Bilgisayar Destekli Öğretim (Bdö)

06 Kasım 2007

BİLGİSAYAR DESTEKLİ ÖĞRETİM (BDÖ)

Bilgisayarların öğretimde kullanılmasının en zor fakat en çok ümit vadedeni olarak kabul edilen Bilgisayar Destekli Öğretim kendi kendine öğrenme ilkelerinin bilgisayar teknolojisi ile birleşmesinden oluşmuş bir öğretim yöntemi olup öğretim sürecinde bilgisayarın seçenek olarak değil, sistemi tamamlayıcı, sistemi güçlendirici bir öğe olarak kullanılmasıdır, Bilgisayar Destekli Öğretim’de bilgisayar, öğrenmenin meydana geldiği bir ortam olarak kullanıldığı öğretim sürecini ve öğrenme motivasyonunu güçlendiren, öğrencinin kendi öğrenme hızına göre yararlanabileceği, kendi kendine öğrenme ilkelerinin bilgisayar teknolojisiyle birleşmesinden oluşmuş bir öğretim yöntemidir. Bu yöntemin öğrenme öğretme süreçlerindeki başarısı çeşitli değişkenlere bağlı olmakla birlikte, yöntemin başarısında öğretim hedef ve davranışlarına uygun ders yazılımlarının sağlanması oldukça önemlidir. Bilgisayar Destekli Öğretim yönteminde, bilgisayar teknolojisi öğretim sürecine değil de, geleneksel öğretim yöntemlerine bir seçenek olarak girmekte nitelik ve nicelik açılarından eğitimde verimi yükseltmede önemli bir rol oynamaktadır (Uşun,2000, s.50-52).

Bilgisayar Destekli Öğretimde çeşitli öğretim modelleri kullanılmaktadır. Ancak Bayraktar, Keser ve Gürol tarafından önerilen ve yaygın kabul gören modeller şunlardır (Uşun, 2000, s.54)

Öğretimsel Model

Hipotezci Model

Açıklayıcı Model

Arındırılmış model

Bu modellerin her birisi öğrenme öğretme sürecine katkısı yönünden bilgisayarın değişik özelliklerini ortaya koymaktadır. Örneğin Öğretimsel Model temelde programlı öğretime dayanmakta ve bilgisayar sabırlı bir yardımcı gibi kullanılmaktadır. Hipotezci Modelde öğrenciye hipotez formüle etmeye yardımcı olunmakta ve bu model bilginin, öğrencilerin yaşantıları yoluyla yaratılması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. Açıklayıcı Modelde bilgisayar, öğrenci ile gerçek yaşamın gizli modeli ya da benzeşimi olarak, ilerledikçe konuyu keşfederek öğrenmesi esas alınmaktadır. Arındırılmış Modelde ise bilgisayar, öğrencinin çalışma yükünü azaltma aracı olarak kullanılmakta ve öğrenciye hesaplama, bilgi işlem vb. olanaklar sağlamakta ve onu desteklemektedir…. bu modellerin ortak özelliği, öğrenciye öğrenmesinde etkin bir yardımcı olmaları ve öğrenciyi merkeze almalarıdır (Uşun, 2000, s.54).

Bilgisayarın eğitimde kullanım yolları olarak düşünülebilecek olanlar şunlardır:

– İNTERNET aracılığıyla belli bir konuda araştırma yapmak, surf yapmak, özel ilgi grupları ile akademik ya da hobi amaçlarıyla ilişki kurmalarında,

– Kelime-işlemci (word processor) olarak, öğrencilerin ödevlerini yapmalarında,

– Eğitsel yazılımları (educational software) kullanarak;

(a) Öğretmenin işini kolaylaştırmak için,

(b) Öğrencinin kendi kendine deneyler ve/ya ekzersiz yapması için,

(c) Yabancı dil öğrenmek ya da pekiştirmek için,

(d) Eğitlence (edutainment) yoluyla okul öncesi dönemde temel yetenekler kazandırılmasında,

– Sınırlı ölçüde programlama öğrenmede (özel merak ve/ya yetenek sahibi olanlar için)

– Otomatik sınav makinesi olarak,

– Öğretmenlerin, öğrencileriyle ilgili kayıtları tutmasında,

– Çok az sayıdaki öğretmenin, yazarlık dili (authoring language) kullanarak eğitsel yazılım hazırlamasında,

– Diğer tasarımlanabilecek eğitsel ve idari amaçlar için..

Bu bağlamda yanıtlanması gereken iki soru şunlardır:

(1) Zaten ağır ders yükü altında bulunan öğrenciler, bunları ne zaman yapacaklardır?

(2) Derslerin geleneksel yöntemlerle işlenmesi sırasında bilgisayar (daha doğrusu yazılımlar), nasıl kullanılacaktır?

Bugüne kadarki uygulama, bilgisayar laboratuvarı yoluyla bir ek ders biçiminde olmuştur. Bu aynen, çamaşırları elle yıkamaktan bunalmış bir ev kadınının, eve getirilen çamaşır makinesi için söylediği, “bu kadar işin yanında bir de bununla mı uğraşacağım?” yakınmasına benzemektedir.

Bilgisayar, öğrenci ve öğretmenin işlerini kolaylaştırıcı bir araç olarak anlaşılıp kullanılmalıdır. Buna göre, mevcut ağır ders yüküne eklenmesi gereken değil, o yükün bir bölümünü ortadan kaldıran, bir “eğitim süreci yeniden yapılandırma” yöntemi olarak algılanmalıdır. Aynen, (BPR-business process re-engineering) yöntemi gibi, (EPR-education process re-engineering) !

Bilgisayar teknolojisinde son yıllarda yaşanan olağanüstü gelişmeler, tüm insanların dikkatini bu alana çektiği gibi, herkes bu gelişmelerden kendi alanında nasıl faydalanabileceği arayışına girmiştir. Doğal olarak eğitim sektörü de bu teknolojiden faydalanma yolları arayışına girmiştir.

Burada sorulması amaçlanan ve cevabının araştırıldığı sorular şunlar olmaktadır ?

1.Bilgisayar Destekli Eğitim (BDE), gerekli mi ?

2.Eğer gerekli ise, nereye kadar, ne kadar Bilgisayar Destekli Eğitim (BDE) ?

3.Belki de daha da önemlisi, bu soruların cevaplarının verilmesinde gerekli olan ölçekleri kimler belirleyecek ?

4.Bilgisayar Destekli Eğitim (BDE), bir lüks mü, yoksa olmazsa olmaz türünden bir ihtiyaç mı ?

5.Bilgisayar Destekli Eğitim (BDE), de yurtdışında yapılan gelişmelere oranla bizdeki çalışmaların daha yavaş yürümesinin nedenleri nelerdir ?

6.Yurtdışında yaşanan gelişmeleri alıp burada aktardığımızda yeterli olacak mı ?

7.Eğitimciler açısından bilgisayar okuryazarlığı nedir ve sınırları nereye kadar olmalıdır ?

8.Hazırlanan eğitim yazılımları yeterli mi ? Eksik yönleri nelerdir ? Bu eksikleri kim ve nasıl değerlendirmeli ?

9.Eğitim yazılımları hazırlanırken eğitimciye görev düşecek mi ?

Enerj

06 Kasım 2007

1. GİRİŞ

Enerjiye olan büyük gereksinim, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının sürekli gündemde olmasının nedenidir. Alternatif kaynaklar olarak da adlandırılan bu enerji kaynaklarından biriside rüzgar enerjisidir.

Rüzgar enerjisi, fosil yakıtların tükeneceğinin anlaşıldığı son yıllarda, enerji sorununa çözüm olarak görülen kaynaklardan birisidir. İlk kullanım örneklerinin bundan 3000 yıl öncesinde rastlanılmasına rağmen , rüzgar enerjisi son on yıl öncesine kadar yeterince irdelenmemiş ve değerlendirilmemiştir.

Enerji, dünyanın varolma süresinin referans olarak alındığı bir sınıflandırmaya göre; tükenebilen ve kendisini dünya varoldukça yenileyebilen, yani tükenmeyen enerji olarak İki grupta incelenebilmektedir (Tablo 1.1). Yenilenebilir enerji kaynaklan da enerjinin ana kaynağına göre; güneş kaynaklı, dünya kaynaklı ve ay kaynaklı olarak üç gurupta incelenebilmektedir. Tablo 1.2 ‘nin incelenmesinden de anlaşıldığı gibi güneş kaynaklı olan rüzgar enerjisi, doğal enerji dönüşümü sonucunda kendisini atmosferde hava hareketi ve denizlerde dalga hareketi olarak hissettirmektedir. Bu kinetik enerjide, rüzgar enerjisi ve dalga enerjisi tesislerinde elektrik enerjisine, su pompalama tesislerinde mekanik enerjiye dönüştürülebilmektedir.

Dünya enerji gereksiniminin karşılanmasında ağırlıklı olarak kullanılan fosil yakıtlar ve atom enerjisi, kendine özgü ve tüm insanları doğrudan ilgilendiren sorunlara neden olurlar.

Bu sorunların başında, 2001 yılı kaynaklarına göre; atom enerjisinin kaynağı olan uranyumun 50 yıl, petrolün 44 yıl, doğalgazın 64 yıl ve kömürün 185 yıl sonra, bugüne kadar bulunmuş rezervlerinin tükenecek olmasıdır Fosil yakıtlar ile ilgili diğer bir sorunda, çevreye verdikleri zararlardır. Örneğin l kwh ‘lik elektrik enerjisi elde etmek için fosil yakıtlar yerine rüzgar santrali kullanıldığında, ortalama olarak 750-1250 gr karbondioksit, 40-70 gr kül, 5-8 gr kükürt dioksit, 3-6 gr azot oksit’in atmosfere şahnişi engellenmiş olunacaktır.

Bu nedenlerden dolayı son yıllarda büyük dünya ülkeleri, enerji gereksinimlerinin karşılanabilmesi için rüzgar, güneş, jeotermal, biomas, gelgit ve hidrolik enerjiden oluşan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönetmişlerdir.

Tablo 1.1 Tükenebilirliğine göre enerji türleri, avantaj ve dezavantajları

TÜKENEBİLEN ENERJİ TÜKENMEYEN (YENİLENEBİLİR) ENERJİ

Kömür, Linyit, Petrol, Doğalgaz, Su (Hidrolik), Güneş, Rüzgar, Dalga,

Atom (Uranyum) gibi kaynaklardan Jeotermal, biomas, gelgit olayı gibi

elde edilen enerji kaynaklardan elde edilen enerji

Çevreyi kirletirler ve dünyanın Çevre dostudurlar ve dünya

varolma sürecinde tükenirler varoldukça tükenmezler.

(Yenilenebilir enerji kaynaklan sempozyumu, İZMİR, 2001)

Tablo 1.2 Yenilenebilir enerji kaynaklarının sınıflandırılması

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI

Ana Kaynak Birincil Enerji Kaynaklan Doğal Enerji Dönüşümü Teknik Enerji Dönüşümü Kullanım Enerjisi

GÜNEŞ Su Buharlaşma, Yağış Su Güç Tesisleri (Hidroelektrik Santralleri) Elektrik Enerjisi

Rüzgar Atmosferdeki Hava Hareketi Rüzgar Enerjisi Tesisleri Elektrik ve Mekanik Enerji

Dalga Hareketi Dalga Enerjisi Tesisleri Elektrik ve Mekanik Enerji

Güneş Işınları Yer ve Atmosferin Isınması Isı Pompası Isı Enerjisi

Güneş Işınları Kollektörler Isı Enerjisi

Solar Hücreler (Güneş Pilleri-Fotovoltaikler) Elektrik Enerjisi

Biomas Biomas Üretimi Isı Güç Tesisleri Isı ve Elektrik Enerjisi

Dönüşüm Tesisleri Yakıt Enerjisi

DÜNYA Yer Merkezi Isısı Jeotermal Enerji Jeotermal Güç Tesisleri Isı ve Elektrik Enerjisi

AY Ay Çekimi Gücü Gel-Git olayı Gel-Git Güç

Tesisleri Elektrik Enerjisi

[Yenilenebilir enerji kaynaklan sempozyumu, İZMİR, 2001)

2. RÜZGAR ENERJİSİ

2. l Rüzgar ve Oluşumu

Gerekli enerjisini güneşten alan bir ısı makinası olarak nitelendirilebilecek atmosferde, ısıl potansiyel farklara sahip olan hava kütleleri, soğuk ve yüksek basınç alanı olan bir noktadan, daha sıcak ve alçak basınç alanına hareket ederler. Isı enerjisinin kinetik enerjiye dönüştüğü bu doğa olayındaki hava kütlesi hareketine, rüzgar adı verilir.

Rüzgarlar, sürekliliklerine göre bütün bir yıl boyunca esen sürekli rüzgarlar ve belli zamanlarda esen harikeyn, tayfun, tornado ve girdaplar gibi süreksiz rüzgarlar olarak iki grupta incelenebilir (Tablo 2.1). Alizeler, her mevsim kuzey ve güney yarım kürede 30° enlem üzerinde bulunan yüksek basınç kuşağından, ekvator üzerindeki alçak basınç kuşağına doğru eserler. Kontralize rüzgarları ise, atmosferin yükseklerinde alize rüzgarlarının ters yönünde eserler ve oluşmalarının nedeni, ekvatorda ısınan hava kütlelerinin yükselmesi ve ekvatordan uzaklaşacak şekilde hareket etmeleridir. Meltem rüzgarları, karaların denizlerden ve dağların vadilerden daha çabuk ısınıp soğuması sonucu, üzerlerinde bulunan hava kütlelerini etkilemesi nedeni ile oluşur. Gündüzleri; denizlerden, çabuk ısınan karalara doğru deniz meltemleri, geceleri de; çabuk soğuyan karalardan, denizlere doğru kara meltemleri eser. Deniz ve kara meltemleri, sahilden 40 km. içlere kadar etkili olurlar. Aynı şekilde, gündüzleri, vadilerden çabuk ısınan dağlara doğru vadi meltemleri, geceleri de; çabuk soğuyan dağlardan vadilere doğru dağ meltemleri eserler. Hareket halindeki bir hava kütlesinin; yükseldikçe bir dağa çarparak her 100 metrede 0.5 °C soğuyarak yükselmesi, daha sonrada dağın diğer yamacına her 100 metrede l °C ısınarak inmesine föhn rüzgarları adı verilir.

Anadolu, kışın Sibirya yüksek basıncının etkisinde bir yüksek basınç alanı, Karadeniz ve Akdeniz ise bir alçak basınç alanıdır. Bu nedenle; kışın rüzgarların karalardan denizlere doğru esmesi beklenir. Yazın ise Anadolu güneyden gelen tropikal hava kütlelerinin etkisindedir ve Kuzeybatı Avrupa üzerinde yerleşen yüksek basınç alanından, Basra alçak basıncına yönelmiş rüzgarların etkisinde kalır. Yazın; eteziyen adı verilen ve kuzeybatıdan esen rüzgarlar, Marmara ve Ege’yi etkiler.

Tablo 2.1 Genel olarak rüzgarın sınıflandırılması

Sürekli Rüzgarlar Süreksiz Rüzgarlar

Alize R. Kontr-

Alize R. Muson R. Meltem R.

FöhnR.

Siklon R. Antisiklon R

Kara ve Deniz Meltemi Dağ ve Vadi Meltemi

(Yenilenebilir enerji kaynaklan sempozyumu, İZMİR, 2001)

2.2 Rüzgar Enerjisinin Kullanımının Tarihçesi

İnsanoğlu yüzyıllar boyunca rüzgardan ve onun gücünden etkilenmiş. İlk kez M.Ö. 2800 yıllarında Mısır’lıların, kürek mahkumlarının gücüne ek olarak rüzgar enerjisini kullandıkları biliniyor.Mısırlılar metrelerce uzunluktaki yelkenleri şişirip tonlarca ağırlıktaki gemileri yüzdürmek için rüzgar gücünden yararlanmışlar. M.Ö. 1700′lerin başlarında Babil kralı Hammurrabi, Mezopotamya’yı sulama konusunda rüzgar enerjisinden faydalanmak için çeşitli planlar yapmış.

Yazılı belgeli tarihe geçen ilk yel değirmeni M.S. 644 yılına ait İran-Afganistan sınırındaki Seistan’dadır. Yel değirmenleri, Çin’de M.S. 750-850 yıllarında pirinç tarlalarının sulanmasında kullanılmıştır. İlk olarak Doğuda kullanılan düşey eksenli yel değirmenleri, Batılılar tarafından geliştirilmiş ve yatay eksenli hale getirilmiştir. Yatay eksenli ilk yel değirmeni örneği, 1180 yılında Hormandiya krallığı zamanına aittir.

Yatay eksenli ve mekanik enerji amaçlı yel değirmenlerinin gelişimi, ayaklı yel değirmeni (Almanya), kule tipi yel değirmeni (Akdeniz Ülkeleri, Alaçatı ), döner çatılı Hollanda tipi yel değirmeni (Hollanda) ve 1850 yılında Daniel Hallady tarafından rüzgar yönü yönlendiricisi takılan çok kanatlı Amerikan tipi yel değirmeni olarak sıralanabilir.

1882 yılında NewYork’da elektrik santrali kurulmuş ve daha sonra da elektrik enerjisi kullanımı yaygınlaşmıştır. İlk rüzgar elektriği de, Danimarkalı Profesör Paul La Cour tarafından 1891 yılında üretilmiştir. Doğru akım elde eden Paul La Cour, elektroliz yoluyla hidrojen gazı elde etmiş ve bu şekilde rüzgar enerjisini depolamış. 1918 yılı sonrasında büyük şehirler elektriğe kavuşmuş ve dizel yakıtların ucuzluğu nedeniyle rüzgar enerjisini değerlendirme çabalan, bir kenara bırakılmıştır. Rüzgar enerjisinin bu bir kenara itilmişliği, enerji sıkıntısı nedeniyle 2. Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür.

Rüzgar enerjisi kullanımının tarihsel gelişimine; 1942 yılında üretilen 17.5 m. pervane çaplı ve 50 kW nominal güçlü Smidth rüzgar türbini ve 1957 yılında üretilen 24 m. pervane çaplı ve 200 kW nominal güçlü Gedser rüzgar türbini verilebilir.

Rüzgarın enerji üretiminde kullanımı, 1970’li yıllardaki petrol krizinden sonra başlamıştır. 1980-1985 yıllarında Amerika’da toplam 1580 MW güce sahip rüzgar çiftlikleri kurulmuştur. Kurulu güç değeri 1998 sonu itibariyle 1946 MW’a ulaşmıştır. Avrupa’da, Danimarka, Hollanda ve Almanya’da kurulmaya başlanan rüzgar çiftlikleri hızla gelişmiş, 1991 yılında yeniden düzenlenen enerji kanunu ile Almanya rüzgar enerjisinde 1. sıraya çıkmıştır. Dünya’da kurulu gücün %60’ı Avrupa’da, %20’si Amerika’dadır. 1998 yılında eklenen 2100 MW’lık kapasite ile dünyadaki kurulu rüzgar gücü 9.600 MW’a ulaşmıştır.

Özellikle 1980′li yıllardaki gelişmeler sonucunda, seri olarak üretilen ve yaygın olarak kullanılan rüzgar türbini nominal güçleri 600 kW, 750 kW, lOOOkW, 15OOkW ve 2000kW’dır. Gelecekte üretilecek rüzgar türbinlerinin nominal güçlerinin daha da artması beklenmelidir.

3. DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE RÜZGAR ENERJİSİ

3.1 Dünya rüzgar enerjisi potansiyeli

Rüzgar enerjisi yenilenebilir enerjiler arasındaki en gelişmiş ve ticari açıdan en elverişli enerji türüdür. Tamamıyla doğa ile uyumlu olup hem çevreye zarar vermeyen hem de tükenme ihtimali olmayan bir enerji kaynağıdır. Çevresel avantajları açısından da pek çok ülke, resmi teşviklerle rüzgar enerjisini desteklemektedirler. Tüm bunların amacı, pazan harekete geçirmek, maliyetleri düşürmek ve resmi teşviklerle şu an fosil yakıtların sahip olduğu haksız üstünlüğü ortadan kaldırmaktır. Çeşitli ülkelerde pazaRI harekete geçirmeye yönelik farklı politikalar izlenilmektedir. Rüzgar teknolojisinin araştırma ve geliştirme girişimlerine verilecek destek bu teknolojinin elektrik enerjisi pazarında adil olarak rekabet edebilmesi ve son yıllardaki başarısını sürdürmesi için son derece önemlidir.

Dünyada rüzgar santrallerinin kurulu gücü hızlı bir artış göstermektedir. 1995-2001 yıllan arasında rüzgar türbini satışlarında yıllık %40′lık bir büyüme gerçekleşmiştir. 1990 yılında dünyanın kurulu gücü 2160 MW iken 1994 yılında 3488 MW’a, 1995 yılında 4778 MW’a, 1996 yılında 6070 MW’a, 1997 yılında 7636 MW’a, 1998 yılında 10153 MW’a, 1999 yılında 13932 MW’a ve 2000 yılında 18449 MW’a çıkmıştır. (Tablo 3.1).

Dünya rüzgar enerjisinin toplam kurulu gücünün yaklaşık %74′ü Avrupa kıtasında, %15′i Amerika kıtasında, %9′u Asya kıtasında ve kalan yüzdelik dilimde diğer kıtalarda bulunan dünya ülkelerindedir (Tablo 3.2).

Avrupa’da en büyük kurulu güç Almanya’da olup, onu İspanya, Danimarka, Hollanda, İngiltere, İtalya, Yunanistan ve İsveç izlemektedir (Tablo 3.3). Amerika kıtasında en büyük kurulu güç Amerika Birleşik Devletleri’nde olup onu çok geriden Kanada takip etmektedir (Tablo 3.4). Asya’da Hindistan, Çin ve Japonya rüzgar santrallerine önem vermektedir (Tablo 3.5).

Son on beş yıldır Amerika’da yeni bir rüzgar endüstrisi doğmuştur. 1982-1992 yılları arası California’da yaklaşık 15000 rüzgar türbini kurulmuştur. 370 MW gücündeki Kenetech Rüzgar Çiftliği dünyanın en büyük rüzgar santralidir. 8160 hektar alan kaplayan bu çiftlikte 100 kW ‘lik 3500 adet ve 300-400 kW ‘lık 40 adet türbin bulunmaktadır.Ancak kısa zaman da bu türbinlerden daha modernleri geliştirilmiştir. Avrupa’da rüzgar teknolojisi hızla gelişmektedir 1995 yılında yeni türbinler 600 kW güçte iken bugün geliştirilen türbinlerin gücü 2 MW’ tır. Almanya yaptığı atakla 1998 sonunda rüzgar kurulu gücünü 2875 MW’a çıkarmış, kurulu gücü 1820 MW ‘ta kalan ABD yi geçmiş ve birinciliği elde etmiştir.

Avrupa’da şu anda 12 MW ‘lık deniz üstü rüzgar santrali çalışır durumdadır ve deniz üstü kurulu gücün kısa zamanda 180 MW ‘a cıkarılması planlanmıştır. 2030 yılında rüzgar kurulu gücünün deniz üstü payının % 25’den az olmayacağı beklenmektedir.

Teknolojik gelişimle rüzgar türbinlerinin ünite güçleri arttırılırken son beş yıl içerisinde fiyatları düşürülmüştür. Karada kurulan türbinlerin birim fiyatları 1600-1800 dolar/kW’a kadar çıkabilmekte ise de ABD iç piyasasında 750 dolar/kW düzeyine inildiği belirtilmektedir.

Tablo 3.1 1994-2000 Yıllan Arası Dünya Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü

YIL KURULU GÜÇ (MW) YILLARA GÖRE ARTIŞ MİKTARI (%)

1994 3488 -

1995 4778 37

1996 6070 27

1997 7636 26

1998 10153 33

1999 13932 37

2000 18449 32

(Rüzgar enerjisi sempozyumu , 2001)

Tablo 3.2 Dünya Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücünün Kıtalara Göre Dağılımı

KITALAR KURULU GÜÇ (MW) ARTIŞ MİKTARI (%)

1999 2000

AMERİKA 2667 2847 6,7

AVRUPA 9737 13630 40

ASYA 1376 1728 25,6

OECD-ASYA 50 70 40

AFRİKA 64 137 140,6

DİĞER 37 37 0

TOPLAM 13932 18449 32,4

(Rüzgar enerjisi sempozyumu,2001)

Tablo 3.3 Avrupa Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜKLELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

AVUSTURYA 34 69

BELÇİKA 11 19

DANİMARKA 1738 2341

FİNLANDİYA 39 39

FRANSA 25 63

ALMANYA 4442 6107

YUNANİSTAN 158 274

İRLANDA 74 122

İTALYA 277 424

LÜKSEMBURG 6 6

HOLLANDA 433 473

NORVEÇ 13 13

PORTEKİZ 61 111

İSPANYA 1812 2836

İSVEÇ 220 265

İSVİÇRE 3 3

TÜRKİYE 9 19

İNGİLTERE 362 425

DİĞER 20,9 21,6

TOPLAM 9737 13630

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.4 Amerika Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

ARJANTİN Ϊ5 16

BREZİLYA 22 22

KANADA 126 139

KOSTARİKA 50 51

MEKSİKA 2 2

AMERİKA 2445 2610

DİĞER 7 7

TOPLAM 2667 2847

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.5 Asya Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

ÇİN 262 352

HİNDİSTAN 1035 1220

JAPONYA 68 142

DİĞER 11 14

TOLPAM 1376 1728

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.6 OECD-Asya Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

AVUSTURALYA 10 30

YENİ ZELLANDA 35 35

PASİFİK ADALARI 5 5

TOPLAM 50 70

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.7 Afrika Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

MISIR 36 69

MOROCCO 13 54

TUNUS 11 11

DİĞER 4 4

TOPLAM 64 138

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.8 Dünya Rüzgar Enerjisi 2000-2005 Kurulu Gücü Tahminleri

KITALAR KURULU GÜÇ (MW)

2000 2001 2002 2003 2004 2005

AMERİKA 2847 4287 5237 6437 7537 8737

AVRUPA 13630 17380 22215 27525 33525 40575

ASYA 1728 2088 2618 3298 4128 5208

DİĞER 244 364 634 1059 1609 2409

TOPLAM 18449 24119 30704 38319 46799 56929

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

3.2 Türkiye’de Rüzgar Enerjisi

Türkiye coğrafi konumu ve hüküm süren iklim koşullan itibari ile rüzgar enerjisi kaynaklan bakımından, teorik olarak elektrik enerjisinin tamamını karşılayabilecek seviyededir. Ülkemiz toplamı 8000 km’yi bulan ve bunun büyük bir kısmının rüzgar enerjisi kullanılabilecek durumda bulunan sahil şeridine sahiptir. Türkiye, Avrupa’da rüzgar enerjisi potansiyeli en zengin ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye’nin teorik olarak hesaplanan potansiyeli 83.000 MW değerindedir. Bu Türkiye’nin biran önce kullanması gereken önemli bir rüzgar enerjisi potansiyeli olduğunu göstermektedir Fakat rüzgar enerjisinin mevcut olan enerji sistemine girişini sağlayabilmek için gerekli teknik ve ekonomik fizibilite çalışmaları yapılmalıdır. Çünkü bu enerji kullanılmadığı her zaman dilimi için aynı zamanda kayıp olan enerji anlamına gelmektedir.

Türkiye’de 2001 yılı kaynaklarına göre rüzgar enerjisi kurulu gücü 19 MW değerindedir (Rüzgar enerjisi sempozyumu bildiriler kitabı, 5-7 Nisan2001). Ancak bu değer ülkemizin teknik potansiyeli göz önüne alındığında düşük bir değerdir. Avrupa’da elektrik enerjisi planlamalarında, enerjinin şu an % 8, 2030 yılında ise %10′unun yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanılması hedeflenmektedir. Benzer yaklaşımla Türkiye’nin hedefi, toplam kurulu gücünü 25000 MW’a çıkarmak olmalıdır.

Türkiye’nin rüzgar enerjisi potansiyeli çalışmalarının ortak bulgusu, yerden 10 m. yükseklikte yıllık ortalama 2,7 m/sn (10km/h) hız sının ile ülkemizin elektrik üretimine elverişli yörelerinin bulunduğudur.DMİ istasyonlarında yapılmış uzun dönemli ölçümlere dayalı istatistikler, EİE tarafından 1984′te tamamlanan ‘Türkiye Rüzgar Enerjisi Doğal Potansiyeli" çalışmasında değerlendirilmiştir. 10 m yükseklikteki yıllık ortalama rüzgar hızı ve güç yoğunluğu açısından en yüksek değer 3,29 m/sn ve 51,91

W/m2 ile Marmara’da saptanmıştır. En düşük değer ise, 2,12 m/sn hız ve 13,19 W/m2 güç yoğunluğu ile Doğu Anadolu’da bulunmuştur. Bu çalışmaya göre Türkiye’nin %64,5′de rüzgar enerjisi güç yoğunluğu 20 W/m2 ‘yi aşmazken, %16,1 ‘inde 30-40 W/m2 arasında, %5,9′unda 50W/m2′nin ve %0,08′inde de 100W/m2′nin üzerindedir. EİE, bazı özel alanlardaki 11 istasyonda enerji ölçümleri ve yöresel potansiyeli belirleme çalışmaları yapmaktadır

Türkiye rüzgar bakımından zengin yöreleri olan bir ülkedir. Brüt potansiyelinin yılda 400 milyar kWh, teknik potansiyelinin ise, 120 milyar kWh olduğu düşünülmektedir. Söz konusu teknik potansiyel yıllık elektrik üretiminin 1,2 katıdır. Ancak, Türkiye genelinde 10 metre yükseklikteki rüzgar yoğunluğunun alansal ve zamansa! dağılımı ile teknolojik kısıtlılıklar göz önünde tutulduğunda, güvenilir rüzgar enerjisi potansiyeli, 12 milyar kWh/yıl olarak hesaplanmaktadır. Ayrıntılı ölçümler ve yeni verilerle bu değerin artması olasıdır.

Türkiye’de 10 metre yükseklikte yapılan ölçümlere göre tespit edilen rüzgar hızları Tablo 3.9′da verilmiştir. Tablo 3.10′da ise Türkiye’de rüzgar yoğunluğunun en fazla olduğu yöreler görülmektedir

Tablo 3.9 Türkiye’nin Çeşitli Bölgelerinde 10 m. Yükseklikte Yapılan Ölçümler

BÖLGE Yıllık ortalama rüzgar hızlan (m/sn)

Bandırma 5,12

Sinop 4,73

Nurdağı (K.Maraş) 7

Datça 5,85

Akhisar 6,84

Yalıkavak (Bodrum) 5,68

Göktepe (Bitlis) 5,66

Belen (İskenderun) 7,01

Zengen (Bor) 3,54

Didim 4,81

Kocadağ (Çeşme) 9,28

Karabiga (Çeşme) 6,52

Şenköy (Mardin) 7,69

Gökçeada 7,03

Söke 5

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Tablo 3.10 Türkiye’de rüzgar enerjisi açısından süreklilik ve yoğunluk gösteren yöreler

İSTASYON ADI Rüzgar gücü yoğunluğu (W/m2)

Bandırma 152,6

Antakya 108,9

Kumköy 82

Mardin 81,4

Sinop 77,9

Gökçeada 74,5

Çorlu 72,3

Çanakkale 71,3

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Batı ve Kuzey-Batı Anadolu’nun rüzgar enerjisi potansiyelinin belirlenmesi için, uzun yıllık meteorolojik veriler incelenerek, yıllık ortalama rüzgar hızlan 3m/sn’den daha yüksek olan yöreler belirlenmiş ve Tablo 3.11 ‘de gösterilmiştir.

Tablo 3.11 Yıllık Ortalama Rüzgar Hızlan 3 m/sn’den Yüksek Olan Batı ve Kuzey Batı Anadolu Yöreleri

YÖRE HIZ (m/sn) YÖRE HIZ (m/sn) YÖRE HIZ (m/sn)

Ayvalık 3,1 Florya 3,3 Kırklareli 3,0

Balıkesir 3,1 Gökçeada 4,4 Menemen 4,1

Bandırma 5,2 İpsala 3,6 Muğla 3,4

Bergama 4,0 İzmir 3,4 Sarıyer 4,7

Bodrum 3,8 Kumköy 4,5 Şile 3,1

Bozcaada 7,0 Tekirdağ 3,3 Yeşilköy 4,1

Çanakkale 4,5 Bilecik 3,4 Datça 3,1

Çiğli 4,1 Çeşme 3,8 Erdek 3,2

Çorlu 4,0 Dikili 3,0 Gemlik 3,2

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Bu yöreler içerisinde esme saat sayılan ve yıllık ortalama rüzgar hızları potansiyel belirlemeye uygun olan Bandırma, Bergama, Bozcaada, Çanakkale, Çorlu ve Gökçeada olası potansiyelleri yüksek görülen yöreler olarak saptanmış ve bunlara ait detaylı hız verileri DMİ’ nin saatlik rüzgar cetvelleri incelenerek 1987, 1988, 1989 yıllan için çıkartılmıştır Elde edilen veriler esme saat sayılarını gösteren frekans tablolarının hazırlanması için bilgisayara yüklenmiştir. Potansiyel olanağı yüksek görülmekle birlikte yeterli veri sağlanamadığı için Kumköy, Sarıyer, Çiğli ve Yeşilköy çalışmada değerlendirme dışı bırakılmıştır.

Rüzgardan üretilen elektriğe, kirletici emisyonlar olmadan üretilecek elektriğin çevresel yararlarını yansıtan, hakça bir bedel ödenmesi ve iyi organize olmuş bir kurumsal alt yapı ve rüzgar enerjisinin planlama yönetmeliklerinin hazırlanması durumunda, Türkiye’de rüzgar enerjisi kurulu gücünün gelişiminde YEKAB ( Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaymaklan Araştırma Birimi )tarafindan ön görülen ve Tablo 3.12′de belirtilen hedeflere kolayca ulaşılabilecektir.

Rüzgar enerjisinin geliştirilmesine gereken önem verilerek pazar yaratıldığında Türk Endüstrisi rüzgar gücü santrallerinin imalatına kolayca adapte olabilecektir. Yeni kurulan rüzgar çiftliklerinin kuleleri yerel olarak imal edilmeye başlanmıştır. Türkiye için öngördüğümüz kurulu güç hedefleri ve bu kurulu kapasitenin Türkiye Endüstrisi tarafından imalatı durumunda yaratılabilecek iş potansiyeli aşağıdaki Tabloda verilmiştir.

Tablo 3.12 Türkiye’de rüzgar enerjisi için mümkün hedefler (YEKAB öngörümü)

Yıl Kurulu Kapasite (MW) YEKAB-Hedefi Yaratılan İş Adam Yıl

2003 1.400 28.000

2005 5.000 100.000

2010 10.000 200.000

2020 20.000 400.000

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Tablo 3.13 Türkiye’deki Rüzgar Enerji Santrallerinin Durumu

PROJENİN DURUMU PROJENİN ADI PROJENİN YERİ KURULU GÜCÜ (MW)

Hizmete Giren Rüzgar Santralleri Çeşme-Germiyan R.S. Izmir-Çeşme 1,74

Çeşme-AlaçatıR.S Izmir-Çeşme 7,2

Fizibilite Raporu Değerlendirilenler Bozcaada R S Ç.Kale-Bozcada 5,0

Çanakkale R S. Çanakkale 30,0

Bozcaada R. S. Ç Kale-Bozcada 10,2

Rezerve Fizibilite Raporu Beklenen Projeler Akhisar RS Manisa-Akhisar 12,0

Gökçeada R S. Ç.Kale-Gökceada 16,2

Fizibilite Raporu Beklenen Projeler Akhisar R.S. Manisa-Akhisar 30,0

Datça R.S. Muğla- Datça 30,0

Mazıdağ R.S. İzmir-Çeşme 39,0

Hacıömerli R. S. İzmir-Aliağa 45,0

Bodrum R.S Bodrum- Yalıkavak 19,8

Kocadağ R.S. İzmir-Çeşme 43,5

Yayla Köy R.S. İzmir Karaburun 15,0

Şenköy R.S. Hatay-Şenköy 12,0

Çeşme R.S. Izmir-Çeşme 12,0

Yalıkavak R.S. Bodrum- Yalıkavak 15,0

Beyoba R.S. Akhisar-Beyoba 15,0

Lapseki R.S. Ç. Kale- Lapseki 15,0

Bandırma R.S. Balıkesir-Bandırma 15,0

Datça R.S. Muğla-Datça 15,0

Karaburun R.S. İzmir-Karaburun 22,5

Başvuru Raporu Değerlendirilen Projeler Karabiga R.S. Ç.Kale-Karabiga 15-30

Kapıdağ R.S. Balıkesir-Erdek 20-35

İntepe R.S. Ç.Kale-întepe 30

İntepe R.S ÇKale-İntepe 13,2

Başvuru Raporu Sunulup, Ölçümleri Beklenen Projeler Karabiga R.S. Ç.Kale-Karabiga 5-7

Karabiga R. S. Ç.Kale-Karabiga 120

Yellice R.S İzmir-Karaburun 70-100

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Şekil 3.1 Türkiye’de Rüzgar Hız ve Potansiyel Dağılımları (EİEİ)

4. RÜZGAR ENERJİSİ TÜRBİNLERİ

4.1 Rüzgar Enerjisi Türbinlerinin Tanımı

Tahrik edilen kısmı dönme hareketi yapan ve bir akışkanda bulunan enerjiyi milinde mekanik enerjiye dönüştüren makinalara türbin denir. Türbinler, en genel halde; buhar, gaz, su ve rüzgar türbinleri olarak dört grupta İncelenir. Rüzgar türbinleri ile ilgili tanımlar, değişik kaynaklarda birbirleriyle çelişmektedir. Bu konudaki en genel tanımlama aşağıdaki gibidir: Pervane kanatlan, pervane göbeği ve pervane miline rotor veya türbin denilir. Pervane mili dişli kutusuna bağlıdır. Dişli kutusunu jeneratöre bağlayan mile de, jeneratör mili denir. Bunların tümü kule tarafından taşınır. Kule ile yer bağlantısı da temel aracılığıyla sağlanır. Tüm bu elemanlara, en genel halde rüzgar enerjisi tesisi adı verilir. Bu gerçeğe rağmen, yerli ve yabancı literatürde, rüzgar enerjisi tesisi yerine, rüzgar türbini denmesi alışkanlık olmuştur.

Rüzgar Enerjisi Türbinlerinin Sınıflandırılması

Rüzgar türbinleri, direnç, kaldırma ve yükselen hava kuvvetinden yararlanmalarına göre, pervane ekseninin yatay yada düşey olmasına göre sınıflandırılabilirler.

4.2.1 Rüzgarın Kuvvetinden Yararlanma Şekline Güre Sınıflandırılması

4.2.1.1 Rüzgarın Direnç Kuvvetinden Yararlanılan Türbinler

Direnç kuvvetinden yararlanan türbinlerde, rüzgara karşı bir düzey tutulur ve rüzgar basıncından dönme hareketi oluşur Örnek olarak; kepçe tipi anenometreler, Fars çarkı ve Savonius türbini gösterilebilir. Direnç kuvvetinden yararlanan türbinler, pistonlu pompalar ile su pompalanması gibi yüksek moment gereken yerlerde kullanılır ve elektrik üretimi gibi yüksek güç gereken alanlarda kullanılmazlar.

4.2.1.2 Rüzgarın Kaldırma Kuvvetinden Yararlanılan Türbinler

Kaldırma kuvvetinden yararlanan türbinlerde rüzgar; yüzeye belli bir açıyla gelir ve yüzeye etkiyen hava hızının doğrultusuna dik olarak oluşan kaldırma kuvveti, dönme hareketine dönüşür. Yüzey öncesinde yüksek basınç, yüzey arkasında ise alçak basınç oluşmaktadır. Örnek olarak, düşey eksenli Darrius türbini ve kanatlı yatay eksenli rüzgar türbinleri gösterilebilir. Rüzgar türbinleri, nominal güçlerine göre de 5 kW’a kadar küçük güçlü, 5 kW ‘ın üstünde ise büyük güçlü rüzgar türbinleri olarak sınıflandırılır.

4.2.1.3 Yükselen Hava Akımlı Rüzgar Türbinleri

Yükselen hava akımlı rüzgar türbinleri, hava hareketindeki kinetik enerjiden yararlanan türbinlerdir. Enerji dönüştürücüsü yükselen hava akımlı rüzgar türbinleri (güneş enerjisi konveksiyon bacası), güneş ışınlan enerjisi tarafından ısıtılan havanın yükselmesi ve yükselen havadaki kinetik enerjinin de rüzgar türbinini tahrik etmesi prensibine göre çalışır. Isıtılarak yükselmesi istenen hava, üsten cam veya plastik malzemeden yapılmış geçirgen bir çatı ile örtülüdür ve bu çatının ortasında yer alan betonarme bacada yükselir.

Yükselen hava akımlı rüzgar türbinlerinde elde edilen güç; kolektör verimi, kolektör enine kesit alanı, havanın sabit basınçta özgül ısı kapasitesi, dış ortam sıcaklığı, güneş sabiti ve bacanın yüksekliğine bağlıdır Buradaki baca yüksekliği arttıkça, elde edilen güç de artmaktadır Bu baca, alttan ankastre mesnet üsten serbest bir çubuk olarak idealleştirilmektedir. Baca boyu, yapım ve montajındaki teknik kısıtlar gibi; burkulma problemi ile de sınıflandırılmaktadır. Yükselen hava akımlı rüzgar türbinleri ile ilgili teorik ve deneysel araştırmalar devam etmektedir.

4.2.2 Pervane Ekseninin Konumuna Göre Sınıflandırılması

Yatay Eksenli Türbinler

Dönme eksenleri rüzgar yönüne paralel ve kanatlar rüzgar yönüne diktir. Ticari türbinler genellikle yatay eksenlidir Rotor, rüzgarı en iyi alacak şekilde döner bir tabla üzerine yerleştirilmiştir. Yatay eksenli türbinlerin çoğu rüzgarı önden alacak şekilde tasarlanır. Rüzgarı arkadan alan türbinlerin ise, yaygın bir kullanım alanları yoktur.

Yatay eksenli kanatlı rüzgar türbinlerinden daha fazla enerji alabilmek için, tarih boyunca öneriler yapılmıştır. Bunlardan birisi, iki pervanenin arka arkaya yerleştirilerek, aynı jeneratör milimin döndürülmesidir. Arkadaki pervaneye, öndeki pervaneye gelen rüzgar hızının optimum durumda ancak üçte biri geleceğinden, bu öneri verimli olmamıştır. Pervanenin önüne bir nozul yerleştirilerek, rüzgar hızının arttırılması önerisi de, hava debisinin küçük kesit tarafından belirlenmesi ve rüzgar yönüne ters hava sirkülasyonu oluşturması nedeniyle, bekleneni verememiştir. Rüzgar türbini pervanesinin bir difizör içine yerleştirilmesi sonucunda, rüzgar yönünde hava sirkülasyonu oluşması ve bunun da hava hızını arttırması nedeniyle, serbest pervaneye nazaran 3,5 kat daha fazla enerji elde edilmiştir Fakat, bunun için difizör boyunun pervane çapının 2-3 katı olması gerekmektedir. Difizörün ağırlığı, hem ek bir yüktür, hem pervane düzleminin rüzgar hızına dik konuma getirilmesi daha zor olmaktadır. Bu gibi nedenlerle, difizörden elde edilen ek kazanç, sistemin serbest pervaneye göre daha ekonomik olması için yeterli olmamaktadır.( Şekil 4.1)

4.2.2.2 Düşey Eksenli Türbinler

Bu türbinlerin dönme eksenleri düşey ve rüzgara diktir. Kanat kirişleri dönme eksenine dik olacak şekilde yerleştirilmiştir. Düşey eksenli türbinlerde, kanatların içbükey ve dışbükey yüzeyleri arasındaki çekme kuvveti farkı nedeniyle dönme hareketi oluşur. Aynı ilke Savonius rotorlarda daha özel bir şekilde kullanılır. Bu rotorda güç katsayısı 0,15′den daha azdır. Bu nedenle güç üretiminde tercih edilmezler.(Şekil 4.1)

Şekil 4.1 Düşey ve Yatay Eksenli Türbinler.

4.2.2.3 Eğik Eksenli Türbinler

Dönme eksenleri, düşeyle rüzgar yönünde bir açı yapan türbinlerdir. Ayrıca, kanatlar ve dönme ekseni arasında da belirli bir açı bulunmaktadır. Yaygın bir kullanım alanı yoktur.

4.3 Modern Yatay Eksenli Rüzgar Türbinlerinin Ana Elemanları

Yer konumuna göre, rotoru yatay eksende çalışan yatay eksenli rüzgar türbinleri, daha geleneksel ve daha modern bir kullanımı sunarlar. Modern yatay eksenli kanatlı rüzgar türbinlerini oluşturan ana elemanlar ile ilgili, alt başlıklarda kısa bilgiler verilmektedir.

Şekil 4.2 Yatay Rüzgar Türbini Kesit Görünümü

4.3.1 Kule

Kule malzemesi, genelde çelik veya betondur. Modern rüzgar türbinleri, halka enine kesitli kulelere sahiptir Kule yüksekliği, yüksekteki daha rüzgar hızlarından yararlanmanın getirişi ile boya bağlı artış gösteren kule maliyeti arasındaki optimum çözümle belirlenir. Kule boyutlandırılmasındaki bir diğer parametre de, eğilme doğal frekansı, kule malzemesi ve dolayısıyla maliyeti önemli ölçüde etkilemektedir. Rüzgar türbinlerinin tüm imalat giderlerinin % 11-20′ si kule imalatına aittir.

4.3.2 Türbin Pervanesi

Rüzgar türbinlerinin pervaneleri; alüminyum, titan, çelik, elyaf ile güçlendirilmiş plastik (cam elyafı, karbon elyafı ve aramid elyafı) ve ağaçtan imal edilmektedir. Modern rüzgar türbinlerinin kanatlarının hemen hemen tamamı, cam elyafı ile güçlendirilmiş polyester veya epoksi gibi, cam elyafiyla plastikten üretilirler. Çelikten üretilen kanatların eğilmeye dayanımı çok iyidir. Fakat, yorulma dayanımları ve korozyon sorunu yaratmaktadır. Alüminyum kanatlar, çeliğe göre daha hafiftir, yorulma dayanımları daha iyidir ve korozyona daha dayanıklıdır. Alüminyum malzemenin zayıf noktalan; kabuk şeklindeki malzemenin burkulması, imalat tekniğinin zorluğu ve pahalı olmasıdır. Cam elyafının kopma mukavemeti, 420 N/nm2 ile St 52 çeliğinin kopma mukavemeti 520 N/nm2′ye yakındır. Karbon elyafı İle güçlendirilmiş epoksi plastik malzemenin kopma mukavemeti ise, 550 N/nm2 ile çelikten daha iyidir. Cam elyafi ile güçlendirilmiş epoksi plastik malzemenin ana sorunu, elastisite modülünün 15 kN/nm2 ile çeliğe nazaran (210 kN/nm2 ) çok düşük olmasıdır. Bu nedenle, çok uzun kanatlarda cam elyafi yerine, elastisite modülü 44 kN/nm2 olan karbon elyafı ile güçlendirilmiş epoksi plastik malzeme kullanılır. Fakat, bu malzemede pahalıdır.

4.3.3 Dişli Kutusu

Pervane muindeki enerji, jeneratöre bir dişli sistemi ile (örneğin, çevrim oranı; 1:15 ) aktarılır. Dişli sistemi, pervane milinin devir sayısını jeneratörün gerek duyduğu devir sayısına çıkarır. Örneğin Nortex Firması tarafinda üretilen N 54 adlı, 1000 kW nominal güçlü rüzgar türbinlerinde dişli kutusunun çevrim oranı l:70′dir. Bu türbinlerin jeneratörlerinde, rüzgar hızına göre otomatik olarak devreye giren 6 ve 4 kutup söz konusudur. 6 kutbun devrede olması durumunda, pervane rotorunun dakikadaki devir sayısı 14, jeneratör milinin dakikadaki devir sayısı 1000 ve türbin gücü 200 kW olurken; 4 kutbun devrede olması durumunda, pervane rotorunun dakikadaki devir sayısı 22, jeneratör milinin dakikadaki devir sayısı 1500 ve türbin gücü 1000 kW olmaktadır.

Şekil 4.3 Dişli Kutusu

4.3.4 Jeneratör

Rüzgar enerjisi tesislerinde kullanılan jeneratörler, alternatif akım veya doğru akım jeneratörleri olabilir. Burada elde edilen elektrik akımı, yetersiz kalitede alternatif akım veya doğru akım bile olsa, çeşitli güç elektroniği düzenekleriyle şebekeye uygun hala getirilebilir.

Doğru akım jeneratörleri, büyük güçlü rüzgar enerjisi tesislerinde tercih edilmemektedir. Bunun nedeni, sık bakım gereksinimi ve alternatif akım jeneratörlerine göre daha pahalı olmasıdır. Doğru akım jeneratörleri, günümüzde sadece küçük güçlü rüzgar enerji tesislerinde akülere enerji depolamak için kullanılır.

Direkt şebekeye bağlantı sistemlerinde; alternatif akım jeneratörlerini oluşturan asenkron veya senkron jeneratörlerin millerinin devir sayısı:

Nsenkron = 60.f/p (d/d)

bağlantısı ile verilir. Burada f Hertz biriminde elektrik şebekesi frekansı, p çift kutup sayısı ve n dakikada devir sayısıdır Dişlideki kayıplar ve gürültünün önlenmesi amacıyla, çok kutuplu jeneratörü olan dişli kutusuz türbinler de kullanılmaktadır. Bu bağıntıdan da anlaşılabileceği gibi, jeneratörün kutup sayısı arttıkça, 50 Hz’lik elektrik şebekesi frekansına uygun akım için gereken jeneratör mili devir sayısı da azalmaktadır. Bu nedenle, yüksek kutup sayılı jeneratörlerde dişli kutusuna gerek kalmamaktadır.

Germiyan da otoprodüktör sistemi ile kurulan, Alman Firması Enercon tarafından üretilen E-40 adlı dişli kutusuz rüzgar türbinleri, 84 kutupludurlar ve pervane milinin dakikada 38 devir yapması durumunda 500 kW’hk nominal güce ulaşmaktadır.

Şebeke bağlantılı alternatif akım jeneratörlerinde, sadece şebeke frekansını sağlayan devir sayısında elektrik enerjisi üretebilmektedir. Bu da, rüzgar türbininden örneğin sadece 8 m/s için optimum yararlanmak demektir. Bu nedenle, rüzgar türbinlerinin bazılarında, düşük ve yüksek rüzgar hızları için iki ayrı jeneratör kullanılmaktadır.

4.4 Rüzgar Türbinlerinin Şebeke Bağlantı Yöntemleri

4.4.1 Rüzgar Türbinlerinin Şebekeye Bağlantısı

4.4.1.1 Genel kısıtlamalar

Rüzgar enerjisi çok kesintili bir enerji kaynağıdır. Bu rüzgar enerjisini, hiçbir sınırlamaya tabiî tutmadan elektrik enerjisine çevirerek şebekeye veren bir rüzgar konvektörünün de çok kesintili bir elektrik enerjisi üretmesi kaçınılmaz.

Kesintili yük çeken tesislerin elektrik şebekesindeki olumsuz etkileri çok eskiden beri bilinmektedir. Bu nedenle kesintili üretim yapan bir rüzgar konvektörünün de şebekeye yaptığı olumsuz etkileri sınırlamak için, diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sınırlamalar getirilmiştir.

Rüzgar türbinlerinin şebekeye yaptığı olumsuz etki, şebekeye bağlantı noktasındaki kısa devre gücüne bağlıdır. Bugün günümüzde tesis edilecek bir rüzgar santralinin kurulu gücü, bağlantı noktasındaki minimum kısa devre gücünün yüzde beşi ile sınırlıdır. ( Bu güç bir veya daha fazla rüzgar santrali arasında paylaşılabilir)

Ancak rüzgar konvektörleri son 5-10 yılda büyük bir gelişme göstermiştir. Bugün kullanılan modern rüzgar türbinlerinde, rüzgar enerjisi, olduğu gibi elektrik enerjisine çevrilerek şebekeye verilmeden önce çeşitli kademelerden geçmektedir

Türbinlerin ilk devreye çektiği akım sınıflandırılarak, şebekeye etkisi azaltılmaktadır. Rüzgar hızına göre üretimi sabit tutmak amacıyla kanat açılan sürekli değiştirilmektedir. Bir kısım rüzgar türbinleri ise, ani gelen rüzgar darbeleri ile üretim yapmadan dönüş hızını arttırmakta, bu şekilde rüzgar darbesinin elektrik darbesi olarak şebekeye aktarılmasını nispeten engellemektedir

Diğer yandan bugün geliştirilen çoğu rüzgar türbinlerinde, türbinlerin gerilim seviyesini, şebekenin mevcut geriliminden daha yüksek veya daha düşük tutmak suretiyle şebekenin gerilim regulasyonuna katkıda bulunmak da mümkün olmaktadır.

Ülkemizde elektrik sisteminin özelleştirilmesi planlanmaktadır. Bilindiği kadan ile bu planlamaya göre, dağıtım sistemi ve santraların işletmesi özel sektöre devredilecek, planlama ve enterkonnekte şebekenin işletilmesi ise TEAŞ’ın uhdesinde kalacaktır.

Enerji üretiminde rüzgardan yüzde onu amaçlayan Avrupa ülkelerindeki yük tevzi merkezlerinde kullanılan yazılımların, TEAŞ tarafindan geliştirilip işletilecek yük tevzi merkezlerinde de kullanılmasıyla, rüzgar santrallannın sistem üzerindeki etkileri öngörülüp, tesisine getirilen kısıtlamalar bir ölçüde azaltılabilir.

4.4.1.2 Rüzgar Türbinlerinin Dağıtım Şebekesine Bağlantısı

Dağıtım gerilimi seviyesinde şebekeye bağlanması planlanan bir rüzgar santralı, diğer enerji santralları veya otoprodüktör santrallarda olduğu gibi, ancak bağımsız bir enerji nakil hattı ile bir dağıtım merkezine veya TEAŞ trafo merkezine bağlanabilir. Sistem emniyeti ve can güvenliği açısından dağıtım hatlarına saplama girmelerine müsaade edilmemektedir.

Ülkemizin elektrik dağıtım şebekesi genelde 34,5 kV ve daha düşük gerilim seviyesindedir. Rüzgarın bol olduğu kıyı bölgelerimizde trafo merkezlerinin güçleri 25-50 MW olduğu, bu bölgedeki iletim sistemimizin genelde radyal olduğu ve minumum sistem empedansı göz önüne alınırsa, kısa devre güçleri 200-300 MWA ile sınırlı kalmaktadır. Bu durumda dağıtım şebekelerine bağlanacak rüzgar santrallerinin gücü azami 15 MW civarında olmaktadır.

Rüzgar türbinleri çoğu gelişmiş ülkelerde basit sigortalı ayırıcılar ve her bir türbin için trafo ile şebekeye bağlanmakta ve başında eleman bulunmadan işletilmektedir. Personelsiz işledikleri için türbinin her türlü şebeke olayına ve türbin arızalarına karşı koruyan bilgisayarlı bir kontrol sistemi içermekte, çok nadir olarak meydana gelen arızalarda türbin kontrol sistemi tarafından sinyal yollanmakta ve uzaktan müdahale ile teknisyen yollanarak arıza giderilmektedir.

Ülkemizde ise, trafoları, türbinleri ve bağlantı kablolarını korumak için kesici ve ayırıcı gibi ilave teçhizat ve kablo arızalarına karşı ring sisteminin kullanılması şart koşulmakta, mükerrer sayılabilecek bu teçhizat ise santral maliyetlerini arttırmaktadır.

4.4.1.3 Rüzgar Türbinleri İletim Şebekesine Bağlantısı

İletim şebekesine bir rüzgar santrali, ya en yakın TEAŞ trafo merkezine çekilecek bir iletim hattı ile, yada en yakın iletim hattına girdi çıktı yaparak şebekeye bağlanabilir İletim şebekemizin gerilim seviyesi 154 veya 300 kW dur. Bu gerilimdeki trafo merkezlerimizin kısa devre güçleri 300-400 MWA dan başlamakta, 10000 MWA ya kadar çıkabilmektedir. Bu nedenle büyük güçte rüzgar santrali tesis etmek isteyenler ancak iletim şebekesine bağlanabilecektir.

Dağıtım sistemine bağlanacak bir rüzgar çiftliğindeki elektrik bağlantılarının gerilim seviyesi, tercihen bağlanacak trafo merkezinin gerilim seviyesi olarak seçilmektedir. Bu durumda santral çıkışına ilave bir yükseltici (veya düşürücü) trafo tesis maliyeti olmayacaktır.İletim şebekesine bağlanacak rüzgar santralinde ise gerilim seviyesi olarak en ekonomik dağıtım gerilim seviyesi seçilir.bu durumda, santral çıkışında kullanılacak yükseltici trafonun, ülkemizde kullanılan standartlardan farklı olması durumunda, yedekleme sorunu ortaya çıkabilir.

Rüzgar , santralarının üretim şebekesine bağlanması diğer bir şekil ise, kısa devre gücünün oldukça yüksek olduğu bir 380 kW merkeze bağlanmalıdır. Ülkemizde 380 kW merkezlerinin minimum kısa devre gücü genelde 5000 MWA’nın üzerinde olduğundan böyle bir merkeze çok sayıda rüzgar santralı, şebekeyi rahatsız etmeden bağlanabilir

Burada önemli olan, çok sayıda trafo maliyetinden tasarruf etmek için, gerektiğinde sadece rüzgar santralarının bağlanacağı bir kirli bara tesis edilerek en ekonomik çözümün bulunmasıdır.

4.4.2 Şebeke Üzerindeki Bozucu Etkiler

Rüzgar türbinleri bağlandıkları şebeke üzerinde olumsuz etkilerini genelde gerilim dalgalanmaları, fliker ve harmoniklerin üretilmesi olarak göstermektedir

4.4.2.1 Gerilim Dalgalanması ve Fliker

Gerilim dalgalanması ve fliker, rüzgar türbinlerinin devreye girmesi, devreden çıkması, rüzgara bağlı olarak üretimin değişmesi gibi geçici olaylar nedeniyle oluşmakta ve kullanılan türbin tipine bağlı olarak değişmektedir.

Bugün ülkemizde rüzgar çiftliklerinde kullanılan, yeni rüzgar projelerinde teklif edilen ve gelişmiş ülkelerdeki Pazar payının en ön sıralarında yer alan rüzgar türbinleri, senelerce geliştirildikten sonra sertifika aldıklarından, şebekeyi bozan bu etkileri asgariye indirilmiştir

4.4.2.2 Harmonikler

Harmonikler genelde invertörlü rüzgar türbinlerinde oluşmaktadır. Bugün geliştirilmiş çoğu türbinde kısmide olsa invertör kullanılmakta ve gerekli filtreler kullanılarak harmonikler istenilen seviyelere indirilmektedir.

4.4.2.3 Uygulama

Ülkemizde sanayi tesislerinden kesintili olarak enerji çeken tesislerin sistemindeki olumsuz etkilerini sınırlamak için TEAŞ tarafından sınır değerler belirlenmekte ve sistemdeki bu olumsuzlukların sınır değerlerini aşan tüketicilerin gerekli önlemleri almaları istenmektedir.

Rüzgar santradan da kesintili tüketici sınıfına sokulmakta ve elektrik şebekesini zorlayan olumsuzlukların sınır değerlerinin altında kalması istenmektedir ARES santralı devreye alındıktan sonra TEAŞ tarafından yapılan incelemede, Ortak Kuplaj Noktası olan Alaçatı Trafo Merkezindeki olumsuzlukların sınır değerlerin altında kaldığı kıvançla izlenmiştir.

4.4.3 Şebekeye Katkıları ve Faydaları

4.4.3.1 Kayıpların Azaltılması

Ülkemizde üretim kaynaklan ile tüketim birimleri arasında uzun mesafeler bulunmaktadır. Çok yüksek gerilim ile taşınan bu gerilim daha sonra yüksek ve orta gerilime indirilerek tüketicilere taşınmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemizin doğusundaki enerji tüketim kaynaklan tüketimin yoğun olduğu batıdaki merkezlere taşınmasında ve daha sonraki dağıtım şebekelerinde sarfınazar edilmeyecek kadar yüksek oranda enerji kayıpları oluşmaktadır.

Rüzgar kaynaklan genelde ülkemizin batısında ve Ege kıyılarında yoğunlaşmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından çalışmalarda, ülkemizde fizibl olarak tesis edilebilecek on bin MW dolaylarında rüzgar gücü olduğu belirlenmiştir.

Batı yörelerimizdeki uygun bölgelere dağıtılmış olarak tesis edilecek bir-iki bin MW dolaylarındaki rüzgar santralı, gerek çok yüksek gerilimle gerekse yüksek ve orta gerilimle enerjinin kayıplarının azalmasında azda olsa rol oynayacaktır.

4.4.3.2 İletim Şebekesine Katkısı

İletim sistemimizin işletme maliyetleri arasıda, iletim kayıplarına ilaveten, gerekli iletim hatlarının ve indirici trafo merkezlerinin tesis maliyeti de önemli bir yer tutmaktadır.

Rüzgar enerjisi kesintili bir enerji kaynağıdır. Bu nedenle, dağıtım şebekelerinde, tüketiciye götürülecek enerji için dağıtım ve trafo merkezi planlamasında, lokal olarak tesis edilecek rüzgar santrallerinin önemi çok sınırlıdır.

Ancak her bölgenin rüzgar rejimi sınırlıdır. Bir bölgede rüzgar olmadığı halde diğer yörede rüzgar esebilir. Bu güne kadar yaptığımız rüzgar ölçümlerinde, birbirinde 100 km kadar uzak olan iki bölgede farklı rüzgar rejimlerinin olabildiğini gördük. Bu nedenle iletim şebekelerinin ve trafo merkezlerinin planlanmasında daha büyük bir bölge göz önüne alındığından, rüzgar santrallerinin üretimi önemli bir rol oynayabilir ve enerji iletimi planlaması açısından tesis maliyetlerinde nispi bir tasarruf sağlayabilir.

Bilindiği gibi, rüzgar santralleri gibi dağıtılmış ve yüklere yakın olarak tesis edilmiş üretim kaynakları, enterkonnekte iletim şebekesinin stabilite açısından gerekli olan iletim hatlarının tesis maliyetinden de tasarruf sağlanabilir.

4.4.3.3 Dağıtım Şebekesine Katkısı

Türkiye’deki dağıtım şebekelerinin tasarımında genelde o bölgedeki dağıtım yükleri göz önünde bulundurulur. Özellikle kıyı bölgelerinde yüklerin düşük olması nedeni ile bu bölgelerde dağıtım şebekeleri radyal ve nispeten zayıf olarak tasarlanmıştır. Bunun sonucunda şebekelerin kısa devre gücü düşüktür Bu ise bu bölgelerde dağıtım şebekelerine bağlanacak rüzgar santrallerinin güçlerinin düşük olmasını gerektirmektedir.

Buna örnek olarak, Alacatı da kurduğumuz Türkiye’nin ilk Yap-İşlet-Devret rüzgar santralı olan ARES’i (Alacalı Rüzgar Enerji Santralı) gösterebiliriz. Alaçatı trafo merkezinde 34,5 kısa devre gücünün 200 MWA civarında olması nedeni ile buraya bağlanacak rüzgar santrallerinin toplam gücü 10 MW ile sınırlandırılmıştır.

Diğer yandan ARES, Alaçatı-Çeşme’nin enerji gereksiniminin belirli bir oranını karşılamaktadır. Bu ise ilerideki yük artışlarında, ilave trafo tesis maliyetinden tasarruf sağlayacaktır. Şebekeye verilen enerji, 34,5 kV orta gerilim seviyesinden verildiğinden, 154/34,5 kV trafoların reaktif kayıplarından da tasarruf sağlanmaktadır.

Ülkemizin çoğu bölgesinde rüzgarın yoğun olduğu, ancak enterkonnekte şebekelerin uzak ve kısa devre gücünün düşük olduğu yerler bulunmaktadır. Bu bölgelerdeki kısa devre gücü, 1-2 MW gibi, ancak lokal enerji ihtiyacının karşılayacak kadar düşük güçte bir rüzgar santralının tesisine olanak sağlamaktadır.

Rüzgar enerji santrallerinin bu özelliği göz önüne alınarak, dağıtım şebekelerine saplama bağlanmasına olanak tanınır. Düğer yandan bu santrallerde minimum salt cihazının kullanımına onay verilirse, bu yerlere bir veya birkaç rüzgar türbininin tesis edilmesi fizibl olacaktır.

Böylece lokal ihtiyacının bir bölümü karşılanacak ve dağınık olarak tesis edilecek bu rüzgar türbinleri ile, dağıtım şebekelerinin hat ve trafo tesis maliyetlerinden ve kayıplardan tasarruf sağlanması mümkün olacaktır.

4.5 Rüzgar Enerji Santrali İşletme ve Bakımı

4.5.1 Rüzgar Enerji Santrali (RES) İşletmeciliği

Rüzgar enerji santrallerinde üretim yapabilmek için kaynak olarak gereken tek unsur "rüzgar"dır. Nükleer santraller veya termik santrallerden farklı olarak üretim için gereken kaynağı stoklamak, istenildiği ölçüde kullanmak gibi bir durum söz konusu değildir. Bu sebepten dolayı elinizde mevcut olan kaynağı, bu kaynak var olduğu sürece en etkin şekilde kullanmanız gerekir. Bunu sağlamanın tek yolu da tesisin "emre amadeliği" nin maksimum olmasıdır. Emre amadelikten anlaşılması gereken "tesisin sürekli olarak üretim yapmaya hazır durumda bulunması"dır. 15-20 m/s hızlarda tam kapasitede çalışan bir tesisin, gereken özenin gösterilmemesi nedeniyle, çalışmaması hiçte hoş bir durum değildir.

İstenilen hedefe ulaşabilmek için üzerinde önemle durulması gereken iki ana konu vardır;

1-Bakım

2-Kontrol

4.5.2 Rüzgar Türbinleri Periyodik Bakım

Üretici firmanın tavsiyesi ve prosedürüne uygun olarak belirli aralıklarla tekrarlanan bakım çakışmalarının tamamı "Periyodik Bakım" adı altında toplanabilir Bu çalışmalar yağlama, sistem tesisleri ve kontroller, değişmesi gereken ekipmanlar ve temizlik konularını kapsar.

4.5.2.1 Yağlama

Makine ömrüne doğrudan etki eden en önemli faktörlerden biri yağlamadır. Yüksek miktarda statik ve dinamik yüklere maruz kalan ana yatak,dişli kutusu,kanat,jeneratör, absorber ve kaplin bağlantılarının uygun yağlayıcılarla , uygun miktarda, uygun periyotlarla yağlanması,hidrolik ünitenin ve dişli kutusunun yağlarının belirli periyotlarla analizlerinin yapılması ve zamanında değiştirilmesi işlemlerini kapsar. Yağlama sorunu nedeniyle sistemde meydana gelebilecek en küçük arızanın giderilme süresi birkaç saat yerine birkaç gün hatta birkaç ay olarak ifade edilebilir. Bu süre zarfındaki üretim kayıplarının yüksek miktarlarda olacağı aşikardır.

4.5.2.2 Sistem Testleri

Hidrolik sistem, pitch bağlantıları, rotor-kanat kontrol mekanizmaları ve elektriksel testleri kapsar. Sistemin kontrolünü sağlayan bu ekipmanlarda yapılacak kontroller

• Bağlantı elemanlarının kontrolü

• Sıcaklık sensörlerinin kontrolü

• Isıtıcı-soğutucu kontrolleri

• Basınç kontrolleri

• Anemometre-windvane kontroleri

• Yaklaşım açılan (ofset) kontroleri

• Kapasitör kontrolleri

• Hız koruma sistemlerinin kontrolü

• Emergency stop butonlarının kontrolü gibi sağlıklı çalışmayı sağlayacak tüm teçhizatların işlevlerini test etme işlemidir. Periyodik bakımlarda tamamı kontrol ve test edilen bu sistemlerden bazıları olası arıza bakımlarında türbine çıktığı zaman görsel olarak kontrol edilmelidir.

4.5.2.3 Temizlik

Çalışan sistemlerde zamanla toz, yağ birikintilerinin olması normaldir Bu kirliliği mümkün olduğunca azaltacak önlemler alınmalıdır. Türbine çıkıldığı zaman temizliğe azami önem gösterilmelidir. Bu sayede ileride sorun çıkarabilecek durumların tespiti (yağ kaçakları, v.s.) kolaylaşır.

4.6 Rüzgar Türbinleri İle İlgili Özel Konular

4.6.1 Kuş ölümleri

Gözlemler, rüzgar türbini çevresinde yaşayan kuşların türbinlere alıştıklarını göstermektedir. Yerli olmayan göçmen kuşlarının da en az 200 m yüksekten uçtukları düşünüldüğünde, rüzgar türbinlerinin kuşlar için çok tehlikeli olmadıktan sonucu doğmaktadır.

4.6.2 Gölge Etkisi

Tüm yüksek binalar gibi rüzgar türbinleri de, gölge etkisi göstermektedirler. Rüzgar türbinlerinden 500-1000 metre uzaklıkta, bu etki yok denecek kadar azdır.

4.6.3 Televizyon Yayınları

Tüm büyük yapılar gibi rüzgar türbinleri de verici ile alıcı arasında bulunmaları durumunda televizyon yayınlarının izlenmesinde problem yaratmaktadırlar Rüzgar türbinlerinin televizyon yayınlarını etkileme mesafesi; pervane yarıçapı ve televizyon sinyallerinin dalga boyu ile orantılı olarak artmaktadır.

Rüzgar türbinleri nedeniyle oluşan televizyon yayınlarını izleyememe problemi; alıcı antenlerindeki düzenlemelerle veya bir yardımcı verici ile çözülebilmektedir. Kablo yayınları ve uydu vericili kanalların yayınları ise, doğal olarak rüzgar türbinlerinden etkilenmemektedir.

4.6.4 İklime Etki

Betz’e göre, rüzgar optimum enerji eldesi için, pervane öncesi üç birimlik rüzgar hızı, pervane sonrasında bir birime iner. Bu nedenle, rüzgar türbinlerinin iklime etki yaptığı doğrudur. Fakat bu etki, ihmal edilebilecek düzeydedir. İklim açısından hava hareketlerine ihtiyaç duyulan düşük rüzgar hızlarında türbinleri çalışmazlar. Yüksek rüzgar hızlarında ise, hareketli havanın frenlenmesi istenir. Rüzgar türbinleri de bunu yapmaktadır. Bu nedenlerle, rüzgar türbinlerinin iklime negatif etkide bulunduğu eleştirisine katılmak mümkün değildir.

5.TÜRBİNLERİN İNCELENMESİ

Genellikle iki kısımdan oluşur. kule ve türbinin başlığı olan kanatların bulunduğu kısımdır. Kule betonarme bir yapı olarak tasarlanır. Üst kısım 3.3 m çapında silindirik bir mildir. Bu kısmın iç tarafı WK 60 olarak bilinen bir türbin çeşidinin kontrol odası ve elektriksel devre parçalarını içeren kısımdır. WK 60’ ın özel işlem konumuna göre bir jeneratör geniş hız değerleri ile sistem belirlenir. Bu sistem şebeke içinde sabit frekansla (50 Hz ) üretilen akım tarafından rotor kenarında değişik hız miktarlarını alan statik bir frekans dönüştürücü ve senkron jeneratöründen meydana gelen bir sistemdir. Dönüştürücü tarafında indüklenen harmonikleri dengeleyen bir elemanda dahildir. Jeneratörün uyarılması vasıtasıyla rotor hızı ve güç çıkışı tüm aşırı yük çalışmasında kontrol edilir. Kanatların adım aralıkları nominal seviyede çıkış sınırlama ve kontrol için kullanılır. Kanatların harekete geçirilmesi ile rotor hızının durması ve çalışması ayarlanarak tesisin çalışma fonksiyonları daima bir kritik hata halinde çalışma durumunu kontrol edici mekanizmalar yardımı ile yapılır.

5.1. Rüzgar Enerjisi Çevrim Sistemleri

Rüzgar türbinleri , rüzgar ile kanatların etkileşimine , yeryüzüne göre rotor ekseninin konumuna ve makinelerin yeni veya alışılmamış tipte olmalarına bağlı olarak sınıflandırılırlar. Rüzgar ile kanatların etkileşimi , sürükleme veya kaldırma cihazları ile olur.

5.1.1. Sürükleme cihazı

Bir sürükleme cihazında,rüzgar kanatları iterek rotoru eksen etrafında dönmeye zorlar. Sürükleme cihaz verimleri , kanat hızı hiçbir koşulda rüzgar hızından yüksek olmayacağından sınırlıdır. örnek olarak rüzgarı arkadan alan yelkenli verilebilir En bilinen sürükleme cihazı çiftlik rüzgar değirmenidir. düşük rüzgar hızlarında az miktarda su pompalama amacıyla tasarımlanmıştır. Çiftlik değirmeni , kanat sayısı fazla olduğundan , bir yük altında dönmeye başlar. Büyük bir dönme momentine sahiptir. Öte yandan, kanat sayısının çokluğu nedeni ile malzeme ağırlığı fazladır ve yüksek hızlarında verimsiz çalışırlar. Güç düzeyleri 5m çapındaki rotor için yaklaşık 0.5 civarındadır. Sürükleme cihazına diğer örnekler arasında fincan anemometreler, pervaneler, rotor turunun yarısı boyunca rüzgardan korunan ve rüzgara doğru hareket ederken geri çekilen cihazlar sayılabilir. Savonius rotoru bir sürükleme cihazı değildir. Ama bu cihazların özelliği olan, büyük bir kanat alanına sahiptir. Bu ise rotorun dönmediği zamanlarda bile, yüksek rüzgar hızlarının taşıdığı güç nedeniyle fazla malzeme kullanımı ve ek sorunlara yol açar. Savonius’un bir üstünlüğü ise imalatının kolay olmasıdır.

5.1.2. Kaldırma cihazı

Kaldırma cihazlarının pervane veya uçaklarda kullanılanlara benzer kanat yapıları vardır. Kaldırma hareketiyle kanatlar rüzgar hızından daha hızlı dönebilir ve böylece verim yükselir. Çok hızlı dönen bir kanat, yavaş dönen çok kanatlı bir pervane ile aynı düzeyde enerji toplayabilir. Bu malzeme tasarrufuna yol açar. Günümüzde ise çoğu modern makineler iki veya üç kanatlıdır. Almanya’da imal edilmiş tek kanatlı rüzgar türbinleri MBB Monopteros ve Flair tasarımlarıdır.

5.1.2.1. Rotor eksenin konumu

Rüzgar türbinleri, rotor ekseninin konumuna göre iki tipe ayrılır .

Yatay eksen rüzgar türbini (YERT)

Dikey eksen rüzgar türbini (DERT)

YERT’ lerin rotorları maksimum enerjiyi tutabilmek için rüzgar akışına dik olarak durmalıdır. YERT’ ler bu konuma, rotor kule üzerinde döndürülerek getirilir. YERT’ ler kule üzerinde yatay eksen yönündeki hareketi motorlar (rüzgar veya elektrik) rüzgara yönelik birimlerde kılavuz bir kuyruk ve rüzgarı arkadan gören birimlerde ise oluşturulan konik açı ile sağlanır .

DERT’ lerin rüzgarı her yönden kabul edilme üstünlüğü vardır. Kanatların güç üretebilmeleri için rüzgardan daha hızlı dönmelerini gerektirdiğinden, ilk harekete geçişleri güvenilir değildir. Giromill ise açısı değiştirilebilen kanatlara sahip olduğundan, kendi başına çalışmaya başlayabilir. DERT’ lerin bir diğer üstünlüğü ise makine aksamı, hız yükselticisi ve jeneratörün toprak üzerine konulabilmesidir. (Uyar,T.S (1985),Rüzgar Enerjisi Sistemleri,TÜBİTAK bilimsel ve Endüstriyel Araştırma)

5.1.2.2. Sistemin tanımı

Sistemin bütününü rüzgar türbini ve yük oluşturur. Tipik bir rüzgar türbini rotor (kanatlar ve göbek), hız yükseltici, çevrim sistemi, kontroller ve kuleden oluşur . Rüzgar türbinin çıktısı olan rotasyonel kinetik enerji; mekanik, elektrik veya ısıl enerjiye çevrilebilir. Çoğunlukla yaygın kullanım olanakları nedeni ile elektrik enerjisi üretimi söz konusudur. Kanatlar; sabit, ayarlanabilir, veya kanat boyunca değişken olabilir. 50 veya 60 Hz’ lik şebekelere bağlanmış birimlerde çeviricili doğru akım veya değişken frekanslı alternatör, senkron ve indiksiyon jeneratörleri kullanılabilir. Bazı doğru akım makineleri ve sürekli mıknatıs alternatörleri hız yükseltici gerektirmez. Çoğu YERT’ ler, güç ve kontrol sinyallerini yer yüzüne indirmek için toplayıcı kontak bileziği kullanırlar.

5.1.2.3. Çalıştırma

Aerodinamik: Rüzgar türbin kanatları, rüzgardaki gücün bir kısmını dönme gücüne çevirir.

P = T x W

Burada T = dönme momenti, W = açısal hızdır. Büyük dönme momenti ile küçük açısal hızın transfer ettiği güç ve küçük dönme momenti ile büyük açısal hızın transfer ettiği güç aynıdır. Rotorun ve yükün dönme momenti-devir/dakika özellikleri uyum sağlamalıdır. Enerji ve momentumun korunumu yasası gereğince rüzgar enerjisinin toplanmasında en yüksek teorik verim %59’dur. Rüzgar türbinleri için en yüksek deneysel verim %45, ortalama yıllık verim ise %20 civarındadır. Güç katsayısı ise güç çıkışı/rüzgardaki güç olarak tanımlanır.

Kanadın kord çizgisi ile etkin rüzgar yönü arasındaki açı olan etki açısının fonksiyonu olarak, değişik kanat yapıları için kaldırma ve sürükleme ölçümleri yapılmıştır. Kanatlardaki kaldırma kuvveti, eksen etrafında rotorun dönmesini sağlar ve etki açısına bağımlıdır. Kanadın gördüğü etkin rüzgar iki etkiden oluşur: kanat hareketi ve türbine ulaşmadan önceki rüzgar hareketi . Herhangi bir rüzgar hızı için en yüksek güç çıkışı, rüzgar hızı arttıkça dakikadaki devir sayısı artan rotor veya sabit devir çalışması için doğru etki açısını sağlayan değişken bir kanat ile elde edilebilir. Değişmez açılı kanat ve sabit devir sayılı rotor sadece tek bir rüzgar hızında en yüksek güç katsayısına ulaşır . Maksimum güç katsayısının üzerinde, verimde bir düşüş olsa bile, mevcut güç artış gösterdiğinden, rüzgar türbini çıkış gücü yüksek değerini koruyabilir.

Yatay Eksenli Rüzgar Türbinleri ve Düşey Eksenli Rüzgar Türbinleri’nin aerodinamik performansının öngörülmesine yardımcı olan bilgisayar programları mevcuttur. Bu programlara etki açısına göre kanat yapısının kaldırma ve sürükleme özellikleri, yarıçap, kanadı biçimi ve açısı ile kanat alanının taranan alana oranı girdi olarak verilmektedir.

Rüzgar hızları veya uç hız oranları da değiştirebilen parametrelerdir.

Bir dert için yapılan teorik hesaplama da gösterilmiştir. Eğrideki her nokta bir çalışma konumudur ve tasarım rüzgar hızı 10 m/s dir. Rüzgar türbinleri sabit uç hız /rügar hızı (maksimum Cp) ,sabit devir sayısı (A çizgisi) veya sabit bir dönme momenti (B çizgisi) koşullarında çalıştırılabilir . Uç hız oranı , kanadı uç hızının rüzgar hızına oranıdır. Devir sayısı , maksimum Cp çizgisi boyunca değişkendir. Sabit dönme momenti çalışmasının kısa sürede çok yüksek devir sayılarına ulaştığı bilinmelidir. Sabit dönme momenti olan bir yükü rüzgar türbinine bağlamak ve verim elde etmek çok güçtür.

5.1.2.4. Kontrol

Rüzgardaki gücün artışı çok hızlı olduğundan, bütün rüzgar türbinleri yüksek hızlarda güç toplamalarını önleyecek düzenlemeler ile donatılırlar. Yüksek hız koşullarında güç denetimi amacıyla belli başlı üç yöntem kullanılmaktadır.

A.) Aerodinamik verimin değiştirilmesi:

1) Kanat açısını değiştirmek veya kanatları döndürmek

2) Sabit devirde çalıştırmak

3) Kaldırma etkilerini azaltıp sürükleme etkilerini çoğaltmak

B) Kanatların rüzgar ile etkileşim içinde olduğu alanı küçültmek:

1) Rotoru hakim rüzgar yönünden çevirmek

2) Rotor geometrisini değiştirmek

C) Frenleme:

1) Mekanik, hidrolik

2) Hava freni

3) Elektrik (direnç, manyetik)

Bu yöntemler tek tek yada yüksek hız kontrolü ve yük denetim kaybı durumlarında kombine olarak bir arada kullanılabilir.

5.2. Rüzgar Durumuna Göre Rüzgar Türbininin Çalışması ve Durdurulması

Rüzgar durumuna göre rüzgar türbininin otomatik olarak çalışması ve durması için yazılım kontrol programı ile sağlanan bir sistem bulunur. Eğer rüzgar türbülansı büyük güç çıkışı dalgalanmalarına ve sert yapısal yüklere neden olursa sistemin amacı rüzgar türbinini kapatmak olmalıdır. Yerel topografya farklı rüzgar hızları ve onun yönleri için büyük değerler rüzgar türbülansına neden olur. Bunların toplandığı ve verildiği bir kontrol bilgisayarı vardır. Kontrol bilgisayarı her bir dakikada ortalamaları alır ve eğer rüzgar hızı, verilen basitleştirilmiş açılır, kapanır gözlem aletiyle verilen limitleri sınırları geçtiğinde türbini kapatacaktır.

Yazılım kontrol programı, üretim malzemesi, yük idare sistemi, merkezi kontrol sistemi, tesis kontrolleri, pompa depolama evresi iletim ve dağıtım sisteminden oluşmaktadır. Bu sistem içinde hem su hem de rüzgar türbinleri için geçerli olan sistemler vardır. Rüzgar türbini 17 cm çaplı kule, 3 kanatlı 60 KW’ lık nominal hıza sahip bir örnek tiptir. Rüzgar türbini dizel, hidro-su veya herhangi jeneratör veya voltaj regülatörüne bağlı olma ihtiyacı olmaksızın çalışması için senkronize bir jeneratör ile donatılmış bir türbindir. Jeneratör nominal frekanstan yüksek ve boralara göre ayrıca dengesiz yükler için hazırlanmasına ve karşılaşmasından dolayı 97 KVA’ dan değerlendirilir.

Dizel jeneratör aksamı ve su türbin jeneratörü rüzgar türbinine benzerlikleriyle farklılıkları da vardır.

5.3. İletim Dağıtım Ve Toprağa Bağlama

Tüm üretim ve dağıtım 415/240 volttadır. Ayrıca ana iletim 3 faz 3300 V’a göre düzenlenmiştir.

5.3.1. Türbinde kontrol

5.3.1.1. Voltaj kontrolü

Sistemin voltajı otomatik voltaj regülatörü ile kontrol edilir ki bu senkronize jeneratörün yerinde deyişle parçasıdır. Otomatik voltaj regülatörü rüzgar türbinine ve hidro senkronize jeneratörüne paralel bağlanır. Dizel jeneratörler ise akım transformatörleri ile bağlanır.

5.3.1.2. Frekans kontrolü

Rüzgar türbini şebekedeyken ve ilaveten hidro şebekedeyken valfa sağlanan hidro ile frekans kontrolü yük idare sistemine bağlıdır.

5.3.1.3. Yük kontrolü

Yük idare sistemi su ve rüzgar kontrol sisteminin bir parçası ve ayrıca her tüketim tesisinin bir parçası olan bir sistemdir. Genellikle 90 KW ‘dan daha büyük yükleri rüzgar türbini, 25 KW’ a kadar olanları da su türbini sağlar. Yük idare sistemi rüzgar türbinleri ile ve jeneratör ile üretilen maksimum miktardaki enerjiden yararlanmak ve ayrıca kaynağa bağlamadan veya başka bir jeneratör ile çalıştırmaksızın yenilenebilir kaynaklardan kaynağın mümkün olan maksimum saatte sağlanması için tasarlanmıştır. Güç dalgalanması ve frekansın düşmasi olayında yük idare sistemi tüketiciye giden yük ve aşırı yükün bağlantısını otomatik olarak keser. Aynı işlevler frekansın yükselmesi sırasındada yapılır.

5.3.2. Devrenin Emniyeti

Sistemin tüm kontrolü baştan tasarlanarak güvenlik içinde yapılır. Buda bütün üç üretim tesisi ve yüksek voltaj şebeke ağındaki yeraltı kabloları kullanılarak şebeke ağındaki kaçakları ve yüklenmeleri bulan bir güvenlik devresine bağlanır.

5.3.2.1. Sistem Ve Kısımların Devre Kontrolleri

Her jeneratör kendisinin sahip olduğu, işlev gördüğü kısmı yada tüm tesisi kontrol eden bir merkezdir. Bu merkez birbirine bağlı ana birimlerden oluşur. Bu kontrol edici bölge algılayıcı, arızayı ve kaçağı bulan bir güvenlik devresidir.

5.3.2.2. Merkezi Kontrol

Jeneratörlerin programlanması bir UMAC 6000 adlı analog aygıt olan merkezi bir bilgisayar sıcak yaz aylarında gün ortasında kuvvetli bir şekilde esiyorsa o yer bir rüzgar santrali için uygun olabilir.

Bu türbinlerle, sürekli enerji üretilebilir fakat rüzgar olmadığında dönmezler ve kuvvetli fırtınalarda birbirlerine zarar vermelerini önlemek için kapatılmalıdır. Rüzgar tarlalarının yakınında yaşayan insanlar aşırı gürültüden rahatsız olmaktadır. Büyük miktarlarda alana ihtiyaç vardır. Örneğin bir rüzgar santralının, normal bir doğal gaz santralıyla aynı enerjiyi üretmesi için 85 kat daha fazla alana gereksinim duymaktadır. Ayrıca rüzgar türbinlerinin bakım ve onarımı çok pahalıdır. Rüzgar olmadığı zaman gerekli olacak elektriği sağlamak için pahalı enerji depolama sistemlerine de ihtiyaç vardır. Tüm dünyada sadece 3710 MW ‘lık rüzgar santralı vardır. Rüzgar türbinlerinin getirdiği en büyük sorunlardan birisi de çok sayıda kuşun ölümüne neden olmalarıdır. Özellikle yüksekten uçan, avlanması yasak olan veya nesli tükenmekte olan kuşlar için potansiyel bir tehlikedir. Örneğin A.B.D ‘deki dünyanın en geniş rüzgar tarlası(yaklaşık 200 km²) olan Altamont Pass’de, ak tüylü kartalların ölmesi bu kuşları koruma sözleşmesine göre fe

Enerj

06 Kasım 2007

1. GİRİŞ

Enerjiye olan büyük gereksinim, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının sürekli gündemde olmasının nedenidir. Alternatif kaynaklar olarak da adlandırılan bu enerji kaynaklarından biriside rüzgar enerjisidir.

Rüzgar enerjisi, fosil yakıtların tükeneceğinin anlaşıldığı son yıllarda, enerji sorununa çözüm olarak görülen kaynaklardan birisidir. İlk kullanım örneklerinin bundan 3000 yıl öncesinde rastlanılmasına rağmen , rüzgar enerjisi son on yıl öncesine kadar yeterince irdelenmemiş ve değerlendirilmemiştir.

Enerji, dünyanın varolma süresinin referans olarak alındığı bir sınıflandırmaya göre; tükenebilen ve kendisini dünya varoldukça yenileyebilen, yani tükenmeyen enerji olarak İki grupta incelenebilmektedir (Tablo 1.1). Yenilenebilir enerji kaynaklan da enerjinin ana kaynağına göre; güneş kaynaklı, dünya kaynaklı ve ay kaynaklı olarak üç gurupta incelenebilmektedir. Tablo 1.2 ‘nin incelenmesinden de anlaşıldığı gibi güneş kaynaklı olan rüzgar enerjisi, doğal enerji dönüşümü sonucunda kendisini atmosferde hava hareketi ve denizlerde dalga hareketi olarak hissettirmektedir. Bu kinetik enerjide, rüzgar enerjisi ve dalga enerjisi tesislerinde elektrik enerjisine, su pompalama tesislerinde mekanik enerjiye dönüştürülebilmektedir.

Dünya enerji gereksiniminin karşılanmasında ağırlıklı olarak kullanılan fosil yakıtlar ve atom enerjisi, kendine özgü ve tüm insanları doğrudan ilgilendiren sorunlara neden olurlar.

Bu sorunların başında, 2001 yılı kaynaklarına göre; atom enerjisinin kaynağı olan uranyumun 50 yıl, petrolün 44 yıl, doğalgazın 64 yıl ve kömürün 185 yıl sonra, bugüne kadar bulunmuş rezervlerinin tükenecek olmasıdır Fosil yakıtlar ile ilgili diğer bir sorunda, çevreye verdikleri zararlardır. Örneğin l kwh ‘lik elektrik enerjisi elde etmek için fosil yakıtlar yerine rüzgar santrali kullanıldığında, ortalama olarak 750-1250 gr karbondioksit, 40-70 gr kül, 5-8 gr kükürt dioksit, 3-6 gr azot oksit’in atmosfere şahnişi engellenmiş olunacaktır.

Bu nedenlerden dolayı son yıllarda büyük dünya ülkeleri, enerji gereksinimlerinin karşılanabilmesi için rüzgar, güneş, jeotermal, biomas, gelgit ve hidrolik enerjiden oluşan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönetmişlerdir.

Tablo 1.1 Tükenebilirliğine göre enerji türleri, avantaj ve dezavantajları

TÜKENEBİLEN ENERJİ TÜKENMEYEN (YENİLENEBİLİR) ENERJİ

Kömür, Linyit, Petrol, Doğalgaz, Su (Hidrolik), Güneş, Rüzgar, Dalga,

Atom (Uranyum) gibi kaynaklardan Jeotermal, biomas, gelgit olayı gibi

elde edilen enerji kaynaklardan elde edilen enerji

Çevreyi kirletirler ve dünyanın Çevre dostudurlar ve dünya

varolma sürecinde tükenirler varoldukça tükenmezler.

(Yenilenebilir enerji kaynaklan sempozyumu, İZMİR, 2001)

Tablo 1.2 Yenilenebilir enerji kaynaklarının sınıflandırılması

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI

Ana Kaynak Birincil Enerji Kaynaklan Doğal Enerji Dönüşümü Teknik Enerji Dönüşümü Kullanım Enerjisi

GÜNEŞ Su Buharlaşma, Yağış Su Güç Tesisleri (Hidroelektrik Santralleri) Elektrik Enerjisi

Rüzgar Atmosferdeki Hava Hareketi Rüzgar Enerjisi Tesisleri Elektrik ve Mekanik Enerji

Dalga Hareketi Dalga Enerjisi Tesisleri Elektrik ve Mekanik Enerji

Güneş Işınları Yer ve Atmosferin Isınması Isı Pompası Isı Enerjisi

Güneş Işınları Kollektörler Isı Enerjisi

Solar Hücreler (Güneş Pilleri-Fotovoltaikler) Elektrik Enerjisi

Biomas Biomas Üretimi Isı Güç Tesisleri Isı ve Elektrik Enerjisi

Dönüşüm Tesisleri Yakıt Enerjisi

DÜNYA Yer Merkezi Isısı Jeotermal Enerji Jeotermal Güç Tesisleri Isı ve Elektrik Enerjisi

AY Ay Çekimi Gücü Gel-Git olayı Gel-Git Güç

Tesisleri Elektrik Enerjisi

[Yenilenebilir enerji kaynaklan sempozyumu, İZMİR, 2001)

2. RÜZGAR ENERJİSİ

2. l Rüzgar ve Oluşumu

Gerekli enerjisini güneşten alan bir ısı makinası olarak nitelendirilebilecek atmosferde, ısıl potansiyel farklara sahip olan hava kütleleri, soğuk ve yüksek basınç alanı olan bir noktadan, daha sıcak ve alçak basınç alanına hareket ederler. Isı enerjisinin kinetik enerjiye dönüştüğü bu doğa olayındaki hava kütlesi hareketine, rüzgar adı verilir.

Rüzgarlar, sürekliliklerine göre bütün bir yıl boyunca esen sürekli rüzgarlar ve belli zamanlarda esen harikeyn, tayfun, tornado ve girdaplar gibi süreksiz rüzgarlar olarak iki grupta incelenebilir (Tablo 2.1). Alizeler, her mevsim kuzey ve güney yarım kürede 30° enlem üzerinde bulunan yüksek basınç kuşağından, ekvator üzerindeki alçak basınç kuşağına doğru eserler. Kontralize rüzgarları ise, atmosferin yükseklerinde alize rüzgarlarının ters yönünde eserler ve oluşmalarının nedeni, ekvatorda ısınan hava kütlelerinin yükselmesi ve ekvatordan uzaklaşacak şekilde hareket etmeleridir. Meltem rüzgarları, karaların denizlerden ve dağların vadilerden daha çabuk ısınıp soğuması sonucu, üzerlerinde bulunan hava kütlelerini etkilemesi nedeni ile oluşur. Gündüzleri; denizlerden, çabuk ısınan karalara doğru deniz meltemleri, geceleri de; çabuk soğuyan karalardan, denizlere doğru kara meltemleri eser. Deniz ve kara meltemleri, sahilden 40 km. içlere kadar etkili olurlar. Aynı şekilde, gündüzleri, vadilerden çabuk ısınan dağlara doğru vadi meltemleri, geceleri de; çabuk soğuyan dağlardan vadilere doğru dağ meltemleri eserler. Hareket halindeki bir hava kütlesinin; yükseldikçe bir dağa çarparak her 100 metrede 0.5 °C soğuyarak yükselmesi, daha sonrada dağın diğer yamacına her 100 metrede l °C ısınarak inmesine föhn rüzgarları adı verilir.

Anadolu, kışın Sibirya yüksek basıncının etkisinde bir yüksek basınç alanı, Karadeniz ve Akdeniz ise bir alçak basınç alanıdır. Bu nedenle; kışın rüzgarların karalardan denizlere doğru esmesi beklenir. Yazın ise Anadolu güneyden gelen tropikal hava kütlelerinin etkisindedir ve Kuzeybatı Avrupa üzerinde yerleşen yüksek basınç alanından, Basra alçak basıncına yönelmiş rüzgarların etkisinde kalır. Yazın; eteziyen adı verilen ve kuzeybatıdan esen rüzgarlar, Marmara ve Ege’yi etkiler.

Tablo 2.1 Genel olarak rüzgarın sınıflandırılması

Sürekli Rüzgarlar Süreksiz Rüzgarlar

Alize R. Kontr-

Alize R. Muson R. Meltem R.

FöhnR.

Siklon R. Antisiklon R

Kara ve Deniz Meltemi Dağ ve Vadi Meltemi

(Yenilenebilir enerji kaynaklan sempozyumu, İZMİR, 2001)

2.2 Rüzgar Enerjisinin Kullanımının Tarihçesi

İnsanoğlu yüzyıllar boyunca rüzgardan ve onun gücünden etkilenmiş. İlk kez M.Ö. 2800 yıllarında Mısır’lıların, kürek mahkumlarının gücüne ek olarak rüzgar enerjisini kullandıkları biliniyor.Mısırlılar metrelerce uzunluktaki yelkenleri şişirip tonlarca ağırlıktaki gemileri yüzdürmek için rüzgar gücünden yararlanmışlar. M.Ö. 1700′lerin başlarında Babil kralı Hammurrabi, Mezopotamya’yı sulama konusunda rüzgar enerjisinden faydalanmak için çeşitli planlar yapmış.

Yazılı belgeli tarihe geçen ilk yel değirmeni M.S. 644 yılına ait İran-Afganistan sınırındaki Seistan’dadır. Yel değirmenleri, Çin’de M.S. 750-850 yıllarında pirinç tarlalarının sulanmasında kullanılmıştır. İlk olarak Doğuda kullanılan düşey eksenli yel değirmenleri, Batılılar tarafından geliştirilmiş ve yatay eksenli hale getirilmiştir. Yatay eksenli ilk yel değirmeni örneği, 1180 yılında Hormandiya krallığı zamanına aittir.

Yatay eksenli ve mekanik enerji amaçlı yel değirmenlerinin gelişimi, ayaklı yel değirmeni (Almanya), kule tipi yel değirmeni (Akdeniz Ülkeleri, Alaçatı ), döner çatılı Hollanda tipi yel değirmeni (Hollanda) ve 1850 yılında Daniel Hallady tarafından rüzgar yönü yönlendiricisi takılan çok kanatlı Amerikan tipi yel değirmeni olarak sıralanabilir.

1882 yılında NewYork’da elektrik santrali kurulmuş ve daha sonra da elektrik enerjisi kullanımı yaygınlaşmıştır. İlk rüzgar elektriği de, Danimarkalı Profesör Paul La Cour tarafından 1891 yılında üretilmiştir. Doğru akım elde eden Paul La Cour, elektroliz yoluyla hidrojen gazı elde etmiş ve bu şekilde rüzgar enerjisini depolamış. 1918 yılı sonrasında büyük şehirler elektriğe kavuşmuş ve dizel yakıtların ucuzluğu nedeniyle rüzgar enerjisini değerlendirme çabalan, bir kenara bırakılmıştır. Rüzgar enerjisinin bu bir kenara itilmişliği, enerji sıkıntısı nedeniyle 2. Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür.

Rüzgar enerjisi kullanımının tarihsel gelişimine; 1942 yılında üretilen 17.5 m. pervane çaplı ve 50 kW nominal güçlü Smidth rüzgar türbini ve 1957 yılında üretilen 24 m. pervane çaplı ve 200 kW nominal güçlü Gedser rüzgar türbini verilebilir.

Rüzgarın enerji üretiminde kullanımı, 1970’li yıllardaki petrol krizinden sonra başlamıştır. 1980-1985 yıllarında Amerika’da toplam 1580 MW güce sahip rüzgar çiftlikleri kurulmuştur. Kurulu güç değeri 1998 sonu itibariyle 1946 MW’a ulaşmıştır. Avrupa’da, Danimarka, Hollanda ve Almanya’da kurulmaya başlanan rüzgar çiftlikleri hızla gelişmiş, 1991 yılında yeniden düzenlenen enerji kanunu ile Almanya rüzgar enerjisinde 1. sıraya çıkmıştır. Dünya’da kurulu gücün %60’ı Avrupa’da, %20’si Amerika’dadır. 1998 yılında eklenen 2100 MW’lık kapasite ile dünyadaki kurulu rüzgar gücü 9.600 MW’a ulaşmıştır.

Özellikle 1980′li yıllardaki gelişmeler sonucunda, seri olarak üretilen ve yaygın olarak kullanılan rüzgar türbini nominal güçleri 600 kW, 750 kW, lOOOkW, 15OOkW ve 2000kW’dır. Gelecekte üretilecek rüzgar türbinlerinin nominal güçlerinin daha da artması beklenmelidir.

3. DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE RÜZGAR ENERJİSİ

3.1 Dünya rüzgar enerjisi potansiyeli

Rüzgar enerjisi yenilenebilir enerjiler arasındaki en gelişmiş ve ticari açıdan en elverişli enerji türüdür. Tamamıyla doğa ile uyumlu olup hem çevreye zarar vermeyen hem de tükenme ihtimali olmayan bir enerji kaynağıdır. Çevresel avantajları açısından da pek çok ülke, resmi teşviklerle rüzgar enerjisini desteklemektedirler. Tüm bunların amacı, pazan harekete geçirmek, maliyetleri düşürmek ve resmi teşviklerle şu an fosil yakıtların sahip olduğu haksız üstünlüğü ortadan kaldırmaktır. Çeşitli ülkelerde pazaRI harekete geçirmeye yönelik farklı politikalar izlenilmektedir. Rüzgar teknolojisinin araştırma ve geliştirme girişimlerine verilecek destek bu teknolojinin elektrik enerjisi pazarında adil olarak rekabet edebilmesi ve son yıllardaki başarısını sürdürmesi için son derece önemlidir.

Dünyada rüzgar santrallerinin kurulu gücü hızlı bir artış göstermektedir. 1995-2001 yıllan arasında rüzgar türbini satışlarında yıllık %40′lık bir büyüme gerçekleşmiştir. 1990 yılında dünyanın kurulu gücü 2160 MW iken 1994 yılında 3488 MW’a, 1995 yılında 4778 MW’a, 1996 yılında 6070 MW’a, 1997 yılında 7636 MW’a, 1998 yılında 10153 MW’a, 1999 yılında 13932 MW’a ve 2000 yılında 18449 MW’a çıkmıştır. (Tablo 3.1).

Dünya rüzgar enerjisinin toplam kurulu gücünün yaklaşık %74′ü Avrupa kıtasında, %15′i Amerika kıtasında, %9′u Asya kıtasında ve kalan yüzdelik dilimde diğer kıtalarda bulunan dünya ülkelerindedir (Tablo 3.2).

Avrupa’da en büyük kurulu güç Almanya’da olup, onu İspanya, Danimarka, Hollanda, İngiltere, İtalya, Yunanistan ve İsveç izlemektedir (Tablo 3.3). Amerika kıtasında en büyük kurulu güç Amerika Birleşik Devletleri’nde olup onu çok geriden Kanada takip etmektedir (Tablo 3.4). Asya’da Hindistan, Çin ve Japonya rüzgar santrallerine önem vermektedir (Tablo 3.5).

Son on beş yıldır Amerika’da yeni bir rüzgar endüstrisi doğmuştur. 1982-1992 yılları arası California’da yaklaşık 15000 rüzgar türbini kurulmuştur. 370 MW gücündeki Kenetech Rüzgar Çiftliği dünyanın en büyük rüzgar santralidir. 8160 hektar alan kaplayan bu çiftlikte 100 kW ‘lik 3500 adet ve 300-400 kW ‘lık 40 adet türbin bulunmaktadır.Ancak kısa zaman da bu türbinlerden daha modernleri geliştirilmiştir. Avrupa’da rüzgar teknolojisi hızla gelişmektedir 1995 yılında yeni türbinler 600 kW güçte iken bugün geliştirilen türbinlerin gücü 2 MW’ tır. Almanya yaptığı atakla 1998 sonunda rüzgar kurulu gücünü 2875 MW’a çıkarmış, kurulu gücü 1820 MW ‘ta kalan ABD yi geçmiş ve birinciliği elde etmiştir.

Avrupa’da şu anda 12 MW ‘lık deniz üstü rüzgar santrali çalışır durumdadır ve deniz üstü kurulu gücün kısa zamanda 180 MW ‘a cıkarılması planlanmıştır. 2030 yılında rüzgar kurulu gücünün deniz üstü payının % 25’den az olmayacağı beklenmektedir.

Teknolojik gelişimle rüzgar türbinlerinin ünite güçleri arttırılırken son beş yıl içerisinde fiyatları düşürülmüştür. Karada kurulan türbinlerin birim fiyatları 1600-1800 dolar/kW’a kadar çıkabilmekte ise de ABD iç piyasasında 750 dolar/kW düzeyine inildiği belirtilmektedir.

Tablo 3.1 1994-2000 Yıllan Arası Dünya Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü

YIL KURULU GÜÇ (MW) YILLARA GÖRE ARTIŞ MİKTARI (%)

1994 3488 -

1995 4778 37

1996 6070 27

1997 7636 26

1998 10153 33

1999 13932 37

2000 18449 32

(Rüzgar enerjisi sempozyumu , 2001)

Tablo 3.2 Dünya Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücünün Kıtalara Göre Dağılımı

KITALAR KURULU GÜÇ (MW) ARTIŞ MİKTARI (%)

1999 2000

AMERİKA 2667 2847 6,7

AVRUPA 9737 13630 40

ASYA 1376 1728 25,6

OECD-ASYA 50 70 40

AFRİKA 64 137 140,6

DİĞER 37 37 0

TOPLAM 13932 18449 32,4

(Rüzgar enerjisi sempozyumu,2001)

Tablo 3.3 Avrupa Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜKLELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

AVUSTURYA 34 69

BELÇİKA 11 19

DANİMARKA 1738 2341

FİNLANDİYA 39 39

FRANSA 25 63

ALMANYA 4442 6107

YUNANİSTAN 158 274

İRLANDA 74 122

İTALYA 277 424

LÜKSEMBURG 6 6

HOLLANDA 433 473

NORVEÇ 13 13

PORTEKİZ 61 111

İSPANYA 1812 2836

İSVEÇ 220 265

İSVİÇRE 3 3

TÜRKİYE 9 19

İNGİLTERE 362 425

DİĞER 20,9 21,6

TOPLAM 9737 13630

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.4 Amerika Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

ARJANTİN Ϊ5 16

BREZİLYA 22 22

KANADA 126 139

KOSTARİKA 50 51

MEKSİKA 2 2

AMERİKA 2445 2610

DİĞER 7 7

TOPLAM 2667 2847

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.5 Asya Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

ÇİN 262 352

HİNDİSTAN 1035 1220

JAPONYA 68 142

DİĞER 11 14

TOLPAM 1376 1728

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.6 OECD-Asya Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

AVUSTURALYA 10 30

YENİ ZELLANDA 35 35

PASİFİK ADALARI 5 5

TOPLAM 50 70

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.7 Afrika Kıtası Rüzgar Enerjisi Kurulu Gücü Dağılımı

ÜLKELER KURULU GÜÇ (MW)

1999 2000

MISIR 36 69

MOROCCO 13 54

TUNUS 11 11

DİĞER 4 4

TOPLAM 64 138

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

Tablo 3.8 Dünya Rüzgar Enerjisi 2000-2005 Kurulu Gücü Tahminleri

KITALAR KURULU GÜÇ (MW)

2000 2001 2002 2003 2004 2005

AMERİKA 2847 4287 5237 6437 7537 8737

AVRUPA 13630 17380 22215 27525 33525 40575

ASYA 1728 2088 2618 3298 4128 5208

DİĞER 244 364 634 1059 1609 2409

TOPLAM 18449 24119 30704 38319 46799 56929

(Rüzgar enerjisi sempozyumu, 2001)

3.2 Türkiye’de Rüzgar Enerjisi

Türkiye coğrafi konumu ve hüküm süren iklim koşullan itibari ile rüzgar enerjisi kaynaklan bakımından, teorik olarak elektrik enerjisinin tamamını karşılayabilecek seviyededir. Ülkemiz toplamı 8000 km’yi bulan ve bunun büyük bir kısmının rüzgar enerjisi kullanılabilecek durumda bulunan sahil şeridine sahiptir. Türkiye, Avrupa’da rüzgar enerjisi potansiyeli en zengin ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye’nin teorik olarak hesaplanan potansiyeli 83.000 MW değerindedir. Bu Türkiye’nin biran önce kullanması gereken önemli bir rüzgar enerjisi potansiyeli olduğunu göstermektedir Fakat rüzgar enerjisinin mevcut olan enerji sistemine girişini sağlayabilmek için gerekli teknik ve ekonomik fizibilite çalışmaları yapılmalıdır. Çünkü bu enerji kullanılmadığı her zaman dilimi için aynı zamanda kayıp olan enerji anlamına gelmektedir.

Türkiye’de 2001 yılı kaynaklarına göre rüzgar enerjisi kurulu gücü 19 MW değerindedir (Rüzgar enerjisi sempozyumu bildiriler kitabı, 5-7 Nisan2001). Ancak bu değer ülkemizin teknik potansiyeli göz önüne alındığında düşük bir değerdir. Avrupa’da elektrik enerjisi planlamalarında, enerjinin şu an % 8, 2030 yılında ise %10′unun yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanılması hedeflenmektedir. Benzer yaklaşımla Türkiye’nin hedefi, toplam kurulu gücünü 25000 MW’a çıkarmak olmalıdır.

Türkiye’nin rüzgar enerjisi potansiyeli çalışmalarının ortak bulgusu, yerden 10 m. yükseklikte yıllık ortalama 2,7 m/sn (10km/h) hız sının ile ülkemizin elektrik üretimine elverişli yörelerinin bulunduğudur.DMİ istasyonlarında yapılmış uzun dönemli ölçümlere dayalı istatistikler, EİE tarafından 1984′te tamamlanan ‘Türkiye Rüzgar Enerjisi Doğal Potansiyeli" çalışmasında değerlendirilmiştir. 10 m yükseklikteki yıllık ortalama rüzgar hızı ve güç yoğunluğu açısından en yüksek değer 3,29 m/sn ve 51,91

W/m2 ile Marmara’da saptanmıştır. En düşük değer ise, 2,12 m/sn hız ve 13,19 W/m2 güç yoğunluğu ile Doğu Anadolu’da bulunmuştur. Bu çalışmaya göre Türkiye’nin %64,5′de rüzgar enerjisi güç yoğunluğu 20 W/m2 ‘yi aşmazken, %16,1 ‘inde 30-40 W/m2 arasında, %5,9′unda 50W/m2′nin ve %0,08′inde de 100W/m2′nin üzerindedir. EİE, bazı özel alanlardaki 11 istasyonda enerji ölçümleri ve yöresel potansiyeli belirleme çalışmaları yapmaktadır

Türkiye rüzgar bakımından zengin yöreleri olan bir ülkedir. Brüt potansiyelinin yılda 400 milyar kWh, teknik potansiyelinin ise, 120 milyar kWh olduğu düşünülmektedir. Söz konusu teknik potansiyel yıllık elektrik üretiminin 1,2 katıdır. Ancak, Türkiye genelinde 10 metre yükseklikteki rüzgar yoğunluğunun alansal ve zamansa! dağılımı ile teknolojik kısıtlılıklar göz önünde tutulduğunda, güvenilir rüzgar enerjisi potansiyeli, 12 milyar kWh/yıl olarak hesaplanmaktadır. Ayrıntılı ölçümler ve yeni verilerle bu değerin artması olasıdır.

Türkiye’de 10 metre yükseklikte yapılan ölçümlere göre tespit edilen rüzgar hızları Tablo 3.9′da verilmiştir. Tablo 3.10′da ise Türkiye’de rüzgar yoğunluğunun en fazla olduğu yöreler görülmektedir

Tablo 3.9 Türkiye’nin Çeşitli Bölgelerinde 10 m. Yükseklikte Yapılan Ölçümler

BÖLGE Yıllık ortalama rüzgar hızlan (m/sn)

Bandırma 5,12

Sinop 4,73

Nurdağı (K.Maraş) 7

Datça 5,85

Akhisar 6,84

Yalıkavak (Bodrum) 5,68

Göktepe (Bitlis) 5,66

Belen (İskenderun) 7,01

Zengen (Bor) 3,54

Didim 4,81

Kocadağ (Çeşme) 9,28

Karabiga (Çeşme) 6,52

Şenköy (Mardin) 7,69

Gökçeada 7,03

Söke 5

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Tablo 3.10 Türkiye’de rüzgar enerjisi açısından süreklilik ve yoğunluk gösteren yöreler

İSTASYON ADI Rüzgar gücü yoğunluğu (W/m2)

Bandırma 152,6

Antakya 108,9

Kumköy 82

Mardin 81,4

Sinop 77,9

Gökçeada 74,5

Çorlu 72,3

Çanakkale 71,3

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Batı ve Kuzey-Batı Anadolu’nun rüzgar enerjisi potansiyelinin belirlenmesi için, uzun yıllık meteorolojik veriler incelenerek, yıllık ortalama rüzgar hızlan 3m/sn’den daha yüksek olan yöreler belirlenmiş ve Tablo 3.11 ‘de gösterilmiştir.

Tablo 3.11 Yıllık Ortalama Rüzgar Hızlan 3 m/sn’den Yüksek Olan Batı ve Kuzey Batı Anadolu Yöreleri

YÖRE HIZ (m/sn) YÖRE HIZ (m/sn) YÖRE HIZ (m/sn)

Ayvalık 3,1 Florya 3,3 Kırklareli 3,0

Balıkesir 3,1 Gökçeada 4,4 Menemen 4,1

Bandırma 5,2 İpsala 3,6 Muğla 3,4

Bergama 4,0 İzmir 3,4 Sarıyer 4,7

Bodrum 3,8 Kumköy 4,5 Şile 3,1

Bozcaada 7,0 Tekirdağ 3,3 Yeşilköy 4,1

Çanakkale 4,5 Bilecik 3,4 Datça 3,1

Çiğli 4,1 Çeşme 3,8 Erdek 3,2

Çorlu 4,0 Dikili 3,0 Gemlik 3,2

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Bu yöreler içerisinde esme saat sayılan ve yıllık ortalama rüzgar hızları potansiyel belirlemeye uygun olan Bandırma, Bergama, Bozcaada, Çanakkale, Çorlu ve Gökçeada olası potansiyelleri yüksek görülen yöreler olarak saptanmış ve bunlara ait detaylı hız verileri DMİ’ nin saatlik rüzgar cetvelleri incelenerek 1987, 1988, 1989 yıllan için çıkartılmıştır Elde edilen veriler esme saat sayılarını gösteren frekans tablolarının hazırlanması için bilgisayara yüklenmiştir. Potansiyel olanağı yüksek görülmekle birlikte yeterli veri sağlanamadığı için Kumköy, Sarıyer, Çiğli ve Yeşilköy çalışmada değerlendirme dışı bırakılmıştır.

Rüzgardan üretilen elektriğe, kirletici emisyonlar olmadan üretilecek elektriğin çevresel yararlarını yansıtan, hakça bir bedel ödenmesi ve iyi organize olmuş bir kurumsal alt yapı ve rüzgar enerjisinin planlama yönetmeliklerinin hazırlanması durumunda, Türkiye’de rüzgar enerjisi kurulu gücünün gelişiminde YEKAB ( Yeni ve Yenilenebilir Enerji Kaymaklan Araştırma Birimi )tarafindan ön görülen ve Tablo 3.12′de belirtilen hedeflere kolayca ulaşılabilecektir.

Rüzgar enerjisinin geliştirilmesine gereken önem verilerek pazar yaratıldığında Türk Endüstrisi rüzgar gücü santrallerinin imalatına kolayca adapte olabilecektir. Yeni kurulan rüzgar çiftliklerinin kuleleri yerel olarak imal edilmeye başlanmıştır. Türkiye için öngördüğümüz kurulu güç hedefleri ve bu kurulu kapasitenin Türkiye Endüstrisi tarafından imalatı durumunda yaratılabilecek iş potansiyeli aşağıdaki Tabloda verilmiştir.

Tablo 3.12 Türkiye’de rüzgar enerjisi için mümkün hedefler (YEKAB öngörümü)

Yıl Kurulu Kapasite (MW) YEKAB-Hedefi Yaratılan İş Adam Yıl

2003 1.400 28.000

2005 5.000 100.000

2010 10.000 200.000

2020 20.000 400.000

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Tablo 3.13 Türkiye’deki Rüzgar Enerji Santrallerinin Durumu

PROJENİN DURUMU PROJENİN ADI PROJENİN YERİ KURULU GÜCÜ (MW)

Hizmete Giren Rüzgar Santralleri Çeşme-Germiyan R.S. Izmir-Çeşme 1,74

Çeşme-AlaçatıR.S Izmir-Çeşme 7,2

Fizibilite Raporu Değerlendirilenler Bozcaada R S Ç.Kale-Bozcada 5,0

Çanakkale R S. Çanakkale 30,0

Bozcaada R. S. Ç Kale-Bozcada 10,2

Rezerve Fizibilite Raporu Beklenen Projeler Akhisar RS Manisa-Akhisar 12,0

Gökçeada R S. Ç.Kale-Gökceada 16,2

Fizibilite Raporu Beklenen Projeler Akhisar R.S. Manisa-Akhisar 30,0

Datça R.S. Muğla- Datça 30,0

Mazıdağ R.S. İzmir-Çeşme 39,0

Hacıömerli R. S. İzmir-Aliağa 45,0

Bodrum R.S Bodrum- Yalıkavak 19,8

Kocadağ R.S. İzmir-Çeşme 43,5

Yayla Köy R.S. İzmir Karaburun 15,0

Şenköy R.S. Hatay-Şenköy 12,0

Çeşme R.S. Izmir-Çeşme 12,0

Yalıkavak R.S. Bodrum- Yalıkavak 15,0

Beyoba R.S. Akhisar-Beyoba 15,0

Lapseki R.S. Ç. Kale- Lapseki 15,0

Bandırma R.S. Balıkesir-Bandırma 15,0

Datça R.S. Muğla-Datça 15,0

Karaburun R.S. İzmir-Karaburun 22,5

Başvuru Raporu Değerlendirilen Projeler Karabiga R.S. Ç.Kale-Karabiga 15-30

Kapıdağ R.S. Balıkesir-Erdek 20-35

İntepe R.S. Ç.Kale-întepe 30

İntepe R.S ÇKale-İntepe 13,2

Başvuru Raporu Sunulup, Ölçümleri Beklenen Projeler Karabiga R.S. Ç.Kale-Karabiga 5-7

Karabiga R. S. Ç.Kale-Karabiga 120

Yellice R.S İzmir-Karaburun 70-100

(Yenilenebilir Enerji Kaynaklan Sempozyumu, İZMİR, 2001)

Şekil 3.1 Türkiye’de Rüzgar Hız ve Potansiyel Dağılımları (EİEİ)

4. RÜZGAR ENERJİSİ TÜRBİNLERİ

4.1 Rüzgar Enerjisi Türbinlerinin Tanımı

Tahrik edilen kısmı dönme hareketi yapan ve bir akışkanda bulunan enerjiyi milinde mekanik enerjiye dönüştüren makinalara türbin denir. Türbinler, en genel halde; buhar, gaz, su ve rüzgar türbinleri olarak dört grupta İncelenir. Rüzgar türbinleri ile ilgili tanımlar, değişik kaynaklarda birbirleriyle çelişmektedir. Bu konudaki en genel tanımlama aşağıdaki gibidir: Pervane kanatlan, pervane göbeği ve pervane miline rotor veya türbin denilir. Pervane mili dişli kutusuna bağlıdır. Dişli kutusunu jeneratöre bağlayan mile de, jeneratör mili denir. Bunların tümü kule tarafından taşınır. Kule ile yer bağlantısı da temel aracılığıyla sağlanır. Tüm bu elemanlara, en genel halde rüzgar enerjisi tesisi adı verilir. Bu gerçeğe rağmen, yerli ve yabancı literatürde, rüzgar enerjisi tesisi yerine, rüzgar türbini denmesi alışkanlık olmuştur.

Rüzgar Enerjisi Türbinlerinin Sınıflandırılması

Rüzgar türbinleri, direnç, kaldırma ve yükselen hava kuvvetinden yararlanmalarına göre, pervane ekseninin yatay yada düşey olmasına göre sınıflandırılabilirler.

4.2.1 Rüzgarın Kuvvetinden Yararlanma Şekline Güre Sınıflandırılması

4.2.1.1 Rüzgarın Direnç Kuvvetinden Yararlanılan Türbinler

Direnç kuvvetinden yararlanan türbinlerde, rüzgara karşı bir düzey tutulur ve rüzgar basıncından dönme hareketi oluşur Örnek olarak; kepçe tipi anenometreler, Fars çarkı ve Savonius türbini gösterilebilir. Direnç kuvvetinden yararlanan türbinler, pistonlu pompalar ile su pompalanması gibi yüksek moment gereken yerlerde kullanılır ve elektrik üretimi gibi yüksek güç gereken alanlarda kullanılmazlar.

4.2.1.2 Rüzgarın Kaldırma Kuvvetinden Yararlanılan Türbinler

Kaldırma kuvvetinden yararlanan türbinlerde rüzgar; yüzeye belli bir açıyla gelir ve yüzeye etkiyen hava hızının doğrultusuna dik olarak oluşan kaldırma kuvveti, dönme hareketine dönüşür. Yüzey öncesinde yüksek basınç, yüzey arkasında ise alçak basınç oluşmaktadır. Örnek olarak, düşey eksenli Darrius türbini ve kanatlı yatay eksenli rüzgar türbinleri gösterilebilir. Rüzgar türbinleri, nominal güçlerine göre de 5 kW’a kadar küçük güçlü, 5 kW ‘ın üstünde ise büyük güçlü rüzgar türbinleri olarak sınıflandırılır.

4.2.1.3 Yükselen Hava Akımlı Rüzgar Türbinleri

Yükselen hava akımlı rüzgar türbinleri, hava hareketindeki kinetik enerjiden yararlanan türbinlerdir. Enerji dönüştürücüsü yükselen hava akımlı rüzgar türbinleri (güneş enerjisi konveksiyon bacası), güneş ışınlan enerjisi tarafından ısıtılan havanın yükselmesi ve yükselen havadaki kinetik enerjinin de rüzgar türbinini tahrik etmesi prensibine göre çalışır. Isıtılarak yükselmesi istenen hava, üsten cam veya plastik malzemeden yapılmış geçirgen bir çatı ile örtülüdür ve bu çatının ortasında yer alan betonarme bacada yükselir.

Yükselen hava akımlı rüzgar türbinlerinde elde edilen güç; kolektör verimi, kolektör enine kesit alanı, havanın sabit basınçta özgül ısı kapasitesi, dış ortam sıcaklığı, güneş sabiti ve bacanın yüksekliğine bağlıdır Buradaki baca yüksekliği arttıkça, elde edilen güç de artmaktadır Bu baca, alttan ankastre mesnet üsten serbest bir çubuk olarak idealleştirilmektedir. Baca boyu, yapım ve montajındaki teknik kısıtlar gibi; burkulma problemi ile de sınıflandırılmaktadır. Yükselen hava akımlı rüzgar türbinleri ile ilgili teorik ve deneysel araştırmalar devam etmektedir.

4.2.2 Pervane Ekseninin Konumuna Göre Sınıflandırılması

Yatay Eksenli Türbinler

Dönme eksenleri rüzgar yönüne paralel ve kanatlar rüzgar yönüne diktir. Ticari türbinler genellikle yatay eksenlidir Rotor, rüzgarı en iyi alacak şekilde döner bir tabla üzerine yerleştirilmiştir. Yatay eksenli türbinlerin çoğu rüzgarı önden alacak şekilde tasarlanır. Rüzgarı arkadan alan türbinlerin ise, yaygın bir kullanım alanları yoktur.

Yatay eksenli kanatlı rüzgar türbinlerinden daha fazla enerji alabilmek için, tarih boyunca öneriler yapılmıştır. Bunlardan birisi, iki pervanenin arka arkaya yerleştirilerek, aynı jeneratör milimin döndürülmesidir. Arkadaki pervaneye, öndeki pervaneye gelen rüzgar hızının optimum durumda ancak üçte biri geleceğinden, bu öneri verimli olmamıştır. Pervanenin önüne bir nozul yerleştirilerek, rüzgar hızının arttırılması önerisi de, hava debisinin küçük kesit tarafından belirlenmesi ve rüzgar yönüne ters hava sirkülasyonu oluşturması nedeniyle, bekleneni verememiştir. Rüzgar türbini pervanesinin bir difizör içine yerleştirilmesi sonucunda, rüzgar yönünde hava sirkülasyonu oluşması ve bunun da hava hızını arttırması nedeniyle, serbest pervaneye nazaran 3,5 kat daha fazla enerji elde edilmiştir Fakat, bunun için difizör boyunun pervane çapının 2-3 katı olması gerekmektedir. Difizörün ağırlığı, hem ek bir yüktür, hem pervane düzleminin rüzgar hızına dik konuma getirilmesi daha zor olmaktadır. Bu gibi nedenlerle, difizörden elde edilen ek kazanç, sistemin serbest pervaneye göre daha ekonomik olması için yeterli olmamaktadır.( Şekil 4.1)

4.2.2.2 Düşey Eksenli Türbinler

Bu türbinlerin dönme eksenleri düşey ve rüzgara diktir. Kanat kirişleri dönme eksenine dik olacak şekilde yerleştirilmiştir. Düşey eksenli türbinlerde, kanatların içbükey ve dışbükey yüzeyleri arasındaki çekme kuvveti farkı nedeniyle dönme hareketi oluşur. Aynı ilke Savonius rotorlarda daha özel bir şekilde kullanılır. Bu rotorda güç katsayısı 0,15′den daha azdır. Bu nedenle güç üretiminde tercih edilmezler.(Şekil 4.1)

Şekil 4.1 Düşey ve Yatay Eksenli Türbinler.

4.2.2.3 Eğik Eksenli Türbinler

Dönme eksenleri, düşeyle rüzgar yönünde bir açı yapan türbinlerdir. Ayrıca, kanatlar ve dönme ekseni arasında da belirli bir açı bulunmaktadır. Yaygın bir kullanım alanı yoktur.

4.3 Modern Yatay Eksenli Rüzgar Türbinlerinin Ana Elemanları

Yer konumuna göre, rotoru yatay eksende çalışan yatay eksenli rüzgar türbinleri, daha geleneksel ve daha modern bir kullanımı sunarlar. Modern yatay eksenli kanatlı rüzgar türbinlerini oluşturan ana elemanlar ile ilgili, alt başlıklarda kısa bilgiler verilmektedir.

Şekil 4.2 Yatay Rüzgar Türbini Kesit Görünümü

4.3.1 Kule

Kule malzemesi, genelde çelik veya betondur. Modern rüzgar türbinleri, halka enine kesitli kulelere sahiptir Kule yüksekliği, yüksekteki daha rüzgar hızlarından yararlanmanın getirişi ile boya bağlı artış gösteren kule maliyeti arasındaki optimum çözümle belirlenir. Kule boyutlandırılmasındaki bir diğer parametre de, eğilme doğal frekansı, kule malzemesi ve dolayısıyla maliyeti önemli ölçüde etkilemektedir. Rüzgar türbinlerinin tüm imalat giderlerinin % 11-20′ si kule imalatına aittir.

4.3.2 Türbin Pervanesi

Rüzgar türbinlerinin pervaneleri; alüminyum, titan, çelik, elyaf ile güçlendirilmiş plastik (cam elyafı, karbon elyafı ve aramid elyafı) ve ağaçtan imal edilmektedir. Modern rüzgar türbinlerinin kanatlarının hemen hemen tamamı, cam elyafı ile güçlendirilmiş polyester veya epoksi gibi, cam elyafiyla plastikten üretilirler. Çelikten üretilen kanatların eğilmeye dayanımı çok iyidir. Fakat, yorulma dayanımları ve korozyon sorunu yaratmaktadır. Alüminyum kanatlar, çeliğe göre daha hafiftir, yorulma dayanımları daha iyidir ve korozyona daha dayanıklıdır. Alüminyum malzemenin zayıf noktalan; kabuk şeklindeki malzemenin burkulması, imalat tekniğinin zorluğu ve pahalı olmasıdır. Cam elyafının kopma mukavemeti, 420 N/nm2 ile St 52 çeliğinin kopma mukavemeti 520 N/nm2′ye yakındır. Karbon elyafı İle güçlendirilmiş epoksi plastik malzemenin kopma mukavemeti ise, 550 N/nm2 ile çelikten daha iyidir. Cam elyafi ile güçlendirilmiş epoksi plastik malzemenin ana sorunu, elastisite modülünün 15 kN/nm2 ile çeliğe nazaran (210 kN/nm2 ) çok düşük olmasıdır. Bu nedenle, çok uzun kanatlarda cam elyafi yerine, elastisite modülü 44 kN/nm2 olan karbon elyafı ile güçlendirilmiş epoksi plastik malzeme kullanılır. Fakat, bu malzemede pahalıdır.

4.3.3 Dişli Kutusu

Pervane muindeki enerji, jeneratöre bir dişli sistemi ile (örneğin, çevrim oranı; 1:15 ) aktarılır. Dişli sistemi, pervane milinin devir sayısını jeneratörün gerek duyduğu devir sayısına çıkarır. Örneğin Nortex Firması tarafinda üretilen N 54 adlı, 1000 kW nominal güçlü rüzgar türbinlerinde dişli kutusunun çevrim oranı l:70′dir. Bu türbinlerin jeneratörlerinde, rüzgar hızına göre otomatik olarak devreye giren 6 ve 4 kutup söz konusudur. 6 kutbun devrede olması durumunda, pervane rotorunun dakikadaki devir sayısı 14, jeneratör milinin dakikadaki devir sayısı 1000 ve türbin gücü 200 kW olurken; 4 kutbun devrede olması durumunda, pervane rotorunun dakikadaki devir sayısı 22, jeneratör milinin dakikadaki devir sayısı 1500 ve türbin gücü 1000 kW olmaktadır.

Şekil 4.3 Dişli Kutusu

4.3.4 Jeneratör

Rüzgar enerjisi tesislerinde kullanılan jeneratörler, alternatif akım veya doğru akım jeneratörleri olabilir. Burada elde edilen elektrik akımı, yetersiz kalitede alternatif akım veya doğru akım bile olsa, çeşitli güç elektroniği düzenekleriyle şebekeye uygun hala getirilebilir.

Doğru akım jeneratörleri, büyük güçlü rüzgar enerjisi tesislerinde tercih edilmemektedir. Bunun nedeni, sık bakım gereksinimi ve alternatif akım jeneratörlerine göre daha pahalı olmasıdır. Doğru akım jeneratörleri, günümüzde sadece küçük güçlü rüzgar enerji tesislerinde akülere enerji depolamak için kullanılır.

Direkt şebekeye bağlantı sistemlerinde; alternatif akım jeneratörlerini oluşturan asenkron veya senkron jeneratörlerin millerinin devir sayısı:

Nsenkron = 60.f/p (d/d)

bağlantısı ile verilir. Burada f Hertz biriminde elektrik şebekesi frekansı, p çift kutup sayısı ve n dakikada devir sayısıdır Dişlideki kayıplar ve gürültünün önlenmesi amacıyla, çok kutuplu jeneratörü olan dişli kutusuz türbinler de kullanılmaktadır. Bu bağıntıdan da anlaşılabileceği gibi, jeneratörün kutup sayısı arttıkça, 50 Hz’lik elektrik şebekesi frekansına uygun akım için gereken jeneratör mili devir sayısı da azalmaktadır. Bu nedenle, yüksek kutup sayılı jeneratörlerde dişli kutusuna gerek kalmamaktadır.

Germiyan da otoprodüktör sistemi ile kurulan, Alman Firması Enercon tarafından üretilen E-40 adlı dişli kutusuz rüzgar türbinleri, 84 kutupludurlar ve pervane milinin dakikada 38 devir yapması durumunda 500 kW’hk nominal güce ulaşmaktadır.

Şebeke bağlantılı alternatif akım jeneratörlerinde, sadece şebeke frekansını sağlayan devir sayısında elektrik enerjisi üretebilmektedir. Bu da, rüzgar türbininden örneğin sadece 8 m/s için optimum yararlanmak demektir. Bu nedenle, rüzgar türbinlerinin bazılarında, düşük ve yüksek rüzgar hızları için iki ayrı jeneratör kullanılmaktadır.

4.4 Rüzgar Türbinlerinin Şebeke Bağlantı Yöntemleri

4.4.1 Rüzgar Türbinlerinin Şebekeye Bağlantısı

4.4.1.1 Genel kısıtlamalar

Rüzgar enerjisi çok kesintili bir enerji kaynağıdır. Bu rüzgar enerjisini, hiçbir sınırlamaya tabiî tutmadan elektrik enerjisine çevirerek şebekeye veren bir rüzgar konvektörünün de çok kesintili bir elektrik enerjisi üretmesi kaçınılmaz.

Kesintili yük çeken tesislerin elektrik şebekesindeki olumsuz etkileri çok eskiden beri bilinmektedir. Bu nedenle kesintili üretim yapan bir rüzgar konvektörünün de şebekeye yaptığı olumsuz etkileri sınırlamak için, diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de sınırlamalar getirilmiştir.

Rüzgar türbinlerinin şebekeye yaptığı olumsuz etki, şebekeye bağlantı noktasındaki kısa devre gücüne bağlıdır. Bugün günümüzde tesis edilecek bir rüzgar santralinin kurulu gücü, bağlantı noktasındaki minimum kısa devre gücünün yüzde beşi ile sınırlıdır. ( Bu güç bir veya daha fazla rüzgar santrali arasında paylaşılabilir)

Ancak rüzgar konvektörleri son 5-10 yılda büyük bir gelişme göstermiştir. Bugün kullanılan modern rüzgar türbinlerinde, rüzgar enerjisi, olduğu gibi elektrik enerjisine çevrilerek şebekeye verilmeden önce çeşitli kademelerden geçmektedir

Türbinlerin ilk devreye çektiği akım sınıflandırılarak, şebekeye etkisi azaltılmaktadır. Rüzgar hızına göre üretimi sabit tutmak amacıyla kanat açılan sürekli değiştirilmektedir. Bir kısım rüzgar türbinleri ise, ani gelen rüzgar darbeleri ile üretim yapmadan dönüş hızını arttırmakta, bu şekilde rüzgar darbesinin elektrik darbesi olarak şebekeye aktarılmasını nispeten engellemektedir

Diğer yandan bugün geliştirilen çoğu rüzgar türbinlerinde, türbinlerin gerilim seviyesini, şebekenin mevcut geriliminden daha yüksek veya daha düşük tutmak suretiyle şebekenin gerilim regulasyonuna katkıda bulunmak da mümkün olmaktadır.

Ülkemizde elektrik sisteminin özelleştirilmesi planlanmaktadır. Bilindiği kadan ile bu planlamaya göre, dağıtım sistemi ve santraların işletmesi özel sektöre devredilecek, planlama ve enterkonnekte şebekenin işletilmesi ise TEAŞ’ın uhdesinde kalacaktır.

Enerji üretiminde rüzgardan yüzde onu amaçlayan Avrupa ülkelerindeki yük tevzi merkezlerinde kullanılan yazılımların, TEAŞ tarafindan geliştirilip işletilecek yük tevzi merkezlerinde de kullanılmasıyla, rüzgar santrallannın sistem üzerindeki etkileri öngörülüp, tesisine getirilen kısıtlamalar bir ölçüde azaltılabilir.

4.4.1.2 Rüzgar Türbinlerinin Dağıtım Şebekesine Bağlantısı

Dağıtım gerilimi seviyesinde şebekeye bağlanması planlanan bir rüzgar santralı, diğer enerji santralları veya otoprodüktör santrallarda olduğu gibi, ancak bağımsız bir enerji nakil hattı ile bir dağıtım merkezine veya TEAŞ trafo merkezine bağlanabilir. Sistem emniyeti ve can güvenliği açısından dağıtım hatlarına saplama girmelerine müsaade edilmemektedir.

Ülkemizin elektrik dağıtım şebekesi genelde 34,5 kV ve daha düşük gerilim seviyesindedir. Rüzgarın bol olduğu kıyı bölgelerimizde trafo merkezlerinin güçleri 25-50 MW olduğu, bu bölgedeki iletim sistemimizin genelde radyal olduğu ve minumum sistem empedansı göz önüne alınırsa, kısa devre güçleri 200-300 MWA ile sınırlı kalmaktadır. Bu durumda dağıtım şebekelerine bağlanacak rüzgar santrallerinin gücü azami 15 MW civarında olmaktadır.

Rüzgar türbinleri çoğu gelişmiş ülkelerde basit sigortalı ayırıcılar ve her bir türbin için trafo ile şebekeye bağlanmakta ve başında eleman bulunmadan işletilmektedir. Personelsiz işledikleri için türbinin her türlü şebeke olayına ve türbin arızalarına karşı koruyan bilgisayarlı bir kontrol sistemi içermekte, çok nadir olarak meydana gelen arızalarda türbin kontrol sistemi tarafından sinyal yollanmakta ve uzaktan müdahale ile teknisyen yollanarak arıza giderilmektedir.

Ülkemizde ise, trafoları, türbinleri ve bağlantı kablolarını korumak için kesici ve ayırıcı gibi ilave teçhizat ve kablo arızalarına karşı ring sisteminin kullanılması şart koşulmakta, mükerrer sayılabilecek bu teçhizat ise santral maliyetlerini arttırmaktadır.

4.4.1.3 Rüzgar Türbinleri İletim Şebekesine Bağlantısı

İletim şebekesine bir rüzgar santrali, ya en yakın TEAŞ trafo merkezine çekilecek bir iletim hattı ile, yada en yakın iletim hattına girdi çıktı yaparak şebekeye bağlanabilir İletim şebekemizin gerilim seviyesi 154 veya 300 kW dur. Bu gerilimdeki trafo merkezlerimizin kısa devre güçleri 300-400 MWA dan başlamakta, 10000 MWA ya kadar çıkabilmektedir. Bu nedenle büyük güçte rüzgar santrali tesis etmek isteyenler ancak iletim şebekesine bağlanabilecektir.

Dağıtım sistemine bağlanacak bir rüzgar çiftliğindeki elektrik bağlantılarının gerilim seviyesi, tercihen bağlanacak trafo merkezinin gerilim seviyesi olarak seçilmektedir. Bu durumda santral çıkışına ilave bir yükseltici (veya düşürücü) trafo tesis maliyeti olmayacaktır.İletim şebekesine bağlanacak rüzgar santralinde ise gerilim seviyesi olarak en ekonomik dağıtım gerilim seviyesi seçilir.bu durumda, santral çıkışında kullanılacak yükseltici trafonun, ülkemizde kullanılan standartlardan farklı olması durumunda, yedekleme sorunu ortaya çıkabilir.

Rüzgar , santralarının üretim şebekesine bağlanması diğer bir şekil ise, kısa devre gücünün oldukça yüksek olduğu bir 380 kW merkeze bağlanmalıdır. Ülkemizde 380 kW merkezlerinin minimum kısa devre gücü genelde 5000 MWA’nın üzerinde olduğundan böyle bir merkeze çok sayıda rüzgar santralı, şebekeyi rahatsız etmeden bağlanabilir

Burada önemli olan, çok sayıda trafo maliyetinden tasarruf etmek için, gerektiğinde sadece rüzgar santralarının bağlanacağı bir kirli bara tesis edilerek en ekonomik çözümün bulunmasıdır.

4.4.2 Şebeke Üzerindeki Bozucu Etkiler

Rüzgar türbinleri bağlandıkları şebeke üzerinde olumsuz etkilerini genelde gerilim dalgalanmaları, fliker ve harmoniklerin üretilmesi olarak göstermektedir

4.4.2.1 Gerilim Dalgalanması ve Fliker

Gerilim dalgalanması ve fliker, rüzgar türbinlerinin devreye girmesi, devreden çıkması, rüzgara bağlı olarak üretimin değişmesi gibi geçici olaylar nedeniyle oluşmakta ve kullanılan türbin tipine bağlı olarak değişmektedir.

Bugün ülkemizde rüzgar çiftliklerinde kullanılan, yeni rüzgar projelerinde teklif edilen ve gelişmiş ülkelerdeki Pazar payının en ön sıralarında yer alan rüzgar türbinleri, senelerce geliştirildikten sonra sertifika aldıklarından, şebekeyi bozan bu etkileri asgariye indirilmiştir

4.4.2.2 Harmonikler

Harmonikler genelde invertörlü rüzgar türbinlerinde oluşmaktadır. Bugün geliştirilmiş çoğu türbinde kısmide olsa invertör kullanılmakta ve gerekli filtreler kullanılarak harmonikler istenilen seviyelere indirilmektedir.

4.4.2.3 Uygulama

Ülkemizde sanayi tesislerinden kesintili olarak enerji çeken tesislerin sistemindeki olumsuz etkilerini sınırlamak için TEAŞ tarafından sınır değerler belirlenmekte ve sistemdeki bu olumsuzlukların sınır değerlerini aşan tüketicilerin gerekli önlemleri almaları istenmektedir.

Rüzgar santradan da kesintili tüketici sınıfına sokulmakta ve elektrik şebekesini zorlayan olumsuzlukların sınır değerlerinin altında kalması istenmektedir ARES santralı devreye alındıktan sonra TEAŞ tarafından yapılan incelemede, Ortak Kuplaj Noktası olan Alaçatı Trafo Merkezindeki olumsuzlukların sınır değerlerin altında kaldığı kıvançla izlenmiştir.

4.4.3 Şebekeye Katkıları ve Faydaları

4.4.3.1 Kayıpların Azaltılması

Ülkemizde üretim kaynaklan ile tüketim birimleri arasında uzun mesafeler bulunmaktadır. Çok yüksek gerilim ile taşınan bu gerilim daha sonra yüksek ve orta gerilime indirilerek tüketicilere taşınmaktadır.

Bilindiği gibi ülkemizin doğusundaki enerji tüketim kaynaklan tüketimin yoğun olduğu batıdaki merkezlere taşınmasında ve daha sonraki dağıtım şebekelerinde sarfınazar edilmeyecek kadar yüksek oranda enerji kayıpları oluşmaktadır.

Rüzgar kaynaklan genelde ülkemizin batısında ve Ege kıyılarında yoğunlaşmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından çalışmalarda, ülkemizde fizibl olarak tesis edilebilecek on bin MW dolaylarında rüzgar gücü olduğu belirlenmiştir.

Batı yörelerimizdeki uygun bölgelere dağıtılmış olarak tesis edilecek bir-iki bin MW dolaylarındaki rüzgar santralı, gerek çok yüksek gerilimle gerekse yüksek ve orta gerilimle enerjinin kayıplarının azalmasında azda olsa rol oynayacaktır.

4.4.3.2 İletim Şebekesine Katkısı

İletim sistemimizin işletme maliyetleri arasıda, iletim kayıplarına ilaveten, gerekli iletim hatlarının ve indirici trafo merkezlerinin tesis maliyeti de önemli bir yer tutmaktadır.

Rüzgar enerjisi kesintili bir enerji kaynağıdır. Bu nedenle, dağıtım şebekelerinde, tüketiciye götürülecek enerji için dağıtım ve trafo merkezi planlamasında, lokal olarak tesis edilecek rüzgar santrallerinin önemi çok sınırlıdır.

Ancak her bölgenin rüzgar rejimi sınırlıdır. Bir bölgede rüzgar olmadığı halde diğer yörede rüzgar esebilir. Bu güne kadar yaptığımız rüzgar ölçümlerinde, birbirinde 100 km kadar uzak olan iki bölgede farklı rüzgar rejimlerinin olabildiğini gördük. Bu nedenle iletim şebekelerinin ve trafo merkezlerinin planlanmasında daha büyük bir bölge göz önüne alındığından, rüzgar santrallerinin üretimi önemli bir rol oynayabilir ve enerji iletimi planlaması açısından tesis maliyetlerinde nispi bir tasarruf sağlayabilir.

Bilindiği gibi, rüzgar santralleri gibi dağıtılmış ve yüklere yakın olarak tesis edilmiş üretim kaynakları, enterkonnekte iletim şebekesinin stabilite açısından gerekli olan iletim hatlarının tesis maliyetinden de tasarruf sağlanabilir.

4.4.3.3 Dağıtım Şebekesine Katkısı

Türkiye’deki dağıtım şebekelerinin tasarımında genelde o bölgedeki dağıtım yükleri göz önünde bulundurulur. Özellikle kıyı bölgelerinde yüklerin düşük olması nedeni ile bu bölgelerde dağıtım şebekeleri radyal ve nispeten zayıf olarak tasarlanmıştır. Bunun sonucunda şebekelerin kısa devre gücü düşüktür Bu ise bu bölgelerde dağıtım şebekelerine bağlanacak rüzgar santrallerinin güçlerinin düşük olmasını gerektirmektedir.

Buna örnek olarak, Alacatı da kurduğumuz Türkiye’nin ilk Yap-İşlet-Devret rüzgar santralı olan ARES’i (Alacalı Rüzgar Enerji Santralı) gösterebiliriz. Alaçatı trafo merkezinde 34,5 kısa devre gücünün 200 MWA civarında olması nedeni ile buraya bağlanacak rüzgar santrallerinin toplam gücü 10 MW ile sınırlandırılmıştır.

Diğer yandan ARES, Alaçatı-Çeşme’nin enerji gereksiniminin belirli bir oranını karşılamaktadır. Bu ise ilerideki yük artışlarında, ilave trafo tesis maliyetinden tasarruf sağlayacaktır. Şebekeye verilen enerji, 34,5 kV orta gerilim seviyesinden verildiğinden, 154/34,5 kV trafoların reaktif kayıplarından da tasarruf sağlanmaktadır.

Ülkemizin çoğu bölgesinde rüzgarın yoğun olduğu, ancak enterkonnekte şebekelerin uzak ve kısa devre gücünün düşük olduğu yerler bulunmaktadır. Bu bölgelerdeki kısa devre gücü, 1-2 MW gibi, ancak lokal enerji ihtiyacının karşılayacak kadar düşük güçte bir rüzgar santralının tesisine olanak sağlamaktadır.

Rüzgar enerji santrallerinin bu özelliği göz önüne alınarak, dağıtım şebekelerine saplama bağlanmasına olanak tanınır. Düğer yandan bu santrallerde minimum salt cihazının kullanımına onay verilirse, bu yerlere bir veya birkaç rüzgar türbininin tesis edilmesi fizibl olacaktır.

Böylece lokal ihtiyacının bir bölümü karşılanacak ve dağınık olarak tesis edilecek bu rüzgar türbinleri ile, dağıtım şebekelerinin hat ve trafo tesis maliyetlerinden ve kayıplardan tasarruf sağlanması mümkün olacaktır.

4.5 Rüzgar Enerji Santrali İşletme ve Bakımı

4.5.1 Rüzgar Enerji Santrali (RES) İşletmeciliği

Rüzgar enerji santrallerinde üretim yapabilmek için kaynak olarak gereken tek unsur "rüzgar"dır. Nükleer santraller veya termik santrallerden farklı olarak üretim için gereken kaynağı stoklamak, istenildiği ölçüde kullanmak gibi bir durum söz konusu değildir. Bu sebepten dolayı elinizde mevcut olan kaynağı, bu kaynak var olduğu sürece en etkin şekilde kullanmanız gerekir. Bunu sağlamanın tek yolu da tesisin "emre amadeliği" nin maksimum olmasıdır. Emre amadelikten anlaşılması gereken "tesisin sürekli olarak üretim yapmaya hazır durumda bulunması"dır. 15-20 m/s hızlarda tam kapasitede çalışan bir tesisin, gereken özenin gösterilmemesi nedeniyle, çalışmaması hiçte hoş bir durum değildir.

İstenilen hedefe ulaşabilmek için üzerinde önemle durulması gereken iki ana konu vardır;

1-Bakım

2-Kontrol

4.5.2 Rüzgar Türbinleri Periyodik Bakım

Üretici firmanın tavsiyesi ve prosedürüne uygun olarak belirli aralıklarla tekrarlanan bakım çakışmalarının tamamı "Periyodik Bakım" adı altında toplanabilir Bu çalışmalar yağlama, sistem tesisleri ve kontroller, değişmesi gereken ekipmanlar ve temizlik konularını kapsar.

4.5.2.1 Yağlama

Makine ömrüne doğrudan etki eden en önemli faktörlerden biri yağlamadır. Yüksek miktarda statik ve dinamik yüklere maruz kalan ana yatak,dişli kutusu,kanat,jeneratör, absorber ve kaplin bağlantılarının uygun yağlayıcılarla , uygun miktarda, uygun periyotlarla yağlanması,hidrolik ünitenin ve dişli kutusunun yağlarının belirli periyotlarla analizlerinin yapılması ve zamanında değiştirilmesi işlemlerini kapsar. Yağlama sorunu nedeniyle sistemde meydana gelebilecek en küçük arızanın giderilme süresi birkaç saat yerine birkaç gün hatta birkaç ay olarak ifade edilebilir. Bu süre zarfındaki üretim kayıplarının yüksek miktarlarda olacağı aşikardır.

4.5.2.2 Sistem Testleri

Hidrolik sistem, pitch bağlantıları, rotor-kanat kontrol mekanizmaları ve elektriksel testleri kapsar. Sistemin kontrolünü sağlayan bu ekipmanlarda yapılacak kontroller

• Bağlantı elemanlarının kontrolü

• Sıcaklık sensörlerinin kontrolü

• Isıtıcı-soğutucu kontrolleri

• Basınç kontrolleri

• Anemometre-windvane kontroleri

• Yaklaşım açılan (ofset) kontroleri

• Kapasitör kontrolleri

• Hız koruma sistemlerinin kontrolü

• Emergency stop butonlarının kontrolü gibi sağlıklı çalışmayı sağlayacak tüm teçhizatların işlevlerini test etme işlemidir. Periyodik bakımlarda tamamı kontrol ve test edilen bu sistemlerden bazıları olası arıza bakımlarında türbine çıktığı zaman görsel olarak kontrol edilmelidir.

4.5.2.3 Temizlik

Çalışan sistemlerde zamanla toz, yağ birikintilerinin olması normaldir Bu kirliliği mümkün olduğunca azaltacak önlemler alınmalıdır. Türbine çıkıldığı zaman temizliğe azami önem gösterilmelidir. Bu sayede ileride sorun çıkarabilecek durumların tespiti (yağ kaçakları, v.s.) kolaylaşır.

4.6 Rüzgar Türbinleri İle İlgili Özel Konular

4.6.1 Kuş ölümleri

Gözlemler, rüzgar türbini çevresinde yaşayan kuşların türbinlere alıştıklarını göstermektedir. Yerli olmayan göçmen kuşlarının da en az 200 m yüksekten uçtukları düşünüldüğünde, rüzgar türbinlerinin kuşlar için çok tehlikeli olmadıktan sonucu doğmaktadır.

4.6.2 Gölge Etkisi

Tüm yüksek binalar gibi rüzgar türbinleri de, gölge etkisi göstermektedirler. Rüzgar türbinlerinden 500-1000 metre uzaklıkta, bu etki yok denecek kadar azdır.

4.6.3 Televizyon Yayınları

Tüm büyük yapılar gibi rüzgar türbinleri de verici ile alıcı arasında bulunmaları durumunda televizyon yayınlarının izlenmesinde problem yaratmaktadırlar Rüzgar türbinlerinin televizyon yayınlarını etkileme mesafesi; pervane yarıçapı ve televizyon sinyallerinin dalga boyu ile orantılı olarak artmaktadır.

Rüzgar türbinleri nedeniyle oluşan televizyon yayınlarını izleyememe problemi; alıcı antenlerindeki düzenlemelerle veya bir yardımcı verici ile çözülebilmektedir. Kablo yayınları ve uydu vericili kanalların yayınları ise, doğal olarak rüzgar türbinlerinden etkilenmemektedir.

4.6.4 İklime Etki

Betz’e göre, rüzgar optimum enerji eldesi için, pervane öncesi üç birimlik rüzgar hızı, pervane sonrasında bir birime iner. Bu nedenle, rüzgar türbinlerinin iklime etki yaptığı doğrudur. Fakat bu etki, ihmal edilebilecek düzeydedir. İklim açısından hava hareketlerine ihtiyaç duyulan düşük rüzgar hızlarında türbinleri çalışmazlar. Yüksek rüzgar hızlarında ise, hareketli havanın frenlenmesi istenir. Rüzgar türbinleri de bunu yapmaktadır. Bu nedenlerle, rüzgar türbinlerinin iklime negatif etkide bulunduğu eleştirisine katılmak mümkün değildir.

5.TÜRBİNLERİN İNCELENMESİ

Genellikle iki kısımdan oluşur. kule ve türbinin başlığı olan kanatların bulunduğu kısımdır. Kule betonarme bir yapı olarak tasarlanır. Üst kısım 3.3 m çapında silindirik bir mildir. Bu kısmın iç tarafı WK 60 olarak bilinen bir türbin çeşidinin kontrol odası ve elektriksel devre parçalarını içeren kısımdır. WK 60’ ın özel işlem konumuna göre bir jeneratör geniş hız değerleri ile sistem belirlenir. Bu sistem şebeke içinde sabit frekansla (50 Hz ) üretilen akım tarafından rotor kenarında değişik hız miktarlarını alan statik bir frekans dönüştürücü ve senkron jeneratöründen meydana gelen bir sistemdir. Dönüştürücü tarafında indüklenen harmonikleri dengeleyen bir elemanda dahildir. Jeneratörün uyarılması vasıtasıyla rotor hızı ve güç çıkışı tüm aşırı yük çalışmasında kontrol edilir. Kanatların adım aralıkları nominal seviyede çıkış sınırlama ve kontrol için kullanılır. Kanatların harekete geçirilmesi ile rotor hızının durması ve çalışması ayarlanarak tesisin çalışma fonksiyonları daima bir kritik hata halinde çalışma durumunu kontrol edici mekanizmalar yardımı ile yapılır.

5.1. Rüzgar Enerjisi Çevrim Sistemleri

Rüzgar türbinleri , rüzgar ile kanatların etkileşimine , yeryüzüne göre rotor ekseninin konumuna ve makinelerin yeni veya alışılmamış tipte olmalarına bağlı olarak sınıflandırılırlar. Rüzgar ile kanatların etkileşimi , sürükleme veya kaldırma cihazları ile olur.

5.1.1. Sürükleme cihazı

Bir sürükleme cihazında,rüzgar kanatları iterek rotoru eksen etrafında dönmeye zorlar. Sürükleme cihaz verimleri , kanat hızı hiçbir koşulda rüzgar hızından yüksek olmayacağından sınırlıdır. örnek olarak rüzgarı arkadan alan yelkenli verilebilir En bilinen sürükleme cihazı çiftlik rüzgar değirmenidir. düşük rüzgar hızlarında az miktarda su pompalama amacıyla tasarımlanmıştır. Çiftlik değirmeni , kanat sayısı fazla olduğundan , bir yük altında dönmeye başlar. Büyük bir dönme momentine sahiptir. Öte yandan, kanat sayısının çokluğu nedeni ile malzeme ağırlığı fazladır ve yüksek hızlarında verimsiz çalışırlar. Güç düzeyleri 5m çapındaki rotor için yaklaşık 0.5 civarındadır. Sürükleme cihazına diğer örnekler arasında fincan anemometreler, pervaneler, rotor turunun yarısı boyunca rüzgardan korunan ve rüzgara doğru hareket ederken geri çekilen cihazlar sayılabilir. Savonius rotoru bir sürükleme cihazı değildir. Ama bu cihazların özelliği olan, büyük bir kanat alanına sahiptir. Bu ise rotorun dönmediği zamanlarda bile, yüksek rüzgar hızlarının taşıdığı güç nedeniyle fazla malzeme kullanımı ve ek sorunlara yol açar. Savonius’un bir üstünlüğü ise imalatının kolay olmasıdır.

5.1.2. Kaldırma cihazı

Kaldırma cihazlarının pervane veya uçaklarda kullanılanlara benzer kanat yapıları vardır. Kaldırma hareketiyle kanatlar rüzgar hızından daha hızlı dönebilir ve böylece verim yükselir. Çok hızlı dönen bir kanat, yavaş dönen çok kanatlı bir pervane ile aynı düzeyde enerji toplayabilir. Bu malzeme tasarrufuna yol açar. Günümüzde ise çoğu modern makineler iki veya üç kanatlıdır. Almanya’da imal edilmiş tek kanatlı rüzgar türbinleri MBB Monopteros ve Flair tasarımlarıdır.

5.1.2.1. Rotor eksenin konumu

Rüzgar türbinleri, rotor ekseninin konumuna göre iki tipe ayrılır .

Yatay eksen rüzgar türbini (YERT)

Dikey eksen rüzgar türbini (DERT)

YERT’ lerin rotorları maksimum enerjiyi tutabilmek için rüzgar akışına dik olarak durmalıdır. YERT’ ler bu konuma, rotor kule üzerinde döndürülerek getirilir. YERT’ ler kule üzerinde yatay eksen yönündeki hareketi motorlar (rüzgar veya elektrik) rüzgara yönelik birimlerde kılavuz bir kuyruk ve rüzgarı arkadan gören birimlerde ise oluşturulan konik açı ile sağlanır .

DERT’ lerin rüzgarı her yönden kabul edilme üstünlüğü vardır. Kanatların güç üretebilmeleri için rüzgardan daha hızlı dönmelerini gerektirdiğinden, ilk harekete geçişleri güvenilir değildir. Giromill ise açısı değiştirilebilen kanatlara sahip olduğundan, kendi başına çalışmaya başlayabilir. DERT’ lerin bir diğer üstünlüğü ise makine aksamı, hız yükselticisi ve jeneratörün toprak üzerine konulabilmesidir. (Uyar,T.S (1985),Rüzgar Enerjisi Sistemleri,TÜBİTAK bilimsel ve Endüstriyel Araştırma)

5.1.2.2. Sistemin tanımı

Sistemin bütününü rüzgar türbini ve yük oluşturur. Tipik bir rüzgar türbini rotor (kanatlar ve göbek), hız yükseltici, çevrim sistemi, kontroller ve kuleden oluşur . Rüzgar türbinin çıktısı olan rotasyonel kinetik enerji; mekanik, elektrik veya ısıl enerjiye çevrilebilir. Çoğunlukla yaygın kullanım olanakları nedeni ile elektrik enerjisi üretimi söz konusudur. Kanatlar; sabit, ayarlanabilir, veya kanat boyunca değişken olabilir. 50 veya 60 Hz’ lik şebekelere bağlanmış birimlerde çeviricili doğru akım veya değişken frekanslı alternatör, senkron ve indiksiyon jeneratörleri kullanılabilir. Bazı doğru akım makineleri ve sürekli mıknatıs alternatörleri hız yükseltici gerektirmez. Çoğu YERT’ ler, güç ve kontrol sinyallerini yer yüzüne indirmek için toplayıcı kontak bileziği kullanırlar.

5.1.2.3. Çalıştırma

Aerodinamik: Rüzgar türbin kanatları, rüzgardaki gücün bir kısmını dönme gücüne çevirir.

P = T x W

Burada T = dönme momenti, W = açısal hızdır. Büyük dönme momenti ile küçük açısal hızın transfer ettiği güç ve küçük dönme momenti ile büyük açısal hızın transfer ettiği güç aynıdır. Rotorun ve yükün dönme momenti-devir/dakika özellikleri uyum sağlamalıdır. Enerji ve momentumun korunumu yasası gereğince rüzgar enerjisinin toplanmasında en yüksek teorik verim %59’dur. Rüzgar türbinleri için en yüksek deneysel verim %45, ortalama yıllık verim ise %20 civarındadır. Güç katsayısı ise güç çıkışı/rüzgardaki güç olarak tanımlanır.

Kanadın kord çizgisi ile etkin rüzgar yönü arasındaki açı olan etki açısının fonksiyonu olarak, değişik kanat yapıları için kaldırma ve sürükleme ölçümleri yapılmıştır. Kanatlardaki kaldırma kuvveti, eksen etrafında rotorun dönmesini sağlar ve etki açısına bağımlıdır. Kanadın gördüğü etkin rüzgar iki etkiden oluşur: kanat hareketi ve türbine ulaşmadan önceki rüzgar hareketi . Herhangi bir rüzgar hızı için en yüksek güç çıkışı, rüzgar hızı arttıkça dakikadaki devir sayısı artan rotor veya sabit devir çalışması için doğru etki açısını sağlayan değişken bir kanat ile elde edilebilir. Değişmez açılı kanat ve sabit devir sayılı rotor sadece tek bir rüzgar hızında en yüksek güç katsayısına ulaşır . Maksimum güç katsayısının üzerinde, verimde bir düşüş olsa bile, mevcut güç artış gösterdiğinden, rüzgar türbini çıkış gücü yüksek değerini koruyabilir.

Yatay Eksenli Rüzgar Türbinleri ve Düşey Eksenli Rüzgar Türbinleri’nin aerodinamik performansının öngörülmesine yardımcı olan bilgisayar programları mevcuttur. Bu programlara etki açısına göre kanat yapısının kaldırma ve sürükleme özellikleri, yarıçap, kanadı biçimi ve açısı ile kanat alanının taranan alana oranı girdi olarak verilmektedir.

Rüzgar hızları veya uç hız oranları da değiştirebilen parametrelerdir.

Bir dert için yapılan teorik hesaplama da gösterilmiştir. Eğrideki her nokta bir çalışma konumudur ve tasarım rüzgar hızı 10 m/s dir. Rüzgar türbinleri sabit uç hız /rügar hızı (maksimum Cp) ,sabit devir sayısı (A çizgisi) veya sabit bir dönme momenti (B çizgisi) koşullarında çalıştırılabilir . Uç hız oranı , kanadı uç hızının rüzgar hızına oranıdır. Devir sayısı , maksimum Cp çizgisi boyunca değişkendir. Sabit dönme momenti çalışmasının kısa sürede çok yüksek devir sayılarına ulaştığı bilinmelidir. Sabit dönme momenti olan bir yükü rüzgar türbinine bağlamak ve verim elde etmek çok güçtür.

5.1.2.4. Kontrol

Rüzgardaki gücün artışı çok hızlı olduğundan, bütün rüzgar türbinleri yüksek hızlarda güç toplamalarını önleyecek düzenlemeler ile donatılırlar. Yüksek hız koşullarında güç denetimi amacıyla belli başlı üç yöntem kullanılmaktadır.

A.) Aerodinamik verimin değiştirilmesi:

1) Kanat açısını değiştirmek veya kanatları döndürmek

2) Sabit devirde çalıştırmak

3) Kaldırma etkilerini azaltıp sürükleme etkilerini çoğaltmak

B) Kanatların rüzgar ile etkileşim içinde olduğu alanı küçültmek:

1) Rotoru hakim rüzgar yönünden çevirmek

2) Rotor geometrisini değiştirmek

C) Frenleme:

1) Mekanik, hidrolik

2) Hava freni

3) Elektrik (direnç, manyetik)

Bu yöntemler tek tek yada yüksek hız kontrolü ve yük denetim kaybı durumlarında kombine olarak bir arada kullanılabilir.

5.2. Rüzgar Durumuna Göre Rüzgar Türbininin Çalışması ve Durdurulması

Rüzgar durumuna göre rüzgar türbininin otomatik olarak çalışması ve durması için yazılım kontrol programı ile sağlanan bir sistem bulunur. Eğer rüzgar türbülansı büyük güç çıkışı dalgalanmalarına ve sert yapısal yüklere neden olursa sistemin amacı rüzgar türbinini kapatmak olmalıdır. Yerel topografya farklı rüzgar hızları ve onun yönleri için büyük değerler rüzgar türbülansına neden olur. Bunların toplandığı ve verildiği bir kontrol bilgisayarı vardır. Kontrol bilgisayarı her bir dakikada ortalamaları alır ve eğer rüzgar hızı, verilen basitleştirilmiş açılır, kapanır gözlem aletiyle verilen limitleri sınırları geçtiğinde türbini kapatacaktır.

Yazılım kontrol programı, üretim malzemesi, yük idare sistemi, merkezi kontrol sistemi, tesis kontrolleri, pompa depolama evresi iletim ve dağıtım sisteminden oluşmaktadır. Bu sistem içinde hem su hem de rüzgar türbinleri için geçerli olan sistemler vardır. Rüzgar türbini 17 cm çaplı kule, 3 kanatlı 60 KW’ lık nominal hıza sahip bir örnek tiptir. Rüzgar türbini dizel, hidro-su veya herhangi jeneratör veya voltaj regülatörüne bağlı olma ihtiyacı olmaksızın çalışması için senkronize bir jeneratör ile donatılmış bir türbindir. Jeneratör nominal frekanstan yüksek ve boralara göre ayrıca dengesiz yükler için hazırlanmasına ve karşılaşmasından dolayı 97 KVA’ dan değerlendirilir.

Dizel jeneratör aksamı ve su türbin jeneratörü rüzgar türbinine benzerlikleriyle farklılıkları da vardır.

5.3. İletim Dağıtım Ve Toprağa Bağlama

Tüm üretim ve dağıtım 415/240 volttadır. Ayrıca ana iletim 3 faz 3300 V’a göre düzenlenmiştir.

5.3.1. Türbinde kontrol

5.3.1.1. Voltaj kontrolü

Sistemin voltajı otomatik voltaj regülatörü ile kontrol edilir ki bu senkronize jeneratörün yerinde deyişle parçasıdır. Otomatik voltaj regülatörü rüzgar türbinine ve hidro senkronize jeneratörüne paralel bağlanır. Dizel jeneratörler ise akım transformatörleri ile bağlanır.

5.3.1.2. Frekans kontrolü

Rüzgar türbini şebekedeyken ve ilaveten hidro şebekedeyken valfa sağlanan hidro ile frekans kontrolü yük idare sistemine bağlıdır.

5.3.1.3. Yük kontrolü

Yük idare sistemi su ve rüzgar kontrol sisteminin bir parçası ve ayrıca her tüketim tesisinin bir parçası olan bir sistemdir. Genellikle 90 KW ‘dan daha büyük yükleri rüzgar türbini, 25 KW’ a kadar olanları da su türbini sağlar. Yük idare sistemi rüzgar türbinleri ile ve jeneratör ile üretilen maksimum miktardaki enerjiden yararlanmak ve ayrıca kaynağa bağlamadan veya başka bir jeneratör ile çalıştırmaksızın yenilenebilir kaynaklardan kaynağın mümkün olan maksimum saatte sağlanması için tasarlanmıştır. Güç dalgalanması ve frekansın düşmasi olayında yük idare sistemi tüketiciye giden yük ve aşırı yükün bağlantısını otomatik olarak keser. Aynı işlevler frekansın yükselmesi sırasındada yapılır.

5.3.2. Devrenin Emniyeti

Sistemin tüm kontrolü baştan tasarlanarak güvenlik içinde yapılır. Buda bütün üç üretim tesisi ve yüksek voltaj şebeke ağındaki yeraltı kabloları kullanılarak şebeke ağındaki kaçakları ve yüklenmeleri bulan bir güvenlik devresine bağlanır.

5.3.2.1. Sistem Ve Kısımların Devre Kontrolleri

Her jeneratör kendisinin sahip olduğu, işlev gördüğü kısmı yada tüm tesisi kontrol eden bir merkezdir. Bu merkez birbirine bağlı ana birimlerden oluşur. Bu kontrol edici bölge algılayıcı, arızayı ve kaçağı bulan bir güvenlik devresidir.

5.3.2.2. Merkezi Kontrol

Jeneratörlerin programlanması bir UMAC 6000 adlı analog aygıt olan merkezi bir bilgisayar sıcak yaz aylarında gün ortasında kuvvetli bir şekilde esiyorsa o yer bir rüzgar santrali için uygun olabilir.

Bu türbinlerle, sürekli enerji üretilebilir fakat rüzgar olmadığında dönmezler ve kuvvetli fırtınalarda birbirlerine zarar vermelerini önlemek için kapatılmalıdır. Rüzgar tarlalarının yakınında yaşayan insanlar aşırı gürültüden rahatsız olmaktadır. Büyük miktarlarda alana ihtiyaç vardır. Örneğin bir rüzgar santralının, normal bir doğal gaz santralıyla aynı enerjiyi üretmesi için 85 kat daha fazla alana gereksinim duymaktadır. Ayrıca rüzgar türbinlerinin bakım ve onarımı çok pahalıdır. Rüzgar olmadığı zaman gerekli olacak elektriği sağlamak için pahalı enerji depolama sistemlerine de ihtiyaç vardır. Tüm dünyada sadece 3710 MW ‘lık rüzgar santralı vardır. Rüzgar türbinlerinin getirdiği en büyük sorunlardan birisi de çok sayıda kuşun ölümüne neden olmalarıdır. Özellikle yüksekten uçan, avlanması yasak olan veya nesli tükenmekte olan kuşlar için potansiyel bir tehlikedir. Örneğin A.B.D ‘deki dünyanın en geniş rüzgar tarlası(yaklaşık 200 km²) olan Altamont Pass’de, ak tüylü kartalların ölmesi bu kuşları koruma sözleşmesine göre fe

Osmanlı İmpatorluğu’nun Son Dönemi

06 Kasım 2007

Avrupa’da feodal yapının hüküm sürdüğü yıllarda Osmanlı İmparatorluğu halkına kısmen de olsa sömürüden uzak, düzenli yaşam koşulları sunmaktaydı. Bu sırada Avrupa köylüsü ise sefalet içinde kıvranıyor, diğer taraftan da sömürünün engellenmesi için mücadelelere girişiyordu. Avrupa’daki bu sömürü düzeni aynı zamanda sermaye birikiminin de çok hızlı olmasını sağlamaktaydı. Ortaya burjuvazi denen yeni bir sınıf çıkardı. Burjuva, feodal toplumun ticaret kapitalizmi aşamasına gelmesine yol açtı. Feodal beyleri, kiliseyi tasfiye etti. Mutlakiyetçi krallıklar ortaya çıktı. Bunun ardından Avrupa burjuvazisi dünyaya açıldı. Artık ne kıta içi ticaret getirisi yeterli geliyordu ne de kıtasal sınırlar…Bunun yanında uluslar arası ticaretin doğuda iyice güçlenmiş olan Osmanlı İmparatorluğu üzerinden yapılmak zorunda oluşu gerçeği, burjuvazinin dünyaya açılmasına neden olmuştur. Amerika kıtası ve yeni ticaret yolları bulunduktan sonra, Akdeniz yerel ticaret alanına dönüşmüş bir iç deniz konumuna düştü. Sömürgeleştirilen Güney Amerika ve Uzak Doğu’nun tüm zenginlikleri merkantilizm doktrini ile Avrupa’ya akmaya başladı. Avrupa, 17.yy’da din savaşlarını bitirdi, 18.yy’da sanayi devrimine adım attı, 19.yy’ın ikinci yarısında emperyalizm ile tanıştı.

Avrupa’nın mutlakiyetçi monarşi çekirdeğinde ulusal devlet yapısına geçmesi, sömürgelere yayılarak gelişmesi, silah yapımı ve askeri tekniklerinin modernleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının doruğuna varmış olması, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilerleyişini durdurdu.

Bu sırada Anadolu’da toprağın kamu mülkiyetine dayanan tımar sistemi yavaş yavaş özel mülke geçiş yüzünde Avrupa feodalizmine benzemeye başlayınca halkın üzerindeki sömürü arttı ve isyanlar çoğaldı. Bunlara dış etkenlerde eklenince Osmanlı’nın çöküşü kaçınılmaz oldu. Bu etki temel olarak iki noktada vurucu oldu:

Birincisi, Avrupa merkantilizminin, Güney Amerika’daki İnka ve Aztek uygarlıklarının altın heykellerini eritip para haline getirmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nda büyük enflasyona yol açtı. Bu durumda Osmanlı ihracatı yasakladı.

İkincisi, Dünya ticaret yollarının değiştirilmesi imparatorluğun transit ticaret gelirini çok azalttı. Bu gelir azalmasını gidermek amacıyla Avrupalı tüccarları bölgeye çekebilmek için kapitülasyonların artırılması da bir yarar sağlamadı. Osmanlı ekonomik yapısı kapitalist modele uygun değildi.

Sonuç olarak feodalizmden kapitalizme, oradan da emperyalizme geçen Batı karşısında, Osmanlı İmparatorluğu pre-feodal tımar düzeninden feodal düzene geçti ama kapitalizme atlayamadı. Milliyetçilik fikrinin yayılmasıyla önce batısı sonra da doğusu ayaklandı.

Özetle Sevr’e varıldığında durum şöyleydi:

-Dünya, Avrupa emperyalizminin denetimine girmişti.

-Bu emperyalizmin sıkı denetiminde bir ulus-devlet süreci başlamıştı. Bunların önemli bir bölümü Osmanlı’nın eski toprakları ve dolayısıyla düşmanlarıydı.

-Osmanlı İmparatorluğu bu süreçte kurtuluş yolunu, çok uluslu, çok dinli vs. bir yarı feodal imparatorluğun sınırlarının ve yönetiminin mümkün olduğunca korunması olarak görüyordu.

I-OSMANLI İMPATORLUĞU’NUN SON DÖNEMİ

A- I. DÜNYA SAVAŞI SONRASI

a) Müttefik Ülkelerin Durumları

I. Dünya Savaşı’nın sonrasında Müttefik Devletler’in Anadolu’yu daha fazla sıkıştıracak durumları kalmamıştı. Halklarının savaştan usanmış olmalarının ortaya çıkardığı hoşnutsuz durumun yanında, Müttefik Devletler kendi aralarındaki ilişkilerde de bir takım sorunlar yaşamaktaydılar.

Müttefikler Anadolu’nun paylaşımı konusunda bir türlü uzlaşamamışlar sonuçta Fransa ve İtalya Anadolu’da imtiyaz sözleşmeleri yapmaktan başka bir amaç izleyemez duruma gelmiş bu da İngiltere’yi Ankara karşısında yalnız bırakmıştır. Dolayısıyla Anadolu’da ilerleyen Yunanistan kendi başına kalacaktır.

Her üç devlette savaş aleyhtarlığı genel atmosferi oluşturmaktaydı. Kamuoyu ise savaş için hiçbir şekilde istek duymamaktaydı.

Yapılan Sevr Barış Antlaşmasında Sovyetler hiç hesaba katılmamıştı. Oysa Sovyetler Ankara’ya kurtuluş mücadelelerinde yardım etmek düşüncesindeydi.

Wilson’un 1919’da yayımladığı 14 maddelik deklarasyon, gizli diplomasiyi önlemek istemesi kadar, self-determinasyon ve milletler ilkesini ileri sürmesi açısından da sömürge imparatorluğu sahibi İngiltere ve Fransa’yı rahatsız ediyordu.

İngiltere, Fransa ve İtalya’nın kendilerine ait sorunları da bulunuyordu. İngiltere bir yanda Hindistan, Mısır ve özellikle İrlanda’daki bağımsızlık hareketleri ve Orta Doğu’da Araplara verdiği bağımsızlık sözleri nedeniyle zor durumda kalırken, diğer yandan da ülkesindeki işçi hareketleriyle uğraşıyordu. Ayrıca Başbakan Lloyd George, Dışişleri Bakanı George Curson ve Savaş Bakanı Winston Churchill arasında ciddi stratejik düşünce farklılıkları bulunmaktaydı.

Fransa, katolik ve komünist eğilimli sendikaların eylemleri ve genel grevle uğraşıyordu.

İtalya’daki iktidar ise faşistlerle meşguldü.

Bölgesel açıdan düşünüldüğünde en önemli dış unsur, petrol değeri gittikçe ortaya çıkan Orta Doğu’nun İngiltere tarafından kimselere bırakılmamak istendiği gerçeğiydi.

b) I. Dünya Savaşı Sonrasında İmzalanan Gizli Anlaşmalar

“* 15 Mart 1915 İstanbul Anlaşması:

İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanan belgede Boğazların müttefikler için serbest liman olacağı kabul ediliyor, buna karşılık Rusya Türkiye ’nin Asya topraklarında İngiltere ve Fransa’nın özel hakları bulunduğunu onaylıyordu. Ayrıca müslümanlarca kutsal kabul edilen yerler Türkiye’den alınacak ve Araplarla birlikte müslüman yönetimine konulacaktı.

* 26 Nisan 1915 Londra Anlaşması:

İtalya’nın Müttefikler yanında savaşa girme kararı İstanbul Anlaşması’nın yeniden ele alınmasını gerekli kılınca İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında imzalandı. Bu antlaşmayla 1912’den beri işgal altında bulunan Oniki Ada’nın egemenliği ve Libya’nın yönetimi İtalya’ya bırakıldığı gibi Akdeniz’de çıkarları bulunduğu kabul edilerek, Antalya bölgesinden kendisine pay veriliyordu.

* 16 Mayıs 1916 Sykes-Picot Anlaşması:

Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının paylaşımı için masaya oturan İngiltere ve Fransa dışişleri bakanlarının adıyla anılan anlaşma, 26 Nisan’da Rusya’ya da kabul ettirilmekle birlikte İtalyanlar ve Araplardan gizli tutulmuştu. Bu anlaşmaya göre; Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Muş ve Siirt Rusya’ya bırakılacaktı. Fransa Suriye’nin kıyı bölgesini ve Kilikya, Antep-Mardin, Aladağ-Kayseri, Eğin-Harput bölgelerini ele geçiriyordu. İngiltere Bağdat’la birlikte güney Irak ile Filistin’deki Hayfa ve Akra limanlarını alıyordu. İngiltere ve Fransa’nın egemenliği altında kalacak bölgeler arasında bir Arap Devletleri Konfederasyonu ya da tek bağımsız Arap Devleti kurulacaktı. Ancak, bu bölgede İngiltere ve Fransa arasında etki alanlarına ayrılmıştı: Suriye hinterlandı ve Musul, Fransa’nın; Filistin ve İran sınırı arasındaki bölge İngiltere’nin etki alanı olarak belirlenmişti. İskenderun serbest liman olacaktı. Filistin de uluslar arası bir yönetime bırakılacaktı.

* 17 Nisan 1917 St.Jean de Maurienne Anlaşması:

İtalya’nın Sykes-Picot Anlaşması’ndan üzerine gösterdiği hoşnutsuzluğu gidermek üzere Roma’ya, Konya’yı da içerecek biçimde Antalya’yla İzmir arasındaki bölge ve İzmir’in kuzeyinde bir etki alanı bırakıldı.”

c) Mondros Ateşkes Antlaşması

Osmanlı Devleti ile Müttefik Devletler arasında I. Dünya Savaşı’ndan sonra silahlı çatışmaya son veren Mondros Ateşkes Antlaşması 30 Ekim 1918’de imzalanmıştır.

Mondros görüşmeleri tamamen İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında geçti. İngilizler diğer devletlerle birlikte düzenledikleri nihai belgede bir takım değişiklikler yaptılar.

Bu antlaşmanın en önemli maddeleri aşağıda yer almaktadır:

“Madde 1; Çanakkale ve Karadeniz Boğazlarının açılması ve Karadeniz’e geçişin sağlanması. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları kalelerinin müttefiklerce işgal edilmesi.

Madde 4; Müttefik savaş tutsakları ve gözaltında bulundurulan ya da tutsak olan Ermenilerin tümünün İstanbul’da toplanarak, hiçbir koşula bağlı olmaksızın Müttefiklere teslim edilmesi.

Madde 7; Müttefiklerin, kendi güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı bulunması.

Madde 8; Türk işgali altında olan tüm limanların ve barınakların Müttefik gemilerince özgürce kullanılması ve düşman tarafından kullanılmasının önlenmesi.

Madde 22; Türk tutsaklarının Müttefik Devletleri buyruğunda tutulması.”

Bu maddelerin dışında, sınır muhafazası ve iç güvenlik ile görevli kuvvetler dışında tekmil Osmanlı ordusunun terhis edilmesi, Türk donanmasının teslim edilmesi, demiryollarından müttefiklerin serbestçe faydalanması, Toros tünellerinin işgali gibi kararlarda alınmıştır.

7. madde, kayıtsız şartsız teslim anlamına geliyordu. İmzalanan bu antlaşma adeda Osmanlı Devleti’nin elini kolunu bağlamakta, hiçbir şekilde kendini yeniden toparlamasına izin vermediği gibi savaşın götürdüklerinin tamirine de izin vermemektedir. Zaten mütarekenin imzalanması sırasında Osmanlı Devleti’nin Arap ülkeleriyle diğer bazı yerleri Müttefik Devletlerin fiili işgali altındaydı.

Mondros Ateşkes Antlaşması uyarınca Osmanlı Devleti savaştan yenik çıkan Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan’la ilişkilerini kesmek zorunda kalmıştır.

Antlaşma imza edildiği dönemde henüz Anadolu’da teşkilatlanmış bir milliyetçi kuvvet bulunmuyordu. Bu sebeple de Müttefikler işgal ettikleri yerlerde önemli bir direnişle karşılaşmamışlardı.

İngiliz kuvvetleri; Urfa ,Aydıntap, Maraş, Adana bölgelerini ve diğer bazı Anadolu illerini Mondros Ateşkes Antlaşmasının 7 maddesine dayanarak işgal etmişler sonrada Suriye ve Kilikya’yı Fransızlara terketmişlerdir. Bunun yanında Fransızlar, Dörtyol, Mersin, Adana ve yörelerini; İtalyanlar da Antalya bölgesi, Kuşadası, Fethiye, Bodrum ve Marmaris’i yine aynı maddeye dayanarak işgal etmişlerdir.

1918 yılında Osmanlı Devleti topraklarının dışında kurulan Ermenistan Devleti Mondros Antlaşmasının tarafları arasında bulunmamasına rağmen, Antlaşmayı yapan devletler Anadolu’da bir zamanlar Ermeni yurdu olarak kabul ettikleri yerleri bu devlete bırakma hazırlığındaydılar. Türk birliklerinin Kafkaslardan çekilmesi üzerine, Ermeniler de Doğu Anadolu’ya ilerleyerek işgallere başladılar.

18 Ocak 1919’da toplanan Paris Konferansı’na 32 devletin temsilcisi katılmış ancak Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya konferansın kararlarına hakim durumdaydı. Bu beş devlet lideri arasında ciddi görüş farklılıklarının bulunmasının yanında temsilcilerin hepsi kendi çıkarı doğrultusunda bir amaçla konferansa katılmışlardı.

Konferansa şahsen katılan Başkan Wilson için bütün mesele, milletler arası münasebetlerde devamlı bir barışı sağlayacak ve koruyacak bir Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıydı. Halbuki Fransa ve İngiltere, barışı düşünmekten çok, barış düzeninde kendi menfaatlerini en iyi şekilde gerçekleştirecek yolu arama endişesinde idiler. Konferansta Fransa’nın tüm amacı; Almanya’yı bir daha hiçbir şekilde başını kaldıramayacak şekilde ezmekti.

Savaş sırası yapılan paylaşıma göre, Ege ve Akdeniz Bölgeleri İtalya’ya bırakılmıştı. İlk önce buna ses çıkarmayan İngiltere, konferans sırasında gerçek yüzünü göstermiştir. Batı Anadolu’nun İtalya gibi güçlü bir devletin elinde olmasını istemeyen İngiltere’ye göre burası kendisinin etkisi altında bulunabilecek bir devlete verilmeliydi. Bunun için de en uygun devlet tabiki Yunanistan’dı. ABD ve Fransa’yı da etkilemeyi başaran İngiltere, İtalya’yı yalnız bırakarak emellerini gerçekleştirme yolunda bir adım daha atmış oluyordu.

30 Ocak 1919 tarihli Paris Barış Konferansı’nda ise Osmanlı Devleti’nin geleceği için şu karar alınmıştı: “Müttefik ve Müşterek Devletler Ermenistan, Suriye, Irak, Kürdistan, Filistin ve Arabistan’ın Osmanlı İmparatorluğundan kâmilen ayrılmasında mutabık kalmışlardır.Bu husus Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer kısımları hakkında verilecek kararlardan hariçtir.”

d) Mondros Ateşkes Antlaşması İle Sevr Antlaşması Arasındaki Süreç

Müttefik Devletleri işgale başlamak için Sevr Antlaşması’nın yapılmasını beklememişlerdi. Osmanlı Devleti’nin bu dönemdeki durumunu kısaca özetlediğimizde şu sonuçlara ulaşılmaktadır:

1- Her üç ülke donanmaları 13 Kasım 1918’den itibaren İstanbul’a gelip üslerini kurmaya başladılar.

2- İngilizler, Musul’u 15 Kasım 1918’de yani silah bırakışımından onbeş gün sonra işgal ettiler.

3- İtalya, Antalya’yı ve Kuşadası’nı; Fransa, Adana, Urfa, Maraş, Antakya ve İskenderun’u 1919 ilkbaharında işgal ettiler. Ayrıca silah toplamak ve ulaşım sistemini denetlemek için İngiltere, Eskişehir ve Samsun’da; Fransa, Zonguldak’ta; İtalya, Konya’da birliklerini yerleştirdi.

4- ABD, İngiltere ve Fransa 15 Mayıs 1919’da İzmir’i, Yunanistan’a işgal ettirdiler.

5- İstanbul kenti 16 Mart 1920’de İngiltere, Fransa ve İtalya’nın resmi işgaline uğradı, padişaha yapılan baskı sonucu Meclis-i Mebusan bu tarihten iki gün sonra faaliyetlerini tatil etti ve Müttefikler ellerine geçen mebusları Malta adasına sürgün olarak gönderdiler.

İşgalin başlıca nedeni; Kasım 1918’den itibaren yurdun işgale uğrayacağından korkulan yerlerinde adlarına “Kuvay-ı Milliye (Milli Kuvvetler)”denilen silahlı kuvvetler kurarak mücadele etmeye başlayacak birtakım bölgesel kurtuluş derneklerinin kurulması ve faaliyete girişmesiydi.

B- MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

a) Anadolu’nun İçinde Bulunduğu Ortam

1918 yılında Kurtuluş Savaşı başladığında böyle bir mücadele için maddi olanaklar sıfıra yakındı. Ülkede ilkel sanayi ve ticaret adına ne varsa, işgal altında olan birkaç kıyı kentinde toplanmıştı.

Anadolu’da çok cepheli bir savaşın hüküm sürmesi yanında, içerde de sürekli isyanlar çıkmaktaydı. Bunlarla başedemeyen Ankara, kendisine yakın çetelerin yardımını istiyordu. Anadolu köylüsü, İstanbul müftüsünün çıkardığı fetvalardan olumsuz etkilenmiş milli mücadeleye düşman kesilmişti. Zor durumda olan Mustafa Kemal, Anadolu’daki müftülerden karşı fetvalar alarak halkı kendi yanına çekmeye çalışıyordu.

Bunlardan da önemlisi Anadolu köylüsü 1911’den beri savaşıyordu. Savaştan bıkmıştı, elinde ne varsa tükenmişti, artık askere gitmek istemiyor, kaçıyordu. Bu kaçışları engellemek için İstiklal Mahkemeleri kuruldu.

Eşraf’ta ise ulusal değil, yerel bilinç sözkonusuydu.

Yine de ülkede hala birtakım vatansever insanlar mevcuttu. Bunlar, ülkenin işgaline hiddetle karşı çıkan gruplardı ve belli çatılar altında yavaş yavaş birleşiyorlardı. Kurulan çeşitli derneklerin amacı kurulduğu bölge çapındaki işgale karşı çıkmaktı. Tümünü bir arada düşünürsek ortak amaç ülkenin bölünmesine, işgaline karşı çıkmaktı. Bunların başında gelen dernekleri şu şekilde sıralayabiliriz:

-Trakya’da beklene istilaya karşı oluşturulan direniş örgütü: Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniye,

-Doğu illerinin haklarının müdafası için kurulan dernek: Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti,

-İzmir’in Yunanlılara verileceği söylentisinin yayılmasıyla beraber Yunanistan’a katılmayı reddedenler tarafından oluşturulan dernek: Redd-i İlhak Cemiyeti.

Bu dernekler ve daha sonra kurulan diğerleri yaptıkları kongrelerle kendi yörelerinde bir ulusal otorite olmuş ve kurtuluş yolları araştırmaya başlamışlardır.

Savaşmaktan bıkmış bir toplumda kurtarıcı olacağı düşünülen birkaç ana düşünce bulunmaktaydı:

I. Osmanlı Devleti, Batı’nın artı değerlerini ve refahını yakalamak için Asya topraklarına açılabilirdi. Bunun içinde Asya’daki Türk kökenli toplumları içine alan geniş bir Turan Devleti kurulmalıydı. Bu tez Berlin tarafından aşılanmıştı.

II. Gelenekçi çevrelerde kurtuluş yine geleneksel savunma mekanizmalarında aranmaktaydı: İslam İşbirliği, Osmanlı Birliği tezleri vb.

III. Osmanlı sınırlarını bir bütün halinde kalmasın savunanlar büyük devletlerden birinin himayesi altına girme taraftarıydı.

IV. Mustafa Kemal, Anadolu toprakları üstünde yaşayan Türklerin bulundukları bölgede Batılı modern düşüncelerle ulusal bir devlet kurmayı öneriyordu.

I. Dünya Savaşı’nda Almanya’yla işbirliği yapan Enver Paşa Almanya savaşı kaybettiği gün, Turan Devleti ütopyasını da yitirmiş bulunmaktaydı.

b) İşgallere Karşı Azınlıkların Tepkileri

Osmanlı Devleti’nde, Türkler dışında yaşayan çeşitli azınlıkların mevcut olduğu bilinmektedir.Bu azınlıkları;

-Müslüman olmayanlar: Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler,

-Müslüman olanlar : Araplar olarak ikiye ayırabiliriz. Bu azınlıkların işgallerin başladığı sıradaki durumunu irdelemek istediğimizde şu sonuçlara ulaşırız:

“Doğu Trakya ve Anadolu’da bulunan Rumlar, büyük taşkınlık içindeydi. İstanbul’da bulunan Antlaşma Devletleri donanmasında bulunan Yunan subayları sık sık kente çıkıyorlar ve Rumlar’ın gürültülü, çoşkun gösterilerine neden oluyorlardı. Rumlar en kısa süre içerisinde Yunanistan’la birleşmek umudundaydılar. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için örgütler kuruyorlardı. Bunlar içinde en önemlisi Mavri Mira Derneğidir. Bu dernek Marmara ve Ege bölgesinde terör çeteleri kuruyor, Türk köylerine saldırıyordu. Amaçları, oralardaki Türkleri yıldırma, bezdirme yoluyla göç etmelerini sağlama veya onları yok etme idi. Ayrıca dernek, Rum Patriği tarafından desteklenmekteydi.

Trabzon etrafında bulunan Rumlar bir Pontus Devleti kurma amacındaydı. Kurdukları Pontus derneğinin amacı, Rize’den İstanbul boğazına kadar olan sahil şeridinde Bir Rum Pontus Devleti kurmaktı. Dernek, Mondros’un imzalanmasından sonra Mavri Mira ile paralel bir çalışma içine girdi.

Ermenilere gelince, bunlar savaş sırasında Doğu Anadolu’da ayaklanmışlar, savaş bitince Doğu Anadolu’da pay elde etmek çabasına giriştiler. Dernek özellikle Fransızlar tarafından desteklenmekte idi.

Yahudiler bir örgüt veya dernek kurmamış, terör eylemlerinde bulunmamışlardır. Ancak yukarıda bahsettiğimiz azınlık örgütlerine destek vermişlerdir.”

c) Milli Mücadelenin Başlangıcı Ve Misak-I Milli’nin Kabulü

Anadolu’da Milli Mücadele hareketi, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a gitmesiyle başlamıştır. Bu gidişten kısa bir süre sonra Anadolu’daki Türk kuvvetlerini teşkilatlandırarak bir ordu meydana getirmiş ve bir de facto hükümet kurmuş ve yeni Türk Devleti’nin dış politika hedeflerini tespit etmiştir.

Milli Mücadele hareketinin amaçları Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde belirlenmiştir. Mustafa Kemal ve çevresindekilerin amacı, vatanın bütünlüğünü korumak, bunun için birlikte mücadele vermek, yabancılara kendi siyasi egemenliklerini kısıtlayacak ve toplumsal dengelerini bozacak hiçbir ayrıcalık verilmemesini sağlamak ve manda ve himayeyi kabul etmemekti. Düzenlenen kongrelerde alınan bu kararları İstanbul Hükümeti’nin kabul etmemesi üzerine, İstanbul Hükümeti’yle temaslar kesilmiştir.

28 Ocak 1920’de Ulusal And olarak bilinen Misak-ı Milli kabul edilmiştir. Misak-ı Milli’ye göre; Mondros Ateşkes Antlaşması yapıldığı sırada, düşman ordusunun işgali altında bulunan kesimlerin (o sırada Hatay ve Musul bölgesi Türk egemenliği altındaydı.) geleceğinin bu bölgelerin halklarının serbestçe açıklayacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekiyordu. “Silah bırakışımı çizgisinde din, soy, amaç birliği bakımından birbirine bağlı olan Osmanlı islam çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü ayrılmayacak bir bütündür.” esası kabul edilmiştir. Misak-ı Milli’nin 1. ve 6. maddeleri ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünden söz etmektedir. Bu maddeler Misak-ı Milli’nin temel ilkesiydi ve tam anlamıyla revizyonizmdi.

Misak-ı Milli’nin, Meclis-i Mebusan tarafından kabul edilmesi, diğer yandan da Fransız işgal kuvvetlerine karşı güney cephesinde fiili kuvvet uygulamasının başlaması, Müttefik Devletleri endişelendirmeye başlamıştı. Fransızlar Ankara Hükümeti ile görüşmeye girmek mecburiyetinde kalmışlardır. 30 Mayıs 1920’de 20 günlük bir mütareke imzalanmış, böylece Fransa, Ankara Hükümeti’ni zımnen ve de facto olarak tanımış oluyordu.

Anadolu’da Milli Mücadele hareketlerinin başarılar elde etmeye başlayınca, İngiltere, I.Dünya Savaşı’nı sonuçlandıracak olan Paris Barış Konferansı’nda yapılacak antlaşmayı kabul ettirmek için İstanbul Hükümeti’ne baskı yapmaya başlamıştır.

Paris’te teklif edilen barış şartları sadece Osmanlı ülkelerini değil aynı zamanda Türk ülkesini de parçalamakta idi. Osmanlı Hükümeti 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştır.

II- SEVR’DEN LOZAN’A GİDEN YOL

A- SEVR ANTLAŞMASI

11 Mayıs 1920’de Müttefiklerin Sevr tasarısı herhangi bir müzakere sürecinden geçmeden Osmanlı Hükümeti’ne iletilir. Osmanlı Hariciye’si bu tasarıya bir yanıt verir. Müttefikler bu yanıta 16 Temmuz tarihini taşıyan hakaret dolu bir ültimatomla cevap vermekte gecikmemiştir.

“Seha L. Meray ve Osman Olcay Sevr’i şu sözcüklerle özetlemektedir: …ortaya bir yenilgi belgesinin ötesinde, Avrupa emperyalizminin yalnız kendi avlanma sahası saydığı Avrupa kıtasından atmaya kararlı olduğu Türkiye’ye karşı girişilmiş bir yok etme savaşının son aşaması çıkmaktadır. I. Dünya Savaşı’na son veren antlaşmalardan ne Versaillles ne Saint- Germain ne de Neuilly Antlaşmalarında bu derece insafsız, katı, acımasız hükümlere rastlanır….”

Sevr Barış Antlaşması’nın tasarısı sırasında Osmanlı Hariciyesi’nin verdiği cevaba değindiğimizde karşımıza ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Hariciye’nin yanıtı sanıldığı gibi onursuz ve ezik duygularla yazılmış bir kabulleniş belgesi olmaktan oldukça uzak olup, aksine dönemin koşulları düşünüldüğünde oldukça cesaretle kaleme alınmış bir belgedir.

İlk olarak üslup bakımından irdelediğimizde, Belge eziklik, katlanış veya yakarış izi taşımamaktadır. Son derece başıdik hatta yer yer dikbaşlı bir üslup kullanılmıştır. Lozan’da da Türk deklarasyonu aynı üslubu kullanacaktır.

Yanıt, öz bakımından dopdoludur. Belgeyi yazanlar o günkü uluslar arası belge, bilgi ve gelişmeleri eksiksiz izlemişlerdir. Belge çok güçlü bir mantık ve çok sağlam bir uluslar arası hukuk bilgisiyle donatılmıştır. Belgede ileri sürülenleri kanıtlamak için çok sayıda Batı’nın tanınmış yazarlarına, bilim adamlarına, politikacılarına, hukukçularına ve ünlü ilkelerine atıfta bulunulmuştur. Belge kimi özgül argümanlarıyla Lozan’ın öncülü niteliğini taşımaktadır.

Yanıtta, Müttefikler, hem bir devletin varlığını sürdürmesini istemek hem de onun varlığının temel hukuksal koşulunu (özgürlük) zorla ortadan kaldırmak istemeleri bakımından eleştirilir.

Yanıt’a göre Türkiye’nin antlaşma tasarısının istediği ödevleri yerine getirebilmesi için iki temel koşul bulunması gerekmektedir: Varolma hakkı ve eşitlik.

Yanıt, 11 Şubat 1918 tarihli Wilson’un demecini ve 1907 La Haye sözleşmesini de eleştirmiştir.

Boğazlar konusunda Boğazlar Komisyonu’nda kimi devletlerin iki oyu bulunmasına karşılık kıyı devleti olan Türkiye’nin temsil bile edilememesi sivri dille eleştirilmiştir.

Yunanistan’ın İzmir’e asker çıkarmasının arkasında gizlenen İngiliz planının da farkında oldukları tahmin edilmiş olabilir. Zira verilen yanıtta Yunan işgaline uzun uzun değinilmiştir.

Sevr Antlaşması’nın 261. maddesinde kapitülasyonlar genişletilmiştir.Osmanlı Hariciyesi’nin yanıtında ekonomik kapitülasyonlar da reddedilmiştir.

Ancak Osmanlı Hükümeti, Boğazlar Komisyonu’na bir Türk temsilcinin katılmasına izin vermek gibi ufak bir değişiklik dışında Sevr’i olduğu gibi kabul etmek zorunda kalmıştır.

Antlaşmanın hükümlerine gelince, özet olarak antlaşmanın önemli hükümleri şu şekildedir:

“-Osmanlı Devleti’nin ülke egemenliği geniş ölçüde kısıtlanıyor, Osmanlı ülkesi olarak İstanbul (bazı koşullara bağlı olmak üzere) ile Anadolu’nun ufak bir parçası kalıyordu.

-İzmir bölgesi şeklen Osmanlı egemenliğinde kalmakla beraber, bu egemenliği kullanma hakkı Yunanistan’a devrediliyor ve mahalli bir meclis ileri de adı geçen bölgenin Yunanistan’a bırakılmasını kararlaştırabiliyordu.

-Edirne, Trakya bölgesi, İmroz ve Bozcaada da dahil olmak üzere bütün boğaz önü ve Ege adaları Yunanistan’a bırakılıyordu.

-Çanakkale ve İstanbul Boğazları gerek barış gerekse savaş durumlarında bütün devletlerin savaş ve ticaret gemilerine açılmaktaydı.

-Boğazlar bölgesinin kontrolü Osmanlı Hükümeti’nden bağımsız olarak faaliyet gösterecek, kendine mahsus bayrağı, bütçesi ve teşkilatı bulunacak bir komisyona terkediliyordu.

-Fırat Nehri’nin doğusunda ve kurulacak olan bağımsız Ermenistan’ın güneyinde yer alan Kürt unsurunun çoğunlukta olduğu bölgelere mahalli muhtariyet tanınıyor ve ileride Milletler Cemiyeti Teşkilatı’nın meclisi adı geçen bölgelere bağımsızlık verebiliyordu.

-Doğu Anadolu illerinde bağımsız ve hür bir Ermenistan Devleti kuruluyordu

-Osmanlı Devleti’nin askeri gücü kayıt altına alınarak azaltılıyordu.

-Azınlıklar ve mali konulara ilişkin olarak geniş yetkili komisyonlar kuruluyordu.

-Kapitülasyon ile imtiyazlar yeniden ve daha geniş bir şekilde uygulamaya sokuluyordu.”

Gerçekten de Sevr antlaşması çok ağır koşullar içeren bir antlaşma olmasının yanında tamamen Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve bir daha birleşmesi ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla oluşturulmuş bir antlaşmadır. Böylece Müttefik Devletler gerek bu topraklar üzerindeki emellerini gerekse bu topraklar vasıtasıyla elde edilebilecek kazançlarını gerçekleştirme fırsatını ele geçirmiş oluyordu. Türkiye olarak tasarlanan kesim Anadolu’nun ortasında, denize çıkış noktaları tutulmuş, hiçbir ekonomik varlığı bulunmayan sözde bir toprak parçasıydı.

Sevr Barışı’na TBMM’nin tepkisi çok sert olmuştur. Meclis bu antlaşmayı tanımadığı gibi antlaşmayı kabul eden ve imzalayanları da vatan haini ilan etmiştir. İmzalanan barış, yurttaki direnme bilincini daha da pekiştirmiştir. Bu barış hiçbir zaman yürürlüğe girmemiş daha baştan ölü doğmuş bir antlaşmadır.

Osmanlı Devleti bakımından Sevr’in geçerliliği düşünüldüğünde varılan sonuç şudur: 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalinden sonra meclis dağıtılmıştır. O halde Sevr Barışı Osmanlı hukuk açısından da geçersiz bir antlaşmadır.

B- SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI’NDAN SONRA GENEL DURUM

Anadolu hareketini boğmak, TBMM’nin çalışmalarını sona erdirmek, böylece Sevr ile oluşturulması tasarlanan yeni düzeni gerçekleştirmeye çalışmak amacıyla; 22 Haziran’da başlayan genel saldırılar ile Yunanistan hedeflerine ulaşmış ise de asıl hedefi olan TBMM’nin moral gücünü bozamamışlardır. İmzalanan antlaşma sadece ulusal ordunun kurulmasını çabuklaştırmıştır.

Yaptıkları saldırılar ile Yunanlılar, antlaşma hükümlerince kendilerine ayrılan sınırın ilerisine geçmişlerdir.

Bastırılmaya çalışılan ülke içinde çıkan ayaklanmaların baş nedeni, İstanbul’daki hükümetin Anadolu Hareketini Padişah ve halifeye karşı girişilen bir hareket olarak göstermesidir. Yayınlanan fetvalar vasıtasıyla destek toplayan İstanbul Hükümeti, Milli Mücadeleye destek verenleri vatan haini ilan etmekteydi. Bunun yanında Kuvay-ı Milliye’nin bazı bölgelerde başına buyruk davranışları ve yerel çekememezliklerde diğer ayaklanma nedenleridir.

Dış ilişkilere değindiğimizde ilk olarak belirtmemiz gereken nokta; Avrupalı devletlerin TBMM’nin varlığını tanımamış olmalarıdır. TBMM, varlığını tanıtacak hareketler yapmadığı sürece de durumun değişmesi beklenemezdi.

a)Türk – Sovyet İlişkileri

1917 yılında Bolşevik İhtilali nedeniyle savaştan çekilen Sovyetler ile Ankara Hükümeti arasında bir dostluk ilişkisi kurulabilmiştir. Milli mücadele sırasında Boğazların işgal altında olması ve işgal eden devletler arasında Rusya’nın bulunmaması ilişkilerin gelişmesini kolaylaştıran faktörlerin başında gelir. İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinin ve Sovyetlerin Ankara Hükümetini, Ankara Hükümeti’nin de Sovyetleri tercih etmesi hiç şüphesiz bir tesadüf değildi. O sırada Sovyetler de Ankara Hükümeti gibi iç ve dış düşmanlarına karşı direnmekte ve onlara karşı savaşmaktaydı. Sovyet Rusya’daki yeni rejim, içeride başarılar kazandığı halde, dış düşmanlara karşı aynı başarıyı gösteremiyordu. İki hükümette Batı’nın tehditi altında ve emperyalizme karşı mücadele vermekteydi. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesinden hareketle ilişkilerini geliştirmeye başlayan iki devlet için kurulacak işbirliğinin diğer nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Kendi savaş sanayiine sahip olmayan Ankara’nın kurtuluş mücadelesini sürdürmek için askeri malzemeye ve paraya ihtiyacı vardı. Ankara, Kafkaslarda Bolşevik yönetimlerin kurulmasına göz yumma karşılığında doğu cephesini güvence altına almış olmakla kalmayacak, aynı zamanda tüm güçlerini batıya aktarıp Yunanlılarla mücadelesinde zafere giden yolda başarılı bir hamle yapmış olacaktı. Ankara batılılarla kurmaya çalıştığı ilişkilerde de Sovyetlerle olan ilişkisini bir koz olarak kullanabilecekti.

Sovyetler açısından iki devlet arasındaki işbirliğinin getirileri; Emperyalist bir devlet olan İngiltere’nin desteklediği Yunanistan’a karşı Ankara’nın kazanacağı zafer, İngiltere’nin sömürüsü altındaki müslümanları uyarabilirdi. Türkiye’nin savaşı kazanması, Moskova’nın güneyinin güvencede olması anlamına geliyordu. Ankara ile kurulan ilişkiler Orta Doğu için iyi bir referans olabilirdi. Son olarak her ne kadar gerçekleşmesi küçük de olsa Ankara’ya Bolşevik devrimini benimsetebilirdi.

b) İlk Büyük Başarı : Gümrü Antlaşması

Sovyet İhtilali’nden sonra Kafkasya Rusya’dan ayrılmış ve Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmiştir. Ancak Sovyetlerin bu devletlere müdahaleleri devam etmiş, Ermenistan’daki batı taraftarı hükümetin yerini Bolşevikler almıştır. 1920 yılında başlayan Ermeni saldırılarına karşı TBMM, önlemler almaya başladı ve doğu cephesini kurdu. Doğu cephesinde büyük başarılar kazanıldı ve Ermeniler bugünkü ulusal sınırımızın dışına sürüldü. Zor durumda kalan Yeni Ermeni Hükümeti ile 2-3 Aralık gecesi Gümrü Barış Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma yeni Türk Devleti’nin yabancı bir devletle imzaladığı ilk antlaşma olması bakımından önem taşır. Antlaşma gereğince; Sevr Antlaşması’nın Ermenistan hudutları içinde gösterdiği pek çok Doğu ili Türkiye’ye veriliyordu. Buna karşılık Türkiye de işgal etmiş bulunduğu Gümrü’yü Ermenilere terkediyordu.Yapılan bu antlaşmanın diğer maddelerini aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür:

“Ermenistan Cumhuriyeti iç güvenliğini sağlamaya yetecek düzeyde hafif silahlı jandarma kuvveti ve ülkeyi savunmaya ayrılan sekiz dağ veya sahra topu ile yirmi makineli tüfeğe sahip ücretle tutulacak bin beşyüz askerden oluşan bir birlikten fazla bir askersel kuruluşa izin verilmeyecektir. Ermenistan’da zorunlu askerlik hizmeti olmayacaktır.Barışın yapılmasından sonra Ermenistan’da yerleşecek Türkiye’nin siyasal temsilcisi ya da büyükelçisinin yukarıda sözü edilen konularda her zaman denetleme ve soruşturma yapmasına Ermenistan Hükümeti izin vermeyi kabul etmiştir. Ermenistan Hükümeti, TBMM’nin de kesin hükümsüz saydığı Sevr Antlaşmasını hükümsüz sayacaktır. Türkiye Devleti, genel barışın gerçekleşmesine değin, Ermenistan Cumhuriyeti içindeki demiryolları ve ulaşım yollarını denetim altına alacaktır. Ermenistan Cumhuriyetince herhangi bir devletle yapılmış olan tüm antlaşmaların Türkiye’yi ilgilendiren ya da Türkiye’nin çıkarlarına zararlı hükümlerini geçersiz saymayı Ermenistan hükümeti kabul eder.”

Bu antlaşmayla Türkiye, Ermenistan’a kendi barış koşullarını dayatmış ve kabul ettirmiştir. Kabul edilen bu koşullar şu sonuçları ortaya çıkarmıştır:

-TBMM Hükümeti doğuda düzenli bir savaş yürütmüş ve kazanmıştır.

-Ermenistan TBMM’nin varlığını kabul etmiş,

-Ermenistan, Sevr Barışı’nı tanımayarak Türkiye üzerindeki toprak iddiasından vazgeçmiş oluyordu.

-TBMM, eskiden Türkiye sınırları içinde yaşamış Ermenilerin diledikleri taktirde geri dönebileceklerini kabul etmekte, böylece Ermeni sorunu da bitmiş olmaktadır.

-Gümrü Antlaşması ile TBMM, uluslar arası alanda ilk kez varlığını kanıtlamış olmaktadır.

-Son olarak Antlaşma metninde kesinlikle Osmanlı Devleti adı geçmemekte, TBMM’nin kurduğu devlet “Türkiye” adıyla belirtilmektedir.

Yapılan antlaşma ile, Doğu cephesi tamamen kapandı ve buradaki askeri birlikler batıya kaydırıldı.

Ermenistan ile antlaşma yapıldığı gün aynı zamanda Ermeni Sovyet Sosyalist geçici hükümeti, Sovyetlerle bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma ile Sovyetler Ermenistan’ı savunacağını ve Gümrü Antlaşması’nı tanımadığını bildirdi. Yani, Ankara ile antlaşmayı imzalayan hükümet aynı gün yasallığını yitirmişti. Ancak antlaşma Kars Antlaşması imzalanana kadar sınır düzeninin saplanmasına hizmet edecektir.

c) 16 Mart 1921 Tarihli Türk- Sovyet Dostluk Antlaşması’nın İmzalanması

Sovyet kuvvetleri, 20 Şubat’ta Gürcistan’ı istilaya başlamıştı. Bunun üzerine Ankara Hükümeti, 22 Şubat’ta Gürcü Hükümeti’ne gönderdiği bir ültimatomda, Brest-Litovsk Antlaşması ile Türkiye’ye verilen ve halen Gürcülerin elinde bulunan Artvin ve Ardahan’ın iadesini istemişti. Bu talebin Gürcü Hükümeti tarafından kabul edilmesi üzerine bu bölgeler Türkiye’ye terkedilmişti.

Milliyetçi kuvvetlerin Doğu’da Ermenileri ve Batı’da I. İnönü Savaşı’nda Yunanlıları yenilgiye uğratması Ankara Temsilcilerinin pazarlık gücünü artırmış ve nihayet 16 Mart 1921’de Sovyetlerle Moskova Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşma, TBMM Hükümeti’nin bir büyük devletle imzaladığı ilk antlaşma olması bakımından önem taşır. Moskova Antlaşması Sovyetlere, İngiltere’ye karşı yeni bir dost kazandırıyordu.

Türkiye açısından doğu sınırlarının teminat altına alınması ve batı ile yapılacak görüşmelerde pazarlık gücünün artması bakımından önem taşıyan bu antlaşmanın, önemli maddeleri aşağıda yer almaktadır.

TBMM tarafından tanınmayan bir antlaşma Sovyet Hükümeti tarafından da tanınmayacaktır ve taraflardan her birine zorla imzalatılan bir milletler arası vesika diğer devletçe kabul edilmeyecektir. Kars ve Ardahan’ı da içine alan Misak-ı Milli sınırları , Batum ve çevresi Sovyet Gürcistanı’na terkedilmesi, buna karşılık bölge halkına geniş bir muhtariyet tanınması kabul edilmekte ve Türkiye Batum limanını serbestçe kullanması kararlaştırılmaktaydı.

Antlaşmanın 8. maddesi, her iki devletinde birbirlerine tam olarak güvenmemesinin bir kanıtı olarak hükümleştirilmiştir.Bu hükme göre; antlaşmayı imzalayan taraflar kendi ülkeleri üzerinde, diğer devletin hükümetini devirmek amacı güden teşekküllerin kurulmasına ve faaliyet göstermesine izin vermeyecektir. Bu da, Sovyetler’de sayıları milyonları bulan Turancıların ve Türkiye’de Bolşevik hareketini tahrik edenlerin faaliyette bulunmasının engellenmesi anlamına geliyordu

Antlaşma’da daha sonra yeniden düzenlenecek olan bir madde yer almaktadır.Bir taviz niteliğinde olan madde de Boğazlar meselesinin Karadeniz’e sahildar devletler arasında yapılacak bir konferansta ele alınması prensip itibariyle kabul edilmiştir.

d)Londra Konferansı

1921’den itibaren Türk – İngiliz ilişkilerinde bir yumuşama ortamı oluşmaya başladı. Bunun ilk nedeni; İngiliz Hükümeti’nin Türkiye politikasına yönelik olarak kendi içinden gelen tepkilerdi. İkinci olarak; Anadolu hareketi giderek güçlenmeye başlamıştı. Üçüncüsü; TBMM’nin doğu cephesinde kazandığı başarılarla Gümrü Antlaşması imzalanmış, böylece hem Anadolu hareketinin saygınlığı artmış hem de İngiltere ile kuracağı ilişkilerde gücünü artırmıştır. Dördüncü olarak; I. İnönü zaferi, doğrudan savaşı göze almadan Yunanlılar vasıtasıyla izlediği politikanın başarısızlığını göstermiştir. Ayrıca gözden kaçırılmaması gereken diğer bir nokta da Anadolu hareketinin düzenli orduya dönüşümüdür.

21 Şubat- 12 mart 1921 tarihleri arasında gerçekleştirilen Londra Konferansı’nda Müttefik Devletler ile TBMM arasında derin fikir ayrılıkları bulunuyordu. Müttefikler, Sevr’i esas alırken; TBMM temsilcileri, Misak- ı Milli ilkelerinden taviz vermeme amacındaydı. Türklerin teklifi özet olarak şu hususları içermekteydi:

“Batı Trakya’nın Türklere bırakılması, İzmir’in işgaline son verilmesi, İstanbul’dan yabancı devletlere ait işgal kuvvetlerinin çekilmesi, Boğazlarda Türk egemenliğinin tanınması, Trakya ve İzmir’deki Türk ve Yunan nüfuslarının tesbit edilmesi için milletler arası bir tahkik komisyonunun kurulması teklif edilmiştir.”

Londra Konferansı’nda İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümetinin işbirliği yapması Batılı Devletlerin bu iki hükümeti birbirine düşürme planının da gerçekleşmediği anlamı geliyordu. Herhangi bir sonuca ulaşamayan konferansın Ankara Hükümeti’ne sağladığı en önemli kazanç, Misak-ı Milli’nin Batılı Devletlere ve dünya kamuoyuna daha iyi duyurulmuş olması ve Müttefik Devletler arasında görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasının gözlenmiş olmasıdır.

e) Türk- Fransız İlişkileri Ve Ankara Antlaşması

İtalyanlar ve İngilizler gibi Fransızlar da 1921 yılının ortalarına doğru Ankara Hükümeti ile ilişki kurma girişiminde bulunmuştur. Fransızlar bir yandan işgalleri altında bulunan Suriye ve Güney Anadolu’da Türk kuvvetleri ile karşılaşırken diğer yandan Almanya ile de Ren bölgesi yüzünden çatışma halindeydi. Gücünün bölünmesi onu zayıflatmaktaydı bu yüzden de en akılcı çözüm barıştı. 20 Ekim 1921 tarihinde iki hükümetin temsilcileri arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, Ankara hükümeti için siyasi bir başarıydı.Antlaşmada yer alan hükümleri şu şekilde özetlemek mümkündür:

İki devlet arasında savaş sona ermiştir ve bütün esirler mübadele edilecekti. Türkiye – Suriye hattı tespit edildi. Sevr Antlaşması’nın hükümlerini Türkiye lehine değiştiren bu yeni hudut hattı, Kilikya bölgesini ve Bağdat demiryolunun büyük kısmını Türkiye sınırları içinde bırakıyordu. İskenderun sancağının Suriye’ye terkedilmesinin kabulünü içeren madde, Türkiye bakımından önemli bir fedakarlık olarak değerlendirilmiştir.

Bu antlaşma ile doğu cephesinden sonra, güney cephesi de halledilmiş oluyor ve Misak-ı Milli amaçlarının gerçekleştirilmesi yolunda önemli bir yol katediliyordu. Milli Hükümet’in Fransa (bir Batılı Devlet) tarafından de jure olarak tanınması anlamına gelen bu antlaşma, Ankara Hükümeti’nin Müttefikler nazarındaki durumunu kuvvetlendirmiştir. Fransa Misak- ı Milli Esaslarını zımnen tanımıştı. Diplomasi alanında Milli hükümetin en büyük zaferi Batılı Devletleri birbirinden ayırmaları ve diğer sebeplerin de yardımı ile bu devletler arasında beliren görüş ayrılığından faydalanabilmesidir. Türkiye bundan sonra tüm ağırlığını batı cephesine vererek birliklerini buraya kaydırdı ve Yunanistan’a karşı cephede daha büyük bir üstünlük elde etti.

f) Türk- Yunan İlişkileri Ve Kurtuluş Savaşı

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması ve Mondros’u imzalaması, Osmanlı sınırları içinde yaşayan Rumlarda ve Yunanistan’da büyük sevinçle karşılandı.19. yüzyılın ikinci yarısından beri milliyetçilik ideolojisinin etkisi altındaki her Yunanlı için bir hayal olan Megali İdea ilk kez gerçekleşebilme olanağına kavuşuyordu.Yunanistan savaş sırasında Müttefiklerin tüm isteklerini yerine getirmişti. Artık savaş bittiğine ve Osmanlı Devleti yenildiğine göre sıra ödül almaya gelmişti. Paris Konferansı’nda Güney Arnavutluk, İstanbul ve Boğazlar hariç Doğu ve Batı Trakya, Trabzon, Batı Anadolu, İmroz, Bozcaada, Onikiada ve son olarak örtülü bir ifadeyle de Kıbrıs’ı istediğini diğer delegelere bildirdi. Bu isteklerini de Wilson’un self-determinasyon ilkesine dayandırıyordu. Yunanistan isteklerini daha mantıklı göstermek için sahte nüfus istatistiklerine de başvurmayı ihmal etmedi. Konferans sonunda İngiltere, ABD ve Fransa’yı etkiyerek yanına almayı başaran Yunanistan Son olarak isteksiz de olsa İtalya’nın da desteğini aldı. Destek sağlama da en büyük yardımı İngiltere’den görmüştür. Çünkü İngiltere, yapılan gizli anlaşmalarla İtalya’ya bırakılan Ege ve Akdeniz’in böyle güçlü bir devletin elinde olmasındansa kendisinin kolayca etkisi altına alabileceği bir devletin elinde olmasını tercih etmiş ve bu doğrultuda ABD ve Fransa’nın görüşlerini değiştirmeyi başarmıştır.

Yunanistan Müttefik Devletlerin desteğiyle 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkarmıştır. Paris Konferansında Osmanlı temsilcisi, Yunanistan tarafından istenilen toprakların Osmanlı’da kalması gerektiğini gerekçeleriyle anlattı. Fakat anlatılanlar Müttefikler tarafından dikkate alınmadı.

İşgal devam ettiği sırada Anadolu’da bölgesel direniş örgütleri bir takım girişimlerde bulunuyor ve yaptıkları direnişin nedeni olarak Yunanların İzmir’i işgalini gösteriyor, M. Kemal ve çevresindekiler çeşitli konferanslar düzenleyip kurulması düşünülen yeni devletin sınırlarını ve ilkelerini saptıyorlardı. Yunanlılar ise Anadolu’nun içlerine ilerlemeye başlamışlardı. İngilizlerce desteklenen bu ilerleyiş İtalya’yı rahatsız ediyordu. İtalya bu durum karşısında politikasını değiştirip Türklerle dostluk ilişkisi içine girmeyi ve böylece barış sürecini hızlandırma yolunu seçti.

1920 yılına gelindiğinde tablo şu şekildeydi: Yunanistan’ın İngiltere destekli genişleyişi devam ediyor, İtalya dostluk ilişkisi kurma yolunda ilerliyor, Fransa kamuoyundan gelen tepkiler doğrultusunda barış yoluna yaklaşıyor ve son olarak Anadolu’daki direniş gittikçe güçleniyor ve Müttefiklerin bir çözüm yolu düşünmelerine sevkediyordu. Hala istenen barış antlaşması yapılmamıştı. Huzursuzluklar artıyor, çatışmalar ciddi hasarlar vermeye başlıyordu.

İstanbul işgal edilip, Meclis-i Mebusan kapatılınca M. Kemal 23 Nisan 1920’de TBMM’yi açtı. Mayıs ayında Fransa TBMM’yi tanıyarak barış görüşmelerini başlattı. Bu durum İngilizlerin tepkisine neden oldu ve Yunan ilerleyişine hız verildi. Bu sırada Müttefik baskılarına dayanamayan İstanbul Hükümeti ölü bir antlaşma olan Sevr’i imzalamak durumunda kaldı. Bunun üzerine Ankara Hükümeti, İstanbul ile olan ilişkilerini tamamen kesti. Yunanlılar, Anadolu Direnişçilerine Sevr’i kabul ettirme amacı doğrultusunda politikalarını sürdürdüğü sıralarda Türkler Ermenistan Karşısında üstün başarılar göstermiş Gümrü Antlaşmasını imzalamışlar, güneyde Fransız ordularını zor durumda bırakmışlardı .Dolayısıyla Fransızlar da Türklerle barış yoluna girmiş durumdalardı. Ayrıca TBMM, Sevr’i asla tanımayacağını bildiriyor, Fransa’da Sevr üzerinde değişiklikler yapılması gerektiği yönünde Türklere destek çıkan politikalarını uyguluyorlardı.

Yunanistan kendi politikasını uygulamadaki kararlılığını göstermek üzere Anadolu’daki ordusunu harekete geçirdi. Türk ordusunun Yunanlıları durdurduğu bu savaş I. İnönü zaferi olarak tarihe geçti (6-11 Ocak 1921). Askeri olarak kesin bir zaferin sözkonusu olmadığı sadece iki kuvvetin birbirlerinin güçlerini öğrendiği bu başarının önemli yanı daha çok diplomatik yönünde yatmaktadır.

Saldırının durdurulması, TBMM’nin saygınlığını artırdı, Müttefik Devletler arasındaki görüş ayrılığı iyice ortaya çıktı, İtalya yeni hükümetle anlaşma yolunu tercih ederken, İngiltere Londra Konferansı’na, her ne kadar bir taktik olarak düşünülse de, İstanbul Hükümeti yanında Ankara Hükümeti’ni de çağırma kararını aldı. Ayrıca Sovyetlerle olan ilişkilerin o dönem için, son hamlelerinden biri olarak görülen Moskova Antlaşması’nın görüşmeleri hız kazanmıştır. Bu zafer TBMM’nin dünyaya açılmasını sağlamıştır.

Düzenlenen Londra Konferansında beklenilen olmamış iki hükümet (İstanbul ve Ankara) işbirliği yapmış bir kez daha İngilizler hayal kırıklığına uğramıştır. Konferans’ta Sevr’de ufak tefek değişiklikler yapılmış Türk Hükümeti’nin hiçbir şekilde kabul etmeyeceğini bildirmesi üzerine başarısızlıkla sonuçlanan konferans dağılmıştır.

Bu sırada 20 Ocak 1921’de hazırlanan Anayasa yürürlüğe girmiş, 16 mart 1921’de Sovyetlerle Moskova Antlaşması imzalanmıştı.Yani bir büyük devlet TBMM’nin varlığını kabul etmişti.

Londra Konferansı’nda istediğini elde edemeyen İngiltere, Yunanistan’ı kışkırttı ve Yunanistan hem kamuoyunda güveni sağlamak hem de bir önceki yenilginin intikamını almak amacıyla yeniden Türklere saldırdı. 23 Mart-1 Nisan arasında yapılan bu savaş II. İnönü zaferi olarak tarihe geçti. Bu zaferin Ankara Hükümeti’ne getirileri şu şekilde sıralanabilir:

İtalyanlar Haziran ayından itibaren çekilmeye başladılar, Fransa barış görüşmesi için girişimde bulundu ve Zonguldak’ı boşalttı. Müttefikler nezdinde TBMM Hükümeti’nin görüşme gücünü artırdı.

Yunanlılar yeni bir saldırı için hazırlıklara başladılar. Yedi ay içinde üçüncü saldırıya hazırlanan Türk ordusu oldukça zor durumdaydı. Maddi imkanlar dahilinde hazırlıklara girişildi, düzenli ordunun kurulmasını sağlamak için çabuk karar verecek İstiklal Mahkemeleri kuruldu. 24 Ağustos-13 Eylül arasında yapılan, oldukça riskli geri çekilme politikasının uygulanması sonucu Türkler bir zafere daha imza attılar. Bu zaferin adı: Sakarya Savaşı idi.

Sakarya Zaferi’nin sonuçlarını şu şekilde sıralamak mümkündür: Anadolu ulusunca desteklenen TBMM’nin kurduğu devletin yaşama gücünün bulunduğunu, güçlü düşmanlarla başedilebileceğini, yurdun kurtuluşunun bu yolla sağlanacağını, İstanbul Hükümeti’nin varolmadığını bütün ulus anladı. Devlet, Anadolu’da kesin egemenlik kurdu. TBMM’nin artan saygınlığı dışarıdan maddi destek gelmesini sağlamış bu da ordunun ihtiyaçlarının giderilmesinde kullanılmıştır. Dış siyasetteki sonuçlarına gelince; Müttefik Devletler arasındaki dayanışma sona ermiş, Fransa ve İtalya, İngiltere’den iyice kopmuştur. İngiliz- Yunan işbirliği son bulmuş, Yunanlılar tek başlarına kalmışlardır. Yunanistan’ın, Ankara’ya silah gücüyle Sevr’i kabul ettirme umutları sonbulmuştur. Yunan halkı maddi ve manevi olarak büyük bir çöküntü içine girmiştir.

Sakarya zaferini birçok diplomatik başarı izlemiştir. 13 Ekim 1921’de Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’la Kars Antlaşması , 20 Ekim’de Fransızlarla Ankara Antlaşması, 23 Ekim’de de İngiltere ile Esir Değişimi Antlaşması imzalanmıştır.

Sakarya zaferinden sonra Müttefiklerle barış yoluyla anlaşmak imkanı olmadığı anlaşılınca Türkiye için Misak-ı Milli’yi kuvvet yoluyla gerçekleştirmekten başka çare kalmamıştı. Türk ordusu batı cephesinde 26 Ağustos 1922’de Yunanlılara karşı giriştiği Büyük Taarruz’da başarılı bir sonuç elde etti. Bu da Misak- ı Milli’nin, İngiltere ve Yunanistan’a kabul ettirilmesini kolaylaştırdı. Aynı zamanda kazanılan bu askeri zafer Ankara Hükümeti’nin Batılı Devletlere karşı pazarlık gücünü artırdı. Artık Türkiye, Sovyet yardımına daha az muhtaçtı.

Türk Orduları, Yunalıları işgal ettiği tüm yerlerden çıkardılar. İzmir yeniden müslümanların, Türklerin elinde idi. Yunan orduları geri çekilme sırasında oldukça büyük zararlar verdiler. İzmir ve çevresinde Gayrimüslimler ile müslüman halk arasında olaylar çıktı. Ama nihai zafer Türklerin olmuştu.

Kurtuluş Savaşı batıdan uzaklaşma savaşı değildi. Kurtuluş Savaşı’nın batıcığı, taktikçilik ve denge gözeticilik şeklinde kendini gösterdi. Bunu iki şekilde gerçekleştirdi:

-Batıya karşı batı; Fransa, İtalya ve ABD’ye kağıt üzerinde bir takım imtiyazlar verdi. Verilen bu imtiyazların açık amacı; Fransa’yı ve İtalya’yı İngiltere’den, ABD’yi her üçünden de ayırmak böylece Batı kampını bölmüş olacaktı.

-Batıya karşı Sovyetler; Sovyetlerden gelen silah ve para yardımı Kurtuluş Savaşı’nın önemli maddi kaynaklarından birini oluşturdu. Misak-ı Milli’nin, Moskova Hükümetince tanınması Ankara’ya diplomatik bir nefes aldırdı.

C- MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI

Müttefikler 23 Eylül 1922’de askeri çatışmanın durdurulması, İzmir veya Mudanya’da bir mütareke imzalanması için Ankara Hükümeti’ne bir nota gönderdiler. Mütareke görüşmeleri 3-11 Ekim 1922 tarihleri arasında Mudanya’da yapılmıştır. Esas müzakerecilerin Türkiye ve Yunanistan olması gerekirken görüşmeler İngiltere, Fransa ve İtalya ile diğer tarafta Türkiye arasında yapıldı.

Bu antlaşma Yunan Savaşı’na son verdiği gibi, Türkiye’nin Trakya sınırının Ankara Hükümeti’nin istediği biçimde çizilmesi gereğini de Müttefiklere kabul ettirmekle, Lozan Barış görüşmelerinde toprak sorununun çözümlenmesini kolaylaştırmıştır.

Daha önce yapılan antlaşmalar açısından bakıldığında ise, Mudanya Antlaşması giderek geçerliliğini yitirmiş olan 1918 Mondros Silah Bırakışımı Antlaşması’nın yerine geçtiği gibi, İstanbul Hükümeti’nin imzaladığı 1920 Sevr Barış Antlaşması’nın ölü doğan bir Antlaşma olduğunun da Müttefiklerce kabulü anlamına gelmiştir ki bu olgu, Türkiye’ye karşı güdülen düşmanca ve haksız politikaların baş aktörü İngiltere başkanı Llord George’un çekilmesine başlıca neden olacaktır.

Antlaşma 11 Ekim 1922’de imzalanmıştır. Antlaşma metni özet olarak şu hükümleri kapsamaktadır:

“Antlaşma’nın yürürlüğe girmesinden itibaren Türkiye ile Yunanistan arasındaki çatışmaya son verilecektir.Yunan kuvvetlerini gerisine çekileceği hat; Meriç nehrinin sol yakasıdır, Karaağaç dahil olmak üzere Meriç nehrinin sağ kıyısı Müttefik Devletlerce işgal edilecektir, Doğu Trakya’nın boşaltılmasına Antlaşmanın yürürlüğe girmesi ile başlanacak ve onbeş gün içinde tamamlanacaktır. Yunanlılarca boşaltılacak bölgeler Müttefikler tarafından teslim alınarak sonradan Türk yetkililerine devredilecektir, devir ve teslim işlemleri, Yunan birliklerinin çekilmesinden itibaren otuz gün içinde son bulacaktır, Müttefikler ve Türkiye Çanakkale ve İstanbul boğazlarının civarını kapsayan bir bölgede askeri bir harekette bulunmamayı taahhüt edeceklerdir.”

Yunanlılar bu antlaşmaya üç gün sonra katılmışlardır. Böylece Misak-ı Milli’de tespit edilmiş sınırlar Milli Hükümetin kontrolü altına girmiş oluyordu. Bu antlaşmayla TBMM Hükümeti’ni tanımayan İngilizler ve İtalyanlar da yeni Türk Devleti’nin varlığını resmen kabul etmişlerdir.

III- LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI’NIN İMZALANMASI

Lozan barış görüşmelerine 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırıp aynı zamanda zaferi de kazanan Ankara Hükümeti’nin temsilcileri katılmıştır.

Lozan Barış Antlaşması sadece Türk- Yunan Savaşını sonlandırmakla kalmayacak , aynı zamanda Müttefiklerle I. Dünya Savaşı’nı sonuçlandıracak olan bir antlaşmadır. Lozan Barışı ile yeni Türk Devleti’nin varlığını bütün dünya tanımıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bıraktığı sorunların nerdeyse hepsi çözülmüştür. Türk Devleti’nin bağımsızlığını ve egemenliğini etkileyecek tüm faktörler etkisiz hale gelmiştir. Ermeni iddiaları tarihe gömülmüştür.

Lozan görüşmelerine bir tarafta Türkiye, diğer tarafta; İngiltere, İtalya, Fransa, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya katıldı. Konferansa Türkiye’nin israrı ile Boğazlar meselesinin görüşüldüğü sırada Sovyetler Birliği, Ukrayna ve Gürcistan da davet edildi.

Konferans 21 Kasım 1922’de başlamış 4 Şubat 1923’te kesintiye uğramış, 23 Nisan 1923’de tekrar başlamıştır.

Lozan görüşmelerinin uzun sürmesinin nedenlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

-Konferans da Türkiye, kayıtsız şartsız bağımsızlık istiyor, Müttefikler ise eski düzenlerinin devamı gerektiğini savunuyorlardı.

-Türkiye yeni barış düzenini milletler arası hukukun ilkelerine dayandırmaya çalışıyor, Batılı Devletler ise Osmanlı İmparatorluğu’na kabul ettirilen Sevr Antlaşması’nı esas almış bulunuyordu. Yapılan değişiklikleri bu antlaşmadan yapılan fedakarlık olarak nitelendiriyorlardı.

-Müttefikler, Türkiye’yi, kendilerine karşı yenilmiş, Yunanistan’ı yenmiş bir devlet sayıyorlar ve bütün işleri buna göre düzenlemek istiyorlardı. Türkiye ise bağımsızlığı için savaşmış ve bunda başarıya ulaşmış bir devlet olarak kendisini kabul ettirmek istiyordu.

İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndan en güçlü devlet olarak çıkmıştı.Konferansta en çok üzerinde durduğu konu;Musul ve Boğazların Statüsü idi. Lozan’da asıl savaşım İngiltere ile Türkiye arasında olacaktı. Fransa; borçlar, kapitülasyonlar ve imtiyazlar üzerinde yoğunlaşırken, İtalya; kapitülasyonlar, adalar ve kabotaj meselerine ağırlık vermekteydi.

Konferansın ilk bölümünde şu hususlarda anlaşmaya varılmıştır:

“*Yunanistan ile aramızdaki meseleler bakımından,

1- Sivil menkuflar ve askeri esirler iki devlet arasında yapılacak olan özel bir antlaşmayla mübadele edilecek,

2- Doğu Trakya sınırı Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirlendiği şeklinde kalacak, İmroz ve Bozcaada Türkiye’ye verilecek, Yunanistan’da kalan Anadolu’ya yakın adalar silahsız hale getirilecek,

3- İstanbul’da yaşayan Rumlarla Batı Trakya’da yaşayan Türkler müstesna olmak üzere, Türkiye’deki bütün Rumlarla, Yunanistan’daki tüm Türkler mübadele edilecekti.

*Müttefik Devletleri ilgilendiren meseleler bakımından;

1- Fransızlarla herhangi bir sınır meselesi yoktur. Suriye ile olan sınır da 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması’ndaki şekliyle kalacaktır,

2- Oniki Ada İtalya’ya terkedildi,

3- İngiliz mandasında olan Irak ile sınır meselesi (Musul) üzerinde bir sonuca varılamadı.

4- Boğazlar meselesinde Türkiye’nin istekleri kısmen kabul edildi.

5- Çanakkale dahil olmak üzere, Müttefik orduları tarafından mezarlık olarak kullanılan bölgenin bazı şartlarla bu devletlere terkedilmesi kabul edildi.”

Müttefikler ile anlaşılamayan hususlar; Osmanlı borçlarının paylaşımı, kapitülasyonlar ve İstanbul ve Boğazların müttefikler tarafından boşaltılmasıdır.

Konferansa gönderilen heyetin uyması gereken bir talimat vardı. Bu nedenle heyet hiçbir şekilde kendi isteklerine uygun karar verme yetkisine sahip değildi. Talimatta taviz verilmemesi kati suretle belirtilen iki husus yer almaktaydı. Kapitülasyonların tamamen kaldırılması, Müttefiklerce kurulması arzulanan Ermeni Devleti tasarısının ortadan kaldırılması.

İkinci kez başlayan görüşmeler sonucunda 24 Temmuz 1923’de Lozan Barış Antlaşması taraflarca imzalanmıştır. Antlaşma’da yer alan hükümleri özet olarak şu şekilde sıralamak mümkündür:

“* Sınırlar;

-Suriye sınırı: Fransa ile imzalanan 1921 Ankara Antlaşmasında düzenlendiği şekilde,

-Irak sınırı: Bu sorun çözümlenemedi. Dokuz ay içinde İngiltere ile yapılan görüşmelerde sonuca bağlanması kararlaştırıldı.

-Batı sınırı: Misak- ı Milli’ye göre çizildi. Ancak, Batı Trakya’nın elden çıkması önlenemedi.Savaş tazminatı olarak Yunanistan’dan Karaağaç alındı. İmroz ve Bozcaada ada dışındaki adalar Yunanistan ile İtalya’nın egemenliğine verildi.

* Kapitülasyonlar: Yargısal, parasal, ekonomik, yönetsel alandaki tüm kapitülasyonlar kaldırıldı.

*Azınlıklar: Tüm azınlıklar Türk uyruğudur. Rum- Türk mübadelesi yapılacaktır.

*Savaş Tazminatı: Geleceğe bir borç bırakılmadan ve hiçbir şey ödenmeden büyük bir başarı ile Türkiye bu borçtan kurtulmuştur.

*Devlet Borçları: Bu borçlar Osmanlı Devleti’nin parçalanmasıyla ortaya çıkan devletler arasında, gelirleri oranında bölüşüldü.

*Boğazlar Sorunu:

-Boğazlardan geçiş:

Askeri olmayan gemiler ve uçaklar; Barış zamanında geçiş serbest olacak, savaş zamanında Türkiye tarafsız ise geçiş yine serbest olacak, Türkiye tarafsa; tarafsız gemilere ve uçaklara düşmanlara yardım etmemek koşulu ile serbest geçiş hakkı tanınmıştı. Ancak düşman gemilerine ve uçaklara karşı Türkiye istediği şekilde davranabilecekti.

Askeri olan gemiler ve uçaklar, Barış zamanında, Karadeniz’e doğru geçişte, Karadeniz’de sahili olan devletlerden ve güçlü donanmaya sahip bulunanından daha fazla gemi ve uçak geçmeyecekti. Ancak bu geçişten doğacak sonuçlar Türkiye için sorumluluk doğurmayacaktır.

-Boğazların Savunulması: Uluslar arası kurumun güvencesi altına alınmıştır. Boğazın iki yakası askersizleştirilecekti. Boğazlardan geçişi bir uluslar arası kuruluş düzenleyecek, ve başkanı Türk olacaktı” Böylelikle Moskova Antlaşması sırasında Sovyetlere verilen taviz de düzeltilmiş oldu.

“Sevr Antlaşması ile Lozan Antlaşması arasındaki farklar:

Lozan Antlaşması ile Misak-ı Milli’de tespit edilen hedeflerin hemen hemen hepsi gerçekleştirilmiştir. Türkiye Müttefiklere tazminat ödemeyecektir. Güney sınırı dışında sınırlar, Misak-ı Milli’deki gibidir. Doğu da bir Ermeni Devleti ya da Batı’da Yunanistan Devleti olmayacaktır. Ahali mübadelesinden sonra halkın çoğunluğu Türklerden oluşan mütecanis bir devlet haline gelmiştir. Kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır.”

Lozan Antlaşması Türk tarihinde özel bir yeri olan antlaşmadır. Antlaşma bir yandan I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkarak 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı ve 10 Ağustos 1920’de Sevr Barış Antlaşması’nı imzalayan Osmanlı Devleti’nin uluslar arası siyasal mirasını artırırken öte yandan yeni Türkiye’nin Misak-ı Milli çerçevesinde dünyada yer almasını sağlamıştır. Başka bir değişle, Lozan Antlaşması yenen-yenilen devletler arasındaki ilişkileri değil, 1914-1918 Savaşı’nı kazanan Müttefikler ile 1919-1922 Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit koşullar içinde düzenlenmiştir. Bu bakımdan Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu gibi yenilen devletlere, görüşme bile yapılmadan zorla kabul ettirilmiş Barış Antlaşmalarından oldukça farklıdır.

Son olarak Antlaşma, Türk-Yunan ilişkilerinde, Yunanlıların Megali İdea savlarına da son verip iki devlet arasında tüm sorunları çözümleyememiş olsa da bir siyasal denge kurmuş dostluk ve işbirliği için temel hazırlamıştır.

SONUÇ

Altı yüzyıl boyunca büyük başarılara imza atmış olan bir imparatorluk, tarihin yapraklarından biri olacağı düşünüldüğü sırada, en onurlu mücadeleyi vererek öncekinden çok farklı bir yapıyla, eskisinden çok daha güçlü olarak ortaya çıkmış ve kendisini dünyaya “Türkiye Cumhuriyeti” olarak tanıtmıştır.

Lozan Antlaşması ile bir çok isteğini elde eden yeni Türkiye Devleti’nin antlaşma sırasında çözümleyemediği hususlardan;

Türkiye ile İngiltere arasında sürtüşmelere neden olan zengin petrol yataklarına sahip Musul, 5 Haziran 1926 yılında İngiltere ile Türkiye arasında yapılan bir antlaşma ile sorun olmaktan çıkmıştır. İngiltere ve Milletler Cemiyeti’nin dolambaçlı çıkar oyunları karşısında yenik düşen Türkiye, Musul’un İngiltere mandası olan Irak’a bırakılmasını kabul etmek durumunda kalmıştır.

Hatay sorunu; I. Dünya Savaşı’ndan sonra Suriye, Fransa mandasına verilmişti. Hatay, Misak-ı Milli sınırlarına göre Türkiye toprakları arasında idi. 1938 yılında Hatay’ın bağımsız bir devlet olması gerçekleştirilene kadar bu sorun hakkında bir gelişme sağlanamamıştır. Hatay bağımsız bir devlet olduktan sonra halk arasında yapılan plebisitle Türkiye’ye katılma kararı almıştır. 1939 yılında Türkiye ile Fransa arasında yapılan bir Antlaşma ile Hatay Türkiye’ye katılmıştır.

Boğazlar konusunda Türkiye tam olarak istediğini elde edememişti ancak o zamanın koşulları gözönüne alındığında daha iyisini kabul ettirmesi imkansızdı. Boğazlar sorunu 1936 yılında yapılan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla çözüldü. Bulgaristan, Fransa, İngiltere, Japonya, Romanya Yugoslavya, Yunanistan ve Sovyetler Birliği’nin katıldığı antlaşmayla Boğazlarda Türk egemenliğinin yeniden kurulması sağlanmış, Türkiye’nin milletler arası ilişkilerdeki prestiji artmıştır.

Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasına rağmen Müttefikler, tam eşitlik ilkesine dayalı ilişkiler kurmakta zorlanmışlar, Türkiye’ye olan müdahalelerini sürdürmeye çalışmışlardır.

Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı ilk yıllardan günümüze değin pek bir gelişme kaydedemeyen bu Antlaşma Devletleri’nin bundan sonrada gelişme göstereceklerini söylemek oldukça zordur. Zira Türkiye’ de bu coğrafi ve stratejik konum; Antlaşma devletlerinde de o kuyruk acısı ve yılların birikmiş intikamı varken iki taraf arasındaki ilişkiler hiçbir zaman dosthane yönde gelişemez.

KAYNAKÇA

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi-I-. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 1994.

ARMAOĞLU, Fahir. 20.yy. Siyasi Tarihi (1914-1995). İstanbul: Alkım Yayınevi, 2000.

15-17 EKİM 1997 SEMPOZYUMA SUNULAN TEBLİĞLER. Çağdaş Türk Diplomasisi:200 Yıllık Süreç. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1999.

GEVGİLİLİ, Ali. Yükseliş ve Düşüş. 2.Baskı. İstanbul: Bağlam Yayıncılık, 1987.

GÖNLÜBOL, Mehmet. (Der.) Olaylarla Türk Dış politikası. 9. Baskı. Ankara: Siyasal Kitabevi, 1996.

KINROSS, Lord. (Çev.Necdet Sander). Atatürk. 12. Baskı. İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi, 1994.

MECHIN, Benoist. (Çev.Zeki Çelikkol). Mustafa Kemal. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1997.

ORAN, Baskın. (Der.) Türk Dış Politikası Cilt I (1919-1980). İstanbul: İletişim Yayınları, 2001.

SOYSAL, İsmail. Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları Cilt I (1920-1945). Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983.

SÖNMEZOĞLU, Faruk. (Der.) Uluslar Arası İlişkiler Sözlüğü. İstanbul: Der Yayınları, 2000.

T.C KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ

İKTİSADİ İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ

ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ

SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI – LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ARASINDAKİ SÜREÇDE TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ ULUSLAR ARASI ETKİLEŞİMLER

SUNUŞ:

—————————————-

HAZIRLAYAN: ————————-

Sevr antlaşması

06 Kasım 2007

SEVR ANTLAŞMASI

Birinci Dünya şavası sonunda galip çıkan devletler,Osmanlı imparatorluğu dışında,yenilmiş diğer devletlerle barış antlaşmaları imzalanmııştı ancak Osmanlı imparatorluğu ile yapılacak barış antlaşması ise sonraya bırakılmıştı bunun nedeni Osmanlı topraklarının paylaşılması konusunda,İtilaf devletleri tam bir antlaşmaya varamamış olmalarıdır.

Paris barış konferansındada bir antlaşmaya varamayan itilaf devletleri

Londrada görüşmelere devam etti son olarak İtalyanın San Remo kentinde

Osmanlı imparatorluğuna imzalatacakları antlaşmanın son şeklini verdiler.Daha sonra bu şartları duyurmak üzere Osmanlı imparatorluğunu tekrar Paris’te toplanacak barış konferansına çağırdılar.Türk heyetinin başkanı Tevfik paşa,barış şartlarını öğrenince dehşet içinde kaldı çünkü bu antalşma imzalanırsa Osmanlı devletinin sonu demekti.İstanbul hükümeti antlaşma şartlarının hafifletilmesi yolunda istekte bulunduysada İtilaf devletleri bunu dikkate bile almadı.

İngilizler,Osmanlı devletine antlaşmayı imzalaması için mudanya ve Bandırmaya asker çıkardılar.Yunanlılar ise Edirne,Bursa ve Balıkesiri işgal ettiler.işgallerle birlikte TBMM’nin kürsüsüne siyah bir örtü konuldu ve bu örtü Bursanın düşman işgalinden kurtulmasına kadar kaldırılmadı.Padişah Vahdettinin başkanlığında İstanbulda toplanan "Saltanat Şürası" barış şartlarını ele aldı.Antlaşma şartlarının hafifletilmeyeceğini anlayan İstanbul hükümeti antlaşmanın imzalanmasına karar verildi.Bu karara yalnızca Rıza paşa karşı çıktı.Bunun üzerine Paris’e

giden Osmanlı heyeti 10 Ağustos 1920′de Paris yakınlarındaki Sevr kasabasında Sevr antlaşmasını imzaladılar.

*Antlaşma şartları;

*İstanbul eskisi gibi Osmanlının başkenti sayılacaktı ancak,azınlıkların hakları gözetilmezse burasıda Türklerin elinden alınacak

*İzmir kenti ve yakın çevresi ile Midye-Büyükçekmece çizgisinin batısında kalan Trakya kesimi Yunanlılara verilecektir.

*Doğu Anadoluda iki yeni devlet kurulacak.

*Boğazlar,barışta ve savaşta bütün devletlerin gemilerine açık tutulacak ve "boğazlar komisyonu"nun yönetiminde olacak.

*Suriye Fransa’ya;Arabistan ve Irak,İngiltere’ye bırakılacak.

*Antalya ve Konya yöresi iç Batı Anadolu’nun derinliklerine kadar İtalyanlara bırakılacak.

*Adana,Malatya ve Sivas dolayları Fransızlara verilecek.

*Azınlıklara çok geniş haklar verilecekti.

*Askerlik mecburi olmayacak Türk ordusu 50000 kişiyi aşmayacaktı.

*Kapitülasyolardan herkes yararlanacaktı.

GİRAY KOÇ

Sevr Antlaşması(10 Ağustos 1920)

06 Kasım 2007

SEVR ANTLAŞMASI(10 AĞUSTOS 1920) 1 .Dünya Savaşı’nın galipleri olan İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında imzalanmıştır.Osmanlı Devleti topraklarının galip devletler arasında resmen paylaşılması niteliğinde ki bu antlaşmayı TBMM tanımamış,Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasıyla olanağı kalmamıştır.

İtilaf Devletleri,Mondros Mütarekesi’nin (30Ekim1918) imzalanmasından sonra Anadolu ve Trakya’da giriştikleri işgal eylemlerine karşı oluşan direnişin güçlenemeyeceğini,paylaşmada yolunda ki amaçlarına ulaşmayı engelleyemeyeceğini düşünüyorlardı.Ama ulusal güçlerin birleşmesi ve etkili olmaya başlaması işgal altında tuttukları İstanbul’daki Osmanlı yönetimiyle bir an önce bir barış antlaşması imzalanması yolundaki çalışmalara hız kazandırdı.Bu tasarının Ankara’da yeni toplanan TBMM tarafından da kabul edilmesi için girişimde bulundular.TBMM’nin böylesi bir tasarıyı görüşmeye bile yanaşmada reddetmesi karşısında baskılarını İstanbul hükümeti üstünde yoğunlaştırdılar.İstanbul hükümeti gelişmeler karşısında kendisine bırakılanlarla yetinmekten başka bir şey yapamayacağını kesinkes anlayınca 10 Ağustos 1920’de Paris yakınlarındaki Sévres’de anlaşmayı imzaladı.

Hiçbir zaman geçerlik kazanmayan Sevr Antlaşması Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasıyla anlamını yitirdi.

Aydın Şengül 6-B 1055

Amasya Genelgesı (Bıldırısı) 21-22 Haziran 1919

06 Kasım 2007

AMASYA GENELGESI (BILDIRISI) 21-22 Haziran 1919

Havza’daki çalismalarini tamamladiktan sonra Mustafa Kemal ve arkadaslari, 12 Haziran 1919′da Amasya’ya geçtiler. Milli Mücadele çalismalarini sürdüren Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy birlikte Amasya Genelgesi’ni hazirladilar. Hazirlanan bildiri, Erzurum’da 15. Kolordu Komutani Kazim Karabekir’e sunuldu. O’nun da onayinin alinmasindan sonra, bildiri, 22 Haziran 1919′da tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafindan ulastirildi. Amasya Genelgesi, milli mücadelenin temel gerekçe, amaç ve yöntemini ilk olarak belirtmis oldu. Amasya Genelgesi’nin yayinlanmasi Istanbul’da bulunan isgal güçlerinin tepkisini çekmisti. Özellikle Ingilizlerin, Mustafa Kemal’i geri getirmek için Istanbul Hükümeti üzerindeki baskilari iyice artmisti. Mustafa Kemal, Istanbul’a dönmedigi için daha sonra görevinden alinacaktir. O sirada Içisleri Bakani olan ve Milli Mücadele’ye sicak bakmayan Ali Kemal Bey, bir genelge yayinlayarak, Mustafa Kemal’in iyi bir asker oldugunu, fakat Ingiliz baskisi sonucu görevinden alindigini duyurmustur.

Amasya Genelgesi’nin içeriği şöyledir:

Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.

İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir.

Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.

Anadolu’nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas’ta bir kongre toplanacaktır.

Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.

Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.

Doğu illeri için, 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse; Erzurum Kongresi’nin üyeleri, Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket edecektir.

ERZURUM KONGRESI (23 Temmuz – 7 Agustos 1919)

Anadolu’da milli mücadele birliginin kurulmasinin ikinci adimi Erzurum Kongresi ile atildi. Amasya Genelgesi’nden sonra Istanbul ve askerlikle iliskisi kesilen Mustafa Kemal’e, basta Kazim Karabekir olmak üzere Anadolu’daki komutan ve mülki amirlerin büyük bir çogunlugu verdikleri destegi sürdürmeye devam ettiler. Amasya Genelgesi’nde yer aldigi gibi, Mustafa Kemal bu dönemde milli bir kongre toplayarak, milli mücadele ile ilgili tüm faaliyetleri birlestirmeyi planliyordu. Kazim Karabekir, milli bir kongreden önce Dogu illeri için bölgesel bir kongre toplanmasinin faydali olacagi görüsündeydi. Mustafa Kemal, bölgesel bir kongreye karsi olmasina ragmen, Kazim Karabekir ve Dogu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin israrlari karsisinda bir kongre toplanmasini ve kongreye katilmayi kabul etti. Kongre, 10 Temmuz’da toplanmasi kararlastirilmis olmasina ragmen, 23 Temmuz’da bir okul salonunda 54 delege ile çalismalarina basladi. Mustafa Kemal’in davetli olarak katildigi bu kongreye asil üye olabilmesi için, Erzurum delegesi Cevat Dursunoglu istifa ederek, kendi yerine Mustafa Kemal’in seçilmesini sagladi. Ilk gün, Mustafa Kemal kongre baskanligina seçildi. Milli bir hal alan kongrede, genel degerlendirmeler yapildi ve dogu illerinin durumu görüsüldü. Milli mücadelenin temelleri açisindan önemli kararlar alindi. Erzurum Kongresi’ne katilanlar, 17 çiftçi ve tüccar, 5 emekli subay, 4 emekli memur, 5 ögretmen, 4 gazeteci, 5 hukukçu, 2 mühendis, 1 doktor, 6 din adami, 3 eski milletvekili, 1 general ve 1 eski bakan olmak üzere 54 delegeden olusmustu.

Alınan Kararlar

Milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.

Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.

Vatanı korumayı ve istiklali elde etmeyi İstanbul Hükümeti sağlayamadığı takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.

Kuva-yı Milliyeyi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.

Hıristiyan azınlıklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.

Manda ve himaye kabul edilemez.

Milli Meclisin derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.

Milli irade padişahı ve halifeyi kurtaracaktır.

BALIKESIR KONGRELERI

Balıkesir Kongresi, bölgedeki milli kuvvetlerin sayılarının artması karşısında, bunların bir düzen altına alınması, beslenme ve teçhizatın sağlanması amacıyla düzenlendi. 28 Haziran – 12 Temmuz 1919 günleri arasında Hacım Muhittin Çarıklı başkanlığında toplandı. Balıkesir ve çevresinde Yunanlılar’ı Anadolu’dan çıkarmak için bir direniş hattı oluşturuldu.

26-30 Temmuz arasında, I. Balıkesir Kongresi’nde kurulan Merkez Heyeti, teşkilatı kuvvetlendirmek için Erzurum Kongresi sürerken, ikinci bir kongre topladı. Kongreye katılanlar bütün güçlerini birleştirmeyi, Yunanlılara karşı savaşmak için asker toplamayı ve gereken diğer bütün önlemleri almayı kararlaştırdı. Kongre, direniş hareketinin meşruiyetini sağlayacak bir dil kullandı. Yöre halkına ve İstanbul’a yumuşak mesajlar göndererek, faaliyetlerinin ittihatçılık ve çetecilikle alakası olmadığını, amaçlarının saltanatın ve hilafetin korunması olduğunu belirtti. Ayrıca, mücadelelerinin Yunan işgalini bertaraf etmekle sınırlı olduğu ve herhangi bir iktidar kaygısına düşmedikleri vurgulandı. Bu kongre, asker toplamanın yanında, bütün kongrelerde olduğu gibi, padişaha olan bağlılığını da bildirmişti. İşgal devletlerinin temsilcilerine telgraflar çekilmişti.

ALASEHIR KONGRESI (16-25 AGUSTOS 1919)

Erzurum Kongresi sürerken, Ege’deki vatanseverler de Balıkesir’de büyük bir kongre toplamıştı. Erzurum Kongresi bittikten sonra, bu vatanseverler Alaşehir’de tekrar bir araya gelip yeni bir kongre topladılar. Bu kongrede, Balıkesir Kongresi ve Erzurum Kongresinin kararları görüşüldü. İki önemli konuda karar alındı. Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı direnilecek ve ölünceye dek bu direniş sürecekti. Bu amaçla silahlanma ve askere alma gibi her tür işlem yapılacaktı. Gerekirse İtilaf Devletlerinden yardım istenecekti. Kongreye katılanlar, mutlaka gerekli ise bölgelerinin Yunanlılar yerine İtilaf Devletlerince işgalinin daha uygun olacağını saptamışlardı

SIVAS KONGRESI (4 -11 Eylül, 1919)

Sivas Kongresi, Amasya Genelgesi ile milli bir kongre olarak öngörülmüştü. Erzurum Kongresi’nden sonra kongre ile ilgili çalışmalar yapılıyordu. Bu arada, Fransızlar Sivas Kongresine karşı bazı önlemler alıyordu. Fransız Binbaşı Brunot, kongrenin toplanması halinde Sivas Valisi Reşit Paşa’ya şehrin işgal edileceğini söylemişti. Hatta, Elazığ Valisi Ali Galip, kongreyi basmakla görevlendirilmişti. Tüm engellemelere rağmen, kongre 4 Eylül 1919′da bugün lise olarak kullanılan binada saat 15:00′de toplandı. (Katılanlar) Mustafa Kemal’in Kongre başkanlığına seçilmesine kimi üyelerden itirazlar geldi. Ancak yapılan seçimde kongre başkanlığına Mustafa Kemal Paşa getirildi. Kongre ilk günlerinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisi olup olmadığını tartıştı. Daha sonra manda sorunu gündeme geldi. Sivas Kongresi, ilk milli kongre niteliğinde olduğu için kararlar da bu doğrultuda alınmıştır. Erzurum Kongresinde alınan kararların tümü kabul edilmiştir. Yurtta ayrı ayrı bölgesel olarak çalışan tüm cemiyetlerin birleştirilmesi ve tek yönetim altına alınması sağlandı. Yeni bir Temsil Heyeti oluşturuldu ve bu heyetin başına Mustafa Kemal getirildi.

Sivas Kongresi Kararları

Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.

Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.

İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

Kuvay-ı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.

Manda ve himaye kabul olunamaz.

Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan’ın derhal toplanması mecburidir.

Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.

Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından Temsil Heyeti seçilmiştir.

AMASYA GÖRÜSMELERI ve PROTOKOLÜ (20-22 Ekim, 1919)

Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Sivas Kongresi Temsil Heyeti adına Başkan Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler arasında Amasya’da görüşmeler yapıldı. Amasya görüşmesi ve imzalanan protokoller, Anadolu’da başlatılan milli mücadelenin İstanbul Hükümeti’nce tanınması bakımından önemlidir. Yapılan toplantılar sonunda, önemli kararlar ve hükümler içeren, üçü açık ve ikisi gizli beş protokol hazırlanıp kabul edildi.

AMASYA GENELGESI:

– M.Kemal’in amaci: Anadolu ve Rumeli’de kurulmus olan milli cemiyetseri tek amaç dogrultusunda birlestirmekti. iste bu düsünceler içinde Amasya Genelgesi’ni hazirladi.

– Amasya Genelgesinde:

– Vatanin içinde bulundugu durumu

– Istanbul Hükümetinin tutumu

– Bu durumdan nasil kurtulunacagini ve neler yapilmasi gerektigini bildirdi.

MADDELERI:

– Vatanin bütünlügü ve milletin bagimsizligi tehlikededir.

– Istanbul’daki hükümet, üzerine aldigi sorumlulugu yerine getirmemektedir.

– Milletin bagimsizligini, yine milletin azmi ve karari kurtaracaktir.

– Milletin durumunu gözden geçirmek ve hakli sesini dünyaya duyurmak için, her türlü etkiden uzak milli bir kurulun toplanmasi gereklidir.

– Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta milli bir kongrenin acele toplanmasi kararlastirilmistir.

– Bu amaçla bütün illerden, milletin güvenini kazanmis ücer delegenin hemen yola çikarilmasi gerekmektedir.

– Bu durumun milli bir sir olarak sakli tutulmasi lazimdir.

ÖNEMI:

– Kutulus Savasi için atilmis önemli bir adimdir.

– Kurtulus Savasinin ilk defa gerekçesi, amaci ve yöntemi belirtilmistir.

– Türk milleti’ne egemenligi eline almasi için bir çagridir.

– M.Kemal yeni bir meclis ve hükümet daha dogrusu yeni bir devlet kurmayi amaçliyordu.

– Artik millet yönetilmeyecek, yönetecekti.

– M.Kemal, Istanbul, Anadolu’ya egemen degil, bagli olmalidir demistir.

ERZURUM KONGRESİ

Erzurum Kongresinin hazırlıkları devam ederken Mustafa Kemal Paşa’ya yaptıkları baskılarda devam ediyordu. Zamanın Harbiye Nazırı Ferit Paşa Mustafa Kemal’den İstanbul’a geri dönmesini istemektedir. Padişah ise eğer isterse hiçbir işe karışmadığı sürece Anadolu’da kalabileceğini, İstanbul’a dönmesinin şart olmadığını belirtir.

Fakat daha sonra hem Ferit Paşa, hem de Padişah Mustafa Kemal’e Istanbul’a geri dönmesi için çagri yaparlar. 8 Temmuz’u 9 Temmuz’a baglayan gece yaklaşik olarak 1 aydan beri sahneye konulmakta olan oyun sona erer ve Mustafa Kemal Paşa Istanbul’a dönmeyecegini teblig eder.

Hükümetin kendisini resmi görevinden alması ile birlikte Mustafa Kemal Paşa önce Harbiye Nazırı Ferit Paşa’ya, yaklaşık 10 dakika sonrada Padişaha yanlızca resmi görevinden değil, aynı zamanda askerlik mesleğindende çekildiğini bildiren faksları çeker. Bu noktada dikkat çekici bir hususta Padişah’ın hatıralarında yer aldığı üzere, Damat Ferit Paşa’nın bir ara Anadolu’daki mücadeleye katılmak maksadı ile Anadolu’ya geçtiği, ancak Mustafa Kemal’in talimatı gereği mücadele ye katılma isteğinin geri çevrilmiş olduğudur.

9 Temmuz 1919 tarihinde Mustafa Kemal ulusa gelişmeler ile ilgili bir açiklama yapar :

" Kutsal yurdu ve ulusu parçalanmak tehlikesinden kurtarmak, Yunan ve Ermeni emellerine kurban etmemek için açılan ulusal mücadele uğrunda, ulusla birlikte serbestçe çalışmaya resmi ve askerlik sıfatım artık engel olmaya başladi. Bu sebepten dolayı resmi görevimden ve askerlik mesleğinden bugün istifa ettim. Bundan sonra kutsal ulusal amacımız için her türlü fedekarlığı göze alarak çalışmak üzere ulusun bağrında bir mücahit olarak bulunduğumu bildiririm."

Gelişen olaylar ve bagimsizlik mücadelesi ile ilgili hissiyatini Mustafa Kemal şu cümlelerle açiklayacaktir :

" Ulus ve yurt uğrunda kazanılan rütbe ve refahın bir önemi ve kutsallığı vardır. Biz bunlardan ancak yine bu kutsal ulusa ve yurda borçlu olduğumuz son bir namus görevini yerine getirmek için ayrıldık. Ulusun kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını savunmak için çıkardığı sese katılmak her kendini bilen yurttaşın görevidir. Eğer bu ulus ve bu yurt parçalanacak olursa, şerefsiziliğin yıkıntısı altında şunun bunun kişisel şerefi de parça parça olur. Biz ulusal onuru kurtarabilmek için harekete geçen ulusa ruhumuzla katıldık. Katılmamıza engel olabilecek kişisel rütbeleri, mevkileri de ulusal onuru kurtarmayı amaçlayan bir gaye uğruna feda ettik. "

Bütün bu gelişmeler olurken Erzurum Kongresinin hazırlıkları da tamamlanmak üzeredir. Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye

Cemiyeti’nin Erzurum şubesi, Mustafa Kemal Paşa’dan yönetim kurulu başkanligini ve dolayısıyla cemiyetin başına geçmesini isterken, İstanbul’da genel merkez kendi adına söz söyleme yetkisinin Mustafa Kemal Paşa’ya verilmesini istemektedir.

Ayrıca mücadelenin başından beri Mustafa Kemal’in yanında olan Kazım Karabekir Paşa kendisinin ve kolordusunun Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde olduğunu açıklar, Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey’de Mustafa Kemal’in yanında olduklarını açıklarlar.

Ortadaki tek engel delegelik sorunudur. Bu sorunda kongreye Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Binbaşi Kazim Bey ve Dursunoğlu Cevat Bey’in delegelikten seçilmeleriyle çözülür.

Mustafa Kemal Paşa’nin kongreye katilabilme sorununun çözülmesinden sonra kongreye kimin başkanlik edecegi tartişilmaya başlanir.

Delegelerin bir bölümü askerlerin kongreye girmesine kongrenin askerlerin baskı ve etkisinin olmadığını göstermenin yararlı olacağı görüşündedirler. Ancak Mustafa Kemal Paşa artık bir asker değildir ve kongrenin başlaması ile beraber oybirliği ile kongre başkanlığına seçilecektir. Artık sıra Mustafa Kemal Paşa’nın cemiyetin yönetim kurulu demek olan Heyet-i Temsiliye’ye seçilmesinin doğru olup olmadığını tartışmaya gelmiştir. Mustafa Kemal’in Heyet-i Temsiliye girmesinin sakıncalı olacağını düşünenler başlatılan ulusal hareketin ve çalışmaların tümüyle ulustan kaynaklandığını göstermekte yarar olduğunu, hareketin başında isyancı olarak kabul edilen bir kişinin bulunmasının, bu girişimin ulusal değil, kişisel nedenlerden kaynaklandığı yolunda polemiklere yol

açabileceğini ve bunun yabancı güçler ve kötü niyetli kişiler tarafindan provoke edilebilecegini düşünmektedirler.

Mustafa Kemal Paşa ise başka türlü düşünmekteydi ve Nutuk’ta o zamanki düşüncelerini şöyle açiklamaktaydi :

" Her şeyden önce ben, ne olursa olsun, kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim, çünkü zaman geçirmeksizin ulusal iradenin faaliyete geçirilmesini ve ulusun doğrudan doğruya fiilen ve silahlı önlemler almağa başlamasini saglamanin zorunluluğuna inanıyordum. Bu temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, kongreyi bizzat idare ederek

çalışmayı ve üyeleri aydınlatmayı elzem görüyordum.

Bundan başka daha Amasya’da iken kararlaştirdigim ve bütün ulusa her türlü araçlarla duyurdugum Sivas Genel Kongresinin toplanmasini saglamak, bütün ulusu ve yurdu tek bir kurulla temsil etmek, sonra yalniz Dogu Il’lerini degil, yurdun bütün parçalarini ayni dikkat ve duyarlilikla savunma ve kurtarma yollarini bulmak gibi işleri herhangi bir kurulun başarabilecegi kanisinda olmadigımı açıkça söylemek zorundayım.

Çünkü, bende böyle bir kanaat olsaydı, işe girişeceğim güne kadar, bu konuda girişimde ve faaliyette bulunanların çalışmalarının sonuçlarını bekleyerek görevimden çekilmezdim. Hükümete, Padişah Halifeye karşı başkaldırmayı gerekli görmezdim. Aksine ben de bazı iki yüzlü ve iki yanlılar gibi dış görünüşü pek parlak ve gösterişli olan, o günün ordu müfettişliğini ve Padişah hazretlerinin yaverliği ünvanın elden bırakmazdım.

Gerçi benim açıkça ortaya atılmamda ve bütün ulusal ve askeri işlerin başına geçmemde, kuşkusuz sakınca vardı. Ama o sakınca, başarısızlığa uğradığımda benim herkesten önce ve herkesten çok en ağır cezaya çarptırılmamdan başka bir şey olabilir miydi ? Oysa bütün yurdun ve koskoca bir ulusun ölüm ve kalımı söz konusu olurken ‘yurtseverim’ diyenlerin kendi sorunlarını düşünmeğe yer var mıdır ?

Ben bazı arkadaşlarca ileri sürülen düşünce ve kuruntuya uysaydım, iki bakımdan büyük sakıncalar doğacaktı.

Birincisi, düşüncelerimde, kararlarimda ve bütün kişiligimde tutarsizlik ve yetersizlik oldugunu itiraf etmekti ki, bu husus benim vicdanen üstlendigim görev bakimindan düzeltilmeyecek bir hata olurdu. Tarih tartışılmaz bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için gücü ve yeteneği sarsılmaz bir başkasının varlığı çok elzemdir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin bin bir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda, birçok hatırlı ve imtiyazlı kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanarak, korkusuz yürünebilir mi ve en sonunda ulaşilmasi çok güç olan hedefe varılabilir mi ?

Tarihte böylece amaca ulaşmiş bir toplum gösterilebilir mi ?

İkincisi, ulus, yurt, siyaset ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden kurulması olasılığı bulunan herhangi bir Heyet-i Temsiliye’ye söz konusu görev bırakılabilir miydi ? Bırakıldığında, yurdu ve ulusu kurtaracağız dediğimiz zaman ulusu ve kendimizi aldatmayacak mıydık ? Böylesine bir heyete, perde arkasında yardım edilebileceği düşünülse bile, bu yol güvenceli sayılabilir miydi ? "

Nitekim tarihin akışı içinde gelişen olaylar Atatürk’ün bu düşüncelerinde haklı olduğunu gösterecektir.

SİVAS KONGRESİ

23 Temmuz 1919′da Erzurum Kongresi toplandı. Artık bütün vatanseverler Atatürk’ün etrafında kenetlenmişlerdi.

Erzurum kongresinde, bir yandan, vatanın ayrılmaz bir parçası olan Doğu illeri halkının düşmanla mücadele için elbirliği ile çalışacağı kararlaştırılmış, bir yandan da milli bir istek olarak İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın toplanıp gereken önlemleri alması gereği vurgulanmıştı.

Erzurum’da başlayan yerel kongre akimi, Batida Yunan tehdidi altinda bunalan Marmara ve Ege bölgelerinde devam etti. 26 Temmuz 1919′da Balikesir’de, 6 Agustos’ta Nazilli’de, 16 Agustos’ta Alaşehir’de kongreler toplandi. Bu kongreler sonucunda "Kuvayi Milliye" adi altinda vatansever milis güçleri kuruldu.

4 Eylül 1919′da ise, millî egemenlik ilkesine dayalı yeni Türk Devleti’nin kuruluşuna temel olan Sivas Kongresi toplandı.

Kongrede, "vatanın bölünmez bir bütün olduğu" konusunda millet temsilcileri ortak bir karara vardılar. Ülkedeki tüm yerel direniş örgütleri "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirildi. Başkanlığına da doğal olarak Mustafa Kemal Paşa seçildi. Kongre sonucunda oluşturulan "Heyet-i Temsiliye" milletin isteklerini yansıtan bir nitelik kazandı. Ancak, İstanbul yönetiminin ruhsal ve duygusal ağırlığı henüz devam ediyordu.

Bundan dolayı, Sivas Kongresi Mustafa Kemal Paşa’nın istediği "kuruculuk" niteliğini gösterememiş, vatanın kurtuluşu için bir an önce Meclis’i Mebusan’ın toplanmasını padişaha bildirilmesine karar vermişti.

Ancak bu karar da önemli bir adımdı. Kurtuluş mücadelesi ve millî egemenliğe geçişin ikinci evresi de tamamlanmıştı. Üçüncü aşamada ise, millî egemenliğin gerektirdiği tüm ilke ve değerlere sahip bir büyük Meclisin kurulması ve Kurtuluş Savaşı’nın millî güçlere dayalı olarak kazanılması süreci başladı.

• MİSAK-I MİLLÎ (ULUSAL AND)

Sivas Kongresi sonuçları ülke çapında büyük coşkuyla karşılanmış, millî hareketin her yerde egemen olduğu düşüncesi giderek güç kazanmıştı. Atatürk, 27 Aralık 1919′da Ankara’ya geldi. Kurtuluş Savaşının ve yeni kurulacak millî Devletin merkezi yönetim yeri de belli olmuştu.

Sivas Kongresi kararına uygun olarak son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 12 Ocak 1920′de toplandı. Ancak, Meclis içindeki vatanseverler, bütün çabalarına rağmen padişahın egemenliğine dayalı sistemin ortam ve alışkanlıklarını yok edemediler. Bu durum, Meclis-i Mebusan’a bağlanan son ümitleri de yıktı. Ama, yine de anayasal nitelikte önemli bir karar alınabildi. 28 Ocak 1920 tarihli bu karar, "ulusal and" anlamına gelen "Misak-ı Millî" idi.

Misak-ı Millî (ulusal and), daha Erzurum Kongresi sırasında biçimlenmeye başlanmış, Sivas Kongresi’nde olgunlaşmış ve sonuçta esasları doğrudan doğruya Atatürk tarafından yazılmıştı. Temel ilke olarak, "vatanın ve milletin bõlünmezliği" vurgulanıyordu.

Millet adına bu yeminin edilmesi için, millî güçler yanlısı her Meclis-i Mebusan üyesi büyük çaba göstermiş ve sonunda bu kararın alınması gerçekleştirilmiştir,

Millî And, özetle şöyledir :

Osmanlı Meclis-i Mebusanı üyeleri barışa kavuşmak için şu vazgeçilmez şartlari ileri sürerler :

• Dünya Savaşinin bitiminde imzalanan Mütareke Antlaşmasinin çizdigi sinirlar içinde, din, ırk ve asılca birlik oluşturan vatandaşların oturduğu yerler hiçbir biçimde yurttan kopartılamaz.

• Osmanlı Saltanatının ve Halifeliğin merkezi İstanbul’un güvenlik içinde bulunması şartı ile Boğazlar açılabilir. Daha önce bizden ayrılan Batı Trakya’da, Mütareke sınırları dışında tutulmak istenen Kars, Ardahan ve Batum’da halk oyuna başvurulması gerektir.

• Osmanlı Devletindeki Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde de halk oyuna gidilmelidir.

• Bağımsızlığımızı sınırlayacak siyasî, ekonomik hiç bir antlaşma kabul edilemez.

• Bu şartlar kabul edilmezse bariş yapmak imkânsızdır.

Meclis-i Mebusan’da alınan ve ilan edilen Misak-ı Millî kararı, Ayan Meclisinde görüşülmedi. Dolayısıyla onaylanmak üzere padişahın önüne de gelmedi.

İtilaf Devletleri bu karar karşısında, İstanbul Hükümetini millî güçlere karşı harekete geçmeye zorladılar. 16 Mart 1920′de İstanbul resmen işgal edildi. Meclis-i Mebusan basıldı. Anadolu hareketi yandaşları ve bir kısım aydınlar tutuklandı. Resmi dairelere el kondu.16 Mart günü Osmanlı Devleti fiilen sona ermişti. İki gün sonra toplanan Meclis, çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı.11 Nisan 1920′de padişahça dağıtıldı. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarihe karışmıştı.

Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yer alan "Türk vatanı ve milletin bölünmezliği" ilkesinin millî ve hukukî dayanağı, hâlâ yaşayan "Misak-ı Millî" ruhudur.

AMASYA GENELGESI:

– M.Kemal’in amaci: Anadolu ve Rumeli’de kurulmus olan milli cemiyetseri tek amaç dogrultusunda birlestirmekti. iste bu düsünceler içinde Amasya Genelgesi’ni hazirladi.

– Amasya Genelgesinde:

– Vatanin içinde bulundugu durumu

– Istanbul Hükümetinin tutumu

– Bu durumdan nasil kurtulunacagini ve neler yapilmasi gerektigini bildirdi.

MADDELERI:

– Vatanin bütünlügü ve milletin bagimsizligi tehlikededir.

– Istanbul’daki hükümet, üzerine aldigi sorumlulugu yerine getirmemektedir.

– Milletin bagimsizligini, yine milletin azmi ve karari kurtaracaktir.

– Milletin durumunu gözden geçirmek ve hakli sesini dünyaya duyurmak için, her türlü etkiden uzak milli bir kurulun toplanmasi gereklidir.

– Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta milli bir kongrenin acele toplanmasi kararlastirilmistir.

– Bu amaçla bütün illerden, milletin güvenini kazanmis ücer delegenin hemen yola çikarilmasi gerekmektedir.

– Bu durumun milli bir sir olarak sakli tutulmasi lazimdir.

ÖNEMI:

– Kutulus Savasi için atilmis önemli bir adimdir.

– Kurtulus Savasinin ilk defa gerekçesi, amaci ve yöntemi belirtilmistir.

– Türk milleti’ne egemenligi eline almasi için bir çagridir.

– M.Kemal yeni bir meclis ve hükümet daha dogrusu yeni bir devlet kurmayi amaçliyordu.

– Artik millet yönetilmeyecek, yönetecekti.

– M.Kemal, Istanbul, Anadolu’ya egemen degil, bagli olmalidir demistir.

Osmanlı Döneminde Meclisler

06 Kasım 2007

OSMANLI DÖNEMİNDE MECLİSLER

Osmanlı devletinde saray hem hükümdarların ikametğahı, hem de en yüksek devlet dairesi durumundaydı. Osmanlı hükümdarlarının ilk sarayı ilk başkent Bursa’da sonra Edirne’de, İstanbul’un alınmasından sonra da İstanbul’da kuruldu. İstanbul’da ilk saray şimdiki üniversite merkez binasının bulunduğu yerdeydi. Daha sonra Topkapı sarayı yapıldı ve padişahın ikametğahı buraya nakledildi.

Merkeziyetçi ve mutlakiyetçi Osmanlı devlet düzeninde siyasi rejimin dayandığı sosyal yapı mutlak hükümdarlık döneminde bazı değişikliklere uğradı. Kuruluşundan kısa süre sonra bakıldığında, Osmanlı devleti bir askeri toprak devleti manzarası gösterir. Bu devlet, tımar, kul ve asker rejimi içinde yaşamıştır. Halk, yani reaya, pasif ve kapalı bir ekonomi düzenidir. XVI. Yy.dan itibaren, batı ülkelerinin genel gelişim çizgisi dışında kalan gerilemeye başlayan Osmanlı devleti, Doğu’nun kendine has feodal yapısına bürünmüştür.

Osmanlı-türk anayasa hukukunda çift meclisli sistem zaman zaman uygulanmıştır. 1876 Kanunuesasisi ile onu değiştiren 1909 anayasa değişiklikleri, Meclisi mebusan’ın yanında bir de Heyeti ayan’a yer vermişlerdi. 1876 Anayasası ile başlayan Birinci meşrutiyet döneminde Meclisi mebusan’ın yetkileri silik ve sınırlı, üyeleri padişah tarafından seçilen Heyeti ayan’ın anayasal konumu ise oldukça güçlüydü. 1908 Hürriyet devrimi ve özellikle 1909 anayasa değişikliklerinden sonra ise durum değişmiş, Meclisi mebusan asıl yetkili parlamento kanadı haline gelmiştir.

MEŞVERET MECLİSİ

Meşveret Meclisi geleneği Türk devlet geleneğine yabancı değildi. Orta Asya Türk Devletlerinde hükümdarın yanında bulunan ve çeşitli ülke sorunlarının görüşülüp, önemli kararların alınmasına yardımcı olan meclisler vardı. Meşveret meclisi padişahın buyruğuyla toplanırdı. Divan-ı hümayun etkinliğini yitirince XVIII. yy sonlarına doğru Meşveret Meclisi geleneği canlandırıldı. Genellikle Divan-ı Hümayun üyeleri, çeşitli cemaatlerin temsilcileri, asker sivil üst düzey memurlar, emekliler, bilgisiyle tanınan kişiler çağırılırdı. Meclisin belirli bir toplantı yeri yoktu. Toplantılara padişah başkanlık ederdi. Padişah’ın katılmadığı veya ayrıldığı toplantılara Sadrazam başkanlık ederdi.

Toplantıda herkesin düşüncelerini özgürce ortaya koymaları istenirdi. Mecliste konuşup karar alma sürecine katılmayan, alınan kararı meclis dışında eleştirenlerin tavrı hoş görülmezdi.

III. Selim’in padişah olmasından sonra Meşveret Meclisi toplantıları daha sıkça yapılmaya başlamıştır. II. Mahmut’un ilk yıllarında da Meşveret Meclisi’ne büyük önem verilmiş ve sık sık toplanmıştır. Tüm gelişmelere rağmen II. Mahmut’un saltanatlığının sonlarına doğru meşveret meclisinin etkinliği kaybolmaya başladı bu nedenle de kurumlaşamadığı ve Osmanlı İmparatorluğunu Parlamentolu bir sisteme taşıyamadığı görülmektedir.

MECLİS-İ HAS / MECLİS-İ VÜKELÂ

Bu meclis sadrazamın başkanlığında toplanır ve nazırların katılımından oluşurdu. Haftada iki kez toplanır ve devlet işlerini görüşürdü. Kararlar oy çokluğu ile alınır ve padişaha sunulurdu. Padişah onayından çıkan kararlar ya Padişah Hatt-ı Hümayun veya Şeyhülislam Fetvasıyla yayımlanırdı.

Meclis-i Vükelâ toplantılarına zaman zaman padişahda katılırdı.osmanlı yönetim sistemi içinde adeta bir icra organı olarak çalışan Meclis-i Vükelâ, osmanlı devleti’nin sonuna değin varlığını sürdürecektir.

DÂR-I ŞÜRÂ-YI ASKERİ

Askeri konuları görüşmek ve gerekli önerileri hazırlamak üzere 1252/1836 da kuruldu. Bir başkan, beş üye , iki katipten oluşan meclis üyelerine 27 zilhicce 1252’de Şeyhülislamlıkta toplu olarak yemin ettirilmiştir. Tanzimatın ilanından sonra bu meclisin işleri artmıştır. Bunun üzerine 1843’te Meclis, Zat işleri, Levazım işleri, Maliye işleri gibi üç komisyona ayrılmıştır.

Meclise bağlı olmak üzere tercüme odası kurularak, çağdaş batılı devletlerin ordularının yasaları, tüzükleri incelenerek askeri örgütlerin çağdaş koşullara göre oluşturulmasına çaba gösterilmiştir.

MECLİSİ MEBUSAN

İki meclisden oluşan Osmanlı parlamentosunun (Meclisi umumi) seçimle oluşan kanadı (öteki Meclisi âyan). 1876 Kanuniesasisi’ne göre 50 000 erkek nüfüsa bir temsilci düşecek biçimde 4 yıl için seçilmiş üyelerden oluşması öngörülen Meclisi mebusan’ın yetkisi yasa tasarılarını görüşmek, sonra âyanın ve padişahın yetkisine sunmakla sınırlıydı. Meclis’in hükümet için güven ya da güvensizlik oyu vermesi de sözkonusu değildi.

18 mart 1877’de çalışmalarına başlayan ilk meclisi mebusan’ın üyeleri seçim yasası çıkarılmadığından geçici bir talimatla vilayet, liva ve kazaların idare meclisleri üyeleri arasından seçilmişlerdi. Vilayet meclisi bulunmayan İstanbul için ise ayrı bir seçim yapılmıştı. 69’u müslüman 46’sı gayri müslim 115 üyeden oluşan ilk Meclisi mabusan’ın başlıca özelliği taoplumsal eğilimlerden çok imparatorluğun etkin renkliliğini yansıtmasıydı. Mebusların imparatorluk içine yayılmış çeşitlietnik gruplara dahil olmaları Meclis’in ulusal taleplerinin öne sürüldüğü platform olması anlamına gelmiyordu. Osmanlılık ruhu hangi din yada etnik gruptan olursa olsun bütün mebuslara hakimdi. Yerel sorunları olduğu kadar devletin genel sorunlarını da (karadağ sorunu, Tersane konferansı kararları, Rusyaile savaş) yetenekle ele alan ilk Meclisi mebusan çalışmalarını 28 haziran 1877’de tamamlayarak dağıldı.

Aynı yöntemle yapılan seçimler sonucu oluşan ikinci dönem Meclisi mebusan 13 aralık 1877’de toplandı. Çalışmaları Doksanüç harbi’nin (1877-78 Türk-Rus savaşı) felaketi günlerine ratlayan Meclis, yasa tasarılarını bir yana bırakarak hükümet icraatını ve savaşın yönetimini görüşmeye başladı. Sonunda eleştirilerin kendisine kadar uzanmasından tedirgin olan Abdülhamit II, anayasanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak Meclisi mebusan’ı dağıttı. (14 şubat 1878)

Bu tarihten başlayarak zorunlu bir tatile giren Meclisi mebusan uzun bir aradan sonra, ikinci meşrutiyet’in ilanı üzerine toplanabildi. (17 aralık 1908). 1908 devriminden sonra büyük saygınlık kazanan İttihat ve Terakki’nin liberal Ahrar fırkası karşısında ezici çoğunluk sağladığı ilk İkinci meşrutiyet meclisi, yaptığı anayasa değişiklikleriyle kendi yetkilerini arttırırken padişahın yetkilerini sınırladı ve gerçek bir yasama organı kimliği kazandı. Ancak çok geçmeden türdeş bir parti olmayan İttahat ve Terakki’den ayrılmalar başladı. Başlangıçta İttahat ve Terakki’nin osmanlıcılık ve reformculuğa dayanan programını destekleyen türk olmayan gruplar da muhalefete katıldılar. İttahat ve Terakki karşısında oluşan muhalefet daha sonra Hürriyet ve İtilaf fırkasında birleşti. Muhalefetten rahatsız olan İttahat ve Terakki Meclis’i feshettirerek (18ocak 1912) yeni genel seçim yapılmasını sağladı. İttahat ve Terakki’nin baskısı altında yapılan seçimlerde Meclis’e pek az muhalif girebildi. Bu da muhalefetin parlemento dışına kaymasına yol açtı. Halaskar zabitan hareketi sonucu muhalefete düşen İttahat ve terakki, Babıali baskınından sonra iktidarı yeniden ele geçirince, Mahmut Şevket paşa’nın öldürülmesini bahane ederek çok partili rejime son verdi. Meclisi mebusan 4 ağustos 1912’de feshedildi ve 1914’te yapılan seçimlere İttahat ve Terakki tek parti olarak girdi. Birinci Dünya savaşı süresince yasama faaliyetini sürdüren 3. dönem İkinci meşrutiyet meclisi Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından kısa bir süre sonra 21 aralık 1918’de feshedildi.

İlk üç dönem meşrutiyet meclislerinin birleşimi etnik bakımdan 1877-78 dönemi kadar karışıktı. Meclisi mebusan 1908’de 147 türk, 60 arap, 27 arnavut, 26 rum, 14 ermeni, 10 slav, 4 yahudi, 228 üyeden; 1912’de 157 türk, 68 arap, 18 arnavut,15 rum, 13 ermeni, 4 yahudi, 259 üyeden; 1914’te 144 türk, 84 arap, 13 rum, 14 ermeni, 4 yahudi, 259 üyeden oluşmuştu. İkinci meşrutiyet meclislerindeki türk olmayan grupların temsilcileri(yahudiler dışında) 1877-78 döneminden farklı olarak zaman içinde temsil ettikleri ulusal çıkarların sözcüleri durumuna geldiler.

Mütareke koşullarında ve Anadolu’da ulusal hareketin sürdüğü sırada yapılan seçimler sonucu oluşan son Osmanlı Meclisi mebusan, Misaki milli beyannamesi’ni kabul ettikten sonra, İstanbul’un resmen işgali (18 mart 1920) üzerine çalışmalarına ara vermek kararı aldı ve 12 nisanda padişah iradesiyle feshedildi. Bu meclisin üyelerinin bir bölümü 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’ye katıldı.

MECLİSİ ÂYAN

Osmanlı devletinin ilk anayasası olan 1876 tarihli Kanunnuesasi uyarınca, Meclisi umumi’yi oluşturan iki meclisten biri. “Heyet-i Âyan” olarak da anılırdı. Meclisi mebusan üyelerinin iki dereceli seçim yöntemiyle halk tarafından seçilmesine karşılık Meclisi âyan, padişah tarafından atanan üyelerden oluşmaktaydı. Toplam üye sayısı Mebusan meclisi üyelerinin üçte biri oranında bulunan âyan üyeleri, bu görevlerini yaşam boyu sürdürürlerdi. Kanunuesasi’nin 60. ve 61. maddelerine göre 40 yaşını geçmiş, şerefli, güvenilir ve bilgili olmak, bu meclisin üyeliğine atanmak için yeterliydi. 62. maddeyse nazır , vali, ordu komutanı gibi görevlerde bulunan kimselerle hıristiyan ve musevi din adamlarının da âyan üyesi olmalarına olanak tanımaktaydı. İlk Meclisi umumi 19 mart 1877 günü Dolmabahçe sarayı’nda padişah Abdülhamit II’nin mabeyn baş katibi sait Bey’e okuttuğu söylevle açıldı. Ondan sonraki toplantılar Sultanahmet’teki eski Darülfünun binasında ayrı ayrı yapıldı. Ondan sonraki toplantılar Sultanahmet’teki eski Darülfünun binasında ayrı ayrı yapıldı. Meclisi âyan’ın toplantıları gizliydi. Bu tarihte âyan üyelerinin sayısı otuz sekizdi. Mebusan meclisi’nde kabul edilen yasalar konusunda padişah adına görüş bildirmekle yükümlü olan meclis , Mebusan meclisi’nin çıkardığı bir yasanın dinsel kurallara, padişahın hukukuna, anayasal hükümlerine, devletin bütünlüğüne, ülkenin savunmasına ve güvenliğine yararlı yada sakıncalı olup olmadığına karar vermeye , buna göre yasayı ret yada kabul etmeye yetkiliydi.

Âyan meclisi Meclisi mebusan’dan daha erken yada daha geç açılırdı. Her yıl kasım ayı başlarında toplanan âyan üyeleri ant içerek göreve başlar, çalışmalar dört ay sürerdi. Ancak olağanüstü koşullarda bu süre uzatılabilir yada kısaltılabilirdi. Meclisi âyan’ın açılışında, mebuslarla hükümet üyeleri de hazır bulunur ve o dönemin çalışma programı okunurdu. Meclisi mebusan’ın padişahın buyruğuyla 13 şubat 1878 tarihinde kapatılması üzerine Meclisi âyan da çalışmalarını durdurdu. Ancak bu göreve yaşam boyu atanmış olduklarından üyeler sıfatlarını ve statülerini korudular.

Meşrutiyetin ikinci kez ilan edilmesiyle gerek Meclisi mebusan gerekse Meclisi âyan, 17 aralık 1908 günü yeniden faaliyete geçtiler. Her iki meclis de çalışmalarını düzenli biçimde 1920’ye kadar sürdürdüler. 16 mart 1920’de Meclisi mebusan’ın işgalci İngilizlerce basılması sonucu Meclisi âyan da çalışmalarına ara verdi. 23 nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılışıyla Meclisi âyan’ın işlevi fiilen sona erdi.

MECLİSİ ÂHKAMI ADLİYE

Osmanlı devletinde 1853-1861 arasında önemli yargılamaları yürüten ve temyiz mahkemesi görevi yapan yargı kurulu. Abdülmecit’in bir kararıyla meclisi valayı âhkamı adliye’nin 1853’teki görev ayrımında Meclisi âlii tanzimat’la birlikte ortaya çıktı. Ancak bu iki kurul 1861’de eski adıyla yeniden birleşti.

MECLİSİ ÂLİ-İ HAZAİN

Devletin maliye işlerini yeniden düzenlemek amacıyla 1864’te oluşturulan kurul, Başkanlığını Mısırlı Mustafa Fazıl Paşa’nın yaptığı kurulda şu üyeler yer alıyordu: Reşitpaşzade, Cemil Paşa, Kabuli Paşa, Cevdet Efendi, Baltacı Aristidi, İshakpaşazade Kadri Bey. Mustafa Fazıl Paşa görevinden yeterince başarılı bulunmayarak azledildi, ancak yerine atanan Mehmet Paşa da verimli olamadı. İşlevini yerine getiremeyen kurul bir süre sonra dağıldı.

MECLİSİ ÂLİ-İ TANZİMAT

Tanzimat’ın yasa ve tüzükleri ıslahat esaslarını hazırlamakla görevli kurul. 1853’te Meclisi vâlayı ahkâmı adliye’nin bir bölümü yetkililerinin ayrılması sonucu ortaya çıkan kurul, sorumlulukları doğduğunda nazırların ilk yargılanmalarını yapmaklada görevliydi 1861’de lağvedilerek yeniden Meclisi vâlayı ahkâmı adliye’ye katıldı.

MECLİSİ ÂLİ-İ UMUMİ

Osmanlı devletinde 1855’te oluşturulan en yüksek danışma kurulu. Sadrazamın başkanlığında toplanan ve olağanüstü bir özellik taşıyan bu kurula tüm nazırlar, Meclisi âlii Tanzimat ve Meclisi ahkâmı adliye üyeleri ile Babıâli’nin önemli bürokratları katılırdı.

MECLİSİ KEBİRİ MAARİF

Osmanlı devletinde eğitim büyük kurulu. Sait Paşa’nın sadrazamlığı sırasında eğitim alanında en yüksek karar organı olarak oluşturuldu. Meclisi kebiri maarif daha sonra tek bir daire haline getirildi (1872). İkinci Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra yapılan değişiklikle de bir sürekli eğitim kuruluna dönüştürüldü.

MECLİSİ MAARİFİ UMUMİYE

Osmanlılar’da bir eğitim kurumu. Abdülmecit’in iradesiyle oluşturuldu (1841). Ülke genelinde medreseler dışında ilk, orta, yüksek düzeyde açılması öngörülen okulları belirlemek, programlarını saptamak, Avrupa’ya öğrenime gönderilecek öğrenciler için bir yönetmelik hazırlamak, Darülfünun’un açılışıyla ilgili ön hazırlıkları yapmak kurumun göreviydi. Ayrıca sanat ve kültür etkinliklerinden de sorumluydu. Meclisi maarifi umumiye, Maarif nazırlığı kuruluncaya kadar Meclisi vâlâ’nın ve Hariciye nezareti’nin gözetiminde çalıştı; 1856’da Maarif nezaretine bağlandı.

MECLİSİ MİLLİ YADA MECLİSİ UMUMİİ MİLLİ

31 mart vakası sırasında İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Âyan ve Mebusan meclislerinin oluşturduğu ortak kurula verilen ad. 22 nisan 1909’da Yeşilköy’de toplanan Meclisi Milli, İstanbul’u kuşatan Hareket ordusu’nun bildirisini onayladı; ordunun davranışının milletin ülküsüne uygun düştüğünü ilan etti. Hareket ordusu’nun istanbul’a girmesinden sonra kendi binasına dönen Meclisi milli, 27 nisanda Abdülhamit II’nin tahttan indirilmesine karar verdi.

MECLİSİ TETKAT-I ŞERİYE

Şeyhülislamlık kurumu içinde kadılarla naiplerin kararlarını, temyiz amacıyla inceleyen yüksek kurul, 21 muharrem 1290 (1873) tarihli yönetmelik ve ekleriyle belirlenen işlere bakmak üzere kurulan ve bir başkanla birkaç üyeden oluşan bu kurul osmanlı hükümetinin dağılmasıyla ortadan kalktı (4 kasım 1922).

MECLİSİ UMUMİ VİLAYET

Osmanlı devletinde livalardan seçilmiş yetkili temsilcilerin katılımı ile il merkezinde yılda bir kez toplanan ve yerel sorunları görüşen meclis.

MECLİS-İ VÂLÂ-YI AHKÂM-I ADLİYE

Mahmut II döneminde sürekli devlet organı olarak kurulan meclislerden biri. 1837’de Dârı şürayı Babıâli ile birlikte oluşturulan meclisin görevi ıslahat hareketinin gerektirdiği yasa ve tüzük tasarılarını hazırlamak, devletle kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek, memurları yargılamak ve devlet işleri hakkında görüş bildirmekti. Başlangıçta vezir rütbesinde bir başkanla beş üyeden oluşan meclisin Tanzimat’tan sonra önemi arttı, iç yapısında ve çalışma yöntemlerinde değişiklikler yapıldı. 1854’te yasa ve tüzükleri hazırlama yetkisi yeni oluşturulan Meclisi âlii Tanzimat’a devredilen meclisin adı Meclisi ahkâmı adliye’ye dönüştürüldü. 1861’de bu iki kurul Meclisi vâlâyı ahkâmı adliye adıyla yeniden birleştirildi ve üç daireye ayrıldı. 1868’de yapılan düzenlemeyle yeniden ikiye ayrıldı ve yetkileri yeni kurulan Şürayı devlet ve Divanı ahkâmı adliye arasında paylaştırıldı. Şürayı devlet tüm kanunları ve tüzükleri inceleyerek, öneriler hazırlayacak, yasaların ve tüzüklerin kendine verdiği yetkiler çerçevesinde ülke sorunları hakkında incelemeler yapacak, alınması gereken kararları saptayacak, hükümet ile bireyler arasında doğacak davalara bakacaktı. Divanı ahkâmı adliye ise icranın yargıya müdahalesinin önlenmesi için kurulmuştur. Böylece yargı sorunları için bir üst kurum oluşturulmuş oluyordu.

BİLİNMEYEN KELİMELER :

Mebusan : milletvekili, saylavlar

Meclisi mebusan : milletvekillerinin oluşturduğu meclis

Misak : sözleşme anlaşma

Ayan : bir yerin ileri gelenleri

Meclisi ayan : osmanlı ileri gelenlerinin oluşturduğu meclis

Ahkâm : emirler, buyruklar, kanunlar

Âlii : yüce, yüksek

Hazain : hazine

Umumi : genel

Kebir : büyük, ulu

Vâlâyi : yüce

Maarif : öğretim ve eğitim yöntemi

Şeriye : şeriata ait

Şürayı devlet : danıştay

Tanzimat : düzenlemek

Naip : vekil, kadının vekili, kadı

Babıâli :hükümet dairelerinin birçoğunun içinde bulunduğu ve sadrazamlarında bulunduğu dairenin adı

Meşveret : danışma, söyleşme

KAYNAKÇA

1. BÜYÜK LAROUSSE ; İnterpress Basın ve Yayıncılık ; sayfa:7905 – 7906

2. MEYDAN LAROUSSE : Meydan Yayınevi; sayfa: 658 – 659

3. Prof Dr. İhsan Güneş; TÜRK PARLAMENTO TARİHİ ;TBMM Basımevi müdürlüğü (Ankara) ; 1997 ; sayfa:10 – 23

Kurulus Dönemı

06 Kasım 2007

KURULUS DÖNEMI

Osmanli Beyliginin Kurulusu; Osman Bey, Oguz asiretlerinin ittifakiyla basa geçtikten sonra, siyasî ve dinî bakimdan Anadolu’nun en itibarli ve nüfuzlu tarikatlerinden Ahilerin mühim bir sahsiyeti olan Seyh Edebali’nin kizi ile evlenerek, gücünü artirmis idi. Bundan sonra Osman Gazi, Bizans’a karsi genisleme politikasini uygulayarak, Inegöl, Karacahisar ve Yarhisar’i ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bilecik’i alarak, burayi beyligin merkezi yapti (1299). Bu tarih devletin kurulus tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultani III. Alaaddin Keykubad’in Ilhanli Hükümdari Gazan Han’in kuvvetleri tarafindan tutulup, Iran’a götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasindan bazilari ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Bey’e teveccüh göstermis; Oguz an’anesine göre onun hâkimiyetini tanimayi kabul etmislerdir. Nitekim Oguz beyleri Oguz Han töresine göre tertip edilen bir törende Osman Bey’in önünde diz çökerek, onun verdigi kimizi içmek suretiyle tâbiyetlerini sunmuslardir. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanogullarinin, seklen de olsa bu dönemde, Ilhanli hâkimiyetini tanidiklari bilinmektedir. Osman Gazi, beyligini ilân ettikten sonra idaresi altindaki bölgeleri bes kisma ayirarak buralari güvendigi ve savaslarda yararlik gösteren kimselere tevcih etti. Oglu Orhan’a Sultanönü, büyük kardesi Gündüz Bey’e Eskisehir’i, Aykut Alp’e In-önü’yü, Hasan Alp’e Yarhisar’i ve Turgut Alp’e de Inegöl’ü verdi. Diger oglu Alaaddin’e ise seyh Edebali’nin emin ve nazirliginda, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302′de Bursa tekfurunun liderliginde birlesen Rum tekfurlarinin Koyunhisar (Bafeon) savasinda agir bir maglûbiyet tatmalari, Osman Bey’in Bursa ve Kocaeli taraflarina akinlar yapmasini oldukça kolaylastirmisti. Bir taraftan Bursa öte taraftan Iznik Türk kusatmasi altinda tutuluyordu. Ancak yaslilik sebebiyle Osman Bey, fetihler için oglu Orhan’i görevlendirmisti. Nitekim 1324 yilinda Osman Bey vefat etti ve oglu Orhan Bey Osmanli tahtina çikti. Orhan Bey, 1326 yilinda Bursa’yi, uzun süren kusatmanin ardindan, ele geçirince babasinin vasiyetini yerine getirerek, Osman Gazi’nin naasini Bursa’ya nakletti ve burayi devletin yeni merkezi yapti. Orhan Bey’in komutanlarindan Akçakoca ve Karamürsel ise Istanbul kiyilarina kadar akinlarda bulunuyorlardi. Bu fetih ve akinlardan telâslanan Bizans Imparatoru Andranikos büyük bir ordunun basinda Osmanlilara karsi harekete geçtiyse de Maltepe (Palekanon) Savasi’nda agir bir yenilgi aldi (1329). Bu zafer, Iznik ve Izmit’in ele geçirilmesini kolaylastirmistir. Rumeliye Geçis; Karasi Beyliginde baslayan taht mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey, Balikesir ve civarini topraklarina katarak, ileride gerçeklesecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir mevkiye sahip olmustur. Nitekim Karasi Beyliginin deniz gücü ve Haci Il Bey, Evrenos Bey gibi degerli komutanlar artik Osmanlilarin emrine girmislerdir. Bizans içindeki taht kavgalari ve Bulgar-Sirp saldirilari karsisinda, gittikçe güçlenen Osmaogullarindan yardim isteyen Kantakuzen’in talebi üzerine Orhan Bey’in oglu Süleyman, bir orduyla Rumeli’ye geçti (1345). Edirne’yi kusatan Bulgar-Sirp kuvvetlerini bozan Süleyman Pasa bu zaferin karsiliginda Gelibolu’daki Çimpe Kalesi’ni Bizans’tan aldi. Böylece Osmanlilar ilk kez Rumeli yakasinda bir üs elde etmis oluyordu (1356). Süleyman pasa Gelibolu’nun ardindan Tekirdag’a kadar olan bölgeleri de ele geçirerek buralara Anadolu’dan getirilen Türkmenleri yerlestirdi. Böylece Rumeli’de de Türklesme hareketi baslamistir. Süleyman Pasa’nin ölümünden sonra Rumeli’deki fetihler için kardesi Murat Bey görevlendirildi (1359). Ancak 1362′de babasi Orhan Bey’in de ölümü üzerine Murat Bey, Bursa’ya döndü ve Osmanlilarin 3. hükümdari olarak tahta çikti (1362).Rumeli ve Balkanlarda Fetihler; I.Murat (Hüdavendigar) önce tahtta hak iddia eden kardeslerini bertaraf etmekle ise basladi ve bu arada elden çikan Ankara’yi yeniden aldi. Anadolu’da birligin saglanmasinin ardindan Murat Hüdavendigar, inkitaya ugrayan Rumeli ve Balkanlarin fethine yöneldi. Bu sirada Balkanlar karsiklik içindeydi. Bir taraftan Sirp Hükümdari Düsan’in ölümü ile Sirplar arasinda iç mücadeleler siddetlenmis, öte yandan Macar Krali Layos, Balkanlarda Ortadokslara olan baskilari artirmisti. Evrenos ve Haci Il Bey komutasindaki kuvvetler bu durumdan da yararlanarak Kesan’dan Dimetoka’ya kadar olan yerleri fazla bir mukavemet görmeden ele geçirmislerdi. Sazlidere Zaferi ile Edirne ve Filibe, Lala Sahin Pasa tarafindan fethedildi (1363/4). Bu savaslarda Bulgarlarin yaninda yer alan Bizans baris yapmak zorunda kaldi. Türk ilerleyisini durdurmak isteyen Macar, Bulgar,Sirp ve Ulahlardan mütesekkil bir Haçli ordusu Macar Krali Layos’un liderliginde Edirne üzerine yürüdü. Ancak Meriç sahilindeki Sirp Sindigi denilen mevkiide, kalabalik Haçli ordusunu hazirliksiz yakalayan 10 bin kisilik kuvvetiyle Haci Il Bey, büyük bir bozguna ugratti (1364). Sirp Sindigi zaferiyle Osmanlilar, Balkanlardaki fetihlerine hiz verdiler ve bunu kolaylastiracagi için Osmanli baskenti Bursa’dan Edirne’ye nakledildi. Fetihler karsisinda çaresiz kalan Bulgarlar Türk himayesini kabul etmek zorunda kaldilar (1369). Çirmen Zaferi ile (1372) Bati Trakya ve Makedonya’nin bir kismi Osmanli hâkimiyetine girdi ve Selanik ile Köstendil’in de ele geçirilmesinin ardindan Sirp Krali Lazar, vergi verip, gerektiginde asker göndermek sartiyla Osmanlilarla baris anlasmasi imzaladi(1374). Yaklasik on yil süren mücadelede, Rumeli ve Balkanlarda fethedilen bölgelere Anadolu’dan mütemadiyen Türk nüfus kaydirilarak bölgede demografik dengeler Osmanlilar lehine degistirilmeye baslanmisti. Bu tarihten sonra bir müddet Balkanlardaki fetihlere ara verilmis ve Anadolu’da Türk birligini saglamlastirmaya yönelik düzenlemelere geçilmistir. Bu maksatla I. Murat, oglu Bâyezid’i Germiyan beyinin kizi ile evlendirmis; Tavsanli, Emet ve Simav gelinin çeyizi olarak Osmanlilara verilmistir. Ayni sekilde Aksehir, Yalvaç, Beysehri gibi bazi sehir ve kasabalar Hamidogullari’ndan para karsiligi satin alinmis, Candarogullar da Osmanli hâkimiyetine girmisti. Artik Osmanlilarin karsisinda tek bir güç kalmisti; Karamanogullari. Alaaddin Ali Bey, Osmanlilarin yeniden Balkanlara yönelmesini de firsat bilerek, harekete geçmis ancak I. Murat Konya önlerinde Karamanogullarini yendiginde Karaman beyi af dilemek zorunda kalmistir(1387) Murat Hüdavendigar’in yeniden Rumeli’ye yönelmesiyle birlikte Nis ve Sofya da dahil olmak üzere bütün Bulgaristan fethedildi.(1385/88). Timurtas Pasa’nin Sirp kuvvetleri tarafindan baskina ugratilip, yenilmesi üzerine cesaretlenen Bulgar, Leh, Çek ve Macar krallari da Sirplarin yaninda yer aldilar. Fakat Çandarli Ali Pasa, Bulgar Krali Sisman’i esir alarak Bulgarlari bu ittifakin disina atti. Buna ragmen Haçli ordusu ilerleyisini sürdürünce, I. Murat ordusunun basina geçerek düsmani Kosova’da karsiladi. I.Murat’in ogullari Bâyezid ve Yakup’un da yer aldigi Osmanli birlikleri büyük bir zafer kazandi. Sirp Krali Lazar ve oglu esir edilmis, düsman kuvvetlerinin büyük bir kismi imha olmustu. (20 haziran 1389). Fakat I.Murat savas meydanini gezerken bir Sirp tarafindan hançerlenerek sehit düstü. Bunun üzerine Sirp krali da Osmanli askerleri tarafindan öldürüldü. Osmanlilar için Balkanlarda tutunabilmek yolunda ölüm kalim savasi olarak görülen I.Kosova Zaferi Sirplar tarafindan asla unutulmamistir. Günümüzde dahi masum Müslüman halka yönelik vahsetin arkasinda bu maglûbiyetin ezikligi ve intikam hissi yatmaktadir. Anadolu’da Türk Birligi’nin Saglanmasi; I. Murat’in sehit edilmesinin ardindan oglu Bâyezid, devlet adamlarinin ittifakiyla hükümdar ilân edildi. Babasinin ölümünü firsat bilen Anadolu’daki beyliklerin Osmanlilar’a biraktigi topraklari yeniden ele geçirmek maksadiyla harekete geçtiklerini haber alan Bâyezid, süratle Anadolu’ya döndü. 1390 yilinda Germiyan, Aydin, Mentese ve Saruhan beylikleri ortadan kaldirildi. Ertesi yil Hamidogullari Beyligi topraklari ele geçirildi ve bu beyliklerin yer aldigi topraklarda Anadolu beylerbeyligi adiyla idarî bir ünite olusturuldu. Ardindan Osmanlilarin en önemli rakip olarak gördügü Karaman Beyligine yönelen Yildirim Bâyezid, Konya’yi kusatti. Alaaddin Ali Bey’in baris talebi, Beysehir ve çevresinin Osmanlilara birakilmasiyla kabul edildi.(1391). Fakat Yildirim Bâyezid’in Mora ile ilgilenmesini firsat bilerek Ankara Sancak Beyi Sari Timurtas Pasa’yi esir almasi üzerine, Yildirim Bâyezid, Alaaddin Bey’e kesin bir darbe vurmaya karar verdi. Anadolu’ya geçen Yildirim, üç gün süren savasin ardindan ele geçirilen Alaaddin Bey’i ortadan kaldirdi ve topraklari Osmanlilara ülkesine dahil edildi(1397). Karamanoglu tehlikesinin bertaraf edilmesiyle, Anadolu’da Osmanlilara direnebilecek en güçlü devlet olarak Kadi Burhaneddin devleti kalmis idi. Daha 1392 yilinda, Kadi Burhaneddin’in müttefiki durumundaki Candaroglu Süleyman anî bir baskinla öldürülüp beyligin Kastamonu subesi ortadan kaldirilmisti (1392). Ardindan, ertesi yil Amasya ve Merzifon civari Osmanli hâkimiyetine alinmisti. Kadi Burhaneddin’in 1398′de Kara Yülük tarafindan öldürülmesi üzerine, ona bagli Sivas, Tokat, Kayseri, Malatya gibi sehirler birer birer ele geçirildi. Böylece Firat’in batisinda kalan Anadolu topraklari Osmanli sancagi altinda birlestirilmis oluyordu. Yildirim Bâyezid’in Istanbul Kusatmasi ve Balkanlardaki Fetihleri. Yildirim Bâyezid’in Karaman seferine anlasma geregi katilan Bizans Imparatoru V.Yuannis’in oglu Manuel’in, babasinin ölümü üzerine anlasmayi çigneyerek Istanbul’a kaçmasi sebebiyle Yildirim, Istanbul’u kusatmaya karar verdi. 1391′de baslayan ilk muhasara 1396 yilina kadar sürdürüldü. Bu maksatla Istanbul Bogazi’nda Anadolu Hisari insa edildi. Sehre dis yardimlarin gelmesini önlemeyi ve iase zorlugu altinda savunmayi kirmayi hedefleyen bu muhasara Timur’un Anadolu’ya ulasmasina kadar fasilalarla devam ettirilmistir. Bu kusatma sürerken bir yandan da Yildirim, Bulgaristan, Arnavutluk ve Bosna taraflarinda fetih hareketlerine devam etmekteydi. Kusatma altindaki Bizans’in da talebi ile Türklere karsi yeni bir Haçli ittifaki olusturan Macar Krali Sigismund, Ingiltere dahil bütün Avrupa devletlerinden topladigi 120 bin kisilik bir orduyla harekete geçti. Yildirim Bâyezid düsmani sasirtan bir hizla Nigbolu Ovasi’nda düsmani karsiladi. 50-60 bin kisilik Osmanli ordusu, sayica çok üstün olan Haçli ordusunu büyük bir bozguna ugratti. Savas meydanindan kurtulabilenler, kaçarken Tuna’da boguldular.(1396) Haçlilardan geriye sadece muazzam bir ganimet kalmisti. Bu ganimetle, Edirne ve Bursa’da pek çok cami, medrese ve imaret insa edilmistir. Zaferin ardindan, Eflâk, Bosna, Macaristan ve Mora üzerine seferler düzenlendi. Itibari bu zaferle bir kat daha artan Yildirim, Nigbolu dönüsünde Anadolu birligini kurmaya yönelik nihaî adimlari atmaya baslayacaktir. Ankara Savasi ve Fetret Devri: Yildirim Bâyezid, Firat boylarina kadar topraklarini genislettigi sirada, Timur da Iran, Azerbaycan ve Irak’i ele geçirmisti. Bazi Anadolu beyleri Timur’a siginirken, ülkeleri istilâ edilen Celayirli Ahmet ve Karakoyunlu Kara Yusuf da Yildirim Bâyezid’in yanina kaçmisti. Böylece her iki devlet biribirine sinir komsusu olmus, ancak bu durum iki hükümdarin da Türk dünyasinin liderligine oynamalari sebebiyle olumsuz neticeler dogurmustur. Timur, Osmanlilara siginan Celayirli Ahmet ve Kara Yusuf’un iade edilmemesini bahane edip Sivas’i kusatmis ve kendisine teslim edilmesine ragmen sehiri tahrip etmisti(1400). Bu olaydan sonra da her iki hükümdar arasinda mektuplasmalar devam etti. Fakat Timur’un, Anadolu beyliklerine topraklarinin geri verilmesi ve bazi sehirlerin kendine birakilmasi gibi talepleri Yildirim tarafindan reddedildi. Dolayisiyla iki fatih için savas artik kaçinilmaz hâle gelmisti. 160 binlik Timur’un ordusunu, 70 bin kisiyle Çubuk Ovasi’nda karsilayan Yildirim Bâyezid, savasin baslarinda üstünlügü ele geçirdi. Ancak Timur’un safinda eski beylerini gören bazi askerlerin saf degistirmesi ve Kara Tatarlarin Osmanli ordusunun arkasini çevirmesi savasin talihini degistirdi. Bir avuç askerle direnmeye çalisan Yildirim Bâyezid sonunda esir edildi (26 Temmuz 1402). Ankara Savasi’ni kazanan Timur, Anadolu beyliklerini tekrar ihya etti ve böylece Anadolu Türk birligi parçalandi. Balkanlardaki Türk ilerleyisi durdugu gibi bir kisim topraklar da elden çikti. Yildirim’in ogullari arasindaki taht mücadeleleri Osmanli devletinin "Fetret Devri" boyunca 12 yil müddetle devam etti. Sayet bu savas gerçeklesmemis olsaydi, hiçbir direnme gücü kalmayan Istanbul büyük bir ihtimalle Yildirim Bâyezid zamaninda Türklerin eline geçecekti. Dolayisiyla Ankara Savasi Osmanlilari en az 50 yil geriye götürmüstür.Esir düsen Yildirim Bâyezid, yedi ay boyunca Timur’un yaninda sehir sehir dolastirildiktan sonra üzüntüsünden ecele yenik düstü. Osmanli sehzadeleri tahtin sahibi olabilmek için kiyasiya birbirleriyle mücadele etmeye basladilar. Bu mücadele Çelebi Mehmet’in tek basina devlet idaresine hâkim olusuna kadar devam etti (1413). Çelebi Mehmet kardesleri Süleyman, Isa ve Musa Çelebi’yi bertaraf ettikten sonra Anadolu Türk birligini yeniden tesis etmek için çaba sarf etti. Güçlenen Karamaogullarinin nüfuzunu kirdi, Karamanoglu Mehmet Bey’in eline geçen Osmanli topraklarini geri aldi. Candarogullari beyliginden Çankiri’yi ve ardindan Canik (Samsun) bölgesini yeniden Osmanli ülkesine katti. Fakat Sehzade Mustafa ve Simavna Kadisi oglu Seyh Bedreddin’in isyanlari ülkeyi karistirmaktaydi.(1419) Sehzade Murat Rumeli ve Manisa’da ortaya çikan bu isyani bastirdi, Seyh Bedreddin ve adamlari yakalanarak idam edildi. Timur’un beraberinde götürdügü Mustafa Çelebi de Anadolu’ya döndügünde tahtta hak iddia etmisti. Sehzade Mustafa’nin Selânik’te baslattigi isyan bastirildi. Asi sehzade Bizans’a siginmak zorunda kaldi. Çelebi Mehmet öldügü zaman Osmanli ülkesinde sükûnet büyük oranda tesis edilmeye baslanmisti (1421). Babasinin en büyük yardimcisi olan sehzade Murat tahta çiktigi zaman Bizans tarafindan karsisina çikarilan amcasi Mustafa Çelebi’nin isyanini bir kez daha bastirdi ve Bizans’i cezalandirmak için Istanbul’u kusatti(1422). Bu defa küçük kardesi Sehzade Mustafa’nin isyan haberini alan II.Murat, kusatmayi kaldirarak kardesini cezalandirmak zorunda kaldi. Isyancilarin yaninda yer alan Anadolu beyliklerine karsi harekete geçen II.Murat, Candaroglu Isfendiyar Bey’i itaat altina aldi. Izmir Beyi Cüneyd’i ortadan kaldirip, Izmir, Aydin ve Mentese civarini ele geçirdi. Germiyanoglu Yakub Bey’in çocugu olmadigindan, topraklarini Osmanlilara birakmayi vasiyet etmisti. Onun ölümüyle Germiyan ili de Osmanlilara katilmis oldu(1428). Balkanlarda da durum Osmanlilar lehine düzelmeye basladi. Nitekim Fetret devri sirasinda elden çikan topraklar geri alindigi gibi, 1440′a kadar Belgrat hariç bütün Sirp topraklari Osmanli hâkimiyetine girmisti. Fakat Erdel ve Eflâk’ta üst üste gelen bazi küçük bozgunlar Avrupa’da büyük bir sevinçle karsilanarak, Osmanlilara karsi yeni bir Haçli seferinin tertip edilmesine cesaret vermisti. II. Murat, Balkanlardaki Osmanli varligini tehlikeye atmamak için Macarlarla Segedin Antlasmasini imzaladi (1444) ve bu anlasmadan sonra tahttan feragat etti. Küçük yastaki oglu II. Mehmet’in hükümdar olmasini firsat bilen Macarlar anlasmayi bozdu ve yeni bir Haçli ittifaki olusturuldu. II. Murat yeniden ordunun basina geçerek düsmani Varna Savasi’nda karsiladi. Macar krali öldürüldü. Haçlilarin lideri durumundaki Jan Hünyad güçlükle kaçabildi(1444). Çandarli Halil Pasa’nin israriyla ikinci kez tahta çikan II. Murat, Mora ve Arnavutluk’a sefer düzenledi. Varna’nin intikamini almak isteyen Jan Hünyad yeniden harekete geçti. Fakat II. Kosova Muharebesi’nde bir kez daha Sirplar büyük bir yenilgiye ugratildi (1448). Varna ve Kosova savaslariyla Osmanlilar Balkanlardaki durumunu iyice güçlendirmis, Bizans’in batidan yardim alma umutlari ise tamamen ortadan kaldirilmistir. II. Murat 48 yasinda ölünce II. Mehmet yeniden Osmanli tahtinin sahibi olmus (1451) ve Osmanli Devleti artik bu dönemde tam bir cihan devleti hâline gelmistir.

YÜKSELIS DÖNEMI

Istanbul’un Fethi: II. Mehmet, babasinin ölümü üzerine ikinci kez Osmanli tahtina oturdugunda, devletin ortasinda bir ser adacigi hâlinde kalmis köhne Bizans’i ortadan kaldirmayi öncelikle hedef olarak belirlemisti. Böylelikle Osmanli devleti tam bir cihan devleti haline gelebilecekti. Hedefini gerçeklestirmek için ilkin Sirbistan ve Eflâk ile anlasma imzalayan Fatih, Karamanoglu tehlikesini de geçici de olsa bertaraf etti. Bizans’a ulasabilecek muhtemel yardimi önlemek için Bogaz’in Avrupa yakasina Rumeli Hisar’ini yaptirarak kusatma hazirliklarini tamamladi. Nihayet kusatilan Istanbul’a karsi 6 Nisan 1453′te kara ve denizden saldiri baslatildi. II. Mehmet, Edirne’de döktürdügü çaginin en güçlü toplariyla Istanbul surlarini karadan sarsarken 18 Nisan’da donanma bütün Istanbul adalarini ele geçiriyordu. Fakat, Haliç’in zincirle kapatilmasi sebebiyle kara ve deniz birlikleri müsterek bir harekâta geçemiyor ve bu durum da kusatmanin basarisina gölge düsürüyordu. Nihayet 22 Nisan’da Osmanli donanmasinin karadan Haliç’e indirilmesi gibi müthis bir plânin gerçeklestirilmesi, kusatmanin seyrini degistirmeye baslamisti. Seksen parçalik donanmayi bir anda karsilarinda gören Bizans’in direnme gücü artik kirilmisti. 29 Mayis 1453′teki nihaî harekâtla Istanbul fethedildiginde, II. Mehmet, Peygamberimizin müjdesine mazhar oluyor ve "feth-i mübin" ile "Fatih"lik serefini elde ediyordu.Bizans’in ortadan kaldirilmasi hem Türk tarihi hem de dünya tarihi açisindan büyük bir öneme sahiptir. Bu fetihle Osmanli Devleti, artik tam bir cihan devleti hâline gelmis, Islâm dünyasi ve Avrupa içinde büyük bir prestij ve güç kazanmistir. Avrupa için bu fetih çag açip, çag kapayan bir fetihtir. Katolik Avrupa’nin, Ortadoks dünyasiyla bütünlesme çabalari, Istanbul’un fethiyle önlenmis, aksine Balkanlari da tamamen ele geçirmek suretiyle Fatih, kisa zamanda Ortadokslari himayesi altina almistir. Nitekim Papa V.Nikola’nin Türklere karsi harekete geçilmesi fikri pek taraftar bulamamis, aksine, Ege adalarindaki halk, Balkanlardaki bazi despotluklar ve prensler Fatih’i Istanbul’un fethinden dolayi kutlayan mektuplar yazmislardir. Papa’nin istegine sadece Almanya, Napoli ve Venedik olumlu cevap vermis fakat onlar da kendilerinden ziyade Sirp, Macar ve Arnavutlari kiskirtarak sonuç almaya çalismislardir. Fatih’in Bati Politikalar: Sirbistan Seferleri; Istanbul’un fethinden sonra Osmanlilara bagliligini bildiren ve ele geçirdigi bazi kaleleri geri veren Sirplar Macarlar ile is birligi yaparak yeniden düsmanliklarini göstermeye baslamislardi. Bunun üzerine 1454-1457 arasinda üç kez pespese Sirbistan’a sefer düzenlendi. Belgrat disindaki bütün Sirp topraklari ele geçirildi. Sirp Krali Bronkoviç’in ölümüyle baslayan taht mücadelelerinden faydalanan Osmanlilar, Sirplari vergiye bagladilar. Taht kavgalarinin yeniden alevlenmesi üzerine, Mora seferinde bulunan Fatih, Sirp meselesine son verilmesini emretti. Mahmut Pasa, 1459′da baskentleri Semendire’yi ele geçirilerek Semendire Sancakbeyligini olusturdu. Böylece Sirbistan’da 350 yil sürecek Osmanli hâkimiyeti baslamis oluyordu. Arnavutluk Seferleri; Papalik ve Napoli kralliginin destegi ve kiskirtmasiyla harekete geçen Arnavutluk hâkimi Iskender Bey, vurkaç taktigi ile Osmanli kuvvetlerine baskinlar düzenlemekteydi. Bunun üzerine Fatih, bizzat sefere çikmaya karar verdi. 1465 yilinda gerçeklesen I.seferde, Ilbasan Kalesi’ni yaptirip, içine asker yerlestiren Fatih, Balaban Pasa’yi bölge için görevlendirerek, geri döndü. Ancak, Papa ve diger devletlerden aldigi kuvvetlerle Türklere saldiran Iskender Bey, Balaban Pasa’yi sehit etti ve Ilbasan kalesi’ni kusatti. Bunun üzerine Fatih II. Arnavutluk Seferi’ne çikti (1467). Ele geçirilen topraklarda yeni garnizonlar olusturuldu. Bu sirada Iskender Bey ölmüs ve yerine oglu Jean geçmisti. Arnavutlukta baslayan kargasa sebebiyle Fatih 3. kez Arnavutluk seferini baslatti. Arnavutlarin elinde kalmis olan Kroya ve Iskodra kusatildi. Nihayet 1479′da Arnavutluk da bir Osmanli vilayeti haline gelmis oluyordu. Mora Seferleri; Istanbul’un fethinden sonra Bizans Imparatoru XII. Konstantin’in ogullari, rakipleri Kantakuzen ailesine karsi Mora’da, Osmanlilarin yardimini istemislerdi. Turahanoglu Ömer Bey, akincilari ile duruma müdahale etti ve muhalifler bertaraf edildi. Fakat bu sefer iki kardes arasinda mücadele baslamisti. Bölge ülkelerinin Mora’yi istilâ niyetlerini bilen Fatih 1458′de harekete geçti. Korent’i ele geçiren Fatih, Mora’nin bir kismini merkeze baglayarak, burada bir sancak olusturdu. Atina ve diger bölgeler ise Osmanli yönetimini kabul etti. Kardesi Dimitrios’a karsi Arnavutlarin destegini alan Tomas’in Osmanlilarla yapilan anlasmayi bozmasi üzerine 2.kez Mora’ya sefer düzenlendi. Tomas, Papa’nin yanina kaçmak zorunda kaldi. Bölgeye çok sayida Türk yerlestirildi. Venedikliler bölge halkini Osmanlilara karsi ayaklandirmaya çalisiyorlardi. Ancak bunda basari kazanamayan Venedik, Osmanli kuvvetleri tarafindan bozguna ugratildi (1465). Eflâk ve Bogdan Seferleri; Yildirim zamaninda vergiye baglanan Eflâk Prensligi’nin basina Fatih tarafindan Vlad (Kazikli Voyvoda) getirilmisti(1456). Osmanlilara bagli görünen Vlad aslinda gizliden gizliye düsmanlik ediyordu Vlad’in Fatih’in elçilerini kaziga oturtarak öldürmesi üzerine 1462 yilinda Fatih, Eflâk’a bir sefer düzenledi. Bogdan’dan da yardim alan Osmanli kuvvetleri voyvodayi uzun süre takip etti. Neticede, sigindigi Macarlarin, Osmanlilarla yaptigi anlasma üzerine Vlad’i esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih voyvodaliga Radul’u getirdi ve Eflâk bir Osmanli eyaleti hâline geldi. 1455′ten itibaren Osmanli Hâkimiyetini taniyan Bogdan Prensligi’nin Kefe’nin fethinden sonra izledigi düsmanca siyaset üzerine Osmanli kuvvetleri 1476′da Bogdan’a girdi. Fatih’in bizzat basinda oldugu Osmanli kuvvetleri Bogdan ordusunu büyük bir bozguna ugratti. Böylece Bogdan da yeniden Osmanli hâkimiyetini tanimis oluyordu. Bosna-Hersek Seferleri; Osmanlilara vergi yoluyla bagli olan Bosna Kralinin, anlasmalara riayet etmemesi üzerine Üsküp’ten harekete geçen Fatih, Sadrazam Mahmut Pasa ve Turahanoglu Ömer Bey’e Bosna’nin tamamen fethedilmesi emrini vermisti. 1463 yilindaki seferle Bosna Krali Osmanli hâkimiyetini yeniden tanidi. Ancak seyhülislamin da fetvasiyla sonra öldürüldü ve bu topraklarda Bosna Sancakbeyligi olusturuldu. Fakat ordunun Istanbul’a dönmesi üzerine ayni yil, Macar krali Bosna’ya girdi. Ikinci kez düzenlenen seferle Osmanlilar, Yayçe disindaki bütün kale ve sehirleri yeniden ele geçirdiler. Bosna seferleri esnasinda Hersek Krali Stefan da ülkesinin bir kisim topraginin Osmanlilara dogrudan baglanmasi sartiyla tahtinda birakilmisti. Ancak 1483 yilinda Hersek tamamen Osmanli topragi hâline gelecektir.Fatih, Bosna’yi Osmanli topraklarina kattigi zaman "Bogomil" mezhebindeki Bosnalilara çok iyi davranmisti. Hem Katolik hem de Ortadokslarin kendi kiliselerine almak için baski yaptiklari Bogomiller bu sebeple Osmanli yönetimine sicak bakmislar ve kendilerine saglanan din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman olmuslardi. Iste bu Müslüman Bosnalilara "Bosnak" denilmektedir. Fatih devrinde Osmanlilarin karada en güçlü komsusu ve rakibi Macarlar, denizde ise Venedik idi. Macarlar bu dönemde tek baslarina Osmanlilarla bas edemeyeceklerini bildiginden, dogrudan bir savasi göze alamamis, Fatih de tabiî sinir olan Tuna’yi geçmeyi düsünmemistir. Ancak akincilar vasitasiyla, Macaristan’a güvenligin saglanmasina yönelik yüzlerce basarili akin düzenlenmistir. Keza Venedik Cumhuriyeti de Osmanlilarla dogrudan karsilasmaktansa Balkanlardaki diger devletleri kiskirtmayi yeg tutmustur. Güçlü donmasiyla Mora ve Ege’deki adalara sahip olmak isteyen Venedik, Osmanlilar karsisinda istedigi sonucu alamamis, aksine pek çok ada ve kiyi kaleleri Osmanlilarin eline geçmistir. Ege Adalarinin Fethi; Istanbul’u ele geçiren Fatih, Bizans’a ait bütün topraklari hâkimiyeti altinda birlestirmek istiyordu. Böylece Bizans’in yeniden dirilmesini önleyecegi gibi, iktisadî ve siyasî açidan da nüfuz alanini genisletebilecekti. Öncelikle Anadolu kiyisina yakin adalari hedef alan Fatih, Bizans, Venedik ve Cenevizlilerin elindeki bu adalardan Anadolu’ya yapilan korsan akinlarinin önünü kesmis olacakti. Ikinci olarak Orta ve Dogu Akdenizdeki adalar hedef alinmisti ki, bu adalar Fatih’in Italya’ya yani eski Roma’ya geçisini kolaylastiracakti.( Nitekim Gedik Ahmet Pasa komutasindaki bir Osmanli donanmasi Napoli Kralliginin elindeki Otranto’yu fethetmis ve buradan Güney Italya’ya akinlar düzenlenmistir.(1480) Fakat Fatih’in ölümünden sonra basa geçen II. Bâyezid, Gedik Ahmet Pasa’yi geri çagirinca, sehir savunmasiz kalmis ve Italyanlar kaleyi tekrar ele geçirmislerdir).1456 yilinda öncelikle Çanakkale Bogazi’na hâkim olan adalardan Gökçeada (Imroz), Tasoz Enez ve Semendirek adalari ele geçirildi. Ayni tarihlerde Limni ve Midilli halki Türk yönetimine girmek için Osmanlilara basvurmustu. Önce Limni, ardindan, uzun süren kusatmayi müteakip Midilli (1467) ele geçirildi. Venedikliler 264 yildir ellerinde tuttuklari Agriboz Adasi’ndan Mora ve Ege adalarindaki Türk birliklerine karsi saldirilarini yogunlastirmaktaydilar. Bunu önlemek maksadiyla Agriboz’un fethine karar veren Osmanlilar neticede 17 gün süren kusatmadan sonra amaçlarina ulastilar. Epir despotunun elindeki Zanta, Kefalonya ve Ayamavra gibi adalar da Fatih’in saltanatinin son zamanlarinda Osmanli topraklarina dahil edilmistir. Ancak St. Jean sovalyelerinin elindeki Rodos’a karsi girisilen birkaç muhasara neticesiz kalmistir. Fatih’in Dogu Politikasi: Karadeniz Politikasi; Osmanlilar, Anadolu’nun büyük bir kismini hâkimiyetleri altina almalarina ragmen kuzeyde, Karadeniz kiyisindaki bazi yerler Trabzon Rumlari, Cenevizliler ve Candarogullarinin elinde bulunuyordu. Anadolu Türk birliginin saglanmasi ve ticaret güvenligi açisindan bu bölgelerin ele geçirilmesi sartti. Iste bu sebeplerle, Fatih karadan ve denizden kuvvetlerini harekete geçirdi. 1461 yilinda Cenevizlilerin elindeki önemli bir üs olan Amasra teslim olmak zorunda kaldi. Seferin kendisine karsi yapildigini sanan Candaroglu Ismail Bey, Kastamonu’yu terk ederek Sinop’a çekildi. Bursa’ya dönerek birliklerini takviye eden Fatih, Trabzon seferine çikarken, Sinop da dahil Candarogullarinin topraklarini savasmaksizin ele geçirdi. Fatih’in asil amaci 1204 yilinda Lâtinlerin Istanbul’u isgal etmesi üzerine Bizans hanedanina mensup Komnenlerin ayri bir devlet olusturduklari Trabzon idi. Osmanlilara vergi vermeyi kabul eden Trabzon Rumlari bir taraftan Fatih’in rakibi olan Uzun Hasan ile ittifak içine girmisti. Nihayet Fatih, karadan birliklerini Trabzon’a gönderirken, bir donanma da Sinop’tan kalkarak bölgeye yöneldi. Bu sirada Uzun Hasan’in Osmanli ordusunu arkadan çevirebilecegi ihtimaline karsi Fatih, ordusunu Sivas’in güneyinden Yassiçemen’e çevirdi. Uzun Hasan’in annesi Sara Hatun’un ricasi üzerine Akkoyunlularla bir anlasma yapildi. Anlasmaya göre Akkoyunlular, Trabzon Rumlarina yardim etmemeyi vaat etmislerdir. Anlasmanin akabinde kara ve denizden Trabzon yeniden kusatildi. Çaresiz kalan Trabzon Hâkimi David Komnen sehri teslim etmeyi kabul etti (26 Ekim 1461). Böylece 258 yil devam eden Trabzon Rum Imparatorlugu da tarihe karismis oldu. Karadeniz’in Anadolu kiyilarini tamamen hâkimiyetine alan Fatih’in bundan sonraki hedefi, önemli ticaret limanlari olan Ceneviz kolonilerini ortadan kaldirarak, Karadeniz’i tam bir Türk gölü yapmak idi. Gedik Ahmet Pasa komutasindaki donanma 1475 yilinda Kefe, Azak ve Menkup iskele ve kalelerini ele geçirdi. Böylece Osmanlilar, Altinorda Hanligi’nin zayiflamasiyla ortaya çikan Kirim Hanligi ile komsu oldu. Azak Kalesi’nin düsürülmesi sonucunda bazi Cenevizliler ile birlikte Kirim hanlarindan Mengli Giray Han da esir edilmisti. Mengli Giray Han’in Istanbul’a getirilmesiyle Kirim Hanligi Osmanli hâkimiyetine girmis oldu. (1478). Kirim hanlari 350 yil boyunca Osmanlilarin batiya karsi en güçlü müttefikleri olarak hizmet vermislerdir.Anadolu’da Türk Birliginin Gerçeklesmesi; Osmanlilarin kurulus devrinden beri en ciddî rakipleri durumundaki Karamanogullari, Fatih’in politikalarina karsi, Akkoyunlu ve Memlûklu devletlerinin destegini sagladigi gibi, Venediklilerle de bir ittifak kurmakta sakinca görmemislerdi. Bu düsmanca tavir üzerine Fatih 1466 yilinda Karamanogullari üzerine yürümeye karar verdi. Beylik topraklarinin büyük kismi Osmanlilarin eline geçmesine ragmen Fatih, Larende ve Silifke yörelerine çekilen Karamanogullarina karsi mücadeleyi, Otlukbeli Savasi’nin sonrasinda da sürdürmüstür. Fakat Karaman Beyi Kasim’in ölümünden sonra (1483) beylik tamamen oradan kalkmis olacaktir. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan, 1467 yilinda Karakoyunlu topraklarina sahip olunca Osmanlilar aleyhine hâkimiyetini genisletmeye baslamisti. Anadolu birligi yönündeki bu tehlike üzerine Fatih, 1473′te harekete geçti. Otlukbeli mevkiinde yapilan savasta Osmanlilar büyük bir zafer kazandilar. Artik Akkoyunlular Osmanlilar için bir tehlike olmaktan çikmisti. Fatih bundan sonra Hicaz su yolllarinin onarimi hususunu bahane ederek Memlûklar’a karsi harekete geçti. Fakat bu dönemde Memlûklarla büyük bir savasa girilmemistir. Fatih’in 1481′de hazirlik yaptigi ve ölümüyle yarim kalan seferin ya Rodos’a ya da Misir’a yönelik oldugu söylenir. Fatih’in ölümü üzerine Osmanli tahtina büyük oglu Bâyezid geçmisti. Ancak diger oglu sehzade Cem, Rodos sovalyelerinin eline düsmesiyle sonuçlanan,taht mücadelesine girmisti. Bâyezid’in mütereddit ve ihtiyatli politikalari sebebiyle, Akkoyunlularin yerini alan Safaviler güçlenerek Anadolu’da Sahkulu Isyani gibi ayaklanmalari kiskirtmis, Memlûklara karsi basarisiz seferler düzenlenmistir. Buna ragmen Bâyezid döneminde Kili ve Akkerman ele geçirilerek Bogdan tamamiyla Osmanli hâkimiyetine girmis(1484), Venedik ve Haçlilara karsi denizlerde üstünlük kurulmus, Modon, Koron, Inebahti ve Navarin gibi Mora kiyilarindaki kale ve limanlar zapt edilmistir(1502). Barbaros kardeslerin denizlerdeki zaferlerine ragmen özellikle dogudaki olumsuz gelismeler ve Sahkulu Isyani(1511), devlet islerinden elini çeken Bâyezid’in sagliginda sehzadeler arasindaki taht mücadelesinin kizismasina vesile olmustur. Nitekim Sehzade Selim’in mücadeleyi kazanmasi üzerine 1512 yilinda II. Bâyezid tahttan feragat etmistir. Yavuz Sultan Selim Devri; Henüz Trabzon’da vali iken Dogu’da Safavilerin nasil güçlendigini gören ve onlarla basarili bir mücadeleye giren Selim, tahta çiktiktan sonra, Anadolu’daki mezhep mücadelesine bir son vermek için Safavilerle dogrudan savasa girmeyi kaçinilmaz görmekteydi. Nihayet ordusunun basinda Dogu seferine çikan Yavuz Selim, Çaldiran Ovasi’nda Sah Ismail’in ordusuyla büyük bir meydan muharebesi yapti. Iki Türk hükümdarinin mücadelesinden Selim üstün çikti (23 Agustos 1514). Dogu Anadolu topraklari Osmanlilarin eline geçti. Yavuz, Tebriz’e kadar Sah Ismail’i takip etti. Dulkadirogullari beyligi Osmanli yönetimine alindi ve sonra ilhak edildi (1515)Babasi döneminde Memlûklara karsi yapilan seferlerin çogu kez basarisizlikla neticelenmesi, Osmanlilarin dogu’da ve Islâm dünyasinda üstünlük kurmalari önündeki en büyük engel idi. Bu sebeple, Safavi tehlikesini bertaraf ettikten sonra Yavuz, Memlûklara karsi büyük bir ordu hazirladi. Misir Memlûk Sultani Kansu Gavri, Osmanli ordusunu Halep’in kuzeyinde karsiladi. Ancak Mercidabik Savasi Osmanlilarin zaferiyle son buldu (24 Agustos 1516). Kansu Gavri savas sirasinda öldü. Malatya’dan Sina yarimadasina kadar olan topraklar Osmanlilarin eline geçti. Kisi Sam’da geçiren Yavuz, tekrar Misir’a yöneldi. Yeni Memlûk Sultani Tomanbay ile Kahire’nin kuzeyindeki Ridaniye mevkiinde yapilan savasi da Osmanlilar kazandi. (22 Ocak 1517). Bu savas Memlûk Devleti’nin sonu oldu. Suriye, Filistin, Misir ve Hicaz Osmanli hâkimiyetine girdi. Hülagû’nun Bagdat’i isgal etmesiyle Memlûk himayesine giren halifelik müessesesi de böylece Osmanlilara geçmis oluyordu. Nitekim Mekke serifi sehrin anahtarini Yavuz Sultan Selim’e sunarak itaatini bildirmisti. Yavuz dönemi Osmanlilarin dogu’da ve Islâm dünyasi’nda en büyük güç haline geldigi bir dönemdir. Yavuz Sultan Selim’in sekiz yil süren hâkimiyet devrinden sonra Osmanli tahtina oglu I.Süleyman geçti (1520). I.Süleyman’in 46 yillik saltanatinda Osmanli Devleti siyasî, askerî ve iktisadî açilardan zirveye ulasmistir. Bu sebeple dost düsman ona Kanuni, Muhtesem, Büyük Türk gibi lâkaplarla hitap etmis ve tarihe de böyle geçmistir. Avrupa’daki Gelismeler; Kanuni döneminde özellikle Avrupa’da önemli dinî ve siyasî degisiklikler söz konusudur. Güçlü Macar kralliginin Osmanli hâkimiyetine girmesinden sonra, Kutsal Roma-Cermen Imparatoru Sarlken en ciddî rakip hâline gelmis, onun olusturdugu imparatorlugun uzantisi durumundaki Avusturya Arsidükaligi Osmanlilara sinirdas olmustur. Bu devlet ile Avrupa’nin en güçlü hanedani olacak olan Habsburglar Avrupa’yi âdeta parselleyeceklerdir. Bu dönemde güçlenmeye baslayan Protestanlik, Avrupa’da mezhep çatismalarinin siddetlenmesine sebep olmustu. Dogu Avrupa’da da Lehistan ve Ortadoks Rusya güçlenmeye baslamisti. Kanuni, Avrupa’daki siyasî ve dinî çekismelerden faydalanarak, onlarin birlesmemesine özen göstermis ve bunu bir devlet politikasi hâline getirmistir. Yine bu dönemde Akdeniz’de ve Okyanuslarda güçlü bir ticarî ve iktisadî filo olusturan Ispanyol ve Portekiz donanmalari Venedik’in yerini almis görünüyordu. Belgrat’in Fethi ve Macaristan Seferi; Fatih’in Sirbistan seferinde ele geçirilemeyen Belgrat, Avrupa içlerine yapilacak akinlar için bir siçrama noktasi idi. Bu sebeple Kanuni, Macaristan seferine çiktiginda ilkin Belgrat’i kusatti ve ele geçirdi(1521). Burayi bir üs olarak kullanan Osmanlilar artik rahatlikla Avrupa içlerine sefer yapabilecekti. Nitekim Sarlken’e tutsak olan Fransa Krali Fransuva’yi, kendisinden yardim talep etmesi üzerine, kurtarmayi amaçlayan Kanuni, 1526 yilinda karsisindaki ittifaki parçalamak amaciyla yeniden Macaristan üzerine bir sefer düzenledi. 29 Agustos 1526′da Mohaç Meydan Muharebesi ile Macar ordularini imha eden Kanuni, Budin’i (Budapeste) ele geçirdi. Macaristan’in bir bölümü ilhak edildi ve kalan kismi Erdel Kralligi olusturularak Osmanli hâkimiyetine alindi. Avusturya Seferleri; Macaristan’in ele geçirilmesi üzerine, ölen Macar krali ile akrabaligini öne süren Avusturya Arsidükü Ferdinand, Macar topraklarinda hak iddia etmis ve Budin’i isgal etmisti. Bunun üzerine Kanuni, yeniden Macaristan’a sefer düzenledi. Budin kurtarildi. Ancak Kanuni’nin asil maksadi Viyana idi. Osmanli ordusu sehri kusatti ise de ele geçirmeye muvaffak olamadi(1529). I.Viyana Kusatmasi’nin sonuçsuz kalmasindan cesaretlenen Ferdinand, Budin’i tekrar isgal etti. Kanuni ünlü "Alman Seferi" ile mukabele ederek isgal edilen yerleri geri aldi. Ferdinand ile Istanbul’da bir anlasma yapildi. Bu anlasmaya göre Ferdinand, Macaristan üzerinde hak talep etmeyecek ve Osmanli hâkimiyetini taniyacak ve elinde bulundurdugu Macaristan’a ait topraklar için de Osmanlilara vergi verecekti.(1533). Ferdinand’in Macar kralinin ölümünü firsat bilerek anlasmayi bozmasi üzerine Kanuni yeniden sefere çikti. 1562′deki bu sefer sonucunda Macaristan’da Erdel Beylerbeyligi olusturuldu. Avusturyalilar firsat buldukça Macar topraklarina tecavüz etmisler ve her seferinde de Osmanlilardan gerekli cevabi almislardir. Nitekim Kanuni’nin son seferi de Avusturya’ya karsi olmus ve Zigetvar Kalesi kusatilmistir (1566) Fransa ile Münasebetler ve Ilk Kapitülâsyon; Avrupa birligini saglamak isteyen Roma-Cermen Imparatoru Sarlken, bu maksatla Fransiz Krali Fransuva’yi esir etmisti. Kendisinden yardim isteyen kral ile iyi iliskiler kuran Kanuni böylece Sarlken’e karsi bir müttefik kazanmis oluyordu. 1535 yilinda iki ülke arasinda ticaret ve dostluk anlasmasi imzalandi. Anlasma ile her iki ülke serbest ticaret hakki elde edecek ve bu haklar iki hükümdarin yasadigi sürece geçerli olacakti. Lâkin kapitülasyon adiyla tarihe geçecek olan bu ticarî imtiyazlar sürekli hâle getirilmis, sonraki devlet adamlarinin basiretsizligi sebebiyle tek tarafli islemeye baslamis ve baska devletlere de imtiyazlarin taninmasiyla Osmanli ekonomisi giderek disa bagimli hâle gelmistir. Iranla Münasebetler; Sah Ismail’in yerine geçen oglu I.Sah Tahmasp, babasi gibi, Osmanlilarin düsmani olan Venedik ve Avusturya ile ittifak kurmakta bir beis görmüyordu. Osmanli ordusu, Avrupa’ya sefere çiktiginda Safaviler, Dogu Anadolu topraklarina karsi saldiriya geçiyordu. Bu sebeple, Kanuni, Irakeyn (iki Irak; Irak-i Acem ve Irak-i Arap) seferi diye bilinen bir sefere çikti (1534-35). Tebriz ve Bagdat Osmanli topraklarina katildi. Osmanlinin Avrupa ile ilgilenmesinden yararlanan Safaviler firsat buldukça yeniden harekete geçtiklerinde, bölgeye 1555 yilina kadar Nahcivan ve Tebriz üzerine birkaç kez sefer düzenlenmistir. Osmanlilar karsisinda fazla bir varlik gösteremeyen Sah Tahmasp nihayet baris anlasmasi imzalamayi kabul etmek zorunda kalmis ve Amasya Antlasmasi (1555) ile Osmanli üstünlügünü kabul ederek Bagdat, Tebriz ve Dogu Anadolu’nun Osmanli hâkimiyetinde oldugunu tasdik etmistir. Deniz Seferleri ve Fetihler; Kanuni devri karada oldugu gibi denizlerde de büyük bir üstünlügün saglandigi bir devirdir. Fatih’in alamadigi, St.Jean sövalyelerinin elindeki Rodos ve çevresindeki adaciklar, basarili bir kusatma sonunda ele geçirilmis(1522), II. Bâyezid zamanindan beri Akdeniz’de serbestçe faaliyet gösteren Barbaros kardeslerin devlet hizmetine alinmasiyla deniz ve kiyilarda pek çok yer Osmanli hâkimiyetine dahil olmustur. Cezayir’i ellerinde bulunduran ve Osmanlilar adina, 1492 yilinda Ispanya’da soy kirima ugrayan Musevîleri Istanbul’a gemilerle nakleden Barbaros kardesler hakli bir üne sahip olmuslardi. 1533 yilinda Cezayir’i Osmanlilara birakarak kaptan-i deryalik görevini kabul eden Barbaros Hayrettin Pasa (Hizir Reis), 1538 yilinda Andrea Doria komutasindaki Haçli donanmasini Preveze’de büyük bir bozguna ugratarak, Osmanlilardin Akdeniz’in tek hâkimi oldugunu bütün dünyaya kabul ettirdi. Barbaros’un ölümünden sonra yerine geçen Turgut Reis de fetihlere devam etti.Nitekim St. Jean sövalyelerinin elinde bulunan Trablusgarp onun tarafindan fethedilmis (1551), Preveze’den sonraki en büyük deniz zaferi sayilan Cerbe Savasi sonunda Haçli donanmasi bir kez daha hezimeti tatmistir. Sadece Akdeniz’de degil Kizil Deniz ve Hint Okyanusunda da Osmanli donanmasi faaliyette bulunmustur. Uzak denizlerde istenilen sonuçlar elde edilememisse de bu dönemde Yemen ve Arabistan’in güney kiyilari ile Habesistan ele geçirilmistir. Kanuni’nin Ölümü ve Sonrasi; Zigetvar Muhasarasi esnasinda hastalanan Kanuni kalenin fethini göremeden 66 yasinda öldü (1566). Siyasî, askerî ve iktisadî bakimlardan Osmanliyi zirveye çikaran bu büyük hükümdarin yerine geçen ne II. Selim (1566-1574) ne de III. Murat (1574-1595) ayni evsafta kisiler degillerdi. Ancak Kanuni devrinde baslayan fetih rüzgârlari o derece siddetliydi ki, bu hükümdarlar devrinde de hizini devam ettirebildi. Süphesiz bu basarilarda sadrazam Sokullu Mehmet Pasa’nin dirayetli siyasetinin de rolü büyüktür. Anadolu’nun Akdeniz’e bakan kiyilarinda bir çiban basi gibi duran Venedik’in elindeki Kibris bu fetih rüzgâriyla kusatildi. Lala Mustafa Pasa komutasindaki Osmanli donanmasi adayi ele geçirir geçirmez (1571), buraya Anadolu’nun çesitli sancaklarindan Türkler yerlestirildi. Artik Kibris da Türk olmustu. Bu durumu hazmedemeyen Venedik, Ispanyol, Malta donanmalari papa ve diger bazi Avrupa devletlerinin de destegi ile harekete geçerek büyük bir savas filosu olusturdular. Korent Körfezi yakinlarinda, Inebahti önlerinde yapilan deniz savasini Osmanlilar kaybetti (1571). Ancak kendileri de oldukça fazla zaiyat verdiginden, Haçli donanmasi Osmanli kadirgalarini takip edecek durumda degildi. Sokullu kisa zamanda donanmayi yenileyerek yeniden Akdeniz’e indirdi. Venedik bu durum karsisinda yeni bir savasi göze alamadi ve Osmanlilara vergi vermeyi kabul etti. Kiliç Ali Pasa komutasindaki donanma Tunus’u yeniden Osmanli topraklarina katti (1574). Bu esnada II.Selim ölmüs ve yerine III. Murat geçmisti. Bu padisah devrinde, Sah Tahmasp’in ölümüyle çalkanan Iran’a savas açildi (1576) Gürcistan ve Azerbaycan’in büyük bir kisminin ele geçirilmesiyle neticelenen ilk seferden sonra savas 15 yil sürdü. Bu uzun savas ile daha fazla yipranmak istemeyen Osmanli Devleti ile Iran arasinda 1590′da bir baris anlasmasi yapildi. Yine bu dönemde baslayan Türk-Macar Savasi I.Ahmet devrine kadar devam etti. Don ve Volga nehirlerini birlestirmeyi amaçlayan kanal projesi ile Süveys kanali tesebbüsünün mimari olan Sokullu’nun 1579′daki ölümü ile Osmanli Devleti büyük bir yara almistir. Özellikle III.Murat’in oglu III.Mehmet’in (1595-1604), hükümet islerini annesine birakip, bir köseye çekilmesi Osmanli’yi XVII. yüzyilda daha kötü yillarin bekleyeceginin âdeta habercisi idi.

Ll. Bölüm : T.a.o.’da Geçen Türk Kültürü Unsurları

06 Kasım 2007

ll. BÖLÜM : T.A.O.’DA GEÇEN TÜRK KÜLTÜRÜ UNSURLARI

T.A.O.’ı tetkik ederek elde ettiğimiz Türk kültür unsurlarını içtimai, siyasi, dini ve iktisadi unsurlar olarak belirlemek suretiyle, tasnif ettik.

A-)İÇTİMAÎ UNSURLAR :

T.A.O.’da geçen Türk kültürüne ait içtimai unsurları açıklamadan önce Osmanlı Devleti öncesi Türkiye halkının sosyal vaziyetine bakmak gerekir.

1-) Xlll. Yy. Başında Anadolu Halkının Sosyal Durumu :

Âşıkpaşazâde, eserinin birçok yerinde halk unsuru hakkında bilgiler vererek Anadolu’daki sosyal grupları sayar: Gazıyân-ı Rum(Anadolu Gazileri), Ahıyân-ı Rum(Anadolu Ahileri), Bacıyân-ı Rum (Anadolu Bacıları), Abdalân-ı Rum (Anadolu Abdalları) (1). Bu sosyal grupları anlayabilmek için önce, halkın genel durumuna bakmak lüzumu vardır.

Osmanlı Devleti kurulmadan önce halk; Selçuklular idaresi ve Anadolu’nun ilk fethinde görev alan kumandanların liderliğinde oluşan siyasi teşekküllerin hâkimiyeti altında yaşıyordu.

Türkiye tarihinin mühim hadiselerinden birisi olan Malazgirt Savaşı (1071) neticesinde (2) Anadolu, ekseriyeti Oğuz boyundan olan Türkmenler’ in eline geçmişti. Malazgirt savaşı, Anadolu’nun fethini sağlayan,Türk – İslam tarihi bakımından, yeni fethedilen toprakların Türkleşme – İslamlaşma

(1) Nihal ATSIZ : Âşık Paşaoğlu Tarihi, (İst.,1992), 165.

(2) İbrahim KAFESOĞLU : “Malazgirt Muharebesi” mad., (İ.A), Vll, 242.

zaruretini beraberinde getiren çok mühim bir savaştır. Şimdiye kadar yaptıkları fetihlerde Türkler, ele geçirdikleri yerlerde devlet kurmuş, hüküm sürmüşlerdi. Ancak; Anadolu’nun fethi Hıristiyan dünyaya doğru bir ilerleyiş idi. Sadece bir ilerleyiş değil yeni bir vatan edinme idi. Bu topraklar Bizans – Arap mücadeleleri sırasında harap olmuştu ve siyasi bir boşluk vardı. Fethi kolaylaştıran bu durumla beraber Türkler, kendi içtimaî düzenlerini de bu yeni topraklara getirdiler. Yerli Hıristiyan ahâli ile kurdukları temas neticesi onlardan çeşitli alanlarda faydalanma yoluna gittiler.

Bu Hıristiyan ahâli, İslam siyasi şemsiyesi altında, azınlık hukukuna göre idare edilecekti. Orta Asya’dan gelen Türkmenler göçebe bir hayat tarzına sahip, genellikle hayvancılıkla uğraşan, iktisâdiyattan fazla anlamayan insanlardı. Halbuki, yerli Hıristiyan – Rum ve Ermeni etnik menşe’li halk ise iktisadi faaliyetlerde gelişmiş, ileri derecede bir ekonomik düzen sahibi insanlardı. Türkler’ in iktisadi bir hayat oluşturmalarına, daha zaman vardı. Bu konuda, Hıristiyan ahâli ile kurdukları münasebet neticesi, kısa bir çıraklık devresinden sonra iktisadi hayatın temel taşlarını oturtmuşlardı(3).

Selçuklular devrinde Türkiye’de yaşayan halkın, büyük bir bölümünü Oğuz Türkmenleri teşkil ediyordu. Türkiye Selçukluları da bu unsura dayanıyordu(4). Türkmenler; Anadolu’ da, artık göçebe hayat tarzından, yerleşik hayata geçiyorlardı . Rumlar ve Ermeniler ise daima azınlık statüsünde yaşıyorlardı . Böylece ; Türk unsur ile Rum veya Ermeni unsurlarının birleşmesi sonucu karma bir millet oluşmamıştır. Çünkü; gayr-ı müslim unsurlar; hayatları, devletin garantisinde olmak üzere, yeni bir hukuk alanında yaşamaktaydılar.

Anadolu’ya çeşitli sebeplerle Türkmen kitlelerinin akınları olmuştu. Büyük Selçuklu sultanı Tuğrul Bey (1040 – 1063) huzursuzluk vesilesi olan,

(3) Mustafa AKDAĞ : Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi, (İst.,1995), l, 12. (4) Faruk SÜMER : Oğuzlar, (İst.,1999), 159.

sel halinde akmakta olan Türkmen kitlelerini Anadolu gazalarına sevk etti(5). Yani Büyük Selçuklular döneminden itibaren Anadolu’nun fethi ve iskânı, devletin başlıca siyasi hedefi idi. Çünkü; Selçuklu sultanları Şii faaliyetlerinin merkezi olan Mısır ile Bizans’ın elindeki Anadolu’nun işini bitirmeyi kafalarına koymuşlardı.

Osmanlı idaresi öncesi XII – XIII. asır Anadolu halkını başlıca iki gruba ayırmak mümkündür: Şehirli ve köylü. Şehirde oturan halkta başlıca 4 gruba ayrılmıştır: a) Devlet Memurları b) Ayanlar c) Bilim Adamları d) Ahîler (Fütüvvet Teşkilatı). Halkın etnik menşeini Türkler oluşturmakla beraber, Rum, Ermeni ve Süryâniler de mevcuttur.

Göçebe hayat yaşayan Türkmenler’ in, yerleşik hayata geçerek şehirlileşmelerini kolaylaştıran bazı âmiller vardı. Bunların başında askerlik hizmetine giren Türkmenler’ in çok kısa sürede iktâlar ve ganimetler sayesinde zenginleşmeleri, şehir hayatını çok câzip bir hâle getirmişti. İlk şehirli Türkler, bu grup idi(6). İkinci âmil ise; yaylacılıkla uğraşan Türkmenler, imâl ettikleri ürünlerini pazarlara getirerek satıyorlardı. Bu alış-verişi çoğunlukla Rum – Hıristiyan âhali ile yapan Türkler, şehir hayatına alışarak ya iş adamı ya da işçi zümresine dahil oluyorlardı.

Yavaş-yavaş zenginleşmeye başlayan bu şehirli Türk unsuru; medrese, cami, zaviye gibi hayır kurumlarını yaptırmaya başlıyorlardı. Bu konuda oldukça cömert davranan şehirlilere, Horasan’dan gelen, kendilerini derviş olarak tanıtan unsurlar da yardımcı oluyorlardı. Âşıkpaşazâde’ nin belirttiği “ Abdalân-ı Rum ” ve Horasan erenleri bu grup olsa gerektir. Bu dervişler, İslamiyet’i kendi arzularıyla benimsemiş fakat bir takım dini incelikten habersiz kardeşlerine dini propaganda yapıyorlardı(7).

(5)Osman TURAN: ”Selçuklular Zamanında Türkiye”,İslamiyet ve Türk (İst.,1993), 34.

(6) Mustafa AKDAĞ : a.g.e., 10-12.

(7) Fuad KÖPRÜLÜ: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, (Ank.,1966), 1.

Böylece ilk şehir topluluğu; Anadolu’yu yurt tutan Türkmenlerle, onları irşâda koşan Türk – İran dervişleri ve iktisadî hayatı ellerinde bulunduran ve azınlık statüsüne göre hayatlarını devam ettiren Hıristiyan halktan teşekkül ediyordu. Bizans’ın ezici ve kötü idaresinden bıkmış olan Hıristiyan halk, Türkler’ in son derece hoşgörülü ve adil idaresinden memnun idiler. Çünkü; tâbî oldukları azınlık hukukuyla hayatları muhafâza edilmişti.

Türkmenler’ in bu kültür değişimleri çok kolay olmamıştır. Çünkü; göçebe, yaylak – kışlak bir hayat tarzı ile hayvancılıkla meşgul Türkler’ in yerleşik şehir hayatına alışmaları zaman almıştır. XIII. asır sonlarında dahi önemli bazı Türk şehirlerinde bile, Hıristiyan ahâli hayli kalabalıklar halinde yaşamaktaydı. Ancak; iktisadî canlılığın daha fazla olduğu şehirlerde Türk nüfus daha fazla artmaktaydı(8).

Şehirlerde; Hıristiyan halk, daha çok sanayi ve şehir içi ticaretle iştigal etmelerine karşılık, Türkler emlâk sahibi olarak zenginleşmekteydiler. Aslında Orta Asya’dan gelen bu Türkmenler’ den, şehir ve köy hayatına adapte olmakta zorlanmayacak boylar vardı. Türkmenler, Anadolu’ya geldiklerinde yerli Hıristiyan halkın bir bölümü köylü, bir bölümü de şehir hayatını devam ettiriyordu. Ancak; uzun ve yıpratıcı savaşlar sebebiyle Hıristiyan köylülerin bazıları sağlam ve güvenli şehirlere yerleşmişlerdi(9). Bu sebeple Türkler yeni köyler kurmak zorunda kaldılar. Böylece; bu küçük yerleşim birimlerinin etrafında kümelenerek, şehir hayatına geçişte köyleri, kendilerine bir basamak yaptılar.

Anadolu’ya gelen Türkmenler arasında Orta Asya’da çok eski zamanlardan beri köy ve şehir hayatına geçmiş çok çeşitli Türkler’ de vardı. Bunlardan köy hayatını bilen Türkmenler, hemen köyler kurmak suretiyle, ziraî faaliyetlere başlıyorlardı. Şehir hayatına alışık olanlar ise şehirlere yerleşiyorlardı. Göçebe Türkmenler, XII. yy. dan itibaren köyler oluşturarak,

__________________________________________________ ___________

(8) Mustafa AKDAĞ : a.g.e., l, 27-29.

(9) Yaşar YÜCEL- Ali SEVİM: Türkiye Tarihi, (Ank.,1990),l, 381.

şehir hayatına geçmişlerdi. Bir toplumsal değişimde zaman esas olduğu gibi, şartların müspet olması da çok mühimdir.

Şehir hayatında devlet adamları ve aileleri en zengin ve itibarlı grubu teşkil ediyordu. Bu da göstermektedir ki; fertlerin zenginlikleri siyasi teşkilattaki yerleriyle doğru orantılıdır. Bir şehirde devlet rîcâlini temsil edenlerin aileleri, zenginlikte birinciydiler. Bunların han, hamam, dükkan gibi emlâkleri olmakla beraber iktâları da vardı. Hem siyasî hem de iktisadî hayatta, ümerâ ve aileleri en başta gelirdi.

İkinci sosyal grubu ise “âyân” denilen ileri gelenlerle, devlet nezdinde halkı temsil eden “iğdişler” teşkil ediyordu. Bir şehir, devir veya zümrenin ileri gelenleri manasında olan âyânların başlangıçta devlet üzerinde fazla bir tesirleri yoktu(10). Ancak 18.y.y. Osmanlı Devleti üzerinde, âyânların etkileri büyük olmaya başladığından, devlet tedbir olarak, bunları etkisiz hâle getirmeye çalışmıştı(11).

13. Asır Anadolu halkından herhangi bir teşkilatlı meslek örgütünün dışında kalan kısım, oturdukları mahallelerin sınırları içinde yer alıyorlardı. Türkçe rehber manasına gelen iğdişler, mahalle başı konumunda idiler. Mahalle kethüdası tabiri de verilen bu mahalle başlarını her mahalle kendisi seçiyor ve kadı tasvip ediyordu. Halkı ilgilendiren mühim meselelerde, mahalle halkına verilen ihsânların dağıtımında ve şehri bir devlet büyüğü ziyaret ettiğinde, iğdişlere mühim vazifeler düşüyordu. İğdişlerin ve âyânların bağlı oldukları “iğdiş başı” vardı ki; bunlar şehrin temsilcileri olmaları hasebiyle, hükümet nezdinde itibarları büyüktü. İğdişlik ve iğdişbaşılık için Müslüman olma şartı yoktu. Hıristiyanlardan da bu görevi îfâ edenler vardı.

Üçüncü sosyal sınıfı ise; bilim adamları (ehl-i ilim) teşkil ediyordu. Bu zümreye müderrisler, medrese talebeleri, tekke – zaviye şeyhleri ve imâmlar

(10) Mustafa AKDAĞ: a.g.e.,l, 19-20.

(11) İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI: “ayan” mad.,(İ.A),ll, 40-42.

dahil idiler. Müderris- talebe ilişkisi, bir şeyh – mürit ilişkisine çok benzemekteydi. Müderris bir şeyh tavrını takınabilmekteydi.

İlim ehlinin en önde gelenlerinden birisi de diğer ehl-i ilmin başı yani şeyhü’l – İslâm” idi. 13. asır Anadolu’sunda her şehirde bir şeyhü’l – İslâm vardı. Ancak; Konya’da bulunan şeyhü’l – İslâm’ın diğerlerine göre konumu hakkında kesin bir yargıda bulunmak zordur. Bunlardan herhangi birisi müracaat edene fetva verebilir, ilmi kargaşaları halledebilirdi. Osmanlı dönemiyle birlikte, fetvaya tek yetkili merci, payitahtta oturan şeyhü’l – İslâm ve vilayetlerdeki müftüler tayin edilmişti(12). Bu dönem medrese mensupları “danişmendler” zümresi olarak bilinir. Bu mesleki teşekkülün en üstündeki isim ise şeyhü’l – İslâm idi.

Dördüncü sosyal grupta ise Ahıyân-ı Rum tabiri ile Anadolu Ahîler (fityân)’ i görmekteyiz. 13.y.y. Anadolusuna baktığımızda her zanaat mensubunun “Ahî” adı verilen bir pir etrafında kümelenerek hem dinî hem de iktisadî faaliyetler içerisinde olduğunu görürüz(13). Ortaçağ şehirlerinde işlenen eşyanın cinsine göre sıkı kaideleri olan loncalar mevcuttu. Fırıncılar, kuyumcular, ayakkabıcılar, kasaplar… Bunların hepsi birer esnaf loncasına (teşkilatına) dahildi.

Bu zanaatkârların içinde en dürüst ve saygınları, derneğin üstâdı seçiliyor ve kendisine “ahî” deniyordu. Bir de loncanın en altında bulunan teşkilatlı işçi kitlelerini (fityân) kumanda eden ikinci reis “yiğitbaşı” veya “serverân” vardı. Bu da baştaki reis – ahînin yardımcısı oluyordu.

Farklı sahalardaki zanaat derneklerinin ahîlerden birisi diğerlerine reis olmak suretiyle “ahî baba” unvanını alırdı. Böyle bir teşkilata sahip ahîlerin, hükümet üstünde mühim tesirleri olurdu. İktisadî hayatta esnâflık kâidelerine

(12) Mustafa AKDAĞ: a.g.e., l, 21.

(13) C. V. ARENDONK – B. FARİS: “Fütüvvet” mad., (İ.A.),lV, 700.

uyan Ahîler, tıpkı bir tarikat teşkilatlanması vaziyetindeydiler(14). Bu tekkelerde dini farklılık sebebiyle, Hıristiyan ahaliden kimse olmazdı.

Âşıkpaşazâde’nin Ahıyân-ı Rum ile belirttiği bu grup Anadolu sosyal hayatında etkili olduğu gibi, teşkilatçı yapısı sebebiyle de mühim bir organizasyondur. Osman Bey, Eskişehir – İtburnu mevkiinde, tekkesi bulunan zamanın en itibarlı ahî reislerinden Şeyh Edebâli’ nin kızı Malhun Hatun’ la evlenerek, Ahîlerin desteğini almıştı(15).

Halkın diğer bir hayat sahası olan köylere bakacak olursak;Anadolu’da yaşayan halkı yerleşik ve göçebe olarak ikiye ayırmak mümkündür. Köyler devletin temel unsurunu teşkil ediyorlardı. Köylerin etnik menşei Türkmenler’den müteşekkildi. Orta Asya’dan gelen Türkmenler esasen köy hayatına yabancı değillerdi. Yerleşik hayatı bilen Türkmenler hemen köyler kurarak çiftçilikle iştigal ediyorlardı. Bunlar Orta Asya’da sahip oldukları tarım kültürünü de beraberlerinde getirmişlerdi(16).

Türkmenler’den önceki Anadolu köylerinin Hıristiyan sakinleri, uzun savaşlar ve Bizans’ın kötü idaresi sebebiyle büyük şehirlere veya yakın mahâllere göç etmişlerdi. Hıristiyan ahâli ekseriyetle tarım ve hayvancılıkla uğraşırdı. Türkler de tarım ve hayvancılıkla uğraşarak, geçimlerini temin ediyorlardı. Bu yeni coğrafya, tam Türkler’e göre idi(17).

Köylerde bir câmi ve bir de imâm bulunurdu. Ayrıca, her köyün bir kethüdâsı bulunurdu. Bütün köyün delikanlıları, bu kethüdâya “gençlik ocağı “ teşkil ederdi. Köyün en saygını ve yaşlısı olan kethüdâ, asayiş ve nizamın fiili sembolü olarak gençler arasından bir yiğitbaşı seçerdi. Bu kethüdâların da

(14) Mustafa AKDAĞ: a.g.e., l, 15-17.

(15) Â’li Bey: Âşıkpaşazâde Tarihi, (İst., 1914), 6.

(16) Yaşar YÜCEL- Ali SEVİM: a.g.e., l, 381.

(17) Zeki V. TOGAN: Umumi Türk Tarihine Giriş, (İst.,1981), 210.

üzerinde, bir şehrin bütün köylerinin temsilcisi olarak “İlbaşı” bulunurdu. Bu ilbaşının nüfûzu oldukça büyüktü. Gençlik teşkilatı; mütemâdiyen hareket, demekti.

Köylerde tekke şeyhleri, bilhassa 13. asırdan itibâren köyün gençlik teşkilatı üzerinde tesirli olarak, birçok tarikat usûl ve adetlerini bu gençlik teşkilatı sayesinde halka benimsetmişlerdi.

2-) Adalet : T.A.O.’ın 11.bâb, 12. sayfasında Bilecik pazarına bardak satmaya gelen Hıristiyan’dan aldığı bardağın parasını vermeyen bir Müslüman’a karşı, Osman Gazi’nin yüksek bir adalet anlayışı ile muâmelesi , 37. bâb 43. sayfa ve 67. bâb sayfa 72’ deki Murad Hüdavendigar ile Yıldırım Bayezid’ in adil yönetimleri sayesinde şehirlerin fethedilmesi gibi konular hakkında bilgiler vardır. Buradan yola çıkarak, Türkler’in nasıl bir adalet anlayışına sahip oldukları konusunu tetkik etmeye çalışacağız.

Lûgatlarda, zulüm etmemek, herkese hakkını vermek, lâyık olduğu muâmeleyi yapmak(18) olarak geçen adalet kavramı Osmanlı Devleti’nde ve Osmanlı öncesi Türkler’ de, çok ehemmiyet verilen bir kavramdır.

Bir devletin sağlam temeller üzerine oturması ve devamlı olabilmesi; hukukta ve muâmelâtta adalete ne derece değer verildiğiyle ilişkilidir. Bir devlet, hükümdar ya da yönetici, hüküm ve davranışlarında adîl değil, halka hak ettiğini vermekten aciz ise, yönetimde zulüm var demektir. Bu da er geç ya bir isyanın ya da bir ihtilâlin veya başka bir sosyal patlamanın sebebidir.

Bu gerçeğin farkında olan Türkler, adaletle hükmetmeyi mülkün yani devletin temeli addetmişlerdir. İslamiyet’i benimsedikten sonra ise Türkler örfî adalet anlayışıyla, İlâhi adalet anlayışını mezcetmişlerdir. Yapılan fetihlere bakıldığında Türkler, hiçbir zaman dini taassub içinde olmamışlardır(19).

(18) Büyük Lûgat : “Adalet”, T.D.K. yay., (İst.,1993), 22.

(19) L. RASONYI: Tarihte Türklük, haz. T.K.A.E., (Ank.,1996), 198.

İslam’dan sonra ise kendilerini adalet–i İlâhiye’nin mümessili olarak gördüklerinden, fethedilen yeni topraklarda hoşgörülü bir idare ortaya koymaya muvaffak olmuşlardır.

Adaletle hükmetme İslâm dininin emri olduğu kadar, Türkler’in cihân hakimiyeti anlayışlarıyla da ilgilidir. Dünyanın yöneticisi, cihânın hâkimi Türkler olacaksa, bu yönetimi altındaki reayaya zulüm etmeden ve hatta onları zulümden kurtararak, adaleti tesis ederek mümkün olacaktır. Eski Türk hakanları, istibdattan uzak demokratik diyebileceğimiz, bir ruh haliyle hareket ederek buna nâil olmaya çalışmışlardır(20).

İslam’ dan sonra Türkler, kabul ettikleri yeni dinin adaletle ilgili hükümlerine tam manasıyla riâyet etmişlerdir. Osmanlı Devleti zamanında bu anlayış en parlak zamanını yaşamıştır. İslam da doğrulukla hüküm vermek (kazâ bi’l – hâkk), Allah’a imandan sonra farzların ve ibadetlerin en büyüğüdür(21).

Buradan yola çıkan Müslüman -Türkler adalet dağıtmak üzere fetihlere başladılar. Reaya arasında din, millet farkı gözetmeksizin şeriat ve örfün hükümlerini tatbik ettiler ancak; Osmanlı adalet düzeninde; şeriatı aşan bir hukuk nizamı görülür. Hükümdar, bazen şeriatın şümûlüne girmeyen sahalarda kanun koyma selâhiyetine sahiptir. Bu yönüyle şeriatın dışında kaynağını İslam öncesi Türk hukukundan alan, töreye istinât eden örfi hukuk ya da örf-î sultanî tebârüz etmiştir. Şer’î ve örfî hukuk anlayışı Osmanlılar’dan önceki Türk – İslam devletlerinde de tamamıyla yerleşmiştir.

İslam dünyasında örfî ve şer’î hukuk üzerine bir çok tartışmalar olmuştur. Bazı ulemâ örfî hukukun varlığını gereksiz ve nâmeşru görür. Bir kısım ulemâ ise şeriatın dört aslı; Kur’an, sünnet, icma ve kıyastan sonra

(20) Osman TURAN: Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi,(İst.,1993),l,195.

(21) Ebûl’ulâ MARDİN : “Kadı” mad.,(İ.A.), Vl, 43.

beşinci kaynak olarak da örfü kabul ederler. Örfî bir hüküm, nâss olarak adlandırdığımız: “Kur’an”, “sünnet” ve “icma” ya aykırı olmamak şartıyla kıyasî bir hükmü geride bırakabilir. Fakihler, örfün meşruiyetini İslam cemaatinin hayrı, selâmeti ve adalet prensipi olarak, görmüşlerdir(22).

İslam dünyasında bu ikili anlayış, dünyevi hayat, dini hayat sahalarının teşekkülü ve belirlenmesine zemin hazırladı. İmamın dua ile meşgul olması, siyasete karışmaması, padişahların – sultanların sahalarına girememeleri gerektiği şeklinde bir kanaat oluşmaya başladı.

Âşıkpaşazâde’ (23) , 18. bâb 20. sayfada pazar vergisi alınması teklifi karşısında Osman Gazi’nin, “Tanrı mı buyurdu, yoksa beyler kendileri mi yaptı?” şeklindeki soru o dönemde töre hukuku ve şer’î hukukun ayrılığını gösteren en somut örneklerden birisidir.

Osmanlı Devleti’nin tarihçilerce en parlak dönemi olarak kabul edilen 1453 – 1559 yılları arasında adliye teşkilatı gayet iyi işlemekteydi. Kaza merkezlerinde, şehirlerde, kasabalarda mahkemeler mevcuttu. Mahkemeler kadıların oturdukları evlerle yan yana idi. Medreselerden mezun olan “ehl-î hukuk” evvelâ, büyük şehir mahkemelerindeki kadıların yanına, staj yapmak üzere en az beşer kişi olmak üzere atanıyorlardı. 3 – 5 yıllık stajyerlikten sonra, İstanbul’a gelerek bir yıllık” mülâzemetlik – stajyerlik” daha gördükten sonra, bağımsız olarak bir yerin kadılığına tayin ediliyorlardı(24).

Kadılar tayin oldukları yerin, padişah adına tam yetkili hakimleridir. Ancak; kadılar görev yerlerinde en fazla iki sene kalıp, görev yeri değişikliklerinde ise tekrar İstanbul’a gelerek bir sene daha mülâzemetlikle

(22) Halil İNALCIK: “Osmanlı Hukukuna Giriş”, O.İ., (İst.,1996), 321.

(23) Â’li Bey:a.g.e., 20.

(24) Mustafa AKDAĞ: a.g.e., ll, 70.

uğraşıyordu. Her görev yeri değişikliğinde bu işlem cereyan ediyordu.

Kadıların, atandıkları yerin başı olma keyfiyetleri sebebiyle, taşımış oldukları sorumluluk çok ağırdı. Bu sebeple kadıların, mesuliyetlerinde olan bütün bu meselelere, tek başlarına yetişebilmeleri mümkün değildi. Bundan dolayı; kadıların mahkeme işlerini yürütecek çok geniş bir yardımcı kadrosu vardı. Bu kadro içerisinde en yetkilisi, “kadı vekili” diyebileceğimiz, “nâip” lerdi. Bunlar kadının bulunmadığı durumlarda kadı adına işleri yürütürlerdi.

Kadının geniş kadrosunda nâiplerlerden başka görevliler de bulunurdu. Kâtipler, muhzır, hademe ve şuhûd’ül-hal v.b. bulunurdu. Yine bu kadrodan olmak üzere “muhzır” denilen adlî polis vardı. Ülke genelindeki asayiş işleriyle subaşı ilgilenmekteydi. Ancak; cinayet türü davalarda muhzır adı verilen adlî polis devreye girerdi. Tutuklunun götürülüp-getirilmesi işiyle bunlar ilgilenirlerdi.

Her kadı, padişahı temsil etmekle beraber, görevi sebebiyle de Divân’a bağlıydı. Kendi üzerinde Divân’dan büyük adlî teşkilat yoktu. Padişah ve Divân’ın buyruklarını uygulardı. Onlar, bu buyrukları uygularken, Ehl-i örf’’ten taşra yönetiminde görevli olan beylerbeyi ve sancakbeyi gibi kişilerden emir alması söz konusu değildi(25). Kadıların böylesine geniş bir serbestiyetleri vardı. Merkez tarafından taşraya yazılmış olan yazılarda, beylerbeyi veya sancakbeylerinden sonra kadıların adları anılırdı. Bu da kadıların, merkezi teşkilat karşısındaki konumunu belirlemek bakımından mühimdir.

Kadılar kazaları dahilinde, şer’î hukukun temsilcisi olma keyfiyetleri dışında esnaf ve sanatkârın kontrolü, fiyat tespit ve kontrolü, vakıf yöneticilerini denetlemek, Divân tarafından istenilen soruşturmaları sürdürmek gibi geniş yetkilerle donatılmışlardı(26).

(25) Davut DURSUN: Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din, (İst.,1992),190.

(26) İlber ORTAYLI : “ Osmanlı Kadısının Taşra Yönetimindeki Rolü

Üzerine ”(AİD),9, 29.

Kadıların yukarıda bahsettiğimiz yardımcıları dışında yine kendilerinin kontrolünde nikâh kıyan “imâmlar”, suçlu takibi gibi kolluk işleriyle uğraşan “subaşı”, güvenlikten sorumlu “asesler”, şehir içi kalesinin korunmasında sorumlu “kale dizdârları”, pazar ve nârh kontrolüyle görevli “ muhtesib ” , fetvâdan sorumlu ve bir çeşit müşavir konumunda bulunan “müftü” gibi diğer yardımcıları da vardı.

Yıldırım Bayezid zamanında teşkil edilmeye başlayan kadılık teşkilatına bakılarak; Osmanlı Devleti’nin adalet mekanizmasına ne kadar değer vermiş olduğu ve adlî teşkilatın düzenli ve sağlam işleyebilmesi için gerekli düzenlemeleri ne derece teferruatlı yaptığı görülebilir.

Eski Türk hukukundaki bazı hükümler, şer’î hukuktan daha şiddetlidir. Özellikle; aile kavramına büyük önem veren Türk hukuku zina suçunu işleyenleri alel – ıtlâk idam cezasıyla cezalandırmıştır(27). Kur’an-ı Kerim’de ise zina suçu alel – ıtlâk “celde” cezasıyla cezalandırılır(28). İslâm dairesine İbranî kültüründen geçen recm (taşlama suretiyle idam) cezası ise Kur’an da geçmez. Eski Türk hukukunda zinâ suçunun haricinde; cinayet, hayvan hırsızlığı ve barış zamanında başkasına kılıç çekmek gibi suçların cezası idamdır. Hafif suçlar ise on güne kadar hapisle cezalandırılırdı.

İslam öncesi Türkler’de adlî teşkilat ikili organizasyon halinde işlemekteydi. Biri; “yargan” (hakim) lar başkanlığında özel hukuk ve ceza mahkemeleri, öteki de devlete karşı işlenen suçlara bakan “yargu” (yüksek mahkeme) şeklinde idi(29).

Eski Türkler’ de yargı usûl ve şekilleri hakkındaki bilgilerimiz, yabancı kaynaklardaki dağınık haberlerden ibarettir. Bu bilgilere dayanarak kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da cezaların şiddetli olduğudur . Ele __________________________________________________ ___________(27) İsmail H. DANİŞMENT: Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu?,(İst.,1994), 85.

(28) Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun.(Kur’an-ı Kerim,Nur s.2.a)

(29) İbrahim KAFESOĞLU: Türk-İslam Sentezi, (İst.,1996),73.

geçirilen soyguncu, suçüstü yakalanan hırsız öldürülür, mallarına el konularak aile bireylerinin hürriyetlerine kısıtlama getirilirdi. Ordudan kaçan ve vatana ihanet edenler de idam edilirdi. Suçlar devletçe takip edilmek suretiyle, halk arasında kin gütme temayüllerine mâni olunurdu. Töre hükümlerine dayanan örfî hukuk, tam mânasıyla uygulanmaktaydı. Zira, töre Türk adalet sisteminin tam merkezinde idi. Bu da bize adalet teşkilatının Eski Türklerce önemini göstermektedir. Eski Türkler’in nasıl bir adalet anlayışına sahip olduklarını anlayabilmek için, töre dediğimiz ve örfi hukukun kaynağı sayılan hukuk düzenini tetkik etmek gerekir(30).

“Türk” kelimesinin töre kelimesinden çıktığı ve kelimenin manasının töreli demek olduğu şeklinde iddialar vardır(31). Eski Türk töresi, eski Türk hukuk düzenini ifade eder. Töre, Türk milletinin uzun tarihinde hayat tecrübesi ile ortaya koymuş olduğu kaideler manzumesidir. Türk töresi, yazılı kanunlar şeklinde değildir. Toplum hayatında örf ve âdetler olarak kendisini gösterir. Büyükler; töreyi, küçüklere aktarmayı bir vazife biliyorlardı. Bu, törenin devamlılığı açısından hayati öneme sahipti. Mahkeme başkanı; ister kağan olsun, isterse diğer yargıçlar olsun, törenin hükümlerini adilâne uygulardı. Töreye kimse karşı gelemezdi. Türk tarihinde, töreye aykırı düştüğü için tahtlarından indirilen, idam edilen kağanlar vardır.

Eski Türkler’de mahiyetini tam olarak bilemediğimiz töreye dayanan bir adli teşkilat vardı (32). Türk ülkesinde nizâmı sağlayan töre , her şeyden önce gelirdi. Çok sert ve kesin hükümler ihtivâ ederdi. Cezalar ağırdı. Ancak; töre bu keyfiyetiyle Türkler tarafından benimsenmişti ve törenin adâleti konusunda hiç kimsenin şüphesi yoktu(33).

(30) İbrahim KAFESOĞLU: Türk Milli Kültürü, (İst.,1997), 292.

(31) Ziya GÖKALP: Türk Töresi, (İst.,1976), 18-24.

(32) İbrahim KAFESOĞLU:”Kültür ve Teşkilat”, T.K.A.E., 766.

(33) Erol GÜNGÖR : Tarihte Türkler,(İst.,1993), 57.

“Töre” tabiri, Türk tarihinin en önemli kaynaklarından olan Orhun Kitâbelerinde, on bir yerde geçmekte, bunun altısında “il” tabiriyle beraber kullanılmaktadır. Asli şekli “Törö” olan töre tabiri, Tabgaçlar’dan beri kullanılmaktadır(34).

Töre her ne kadar örf ve âdetler olarak toplum tarafından kesin bir şekilde benimsenmiş olsa da değişime ve yeniliğe açıktı. Kimi zaman kağanlar, mecliste yargıçların da onayını alarak töre kanunlarını değiştirebiliyordu. Böylece töre, Asya’dan Doğu Avrupa’ya kadar uzanan geniş sahada rahatlıkla uygulanabilmekteydi(35).

3-) Evlilik ve Aile Hayatı : T.A.O.’ın 4. bâb 6. sayfasında, Osman Gazi’nin gördüğü rüyanın neticesi olarak, Şeyh Edebâli’nin kızı Malhun Hatun’la evlenmesi. 16. bâb 17. sayfada, Yarhisar Tekfurunun kızı Ülüfer Hatun ile Orhan Gazi’nin evlenmesi; yine, 35. bâb. 42. sayfada İznik fethinden sonra dul kalan kadınlarla gazilerin evlenmesi, 53. bâb 57. sayfada Yıldırım Bayezid ile Germiyanoğlu’nun kızı Sultan Hatun’ un düğünü, 92. bâb 100. sayfada Sultan II. Murad’a Vilakoğlu’nun, kızını vermesi, 96. bâb 104. sayfada İsfendiyar’ın; kızını Sultan II. Murad’a verme teklifi gibi evlilik ve aile ile ilgili pek çok kayıt vardır.

Kız alma – verme, düğün motifleri sosyal unsurlar gibi görünseler de bazen siyasi sebepli de olmuşlardır. Yukarıda bahsedilen evlilikler bu türden evlilikler arasındadır. Siyasi evlilikler, Türk-İslam tarihinde sıkça görülen bir vakıadır. Evlilik müessesesi bu yönüyle aile kurumunun teşekkülüne hizmet ettiği gibi, devletler arası siyasi dengelerin oluşturulmasını da sağlamıştır. Kurulan akrabalık ilişkisi sayesinde güven duygusu tesis edilmiştir. Bazen de bu türlü evlilikler, devletlerin yıkılmasında dolaylı sebep olmuştur. Yani siyasi evlilikler kimi zaman yapıcı olurken, kimi zaman da yıkıcı olabilmektedir. Mesela Çin’in düşmanları olan Hunlar’ı yıkabilmek için Çinli prensesleri Hun sarayına gelin vermeleri uzun vadede devletin inkırazına sebep olmuştur.

(34) İbrahim KAFESOĞLU: Türk Milli Kültürü, a.g.e., 247.

(35) Zeki V. TOGAN: Umumi Türk Tarihine Giriş, (İst.,1981), 112.

Evlilik ve kan bağına dayanan karı-koca, kardeşler, çocuklar arasındaki ilişkilerin oluşturduğu, toplum içindeki en küçük birlik olan aile(36);erkekle kadının kanuna uygun olarak evlenmesiyle mümkündür. Evlenen çiftler ise, toplumun en küçük birimi olan aileyi oluştururlar.

Osmanlı Devleti küçük bir beylik konumunda iken, güçlenip kuvvetlenmek için komşuları ve diğer Türk Beylikleri ile iyi ilişkiler içinde olmuştur. Devletin güçlenmesi ve büyümesinde evlilikler çok tesirli olmuştur.

1300’lü yılların başındaki Osmanlı, aşiretten beylik devresine henüz yeni girmişti. Çevresindeki güç dengelerini hesaba katarak, şartları kendi lehine çevirebilmesinde Ahilik gibi tesirli ve büyük organizasyonun desteğine ihtiyacı vardı. Osman Gazi Ahiler’in lideri durumundaki Şeyh Edebâli ile iyi ilişkiler geliştirmiştir. Şeyh Edebâli’nin Eskişehir İtburnu mevkiinde bir tekkesi vardı. Bu yörenin en itibarlı ve sözü geçen büyüklerindendi. Zaten 13. yy. Anadolu’sunda en etkili iki teşkilat vardı: Birisi Ahilik, diğeri de Babailik idi(37).

Osman Gazi Şeyh Edebali’nin tekkesine uğrar, kalırdı. Henüz uç beyliği tasdik edilmemiş bulunan Osman Gazi’ nin Ahiler’in desteğine ihtiyacı vardı. Osman Gazi bir gün rüyasında Şeyh Edebali’nin koynundan bir ay doğduğunu ve kendi koynuna girdiğini ve göbeğinden çok büyük bir ağacın çıktığını gördü. Osman Gazi bu rüyasını tabir etmesi için hemen Şeyh Edebali’ye gitti. Şeyh de Osman Gazi ve nesline padişahlık verildiğini, kızı Malhun Hatun’un da helalliği olduğunu söyleyerek, rüyayı yorumladı(38). Böylece Osman Bey Malhun Hatun’la evlenmek suretiyle; beyliğin kurulmasında ve devlet adamı ihtiyacının karşılanmasında Ahiler’’in desteğini __________________________________________________ ___________

(36) Türkçe Sözlük: “Aile”, T.D.K., (Ank.,1988), 31.

(37) İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI: Osmanlı Tarihi, (Ank.,1988),l, 105.

(38) Â’li Bey: a.g.e., 6.

temin etti. Şeyh Mahmut gazi, Ahî Şemseddin, Ahî Hasan, Çandarlı Kara Halil paşa gibi meşhur devlet adamları Ahîler’den çıkmış ve devlet hizmetinde yer almışlardır(39).

Bir diğer evlilik ise, Osman Gazi’ nin Bilecik beyinin oğluna verilecek olan Yarhisar tekfûrunun kızı Nilüfer (Lülüfer) Hatun’u esir alarak, oğlu Orhan Gazi’ ye nikâhlaması olayıdır. Bu evlilikten Süleyman Paşa ile Murad Hüdavendigar doğmuşlardır. 1333’te İznik’ e gelmiş olan İbn-i Batuta, Nilüfer Hatun ile görüşmüştür. Onun “salihâ ve fadılâ” bir kadın olduğunu söyleyen İbn- i Batuta , kendisini, huzuruna kabul ettiği ve ihsanlarda bulunduğunu belirtir . Hayır işleriyle çok ilgilendiği söylenen Nilüfer Hatun’ un Bursa ovasından geçen bir çay üzerine köprü yaptırması sebebiyle bu çaya Nilüfer çayı denir. Bursa’da Orhan Gazi türbesinde medfun olan Nilüfer Hatun’un vefât yılı belli değildir(40).

T.A.O.’ın 42. sayfasında İznik’ in fethinden sonra kocaları ölmüş dul kadınlarla gazilerin evlenmeleri hadisesi de İslam tarihinde sık görülen motiflerdendir. Uzun süreden beri muhasara altındaki İznik’ i kurtarmak amacıyla, Bizans İmparatorluğu harekete geçmişti. Bunu haber alan Orhan Gazi, harekete geçerek Darıca-Eskihisar arasındaki Pelekanon mevkiinde Bizans İmparatoru III. Andronikos’un ordusunu yendi. 1329 – 1330 tarihlerinde vuku bulan Pelekanon savaşını müteakiben İznik teslim oldu. Orhan Gazi savaş sonrası halka oldukça yumuşak davrandı. İsteyenlerin eşyalarıyla birlikte gidebileceklerini, kalmak isteyenlerin de İslam hukuku kaidelerine göre “cizye” vermek şartıyla kalabileceklerini ilan etti.

İznik muhasarası esnasında hastalık, açlık vb. sebeplerden ölenlerin dul kalmış kadınlarının eğer isterlerse gazilerle nikâhlanabileceklerini de ilan etti (41). Orhan Gazi’ nin bu davranışı, dul kadınların kimsesizlikten

__________________________________________________ ___________

(39) İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI: a.g.e.,l, 106.

(40) C. B.: “Nilüfer Hatun”mad., (İ.A.), lX, 284.

(41) İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI: a.g.e., l,121.

kurtulmalarını temin ettiği gibi, Hıristiyan ahalinin İslamlaşması açısından da büyük bir ehemmiyete sahiptir. Gazilerle evlenen Hıristiyan kadınlarından doğan çocuklar, İslam inancı ve Türk an’aneleriyle yetiştirilerek, Anadolu’nun Türkleşme-İslamlaşma sürecine katkı sağladılar.

Temel üretim biriminin aile olduğu kabul edilen geniş aile tipinde, aile bireylerinin hepsi birlikte, bir üretim birimi teşkil ederlerdi. Bireyler doğumlarından ölümlerine kadar, aynı sahada aynı tür sosyal ilişkileri devam ettirirlerdi. Bireyin güvencesi, kan bağıyla bağlı olduğu gruptur. Birey, ailesi için yaşar. Osmanlı toplumunda olduğu gibi, o dönem diğer toplumlar içinde “akraba kayırıcılık” yani nepotizm mevcut idi(42).

Ziya Gökalp dinin aile bağlarını güçlendirici yönünün olduğunu belirtmiştir. Buna göre Tsinler’in dini, aile tesanüdünü güçlendirir.Ailenin tekamülünde batın en büyük ve en eski dairedir. İçtimai tekamül bu daireden başlayarak ok, boy, soy, ocak ve yuva teşekkül eder(43).İslam hukukuna göre birden fazla kadınla evlenen kişi “kasm” müessesesinin koymuş olduğu kaidelere aynen uymakla mükelleftir. Kasm, kocanın hanımları arasında, sosyal hayatın bütün icaplarını adaletle tam tesis etmesi demektir. Poligaminin(çok eşli evlilik), İslam hukukuna göre bu güç kaideleri, birden fazla kadınla evliliğin oranını düşürmektedir. Osmanlı toplumunda bu oranın % 30’lar civarında olduğu söylenmektedir(44).

Poligami, Osmanlı toplumunda fazla yaygın olmadığı gibi 19.yy. Osmanlı hakimiyeti altında yaşayan ve Arap nüfusun yoğun olduğu Şam ve Halep’te de yaygın değildir. 19. yy. Arap topluluğunun büyük bir bölümü monogamiyi (tek eşli evlilik) benimsemiştir. İslam aile yapısında kadın zevk metaı olarak değil, üstün bir değer olarak görür .

(42) İlber ORTAYLI : “Osmanlı Toplumunda Aile”, Osmanlı İmparatorluğunda İktisadi ve Sosyal Değişim, (Ank.,2000), 57.

(43) Ziya GÖKALP : Türk Töresi, a.g.e., 34.

(44) Ahmed AKGÜNDÜZ-Said ÖZTÜRK: Bilinmeyen Osmanlı,(İst,1999),416.

Osmanlı toplumunda gayr-ı müslimler’ de dahil olmak üzere geniş aile tipi yaygındır. Bütün klasik toplumlarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da hanelerde; karı-koca ve çocukların dışında bir önceki kuşak fertleri de bulunurdu.

Bu hanelere yakın hanelerde ise akrabalar otururdu. Bu haliyle, hanelerden oluşan bir sosyo-ekonomik sistem mevcuttu. Bu sistemde hemen her cemaat, kendi birliklerinden oluşan bölgelerde oturmaya dikkat ederlerdi.

Ailenin en önemli üyesi konumundaki kadını, İslam hukuku ekonomik yönden korumaya almıştı. “Mehr” denen müessese, dulluk veya boşanma halinde kadını, ekonomik yönden güvenceye alır. Mehri; “başlık”, “kalın” veya Arap toplumuna özgü “sada’k” ile karıştırmamak gerekir. Çünkü; mahiyetleri birbirinden farklıdır. Baba evinden koca evine geçerken kızın babasına bir miktar para ödeme adeti, İslam hukukunda yoktur. Bu, eski çağlardan beri uygulanıp, çeşitli değişikliklere uğrayarak zamanımıza kadar gelmiştir. Klasik aile yapısının hakim olduğu toplumlarda kadın, baba evinde ortak üretime katkı sağlaması sebebiyle, ondan boşalan yeri bir miktar para ile doldurulur. İslam öncesi Arap toplumunda mehr vardı. İslam öncesi mehr, bir satış bedelidir. İslamiyet, mehre yeni bir mana vererek onu törpülemiştir. Mehri sadece kadının almasını emrederek, kız babasının veya akrabalarının alması şiddetle yasaklanmıştır. İslam hukukçuları mehri genellikle on dirhem gümüş olarak belirlemişlerdir(45).

Zinaya ilişkin davalarda kadılar, İslam hukukunun sert kaideleri yerine, daha yumuşak davranmışlardır. Osmanlı tarihinde bir defa “ recm” cezasının uygulandığını biliyoruz. Bu olay, ulemâ arasında nefretle karşılandı ve bir daha da böyle bir ceza verilmedi. Zaten “recm” cezasının Kur’an da yeri yoktur. Bunun yerine Kur’an da zina edenlere, müminlerin önünde 100 sopa vurulması yani “celde” cezası vardır(46).

(45) İlber ORTAYLI: a.g.m., 57-60.

(46) Kur’an-ı Kerim: “Nur s. 2. a.” , 394.

İslam hukuku “recm” cezasının uygulanmasını zorlaştırıcı bazı hükümler getirmiştir. Zinânın isbatı için dört erkek şahit şartı vardı. Kocasının zina îsnâdına rağmen kadın, yemin ve inkâr yoluna saparsa kurtulabilirdi(47).

İslam’dan önceki Türkler’de sosyolojik bir vakıa olarak cemiyetin çekirdeğini “oguş” denilen aile teşkil ederdi. Aileler bir araya gelerek “urug” denilen soyu, soyların birleşmesinden “bod” denilen boy, boyların birleşmesinden “ok” denilen siyasi bir teşkilata bağlı kabile, meydana gelirdi. En sonunda da “il” denilen; müstâkil topluluk, devlet, imparatorluk ortaya çıkar(48).

Eski Türk bozkır cemiyeti halkının esasını teşkil eden aile, kan akrabalığı esasına dayanmamaktadır. İlk zamanlar geniş aile tipi görülmekte iken, sonraları dış tesirlerle küçük aile tipine uyabilecek bir temâyül vardır. Bunun sebebi; geniş Türk ailesiyle, Yunan, Roma Slavlardaki geniş aile hayatı anlayışının farklı olmasıdır. Bunlarda aile büyüğü, aile efrâdına köleleri gibi hükmeder. Bu durum Türk aile hayatında olmayıp, müşterek mülkiyet vardır. Türk ailesinde sultaya değil, velâyete dayalı baba hukuku mevcuttur. Bu yönüyle diğer toplumlardaki ataerkil aile yapısından daha farklı, daha mutedil bir ataerkil aile yapısı görülür. Genelde monogaminin yaygın olduğu Türkler’ de, ölen erkek kardeşin dul kalan karısıyla evlenme, çocuksuz genç üvey anne ile evlenme gibi adetler mevcuttu. Bu gelenek, kadının himaye edilmesi duygusuyla hareket edildiğini göstermektedir. Türk toplumunda kadının özgürlükleri oldukça geniştir. İslam öncesi Türk cemiyetinde kadın, ata binip, ok atardı. Savaşlara katıldıkları bilinen eski Türk kadını namus ve iffetine düşkündür(49).

Türk hakanları devlet işlerinde Hatun’ un fikirlerini alırdı. Uygurlar henüz

(47) İlber ORTAYLI: a.g.m., 62.

(48) İbrahim KAFESOĞLU: “Türkler ” mad., (İ.A.), Xll/ll, 219.

(49) Orhan Şaik GÖKYAY: Dedem Korkudun Kitabı, (İst.,2000), 374.

kurulmadan önce, kavmin reisi savaşlarla meşgul olduğu için davalara anası Uluğ Hatun bakıyordu(50).

4-) Göçebe Hayat Tarzı : Osmanlı Devleti’ni kuran Kayı aşireti, büyük bir ekseriyeti göçebe olan Oğuz Türkleri’ndendir. Bir başka büyük devlet olan Selçuklu Devleti de Oğuzlar’ın Kınık aşiretine mensuptur. Bu iki büyük devleti kuranlar, Oğuzlar’ın yerleşik hayata geçmemiş unsurudur. Göçebe Oğuzlar, yerleşik Oğuzlar’a, “yatuk” (tembel) tabirini takarak onları ayıplamışlardır. Yani;onları tembellikle istihfâf etmişlerdir(51).

Kayılar’ın Anadolu’ya gelmeden evvelki hayatları hakkında Âşıkpaşazâde ; Arap – Acem iktidar mücadelesinde, Araplar’ a karşı Acemler’ in kendilerine göçebe Türkler ’ i dayanak yaptığını belirtir. Daha sonra Acemler, Araplar’a galip olunca “göçer – evli Türkler” i tesirsiz hale getirmeye çalışırlar . Çünkü; kendilerine itaat etmez olmuşlardır. Âşıkpaşazâde , Acem padişahlarının, Türkler’i uzaklaştırmak için “varın Rum’da gaza edin” dediklerini söyler. Bunun üzerine Süleyman Şah’ ın liderliğindeki 50 bin göçebe Türkmen ve Tatar, Bizans’a karşı Anadolu’da gaza ederler. Bu göçebe unsurlar, bir takım olumsuzluklar üzerine Anadolu’dan ayrıldılar. Ancak; Türkmen – Tatar göçebe unsurlarından bazıları Anadolu’ya geri dönerler(52).

Süleyman Şah’ ın üç oğlundan Sunkur Tegin, Ertuğrul ve Gündoğdu’ dan Ertuğrul, kardeşleri ile Anadolu’dan ayrılmayarak 400 kadar göçebe unsur ile Anadolu’da kaldı. Ertuğrul Gazi’nin Sultan Alâaddin ile görüşmesi neticesinde; Anadolu Selçuklu hükümdarı, Domaniç Dağı’nı ve Ermeni Beli’ni yayla olarak verdi. Böylece; bu göçebe unsurlar, yaylaklarda yaylayıp, kışlaklarda kışlama sürecinden sonra, Anadolu’yu mesken tutup yerleşik hayata geçmeye başladılar.

(50) Osman TURAN : Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi,(İst,1993),l,128. (51) Faruk SÜMER: a.g.e.,71.

(52) Â’li Bey:a.g.e., 3-4.

Bu konu üzerine birçok rivâyetin olduğunu ancak; en doğrusunun kendi anlattığı rivayet olduğunu belirten Âşıkpaşazâde’ nin (53) bilgilerini tetkik ederken, Türkler’in göçebe hayat kültürünü de tanımaya çalışacağız.

Türkler’ in ilk anayurtları hakkında ve Türk göçebe kültürü arasındaki ilişkiler gerek Şarkiyatçılar’ı gerekse de bilgi azlığı sebebiyle, Türk tarihçilerini uzunca bir zaman meşgul etmiştir. Türkler’ in anayurtları ile ilgili özellikle Şarkiyatçılar’ ın fikirlerini ve konuya yaklaşım metotlarını, Zeki Velidî Togan eserinde, vâzıh bir suretle ele almış ve Türkler’ in ilk yurtlarının Tiyanşan’(Tanrı dağları) da aranması gerektiğini savunan ilim adamlarına katılmıştır(54).

Buna göre; Türklerin ilk yurtları Tiyanşan’ ın batı ve doğu yamaçları ile Aral gölü çevresidir(55).

Yabancı ilim adamları tarafından Türkler’ in Orta Asya’nın neresinde yaşadıklarına dair birçok görüş ortaya atılmıştır. Klapproth, Vambery gibi ilim adamları Türkler’in anayurdunun Altay dağlarında, Radloff ve Ramstedt, Altay dağlarının doğusunda, doğu Asya’ da aranması gerektiğini savundular. Parker, Gahs ve Koppers anayurdun doğuda Moğollar’la beraber Baykal gölünden Gobi çölüne kadar uzanan saha olduğunu, Macar Türkiyatçısı Nemeth, Türkler’in anayurdunun Asya’nın kuzey batısında Altay dağları ile Urallar arasında ve Aral gölü civarında aranması gerektiğini, Poppe daha belirsiz bir tanımlamayla, Orta Asya olduğunu belirtmiştir(56).

Macar alimi Almasy, Guignes, Necip Üçok ve Zeki Velidî Togan ise Türkler’in anayurdunun Altay dağları ve Urallar’ın kuzeybatı yamaçları ile Aral gölü mıntıkası olduğunu savunurlar. Eskiden Türkler’in anavatanı olarak, __________________________________________________ ___________(53) Â’li Bey: a.g.e., 4.

(54) Zeki V. TOGAN: a.g.e., 10.

(55) Ahmet CAFEROĞLU: Türk Kavimleri, (İst.,1988), 29.

(56) L. RASONYI: a.g.e., 2-3.

mıntıka dışında Balkaş, Issıkgöl, Moğolistan gibi bölgeler düşünülmüş iken yapılan araştırmalar neticesi anayurdun Ural – Altay arası olduğu ortaya çıkmıştır(57).

Zikredilen bölgelerde yaşayan Türkler’ in, kâhir ekseriyeti göçebe bir hayat sürdürüyordu. Bu göçebe kültüründe hayvanlar ve sürüler, yaylak ve kışlaklar, iktisadi vaziyetin devamı açısından hayati önemi haizdi. Göçebe Türkler, mevsime göre hareket etme mecburiyetindeydiler. İlkbaharda otların fazlalaşması sebebiyle, verimli otlaklara, kışın ise sürülerin soğuktan zarar görmemeleri için daha ılıman yerlere göç etme mecburiyeti vardı. Bu durum, oymaklar halinde yaşayan Türkler’ in, idari ve teşkilatçılık yeteneklerini inkişâf ettiren en büyük âmil olmaktaydı. Sosyo-ekonomik şartların ağır ve sert olması, Türkler’in mizaçlarına da yansıyarak, mukâvemetli ve güçlü devletler kurmalarını da temin etmekteydi.

Büyük bir bölümü göçebe olan Türkler’ de, elbette ki yerleşik hayata geçerek ziraatla uğraşanlar da vardır. Ancak; dünya tarihinde büyük ve dengeleri alt üst etme kabiliyetinde iki büyük devlet çıkaranlar, bu göçebe Türkler’dir. Bunda, göçebe kültürünün gerektirdiği derslerin iyi özümsenmiş olmasının tesiri şüphesizdir. Yani, bir bakıma Türk göçebeliği; çiftçi milletlerin kurdukları teşkilattan yoksun medeniyetleri teşkilatlandırarak onlara siyasi ve askeri kudret vermiştir(58).

Bu durum ilmi bir gerçek olarak şöyle ifade edilebilir : Ural-Altay kavimleri iktisadi sahada hayvancılık, içtimai sahada ise teşkilatçılık-devlet kurma kabiliyetleri ile temeyyüz etmişlerdir. Yapılan arkeolojik çalışmalar göstermiştir ki; nerede kudretli bir devlet kurulmuş ise orada hayvancılıkla

__________________________________________________ ___________

(57) Osman TURAN: Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, a.g.e., l, 19.

(58) Zeki V. TOGAN: a.g.e., 10.

uğraşan unsurlar olmuştur. Bunun kökeninde Ural-Altaylı kavimlerin tesiri vardır. Onlar bu kabiliyetlerini, büyük sürülerinin idare ve bakımını yaparken, geniş sahalarda otlaklar bulma amacıyla dolaşırken, yoğuruyorlardı. Böylece; teşkilatçılık vasfı olan , cesur, tâbiyet şuuru gelişmiş insanlar ortaya çıkar.

Bunlar çiftçi kavimleri yenerek, devletlerini kurarlar. Hatta, bu devletler, diğer ülkeleri işgal ve tahrip edebilmekteydiler. Moğol kavmi bu gruba en iyi örnektir. Böylece; bu kavimler bir yandan iyi bir çoban, öte yandan iyi birer savaşçı idiler(59).

Göçebelik zamanla hem nitelik ve hem de nicelik açısından farklı bir mahiyet kazandı. Türk milleti tamamıyla göçebe değildir. Bunun aksinin zannedilmesinde en büyük âmil; bütün Türk devletlerinin göçebe Türkler tarafından kurulmasıdır(60). Hun, Göktürk, Uygur, Hazar, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı gibi bütün Türk devletleri askerî kudret ve teşkilatçılık bakımından göçebe unsurlara dayanırken, ziraat, sanayi, ticaret ve kültürce yerleşik ve medeni Türkler’i de hakimiyetleri altında bulunduruyorlardı. Yani Türk devletleri, göçebe ve şehirli unsurların terkibîyle vücûd bulmaktaydı.

Yerleşik hayatı benimsemiş kavimler arasında, göçebe hayat tarzını benimsemiş kavimlere göre çok daha geri olanlar vardır. Esasen; göçebe bir hayatı îdâme ettirmek, yerleşik hayatın gereklerini yerine getirmeye oranla daha zor ve üstün bir mahareti gerektirir. Türk göçebeliği, bu maharetle mücehhez olduklarını, kurdukları devletlerle göstermektedir(61). Her şeyden önce Türkler’in göçebeliği bilinçsiz, maksatsız ve rastgele değildir. Göçebe konaklayacağı yerleri, sürülerinin ot ihtiyacına göre hesaplar. Göç edeceği yeri önceden tayin ederek, işini minimum olumsuzluklara bırakmıştır. Zaten, hayvan besleyen kavimlerin plânsız çalışmaları mümkün değildir.

(59) L. RASONYI: a.g.e., 5.

(60) Osman TURAN: Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, a.g.e.,25.

(61) Ziya GÖKALP: Türk Medeniyeti Tarihi, (İst.,1976), 25-30.

Hayvanları için en iyi yere göç etme durumundaki bir kavim doğal olarak, komşuları açısından ve komşuları da kendilerinden dolayı, bir tehlikedir. Bu sebeple topraklar, obalar tarafından paylaşılmak suretiyle mülk edinilir. Buraya, komşularının tecavüzlerine tahammül edilemez. Her Türk’ün kendine ait toprağı vardır.

Türk göçebe iktisadi hayatında hayvanlar, önemli bir yer işgal ediyordu. Hayvanlar arasında ise atın; gerek göçlerde gücünden ve gerekse savaşlardaki üstün manevraları sebebiyle çok özel bir yeri vardır. Türk göçebeliği, atlı göçebeliktir. Atlı-göçebe Türk kültüründe at; günlük yaşamın her sahasına girmiştir. Yabani atları ilk yetiştirenler ve ehilleştirenler Proto – Türkler (Türklerin ataları) dir(62).

Atı ehlileştirip, terbiyeciliğini de yapmış olan Türkler, bu başarılarıyla diğer medeniyetlerinde gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Atın binek hayvanı olarak kullanılması, tarıma bağlı hayvancılığın çok fevkînde bir kültür merhâlesidir. Medeniyetin tekâmülüne hizmet eden atı, sürüler halinde yetiştiren Türkler, ondan sadece binek hayvanı olarak değil, eti yenen ve kurban edilen bir hayvan olarak da faydalanıyorlardı(63).

Göçebe Türkler’ in haricinde, diğer önemli unsur medeni (şehirli)-yerleşik hayat sahibi unsurlar da vardır. Yerleşik unsurlar ziraat ve demircilikle uğraşmaktaydılar. Bozkır sahada Türkler, atın süratinden, demirinde vurucu gücünden, yararlanmışlardır. Savaş aletlerini işledikleri demirden yapmışlardır . Türkler’ in demirciliği hakkında Arap ve Çin kaynaklarında bilgiler mevcuttur(64). Bu konuda en mahir kabileler; Türk, Kırgız, Karluk ve Başkurt kabileleri idi.

__________________________________________________ ___________

(62) İbrahim KAFESOĞLU: “Türkler”mad., (İ.A.), Xll/ll, 217- 224.

(63) Orhan Şaik GÖKYAY: a.g.e.,426.

(64) Zeki V. TOGAN: a.g.e., 30.

Türkler, demir sayesinde zamanına göre, yüksek bir harp sanayiine sahip olmuşlardır. Yabancı devlet elçileri Türk hududuna geçerken, kızgın demirin üzerinden atlatılırlardı. Şamanî Türkler, büyü bozmak için demir ayini yaparlardı. Hakanın kendisine ait demir ocağı yakılır, hakan buraya gelerek, ateşte kızgın hale getirilen bir demir parçasını, örs üzerinde altın çekiçle döverdi(65).

200 bin çadır halkından oluşan büyük bir göçebe kitlenin 960 yılında İslamiyet’i kabul etmeleri ile beraber, İslam dini köprü durumundaki göçebe unsurlar sayesinde diğer Türkler’e de ulaşıyordu. Türkler’in İslamlaşma süreci, yaklaşık 3 – 4 asırdır. Bu büyük ve uzun sürecin başlangıcını bu göçebe kitleler yapmıştı. Göçebe Türkmenler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonraki siyasi hadiseler sebebiyle,göç ederek yakın doğunun ve Anadolu’nun İslamlaşma – Türkleşmesine katkıda bulundular. Tarih boyunca devamlı muhâceretler yapan Türkler’in en büyük göçleri, bu devrede olmuştur.

744’de üç Karluk kabilesi ve Uygurlar, Göktürkler’i beraber yıktıktan sonra, Karluklar batıya doğru çekilerek Oğuzlar’ ın Tokmak ve Talas şehirlerini ele geçirdiler. Böylece; yurtlarından çıkarılan Oğuzlar da Hazar denizinin kuzeyi ile Yayık nehri arasındaki bozkır sahayı ve Sirderya havzasını hakimiyetleri altına aldılar. Oğuzlar, şehirlerde yerleşik, bozkırlarda göçebe hayatı ikâme ederken ,aynı zamanda Hazar hakanlığına bağlı idiler(66).

Çin ve Mançurya’da Kıtaylar’ın kurulması ve ardından Orhun bölgesini istila etmeleri üzerine Türk halkları sıkıştı ve yerlerini bırakarak göç etmek zorunda kaldılar. Kıtaylar’ın, Moğolistan’ı ele geçirmeleri üzerine, Türk kavimleri göç etmeye başladı. Oğuz, Karluk ve Gimekler arasında Aral gölü sahillerinde savaşlar oldu. Peçenekler, Başkurtlar, Macarlar, Bulgarlar ise Balkanlar’ı istilaya başladılar.

(65)Ziya GÖKALP: Türk Töresi, a.g.e., 41.

(66)OsmanTURAN:Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi ,(a.g.e.),l,163.

Türk kavimlerinin XI. asır başlarındaki bu muhaceretlerinde, Oğuzlar Hazar denizinin güneyini takip ederek Horasan ve Anadolu’ ya geliyorlardı. Diğer Türk kavimleri ise, Karadeniz’in kuzeyini izleyerek Balkanlar’a iniyorlardı. Bu göçleri iteleyen unsurlar, Kıtaylar ve Doğu Türkleri idi. Selçuklu devletinin kuruluşundan sonra da bu göçler kesif bir şekilde devam etmekteydi. Maveraünnehir’den gelen bu göçebe Türkler, Anadolu’nun çeşitli köy ve şehirlerine yerleştirilerek, buraların Türk – İslam yurdu olmasında çok mühim bir tarihi görevi ifâ etmişlerdir.

Anadolu’nun fethi yurt ihtiyacı içinde bulunan Türkler’in ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Selçuklu hükümdarları, devam etmekte olan yeni göç dalgalarını, uçlara Bizans sınırına doğru kaydırmıştır(67)Buraları mesken tutan Türkmenler, bir yandan da Bizans’a karşı cihad etmektedir. Bölgedeki siyasi dengelerin değişiminde bu unsurların dahli olmuştur.

__________________________________________________ ___________

(67) STRECK: “Avâsım”mad., (İ.A.), ll, 19-20.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy