlarken elektron sayısı (elektron düzeni) bakımından kendisine en yakın soygaza benzemek ister. Atom numarası (1,2,3 gibi) com küçük olan elementler, son enerji düzeyindeki elektron sayısı 8 olunca (oktet kuralı )kararlı hale gecer.

Bu iki kural aslında kendisine en yakın soygaza benzeme isteğinden başka bir şey değildir.

Metal-ametal arasında bileşik oluştururken metallerin elektron verdiğini, ametallerin

İse elektron aldığını biliyoruz.Şimdi sodyum ile klor arasında oluşan bileşikteki bağların yapısını inceleyelim.

1s 2s 2p 3s

11Na

17 Cl

Orbital şemalarından anlaşıldığı gibi, birleşik oluştururken, son enerji düzeyine 1 elektronu olan Na bu 1 elektronu vererek +1, son enerji düzeyinde 7 elektronu alan Cl ise Na un verdiği bu elektronu alarak -1 değerine sahip olur ve bu iki element arasındaki elektron alış verişi sonucunda Na Cl bileşiği oluşur. Bu bileşikteki bağ iyonik bağdır.

ÖRNEK

Aşağıdaki bileşiklerden hangisini elementlerine ayrıştırmak en zordur?

(3Li, 11Na, 9F, 17Cl, 12Mg, 8O)

A) LiCl B) NaCl C) LiF

D) NaF E) MgO

Bu bileşiklerin hepsindeki bağlar iyonik bağ. İyonik bileşikleri elementlerine ayrıştırmak çok zordur.

Çünkü elektron verici element (metal)ile elektron alıcı element ametal arsında elektron alış verişi sonucu oluşan istekli bir birliktelik söz konusudur. İyonik bağda iyonlar arası uzaklık önemsenmezse elektiriksel çekim kuvveti yüklerin çarpımıyla D.O. olduğundan ,iyon yükü arttıkça bağ sağlamlaşır. Mg+² ,O-² arasındaki çekim kuvveti diğerlerinden büyüktür.

YANIT:E

İyonik bileşiklerin tamamına yakını kristal yapılıdır. Şekil olarak farklı olup da özellikleri benzeyen , cok çeşitli (kübik, tetrogonal, hegzagonal gibi) kristal biçimleri var.Fakat bunların hepsinin yapısını ayrıntıyla ele almaya gerek yok. Şimdi örnek olarak kübik istiflenme biçimi gösteren NaCl kristalinin yapısını inceleyelim.

a. Üç Boyutlu b. İki Boyutlu

Bir tek yemek tuzu kristalinde çok sayıda Na+ iyonu ve ona eşit sayıda Cl¯ iyonu bulunur.

Kristal yapısını tam anlayabilmek için biraz hayal gücünü zorlamaya gerek var. “b” şeklinde ise (+) ve (-) ile simgelenmiş.

Önce “a” şeklini anlamaya çalışalım; Karşılıklı köşelerinde Na+ ve Cl¯ iyonları bulunan bir küp düşünün ve karşılıklı yan yüzeyleri “çakışık” olacak biçimde küpleri çoğaltın. “a” şeklinde böyle iki küp çizilmiş. “b” şeklinde ise böyle dört tane kübün sadece taban yüzeyleri çizilmiş. “a” şeklindeki küpleri hayalinizde çoğaltın. “b” şeklindeki küpleri ise önce üç boyutlu hale dönüştürün, sonra çoğaltın.

Kristaldeki her Na+ iyonu da 6 tane Cl- iyonu tarafından kuşatılır. Bu koordinali yapıda(+)ve(-) yüklü iyonlar arasındaki çekim kuvvetleri nedeniyle kristal yapısı çok sağlamdır.

Görüldüğü gibi,bir tek NaCI molekülünden bahsetmek yanlış olur. (NaCI)n biçiminde de moleküllerden bahsedebiliriz.

Kristal yapının sağlamlığı nedeniyle oluşan bu dev moleküller sayesinde iyonik bileşiklerin erime ve kaynama noktaları oldukça yüksektir.

Katı halde kristaldeki iyonların yerleri sabittir. Bu nedenle iyonik bileşikler katı halde elektriği iletmez. Sıvılaştırıldıklarında ise kristal yapı bozulur, iyonlar serbest hale geçer. Bu nedenle iyonik bileşikler, katı halde elektriği iletmez. Sıvılaştırıldıklarında ise kristal yapım bozulur, iyonlar serbest hale geçer. Bu nedenle iyonik bileşikler eritildiğinde elektriği iletir. İyonik bileşik suda çözündüğünde (+) ve (-) iyonların su molekülleri tarafından sarılması sonucu, suyun polarlığı sayesinde kristal yapı bozulur. İyonlar serbest hale geçtiğinden iyonik bileşiğin sulu çözeltisi de elektriği iletir.

2.KOVALENT BAĞ

İki ametal element arasında, elektron ortaklaşması sonucu oluşan bağdır. Polar ve apolar olmak üzere iki çeşittir.

a) Polar Kovalent Bağ

farklı ametaller arasında oluşan bağdır. Moleküldeki ametallerin Elektronegatiflikleri arasındaki fark arttıkça bağın polarlığı artar.

1A

-Bazı elementlerin elekronegativite değerleri-

Çizelgede A grubu elementlerinin elekronegativileri verilmiştir. (Bu değerleri ezberlemeyin.) elekronegatiflik, elementin elektron çelme gücünün ölçüsüdür. (Bu çizelge elektronegatifliği en yüksek olan elementin , yani florun elektronegatifliği 4 kabul edilerek hazırlanmıştır.)

Örnek olarak Hidrojen ile Klor arasında oluşacak bağı inceleyelim.

1H )

17Cl ) ) )

Hidrojen son enerji düzeyindeki elektron sayısını 2 ye Klor ise 8 e tamamlamak ister. Her ikisinin de kararlı yapıya ulaşmak için birer elektron almaya ihtiyacı var. Bu iki element karşılaştırıldığında herikisi de kararlı yapıya ulaştırmak için birer elektron almaya ihtiyacı var. Bu iki element karşılaştığtnda her ikiside karşılıklı olarak karşısındakinin birer elektronu kendine çeker. Bu karşılıklı çekimden dolayı bir çift elektron ortaklaşa kullanılır.Fakat ortaklaşa kullanılan eletronlar tam ortada değildir.Klorun elektronegatifliği daha fazla olduğundan klora daha yakındır. Bu nedenle CI kısmen (-) H ise kısmen (+) yüklü hale gelmiştir.Bahsettiğimiz oluşumunu elektron nokta yapısı ile şöyle özetleyebiliriz:

. . . .

H. + . Cl : H : Cl :

. . . .

HCI Molekülü şu iki biçimde de gösterilebilir.

. . —

H Cl : ya da H – CII

. . –

Bu yapılarda her elektron bir nokta ile, bir çift elektron (yani bir bağ) bir çizgi ile gösterilmiştir. Bu gösterim biçiminde yalnızca son enerji düzeyindeki elektronlar işaretlenir.

b) Apolar Kovalent Bağ

Aynı cins ametal atomları arasında, elektron ortaklaşması sonucu oluşan bağdır Elektronegativiteleri eşit olduğundan,ortaklaşa kullanılan elektronlar eşit kuvvetlerle çekilir.

MOLEKÜL GEOMETRİSİ

*Genel formülü XY biçiminde gösterilebilen moleküller yalnızca çizgisel (doğrusal) geometriye sahip olur X-Y

*XY2 biçimindeki üç atomlu moleküllerin geometrisi iki biçimde olabilir:

/ \

Y – X – Y X

Çizgisel (doğrusal) / \

Y Y

Açısal (kırık doğru)

* XY3 biçimindeki dört atomlu moleküllerin geometrisi iki biçimde olabilir.

Y

I –

X X

/ \ / I \

Y Z Y Y Y

Düzlem Üçgen Üçgen Piramit

*XY4 biçimindeki 5 atomlu moleküller düzgün dörtyüzlü (tetraedral) yapıda olur.

Y

I

X

/ I \

Y Y Y

[(düzgün dörtyüzlünün merkezinde merkez atomu (X) ve köşelerinde birer tane diğer atomlar (Y) ]

MOLEKÜLLERİN POLARLIĞI

*İki atomlu moleküller ya aynı cins atomlar arasında oluşur (X-X),ya da farklı cins atomlar arasında

oluşur (X-Y) aynı cins atomlar arasında oluşan bağların apolar,farklı cins atomlar arsında oluşan bağların

polar olduğunu biliyoruz.Bu nedenle X-X biçimindeki iki atomlu moleküller apolar X-Y biçimindeli iki atomku moleküller polardır.

*Üç atomlu moleküller çizgisel yapıda ise apolar açısal yapıda ise polardır.

Bazen bağlar tek tek polar olduğu halde molekül apolardır.

Bir dağdaki elektronların yönlenmesine dipolmomenti denir. Dipolmomenti elektronegatifliği daha büyük olan atoma doğru yönlenir.Bir molekülde dipol momentler birbirinin etkisini söndürüyor ve sıfırlıyorsa molekül apolar dipolmomentler birbirinin etkisini söndürmüyor, kuvvetlendiriliyorsa molekül polardır. (dipolmomentler vektör gibi düşünülür)

Şöylebir tanımda yapılabilir bir molekülde (+) yüklerin merkezi ile (-) yüklerin merkezi çakışıyorsa molekül apolar, çıkışmıyorsa molekül polardır.

Örneğin benzer kapalı formülü olan 3 atomlu iki molekülü inceleyelim:

O C O O

H H

CO2 molekülünde (+) ve (-) yüklerin merkezleri çakıştığından veya dipolmomentlerin etkisi birbirini sıfırladığından bağlar polar olsa bile molekül apolardır. H2O molekülünde ise (+) ve (-) yüklerin merkezleri

çakışmadığından veya dipol momentler birbirinin etkisini yok etmediğinden molekül polardır.

* XY9 biçimindeki 4 atomlu moleküller düzlem üçgen biciminde ise apolar, üçgen piramit biçiminde ise polardır.

* XY4 biçimindeki 5 atomlu moleküller düzgün dört yüzlü biçiminde ve apolardır.

Periyodik cetveli grup grup ele alıp incelemekte yarar var.Periyodik Cetvelin 2. Periyodundaki elementleri tek tek ele alıp tek bağ yapabilen bir elementle (örneğin hidrojenle) oluşturacağı bağları inceleyelim :

1A Gurubu

1s 2s 1s

3Li 1H

Li.+ .H Li. .H yada Li-H

Aynı guruptaki elementelerin özellikleri birbirine benzediğine göre, Li için geçerli olan özellikler tüm 1A için geçerlidir.

Li ile H arasında 1 bağ oluşur, oluşan bağ iyonik ve polardır.Molekül geometrisi doğrusaldır.

2A Grubu

1s 2s 1s

4Be 1H

Bir element, sahip olduğu yarı dolu orbital sayısı kadar bağ yapabilir.Temel haldeki elektron düzeninde hiç yarı dolu orbitali olmadığına göre Berilyumun hiç bağ yapmayacağını zannedebiliriz.

HİBRİTLEŞME (MELEZLEŞME)

1s 2s 2p

Be

Temel Hal

1s 2s 2p

Be

Uyarılmış Hal

Temel halde bor’un 1 yarı dolu orbitali olduğuna göre 1 bağ yapacağını zannederiz.Fakat 2s orbitalşindeki elektronlardan birinin 2p orbitallerinden birine ilerlemesinden sonra “ sp² ” hibritleşmesi gerçekleşir.(Hibritleşmeye katılan 3 orbitalden biri “s” ikisi “p” orbitali olduğundan hibrit orbitalleri sp² adını alır.) sp² hibritleşmesi sonucu 3 tane özdeş hibrit orbitali oluşur. Oluşan 3 tane bağın birbirinden en uzak konumda bulunması isteği, bağların bir eşkenar üçgenin köşelerine doğru yönlenmesi sonucu doğurur. Merkez atomu olan B, eşkenar üçgenin merkezinde bulunur. Oluşan bilerşikte tüm atomlar aynı düzlemde bulunur. Bileşiğin geometrisi “düzlemsel üçgen” (=düzlem üçgen) ve bağlar arasındaki açılar 120° dir. Bu nedenle 4 atomlu BH3 bileşiği apolardır.

Temel haldeki C atamunun 2. Bağ yapacağını zannederiz. Fakat uyarılmış haliyle 4 bağ yapabileceğini görebiliriz. 2s orbitalindeki elektronlardan yarı dolu orbital oluşur. Uyarılmış haldeki C atomu 3 tür hibritleşme yapabilir. (sp, sp2, sp3). Önce sp3 hirbitleşmesini irdeleyelim. sp3 hirbitleşmesinde 4 orbitalin 4 düde hirbitleşmeye katılır, hirbitleşmemiş orbital kalmaz. Oluşan bu 4 özdeş orbital birbirini ittiğinden, en uzak konumda bulunmak ister. Bağ açılarının en büyük olabilmesi için CH4 molekülü düzgün dörtyüzlü geometrik yapısındadır. ( düzgün dört yüzlünün 4 yüzüde eş eşkenar üçgenden oluşur. Eşit uzunlukta 6 tane ayrıtı ve dört tane köşesi vardır.) 5 atomlu CH4 molekülünde H atomları düzgün dörtyüzlünün köşelerinde, merkez atomu olan C ise düzgün dörtyüzlünün merkezinde bulunur. C ve H elementlerinden her ikiside ametal olduğundan bağlar kovalenttir. Geometrik yapısından dolayı molekül apolardır. Bağ açıları 109,5° dir.

H H

: l

4H . + . C . C ya da C

. . . / \

. . . H l H

H H H H

(Molekül bütünü apolar olsa bile, farklı ametaller arasında oluştuğundan dolayı C-H bağlarının tek tek ele alındığında polar olduğunu düşünmek pek yanlış olmaz. Fakat C ile H elementlerinin elektronegatiflikleri arasındaki fark küçük olduğundan fazla polar değildir.)

Bir atomdaki elektronun bir orbitalden daha yüksek enerjili bir başka orbitale ilerlemesi sonucu oluşan yapıya uyarılmış hal denildiğini biliyoruz. (Burada, 2s orbitalindeki 2 elektronun birisi 2p orbitallerinden birine ilerlemiş durumdadır.)

Uyarılmış haldeki berilyimun 2 bağ yapacağını görebilirz. Fakat (her ne kadar enerjisi birbirine yakında olsa) s orbitali ile p orbitalinin enerjisi birbirine eşit olmadığından bu iki orbital özdeş değildir. Bu nedenle Be un oluşturduğu 2 bağın farklı yapı ve özellikte olması beklenir. Oysa bu iki bağ birbirine özdeştir.

Be atomundaki hibritleşme olayını şematik olarak şöyle gösterebiliriz.

2p

sp

2s

1s

Uyarılmış Hal Hibritleşmiş hal

( Hirbitleşme kuralı deneysel olarak tam kanıtlanmamış olsa bile, bağlarla ilgili bir çok hususun üstesinden gelebilmektedir.)

Yanlızca elektron ilerlemesi ile oluşan durum, yani uyarılmış hal hirbitleşme değildir. Hirbitleşme oluşabilmesi için orbitallerin oluşma düzeylerinin değişmesi sonucu özdeş orbitaller oluşması gerekir. 2s orbitali enerjisini biraz yükseltir. 2p orbitallerinden birisi enerjisini biraz düşürür ve sonuçta aynı enerji düzeyinde 2 tane hrbit orbitali oluşur. Oluşan bu hirbit orbitallerinden birisi, s diğeride p orbitali olduğundan “sp” orbitalleri diye adlandırılır. Oluşan sp orbitallerinin özelliklerine tam “s” orbitaline nede tam “p” orbitaline benzer; belki her ikisine de biraz benzer. Fakat önemli olan bu iki orbitalin özdeş oluşudur. Özdeş orbitaller birbirinden en uzak konumda bulunmak ister. Yani özdeş hirbit orbitalleri bağ yaptığında bağ açıları en büyük olacak geometriye sahip olurlar.

2H. + . Be H : Be : H yada H – Be –H

hibritleşme nedeniyle; BeH2 bileşiği doğrusal geometrik yapıda, bağlar arasındaki açılar 180 derece , bağlar iyonik fakat bileşik apolar

NOT 1: Hibritleşme endotermik olaydır. Fakat bağ oluşurken açığa çıkan enejinin bir kısmı, hibritleşme için gereken enerjiyi karşılar.

NOT 2: 1s ile 2p orbitalleri arasındaki enerji farkı epey fazla olduğundan, bir alt enerji düzeyinde olan 1s orbitalinden elektron ilerlemesi olmaz. Bu orbital hibritleşmeye katılmaz, bağ oluşturmaz.

ÖRNEK:

MgF2 bileşiği için,

I. Doğrusal geometrik yapıdadır.

II. Bağ açıları 180 derecedir.

III. Mg atomu sp hibritleşmesi yapmıştır.

Yargılarından hangileri doğrudur ? (12 Mg , 9F)

A) I ve II B) II ve III C) I ve III D) I, II ve III E)Yalnız III

CEVAP:

Mg atomunda sp hibritleşmesi gerçekleşir oluşan sp hibrit orbitleri özdeştir.

Flor 1 bağ ,Mg 2 bağ yapar.Bağlar birbirinden en uzak konumda bulunmöak isteyeceğinden doğrusal geometrik yapıdadır ve bağ açıları 180 derecedir.

YANIT

3A Grubu:

5B 1H

Temel hal

Karbon atomu sp² hibritleşmesi oluşturduğunda 3 tane özdeş hibrit orbitali oluşur. (1 tane s ve 2 tane p orbitali hibritleşmeye katılır.) p orbitallerinden biri hibritleşmeye katılmaz. Bu durum C atomunun çiftli bağ yaptığı durumlarda oluşur. Örneğin C2H4 ün (itilen ve eten ) yapısı şöyledir:

H H

C = C

H H

Bu moleküldeki 6 tane bağdan 5 tanesi s bağdır. Yalnızca 1 tanesi (çiftli bağın biri) n bağıdır. Molekül düzlemsel, bağ açıları 120 derece dolayında ve opolar yapılıdır.

Karbon atomu sp hibritleşmesi oluşturduğunda iki tane özdeş hibrit orbitali oluşur. P orbitallerinden ikisi hibritleşmeye katılmaz. Bu durum C un üçlü bağ yaptığı durumlarda oluşur. C2H2 (Asetilen ya da etin)

Yapısı şöyledir:

H-C C-H

Bu moleküldeki 5 tane bağdan üç tanesi “s” bağıdır. Iki tanesi ise (üçlü bağın ikisi) n bağıdır.Molekül doğrusal ve apolar yapılıdır.

5A GURUBU:

1s 2s 2p

7N 1H

Azot, üçtane yarı dolu orbitali olması nedeniyle üç bağ yapar.

.. .. ..

3H . + . N . N ya da N

• •

H • H H H

H H

Buraya kadar ki örneklerde merkez atomun son enerji düzeyinde ortaklanmamış (bağ yapmamış) hiç elektronu yoktu. Fakat burada azotun ortaklaşmamış bir çift elektronu bulunmaktadır. Bu elektron çifti bağları ittiğinden NH3 molekülü üçgen piramit geometrik yapısındadır. Bağlar polar kovalenttir. Birbirini söndürmediğinden molekül polardır. Bağ açıları 107° dir. Bağ yapan orbitaller. P orbitalleridir.

(Üçgen piramit, tabanı eşkenar üçgen, diğerleri ikiz kenar üçgenden oluşan bir geometrik yapıdır.)

NH3 molekülü H+ iyonu (elektronsuz hidrojen) ile NH4+ (amonyum) iyonu oluşturur. NH4+ iyonu düzgün dörtyüzlü yapısında olduğundan amonyum sp3 hibritleşmesi yaptığı düşünülebilir.

H

.. I

H+ + N N

/ \ / \

H I H H I H

H H

NH4+ iyonun yapısında 4 tane bağ nulunur. Bu 4 bağın üçündeki ikişer elektronun birer tanesi N elementine, birer tanesi H elementine aittir. Fakat dördüncü bağdaki elektron çifti azota aittir. Bağ orbitalindeki elektron çiftinin aynı elemente ait olması durumunda oluşan bağa koordinasyon kovalent bağı denir.

2 tane N atomu N2 molekülünü oluşturur.

. . . . . . . . –– ––

2 N : N : N yada N N

Sigma (s) Bağı: İki atom arasında oluşan bağa katılan orbitaller aynı doğrultuda ve aynı doğru üzerinde ise s bağı oluşur.

Pi (n) Bağı: Bağ oluşturan oritaller aynı doğrultuda fakat farklı doğru üzerinde yani birbirine paralel ise “n” bağı oluşur.

NOT: Bu tanımları ezbere bilmek pek önemli değil, fakat şunların bilinmesinde yarar var.

1) Her iki bağda polar yada apolar olabilen kovalent bağ çeşididir. (aynı cins atomlar arasında oluşmuşsa apolar farklı cins atomlar arasında oluşmuşsa polar)

2) Iki atom arasında tekli kovalent bağ oluşmuşsa mutlaka s bağıdır.

3) Iki atom arasında ikili kovalent bağ oluşmuşsa bir tanesi s diğeri n bağıdır.

4) Iki atom arasında üç kovalent bağ oluşmuşsa bir tanesi s, diğer ikisi n bağıdır.

5) s bağları, n bağlarına oranla daha güçlü bağlardır.

6) n bağını oluşturan bir çift elektron, metallerin değerlik elektronlar gibi, (metallerdeki oynak elektronlar kadar olmasa da) dış etkilere mağruz kaldığında yer değiştirebilir. (gezici) özelliktedir. (eğer aynı moleküle ait başka n bağı varsa)

7) s bağı her türlü orbitaller arasında oluşabilir. Fakat n bağı yanlızca hibritleşmemiş p – p orbitalleri arasında oluşur.

8) n bağını oluşturan elektronlar s bağını oluşturan elektronların etrafını (bir soba borusu gibi) sarar.

6A Grubu :

80 1H

. . . .

: O : +2H . : O : ya da O

. .

. .

H H H H

Oksijen p orbitallerinden ikisi yarı dolu olduğundan 2 bağ yapar. Üç atomlu H2O molekülünün doğrusal geometride olması beklenebilir. Ancak ortaklanmamış 2 çift elektronun H ile O arasındaki polar kovalent bağlarıitmesi nedeni ile açısal (kırık doğru) biçimindedir. Dipol momentler birbirinin etkisini söndirmediğinden molekül polardı. Bağ açısı 104,5 derecedir. Bağ yapan orbitaller oksijenin p orbitalleridir.

2 tane O atomu birleşip O2 molekülünü oluşturur.

. . . . . .

2 : O : : O : : O : ya da l O O l

Virüsler

06 Kasım 2007

VİRÜSLER

Tabiattaki tüm varlıklar canlı form ve cansız form olarak iki gruba ayrılmışlardır. Cansız forma dahil olan varlıklar, üreyemeyen, solunum yapmayan, beslenmeye ihtiyacı olmayan tüm varlıklardır. Örneğin denizler, göller, kayalar, bulutlar, dağlar vs. ekosistem içerisinde sürekli bir dönüşüm içerisinde olmasına rağmen canlı sayılmazlar.

Bir varlığın canlı sayılabilmesi için, az önce de belirtildiği gibi üreyebilmesi, beslenebilmesi, solunum yapabilmesi ve diğer canlılarla sürekli bir ilişki içerisinde olması gerekir ki ancak böyle bir varlığa canlı denebilir. Bugün bilim adamları, canlıları sistematik olarak sınıflandırırken virüsün hangi kategoriye konacağı konusunda hala bir ittifak kuramamıştır.

Çünkü virüsler bazı hallerde canlı gibi davranırken diğer bazı hallerde tam bir " inorganik " madde gibi davranır.Dolayısıyla ortaya büyük bir tezat çıkmaktadır. Virüslerin nasıl olup da hem canlı gibi davrandıklarını hem de cansız gibi göründüklerini, düşündürücü yaşam döngülerini inceleyerek anlamaya çalışalım.

Virüsün anatomisi:

Virüs, doğadaki en basit canlı türlerinden bile daha basit bir yapıya sahiptir. Bilindiği gibi bakterilerin vücudu yalnızca tek bir hücreden oluşan yalın bir anatomiye sahiptir. Fakat virüslerin vücudu bir hücreden bile oluşmaz. Yalnızca hücreyi oluşturan temel yapıtaşlarının çok az bir miktarının yine kompleks bir yapı oluşturmalarından meydana gelmiştir.

Bir hücre proteinlerden, nükleik asitlerden, hücre zarından, kompleks organellerden (mitekondri, endoplazmik retikulum, golgi aygıtı, ribozomlar vs.), nükleus (çekirdek) den ve daha birçok enzim ve sayamadığımız kimyasal moleküllerden oluşan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir.

Virüsler ise yukarıda sayılan hücre yapıtaşlarından yalnızca üç tanesinin kompleks oluşturmasıyla meydana gelir. Bu yapıtaşları protein, enzim ve nükleik asitlerdir. Bazı virüslerde ise yağ moleküllerine de rastlanılır. Virüs, yalnızca bu üç yapıtaşından oluşan basit bir yapıya sahip olmasına karşın ne amaç uğruna kendini çoğaltmaya çalıştığını ve canlı – cansız formları arasında nasıl gidip geldiği çözülememiş mühim bir problemdir.

Virüsler ancak " Elektron mikroskobu " ile görülebilirler. Işık mikroskopları ile görülmeleri imkansızdır. Öyle ki bir virüs bakteriyle kıyaslandığında, bakterinin yanında çok küçük kalan bir boyuta sahiptir ve boyu ancak" nm " (nanometre, yani metrenin milyarda biri) uzunluk birimi ile ölçülebilir.

Şimdi bir virüsün anatomisin şekil üzerinde inceleyelim:

Yukarıdaki şekilde bir virüsün yalın bir şekilde şematize edilmiş resmi, gerçeğiyle karşılaştırmalı olarak görülmektedir.

Head; yani baş bölgesi, karmaşık yapılı proteinlerden oluşmaktadır. Bu protein kılıfın içerisinde ise virüse ait RNA (bazen DNA olabilir) molekül zinciri bulunmaktadır. İngilizce " Neck " adı verilen bölge ise boyun kısmıdır. Sırasıyla Collar=bilezik, Sheath=gövde, Tail Fiber=Kuyruk iplikçikleri ve son olarak Base Plate yani taban plakası görülmektedir.

Görüldüğü gibi virüslerin anatomisi yalnızca bu moleküler yapılardan ibarettir. Fakat buradaki en büyük soru işareti ise bu moleküllerin neden kendilerini çoğaltmak istedikleridir.

Moleküller atomlardan oluşan maddelerdir. Maddenin ise şuuru ve aklı yoktur. Fakat gördüğünüz gibi yalnızca bir molekül yığını olan virüsler doğada kendilerini çoğaltmak için sürekli bir canlı hücre arayışı içerisine girmişlerdir. Bu esrarengiz yapılar üreseler bile ne beslenebilirler, ne de soluk alıp verebilirler. Bir bakteri bile dışarıdan aldığı molekülleri işleyerek hayatını sürdürür, solunum yapar ve vücudunda oluşan artık maddeleri dışarı atabilir, fakat virüslerin buna benzer fonksiyonları da yoktur.

Bakteriler besin ve diğer hayati moleküllerin yokluğunda hayatlarını kaybederken virüslerin ölmesi diye bir şey söz konusu değildir.

Virüslerin hem cansız hem de canlı özellik gösterdiklerinden bahsetmiştim. Virüsü canlı yapan özellik üreyebilmesidir. Fakat cansız olarak görünmesinin sebebi ise, içine yerleşip onu üreme amacıyla kullanacağı bir hücre bulamadığı zaman " Kristal " bir yapıya dönüşmeleridir. Bu şekilde virüs tıpkı havada süzülen bir toz zerreciği gibi bir partikül halinde doğada serbest olarak dolanır. Ta ki canlı bir hücreye rast gelip onu üreme amacıyla kullanıncaya kadar.

Şimdi bu esrarengiz yaratıkların doğada kristal halinde cansız olarak dolanırken bir hücreye rast gelip, nasıl bir canlı gibi üremeye başladığını şekillerle inceleyelim:

Şekilde görüldüğü gibi virüs kristal halinde doğada serbest olarak dolaşırken bir bakteri yada başka bir canlı hücresine rast geldiğinde (Burada bakteri hücresi örnek gösterilmiştir) kuyruk kısmı bakterinin duvarına temas edecek şekilde konumlanır.

Şekilde virüsün sahip olduğu genetik şifresi yani RNA’sı kırmızı olarak gösterilmiştir.Virüs RNA’sını bakterinin sitoplazmasına zerk edebilmek için kuyruk kısmından bakteri duvarına bir tür enzim enjekte eder. Bu enzim bakterinin duvarını tıpkı bir asit gibi delmeye başlar. Bakterinin duvarı delindikten sonra virüs RNA’sını bakterinin vücudunun içerisine gönderir.

Bakterinin içerisinde dolanan RNA molekülü bakteriye ait DNA molekülünün belli bir bölgesine yerleşir. Bu yerleşme belirli genler arasında konumlanarak gerçekleşir.Örneğin bakteride A geni ile B geni yan yana ise virüs RNA’sı bu iki genin arasına yerleşir. Yani A geninin içerisinde ya da B geninin içerisinde herhangi bir yere yerleşmez.Bakterinin virüs RNA’sını içeren şekline ise " Lizogen bakteri " adı verilir.

Bakteri, üremek için DNA’sını replike ederken farkında olmadan virüsün RNA’sını da replike eder. Bakteri çoğalmaya devam ederken bir yandan da virüsün RNA’sının bir kopyasını üretir. Bu kopyalanan RNA’nın içerisinde ise virüsün tüm genetik bilgileri saklıdır. Mesela virüsün üzerini örten kılıf proteinin amino asit şifreleri bu RNA’da bulunur. Bakteri replikasyonla ürettiği virüs RNA’sından aynı zamanda virüsün örtüsü için gerekli proteinleri de translasyon yoluyla yani protein üretim mekanizmaları yoluyla üretir.

Virüs bakteriyi tıpkı bir köle gibi çalıştırarak kendisini çoğaltmaya başlar. Bakteri öyle bir duruma gelir ki ürettiği virüsleri taşıyamaz olur ve parçalanır. Bu olaya ise " Liziz " denir. Aşağıdaki şekilde bu olayın meydana gelişi şematize edilmiştir.

Şekilde de görüldüğü gibi bakteri içerisinde üretilen onlarca virüs, bakteri duvarını patlatarak serbest hale geçer. Serbest kalan bu virüsler de kendilerine yeni av bulmak için kendi başlarına dolanmaya başlarlar.

İnsanın karşılaştığı devasal soru işareti ise, yalnızca bir RNA ve proteinden oluşan virüslerin ne amaçla üredikleri ve bu zekice tasarlanmış üreme planını nasıl uygulamaya koyduklarıdır. Tabii bir molekül grubunun aklı olmayacağına göre virüslerin nasıl olup da bu akıllıca planı gerçekleştirebildiğini anlayabiliyoruz. Yaratıcısının verdiği görev ile hareket ettiğini…

Virüslerin yalnızca yukarıdaki gibi sabit bir şekli yoktur. Bunun yanında yuvarlak ve çokgen küre şeklinde olanları da vardır. Aşağıda değişik şekillerde virüs örnekleri görülmektedir:

Virüslerin ortak yönü, bir canlı grubuna rastlamasıyla kendini çoğaltmaya başlamasıdır. Bir virüsün canlı bir hücre olmaksızın kendini çoğaltması ise mümkün değildir. Yani virüs ancak ve ancak canlı bir hücre vasıtasıyla kendini çoğaltabilir. Çünkü virüsün sahip olduğu RNA’sını kopyalayıp deşifre edecek bir mekanizması yoktur.

Hücrenin kendini üretmek için kullandığı mekanizmaların parçaları DNA kopyalayıcı enzimler, tamir edici enzimler, protein üretiminden sorumlu olan ribozomlar, transfer RNA (tRNA) lar, aminoasitler vs. dir. Fakat bir virüste RNA ve bazı eritici enzimler dışında bu mekanizmaların parçalarından hiç birisi yoktur.

Dolayısıyla virüs kendini çoğaltamaz fakat bu mekanizmalara sahip bir hücreyi kullanma gibi bir kurnazlık gösterir.

Virüsün kullandığı hücreler yalnızca bakteri hücreleri değildir. Bunun yanında insan ve diğer birçok canlının hücrelerine girerek bu hücreleri kendi doğrultusunda çalıştırmaya başlar. Bazı virüsler vardır ki yalnızca belirli hücreler içerisinde çoğalabilir.

Buna en iyi örnek " Kuduz " virüsüdür. Kuduz virüsü bir köpek veya bir kedinin vücudunun içerisine girdiği zaman hemen ilk rastladığı hücreye girmez. Kuduz virüsünün çoğalabileceği hücre "Beyin" hücresidir. Bu yüzden bu virüsün beyine kadar ulaşması gerekmektedir. Dolayısıyla virüs bulaştığı hayvanı derhal öldürmez. Beyine ulaşan virüs beynin belirli bir bölgesindeki hücrelerin içine yerleşerek derhal kendini üretmeye başlar.

Bu üreme zamanına kuluçka zamanı denir. Ve zamanı geldiğinde köpek veya kedinin beyninde ağır bir tahribat meydana gelir ki bu da hayvanın ölümüne sebep olur.

Bunun yanında doğada binlerce tip virüs vardır ve her biri kendine has özelliklerde olup değişik tiplerde hastalıklara neden olurlar.

Bazı virüs türleri ise insan ve hayvanlara zarar verebildiği gibi bitkilere de zarar verebilmektedir. Aşağıdaki şekilde virüslerin üzerinde hastalık yaptığı bir bitki yaprağı görülmektedir.

Virüsler bunun yanında insanlar için yararlı birçok bitki türlerine de zarar verirler.

Örneğin salatalık ve marul gibi bir çok ihtiyacı sebze ve meyve türleri virüsler tarafından belirli bölgelerinden tahribatlara uğratılırlar. Tabii bu virüslerin hastalık yapıcı etkilerini ortadan kaldıran kimyasalların üretimi de yapılmaktadır.

Bir virüsün bulaştığı insan ve hayvanlarda hastalık meydana gelmemesi için kullanılan biyokimyasal ilaçlar temelde virüslerin çoğalmasını engelleyecek şekilde tasarlanırlar.

Örneğin Kuduz virüsü bir insan veya hayvanın vücuduna girdiği zaman derhal beyine ulaşır. Fakat alınan ilaçlar vasıtasıyla beyine ulaşan kimyasallar, ya virüsün protein kılıfını parçalayarak virüsü yok eder, ya da virüsün çoğalmasını engelleyecek mekanizmaları durdurur.

AIDS :

Buna karşılık doğada henüz çaresi bulunamamış hastalıklara yol açan virüsler de bulunmaktadır. Bunların başını ise AIDS (Kazanılmış bağışıklık sendromu) virüsü almaktadır.

AIDS virüsünün üreyebildiği hücreler ise vücutta bulunan T – lenfosit hücreleridir. T-lenfosit hücreleri, vücut için mutlaka gerekli olan savunma hücreleridir. Bu hücreler, herhangi bir bakteri veya mikroorganizmanın vücuda girmesi halinde derhal bakterilere müdahale ederek onları içine alır ve sindirip yok eder. Fakat AIDS virüsü T-lenfosit ve diğer savunma hücrelerinin içerisine girdikten sonra bu hücreleri kullanarak kendini üretmeye başlarlar.

Yukarıdaki resimde, insanlarda AIDS hastalığına yol açan HIV virüsünün şekli görülmektedir.

Bu virüsün önemli bir özelliği ise ters transkripsiyon yani " Reverse transkriptaz " adı verilen bir enzim taşıyor olmasıdır. Virüs bu enzimi kullanarak akıllara durgunluk veren bir şekilde kendisini çoğaltmaya başlar.

Virüs, bulaştığı insanın kan hücrelerine ulaştıktan sonra ters transkriptaz enzimini virüsün RNA’sıyla birlikte hücre içerisine bırakır. Bu enzim ilk önce virüsün RNA’sını kalıp olarak kullanarak bir DNA sentezler. Daha sonra virüsün orijinal RNA’sını yıkarak ortaya çıplak bir DNA molekülü çıkmasını sağlar. Enzim yeni ürettiği bu DNA’yı kalıp olarak kullanarak virüsün orijinal RNA’larını tekrar üretmeye başlar.

Son derece mükemmel düşünülmüş bu sistem ile virüs, saldırdığı hücre içerisinde süratle çoğalarak benzerlerini üretir. Önemli olan nokta ise virüsün önce RNA’dan DNA daha sonra bu DNA’dan gene virüsün kendi orijinal RNA’sını üretmesidir. Bunu yapmasının sebebi, RNA’dan direk olarak sentezlenecek RNA’nın orijinal RNA’nın aynısı olmayacağından dolayıdır. Örneğin A bazına karşılık T bazı gelecektir. Fakat üretilen DNA ayna gibi görev görerek tekrar aynı RNA’yı üretmesi sağlanmıştır.

Yani üretilen DNA’nın A bazına, önce T bazı gelecek daha sonra bu DNA’dan RNA sentezlenirken T bazına A bazı karşılık gelecektir. Bu şekilde ilk RNA’nın aynısı sentez edilecektir.

Virüsün saldırdığı T – lenfosit hücreleri kısa sürede yeni üretilen virüsler tarafında işgal edilecek ve en sonunda yıkıma uğrayacaktır.

Şekilde bir T – lenfosit üzerinde bulunan çanak şeklindeki reseptörleri görmektesiniz. Yukarıda ki şekildeki virüs şemasında virüsün etrafında reseptörler görülmektedir. İşte bu reseptörler T-lenfosit üzerindeki çanak şeklindeki bu reseptörleri ve bu reseptörlere bağlanırlar.

Bağlandıktan hemen sonra ise HIV virüsü sahip olduğu genomunu yani RNA’sını, " ters transkriptaz " enzimi ile birlikte hücrenin içerisine bırakır.

Bundan sonrası ise T – lenfosit hücrelerinin üretim için kullanılıp en sonunda da yıkılmasıdır.

Savunma hücreleri yıkılan bir insanın ise dışarıdan vücuduna girebilecek bakteri ve diğer mikroorganizmalara karşı yapabileceği pek bir şey kalmaz.

AIDS ’e yakalanmış bir insanın savunma sistemi çökertildiğinde, dışarıdan vücuda girebilecek bir bakteri bile rahatlıkla üreyerek sonuçları ağır hastalıklara neden olabilecektir.

Şekilde virüsler tarafından işgal edilmiş bir T – lenfosit hücresi görülmektedir.

Bu hücre daha sonra tamamen yıkılarak içerisinde bulunan tüm virüsler, kanda serbest hale geçecektir.

Bu virüsler de önüne gelen her savunma hücresine saldırarak kendi istekleri doğrultusunda onları kullanacak ve çoğalacaktır. Tabii her virüsün saldırdığı hücreden yüzlerce binlerce virüs kana geçtikçe virüs sayısı korkunç bir şekilde artacaktır.

Bu virüsün çoğalmasını engelleyecek bir kimyasal henüz bulunamamış olup son yıllardaki çalışmalar HIV virüsünü yok etmek üzere olunduğunu işaret etmektedir. Dünyada şu an her 20 saniye içerisinde bir kişi ya AIDS’ e yakalanmakta ya da hayatını kaybetmektedir.

Şu an soluduğumuz hava içerisinde bile binlerce mikroorganizma vardır. İşte bir AIDS hastası, vücudunu giren bu mikroorganizmalarla başa çıkamaz ve en zayıf sayılabilecek bir grip mikrobu bile ölümüne sebep olabilir.

Sağlığımızı, vücudumuzdaki mucizevi savunma sistemlerine borçluyuz. Bu mükemmel hücreler her an, her saniye vücudumuza giren binlerce mikroorganizmayı bünyelerine alarak yok etmekte ve sağlıklı bir şekilde yaşamamızı sağlamaktadırlar.

Virüslerin neden olduğu birçok hastalık vardır.Bunlardan bazıları aşağıdaki gibidir:

HIV ve AIDS:

AIDS Nedir? AIDS Hastalığının Belirtileri:

AIDS, (Acquired Immune Defency Syndrome), yani kazanılmış bağışıklık yetmezliği sendromu, bağışıklık sisteminin işlev görmez duruma gelmesiyle, vücudun mikrobik hastalıklara karşı koyamaması durumudur. AIDS ‘in nedeni yine bir mikrobik hastalıktır. HIV adı verilen virüs AIDS ‘e yol açar. HIV virüsü vücuda girdikten sonra kan hücreleri içine yerleşerek çoğalır. Bu hücrelerin dışında yaşama ve çoğalma yetenekleri yoktur. Zarar gören kan hücreleri vücudun bağışıklık sistemini yıkıma uğratır. Vücut direnci düşen kişide diğer zamanlarda zararsız veya hafif geçebilecek hastalıklar bile ağır seyreder. Lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride uçuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük, tüberküloz gibi belirtiler ortaya çıkar. HIV Virüsü Nasıl Bulaşır?

1.Kan İle Bulaşır:

*Virüs bulaşmış kanların nakilleri ile

*Virüs taşıyıcı kimselerce kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş tüm kesici ve delici aletler ile

*Damar içi uyuşturucu kullananların iğne, enjektör ve uyuşturucu madde eritilen kaşıkları paylaşmaları ile

* HIV virüsü taşıyan organ, doku ve sprem nakli ile

2.Cinsel İlişki Yoluyla Bulaşır:

Mikrobu taşıyan erkeğin veya kadının cinsel organ salgıları aracılığı ile, her türlü cinsel ilişki ile, erkekten kadına, kadından erkeğe, erkekten erkeğe, kadından kadına bulaşır.

3.Anneden Bebeğe Geçerek Bulaşır:

HIV virüsü gebelik süresince, doğum ve emzirme döneminde bebeğe bulaşır.

HIV Virüsü Nasıl Bulaşmaz?

*Günlük yaşamda ve sosyal ilişkilerde

*Sosyal öpüşme, dokunma, sarılma, el sıkışmayla

*Başkalarının eşyalarını kullanmakla

*Sinek, böcek sokması, hayvan ısırmasıyla

*Aynı okulda öğrenim görme, aynı iş yerinde çalışma ile

*Aynı tuvaleti ve banyoyu kullanmakla

*Aynı yemeği yemekle

*Aynı yerde denize veya havuza girmekle

GRİP:

Grip Nedir?

Grip, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, ani olarak 39°C üzerinde ateş,

şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlayan bir enfeksiyon hastalığıdır.

Daha sonra hastalık tablosuna boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, gözlerin akması ve kanlanması gibi belirtiler eklenir ve bazı vakalarda da karın ağrısı, bulantı, kusma görülebilir. Ateşin 39 °C ‘nin üzerinde olması, şiddetli kas ağrıları ve halsizlik nedeniyle hastalığı ayakta geçirmek olanaksızlaşmakta ve hastaları mutlaka 3-7 gün yatağa mahkum etmektedir. Yaklaşık bir hafta içinde belirtiler kaybolmakta ancak halsizlik belirtilerin kaybolmasından sonra da devam etmekte, hatta 2 hafta kadar sürebilmektedir.

Özellikle çocuklarda, yaşlılarda ve kalp hastalığı, akciğer hastalığı, böbrek hastalığı, şeker hastalığı gibi kronik hastalığı olan kişilerde çok daha ağır seyretmekte ve ölüme kadar varabilen ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Bu kadar ciddi tablolara yol açabilen grip halk arasında çok sık olarak soğuk algınlığı ile karıştırılmaktadır. Soğuk algınlığı ateş yükselmeden, hafif kırgınlık, burun akıntısı, hapşırma gibi belirtiler ile kendini gösteren, halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati gerektirmeyen bir hastalıktır ve grip ile kesinlikle karıştırılmamalıdır.

Ayrıca grip, özellikle çocuklar ve yaşlılarda ikincil enfeksiyonlara zemin hazırlamakta ve orta kulak iltihabı, zatürre, beyin zarı ve beyin dokusu enfeksiyonları gibi komplikasyonlara neden olmaktadır. Sözü edilen bu kadar özelliğin üstüne hastalığın spesifik tedavisinin olmadığını da eklersek ne kadar önemli bir sorun ile karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılmaktadır.

KIZAMIK:

Çok bulaşıcı bir akut virüs enfeksiyonudur; özel bir tedavisi yoktur, rahatsızlık veren belirtileri gidermeye yönelik ilaçlar kullanılır.

NEDENLERİ:

Kızamığın etkeni olan virüs, hastaların burun ve yutak salgılarıyla çıkan damlacıklarda bulunur; ağız ya da burundan üst solunum yollarına ya da dolaylı olarak konjunktiva mukozasına girer. Vücuda girdiği yerde üreyerek düşük miktarda bütün vücuda yayılır ve lenf dokusu hücrelerinde üremeyi sürdürür.Daha sonra ikinci kez, çok daha uzun süreli ve kitlesel olarak kana yayılır; bu döneme ilişkin ilk belirtiler virüsün bulaşmasından yaklaşık 9-10 gün sonra ortaya çıkar. Hastalık bu aşamadan sonra, 14-15′inci güne değin çok bulaşıcıdır. Virüsün vücuda girmesinden yaklaşık 14 gün sonra döküntülerin başlamasıyla virüsün üremesi azalır; 16. günden sonra genellikle kanda virüse rastlanmaz. Yalnız idrarda bulunan virüs bu ortamda varlığını günlerce sürdürür. Döküntüler kanda hastalığa özgü antikorların belirmesi ve hastanın iyileşmeye başlamasıyla aynı dönemde görülür; kızarıklıkların pul pul dökülmeye başlamasıyla bulaşıcılık dönemi bütünüyle sona erer.

BULAŞMA:

Kızamığın derideki belirtileri yaygın döküntülerdir. Kızamık tüm dünyada yaygın olarak rastlanan döküntülü bir hastalıktır. Etkeni, çok küçük ve vücudun dışındaki kimyasal ve fiziksel etkenlere karşı çok az direnci olan bir virüstür. Hastadan sağlıklı kişilere üst solunum yolları yoluyla ve özellikle konuşurken ve öksürürken çıkan tükürük damlacıkları aracılığıyla kolayca bulaşır. Bulaşmanın bu kadar kolay oluşu nedeniyle kızamık genellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında küçük salgınlar halinde görülür. Kızamık salgınında hastalığa önce çocuklar yakalanır; erişkinlerin büyük bir bölümü ile üç aylıktan küçük bebekler salgını, hastalığa yakalanmadan atlatabilir. İlk bakışta tuhaf görünen bu olay kolayca açıklanabilir. Vücut ilk kez virüsle karşılaştığında hastalığa yakalanır ve virüse özgü antikor üretmeye başlar. Kandaki bu antikorlar virüsle yeniden karşılaştığında, virüsü etkisizleştirir; böylece hastalığa karşı direnç geliştirilmiş olur. Süt çocukları anne karnındaki yaşamlarında bu antikorları annelerinden aldıklarından, erişkinlerin büyük bir bölümü de çocukluk çağında hastalığa tutulduklarından salgından etkilenmezler.

Hastalığın ileri derecede bulaşıcı olması nedeniyle 2-4 yılda bir kızamık salgınları ortaya çıkar. Bir toplulukta salgın görüldüğünde, bağışıklığı olmayan bütün bireyler hastalanır ve bağışıklık kazanır; bu nedenle, hastalığa yakalanacak yeni bireylerin ortaya çıkması için belli bir süre geçmesi gerekir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ:

Kızamıkta sıklıkla belirgin olarak birbirinden ayrılabilen dört dönem gözlenir:

1.Kuluçka dönemi

2.Döküntü öncesi dönem (prodrom dönemi)

3.Döküntülü dönem

4.İyileşme dönemi

Bulaşma kuluçka döneminde anında başlar, virüs 8-12 gün boyunca vücutta belirti vermeden ürer. Normal olarak 10. günde döküntü öncesi dönem başlar, ateş hızla yükselir ve ağızda yanağın içinde, azıdişleri hizasında kırmızı bir alanla çevrili küçük beyaz lekeler belirir; bu lekeler ilk tanımlayan hekimin adıyla anılır (Koplik lekeleri). 2-3 günden fazla sürmeyen bu dönemde çocuk isteksiz, yorgun ve uykuludur; iştahı azalmıştır, aksırır, hırıltılı, inatçı ve kuru bir öksürüğü vardır; sulanan ve kızaran gözleri güçlü ışıktan rahatsız olduğundan ışıklı ortamlardan uzak durur. Bu aşamada kızamığa henüz tam konmamış olsa da son derece bulaşıcıdır ve çocuğun enfeksiyonu aile bireylerine yayma olasılığı yüksektir.

Ateşin geçici olarak azalmasıyla döküntülü dönem başlar. Döküntüler başlangıçta düz, sınırları belirgin pembe renkli küçük lekeler biçimindedir; daha sonra hafifçe kabarır, büyür, sayıları artar ve giderek koyulaşıp kırmızılaşır. Döküntüler çıkarken ateş yeniden yükselir ve çocuğun genel durumu kötüleşir. Sürekli yatmak ister ve çok yorgundur, gözleri kolayca sulanır, aksırıklar yerini gerçek bir soğuk algınlığına bırakır, öksürük hala hırıltılı ve çok rahatsız edicidir, özellikle küçük çocuklarda ishal görülür.

Döküntülerin ortaya çıkmasından üç ya da dört gün sonra, ateş hızla düşer; kırıklık hali, öksürük ve soğuk algınlığı kaybolur, çocuk rahatlamış görünür. Döküntüler de ilk ortaya çıktığı bölgelerden başlayarak hızla solar. Kızarıklıkların pullanarak dökülme döneminin ardından çocuğun tümüyle iyileştiği söylenebilir. Döküntüler hiçbir iz bırakmadan hızla kaybolur; özellikle yüz ve boyun çevresindeki deri pul pul dökülür. Ne var ki, hastalığın bu son evresi her zaman fark edilmez, özellikle hastalığın hafif geçtiği olgularda hiç görülmez.

Çocuklukta yapılan aşı sayesinde vücutta virüse karşı antikorlar oluşur. Hastalığa, ya hiç yakalanılmaz ya da çok hafif atlatılır.

HEPATİTLER:

Hepatit A virüsü (HAV) dışkı ve oral yollardan bulaşır. Virüs bulaşmış sular sık rastlanan bir enfeksiyon kaynağıdır. HAV göl sularında 4 haftaya kadar bulaştırma özelliğini korur. Kuluçka süresi 14-15 gündür. Kan yoluyla bulaşma ihtimali azdır. Yaşam standardının yükselmesi ve hijyen koşullarının iyileşmesine bağlı olarak toplum içinde bulaşma geçtiğimiz on yıllar içinde önemli ölçüde azalmıştır. Hepatit A ‘ya karşı antikorlar 18 yaşın altındakilerin % 5′inden azında ve %70 yaşın üzerindekilerin % 75′inden fazlasında bulunur.

TANI:

Hepatit A virüsü, kuluçka döneminde dışkıda gösterilebilir. Kanda genellikle gösterilemez çünkü hastalık döneminde virüsün bulaştırma özelliği sona ermiştir.

KORUNMA:

Hastalığın yoğun olduğu bölgelere seyahat edenler için aktif aşılama ile korunma sağlanır. Bulaşmayı önlemek için hijyen koşullarını düzeltici önlemlere uyulması önerilir. Hijyen önerilerine sıkı bir şekilde uyulması ve aktif aşılama en iyi korunma şeklidir.

Hepatit, bir karaciğer hastalığıdır. Pek çok türü vardır.

Hepatit B Nedir?

Hepatit B, hepatit B virüsünün (HBV) meydana getirdiği bir enfeksiyon hastalığıdır. Dünyada en çok görülen enfeksiyon hastalıklarından biri olan hepatit B, bütün dünyadaki önde gelen dokuzuncu ölüm nedenidir.

Hepatit B, hafif ve belirti vermeyen bir enfeksiyondan, çok daha ağır karaciğer hastalıklarına ve bu arada sirozla karaciğer kanserine kadar değişebilen çeşitli tablolara neden olabilir. Karaciğer kanseri, dünyada en yaygın kanserlerden biridir.

İltihap: Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin toplanmasıdır.

Antijen: Vücuda giren ve bağışıklık sisteminin tanımadığı her türlü yabancı maddeye denir.

Antikor: Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve yabancı bir antijene bağlanıp onu nötürleşme amacı güden bir protein kompleksi.

Ne kadar insanda kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu vardır?

En az 350 milyon insan bu hastalığın kronik taşıyıcısıdır. Coğrafi dağılım, dünyanın her tarafından çok değişik rakamlarla ifade edilmektedir.

Dünyada 2 milyardan fazla insanın hepatit B virüsü ile enfekte olduğu bilinmektedir, ama bunların hepsi kronik taşıyıcı değildir.

Bu enfeksiyonların çok büyük bir bölümü, kronik hastalığa neden olmadan kendiliğinden iyileşmektedir.

Hepatit B nasıl bulaşır?

Hepatit B, değişik yollardan bulaşabilir. İleri derecede yaygın olan bölgelerdeki bulaşma en çok, anneden çocuğa ve çocuktan çocuğa gerçekleşmektedir. Kan ve meni gibi vücut sıvılarının da, virüsü bulaştırabildiği bilinmektedir. (Kan alma veya cinsel yoldan bulaşma)

Hepatit B virüsü nasıl hastalık yapar?

Hepatit B virüsü karaciğer hücresi içerisine kendi genetik materyalini yerleştirerek, bu hücrelerin rutin çoğalma mekanizması ile üremelerini sağlar. İnsan vücut bağışıklık sistemi, virüsün genetik materyalini içeren kendi karaciğer hücrelerine saldırmak üzere harekete geçer. Yani virüs dolaylı yoldan karaciğere zarar verir. Bağışıklık sisteminin aralıksız saldırıları, karaciğer hücrelerinin hasar görmesiyle ve ölmesiyle sonuçlanır.

Hepatit B’nin doğal seyri nasıldır?

Hepatit B enfeksiyonu, çeşitli şekillerde seyredebilir. Akut hepatit, genellikle kendiliğinden iyileşen, iyi huylu bir enfeksiyondur ama hastaların bir bölümünde kronik hepatit B yönünde ilerler. Kronik hepatit B, aralarında siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserinin de olduğu daha ciddi durumlara neden olabilir.

Bir enfeksiyon hastalığı olan hepatit B, dünyadaki ölüm nedenleri listesinde dokuzuncu sırada bulunmaktadır. Dünyanın her yanında 2 milyardan fazla insan HBV (hepatit B virüsü) ile enfekte olmuştur ve bunların 350 milyon kadarı, hastalığın kronik taşıyıcısı konumundadır.

Hepatit B, virüsü karaciğer hücrelerini, bağışıklık sisteminin enfekte (mikrop bulaşmış) karaciğer hücrelerine saldırmasını uyararak dolaylı yoldan tahrip eder. Ancak bağışıklık sistemi her zaman hepatit B virüs enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıramaz.

Başlangıçta hepatit B enfeksiyonunu izleyen belirtiler hafif ya da özel olmayabilir. Belirtiler görülürse; öncelikle sarılık, iştahsızlık ve karın ağrısı şeklinde olabilir. Hepatit B virüs enfeksiyonu, değişik şekillerde ilerleyebilir. Akut hepatit B 4 hafta ile 6 ay arasında değişen bir süre devam ederken, kronik hepatit B ‘nin aktif şekline geçişi, 15-30 yıl gibi uzun bir süre olabilir.

KUDUZ:

Kuduz, insanlarda ve özellikle et yiyen hayvanlarda görülen, beyine yerleşerek felçlere neden olan ve ölümle sonuçlanan bir hastalıktır.

Ülkemizde insanlara kuduzu en çok bulaştıran hayvan köpektir. Bunun yanı sıra kurt, çakal, sırtlan, tilki, ayı ve merkep önemli bulaşma kaynaklarıdır.

Hastalığın ortaya çıkması, hastalık etkeninin (virüs) vücuda girmesinden sonra ortalama 2-8 haftadır. Hastalık genellikle kişilik ve huy değişikliği, huzursuzluk, kırıklık, ateş yükselmesi, ısırık yerinin ve/veya tüm vücudun kaşınması ile başlar, huzursuzluk giderek kontrol altına alınamaz, tükürük salgısı aşırı artar, yutma ve solunum merkezlerinin felç olması nedeniyle yutma güçlüğü ve nefes almada zorluk görülür. Bu belirtilerin başlamasından 3-10 gün sonra ölüm meydana gelir.

Hastalık Nasıl Bulaşır?

*Kuduza yakalanmış bir memeli hayvanın (özellikle köpek) ısırması ve yaralaması ile,

*Kuduz hayvanın salyasının sıyrık veya çatlak deriye, göz ağız veya buruna temas etmesiyle,

*Kuduz hayvanın salyası ile bulaşık eşyanın (tasma, yular, dizgin vb.) yaralı deri ile temas etmesi ile,

*Kuduz hayvan tarafından tırnaklanarak meydana gelen yaralanmalar ile, (hayvanın tırnağı kendi salyası ile bulaşıktır.)

*Kuduz hayvanın eti ve sütünün çiğ olarak yenmesi ile,

*Kuduza yakalanmış bir insan ile yakın temasta bulunulması ile hastalık bulaşabilir.

