Mehmet Âkif Ersoy

06 Kasım 2007

MEHMET ÂKİF ERSOY

(1873-1936)

Fatih Medrese’si Müderrislerinden (profesör) Tahir Efendi’nin oÄŸlu olan Mehmet Âkif İstanbul’da Fatih semtinde doÄŸmuÅŸtur.Annesi Emine Åžerife Hanım’dır. Henüz 4 yaşında iken okumaya baÅŸlayan ve küçük yaÅŸlarda ÅŸiirle ilgi duyan Mehmet Âkif, Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde ve Fatih Merkez Rüştiyesi’nde okudu. Kendi kendine Fransızca’yı öğrendi. Mülkiye’ye girdiÄŸinde Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi biliyordu. Mülkiye’de üç sene okuduktan sonra Veteriner Fakültesi’ne girdi ve birincilikle mezun oldu.

1893’de Ziraat Bakanlığı’nda görev alarak Rumeli’de, Anadolu’da ve Arabistan’da bulaşıcı Hayvan hastalıklarının önlenmesi için çalıştı. 1913’de Umuru Baytariye Müdür Muavini iken görevden ayrıldı. Üniversitede edebiyat. Ziraat Fakültesi’nde kitabet dersleri verdi. MeÅŸrutiyetle birlikte gazete ve mecmualarda ÅŸiirler yazmaya baÅŸladı. Sırat-ı Müstakim’de birçok ÅŸiirleri yayınlandı. Pürüzsüz bir dil ve samimi bir inanç içinde yazdığı ÅŸiirlerde daha çok dini ve sosyal konulara yer veriyordu. Ona göre, toplumları birleÅŸtirici temel bir gaye gerekiyordu. Bu da ancak din olabilirdi. Mehmet Âkif’teki din anlayışı o dönemde çok yaygın olan softa din anlayışından farklıdır. O, herÅŸeyi Tanrı’dan bekleyerek ‘’Tevekkül’’ adı altında tembellik edenlere çatarak, çalışmak gerektiÄŸini savunurdu. Bunu birçok ÅŸiirlerinde ifade etmiÅŸtir.

Åžiiri toplum yararına kullanılan bir araç olarak gören Mehmet Âkif’in ÅŸiirleri, genellikle bir hikaye planı üzerine kurulmuÅŸtur. ‘’Küfe’’, ‘’Hasır’’, ‘’Hasta’’ gibi kısa ÅŸiirleri yanında ‘’Fatih Kürsüsünde’’, ‘’Süleymaniye Kürsüsünde’’ gibi ÅŸiirleri çok uzundur.

Mehmet Âkif vatanımızı iÅŸgal eden düşmanları yurttan atmak için baÅŸlayan Milli Mücadeleye katıldı. Yazdığı ÅŸiirler, yaptığı konuÅŸmalar ve camilerde verdiÄŸi vaazlarla halkı Milli Micadele’ye teÅŸvik etti. Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Mebusu olarak katıldı.

Mehmet Âkif’in Safahat isimli eseri her cildi ayrı bir kitap özelliÄŸi taşıyan yedi ciltten oluÅŸan ÅŸiirler kitabıdır.Bunlar; 1-Safahat. 2-Süleymaniye kürsüsünde. 3-Hakkın Sesleri. 4-Fatih Kürsüsünde 5-Hatıralar. 6-Asım. 7-Gölgeler’dir. İstiklal Marşı’nı Kahraman Ordumuz’a hediye ettiÄŸi için Safahat’a koymamıştır.

1925 yılında Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Profesör olarak görev alan Mehmet Âkif Mısır’da onbir yıl kaldı. 1936’da yurda döndüğünde oldukça rahatsızdı. 27 Aralık 1936’da İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar Üniversite gençliÄŸinin elleri üzerinde taşındı ve Edirnekapı ÅžehitliÄŸi’nde topraÄŸa verildi.

İSTİKLAL MARÅžI’NIN KABULÜ

(12 Mart 1921)

1921 yılında, Åžanlı Bayrağımız’ın ve Kahraman Türk Milleti’nin simgesi olacak milli bir marÅŸ yazılması için Milli EÄŸitim Bakanlığı tarafından bir yarışma açılmış ve kazanana para ödülü verileceÄŸi açıklanmıştır. Ülkenin her tarafından pek çok ÅŸair, duygu ve heyecanlarını anlatan mısralarla bu katıldığı halde, Mehmet Âkif’in bu yarışmaya katılmadığı görüldü. Nedeni sorulduÄŸunda: ‘’Milli marÅŸ para ile yazılmaz’’ cevabını verdi. ArkadaÅŸlarının ısrarları üzerine ve kazanırsa ödül verilmemesi ÅŸartı ile yarışmaya katıldı ve hepimizin yüreÄŸinde yer eden İstiklal Marşı’nı yazdı.

Türk Milleti’nin zaferini, yüceliÄŸini ve bayrağımızın kutsallığını en güzel duygularla anlatan İstiklal Marşı, yarışmaya katılan 724 ÅŸiir arasından seçilerek zamanın Milli EÄŸitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından Büyük Millet Meclisi’nde okundu. Bütün milletvekillerince büyük bir coÅŸku ve heyecan içerisinde, iki defa ayakta dinlenen İstiklal Marşı, 21 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Milli MarÅŸ olarak kabul edildi. Ünlü bestecilerimizden Osman Zeki Üngör tarafından bestelendi.

Mehmet Âkif, İstiklal Marşı’nı Türk Milleti’nin eseri olarak kabul ettiÄŸi için Safahat’a koymamış ve Kahraman Ordumuz’a hediye etmiÅŸtir.

İSTİKLAL MARŞI AÇIKLAMASI

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak

O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne sesleniyor. Ümit ve güven içeren sözlerinde:

Ey Milletimi Yurdumuzun düşmanlar tarafından kuşatılmış olmasına bakarak bayrağımız için endişe etme, korkma. Çünkü bu topraklar üzerindeki en son ocak sönmeden, en son Türk bu uğurda canını vermeden bayrağımıza kimse el uzatamaz.

Rengini ÅŸehitlerimizin kanından alan ve ÅŸafaklarda bir alev gibi dalgalanan bayrağımız milletimin yıldızı ve bağımsızlık sembolüdür. Gökteki yıldıza el sürülemediÄŸi gibi, milletimizin yıldızı olan bayrağıma da düşmanlar dokunamaz. O Türk Milleti’nindir ve daima öyle kalacaktır.

Çatma, kurban olayım, çehreni nazlı hilal,

Kahraman ırkıma bir gül!.. Ne bu şiddet, bu celal?

Sana olmaz, dökülen kanlarımız sonra helal.

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklali.

Bu dörtlükte şair bayrağımıza sesleniyor:

‘’UÄŸruna canımı vereyim, ne olur kaÅŸlarını çatma ey hilal kaÅŸlı güzel bayrağım. Neden bize dargın ve azarlar gibi bakıyorsun? Seni, o nazlı nazlı dalgalandığın göklerimizden indirmelerine izin vereceÄŸimizi mi sandın? Kahraman milletim hür yaÅŸamak ve seni hür yaÅŸatmak için çok kan döktü, ÅŸu anda da dökmektedir. Sen bize kaÅŸ çatarak, uÄŸrunda yapılan bu fedakarlıkları hiçe sayarsan, dökülen kanlarımız sana helal olmaz. DoÄŸruluk ve adalet için çalışan, Allah’a inanarak ona kulluk eden. İstiklal uÄŸruna canını veren milletimin hakkı bağımsızlıktır, hürriyettir.’’

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

Mehmet Âkif bu kıtada hürriyet kavramını iÅŸliyor. ‘’Ben’’ kelimesi ile Türk Milleti’ni kastediyor ve:

‘’Ben, yaratıldığı günden beri hür yaÅŸamış bir milletim, bundan sonra da hür olarak yaÅŸayacağım. Beni esir edeceÄŸini düşünenler ancak aklını kaçırmış olanlardır. Onların bu çılgınca düşüncelerine ÅŸaÅŸarım. Çünkü ben,Åžimdiye kadar hiç esir olmadım. Hürriyeti elimden almak isteyen olursa kükremiÅŸ bir sel gibi coÅŸar, önüme çıkan engelleri çiÄŸner geçerim. Bu uÄŸurda daÄŸları parçalar, uçsuz bucaksız denizlere bire sığmam, yine taÅŸarım.’’

Garb’ı afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

‘’Medeniyyet!’’ dediÄŸin tek diÅŸi kalmış canavar!

Bu kıtada Mehmet Âkif sömürgeci, saldırgan batıya çatmakta, medeniyet adı altındaki saldırgan tutumunu kınamaktadır:

‘’Bat ordularının en modern silahlarla, tank ve toplarla,tıpkı çelikten bir duvar gibi üzerimize yürümesi bizim için önemli deÄŸildir.Türk Milleti’nin öyle bir iman gücü, ÅŸehitlik inancı vardır ki, o imanlı göğüslerin her biri bir kale gibidir. Bu imanlı göğüsler karşısında en modern silahlar etkisiz kalır, hepsi yok olur, parçalanır.

Onların homurtuları, ulumaları da seni korkutmasın. Medeniyet maskesi takarak etrafa saldıran, zayıfları ezen ve sömüren bir canavar, bizim imanlı göğsümüze en ufak bir korku veremez. Zaten ‘’Medeniyet’’ adı altında yapılan bu vahÅŸiliklerden sonra onun gerçek canavar yüzü ortaya çıkmıştır. O canavarın tek diÅŸi kalmıştır, bize asla zarar veremez.’’

Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

DoÄŸacaktır sana va’dettiÄŸi günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne, onun kahraman askerlerine ümit ve kararlılık aşılıyor ve:

‘’ArkadaÅŸ! Alçakların yurduma girmesine kesinlikle izin verme! Yurduna saldıran düşmana gövdeni siper et! Onlarla ölünceye kadar savaÅŸ! Onların utanmazca saldırılarına karşı dur! Cenab-ı Hak mutlaka sana yardım edecektir. Çünkü Allah, sabreden ve korkmadan, Hak yolunda savaÅŸan mü’minlere zafer vereceÄŸini Kuran-ı Kerim’de va’d etmiÅŸtir. Allah’ın bu yardımı belki yarın, belki yarından da kısa zamanda ortaya çıkacaktır ve düşman periÅŸan edilecektir.’’

Bastığın yerleri ‘’toprak!’’ diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı.

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

6.kıtada kutsal vatan ve vatan toprağı ele alınmakta, Mehmet Âkif gençlere, üzerinde yaşadıkları toprakların değerini ve özelliğini iyi bilmeleri gerektiğini anlatmaktadır:

‘’Bastığın yerleri (toprak) deyip geçme! GeçmiÅŸini iyi öğren! Çünkü bu vatan toprakları, uÄŸruna ÅŸehit düşenlerin kefensiz olarak gömüldükleri, her karışında bir ÅŸehit kanı olan kutsal topraklardır. Sen ki; dini, vatanı uÄŸruna canını vererek, Allah katında makamların en yücesi olan ÅŸehit’lik mertebesine ulaÅŸmış bir babanın oÄŸlusun. Vatanına gereken deÄŸeri vermez, onu atalarının koruduÄŸu gibi korumazsan, ataların incinir, üzülür. Bu cennet vatanı her ne pahasına olursa olsun korumalı, dünyaları da alsan bu yurdun bir karış toprağını bile vermemelisin.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

Canı, c:-):-):-):-):-), bütün varımı alsın da Huda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

İstiklal Marşı’nın 7.kıtasında Mehmet Âkif vatan sevgisini, vatan toprağının özelliÄŸini ve Türk Vatanı’nın yüceliÄŸini, şöyle anlatmaktadır:

‘’Bu cennet vatan uÄŸruna canını vermeyecek olan kim var? İşte herkes vatanı uÄŸruna canını vermek için hazır bekliyor. Åžimdiye kadar bu uÄŸurda o kadar çok yiÄŸit canını verdi ki: bir karış toprakta bir ÅŸehit yatmaktadır. Toprağı sıksan, ÅŸehitlerin kanı fışkıracak kadar çok ÅŸehit verilmiÅŸtir. Allah canımı, canım kadar sevdiÄŸim ÅŸeyleri, bütün varımı, yoÄŸumu alsın; yeter ki beni bu vatanımdan ayrı ve uzak bırakmasın.’’

Ruhumun senden, ilahi ÅŸudur ancak emeli:

DeÄŸmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;

Bu ezanlar__ki ÅŸahadetleri dinin temeli__

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

8.kıtada Mehmet Âkif, din ve vatan uğruna şehit olanların ruhlarına tercüman olmakta, onların:

‘’Yüce Allah’ım! Ruhumun senden dileÄŸi ÅŸudur: UÄŸruna canımızı verdiÄŸimiz yurdumuza düşmanlar girmesin, camilerime yabancılar el sürmesin! Bu mabetlerde okunan ezanlardaki ÅŸahadetler ki:

‘’EÅŸhedü enla ilahe illallah,

EÅŸhedü enne Muhammeden resulullah’’

Kelimeleri Türk Milleti’nin müslümanlığının ve bağımsızlığının ilk ÅŸartı ve temelidir. Hürriyet sembolü olan bu ezanlar yurdumun her köşesinde okunsun. Milletim kıyamete kadar hür yaÅŸasın.’’

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım;

Her cerihamda, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruh-i mücerred gibi terden na-şım!

O zaman yükselerek ArÅŸ’a deÄŸer, belki başım.

‘’O zaman (camilere düşman ayağının basmadığı, ezan seslerinin yurdun her köşesinde duyulduÄŸu zaman) yeryüzünde bir mezar taşım varsa, sevinç ve mutluluktan mezar taşım bile çoÅŸkunlukla secdeye kapanacaktır.

Milletimin hür olduÄŸunu görmenin ve ÅŸehitlik makamına ermenin kıvancı ile sevinç göz yaÅŸlarım, savaÅŸta aldığım yaralardan boÅŸanır. Cesedim, cisimsiz bir ruh gibi göklere çıkar ve o kadar yükselir ki, belki göğün en yüksek katı olan ArÅŸ’a (Allah’ın yüce katına) ulaşır.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

Edebiyyen sana yok, ırkıma yaok izmihlal.

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, Milletimin istiklal.

Büyük vatan ÅŸairi Mehmet Âkif İstiklal Marşı’nın son kıtasında tekrar ÅŸanlı bayraÄŸamıza hitap etmekte ve:

‘’Åžanlı bayrağım! Sen de artık ÅŸafaklar gibi al renginle, göklerimde hür ve mesut olarak dalgalan. Sabah ÅŸafağının ardından görülen aydınlık gibi, Türk Milleti de bu sıkıntılı ve karanlık günlerden sonra aydınlığa kavuÅŸacaktır. UÄŸruna dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun.

Artık Türk Milleti’nin yok olması, dağılması diye bir ÅŸey abediyyen söz konusu olamaz. Çünkü; daima hür yaÅŸamış olan, daima tek olan Allah’a inanan ve ona kulluk eden, daima vatanı uÄŸruna çalışan ve çarpışan milletimin hürriyet ve istiklal her zaman hakkıdır.’’

Fecri Ati Edebiyati

06 Kasım 2007

FECRİ ATİ EDEBİYATI

24 Temmuz 1908′de ilan edilen II. MeÅŸrutiyet’ten sonra ülkede canlı ve hareketli bir edebiyat hayatı baÅŸlamıştır. Edebiyatta ki bu canlılık aslında ülkede II.MeÅŸrutiyet’in getirdiÄŸi özgürlük ortamı içinde her türlü fikrin serbestçe tartışılabilir hale gelmiÅŸ olmasındandır.II.MeÅŸrutiyet’in ilanından sonraki devirde edebiyatımız biraz da Abdülhamid’in baskılı rejiminden kurtularak imparatorluÄŸu çepeçevre saran siyasi olayların içine girmiÅŸtir.

Bu yılların edebiyat ortamında edebiyata hevesli İstanbul gençlerinden bir grup 1909 da Fecri Ati adında bir topluluk kurarlar. Ülküleri Servet-i Fünun topluluğuna benzeyen fakat onlardan daha ileri bir edebiyat topluluğu meydana getirmektir. Bunlarda tıpkı Edebiyatı Cedideciler gibi Servet-i Fünun dergisini kendi eser ve görüşlerini yazacak bir organ saymışlar,edebiyatta yapmak istediklerini de bir bildiri ile açıklamışlardır.

Bu bildiride yeni görüşün hangi prensiplere sahip olduÄŸu ve çizilmiÅŸ bir hedefe benzer hususlar yoktur. Edebi bir görüşün belirtilmesinden çok,genç edebiyatçıların birlikte hareket edecekleri ve topluca çalışıp yazacakları açıklanmıştır.Önemli bir prensip ortaya koyamayan ve Servet-i Fünuncular kadar etkili bir ekol olamayan Fecri Ati topluluÄŸunun daha sonraları ortaya çıkan gaye ve prensibi şöyle özetlenebilir. “Sanat,ÅŸahsi ve muhteremdir.”

Ne var ki topluluÄŸun üyelerinin hem yaÅŸ olarak çok genç olmaları,hem kültür yönünden oldukça zayıf bulunmaları,hem de edebiyatımızda yeni bir çığır açacak önemli prensipler ortaya koyamamış bulunmaları yüzünden Milli Edebiyat Hareketi’ni savunanlarca çok kolay bertaraf edilmiÅŸlerdir.Zaten Fecri Ati topluluÄŸu varlıklarını gösterebilmek için sık sık kendilerinden öncekileri hırpalayan eleÅŸtiriler kaleme almaktan, Edebiyatı Cedideciler’in dil anlayışlarını sürdürüp bazı batı örnekleri teklifinden baÅŸka önemli bir rol oynayamamışlardır.

Ali Cenap Yöntem’in o zaman Selanik’te topluluÄŸun muhabir azası olmasına raÄŸmen, onların fikirlerini de eleÅŸtirmesi belli bir edebi görüş birliÄŸinin Kurulmamış olduÄŸunu gösterir.Bu yüzden Fecri Aticiler daha fazla dayanamayıp iki yıl sonra Balkan Savaşı içinde dağılmışlardır.

Fecri Ati topluluÄŸunun yazarları ÅŸunlardır: Celal Sahir,Ahmet HaÅŸim,Emin Bülent,Mehmet Fuat,Tahsin Nahit,Mehmet Behçet,Faik Ali,Refik Halit,Yakup Kadri,Hamdullah Suphi,Fazıl Ahmet,Åžahabettin Süleyman…

Sonuç olarak bu topluluktan edebiyat tarihimize önemli bir ekol değil,bir kaç tane isim kalmıştır.Yakup Kadri,Refik Halit,Ahmet Haşim ve Fuat Köprülü.Bunlardan Ahmet Haşim dışında diğerleri Milli Edebiyat akımının önemli ölçüde etkisi altında kalarak,yazı hayatına devam etmişlerdir. Bilhassa Fuat Köprülü,daha sonraları yaptığı ilmi araştırmalarla Milli Edebiyat hareketinin aydınlanıp yayılmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Fecri Ati Edebiyatının Genel Özellikleri:

•Örnek olarak Fransız edebiyatını aldılar.

•Eserlerinde aÅŸk ve tabiat konusunu iÅŸler.

•Duygulu ve romantik bir aÅŸkı dile getirdiler.

•Gerçekten uzak tabiat tasvirleri yaptılar.

•Fransız sembolistlerinden etkilendiler.

•Åžiirlerinde aruz veznini kullandılar.

•Serbest müstezatı geliÅŸtirerek kullanmaya devam ettiler.

•Ağır bir dil kullandılar.dil Arapça,Farsça kelime ve tamlamalarla yüklüdür.

•Herhangi bir yenilik getirememiÅŸlerdir.Serveti Fünun edebiyatının devamından öteye gidememiÅŸlerdir.

•Fecr-i Ati topluluu:Refik Halit Karay ,Ali Canip Yöntem ,Yakup Kadri KaraosmanoÄŸlu, Ahmet HaÅŸim, Celal Sahir gibi sanatçılardan oluÅŸur.

Halk Edebiyati

06 Kasım 2007

HALK EDEBİYATI

________________________________________

HECE ÖLÇÜSÜ

ÂŞIK EDEBİYATI

DESTAN

HİKAYE

KAHRAMANLIK ŞİİRLERİ

KOÅžMA

TÜRKÜ

TEKERLEME

MANİ

NİNNİ

İLAHİ

SEMAİ

VARSAÄžI

NEFES

ŞATHİYE

GÜZELLEME

KALENDERİ

KOÇAKLAMA

________________________________________

TANIM

• Yazı dili olmayan toplumlarda sözle aktarılan kültür birikimi halk edebiyatını oluÅŸturur. Bütün toplumlar belli dönemlerde bu tür ürünler vermiÅŸtir. Halk edebiyatı geliÅŸmiÅŸ toplumlarda da yazılı edebiyatla birlikte varlığını sürdürür. Halk edebiyatının baÅŸlıca biçimleri halk ÅŸarkısı, halk türküsü, halk öyküsü, söylenceler, atasözü, bilmeceler ve büyülerdir.

TÜRK HALK EDEBİYATI

• Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra, halk arasında İslam öncesi Türk edebiyatı geleneÄŸinin sürdürülmesiyle geliÅŸen edebiyat türüdür. Türklerin İslam öncesi toplumsal yaÅŸamlarında yönetenler ve yönetilenler arasında anlayış, düşünce ve ideal bakımından büyük farklılıklar yoktu. Ozanların sazla çalarak söyledikleri aÅŸk ve doÄŸa ÅŸiirleri, destan ve sagular bütün Türklerin duygularına sesleniyordu.

İslamiyet’in kabulünden sonra bu birlik bozuldu. Kentlerde kurulan medreselerde yetiÅŸenler kendilerini halktan ayrı tutmaya baÅŸladılar. Ayrıca yönetim, siyaset ve askerlik alanındaki etkinlikleri nedeniyle bazen devlet ve saray korumasında olan bir sınıf ortaya çıktı.

Divan Edebiyatı bu kesimden insanların duygu, düşünce ve zevklerini yansıtırken, Halk Edebiyatı bunların dışındaki kitlelerin beÄŸeni, düşünce ve ideallerini yansıtma aracı oldu. Ama gerçek anlamda halk edebiyatı kavramı ancak 2’nci MeÅŸrutiyet’ten sonra yerleÅŸti ve halk geleneklerinin ürünleri olan yapıtlar bu dönemden sonra "Halk Edebiyatı" olarak adlandırılmaya baÅŸlandı.

Bu yapıtlar, genellikle öğrenim görmemiÅŸ köylüler, kasabalılar ya da kentliler ile yeniçeri ve tekke çevreleri gibi yine halktan kopmamış zümreler arasında, zaman içinde dinin, tasavvufun, tarikatların ve Divan Edebiyatı’nın etkisiyle deÄŸiÅŸikliklere uÄŸramış eserlerdir.

İslamiyet’in kabulünden sonra anonim halk edebiyatının temel ürünleri sayılan atasözü, destan, masal, bilmece, mani, türkü, ağıt, mesnevi gibi türlerde büyük geliÅŸme görüldü. Türk Halk Edebiyatı’nın ilk gerçek örnekleri Karahanlılar döneminde ortaya çıktı.

KaÅŸgarlı Mahmud’un "Divanü Lügati’t Türk" adlı eserindeki manzum örnekler Türk halk ÅŸiirinin temel biçimi olan dörtlüklerle söylenmiÅŸ ve genellikle yedili, sekizli ve on ikili hece ölçüleriyle düzenlenmiÅŸti. Bu eserde atasözleri de bulunuyordu. Yine Karahanlılar döneminde oluÅŸmuÅŸ "Satuk BuÄŸra Halk Destanı" ve 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doÄŸduÄŸu sanılan eski Türk destanlarından motifler taşıyan Manas Destanı da bu dönem halk edebiyatının önemli eserleri arasındadır.

HECE

• Türk Halk Edebiyatı nazımda hece ölçüsüne (veznine) dayanır. Bu nedenle hece ölçüsünün tanımlanması gerekir. Hece, tek bir sesli hafrten ya da bu sesli harfin başına ya da sonuna gelen bir ya da birden çok sessiz harften oluÅŸan ses öbeÄŸidir. ÖrneÄŸin, o, ot, bir, git, kırk gibi. Kapalı ya da engelli denilen heceler sessiz harfle, açık ya da engelsiz heceler sesli harfle biter.

HECE ÖLÇÜSÜ (VEZNİ)

• Åžiirde mısralardaki hece sayısının eÅŸit olmasına dayanan ölçüdür. Türkçe’nin yapısına uygun bir ölçüdür. Hecelerin sayısı parmakla sayıldığı için "parmak ölçüsü" adıyla da bilinir. Türkçe’de heceler uzunluk kısalık bakımından hemen hemen aynı deÄŸerdedir. Bu yapısal özellik ÅŸiirde hece ölçüsünün kolayca kullanılmasına imkan verir. İlk yazılı Türk edebiyatının ürünleri olarak bilinen Göktürk Yazıtları’nda ÅŸiir bulunmamasına raÄŸmen ÅŸiirsel özellikler taşıyan ve hece ölçüsüne uyan bölümler vardır. KaÅŸgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t Türk eserindeki ÅŸiirler de hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra divan edebiyatı ve aruz ölçüsünün yaygınlaÅŸması hece ölçüsünün yalnızca tekke ve aşık edebiyatına özgü bir ölçü olmasına yol açtı.

Hece ölçüsünde kalıbı dizelerdeki hecelerin sayısı belirler. Her dizesinde 11 hece bulunan bir ÅŸiirin kalıbı "11’li hece ölçüsü" olarak gösterilir. Bir hecenin belli bölümlere ayrılmasına "durgulanma", bu bölümlerin okuma sırasında hafifçe durularak vurgulanan yerlerine de "durak" denir. Kalıplar 2’liden baÅŸlayarak 20’lilere kadar çıkar. Az heceli, yani 2’liden 6’lıya kadar kalıplar tekerleme, atasözü, bilmece gibi ürünlerin ÅŸiirsel parçalarında uyum öğesi olarak yer alır. Bu tür kısa kalıpların durakları dizenin sonundadır.

Hece ölçüsünde durağın önemi büyüktür. Bir kalıp en az 2, en çok 5 duraklı olabilir. Bir durakta bulunan hece sayısı ise 1 ile 10 arasında deÄŸiÅŸir. Hece kalıpları duraklar ve duraklardaki hece sayıları bakımından bölümlenir. Bu kalıplar içinde en çok kullanılanlar 7’li, 8’li, 11’li ve 14’lü olanlardır. 7’li ölçü daha çok mani türünde kullanılmıştır. 8’li kalıp semai, varsağı, destan ve türkülerin ölçüsüdür. 11’li ölçü ise baÅŸta koÅŸma ve destan olmak üzere aşık ve tekke debiyatı ÅŸiirlerinde kullanılmıştır. 14’lü hece ölçüsüne ise daha çok tekke ÅŸiiri ve çaÄŸdaÅŸ Türk ÅŸiirinde rastlanır.

Tasavvuf ya da tekke edebiyatı

• Halk edebiyatının "tasavvufi halk edebiyatı" ya da "tekke edebiyatı" denilen türü 12’nci yüzyılda Ahmed Yesevi ile baÅŸladı. Ama Anadolu’nun bu alandaki ilk ve en büyük ÅŸairi Yunus Emre’dir. Anadolu’da 19′uncu yüzyıla deÄŸin çeÅŸitli tarikatlarla geliÅŸen bu edebiyat geleneÄŸinin sürmesinde en önemli rolü Alevi-BektaÅŸi ve Melami-Hamzavi ÅŸairler oynadı.

Tekke edebiyatı şairleri, yalın bir dille, hece ölçüsüyle ya da aruzun heceye yakın yalın kalıplarıyla şiirler yazdılar. Tekke şiirinin genel adı, özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik isimlerle anılan ilahilerdi. Nazım birimi dörtlüktü. Ama gazel biçimde yazılmış ilahiler de vardır. Bu edebiyatın düzyazı biçimini ise evliya menkıbeleri, efsaneler, masallar, fıkralar ve tarikat büyüklerinin yaşamlarını konu alan yapıtlar oluşturur.

Âşık edebiyatı

• Halk edebiyatının aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluÅŸan ve 16’ncı yüzyılın baÅŸlarında ortaya çıkan "aşık edebiyatı" türünde ise söz ve müzik birbirini tamamlayan iki unsurdur. Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıklar, bir yandan eski destan geleneÄŸini yaÅŸatırken, bir yandan da doÄŸaçlama aÅŸk ÅŸiirleri söyler, baÅŸka sanatçıların ürünlerini yayar, çeÅŸitli törenlerde bir eÄŸlence unsuru olarak yer alırlar. Aşık ÅŸiirinin nazım biçimi de dörtlük olmakla birlikte dize sayısı çoÄŸalıp azalabilir.

Bu edebiyatın başlıca türleri destan, güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt ve muammadır. Genellikle yalın ve yapmacıksız bir dil kullanılan aşık şiirinde yinelemeler, boş tekerlemeler, ölçü ve uyak tutturmada kolaylık sağlayan yakıştırmalar bulunur.

Aşıklarımız

• Aşık edebiyatının en büyük ÅŸairleri 16 ve 17’nci yüzyılda yetiÅŸti. Bunlar arasında Aşık Ömer, Gevheri, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, ÅžahinoÄŸlu, Katip Ali, KaracaoÄŸlan, Üsküdari, Aşık Halil, Aşık Ali, Aşık Mehmed sayılabilir. 18’inci yüzyılın aşık ÅŸairleri arasında ise Kabasakal Mehmed, Levni, Kıymeti, Mecnuni ve Nuri sayılabilir. Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyrani, Tokatlı Nuri, Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Sümmani, Celali, Muhibbi, DadaloÄŸlu, BeyoÄŸlu, Seyyit Osman 19’uncu yüzyılan aşık ÅŸairleridir. 20′nci yüzyılda ise sönmeye yüz tutan aşık edebiyatı Mazlumi, Kahraman, İrÅŸadi, Mesleki, Talibi, Karamanlı Gufrani, Aşık Ali İzzet ve Aşık Veysel gibi ÅŸairlerle bir gelenek olarak varlığını sürdürdü.

Halk edebiyatında düzyazı

• Türk Halk Edebiyatı’nın düzyazı alanındaki öyküler, Türk, Arap ve İran-Hint kaynaklı olmak üzere 3 grupta toplanır. Türk kaynaklı öyküler arasında Dede Korkut, KöroÄŸlu, DaniÅŸmendname gibi serüven-kahramanlık öyküleri, Kerem ile Aslı, Aşık Garip, KaracaoÄŸlan ile İsmigan Sultan, Emrah ile Selvihan gibi aşıkların yaÅŸam öyküleri çevresinde geliÅŸen öyküler yer alır. DoÄŸu Anadolu’da kaside adı verilen küçük öyküler, Güney Anadolu’da bozlaklar, meddah öyküleri ve Nasreddin Hoca fıkraları da halk edebiyatının düz yazı örneklerindendir. Yusuf ü Züleyha, Ebu Müslim, Battalname, Leyla ile Mecnun da Arap kaynaklı öykülerin en yaygın olanları ve bilinenleridir. Hint-İran kaynaklı öykülerin en ünlüleri arasında Ferhat ili Åžirin ve Kelile ve Dimne sayılır.

TÜRLER

Düzyazı türleri

Destan

• Kahramanlarının olaÄŸanüstü eylemlerini coÅŸkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluÅŸan manzum yapıtlardır. Destanlar ve destansı öyküler ilkçaÄŸlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuÅŸaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir. Halk edebiyatında Yaradılış Destanı, Karahanlılar döneminde oluÅŸmuÅŸ "Satuk BuÄŸra Halk Destanı", 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doÄŸduÄŸu sanılan Manas Destanı, OÄŸuz Kaan Destanı, Dede Korkut Kitabı, Cengiz Han Destanı, Timur Destanı, DaniÅŸmend Gazi Destanı ve Battal Gazi gibi destanlar günümüzde bile bilinirler.

Kahramanlık öyküleri

• Soylu savaşçıların ve hükümdarların kahramanlıklarını dramatik bir üslupla iÅŸleyen öykülerdir. Konuları, bakış açıları ve üsluplarıyla kahramanlı ÅŸiirinin düzyazıdaki karşılığıdır. Sözlü ve yazılı olabilirler. Anlatılmak üzere üretilmiÅŸlerdir. Bu tür öykülerde sözlü gelenekteki birçok kalıp kullanılır. Türk Edebiyatı’nda bu tür öykülere sık rastlanır. Sözlü gelenekteki destanların yanı sıra Hazreti Muhammed’in zaferleri, Hazreti Ali’nin devlerle çarpışması ve inanılmaz kahramanlıkları konu alan halk öyküleri vardır.

Masal

• Hayal ürünü olan, bilinmeyen bir zamanda geçen, anlatılanlara inandırmak iddiası bulunmayan anlatım türüdür. Dinleyicinin dikkatini masalda toplayabilmek için masalın başında, sonunda ve bazen uygun görülen yerlerde masal tekerlemeleri söylenmektedir.

Hikaye

• Kaynağını gerçek yaÅŸamdan alan, anlatıya sazın-ezginin eÅŸlik ettiÄŸi, ses ve mimiklerin kullanıldığı uzun soluklu anlatım türüdür. Boyutları açısından ikiye ayrılırlar: 1. Efsaneden, masaldan ya da gerçek yaÅŸamdan alınmış, bir tek olay çevresinde geçen yapısı basit, kısa hikâyelerdir. Türküleriyle birlikte en çok iki saatlik anlatma süresi vardır. 2. Daha çok kalabalık kiÅŸileri, birbiri ardından gelen beklenmedik durumları ve bunun sonucu olarak da az çok çapraşıklaÅŸan olayları birbirine ekleyerek anlatıya uzun bir süre saÄŸlayan hikâyeler. Bu hikâyeler 1-7 gece devam edebilir.

Evliya menkıbesi

• Bu türün geniÅŸ açıklaması için www.edebiyatturk.net "divan edebiyatı" bölümüne baÅŸvurabilirsiniz.

Halk öyküsü

• Geleneksel bir içeriÄŸi olan, kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Söylencelerle halk öyküleri arasında kesin bir ayırım yoktur. Kimi öyküler söylence olarak geliÅŸmiÅŸ, aktarılmıştır. ÇeÅŸitli öykü türlerinde belli motifler, örneÄŸin hayvanlar, sınamalar, belli kalıp olaylar yer alır. Halk öykülerinin baÅŸlıca türleri masallar, efsaneler, dini kiÅŸilerle ilgili anlatılanlar, hayvan öyküleri, kahramanlık öyküleri ve fıkralardır.

Fıkra

• YaÅŸamsal olaylardan hareketle anlatılan, anlatılanlardan bir sonuç çıkarma amacında olan, nükte, hiciv, mizah unsuru barındıran kısa sözlü ürünlerdir.

Atasözü

• Atalarımızdan günümüze kadar ulaÅŸan, belirli bir yargı içeren, söyleyeni belli olmayan düz konuÅŸma içinde kullanılan sözlerdir.

Deyimler

• Asıl anlamlarından uzaklaÅŸarak yeni kavramlar meydana getiren kalıplaÅŸmış sözlerdir. İki veya daha çok kelimeden kurulu bir çeÅŸit dil ifadesi olan bu sözler, duygu ve düşüncelerimizi dikkati çekecek biçimde anlatan isim, sıfat, zarf, basit ve birleÅŸik fiil görünüşlü gramer unsurlarıdır.

NAZIM TÜRLERİ

Kahramanlık şiirleri

• Yine soylu savaşçılarla, hükümdarların kahramanlıklarını ağırbaÅŸlı, yüce, dramatik bir üslupla, belirli biçimsel kurallara baÄŸlı kalarak anlatan ÅŸiirlerdir. Genellikle tek tip çalgı eÅŸliÄŸinde okunur ya da hal ÅŸarkısı olarak söylenirler. Halk ozanlarının yapıtları aracılığıyla kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa nakledilirler. Halk edebiyatında yiÄŸitlik, yurt sevgisi gibi konuları ya da tarihsel olayları coÅŸkulu bir anlatımla iÅŸleyen kahramanlık ÅŸiirleri vardır. Åžiir, destan ve koçaklama türünde yazılmışlardır.

Halk şarkısı

• En eski halk edebiyatı biçimlerinden biridir. Sözlü gelenek içinde yaÅŸayan, daha çok duyarak, yani kulaktan öğrenilen ve alilerle sınırlı toplumsal gruplar içinde yayılan ÅŸarkılardır. En belirgin özelliÄŸi, günlük yaÅŸamdaki etkinliklerle yakın iliÅŸkili olmasıdır. Köylerde bu tür etkinlikler ekin, hasat, harman, iplik eÄŸirme, dokuma, bebek uyutma, içki, oyun oynama gibi etkinliklerdir. Halk ÅŸarkılarının haber ve dedikodu iletmek, yerel tarihle, aile kütüklerini belgelemek, bir topluluÄŸun bilgi ve edebiyat birikimini korumak, sürdürmek gibi iÅŸlevleri de vardır.

KoÅŸma

• Halk edebiyatımızda doÄŸa, aÅŸk, ölüm, ayrılık, yiÄŸitlik, toplumsal olaylar gibi konuların iÅŸlendiÄŸi en sık kullanılan ÅŸiir türü. Dörder dizelik bendlerden oluÅŸur. Bend sayısı genellikle 3, 5 arasındadır. Hece ölçüsünün 6+5 veya 4+4+3 duraklı 11’li kalıbıyla yazılır. Åžair koÅŸmanın son bendinde ismini ya da mahlasını söyler. KoÅŸmalar dile gitirilen duygular ve söyleniÅŸlerine göre koçaklama, güzelleme, taÅŸlama, ağıt gibi isimler alır. Karşılıklı konuÅŸma ÅŸeklinde yani "dedim" "dedi" diye baÅŸlayan dizelerle de söylenebilir. Bu tür koÅŸmalara "mürâcaa" ismi verilir. Bütün kafiyeleri cinaslı olan koÅŸmalara "tecnis" denir.

ÖRNEK KOŞMA: Karacaoğlan

ÖRNEK MÜRÂCAA KOŞMA: Kul Nesimi

ÖRNEK TECNİS KOŞMA:

Derd-i dilim arttı yârimin derdim

Seksende doksanda yüzde seyr eyle

Gonca güllerini yârimin derdim

Gerdanda dudakta yüzde seyr eyle

Sel gelince yıkılırmış yar dedim

Al hançeri vur sineye yâr dedim

Yeter cevr ü cefa etme yâr dedim

Cism ü bedenimi yüz de seyr eyle

Çeşmîyâ bin gazel yazdım dîvâne

El bağladım yâre durdum dîvâne

Dedi var yıkıl git behey dîvâne

Aşkın deryasında yüz de seyr eyle

Çeşmi

Koşmalar ezgilerine göre ve yapılarına göre olmak üzere ikiye ayrılır.

Ezgilerine göre koşmalar: Özel bir zegiyle okunurlar ve hece sayısı dikkate alınmaz. Ankara koşması, Acem koşması, Kerem, ke:-):-):-) Kerem, Gevherî, Sümmâni koşması gibi.

Yapılarına göre koÅŸmalar: KoÅŸmalar yapılarına göre 7’ye ayrılır.

Düz koşma: Âşık edebiyatında en sık kullanılar tür. Adi koşma olarak da adlandırılır.

Yedekli koÅŸma: İki ÅŸekli vardır. İlki koÅŸma-mani halidir. KoÅŸma bendlerinin arasına aynı kafiyede bir bayati bendi ya da 7 heceli bend girer. İkincisi yedekli 5’li koÅŸma diye adlandırılır. 8’li hece ölçüsüyle yazılır. İlk bend 5, ikinci ve yedek sayılan bend 4 dizelidir.

ÖRNEK KOŞMA-MANİ: Zülalî

Musammat koşma: Divan edebiyatındaki musammat gazele benzer. İç kafiyeli koşmalardır. Her dizenin birinci ve ikinci kısımları kafiyelidir. 6+5 duraklı kalıpla yazılır.

ÖRNEK MUSAMMAT KOŞMA: Miratî

Ayaklı koşma: İlk bendin dize sonlarına, diğer bendlerin ise sadece son dizelerine ziyade eklenerek oluşturulur. Ziyadeler 5 hecelidir. Genellikle musammat koşma şeklinde yazıldıklarından musammat ayaklı koşma da denir.

ÖRNEK AYAKLI KOŞMA: Gedâyî

Zincirleme koşma: Bendlerinin dördüncü dizesinin kafiyesi bir sonraki bendin ilk dizesinin başında tekrarlanan koşmalardır. Genellikle destanlarda kullanılır.

ÖRNEK ZİNCİRLEME KOŞMA: Zülalî

Zincirleme ayaklı koşma: Zincirleme koşmalara ziyadeler eklenerek yazılır.

Koşma şarkı: Her bendinin dördüncü dizelere aynı olan kavuştaklı koşmalardır.

Türkü

• Türkiye’nin sözlü geleneÄŸinde, bir ezgi ile söylenen halk ÅŸiirinin her çeÅŸidini göstermek için en çok kullanılan ad "türkü"dür. Özel durumlarda ya da ezginin, sözlerin çeÅŸitlemesine göre ninni, ağıt, deyiÅŸ, hava adları da kullanılmaktadır. Türk halk edebiyatı nazım ÅŸekli ve türüdür. Ezgisi yönüyle diÄŸer halk ÅŸiiri türlerinden ayrılır. Türküler genellikle anonimdir. İsimleri bilinen saz ÅŸairlerinin söyledikleri de giderek halka mal olmuÅŸtur. İlk türkü söyleme "Türkü yakmak" diye anılır. Türkü adı Türk sözcüğüne Arapça "ı" eki eklenmesiyle ortaya çıkmıştır. "Türk’e özge" anlamına gelir.

Türkü, Türk halk ÅŸiirinin en eski türlerindendir. Bu kelime ilk defa XV. Yüzyılda DoÄŸu Türkleri tarafından kullanılmıştır. Hikmet DizdaroÄŸlu, Anadolu’da türkünün ilk örneÄŸini Öksüz Dede’nin verdiÄŸini belirtir. Türküler genellikle hece vezninin 7, 8 ve 11’li kalıplarıyla kıtalar halinde söylenir. Her kıta türkünün asıl sözlerinin bulunduÄŸu bend ile nakarattan meydana gelir. Nakarat her bendin sonunda tekrarlanır. Bu kısım baÄŸlama veya kavuÅŸtak diye de bilinir. Türküleri kesin ayrıma sokmak güçtür. Bir yörede yakılan türkü diÄŸer bir yöreye ÅŸekli ve söyleniÅŸ biçimi deÄŸiÅŸerek geçebilir. Türküler ezgilerine, konularına ve yapılarına göre ayrılır.

1. Ezgilerine Göre Türküler

a. Usulsüzler: Uzun havalardır. Divan, koşma, hoyrat gibi çeşitlere ayrılır.

b. Usullüler: Oyun havalarıdır. Bu türe Konya’da oturak, Urfa’da kırık denilir.

2. Konularına Göre Türküler:

Ninniler ve çocuk türküleri, tabiat üzerine türküler, aşk türküleri, kahramanlık türküleri, askerlik türküleri, tören türküleri, iş türküleri, eşkıya türküleri, acıklı olaylarla ilgili türküler, güldürücü türküler, karşılıklı söylenen türküler, oyun türküleri, ağıtlar.

3. Yapılarına Göre Türküler:

a. Mani kıt’alarından kurulu türküler: Birbirleriyle ilgili konularda söylenmiÅŸ manilerin sıralanarak ezgiyle okunmasından meydana gelir.

b. Dörtlüklerle kurulu türküler.

ÖRNEK:

HAVADA BULUT

Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölüm yok bu ne figandır

Adı Yemen’dir gülü çemendir

Giden gelmiyor acep nedendir

Burası MuÅŸ’tur yolu yokuÅŸtur

Giden gelmiyor acep nedendir

Kışlanın önünde redif sesi var

Bakın çantasına acep nesi var

Bir çift kundurayla bir de fesi var

Adı Yemen’dir gülü çimendir

Giden gelmiyor acep nedendir

Burası MuÅŸ’tur yolu yokuÅŸtur

Giden gelmiyor acep nedendir

HAM MEYVE

Çamlığı başında tüter bir tütün

Acı çekmeyenin yüreği bütün

Ziyamın atını pazara çekin

Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler

Uzun olur gemilerin direÄŸi

Yanık olur anaların yüreği

Ne sen gelin oldun ne ben güveyi

Onun için açık gider gözlerim

Ham meyveyi kopardılar dalından

Beni ayırdılar nazlı yârimden

Eğer yârim tutmaz ise elimden

Onun için açık gider gözlerim

Benim yârim yaylalarda oturur

Ak ellerin soğuk suya batırır

Demedim mi nazlı yârim ben sana

Çok muhabbet tez ayrılık getirir

TaÅŸlama

• Bir kimseyi yermek veya toplunun bozuk yönlerini iÄŸneleyici bir dille eleÅŸtirmek için yazılan ÅŸiir. Halk edebiyatı nazım türüdür.

ÖRNEK TAŞLAMA: Ruhsatî

Tekerleme

• Sözlüklerde "ağızda yuvarlanan söz, saçma sapan söz, eÅŸsesli kelimelerle kurulu konuÅŸma" anlamlarına gelen tekerleme masal, hikaye, bilmece, halk tiyatrosu gibi bazı edebi türler içinde veya bağımsız olarak söylenen ölçülü ve kafiyeli sözlerdir. Çokluk çocuk folklorunda hoşça vakit geçirmek, konuÅŸma kabiliyeti kazanmak, oyunlarda eÅŸ ve ebe seçmek için bu yola baÅŸvurulur. Masal tekerlemesi, oyun tekerlemesi gibi adlar alırlar. En çok çocuk oyunlarında, masalların baÅŸ, orta ve sonunda söylenirler. Yöreye göre deÄŸiÅŸik isimle de söylenirler. DoÄŸu Anadolu’da döşeme, Güney Anadolu’da sayışma denir. Karagöz ve ortaoyununda muhavere, çocuk oyununda ebe, çıkarmada ise sayışma diyebiliriz. Türk edebiyatında ilk tekerleme örneklerine XI. yüzyıldan itibaren rastlanır. Divanü Lügati’t Türk’te bazı tekerlemeler yer alır.

ÖRNEK TEKERLEME:

YaÄŸ yaÄŸ yaÄŸmur

Tarlada çamur

Teknere hamur

Ver Allahım ver

Sellice yaÄŸmur

Evvel zaman içinde

Kalbur zaman içinde

Deve tellal iken

Sinek berber iken

Ben annemin babamın beşiğini

Tıngır mıngır sallar iken

O yalan bu yalan

Fili yuttu bir yılan

Bu da mı yalan…

Tekerleme

• Âşık fasıllarında, saz ÅŸairlerinin yaptıkları ÅŸiir yarışmaları. Halk dilinde tekerleme, âşıklar arasında tekellüm olarak adlandırılır. Bu tür ÅŸiirler ya söylenmesi zor sözcüklerden meydana getirilir ya da darayak ÅŸeklindedir. Ayak daraldıkça kafiye bulmak zorlaşır. Âşıklardan biri fasal aralarında tekerlemeye baÅŸlar ve yeni bir ayak açar.

ÖRNEK TEKERLEME: Kâtibî

Mani

• BaÅŸta aÅŸk olmak üzere hemen her konuda yazılabilen bir halk edebiyatı nazım türü. ÇoÄŸunlukla 7 heceli dört dezilek bir bendden meydana gelir. Ama dizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalıplarla söylenmiÅŸ maniler de vardır. Birinci, ikinci dördüncü dizeler birbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye diziliÅŸi aaxa’dır. Aaaxa düzeninde maniler de var. İlk iki dize hazırlık dizeleridir. Son iki dize ile anlam baÄŸlantısı yoktur. Asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir. Bir çok mani çeÅŸidi vardır. En çok kullanılanlar düz ya da tam mani, ke:-):-):-) mani, cinaslı mani, yedekli mani, artık mani’dir.

Düz mani: Yedişer heceli dört dizeden oluşur. Kafiyeleri çokluk cinassızdır.

ÖRNEK MANİLER:

Akşamlar olmasaydı

Badeler dolmasaydı

Yâr koynuna girince

Hiç sabah olmasaydı

A benim bahtiyarım

Gönülde tahtı yârim

Yüzünde göz izi var

Sana kim baktı yârim

Anne demeye geldim

Kaymak yemeye geldim

Meramım kaymak değil

Yâri görmeye geldim

Bağlarında üzüm var

Mor şalvarda gözüm var

Kaçma yârim uzağa

Sana bir çift sözüm var

DaÄŸlarda gezer oldum

Okuyup yazar oldum

Ben bir güzel uğruna

Kuruyup gazel oldum

Hıçkırık tuttu beni

Tuttu kuruttu beni

Elin oÄŸlu deÄŸil mi

Gitti unuttu beni

Kahve Yemen’den gelir

Bülbül çimenden gelir

Ak topuk beyaz gerdan

Her gün hamamdan gelir

Ke:-):-):-) mani: Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu ke:-):-):-) dize sadece kafiyeyi hazırlar. Eğer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri "aman aman" ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara İstanbul manileri denir.

ÖRNEK KESİK MANİ:

Karaca

Aldım aşkın tüfeğin

Vurdum bir kaç karaca

Dünyada bir yâr sevdim

Kaşı gözü karaca

DaÄŸ bana

Bahçe sana bağ bana

Değme zincir kâr etmez

Zülfin teli bağ bana

Ayağı

Kuşlardan bir kuş gördüm

Var başında ayağı

Üstad manici isen

Aç maniden ayağı

Cinaslı mani: Ke:-):-):-) manilerde eğer kafiye cinaslı ise bunlara cinaslı mani denir.

Yedekli mani: Düz maninin sonuna aynı kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslı kafiye kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır. Yedekli maniye artık mani de denir.

ÖRNEK ARTIK MANİ:

Ağlarım çağlar gibi

Derdim var daÄŸlar gibi

Ciğerden yaralıyım

Gülerim çağlar gibi

Her gelen bir gül ister

Sahipsiz baÄŸlar gibi

Tası yok tası yok

Ne viran çeşme imiş

Su içecek tası yok

Yıkıldı viran gönlüm

Yapacak ustası yok

Şu vefasız dünyanın

Ucu var ortası yok

Deyiş: İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.

ÖRNEK DEYİŞ:

Adilem sen naçarsın

İnci mercan saçarsın

Dünya deniz olanda

Gönlüm nere kaçarsın

Ağam derim naçarım

İnci mercan saçarım

Dünya deniz olunca

Ben kuş olup kaçarım

Adilem sen naçarsın

La’l ü gevher saçarsın

Ben bir ÅŸahin olunca

Yavrum nere kaçarsın

Ağam derim naçarım

La’l ü gevher saçarım

Sen bir ÅŸahin olunca

Ben yerlere kaçarım

Adilem sen naçarsın

La’lü gevher saçarsın

Ben azrail olunca

Kuzum nere kaçarsın

Ağam derim naçarım

La’l ü gevher saçarım

Sen azrail olunca

Ben cennete kaçarım

Ninni

• ÇocuÄŸun uyumasının saÄŸlanması ya da aÄŸlamasının durması için, sade bir dille ve hece ölçüsüne göre ezgili olarak söylenen ürünler. Söyleyeni belli olmayan bu ürünler dörtlüklerden ve nakarat bölümlerinden oluÅŸur. Özel bir beste ile söylenir. Bu sözler annenin o andaki ruh durumunu yansıtır. Ninniler genellikle mani türünde bir dörtlükten meydana gelen bir çeÅŸit türküdür. Ninni, Divanü Lügati’t Türk de "balubalu" diye adlandırılır. Öteki Türk boylarında deÄŸiÅŸik isimler verilmiÅŸtir.

ÖRNEK NİNNİ:

Dandini dandini danalı bebek

Elleri kolları kınalı bebek

Benim oğlum nazlı bebek

Uyusun yavrum ninni

(Manisa yöresinden)

Çaya vardım çay susuz

Çadır kurdum yaylasız

Benim yavrum pek huysuz

Ninni yavrum ninni

(Denizli yöresinden)

Ağıt

• DoÄŸal afetler, ölüm, hastalık vb. çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili ürünlerdir. Ağıt söyleme iÅŸine ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir.

ÖRNEK AĞIT: Celali

İlahi

• Tanrıyı övmek, ona yakarmak için söylenilen dini ÅŸarkılara ilahi denir. Tekke edebiyatında ise din ve ahlakla ilgili ÅŸiirler ilahi adıyla tanımlanır. Hem koÅŸma, hem semai biçiminde ve hem hece hem de aruz ölçüsüyle yazılmış ÅŸiirlerdir. Hece ölçüsünde 7, 8 ve 11’li kalıplar tercih edilmiÅŸtir. İlahi yazarı halk ÅŸairleri içinde ilk akla gelen Yunus Emre’dir. Daha sonra EÅŸrefoÄŸlu Rumi, Niyazi-i Mısrai, Aziz Mahmut Hüdayi, Yunus Emre’nin etkisinde kalarak ilahiler yazmışlardır. BektaÅŸi ilahilerine "nefes", Alevi ilahilerine "nefes", "deme", "deyiÅŸ", Mevlevi ilahilerine "ayin", GülÅŸeni ilahilerine "tapuÄŸ", Halveti ilahilerine "durak", diÄŸer tarikatlar da ise cumhur veya ilahi adı verilir. Dörtlüklerle yazılanlarda kafiye düzeni koÅŸmaya, beyitlerle yazılanlarda kafiye düzeni gazele benzer.

Giriş bölümüne zemin, gelişme ve sonuç bölümüne miyan denir. Bu ikisinin arasında nakarat bölümleri bulunur. Müzik parçası olarak bakıldığında zemin-nakarat-meyan-nakarat sistemindeki bir kalıba uyarlar. Toplu halde seslendirilmek için bestelenmiş ilahiler "cumhur ilahi" diye bilinir. Solo ilahilerde de koronun söylediği parçaya "cumhur" adı verilir. İlahiler okundukları yer ve zamana göre cami ilahisi, tekke ilahisi, mektep ilahisi, ramazan ve muharrem ilahisi, Mekke ilahisi, Kadir Gecesi ilahisi gibi adlarla anılır.

ÖRNEK İLAHİ: Yunus Emre

Semai

• Halk ÅŸiirinde hecenin sekizli ölçüsü ile koÅŸma biçiminde düzenlenen ve özel bir ezgi ile söylenen ÅŸiirlerdir. Genellikle en az üç, en fazla beÅŸ dörtlükten oluÅŸurlar. ÇoÄŸunlukla doÄŸa, güzellik, ayrılık. kavuÅŸma gibi duygusal ve lirik temaları iÅŸlerler. Semainin hece ölçüsünün yanında aruz kullanılarak yazılanları da vardır.

ÖRNEK SEMAİ: Karacaoğlan

Varsağı

• Özel bir ezgiyle söylenen koÅŸmaya denir. Önce Güney Anadolu’da yaÅŸayan Varsak Türkleri tarafından söylendiÄŸi için bu adla anılır. Semâiye benzer. Hece ölçüsünün en çok sekizli kalıbıyla yazılır. 4+4 duraklı veya duraksız olur. Kafiye ÅŸeması şöyledir: Xaxa bbba ccca.

Semâiden ezgi yönüyle ayrılır. Varsağı yiğitçe bir havayla okunur. Çokluk içinde "bre", "hey", "hey gidi", gibi ünlümler yer alır. Bu ünlemlerin bulunmadığı varsağılar ezgisiyle fark edilir.

ÖRNEK VARSAĞI: Karacaoğlan

Selis

• Halk edebiyatında aruz ölçüsü kullanılarak yazılan ÅŸiirlerdir. Genellikle 19’uncu yüzyıl aşıkları tarafından kullanılan selisin en fazla yazılan tipi gazeldir. Hece ölçüsünün on beÅŸli kalıbına da uyan selislerin en belirgin özellikleri farklı bir ezgiye sahip olmalıdır.

Nefes

• Dini temellere baÄŸlı aşık edebiyatı nazım ÅŸekillerinden ilahilerin Alevi-BekteÅŸi aşıklarınca yazılanlarına denir. Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud, Alevi-BektaÅŸi ilkeleri, tarikat kurallarıyla ilgilidir. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koÅŸmaya benzer. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8, 11’li kalıpları ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır. Dörtlük sayısı 3-7 arasında deÄŸiÅŸir. Fazla da olabilir.

ÖRNEK NEFES:

Biz Urum Abdallarıyız

Maksadımız yârdır bizim

Geçtik ziynet kabâsından

Gencinemiz erdir bizim

Dâim kılarız biz zârı

Harceyleriz elden var,

Dost yoluna verdik seri

Mürkirimiz hârdır bizim

Aşk bülbülüyüz öteriz

Râh-i Hakka yüz tutarız

Mânâ gevherin satarız

Mürşidimiz vardır bizim

İstivâyı gözler gözüm

Seb’almesanidir yüzüm

Ene’l Hakk’ı söyler sözüm

Mi’râcımız dârdır bizim

Haber aldık mahkemâttan

Geçmeyiz zâttan sıfattan

Balım nihan söyler Haktan

İrşâdımız sırdır bizim

Balım Sultan

Ayin

• Mutasavvıflara has bazı hal ve hareketleri ifade etmek için ilk defa İranlılar tarafından kullanılan ayin, daha sonra Türk Tasavvuf Edebiyatı’na da geçmiÅŸ Mevleviler’in sema meclislerinde söyledikleri ilahilere verilen ad olmuÅŸtur.

TapuÄŸ

• GülÅŸeni adlı tarikata baÄŸlı ÅŸairlerin ayinler sırasında okudukları makamlı ÅŸiirlere tapuÄŸ adı verilir.

Cumhur

• Mevlevi ve BektaÅŸi dergahları dışındaki dergah ve tarikatlarda topluca okunan ilahilere verilen addır.

Hikmet

• Dini ve tasavvufi halk ÅŸiirinde ÅŸairin anlayış ve sezgilerine göre din konularını iÅŸleyen ÅŸiirlere hikmet denir.

Devriye

• Dini ve tasavvufi halk edebiyatında devir felsefesini savunan ve anlatan ÅŸirlerdir. Devriye, evrenin ve insanın tanrıdan çıkıp, tekrar tanrıya döndüğünü savunan felsefedir.

Åžathiye

• Dini ve tasavvufi halk ÅŸiirinde genel olarak mizahi manzumelere ÅŸathiye adı verilir. Åžathiyeler, mutasavvuf ÅŸairlerce söylenmiÅŸ ya da yazılmış, tasavvufi inançları dile getiren, anlaşılması yorumlanmasına baÄŸlı ÅŸiirlerdir. Tasavvufi konuları iÅŸleyenleri ÅŸathiyat-ı sûfiyâne adını alırlar. Åžathiyelerde Allah’ın celâl sıfatının deÄŸil, cemâl sıfatının ön plana çıkarıldığı görülür. Bu tür ÅŸiirlere genellikle BektaÅŸi-Alevi ÅŸairlerinde rastlanır. Allah ile alay eder gibi yazılmış ÅŸathiyeler küfür sayılmıştır.

ÖRNEK ŞATHİYE: Azmî

Tevhid

• Allah’ı, yaratılış ve kainatın aslı gibi unsurları bir arada yorumlayan manzumelere "tevhid" denir. ÇoÄŸunlukla Divan edebiyatı nazım türleri olan gazel, kaside ve mesnevi biçimlerinde kaleme alınmışlardır. Ve ölçüleri de çoÄŸunlukla aruzdur.

Nutuk

• Tekkelerde tarikat ulularının özellikle eÄŸitici mahiyette olmak üzere söyledikleri ÅŸiirlerdir.

Deme

• Alevi-BektaÅŸi tarikatından tasavvuf ÅŸiirlerinin tarikatlarını ve hareketleriyle ilgili temaları iÅŸleyen, sorunlarını konu edinen ÅŸiirlerine "deme" adı verilir. Genellikle 8’li hece ölçüsüyle yazılan demeler saz eÅŸliÄŸinde kendine özgü bir makamla söylenir.

Duvaz

• Yine Alevi ve BektaÅŸi ÅŸiirinde bir türdür. Düvaz imam, düvaze, imam da denilen duvazlar On İki İmam’ı öven nefeslerdir.

Güzelleme

• Âşık edebiyatında insan ve doÄŸa güzelliklerini iÅŸleyen koÅŸmalar. Genellikle aşık olunan kadın, kız, gelin, daÄŸ aÄŸaç, hayvan, çiçek gibi unsurlar iÅŸlenir.

ÖRNEK GÜZELLEME: Ruhsatî

Hoyrat ya da Horyat

• Dört dizelik serbest tarzda halk edebiyatı nazım türü. Söz ve ezgisinde yiÄŸitlik havası hakimdir. Irak’ta Türkler’in yoÄŸun olduÄŸu Kerkük ve Erbil ile Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Kars yörelerimizde yaygındır. Basit üsluplu, derin anlamlı, uyumlu, cinaslı sözcüklerden kuruludur. Genellikle 7 hecelidir. Benzer dizelerin başına veya sonuna konulan ve miyan denilen ek sözcüklerle vezin bozulabilir. İlk dize bir anlam ifade eden ve diÄŸer dizelere ayak veren cinaslı bir sözcüktür. Hoyran söyleyenlere hoyrat çağıran ya da sazlıyan (yas törenlerinde ağıt yakan anlamında) denir. Anadolu’da hoyratların bir bölümüne ayaklı mani, ke:-):-):-) mani adı da verilir.

ÖRNEK HOYRAT:

Dolandı gün

Döndü gün dolandı gün

Men sene daldalandım

Sene de dolandı gün

Güle naz

Bilbil eyler güle naz

Girdim dost bağçasına

Ağlayan çok gülen az

Yüz aya değer

Hüsniv yüz aya değer

Ay var bir güne değmez

Gün var yüz aya değer

Düşte gör

Hayalde gör

Hayalde gör düşte gör

Düşenin dosti olmaz

İnanmazsan düşte gör

Kalenderî

• Halk ÅŸairleri tarafından aruzun mef’ûlü mefâ’îlü kalıbıyla gazel, murabba, muhammes, müseddes biçiminde söylenen ÅŸiire denir. Özel bir ezgiyle okunur. Ezgisi bakımından düz kalenderî, Acem kalenderisi, Emrah kalenderisi gibi çeÅŸitlere ayrılır. Kafiye düzeni divan ve semaî ile aynıdır. Bu tür ÅŸiirler 3+4+3+4 veya 7+7 ÅŸeklinde ondört heeceli iken, sonradan yerine aruz vezninin geçtiÄŸini ileri sürenler vardır.

ÖRNEK KALENDERÎ: Tokatlı Nurî

KavuÅŸtak

• Halk edebiyatında bentler arasında tekrarlanan dizelerdir. BaÄŸlama ve nakaratla aynı anlamdadır. Türkülerde sık kullanılır.

ÖRNEK KAVUŞTAK:

Keklikte gelek olmaz

Sen boyda melek olmaz

Gözünü sevdiğim yâr

Her yerde henek olmaz

Gel gel yanıma keklik

Kadan canıma keklik

Kınalı parmakların

Batır kanıma keklik

Tüyünü döker gelir

Ayağın seker gelir

Yâri arzulayan da

Dağları söker gelir

Gel gel yanıma keklik

Kadan canıma keklik

Kınalı parmakların

Batır kanıma keklik

Koçaklama

• Konusu savaÅŸ, yiÄŸitlik, kahramanlık olan halk edebiyatı ÅŸiirleri. ÇoÅŸkun ve yüksek tempolu söyleyiÅŸleri vardır. Halk edebiyatımızda bu türün en güzel örneklerini KöroÄŸlu ile DadaloÄŸlu vermiÅŸtir.

ÖRNEK KOÇAKLAMA: Köroğlu

Türkçe’nin Tarihi GeliÅŸimi Ve Devirleri

06 Kasım 2007

TÜRKÇE’NİN TARİHİ GELİŞİMİ VE DEVİRLERİ

TÜRK EDEBİYATI

Türkçe’nin ilk devresi hakkında açık ve kesin bir bilgi yoktur. İlk devrede Ana Türkçe ve daha sonraki devresinde İlk Türkçe adı verilmektedir. Bu devrelerden bugüne örnek kalmamıştır. Ana Türkçe farazî bir devredir. İlk Türkçe devresi, tarih sahnesinde görüldüğümüz zamana aittir. İlk Türkçe devresi; Büyük Hun İmparatorluÄŸu zamanındaki Türkçe’dir. Bu devreden elimize herhangi bir örnek geçmemiÅŸtir. Hun devrinde söylenmiÅŸ bâzı ÅŸiirleri Çince metinlerden öğrenmek mümkündür. Ve:-):-):-)alara dayanan devre; Eski Türkçe adı verilen devrededir. Bu devrede milâdın baÅŸlangıcından II. asra kadar devam etmiÅŸtir. (Eski

Türkçe denince ilmî araÅŸtırmalarda II. asır akla gelir.) Türkçe’nin tarihî geliÅŸmesi üç devreye ayrılmaktadır.

1- Eski Türkçe devresi : Başlangıçtan, II. asra kadar.

2- Orta Türkçe devresi : II. asır - 13. asır arası.

3- Yeni Türkçe devesi : 13. asır - 20. asır arası.

1. ESKİ TÜRKÇE DEVRESİ : Bu devrenin bilinen ilk metinleri 8. yüzyılda dikilmiş olan Orhun anıtlarıdır. Bu devre de içinde ikiye ayrılır.

a) Göktürkçe : Kendi yazımız olan Göktürk alfabesi kullanılmıştır. Bugüne kadar gelen en eski metindir. Göktürk yazısı ile yazılmış anıtlardır.

b) Uygurca : İslâmiyet’ten önceki bu Eski Türkçe devresinin Göktürk yazıtlarından sonraki yazılı ürünleri Uygur Türkçesi metinleridir.

Uygur Türkleri; Göktürklerin millî yazı dillerini bırakmış İranlılarla akraba olan bir kavim Soğdların yazısını ve Mani-Buda dinlerini kabul etmişlerdir. Eski Türkçe devresinin ikinci bölümünü teşkîl eden Uygur Türkçesi ile yazılmış eserler dinî mahiyettedir.

2. ORTA TÜRKÇE DEVRESİ : Bu devrede gerek Türk dilinde, gerek Türk kültüründe önemli deÄŸiÅŸmeler olmuÅŸtur. 10. asırda İslâmiyet resmen kabul edilmiÅŸ ve yazı olarak Arap harfleri alınmıştır. Bu devrede Karahanlı devletinin bulunması dolayısıyla Karahanlı Türkçesi de denmektedir. İslâmiyet’ten sonraki Türk edebiyatının ilk eseri Kutadgu Bilig’dir.

11. asırda yeni yazı dillerinin meydana gelem temayülü gösterdiÄŸi bir çaÄŸdır. Eski Türkçe devresindeki yazı dilinin ve bunun son safhası olan Uygur Türkçesi’nin bir devamı sayılmakla beraber zamanında Hakaniye Türkçesi diye adlandırılan Karahanlı Türkçesi, DoÄŸu Türkçesi yazı dilinin baÅŸlangıcı olarak da kabul edilmektedir. DoÄŸu, Batı ve Kuzey Türkçeleri olarak 13. asırdan itibaren ortaya çıkmaya baÅŸlayan yeni yazı dilleri devresi ile Eski Türkçe devresi arasındaki bu döneme; Orta Türkçe devresi veya geçiÅŸ devresi denmektedir.

3. YENİ TÜRKÇE DEVRESİ : 11. asrın yeni yazı dillerinin meydana gelme temayülü göstermeye baÅŸladığı Orta Türkçe devresini açıklarken iÅŸaret etmiÅŸtik. 13. asır sonlarına doÄŸru, DoÄŸu ve Batı Türkçe arasında yeni ve birbirinden farklı yazı dilleri meydana gelemeye baÅŸlamıştır. DoÄŸu Türkçesi, Eski Türkçe’nin ve Karahanlı Türkçesi’nin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. DoÄŸu Türkçesi, Orta Asya müşterek Türkçesi demektir. Batı Türkçesi, OÄŸuz Türkleri’nin konuÅŸma diline dayanmaktadır. 13. asırdan itibaren yazı dili olarak kullanılmıştır. Batı Türkçesi iki koldan geliÅŸmiÅŸtir. Bunları Osmanlı Türkçesi ve Azerî Türkçesi kabul edebiliriz. Bunlar arsındaki fark 15. asrın sonlarında görülmüştür. Daha önce her iki yazı dili de aynı özellikleri taşımıştır. DoÄŸu Türkçesi’nin bir de Kuzey kolu vardır. 15. asra kadar devam etmiÅŸtir. DoÄŸu Türkçesi ile ilgili Kuzey Türkçesi’ni Kıpçak Türkleri’nin kullandıkları yazı dili oluÅŸturmuÅŸtur. Kıpçak Türkçesi mahsullerine, Kuzey Afrika’da ve Mısır’da rastlanmaktadır. Daha sonra Kıpçakça, OÄŸuzca unsurlar alarak Batı Türkçesi ile birleÅŸmiÅŸtir. ÇaÄŸatayca öncesi, DoÄŸu Türkçesi adı da verilmektedir. ÇaÄŸatay Türkçesi 15. asırda edebiyat dili olarak Ali Şîr Nevaî tarafından kurulmuÅŸtur. 16. asırda Babür Åžah ÇaÄŸatay Türkçesi’nin büyük temsilcisidir. 17. asırda da ÇaÄŸatay Türkçesi ile yazılmış bâzı eserler bulunmaktadır. ÇaÄŸatay Türkçesi’nin yerine Özbek yazı dili gelmiÅŸtir. Kuzey Türkçesi olarak Kıpçak Türkçesi’nden sonra Kırım ve Kazan Türkçesi’nin devam ettiÄŸini görüyoruz. Batı Türkçesi iki koldan geliÅŸmiÅŸ ve böylece bir edebiyat oluÅŸmuÅŸtur. Osmanlı; Türkiye Türkçesi’nin tarihî devresini teÅŸkil etmiÅŸtir.

Bugün yeni Türkiye Türkçesi kullanılmıştır. Azerî Türkçesi ise Kuzey ve Güney olmak üzere iki kolda geliÅŸmiÅŸtir. DoÄŸu Anadolu halk ağızları lehçe itibari ile Azeri Türkçesi’ne yakındır. Böylece Teni Türkçe devresi 13. asırdan 1908′e kadar gelmiÅŸtir. Bunun kolları Osmanlı ve Azerî Türkçesi, ÇaÄŸatay öncesi ve ÇaÄŸatayca, Kıpçak Türkçesi ve Kazan Türkçesi’dir. Yeni Türkçe devresi bugünkü modern hâlini almıştır.

Edebi Devirler

06 Kasım 2007

DEVİR ÖZELLİKLERİ

İSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

GEÇİŞ DÖNEMİ

HALK EDEBİYATI

A) İSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

Türkler, yerleÅŸik hayata geçmeden önce atlı-göçebe medeniyeti denilen bir medeniyet tarzı içinde yaÅŸamaktaydı. Adından da anlaşılacağı gibi, bu medeniyet tarzında atın önemli bir yeri vardır. At, ehil hayvanlar içinde en hızlısıdır. Türkler, ehlîleÅŸtirdikleri atlarla akıncılık yapmışlar, çiftçilikle uÄŸraÅŸan kavimler üzerinde üstünlük saÄŸlamışlardır. Divânü Lûgati’t-Türk’te yer alan "KuÅŸ kanadı ile Türk atı ile." ata sözü, atın Türklerin hayatında oynadığı rolü çok güzel anlatır.

At, eski Türklerde binek hayvanı olması yanında aynı zamanda yiyecek, içecek ve giyecek kaynağı olmuştur. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için at sürüleri besleyen Türkler, yaylak ve kışlak hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır.

Türkler, geçimlerini sağlamak için akıncılığı bir meslek hâline getirmişlerdir. Akıncılığın en önemli iki silâhı ok ve yaydır. Bunları kullanmakta çok usta olan Türkler, akıncılık dışında avcılık ile bu maharetlerini geliştiriyorlardı. Sonuç olarak atçılık, avcılık ve akıncılık, atlı-göçebe medeniyetinin temelini oluşturuyordu. Bu hayat tarzı, kuvvetli, cesaretli avcı ve akıncı tipini gerekli kılıyordu. Türk destanlarındaki kahramanlar, bu medeniyetin hayat anlayışını ve ideal insan tipini temsil ederler. Destan kahramanlarının hayatlarına hâkim olan ve şahsiyetlerini şekillendiren, bu medeniyet tarzının temel değerleridir. İslâmiyet öncesindeki edebî eserleri değerlendirirken, toplumun bu özelliklerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Genel Özellikleri

a) İslâmiyet öncesindeki Türk edebiyatı yabancı etkilerden uzak bir edebiyattır.

b) Dil, saf Türkçe olup, yabancı kelime yok denecek kadar azdır.

c) Edebiyat, atlı göçebe hayatının özelliklerini yansıtır.

d) Eserler, genellikle anonimdir; pek azının sahipleri bilinmektedir.

e) Eserlerin tamamında milletin ortak duygu ve düşünceleri hâkimdir.

f) Nazım birimi genellikle dörtlüktür. Dörtlüklerin kafiye şeması aaab şeklindedir.

g) Şiirde hece vezni ve daha çok yarım kafiye kullanılmıştır.

h) En eski eserlerde bile işlenmiş bir dil ve edebî üslûp görülür. Bu durum, bilinenlerden daha eski metinlerin olduğunu düşündürmektedir.

i) Yiğitlik, yurt ve tabiat sevgisi, büyüklere saygı, işlenen başlıca temalardır.

________________________________________

B) GEÇİŞ DÖNEMİ ÖZELLİKLERİ

Türkler X. yüzyılda İslâmiyeti kabul ettikten sonra Türk dili ve edebiyatında değişiklikler görülür.

İslâmî devir Türk edebiyatının ilk ürünleri XI ve XII. yüzyıllarda ortaya çıkar. Bunlardan ilki, Karahanlı Devleti zamanında Hakaniye Türkçesi ile yazılmış olan Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig’idir. Aynı yüzyılda yazılmış bulunan Kâşgarlı Mahmut’un Divânü Lûgati’t-Türk’ü de İslâmî devir Türk edebiyatının ilk ürünlerindendir. Bu eserler arasına XIII. yüzyılın başında Yüknekli Edip Ahmet’in kaleme aldığı Atabetü’l-Hakâyık’ı da katmak gerekir.

XII. yüzyılda Orta Asya’da Ahmet Yesevî ve Hakim Süleyman Ata, dinî-tasavvufî halk ÅŸiirinin ilk güzel örneklerini vermiÅŸlerdir.

İlk İslâmî eserlerin meydana getirildiği bu yüzyıllarda edebiyatın her alanında bir ikilik bulunmaktadır. Bu da, geçiş döneminin bir özelliğidir.

Genel Özellikleri

a) Türk edebiyatı bu yüzyıllarda bir geçiş dönemi yaşar. Bir yandan, eski edebiyat anlayışı sürdürülürken, öbür yandan yeni medeniyetin edebiyat anlayışına uygun eserler verilir.

b) Dilde Arapça ve Farsça kelimeler görülür.

c) Uygur alfabesi yanında, Arap alfabesi de kullanılır.

d) Şiirlerde, hem millî nazım birimi olan dörtlük, hem de yeni şiirin nazım birimi olan beyit kullanılmıştır.

e) Hece vezni ile birlikte aruz veznine yer verilmiÅŸtir.

________________________________________

C) HALK EDEBİYATI

a) Âşık edebiyatı şiir ağırlıklı bir edebiyattır.

b) Âşık veya saz şairi denilen sanatçılar tarafından daima müzik eşliğinde söylenir.

c) Âşıklar, bu edebiyatın mensur kısmını oluşturan halk hikâyelerinin oluşumu, gelişimi ve aktarılmasında da önemli rol oynarlar.

d) Şiirde nazım birimi dörtlüktür.

e) Koşma, semâî gibi nazım şekilleri ile güzelleme, koçaklama, ağıt ve taşlama türlerinde şiirler yazılmıştır.

f) Yaygın olarak hece ölçüsü kullanılmıştır.

g) Klâ:-):-):-) edebiyatın etkisiyle, aruz ölçüsü ve beyitlerden oluşan divan, kalenderî gibi nazım şekilleri de kullanılmıştır.

h) Âşık edebiyatı doğaçlamaya (irtical) dayanır. Âşıklar, eserlerini bir ön hazırlık olmaksızın, doğrudan sözlü olarak meydana getirirler.

ı) Söylendikleri, yaşatıldıkları devir ve çevrenin yaygın Türkçesi kullanılmıştır.

j) Dinî-tasavvufî edebiyatın etkisinde kalmıştır.

Edebiyat Türleri

06 Kasım 2007

EDEBİYAT TÜRLERİ

ROMAN

Olmuş veya olması muhtemel olayların anlatıldığı uzun yazılardır. İlk örneklerini 15.y.y. da Fransız yazar Rabelais vermiştir. Ancak asıl niteliklerini Romantizm ve Realizm akımları döneminde kazanmıştır.

Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.

Temsil ettiği akıma göre romantik roman, natüralist roman, realist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.

Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneÄŸi Åžemseddin Sami’nin TaaÅŸÅŸuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batı romanı ölçüsünde en baÅŸarılı romanı Halit Ziya UÅŸaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, ReÅŸat Nuri, Yakup Kadri, Peyami Safa diÄŸer ünlü romancılarımızdır.

HİKAYE

Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa yazı türüdür.

Hikâyede olaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir ânı içinde anlatılır. Genellikle kişilerin tek yönü üzerinde ( çalışkanlık, titizlik, korkaklık vs. ) durulur. Bu da romanda aynı dönemlerde oluşmaya başlamış ve özellikle Realizm döneminde önemli bir tür haline gelmiştir.

İki tür hikâye görülür. Bunlar kla:-):-):-) hikâye ve modern hikâyedir.

Mauppasant tarzı da denilen kila:-):-):-) hikâye yukarıda anlattığımız özelliğe uyar.

Çehov tarzı denen modern hikâyede ise belli bir kişi olmadığı gibi belli olaylar da çoğu kez yoktur. Yazarın kendiyle sohbet ediyormuş gibi bir anlatımı vardır; çoğu kez birinci kişinin ağzından anlatıldığı olur.

Türk edebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye baÅŸlanan hikâye türünde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Åževket, Sait Faik önemli eserler vermiÅŸlerdir.

MASAL

Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilmiştir.

Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli değildir. Kahramanlar insan üstü özellikler gösterir. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır. Eflatun Cem Güney masallarımız derlemiş ve bir kitap halinde yayımlamıştır.

DENEME

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür.

Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır. Kendi diliyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir.

Deneme her konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu her devrin, her ulusun insanı ilgilendiren, kalıcı, evrensel konulardır. Ele alınan konu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır.

Denemenin özelliÄŸini Nurullah Ataç’ın ÅŸu sözleriyle özetleyebiliriz:

“ Deneme, ben’in ülkesidir. ‘Ben’ demekten çekinen, her görgüsüne, her görevine ister istemez bir parça kattığını kabul etmeyen kiÅŸi denemeciliÄŸe özenmesin.”

Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir. Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir.

Edebiyatımızda Cumhuriyet’ten sonra görülmeye baÅŸlanan bu türde Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sebahattin EyüboÄŸlu, Ahmet HaÅŸim güzel örnekler vermiÅŸlerdir.

FIKRA

Yazarın gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa günübirlik yazılardır. Bu tür yazıları nükteli hikâyecikler biçimindeki Nasrettin Hoca fıkralarıyla karıştırmayalım.

Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin belli bir köşesinde genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısaca incelenir ve mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille, bazen eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava hâkimdir yazılarda.

Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir.

MAKALE

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcı veriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür. Makalede temel unsur düşüncedir.

Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazete yazı türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman - ı Ahval gazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede Şinasi tarafından yazılmıştır.

Makalede amaç bilgi aktarmak ya da görüşlerine okuyucuyu inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır. Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da.

Makale her konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi, felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale elbette sanatla ilgili olanıdır.

Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makale türünde Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir.

ELEŞTİRİ

Bir sanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya koyarak onun gerçek deÄŸerini belirleyen yazılardır. EleÅŸtiri yazarı – yani eleÅŸtirmen – eser hakkında okuyucuyu bilgilendirir; hem eserin yazarına hem okura yol gösterir.

İki tür eleştiri vardır: İzlenimsel eleştiri ve nesnel eleştiri.

İzlenimsel eleÅŸtiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediÄŸi ve eleÅŸtirmenin bir eseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak incelediÄŸi eleÅŸtiri türüdür. Bu tür eleÅŸtirilerde öznel yargılar çok olacağından günümüzde bu tür pek raÄŸbet görmez.

Nesnel eleştiride ise her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmen mümkün olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister beğenmesin, tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar.

Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleÅŸtirileriyle tanınır.

Edebiyatımızda Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Mahmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri alanında yazılar yazan ünlü birkaç isimdir.

ANI

Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın kendini okuar açtığı bir tür olduğunda içtendir ve bu yönüyle çok tutulur. Anılar belli bir dönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi bir belge özelliği gösterir. Ancak bu bilimsel olamaz; çünkü yazarın olaylara kişisel bakışı söz konusudur.

Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de, yazarın dış dünyadan çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zaten eski edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir.

Özellikle Tanzimat’la baÅŸlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet döneminde önemli bir tür olmuÅŸtur. Anılarını kitaplaÅŸtıran yazarlarımızda vardır. Namık Kemal, Magosa Mektupları; Ziya PaÅŸa, Defter – i Amal, Ahmet Rasim, Åžehir Mektupları; Halit Ziya, Kırk yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit, Edebi Hatıralar; Falih Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarını anlatmışlardır.

BİYOGRAFİ

Bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o kişiyi tüm yönleriyle ( hayatı, eseri, kişiliği, görüşleri vs.) tanıtmaktır. Biyografi açık, sade bir dille anlatılan kişinin devrini, çevresini dikkate alarak yazılır. Divan edebiyatında şairleri anlatan bu tür eserlere tezkire denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali Şir Nevai vermiştir.

Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıya otobiyografi denir. Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber aile büyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder.

Otobiyografiler üslup yönüyle anıya benzer; ancak anı otobografi içinde bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografi daha uzun bir dönemi içine alır.

MEKTUP

Genel anlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına anlattığı yazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup türleri vardır. Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor.

Bu tür mektuplar açık olarak bir gazetede ya da dergide yayımlanır. Yazar birine hitaben herhangi bir konudaki görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amacı bunları herkese duyurmaktır.

Mektup, Divan edebiyatında da kullanılmıştır. Fuzuli’nin “Åžikayetname” adlı eseri bu türdendir. Tanzimat’tan sonra ise gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup görülür.

Bazı yazarlar mektuplardan oluÅŸan romanlar da yazmışlardır. Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir.

SOHBET

Bir konunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi anlatıldığı fikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi ilgilendirecek konular seçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir. Yazar sorulu cevaplı cümlelerle, konuşuyormuş hissi verir.

Üslup olarak fıkraya benzerse da gazete yazı türü olması, az sözle çok şey anlatmayı amaçlamaması, dışa dönük olması onu fıkradan ayırır.

Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir önem vermişlerdir.

GÜNLÜK

Ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır. Her gün yazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının hayatından izler verdiğinden içten ve sevecendir.

Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal KaraalioÄŸlu’nun günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır.

ŞİİR TÜRLERİ

LİRİK ŞİİR

AÅŸk, ayrılık, hasret, özlem konularını iÅŸleyen duygusal ÅŸiirlerdir. Okurun duygularına, kalbine seslenir. Eskiden Yunanlılarda “lir” denen sazlarla söylendiÄŸinden bu adı almıştır. Tanzimat döneminde de bir saz adı olan “rebab” dan dolayı bu tür ÅŸiirlere rebabi denmiÅŸtir. Divan edebiyatında gazel, ÅŸarkı; Halk edebiyatında güzelleme türündeki koÅŸma, semai lirik ÅŸiire girer.

ÖRNEK:

Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın

Sesini duyan olur, sana göz koyan olur

Anmasınlar adını candan anan dudaklar

Annen bile okşasa benim bağrım taş olur

EPİK ŞİİR

Destansı özellikler gösteren şiirlerdir. Kahramanlık, savaş, yiğitlik konuları işlenir. Okuyanda coşku, yiğitlik duygusu, savaşma arzusu uyandırır. Daha çok, uzun olarak söylenir. Divan edebiyatında kasideler, Halk edebiyatında koçaklama, destan, varsağı türleri de epik özellik gösterir. Tarihimizde birçok şanlı zaferler yaşadığımızdan, epik şiir yönüyle bir hayli zengin bir edebiyatımız vardır.

ÖRNEK:

Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı

Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle

Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle

DİDAKTİK ŞİİR

Bir düşünceyi, bir bilgiyi aktarmak amacıyla yazılan şiirlerdir. Bunlar okurun aklına seslenir. Duygu yönü az olduğundan kuru bir anlatımı vardır. Kafiye ve ölçülerinden dolayı akılda kolay kaldığından, bilgiler bu yolla verilir. Manzum hikâyeler, fabller hep didaktik özellik gösterir.

ÖRNEK:

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz

Åžahsın görünür rutbe – i aklı eserinde

PASTORAL ŞİİR

DoÄŸa ÅŸiirlerini, çobanların doÄŸadaki yaÅŸayışlarını anlatan ÅŸiirlerdir. DoÄŸaya karşı bir sevgi, bir imrenme söz konusudur bunlarda. EÄŸer ÅŸair doÄŸa karşısındaki duygulanmasını anlatıyorsa “idil”, bir çobanla karşılıklı konuÅŸuyormuÅŸ gibi anlatırsa “eglog” adını alır

ÖRNEK:

Hülyana karışmasın ne şehir ne de çarşı

Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı

Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an

Madem ki kara bahtın adını koydu çoban

SATİRİK ŞİİR

Eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda didaktik özellikler de görüldüğünden, didaktik şiir içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğru olur. Bu tür şiirlere Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeni edebiyatımızda ise yergi verilir.

ÖRNEK:

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

PadiÅŸah :-):-):-)kesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

DRAMATİK ŞİİR

Tiyatroda kullanılan şiir türüdür. Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi. Bu durum dram tiyatro türünün ( 19. yy. ) çıkışına kadar sürer. Bundan sonra tiyatro metinleri düz yazıyla yazılmaya başlanır.

Dramatik şiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta trajedi ve kommedi olmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın eklenmesiyle üç kere çıkmıştır.

Bizde dramatik ÅŸiir türüne örnek verilmemiÅŸtir. Çünkü bizim Batı’ya açıldığımız dönemde ( Tanzimat ) Batı’da da bu tür ÅŸiirler yazılmıyordu; nesir kullanılıyordu tiyatroda. Bizim tiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirle yazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da olmuÅŸtur. Abdülhak Hamit Tarhan gibi…

GEZİ YAZISI

Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızada tutmak güç olacağından gezi esnesında not alınır ve gezi yazılarında bunlar hikâye edilir.

Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri yazarla birlikte gezer gibi olur.

Eski edebiyatımızda gezi yazısına seyahatname denir. Bu alanda Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi ünlüdür. Ancak asıl gezi yazıları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeye baÅŸlanmış, gidieln Avrupa ÅŸehirleri ile ilgili yazılar yazılmıştır. Namık Kemal, Ziya PaÅŸa bunların başında gelir.

Gezi yazılarını kitaplaÅŸtıran yazarlarımız da vardır. Ahmet Mithat Efendi, Avrupa’da Bir Cevelan; Cenap Åžahabettin Hac Yolunda, Avrupa Mektupları; Ahmet HaÅŸim, Frankfurt Seyahatnamesi; ReÅŸat Nuri, Anadolu Notları; Falih Rıfkı, Deniz Aşırı, Zeytin Dağı, Taymis Kıyıları bunlardan bazılarıdır.

Edebi Akimlar

06 Kasım 2007

EDEBİ AKIMLAR

Bilim alanındaki yeni buluşlar, güney deniz yollarının açılması, matbaanın icadı, orta sınıfın zenginleşmesi, eski Yunan ve Latin eserlerinin yayılması, Batı dünyasında rönesans ve reform hareketlerini başlattı. Rönesans, bilim ve sanatta yeniden doğuş demektir.

Eski Yunan ve Latin eserlerinin önem kazanması hümanizmin doÄŸmasına yol açtı. Rönesans hareketleriyle birlikte edebiyat, sanat ve felsefe alanında yeni geliÅŸmeler ortaya çıktı. Fransa’da ÅŸair Ronsard, deneme yazarı Montaigne; İngiltere’de tiyatro yazarı Shakespeare, ÅŸair Milton edebiyatta rönesansın mimarlarıdır.

Toplumdaki sosyal ve siyasi gelişmeler, güzel sanatlardaki yenilikler, bilimsel ve felsefi görüşler edebiyat akımlarının ortaya çıkmasına neden olur. Edebiyat akımları; duygu, düşünce ve anlayış farklılıklarından doğarak meydana geldikleri toplumun kültür ve sanat anlayışlarını yansıtırlar.

Rönesans; 18. Yüzyılın ortalarında edebiyatta klasisizm akımının doğmasına yol açmıştır. Daha sonra bu akıma tepki olarak romantizm, ona tepki olarak sırasıyla realizm, natüralizm, parnasizm, akımları ortaya çıkmıştır. Bu üç akıma tepki olarak doğan akım ise sembolizmdir.

Edebiyat akımları, sanat değeri ve anlatım gücü yüksek eserlerin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Tanzimattan itibaren edebiyat akımları, bizim edebiyatımızda da etkisini göstermeye başlamıştır.

Şimdi bu akımları kısaca tanıyalım:

KLASİSİZM

Klasisizm; 17. yüzyılda ortaya çıkan Yunan ve Latin geleneğine bağlı bir edebiyat akımıdır.

Şiirde La Fontaine, trajedide Racine ve Corneille, komedide Moliere, eleştiride Boileau önemli temsilcilerdir.

Edebiyatımızda Şinasi, Ahmet Vefik Paşa ve Ali Bey klasisizmden ekilenmiştir.

ROMANTİZM

Romantizm, Fransa’da 1830 yıllarında klasisizme tepki olarak doÄŸan bir edebiyat akımıdır.

İngiliz şairi Shakespeare romantizmin kaynağı sayılır. Byron, Goethe, Schiller, J. J. Rousseau, Lamartine , Victor Hugo, Aleksandre Dumas, Alfred de Musset başlıca temsilcileridir.

Bizde Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Ahmet Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem bu akımdan etkilenmiştir.

REALİZM

Realizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında romantizme tepki olarak doğmuştur. Gerçekçilik anlamına gelir. Deneye dayalı bilimlerin gelişmesi ve pozitivizm felsefesi bu akımın doğmasına yol açmıştır.

Gustave Flaubert, Balzac, Stendhal, Daniel Defoe, Dostoyevski, Tolstoy, Charles Dickens, bu akımın önemli temsilcileridir.

Türk edebiyatında Samipaşazade Sezai, Recaizade Mahmut Ekrem, Mehmet Akif Ersoy, Halit Ziya Uşaklıgil, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay bu akımdan etkilenmişlerdir.

NATÜRALİZM

Natüralizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da geliÅŸen bir edebiyat akımıdır.

Emile Zola, Goncourt, Alphonse Daudet, Guy de Maupassant, John Steinbeck önemli temsilcileridir.

Türk edebiyatında Nabizade Nazım ve Hüseyin Rahmi Gürpınar bu akımdan etkilenmiştir.

PARNASİZM

Parnasizm, şiirde realizm anlamına gelir. Romantizme tepki olarak doğmuştur.

Gautier, Lisle, Prudhomme, J. Marie Heredia önemli temsilcileridir.

Bizde Tevfik Fikret başta olmak üzere Servet-i Fünuncular bu akımdan etkilenmiştir.

SEMBOLİZM

Sembolizm, 19. Yüzyılda realizm, natüralizm ve parnasizme tepki olarak ortaya çıkan bir akımdır.

Rimbaoud ve Baudelaire sembolizmin hazırlayıcıları; Paul Verlaine, Mallarme, Valery temsilcileri olarak kabul edilir.

Bizde Ahmet Haşim, Cenab Şahabettin, Necip Fazıl Kısakürek, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cahit sıtkı tarancı bu akımdan etkilenmiştir.

SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)

Aklın hiçbir denetlemesi olmaksızın, hiçbir töre, ahlak ve estetik baskısı altında kalmaksızın hatta sanatçının yaratıcı gücüne bile meydan vermeksizin, insandaki “iç ben” in yorumu olmaya çalışan sanat anlayışına sürrealizm denir. Bu akım; realizm, natüralizm ve parnasizme tepki olarak doÄŸmuÅŸtur.

Andre Breton, Philippe Soupault, Luis Aragon, Paul Eluard, Rene Char bu akımın temsilcileridir.

Türk edebiyatında Garipçilerin ve İkinci Yenicilerin bazı şiirlerinde sürrealizmin izleri görülür. Cemal Süreya, Sezai Karakoç, İlhan Berk bu akımdan etkilenmişlerdir.

Cümlede Anlam

06 Kasım 2007

Cümlede Anlam

Yargılarına Göre Cümleler :

Eş Anlamlı (Anlamdaş) Yargılar : Anlam yönünden birbirine uyan, değişik sözcükler kullanılmasına rağmen aynı düşünceyi, aynı yargıyı aktaran cümlelere eş anlamlı cümleler denir. Eş anlamlı yargı bildiren cümleleri bulabilmek için, her cümleyi ayrı ayrı değerlendirmek ve "Bu cümle okuyucuya ne demek istiyor?" sorusuna cevap aramak gerekir.

Örnek :

ü Çağdaş Türk şiiri bizim yurdumuzun, bizim insanımızın sesini yansıtmadığı sürece gelişme gösteremez.

ü Duygu ve düşüncelerini birkaç sözcük ile söyleyebilmek, ancak yüksek insanlara düşer.

ü Şiirimizin sanatsal yönden gelişebilmesi, her şeyden önce ulusal değerlerimizi yansıtabilmesiyle mümkün olacaktır.

ü Az sözle çok şey anlatabilmek ancak yetenekli insanların işidir.

Yakın Anlamlı Yargılar : Cümlelerin ilettiği yargılar, anlamca birbirinin özdeşi olmasa da yakın anlamlılık özelliği taşıyabilir. Yakın anlamlı cümleleri belirlemek, cümleleri doğru yorumlamaya ve cümleden iletilen mesajı kavramaya bağlıdır.

Örnek :

ü Aydın insan, toplumu düşünürken, toplumun peşinden gitmek zorunda olmayan biridir.

ü Dalkavukluk, hiçbir zaman yüksek ruhlu kimselerde görülmez.

ü Halk için çalışmak demek, onu her zaman onaylamak demek değildir.

ü Dalkavukluk, aşağılık ruhlu kimselere özgüdür.

Özel ve Nesnel Yargılı Cümleler :

Öznel Yargılı Cümleler : Öznede, yani söz söyleyen kişide oluşan; nesnelerin gerçeğine değil, kişilerin duygu ve düşüncelerine bağlı olan, bu nedenle de kişiden kişiye değişebilen yargılardır. Öznel anlatımda kişi, cümleye kendi duygularını katar, bir yorum yapar. Bu tür yargılar, "bence, bana göre" anlamı taşır.

Nesnel Yargılı Cümleler : Öznenin, yani söz söyleyen kişinin düşünce ve duygularına değil, nesnenin, varlığın kendi gerçeğine dayanan, dolayısıyla kişilere göre değişmeyen yargılardır. Bu tür yargıların, yorum ve değerlendirme içermeme, kanıtlanabilir özellikte olma, herkes için aynı anlamı taşıma, akla ve mantığa dayalı olma gibi özellikleri vardır.

Örnek Cümleler :

ü Dostluğun olmadığı yerde insanca hiçbir değerin gelişebileceğine inanmıyorum.

ü Oyunda dört kadın, üç erkek oyuncu rol almış.

ü Dostluk, insanın ve insanlığın en büyük, ne yüce değerlerinden biridir.

ü Öykünün yanı sıra birçok şiir yazmış, bunlardan bazıları bestelenmiştir.

ü Şairin, sesini daha geniş kitlelere duyurabilmesi için dergilerde daha sık görülmesinde yarar var.

ü Köyden kente yapılan göçler her yıl biraz daha artmakta, bu nedenle kentlerde konut sorunu ciddi boyutlara ulaşmaktadır.

ü En iyi yapılan tatil, ormanda yapılan tatildir.

ü Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığında 21 yaşındaydı.

ü İyi bir romancı, şiir yazamaz; ama iyi bir şair, roman yazabilir.

ü Türkiye Avrupa TopluluÄŸu’na girebilmek için çeÅŸitli giriÅŸimlerde bulundu.

Genel ve Özel Anlamlı Cümleler : Aralarındaki ortak özelliklere göre, daha çok varlığı kapsayan, aynı kavramları topluca düşündüren sözcüklere genel; anlamları sınırlı olan, kavramları teke tek düşündüren sözcüklere özel anlamlı sözcükler denir. Buradan hareketle genel anlamlı sözcüklerin kullanıldığı cümleler, genel, özel anlamlı sözcüklerin kullanıldığı cümleler ise özel anlamlı yargı içerir.

Örnek :

ü Geri kalmış ülkelerde spora hiç önem verilmez. (Genel Anlamlı)

ü Hindistan, futbola hiç önem vermeyen bir ülkedir. (Özel Anlamlı)

ü Dünyada en çok satan kitaplar, romanlardır. (Genel Anlamlı)

ü Ülkemizde en çok satan kitap türü, polisiye romanlardır. (Özel Anlamlı)

Anlatımlarına Göre Cümleler :

Doğrudan ve Dolaylı Anlatımlı Cümleler

Doğrudan (Dolaysız) Anlatım : Söylenenleri biçimsel bir değişikliğe uğratmadan, kişilerin söylediği ya da sözün söylendiği biçimde, olduğu gibi aktaran cümlelerin anlatımına denir.

Dolaylı Anlatım: Bir sözün kişi, zaman, anlatıcı değişiklikleriyle aktarılan biçimidir. Bu anlatım biçimiyle kurulan cümlelere daha çok roman, öykü gibi anlatımsal türlerde, olayların yazar tarafından anlatılmasında rastlanır. Örnek :

ü En iyi romanlar, bir bunalım döneminde yazılır, der Dostoyevski. (Doğrudan)

ü En iyi romanların bir bunalım döneminde yazılacağını söylüyor Dostoyevski (Dolaylı)

ü Turgut Uyar : "Nobel Ödülünü kazanan bu yazarı, en içten dileklerimle kutlarım." Diyor. (Doğrudan)

ü Turgut Uyar, bir yazısında , Nobel Ödülü kazanan bu yazarı en içten dilekleriyle kutladığını belirtiyor. (Dolaylı)

Yorumlama Bildiren Cümleler : Yorumlama, görülüp duyulanlardan anlatıcının kendince bir anlam çıkarması, açıklama yapmasıdır. Yorumlama, bu özelliğiyle kişisel, öznel bir değerlendirmedir. Örnek :

ü Edip Cansever’in ÅŸiirleri sürekli bir açılım ve geliÅŸim içinde görülüyor.

ü Eğitim bir okul sorunu değildir, o insanın kendisinde taşıdığı bir eylemdir.

ü Ne zaman yüzüne baksam gözlerini kaçırıyor, sanki benden bir şeyler saklıyor.

Değerlendirme Cümleleri : Değerlendirme özelliği taşıyan cümlelerde anlatıcı; bir yapıt , bir sanatçı, bir olayla ilgili olumlu ya da olumsuz belirlemeleri anlatır. Örnek :

ü Yazarın bu romanında çok etkileyici bir anlatım var.

ü Yazar, sürekli gerilimler yaratarak okurun ilgisini hep canlı tutuyor.

ü Son sergideki resimlerinde, yeşil tonları kırmızı tonlardan daha çok kullanmış.

Tanım Cümleleri : Tanımlama; bir kavramı, bir durumu nitelik ve özellikleriyle belirleme, işlevini gösterme ya da onu benzerlerinden ayıran ayırıcı yönlerini göstermeye denir. Bu amaçla kurulan cümlelere de tanım cümlesi denir. Bir kavramın, bir varlığın anlatıldığı cümleye "Bu nedir?", "Bu şey nedir?" sorusunu yönelttiğimizde yanıt alabiliyorsak bu cümle bir tanım cümlesidir. Örnek :

ü Roman, olmuş ya da olabilecek olayları anlatan uzun bir edebiyat eseridir.

ü Sanatsal yaratımın temeli, doğayı taklit etmek değil, yeniden biçimlendirmektir.

ü Cahillik ve bilgisizlik bir toplumu içten içe kemiren bir kurttur.

Karşıtlık Bildiren Yargılar : Bazı cümlelerde birtakım olay ya da olguların karşıt özellikleri verilir. Karşıtlara yer vermek, anlatımı belirgin kılar. Örnek :

ü Dışarısı günlük güneşlik, halbuki burada paltolarımız bile bizi ısıtmaya yetmiyor.

ü Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.

ü Bir vardı, bir yok oldu; böyledir dünyanın hali.

Anlamlarına Göre Cümleler

Olumlu Cümle : Yüklemin bildirdiği anlam, eylemin yapılması doğrultusundaysa bu tür cümlelere olumlu cümle denir. Örnek :

ü Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz. (Olumlu eylem cümlesi)

ü Özü gerçek yaşam dayalı tiyatro yapıtları, doğrudur ve güzeldir. (Olumlu ad cümlesi)

ü Sattığınız malların dökümünü çıkarıp karı hesaplayalım. (Olumlu eylem cümlesi)

Olumlu Cümleler İkiye Ayrılır :

Biçimce ve anlamca olumlu cümleler : Bu tür cümlelerde olumsuzluk bildiren hiçbir dil birimi kullanılmaz, yüklemin yansıttığı anlamda olumlu olur. Örnek :

ü Ne zamandır gelmenizi bekliyorduk.

Biçimce olumsuz, anlamca olumlu cümleler : Bu tür cümlelerde cümlenin kuruluşu olumsuz, anlamıysa olumludur. Örnek :

ü Seni sürekli eleştiren ve senin kuyunu kazan bu insanı nasıl bilmezsin? (bilirsin)

ü Bu kadar çok döversen hangi çocuk yaramaz olmaz? (yaramaz olur)

Olumsuz Cümle : Bir eylemin gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini ya da bir şeyin yokluğunu bildiren cümlelerdir. Örnek :

ü Aradığınız kişi burada yok. (Olumsuz ad cümlesi)

ü Dünkü davranışlarınızı hiç tasvip etmedim. (Olumsuz eylem cümlesi)

ü Kimse olayın nedenini bilmiyor. (Olumsuz eylem cümlesi)

Olumsuz Cümleler İkiye Ayrılır :

Biçimce ve anlamca olumsuz cümleler : Bu tür cümlelerde yüklem ya olumsuz bir eylemdir ya da yargı bildiren ad soylu bir sözcüktür. Örnek :

ü Mutluluğunu herkesle paylaşsan da yalnızlığını paylaşamazsın.

ü Başarı, zannedildiği kadar kolay elde edilen bir şey değildir.

Biçimce olumlu, anlamca olumsuz cümleler : Bu tür cümlelerde olumsuzluk anlamı taşıyan ek ya da sözcük kullanılmadığı halde cümleler olumsuzluk bildirir. Örnek :

ü Kim demiş onu çok sevdiğimi? (sevmiyorum)

ü O kadar sinirli ki ona parayı kaybettiğini söyle söyleyebilirsen. (söyleyemezsin.)

Soru Cümlesi : Bir iÅŸin yapılıp yapılmadığını sormak, bir ÅŸeyin nedenini öğrenmek, durumla ilgili bilgi edinmek ya da kuÅŸkuyu gidermek… gibi amaçlarla kurulan cümlelere soru cümlesi denir. Örnek :

ü Kardeşin eve geldi mi?

ü Daha çok hangi kitapları okuyorsunuz?

ü Olanları sana kim anlattı?

ü Buraya nasıl geldin?

Soru öğeleri kullanılarak soru cümleleri kurulabildiği gibi, bu yolla cümleye değişik anlam özellikleri de katılabilir. Bu açıdan soru cümleleri ikiye ayrılır :

Gerçek Soru Cümlesi : Yanıt gerektiren, soruyu soranın yanıt beklediği soru cümleleridir. Gerçek soru cümleleri şu amaçlarla kurulabilir :

ü Cümlenin öğelerinden birini ya da birkaçını öğrenmek için, Örnek :

Bu elbiseyi mi aldınız?

Hangi kitabı ne zaman okudunuz?

ü Eylemin yapılıp yapılmadığını sormak için, Örnek :

Ismarladığım kitapları alacak mısın?

ü Anlaşılmayan bir düşünceyi, bir duyguyu sormak için, (Yineletme amaçlı sorular) Örnek :

Öğretmen gelmeyecek mi dediniz?

ü Anlaşılmayan bir soruyu anlamak için, Örnek :

Buraya neden mi geldim?

Sözde Soru Cümlesi : Yanıt gerektirmeyen, cümleye ÅŸaÅŸma, küçümseme, inanmayış, beklenmezlik, özlem … vb. anlamlar katmak için kurulan soru cümleleridir. Örnek :

ü Önüne baksan kör müsün? (Azarlama)

ü Bugün öğretmen gelir mi ki? (Olasılık)

ü Bu yüksek notu almak sana mı kaldı? (Küçümseme)

ü Nerde o günler? (Özlem)

ü O zavallı kime kötülük edecek ki? (Onaylatma)

Dilek (istek) Cümlesi : Bir dileği, bir isteği, bir arzuyu, bir temenniyi bildiren cümlelere, anlamları yönünden dilek veya istek cümlesi denir. Örnek :

ü Yarın bizde toplanıp bir güzel yemek yiyelim.

ü Çocuk tek kazansın da neresi olursa olsun.

ü Umarım işleriniz yolunda gidiyordur.

ü Ah şu bahar bir gelse, çocuklar neşe içinde koşup oynasa.

ü İnşallah bütün düşlerin bir gün gerçek olur.

ü Allah sana uyuz versin de tırnak vermesin.

ü Gözün kör olsun.

Emir (Buyruk) Cümlesi : Emir kipiyle kurulan ya da gelecek zaman kipinin emir anlamıyla kullanıldığı cümlelere, anlamları yönünden emir cümlesi denir. Örnek :

ü Sandalyeyi çek, sessizce oturup bekle.

ü Öğretmeniniz izinli, gürültü etmeden ders çalışın.

ü Herkes ödevlerini önümüzdeki hafta getirecek, not alacak.

ü Şuraya da bir halı ser, ortalığı topla.

ü Sen de çalış ve para kazan artık.

Ünlem Cümlesi : Korku, acıma, şaşırma, sevinme, kızma gibi ansızın beliren duyguları anlatmaya yarayan cümlelere, anlamları yönünden ünlem cümlesi denir. Örnek :

ü Ah, elim yandı!

ü Kapıyı açtım ki bir de ne göreyim!

ü Oh, okul bitti, rahat bir nefes alalım!

ü O… kimler gelmiÅŸ, kimleri görüyorum!

ü Elimi cebime attım ki cüzdan yok!

İçeriklerine Göre Cümleler

Varsayım İçeren Cümleler : Varsayım, gerçekte olup olmadığına, olmayacağına bakılmaksızın bir olay ya da durumu bir süre için var kabul etmektir. Varsayım anlamı taşıyan yargılarda genellikle "tutalım ki, diyelim ki, farz edelim, düşün ki" gibi ifadelere yer verilir. Örnek :

ü Büyük ikramiye sana çıktı diyelim, bana ne alırsın?

ü Tut ki puanın yetmedi ve üniversiteye giremedin.

ü Şu anda kapının çalındığını ve oğlunun geldiğini farz edelim.

ü Gözlerini kapa ve sımsıcacık bir odada dışarıda yağan karı seyrederek çay içtiğimizi düşün.

Önyargı Bildiren Cümleler : Bir eylem henüz sonuçlanmadan, o eylemin nasıl sonuçlanacağı konusunda fikir yürüten cümlelerdir. Örnek :

ü Bizi görür görmez yine bağırıp çağıracak.

ü Ben zaten onun suçlu olduğunu baştan biliyordum.

ü Göreceksiniz, son şiirlerinde de ayrılık ve ölüm üzerine konuşup bizleri hayal kırıklığına uğratacak.

ü Bu çocuğun bir baltaya sap olamayacağı baştan belliydi.

Öneri Bildiren Cümleler : Bir sorunu çözmek, herhangi bir konuda yol gösterip bilgi ve fikir vermek amacıyla, öne sürülen görüşü, düşünceyi ve teklifi içeren cümlelere öneri bildiren cümleler denir. Örnek :

ü Kitabın sonuna bir de kaynakça konsa iyi olur.

ü Konuyu iyice anlamak istiyorsan, önce tekrar et, sonra da bol bol soru çöz.

ü Oyunda günlük yaşamın derinliğine fazlaca girilmeseydi, oyun daha derli toplu olurdu.

ü Siyah eteğin üstüne mavi desenli gömleğini giyersen sana daha çok yakışır.

Üslupla ilgili Cümleler : Bir yazar ya da bir eserin dil ve anlatım özelliklerine üslup denir. Üslubun iki boyutu vardır. Biri yazarın tekniği, kurgusuyla; diğeri dil ve anlatım özellikleriyle ilgilidir. Herhangi bir metne yönelttiğimiz "Nasıl anlatılmış?" sorusuna dil ve anlatımla ilgili bir yanıt alırız ve aldığımız bu yanıt, yazarın üslubunu ortaya koyar. Örnek :

ü İlk kitabında Halk edebiyatı söyleyişiyle yazdığı küçük şiirler vardı.

ü Tasvir bölümlerinde dili iyice ağırlaşmış; yazar söz oyunlarına sık sık başvurarak sıfatlı, mecazlı ve sanatlı bir anlatım kullanmıştır.

ü Kısa ve özlü bir anlatım, devrik cümleler, eserine en belirgin özelliğidir.

Olasılık - Olabilirlilik Cümleleri : Olasılık, kesinliği olmaksızın bir olay ya da durumun ortaya çıkmasının beklenilmesidir. Bu tür yargılar kesinlik anlamı taşımaz. Örnek :

ü Yarın işe biraz geç gelebilirim.

ü Şimdi bizim oralara da bahar gelmiştir.

ü Sınav zamanı yaklaştı, herhalde düzenli bir çalışma yapıyordur.

ü Durumu çok iyi, bu çocuğa küçük bir yardımda bulunur sanıyorum.

Eşitliğin Söz Konusu Olup Olmadığını Bildiren Cümleler : Kimi cümleler, herhangi bir şeyin ortadan ya da eşit biçimde bölündüğü anlamı taşır. Bu tür yargılarda eşitlik söz konusudur. Ancak kimi cümlelerde herhangi bir şeyin ortadan veya eşit olarak bölünmediği anlamı vardır ya da eşitliğin olduğuna dair herhangi bir ipucu verilmemiştir. Bu tür cümleler de eşitlik söz konusu değildir. Örnek:

ü Harçlıklarını kardeş payı yaparak birkaç gün idare ettiler. (Eşitlik Anlamı)

ü Bir elmayı yarı yarıya paylaşıp yediler. (Eşitlik Anlamı)

ü Kardeşler, mirastan paylarına düşeni alıp, sessizce ayrıldılar. (Eşitlik söz konusu değil)

ü Şirketin karını hisseleri oranında paylaştılar. (Eşitlik söz konusu değil)

Gerçekleşmemiş Bir Beklentiyi Dile Getiren Cümleler : Beklenti, bir olgunun sonunda gerçekleşmesi beklenen sonuç, bireyin, belli şart ve durumların alacağı biçimler veya kendisinden beklenenler konusundaki ön görüşü anlamına gelir. Bu tanımlamaya bağlı olarak kimi cümlelerde bir beklentinin gerçekleşmediği yönünde bir anlam ve yargı görülür. Örnek :

ü Ankara’ya geldiÄŸinde beni arar sanmıştım.

ü Bizi bu sefer daha sıcak karşılayacağını düşünmüştük.

ü Yıl boyunca çalışıp didindiğini görünce iyi bir okula gireceğini zannediyordum.

ü Bu işten daha çok para kazanacağımızı ummuştuk.

Gerçekte Var Olmayıp Öyle Sanılma Anlamı Taşıyan Cümleler : Kimi cümleler, herhangi bir olgu gerçekte var olmadığı halde, kişinin bu olgunun var olduğunu zannetmesi anlamını taşır. Örnek :

ü Ben onun kardeşi değil, düşmanıydım sanki.

ü Adama bak, sanki para vermiş de karşılığını bekliyor.

ü Arkadaşı soruları çözdükçe, kendisi çözüyor gibi seviniyordu.

Hayıflanma - Üzülme Anlamı Taşıyan Cümleler : Hayıflanma cümleleri bir olay, durum ve kişi karşısında üzülme ya da yerinme anlamlarını taşır. Örnek :

ü Kuşlar göç ediyor, ne yazık ki kış geliyor.

ü O güzelim kız, birkaç yılda çöküp yaşlandı.

ü Yüreğinin acısını, yılların izini taşıyordu yüzündeki derin çizgiler.

ü Zavallı adam, çocuklarını yetiştirebilmek için ne acılar çekti.

Sitem - Kızgınlık Anlamı Taşıyan Cümleler : Sözü ya da hareketleriyle, birinin, bir kimseyi kırdığını, üzdüğünü veya gücendirdiğini öfkelenmeden dile getiren cümleler sitem anlatımlı; sözü söyleyenin bir kişiye kızdığını anlatan cümlelerse kızgınlık anlamlı cümlelerdir. Örnek :

ü Her hafta sonu toplanıp kıra gidersiniz de beni çağırmazsınız.

ü İnsan, kendisine bunca emeği geçen insanı bir kere de olsa arayıp sorar.

ü Dediklerimi yapma da göreyim seni!

ü Sen kim oluyorsun da bana karşı böyle konuşuyorsun!

Yapıtın Konusuna Değinen Cümleler : Bir anlatımda verilmek istenen öz, düşünce ve duygu bütününe içerik adı verilirken kimi cümleler, herhangi bir yapıtın konusuna ya da özün ne olduğuna yani içeriğine değinir. Örnek :

ü Cahit Sıtkı’nın ÅŸiirlerinde genel olarak ölüm ve yalnızlık teması ele alınıyor.

ü Romanda kent insanlarının bireyci yaşamları ve bunun yarattığı bunalımlar anlatılmış.

ü Ömer Seyfettin, kimi öykülerinde çocukluk ve askerlik anılarını işliyor.

ü Ziya Osman Saba, yalın ve içten bir anlatımla yoksul yaşamlara karşı duyduğu ezikliği anlatır bu şiirinde.

Aşamalı Bir Durumu Bildiren Cümleler : Aşamalı bir anlam içeren cümlelerde, bir durumun gitgide ilerlemesi anlamı vardır. Örnek :

ü Zavallı kadın sürekli zayıflıyor, her geçen gün biraz daha küçülüyordu.

ü Uçak önce havalandı, sonra yavaş yavaş bulutların arasında kayboldu.

ü Hastamız günden güne iyiye gidiyor.

ü Kurşun sırtından girince, asker önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra boylu boyunca yere yığıldı.

Beğenme - Takdir Etme Anlamı İçeren Cümleler : Beğenme, takdir etme anlamı içeren cümleler, herhangi bir şeye yönelik beğeniyi, övgüyü dile getiren cümlelerdir. Örnek :

ü Aşkolsun delikanlıya, rakibinin sırtını bir hamlede yere getirdi.

ü Her türlü rezaletin yaşandığı bu çevrede dürüst ve tertemiz bir insan olarak yetişti.

ü Eserlerinde yapaylığa kaçmadan içten ve yalın bir söyleyişle dile getirir duygularını.

ü Bozkırın ortasında açılmış sapsarı bir çiçektir bu şiirler.

Anlam İlişkilerine Göre Cümleler : Bileşik ve sıralı cümlelerde birden çok yargı, önerme bulunur. Genellikle Bu yargılar arasında ya da tek yargılı anlatımlarda değişik amaçlarla değişik anlam ilişkileri kurulabilir. Bağlaçlar, ilgeçler ya da diğer dil birimleriyle kurulan anlam ilişkilerinin başlıcaları şunlardır:

Neden - Sonuç İlişkili Cümleler : Bir cümlede ifade edilen yargılardan birinin neden, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, neden sonuç anlamı taşır. Bir cümlede neden sonuç ilişkisi genellikle "için, ile, den dolayı, den ötürü" ilgeçleriyle kurulabileceği gibi "den / dan" eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde "neden" bildiren kısım başta ya da sonda olabilir. Örnek :

ü Yoğun kar yağışı yüzünden Ankara - İstanbul seferleri iptal edilmiş.

ü Elindeki işi bitiremediğinden bir hafta kadar yeni bir iş alamayacağını söyledi.

ü Derslere sürekli geç gelmesi ve ödevlerini zamanında yapmaması öğretmenini çok kızdırıyordu.

UYARI :

"-den" ekiyle "dolayı" ve "ötürü" ilgeçlerinin birlikte kullanılması genellikle gereksiz sözcük kullanımından kaynaklanan anlatım bozukluğu yaratır. Ancak anlatım bozukluğu olmayan kullanımları da vardır. Örnek :

ü Sizi sevdiğimden dolayı böyle davranıyorum. ("dolayı" ilgeci gereksiz kullanılmış)

ü Bundan dolayı akşam size gelemeyiz. (anlatım bozukluğu yok)

Amaç - Sonuç İlişkili Cümleler : Sonuç bildiren bir yargıyla o sonucun hangi amaçla yapıldığını anlatan bir başka yargıdan oluşan cümlelerdir. Bu ilişki "-mek / -mak için, -mek / -mak üzere" ilgeçleri ya da "-e , -a" ekiyle kurulur. Örnek :

ü Biraz hava almak ve dinlenmek için arkadaşlarıyla Pazar günü pikniğe gideceklermiş.

ü Onunla bu durumu bütün ayrıntılarıyla değerlendirmek üzere tekrar bir araya geleceğiz.

ü Okula onu görmeye gittim.

Açıklama İlişkili Cümleler : Açıklama, bilinmeyeni bilinir kılmaktır. Bir kavram, durum ya da olguyla ilgili bilgi vermek amacıyla kurulan cümleler, açıklama nitelikli cümlelerdir. Açıklama belirten cümlelerde yargılar arasındaki bağlantı bağlaçlarla kurulur. Örnek :

ü Bugün okula gitmeyeceğim; çünkü hastayım.

ü Yüzünden düşen bin parça, anlaşılan üzgünsün.

Koşul İlişkili Cümleler : Bir durumun, yargının oluşmasını, gerçekleşmesini, bir diğer yargı ile, anlatılan koşulun olmasına bağlayan cümlelerdir. Bu ilişki genellikle "-se / -sa" dilek koşul kip ekiyle, "ise" ek-eylemi ya da bağlaçlarla sağlanır. Örnek :

ü Annem sana baktıkça gençlik yıllarını anımsadığını söylüyor.

ü Sinemaya gideceksin; ancak önce ödevlerini bitir.

ü İstediğin her şeyi alırım, yeter ki sınıfını geç.

ü Git; ama saat on ikiden önce evde ol.

ü Buraya gelirse görüşebiliriz.

KarşılaÅŸtırma Cümleleri : KarşılaÅŸtırma, birbirleriyle iliÅŸkili iki varlık, iki kavram ya da herhangi iki ÅŸeyi, ortak olan ya da olmayan yönleriyle anlatmaktır. KarşılaÅŸtırma cümlelerinde; karşılaÅŸtırma iliÅŸkisi "gibi, kadar, daha, en…" gibi baÄŸlaç, ilgeç ve belirteçlerle kurulur. Örnek :

ü Haber alma gereksinimini en iyi karşılayan iletişim aracı televizyondur.

ü Hiçbirimiz onun kadar duyarlı ve hoşgörülü değildik.

ü Kendi yaşıtı insanlardan daha genç ve daha diri bir görünüşü vardı.

Cümle Tamamlama : Kimi zaman bir yargı bütünlüğünden bir sözcük yada sözcük öbeği çıkarılmış olabilir. Yargının anlamsal ve anlatımsal bütünlüğü göz önünde bulundurularak bu ek:-):-):-) tamamlanır.

Tamamlanacak ve tamamlayacak cümleler ya da sözler arasında;

ü Anlamsal ilişki doğru kurulmalıdır.

ü Zaman ve kişi yönünden uyum olmalıdır.

ü Cümleleri anlamca bağlamak için uygun bağlaçlar kullanılmalıdır.

Örnek : İnsanlar bilerek ya da bilmeyerek doÄŸanın dengesini bozuyorlar, sonra aynı doÄŸayı korumak için sempozyumlar düzenleyip, dernekler kuruyorlar; çünkü…

ü Doğanın kendileri için yaşamsal değerini biliyorlar.

ü Yanlış yaptıklarının bilincindeler.

ü Kendilerini affettirmek istiyorlar.

ü Doğayı taklit etmek istiyorlar.

Sözcükte Anlam

06 Kasım 2007

Sözcükte Anlam

Sözcük Nedir?

Sözcük : Bir kavram birimidir. Bir varlığın, bir nesnenin ya da bir durumun zihinde canlanabilmesi için onu karşılayan bir gösterimdir.

Sözcüklerin Anlam Açılımları

Temel Anlam : İlk Anlam (Temel Anlam)

Bir sözcük söylendiğinde aklımıza ilk gelen, kavrayışımızda ilk uyandırdığı anlamdır. Kısacası, bir sözcüğün biçimlenmesinde, kuruluşunda esas olan anlamdır. Örnek :

ü Boğazımda bir yanma var. (Temel Anlam)

ü Şişenin boğazı kırılmış.

ü Çanakkale BoÄŸazı’nda müthiÅŸ bir tipiye yakalandık.

ü Babam yedi boğaza bakmaya çalışıyordu.

ü Ali, boğazına düşkün bir çocuktur.

Bir sözcüğe temel anlamının dışında yeni yeni anlamlar yükledikçe anlamının da derece derece soyutlaştığı görülür. Örnek :

ü Törende, Kurdeleyi köyün muhtarı kesti. (Somut temel anlam)

ü Patates doğrarken parmağını kesti (Somut yan anlam)

ü Oyun kağıdını ortadan kesti. (Somut yan anlam)

ü Onunla olan bütün ilişkisini kesti. (Soyut mecaz anlam)

Bir sözcük tek başına kullanıldığında temel anlamını korur. Ancak cümle içinde temel anlamından uzaklaşabilir. Örnek :

"Kaçmak" sözcüğünün temel anlamı "bir yerden gizlice ve çabucak uzaklaşmak"tır.

ü "Ben çalışmaktan hiçbir zaman kaçmam." cümlesinde temel anlamından uzaklaşmıştır.

Sözcüklerin Temel Anlamlarıyla İlgili Dikkat Edilecek Noktalar :

Temel anlamı somut olan sözcükler, öncelikle somut ve mecaz anlamlar kazanır. Örnek :

"ateş" sözcüğü, temel anlamıyla düşünüldüğünde "bir nesnenin etrafa ısı ve ışık yayarak yanması" biçiminde açıklanabilir, temel anlamı somuttur.

ü Gençler, kumsalda büyük bir ateş yakmışlardı. (Temel anlam)

ü Hastanın ateşi sabaha kadar düşmüştü. (Somut yan anlam)

ü Şu yağan kar bile yüreğimdeki ateşi söndüremez. (Soyut mecaz anlam)

Yan Anlam :

Sözcüklerin ilk konuluş anlamına bağlı olarak zaman içinde kazandıkları yeni anlamlardır. Bu anlama, kullanılış anlamı ya da yan anlam adı verilir. Örnek :

ü Çocuk kapıyı sessizce açtı. (açmak : Bir şeyi kapalı durumdan kurtarmak.)

ü Gömleğinin düğmelerini yarıya kadar açtı. (açmak : Sarılmış, katlanmış, örtülmüş, buruşmuş

veya iliklenmiÅŸ olan ÅŸeyleri bu durumdan kurtarmak.)

ü Okulun karşısına bir büfe daha açtı.(açmak : Bir kuruluş, bir işyerini işler duruma getirmek.)

ü Annem çok güzel baklava açar. (açmak : Kalın bir nesneyi yayarak ince duruma getirmek.)

ü Komşumuz tıkanan lavaboyu açtı. (açmak : Tıkalı bir şeyi, bu durumdan kurtarmak.)

Sözcüklerin Yan Anlamlarıyla İlgili Dikkat Edilecek Noktalar :

ü Her sözcüğün genel olarak tek temel anlamı varken, birden çok yan anlamı olabilir.

ü Bir sözcük, temel ya da yan anlamı verecek biçimde kullanıldığında gerçek anlamıyla kullanılmış olur. O halde gerçek anlam, hem temel hem de yan anlamı kapsayan genel bir addır.

ü Yan anlamların bir bölümü mecazsız, somut anlam taşırken (ölü yan anlam) bir bölümü de mecazlı, soyut anlam taşır.

Mecaz Anlam :

Sözcüklerin cümle, dize veya deyim içine girdiklerinde, gerçek anlamlarından tamamen sıyrılarak başka bir sözcük ya da kavram yerine kullanılmasıyla kazandığı anlama mecaz (değişmece) anlam denir. Mecaz anlam, Sözcüğün sürekli olmayan, kullanım içinde geçici olarak üstlendiği anlamdır. Örnek :

ü Müşteriden para sızdırmak için elinden geleni yapardı.

ü Satıcının o ince ve tiz sesi kulaklarımızda patlıyordu.

ü Bugünlerde havasından yanına varılmıyor.

ü Bu hayırsız evlat için insan kendisini ateşe atar mı?

Mecaz Türleri

Benzetme (TeÅŸbih) :

Aralarında benzerlik bulunan iki varlıktan (kavramdan) niteliği zayıf olanın, niteliği üstün, belirgin olana benzetilmesidir.

Benzetme, Sözü daha etkili ve gözle görünür kılmak amacıyla kullanılan bir mecaz türüdür. Benzetmenin dört öğesi vardır :

1- Benzeyen (niteliği zayıf olan)

2- Benzetilen (niteliği, üstün, belirgin olan)

3- Benzetme yönü (benzerlik ilgisi gösteren)

4- Benzetme edatı (gibi, kadar, sanki, misali)

Örnek :

Kızın deniz gibi masmavi gözleri vardı.

Benzetilen Benzetme Benzetme Benzeyen

Edatı Yönü

Benzetmeyle İlgili Uyarılar :

Benzetmenin oluşabilmesi için benzeyen ve kendisine benzetilenin kullanılması şarttır.

Bunlar, benzetmenin temel öğeleridir.

Dört öğesinin dördünün de kullanıldığı benzetmelere ayrıntılı benzetme,

benzetme edatının olmadığı benzetmelere kısaltılmış benzetme,

yalnızca temel öğelerin kullanıldığı benzetmelere teşbih-i beliğ denir.

Örnek :

Sular öyle temiz ki annemin yüzü gibi. (Ayrıntılı Benzetme)

Benzeyen Benzetme Benzetilen Benzetme

Yönü Edatı

Adam cesurlukta aslandı. (Pekiştirilmiş Benzetme)

Benzeyen Benzetme Benzetilen

Yönü

Bin Atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik. (Kısaltılmış benzetme)

Benzetilen Benzetme Benzeyen

Edatı

Gider oldum kömür gözlüm elveda. (Teşbih-i beliğ)

Benzetilen Benzeyen

Eğretileme (İstiare) :

İstiare : Arapça bir sözcük olup "bir şeyi iğreti, ödünç alma" anlamındadır. Ya benzeyenle ya da benzetilenle yapılan benzetmedir. Örnek :

ü Aslan gibi güçlü bir adamdı. (benzetme)

ü Soruyu doğru yanıtlayınca "Aslan be!" dedi. (eğretileme)

Eğretileme üç çeşittir.

Açık Eğretileme : Yalnızca kendisine benzetilenin kullanılmasıyla yapılan eğretilemedir. Örnek :

ü Havada bir dost eli okşuyor tenimizi. Benzeyen:Rüzgar(yok) Benzetilen:Bir dost eli

ü Kurban olam kurban olam

Beşikte yatan kuzuya Benzeyen : Bebek, çocuk (yok) Benzetilen : Kuzu

Kapalı Eğretileme : Yalnızca benzeyen ile yapılan, benzetilenin de bir özelliğinin belirtildiği (genel olarak benzetme yönü) eğretilemedir. Örnek :

ü Oğlu büyüyünce yuvadan uçup gitti.

Benzeyen : Oğul Benzetilen : Kuş (yok) Benzetme yönü : Uçup gitmek

ü Ay zeytin ağaçlarının arasından yere damlıyordu.

Benzeyen : ay Benzetilen : su (yok) Benzetme yönü : yere damlaması

Yaygın (Temsili) Eğretileme : Benzetmenin temel öğeleriyle birlikte, birden çok benzetme yönünün bulunduğu eğretilemedir. Yaygın eğretilemede bir "gizleme" vardır. Açıkça söylenmeyen ya da söylenmek istenmeyen sözler, benzetme yoluyla ve sözlük anlamına gizlenerek söylenir, şairler bunu çoğu kez güzel ve etkili bir anlatım için kullanırlar. Örnek :

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan

Eğretileme Yolları

İnsana özgü kavramların, doğaya (dış dünyadaki varlıklara) aktarılmasıyla;

Örnek :

İnsan Derinden derine ırmaklar ağlar. Kapalı Eğretileme

Benzetilen Benzeyen

Doğaya özgü kavramların insana aktarılmasıyla;

Örnek :

Askerin ölümü Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor. Açık Eğretileme

Benzeyen Benzetilen

Doğadaki bir varlığa ait özelliğin, bir başka varlığa aktarılmasıyla;

Örnek :

Bulut Yüce dağ başında bir top pamuk var. Kapalı Eğretileme

Benzeyen Benzetilen

Bir duyuya ait bir kavramın bir başka duyuya aktarılmasıyla;

Örnek :

Sıcak bakışlarıyla ısıtırdı içimizi. Kapalı Eğretileme

Ad Aktarması : (Mürsel Mecaz)

Bir sözü benzetme amacı gütmeden bir başka söz yerine kullanmaktır.

Sözcüklerin yeni anlamlar yüklenmesinde bir etken de ad aktarmasıdır. Örnek :

ü "Sinema" için "beyaz perde"

ü "seçime katılmak" yerine "sandık başına gitmek"

Ad aktarması şu ilişkiler çerçevesinde kurulabilir :

ü Sanatçı verilir, yapıtı anlatılır. Örnek :

YaÅŸar Kemal’i lise yıllarımda okudum. (YaÅŸar Kemal’in romanlarını)

ü İçteki varlık verilir, dışındaki anlatılır ya da dıştaki varlık verilir içindeki anlatılır. Örnek : Haberi duyunca bütün ev ayağa kalktı. (Evin içindeki insanlar)

Ayağını çıkarmadan içeri girme. (Ayakkabını)

ü Parça verilir, bütün anlatılır ya da bütün verilir, parça anlatılır. Örnek :

Bu acılı haberi ona hangi dil söyleyebilir? (İnsan)

Gemi Mersin’e yanaÅŸtı. (Mersin Limanı)

ü Bir yer adı verilir, o yerde yaşayan insanlar anlatılır. Örnek :

Bütün köy meydanda toplandı. (köy halkı)

Erzurum, Mustafa Kemal’e kucak açtı. (Erzurum Halkı)

ü Bir yön adı verilir, o yöndeki bölgeler ya da ülkeler anlatılmak istenir. Örnek :

Batı bu duruma müdahale etmedi. (Batı ülkeleri)

ü Bir eşya adı verilir, onu kullananlar anlatılmak istenir. Örnek :

Koştu, yokuş aşağı bir şapka. (İnsan)

ü Soyut bir ad verilip, somut bir varlık anlatılır. Örnek :

Bu sonucu Türk gençliğine armağan ediyorum. (Genç insanlar)

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı. (insanlar)

ü Sonuç verilir, bunun nedeni kastedilir. Örnek :

Gökten sicim gibi bereket yağıyor. (bereket, sonuçtur, nedeni yağmur anlatılmıştır)

Kinaye (Dolaylı Söz Söyleme) : Sözcüklerin çok anlamlı olarak kullanılmasında kinayenin de büyük bir önemi vardır. Kinaye bir sözün hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek bir biçimde kullanılmasıdır. Kinayede gerçek anlam verilir, mecaz anlam kastedilir. Örnek :

ü Bu çocuğun elinden tutsan ne kaybedersin?

ü Bulmadım dünyada gönüle mekan

Nerde gül bitse etrafı diken

ü Şu karşıma göğüs geren

Taş bağırlı dağlar mısın?

Tariz (Taşlama) : Bir kimseyi iğnelemek, onunla alay etmek amacıyla bir sözü gerçek anlamının tam karşıtı bir anlamda kullanmaktır. Örnek :

ü Randevuna sadıkmışsın, beklemekten kök saldık.

ü O kadar çok konuştu ki söylediklerinden hiçbir şey anlamadık.

ü Biraz daha hızlı yürürsen karıncalar bile bizi geçecek.

Teşhis - İntak (Kişileştirme - Konuşturma) :

İnsana özgü nitelikleri insan dışındaki varlıklara aktarmaya kişileştirme denirken, bu varlıkların insan gibi konuşturulmasına da konuşturma denir. Örnek :

ü Güneş ışığında yağmurunu döken bulutlar sanki gülüyordu. (Teşhis)

ü Ufukta günün boynu büküldü. (Teşhis)

ü Dal, bir gün dedi ki tomurcuğuna :

Tenimde bir yara işler gibisin. (İntak)

Abartma (Mübalağa) :

Bir durumu olduğundan çok ya da az göstermektir. Örnek :

ü Bütün gün çalışmaktan iğne ipliğe döndü.

ü Alem sele gitti gözüm yaşından

ü Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.

Sözcüklerin Terim Anlamı : Bilim, Sanat, Meslek ve bir spor dalıyla ilgili kesin anlamı olan özel bir kavramı gösteren gerçek anlamlı sözcüklere terim denir. Örnek :

ü Bu sınıfa yirmi sıra yerleştirelim

Toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri inceliyor.

ü Bu çiçeğin kökü tamamen kurumuş.

Sözcük köklerini ve gövdelerini tanıyalım.

İkilemeler : Anlamı ve anlatımı güçlendirip pekiştirmek amacıyla aynı ya da sesleri birbirine benzeyen sözcüklerin art arda yinelenmesiyle oluşan söz gruplarına ikileme denir.

İkilemelerin anlamsal özellikleri şöyle sıralanabilir:

ü Anlamı güçlendirip pekiştirmek, anlamı abartmak. Örnek :

Güzel mi güzel kız

Demet demet çiçek

Çuval çuval fındık

Çıtır çıtır simit

Ağlaya sızlaya bir hal olmak

Güle güle ölmek

Varını yoğunu ortaya çıkartmak

ü "Şöyle böyle, yaklaşık olma" anlamı vermek. Örnek :

İyi kötü (bilmek)

Aşağı yukarı (anlamak)

Hemen hemen (bitirmek)

İkilemelerin Kuruluş (Yapılış) Özellikleri :

ü Aynı sözcüğün tekrarıyla oluşan ikilemeler. Örnek :

İri iri - Koca koca - Yavaş yavaş - Uslu uslu

ü Yakın anlamlı sözcüklerin tekrarıyla oluşanlar. Örnek :

Börek çörek - Derli toplu - Sorgu sual - Doğru dürüst - Sağ salim

ü Biri anlamlı diğeri anlamsız sözcüklerin bir araya gelmesinden oluşanlar. Örnek :

Çalı çırpı - Konu komşu - Yırtık pırtık - Eğri büğrü

ü Her ikisi de anlamsız sözcüklerin yan yana gelmesiyle oluşanlar. Örnek :

Ivır zıvır - Abur cubur - Eciş bücüş - Dangıl dungul

ü Karşıt anlamlı sözcüklerden oluşanlar. Örnek :

İyi kötü - Er geç - Düşe kalka - İleri geri

ü Yansıma sözcüklerin tekrarlanmasıyla oluşanlar. Örnek :

Vızır vızır - Şırıl şırıl - Tıkır tıkır - Horul horul

UYARI

İkilemeler daima ayrı yazılır ve ikilemelerin arasına virgül işareti KONULMAZ.

Deyim Anlamı :

Belli bir durumu, belli bir kavramı göstermek için kullanılan öz anlamından az çok ayrı bir anlam taşıyan, kalıplaşmış, halkın ortak dil ürünü olan sözlere deyim denir. Örnek :

ü İçine ateş düşmek

ü Pabucu dama atılmak

ü Yüreği ağzına gelmek

ü İki gözü iki çeşme

Deyimlerin Özellikleri

ü Deyimler, kalıplaşmış sözlerdir. Sözcüklerin yerleri değiştirilemez ve bir sözcüğün yerine eş anlamlısı getirilemez. Örnek :

Sözgelimi "Ayıkla pirincin taşını" yerine "Seç pirincin taşını" denmez ya da "Pirincin taşını ayıkla" gibi deyimi oluşturan sözcüklerin yerleri değiştirilemez.

ü Deyimler, değişik kip ve kişi ekleriyle çekime girebilirler. Örnek :

Kendini naza çek(mek)

Kendini naza çek(iyor)

Kendimi naza çek(tim)

Kendilerini naza çek(erler)

ü Deyimi oluşturan sözcüklerin arasına başka söz grupları girebilir. Bu tip kullanımlarda deyim gözden kaçırılmamalıdır. Örnek :

Gözü vitrinde duran kırmızı elbiseye takıldı.

ü Deyimler genel kural bildirmez, yol gösterip öğüt vermez. Yalnızca bir durumu en kısa yoldan ve en etkili bir biçimde anlatmaya yarar. Deyim, bu yönüyle atasözünden ayrılır. Örnek :

İşleyen demir ışıldar.

Akacak kan damarda durmaz Atasözüdür, kural bildirir.

Mum dibine ışık vermez.

Armut piş, ağzıma düş.

Ne kokar, ne bulaşır. Deyimdir, kural bildirmez.

Atı alan Üsküdar’ı geçti.

Deyimler Anlamları ve Kuruluşları (Biçimleri) yönünden iki gurupta incelenir.

Anlamlarına Göre Deyimler

ü Gerçek Anlamlı Deyimler

Bazı deyimlerde sözcükler gerçek anlamlıdır. Deyimin iletmek istediği durumu, deyimi oluşturan sözcüklerin anlamlarıyla düşünürüz. Bu tür deyimlerde anlatım güzelliği düşünülmez. Bunlar, Bir kavramı belirtir. Örnek :

Alan razı satan razı - Ne var ne yok? - Olur şey değil! - Nerde akşam orda sabah.

İsmi var cismi yok - Yükte hafif pahada ağır.

ü Mecaz Anlamlı Deyimler

Deyimlerde genel olarak deyimi oluşturan sözcüklerin çoğu ya da tümü gerçek anlamından uzaklaşarak tamamen farklı bir durumu ya da kavramı anlatmak üzere kullanılır. Dilimizde deyimler genel olarak mecaz anlam taşır.

Mecaz anlamlı deyimler iki şekilde karşımıza çıkabilir.

1. İliştirme Anlamlı Deyimler: Deyimi oluşturan sözcüklerden bir ya da ikisiyle, deyimin ilettiği durum arasında dolaylı bir bağlantı vardır. Böyle deyimlere "iliştirme anlamlı" deyimler denir. Örnek :

Diline dolamak (sürekli aynı şeyi söylemekle, dil arasında bir bağlantı var.)

Kulak misafiri olmak (dinlemek)

Göz gezdirmek (bakmak)

Ayaklarına kara sular inmek (yürümekten yorulmak)

2. Yummaca Anlamlı Deyimler: Deyimi oluşturan sözcüklerin anlamları ile deyimin iletmek istediği durum arasında hiçbir anlam bağlantısı olmayabilir. Bu tip deyimlere "yummaca anlamlı" deyim denir. Örnek :

Baş göz etmek (evlendirmek)

Burnu sürtülmek (taşkın davranışların cezasını çekip ılımlı olmak)

Can damarına basmak (bir şeyin en önemli noktası üzerinde durmak)

Burnunun direği sızlamak (çok üzülüp acımak)

Çamur atmak (Bir kimseyi lekelemeye çalışmak)

YaÅŸ tahtaya basmak (tedbirsizlik edip sonu tehlikeli iÅŸe giriÅŸmek)

Yapılarına (Biçimlenişlerine Göre) Deyimler

Deyimler kalıplaşmıştır. Belli bir söyleyiş biçimi kazanmışlardır. Bir deyimin söylenişi her yerde aynıdır. Hem biçimce hem anlamca son söyleyiş biçimini almışlardır.

ü Kimi deyimler yargı (cümle) biçiminde ya da ikili yargılı olarak kurulmuştur. Örnek :

Atı alan Üsküdar’ı geçti.

Hamama gider kurnaya, düğüne gider zurnaya aşık olur.

Hem suçlu hem güçlü

Geçti Bor’un pazarı, sür eÅŸeÄŸini NiÄŸde’ye

ü Kimi deyimler öykücük ya da konuşma biçimindedir. Örnek :

Deveye, "Boynun eÄŸri" demiÅŸler, "Nerem doÄŸru ki!" demiÅŸ.

Tencere dibin kara

Seninki benden kara

ü Deyimler genel olarak mastar biçimindedir. Örnek :

Gönül koymak - İçi burkulmak - Kapı dışarı etmek - Muradına ermek - Ödü patlamak

Öküzün altında buzağı aramak

ü Bazı deyimler, sözcük öbeği (tamlama) biçiminde kalıplaşmıştır. Örnek :

Kara çalı - Püsküllü bela - Para canlısı - Para babası - Elinin körü - Ömür törpüsü

ü Deyimler, genel olarak birden çok sözcüğün kalıplaşmasından oluşur. Ancak tek sözcükten oluşan deyimler de vardır. Örnek :

Akşamcı - gedikli - kılkuyruk - kaşarlanmış

ü Kimi deyimler ise ikileme biçiminde kurulurlar. Örnek :

Abur cubur - Açık saçık - Ağır aksak - Ak pak - Apar topar - Az çok - Bata çıka

Atasözleri : Uzun deneyimler ve gözlemler sonucu oluşmuş, yol gösterici, genel kural biçiminde kalıplaşan, toplumca benimsenen ve anonim bir nitelik taşıyan özlü sözlerdir.

Atasözlerinin Biçim Özellikleri :

ü Deyimler gibi atasözleri de kalıplaşmıştır. Sözcüklerin yerleri değiştirilmez ve bir sözcüğün yerine eş anlamlısı getirilemez. Örnek :

Ak akçe kara gün içindir. - Kız beşikte, çeyiz sandıkta.

ü Atasözleri kısa ve özlüdür, az sözle geniş bir düşünce ifade edilir. Örnek :

Aç ayı oynamaz. - Su yatağını bulur. - Baş kes, yaş kesme. - Boğaz kırk boğumdur.

Çivi çiviyi söker.

ü Atasözleri genel olarak bir yargı (cümle) biçiminde kurulmuştur. Örnek :

İt ürür kervan yürür. - İyilik eden, iyilik bulur. - Ölmüş eşek kurttan korkmaz.

Kardeş kardeşi bıçaklamış, dönmüş yine kucaklamış. - Kavgada yumruk sayılmaz.

ü Atasözleri genel olarak geniş zaman kipinin üçüncü tekil kişisiyle ya da emir kipinin ikinci tekil kişisiyle çekimlenmiştir. Örnek :

Önce düşün, sonra söyle. (II. tekil kişi emir kipi)

Pilav yiyen kaşığını yanında taşır. (Geniş zaman kipi, III. tekil kişi)

ü Atasözlerinde genel olarak uyaklı ve uyumlu sesler ve sözcükler vardır. Örnek :

Pekmezi küpten, kadını kökten al. - Sabreden derviş, muradına ermiş.

Sen dede ben dede, bu atı kim tımar ede?

Atasözlerinin Anlam Özellikleri

ü Atasözlerinin bir bölümü gerçek anlamlıdır. Yani atasözünün iletmek istediği düşünceyi onu oluşturan sözcüklerin anlamları düşündürür. Örnek :

Çok yaşayan bilmez, çok gezen bilir. - Allah bilir ama kul da sezer.

Al malın iyisini çekme tasasını. - Bugünün işini yarına bırakma. - At, yiğidin yoldaşıdır.

ü Atasözlerinin bir bölümü mecaz anlamlıdır. Yani atasözlerinin iletmek istediği anlam, sözcüklerin gerçek anlamlarından tamamen bağımsızdır. Örnek :

Mum, dibine ışık vermez. - Altın, eli bıçak kesmez. - Kaynayan kazan kapak tutmaz.

Göç dönüşü topal eşek öne geçer. - Etle tırnak arasına girilmez.

Eşeği dama çıkartan yine kendi indirir.

ü Bazı atasözleri ilettiği yargı yönünden karşıtlık ya da çelişki gösterir. Örnek :

İyilik eden iyilik bulur.

karşıtlık

İyiliğe iyilik olsaydı, koca öküze bıçak olmazdı.

İyi insan lafının üstüne gelir.

çelişki

İti an çomağı hazırla.

ü Atasözlerinde ahenk ve söz sanatları da vardır. Örnek :

Alet işler, el övünür. (mürsel-mecaz)

Güvenme varlığa, düşersin darlığa (tezat-karşıtlık)

Elin ağzı torba değil ki büzesin. (benzetme)

El eli yıkar, iki elde yüzü yıkar. (tekrir)

Dökme suyla değirmen dönmez. (kinaye)

Anlam Özelliklerine Göre Sözcükler

Somut ve Soyut Anlamlı Sözcükler :

Bir sözcük, duyu organlarından biri yoluyla algılanabilen bir varlığı gösterirse "somut anlamlı", duyu organları yoluyla algılanamayıp da zihinde var olan kavramları gösterirse "soyut anlamlı" sözcük adını alır. Örnek :

ü Ağaç, taş, hava, ses, koku, çiçek. (somut anlam)

ü Mutluluk, Sevgi, korku, kin, dostluk, insanlık. (soyut anlam)

Somut ve Soyut Anlamla İlgili Uyarılar :

ü Bir sözcük temel anlamıyla somutken cümlede kazandığı anlamıyla soyut olabilir.

Bu yüzden sözcükler somutluk soyutluk yönünden değerlendirilirken cümle içinde kazandığı anlama göre değerlendirilir. Örnek :

Sözgelimi "hava" sözcüğü dokunma duyusuyla ilgili somut bir anlam taşırken "Eski eşyalar salona ayrı bir hava vermiş." cümlesinde soyut bir anlam kazanacak şekilde kullanılmıştır.

ü Aktarma yoluyla somut anlamlı bir sözcük bir somut anlam daha kazanarak kullanılabilir. Örnek :

Organ adı olan somut anlamlı "ayak" sözcüğü, "sıranın ayağı, masanın ayağı, köprünün ayağı" gibi kullanımlarda yeni bir somut anlam kazanmıştır.

ü Soyut bir kavramın gözle görünür kılınması için somut anlamlı bir sözcükle anlatılması söz konusu olabilir. Bu duruma somutlama denir. Örnek :

Bu sözlerin onu kırmış. ("Üzmek","kırmak" la somutlaştırılmıştır.)

Sanki bakışlarıyla bizi eziyordu. ("aşağılayıp, küçümsemek","ezmek" le somutlaştırılmıştır.)

Kanunları çiğnemek suçtur.

("ihlal edip, uymamak", "çiğnemek" sözcüğüyle somutlaştırılmıştır.)

ü Deyimlerimizin bir bölümü somutlamaya örnektir. Örnek :

Öküz altında buzağı aramak (Akla uymayan bahanelerle suç ve suçlu bulma çabası)

Öp babanın elini (beklenmedik bir durum)

Örümcek kafalı (geri düşünceli, yenilikleri kabul etmeyen)

ü Soyut anlamlı bir sözcük cümle içinde bir soyut anlam daha kazanarak kullanılabilir. Örnek :

Karnım henüz doymuş değil. (soyut-temel anlam)

Ömrü boyunca okudu, hala okumaya doydu diyemem. (Soyut-mecaz anlam)

Eş ve Yakın Anlamlı Sözcükler :

Eş Anlamlı Sözcükler (Anlamdaş Sözcükler)

Aynı varlığı, nesneyi ya da kavramı gösteren sözcüklerdir. Aslında hiçbir dilde birbirinin tıpatıp aynısı olan eş anlamlı sözcük yoktur. Bu tür sözcüklerin ilk bakışta anlamlarının aynı olduğu sanılır. Fakat çok ince bir anlam ayrılığı vardır. Bugün dilimizdeki "çevirmek, döndürmek", "yollamak, göndermek", "bıkmak, usanmak" sözcükleri görünüşte eş anlamlı sayılabilir. Fakat aslında bu sözler ayrı köklerden türemiş ve anlamca birbirine çok yaklaşmış olan sözcüklerdir. Örnek : İri - büyük - kocaman / Bitmek - tükenmek / Cihan - dünya - alem

Üzüntü - gam - keder / Diyar - ülke

Yakın Anlamlı Sözcükler

Anlamca aynı değil de birbirine benzer ve yakın olan sözcüklerdir. Dilimizde eş anlamlılıktan çok yakın anlamlılık daha yaygın bir kullanıma sahiptir. Eş anlamlı sözcüklerde anlam eşitliği varken (sesteş-eşsesli, uğraşmak-didinmek vb.) yakın anlamlı sözcüklerde anlamca yakın olma özelliği vardır. Örnek: Sözünü onaylamadığım için bana darıldı.

Toplantıya çağrılmazsa bize gücenir.

UYARI

Sözcüklerin eş ya da yakın anlamlı olup olmadıkları cümle içindeki kullanımlarıyla belirlenir. Örneğin, "ak-beyaz" ve "siyah-kara" sözcükleri tek başlarına kullanıldıklarında eş anlamlıdırlar. Fakat "Ak akçe kara gün içindir." gibi bir kullanımda "ak ve kara" sözcüklerinin eş anlamlısı "beyaz ve siyah" değildir.

Karşıt (Zıt) Anlamlı Sözcükler :

Anlamları birbirine karşıt olan kavramları bildiren sözcüklerdir. Birbirine karşıt yargılar verilirken karşıt anlamlı sözcüklerden yararlanılır. Bu açıklamadan şu anlam çıkar. Karşıtlığın oluşabilmesi için, sözcüklerin uç noktalarda bulunma zorunluluğu vardır.

Sözgelimi "yaşam - ölüm" iki uç noktada bulunduğu için karşıt anlamlıyken "zayıf - dolgun" yaklaşık karşılığı gösterir ve uzak anlamlı olarak kabul edilir. Örnek :

Gülmek - ağlamak / Dar - geniş / Er - geç / Alçak - yüksek / Sert - yumuşak

UYARI

ü Bir sözcüğün olumsuz kullanılmış şekli onun karşıt anlamını oluşturmaz.

Sözgelimi "oturmak" sözcüğünün karşıtı "oturmamak" değil "kalmak" tır.

ü Bir sözcüğün karşıt anlamlısını o sözcüğün cümle içinde kazandığı anlam belirler.

"zor - kolay"

Midesinden zoru var. (Bu cümlede "kolay" ın karşıtı değildir.)

Bu ders oldukça zormuş. (Bu cümlede "kolay"ın karşıtıdır.)

ü Karşıt anlamlılık ilişkisi "ad, sıfat, zarf ve eylem" türündeki sözcükler arasında olabilir.

Sesteş (Eş Sesli) Sözcükler :

Yazılışları ve okunuşları aynı olduğu halde, anlamları tamamen farklı olan sözcüklere "sesteş" sözcükler denir. Örnek :

Yüzünde kan lekesi vardı. - Sen hala onun söylediklerine kan.

Ay’a bu ay yeni bir uzay aracı gönderilecekmiÅŸ. - Yüzünü asma, öbür sınavda yüz alırsın.

Gül sen, gülün olayım. - Köyün ortasından geçen çay, çay bahçelerini suluyor.

Sesteş Sözcüklerle İlgili Uyarılar :

ü Sesteş, sözcüklerde kimi zaman yalnızca anlam ayrılığı, kimi zaman da hem anlam hem de tür ayrılığı söz konusu olur. Örnek :

Saçındaki kır çektiği acıları gösteriyor. Hem anlam, hem de tür

Elindeki bardağı düşürüp kırdı. farklılığı söz konusudur.

Ayakkabısının bağı çözülmüş. Yalnızca anlam farklılığı

Bağa girdik, üzüm topladık. söz konusudur.

ü Eş seslilik çoğu kez çok anlamlılıkla karıştırılmaktadır. Oysa sesteşlikte, sözcüğün kazandığı her farklı anlam temel anlam olup bu temel anlamlardan birine bağlı olarak ortaya çıkan yan ya da mecaz anlamlar sesteşlik değil çok anlamlılık olarak adlandırılır. Örnek : Gemideki tayfalardan biri kara göründü diye bağırdı.

Kara gecede bir tek yıldız bile yoktu.

Cümlelerinde geçen "kara" sözcükleri eş seslidir.

"Kara yazım gene değişmedi" cümlesinde "kara" sözcüğü bunların sesteşi değil, renk "kara" ya bağlı olarak yapılmış bir çok anlamlılıktır.

ü Eş sesli sözcüklerle "ortak kökler" karıştırılmamalıdır. Çünkü ortak kökler arasında bir anlam yakınlığı varken, sesteş sözcükler arasında hiçbir anlam yakınlığı yoktur. Örnek :

boya Renkli boya, Duvarı boyadı. Al bir ata binmişti.

eski Eski elbise, Araba eskidi. Ortak kök Bana da gömlek al. Sesteş

Barış Barış yapıldı, Yakında barışırlar. Kır at yarışmaya giremedi.

Şunu da çöpe at.

ü Sesteş bir sözcüğün iki farklı anlamını da düşündürecek biçimde kullanılmasıyla oluşan sanata tevriye denir. Örnek :

Ak gerdana bir ben gerek. (Siyah nokta, I. Tekil kiÅŸi)

Ulusun, korkma nasıl böyle bir imanı boğar. (Yüce - büyük, bağırıp ulumak)

ü Sesteş sözcüklerin bir arada kullanılmasıyla oluşan sanata cinas denir. Örnek :

Geçtikçe bembeyaz giyinenler üçer beşer

Gördüm ki ahiret denilen yerdedir beşer.

Özel ve Genel Anlamlı Sözcükler :

Sözcüklerin özel ve genel anlamlığı karşıladıkları kavramların kapsamlılığıyla ilgilidir. Anlamları sınırlı olan, kavramları tek tek ya da küçük parçalar halinde gösteren sözcükler özel anlamlıyken, aralarındaki ortak özelliklere göre daha çok varlığı gösteren, aynı türden kavramları topluca düşündüren sözcükler genel anlamlıdır.

UYARI

Genel anlamlı bir sözcük, cümle içinde genel anlamıyla da dar anlamıyla da kullanılabilir.

ü Çocuğun bilinçlenmesinde kitap önemlidir. (genel anlamlı)

ü Elinde kalın bir kitap vardı. (dar anlamlı)

Nicel ve Nitel Anlamlı Sözcükler :

ü Bir sözcük, herhangi bir şeyin, sayılabilen, ölçülebilen, artıp azalabilen durumunu bildirirse nicelik anlamlı olur.

Sözgelimi "Elinde büyük bir paket vardı." cümlesinde "büyük" sözcüğü paketin ölçülebilen durumunu gösterdiği için nicel anlam taşır. Örnek :

Bu işten iyi para kazandı. (Paranın miktarını gösterir, nicel anlamlıdır.)

Evin geniş bir salonu vardı. (Salonun ölçülebilen özelliğini gösterir.)

Bahçede büyük bir kalabalık vardı. (Kalabalığın sayılabilen durumunu gösterir.)

ü Bir sözcük herhangi bir şeyin nasıl olduğunu, ne durumda bulunduğunu özelliğini gösterirse nitel anlamlı olur. Örneğin :

"Kapıda kırmızı bir araba vardı." cümlesinde " kırmızı sözcüğü arabanın sayılabilen, ölçülebilen durumunu değil de"nasıl olduğunu, rengini, özelliğini" gösterir, nitel anlam taşır.

UYARI

Aynı sözcük farklı cümlelerde nicelik ya da nitelik gösterebilir. Bu değişme çok anlamlılığın bir sonucudur.

ü Kapıyı küçük bir kız açtı. (nicel anlamlı)

ü Beni küçük düşürmekle ne kazandın? (nitel anlamlı)

ü Derin bir kuyudan su çekerdik. (nicel anlamlı)

ü Edebiyatımızın derin bir yazarıydı o. (nitel anlamlı)

Anlam Değişimlerine Göre Sözcükler

Anlam Daralması :

Sözcükler, anlamda daralma ya da genişleme yoluyla başka bir anlama geçerek yan anlamlar kazanabilir.

Sözcüğün eskiden anlattığı şeyin ancak bir bölümünü, bir türünü anlatır duruma gelmesine anlam daralması denir.

Sözgelimi "oğul" sözcüğü başlangıçta kız ve erkek anlamlarını içerirken sonradan yalnızca erkek çocukları için kullanılarak anlam daralmasına uğramıştır.

"Erik" sözcüğü, şeftali, kayısı, zerdali anlamını içerirken, sonradan bir tür meyve için kullanılarak anlam daralmasına uğramıştır.

Anlam GeniÅŸlemesi :

Bir varlığın bir türünü ya da tekini anlatan, kullanım alanları dar olan şeyleri gösteren sözcüklerin zamanla o varlığın bütün türlerini birden anlatır duruma gelmesine anlam genişlemesi denir. Örneğin ; "alan" sözcüğü, "düz ve açık yer" anlamını içerirken anlam genişlemesine uğrayarak "iş, meslek, araştırma-inceleme" anlamlarını da kazanmıştır.

Başka Anlama Geçiş (Anlam Kayması)

Sözcüğün eskiden yansıttığı kavramdan bütünüyle farklı, yeni bir kavramı karşılar duruma gelmesine başka anlama geçiş denir. Örneğin :

"sakınmak" sözcüğü Eski Türkçe de "düşünmek, üzerinde durmak, yaslanmak, kederlenmek" anlamını içerirken sonraları "tehlikeden uzak durmak" anlamına geçmiştir.

Başka anlama geçişin bir türü de anlam iyileşmesi ya da anlam kötülenmesidir. Kötü anlamı olan bir sözcüğün zamanla iyi bir anlam kazanmasına anlam-kötülenmesi denir. Örnek :

Kötü İyi .

Mareşal (nalbant) Mareşal (Ordudaki en yüksek rütbe)

İyi Kötü .

Canavar (Canlı) Canavar (cana kıyan, yaban hayvanı, acımasız)

Deyim Aktarmaları

Aralarında çeşitli yönlerden ilgi bulunan iki şey arasında benzerlik ilişkisi yoluyla, birinin adını diğerine veren anlamlandırmaya deyim aktarması denir.

Deyim Aktarması şu yollarla yapılır :

1. Vücut parçaları ve organ adlarının doğaya aktarılmasıyla. Örnek :

ü Baş (vücut parçası, organ adı temel anlam)

Yokuşun başı - Toplu iğnenin başı - İki baş soğan - Dağ başı - Başa güreşmek

2. İnsanla ilgili özelliklerin insan dışındaki varlıklara aktarılması yoluyla. Örnek :

ü Ağlamak (gözyaşı dökmek temel anlam)

Gökyüzündeki bulutlar, ağlıyordu bu ölüme.

3. Doğayla ilgili özelliklerin insana aktarılmasıyla. Örnek :

ü Değnek (bir tür sopa temel anlam)

Kıyman a zalımlar kıyman

Kör karının bir değneği (oğul)

4. Doğayla ilgili özelliklerin yine doğaya aktarılması yoluyla. Örnek :

ü Minik fare kükredi. (Aslana ait "kükreme" özelliği fareye aktarılmış.)

Deniz bütün gece kudurdu. (Köpeğe ait "kudurma" özelliği denize aktarılmış.)

5. Duyu aktarması yoluyla. Örnek :

ü Acı (tadı ağzı yakan, tatma duyusuna ait olan)

acı soğuk (dokunma duyusuna aktarılmış)

acı çığlık (işitme duyusuna aktarılmış)

sıcak (dokunma duyusuyla ilgilidir)

sıcak bakış (görme duyusuna aktarılmış)

sıcak konuşma (işitme duyusuna aktarılmış)

Ad Aktarması

Bir sözcük ya da sözün, benzetme amacı güdülmeden, anlamca ilgili olduğu başka bir sözcük ya da söz yerine kullanılmasıdır. Bu mecaz türüne, "düz değişmece" de denir. Örnek :

ü Beyaz Saray bu olaya sıcak bakmıyor. (Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı)

ü Soba yandı (İçindeki odun - kömür)

ü Çankaya bu yasayı onaylamaz (Cumhurbaşkanlığı)

ü Okul geziye gitti. (Okuldaki öğrenciler)

ü Mozart’ı severim. (Mozart’ın bestelerini)

ü Doğu kan ağlıyor. (Doğu yönündeki bölgeler)

Argo

Genel dilin sözcüklerine yan anlamlar kazandırarak genel dilden ayrılan, bir meslek ya da topluluk arasında kullanılan özel dile argo denir. Argo, tek sözcükten oluşabileceği gibi söz öbekleri ve deyimlerden de oluşabilir. Örnek :

ü Okutmak (elden çıkarıp - satmak)

ü racon (adet - usül)

ü şabanlık (aptallık - sersemlik)

ü keklemek (kandırmak - aldatmak)

Edebiyat-i Cedide (Servet-i Fünun Edebiyati)

06 Kasım 2007

EDEBİYAT-I CEDİDE (SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI)

Edebiyat-ı Cedide, II.Abdülhamit (hük. 1878-1909) devrinde, Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan sanatçıların Batı edebiyatı yolunda meydana getirdikleri bir edebiyat hareketidir.

Bu edebiyat, 1896′dan 1901′e kadar sürmüştür. Recai-zâde Mahmut Ekrem, 1895 sonunda, Malûmat adlı bir dergide yazan Muallim Naci izleyicileriyle kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduÄŸu tartışmasına giriÅŸmiÅŸ ve bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmım Ser¬vet-i Fünun dergisinde yayınlamıştır. Servet-i Fünun, Recai-zâde’nin Mekteb-i Mülkiye’den öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 1891 yılından beri çıkarılmakta idi. Recai-zâde, bunu bir edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsan‘la anlaÅŸmış ve kendisinin Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) den öğrencisi olan Tevfik Fikret’i derginin “kısm-ı.edebî ser-muharrirliÄŸi” ne getirmiÅŸtir. O sırada Mektep ve baÅŸka dergilerde yazan ve Recai-zâde tarafını tutan baÅŸka gençlerin de 1896′da bu dergi çevresinde toplanmasıyla “Edebiyat-ı Cedide” topluluÄŸu meydana gelmiÅŸtir.

Edebiyat-ı Cedide’nin baÅŸlıca özellikleri ÅŸu noktalar üzerinde toplanabilir:

a. Edebiyat-i Cedide sanatçıları Batı uygarlığına, özellikle Fransa’ya hayranlık göstermiÅŸler, Türkiye’nin AvrupalaÅŸma yoluyla yükseleceÄŸine inanmışlar, orada sanat, bilim, ne buldularsa Türkiye’ye aktarmaya çalışmışlar; laik bir zihniyeti benimsemiÅŸler ve daima dindışı ÅŸiirler yazmışlardır.

b. Devlet ve siyaset konularına dokunmak, vatan, hürriyet, istikIâl, inkılap v.b. gibi, sözcük ve kavramları kullanmak yasak olduğu için, açıkça toplumsal yazılar yazmak olanağı bulunamamış, ancak aşk, merhamet v.b. gibi suya, sabuna dokunmayan temalar üzerinde dolaşılmıştır. (Edebiyat-ı Cedide sanatçıları bu yüzden, daha sonraki devirlerde, memleketi yansıtmamak ve ulusal olmamakla suçlandırılmışlardır).

c. ÇaÄŸdaÅŸ Fransız edebiyatı örnek tutulmuÅŸ, hikâye ve romanda Realizm ve Naturalizm, ÅŸiirde Parnasizm ve Sembolizm akımlarının etkisi altında kalmıştır; Parnasyenlerin etkisiyle, “sanat

sanat içindir” görüşü benimsenmiÅŸtir. (Fikret, “toplum için sanat” anlayışıyla de eserler vermiÅŸtir).

ç. Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, halka seslenmek düşünülmemiÅŸ, havasa mahsus bir edebiyat meydana getirilmiÅŸtir ; kendilerinin de söylediÄŸi gibi ; “Servet-i Fünun edebiyatı umuma avâma mahsus deÄŸildir”.

d.Bu düşünüşün bir sonucu olarak, dil konusunda da Tanzimat sanatçılarından daha geri bir anlayışla, konuÅŸma dilinden büsbütün uzaklaşılmış yazı dilinde o zamana kadar kullanılanlardan baÅŸka, Arap ve Farsça sözcükleri karıştırarak Türkçe’de kullanılmayan birtakım yeni sözcükler (nahcir [av], ÅŸegaf [çılgınca sevgi], tirâje [alâimisema, gökkuÅŸağı] v,b.) bulunup çıkarılmış; Batı ede¬biyatından alınan yeni kavramlar Fars dilinin kurallarıyla kurulmuÅŸ birtakım yeni isim ve sıfat tamlamaları (sâât-ı semen-fâm [yasemin renkli saatler], lerziÅŸ-i bârid [soÄŸuk titreme], v.b…) ve yeni bileÅŸik sıfatlar (tehi-baht [boÅŸ talihli], ÅŸikeste-reng [kırık renkli], v.b…) ile karşılanmış: aynen Fransızca’da görü¬len birtakım yeni deyim ve söyleyiÅŸler de (el sıkmak, dest-i izdivacını talep etmek v.b.) Türkçe’ye aktarılmış, nesirde Fransızca’nın sözdizimi Türk diline uydurulmaya çalışılmıştır.

e. Benzetmelerle yüklü olan süslü bir dille yazmak, yerli yersiz ah!, oh! gibi ünlemlere fazla yer vermek., ve bağlacını sık sık kullanmak, bir düşünceyi kuvvet¬lendirmek veya ondan dönmek maksadıyla söz arasına evet evt!, hayır hayır! gibi sözcükler sıkıştırmak, ikide bir güzelim!, meleğim! gibi hitaplarda bulunmak Edebiyat-ı Cedide üslubunun başlıca zayıf, yapmacıklı yanıdır.

f. Hikâye ve roman türünde teknik kuvvetlenmiÅŸ (mesela, süs için yazılan gereksiz tasvirler ve konu dışı bilgi vermeleri vak’anın yürüyüşü durdurulmamış, serde yazarın kiÅŸiliÄŸi gizlenmiÅŸtir) ; Fransız realist ve natüralist yazarlarının eserleri örnek tutulmuÅŸ; bunun sonucu olarak, hep hayatta görülen ya da görülmesi olanağı bulunan olay ve kiÅŸiler anlatılmıştır; vak’alar çok defa İstanbul’da geçirilmiÅŸtir. (Abdülhamit devrinde memlekette gezi özgürlüğü olmadığı için, yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini tanımıyorlardı).

Türk Edebiyatı’nın bu devrine Servet-i Fünun Devri denilmesi bu edebi hareketin Servet-i Fünun Dergisinde gerçekleÅŸmesi ile ilgilidir.Divan edebiyatına karşı kurulmasına karşı çalışılan Avrupai Türk edebiyatını ifade için kullanılmasına Tanzimat devrinde baÅŸlanmış olan Edebiyat-ı Cedide teriminin de bu harekete ad olması ise hareketin bu terimi tamamiyle benimseyip kendi hakkında da pek sık kullanmasındadır.

Edebiyat-ı Cedide’yi meydana getirenler:Åžair olarak,Tevfik Fikret,Cenap Åžahabettin,Hüseyin Suat,Ali Ekrem,Ahmet ReÅŸit,Süleyman Nazif,Celal Sahir. Hikayeci ve romancı olarak:Halit Ziya,Mehmet Rauf,Hüseyin Cahit,Ahmet Hikmet.

17 Mart 1891′de İstanbul’da Ahmet İhsan tarafından çıkarılmasına baÅŸlanılan Servet-i Fünun, isminden de anlaşılacağı gibi baÅŸlangıçta daha çok fenni yazılara yer veren bir dergiydi. Tevfik Fikret’in yazı iÅŸleri müdürlüğüne gelmesinden sonra tam bir edebiyat ve sanat dergisi olmaya baÅŸladı. Bu dönemde her türlü yayın büyük bir kontrol,basın sıkı bir sansür altında idi.

Dergi kısa zamanda gerek şekilce ve gerekse duyuş ve hayaller bakımından tamamıyla Avrupai şiirler,hikayeler,romanlarla dolmaya başladı.Türk şiirine Fransız şiirinden birçok yeni hayaller getirildi.Bunları ifade için yeni tamlamalar kullanıldı.Sözlüklerden yeni yeni Farsça ve Arapça kelimeler çıkarıldı.Böylece konuşma dilinden iyice uzaklaşıldı.1898 Yılının sonlarında Servet-i Fünuncular eski edebiyatı tutanlara karşı mücadeleyi kazanmıştır.

Yazarların kendi aralarında bazı anlaÅŸmazlıklar ortaya çıktı.Zaten sanat anlayışında esaslar bakımından birleÅŸmekle beraber bunların uygulanmasında öteden beri aralarında bazı görüş ayrılıkları vardı.1901 Yılının baÅŸlarında idari bir mesele yüzünden Ahmet İhsan ile Tevfik Fikret’in arasıda anlaÅŸmazlıklar çıktı.Tevfik Fikret’in dergiden ayrılması üzerine Servet-i Fünun ciddi bir bulanımın içine düştü.Dergi II. Abdülhamit tarafından kapatıldı ve sorumluları mahkemeye verildi.Mahkeme tarafından ÅŸuçsuz bulundan Servet-i Fünun 5 Aralık 1901′de tekrar yayınlanmaya baÅŸladı.Ama kısa bir süre sonra tekrar dağıldı.Servet-i Fünuncular II.MeÅŸrutiyet’e kadar pek az ÅŸey yayınladılar. Bu tarihten sonra tekrar ortaya çıktılarsa da ÅŸartlar deÄŸiÅŸmiÅŸ ve yeni bir nesil yetiÅŸmiÅŸti. Servet-i Fünuncular çalışmalarına ayrı ayrı dergilerde ve dağınık bir ÅŸekilde sürdürdüler ise de hiçbir zaman tekrar bir araya gelemediler.

Edebiyat-ı Cedide’nin baÅŸlıca sanatçıları ÅŸunlardır:

Åžairler: Tevfik Fikret, Cenap Åžahabettin, Hüseyin Siret Özsever, Hüseyin Suat Yalçın, A. Nadir (Ali Ekrem Bolayir), Süleyman Nesip (Süleyman PaÅŸa-zâ¬de Sami), İbrahim Cehdi (Süleyman Nazif), H..Nâzım (Ahmet ReÅŸit Rey), Faik Ali Ozansoy, Celâl Sahir Erozan, v.b…

Nesirciler: Halit Ziya UÅŸaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, MüftüoÄŸlu Ahmet Hikmet, Safve¬t Ziya. v.b…


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný