Tde..soru Ve Cevapları.3.lise.1….

06 Kasım 2007

Saygısı sonsuzdur Milli Marş’ına,

Teslim olmaz asla hain kurşuna,

Şehit olur yine çıkar karşına,

İşte böyle bir ant içer öğretmen.

Herkesin derdine dağıtır şifa,

Memnundur işinden, çekse de cefa,

Gelirse dünyaya ikinci defa,

Yine bu mesleği seçer öğretmen.

1- a)Yukarıdaki şiirin temasını yazınız. (10 p)

b)Yukarıdaki şiirde” herkesin derdine dağıtır şifa” sözünden ne anlıyorsunuz? (10 p)

Düşün, taşın iyi kurup planı,

Bir çırpıda söyle dokuz yalanı,

Sorarlarsa eğer doğru olanı,

Ivır kıvır, kem küm eyle yut gitsin.

Yamuk olsun dersen işin kenarı,

Sen kendine meslek edin kumarı,

Kim olursa olsun patlat şamarı,

Yetim, yoksul, öksüz deme üt gitsin.(Nasihat-Rasim Köroğlu)

2- Yukarıdaki şiirin zihniyetini altı çizili kelimelerden istifade ederek yazınız. (20 p)

3-Nasihat şiirinin konusuna göre türü nedir? Bu türün özellikleri hakkında neler söylersiniz? (10 p)

4- Nasihat şiirinin kafiye örgüsü ile birinci dörtlüğünün kafiye çeşidini belirtiniz. (10 p)

5- “Herkes gece gündüz ders çalışıyor; sen hâlâ uyuyorsun.”

Yukarıdaki cümlede altı çizili sözcükte hangi edebi sanattan yararlanılmıştır?Sebebini belirterek yazınız. (10 p)

6-Sadrazam gözlerini açtı.

–Hatta sırtıma Şah İsmail’in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

–Ne giyeceksin?

–Sırmakeş Toroğlu’ndaki, dibası Hind’den, harcı Venedikten gelme “ Pembe İncili Kaftan”ı alacağım.

–Ne…O kadar parayı nereden bulacaksın oğlum? (Pembe İncili Kaftan-Ö.Seyfettin)

Yukarıdaki paragraftan hangi tarz hikaye olduğunu çıkarabiliriz? Bu tarz hikayenin dünya edebiyatındaki temsilcisi kimdir? (10 p)

7-Bildiğiniz ilk Türk hikayecilerinden beş tanesinin ismini yazınız. (10 p)

8-Ala göz üstüne hilal kaşları

Sırma gibi yanar yarin saçları

Kirazdır dudağı, inci dişleri

Selvi Suna’m gibi gül fidan olmaz

Bu dörtlük için aşağıdakilerden hangisi söylenemez? (10 p)

A-11’li hece ölçüsü ile yazılmıştır.

B-Birinci ve üçüncü dizelerde yarım uyak kullanılmıştır.

C-Her dizede benzetmelere başvurulmuştur.

D-Dizelerin hepsinde tam uyak kullanılmıştır.

E-6+5 durak özelliği vardır. BAŞARILAR …

cevaplar..

Saygısı sonsuzdur Milli Marş’ına,

Teslim olmaz asla hain kurşuna,

Şehit olur yine çıkar karşına,

İşte böyle bir ant içer öğretmen.

Herkesin derdine dağıtır şifa,

Memnundur işinden, çekse de cefa,

Gelirse dünyaya ikinci defa,

Yine bu mesleği seçer öğretmen.

1- a) Yukarıdaki şiirin temasını yazınız. (10 p)

Öğretmen her türlü güçlük ve zorlukları göğüsleyerek kutsal bildiği görevini yerine getirmeye çalışır.

b)Yukarıdaki şiirde” herkesin derdine dağıtır şifa” sözünden ne anlıyorsunuz? (10 p)

Okullar ilim irfan yuvalarıdır. Herkes için lazım olan hayati bilgiler burada verilir. Bu da öğretmenler vasıtasıyla yapılır. Yani cehaletin ilacı okullarda öğretmenler tarafından verilir.Düşün, taşın iyi kurup planı,

Bir çırpıda söyle dokuz yalanı,

Sorarlarsa eğer doğru olanı,

Ivır kıvır, kem küm eyle yut gitsin.

Yamuk olsun dersen işin kenarı,

Sen kendine meslek edin kumarı,

Kim olursa olsun patlat şamarı,

Yetim, yoksul, öksüz deme üt gitsin.(Nasihat-Rasim Köroğlu)

2- Yukarıdaki şiirin zihniyetini altı çizili kelimelerden istifade ederek yazınız. (20 p)

Toplumu kemiren hastalıklardan biri de yalan ve planlarla insanları kandırmadır. O insanlarla kumar oynamayı adeta meslek edinmiştir. Yetim, yoksul, öksüz demez bütün vicdansızlığıyla zavallı insanlara zulmeder, sömürür. Toplum ve devlet bu tiplere fırsat ermemeli, gerekirse şamarı patlatmalıdır.

3-Nasihat şiirinin konusuna göre türü nedir? Bu türün özellikleri hakkında neler söylersiniz? (10 p)

Didaktik şiirdir. İnsanlara bilgi, öğüt ya da ahlak dersi veren şiirlerdir.

4- Nasihat şiirinin kafiye örgüsü ile birinci dörtlüğünün kafiye çeşidini belirtiniz. (10 p)

aaab, cccb planı, yalanı, olanı kelimelerinde lan sesleri zengin kafiye, -ı sesi rediftir.

5- “Herkes gece gündüz ders çalışıyor; sen hâlâ uyuyorsun.”

Yukarıdaki cümlede altı çizili sözcükte hangi edebi sanattan yararlanılmıştır?Sebebini belirterek yazınız. (10 p)

Tevriye sanatı vardır. Uyuyorsun kelimesi uyumak ve gafil olmak anlamlarında kullanılmıştır.

6-Sadrazam gözlerini açtı.

–Hatta sırtıma Şah İsmail’in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

–Ne giyeceksin?

–Sırmakeş Toroğlu’ndaki, dibası Hind’den, harcı Venedikten gelme “ Pembe İncili Kaftan”ı alacağım.

–Ne…O kadar parayı nereden bulacaksın oğlum? (Pembe İncili Kaftan-Ö.Seyfettin)

Yukarıdaki paragraftan hangi tarz hikaye olduğunu çıkarabiliriz? Bu tarz hikayenin dünya edebiyatındaki temsilcisi kimdir? (10 p)

Paragraftan hikayenin olay hikayesi tarzı olduğunu çıkarabiliriz. Bu tarz hikayenin dünya edebiyatındaki temsilcisi Guy de Maupassant’tır.

7- Bildiğiniz ilk Türk hikayecilerinden beş tanesinin ismini yazınız. (10 p)

Samipaşazade Sezai, Halit Ziya Uşaklıgil, Yakup Kadri Karassmanoğlu, Refik Halit Karay, Ömer Seyfettin

8-Ala göz üstüne hilal kaşları

Sırma gibi yanar yarin saçları

Kirazdır dudağı, inci dişleri

Selvi Suna’m gibi gül fidan olmaz

Bu dörtlük için aşağıdakilerden hangisi söylenemez? (10 p)

A-11’li hece ölçüsü ile yazılmıştır.

B-Birinci ve üçüncü dizelerde yarım uyak kullanılmıştır.

C-Her dizede benzetmelere başvurulmuştur.

D-Dizelerin hepsinde tam uyak kullanılmıştır.

E-6+5 durak özelliği vardır.

Tde..soru Ve Cevapları.4.lise.1….

06 Kasım 2007

Herkesin derdine dağıtır şifa,

Memnundur işinden, çekse de cefa,

Gelirse dünyaya ikinci defa,

Yine bu mesleği seçer öğretmen.

Sarılırken kefen yorgun bedene,

Son dersini verir yolcu edene,

Benzemez öyle her gelip gidene,

Koca bir dağ gibi göçer öğretmen.

1-Yukarıdaki şiirin kafiye örgüsü ile birinci dörtlüğün kafiye çeşidini gösteriniz. (10 p)

Gerek yoktu her gün abdest almaya,

Niyeti de yoktu namaz kılmaya,

Camilerden ayakkabı çalmaya,

Cemaati ite ite giderdi.

Zor çıkardı kışı, bulursa yazı,

Kanlanırdı biti, artardı hızı,

Görür görmez güzel gelini, kızı,

Türlü çalım sata sata giderdi. (Giderdi-Rasim Köroğlu)

2- Yukarıdaki şiirin zihniyetini altı çizili kelimelerden istifade ederek yazınız. (20 p)

3-Yukarıdaki şiir koşmanın hangi türüne girer? Bu türün özellikleri hakkında neler söylersiniz? (10 p)

4-Giderdi şiirinin temasını yazınız. (10 p)

5-“Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece” Âşık Veysel

Yukarıdaki şiirde yapılan söz sanatını ve nedenini yazınız. (10 p)

6- Sör Aleksi’nin hiç dilinden düşürmediği bir söz vardı: “Kızlarım, ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır: Tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikayet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim olurlar…”

Yukarıdaki metnin teması üzerine kısaca düşüncelerinizi yazınız. (10 p)

7-Bildiğiniz ilkTürk romancılarından beş tanesinin ismini yazınız. (10 p)

8- Aşağıdakilerden hangisi “roman” türünün “hikaye” türünden ayrılan bir özelliği değildir? (10 p)

A) Birden çok olayın sıralandığı, bir olaylar zinciri vardır.

B) Şahıs kadrosu kalabalıktır.

C) Zaman daha uzundur. Bazen bir insan ömrünü aşacak bir süreyi kapsar.

D) Türk Edebiyatı, Tanzimat’tan sonra bu türle ilk defa karşılaşmıştır.

E) Hindistan’da “Binbir Gece Masalları”yla sağlam bir geleneğinin varlığı bilinmektedir.

BAŞARILAR …

CEVAPLAR…

Herkesin derdine dağıtır şifa,

Memnundur işinden, çekse de cefa,

Gelirse dünyaya ikinci defa,

Yine bu mesleği seçer öğretmen.

Sarılırken kefen yorgun bedene,

Son dersini verir yolcu edene,

Benzemez öyle her gelip gidene,

Koca bir dağ gibi göçer öğretmen.

1-Yukarıdaki şiirin kafiye örgüsü ile birinci dörtlüğün kafiye çeşidini gösteriniz. (10 p)

aaab, cccb şifa, cefa, defa kelimelerindeki -fa sesleri tam kafiyedir.

Gerek yoktu her gün abdest almaya,

Niyeti de yoktu namaz kılmaya,

Camilerden ayakkabı çalmaya,

Cemaati ite ite giderdi.

Zor çıkardı kışı, bulursa yazı,

Kanlanırdı biti, artardı hızı,

Görür görmez güzel gelini, kızı,

Türlü çalım sata sata giderdi. (Giderdi-Rasim Köroğlu)

2- Yukarıdaki şiirin zihniyetini altı çizili kelimelerden istifade ederek yazınız. (20 p)

Toplumda bazı kimseler art niyetli olarak kendilerini olduklarından farklı göstermeye çalışırlar. Yaptıkları güzel davranışlar, hatta ibadeti bile sahtedir, göz boyamaya yöneliktir. Yokluk, yoksulluk iliğine işlemiş olsa bile çalımlarından geçilmez. Hele biraz da ekonomik durumları düzelmişse bu çalımlar daha fazla kendini gösterir.

3-Yukarıdaki Giderdi şiiri koşmanın hangi türüne girer? Bu türün özellikleri hakkında neler söylersiniz? (10 p)

Taşlama türüne girer.Taşlamalar insanların ve toplumun aksak yönlerini mizahi bir üslupla ele alıp işlerler.

4-Giderdi şiirinin temasını yazınız. (10 p)

Toplumda bazı insanlar başkalarını rahatsız etmelerine ve bu yüzden sevilmemelerine rağmen bildiklerini yapmaktan geri kalmazlar.

5-“Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece” Âşık Veysel

Yukarıdaki şiirde yapılan söz sanatını ve nedenini yazınız. (10 p)

Açık istiare sanatı vardır. Dünyayı bir giriş ve bir de çıkış kapısı olan iki kapılı bir hana benzetmiştir.

6- Sör Aleksi’nin hiç dilinden düşürmediği bir söz vardı: “Kızlarım, ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır: Tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikayet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim olurlar…”

Yukarıdaki metnin teması üzerine kısaca düşüncelerinizi yazınız. (20 p)

İnsanlar ümitsiz olmamalıdır. Hayatta başlarına gelen felaketleri bile sabır ve tevekkülle karşılayıp şikayet etmemelidir.

7-Bildiğiniz ilkTürk romancılarından beş tanesinin ismini yazınız. (10 p)

Şemsettin Sami, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Recaizade Mahmut Ekrem, Nabızade Nazım, Halit Ziya Uşaklıgil

8- Aşağıdakilerden hangisi “roman” türünün “hikaye” türünden ayrılan bir özelliği değildir? (10 p)

A) Birden çok olayın sıralandığı, bir olaylar zinciri vardır.

B) Şahıs kadrosu kalabalıktır.

C) Zaman daha uzundur. Bazen bir insan ömrünü aşacak bir süreyi kapsar.

D) Türk Edebiyatı, Tanzimat’tan sonra bu türle ilk defa karşılaşmıştır.

E) Hindistan’da “Binbir Gece Masalları”yla sağlam bir geleneğinin varlığı bilinmektedir.

BAŞARILAR

Milli Edebiyat Dönemi

06 Kasım 2007

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ

Meşrutiyet (1908) ‘den sonra memlekette başlayan ve o devirde “Türkçülük” adı verilen milliyet hareketi, “edebiyatta millî kaynaklara dönme” düşüncesinin doğmasına yol açmıştır. “Millî kaynaklara dönme” sözüyle ; dilde sadeleşme, aruz vezni yerine hece veznini kullanma, yerli hayatı yansıtma kastedilmiştir. Bunları gerçekleştirmeyi ülkü edinen edebiyat akımına “Millî Edebiyat” adı verilmiştir.

a. Dilde sadeleşme hareketi 1911 nisanında Selanik’te Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Genç Kalemler dergisinde “Yeni Lisan” adıyla ileriye sürülmüştür. Bunlar, konuşma dilini yazı dili haline getirme davasını benimsemişler, “Millî edebiyat’ın millî lisan’dan doğacağı”nı (Ömer Seyfettin) söylemişlerdir. Bu hareket kısa zamanda tutunmuş ve XX. yüzyıl edebiyatının ayırıcı niteliği olmuştur.

b. Aruz vezni yerine hece veznini kullanma davası ilkin Mehmet Emin’in 1897 Yunan savaşı dolayısıyla yayınladığı Türkçe Şiirler adlı kitabı vesilesiyle ortaya sürülmüş, Rıza Tevfik’in halk şiirleri yolundaki koşma ve nefesleriyle desteklenmiş ise de, uzun zaman gerçekleşememiş; ancak Birinci Dünya Savaşı içinde, özellikle 1917′de Servet-i Fünun dergisi tarafından “Şairler Derneği” adıyla toplanan gençler (Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz, v.b.) tarafından benimsenmiştir.Bu dönemde aruz vezni de bir yandan sürüp gitmiş ve Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal gibi üç kuvvetli sanatçının elinde varabileceği gelişmenin en yüksek noktasına erişmiştir.

c. Yerli hayatı yansıtma davası ise, yalnız birkaç şair (Mehmet Emin, Mehmet Akif, kimi şiirleriyle Yahya Kemal, Cumhuriyet devrindeki bazı şiirleriyle Faruk Nafiz, v.b.) ve daha çok hikâye ve roman yazarları tarafından benimsenmiştir.

ç. Şiir alanında, hece vezninin ilk ürünlerini veren şairlerin (Mehmet Emin’den başka) hemen hepsi bir yandan aruzla yazmışlar; bir yandan da, Türkçülük hareketinin ve Ziya Gökalp’in etkisiyle, hece veznine yönelmişlerdir. Ne var ki, bunların hece vezniyle ortaya koydukları ürünler, yalnız biçim (dil, vezin, nazım biçimi) kaygısıyla yetinilen, derinliği olmayan, yalınkat manzumelerdir.

Gerçek değer taşıyan şiirler, aruzun son üç ustasının “Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal” kaleminden çıkmıştır. Bunlardan Mehmet Akif, önce Tev¬fik Fikret’in uyguladığı “nazmı nesre yaklaştırma” hareketini sürdürüp geliştirmiş; Ahmet Haşim ile Yahya Kemal ise, bunun tam tersi bir tutumla, “şiir nesre çevrilme olanağı bulunmayan nazımdır; (…) mu:-):-):-)i ile söz arasında, sözden çok mu:-):-):-)iye yakın, ortalama bir dildir” (A.Haşim), ve “şiir, nesirden bambaşka bir hüviyettedir : mu:-):-):-)iden başka türlü bir mu:-):-):-)idir” (Y. Kemal) görüşünü savun¬muş ve uygulamışlardır. Bu üç şair, bir yandan da, Türk şiirinde üç ayrı akımın temsilcisi olmuşlardır : Mehmet Akif, şiirde Tevfik Fikret’ten devir aldığı “Realizm” akımını geliştirmiş, “hayal ile alışverişi olmadığını, her ne demişse görüp de söylediğini, en beğendiği mesleğin hakikat olduğunu” bildirmiş, Fecr-i Âti topluluğundan gelen Ahmet Haşim, Batıdan gördüğü “Sembolizm” akımını benimsemiş, “dünyanın şekillerini hayal havuzunun sularında seyrettiğini; onun için, dünyanın taşlarını ve bitkilerini renkli bir akis gibi gördüğünü” belirtmiş; Yahya Kemal de, yine Batıda gördüğü “Romantizm” akımını benimsemiş ve bu anlayışla, Divan şiiri yolunda kla:-):-):-) şiir denemelerine girişmiş; sade dille ve yeni nazım biçimleriyle yazdığı şiirlerinde de yine biçim kusursuzluğuna, yapmacıksız ve sağlam anlatıma önem vermiştir.

Meşrutiyetten Mütareke sonuna kadar süren ve Trablusgarp Savaşı (1911), Balkan Savaşı (1912-1913), İkinci Dünya Savaşı (1914-1918), Mütareke yılları (1919-1922) gibi büyük olayları içine alan ve Osmanlı İmparatorluğunun parçalanıp yıkılmasıyla sonuçlanan bu dönemde, önemli sayılan yalnız iki şair (Mehmet Emin, Mehmet Akif) toplumsal konulara yönelmiş; ötekiler, ortalıkta sanki hiçbir şey yokmuşçasına, sadece aşk, özlem v.b. gibi, bireysel ve duygusal konular ve temalar üzerinde durmuşlardır.

Hikâye ve roman alanında, bir bölüğü “Fecr-i Âti” topluluğundan gelen “Yakup Kadri, Refik Halit), bir bölüğü bu topluluk dışında kalan (Ebubekir Hâ¬zım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, v.b.) sanatçılar, aralarındaki sanat anlayışı ve dünya görüşü ayrılıklarına rağmen, yerli, hayatı yansıtma konusunda birleşmiş görünüyorlar. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide hikâye ve romanlarında vakaların İstanbul sınırları içinde kapalı durmasına karşılık, bu devirde, hikâye ve roman yurdun her köşesine açık tutulmuş, her tabakadan halkın yaşayışı konu olarak ele alınmıştır. Özellikle köy ve taşra hayatını anlatan başarılı ilk örnekler (Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa; Refik Halit: Memleket Hikâyeleri; Reşat Nuri: Çalıkuşu, v.b.) bu devirde verilmiştir. Kimi kitapların adları dahi (Refik Halit: Memleket Hikâyeleri: Ömer Seyfettin: Yalnız Efe - Anadolu romanı; Yakup Kadri: yarım kalan Ateşten Gömlek - Anadolu romanı) sonradan “memleket edebiyatı” diye adlandırılan bu çığırı açıkça belirtir. İlkin edebiyatdışı bir amaçla, “taşraların ne halde olduklarını, köylülerin ne yaptığını, ne istediğini, memleketin neye muh¬taç olduğunu yerinde görüp incelemek” için Tanin gazetesinin Anadolu’ya gönderdiği bir yazarının Anadolu’daki şehir, kasaba ve köyleri dokuz ay (1909-1910) adım adım dolaşarak hazırladığı röportaj niteliğindeki gezi notları (Ahmet Şerif: Ana¬dolu’da Tanin) ve aynı yıl içinde “Anadolu fatihaları” nı dile getirmek amacıyla yazılan, fakat yayınlandığı zaman hiç de ilgi uyandırmadığı halde, Cumhuriyet devrinde dikkati çeken bir roman (Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa) ile açılan bu çığır; Refik Halit’in Anadolu sürgününden getirdiği hikâyeler “Memleket Hikâyeleri” ile geniş bir ilgi görmüş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu insanının çetin alınyazısı üzerine eğilme hareketi (Halide Edip: Dağa Çıkan Kurt, Ateşten Gömlek / Yaban, Millî Savaş Hikâyeleri) artık zorunlu ve yaygın bir hal almıştır.

Gözleme dayanan bu yerli hayatı yansıtma isteğinin sonucu olarak, çoğu yazalar Realizm (Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Memduh Şevket, v.b), hatta kimileri Natüralizm (Bekir Fahri, Selâhattin Enis, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin, kimi romanlarıyla Osman Cemal, v.b.) ilkelerini benimsemişlerdir

Çoğu Fransız (Yakup Kadri, Refik Halit Reşat Nuri, Peyami Sata, Abdülhak Şinasi), kimisi İngiliz (Hailde Edip), kimisi Rus (Memduh Şevke) edebiyatlarının etkisi altında kalan bu devir sanatçılarının bir bölüğü de Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim yolunu sürdürmüşlerdir (Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman Cemal, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin).

Parti kavgalarının kızıştığı Meşrutiyet ve Mütareke devirlerinde okuyucunun mizaha ve toplumsal yergiye düşkünlük göstermesi, bir çok yazarın (Ömer Seyfettin, Refik Halit, Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman Cemal, Reşat Nuri, F. Celalettin v.b) mizaha eğilim göstermesine yol açmıştır.

Tiyatro alanındaki verim, hikâye ve roman kadar başarılı sayılamaz. Ger¬çi, Meşrutiyetin ilânıyla birlikte birçok tiyatro topluluğu ortaya çıkmış; hattâ bir de tiyatro okulu açılıp ilk resmî tiyatro (Dârülbedayi-i Osmanî) kurulmuş; bunlar eser yetiştirmek için pek çok yazar o alanda birtakım denemelere girişmiş ise de, bunların çoğu başarı çizgisinin çok altındadır. çeviri ve uyarlama arasında bir tek çevirmenin (İbnürrefik Ahmet Nuri) uyarlamaları belli bir değer çizgisinin üstüne çıkmıştır.

Bu devrin başlıca yazar ve sanatçıları şunlardır:

Bilim yolunda: Ziya Gökalp. Fuat Köprülü. v.b.

Şiir alanında : (Aruz vezniyle) Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı, v.s.

(Hece vezniyle) Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, v.b.(Bunlardan Ahmet Haşim fıkra ve gezi notları; Yahya Kemal makale; Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz man¬zum oyun da yazmışlardır.)

Hikaye ve roman alanında: Ebubekir Hâzım Tepeyran, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Ercüment Ekrem Talu, Selâhattin Enis, F. Cemâlettin, Osman Cemal Kaygılı, Reşat Nuri Güntekin, Peya¬mi Safa, Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Sermet Muhtar Alus, Abdülhak Şinasi Hisar, Mahmut Yesari. v.b.

(Bunlardan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Sermet Muhtar, Mahmut Yesari oyun da yazmışlardır. İçlerinde anı yazanlar da vardır: Ebubekir Hâzım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit, Memduh Şevket, Halikarnas Balıkçısı. Bir çoğu fıkra ve makale de yazılmıştır.)

Tiyatro alanında: Musahip-zâde Celâl, İbnürrefik Ahmet Nuri, v.b.

Gezi ve röportaj alanında: Ahmet Şerif.

Röportaj - Mülâkat alanında: Ruşen Eşref Ünaydın.

Gezi, anı, deneme, fıkra, makale alanlarında: Falih Rıfkı Atay, vb.

Atasözleri

06 Kasım 2007

ATASÖZLERİ

AK AKÇE KARA GÜN İÇİNDİR

KONU: TUTUMLULUK :Kişi günlük yaşamamalı geleceğini güvence altına almalı .Zamanında alın teri ile kazanılan paralar sıkıntılı dar zamanlarda kişileri kurtarır. Böyle günlerde de kazanılan parayı harcamaktan çekinmemelidir.

AYAĞINI YORGANINA GÖRE UZAT

KONU : ÖLÇÜLÜLÜ: Kişi geliriyle giderini ayarlamalı , harcamalarını bütçesine göre yapmalıdır.Aşırıya kaçıp borca girmek doğru değildir.

BAKARSAN BAG BAKMAZSAN DAĞ OLUR

KONU : ÇALIŞKANLIK:İnsan eli değen her yer bakımlı,temiz yararlanılacak durumda olur.Bakılmayan özen gösterilmeyen şeyler ise yarasız duruma gelir.

ABDALA “KAR YAĞIYOR” DEMİŞLER “TİTREMEYE HAZIRIM” DEMİŞ.

KONUAYANIKLILIK-EGİTİM:Ekonomik durumu iyi olan insanlar sıkıntılara katlanamazken ,yokluk ve sıkıntı içinde yetişmiş olan kimseler, zaten zorluğa alışkındırlar.

ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR

KONU:ACELECİLİK: Acele ile yapılan işlerde aksaklıklar yanlışlıklar olur.düzeltmekte çok zaman alır.

ACI ACIYI KESER SU SANCIYI

KONU:ÇARE-GÜÇLÜ:Bir acının ,sıkıntının bir güçlüğün üstüne başka bir acı,sıkıntı ve güçlük geldiği zaman öncekiler unutulur.

ACIDAN KİMSE ÖLMEMİŞ

KONU:AÇLIK:Hiç kimse kolay kolay açlıktan ölmez .Yaşamını sürdürebilmek için mutlaka iyi kötü bir geçim yolu bulur.

AÇ AYI OYNAMAZ

KONU :AÇLIK:Bize kazanç sağlayan kişilerin emeklerinin karşılıkları verilmezse onlardan verimli iş yapmaları beklenemez.

AÇIK YARAYA TUZ EKİLMESİ

KONU:ÜZÜNTÜertli, sıkıntılı , acı çeken insanların üzüntülerini artıracak laflar etmemeli.Aksine onların acılarını hafifletmeli insanlık görevi almalıdır.

AÇIN KARNI DOYAR GÖZÜ DOYMAZ

KONU :AÇLIKaha önce aç kalmış insanların içinde aç kalmanın bıraktığı korku yer etmiştir.Yedikleriyle karnı doymuş olsa bile gözü hala yiyeceklerdedir. Bazı doyumsuz tutkulu insanlarda hep daha çok kazanım hırsı içinde yanıp kavrulurlar.

AÇMA SIRRINI DOSTUNA ODA SÖYLER DOSTUNA

KONUOST-SIRuyulmasını istemediğin bir sırrını en yakın dostuna bile söyleme. Zaten söylediğinde sır olmaktan çıkar. Kaldı ki dost bildiğin kişilerin de yakınları vardır. Onlara söyler. Böylece sırrını herkes öğrenmiş olur.

ADAMAK KOLAY ÖDEMEK GÜÇTÜR

KONU:SÖZ VERME: Bir konuda söz vermek çok kolaydır.Ancak bu sözü yerine getirmek öyle kolay olmaz .Söz ağızdan kolayca çıkabilir,ama bunu yerine getirmek verilen sözde durmak güçtür.

ADAMIN İYİSİ İŞ BAŞINDA BELLİ OLUR

KONU:ÇALIŞMAK:İnsan yaptıklarıyla ,ürettikleriyle kendini gösterir. Bu yüzden bir kişi iyimidir ,kötümüdür , tembel midir ,çalışkan mıdır ,dürüst mü çıkarcımıdır çevresindekilere karşı davranışları nasıldır? Yaptığı işler bütün bunlara yanıt verir. Çalışıp ürettikçe bu nitelikleri ortaya çıkar.

AĞAÇ NE KADAR UZASA GÖGE UZAMAZ

KONU :HIRS –BÜYÜKLÜK:Her şeyin ulaşabileceği belli bir sınırı vardır. İlerleme oraya kadardır. İnsanlar verdikleri emek ve taşıdıkları yeteneklere göre başarılı olurlar ve yükselirler. Ancak makam ve yetkilerinde mutlaka bir sonu vardır.

AĞLAMA ÖLÜ İÇİN, AĞLA DELİ İÇİN

KONU:AKILSIZLIK-ÜZÜLMEK : Ölüm insan oğlu için en olumsuz en kötü bir durumdur.Ölüm sonunda ağlanır üzüntü duyulur. Ne var ki bir süre sonrada bu acı unutulur. Oysa bir yakını deli olan kişi için süreklidir. Bu acıyı , üzüntüyü sürekli yaşamak ölümden daha kötüdür.

AĞRISIZ BAŞ MEZARDA GEREK

KONU:KEDER-RAHATLIK :İnsanlar yaşadıkları sürece çeşitli sıkıntılar ,üzüntüler içinde olurlar . Buda doğaldır. Ancak ölülerin sıkıntıları , üzüntüleri olmaz . Dert , acı ancak ölünce biter. Öyleyse yaşam tüm sıkıntı ve acılarıyla kabul edilmeli ve öğlece sevmeye çalışılmalıdır.

AĞUTOSUN YARISI YAZ ,YARISI KIŞ

KONU :İKLİM:Ağustosun ortalarına doğru günler kısalır,sıcaklar azalır. Yavaş yavaş soğuklar başlar.

AKACAK KAN DAMARDA DURMAZ

KONU:ALIN YAZISI: Kimi olaylar kaçınılmazdır.Elden gelmeyen böyle durumlar karşısında doğal karşılayıcı bir tutum takınmak gerekir.

AKAN SU YOSUN TUTMAZ

KONU: ÇALIŞKANLIK: Tembel insanlar bu tembelliğin yanı sıra kötü alışkanlıklar edinir. Oysa sürekli çalışan insanlar hem sağlıklı, uzun ömürlü olurlar , hem de çalışıp ürettikçe toplumda değerleri artar.

AKILLI DÜŞMAN , AKILSIZ DOSTTAN HAYIRLIDIR

KONUOST – DÜŞMAN: Kişi dostuna güvenir ona inanır.Ancak bu dost akılsız ise iyi nitelikte düşünmesine karşın istemeden de olsa kötülük yapabilir. Çünkü akılsızlığından ötürü ne yapacağı kestirilemez. Akıllı düşmanın yapacağı kötülük tahmin edilebileceği için gerekli önlemler alınır.

AKIL PARA İLE SATILMAZ

KONU:AKILLILIK:Aklıyla düşünüp doğru karar verme, doğru yargılama yeteneği ancak kişinin kendinde var olabilir. Doğuştandır. Sonradan bir çıkar karşılığında elde edilemez, satın alınamaz. Öyle olsaydı, parası olan herkes bu durumdan yararlanırdı.

BAŞA GELMEYİNCE BİLİNMEZ

KONUENEME:İnsan, başkalarının başına gelen felaketlerin acısını, zorluğunu, böyle bir felaketi kendisi de yaşamadan bilemez, anlayamaz.

BEKARLIK SULTANLIKTIR

KONU:EVLİLİK-YALNIZLIK-BEKARLIK:Aile yaşamının gerektirdiği sorumlulukları taşımak istemeyen insan için bekarlık rahatlıktır. Kendi başına buyruk, bir aile yaşamının yükünü taşımaktan yaşamak ona göre en iyi yaşama biçimidir.

BİLMEMEK AYIP DEĞİL, ÖĞRENMEMEK AYIP

KONU:İSTEME-BİLGİSİZLİK-ÖĞRENMEK:İnsan çeşitli nedenlerle, her şeyi bilemez. Bu da ayıp sayılmaz. Ne var ki, olanakları değerlendirmemek, öğrenmeye yönelik soru sormamak, bir çaba göstermemek yanlıştır. Bir kusurdur.

BORÇSUZ ÇOBAN, YOKSUL BEYDEN İYİDİR

KONU:ÖDÜNÇ ALMA-BORÇSUZLUK:Fakir ama borçsuz insan, daha önce bolluk içinde yaşayıp da sonradan yokluğa düşen beylerden daha mutlu yaşar. Yokluk içinde yaşarken onun bey, paşa olması işe yaramaz.

CANI CANA ÖLÇMELİ

KONU:ADALET:İnsan, kendisine yapılmasını istemediği davranışları başkalarına yapmamalıdır. Kendisine yapılan işte nasıl canı yanarsa, başkalarının da

böyle bir acı duyabileceğini düşünmelidir.

YAĞMURLU GÜNDE TAVUK, SUYU NEYLESİN

KONU:YARDIM:Bir insana yapılacak en iyi yardım, zamanında yapılmalıdır. Zamanında yapılmayan yardım hiçbir işe yaramaz.

TOPALLA GEZEN AKSAMA ÖĞRENİR

KOUN:ETKİLENME-BOZMA:İnsan, arkadaşından etkilenir. Onun iyi yönlerini alabileceği gibi olumsuz yönlerini de alabilir. O nedenle kişilerle arkadaşlık eden kimse, onların bazı huylarını kendisi de kapar.

KELİN AYIBINI TAKKE ÖRTER

KONU:GİZLİLİK-GÖRÜNÜŞ:İnsanlar dış görünüşleriyle değerlendirilemezler. Ancak kimi insanlar, hoş karşılanmayan yanlarını, kusurlarını, zenginlikleri, makam sahibi oluşları gibi durumlarla gizlemeye çalışırlar. Onların bu durumları nedeniyle kusurları görmezlikten gelinir.

İŞTEN ARTMAZ, DİŞTEN ARTAR

KONU:TUTUMLULUK:Kişi ne kadar çalışırsa çalışsın, kazandıklarını artırma yoluna gitmez, ölçülü harcama yapmaz, harcamada sınırsız davranırsa para biriktiremez.

CAMİ NE KADAR BÜYÜK OLSA, HOCA BİLDİĞİNİ OKUR

KONU:KARARLILIK:Elinde yetkisi olan kişi, çevresinin görüşü ne olursa olsun, o konuda ne söylenirse söylensin, kendi bildiği, inandığı, kendine göre yapması gerektiği şeyleri yapar.

CAN BOSTANDA BİTMEZ

KONU:HAYAT:İnsan sağlığına dikkat etmeli, kendini yıpratmamalıdır. Giden can bir daha geri gelmez. Bu nedenle değeri bilinmeli, korunmalı.

AKILSIZ BAŞIN CEZASINI AYAKLAR ÇEKER

KONU: AKILSIZLIK:Sonucu düşünülmeden ve akılsızca yapılan işler çok zaman olumsuz sonuçlar verir ve insanı büyük zararlara uğratabilir. Kişinin bu akılsızca davranışları yalnız kendisine değil, yakın çevresine de zarar verir.

ÇALMA ELİN KAPISINI, ÇALARLAR KAPINI

KONU:KÖTÜLÜK:Başkalarına kötülük yapan kişi, düşünmelidir ki bir gün de birileri kendisine kötülük yaparlar. Eden bulur, eken biçermiş.

YİĞİT EKMEĞİYLE YİĞİT BESLENİR

KONU: YİĞİTLİK:Mert, yiğit insanlar, yiğit kimseleri korurlar. Yiğit kişi de ancak bir yiğidin yanında barınır.

UYUYAN YILANIN KUYRUĞUNA BASILMAZ

KONU:TEHLİKE:İlişilmediği sürece zararı dokunmayan insanlara sataşıp onları kızdırmak, saldırgan hale getirmekten kaçınmak gerekir.

SÜKUT İKRARDAN GELİR

KONU:KABULLENME:Bir kişi suçlanıyor, suçlandığı konu ile ilgili sorulan sorulara cevap vermiyor, konuşmuyorsa suçu kabul ediyor anlamı çıkarılır ve suçlu sayılır. Susmasının, kendini savunmamasının bir nedeni olsa gerektir.

SÜRÜDEN AYIRALINI KURT KAPAR

KONU:YALNIZLIK:İnsan toplumsal bir varlıktır. Toplum içinde yaşamak beraberinde pek çok zorluklar getirir. Arkadaşlarından, dostlarından ayrı iş yapan kişi, tehlikeli zamanlarda kendini koruyamaz, destek, yardım bulamadığı için yaptığı işlerde büyük zararlara uğrar.

SORA SORA BAĞDAT BULUNUR

KONU:SORMAK:İnsan, yapmakta olduğu araştırmalarda, aradığı yerlerde olumlu sonuca ulaşabilmek için zamanında bir bilene sorup danışırsa sonuca kolay ulaşır. Başarılı olur.

ÖNCE DÜŞÜN, SONRA SÖYLE

KONU:KONUŞMA:İnsan ağzıyla değil aklıyla konuşmalıdır. Söylenen sözü geri almak, onu unutturmak zordur. Onun için söylenen sözün nasıl olacağı, nasıl karşılanacağı, nereye gideceği, etkisi önceden düşünülmeli, sonra konuşulmalıdır.

Öss Ve Öys ‘de Çikmiş Türkçe Sözcük Anlami Sorulari

06 Kasım 2007

SÖZCÜK ANLAMI

1. Aşağıdaki cümlelerde altı çizili kelimelerden hangisi gerçek anlamında kullanılmıştır?

A) Ayağında, burnu aşınmış eski bir kundura vardı.

B) Dikiş makinesinin kolunu koparacakmış gibi çeviriyordu.

C) Çok uzaklardan atıldığı belli iki el silah sesi duyuldu.

D) İri, hantal gövdesini zorlukla sürüklüyor gibiydi.

E) Ninem, yorganımıza kırmızı çiçekli, basma bir yüz geçirdi.

(1984-ÖYS)

2. Aşağıdaki cümlelerde altı çizili kelimelerden hangisi gerçek_anlamında kullanılmıştır?

A) İlk damlalardan sonra yağmur birden coştu.

B) Bu söze, gençlerden biri ince bir karşılık verdi.

C) Serindi ama, tatil, bir ilk yaz akşamıydı.

D) Havalar ısınınca ağaçların tomurcukları patladı.

E) Gölün kıyılarını yapraksız, bodur ağaçlar kuşatmıştı.

(1984-ÖYS)

3. I. Onun bu pişkinliğine bir anlam veremedik.

II. Çoğunluk sağlanamadığı için toplantı ertelendi.

III. Cesaretinin kırılmasına sen sebep oldun,

IV. Çevre temizliğine önem vermek gerekir.

Yukarıdaki cümlelerin hangilerinde altı çizili sözcükler gerçek anlamı dışında (mecaz anlamıyla) kullanılmıştır?

A) I. Ve II. B) I. ve III. C) II. ve III.

D) II. ve IV. E) III. ve IV.

(1991-ÖSS)

4. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde "hafif kelimesi "Kurşun ağır bir madendir." cümlesindeki "ağır" kelimesinin anlamca karşıtıdır?

A) Kaç gündür midemde hafif bir ağrı var.

B) Hastalığı geçene kadar hafif bir işte çalışması gerekiyormuş.

C) Savaşta hafif bir yara almıştı.

D) Eline alınca hangisinin daha hafif olduğunu anlarsın.

E) Araba harekete geçerken hafif bir sarsıntı hissediliyor,

(1985-ÖYS)

5. "Usta bir yazar, kelimelerin ilk ve temel anlamlarıyla yetinmez. Cümle içinde kelimelere yan anlamlar kazandırmaya çatışır. Yeni kavramları, yeni duygu ve düşünceleri bu yolla anlatmayı dener. Böylece kelimelerin birden çok anlam bağlamasını sağlar; dilin anlatım olanaklarını zenginleştirir."

Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bu parçada öne sürülen tutuma uyulmamıştır?

A) Sürü, kel tepelerin yüzüne dağılmıştı.

B) Eski bir dostundan incitici, çok ağır sözler işitmişti.

C) Tatlı dili, güler yüzü onu herkese sevdirmişti.

D) Kayalıklardan toprak yola tam üç saatte inmişti.

E) Ortalığı, insana denizi hatırlatan keskin bir yosun kokusu kaplamıştı.

(1984-ÖSS)

6. "Anlam genişlemesi yoluyla somut anlamlı bir ad, bir de soyut anlam kazanabilir. Örneğin, somut anlamıyla "geçilen yer" demek olan ‘yol’ kelimesi yöntem anlamına gelerek soyut bir anlam da kazanmıştır."

Böyle bir anlam değişmesini örneklendiren kelime, aşağıdakilerden hangisinde kullanılmıştır?

A) Bunu yapmaya yürek ister, bu her babayiğidin harcı değil.

B) Bu gördüğün bulutlar, yağmur yüklü bulutlardır.

C) Bu dağlar, geçit vermez sarp dağlardır.

D) Ağaçlar, ilkyazda bir gelin gibi donanırlar,

E) Yapının güzel bîr görünümü vardı; taş, dantel gibi işlenmişti.

(1983-ÖYS)

7. Marmara’da her yelken Uçar gibi neşeli

Yukarıdaki dizelerde olduğu gibi, kimi sözler benzetme amacı gütmeden kendi anlamları dışında kullanılır.

Aşağıdaki dizelerin hangisinde, bu örnektekîne benzer bir kullanım vardır?

A) Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl

B) Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım

C) Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda

D) Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı

E) Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda

(1995-ÖSS)

8. "Geç kaldık, arabalıya yetişemeyeceğiz." cümlesindeki "arabalı" sözcüğü, "araba vapuru" anlamında kullanılmıştır.

Aşağıdaki cümlelerin hangisinde buna benzer bir kullanım yoktur?

A) Bundan sonra dergimiz, birinci hamura basılacak.

B) Ön kapı açılmıyor, arkadan ineceksiniz.

C) Bu arabayı İki yıl önce iki milyona almıştık.

D) Bu tablo, onun yaptığı son yağlıboyadır.

E) Otobüs saat 12.30′da hareket edecek.

(1989-ÖSS)

9. "Bir tek kelimeyle belirtilebilecek bir kavramı, birden çok kelimeyle anlatmaya dolaylama denir."

Aşağıdaki cümlelerin hangisinde, dolaylama yoktur?

A) Anadolu’da bağ kütüğüne, "omca" denir.

B) Yavru vatandan yapılan ihracatta önemli artışlar oldu.

C) Ormanların kralt, şimdi bir kafeste tutsaktı.

D) Balıkçı, "Derya kuzuları!" diye bağırıyordu.

E) Büyük kurtarıcı, Anadolu’da yeni bir devlet yarattı.

(1983-ÖYS)

SÖZCÜK ANLAMI TEST - 2

1. "Aile" sözcüğünün aşağıdaki açıklamalarından hangisi, birlikte verilen örnek cümleye uygun değildir?

A) Erkeğin karısı ve çocukları: Ev tutunca ailemi de getireceğim.

B) Bİrükte çalışan kimselerin tümü: Milli Eğitim ailesinin çalışkan bir üyesiydi.

C) Aynı soydan gelen kimseler zinciri: Damadımız, İzmirli eski bir ailenin çocuğudur.

D) Kişinin ana babası: Ailem kampa gitmeme izin vermiyordu.

E) Anne, baba ve çocuklardan oluşan topluluk: Ailesi ölünce bir daha evlenemedi.

(1995-ÖYS)

2. Aşağıdaki cümlelerden hangisinde "bulmak" eylemi, ötekilerden farklı anlamda kullanılmıştır?

A) Kristof Koiomb Amerika’yı buldu.

B) Thomas Edison, ampulü buldu.

C) Robert Koch, kendi adıyla anılan basili buldu.

D) Roaid Amundsen, Güney Kutbunu buldu.

E) Pierre Curie ve eşi, radyumu buldu.

(1982-ÖSS)

3. Beş yüz sayfalık bu dev romanda, yazarın, olaylara ve durumlara hiç yama yapmadığını görürüz.

Bu cümlede geçen "yama yapmamak" sözüyle belirtilmek istenen aşağıdakilerden hangisidir?

A) Sözü uzatmaktan kaçınmak

B) Anlatıma kendini katmamak

C) Açık ve anlaşılır bir dil kullanmak

D) Yaşanılanları olduğu gibi yansıtmak

E) Farklı anlatım biçimlerinden yararlanmamak

(1999-İPTAL)

4. I. Kendini daha fazla yorma; sonra hastalanırsın.

II. Yağmur başlamadan sen git; ben sonra gelirim,

III. Sağdaki çiçekçiden sonra ilk sokağa sapacaksın.

IV. Kurumumuzda İmza yetkisi, başkandan sonra genel sekreterindir.

V. Bu İşi sonra seninle birlikte yaparız.

Yukarıdaki numaralanmış cümlelerin hangilerinde "sonra" sözcüğü aynı anlamda kullanılmıştır?

A) I. ve II. B) II. ve V. C) III. ve IV.

D) III. ve V. E) IV. ve V.

(1998-ÖSS)

5. I. Hemen hemen yolu yarıladık.

II. Hafif hafif bir rüzgar esiyor.

III. Olsa olsa on yaşındadır.

IV. Aşağı yukarı bir saat sonra gelirler.

V. gaman zaman güneş açıyor.

Bu cümlelerin hangilerîndeki altı çizili sözler birbirine yakın anlamdadır?

A) I. ve II. B) I. ve IV. C) II. ve IV.

D) III. ve V. E) IV. ve V.

(1989-ÖYS)

6. Bir eleştirmenimizin 1974 yılında yaptığı değerlendirmeye katılmamak elde değil. Çünkü bu dipdiri ve sağlam öykü beni de çok etkiledi. Bu öykü gerçek anlamıyla çağdaş bir kla:-):-):-).

Bu parçada "çağdaş bir kla:-):-):-)" sözüyle anlatılmak İstenen aşağıdakilerden hangisidir?

A) Oluşturulduğu dönemin dil- anlayışına uygun olmakla birlikte eski ürünlerden de etkilenen

B) Oluşturulduğu dönemin havasını yansıttığı gibi değerini de hiçbir zaman yitirmeyecek olan

C) Güncel olayları ayrıntılarıyla yansıtacak biçimde, sağlam bir teknikle oluşturulan

D) Bazı yenilikler getiren ve okuyucuyu duygulandıracak özellikler içeren

E) Okurun ilgisini canlı tutan ve gelecekte de okuyucu bulabileceği düşünülen

(1999-ÖSS)

7. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde altı çizili sözcük, cümleye "aşırı bir biçimde" anlamı katmaktadır?

A) O, ehliyetini daima yanında taşır.

B) Onun böylesine ağır konuştuğunu ilk kez duyuyordum.

C) Burada, çalışmalarınla ilgili bolca kaynak bulabilirsin.

D) Haftada bir yayımlanan bu dergiyi sürekli almak İstiyorum.

E) Yanına birkaç parça giysi alıp hemen yola çıktı.

(1996- ÖSS)

CEVAPLARINI SİZ BULACAKSINIZ…!

Türkçe Dersi Konularinda Geçen Terimler Sözlüğü

06 Kasım 2007

TÜRKÇE DERSİ KONULARINDA GEÇEN TERİMLER SÖZLÜĞÜ

A

Abartma (Mübalağa) : Bir durumu olduğundan çok ya da az göstermektir. Örnek :

Bütün gün çalışmaktan iğne ipliğe döndü.

Alem sele gitti gözüm yaşından

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.

AD : Varlıkların ve kavramların dilde var olan karşılığına, sözcük türü yönünden ad denir.

Ad Aktarması (Mürsel Mecaz) : Bir sözü benzetme amacı gütmeden bir başka söz yerine kullanmaktır.

Sözcüklerin yeni anlamlar yüklenmesinde bir etken de ad aktarmasıdır. Örnek :

"Sinema" için "beyaz perde"

"seçime katılmak" yerine "sandık başına gitmek"

Ad Aktarması : Bir sözcük ya da sözün, benzetme amacı güdülmeden, anlamca ilgili olduğu başka bir sözcük ya da söz yerine kullanılmasıdır. Bu mecaz türüne, "düz değişmece" de denir. Örnek :

Beyaz Saray bu olaya sıcak bakmıyor. (Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı)

Soba yandı (İçindeki odun - kömür)

Çankaya bu yasayı onaylamaz (Cumhurbaşkanlığı)

Okul geziye gitti. (Okuldaki öğrenciler)

Mozart’ı severim. (Mozart’ın bestelerini)

Doğu kan ağlıyor. (Doğu yönündeki bölgeler)

Ad (isim) Cümlesi : Yüklemi ekeylemle çekimlenmiş bir ad ya da ad soylu sözcüğün bulunduğu cümlelerdir. Örnek : Bu yaşlı kadın, olayın tek tanığıymış.

Ad Tamlamaları : En az iki adın, aralarında anlam bağlantısı kurarak oluşturduğu, bir nesnenin parçası olduğunu ya da bir nesnenin başka bir nesneyle tamamlandığını gösteren ad takımıdır. Ad tamlamalarında kullanılan tamamlayıcı öğeye tamlayan, birinci nesnenin parçası durumunda olan ikinci öğeye ise tamlanan denir. Örnek :

Denizin sesi bir melodi gibi geliyordu kulağıma.

Kış ayları burada oldukça ılıman geçiyor.

Ona hediye olarak yün gömlek aldım.

Anlam Daralması : Sözcükler, anlamda daralma ya da genişleme yoluyla başka bir anlama geçerek yan anlamlar kazanabilir.

Sözcüğün eskiden anlattığı şeyin ancak bir bölümünü, bir türünü anlatır duruma gelmesine anlam daralması denir.

Sözgelimi "oğul" sözcüğü başlangıçta kız ve erkek anlamlarını içerirken sonradan yalnızca erkek çocukları için kullanılarak anlam daralmasına uğramıştır.

"Erik" sözcüğü, şeftali, kayısı, zerdali anlamını içerirken, sonradan bir tür meyve için kullanılarak anlam daralmasına uğramıştır.

Anlam Genişlemesi : Bir varlığın bir türünü ya da tekini anlatan, kullanım alanları dar olan şeyleri gösteren sözcüklerin zamanla o varlığın bütün türlerini birden anlatır duruma gelmesine anlam genişlemesi denir. Örneğin ; "alan" sözcüğü, "düz ve açık yer" anlamını içerirken anlam genişlemesine uğrayarak "iş, meslek, araştırma-inceleme" anlamlarını da kazanmıştır.

Anlam Kayması : Bakınız : Başka Anlama Geçiş.

Argo : Genel dilin sözcüklerine yan anlamlar kazandırarak genel dilden ayrılan, bir meslek ya da topluluk arasında kullanılan özel dile argo denir. Argo, tek sözcükten oluşabileceği gibi söz öbekleri ve deyimlerden de oluşabilir. Örnek :

Okutmak (elden çıkarıp - satmak)

racon (adet - usül)

şabanlık (aptallık - sersemlik)

keklemek (kandırmak - aldatmak)

Atasözleri : Uzun deneyimler ve gözlemler sonucu oluşmuş, yol gösterici, genel kural biçiminde kalıplaşan, toplumca benimsenen ve anonim bir nitelik taşıyan özlü sözlerdir.

B

Basit Sözcükler : Herhangi bir yapım eki almamış ya da bir sözcükle birleşmemiş olan sözcüklere yapıları yönünden basit sözcük denir.

Örnek : Kuşların kanadına yazdım aşkımı.

Başka Anlama Geçiş (Anlam Kayması) : Sözcüğün eskiden yansıttığı kavramdan bütünüyle farklı, yeni bir kavramı karşılar duruma gelmesine başka anlama geçiş denir. Örneğin :

"sakınmak" sözcüğü Eski Türkçe de "düşünmek, üzerinde durmak, yaslanmak, kederlenmek" anlamını içerirken sonraları "tehlikeden uzak durmak" anlamına geçmiştir.

Başka anlama geçişin bir türü de anlam iyileşmesi ya da anlam kötülenmesidir. Kötü anlamı olan bir sözcüğün zamanla iyi bir anlam kazanmasına anlam-kötülenmesi denir.

Belirteç Tümleci : Bakınız : Zarf Tümleci.

Betimleme Paragrafı : Bir olayı, bir varlığı, durumu, çevreyi ya da bir kavramı göz önünde canlandıracak biçimde anlatan paragraflara betimleme paragrafı denir. Gözlemlenen her varlığın, tasarlanan her kavramın duyu organlarımız ve duygularımız üzerinde bıraktığı iz betimlenebilir. Bu tür paragraflar çoğunlukla roman, öykü, gezi ve anı gibi yazı türlerinde kullanılır.

Örnek : Akçakavakların, dişbudakların arasından geçerek yeşil çam ormanına giriyorum. Yoğun bir reçine kokusu duyuyorum. Çevrem yeşilin değişik tonlarıyla donanmış. Az ileride kalın gövdeli, yaşlı bir çam ağacı görüyorum. Altına oturuyorum. Kekik kokuları geliyor burnuma.

Bileşik Sözcükler : İki ya da daha çok sözcüğün birleşip kaynaşmasından oluşan sözcükler yapıca bileşiktir.

Buyruk Cümlesi : Bakınız : Emir Cümlesi.

Büyük Ünlü Uyumu : Ünlü harflerin, kalınlık-incelik yönünden uyumudur.

C

Cümle : Bir duygu, düşünce veya isteği kısaca bir yargıyı bildiren sözcük dizisine cümle denir.

Çalıştım.

Ders çalıştım.

Sabaha kadar durmadan ders çalıştım

Cümle Tamamlama : Kimi zaman bir yargı bütünlüğünden bir sözcük yada sözcük öbeği çıkarılmış olabilir. Yargının anlamsal ve anlatımsal bütünlüğü göz önünde bulundurularak bu ek:-):-):-) tamamlanır.

Tamamlanacak ve tamamlayacak cümleler ya da sözler arasında;

Anlamsal ilişki doğru kurulmalıdır.

Zaman ve kişi yönünden uyum olmalıdır.

Cümleleri anlamca bağlamak için uygun bağlaçlar kullanılmalıdır.

Örnek : İnsanlar bilerek ya da bilmeyerek doğanın dengesini bozuyorlar, sonra aynı doğayı korumak için sempozyumlar düzenleyip, dernekler kuruyorlar; çünkü…

Doğanın kendileri için yaşamsal değerini biliyorlar.

Yanlış yaptıklarının bilincindeler.

Kendilerini affettirmek istiyorlar.

Doğayı taklit etmek istiyorlar.

Ç

Çekim Eki : Eklendiği sözcüğün anlamını değiştirmeyip, yalnızca cümle içindeki görevini belirleyen eklerdir. Çekim ekleri, sözcükleri birbirine çeşitli görev ve anlam ilgisiyle bağlar ve cümleyi oluşturur. Örnek : Kardeş kitap kitapçı al.

D

Deyim : Belli bir durumu, belli bir kavramı göstermek için kullanılan öz anlamından az çok ayrı bir anlam taşıyan, kalıplaşmış, halkın ortak dil ürünü olan sözlere deyim denir. Örnek :

İçine ateş düşmek

Pabucu dama atılmak

Yüreği ağzına gelmek

İki gözü iki çeşme

Dilek (istek) Cümlesi : Bir dileği, bir isteği, bir arzuyu, bir temenniyi bildiren cümlelere, anlamları yönünden dilek veya istek cümlesi denir. Örnek :

Yarın bizde toplanıp bir güzel yemek yiyelim.

Çocuk tek kazansın da neresi olursa olsun.

Umarım işleriniz yolunda gidiyordur.

Ah şu bahar bir gelse, çocuklar neşe içinde koşup oynasa.

İnşallah bütün düşlerin bir gün gerçek olur.

Allah sana uyuz versin de tırnak vermesin.

Gözün kör olsun.

Dolaylı Anlatım: Bir sözün kişi, zaman, anlatıcı değişiklikleriyle aktarılan biçimidir. Bu anlatım biçimiyle kurulan cümlelere daha çok roman, öykü gibi anlatımsal türlerde, olayların yazar tarafından anlatılmasında rastlanır. Örnek :

En iyi romanlar, bir bunalım döneminde yazılır, der Dostoyevski. (Doğrudan)

En iyi romanların bir bunalım döneminde yazılacağını söylüyor Dostoyevski (Dolaylı)

Turgut Uyar : "Nobel Ödülünü kazanan bu yazarı, en içten dileklerimle kutlarım." Diyor. (Doğrudan)

Turgut Uyar, bir yazısında , Nobel Ödülü kazanan bu yazarı en içten dilekleriyle kutladığını belirtiyor. (Dolaylı)

Dolaylı Söz Söyleme : Bakınız : Kinaye.

Duygu Paragrafı : Olayı anlatan kişinin iç dünyasının, duygularının öne çıktığı bir paragraf çeşididir. Yazar duygularını, kimi zaman öyküleyici, kimi zaman da betimleyici anlatım biçimlerini kullanarak okura ulaştırır. Bu tip paragraflarda kişinin iç dünyasına yönelik özellikler, tutkular, davranışlar, ağırlık kazanır.

Örnek : Daha elli yaşına gelmemiştim; zengindim, ünlüydüm; sağlığım yerindeydi, aklı başında çocuklarım vardı. Birdenbire hayatım duruverdi. Soluk alabiliyor, yiyip içiyor, uyuyordum. Ama yaşamak değildi bu. Hiçbir şey istemiyordum artık. İstenecek bir şey olmadığını biliyordum. Hayat, birinin yaptığı saçma bir şaka gibi geliyordu bana. Kırk yıl boyunca çalış didin, ilerle; sonra da ortada hiçbir şey olmadığını gör.

Düşünce Paragrafı : Belli bir konu üzerinde belli bir bakış açısı olan, bu bakış açısını ortaya koyan, bunu savunan ve tartışan bir paragraf türüdür. Kısaca, bir düşüncenin başkalarına ulaştırılması amacıyla oluşturulan paragraflara düşünce paragrafı denir. Daha çok makale, fıkra, deneme gibi yazı türlerinde düşünce paragrafları kullanılır. Düşünce paragrafları, genellikle açıklayıcı ve tartışmacı anlatım biçimleriyle kurulur. Bu paragraflarda bir ana düşünce ve bu ana düşünceyi destekleyen yardımcı düşünceler yer alır.

Örnek : Kişisel gözlemlerin öne çıktığı yazıların getirdiğini, bilimsel araştırmalar getiremez. Aydınlar için çok önemli olan bilimsek araştırmalar, yazarlara yetmez; onlar için kişisel saptamalar çok daha önemlidir. İnsanın insandan alabildiğini; deneylerin sayıların alması olanaksızdır.

Düz Tümleç : Bakınız : Nesne.

E

Edat Tümleci : Cümleye amaç - sonuç, özgürlük, benzerlik, eşitlik, birliktelik, araç anlamı katan ya da sözcük öbekleri cümle içinde edat tümleci görevi yapar. Örnek : Gemiler, güneye doğru yöneldi. (Nereye doğru?) (yön)

Eğretileme (İstiare) : Arapça bir sözcük olup "bir şeyi iğreti, ödünç alma" anlamındadır. Ya benzeyenle ya da benzetilenle yapılan benzetmedir. Örnek :

Aslan gibi güçlü bir adamdı. (benzetme)

Soruyu doğru yanıtlayınca "Aslan be!" dedi. (eğretileme)

Ek : Sözcük kök ve gövdelerine getirildiğinde onların anlamlarını değiştiren, kimi zaman anlamlarıyla birlikte türlerini değiştiren ya da sözcüklerin cümle içindeki görevini belirleyen hece ve seslerdir.

Emir (Buyruk) Cümlesi : Emir kipiyle kurulan ya da gelecek zaman kipinin emir anlamıyla kullanıldığı cümlelere, anlamları yönünden emir cümlesi denir. Örnek :

Sandalyeyi çek, sessizce oturup bekle.

Öğretmeniniz izinli, gürültü etmeden ders çalışın.

Herkes ödevlerini önümüzdeki hafta getirecek, not alacak.

Şuraya da bir halı ser, ortalığı topla.

Sen de çalış ve para kazan artık.

Eş Sesli Sözcükler : Bakınız : Sesteş Sözcükler.

Eylemler (Fiiller) : İş, oluş, hareket, durum ve kılış bildiren; zaman ve kişi eklerine göre çekimlenebilen; zaman ve kişi ekleriyle çekimlenmesi halinde cümle içinde yüklem görevi üstlenen sözcüklere eylem (fiil) denir.

Örnek : bak-, sus-, büyü-, ağla-, koş-

Gel-di-m kopar-ı-yor-uz

Gel (eylem kökü) kopar (eylem gövdesi)

-di (zaman eki) -yor (zaman eki)

-m (1. Tekil kişi eki) -uz (1. Çoğul kişi eki)

Eylem (Fiil) Cümlesi : Yüklemi çekimli bir eylem ya da eylem grubu olan cümlelerdir. Her türlü hareket iş, oluş eylem cümleleriyle karşılanır. Bu nedenle eylem cümleleri, ad cümlelerine oranla daha fazla kullanılır. Örnek : Bir adım daha yaklaşınca tanıdım.

F

Fiil Cümlesi : Bakınız : Eylem Cümlesi

Fiiller : Bakınız : Eylemler.

G

H

I

İ

İkilemeler : Anlamı ve anlatımı güçlendirip pekiştirmek amacıyla aynı ya da sesleri birbirine benzeyen sözcüklerin art arda yinelenmesiyle oluşan söz gruplarına ikileme denir.

Örnek :

Güzel mi güzel kız

Demet demet çiçek

Çuval çuval fındık

Çıtır çıtır simit

Ağlaya sızlaya bir hal olmak

Güle güle ölmek

Varını yoğunu ortaya çıkartmak

İyi kötü (bilmek)

Aşağı yukarı (anlamak)

Hemen hemen (bitirmek)

İsim Cümlesi : Bakınız : Ad Cümlesi

İstek Cümlesi : Bakınız : Dilek Cümlesi.

İstiare : Bakınız : Eğretileme.

J

K

Kinaye (Dolaylı Söz Söyleme) : Sözcüklerin çok anlamlı olarak kullanılmasında kinayenin de büyük bir önemi vardır. Kinaye bir sözün hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek bir biçimde kullanılmasıdır. Kinayede gerçek anlam verilir, mecaz anlam kastedilir. Örnek :

Bu çocuğun elinden tutsan ne kaybedersin?

Bulmadım dünyada gönüle mekan

Nerde gül bitse etrafı diken

Şu karşıma göğüs geren

Taş bağırlı dağlar mısın?

Kişileştirme - Konuşturma : Bakınız : Teşhis – İntak.

Kök : Bir sözcüğün üzerinde bulunan bütün ekler atıldığında anlamlı olarak kalabilen en küçük parçadır. Örnek : Bal, kaş, göz, el

Küçük Ünlü Uyumu : Bir sözcükteki ünlülerin düzlük-yuvarlaklık yönünden uyumudur. Türkçe bir sözcüğün ilk hecesinde düz ünlülerden (a,e,ı,i) biri bulunuyorsa, diğer hecelerdeki ünlülerde düz olur.

Örnek : bilge, ıslak, azgın, incirler

Türkçe bir sözcüğün ilk hecesinde yuvarlak ünlülerden (o,ö,u,ü) biri bulunursa ikinci ve diğer hecelerde ya düz-geniş (a,e) ya da dar-yuvarlak (u,ü) ünlüler yer alır.

Örnek : oduncu, gülümsemek, kömürlük, öğrenci

L

M

Mecaz Anlam : Sözcüklerin cümle, dize veya deyim içine girdiklerinde, gerçek anlamlarından tamamen sıyrılarak başka bir sözcük ya da kavram yerine kullanılmasıyla kazandığı anlama mecaz (değişmece) anlam denir. Mecaz anlam, Sözcüğün sürekli olmayan, kullanım içinde geçici olarak üstlendiği anlamdır. Örnek :

Müşteriden para sızdırmak için elinden geleni yapardı.

Satıcının o ince ve tiz sesi kulaklarımızda patlıyordu.

Bugünlerde havasından yanına varılmıyor.

Bu hayırsız evlat için insan kendisini ateşe atar mı?

Mübalağa : Bakınız Abartma.

Mürsel Mecaz : Bakınız : Ad aktarması

N

Nesne (Düz Tümleç): Öznenin yaptığı eylemden etkilenen varlık ya da nesnedir.

O

Olay Paragrafı : Olmuş ya da olabilecek türdeki olayları, kişi, yer ve zaman göstererek anlatan cümlelerden oluşmuş paragraflardır. Bu paragraflarda belli bir olay yer alır. Olay paragraflarına, roman, öykü, masal gibi edebiyat türlerinde rastlanır. Bu paragraflarda temel amaç okuru olay içine çekmek, olay içinde yaşatmaktır. Olay paragrafları genellikle öyküleyici anlatım biçimi kullanılarak kurulur.

Örnek : İlk dinlediğim konserdi bu. Çalgıcıları yönetenin müzik öğretmenimiz Suat Bey olduğunu görmeyeyim mi? Hem de smokin giymişti. Penguen gibi bir görünüşü vardı. Elindeki şef değneği ile sahnedeki çalgıcıları değil de, sanki dünyayı yönetiyormuş gibiydi. Nasıl oluyor da böyle bir adam, bizim gibi bacaksızlara müzik dersi vermeye geliyor. Biz de onunla alay etmeye kalkıyorduk.

Olumlu Cümle : Yüklemin bildirdiği anlam, eylemin yapılması doğrultusundaysa bu tür cümlelere olumlu cümle denir. Örnek :

Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz. (Olumlu eylem cümlesi)

Özü gerçek yaşam dayalı tiyatro yapıtları, doğrudur ve güzeldir. (Olumlu ad cümlesi)

Sattığınız malların dökümünü çıkarıp karı hesaplayalım. (Olumlu eylem cümlesi)

Olumsuz Cümle : Bir eylemin gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini ya da bir şeyin yokluğunu bildiren cümlelerdir. Örnek :

Aradığınız kişi burada yok. (Olumsuz ad cümlesi)

Dünkü davranışlarınızı hiç tasvip etmedim. (Olumsuz eylem cümlesi)

Kimse olayın nedenini bilmiyor. (Olumsuz eylem cümlesi)

Ö

Öneri Bildiren Cümleler : Bir sorunu çözmek, herhangi bir konuda yol gösterip bilgi ve fikir vermek amacıyla, öne sürülen görüşü, düşünceyi ve teklifi içeren cümlelere öneri bildiren cümleler denir. Örnek :

Kitabın sonuna bir de kaynakça konsa iyi olur.

Konuyu iyice anlamak istiyorsan, önce tekrar et, sonra da bol bol soru çöz.

Oyunda günlük yaşamın derinliğine fazlaca girilmeseydi, oyun daha derli toplu olurdu.

Siyah eteğin üstüne mavi desenli gömleğini giyersen sana daha çok yakışır.

Önyargı Bildiren Cümleler : Bir eylem henüz sonuçlanmadan, o eylemin nasıl sonuçlanacağı konusunda fikir yürüten cümlelerdir. Örnek :

Bizi görür görmez yine bağırıp çağıracak.

Ben zaten onun suçlu olduğunu baştan biliyordum.

Göreceksiniz, son şiirlerinde de ayrılık ve ölüm üzerine konuşup bizleri hayal kırıklığına uğratacak.

Bu çocuğun bir baltaya sap olamayacağı baştan belliydi.

Özne : Cümlede, yüklemin bildirdiği eylemi ya da yargıyı gerçekleştiren ve üstlenen öğe özne adını alır. Özne bir kişi ya da birkaç kişiden oluşuyorsa yükleme “Kim? Kimler?” soruları; kişi dışında bir varlık, nesne ya da kavram ise yükleme "Ne? Neler?" soruları yöneltilir.

P

R

S

Ses Daralması : "a,e" geniş ünlüsüyle biten sözcüklere "-yor" şimdiki zaman eki getirildiğinde, bu geniş ünlüler daralıp değişerek "ı,i,u,ü" olur.

Örnek : bekle-yor bekliyor

Oyna-yor oynuyor

Ses Düşmesi : Kimi sözcüklerin çekimlenişinde veya türeyişinde, bir sesin düştüğü görülür.

a) Ünlü Düşmesi : İki heceli olan kimi sözcükler ünlüyle başlayan bir ek aldıklarında ikinci hecelerinde bulunan ünlüyü düşürürler. Buna orta hece düşmesi de denir.

Omuz um omzum oğul u oğlu

Kahır ol kahrol seyir et seyret

Ayır ıntı ayrıntı sıyır ık sıyrık

Yalın ız yalnız yanıl ış yanlış

b) Ünsüz Düşmesi : Bazı sözcükler, çeşitli etkilerle birleşirken sözcüğün sonundaki ünsüz harf düşebilir. Bu olaya ünsüz düşmesi adı verilir.

Yumuşak cık yumuşacık sıcak cık sıcacık

Yüksek yüksel küçük küçül

Rast gelmek rasgelmek ast teğmen asteğmen

Bazı bileşik sözcüklerin oluşumunda bir hece veya ses düşmesi meydana gelir.

Sessizler : Bakınız : Ünsüzler.

Sesteş (Eş Sesli) Sözcükler : Yazılışları ve okunuşları aynı olduğu halde, anlamları tamamen farklı olan sözcüklere "sesteş" sözcükler denir. Örnek :

Yüzünde kan lekesi vardı. - Sen hala onun söylediklerine kan.

Ay’a bu ay yeni bir uzay aracı gönderilecekmiş. - Yüzünü asma, öbür sınavda yüz alırsın.

Gül sen, gülün olayım. - Köyün ortasından geçen çay, çay bahçelerini suluyor.

Ses Türemesi : Sözcükler kimi eklerle birleşirken zaman zaman araya başka yeni sesler girer. Türkçe’de ses türemesi olayına fazla rastlanmaz.

Sözcük : Bir kavram birimidir. Bir varlığın, bir nesnenin ya da bir durumun zihinde canlanabilmesi için onu karşılayan bir gösterimdir.

Ş

T

Tariz (Taşlama) : Bir kimseyi iğnelemek, onunla alay etmek amacıyla bir sözü gerçek anlamının tam karşıtı bir anlamda kullanmaktır. Örnek :

Randevuna sadıkmışsın, beklemekten kök saldık.

O kadar çok konuştu ki söylediklerinden hiçbir şey anlamadık.

Biraz daha hızlı yürürsen karıncalar bile bizi geçecek.

Temel Anlam : İlk Anlam (Temel Anlam)

Bir sözcük söylendiğinde aklımıza ilk gelen, kavrayışımızda ilk uyandırdığı anlamdır. Kısacası, bir sözcüğün biçimlenmesinde, kuruluşunda esas olan anlamdır. Örnek :

Boğazımda bir yanma var. (Temel Anlam)

Şişenin boğazı kırılmış.

Çanakkale Boğazı’nda müthiş bir tipiye yakalandık.

Babam yedi boğaza bakmaya çalışıyordu.

Ali, boğazına düşkün bir çocuktur.

Terim : Bilim, Sanat, Meslek ve bir spor dalıyla ilgili kesin anlamı olan özel bir kavramı gösteren gerçek anlamlı sözcüklere terim denir. Örnek :

Bu sınıfa yirmi sıra yerleştirelim

Toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri inceliyor.

Bu çiçeğin kökü tamamen kurumuş.

Sözcük köklerini ve gövdelerini tanıyalım.

Teşhis - İntak (Kişileştirme - Konuşturma) : İnsana özgü nitelikleri insan dışındaki varlıklara aktarmaya kişileştirme denirken, bu varlıkların insan gibi konuşturulmasına da konuşturma denir. Örnek :

Güneş ışığında yağmurunu döken bulutlar sanki gülüyordu. (Teşhis)

Ufukta günün boynu büküldü. (Teşhis)

Dal, bir gün dedi ki tomurcuğuna :

Tenimde bir yara işler gibisin. (İntak)

Türemiş Sözcükler : Yapım ekleri alarak yeni bir anlam ve biçim kazanmış olan sözcüklere yapıları yönünden türemiş sözcük denir.

Örnek : Ölümün anlamı değişti birden.

U

Ulama : Ünsüz harfle biten sözcüğün son ünsüz harfinin kendisinden sonra gelen ve ünlü harfle başlayan sözcüğün ilk hecesiyle birleştirilerek okunmasıdır. Örnek :

Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç

Ü

Ünlem Cümlesi : Korku, acıma, şaşırma, sevinme, kızma gibi ansızın beliren duyguları anlatmaya yarayan cümlelere, anlamları yönünden ünlem cümlesi denir. Örnek :

Ah, elim yandı!

Kapıyı açtım ki bir de ne göreyim!

Oh, okul bitti, rahat bir nefes alalım!

O… kimler gelmiş, kimleri görüyorum!

Elimi cebime attım ki cüzdan yok!

Ünsüzler (Sessizler) : Tek başlarına söylenemeyen, ancak bir ünlünün yardımıyla söylenebilen seslere ünsüz denir. Türkçe’de 21 ünsüz vardır.

V

Y

Yan Anlam : Sözcüklerin ilk konuluş anlamına bağlı olarak zaman içinde kazandıkları yeni anlamlardır. Bu anlama, kullanılış anlamı ya da yan anlam adı verilir. Örnek :

Çocuk kapıyı sessizce açtı. (açmak : Bir şeyi kapalı durumdan kurtarmak.)

Gömleğinin düğmelerini yarıya kadar açtı. (açmak : Sarılmış, katlanmış, örtülmüş, buruşmuş veya iliklenmiş olan şeyleri bu durumdan kurtarmak.)

Okulun karşısına bir büfe daha açtı.(açmak : Bir kuruluş, bir işyerini işler duruma getirmek.)

Annem çok güzel baklava açar. (açmak : Kalın bir nesneyi yayarak ince duruma getirmek.)

Komşumuz tıkanan lavaboyu açtı. (açmak : Tıkalı bir şeyi, bu durumdan kurtarmak.)

Yapım Eki : Eklendiği sözcüğün kök anlamıyla bağlantılı bir biçimde yeni anlamda bir sözcük türetmeye yarayan eklerdir. Yapım ekleri eklendiği sözcüğün anlamıyla birlikte kimi zaman türünü de değiştirir. Örnek:

balık örtü

bal ık ört ü

balık bal ört örtü

Yüklem : Cümlede iş, oluş, hareket, kısaca yargı bildiren sözcük veya söz grubudur. Bu tanıma dayalı olarak yüklemin iki şekilde karşımıza çıkabileceğine dikkat edelim.

Z

Zarf (Belirteç) Tümleci : Yüklemi zaman, durum, miktar, ölçü, yer yön ve soru yönünden gösteren sözcük ya da sözcük öbekleri cümle içinde zarf tümleci görevi yapar.

Yükleme yöneltilen "Nasıl?" sorusu durum zarfı tümleciyle ilgilidir.

Mehmet Âkif Ersoy

06 Kasım 2007

MEHMET ÂKİF ERSOY

(1873-1936)

Fatih Medrese’si Müderrislerinden (profesör) Tahir Efendi’nin oğlu olan Mehmet Âkif İstanbul’da Fatih semtinde doğmuştur.Annesi Emine Şerife Hanım’dır. Henüz 4 yaşında iken okumaya başlayan ve küçük yaşlarda şiirle ilgi duyan Mehmet Âkif, Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde ve Fatih Merkez Rüştiyesi’nde okudu. Kendi kendine Fransızca’yı öğrendi. Mülkiye’ye girdiğinde Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi biliyordu. Mülkiye’de üç sene okuduktan sonra Veteriner Fakültesi’ne girdi ve birincilikle mezun oldu.

1893’de Ziraat Bakanlığı’nda görev alarak Rumeli’de, Anadolu’da ve Arabistan’da bulaşıcı Hayvan hastalıklarının önlenmesi için çalıştı. 1913’de Umuru Baytariye Müdür Muavini iken görevden ayrıldı. Üniversitede edebiyat. Ziraat Fakültesi’nde kitabet dersleri verdi. Meşrutiyetle birlikte gazete ve mecmualarda şiirler yazmaya başladı. Sırat-ı Müstakim’de birçok şiirleri yayınlandı. Pürüzsüz bir dil ve samimi bir inanç içinde yazdığı şiirlerde daha çok dini ve sosyal konulara yer veriyordu. Ona göre, toplumları birleştirici temel bir gaye gerekiyordu. Bu da ancak din olabilirdi. Mehmet Âkif’teki din anlayışı o dönemde çok yaygın olan softa din anlayışından farklıdır. O, herşeyi Tanrı’dan bekleyerek ‘’Tevekkül’’ adı altında tembellik edenlere çatarak, çalışmak gerektiğini savunurdu. Bunu birçok şiirlerinde ifade etmiştir.

Şiiri toplum yararına kullanılan bir araç olarak gören Mehmet Âkif’in şiirleri, genellikle bir hikaye planı üzerine kurulmuştur. ‘’Küfe’’, ‘’Hasır’’, ‘’Hasta’’ gibi kısa şiirleri yanında ‘’Fatih Kürsüsünde’’, ‘’Süleymaniye Kürsüsünde’’ gibi şiirleri çok uzundur.

Mehmet Âkif vatanımızı işgal eden düşmanları yurttan atmak için başlayan Milli Mücadeleye katıldı. Yazdığı şiirler, yaptığı konuşmalar ve camilerde verdiği vaazlarla halkı Milli Micadele’ye teşvik etti. Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Mebusu olarak katıldı.

Mehmet Âkif’in Safahat isimli eseri her cildi ayrı bir kitap özelliği taşıyan yedi ciltten oluşan şiirler kitabıdır.Bunlar; 1-Safahat. 2-Süleymaniye kürsüsünde. 3-Hakkın Sesleri. 4-Fatih Kürsüsünde 5-Hatıralar. 6-Asım. 7-Gölgeler’dir. İstiklal Marşı’nı Kahraman Ordumuz’a hediye ettiği için Safahat’a koymamıştır.

1925 yılında Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Profesör olarak görev alan Mehmet Âkif Mısır’da onbir yıl kaldı. 1936’da yurda döndüğünde oldukça rahatsızdı. 27 Aralık 1936’da İstanbul’da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar Üniversite gençliğinin elleri üzerinde taşındı ve Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verildi.

İSTİKLAL MARŞI’NIN KABULÜ

(12 Mart 1921)

1921 yılında, Şanlı Bayrağımız’ın ve Kahraman Türk Milleti’nin simgesi olacak milli bir marş yazılması için Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir yarışma açılmış ve kazanana para ödülü verileceği açıklanmıştır. Ülkenin her tarafından pek çok şair, duygu ve heyecanlarını anlatan mısralarla bu katıldığı halde, Mehmet Âkif’in bu yarışmaya katılmadığı görüldü. Nedeni sorulduğunda: ‘’Milli marş para ile yazılmaz’’ cevabını verdi. Arkadaşlarının ısrarları üzerine ve kazanırsa ödül verilmemesi şartı ile yarışmaya katıldı ve hepimizin yüreğinde yer eden İstiklal Marşı’nı yazdı.

Türk Milleti’nin zaferini, yüceliğini ve bayrağımızın kutsallığını en güzel duygularla anlatan İstiklal Marşı, yarışmaya katılan 724 şiir arasından seçilerek zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından Büyük Millet Meclisi’nde okundu. Bütün milletvekillerince büyük bir coşku ve heyecan içerisinde, iki defa ayakta dinlenen İstiklal Marşı, 21 Mart 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Milli Marş olarak kabul edildi. Ünlü bestecilerimizden Osman Zeki Üngör tarafından bestelendi.

Mehmet Âkif, İstiklal Marşı’nı Türk Milleti’nin eseri olarak kabul ettiği için Safahat’a koymamış ve Kahraman Ordumuz’a hediye etmiştir.

İSTİKLAL MARŞI AÇIKLAMASI

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak

O, benimdir; o, benim milletimindir ancak!

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne sesleniyor. Ümit ve güven içeren sözlerinde:

Ey Milletimi Yurdumuzun düşmanlar tarafından kuşatılmış olmasına bakarak bayrağımız için endişe etme, korkma. Çünkü bu topraklar üzerindeki en son ocak sönmeden, en son Türk bu uğurda canını vermeden bayrağımıza kimse el uzatamaz.

Rengini şehitlerimizin kanından alan ve şafaklarda bir alev gibi dalgalanan bayrağımız milletimin yıldızı ve bağımsızlık sembolüdür. Gökteki yıldıza el sürülemediği gibi, milletimizin yıldızı olan bayrağıma da düşmanlar dokunamaz. O Türk Milleti’nindir ve daima öyle kalacaktır.

Çatma, kurban olayım, çehreni nazlı hilal,

Kahraman ırkıma bir gül!.. Ne bu şiddet, bu celal?

Sana olmaz, dökülen kanlarımız sonra helal.

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklali.

Bu dörtlükte şair bayrağımıza sesleniyor:

‘’Uğruna canımı vereyim, ne olur kaşlarını çatma ey hilal kaşlı güzel bayrağım. Neden bize dargın ve azarlar gibi bakıyorsun? Seni, o nazlı nazlı dalgalandığın göklerimizden indirmelerine izin vereceğimizi mi sandın? Kahraman milletim hür yaşamak ve seni hür yaşatmak için çok kan döktü, şu anda da dökmektedir. Sen bize kaş çatarak, uğrunda yapılan bu fedakarlıkları hiçe sayarsan, dökülen kanlarımız sana helal olmaz. Doğruluk ve adalet için çalışan, Allah’a inanarak ona kulluk eden. İstiklal uğruna canını veren milletimin hakkı bağımsızlıktır, hürriyettir.’’

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

Mehmet Âkif bu kıtada hürriyet kavramını işliyor. ‘’Ben’’ kelimesi ile Türk Milleti’ni kastediyor ve:

‘’Ben, yaratıldığı günden beri hür yaşamış bir milletim, bundan sonra da hür olarak yaşayacağım. Beni esir edeceğini düşünenler ancak aklını kaçırmış olanlardır. Onların bu çılgınca düşüncelerine şaşarım. Çünkü ben,Şimdiye kadar hiç esir olmadım. Hürriyeti elimden almak isteyen olursa kükremiş bir sel gibi coşar, önüme çıkan engelleri çiğner geçerim. Bu uğurda dağları parçalar, uçsuz bucaksız denizlere bire sığmam, yine taşarım.’’

Garb’ı afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,

‘’Medeniyyet!’’ dediğin tek dişi kalmış canavar!

Bu kıtada Mehmet Âkif sömürgeci, saldırgan batıya çatmakta, medeniyet adı altındaki saldırgan tutumunu kınamaktadır:

‘’Bat ordularının en modern silahlarla, tank ve toplarla,tıpkı çelikten bir duvar gibi üzerimize yürümesi bizim için önemli değildir.Türk Milleti’nin öyle bir iman gücü, şehitlik inancı vardır ki, o imanlı göğüslerin her biri bir kale gibidir. Bu imanlı göğüsler karşısında en modern silahlar etkisiz kalır, hepsi yok olur, parçalanır.

Onların homurtuları, ulumaları da seni korkutmasın. Medeniyet maskesi takarak etrafa saldıran, zayıfları ezen ve sömüren bir canavar, bizim imanlı göğsümüze en ufak bir korku veremez. Zaten ‘’Medeniyet’’ adı altında yapılan bu vahşiliklerden sonra onun gerçek canavar yüzü ortaya çıkmıştır. O canavarın tek dişi kalmıştır, bize asla zarar veremez.’’

Arkadaş! Yurdumu alçaklara uğratma sakın;

Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.

Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…

Kim bilir, belki yarın… belki yarından da yakın.

Bu kıtada Mehmet Âkif Türk Milleti’ne, onun kahraman askerlerine ümit ve kararlılık aşılıyor ve:

‘’Arkadaş! Alçakların yurduma girmesine kesinlikle izin verme! Yurduna saldıran düşmana gövdeni siper et! Onlarla ölünceye kadar savaş! Onların utanmazca saldırılarına karşı dur! Cenab-ı Hak mutlaka sana yardım edecektir. Çünkü Allah, sabreden ve korkmadan, Hak yolunda savaşan mü’minlere zafer vereceğini Kuran-ı Kerim’de va’d etmiştir. Allah’ın bu yardımı belki yarın, belki yarından da kısa zamanda ortaya çıkacaktır ve düşman perişan edilecektir.’’

Bastığın yerleri ‘’toprak!’’ diyerek geçme, tanı!

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır atanı.

Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

6.kıtada kutsal vatan ve vatan toprağı ele alınmakta, Mehmet Âkif gençlere, üzerinde yaşadıkları toprakların değerini ve özelliğini iyi bilmeleri gerektiğini anlatmaktadır:

‘’Bastığın yerleri (toprak) deyip geçme! Geçmişini iyi öğren! Çünkü bu vatan toprakları, uğruna şehit düşenlerin kefensiz olarak gömüldükleri, her karışında bir şehit kanı olan kutsal topraklardır. Sen ki; dini, vatanı uğruna canını vererek, Allah katında makamların en yücesi olan şehit’lik mertebesine ulaşmış bir babanın oğlusun. Vatanına gereken değeri vermez, onu atalarının koruduğu gibi korumazsan, ataların incinir, üzülür. Bu cennet vatanı her ne pahasına olursa olsun korumalı, dünyaları da alsan bu yurdun bir karış toprağını bile vermemelisin.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!

Canı, c:-):-):-):-):-), bütün varımı alsın da Huda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

İstiklal Marşı’nın 7.kıtasında Mehmet Âkif vatan sevgisini, vatan toprağının özelliğini ve Türk Vatanı’nın yüceliğini, şöyle anlatmaktadır:

‘’Bu cennet vatan uğruna canını vermeyecek olan kim var? İşte herkes vatanı uğruna canını vermek için hazır bekliyor. Şimdiye kadar bu uğurda o kadar çok yiğit canını verdi ki: bir karış toprakta bir şehit yatmaktadır. Toprağı sıksan, şehitlerin kanı fışkıracak kadar çok şehit verilmiştir. Allah canımı, canım kadar sevdiğim şeyleri, bütün varımı, yoğumu alsın; yeter ki beni bu vatanımdan ayrı ve uzak bırakmasın.’’

Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli:

Değmesin ma’bedimin göğsüne na-mahrem eli;

Bu ezanlar__ki şahadetleri dinin temeli__

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

8.kıtada Mehmet Âkif, din ve vatan uğruna şehit olanların ruhlarına tercüman olmakta, onların:

‘’Yüce Allah’ım! Ruhumun senden dileği şudur: Uğruna canımızı verdiğimiz yurdumuza düşmanlar girmesin, camilerime yabancılar el sürmesin! Bu mabetlerde okunan ezanlardaki şahadetler ki:

‘’Eşhedü enla ilahe illallah,

Eşhedü enne Muhammeden resulullah’’

Kelimeleri Türk Milleti’nin müslümanlığının ve bağımsızlığının ilk şartı ve temelidir. Hürriyet sembolü olan bu ezanlar yurdumun her köşesinde okunsun. Milletim kıyamete kadar hür yaşasın.’’

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım;

Her cerihamda, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,

Fışkırır ruh-i mücerred gibi terden na-şım!

O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.

‘’O zaman (camilere düşman ayağının basmadığı, ezan seslerinin yurdun her köşesinde duyulduğu zaman) yeryüzünde bir mezar taşım varsa, sevinç ve mutluluktan mezar taşım bile çoşkunlukla secdeye kapanacaktır.

Milletimin hür olduğunu görmenin ve şehitlik makamına ermenin kıvancı ile sevinç göz yaşlarım, savaşta aldığım yaralardan boşanır. Cesedim, cisimsiz bir ruh gibi göklere çıkar ve o kadar yükselir ki, belki göğün en yüksek katı olan Arş’a (Allah’ın yüce katına) ulaşır.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

Edebiyyen sana yok, ırkıma yaok izmihlal.

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan, Milletimin istiklal.

Büyük vatan şairi Mehmet Âkif İstiklal Marşı’nın son kıtasında tekrar şanlı bayrağamıza hitap etmekte ve:

‘’Şanlı bayrağım! Sen de artık şafaklar gibi al renginle, göklerimde hür ve mesut olarak dalgalan. Sabah şafağının ardından görülen aydınlık gibi, Türk Milleti de bu sıkıntılı ve karanlık günlerden sonra aydınlığa kavuşacaktır. Uğruna dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun.

Artık Türk Milleti’nin yok olması, dağılması diye bir şey abediyyen söz konusu olamaz. Çünkü; daima hür yaşamış olan, daima tek olan Allah’a inanan ve ona kulluk eden, daima vatanı uğruna çalışan ve çarpışan milletimin hürriyet ve istiklal her zaman hakkıdır.’’

Fecri Ati Edebiyati

06 Kasım 2007

FECRİ ATİ EDEBİYATI

24 Temmuz 1908′de ilan edilen II. Meşrutiyet’ten sonra ülkede canlı ve hareketli bir edebiyat hayatı başlamıştır. Edebiyatta ki bu canlılık aslında ülkede II.Meşrutiyet’in getirdiği özgürlük ortamı içinde her türlü fikrin serbestçe tartışılabilir hale gelmiş olmasındandır.II.Meşrutiyet’in ilanından sonraki devirde edebiyatımız biraz da Abdülhamid’in baskılı rejiminden kurtularak imparatorluğu çepeçevre saran siyasi olayların içine girmiştir.

Bu yılların edebiyat ortamında edebiyata hevesli İstanbul gençlerinden bir grup 1909 da Fecri Ati adında bir topluluk kurarlar. Ülküleri Servet-i Fünun topluluğuna benzeyen fakat onlardan daha ileri bir edebiyat topluluğu meydana getirmektir. Bunlarda tıpkı Edebiyatı Cedideciler gibi Servet-i Fünun dergisini kendi eser ve görüşlerini yazacak bir organ saymışlar,edebiyatta yapmak istediklerini de bir bildiri ile açıklamışlardır.

Bu bildiride yeni görüşün hangi prensiplere sahip olduğu ve çizilmiş bir hedefe benzer hususlar yoktur. Edebi bir görüşün belirtilmesinden çok,genç edebiyatçıların birlikte hareket edecekleri ve topluca çalışıp yazacakları açıklanmıştır.Önemli bir prensip ortaya koyamayan ve Servet-i Fünuncular kadar etkili bir ekol olamayan Fecri Ati topluluğunun daha sonraları ortaya çıkan gaye ve prensibi şöyle özetlenebilir. “Sanat,şahsi ve muhteremdir.”

Ne var ki topluluğun üyelerinin hem yaş olarak çok genç olmaları,hem kültür yönünden oldukça zayıf bulunmaları,hem de edebiyatımızda yeni bir çığır açacak önemli prensipler ortaya koyamamış bulunmaları yüzünden Milli Edebiyat Hareketi’ni savunanlarca çok kolay bertaraf edilmişlerdir.Zaten Fecri Ati topluluğu varlıklarını gösterebilmek için sık sık kendilerinden öncekileri hırpalayan eleştiriler kaleme almaktan, Edebiyatı Cedideciler’in dil anlayışlarını sürdürüp bazı batı örnekleri teklifinden başka önemli bir rol oynayamamışlardır.

Ali Cenap Yöntem’in o zaman Selanik’te topluluğun muhabir azası olmasına rağmen, onların fikirlerini de eleştirmesi belli bir edebi görüş birliğinin Kurulmamış olduğunu gösterir.Bu yüzden Fecri Aticiler daha fazla dayanamayıp iki yıl sonra Balkan Savaşı içinde dağılmışlardır.

Fecri Ati topluluğunun yazarları şunlardır: Celal Sahir,Ahmet Haşim,Emin Bülent,Mehmet Fuat,Tahsin Nahit,Mehmet Behçet,Faik Ali,Refik Halit,Yakup Kadri,Hamdullah Suphi,Fazıl Ahmet,Şahabettin Süleyman…

Sonuç olarak bu topluluktan edebiyat tarihimize önemli bir ekol değil,bir kaç tane isim kalmıştır.Yakup Kadri,Refik Halit,Ahmet Haşim ve Fuat Köprülü.Bunlardan Ahmet Haşim dışında diğerleri Milli Edebiyat akımının önemli ölçüde etkisi altında kalarak,yazı hayatına devam etmişlerdir. Bilhassa Fuat Köprülü,daha sonraları yaptığı ilmi araştırmalarla Milli Edebiyat hareketinin aydınlanıp yayılmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Fecri Ati Edebiyatının Genel Özellikleri:

•Örnek olarak Fransız edebiyatını aldılar.

•Eserlerinde aşk ve tabiat konusunu işler.

•Duygulu ve romantik bir aşkı dile getirdiler.

•Gerçekten uzak tabiat tasvirleri yaptılar.

•Fransız sembolistlerinden etkilendiler.

•Şiirlerinde aruz veznini kullandılar.

•Serbest müstezatı geliştirerek kullanmaya devam ettiler.

•Ağır bir dil kullandılar.dil Arapça,Farsça kelime ve tamlamalarla yüklüdür.

•Herhangi bir yenilik getirememişlerdir.Serveti Fünun edebiyatının devamından öteye gidememişlerdir.

•Fecr-i Ati topluluu:Refik Halit Karay ,Ali Canip Yöntem ,Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, Celal Sahir gibi sanatçılardan oluşur.

Halk Edebiyati

06 Kasım 2007

HALK EDEBİYATI

________________________________________

HECE ÖLÇÜSÜ

ÂŞIK EDEBİYATI

DESTAN

HİKAYE

KAHRAMANLIK ŞİİRLERİ

KOŞMA

TÜRKÜ

TEKERLEME

MANİ

NİNNİ

İLAHİ

SEMAİ

VARSAĞI

NEFES

ŞATHİYE

GÜZELLEME

KALENDERİ

KOÇAKLAMA

________________________________________

TANIM

• Yazı dili olmayan toplumlarda sözle aktarılan kültür birikimi halk edebiyatını oluşturur. Bütün toplumlar belli dönemlerde bu tür ürünler vermiştir. Halk edebiyatı gelişmiş toplumlarda da yazılı edebiyatla birlikte varlığını sürdürür. Halk edebiyatının başlıca biçimleri halk şarkısı, halk türküsü, halk öyküsü, söylenceler, atasözü, bilmeceler ve büyülerdir.

TÜRK HALK EDEBİYATI

• Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra, halk arasında İslam öncesi Türk edebiyatı geleneğinin sürdürülmesiyle gelişen edebiyat türüdür. Türklerin İslam öncesi toplumsal yaşamlarında yönetenler ve yönetilenler arasında anlayış, düşünce ve ideal bakımından büyük farklılıklar yoktu. Ozanların sazla çalarak söyledikleri aşk ve doğa şiirleri, destan ve sagular bütün Türklerin duygularına sesleniyordu.

İslamiyet’in kabulünden sonra bu birlik bozuldu. Kentlerde kurulan medreselerde yetişenler kendilerini halktan ayrı tutmaya başladılar. Ayrıca yönetim, siyaset ve askerlik alanındaki etkinlikleri nedeniyle bazen devlet ve saray korumasında olan bir sınıf ortaya çıktı.

Divan Edebiyatı bu kesimden insanların duygu, düşünce ve zevklerini yansıtırken, Halk Edebiyatı bunların dışındaki kitlelerin beğeni, düşünce ve ideallerini yansıtma aracı oldu. Ama gerçek anlamda halk edebiyatı kavramı ancak 2’nci Meşrutiyet’ten sonra yerleşti ve halk geleneklerinin ürünleri olan yapıtlar bu dönemden sonra "Halk Edebiyatı" olarak adlandırılmaya başlandı.

Bu yapıtlar, genellikle öğrenim görmemiş köylüler, kasabalılar ya da kentliler ile yeniçeri ve tekke çevreleri gibi yine halktan kopmamış zümreler arasında, zaman içinde dinin, tasavvufun, tarikatların ve Divan Edebiyatı’nın etkisiyle değişikliklere uğramış eserlerdir.

İslamiyet’in kabulünden sonra anonim halk edebiyatının temel ürünleri sayılan atasözü, destan, masal, bilmece, mani, türkü, ağıt, mesnevi gibi türlerde büyük gelişme görüldü. Türk Halk Edebiyatı’nın ilk gerçek örnekleri Karahanlılar döneminde ortaya çıktı.

Kaşgarlı Mahmud’un "Divanü Lügati’t Türk" adlı eserindeki manzum örnekler Türk halk şiirinin temel biçimi olan dörtlüklerle söylenmiş ve genellikle yedili, sekizli ve on ikili hece ölçüleriyle düzenlenmişti. Bu eserde atasözleri de bulunuyordu. Yine Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı" ve 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan eski Türk destanlarından motifler taşıyan Manas Destanı da bu dönem halk edebiyatının önemli eserleri arasındadır.

HECE

• Türk Halk Edebiyatı nazımda hece ölçüsüne (veznine) dayanır. Bu nedenle hece ölçüsünün tanımlanması gerekir. Hece, tek bir sesli hafrten ya da bu sesli harfin başına ya da sonuna gelen bir ya da birden çok sessiz harften oluşan ses öbeğidir. Örneğin, o, ot, bir, git, kırk gibi. Kapalı ya da engelli denilen heceler sessiz harfle, açık ya da engelsiz heceler sesli harfle biter.

HECE ÖLÇÜSÜ (VEZNİ)

• Şiirde mısralardaki hece sayısının eşit olmasına dayanan ölçüdür. Türkçe’nin yapısına uygun bir ölçüdür. Hecelerin sayısı parmakla sayıldığı için "parmak ölçüsü" adıyla da bilinir. Türkçe’de heceler uzunluk kısalık bakımından hemen hemen aynı değerdedir. Bu yapısal özellik şiirde hece ölçüsünün kolayca kullanılmasına imkan verir. İlk yazılı Türk edebiyatının ürünleri olarak bilinen Göktürk Yazıtları’nda şiir bulunmamasına rağmen şiirsel özellikler taşıyan ve hece ölçüsüne uyan bölümler vardır. Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati’t Türk eserindeki şiirler de hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra divan edebiyatı ve aruz ölçüsünün yaygınlaşması hece ölçüsünün yalnızca tekke ve aşık edebiyatına özgü bir ölçü olmasına yol açtı.

Hece ölçüsünde kalıbı dizelerdeki hecelerin sayısı belirler. Her dizesinde 11 hece bulunan bir şiirin kalıbı "11’li hece ölçüsü" olarak gösterilir. Bir hecenin belli bölümlere ayrılmasına "durgulanma", bu bölümlerin okuma sırasında hafifçe durularak vurgulanan yerlerine de "durak" denir. Kalıplar 2’liden başlayarak 20’lilere kadar çıkar. Az heceli, yani 2’liden 6’lıya kadar kalıplar tekerleme, atasözü, bilmece gibi ürünlerin şiirsel parçalarında uyum öğesi olarak yer alır. Bu tür kısa kalıpların durakları dizenin sonundadır.

Hece ölçüsünde durağın önemi büyüktür. Bir kalıp en az 2, en çok 5 duraklı olabilir. Bir durakta bulunan hece sayısı ise 1 ile 10 arasında değişir. Hece kalıpları duraklar ve duraklardaki hece sayıları bakımından bölümlenir. Bu kalıplar içinde en çok kullanılanlar 7’li, 8’li, 11’li ve 14’lü olanlardır. 7’li ölçü daha çok mani türünde kullanılmıştır. 8’li kalıp semai, varsağı, destan ve türkülerin ölçüsüdür. 11’li ölçü ise başta koşma ve destan olmak üzere aşık ve tekke debiyatı şiirlerinde kullanılmıştır. 14’lü hece ölçüsüne ise daha çok tekke şiiri ve çağdaş Türk şiirinde rastlanır.

Tasavvuf ya da tekke edebiyatı

• Halk edebiyatının "tasavvufi halk edebiyatı" ya da "tekke edebiyatı" denilen türü 12’nci yüzyılda Ahmed Yesevi ile başladı. Ama Anadolu’nun bu alandaki ilk ve en büyük şairi Yunus Emre’dir. Anadolu’da 19′uncu yüzyıla değin çeşitli tarikatlarla gelişen bu edebiyat geleneğinin sürmesinde en önemli rolü Alevi-Bektaşi ve Melami-Hamzavi şairler oynadı.

Tekke edebiyatı şairleri, yalın bir dille, hece ölçüsüyle ya da aruzun heceye yakın yalın kalıplarıyla şiirler yazdılar. Tekke şiirinin genel adı, özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik isimlerle anılan ilahilerdi. Nazım birimi dörtlüktü. Ama gazel biçimde yazılmış ilahiler de vardır. Bu edebiyatın düzyazı biçimini ise evliya menkıbeleri, efsaneler, masallar, fıkralar ve tarikat büyüklerinin yaşamlarını konu alan yapıtlar oluşturur.

Âşık edebiyatı

• Halk edebiyatının aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16’ncı yüzyılın başlarında ortaya çıkan "aşık edebiyatı" türünde ise söz ve müzik birbirini tamamlayan iki unsurdur. Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıklar, bir yandan eski destan geleneğini yaşatırken, bir yandan da doğaçlama aşk şiirleri söyler, başka sanatçıların ürünlerini yayar, çeşitli törenlerde bir eğlence unsuru olarak yer alırlar. Aşık şiirinin nazım biçimi de dörtlük olmakla birlikte dize sayısı çoğalıp azalabilir.

Bu edebiyatın başlıca türleri destan, güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt ve muammadır. Genellikle yalın ve yapmacıksız bir dil kullanılan aşık şiirinde yinelemeler, boş tekerlemeler, ölçü ve uyak tutturmada kolaylık sağlayan yakıştırmalar bulunur.

Aşıklarımız

• Aşık edebiyatının en büyük şairleri 16 ve 17’nci yüzyılda yetişti. Bunlar arasında Aşık Ömer, Gevheri, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Şahinoğlu, Katip Ali, Karacaoğlan, Üsküdari, Aşık Halil, Aşık Ali, Aşık Mehmed sayılabilir. 18’inci yüzyılın aşık şairleri arasında ise Kabasakal Mehmed, Levni, Kıymeti, Mecnuni ve Nuri sayılabilir. Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyrani, Tokatlı Nuri, Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Sümmani, Celali, Muhibbi, Dadaloğlu, Beyoğlu, Seyyit Osman 19’uncu yüzyılan aşık şairleridir. 20′nci yüzyılda ise sönmeye yüz tutan aşık edebiyatı Mazlumi, Kahraman, İrşadi, Mesleki, Talibi, Karamanlı Gufrani, Aşık Ali İzzet ve Aşık Veysel gibi şairlerle bir gelenek olarak varlığını sürdürdü.

Halk edebiyatında düzyazı

• Türk Halk Edebiyatı’nın düzyazı alanındaki öyküler, Türk, Arap ve İran-Hint kaynaklı olmak üzere 3 grupta toplanır. Türk kaynaklı öyküler arasında Dede Korkut, Köroğlu, Danişmendname gibi serüven-kahramanlık öyküleri, Kerem ile Aslı, Aşık Garip, Karacaoğlan ile İsmigan Sultan, Emrah ile Selvihan gibi aşıkların yaşam öyküleri çevresinde gelişen öyküler yer alır. Doğu Anadolu’da kaside adı verilen küçük öyküler, Güney Anadolu’da bozlaklar, meddah öyküleri ve Nasreddin Hoca fıkraları da halk edebiyatının düz yazı örneklerindendir. Yusuf ü Züleyha, Ebu Müslim, Battalname, Leyla ile Mecnun da Arap kaynaklı öykülerin en yaygın olanları ve bilinenleridir. Hint-İran kaynaklı öykülerin en ünlüleri arasında Ferhat ili Şirin ve Kelile ve Dimne sayılır.

TÜRLER

Düzyazı türleri

Destan

• Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Destanlar ve destansı öyküler ilkçağlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuşaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir. Halk edebiyatında Yaradılış Destanı, Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı", 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan Manas Destanı, Oğuz Kaan Destanı, Dede Korkut Kitabı, Cengiz Han Destanı, Timur Destanı, Danişmend Gazi Destanı ve Battal Gazi gibi destanlar günümüzde bile bilinirler.

Kahramanlık öyküleri

• Soylu savaşçıların ve hükümdarların kahramanlıklarını dramatik bir üslupla işleyen öykülerdir. Konuları, bakış açıları ve üsluplarıyla kahramanlı şiirinin düzyazıdaki karşılığıdır. Sözlü ve yazılı olabilirler. Anlatılmak üzere üretilmişlerdir. Bu tür öykülerde sözlü gelenekteki birçok kalıp kullanılır. Türk Edebiyatı’nda bu tür öykülere sık rastlanır. Sözlü gelenekteki destanların yanı sıra Hazreti Muhammed’in zaferleri, Hazreti Ali’nin devlerle çarpışması ve inanılmaz kahramanlıkları konu alan halk öyküleri vardır.

Masal

• Hayal ürünü olan, bilinmeyen bir zamanda geçen, anlatılanlara inandırmak iddiası bulunmayan anlatım türüdür. Dinleyicinin dikkatini masalda toplayabilmek için masalın başında, sonunda ve bazen uygun görülen yerlerde masal tekerlemeleri söylenmektedir.

Hikaye

• Kaynağını gerçek yaşamdan alan, anlatıya sazın-ezginin eşlik ettiği, ses ve mimiklerin kullanıldığı uzun soluklu anlatım türüdür. Boyutları açısından ikiye ayrılırlar: 1. Efsaneden, masaldan ya da gerçek yaşamdan alınmış, bir tek olay çevresinde geçen yapısı basit, kısa hikâyelerdir. Türküleriyle birlikte en çok iki saatlik anlatma süresi vardır. 2. Daha çok kalabalık kişileri, birbiri ardından gelen beklenmedik durumları ve bunun sonucu olarak da az çok çapraşıklaşan olayları birbirine ekleyerek anlatıya uzun bir süre sağlayan hikâyeler. Bu hikâyeler 1-7 gece devam edebilir.

Evliya menkıbesi

• Bu türün geniş açıklaması için www.edebiyatturk.net "divan edebiyatı" bölümüne başvurabilirsiniz.

Halk öyküsü

• Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Söylencelerle halk öyküleri arasında kesin bir ayırım yoktur. Kimi öyküler söylence olarak gelişmiş, aktarılmıştır. Çeşitli öykü türlerinde belli motifler, örneğin hayvanlar, sınamalar, belli kalıp olaylar yer alır. Halk öykülerinin başlıca türleri masallar, efsaneler, dini kişilerle ilgili anlatılanlar, hayvan öyküleri, kahramanlık öyküleri ve fıkralardır.

Fıkra

• Yaşamsal olaylardan hareketle anlatılan, anlatılanlardan bir sonuç çıkarma amacında olan, nükte, hiciv, mizah unsuru barındıran kısa sözlü ürünlerdir.

Atasözü

• Atalarımızdan günümüze kadar ulaşan, belirli bir yargı içeren, söyleyeni belli olmayan düz konuşma içinde kullanılan sözlerdir.

Deyimler

• Asıl anlamlarından uzaklaşarak yeni kavramlar meydana getiren kalıplaşmış sözlerdir. İki veya daha çok kelimeden kurulu bir çeşit dil ifadesi olan bu sözler, duygu ve düşüncelerimizi dikkati çekecek biçimde anlatan isim, sıfat, zarf, basit ve birleşik fiil görünüşlü gramer unsurlarıdır.

NAZIM TÜRLERİ

Kahramanlık şiirleri

• Yine soylu savaşçılarla, hükümdarların kahramanlıklarını ağırbaşlı, yüce, dramatik bir üslupla, belirli biçimsel kurallara bağlı kalarak anlatan şiirlerdir. Genellikle tek tip çalgı eşliğinde okunur ya da hal şarkısı olarak söylenirler. Halk ozanlarının yapıtları aracılığıyla kuşaktan kuşağa nakledilirler. Halk edebiyatında yiğitlik, yurt sevgisi gibi konuları ya da tarihsel olayları coşkulu bir anlatımla işleyen kahramanlık şiirleri vardır. Şiir, destan ve koçaklama türünde yazılmışlardır.

Halk şarkısı

• En eski halk edebiyatı biçimlerinden biridir. Sözlü gelenek içinde yaşayan, daha çok duyarak, yani kulaktan öğrenilen ve alilerle sınırlı toplumsal gruplar içinde yayılan şarkılardır. En belirgin özelliği, günlük yaşamdaki etkinliklerle yakın ilişkili olmasıdır. Köylerde bu tür etkinlikler ekin, hasat, harman, iplik eğirme, dokuma, bebek uyutma, içki, oyun oynama gibi etkinliklerdir. Halk şarkılarının haber ve dedikodu iletmek, yerel tarihle, aile kütüklerini belgelemek, bir topluluğun bilgi ve edebiyat birikimini korumak, sürdürmek gibi işlevleri de vardır.

Koşma

• Halk edebiyatımızda doğa, aşk, ölüm, ayrılık, yiğitlik, toplumsal olaylar gibi konuların işlendiği en sık kullanılan şiir türü. Dörder dizelik bendlerden oluşur. Bend sayısı genellikle 3, 5 arasındadır. Hece ölçüsünün 6+5 veya 4+4+3 duraklı 11’li kalıbıyla yazılır. Şair koşmanın son bendinde ismini ya da mahlasını söyler. Koşmalar dile gitirilen duygular ve söylenişlerine göre koçaklama, güzelleme, taşlama, ağıt gibi isimler alır. Karşılıklı konuşma şeklinde yani "dedim" "dedi" diye başlayan dizelerle de söylenebilir. Bu tür koşmalara "mürâcaa" ismi verilir. Bütün kafiyeleri cinaslı olan koşmalara "tecnis" denir.

ÖRNEK KOŞMA: Karacaoğlan

ÖRNEK MÜRÂCAA KOŞMA: Kul Nesimi

ÖRNEK TECNİS KOŞMA:

Derd-i dilim arttı yârimin derdim

Seksende doksanda yüzde seyr eyle

Gonca güllerini yârimin derdim

Gerdanda dudakta yüzde seyr eyle

Sel gelince yıkılırmış yar dedim

Al hançeri vur sineye yâr dedim

Yeter cevr ü cefa etme yâr dedim

Cism ü bedenimi yüz de seyr eyle

Çeşmîyâ bin gazel yazdım dîvâne

El bağladım yâre durdum dîvâne

Dedi var yıkıl git behey dîvâne

Aşkın deryasında yüz de seyr eyle

Çeşmi

Koşmalar ezgilerine göre ve yapılarına göre olmak üzere ikiye ayrılır.

Ezgilerine göre koşmalar: Özel bir zegiyle okunurlar ve hece sayısı dikkate alınmaz. Ankara koşması, Acem koşması, Kerem, ke:-):-):-) Kerem, Gevherî, Sümmâni koşması gibi.

Yapılarına göre koşmalar: Koşmalar yapılarına göre 7’ye ayrılır.

Düz koşma: Âşık edebiyatında en sık kullanılar tür. Adi koşma olarak da adlandırılır.

Yedekli koşma: İki şekli vardır. İlki koşma-mani halidir. Koşma bendlerinin arasına aynı kafiyede bir bayati bendi ya da 7 heceli bend girer. İkincisi yedekli 5’li koşma diye adlandırılır. 8’li hece ölçüsüyle yazılır. İlk bend 5, ikinci ve yedek sayılan bend 4 dizelidir.

ÖRNEK KOŞMA-MANİ: Zülalî

Musammat koşma: Divan edebiyatındaki musammat gazele benzer. İç kafiyeli koşmalardır. Her dizenin birinci ve ikinci kısımları kafiyelidir. 6+5 duraklı kalıpla yazılır.

ÖRNEK MUSAMMAT KOŞMA: Miratî

Ayaklı koşma: İlk bendin dize sonlarına, diğer bendlerin ise sadece son dizelerine ziyade eklenerek oluşturulur. Ziyadeler 5 hecelidir. Genellikle musammat koşma şeklinde yazıldıklarından musammat ayaklı koşma da denir.

ÖRNEK AYAKLI KOŞMA: Gedâyî

Zincirleme koşma: Bendlerinin dördüncü dizesinin kafiyesi bir sonraki bendin ilk dizesinin başında tekrarlanan koşmalardır. Genellikle destanlarda kullanılır.

ÖRNEK ZİNCİRLEME KOŞMA: Zülalî

Zincirleme ayaklı koşma: Zincirleme koşmalara ziyadeler eklenerek yazılır.

Koşma şarkı: Her bendinin dördüncü dizelere aynı olan kavuştaklı koşmalardır.

Türkü

• Türkiye’nin sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirinin her çeşidini göstermek için en çok kullanılan ad "türkü"dür. Özel durumlarda ya da ezginin, sözlerin çeşitlemesine göre ninni, ağıt, deyiş, hava adları da kullanılmaktadır. Türk halk edebiyatı nazım şekli ve türüdür. Ezgisi yönüyle diğer halk şiiri türlerinden ayrılır. Türküler genellikle anonimdir. İsimleri bilinen saz şairlerinin söyledikleri de giderek halka mal olmuştur. İlk türkü söyleme "Türkü yakmak" diye anılır. Türkü adı Türk sözcüğüne Arapça "ı" eki eklenmesiyle ortaya çıkmıştır. "Türk’e özge" anlamına gelir.

Türkü, Türk halk şiirinin en eski türlerindendir. Bu kelime ilk defa XV. Yüzyılda Doğu Türkleri tarafından kullanılmıştır. Hikmet Dizdaroğlu, Anadolu’da türkünün ilk örneğini Öksüz Dede’nin verdiğini belirtir. Türküler genellikle hece vezninin 7, 8 ve 11’li kalıplarıyla kıtalar halinde söylenir. Her kıta türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bend ile nakarattan meydana gelir. Nakarat her bendin sonunda tekrarlanır. Bu kısım bağlama veya kavuştak diye de bilinir. Türküleri kesin ayrıma sokmak güçtür. Bir yörede yakılan türkü diğer bir yöreye şekli ve söyleniş biçimi değişerek geçebilir. Türküler ezgilerine, konularına ve yapılarına göre ayrılır.

1. Ezgilerine Göre Türküler

a. Usulsüzler: Uzun havalardır. Divan, koşma, hoyrat gibi çeşitlere ayrılır.

b. Usullüler: Oyun havalarıdır. Bu türe Konya’da oturak, Urfa’da kırık denilir.

2. Konularına Göre Türküler:

Ninniler ve çocuk türküleri, tabiat üzerine türküler, aşk türküleri, kahramanlık türküleri, askerlik türküleri, tören türküleri, iş türküleri, eşkıya türküleri, acıklı olaylarla ilgili türküler, güldürücü türküler, karşılıklı söylenen türküler, oyun türküleri, ağıtlar.

3. Yapılarına Göre Türküler:

a. Mani kıt’alarından kurulu türküler: Birbirleriyle ilgili konularda söylenmiş manilerin sıralanarak ezgiyle okunmasından meydana gelir.

b. Dörtlüklerle kurulu türküler.

ÖRNEK:

HAVADA BULUT

Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölüm yok bu ne figandır

Adı Yemen’dir gülü çemendir

Giden gelmiyor acep nedendir

Burası Muş’tur yolu yokuştur

Giden gelmiyor acep nedendir

Kışlanın önünde redif sesi var

Bakın çantasına acep nesi var

Bir çift kundurayla bir de fesi var

Adı Yemen’dir gülü çimendir

Giden gelmiyor acep nedendir

Burası Muş’tur yolu yokuştur

Giden gelmiyor acep nedendir

HAM MEYVE

Çamlığı başında tüter bir tütün

Acı çekmeyenin yüreği bütün

Ziyamın atını pazara çekin

Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler

Uzun olur gemilerin direği

Yanık olur anaların yüreği

Ne sen gelin oldun ne ben güveyi

Onun için açık gider gözlerim

Ham meyveyi kopardılar dalından

Beni ayırdılar nazlı yârimden

Eğer yârim tutmaz ise elimden

Onun için açık gider gözlerim

Benim yârim yaylalarda oturur

Ak ellerin soğuk suya batırır

Demedim mi nazlı yârim ben sana

Çok muhabbet tez ayrılık getirir

Taşlama

• Bir kimseyi yermek veya toplunun bozuk yönlerini iğneleyici bir dille eleştirmek için yazılan şiir. Halk edebiyatı nazım türüdür.

ÖRNEK TAŞLAMA: Ruhsatî

Tekerleme

• Sözlüklerde "ağızda yuvarlanan söz, saçma sapan söz, eşsesli kelimelerle kurulu konuşma" anlamlarına gelen tekerleme masal, hikaye, bilmece, halk tiyatrosu gibi bazı edebi türler içinde veya bağımsız olarak söylenen ölçülü ve kafiyeli sözlerdir. Çokluk çocuk folklorunda hoşça vakit geçirmek, konuşma kabiliyeti kazanmak, oyunlarda eş ve ebe seçmek için bu yola başvurulur. Masal tekerlemesi, oyun tekerlemesi gibi adlar alırlar. En çok çocuk oyunlarında, masalların baş, orta ve sonunda söylenirler. Yöreye göre değişik isimle de söylenirler. Doğu Anadolu’da döşeme, Güney Anadolu’da sayışma denir. Karagöz ve ortaoyununda muhavere, çocuk oyununda ebe, çıkarmada ise sayışma diyebiliriz. Türk edebiyatında ilk tekerleme örneklerine XI. yüzyıldan itibaren rastlanır. Divanü Lügati’t Türk’te bazı tekerlemeler yer alır.

ÖRNEK TEKERLEME:

Yağ yağ yağmur

Tarlada çamur

Teknere hamur

Ver Allahım ver

Sellice yağmur

Evvel zaman içinde

Kalbur zaman içinde

Deve tellal iken

Sinek berber iken

Ben annemin babamın beşiğini

Tıngır mıngır sallar iken

O yalan bu yalan

Fili yuttu bir yılan

Bu da mı yalan…

Tekerleme

• Âşık fasıllarında, saz şairlerinin yaptıkları şiir yarışmaları. Halk dilinde tekerleme, âşıklar arasında tekellüm olarak adlandırılır. Bu tür şiirler ya söylenmesi zor sözcüklerden meydana getirilir ya da darayak şeklindedir. Ayak daraldıkça kafiye bulmak zorlaşır. Âşıklardan biri fasal aralarında tekerlemeye başlar ve yeni bir ayak açar.

ÖRNEK TEKERLEME: Kâtibî

Mani

• Başta aşk olmak üzere hemen her konuda yazılabilen bir halk edebiyatı nazım türü. Çoğunlukla 7 heceli dört dezilek bir bendden meydana gelir. Ama dizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalıplarla söylenmiş maniler de vardır. Birinci, ikinci dördüncü dizeler birbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye dizilişi aaxa’dır. Aaaxa düzeninde maniler de var. İlk iki dize hazırlık dizeleridir. Son iki dize ile anlam bağlantısı yoktur. Asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir. Bir çok mani çeşidi vardır. En çok kullanılanlar düz ya da tam mani, ke:-):-):-) mani, cinaslı mani, yedekli mani, artık mani’dir.

Düz mani: Yedişer heceli dört dizeden oluşur. Kafiyeleri çokluk cinassızdır.

ÖRNEK MANİLER:

Akşamlar olmasaydı

Badeler dolmasaydı

Yâr koynuna girince

Hiç sabah olmasaydı

A benim bahtiyarım

Gönülde tahtı yârim

Yüzünde göz izi var

Sana kim baktı yârim

Anne demeye geldim

Kaymak yemeye geldim

Meramım kaymak değil

Yâri görmeye geldim

Bağlarında üzüm var

Mor şalvarda gözüm var

Kaçma yârim uzağa

Sana bir çift sözüm var

Dağlarda gezer oldum

Okuyup yazar oldum

Ben bir güzel uğruna

Kuruyup gazel oldum

Hıçkırık tuttu beni

Tuttu kuruttu beni

Elin oğlu değil mi

Gitti unuttu beni

Kahve Yemen’den gelir

Bülbül çimenden gelir

Ak topuk beyaz gerdan

Her gün hamamdan gelir

Ke:-):-):-) mani: Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu ke:-):-):-) dize sadece kafiyeyi hazırlar. Eğer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri "aman aman" ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara İstanbul manileri denir.

ÖRNEK KESİK MANİ:

Karaca

Aldım aşkın tüfeğin

Vurdum bir kaç karaca

Dünyada bir yâr sevdim

Kaşı gözü karaca

Dağ bana

Bahçe sana bağ bana

Değme zincir kâr etmez

Zülfin teli bağ bana

Ayağı

Kuşlardan bir kuş gördüm

Var başında ayağı

Üstad manici isen

Aç maniden ayağı

Cinaslı mani: Ke:-):-):-) manilerde eğer kafiye cinaslı ise bunlara cinaslı mani denir.

Yedekli mani: Düz maninin sonuna aynı kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslı kafiye kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır. Yedekli maniye artık mani de denir.

ÖRNEK ARTIK MANİ:

Ağlarım çağlar gibi

Derdim var dağlar gibi

Ciğerden yaralıyım

Gülerim çağlar gibi

Her gelen bir gül ister

Sahipsiz bağlar gibi

Tası yok tası yok

Ne viran çeşme imiş

Su içecek tası yok

Yıkıldı viran gönlüm

Yapacak ustası yok

Şu vefasız dünyanın

Ucu var ortası yok

Deyiş: İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.

ÖRNEK DEYİŞ:

Adilem sen naçarsın

İnci mercan saçarsın

Dünya deniz olanda

Gönlüm nere kaçarsın

Ağam derim naçarım

İnci mercan saçarım

Dünya deniz olunca

Ben kuş olup kaçarım

Adilem sen naçarsın

La’l ü gevher saçarsın

Ben bir şahin olunca

Yavrum nere kaçarsın

Ağam derim naçarım

La’l ü gevher saçarım

Sen bir şahin olunca

Ben yerlere kaçarım

Adilem sen naçarsın

La’lü gevher saçarsın

Ben azrail olunca

Kuzum nere kaçarsın

Ağam derim naçarım

La’l ü gevher saçarım

Sen azrail olunca

Ben cennete kaçarım

Ninni

• Çocuğun uyumasının sağlanması ya da ağlamasının durması için, sade bir dille ve hece ölçüsüne göre ezgili olarak söylenen ürünler. Söyleyeni belli olmayan bu ürünler dörtlüklerden ve nakarat bölümlerinden oluşur. Özel bir beste ile söylenir. Bu sözler annenin o andaki ruh durumunu yansıtır. Ninniler genellikle mani türünde bir dörtlükten meydana gelen bir çeşit türküdür. Ninni, Divanü Lügati’t Türk de "balubalu" diye adlandırılır. Öteki Türk boylarında değişik isimler verilmiştir.

ÖRNEK NİNNİ:

Dandini dandini danalı bebek

Elleri kolları kınalı bebek

Benim oğlum nazlı bebek

Uyusun yavrum ninni

(Manisa yöresinden)

Çaya vardım çay susuz

Çadır kurdum yaylasız

Benim yavrum pek huysuz

Ninni yavrum ninni

(Denizli yöresinden)

Ağıt

• Doğal afetler, ölüm, hastalık vb. çaresizlikler karşısında korku, heyecan, üzüntü, isyan gibi duyguları ifade eden ezgili ürünlerdir. Ağıt söyleme işine ağıt yakma, ağıt söyleyenlere ise ağıtçı denilmektedir.

ÖRNEK AĞIT: Celali

İlahi

• Tanrıyı övmek, ona yakarmak için söylenilen dini şarkılara ilahi denir. Tekke edebiyatında ise din ve ahlakla ilgili şiirler ilahi adıyla tanımlanır. Hem koşma, hem semai biçiminde ve hem hece hem de aruz ölçüsüyle yazılmış şiirlerdir. Hece ölçüsünde 7, 8 ve 11’li kalıplar tercih edilmiştir. İlahi yazarı halk şairleri içinde ilk akla gelen Yunus Emre’dir. Daha sonra Eşrefoğlu Rumi, Niyazi-i Mısrai, Aziz Mahmut Hüdayi, Yunus Emre’nin etkisinde kalarak ilahiler yazmışlardır. Bektaşi ilahilerine "nefes", Alevi ilahilerine "nefes", "deme", "deyiş", Mevlevi ilahilerine "ayin", Gülşeni ilahilerine "tapuğ", Halveti ilahilerine "durak", diğer tarikatlar da ise cumhur veya ilahi adı verilir. Dörtlüklerle yazılanlarda kafiye düzeni koşmaya, beyitlerle yazılanlarda kafiye düzeni gazele benzer.

Giriş bölümüne zemin, gelişme ve sonuç bölümüne miyan denir. Bu ikisinin arasında nakarat bölümleri bulunur. Müzik parçası olarak bakıldığında zemin-nakarat-meyan-nakarat sistemindeki bir kalıba uyarlar. Toplu halde seslendirilmek için bestelenmiş ilahiler "cumhur ilahi" diye bilinir. Solo ilahilerde de koronun söylediği parçaya "cumhur" adı verilir. İlahiler okundukları yer ve zamana göre cami ilahisi, tekke ilahisi, mektep ilahisi, ramazan ve muharrem ilahisi, Mekke ilahisi, Kadir Gecesi ilahisi gibi adlarla anılır.

ÖRNEK İLAHİ: Yunus Emre

Semai

• Halk şiirinde hecenin sekizli ölçüsü ile koşma biçiminde düzenlenen ve özel bir ezgi ile söylenen şiirlerdir. Genellikle en az üç, en fazla beş dörtlükten oluşurlar. Çoğunlukla doğa, güzellik, ayrılık. kavuşma gibi duygusal ve lirik temaları işlerler. Semainin hece ölçüsünün yanında aruz kullanılarak yazılanları da vardır.

ÖRNEK SEMAİ: Karacaoğlan

Varsağı

• Özel bir ezgiyle söylenen koşmaya denir. Önce Güney Anadolu’da yaşayan Varsak Türkleri tarafından söylendiği için bu adla anılır. Semâiye benzer. Hece ölçüsünün en çok sekizli kalıbıyla yazılır. 4+4 duraklı veya duraksız olur. Kafiye şeması şöyledir: Xaxa bbba ccca.

Semâiden ezgi yönüyle ayrılır. Varsağı yiğitçe bir havayla okunur. Çokluk içinde "bre", "hey", "hey gidi", gibi ünlümler yer alır. Bu ünlemlerin bulunmadığı varsağılar ezgisiyle fark edilir.

ÖRNEK VARSAĞI: Karacaoğlan

Selis

• Halk edebiyatında aruz ölçüsü kullanılarak yazılan şiirlerdir. Genellikle 19’uncu yüzyıl aşıkları tarafından kullanılan selisin en fazla yazılan tipi gazeldir. Hece ölçüsünün on beşli kalıbına da uyan selislerin en belirgin özellikleri farklı bir ezgiye sahip olmalıdır.

Nefes

• Dini temellere bağlı aşık edebiyatı nazım şekillerinden ilahilerin Alevi-Bekteşi aşıklarınca yazılanlarına denir. Konusu genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücud, Alevi-Bektaşi ilkeleri, tarikat kurallarıyla ilgilidir. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşmaya benzer. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8, 11’li kalıpları ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır. Dörtlük sayısı 3-7 arasında değişir. Fazla da olabilir.

ÖRNEK NEFES:

Biz Urum Abdallarıyız

Maksadımız yârdır bizim

Geçtik ziynet kabâsından

Gencinemiz erdir bizim

Dâim kılarız biz zârı

Harceyleriz elden var,

Dost yoluna verdik seri

Mürkirimiz hârdır bizim

Aşk bülbülüyüz öteriz

Râh-i Hakka yüz tutarız

Mânâ gevherin satarız

Mürşidimiz vardır bizim

İstivâyı gözler gözüm

Seb’almesanidir yüzüm

Ene’l Hakk’ı söyler sözüm

Mi’râcımız dârdır bizim

Haber aldık mahkemâttan

Geçmeyiz zâttan sıfattan

Balım nihan söyler Haktan

İrşâdımız sırdır bizim

Balım Sultan

Ayin

• Mutasavvıflara has bazı hal ve hareketleri ifade etmek için ilk defa İranlılar tarafından kullanılan ayin, daha sonra Türk Tasavvuf Edebiyatı’na da geçmiş Mevleviler’in sema meclislerinde söyledikleri ilahilere verilen ad olmuştur.

Tapuğ

• Gülşeni adlı tarikata bağlı şairlerin ayinler sırasında okudukları makamlı şiirlere tapuğ adı verilir.

Cumhur

• Mevlevi ve Bektaşi dergahları dışındaki dergah ve tarikatlarda topluca okunan ilahilere verilen addır.

Hikmet

• Dini ve tasavvufi halk şiirinde şairin anlayış ve sezgilerine göre din konularını işleyen şiirlere hikmet denir.

Devriye

• Dini ve tasavvufi halk edebiyatında devir felsefesini savunan ve anlatan şirlerdir. Devriye, evrenin ve insanın tanrıdan çıkıp, tekrar tanrıya döndüğünü savunan felsefedir.

Şathiye

• Dini ve tasavvufi halk şiirinde genel olarak mizahi manzumelere şathiye adı verilir. Şathiyeler, mutasavvuf şairlerce söylenmiş ya da yazılmış, tasavvufi inançları dile getiren, anlaşılması yorumlanmasına bağlı şiirlerdir. Tasavvufi konuları işleyenleri şathiyat-ı sûfiyâne adını alırlar. Şathiyelerde Allah’ın celâl sıfatının değil, cemâl sıfatının ön plana çıkarıldığı görülür. Bu tür şiirlere genellikle Bektaşi-Alevi şairlerinde rastlanır. Allah ile alay eder gibi yazılmış şathiyeler küfür sayılmıştır.

ÖRNEK ŞATHİYE: Azmî

Tevhid

• Allah’ı, yaratılış ve kainatın aslı gibi unsurları bir arada yorumlayan manzumelere "tevhid" denir. Çoğunlukla Divan edebiyatı nazım türleri olan gazel, kaside ve mesnevi biçimlerinde kaleme alınmışlardır. Ve ölçüleri de çoğunlukla aruzdur.

Nutuk

• Tekkelerde tarikat ulularının özellikle eğitici mahiyette olmak üzere söyledikleri şiirlerdir.

Deme

• Alevi-Bektaşi tarikatından tasavvuf şiirlerinin tarikatlarını ve hareketleriyle ilgili temaları işleyen, sorunlarını konu edinen şiirlerine "deme" adı verilir. Genellikle 8’li hece ölçüsüyle yazılan demeler saz eşliğinde kendine özgü bir makamla söylenir.

Duvaz

• Yine Alevi ve Bektaşi şiirinde bir türdür. Düvaz imam, düvaze, imam da denilen duvazlar On İki İmam’ı öven nefeslerdir.

Güzelleme

• Âşık edebiyatında insan ve doğa güzelliklerini işleyen koşmalar. Genellikle aşık olunan kadın, kız, gelin, dağ ağaç, hayvan, çiçek gibi unsurlar işlenir.

ÖRNEK GÜZELLEME: Ruhsatî

Hoyrat ya da Horyat

• Dört dizelik serbest tarzda halk edebiyatı nazım türü. Söz ve ezgisinde yiğitlik havası hakimdir. Irak’ta Türkler’in yoğun olduğu Kerkük ve Erbil ile Diyarbakır, Elazığ, Erzurum, Kars yörelerimizde yaygındır. Basit üsluplu, derin anlamlı, uyumlu, cinaslı sözcüklerden kuruludur. Genellikle 7 hecelidir. Benzer dizelerin başına veya sonuna konulan ve miyan denilen ek sözcüklerle vezin bozulabilir. İlk dize bir anlam ifade eden ve diğer dizelere ayak veren cinaslı bir sözcüktür. Hoyran söyleyenlere hoyrat çağıran ya da sazlıyan (yas törenlerinde ağıt yakan anlamında) denir. Anadolu’da hoyratların bir bölümüne ayaklı mani, ke:-):-):-) mani adı da verilir.

ÖRNEK HOYRAT:

Dolandı gün

Döndü gün dolandı gün

Men sene daldalandım

Sene de dolandı gün

Güle naz

Bilbil eyler güle naz

Girdim dost bağçasına

Ağlayan çok gülen az

Yüz aya değer

Hüsniv yüz aya değer

Ay var bir güne değmez

Gün var yüz aya değer

Düşte gör

Hayalde gör

Hayalde gör düşte gör

Düşenin dosti olmaz

İnanmazsan düşte gör

Kalenderî

• Halk şairleri tarafından aruzun mef’ûlü mefâ’îlü kalıbıyla gazel, murabba, muhammes, müseddes biçiminde söylenen şiire denir. Özel bir ezgiyle okunur. Ezgisi bakımından düz kalenderî, Acem kalenderisi, Emrah kalenderisi gibi çeşitlere ayrılır. Kafiye düzeni divan ve semaî ile aynıdır. Bu tür şiirler 3+4+3+4 veya 7+7 şeklinde ondört heeceli iken, sonradan yerine aruz vezninin geçtiğini ileri sürenler vardır.

ÖRNEK KALENDERÎ: Tokatlı Nurî

Kavuştak

• Halk edebiyatında bentler arasında tekrarlanan dizelerdir. Bağlama ve nakaratla aynı anlamdadır. Türkülerde sık kullanılır.

ÖRNEK KAVUŞTAK:

Keklikte gelek olmaz

Sen boyda melek olmaz

Gözünü sevdiğim yâr

Her yerde henek olmaz

Gel gel yanıma keklik

Kadan canıma keklik

Kınalı parmakların

Batır kanıma keklik

Tüyünü döker gelir

Ayağın seker gelir

Yâri arzulayan da

Dağları söker gelir

Gel gel yanıma keklik

Kadan canıma keklik

Kınalı parmakların

Batır kanıma keklik

Koçaklama

• Konusu savaş, yiğitlik, kahramanlık olan halk edebiyatı şiirleri. Çoşkun ve yüksek tempolu söyleyişleri vardır. Halk edebiyatımızda bu türün en güzel örneklerini Köroğlu ile Dadaloğlu vermiştir.

ÖRNEK KOÇAKLAMA: Köroğlu

Türkçe’nin Tarihi Gelişimi Ve Devirleri

06 Kasım 2007

TÜRKÇE’NİN TARİHİ GELİŞİMİ VE DEVİRLERİ

TÜRK EDEBİYATI

Türkçe’nin ilk devresi hakkında açık ve kesin bir bilgi yoktur. İlk devrede Ana Türkçe ve daha sonraki devresinde İlk Türkçe adı verilmektedir. Bu devrelerden bugüne örnek kalmamıştır. Ana Türkçe farazî bir devredir. İlk Türkçe devresi, tarih sahnesinde görüldüğümüz zamana aittir. İlk Türkçe devresi; Büyük Hun İmparatorluğu zamanındaki Türkçe’dir. Bu devreden elimize herhangi bir örnek geçmemiştir. Hun devrinde söylenmiş bâzı şiirleri Çince metinlerden öğrenmek mümkündür. Ve:-):-):-)alara dayanan devre; Eski Türkçe adı verilen devrededir. Bu devrede milâdın başlangıcından II. asra kadar devam etmiştir. (Eski

Türkçe denince ilmî araştırmalarda II. asır akla gelir.) Türkçe’nin tarihî gelişmesi üç devreye ayrılmaktadır.

1- Eski Türkçe devresi : Başlangıçtan, II. asra kadar.

2- Orta Türkçe devresi : II. asır - 13. asır arası.

3- Yeni Türkçe devesi : 13. asır - 20. asır arası.

1. ESKİ TÜRKÇE DEVRESİ : Bu devrenin bilinen ilk metinleri 8. yüzyılda dikilmiş olan Orhun anıtlarıdır. Bu devre de içinde ikiye ayrılır.

a) Göktürkçe : Kendi yazımız olan Göktürk alfabesi kullanılmıştır. Bugüne kadar gelen en eski metindir. Göktürk yazısı ile yazılmış anıtlardır.

b) Uygurca : İslâmiyet’ten önceki bu Eski Türkçe devresinin Göktürk yazıtlarından sonraki yazılı ürünleri Uygur Türkçesi metinleridir.

Uygur Türkleri; Göktürklerin millî yazı dillerini bırakmış İranlılarla akraba olan bir kavim Soğdların yazısını ve Mani-Buda dinlerini kabul etmişlerdir. Eski Türkçe devresinin ikinci bölümünü teşkîl eden Uygur Türkçesi ile yazılmış eserler dinî mahiyettedir.

2. ORTA TÜRKÇE DEVRESİ : Bu devrede gerek Türk dilinde, gerek Türk kültüründe önemli değişmeler olmuştur. 10. asırda İslâmiyet resmen kabul edilmiş ve yazı olarak Arap harfleri alınmıştır. Bu devrede Karahanlı devletinin bulunması dolayısıyla Karahanlı Türkçesi de denmektedir. İslâmiyet’ten sonraki Türk edebiyatının ilk eseri Kutadgu Bilig’dir.

11. asırda yeni yazı dillerinin meydana gelem temayülü gösterdiği bir çağdır. Eski Türkçe devresindeki yazı dilinin ve bunun son safhası olan Uygur Türkçesi’nin bir devamı sayılmakla beraber zamanında Hakaniye Türkçesi diye adlandırılan Karahanlı Türkçesi, Doğu Türkçesi yazı dilinin başlangıcı olarak da kabul edilmektedir. Doğu, Batı ve Kuzey Türkçeleri olarak 13. asırdan itibaren ortaya çıkmaya başlayan yeni yazı dilleri devresi ile Eski Türkçe devresi arasındaki bu döneme; Orta Türkçe devresi veya geçiş devresi denmektedir.

3. YENİ TÜRKÇE DEVRESİ : 11. asrın yeni yazı dillerinin meydana gelme temayülü göstermeye başladığı Orta Türkçe devresini açıklarken işaret etmiştik. 13. asır sonlarına doğru, Doğu ve Batı Türkçe arasında yeni ve birbirinden farklı yazı dilleri meydana gelemeye başlamıştır. Doğu Türkçesi, Eski Türkçe’nin ve Karahanlı Türkçesi’nin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır. Doğu Türkçesi, Orta Asya müşterek Türkçesi demektir. Batı Türkçesi, Oğuz Türkleri’nin konuşma diline dayanmaktadır. 13. asırdan itibaren yazı dili olarak kullanılmıştır. Batı Türkçesi iki koldan gelişmiştir. Bunları Osmanlı Türkçesi ve Azerî Türkçesi kabul edebiliriz. Bunlar arsındaki fark 15. asrın sonlarında görülmüştür. Daha önce her iki yazı dili de aynı özellikleri taşımıştır. Doğu Türkçesi’nin bir de Kuzey kolu vardır. 15. asra kadar devam etmiştir. Doğu Türkçesi ile ilgili Kuzey Türkçesi’ni Kıpçak Türkleri’nin kullandıkları yazı dili oluşturmuştur. Kıpçak Türkçesi mahsullerine, Kuzey Afrika’da ve Mısır’da rastlanmaktadır. Daha sonra Kıpçakça, Oğuzca unsurlar alarak Batı Türkçesi ile birleşmiştir. Çağatayca öncesi, Doğu Türkçesi adı da verilmektedir. Çağatay Türkçesi 15. asırda edebiyat dili olarak Ali Şîr Nevaî tarafından kurulmuştur. 16. asırda Babür Şah Çağatay Türkçesi’nin büyük temsilcisidir. 17. asırda da Çağatay Türkçesi ile yazılmış bâzı eserler bulunmaktadır. Çağatay Türkçesi’nin yerine Özbek yazı dili gelmiştir. Kuzey Türkçesi olarak Kıpçak Türkçesi’nden sonra Kırım ve Kazan Türkçesi’nin devam ettiğini görüyoruz. Batı Türkçesi iki koldan gelişmiş ve böylece bir edebiyat oluşmuştur. Osmanlı; Türkiye Türkçesi’nin tarihî devresini teşkil etmiştir.

Bugün yeni Türkiye Türkçesi kullanılmıştır. Azerî Türkçesi ise Kuzey ve Güney olmak üzere iki kolda gelişmiştir. Doğu Anadolu halk ağızları lehçe itibari ile Azeri Türkçesi’ne yakındır. Böylece Teni Türkçe devresi 13. asırdan 1908′e kadar gelmiştir. Bunun kolları Osmanlı ve Azerî Türkçesi, Çağatay öncesi ve Çağatayca, Kıpçak Türkçesi ve Kazan Türkçesi’dir. Yeni Türkçe devresi bugünkü modern hâlini almıştır.