Hastalıktan Korunma Önlemleri Nelerdir?

*Sahipli köpekler sahipleri tarafından kuduza karşı mutlaka aşılattırılmalıdır.

*Başıboş ve olağan dışı davranış gösteren hayvanlara yaklaşılmamalı, çevrede böyle hayvanlar görüldüğünde hükümet kuruluşlarına ve/veya yerel yönetimlere haber verilmelidir.

*Sahipsiz köpekler ve sokak köpekleri yerel yönetimlerce (belediyeler, muhtarlıklar) kontrol altına alınmalıdır.

*Kuduz veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırıldığında veya yaralandığında ısırık ve yara yeri sabunla ve bol akarsuyla derhal yıkanmalı ve arkasından zefirol, alkol veya tentürdiyot uygulanmalıdır.

*Isırılan kişi hiç vakit geçirmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalı ve sorumlu hekimin düzenleyeceği aşı ve tedavi programını aksatmadan uygulatmalıdır.

Hastalığın Tedavisi Var mıdır?

Kuduz hastalığına yakalandıktan sonra tedavisi imkansızdır ve hastalık kesin olarak ölümle sonuçlanır.

Bu nedenle yukarıda belirtilen korunma önlemlerinin uygulanması, özellikle yara tedavisi ve aşı uygulaması hastalığa yakalanmama hususunda hayati önemi haizdir.

HERPES(UÇUK):

Uçuk genellikle dudak, ağız ve burun delikleri çevresinde çıkan; Herpes simplex adı verilen virüsün sebep olduğu hastalıktır. İki çeşidi vardır. Birinci çeşidi, genellikle ağız veya burun etrafında görülür. Daha az yaygın olmasına rağmen, cinsel organlarda veya vücudun başka yerlerinde de görülebilir.

Uçuğun Belirtileri ve Oluşum Evreleri Nelerdir?

*Uçuk çıkacak bölgede 0-24 saat önceden gıdıklanma, karıncalanma, kaşınma, yanma, sızlama hissedilir.

*Bunu o bölgenin kızarması, şişmesi ve daha sonra da içi sıvı dolu kabarcıkların ortaya çıkışı izler. Bu kabarcıklar konuşurken, gülerken, yiyip içerken acı ve ızdırap verir.

*Kabarcıklar patlayarak ülserler oluşur ve bu dönemde uçuk çok ağrılıdır.

*Zamanla kuruyup çatlar, sızıntı yapar ve açılarak görüntüyü bozan çirkin bir yara haline gelir.

*Kabuklanma başladığında uçuk küçülmeye başlar.

*İyileşme döneminde uçuk üstünde oluşan kabuk düşer, yerine kuru ve gergin bir doku oluşur.

Hastalık yaklaşık olarak 7-10 gün sürer.

Yaralar görüldüğü sürece, uçuk kişiden kişiye temas ile geçebilir.

Uçuk şu durumlarda daha sık olabilir:

- stres içindeyseniz,

- yorgun ve zayıf düşmüşseniz veya vücudunuzda başka bir enfeksiyon varsa,

- güneşte kaldıktan sonra.

Uçuk Bulaşıcı mıdır? Nasıl Bulaşır?

Uçuk, ön belirtileri ile açık yaranın kapanması süresi arasında bulaşıcıdır. Uçuğu olan bir kişinin kullandığı havlu, bardak, çatal, kaşık vb. eşyalarla ve uçuklu kişinin öpmesi sonucu bulaşır. Eğer uçuğa dokunulursa yüzün diğer bölümlerine, göze ve vücudun diğer bölgelerine de bulaştırılabilir.

Dikkat! Uçuk Bulaşıcıdır.

Uçuk virüsü (Herpes simplex) ile insan genellikle ilk defa küçükken (0-5 yaş) tanışır. Uçuğu olan aile bireylerinden birinin "Sevgi dolu" öpücüğü sonucunda uçuk virüsü vücuda girer. Çoğunlukla fark edilmeyen küçük kızarıklıklar şeklinde ortaya çıkar; ağız içi, diş etleri ve dudaklar enfekte olur. Ama kimi hassas bünyelerde ciddi enfeksiyonlar şeklinde de görülebilir. Tıbbi yayınlar arasında uçuklu bir kişiden bulaşan virüs sonucu yeni doğan ölümlerine ait vakalar vardır.

Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar:

*Uçuğa dokunulmamalıdır. Dokunulursa eller çok iyi yıkanmalıdır.

*Uçukluyken kesinlikle gözlere dokunmaktan kaçınılmalıdır. Bayanlar makyajlarını temizlerken dikkat etmelidir.

*Özellikle bebekler, çocuklar ve diğer insanlar öpülmemelidir, yakın temastan kaçınılmalıdır.

*Uçuklu insanın kullandığı havlu, bardak, çatal, kaşık vb. eşyalar ayrılmalı ve başkalarının kullanmasına izin verilmemelidir.

Uçuk ve uçuk yarasının kabuğu ile oynanmamalıdır. (Parmaklara uçuk virüsü bulaştırılır, aynı zamanda uçuk yarasına da diğer mikroplar bulaştırılmış olur)

Uçuk oluşumunu tetikleyen faktörler nelerdir?

*Stres

*Ateş, soğuk algınlığı, grip

*Aşırı güneş ışınları ve ultraviyole ışınlar

*Hormonal değişimler (hamilelik, adet dönemi)

*Aşırı yorgunluk ve uykusuzluk

*Dişe yapılan müdahaleler (diş çekimi dolgu vb.)

*Diğer enfeksiyonlar

Uçuktan Nasıl Korunulur?

Öncelikle uçuğun nüks etmesine sebep olan durumlardan sakınmak gerekir.

*Strese bağlı olarak gelişiyor ise; stresimizi azaltacak gevşeme tekniklerini öğrenmek.

*Yorgunluk ve uykusuzluk sebep ise; dinlenmek ve iyi uyumak.

*Güneş sebep oluyor ise; dudaklar için koruyucu krem ya da yüksek koruma faktörlü güneş yağı kullanmak ve şapka ile yüzü güneşten korumak gerekir.

SU ÇİÇEĞİ:

Suçiçeği ya da varisella, herhangi bir yaşta ortaya çıkabilirse de daha çok çocuklarda görülen bir bulaşıcı hastalıktır. Bu hastalığın tipik özellikleri ateşle seyretmesi ve deride ortaya çıkan kabartılardır. Suçiçeği adının da bu kabartıların birkaç saat içinde içi saydam sıvıyla dolu kesecikler haline gelmesiyle ilişkili olduğu söylenmektedir.

Bu hastalık özellikle on yaşın altındaki çocukları etkileyen salgınlar şeklinde ortaya çıkar. Varisella zoster virüsünden kaynaklanır ve olağanüstü bir bulaşıcılığa sahiptir. Her ne kadar bu hastalığı geçirmekle yaşam boyu bağışıklık kazanılırsa da, virüs uyku halinde bekleyip daha sonra yetişkinlik çağında kendini herpes zoster yani zona olarak gösterebilir.

Iı.dönem Kimya Dönem Ödevi

06 Kasım 2007

ORTACA LİSESİ

II.DÖNEM KİMYA DÖNEM ÖDEVİ

Kimya Kanunları ve Hesaplamaları;

1.Kütle Korunumu Kanunu:Reaksiyona giren maddelerin kütleleri toplamı,reaksiyondan çıkan maddelerin kütleleri toplamına eşittir.Bu kanuna Lavoisier kanunu denir.

2.Sabit Oranlar Kanunu:Bir bileşikteki elementlerin kütleleri arasındaki orana denir.Bu oran giren maddelerin mol sayıları oranına eşittir.

3.Katlı Oranlar Kanunu:İki element birbirleriyle birden fazla bileşik yaptıklarında elementlerden birisinin kütlesi sabit iken diğer elementin bileşiklerdeki kütlelerinin oranına katlı oranlar kanunu denir.X2Y3 ve XY2 bileşiklerinde Y’ler arasıki orana katlı oranlar kanunu denir.

Kimyasal Hesaplamalar;

Maddelerin birbirleriyle etkileşerek yeni maddeler oluşturmasına kimyasal olay denir.Bu tepkimelerde;

• Kütle

• Atom sayısı ve çeşidi her zaman korunurken;

• Mol sayısı

• Molekül sayısı

• Hacmi, değişebilir.

1.Avagadro Hipotezi:Aynı sıcaklık ve basınçta bütün gazların eşit

hacimlerde eşit sayıda tanecik bulunur.Yani ayrı şartlarda (basınç ve sıcaklık aynı) bulunan maddenin eşit hacimlerinin mol sayısı de eşittir.

Kimyasal Tepkimeler:

1-)amaç:

06 Kasım 2007

1-)Amaç: Ohmmetre (veya avometrenin Ω kademesi) ile diyotun sağlamlık kontrolünü yapmak, anot ve katot uçlarını bulmayı öğrenmek.

2-)Genel Bilgi:

Diyot; bir yönde akım geçiren, diğer yönde akım geçirmeyen elektronik devre elemanıdır, PN birleşmesinden meydana gelir. Diyotu oluşturan P tipi maddeye anot (+) ,N tipi maddeye ise katot(-) denir. Diyotlar doğru yönde akım geçirir,ters yönde akım geçirmezler. Diyotlar büyük akımlı doğrultma devrelerinden ,zayıf akımlı tüm elektronik devrelere kadar geniş kullanım alanlarına sahiptir.

Diyotlar elektrik akımına karşı bir yönde küçük, diğer yönde büyük direnç gösterirler. Diyotların sağlamlık kontrolünü analog bir avometre ile yapabileceğimiz gibi dijital bir avometre ile de yapabiliriz. İlk önce analog avometre ile sağlamlık kontrolünü izah edecek olursak : Avometrenin iki probu vardır. Biri siyah diğeri kırmızıdır. Kırmızı uç artı ,siyah uç eksi uçtur. Ölçü aleti X1 kademesine alınır. Ohmmetre uçları diyot uçlarına iki şekilde temeas ettirilir. Birinci ölçümde ibre saptıysa (direnç düşük ,akım geçiyor ) ,ikinci ölçümde ibre sapmamalıdır(direnç yüksek,akım geçmiyor). Eğer durum bahsettiğimiz gibi ise diyot sağlamdır. İbrenin gösterdiği durumda siyah probun temas ettiği uç anot, kırmızı probun gösterdiği uç katot uçtur. Çünkü analog avometrelerde kırmızı prob ucu (+) içindeki pilin eksi ucudur.

Dijital ölçü aletlerinde ise ölçü aletinin kademe anahtarını buzerli diyot ölçme kısmına getirir, öyle ölçüm yaparız. Bir yönde alet 500-600 arasında değer gösterir. Diğer yönde değer göstermez ise diyot sağlamdır. Eğer alet 500 den az değer gösterip ses ile sürekli uyarıyorsa diyot kısa devredir. Yani bozuktur.,yenisi ile değiştirilmelidir.

Dijital ölçü aletinin prob ucu pilin aynı polariteli ucu olduğundan değer gösterdiği andaki siyah uç katot ,kırmızı uç anot uçtur. Diyotların üzerine imalat sırasında bir çizgi çizilmiştir. Bu çizgi katot uçtur. Diğer uç ise anot ucudur.

3-)Deneyin bağlantı şeması

4-)Kullanılan araç ve gereçler

1.Analog avometre

2.Dijital avometre

3.1N 4001 diyot 1 adet

4.Zener diyot

5.1N 4148 (anahtarlama diyotu)

5-)Deneyin yapılışı

1.Analog avometreyi X1 kademesine alıp prob uçlarını birbirine temas ettiriniz ve sıfır ayarını yapınız.

2.Analog avometre ile genel bilgide izah edildiği gibi diyot uçlarını kontrol ediniz.Anot ve Katot uçlarını belirleyiniz. Aldığınız değerleri tabloya yazınız.

3. Analaog avometre ile ters yön ölçümünde ibre hiç sapmayacaktır.Kademe anahtarını artırarak bu değeri okumaya çalışınız.

4. Aynı ölçümü bu sefer dijital avometre ile yaparak aldığınız değerleri tabloya yazınız.

5. Aynı ölçümleri zener ve anahtarlama diyotları için de yapınız.

6-)Deneyde alınan değerler

Analog avometre ile yapılan ölçmede Dijital avometre ile yapılan ölçmede

Doğru yön direnci(Ω) Ters yön direnci(Ω) Doğru yön direnci(Ω) Ters yön direnci(Ω) Diyotlar

1N 4001

….V zener

1N 4148

7-)SORULAR

1.Diyotun sağlamlık kontrolünün yapılışını kısaca açıklayınız.

2.Diyot üzerindeki çizgiye yakın olan uç hangi uçtur?

3.Diyotların çeşitlerini yazarak sembollerini de yanına çiziniz.

8-)CEVAPLAR

DÜŞÜNCELER

Öğrencinin;

Adı :

Soyadı:

Sınıfı :

No : İşe başlama

Tarih:…/…./….

Saat :

Verilen Süre: İşi bitirme

Tarih:…/…./….

Saat :

Kullanılan Süre: DEĞERLENDİRME

Rakamla Yazıyla

Atölye Öğrt.

Atölye Şefi

Dimitri İvanoviç Mendeleyev(1834-1907

06 Kasım 2007

DİMİTRİ İVANOVİÇ MENDELEYEV(1834-1907)

Rus kimyacı Dimitri Mendeleyev,kimyasal elementler arasında atom ağırlıklarına dayalı olan temel bir bağıntı bulunduğunu keşfetmiştir. Şimdi çağdaş kimyanın bel kemiği olarak kabul edilen bu buluşun elementleri periyodik bir cetvel halinde sıralayarak açıklamıştır. Bu buluşuyla kimyacıların aynı kimyasal ve fiziksel özelliklere sahip elementlerin “aileleri” ni tanımalarına yardımcı olmuştur. Ayrıca aile yapıları içindeki boşlukların ortaya çıkarılmasıyla, o güne kadar keşfedilmemiş elementlerin varlığını önceden haber verme olanağını da sağlamıştır. Mendeleyev’in çalışmasının açıkladığı atom ağırlıklarının temel önemi,fizikçileri,nükleer yapıyı anlamalarında ve bu yapının maddenin özelliklerini de davranışlarını belirlemedeki önemi konusunda yepyeni bir görüşe yöneltmiştir.

17 çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak Sibirya’da Tobolsk’da yetişmişti. Öğretmen olan babası Mendeleyev,daha çok küçük yaşlardayken,gözlerini kaybetti. Bu yüzden Mendeleyev’in çocukluğu oldukça sıkıntılı geçti. Babasının işini yitirmesi üzerine,ailenin geçimi annenin omuzlarına yüklendi. Ne yazık ki 1849 yılında ,Mendeleyev okulunu bitirirken ik büyük acıyla karşılaştı. Önce babasını kaybetti,ardından da annesinin işyeri bir yangında yok oldu. Ancak annesi kolay yenilen bir kadın değildi;yetişmiş çocuklarının da yardımıyla Mendeleyev’in eğitimi için gerekli olan her şeyi düzene soktu. Ölümünden birkaç hafta önce bu kararlılığın ödülünü aldı. Mendeleyev, St.Petersburg (şimdi Leningrad) Üniversitesine kaydını yaptırdı.

Parlak bir öğrenci olan Mendeleyev,kendisine tanınan tüm olanaklardan en iyi biçimde yararlandı ve üstün bir dereceyle okulunu bitirdi. Lisanüstü eğitim için Fransa ve Almanya’ya gitti.1866 yılında,saygın bir kimyacı olarak ülkesine döndü,eski üniversitesine profesör atandı.1870 yılında “Kimyanın İlkeleri” adlı bir kitap yazdı. Kitabını yazarken yaptığı araştırmalar sırasında,değişik kimyasal elementlerin arasındaki ilişkileri inceledi. Amacı,bu elementlerin özelliklerinde birleştirici bir işaret bulabilmekti.

Mendeleyev,o gün için bilinen 63 elementi atom ağırlıklarına göre bir sıraya koymuştu.

Ancak onun tarihe geçen buluşu listedeki elementlerin belirli bazı özelliklerinin periyodik olarak tekrarlandığını görmesiyle olmuştu. Özellikle elementlerin birbirleriyle kimyasal olarak birleşme gücünün ölçüsü olan değerlerinde belirli bir yükselme ve düşme gözlemişti. Eğer aynı değerdeki elementler alt alta sıralanıp,ayrı kolonlar halinde düzenlenecek olursa;herhangi bir kolonun üyelerinin öteki birçok kimyasal özelliklerinde de benzerlikler bulunduğunu gösterdi. Bu özelliklerin periyodik yani,tekrarlayarak ortaya çıkmaları üzerine Mendeleyev sınıflandırmasına”Elementlerin Periyodik Cetveli”adını verdi. Bu terim günümüzde de kullanılmaktadır.

1871 yılında,Mendeleyev kuşkuya yer bırakmayacak değerde bir kanıt bulmuş ve çalışması tüm dünyada kabul edilmişti. Rus Kimya Derneği Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında ,periyodik cetveldeki boşlukları tanımlamış ve bunların daha keşfedilmemiş olan elementler olduğunu ileri sürmüştü. Daha da ileri giderek,cetveldeki boşlukların durumlarının bulunacak yeni elementlerin cetveldeki komşularına benzer özellikler taşıyabileceklerini gösterdiğini açıklamıştı. Sonuçta,yeni elementlerin oldukça açık tanımlarını da bildirmişti. Bu açıklamalardan 4 yıl sonra,tanımını yaptığı elementlerden ilki,galyum,keşfedilmiş,bunu diğerleri izlemişti.

Mendeleyev Rus İhtilali’nden birkaç yıl önce yaşamını yitirdi.1955 yılında,olağanüstü önemli katkısının anısına,yeni bir elemente onun adı verildi ve elementin adı mendelevium oldu.

SİR WİLLİAM HENRY PERKİN (1838-1907)

William Perkin 1838 yılında İngiltere de doğdu.

William Perkin,1853 yılında,17 yaşında iken Kraliyet Kimya Koleji öğrencileri arasına katıldı. Hocası olan Hofmann onu labaratuvar asistanı yaptı. Bir yıl sonra Perkin,Hofmann’ın önerisi üzerine taşkömürü katranı yan ürünlerinden olan kinin’in sentezle elde edilme olasılığını araştırmak üzere çalışmaya başladı. Kendi araştırmaları sırasında yaptığı bir hata sonucu değişik bir sıvı elde etti. Bu sıvı morumsu bir renge sahipti ve o sıvıya alkol koymayı düşündü. Alkol konulan sıvı parlak mor bir renk aldı. Elde ettiği maddeyi boya olarak kullanılmasını deney için gönderdi. Deney onaylanınca patent almak üzere harekete geçti. 21 yaşından önce kimseye patent hakkı verilmediği için bir takım bürokratik sorunlar yaşadıysa da sonunda hakkını aldı. 1857yılında ilk anilin boyasını yapmasının ertesi yılı kolejden ayrıldı. Babası ve kardeşi Thomas’la birlikte,Middlesex,Horrow da kimyasal yapımıyla uğraşan bir fabrikada anilin üretimine geçtiler.23 yaşında büyük bir servete sahip oldu.

Perkin icadının 50. Yılı olması nedeniyle “sir” ünvanı aldı.

Perkin ‘in diğer icatları arasında tartarik asit ve “Perkin Etkisi”diye bilinen belli organik bileşimlerin atom yapılarını değiştirme yöntemi de bulunmaktadır. Günümüzde kullanılan 3500 sentetik boya Perkin’in girişiminin en güzel anıtıdır.

MARİE CURİE(1867-1934)

Polonya doğumlu kimyacı,büyük yürekliliği ve azmiyle tanınan bir kadındı. Kocasıyla birlikte bilim tarihinin en ünlü karı kocası olmuştur. Curie’ler önce polonyumu daha sonra da radyumu buldular. Marie’nin “radyoaktivite”adını verdiği olayın varlığını kanıtlayan çalışmalarıyla,atom gücü çağının başlamasına yol gösterdiler.

Marie,bilimsel konulara olan aşırı ilgisi yüzünden 1891 yılında Varşova’daki evinden ayrıldı. Polonya’daki üniversiteleri kazanamayınca parasını denkleştirip Paris’e gitti. Sorbonne ‘a yazıldı. Korkunç yoksulluk çekmesine sık sık açlık sınırına gelmesine rağmen yine de hep başarılı oldu.1894 yılında okulunu bitirip evlendi.

Henry Becqerel’in uranyum içeren bileşiklerin yaydığı,görünüşte kendiliğinden,yeni tip bir radyasyonla ilgili buluşu Curie’lerin yoğun ilgisini çekmekteydi. Eşiyle birlikte uranyum üzerinde çalışmaya başladı. Ve 1898 yılında yepyeni bir elementle karşılaştılar. Bu element uranyumdan yüz kat daha radyoaktifti ama,zift çevherinin yaydığı tüm radyasyondan sorumlu olamazdı. Bu elemente Marie’nin anavatanı anısına “polonyum” dendi. Curie’ler cevherin içinde küçük miktarda ama radyoaktifliği çok yoğun bir başka element olduğuna inanıyorlardı. Bu gizemli elemente “radyum”adı verdiler. Radyum’un varlığından o kadar eminlerdi ki,bunu kanıtlayabilmek için 4 yıl boyunca tonlarca cevher arıttılar. Cevherleri Çekoslovakya’da ki maden ocaklarından belli bir parayla alıyorlardı. Madencilerinde atıkları satmaları işlerine geliyordu. Sonunda,1902 yılında tonlarca zift cevherinin 1 gramının onda biri ağırlığındaki bir miktar yeni elementi elde ettiler.

1903 yılında fizik dalında Nobel Ödülünü aldılar. Fakat çok yorgun oldukları için ödülü almaya gidemediler. Yeni bir araştırma dizisine başladılar fakat 1906 yılında feci bir trafik kazası sonucu eşini kaybetti.1911 yılında kimya alanında Nobel Ödülü aldı. İlk kez iki dalda ödül alan birisi oldu.1934 yılında radyoaktif ışınların etkisi nedeniyle kan kanseri oldu ve yaşamını yitirdi.

SİR JAMES CHADWİCK(1891-1974)

İngiliz fizikçi 1891 yılında Manchester da doğdu. Manchester üniversitesinde ve Almanya da öğrenim gördü. I. Dünya savaşı sırasında Almanya da göz altına alındı.1919 yılında Cambridge’e dönünce nükleer fizik sorunları üzerine çalışmaya başladı. Çekirdeklerin yüklenmesi,elementlerin alfa ışınları aracılığıyla yapay olarak parçalanması vb. Cavendish labaratuvarı araştırma bölümü müdür yardımcısı oldu 1923 yılında. Liverpool üniversitesi fizik kürsüsünde ders verdi.

II. Dünya Savaşı’nda,Los Alomos’ta,İngiliz atom araştırmalarını yönetti.1923 yılına Döteryum’u gama ışınlarıyla parçalayarak nükleer fotoelektrik etkiyi buldu. Nötronun yapısını inceledi.1935 yılında Nobel fizik ödülünü aldı.

Sir James Chadwick 1974 yılında Cambridge’de vefat etti.

NEİLS HENRİCK DAVİD BOHR

Danimarkalı fizikçi 1885 Galatasaray’ın da UEFA kupasını kazandığı şehir olan Kopenhag ta doğdu. Cambridge ve Manchester de öğrenim gördü. Önce 1911 yılında Kopenhag üniversitesinde doktor,daha sonra 1916 yılında profesör oldu.

1912 yılında Kopenhag kurumsal fizik enstitüsü yöneticisi oldu. 1939 ile 1940 arası Princeton üniversitesinde ders verdi. 1936 ile 1962 yılları arası Danimarka Krallık Bilim akademisinin yöneticiliğini yaptı.Naziler Danimarka ya girince direnişçilere katıldı. 1943 tutuklandı ve İsveç e kaçtı.

Çağının en ünlü kuramsal fizikçilerinden biridir. Atom yapısını tutarlı bir biçimde ortaya koyan ilk bilim adamıdır. Çalışmalarının temelini nükleer bölünmeler ve atom enerjisinin barıştan yana kullanımı oluşturdu. 1957 yılında Atom Barışı Ödülü kazandı. Danimarka Bilim Akademisinden birçok altın madalya ve suyun yüzeysel gerilimini bulduğu için birçok taktir name aldı.1955 yılında Cenevre Atom Barışı Zirve Konferansının gerçekleşmesinde Avrupa Nükleer Araştırma Merkezinin ve Kopenhag Kurumsal Atom Fiziği Enstitüsünün kurulmasında etkin rol oynadı. Atomun yapısı ve radyasyonu üzerine gerçekleştirdiği başarılı çalışmasıyla 1922 yılında Nobel fizik ödülünü kazandı.

1962 yılında doğduğu yer olan Kopenhag ta vefat etti.

ANTOİNE HENRİ BECQUEREL(1852-1908)

Fransız fizikçi 1852 yılında Fransa’nın Paris şehrinde doğmuştur.

1875 yılında okutman,1877 yılında ise fizik mühendisi olmuştur.1878 yılında Doğa Tarihi müzesi laboratuvarın da doğa bilim asistanı ve 1892yılında da profesör olmuştur.1895 ile 1908 yılları arası politeknik okuluna profesörlük etmiştir.

Röntgen in X ışınları ile,ışık ışınları arasındaki benzerliği (saydamsız maddelerden geçmeleri,fotoğraf camına etkileri vb.) düşündü. Bu ışınlar doğa da,güneş tayfında ve bilinen ışık kaynakların da yoktu. Becquerel floresans özelliği taşıyan bir maddenin ışık yayıp yayamayacağını merak etti,florsans görünen her madde üzerinde deney yapmaya karar verdi;Floresans maddeden aldığı örnek parçayı önce güneş ışığına tuttu;sonra bir saydamsız kağıda sararak fotoğraf camına değecek biçimde yerleştirdi. Röntgen in deneyinde uyguladığı koşulları sağlamak için örnek parça ile fotoğraf camı arasına metal bir engel yerleştirdi. Deneyin sonunda levhaları açtığında levhaların buğulanmış olduğunu gördü: bu durum floresans X ışını ürettiğini kanıtlıyordu.26 Şubat 1896 da bir fotoğraf filmini siyah kağıda sararak bir florans maddenin (potasyum uranil sülfat) billuru üzerine yerleştirdi;deneyin başlangıcını izleyen günlerde hava hep kapalıydı. Ne var ki,gecikmenin emülsiyonu bozacağını düşünen Becquerel levhaları açmaya karar verdi. Mart 1 de bu deney sonucunda uranyum filizi ışınları ile X ışınlarının fotoğraf camı üzerinde aynı etkiyi yaptığını ortaya koyarak,uranyum tuzlarında radyoaktivite bulunduğunu kanıtladı. Becquerel’in bu buluşu,atom çekirdeğinin varlığını kanıtlaması bakımından da çok önemliydi. Nükleer radyasyonu saptayan bir aygıt yaptı,uranyum ışınlarına tutulan gazların iyonlaştığını buldu.1903 de Nobel fizik ödülünü Curie lerle paylaştı. Magnetik dönerle polarma (1876) fosforışı (1882) üstüne çalışmalar yaptı.

Becquerel Fransa’nın bir kasabası olan Lecroisie’de 1908 yılında vefat etti.

ERWİN SCHÖDİNGER(1887-1961)

1887 yılında Avusturya’nın Viyana şehrinde doğdu.

Viyana ve Jena üniversitelerinde öğrenim gördü.1920 yılında Stuttgart, 1921 yılında Breslau, 1927 yılında Berlin üniversitelerinde ders verdi. 1933 yılında Naziler yönetimi ele geçirince Oxford üniversitesine geçti.1940 yılında İrlanda Krallık Akademisinde kurumsal fizik profesörü oldu.1945 yılında Viyana’ya döndü.

Kendisi Kuvantaum mekaniği kurucularındandır. Dalga mekaniği üzerine kurulu atom yapısı kavramını geliştirdi. Atomların kuvantaum hareketini ayıklamak için bir eşitlik kurdu. Louis de Broglie’nin elektronların dalga özellikleri kuramının matematik temeli üzerine çalıştı;1926’da bu konudaki çalışmalarını dalga mekaniği olarak adlandırdı. De Broglie’nin bir dalga alanının elektron ve diğer atomları açıklamadaki önemini ortaya koyan düşüncesini temel alarak tam bir kuram geliştirdi. Schödinger’in kuramı W. K. Heisenberg’in matris mekaniği kuramına matematiksel olarak eşdeğerliydi. Schödinger,dalgaların üst üste binebileceğini düşünerek De Broglie’nin dalga mekaniği kuramını genişleterek atom yapısı sorununa eğildi,radyum ve renk kuramı üzerine çalıştı.1933 yılında Nobel fizik ödülünü P.A.M. Dirac ile paylaştı.

1927 yılında Study on Wave Mechanics (Dalga Mekaniği Üzerine Çalışma) adlı kitabını yazdı.

1961 yılında doğduğu yer olan Viyana’da vefat etti.

WERNER KARL HEİSENBERG(1901-1976)

1901 yılında Almanya’nın Würzburg kasabasında doğdu.

Leipzig,Berlin,Göttingen,Oslo,Bükreş ve Uppsala fen akademilerine üye. Londra Real Society yabancı üyesi. Hidrojen’in allotropik biçimlerini buldu.1926 yılında Helyum atomuna ilişkin çalışmalarıyla <<değiştirme kuvvetleri>>’ni buldu,atomun kararlılığını açıkladı.1927 de ortaya attığı ilkeyle, hareket eden bir elektronun hem momentinin aynı anda saptanamayacağını (birinin kesin ölçümünün diğerininkini engellemesi nedeniyle) açıkladı:bir elektronun yerinin saptanması için kısa dalga boylu bir ışık ışınının elektrona çarpması gerekir. Böyle bir ışının (gama ışını) yüksek frekans ve enerjisi,elektronun hızını değiştirerek,momentinin kesin hesabını olanaksız kılar. Gözlemlenemeyen olayları yadsıma ilkesini ve mikromekaniğin tüm kavramlarını geçersiz kılan belirsizlik ilkesi ‘ni açıkladı.1932 yılında Nobel fizik ödülünü aldı.

1930 da Die Physikalise Prinzipien der Quantentheorie (Kuantaum Kuramının Fiziksel ilkeleri),1943 de Physik der Atomkerne (Çekirdek Fiziği),1955 de Das Naturbild der Heutigen Physik (Çağdaş Fiziğin Yapısı) adlı kitapları yazdı.

1976 yılında Münih’te vefat etti.

HENRİ GWYN-JEFFREYS MOSELEY(1887-1915)

İngiliz fizikçi 1887 yılında Weymouth’da doğdu.

1910 yılında Manchester üniversitesin da okutman oldu. Radyoaktif çekirdeklerden yayılan  ve  ışınlarını inceledi. K.Fajansile birlikte kısa süreli radyoaktif maddelerin ortalama ömürlerini hesaplama olanağı veren bir yöntem buldu. Radyum B nin çok hafif bir X ışını yayımladığını ortaya koydu. B ve C radyumlarının  ve  yayımlamasının sonucu olan iyonlaşmayı ölçtü. 1912 yılında burs kazanınca kendini tümüyle araştırmalar verdi. X ışınlarının niteliğini belirlemek için çalışmalar ve deneyler yaptı. Bir elementin yayımladığı X ışınlarının temel frekansıyla elementin atom sayısı arasındaki bağlantıyı veren Moseley Yasası’nı buldu.

Moseley 1915 yılında Gelibolu da vefat etti.

LEO HENDRİK BAEKELAND(1863-1944)

Sentetik bir plastik türü olan bakalit , ısı karşısında sertliğini koruyan ilk plastiktir ve günümüz plastik teknolojisinin temelini oluşturur. Bakaliti Belçikalı kimyacı Leo HENDRİK BAEKELAND Amerika’ya göç ettikten sonra bulmuştur.

19. yy’da organik kimyadaki gelişmeler bu bilim dalına bağlı olarak bir çok önemli çalışma alanı yaratmıştır. Bunların arasında , endüstride kullanılmaya hazır bir çok sentetik ürün geliştirilmiştir. İngiliz kimyacı Alexander Parkes yapay bir plastik malzeme geliştirmiştir. Bu madde sertleşebilen yumuşak bir maddedir.

O sıralarda bilardo toplarının yapımında fildişinin yerine kullanılacak bir malzeme aranıyordu.

Bulan ilk kişiye 2 milyon ödül verilecekti. John Wesley Hyatt karışımı meydana getiren maddelere daha fazla ısı verdi. Ve 2 milyonluk ödülü aldı. Bu maddye selüloit dedi. Selüloit oldukça çabuk alevlenme özelliği olduğundan daha iyi bir madde bulmak için çalışmaya başlanıldı. 1872 yılında Adolph Ven Baeyer araştırmalar yaptı. Fenolm ve çeşitli aldehitler üzerinde yaptığı araştırmalarda yoğun ve yapışkan bir maddenin çökeldiğini gördü. Bu maddenin işe yaramaz olduğunu düşünürken başkaları bu maddenin gerçekte sentetik bir reçine olduğunu bildiklerinden , kullanılabileceği bir yol aramaya başladılar . Leo Baekeland Amerika ‘da çalışmalara başlayana dek kimse bu işi başaramadı.

Baekeland 1889 yılında Amerika’ya göç edene dek Belçikada Ghent üniverstesinde öğretim görevlisiydi. Amerika’ya gelince fotoğrafçılıkla ilgili araştırmalara katıldı ve Velox’ u keşfetti Velox, yapay ışık altında banyo yapılabilen bir fotoğraf kağıdı idi ve çok kısa sürede büyük ticari başarı sağladı.1899 yılında buluşu için aldığı patenti ve fabrikasını George Eastman ‘a , söylentiye göre, 250 milyon liraya sattı .

Baekeland tekrar araştırmalarına döndü yoğun basınç denediği maddesinde bulduğu maddenin hem yumuşak hem katı olarak kullanılabildiğini buldu. E lektriği iletmemesi evlerde kullanılabileceği fikrini getirdi bu yeni maddeye kendi adından gelen “Bakalit “ adını verdi.

Bakalit birçok kullanım alanı buldu. Radyo,kültabası,mobilya gibi birçok ev aletinin yapımında kullanıldı.20. yüzyılın simgesi haline gelen plastik endüstrisinin başlangıç noktası oluşturdu.

WİLHELM RÖNTGEN(1845-1923)

Alman fizikçi nin X ışınlarını buluşu,tıbbi teşhis ve tedavi yöntemlerinde devrim yarattı. Ayrıca,X ışınları bilim ve endüstri alanında son derece önemli bir çözümsel araç olmuştur.

Bir Alman kasabası olan Lennep’te dünyaya gelen Röntgen’in tek amacı bilimle uğraşmaktı. Bilimin günlük yaşama uygulanmasına bu uygulamanın tüm ulusların yararına olacağına ve bilimsel buluşların sonuçlarının tüm insanlığın malı olduğuna inanırdı.

Röntgen okuldan kovulduğu için,üniversiteye gidemiyordu. Zürih’teki teknik okula gitti ve mühendis olmak için çalışmalara başladı. Fakat August Kundt’un yanına asistan girince fiziğin çeşitli bölümlerini keşfetti ve kendini fizik çalışmalara verdi. Bir süre sonra Bavyera daki üniversitade göreve başladı.1900 yılında Münih üniversitesine geçti.1920 yılında emekli olana kadar burada kaldı.1895 yılında büyük buluşunu yaptı.

Katod ışınlarının özelliklerini inceliyordu. Katod ışınları, elektrik yükü boşaltma tüpündeki 2 elektrod arasından yüksek akım geçirildiğinde, eski uçlu elektrod da oluşuyordu. Röntgen , bu ışınların, belirli bazı kimyasallarda hafif bir ışık oluşturmalarıyla ilgileniyordu. Bu parlaklığı daha kolay gözleyebilmek için, labaratuvarını kararttı ve katod ışın tüpünü siyah bir karton içine aldı. Tüpü çalıştırdığında, odanın öbür ucundaki baryum platinsiyanit denilen kimyasalın kalıntılarının parlak bir ışık saçtığı biliniyordu. Ancak Röntgen, bu ışınların tüpü saran kartonu geçip çıkmalarının olanaksız olduğunu da biliyordu.

Olayı incelemeye karar vererek kimyasalı bir başka odaya götürdü. Ama, sonuç değişmedi. Deneyler sonucu bu bilinmeyen ışınların epey kalın kartondan hatta madeni levhalardan geçebildiğini gördü. Kaynağını bilemediği bu ışınlara XQ ışınları dedi.

1896 yılında X ışınları ile ilgili yaptığı açıklamada bir insanın elinin röntgenini gerçekleştirdi ve deney olumlu sonuçlanınca yumuşak dokudan geçebilen X ışınlar kemikler tarafından emiliyor ve kemiğin fotoğrafı açıkça çıktığını ortaya koydu. Çok kısa süre sonra da kemiğe saplanan bir kurşunun yerini tespit etti.

Aralarında Nobel ödülüde bulunan bir çok ödül aldı.ne yazık ki 1920 yılında Almanya’daki yüksek enflasyon yüzünden korkunç bir yoksullukla vefat etti.

.

ALBERT EİNSTEİN(1879-1955)

Albert Einstein izafiyet teorisi ile anılır. Almanya da Ulm’de doğan Einsten okul günlerinde hiçte parlak bir öğrenci değildi.Boş zamanlarında keman çalardı.1890 yılında eğitimini İsviçre de bitirdi. Bern kentindeki bir patent birosuna yardımcı katip olarak girdi.

Yaptığı iş o kadar kolaydı ki kendi araştırmalarına vakit bulabildi.Labaratuarıda kendi beyniydi.Einstein bilimin temellerini sarsan kuramı geliştirmekte ilk adımları atmaya başladı..İşe varolduğu sanılan ışık hızı ile ilgili Michelson Moreley deneyi ve son derece ilginç olan olumsuz sonuçlarını yeniden gözden geçirmekle başladı. Uzay’ın yepyeni bir görüntüsünü ortaya koydu.

1925 yılında , “Özel Görecelik Kuramı”adını verdiği kuramını yayınladığında Newton devrinden o güne dek ulaşan zaman ve uzay kavramlarına 200 yıllık bir birikime karşı çıktı.

1915 yılında Genel Görecelik kuramı ile uzayın yapısını matematiksel tanımını verdi. Evrenin sürekli uzay ve zamandan oluştuğunu ve bu olgunun karmaşık dört boyutlu bir eğri biçiminde olduğunu ileri sürdü. Bu kavranması güç düşüncenin yol açtığı sonuç, ilk kez Newton un tanımladığı çekim gücünü, uzayın dokusu içindeki belirli bölgelerdeki eğriliğin yaratmasıydı. Bu eğriliğe de , uzaydaki yıldızlar ve gezegenler gibi büyük kütle birikimleri neden olmaktaydı.

Bu yeni kuram olağan üstü tartışmalara sebep oldu. Birçok bilim adamı çalışmaları anlamsız buldu.matematik açıdan izleyebilenler bile sağduyuya bu kadar ters düştüğü için sonuçları kabul etmeye yanaşmıyorlardı. Einstein in düşüncelerini yayınlaması tartışmalara yol açmış,1919 yılında ileri sürdüklerini kanıtlaması büyük olaylar yaratmıştı.

Einstein elinde olmadan ünlü bir kişi olmuştu.ilk çalışmasının basılmasından 9 yıl sonra 20 yıl görev yaptığı Berlin üniversitesinde fizik profesörü oldu.

1933 yılında Nazilerin yönetimi ele geçirdiklerinde, Einstein’in yurt dışında olmasından faydalanarak tüm varlığına el koydular ve onu Alman yurttaşlığından çıkardılar. ABD Einstein’e sahip çıktı.

Einstein Amerika’ya yerleştikten sonra Hitler tarafından, “Hiçbir Yahudi Görecelik Kuramı ortaya atamaz” sözleriyle yıpratılmaya uğraşıldı. Nazi diktatör saldırılarını daha ileriye götürerek, Einstein ‘in bu kuramları, kavramları ,düşünceleri I. Dünya savaşında ölen bir Alman subayından çaldığını ileri sürdü.

1939 yılında ABD’nin Almanların görecelik kuramından faydalanarak yapacakları bir bombadan korkmalarıyla birlikte karşıt silah hazırlamak için Einstein den rica ettilet. Korkunç bir Nazi hıncı olan Einstein bu ricayı kabul etti ve neyazık ki atom bombasını icat etmiş oldu. Olağan üstü engelleme çalışmalarına rağmen atom bombasını Hiroşima ve Nagazaki de kullanılmasını engelleyemedi.

Einstein son yıllarını yarı emekli olarak geçirdi. Ölümüne dek zekasına duyulan saygı ve olağan üsyü hümanistliğine duyulan sevgiyle dünyanın ençok hayranlık duyduğu bilim adamı olarak yaşadı.

Bu bilge insan 1955 yılında vefat etti.

SİR JOSEPH JOHN THOMPSON

İngiliz fizikçi 18 Aralık 1856 yılında Manchester yakınlarında bulunan Chestham Hill’de doğdu.

Cambridge de Trinity College de öğrenim gördü; ünlü Cavendish laboratuvarında deneysel fizik profesörü oldu. İlk çalışmalarında kütle ile enerjininilişkilerini inceleyerek,Einstein in 25 yıl sonra gerçekleştireceği ilk verileri ortaya koydu.1890-1897 yılları arası Crooks un bulduğukatot ışınlarını inceledi. Crooks un tribünün boşluğunu geliştirerek, doğaları çeşitli tartışmalara yol açan bu ışınların elektrostatik bir sapınca uğradıklarını, dolayısıyla Jezn Perrin in de göstermiş olduğu gibi negatif elektrikyüklü olduklarını kanıtladı. Bu çalışmalar sırasında katot ışınlı osilografı buldu. Elektrik yükü ve elektronun kütlesiarasındaki e/m oranını buldu. Havada X ışınlarının ürettiği iyonların elektrik yükünün, elektrolizdeki hidrojen iyonlarınınyüküne uyduğunu gösterdi. Araştırmalarında ilk olarak fotoğrafçılıktan yararlandı ve aynı elementin ağırlıkları farklı, ama iyice tanımlanmış atomlardan oluştuğunu buldu. Tüm bu çalışmalarıyla elektrik kuramının temellerini atmış oldu. 1906 da Nobel fizik ödülünü aldı.

30 Ağustos 1940 yılında Cambridge de vefat etti.

ERNEST RUTHERFORD(1871-1927)

30 Ağustos 1871 yılında Nelson,Yeni Zelandada doğdu.

Cambridge de Cavendish labaratuvarında öğrenim gördü. Montreal ve Manchester de profesörlük, Cavendish labaratuvarının yöneticiliğini yaptı. Toryum un radyoaktif dönüşümler yasasını hazırladı ve soygazlardan olduğunu açıkladı.

1900de Soddy ile helyumun, radyoaktif cisimlerin ayrışma ürünlerinden olduğunu buldu.1903 te tekrar Soddy ile radyoaktif çizimlerin ayrışma zincirlerinin çizimini yaptı.1905 ten sonra kendini radyoaktifliğin 3 ışınımının incelenmesine adadı.

Sonra gezegenimsi elektronların çevrelediği merkezi çekirdekten oluşan ve güneş sistemine benzeyen atom modelini hazırladı.1919 da dünyada ilk kez koşullandırılmış başkalaşımı gerçekleştirerek, azotu oksijene dönüştürdü. O tarihten sonra nükleer dönüşümlerin incelenmesi, günden güne hızlandı.1908 yılında Nobel kimya ödülünü kazandı.

19 Ekim 1927 yılında Cambridge de vefat etti.

Çözeltiler

06 Kasım 2007

ÇÖZELTİLER

Çözeltiler homojen karışımlardır. Bu tanımın içinde iki önemli şart vardır. Birincisi, çözelti bir karışım olduğuna göre onu meydana getiren maddelerin oranları değiştirilebilir, ikincisi, homojen olduğuna göre, her noktası aynı özellik taşır.

Bu açıklama bize çözelti kavramının geniş anlamda kullanılabileceğini göstermektedir. Gazların, sıvıların, katıların kendi aralarında veya gazların sıvı ve katılar, sıvıların katı ve gazlar, katıların sıvı ve gazlar içinde meydana getirdikleri homojen karışımlar birer çözeltidirler.

Endüstride çok kullanılan ‘pirinç’ bakır ve çinkodan oluşan bir alaşım olup katı çözeltilere bir örnektir.

Gazlar birbirleriyle her oranda karışabildiklerine göre gaz karışımlarına birer çözelti olarak bakabiliriz. Metaller birbirleriyle homojen karışımlar yaparak alaşımları meydana getirirler. Bizmut-kadmiyum alaşımında olduğu gibi bazı alaşımlar kendilerini meydana getiren maddelerin çok küçük saf kristalleri halinde oldukları için homojen değildirler. Bu gibi alaşımlara çözelti yerine metal bileşiği demek daha doğru olur. Yukarıdakiler çözelti kavramını geniş anlamını belirtmek için verilmiş örneklerdir.

İki maddenin birbiri içinde homojen bir şekilde karışması olayına çözünme denir. Genellikle, karışan maddelerden çok miktarda olan maddeye çözücü, az miktarda olana da çözünen denir. Bu bölümde suyun bir olarak bulunduğu çözeltilerden bahsedeceğiz. Bu gibi çözeltilere sulu çözeltiler denir.

100gr su ŞEKİL 1.1

Bazı katıların sudaki çözünürlüklerinin sıcaklıkla değişimi

Çözünürlük

Çözünürlüğe etki eden faktörler:

1.Çözücü ve çözünenin cinsi

2.Sıcaklık

3.Basınç

4.Ortak iyon varlığı

Aşağıda bunların açıklamalarına yer vericeğiz:

Bir maddenin çözücü içerisinde çok veya az miktarda çözünebilmesi özelliğine çözünürlük denir.

Çözünürlük bazen, 100 gram çözücü içinde çözünürken maddenin gram olarak ağırlığı cinsinden ifade edilir. Katı ve sıvıların su içindeki çözünürlükleri genel olarak sıcaklıkla artar, gazların çözünürlükleri ise sıcaklıkla azalır.

Gazları çözünürlüklerinde basıncın etkisi büyüktür. Yüksek basınç altında çok miktarda gazı sıvı içinde çözmek mümkündür. Bir litre su içerisinde çözünen gazın litre cinsinden hacmi onun çözünürlüğünü verir.

Şekil 1.1, çeşitli katıların su içindeki çözünürlüğünün sıcaklıkla nasıl değiştiğini göstermektedir. O halde katıların su içindeki çözünürlüklerini belirtirken mutlaka hangi sıcaklıkta çözündüğünü bilmemiz gerekir. Gazların çözünürlüğünde ise ayrıca basıncın ne kadar olduğunu belirtmeliyiz.

Şekil 1.1 de olduğu gibi katıların su içindeki çözünürlüğü sıcaklığa çok bağlıdır. KNO3te çözünürlük sıcaklığa çok bağımlı olduğu halde NACİ de değişme pek olmamaktadır. Bunda faydalın alarak, katılar birbirlerinden ‘Fraksiyonlu kristallendirme’ denilen metotla ayrılırlar.

Belirli bir sıcaklıkta belirli hacimdeki suyun içerisinde yine belirli miktarda madde çözünür. Daha fazla madde koyarsak, maddenin fazlası çözünmeden kalır ve o sıcaklıkta çözünen maddenin konsantrasyonu en büyüktür. Böyle çözeltilere doymuş çözeltiler denir. Belirli bir sıcaklıkta doymuş bir çözeltide daha fazla madde çözünemez. Aynı hacim, basınç ve sıcaklık şartlarındaki doymuş bir çözeltiden daha az miktarda madde bulunduran çözeltilere doymamış çözeltiler denir.

Çözünürlük sıcaklığa bağlı olduğuna göre doymuş bir çözeltide daha yüksek sıcaklıklarda daha fazla katı madde çözünebilir. O halde sıcaklığı yükselterek bir doymuş çözeltiyi doymamış hale getirmek mümkündür.

Saf suyun 100 C deki buhar basıncı 760 mm civa olduğu halde şekerli suyun aynı sıcaklıktaki buhar basıncı 760 mm den daha düşüktür. Bu durum da şekerli su 100 C derecede

kaynamaz. Şekerli suyun,buhar basıncı 760 mm ye çıkarmak için daha yüksek bir sıcaklığa kadar ısıtılması gerekir. Sonuç olarak bir çözeltinin içinde uçucu olmayan bir madde çözünmüşse,bu çözeltinin kaynama noktası saf çözücünün kaynama noktasından daha yüksektir.

Donma olayı,serbest haldeki sıvı moleküllerinin belli bir kristal şekli içinde düzgün bir yapıya dönmesi olayıdır. Donmanın olduğu sıcaklığa donma noktası denir. İçinde yabancı bir madde çözünmüş olan bir çözelti saf çözücüye göre daha güçlükle kristal şekline geçebilir. Bu bakımdan çözeltilerim donma noktası saf çözücüye göre daha düşüktür.

Bu deneyleri ilk defa Fransız bilgini M. Raoult yapmış ve buhar basıncı ile çözeltinin konsantrasyonu arasındaki bağıntıyı kendi adıyla adlandırılan bir kanunla ifade etmiştir.

Roult Kanunu : Bir çözeltinin buhar basıncı çözücünün saf haldeki buhar basıncı ile onun mol kesrinin çarpımına eşittir.

P : Po * n1

n1+ n2

P : Çözeltinin buhar basıncı

Po : Saf çözücünün buhar basıncı

*n1: Çözücünün mol sayısı

*n2 : Çözünen maddenin mol sayısı

Roult kanununa göre kaynama noktasında yükselme veya donma noktasında alçalma çözeltinin konsantrasyounuyla doğru orantılıdır. Belirli konsantrasyonlar için yükselme veya düşme, belirli değerler taşır.

Çözünme Olayı ve Polarlık

Çözücü olarak kullandığımız su molekülleri bir oksijen atomuna bağlı iki hidrojen atomundan meydana gelmişlerdir. Molekül geniş açılı bir V harfini andırır. V harfinin köşesinde oksijen, uçlarında da hidrojen atomları vardır. Oksijenin elektronları çekebilme gücü hidrojenlerinkinden daha fazla olduğundan oksijenin bulunduğu kısım eksi, hidrojenlerin bulunduğu kısım ise artı ile yüklenir. Bu elektrik yükleri iyon bileşiklerinde olduğu gibi tam olarak eksi veya artı değildir. Bu bakımdan kısmi eksi veya kısmi artı yükleri demek daha doğru olur.

Bir molekül farklı atomlardan meydana gelmişse atomların elektronlara karşı ilgisi farklıdır. Bunun sonucu olarak molekülün bir bölgesinde elektron fazlalığı karşıt bölgede ise elektron noksanlığı olur. Böyle moleküllerde eksi ve artı olmak üzere iki kutup meydana gelir. Bu moleküllere polar moleküller denir. Elektron dağılımı bir kutuplaşma göstermeyen moleküllere de apolar moleküller denir. Aynı cins atomlardan meydana gelen moleküller mutlaka apolardır.

oksijen

hidrojen

Suyun bir polar bileşik olması nedeniyle moleküller arası kuvvetler büyük olur. Sıvı haldeki su içinde, moleküller bir ağ meydana getirircesine birbirini çekmektedir. Bu nedenle apolar bir bileşik örneğin benzen, sıvı haldeki suyun bu kuvvetli yapısını bozarak çözünemez.

Bir NaCl kristalini su içine atalım. Kristalde + yüklü Na iyonları ile eksi yüklü Cl iyonları vardır. Katı sodyum klorürdeki sodyum iyonları ile klorür iyonlarını birbirinden ayırmak için bir enerji gereklidir. Su molekülleri, Na iyonlarına eksi yönlü yükleri ile yaklaşarak etrafını sararlar ve onu kristalden koparırlar. Aynı şekilde Cl iyonlarının etrafını su molekülleri, bu defa artı yönleri ile sararlar ve kristalden ayrılırlar. Su içinde çözünmüş bulunan Na ve Cl iyonları su molekülleri sarılıdırlar. Böyle iyonlara hidratlaşmış iyonlar denir.

Çözünen madde ile su arasındaki bu kuvvetler hem kristalin parçalanmasına hem de suyun ağ yapısını bozmaya yetmelidir. Bu yeterlilik iyon veya polar bileşiklerin su içinde çözünmelerinde görülür.

Bir sodyum klorür kristalini apolar bir bileşik olan benzen içine attığımızda çözünmediğini görürüz. Benzen moleküllerinin artı ve eksi yüklü kutupları olmadığından NaCl kristalini parçalayamazlar ve çözünme olayı olmaz.

Apolar bir maddenin apolar bir çözücü içinde çözünmesi olayında her iki maddede moleküller birbirinden kolaylıkla ayrılabilir ve birbirlerinin içine girebilirler. Örneğin: karbon tetra klorürün benzende çözünmesi.

Bu açıklamalardan sonra şu genellemeyi yapabiliriz. Polar ve iyon bileşikler polar çözücülerde, apolar bileşikler ise apolar çözücülerde daha kolay çözünürler.

Çözeltilerde iletkenlik

Katılarda elektriğin iletilmesi elektronlarla olur . Örneğin bir bakır telden elektrik akımının geçmesi demek elektronların bir uçtan diğer uca akması demektir. Sıvılarda ise elektrik iyonların göçüyle iletilir. Çözeltilerde artı ve eksi yüklü iyonlar olduğuna göre bu iyonlar birbirine zıt yönde hareket ederek elektriği iletirler. O halde bir çözeltinin elektrik iletkenliğini inceleyerek, içindeki iyonların azlığı veya çokluğu hakkında bilgi edinmek mümkündür.

Suyun İyonlaşması

Duyar ölçü aletleri kullanarak yapılan deneyler göstermektedir ki su,az da olsa iletkendir ve içinde artı ve eksi yüklü iyonlar vardır.

H2 O H+OH

Su denkleminde görüldüğü gibi iyonlaşmaktadır.

Elektriği ileten çözeltilere elektrolit çözeltiler denir.

Hidroliz

Bir tuzu suda çözdüğümüzde mutlaka nötral bir çözelti elde edilmez. Bazı tuzların çözeltileri asit özelliği gösterdiği halde, bazılarınınki baz özelliği gösterir. Bu olayı açıklayabilmek için tuzları, kendilerini meydana getiren asit ve bazların kuvvetli veya zayıf oluşlarına göre gruplarına ayıralım. Hidroliz olayı tuzdaki iyonlardan birinin su molekülleri ile etkileşmesinden olur.

Kuvvetli bir asitle kuvvetli bir bazın meydana getirdiği tuzlar: örnek olarak NaCl çözeltisi.

NaOH ve HCl kuvvetli baz ve asitlerdir. Asit ve bazın her ikisi de kuvvetli olduğundan çözelti de NaOH ve HCl bulunamaz. Bu nedenle Na ve Cl iyonları bu anlamda su ile etkileşim yapmazlar ve çözeltide nötral olur.

Kuvvetli bir baz ile zayıf bir asidin meydana getirdiği tuzlar: Örnek olarak CH3COON a çözeltisi .

Çözeltilerde ortak iyon varlığı da çözünürlüğü azaltır.

Atom Modelleri

06 Kasım 2007

ATOM MODELLERİ

1-Dalton Atom Teorisi

Dalton’un atom teorisi şöyledir:

*Elementler çok küçük,bölünemez,yok edilemez taneciklerden oluşmuştur.

*Fiziksel ve kimyasal değişmelerde atomlar,varlıklarını korur.Parçalanamaz veyayeniden oluşturulamaz.

*Aynı elementin atomları büyüklük,biçim,kütle ve daha başka özellikleri bakımından birbirinden ayırt edilemez.

*Kimyasal olaylar atomların birleşmesi veya ayrılmasının sonucudur.Atomlar birleşerek moleküllerioluşturur.Bir bileşiğin molekülleri,birbirinin aynıdır.

2-Thomson Atom Modeli

Atomun yapısı hakkındaki ilk model 1898 yılında Thomson tarafından önerilmiştir.Thomson atom modeli,bir karpuzu ya da üzümlü keki anımsatır.

Thomson’a göre:

*Atomlar çapları yaklaşık 10 üssü eksi sekiz cm olan kürelerdir.

*Elektronların kütlesi pozitif yüklerin kütlesinden çok küçük olduğundan,atomları,başlıca pozitif yükler oluşturmuştur.

*Elektriksel dengeyi sağlamak üzere,pozitif yük sayısına eşit sayıda elektron,küre içine dağılmıştır.

3-Rutherford Atom Modeli

*Atom kütlesinin yüzde yüzüne yakın bi kısmı,atomun merkezinde çok küçük bir hacimde toplanmıştır.

*Çekirdek etrafında dairesel yörüngelerde dolanmakta olan elektronlar vardır.

*Elektronların bulunduğu hacim,çekirdeğin hacminden çok büyüktür.

*Çekirdekteki yük miktarı,bir elementin tüm atomlarında aynı,farklı elementin atomlarında farklıdır.

*Bir atomda çekirdekteki yük sayısı,elektron sayısına eşittir.Çekirdekteki pozitif yüklerin kütlesi,yaklaşık olarak atom kütlesinin yarısına eşittir.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy