Roma İmparatorluğu

06 Kasım 2007

Roma İmparatorluğu

Bugünkü İtalya’nın Latium bölgesinde, Tiber Irmağı’na bakan tepelerde kurulmuş birkaç köyden oluşan eski Roma, sonradan dünyanın en büüyk imparatorluklarından birinin merkezi oldu. Romalılar tarihte pek çok ülkenin dilini, edebiyatını, yasalarını, yönetim biçimini ve mimarlığını etkiledi.

Roma Tarihinin Dönemleri

a.Krallık Öncesi Dönem (İ.Ö. 753 öncesi)

b.Krallık Dönemi (İ.Ö. 753 – 509 arası)

c.Cumhuriyet Dönemi (İ.Ö. 509 – 27 arası)

d. İmparatorluk dönemi (İ.Ö. 27– I.S. 476 arası)

Krallık Öncesi Dönem

İtalya’da eskitaş çağından beri yaşayan insan toplulukları vardı. İ.Ö. 3000’lerde, yenitaş çağına geçmiş Akdeniz asıllı halklar görülür..İtalya’ya 1200yıllarında gelen kabileler İtalikler’dir. İtalikler’in yerli halkla karışmalarından “Latinler”(ovalılar) denen halk doğmuş. İtalya’ya Anadolu’dan gelen, Romalı ozan Vegilius’un Aeneas destanında anlatılan Etrüskler’in, denizcilikte usta bir halk olduğu anlaşılıyor. Etrüksler, İtalya’da tarımcı köy toplulukları halinde yaşayan Latinler üzerinde kurdukları egemenlikle, toplumsal farklılaşmaya uğramış toplumların,dolayısıyla uygarlığın orataya çıkmasına yol açmıştır.

Bu olaydan yüzyıl kadar sonra bazı Latin köyleri birer kent duruma geçmişler. Bu kent toplumlarında şarap, zeytinyağı ve maden işletmeciliği, Kartaca , Fenike ve Ege adaları ile ticaret ilişkileri görülür. Siyasi örgütleniş “civitas” denen bağımsız kent devletleri biçimindedir. Kent devletleri önceleri seçimle iş başına gelen ve aynı zamanda en yüsek komutan, yargıç,din adamı olan krallarca yönetilirdi. Zamanla monarşilerin yerini aristokrasiler alır.

Krallık Dönemi

Efsaneye göre,Roma’yı Romus ve Romulus kardeşler kurmuştur. Eskiçağ tarihçileri, Roma krallığının başlangıcı olarak I.Ö. 753’ü verirler. Etrüksler, üzerinde egemenlik kurdukları Latin köylerini birleştirip Roma kentini kurarken, yerli halkı kentin kurulmasında zorla çalıştırmışlar. Bu durum iki toplumun arasını açmış. Latin halkın zamanla güçlenen aristokratları , bir buçuk yüzyıl sonra ayaklanarak I.Ö. 509’da Etrüks kralını kovmuşlar.

Romus ve Romulus

Bir efsaneye göre Roma kenti MÖ 753’te Romus ve Romulus tarafından kurulmuştur. Bu efsaneye göre Romulus Roma’nın kurucusu, Romus ise onun ikiz kardeşidir.

Eski İtalyan kentlerinden Alba Longa’nın Numitor adında bi kralı vardır. Numitor’un tahtına göz diken kardeşi Amulius onu devirir ve tahtını güvenceye almak için, Numitor’un kızı Rhea Silvia’ya hiç evlenmeyeceğine ilişkin yemin ettirir. Evlenirse, doğacak çocukları tahta sahip çıkacağından korkmaktadır. Oysa savaş tanrısı Mars, Rhea’ya aşık olur. Rhea’nın Mars’tan ikiz oğulları dünyaya gelir.

Rhea’nın oğullarının büyüyüp kendisini tahtından edecekleri kaygısıyla, Amulius bebekleri bir sandığın içinde Tiber Irmağı’na attırır. Taşan ırmağın suları alçalınca ikizlerin içinde bulunduğu sandık kıyıya vurur. Onları bulan dişi kurt, sütüyle besleyerek büyütür. Kurt gibi, Mars’ın kutsal saydığı hayvanlardan olan ağaçkakan da çocuklara yiyecek taşır.

Daha sonra ikizleri bulan kralın çobanı Faustulus onları karısına götürür. Çobanla karısı Romus ve Romulus adlarını verdikleri çocukları öz çocuklarıymış gibi büyütürler. Her ikisi de gözünü budaktan sakınmayan, güçlü ve yiğit delikanlılar olur ve serüvenci birçoban çetesinin başına geçerler.

Bir gün Romus yakalanır, cezalandırılmak üzere Numitor’un huzuruna çıkarılır. Delikanlının hiç çobana benzemediğini gören Numitor, onu sorguya çeker ve çok geçmeden kim olduğunu anlar. Amulius’a baş kaldıran Romus ve Romulus onu öldürüp krallığı büyükbabaları Numitor’a geri verirler.

Bir kent kurmaya karar veren Romus ve Romulus, dişi kurdun onları emzirip büyüttüğü yeri seçerler. Romulus, Palatium (günümüzde Palatino) Tepesi’nin çevresine bir duvar örmeye başlar. Romus yaptığı duvarın çok alçak olduğunu ileri sürerek kardeşiyle alay eder ve kanıtlamak için üzerinden atlar. Öfkesine yenik düşen Romulus, Romus’u öldürür.

Bir başka efsaneye göre ise iki kardeş ikiz oldukları için kentin başına kimin geçeceğine karar vermek amacıyla kehanetlere başvururlar. İkisi de birer tepeye çıkar ve gelecek kehanetleri beklemeye başlarlar. İlk kehanet Romus’a gelir: 6 tane akbaba görmüştür. İkinci olarak Romulus’a kehanet gelir: 12 akbaba görmüştür. Romus ilk kendisinin kehaneti gördüğünü öne sürerek başa geçmek ister, fakat Romulus kendisinin daha çok akbaba gördüğünü ileri sürer ve o da başa geçmek ister. Böylece iki kardeşin arasında bir tartışma olur, Romulus Romus’u öldürür ve başa geçer.

Romulus, kendi adından esinlenerek “Roma” adını verdiği yeni kentin yapımını sürdürür. Kendisine sığınan kanun kaçaklarını, Capitolium (günümüzde Capitolino) Tepesi’ne yerleştirir. Ne var ki, aralarında hiç kadın yoktur. Romulus, bi İtalyan kabilesi olan Sabinler’in kadınlarını kaçırmak için hileye başvurur. Bir şenlik düzenleyerek Sabinler’i çağırır. Erkekler eğlenceye dalınca, Romulus’un adamları Sabinli kadınları kaçırır.

Öfkeden deliye dönen Sabinli erkekler, kralları Titus Tatius’un önderliğinde Romulus’la savaşırlar. Ama Romalı eşlerinden hoşlanmaya başlayan Sabinli kadınlar araya girerek barışı sağlar. Titus Tatius, bir savaşta ölene kadar, Romulus’la birlikte iki halkı da yönetir.

Yaşamının geri kalan döneminde tek başına hüküm süren ve hem savaşta, hem de barışta büyük bir önder olduğunu kanıtlayan Romulus, günün birinde şiddetli bir fırtına sırasında yok olur. Romalılar onun tanrıya dönüşerek gökyüzüne yükseldiğine inanırlar, Quirinus adıyla ona taparlar.

MS IV. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülen bu efsanenin Roma kentinin adını ve bazı gelenekleri açıklamak için bir Yunan öyküsünden esinlenilerek yaratılmış olduğu sanılmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi

Etrüks kralını kovarak yönetimi el geçiren, kendilerine Patricii(babalar) denen Latin aristokratları, Etrüks karallık kurumuna duydukları düşmanlıktan dolayı, krallık düzenini yıkıp, cumhuriyeti kurmuşlar. Batı dillerinde cumhuriyet anlamına gelen “republic” Latince’de “halk için” anlamına gelen “Res publica”den gelmektedir.Res publica zamanla, toplumun tek kişi tarafından değil meclislerce yönetilmesi anlamını kazanmıştır. Bir yönetime cumhuriyet denilmesi için meclislerin halk meclisi olması zorunlu değildir. Gerçekten, Roma Cumhuriyeti de “aristokratik bir cumhuriyer”tir. Nüfusunun %10’nu oluşturan patriciler iyi örgütlenmiş büyük toprak sahipleri sınıfıydı ve tam vatandaşlık haklarına sahiptiler. Nüfusunun %90’nı oluşturan sınırlı vatandaşlık hakları tanıdıkları plebler üzerinde aristokratik bir cumhuriyet yönetimi kurmuşlardı.

Plebler sınıfı da yoksul ve zengin plebler olarak ikiye ayrılır. Zengin plebler bir kentsoylular sınıfını oluştururken, pleblerin yoksullaşan kesimi Rıma proletaryasını oluşturacaktık. Latimce’de “proles” çocuk demektir. Vatandaşları zenginliklerine göre ordunun birliklerine almak ve öteki vatandaş haklarıyla ve görevleriyle ilgili düzenlemeleri yapmak amacıyla, Roma vatandaşları çeşitli server sınıflarına ayrılırlarken, ploterya adı, vatandaşların çocuklarından başka servertleri olmayan yoksul kesimini belirtmek için kullanılmıştı.

Roma toplumunun cumhuriyet dönemindeki bu sınıfları dışında ileride imparatorluk döneminde, plenblerin orduya süvari olarak atlarıyla katılan üst tabakalılaradan oluşan bir “atlılar” sınıfı ortaya çıkacaktır. Zenginleşen plebler patricileri zorlayarak siyasal haklarını genişletip memur olmaya başlayınca, patrici üyeleriyle evlenmelerini önleyen yasaları da kaldırtmışlar. Böylece patrici üyeleriyle zengin pleblerin karışmalarından doğan bu sınıfa, iyiler anlmaına gelen “optimates” denecektir. Buna karşılık zengin olmayan halk sınıfına “populares” denmeye başlanacaktır. Daha önceleri patriciler ile plebler arasında olan sınıf ve iktidar kavgaları, cumhuriyetin sonlarına doğru ve imparatorluk döneminde optimates ve populares sınıfları arasında sürecektir.

Roma’da cumhuriyet döneminin tarihi, dışta Roma’nın gelişmesinin, içte sınıf kavgalarının tarihi olmuştur. Roma kent devleti güçlenirken, Romalılar Sicilya’da ve Kartaca’da kölelerin ya da serflerin çalıştırıldıkları büyük topraklarda kapitalist yöntemlerle, pazara dönük, karlı tarımsal üretmin yapıldığına tanık oldular. Roma toprak ağaları, “latifundia” denen çiftliklerde yapılan bu yönetim biçimini benimsediler. Bu, bir yandan sınıf çatışmalarına yol açarken, öte yandan Roma’yı geniş toprakları olan bir kara imparatorluğu durumuna getirme yolunda sonuçlar doğurdu. Roma, Atina’dan çok daha büyük çapta köle emeğine dayanan bir toplumdu.

İç gelişmeler alanında Roma plebleri, patrici sınıfyla savaşımlarında adım adım ilerleyerek, Roma’nın yönetiminde gittikçe daha fazla söz sahibi olabilmeyi başardılar. Önce patricilerin “Senato”suna karşlık kendi “Pleb Meclsini” kurdular. Patricilerdenn istedikleri hakları alamayınca “öyleyse kendi başınızın çaresine bakın” diyerek, Roma’dan ayrılıp başka bir yerde kendi topluluklarını kurmak üzere yürüyüşe geçince, borçlarını bağışlatıp, köle durumuna düşmüş üyelerinin özgürlüklerini geri verdirip “tribün” denen memular ile Roma yönetimine katılma haklarını elde ettiler. İ.Ö 450 yılında “On iki Levha Yasası”nı, aristokratik sözlü hukukunun yerine geörmeyi başardılar. İ.Ö. 447’de Pleb meclisini bir halk meclisi durumana getirerek, Senato gibi yasa çıkarma yetkisine sahib bir meclise kavuştılar. İ.Ö. 445’te ise, pleblerle patrici sınıfından olanların evlenmlerini yasaklayan yasayı kaldırttılar. İ.Ö. 421’de, daha önce yalnızca patrici üyelerine açık olan Roma yüksek memurlukları pleblere açıldı. İ.Ö. 326’da borç köleliği kaldırıldı. İ.Ö. 287’de plebler bir kez daha kendi devletlerini kurmak üzere Roma’dan ayrıldıklarında, çaresiz kalan patriciler, pleb halk meclisini Senatoya eşit bir yasama gücüne sahip olmasını kabul ettiler.

İçte sınıf çatışmaları bu yönde gelişirken, dışta Roma’nın hızla genişlendiğini görüyoruz. Roma ilk gelişmelerini tuz ticareti yolu üzerinde bulunuşuna borçludur. Tuz ticaretine zamanla zeytinyağı ve şaağ ticareti eklenmiş, bu yolla zeytin ve üzüm tarımına geçilmiştir. Latifundilarda köleler çalıştırarak pazara yönelik bir tarım gerçekleştirilmiştir. Bu gelişmeler patricilerin topraklarını genişletme yolunda bir politika izlemelerine neden olmuştur.

İ.Ö. 493’de Roma’nın otuz Latin kent ile kurduğu “Latin Birliği” giderek Roma’nın bunlar ve bunlara eklenen kentler üzerine dayattığı bir egemenliğe dönüşür. İ.Ö.448’de Roma Akdeniz ticaretine girerek, genişlemesine hem karadan hem denizden sürdürme olanağı bulmuştur.

Roma kentince yönetilen Latin Birliği’ni yönetime katılma hakkı olmayan kentleri, kendilerine de Roma vatandaşlık haklarının tanınması isteği ile İ.Ö.340’ta ayaklandılar.Bu ayaklanma bastırıldı; ama dene de bunların halklarına Roma vatandaşlık hakları tanındı. Ancak Roma, kentler arası ticareti elinden kaçırmamak için, bu kentlerin birbirleri ile olan ticareti yasakladı.İ.Ö.272’den sonra Roma, Güney İtalya daki Yunan kent devletlerini ele geçirdi. İ.Ö.264’te Akdeniz ticareti ve gemenliği yolunda Kartaca ile savaştı. İ.Ö.210’da Kartaca’yı kesin olarak yenince Akdeniz’i ele geçirdi. İ.Ö.168’de Makedonya’yı İ.Ö.146’da Yunanistan’ı topraklarına kattı.

Cumhuriyetten İmparatorluğa

MS III. yüzyılın sonlarına doğru, Yunan uygarlığı Roma’da yayılmaya başladı. Romalılar bu uygarlığa büyük bir saygı ve hayranlık duydu. Bu nedenle, Makedonya Kralı V. Philippos ( MÖ 238 – 179 ) Yunan kentlerini ve Anadolu’yu tehdit edip de, bu kentler Roma’dan yardım isteyince, bu isteğe olumlu yanıt veren Romalılar, Makedonyalılar’la dört yıl çarpıştılar. Sonuçta Doğu Akdeniz Roma’nın hakimiyetine girdi; MÖ 146’da Makedonya ve Yunanistan da birer Roma eyaleti oldu. Böylece tüm Akdeniz Roma’nın egemenliği altına girdi.

Bu zaferler sonucu Roma güçlendi ve zenginleşti. Mal ve köle ticareti gelişti. Senatörler ve öbür yöneticiler çabuk zengin olmanın yollarını ararken, bazı eyalet yöneticilerinin de vergi toplarken zora başvurmaları halkın tepkisini çekiyordu. Kişisel hırslar ve açgözlülük, cumhuriyetin ilk yıllarındaki yurtseverliğin ve özverililiğin yerine geçmişti.

MÖ II. yüzyılın sonlarına doğru yönetici sınıfın davranışlarını eleştiren Tiberius ve Gaius Gracchus adlarında iki kardeş, halkın daha fazla hak sahibi olması için mücadele etmeye başladılar. MÖ 133’te soyluların el koyduğu kamu topraklarını yoksul halka dağıtmak için bi yasa tasarısı hazırladılar. Romalılar’ı uyandırmak için canları pahasına mücadele eden bu kardeşlerin ikisi de acımasızca öldürüldü. Ama çabaları boşuna olmamış, Romalılar’da haksızlıkların ortadan kalkması için siyasal bir reform gerektiği inancı yerleşmişti.

Bu sıralarda Roma ordusunda köklü bir değişiklik oldu. Ücretli askerler , yurttaş askerlerin yerini almaya başladı. Yurttaş askerler tümüyle ülkelerine bağlı oldukları halde, yeni profesyonel askerler, komutanları her kim ise ona bağlanıyordu. Bu durum Roma’nın siyasal yaşamını büyük ölçüde etkiledi. O tarihten sonra başarılı generaller ordularının desteğiyle üstün bir güç ve yetki sahibi olmaya başladı.

Gaius Marius’un askerlerin desteğiyle nasıl yükseldiği buna örnektir. Doğuştan “pleb” olan Marius, kendine sadık ordusunun desteğiyle konsül olmuştu. İlk kez MÖ 105’te Kuzey Afrika’da Numidya’nın kralı olan Iugurtha’yı yenerek ünlenen Marius, daha sonra İtaly’nın kuzeyini tehdit eden Germen kabilelerini de üst üste iki kez yenmeyi başarmıştı. Bundan sonra patricilerin generali Sulla ile güçlerini birleştirerek Roma ile savaşan komşu halkları yenilgiye uğrattı. Sulla, Yunanistan’ı ve doğuyu tehdit eden Mithridates’le savaşmak için Roma’dan ayrıldı.

“Mithras” Güneş tanrısının adıydı.Mithridates ise “Güneş tanrısının soyundan” anlamına geliyordu. Karadeniz’in doğusunda bir krallık olan Pontos tahtına geçen VI. Mithridates kanlı bir egemenlik kurarak dünyaya korku salmış, annesini hapse attırdıktan başka, kardeşini de öldürtmüştü. Üç ayrı zamanda Roma’ya savaş açan Mithridates, sonunda Romalı general Pompeius’a yenildi. Sulla doğuda Mithridates’le savaşırken, Marius Roma’da yönetime el koydu. Sulla seferden döndüğünde Marius ölmüştü, ama Sulla öcünü Marius’un yandaşlarından ve halktan aldı. Sonsuz yetkilerle MS 82’de kendini diktatör seçtirdi.

Sulla’dan sonra Roma’da yasadışı olaylar ve siyasetçilerin entrikaları hız kazandı. MÖ 73’te Spartaküs adında bir gladyatör kölelerden oluşturduğu ordusuyla Roma’ya baş kaldırdı. Çok sayıda Roma lejyonunu yenilgiye uğrattıktan sonra MÖ 71’de yenildi ve öldürüldü.

MÖ I. yüzyılın ortaları Julius Caesar ile Pompeius arasındaki rekabetle geçti. Her ikisi de yetenekli ve değerli önderlerdi. Bir süre, zengin bir soyu olan Marcus Crassus’u da aralarına alarak “birinci Triumvirlik” denen üçlü yönetim denemesinde bulundular. Crassus , MÖ 53’te öldükten sonra Pompeius Caesar’ın Galya’daki askeri başarılarını eskisinden daha fazla kıskanmaya başladı. Caesar’ın geri çağırılması için hükümeti etkiledi. Caesar, bu buyruğa uyarak geri dönecek olursa, ordusunu terketmek zorunda kalacağının bilincindeydi. Bu yüzden MÖ 49’da ordusunun başında yola çıktı. Kendi bölgesi olan Galya Cisalpina ile geri kalan İtalyan toprakları arasında sınır oluşturan Rubicon Irmağı’nı geçtikten sonra, dönüşü olmayan bi noktaya geldi. Roma’da güçlü bir destek sağlayamayacağını anlayan Pompeius Yunanistan’a kaçtı.

Gücünü kanıtlamak için savaşmayı sürdüren Caesar, MÖ 45’te Roma’ya döndü ve ömür boyu başkanlığa seçildi. Ne var ki, bazı senatörler Roma’nın özgürlüğü açısından Caesar’ın planlarını sakıncalı buluyordu. Caesar çok geçmeden, bir senato toplantısından sonra hançerlenerek öldürüldü. ( MÖ 44 ).

Bundan sonra iktidar Marcus Antonius’a geçti. Ne var ki Caesar’ın evlat edinmiş olduğu genç Octavius Roma’ya dönünce, aralarında çatışma çıktı. Octavius senato tarafından konsüllüğe getirildi. Gaius Julius Caesar Octavianus adıyla Caesar’ın evlat edindiği oğlu olarak tanındı. Bir süre sonra Octavianus ve Antonius uzlaşmaya vararak, Caesar’ın süvari komutanı Marcus Lepidus’un da katılmasıyla “ikinci Triumvirlik”i kurdular. Caesar’a komplo kurarak öldüren Brutus ve Gaius Longinus Cassius’a karşı savaş açarak, onları MÖ 42’de Makedonya’da yendiler. Bundan sonra doğuya giden Antonius, orada karşılaştığı Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya aşık oldu ve arkasından Mısır’a gitti. Octavianus’la yeniden arası açıldı. MÖ 31’de Yunanistan’ın batı kıyılarındaki Aktium Savaşı’nda Octavianus, Antonius’un donanmasını dağıttı ve Roma’nın rakipsiz önderi olarak yönetimi eke geçirdi.

Octavianus MS 14’te ölünceye kadar tam 45 yıl Roma’yı yönetti. MÖ 27’de kendisine, yüce anlamında Augustus sanı verilmişti. Çok büyük bir güce sahip olmasına karşın, Roma’nın eskiden olduğu gibi comhuriyetle yönetildiği izlenimini yaratmaya büyük özen gösterdi. O dönemde krallar mutlak egemenliğe sahipti. Romalılar böyle bir yönetim istemiyordu.

Augustus yönetiminde Roma en parlak dönemini yaşadı. Ticaret çok büyük bir gelişme gösterdi. Roma yasaları imparatorluğun her yerinde uygulanmaktaydı. Güçlü hükümet, lejyonlarca da destekleniyordu. İmparatorluğun egemen olduğu bölgelerdeki yerli halkların haklarına saygı gösteriliyordu. Yüzyıllardan beri sürmekteolan çekişme ve kargaşanın sona ermiş olması Augustus’un başarısıydı. Halk, yasaların güvencesi altında olmanın huzuru içindeydi.

Augustus’tan Sonra İmparatorluğun Durumu

Augustus ölmeden önce imparatorluğa üvey oğlu Tiberius’u seçmişti. MS 14’te başa geçen Tiberius , yayılmacı bir siyasetten yana değildi. Daha yönetimdeyken Tiberius’tan sonra başa kimin geçeceğine ilişkin tartışma ve kavgalar başlamıştı. Augustus’un kurmuş olduğu güçlü yönetim ağı bir süre ülkenin gerilemesini önledi. Tiberius’tan sonra Caligula 25 yaşında imparator oldu. Babası Germanicus asker olduğu için çocukluğu askerler arasında geçmişti. Halk babasını sevdiği gibi, onu da benimsedi. Caligula başa geçtiği ilk yıllarda iyi bir yönetici izlenimi veriyordu. Ama sekiz ay sonra hastalandı, belki de bu hastalığın etkisiyle, daha sonraki yıllarda dengesiz davranışlarda bulunmaya başladı. Roma’nın en tanınmış ailelerin yok etti. Cumhuriyet döneminin törelerine karşı duyduğu tepkiyi göstermek için sevdiği atını önce rahip, sonra da konsül ilan etti. Bir gladyatör gibi dövüştü, akrabalarının çoğunu öldürdü. Acımasızlığı dillere destan oldu. Dört yıl süren kanlı bir saltanattan sonra, koruma görevlilerinden biri tarafından öldürüldü.

Caligula’nın ardından , MS 41-54 arasında hüküm süren Claudius yetkin bir yöneticiydi. Roma yurttaşlığını genişleterek, yabancı topluluklara da yurttaşlık hakkı verdi. Özgürlüğünü kazanmış Yunanlı köleleri önemli devlet görevlerine getirdi. Bu onların güçlenmesine yol atı. Üçüncü karısı Valeria Massalina entrikaları yakışıksız davranışlarıyla ün saldı. MS 48’de idam edildi. Claudius’un dördüncü karısı olan Agrippina, önceki kocasından olan oğlu Neron’u evlat edinmesi için Claudius’a baskı yaptı. Oysa Claudius’un Britannicus adında bir oğlu vardı. MS 43’te Romalılar Claudius’un komutasında İngiltere’yi işgal ederek, adanın doğusunu Roma İmparatorluğu’na kattılar. Caligula’nın ve Claudius’un dönemlerinde eyalet yöneticilerinin yetkin ve güçlü olmaları sayesinde imparatorluk gelişmesini sürdürdü. MS 54’te Agrippina Claudius’u zehirleri, böylece yerine oğlu Neron tahta geçti. İlk beş yık sorunsuz geçti; ne var ki, sonraki yıllar benzeri görülmemiş bir dehşet yaşandı. Neron annesini ve karısını öldürttükten başka, zamanın önde gelen yöneticilerini de birer birer ortadan kaldırdı.

Neron atletizm, tiyatro ve şiir yarışmaları da düzenletti. Hükümdarlığının 10. yılında Roma’da büyük bir yangın çıktı. Neron bunun ilk Hristiyanlar’ın suçu olduğunu ileri sürdü ve onlara eziyet etti. Kentin yeniden yapılması için büyük paralar harcadı.

Roma İmparatorluğu’nun tarihine bakacak olursak çöküşün Neron zamanında başlamış olduğunu görürüz. Vergi yükü altında ezilen insanlar sıkı ve düzenli çalışamaz olmuştu. Ordu siyasete karışıyor, hükümet ordunun istemlerine çoğu zaman boyun eğiyordu. Neron’un savurganlığı imparatorluğun birçok yerinde ayaklanmalara yol açmıştı. Sonunda orduyu da karşısındabulan Neron intihar etti.

Çok geçmeden lejyonlar arasında kıran kırana bir iç savaş başladı. Bu kargaşanın sonunda Vespasianus adında bir general Flavius hanedanını kurdu. Ağır vergilerle ülkenin mali durumunu düzeltti. MS 69-79 arasında hüküm süren Vespasianus ve ondan sonra gelen Titus ve Domitianus adlı imparatorlar büyük ölçüde ordunun gücüne dayandılar. Askeri düzenlemelerle sınırları koruyabildiler. MS 79’da, Titus döneminde patlayan Vezüv Yanardağı bir Roma kenti olan Pompei’yi lavlar ve küller altında bıraktı. Bu zamandan kalan kalıntılar , Roma kentindeki yaşam hakkında önemli bilgilere sahip olaya yaramıştır.

Domitianus 81’de imparator oldu. İmparatorluğunun son üç yılında Romalılar insanlıkla bağdaşmayan korkunç bir terör yaşadılar. Domitianus 96’da öldürüldü. Ondan sonra tahta geçen Nerve yalnız iki yıl yaşadı. Traianus ve yeğeni Hadrianus düzeni yeniden kurmakiçin çok çaba gösterdiler. MS 98’de başa geçen Traianus imparatorluğun sınırlarını genişletti. Akıllı ve ölçülü yönetimi, halkın yeniden devlete güven duymasını sağladı. Hadrianus, ülkeye çoktan özlenen barış ve bolluğu geri getirmekte başarılı oldu. 117’de imparator olan Hadrianus, Roma topraklarını baştan başa denetleyerek, zayıf gördüğü yerleri surlarla güçlendirdi. 122’de İngiltere’ye kadar gitti. Adanın kuzeydoğusunda İskoç saldırılarına karşın kendi adıyla anılan Hadrianus Duvarı’nı yaptırdı. Onun başarısı sayesinde bir sonraki imparator Antoninus Pius sanatsal etkinliklere zaman ayırabildi.138-161 arasında Pius yönetiminde imparatorluk çok gelişti.

Marcus Aurelius’un öğrenmeye hevesli, zeki ve akıllıbir gençolması Pius’un ilgisini çekti. Lucius Commodus adında başkabir gençle birlikte onu evlat edindi. Amacı tahtını bu gençlere bırakmaktı. MS 161’de ikisi birden tahta geçti. Lucius 169’da öldü ve Marcus Aurelius tahtta tek başına kaldı.

İmparatorluğun Çökmesi

Nerva ile başlayan Marcus Aurelius’a kadar süren dönem, Roma tarihinin varlık ve barış içinde yaşadığı yıllar oldu. Amaimparatorluğun bazı yörelerinde çıkan isyanlar bu dönemin sona ermekte olduğunu gösteriyordu. Marcus Aurelius imparatorluğun doğu sınırını güvence altına aldıktan sonra kuzeydeki barbar kabileleri de bir dizi savaşla eski yerlerine sürdü. Depremler ve su baskınları Roma’nın büüykbir bölümününyıkılmasına, tahıl depolarının zarar görmesine neden oldu. Bu da kenti kıtlığa sürükledi. Doğudan gelen veba da hızla yayğınlaştı. Tüm bunlara karşın, Marcus Aurelius vergileri olabildiğince düşük tutmaya çalıştı ve mahkemelerin iyi işletilmesini sağlayarak sorumlu bir yönetici olduğunu gösterdi. İmparatorluğun gücünü tehtit ettiğini düşündüğü Hristiyanları’a karşı baskıcı bir siyaset izledi.

Marcus Aurelius “Ta eis Eauton” ( Kendime Düşünceler ) adlı kitabında bilgelik, doğruluk, dürenç ve ölçülülük olarak belirlediği dört temel erdemden söz eder.

MS 180’de Marcus’un ölümünden sonra imparatorluk 100 yıl kadar “barbar” denen kavimlerin saldırısı altında kaldı. Barbar sözcüğü, Eski Yunanlılar tarafından, Romalılar da içindeolmak üzere, kendilerinden olmayan herkes için kullanılırdı. Eski Yunanlılar tüm yabancıların yabanıl ve uygarlıktan yoksun olduğuna inanırlardı. Romalılar ise aynı sözcüğü Roma topraklarına saldıran, Got, Frank, Vandal ve Germen kavimleri için kullandılar. Roma İmparatorluğu denetlenmesi çok zor olan bir büyüklükteydi. En görkemli çağında sınırları:

 Kuzeyde İngitere’den güneyde Afrika çöllerine

 Batıda Atlas Okyanusu’ndan doğuda Mezopotamya topraklarına kadar uzanıyordu.

Bugün hâlâ izlerine rastlanan Roma yoları, insanların güvenlik içinde imparatorluğun bir ucundan diğerine gidip gelmelerini sağlardı.

İmparatorluk sınırlarının böylesine genişlemesi Roma’nın eyaletler üzerindeki doğrudan yönetimini giderek zorlaştırıyordu. Kölelik yaygınlığını sürdürürken, halk da yoksulluk içindeydi. İmparatorluğun başlıca sorunlarından biri, sınırları korumak için büyük bir ordu besleme zorunluluğuydu. Marcus Aurelius’un yerini alan oğlu Commodus döneminde (180-192) imparatorluk iç çekişmelerle sarsıldı. Commodus’tan sonra cumhuriyet kurumları yıkılmaya başladı. İmparatorlar yetkilerini genişletti MS 193’te Septimus Severus imparator oldu. 235’e kadar süren Severus hanedanı döneminde Roma’nın mali ve askeri gücü sarsıldı. Severus hanedanından gelen imparatorların hiçbiri eceliyle ölmedi. Bu dönemdeki en önemli gelişme Hristiyanlık’ın daha özgür bir ortam bularak yaygınlaşmasıydı. Severus hanedanından sonra barbar kavimlerin saldırılarına uğrayan Roma, Tuna eyaletleri gibi bölgeleri birer birer kaybetti. Bu sırada doğudan Sasaniler saldırıyordu. Barbar akınları kentlerin yıkımına, yolların bozulmasına yol açtı.

III. yüzyılın sonuna doğru imparatorluğu yönetmek öylesine güçleşmişti ki, İmparator Diocletianus MS 286’da Roma İmparatorluğu’nun geniş topraklarını dört yönetim bölgesine ayırdı. Orduyu yeniden düzenleyerek eski disiplini kurdu. Yeni vergilerle mali durumu düzeltmeye çalıştı. Sasaniler’i geriletmeyi başararak imparatorluğun sınırlarını Dicle Irmağı’na kadar götürdü. Hristiyanlar üzerindekibaskıyı arttırdı. Milano’yu batıimparatorluğunun başkenti yaptı; böylece Roma eski önemini yitirdi. Diocletianus yetenekli bir yöneticiydi ve imparatorluğun yeniden güç kazanmasnı sağladı.

Diocletianus’un ölümünden sonra yönetimi ele geçirmek için yeniden çatışmalar başladı. Oğlu I. Constantinus (280-337) bu mücadeleden zaferle çıkarak imparatorluğun iki kanadını birleştirdi ve tek başına yönetimi ele geçirdi. MS 330’da Yunanlılar’ın Avrupa ila Asya’nın kavuştuğu noktada kurduğu Bizans’a kendi adını verdi ve burayı Roma’nın başkenti ilan etti. Bundan sonra ünlü Bizans kenti, 1453’te Türkler tarafından fethedilinceye kadar Konstantinopolis (Constantinus’un kenti) olarak anıldı.

Constantinus’un hükümdarlığının en önemli olayı Hristiyanlık’ı kabul edişidir. 300 yıldan beri sürekli baskı ve zulüm altında olmasına karşın, Hristiyanlık giderek daha çok yandaş kazanıyordu. Çoktanrılı dinler eskisi gibi etkili değillerdi. Constantinus’un Hristiyan olması Hristiyanlar’ın üzerindeki baskıların kalkmasını saağladı.

Constantinus’tan sonra imparatorluk hızla çözülmeyebaşladı. MS 364’te ikiye ayrıldı:

 Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu)

 Batı Roma İmparatorluğu

Konstantinopolis Doğu Roma İmparatorluğu’nun, Milano ise Batı Roma İmparatorluğu’nun başkenti oldu. I. Valentinianus batıda, kardeşi Valens ise doğuda hüküm sürmeye başladı. Doğu Roma İmparatoru Valens 378’de Gotlar’a yenik düştü. İmparator öldürüldü, ordusunun içteikisi yok oldu. Savaşın sonunda, yüzyıllardan beri dünyayı egemenliği altında tutmuş olan Roma lejyonları tarihten silindi. MS 410’da Alarik’in öncülüğündeki Vizigotlar Roma’yı ele geçirip sonra güneye inerek bereketli ovaları talan ettiler. Roma’nın Galyalılar tarafından alındıktan 800 yıl sonra düşüşü, kentin tarihinde bir dönemin kapanması demekti.

Aynı yıllarda Vandallar İspanya’ya saldırırken, Hunlar da Orta Avrupa’ya akın ediyordu. Önderleri Atilla 451’de Galya’da yenilgiye uğradıysa da bir sonraki yıl toparlanarak Kuzey İtalya’nın birçok kentini ele geçirdi ve Roma’ya yöneldi. Papaın ricası üzerine Roma’ya girmekten vazgeçti. Batı Roma İmparatorluğu artık iyice sallantıdaydı. 476 yılında İmparator Romulus Augustulus, Germen Kralı Odoaker’e yenildi. Odoaker İtalya kralı oldu ve böylece Batı Roma İmparatorluğu tarihe karıştı.

Roma İmparatorluğu geleneğini sürdürmek Doğu Roma İmparatorluğu’na kalmıştı. Ne var ki, Doğu Roma İmparatorluğu Güneydoğu Avrupa’da Yunan kültürünün çok güçlüolduğu bir bölgede kurulmuştu. Üstelik egemenliği altında bulunan halklar Asyalı’ydı. Zaman içinde Roma gelenekleriyle Asya ve Yunan gelenekleri birbirinden etkilendi. MS VI. yüzyılın ilk yarısında İmparator I. Justinyen’in generallerinden Belisarios Kuzey Afrika’yı, İtalya’yı ve İspanya’nın bir bölümünü barbar kavimlerden geri almayı başardı. Ama bir süre sonra İtalya, Germen kavimlerden Lombardlar’ın eline düştü.

Bizams İmparatorluğu olarak bilinen Doğu Roma İmparatorluğu X. yüzyılda en parlak dönemini yaşadı.

Batıda, 800 yılı Noel’inde, papanın Frank Kralı Charlemagne’a imparatorluk tacı giydirmesiyle yeni bir imparatorluk kuruldu. Kutsal Roma-German İmparatorluğu adını alan bu devletin eski Roma İmparatorluğu ilk bir ilişkisi yoktu.

Çok uzun birsüre boyunca, papalarla imparatorlar arasında kimin daha üstün olduğu konusunda rekabet çatışma ve savaşlara yol açtı. Reformcu Papa VII. Gregorius ile Kutsal Roma-German İmparatoru IV. Heinrich arasında baş gösteren çatışma sırasında Heinrich’in askerleri Roma’ya girerek kenti ele geçirdiler.(1084)

Papalık 1309-1417 arasında Fransa’da Avignon kentine yerleşti. Roma ise bir süre İtalyan soylularının savaş alanı oldu. XVI. yüzyıldan sonra papalar yeniden Roma’ya yerleşti.

Papalar ve kardinaller Roma’yı sayısız kilise, saray ve heykelle doldurdular. Eski anıtların ve yapıtların taşlarını bu yeni yapılarda kullandılar Böylece Eski Roma’dan geriye pek a şey kaldı. Roma 1870’de İtalya Krallığı’nın başkenti olunca, tekrardan büyümüş ve bugünkü durumuna gelmiştir.

Roma Hukuku

Roma’nın büyük yeteneği, siyasal bir yetenekdi herşeyden önce. Gereçkten, o dönemin pek ilkel olan ulaştırma ve haberleşme araçları göz önüne alınacak olursa, Romalıların dil ve kültür bakımından birbirinden farklı onca kavmi, İmparatorluğun o denli geniş sınırları içinde toplayıp yüzyıllarca yönetebilmek için büyük bir güce ve –o oranda da- meharete sahip bulunmaları gereği kolayca anlaşılır.

Roma’nın dünyaya egemen olmasını sağlayan bu siyesi yetenek yanında, bir ikincisi hukuksal yeteneği idi.

Roma hukuku, ne bir kişinin ne de bir kaç kişinin eseri. Tersine bu hukuk yüzyıllar boyunca gelişmiş ve bu gelişme Roma Tarihi boyunca sürüp gitmiştir. Zaman zaman çeşitli toplamaların konusu olan bu hukuk kuralları, son olarak Bizan İmparatoru Justinianus’un girişimiyle –İstanbul’da- toplanıp bir araya getirildi. Justinianus Roma hukukunun, eski Romanın yarattığı en büyük eserlerden biri olduğunu biliyor ve bu hukuka karşı büyük bir hayranlık besliyordu. Kendi girişimi üzerinedir ki, yüzyıllar boyu işlenip gekişmiş olan Roma hukuku kaynakları yani Romalı hukukçuların eserleri ile imparator kanunları bir araya toplandı.

Justinianus’un gerçekleştirdiği bu eserin büyük önemi, Roma hukukunun gelecek nesiller için korumuş ve saklamış olmasıdır.

Bu eser, 12.yüzyıldan başlıyarak İtalya’da Bolonya Üniversitesinde derin incelemelere ve çalışmalara konu oldu. Ortaçağın sonlarına doğru, bu Roma hukuku öğretimi, Bolonya’daki beşiğinden çıkarak Batı Avrupa ülkelerine ve oaradan da bütün dünyaya yayıldı.

Roma hukukuna gösterilen bu yakın ilginin ve onun gitgide yaygınlaşmasını altında, Batı’da o sıralarda doğan kapitalizm büyük rol oynar. Roma hukukunun bir çok ilkeleri, özellikle mülkiyetle ilgili kuralları kapitalizme uygun düşüyordu çünkü.

Eski Roma

Roma, Tiber Irmağı kıyısında “Yedi Tepe” olarak bilinen bir yörede kurulmuştur. Tepelerin adları sırasıyla şunlardır:

 Palatium

 Capitolium

 Aventinus

 Caelius

 Esquilinus

 Viminalis

 Quirinalis

Kent Akdeniz’den 24 km kadar uzaklıktaydı. Tiber’in hızlı akıntısı gemilerin yanaşmasını engelliyordu., bu yüzden yer olarak pek elverişli sayılmazdı. Ayrıca Tiber Irmağı boyunca uzanan bataklıklar sağlıksız bir ortam yaratıyordu. Etrükslü mühendisler bu bataklıkları kurutmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar

Kent kurulduktan sonra zaman içinde gelişti. Roma’nın ilk sahiplerinin evleri, çatıları samandan yapılmış olan küçük kulübelerdi. Tanrılar için yaptıkları tapınaklar yakınlardaki yanardağlardan kopan kayalardan yontulmuştu. Kentin çevresinde dışardan gelecek tehlikelere ve saldırılara karşı bir sur vardı.

MÖ I. yüzyılın başlarında, Roma’da Cumhuriyet döneminin son yılları yaşanıyordu. Bu yıllarda Tiber’den yukarı doğru tırmanan kimse ilk olarak iki tepeyle karşılaşırdı: bunlardan soldaki Janiculum, sağdaki ise Aventinus idi. Janiculum’un tepesinde eski bir kale vardı. Tepeler, kuzeyden gelecek saldırıları gözetlemekte yararlı oluyordu. Tepenin eteklerinde zengin Romalılar’ın evleri bulunuyordu.

Tekneyle Aventinus’un kuzeybatısına yanaşılacak olunursa, Roma’nın hayvan pazarı olan Forum Boarium görülebilirdi. Dokların tam üzerinde güzel villaların ve bahçelerin bulunduğu Palatium Tepesi herkesin oturmak için özlemini çektiği bir yerdi. Çünkü alçaklardaki aşırı sıcağa buralarda rastlanmıyordu. Palatium’da ayrıca doğunun bolluk ve bereket tanrıçası Kibele adına bir tapınak yapılmıştı. Aventinus ve Palatium tepeleri arasındaki vadide Circus Maximus adıyla, ahşap bir stadyum vardı. Çeşitli gösterilerin yer aldığı yaklaşık 640 metre uzunluğundaki bu stadyum 150000 kişilikti. İki yanında dükkanlarve sıcaktan bunalanlar için buz gibi içecekler satan satıcılar sıralanırdı.

Vadinin öteki yakasında bulunan Caelius Tepesi evlerle kaplıydı. Buradan Jupiter Tapınağı’na (Eski Yunan’da Zeus) giden bir yol vardı.

Palatium ve Capitolium tepeleri arasındaki düzlükte, mermer sütunlarıyla ve heykelleriyle Roma Forumu görünürdü. Forum her zaman hararetli tartışmaların, kıyasıya pazarlıkların yapıldığı bir yerdi. Forumun biraz ötesinde, sıradan insanların buluşma yeri olan Comitium vardı. Rostrum denen kürsü gibi yerde ise konuşmalar yapılırdı. Forumun arkasında senatonun toplantı yeri olan Curia bulunuyordu.

Foruma giden başlıca yollardan birinin üzerinde iki başlı tanrı Janus’un tapınağı vardı. Savaş sırasında tapınağın kapıları hep açık olurdu.

Capitolium Tepesi çift dorukluydu. Kuzeydekinde bir kale, güneydekinde ise Tiber Irmağı’ndan görülen Jupiter Tapınağı bulunurdu.

Eski Roma’da bulunan çeşitli tanrılara adanmış tapınaklar, sunaklar, heykeller arasında Jupiter ayrıbir öneme sahipti. Jupiter Tapınağı’na savaşlarda kazanılan ganimetler sunulur, tanrının heykeli kente tepeden bakardı.

Irmak kıyısında kurulu olmasına karşın, kent halkı içmek için Tiber suyunu kullanmazdı. İçme suyu kanallarla ve toprak altına döşenmiş suyollarıyla yakındaki pınarlardan kente ulaştırılırdı. Bunlardan ilki MÖ IV. yüzyılda yapılmıştı. MÖ 144’te Capitolium Tepesi’ne su götürecek olan Aqua Marcia yapıldı. Daha öncekiler toprağın altındayken, bu kemer toprağın üstündeydi. Roma’nın kanalizasyon şebekesi de çok iyi planlanmıştı.

İmparatorluk döneminde Roma’nın görünümünde çok büyük değişiklikler oldu. İmparatorlar kendi adlarını taşıyan görkemli binalar yaptırdılar. Roma Forumu daha sonra Augustus, Vespasianus ve Traianus’un yaptırdığı forumların yanında çok küçük kaldı.

Yıkanmaktan çok hoşlanan Romalılar, büyük hamamlar yaptırmışlardı. Bunların zemini mozaik işlemeliydi; kubbeleri ise mermer sütunlarla destekleniyordu. Zafer kazanan generaller için yapılan zafer takları geniş caddeleri süslerdi. Özellikle, 70’te Titus’un Kudüs’ü ele geçirişinin anısına yapılan Titus Takı çok görkemliydi. Bugüne ancak kalıntıları kalan , Palatium Tepesi yakınlarında yapılmış olan çok kemerli, görkemlibi yapı olan “Collesium”da çeşitli gösteriler düzenlenirdi. Zaman içinde binaların çoğalmasıyla kent Capitolium Tepesi’nin batısına, ordunun eğitim alanı olan Campus Martius’a doğru yayıldı.

Roma Ordusu

Roma artık Akdeniz çevresindeki ülkelerin hepsinden üstün bir konumdaydı. Başarısını büyük ölçüde ordusuna borçluydu. Kuruluşundan MS III. yüzyıla kadar Roma ordusunun belkemiğini lejyonlar (alaylar) oluşturdu. Bir lejyon 4000-6000 askerden oluşuyordu. Lejyonun onda birine kohort (tabur) deniyordu. Eyalet ya davali yardımcılarına eşdeğerde olan komutanlara legatus denirdi. Komutanın emrindeki subaylara tribunus, astsubaydan aşağı rütbedekilere ise centurion denirdi. Lejyon, Roma yurttaşı olan seçkin askerlerden oluşuyordu. Yedeklerden, yani orduda hizmet gören yabancılardan her zaman daha fazla ücret alınırdı.

Lejyon askerleri zırhlı piyadelerdi. Disiplinli ve iyi eğitilmiş olan Roma piyadeleri tüm ülkelerin korkulu rüyasıydı. Her birinin iki ciriti (pila) ve bir kısa kılıcı (gladius) vardı. Piyadeler yedeklerle desteklenir, genellikle 500’er kişilik birimler halinde örgütlenirlerdi.

Seferberlik durumunda, orduya bazı uzmanlar da katılırdı. Bunlardan biri kamp komutanıydı. Ordu konakladığı zaman konaklanan yerin çevresine hendek kazmadan ve gerekli güvenlik önlemlerini almadan geceyi geçirmezlerdi. Askerlerin her birinin, kamp kurarken ve bir sonraki gün kampı toplarken yükümlüoldukları görevler vardı.

Quaestor ordunun para işlerinden sorumluydu. Mühendisler, usta ve zanaatkârlar da orduya eşliik ederlerdi. Kuşatma eyleminden ve oldukça ilkel olan topların kullanılışından ve bakımından onlar sorumluydu. Mancınık ve arbaletlerden oluşan “toplar” , genellikle saldırılarda ağır taş gülleleri ya da kayaları fırlatmak için kullanılırdı. Mühendisker kuşatmalarda kolayca kurulabilen , hareketli kulelerin yapımını denetlerdi. Askerler bunlarla düşman kalesinin içini görme olanağı sağlarlardı. Taş ve ok yağdırmakta böylece zorluk çekilmezdi.

Roma askerlerinin başarısında yiğitliklerinin yanı sıra dirençlerinin de büyük payı vardır. Çok güçlü ve sağlıklı olan askerler, silahlarından başka, iki hafta yetecek kadar yiyeceği ve kamp kurmak için gerekli araç gereci yanlarında taşımak zorundaydı.

Askerler, savaş hattına girdikleri zaman ayrı, kol halinde yürüdükleri zaman ayrı adlar alırdı. Savaş sırasında ağır bir saldırı altında kalırlarsa, bir araya gelerek bir blok oluştururlardı. Lejyonun simgesi tunç ya da gümüşten yapılan “kartal” idi. Kanatları iki yana açık olurdu. Romalılar için kartalın düşmanın eline geçmesi onur kırıcı bir olaydı.

Roma’nın yükseliş döneminde ordu yenilmezliği ile ün salmıştı. Bunun üç temel nedeni vardı:

 Disiplin

 Sıkı ve yetkin bir eğitim

 Askerlik konusundaki yeniliklerin çabuk benimsenmesi

Romalı Zenginlerin Yaşamı

Eski Roma’nın zengin ve güçlü sınıfı senato üyesi olan patriciler ve mülk sahipleriydi. Tüm toplumsal ve siyasal güç birkaç soylu ailenin elindeydi. İmparatorluk düneminde senato gücünü büyük ölçüde yitirdiyse de, senatörlerin geldiği aileler kamuoyunu yönlendirmede etkilerini sürdürdüler. Patricilerin çoğunun Roma’da evi, kırsal kesimde çiftliği ve Orta ya da Güney İtalya’da birkaç tane villası olurdu. Kent evine bir verandadan girilirdi. Birincil öneme sahip olan oda “atrium”du. Evi ve ocağı koruyan tanrıça Vesta için bu odada bir sunak bulunurdu. Evleri koruyan tanrılardan Lar ve Penate için de ayrılmış yerler vardı. Lar’ın heykelievin girişinde durur, eve uğur getirirdi. Penate ise evin ocağının bereketiydi. Lar’a da, penate’ye de özel günlerde hediyeler sunulur, çiçekler getirilirdi. Atrium dikdörtgen biçimindeydi ve tavanında, gökyüzüne açık bir yer vardı. Atriumun çatısı bu deliğe doğru eğimli olur, taştan bir sarnıca yağmursuyu toplanırdı. Evin öbür odaları atriuma açılırdı. Girişin tam karşısında yemek odası bulunur, buradan bahçeye çıkılırdı. Ev, yerin altından geçen sıcak havayla ısıtılır, bazı evlerdehamam da olurdu.

Villalarda ise mutlaka hamam bulunurdu, çünkü kırsal kesimde genel hamamlar yoktu. Villalar kent evlerine göre daha büyük olurdu. Atrium gene vardı, ama evin asıl merkezi bir dizi kolonla çevrili olan bahçeydi. Bahçenin ötesinde odalar bulunurdu.

Varlıklı ailelerin oğulları genellikle okula gönderilirdi, özel öğretmenlerce eğitilenler de vardı. Roma dünyasında Eski Yunan kültürü egemen olduğu için öğretmenler Yunanlılar’dan seçilirdi. Yunanca okuma yazma öğrenmekle başlardı.

Oğlan çocuklarbüyüdükleri zaman eyaletlerde para işleriyle ilgilenmeleri ya da ticaretle uğraşabilmeleri için iyi matematik bilmeleri gerekiyordu. İlkokul eğitiminden sonra güzel konuşmayı ve yazmayı becerebilmek için konuşma sanatı dersleri alırlardı. Bu dersler ya Roma’da ya Atina’da ya da Yunanca konuşulan herhangi bir yerde verilirdi.

Kızlara ev işleri ve edebiyat dersleri verilirdi. Eğitim kısa sürer, 15’ine gelen kızlar evlendirilirdi. Gelin, düğün günü, erkek kardeşleri gibi çocukken giydiği bir tür pelerin olan “toga”yı çıkartır, gelinliğini giyerdi. Yüzü kırmızı bir peçeyle örtülürdü. Oyuncak bebeklerini tanrı Lar’a armağan ederdi. Babasının evinde evlendikten sonra, törenle kocasının evine gider, atriuma kocasının kucağında girerdi.

Erkek çocuklar mor kenarlı togalarını 16 yaşında çıkarır, yerine herkesinki gibi beyaz toga giyerdi. Baba oğlunu alarak foruma götürür, onu Roma yurttaşı olarak kütüğe yazdırırdı; böylece delikanlı ilk seferberlikte askere gitmek için hazır olurdu. Romalılar oğularının iyibir asker olmasından övünç duyarlardı. Askerden dönen bir patricinin ya da mülk sahibinin oğlu mutlaka siyasete atılırdı. Genç bir adam önce kent meclisine seçilir, görevi mısır stoklarının yeterliolup olmadığını saptamak, halkın eğlence programıyla ilgilenmek olurdu. Bir üst görevi muhasebecilkti. Daha sonra yargıçlıkgelirdi. Bundan sonra, şansı açık olan, bir eyalete vali atanabilitrdi. Bir başka olasılık ise konsüllüğe seçilebilmekti. Cumhuriyet döneminde konsüller aynı zamanda yargıçtı ve yetkileriçok genişti.

Romalı ailede babanın çocukları üzerinde büyük bir otoritesi vardı. Kadın, evin tüm sorumluluğunu yüklenir, ona saygı gösterilirdi. Romalılar aile yaşamına büyük önem verirlerdi. Ev tanrılarının varlığı bunun kanıtıydı.

Köle Ayaklanmları, Sınıf Savaşları, Diktatörlük

Romalı aristokratların İtalya’da ve öteki ülkelerde çok sayıda köleyi biraraya toplayıp çalıştırarak yürüttükleri latifundia üretimi, Yunan’dan farklı kölelik koşulları doğurdu. Büyük çiftliklerde ve madenlerde kalabalık kitleler halinde çalışa köleler, kendilerinde Roma Devletine baş kaldırma gücünü görebildiler. I.Ö. 2 yüzyılda Sicilya’daki ve Makedonya’daki önemli köle ayaklanmalarını, I.Ö. 73’te, tarihinin en büyük köle ayaklanması olan Spartaküs ayaklanması izledi. Ayaklanma, kölelerin Roma ordularını yenmesiyle, Roma’yı yıkabilecek çaplara ulaştı. Ama sonunda I.Ö. 71’de, Spartaküs’ün kazandıkları bir savaşta yağmaaya daıp dağılan ordusu, askerlerini toplayıp yeniden saldıran Roma komutanı tarafından yenildi. Esir alınan 6000 köle Roma’ya giren yol boyunca çarmıhlara gerilerek öldürüldü.

Sınıf kavgalarıvatandaşlar sınıfı içinde de sürmştü. I.Ö.85’te populares sınıfı, iktidarı kuvvete baş vurarak ele geçirir. Populares ile optimates arasında iç savaş başlar. Iç savaşı bastıran optimates partisi önderi Sulla, I.Ö. 84’te belirsiz bir süre için, diktatör seçilir. (Diktatörlük,Roma’da,bir kimseye altı ayı aşmamak üzere Senato tarafından tam yetki verilmesi biçiminde anayasal bir kurumdu.)Böylece sürekli diktatörlük yolu açılmış olur.

Bu kez populares partisine dayanan Sezar I.Ö. 46’da kendisini on yıl için, I.Ö. 45’te ise ölünceye kadar diktatör seçtirir ve imparator adını alır. Diktatörlük kurumu sıkıyönetim kavramı insanlığa Roma’nın armağanlarıdır.

Yoksul Halk

Romalı patriciler köleleri sayesinde rahat bir yaşam sürerlerdi. Plebler de denden Romalı yoksullar ise karanlık izbelerde üst üste yaşarlardı. Ne ocakları ne de evlerine bereket getirecek tanrıları vardı. Evde yatar, ama yemeklerini devletin sağladığı aşevlerinde yerlerdi.

Ünlü Romalı yazarlar hor gördükleri bu insanlardan yapıtlarında oek söz etmemişlerdir. MS I. yüzyılda yaşamış olan Decimus Iunius Iuvenalis, Roma halkının ekmekten ve sirke gitmekten başkabir şey bilmediğini yazmıştı. Sirkler, halkı oyalayarak ekmek derdini unutturmayı amaçlardı. Araba yarışları, yabanıl hayvanlarla boğuşturulan köleler, sonu ölümle biten kankı gladyatör dövüşleri bazen günlerce sürerdi.

Roma halkının yaklaşık %80’i işsiz ve yoksuldu. Erkekler orduya katılmaya can atardı. Böylece yaşamlarının bir amacı olurdu. Zengin Romalılar’ın köle sahibi olmaları iş alanlarıın tıkanmasına yol açıyor, plebler özgür doğmuş olsalar da iş güç sahibi olamıyordu.

Köleler imparatorluğun işgali altındaki eyaletlerden getirilirdi. Villalarda hizmetçi veuşak, tarlalarda işçi olarak çalıştırılırlardı. Bazen de kahyalık yaparlardı.hiçbir hakkı olmayan kölelerin yalnızca görevleri vardı ve efendiler kölelere diledikleri gidi davranabilirdi.

Roma Portreciliği

Bireysel portreciliğin gelişmesi, genellikle Roma sanatının başlıca başarılarından biri sayılır. Bu görüş belki de bir mantığa aykırıdır;çünkü günümüze dek kalan portrelerin çoğunluğunu yapan sanatçılar Yunanlıydı. Ama bunlar varlıklı Romalıların koruyuculuğu altında çalışıyorlardı.Yapıtları, Roma gereksinimlerine bir yanıt ve Roma zevklerinin yansımasıydı. Bu portrecilik üslubunun özelliği konumunun çirkin ve çekici olamayan özelliklerinin özellikle vurgulandığı aşırı bir gerçekçiliktir. Bu ”gerçekçi” üslubun kökenlerini saptamak güçtür; ama kendilerini dürüst,saçamalık sevmeyen gibi görmekten hoşlanan Romalıları çok etkilediğine kuşku yoktur.

Genç Cumhuriyet ve erken imparatorluk dönemlerinde pleb sanatının en karakteristik anlatımları arasında yeralan sayısal gömütsel portre kabartmalarında görülebileği gibi, gerçekçi portre üslubu, zanaaçılar, tüccarlar dahil, toplumun bütün sınıflarınca benimsenmiştir. Kamusal portrecilikte, klasikleştirilmiş bir stize üslubtan yana olan Augustus ve Iulio-Claudianus’lar zamanında belirgin bir değişiklik vardı. Ama gerçekçilik, Flavianus’lar zamanında sonra bir kez daha 3.yüzyılda Hadrianus’dan beri egemen olan yeniden canlandırılmış klasisizme karşı çıkarak , yeni,karı bir gerçekçiliği başlatmış olan Caracalla zamanında ortaya çıkmıştı.3. yüzyıl bunalım döneminde, imparatorluk portreleri imparatorluğu yöneten doğallıktan uzaklaşmış askerlerin dirimini, gücünü ve canlılığını dikkat çekecek bir açıklıkla iletilmektedir. Ama Diocletianus ve ardıllarının saltanatında portreler, incelikli bir saray töresiyle uyruklarından ayrılmış imparatorların görkemini dile getiren dural ve soyut bir nitelik kazanmıştır; daha sonraki imparatorluk portreciliğnde; artık yaşayan insanların gerçek çizgilerini yansıtma çabası hiç görülmez.

Roma Mimarisi

Roma mimarisi kemerli, tonozlu ve kubbeli yapım tekniğini büyük ölçüde geliştiren, iç mekana önem kazandıran ve anıtsal bir yapı düzenini bunun üzerine kuran bir üslup yaratmıştır. Romalıların geliştirdikleri mimari biçimler, modern çağa gelene kadar, Batı mimarlığının olduğu kadar, bir ölçüde İslam Mimarlığının da ana bileşenlerini teşkil etmiştir. Romalıların hafif ahşap çatı örtüsü yerine büyük açıklıkların üzerini örten kargır tonoz ve kubbeleri tercih etmeleri, taş sütunu esas taşıyıcı olarak kullanmak olanağını kısıtlamış, ağır taşıyıcı duvarların rolünü arttırmıştır. Böylece Roma Çapır mimarisi daha masif, dolu görünüşlü olmuş, sütunlar bu mimaride daha çok dekoratif amaçlarla kullanılmıştır.

Romalılar harçlı duvarın kullanışını genelleştirmişler, dışı taş veya tuğla kaplama, fakat orta kısmı yığma, moloz duvar tipleri geliştirmişler, yapıları örten tonoz ve kubbeleri de, bugünkü betona benzer bir teknikle, kalıplar üzerine dökülen bir çeşit harçla meydaba getirmişlerdir.

Bu yeni teknikler büyük ve süratli inşaatlarin gerçekleştirilmesine imkan vermiş ve Roma dünyasının ekonomik olanakları, o dönemde hayal edilemiyecek büyüklükte ve karışıklıkta yapıların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bununla beraber Yunan ve Etrüks mimarilerinin etkisi mimari nizamlarının, tapınak , mezar gibi yapı yapı tiplerinin devamlılığını sağlamıştır.

• Tapınak(Templum) – Romalılar Yunan tapınaklarına benzeyen tapınakların yanısıra, tek cephesi revaklı ve büyük bir merdivenle çıkılan bir yüksek kaide(podium) üzerine oturan tapınaklar yapmışlardır.

• Tiyatro(Theatrum) – Yunan tiyatrosu Diyonisos ayinleriyle ilgili olarak ortaya çıkan ve sonradan gelişen bir yapı tipiydi. Yunan tiyatrosunda seyircilerin oturdukları basamaklar(Theatron), dairesel bir alan (orkestra) ve basit bir sahne binası bulunuyordu. İlk önceleri oyun sahnede değil orkestrada oynanırdı. Roma tiyatrosu bu basit şemayı geliştirmiştir: Arazinin imkanlarından yararlanarak inşa edilen Yunan tiyatrosunun yerini, büyük boyutlu , cesur bir taş yapı almış, yapının en ilginç öğesi olan sahne gelişerek anıtsal, niş ve heykellerle süslü bir cephe ile tiyatro çevrelemiş, oyun sahnede oynandığı için orkestra küçülmüştür. Birçok hallerde seyircilerin oturdukları kısım (Cavea) revaklarla sonlanıyordu. Antalya yöresindeki Aspendos tiyatrosu ünlü bir örnektir.

• Hamam(Termea) – Hamam, Yunanlılarda gelişmemiş bir yapıydı. Romalılar hamamları, halkın ortak olarak kullandığı Gymnasium, kütüphane gibi diğer yapılarla birleştirerek çok büyük mimari kompozisyonlar meydana getirmişlerdir. İslam dünyasına hamam Hıristiyanların aracılığı ile Roma geleneğinden gelmiştir.Roma hamamlarının fonksiyon bakımından belirli özel hacimleri vardır: (Apodyterium) soyunma yerleri, (Tepidairum) soyunduktan sonra ilk girilen ılık hacim, (Caldarium) sıcak hamam kısmı , (Firigidarium) yıkandıktan sonra soğuk suyle yıkamılan yer idi. Frigidariumda bazen bir havuz bulunurdu. Hamamla beraber jimnastik egzersisleri yapılabilecek bölüm (Palestra) da çok kere düşünülürdü.Roma hamamlarının döşeme altındaki boşluklarda ve duvar içlerinde borularda dolaşan sıcak hava ile ısıtılması tekniği sonradan Bizans’ta ve Türklerde aynı şekilde kullanılmıştır.

• Anfiteatr – Büyük gladyatör oyunları, yarışlar, hayvan ve insan mücadeleleri için kullanılan, bir alanın etrafını çevreleyen basamaklı oturma bölümlerinden meydana gelmiş, büyük boyutlu tiyatrolardır. Bergama’da henüz kazılmamış, fakat oldukça belirli bir anfiteatr vardır. Türkiye dışında en ünlü örnek Roma’daki Colesseum’dur

Roma Resim Sanatı

Roma sanatında Freks’ler önemli bir yer tutar. İ.Ö. 2yy. ortalarına doğru resim sanatında birbirini izleyen 4üslup görülür.

1. Pompei’de İ.Ö. 2yy. evlerinin duvarlarında ortaya çıkarılan Frekslerde mimari öğeler taklit edilmiş, sıva üzerine boyayla renkli mermer levha görünümü yansıtılmıştır.

2. İ.Ö. 1 yy’da başlayan yeni bir akımla duvarlar odaya derinlik kazandıran zengin manzaralar, perspektife önem verilerek çizilmiş mimari parçalar, bunların arasına yerleştirilmiş insan figürleri, ışık ve gölge oyunlarıyla göz alıcı bir biçimde bezenmiştir. Bu ikinci üslubun belirgin özelliği, manzaraların duvardaki bir pencereden dışarıya bakılıyormuşçasına resimlendirilmiş olmasıdır.

3. Üçüncü üslubta ise sahneler ve manzaralar duvara asılmış bir resim ya da halı izlenimi verecek biçimde yapılmıştır.

4. Dördüncü üslupta, duvarın bütünü beyaz fonla kaplanır ve yüzeyin mimarlık öğeleri, küçük öğeler ya da resim panolarıyla bezendiği görülür.

Roma El Sanatları

Augustus döneminde, seramik üretiminde ve değerli maden işlemeciliğinde en üsütn düzeye gelinmiştir. :-):-):-):-)l kapları taklit eden ve onlara kıyasla çok daha ucuza yapılabilen pişmiş toprak örnekler, kabartma figürlerle bezenmiş ve madene daha da çok benzetilebilmek için Batbutin takniği uygulanmıştır. Kabartma figürlü ya da bitkisel bezekli gümüş kap türlerinin en güzelleri Pempei kentinde ortaya çıkmıştır.

Küçük el sanatları arasında değerli taş oynacılığı Roma’da yaygındır.

Roma Dünyasında Ulaşım

Roma İmparatorluğunun dolambaçsız, titizlikle planlanıp yapılmış yolları, en kalıcı anıtları arasındadır.İskoçya’dan Suriye çölüne dek bu yolların belirgin izlerine her yerde rastlanmaktadır. Bunlar başlangıçta çok kez askeri amaçlarla yapılmışlardır. Yerkili memurlarun yararlanacakları imparatorluk kurye hizmetlerini de bu yollar taşıyordu. Genel yolcular için, kasabaların birbirlerine bir günlük uzak oldukları yerlerde konaklama yerleri vardı.

Yollar çabucak ekonomik kullanımlar kazandı ve büyük bir ticari gidiş geliş oylumu taşımaya başladı. Eyelat sınırlarında giriş vergileri alınıyordu; geç imparatorluk dönemimde aşırı yüklemenin önlenmesi için araçları denetlemek üzere memurlar ayrıldı.Yolların bakım giderleri, bir ölçüde, içinden geçtikleri ve yararlarını paylaşan topluluklara düşüyordu.

Yolların ekonomik önemi, özellikle oylumlu malların kara yoluyla taşınmasının yavaşlığı ve yüksek giderleriyle sınırlanmıştı.: Roma’ya hububatın Mısır ve Afrika’dan gemiyle getirilmesi, güney İtalya’dan kara yoluyla getirilmesinden daha ucuzdu. İmparatorluğun yollarındaki ticari trafiğinçoğu yerel nitelikteydi. Yönetim etkinliği de , haberlerin gidebileği hızla kısıtlanmıştı. Gene de Roma imparatorluğu ulaşım etkinliği bakımından, kendinden öncekileri geride bırakıyor, uzun mesafe ulaşımı,modern çağlara değin, daha sonraki herhangi bir zaman oranla daha iyi sağlanıyordu.

Teknoloji

Roma toplumu hiç bir zaman bir sanayi ekonomisi geliştirmemiş, genel bir ekonomik ilerleme kuramı da oluşturmamıştır.Sanayi yatırımı içim gerekli mali olanaklardan yoksundu; verimlilik ve tüketici talebi gibi kavramlara da sahip değildi. Bu Romalıların teknik yaratıcılık bakımından yetersiz oldukları ya da özel bir gereksinimin bilincine varıldığı zaman bu teknik buluşu uygulamayı başaramadıkları anlamına gelmez. Örneğin askeri teknolojide, gülle atma ve kuşatma savaşı yüksek bir etkinlik düzeyine ulaşmıştır. Romalılar şaşırtıcı tiyatro efektleri sağlıyabiliyorlardı; yapım ve suyun yönlendirişmesindeki başarıları için söz söylemek gereksizdir. Bununla birlikte, imalat, küçük ölçütte, sanayiden çok zanaat düzeyinde sürdürülüyordu.

Sanayi teknolojisi geliştirmekteki bu başarısızlık, kimi zaman, makineleşme yoluyla emek maliyetlerini düşürmek için itici gücü ortadan öne sürülen köleliğin varlığına yorulmaktadır. Bundan başka şeylerin de sözkonusu olduğu açıktır. Birçok toplumlarda kölelik yoktu; ama sanayileşememişlerdir.Bundan Başka Roma İmparatorluğunda, üzellikle büyük kentlerde, çok kez bir artı işgücü vardı. Daha az nüfuslu bölgelerde olduğu gibi, gerek duyulduğunda , işgücünden ekonomi yapma güdüsü vardı.

Bazı pratik sınırlamalar vardı. Eski toplum ileri bir :-):-):-):-)lurji tekniğinden yoksundu. Mekanik araç-gerçleri tahtadan yapılmış olup enerjiyle çalışan makinelerin dayandığı baskıları taşıyacak biçimde donatılmamıştı.

Roma’da Siyasal Düşünüş

a. Polybios

Polybios, karma anayasa ile ilgili görüşlerini, bir devletin içten dıştan gelecek yıkımlarla iki yoldan çökebileceğini söyleyerek başlatır. Bunlardan, dıştan gelecek yıkımların bir yasası yoktu, içten gelebilecek yıkımların bir yasası vardır; yönetimlerin dolaşımı yasasını bilirsek olacakları önceden kestirebiliriz. Demirin doğal bir biçimde pasa döüşmesi gibi, her anayasanın içinde doğal olarak onu içten içe kemirecek bir kötülük mutlaka vardır. Genel olarak söylenirse, bozulmanın nedeni, artan refah sonucunda, vatandaşların devlet görevlerine geçtiklerinde kendilerini doğru ölçüyü aşan tutkulara kaptırmalarıdır. Özel olarak açıklamak gerekirse, bozulmaların nedeni monarşinin özünde mutlakçılığın, aristokrasinin özünde oligarşinin, demokrasinin özünde de yasa tanımayan bir vahşet ve şiddet eğiliminin bulunmasıdır.

Polybios’a göre bozulma, evrensel ve kesin bir yasadır. Dolayısıyla hiç bir devlet yönetim biçimi kendini ondan tümüyle kurtaramaz. Ama bir yönetim biçimi vardır ki, bozulmayı önleyemese bile, çöküşü geciktirebilir. Bu karma anayasa, karma yönetim biçimidir. Bozulma yöneticilerin kendilerini ölçüyü aşan tutkulara kaptırmalarından doğuyorsa, siyasal güç birbirlerine bu fırsaı vermeyecek, birbirlerini denetleyecek biçimde çeşitli kurumlara ya da kişilere dağıtılırsa, bozulma azaltılabilir.

Polybios bu sonucu kafasından değil, tarihten çıkarmıştır. Tarihin en kararlı yönetimi olan Sparta yönetiminin kurumlarını incelemiştir. Ona göre Spartalılar, anayasayı hazırlarken, siyasal gücü çift kral, yaşlılar meclisi ve halk arasında bölüştürmüştür. Romalılar ise bunu, akıl yoluyla değil, tarihlerinde uzun savaşımlar sonucunda gerçekleştirerekSparta anayasasına benzer bir anayasaya sahip olmuşlardır.

Roma anayasasında da egemenlik, siyasal güç, konsüller, Senato ve halk arasında paylaştırılmıştır. Bu karma anayasa monarşik öğeyi konsüller, aristokratik öğeyi Senato, demokratik öğeyi halk temsil eder.

Polybios Roma’nın karma anayasasının bozulmaya en az elverişli bir anayasa olmakla birlikte, onun da genel bozulma yasasından kurtulamıyacağını söyler.

Bozulmanın başlamasına yola açana etmenlerle ilgili olarak Polybios, halkın ağır basması eğilimine karşı duyduğu tasaları dile getirir. Karma anayasanın bozulması eğillimlerinin yavaşlatılması için, bütün kötülüklerin kaynağı olan “halkı kışkırtma” tutumundan kaçınılmasını ve Roma’nın fetihlerini sürdürmesini öğütler.

Polybios’un önemli siyasal düşüncelerinden birisi de, siyasal ideoloji olarak dinin işlevi konusundadır. Roma devletini birarada tutan başlıca öğenin tanrılara karşı duyulan korku olduğunu söyleyen Polybios sıradan halkın bu yolla denetlenbileceğini söyleyerek, tanrılara inanaların değil, asıl buna inanmanın aptallık olacağını söyleyenlerin aptalca düşündüklerini belirtip, dinin işlevini açıklamış olur.

b. Cicero

Cicero yönetim biçimlerinin özürlerini sayarken, demokrasinin özürünün, sıradan her vatandaşa siyasal haklar tanındığı için, bu yönetimin eşitlik anlayışınının, siyasal hakların herkesin yeteneğine göre dağıtılması gerektiği doğru eşitlik anlayığına uymayışı olduğunu söyler. Demokrasilerde bireyin yaşamanın ve servetinin halkın elinde olduğunu belirtir. Sonra “en engin denizin, en kudretli alevin bile küstah halk yığınından dah kolay zaptedilebileceğini” söyler. Giderek tüm iktidar kitlede olursa, o topluma devlet bile denemeyeğini söylemekten kendini alamaz. Demokrasinin bozulmuş biçiminin ise yığının tiranlığı olacağını öne sürer.

Karma olmayan yönetimlerin hem iyi , hem kötü yanlarının bulunduğu söyleyip, hiçbirinin yetkin bir yönetim biçimi olarak görmeyen Cicero, bunların iyi yanlarını bir araya toplayacak yetkin bir yönetimi araştırmaya kalkışır.

“Böylece ben, monarkların uyruklarına karşı duydukları sevgiden dolayı krallığı, akıl vermedeki bilgelikten dolayı aristokrasiyi, özgürlüünden dolayı demokrasi yeğliyorum…Bir kez, bir kamu devletinde, egemen ve monark niteliğinde bir öğre olmamalıdır. İkincisi, bazı yetkiler aristokrasiye ayrılmalıdır. Üçüncüsü, belli bir takım konular kara ver yargılama için halka bırakılmalıdır.”

“Emperyalizm” sözcüğünü kullanmamakla birlikte, Cicero Roma emperyalizmi kuramının temellerini atmıştır. Roma’nın eyaletlerinin Roma tarafından yönetilmelerinin buralarda yaşayanlar için yararlı olabileciğini, yararlı ise bu yönetimin adalete uygun sayılacağını ileri sürmüştür. Rına yönetimi bu eyaletlerde yasaları çiğneyenleri önleyip, yasaların çiğnenmesine olanak vermediği için, yasaları egemen kılarak barışı ve düzeni sağlamaktadır. Roma yönetimi altına girmeyen ülkelerde ise durum gittikçe kötüleşmektedir. Bunlar Roma’nın yönetimi altına giseler kendileri için ne iyi olur. Bu düşünce yolunda ileride, Roma yönetiminin barış ve düzen getireceği görüşüyle “Pax Roma” (Roma Barışı ) kavramına ulaşacaktır.

Roma’nın Kara Lekeleri

1. Kölelik

Romalılar köle yakalarlardı.İmparatorluktaki tüm zor işler köleler aracılığı ile görülürdü.

Tarlalarda çalışırlar, lağımları temizler, varlıklı evlerde birer hizmetkar görevi görürlerdi.

Tamamen bağlı oldukları sahiplerinin mallarıydı. Birer hayvan gibi serbestçe alınıp satılabiliyor, cezalandırılabiliyorlardı.

2. Şiddet İçerikli Oyunlar

Romalılar, Collesium’a ölümcül oyunları izlemek için gidiyorlardı.Chaiot yarışları en az şiddet içeren oyun olmasına karşın sürücülerin bir çoğu yarışların sırasında yaralanmaktaydılar. Daha korkunç eğlence için gladyatörin kendileriyle ya da vahşi hayvanlarla ölümcül dövüşlerini tercih ediyorlardı.

3. Deli ve Acımasız İmparatorlar

Bazı Roma imparatorları deli idi. En ünlüsü ise Nero’dur.Nero dışında birçok imparator daha delidir.Bazen iyi imparatorlar bile gücü ve otoriteyi sağlamak için acımasız kararlar vermek zorunda kalmıştır. Örneğin deli imparator Caligula denizi fethettiğini kanıtlamak için lejyonlardan sahildeki tüm deniz kabuklarını toplatmıştır.Nero ise anne ve babasını öldürtmüştür.

Ünlü İmparatorlar

1. Marius;

Gauis Marius, Roma ordusunu düzenleyen ve dünyadaki en etkili ordu haline getiren kişiydi. O dönemde hiç bir güç lejyonlar karşısında duramıyordu. Diğer illerden birçok insan Roma orudusuna hizmet ederek Roma vatandaşı olma hakkı kazandılar. Marius deneyimli lejyonlara toprak bahşetmiştir. Marius ayrıca bir çok askeri başarı sağlamıştır. Böylece Roma ve İtalya kuzeyden gelen barbarların istilalarından korunmuştur.

2. Ceaser

Julius Caeser hiç kuşkusuz Roma imparatorları arasında en ünlüsüdür. Dehası sayesinde Gaulu işgal etmiştir. Bu işgalin planları bugün bile generallerin eğitiminde kullanılmaktadır.Ayrıca İngiltere ve Almanya’ya seferler düzenlemiştir. Fakat Caeser’ın politik düşmanları onun bu gücünü elinden almak hiç bir zaman duraksamamışlardır. Mısır kraliçesi Kleopatra’ya aşkından sonra takvimde de değişikliklerde bulunmuştur. Bazı küçük değişikliklerle hala onun hazırlattığı takvimi kullanmaktayız. Temmuz ayı (ingilizcede “July”) onun onuruna adanmıştır.

3. Augustus

Augustus Roma’nın ilk imparatoru idi. Gerçek adı, Octavian’dı fakat Senato büyük başarıları nedeniyle ona Augustus ismini bahşetmişti. Yeni bir anayasa hazırlıyarak İmparatorluk makamına yerleşti. Yollar, binalar ve su kemerleri yaptırdı. Augustus sadece ilk değil belki de en iyi Roma İmparator idi.

4. Nero

Nero Roma tarihinin, en kötü şöhretli Roma impatorudur. Nero’nun deli olduğu hiç su götürmez bir gerçektir. Annesi, üvey babası olan imparator Claudius tarafından öldürülünce tahta geçti. Hükümdarlığı süresince Roma’nın büyük bir kısmı Büyük Roma Yangını sonucunda yandı. Yangından arta kalanları temizledikten sonra çok ihtişamlı bir saray yaptırdı. Yangını kendi çıkardığına yönelik dedikoduları önlemek için kendini yaktı ve Hristiyanları suçlayarak onları aslanlara attı.

5. Trajan

Trajan Roma imparatorları arasında en gö

Aydinlanma Ve Fransiz Devrimi

06 Kasım 2007

Aydinlanma ve Fransiz Devrimi

"Monarsi, Tapinakçilar örgütünün torunlarindan öldürücü bir darbe aldi."

— Comte de Mirabeau’nun Fransa Krali’nin giyotine yollanmasinin ardindan yaptigi bir yorum.

Bir önceki bölümde, yahudi önde gelenleri ve Tapinakçi gelenegin temsilcisi olan masonlar arasinda kurulan Ittifak’in Bati tarihi üzerindeki büyük etkisini inceledik. Gördügümüz gibi siyasi egemenlik pesinde olan Ittifak, Katolik dininin ve bu dinin temsilcisi olan Kilise’nin gözetiminde kurulmus olan Avrupa düzenini yikmak ve onun yerine kendi düzenini yerlestirmek amacindaydi.

Kurulu Avrupa düzeni, kendisini ilahi temellere dayandiran bir düzendi. Insanlar, bu dünyayi Allah tarafindan yaratilan geçici bir yurt olarak görüyorlardi. Bu geçici yurtta tek mesru otorite ise ilahi kökenli otoriteydi. Insanlar, bir baskasina, ilahi nizama itaat ettiklerini düsünerek itaat ediyorlardi. Insanlarin kimliklerini belirlemelerindeki tek kistaslari ise dindi. Irkçilik, bir ulusun digerinden farkli ya da üstün oldugu gibi düsünceler insanlara yabanciydi. Insanlar, ekonomik hayatlarini da dine göre belirliyor ve dinin yasak saydigi ekonomik uygulamalardan—ki bunlarin en basinda faiz geliyordu—kaçiniyorlardi. Iktidar, kendisine ilahi kaynaklardan mesruiyet saglamaya çalisiyordu. Gerçi iktidar monarsilerin ya da derebeylerin elindeydi ve iktidarin babadan ogula aktarilmasi prensibi yürürlükteydi. Bu aristokrasi sistemi ise dini bir kaynaga dayanmiyordu ama yine de iktidar sahipleri hiçbir zaman dini otoriteye karsi gelmiyor ve ilahi kaynakli düzene uyma sözü veriyorlardi.

Bu sözkonusu Avrupa düzeni, belirli ölçülerde Islam’a da benzerlik göstermektedir. Çünkü Islam’da da insanlar hayatlarini ilahi nizama göre belirlerler. Dinin kurallari, ekonomik ve sosyal konulari da içerir ve saglikli bir müslüman toplum, ekonomisini de sosyal hayatini da dini kurallara göre düzenler. Otoritenin mesruiyeti ise yine dinden kaynaklanir. Halife, yetkisini herhangi bir dünyevi kistastan—yani parasindan, söhretinden, soyundan vb.—degil, yalnizca dinden alir. Insanlar da ona dini temsil ettigi için uyarlar. (Kuskusuz Katolik dini, en basta Teslis inanci olmak üzere Islam’a göre sapkin olan pek çok düsünce de içermektedir. Ancak kurdugu toplumsal düzenin, taassup özelligi hariç, Islam’la önemli benzerlikler tasidigina kusku yok.)

Yahudi önde gelenleri ve masonlar arasinda kurulmus olan Ittifak ise önceki bölümde de ayrintili olarak gördügümüz gibi, sözkonusu Avrupa düzeninden memnun degildi. Çünkü bu düzen, siyasi otoritenin kendisini ilahi kaynaklarla mesrulastirmasini öngörüyordu ve Ittifak’in da bu sekilde kendini mesrulastirma sansi yoktu. Kilise tarafindan her iki taraf da—yani yahudiler de, Tapinakçilar ve onlarin devami olan masonlar da—dislanmislardi. Aristokrasiye sizip, iktidari ele geçirme sanslari da yüksek degildi. Çünkü hanedandan bir kisi onlari desteklese bile, onun yerine bir baskasi geçecekti ve bu yeni yöneticinin kendilerinden olmasini garantileyecek bir imkan yoktu.

Bu noktada, Ittifak için tek çikis yolu, kurulu Avrupa düzenini kökünden degistirmekti. Politik, sosyal ve ekonomik yönden, Bati yeniden sekillendirilmeli ve Ittifak’in düsmani olan dini otoriteden koparilmaliydi. Insanlarin zihnine dini otoriteyi güçlü kilan düsünceler yerine, Ittifak’in kendi dünya anlayisi yerlestirilmeliydi. Vatikan Papalik Kutsal Kitap Enstitüsü’nde profesör olan—ve önceki bölümde, Kabala ile Hümanizm akimi arasindaki iliskiyi konu eden satirlarini alintiladigimiz—Malachi Martin de bu noktaya dikkat çekerek, "Kabalaci hümanistlerin amaci her zaman sosyopolitik degisim olmustur" diyor.1

Önceki bölümde, "Kabalaci hümanistler"in, masonlarin ve bizzat gerçek Kabalacilar’in Avrupa’nin geçirdigi büyük sosyopolitik degisimdeki rollerini ayrintili olarak inceledik. Bu güçlerin olusturdugu Ittifak’in, önce Protestanlik sonra da Aydinlanma hareketleri ile Avrupa’nin dinden kopmasinin öncülügünü yaptigini, dini otoriteyi ve monarsileri politik yönden zayiflattigini gördük. Ancak Ittifak yalnizca politik bir degisim yapmakla kalmadi, toplumu ve bireyleri de degistirdi. Dini otoriteyi zayiflatirken, insanlara da yeni kimlikler vermeye çalisti. Aydinlanma ile birlikte, insanlar bir dini cemaatin mensubu olmaktan çikip, birer "yurttas" haline getirildiler. ("Yurttas" tanimi, zamanla yeni bir ideolojik düzenlemeyle "yoldas"a da dönüsecektir.)

Yahudi önde gelenlerinin yönettigi Ittifak’in insanlari bu sekilde dinden koparmasi, Kuran’in, "yahudilerin yaptiklari zulüm ve birçok kisiyi Allah’in yolundan alikoymalari nedeniyle" (Nisa, 160) lanetlendikleri seklindeki ilahi hükmüne de uygundu kuskusuz.

Önceki bölümde, konunun akisini yavaslatmamak için, Avrupa’nin yasadigi bu sosyo-politik degisimin en önemli iki asamasi olan Aydinlanma süreci ile Fransiz Devrimi’ne ayrintili olarak girmemistik. Oysa ki, bu iki hareket de son derece önemli ve bunlarla ilgili olarak yapilacak biraz daha ayrintili bir inceleme, önemli bilgileri gün isigina çikariyor. Aydinlanma, Avrupa’nin Katolik dünya anlayisindan koparken, onun yerine Ibrani dünya anlayisinin yerlestirildigini göstermesi; Fransiz Devrimi ise Ittifak’in kullandigi yöntemleri açiga vurmasi bakimindan oldukça anlamli mesajlar içeriyor.

Din ve Ideoloji ya da Gerçek Cennet ve Sahte Yeryüzü Cennetleri

Avrupa toplumlari Aydinlanma felsefesiyle tanisana kadar, bu toplumlarin aklinda pek fazla çözülmemis sorular yoktu. Insanin ne oldugu, hayatin ne anlam tasidigi, insanin nasil dogruyu bulabilecegi ve neyin dogru, neyin yanlis oldugu konusunda farkli düsünceler tasimiyorlardi. Bu sorularin cevaplari din tarafindan verilir; yetkisini yine dini kistaslardan alan yöneticiler, insanlari yönetirdi. Dinin insana ögrettigi temel degerlerin basinda da, az önce vurguladigimiz gibi, yeryüzünün insan için geçici bir yurt oldugu ve ölümden sonra sonsuz bir hayatin varligi, insanin bu asil yurt için çalismasi gerektigi, kisaca ahiret inanci geliyordu.

Aydinlanma ise dini ortadan kaldirdi. Bu durumda yukarida sözünü ettigimiz sorulara yeni cevaplar aranmaya ve verilmeye baslandi. Ideolojiler böyle dogdu. Burada ilginç olan, Aydinlanma sonucu dogan bütün ideolojilerin de—liberalizm, sosyalizm, muhafazakarlik, ulusçuluk, fasizm gibi—hayatin, insanin ve dünyanin ne oldugu konusunda ortak bir "dindisi"likta (sekülerizm) bulusmasi. Diger bir deyisle, hepsinin, dinin insana gösterdigi temel hedef olan Cennet’ten yüz çevirip, insanlara "yeryüzü cennetleri" vaad etmesi, insanin ölümden sonra neleri yasayacagini göz ardi edip, yalnizca dünyada neler yasayacagi ile ilgilenmesi.

Evet, Aydinlanma akiminin getirdigi en önemli kavram, gerçekte bu "yeryüzü cenneti" kavramiydi. Aydinlanmacilar, ölümden sonra bir mükemmel hayat beklemenin yanlis oldugunu ve "Cennet"in, insan çabasi ile yeryüzünde de olusturabilecegini öne sürdüler. (Islam’a göre de yeryüzünde adil ve mutlu bir yasam kurulabilir, ancak bu asla Cennet’in kendisi olamaz, onun bir örnegi, bir "numune"si olabilir.)

Bizim için burada önemli olan, Avrupa toplumlarini—Teslis gibi sapkin inançlar da içermesine ragmen—ölümden sonrasini öngören bir dini birakip, yeryüzü cennetlerine kimin, daha dogrusu hangi anlayis biçiminin yönelttigi.

Aydinlanma felsefesinin mimarlari aslinda Katolik düsüncesini reddederken "dinsiz"lesmiyor, tam tersine yeni ve daha farkli bir "din"i kabul ediyorlardi. Bu yeni din "Allahsiz" bir din degildi. Aydinlanmacilar’in çogu bir yaraticinin varligini kabul eden "deist"lerdi. Hiristiyanlikla bu yeni dinin arasindaki asil önemli fark, ölümden sonra yasam (ahiret) düsüncesinin reddedilmesiydi. Kisaca, ideolojilerle birlikte, "yeryüzü cennetleri"ni hedef seçen "ahiretsiz din"ler ortaya çikti.

Peki acaba Aydinlanmacilar’in bu "ahiretsiz din" düsüncesine kapilmalarina sebep olan düsünce nedir? Acaba Aydinlanmacilar’i etkileyen bir medeniyet ve düsünce biçimi, "yeryüzü cennetleri"ni çoktandir arayan bir "din" var miydi acaba? Bu soruya isik tutabilecek bir yorumu, Bosnali müslümanlarin lideri ve önemli bir Islam düsünürü olan Aliya Izzetbegoviç yapiyor:

Dinler arasinda Yahudilik dünyevi, ‘sol egilim’i olusturuyor. Dünyevi cennet perspektifini vaad eden ve sonradan ortaya atilan bütün yahudi teorileri bu egilimden ileri gelmistir. ‘Eyüp Kitabi’ daha bu dünyada gerçeklesmesi gereken adaletin rüyasidir. Yani öbür dünyada degil, bu dünyada ve hemen simdi!… Hz. Isa’nin gelmesinden önce yahudiler, gelecegini haber verdikleri Tanri Melekutunu hiristiyanlar gibi ahirette degil, bu dünyada bekliyorlardi. Yahudi dini (apocalyptic) edebiyatinda Mesih öç alan ve adaleti uygulayan kisi olarak övülmektedir… Dogru dürüst olanlarin mutsuz olduklari bir dünya anlamsizdir. Yahudi adaletinin ve her ‘sosyal’ adaletin esas tutumu iste budur. Burada, yani bu dünyadaki cennet fikri özünde yahudidir ve sadece içerigi bakimindan degil, kaynagi bakimindan da öyledir. ‘Geçmis ve gelecek tarih için yahudi kalibi, bütün devirlerde ezilenlere ve mutsuzlara kuvvetli bir çagridan ibarettir. Bu kalibi Aziz Augustin Hiristiyanliga, Marks ise sosyalizme aktarmistir. (B. Russell, The History of Western Philosophy) ‘Yeryüzünde cennet’ isteyen bütün ihtilaller, ütopyalar, sosyalizmler ve diger akimlar özünde Eski Ahit (Tevrat) kaynaklidir, yahudi kökenlidir.2

Peki acaba Aydinlanmacilar’in bu "ahiretsiz din" düsüncesine kapilmalarina sebep olan düsünce nedir? Acaba Aydinlanmacilar’i etkileyen bir medeniyet ve düsünce biçimi, "yeryüzü cennetleri"ni çoktandir arayan bir "din" var miydi acaba? Bu soruya isik tutabilecek bir yorumu, Bosnali müslümanlarin lideri ve önemli bir Islam düsünürü olan Aliya Izzetbegoviç yapiyor:

Dinler arasinda Yahudilik dünyevi, ‘sol egilim’i olusturuyor. Dünyevi cennet perspektifini vaad eden ve sonradan ortaya atilan bütün yahudi teorileri bu egilimden ileri gelmistir. ‘Eyüp Kitabi’ daha bu dünyada gerçeklesmesi gereken adaletin rüyasidir. Yani öbür dünyada degil, bu dünyada ve hemen simdi!… Hz. Isa’nin gelmesinden önce yahudiler, gelecegini haber verdikleri Tanri Melekutunu hiristiyanlar gibi ahirette degil, bu dünyada bekliyorlardi. Yahudi dini (apocalyptic) edebiyatinda Mesih öç alan ve adaleti uygulayan kisi olarak övülmektedir… Dogru dürüst olanlarin mutsuz olduklari bir dünya anlamsizdir. Yahudi adaletinin ve her ‘sosyal’ adaletin esas tutumu iste budur. Burada, yani bu dünyadaki cennet fikri özünde yahudidir ve sadece içerigi bakimindan degil, kaynagi bakimindan da öyledir. ‘Geçmis ve gelecek tarih için yahudi kalibi, bütün devirlerde ezilenlere ve mutsuzlara kuvvetli bir çagridan ibarettir. Bu kalibi Aziz Augustin Hiristiyanliga, Marks ise sosyalizme aktarmistir. (B. Russell, The History of Western Philosophy) ‘Yeryüzünde cennet’ isteyen bütün ihtilaller, ütopyalar, sosyalizmler ve diger akimlar özünde Eski Ahit (Tevrat) kaynaklidir, yahudi kökenlidir.2

Gerçekten de Yahudilik’te, Hiristiyanlik ve Islam’in aksine ahiret inanci yoktur, tam tersine güçlü bir "yeryüzü cenneti" özlemi, baska bir deyisle "dünyaya baglilik" vardir. Bu bagliligin siddetini Kur’an ayeti söyle vurguluyor: "Andolsun, yahudileri hayata karsi diger insanlardan ve ortak kosanlardan bile daha ihtirasli bulursun. (Onlardan) her biri, bin yil yasatilsin ister; oysa bunca yasamasi onu azaptan kurtarmaz. Allah, onlarin yapmakta olduklarini görendir." (Bakara, 96)

Bu nedenle, Aydinlanma hareketinin gerçek Cennet’ten "yeryüzü cennetleri"ne yaptigi dönüs, bir anlamda, Protestanlik’tan sonra Hiristiyanliktan Yahudilige olan ikinci bir dönüs olarak karsimiza çikiyor. Hele, Aydinlanma akiminin doruguna ulastigi, "hedonizm"in (zevkçilik, hayati yalnizca daha çok zevk alma araci olarak görme), dünyaya bagliligin en üst derecede yasandigi su dönemde, insanlarin çogunun, dünyadan "elini etegini" çekmeyi emreden Katolik anlayisindan çok uzak ve üstteki ayette önemli özelligi belirtilen yahudilige çok yakin oldugu kuskusuzdur.

"Yeryüzü cenneti" düsüncesinin Ibrani ögretisinden kaynaklandiginin bir baska ilginç göstergesi de, bu düsüncenin Aydinlanma çaginin az öncesinde ortaya çikan baslica savunucularinin hep Ibrani ögretisiyle içli-disli örgütlere üye oluslaridir. Yazdiklari Ütopya, Günes Ülkesi ve Yeni Atlantis gibi eserlerinde hepsi de birer "yeryüzü cenneti" modeli gelistiren Thomas More, Tomasso Campanella ve Francis Bacon gibi isimlerin ortak özelligi, Gül-Haç ya da mason derneklerinin seçkin üyeleri arasinda yer aliyor olmalaridir. More’un Kabala’ya olan ilgisi ise zaten ünlü bir konudur. Bu nedenle Ütopya yazari, Hümanist akimla birlikte Avrupa’da dogan "Hiristiyan Kabalizmi" geleneginin basta gelen temsilcilerinden sayilmaktadir.

Materyalizm ve Ibrani Ögretisi

Aydinlanmanin bir baska özelligi, materyalist felsefeye öncülük etmesiydi. Insan böylece, mutlak varligin madde olduguna, varligini maddeye borçlu olduguna inandiriliyor ve maddeye dayali amaçlara yöneltiliyordu. Bunun açik örnegini, gelistirdigi mekanik evren anlayisiyla bir yüzyil sonra güç kazanacak olan materyalist düsünceye zemin hazirlayan Isaac Newton vermisti. Ünlü fizikçi, evreni bir saate benzetmisti. Ona göre Allah bu saati bir kez kurmustu ve ondan sonra da nasil isledigine karismamaya karar vermisti. Insan, bu dev saatin, yani maddeden olusan ve herhangi bir ilahi müdahale olmadan sebep-sonuç iliskilerine bagli olarak (determinist) isleyen mekanizmanin bir parçasiydi. Allah evrene karismadigina göre de, insanin O’na yönelmesinin ve O’ndan istemesinin bir anlami kalmiyordu; insan bu madde yigini içinde kendi basinin çaresine bakmakla yükümlüydü. Allah evrene karismadigina göre, kuskusuz dini otorite de dünyaya karisamazdi…

Bu düsünceyi, yani mekanist evren anlayisini gelistiren Newton’un üst dereceli bir mason ve iyi bir Kabala ögrencisi oldugunu biliyoruz. Acaba maddeci fizigin kurucusu, kuramini gelistirirken mason kaynaklarindan yani Kabala’dan ve Ibrani düsüncesinden mi etkilenmisti?…

Yahudi dininin özelliklerini inceledigimizde bu soruya olumlu cevap vermenin mümkün oldugunu görüyoruz. Çünkü Aydinlanmanin öncülügünü yaptigi materyalizm, yahudi dininin de en basta gelen özelligidir. Yahudi dini, "mana" üzerine degil, "madde" üzerine kurulu bir dindir. Insana vaadettikleri ancak maddi kurtulustur (dünya egemenligi gibi) ama asla bir manevi kurtulus vaadetmemektedir.

Bu konudaki tutarli bazi yorum ve tespitleri, yine Aliya Izzetbegoviç yapiyor. Izzetbegoviç, Ibrani dininin materyalist özelliginden söyle söz ediyor:

Ölümsüzlükle ilgili ögreti, yahudilerce hiçbir zaman tam olarak kabul edilmis degildir. Sadukiler (Hz. Isa dönemindeki bir yahudi mezhebi) onu Hz. Isa’nin zamaninda bile reddediyorlardi. Ortaçag’in en büyük yahudi düsünürü olan Maimonides, ölümsüzlügün kisisel olmadigini iddia etmistir ki, bu görüs hemen hemen ölümsüzlük düsüncesinin kendini inkar etmek demektir. Bir baska büyük yahudi olan Baruch Spinoza daha da ileri giderek, Eski Ahit’in ölümsüzlükten hiç söz etmedigini öne sürüyor. Renan ve ondan sonra Berdjayev, tutarli olarak, yahudilerin ölümsüzlük fikrini kabul edemediklerini, çünkü bu fikrin dünya görüsleriyle uyusmasinin mümkün olmadigini öne sürmüslerdir… Spinoza’nin örneginde, yeni materyalist felsefenin yahudiligin bagrinda veya yahudi geleneginin kaynaklarinda dogusu çok iyi izlenebilir. Bu gelenekte, dini öz; milli, siyasi ve dünyevi içerige göre çok ince ve sig kaliyor, yani hiristiyanliga tamamen ters bir durum. Spinoza’nin yazilarinda her yere ‘Tanri’ yerine ‘tabiat’ kelimesi konulabilir. Bu konuda kendisi bile açik olarak yol gösteriyor. Tanri kavramindan, sahsi irade, hatta suurla ilgili herseyi çikartarak, Spinoza, bu iki kavrami birbirine yaklastirir. Aforoz edilmesine ragmen, Spinoza gerçek bir yahudidir (hahamlarin onu lanetlemesi yanlis anlamalarindan kaynaklaniyordu).3(Spinoza ile ilgili bir baska ilginç bilgiyi de, yahudi yazar Henri Serovya, Fransizca yazdigi Kabala adli kitapta veriyor. Spinoza, Serovya’nin bildirdigine göre, Kabala ile yakindan ilgilenmis ve düsüncelerini gelistirirken Kabala’dan etkilenmistir.)

Izzetbegoviç’in yorumlari, özellikle Spinoza (solda) ile ilgili olanlari, yahudi dininin bakis açisinin Hiristiyanliktan (ve Islam’dan) ne kadar uzak ve materyalizmle ne kadar içiçe oldugunun ifadesi .4 Bosna lideri, bu yorumlarinin ardindan, yahudilerin tarih boyunca maddesel gelismelerin ardinda olduklarina deginerek, "yahudilik tarihi, dünyanin iktisadi tarihidir" diyor. Buna ek olarak, siyasi ekonominin ve sosyalist fikirlerin en büyük isimlerinin "hemen hemen istisnasiz" yahudi oluslarina dikkat çekiyor. Izzetbegoviç, ilk bölümde inceledigimiz konuya, Yeni Dünya’nin kesfine de deginerek söyle diyor: "Kolomb’un deneyiminin yahudilerce finanse edilmis olmasinda ve… Yeni Dünya’nin kesfedilmesine yahudilerin—hatta dogrudan dogruya—katilmasinda biraz sembolizm vardir."

Bosna lideri, yahudilik-materyalizm iliskisi hakkinda son olarak da söyle diyor: "Yahudi materyalizmi (veya pozitivizmi), insanin bilincini dünyaya dogru yöneltmis ve bütün tarih boyunca dis (dünyevi) gereklere olan ilgisini tahrik etmistir." 5 Bu nedenledir ki yahudiler, Aydinlanma’dan çok daha önce de materyalizmin en atesli savunuculari arasinda yer almislardir. Maddeciligin kaynagi olan ilk çag atomcu görüsünü tüm Ortadogu’ya yayanlar yahudi felsefecilerdir.

Tüm bunlar, Aydinlanmanin ve onun en önemli içerigi olan pozitivist/materyalist düsüncenin neden ve nasil yahudi diniyle bu denli içli-disli oldugu sorusunun cevabidir. Bu, Tapinakçi gelenegini sürdüren masonlarin yahudi önde gelenlerine tabi olmasiyla kurulan Ittifak’in, Katolik dini otoritesi liderliginde kurulmus olan Avrupa düzenini degistirirken, yerine yahudi dünya görüsünü yerlestirdiginin bir göstergesidir. Ahireti (uhrevi olani) hedef seçen ve dünyadan (maddi olandan) yüz çeviren Katolik düzeni yerine konmus olan düsünce, yalnizca ve yalnizca dünyayi ve maddeyi yücelten bir düsüncedir ve asil olarak yahudi düsüncesidir. Kuran, yahudilerden söz ederken, bu noktaya dikkat çeker ve onlarin en önemli özelliklerinden birinin "dünyayi ahirete tercih" etmek oldugunu bildirir: "Iste bunlar (yahudiler), ahireti verip dünya hayatini satin alanlardir; bundan dolayi azaplari hafifletilmez ve kendilerine yardim edilmez." (Bakara, 86)

Aydinlanma’nin içerdigi diger kavramlara baktigimizda da, yine Ibrani ögretisinin izlerini görmek mümkündür.

Ahlak, Allah Korkusu, Aydinlanma ve Ibrani Ögretisi

Aydinlanmanin Katolik dininden, Ibrani dinine dogru bir dönüs oldugunun bir baska göstergesi ise Aydinlanmacilarin Allah korkusu ve ahlak ile ilgili düsünceleridir. Aydinlanmacilarin çogu "deist" idi, yani bir Yaratici’nin varligini kabul ediyorlardi. Ancak, sahip olduklari bu düsünce, Katolik inancina (ve asil önemlisi Islam’a) göre tümüyle sapkin bir inançti. Çünkü bir Yaratici’yi kabul etmelerine ragmen, öldükten sonra tekrar diriltilip O’na hesap vereceklerini inkar ediyorlardi. Bu nedenle "Allah korkusu"nu da reddediyor, insanin yalnizca kendine sorumlu oldugunu öne sürüyorlardi. Immanuel Kant, insanlarin, hayatlarini Allah korkusu üzerine dayandirmalarini "korku ahlaki" olarak tarif etti ve kendince son derece yanlis oldugunu, insana yarasmadigini söyledi.

Bir Gül-Haç üyesi olan Kant’in (bkz. 2. bölüm) bu fikirleri, aslinda Masonik gelenegin genel felsefesinden kaynaklaniyordu. Türk masonlarinca yayinlanan Mimar Sinan dergisi, bunu çok açik bir biçimde söyle ifade ediyor: "Mason felsefesi, törenin korku üzerine kurulabilecegini, cehennem, Tanri ya da yasa korkusunun insanlari gerçekten ve sürekli olarak iyi edebilecegini benimseyemez. Böyle bir ahlakin, yani korku töresinin insancil ahlak ile iliskisi olamaz." 6

Masonlarin böyle sapkin bir inanisa kapilmalarinin ardinda ise pek çok seyde oldugu gibi bu konuda da Ibrani ögretisinin etkisinde kalmis olmalari yatmaktadir. Çünkü yahudi dini, "ahiretsiz bir din"dir, cennet ve cehennem tanimaz. Ölümden sonra Allah’a hesap verilecegini kabul etmez, dolayisiyla Allah korkusu da tasimaz. Mimar Sinan, "gericiligin nedenleri"ni konu edinen bir yazida, cennet ve cehennem inancinin yahudi dininde de olmayisinin kendilerine büyük referans oldugunu söyle vurguluyor:

… Yahudi sinagoglarina bile girmemis olan cennet ve cehennem ilkeleriyle, ‘madem ki anlamak imkansizdir, en iyisi inanmak ve Tanridan gelen vahyi oldugu gibi kabul etmek degil midir?’ diye akla dayanmayan telkinleriyle yarattigi ve yasatmayi da basardigi taassup basta gelen nedenler arasinda yer almistir…7Oysa Allah korkusu, Aydinlanmacilarin göstermeye çalistiklari gibi insanin "medenilesmemis" olmasindan kaynaklanmaz. Tam tersine, insan akli ve kavrayisi arttikça Allah’tan daha çok korkar (Kuran’da, vahsi karakterli bedevilerin Allah’tan gerçek anlamda korkamayacaginin belirtilmesi [Tevbe, 97; Hucurat, 14] dikkat çekicidir). Kuran’in tanittigi bir biçimde Allah’i kavrayan insan, O’nun sonsuz büyüklügü ve gücü karsisinda korkar. Bu korku, Allah’a karsi bir hata ve saygisizlik yapma korkusudur ve Kuran’da "hasyet" (saygi dolu, içli bir korku) kelimesiyle ifade edilir. Buna karsin, insanlarin ya da hayvanlarin bir baska yaratiktan korkmalari ise "havf" (ilkel korku) olarak belirtilir.

Bu durumda, kendilerine "yol gösterici" olarak, Allah’tan korkmadiklari Kuran’in yüzlerce ayetinde vurgulanan yahudilerin felsefesini benimseyen Aydinlanmacilarin, bu içlilikten çok uzak olmasi oldukça dogaldir.

Yahudilik; Bir Din mi, Yoksa Ideoloji mi?

"Israil ruhundan söz açiyoruz ve diger uluslara benzemedigimize inaniyoruz. Fakat Israil ruhu… putlastirilmis kollektif egoizmimizin mükemmel bir gösterisinden daha ileri bir sey degildir ki."

- Martin Buber.8

Tüm bu inceledigimiz bilgilerin ardindan, Ibrani ögretisinin kendisinin ne oldugu sorusuyla karsilasiyoruz.

Din ve ideolojiler arasindaki en önemli farka yazinin basinda degindik: Din, insanlara, bu dünyadaki yasamin geçici bir yasam oldugunu, asil amacin bu dünyayi yaratan Allah’in rizasina uygun davranmak, O’na kulluk etmek ve öteki dünyadaki (ahiret) Cennet’i kazanmak oldugunu haber verir. Buna karsilik, ideolojiler, insanlara bu dünyada mutlu bir yasam vaadederler, insanlarin Allah’a karsi sorumlu olduklarini, bu dünyadaki geçici yasamdan sonra O’na hesap vereceklerini ya reddeder, ya da görmezlikten gelirler. Kisacasi, dinin (ki Allah katinda tek geçerli din Islam’dir) amaçlari ilahidir ve bu dünyayla birlikte, ondan daha da çok, öteki dünyadaki asil ve sonsuz yasami kapsar. Ideoloji ise ilahi degil, dünyevi amaçlara yöneliktir.

Aydinlanma felsefesine temel olusturan Yahudiligi inceledigimizde, bu "din"in, aslinda bir din olmaktan çok, bir ideoloji oldugunu görüyoruz. Irkçi, dünyevi, ilerlemeci ve materyalist bir ideoloji…

Din ve ideoloji arasindaki farklari göz önünde bulundurarak Yahudiligi inceledigimizde, çarpici sonuçlarla karsilasiyoruz.

Birincisi, Yahudiligin kendine tabi olanlara neler vaadettigi ve onlari ne gibi amaçlara yönelttigine bakildiginda ortaya çikmaktadir. Yahudilik, kendine tabii olanlari, bu hayatin ardindan baslayacak olan asil ve ebedi bir hayata kavusturmak gibi bir hedef tasimaz. Tam tersine, Yahudiligin vaadi yalnizca bu dünya ile sinirlidir. Kendine tabi olanlara, Mesihi bir dönem vaadeder. Mesihi dönemde vaad edilen de, ruhsal bir kurtulus degildir (yani Yaratici’ya daha çok yakinlasmak, O’nun rizasini daha çok kazanmak gibi bir hedef yoktur). Mesihi dönemin tek vaadi, dünya egemenligidir. Yani dünyevi ve materyalist bir hedef. Ayni ideolojiler gibi…

Ikincisi, Yahudilik, kendine tabi olanlara, sahsi bir kurtulus da vaad etmez. Yani, her yahudi Mesihi dönemi görecek ve dinin "nimet"lerinden yararlanacak seklinde bir düsünce yoktur. Tam tersine, kurtulus, bilinmeyen bir gelecekte var olacak olan bir kurtulustur. Yahudilige tabi olanlarin görevi, bu kurtulusa katkida bulunmaktir. Bireyler ölür, gider. Ama önemli olan sonuçta Yahudiligin kendisinin üstün gelecek olmasidir.

Bu kuskusuz, ideolojilerin de vaadidir. Hem sosyalizm, hem de liberalizm, hedeflerine kisa sürede varilacagini öne sürmez; tam tersine, hedeflerin uzak oldugunu, ancak bireylerin kendilerini feda ederek, ilerdeki bir zamanda kurulacak "yeryüzü cenneti" için çalismalarini emrederler. (Çin Komünist Partisi, Çin’in ancak 21. yüzyilin ortasinda gerçekten sosyalist bir ülke olacagini, bunun için de çok çalismak gerektigini açiklamisti. Liberallere göre de "vahsi kapitalizm"den kurtulmak zaman ister; Ingiltere’de ikiyüzyil sürdügü gibi).

Bir baska deyisle, hem Yahudilikte, hem de ideolojilerde, dünya hayati, binlerce yil kesintisiz süren bir hayat olarak anlasilmakta, bireylere bu uzun görünen hayatin sonunda ulasilacak bir "yeryüzü cenneti" vaadedilmekte ve bu hedefe yönelik bir "ilerleme" kavrami sunulmaktadir. Oysa, dünya hayati, ortalama 60-70′er yillik dilimlerden ibarettir ve tek tek her insan bu dilimi Allah için yasamakla yükümlüdür. Kendinden öncekilerin ne yaptiginin, ya da öldükten sonra "arkasinda" ne oldugunun kendisiyle bir ilgisi yoktur. Kuran, geçmis kavimlerin kissalarini anlatirken, "onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onlarin kazandiklari kendilerinin, sizin kazandiklariniz sizindir. Siz, onlarin yaptiklarindan sorumlu degilsiniz" (Bakara, 134) hatirlatmasini yapar. Buna karsin, yahudiler kendilerini binlerce yildir süren ve nesilden nesile aktarilan bir gelenegin temsilcisi olarak görmektedirler. Yahudilik, bu noktada, bir ideoloji olan muhafazakarlikla da çok iyi birlesmektedir.

Üçüncüsü, Yahudilik ulusçudur. Bir ulusun, daha dogrusu bir irkin temsilcisidir ve o irk için bir "yeryüzü cenneti" kurma hedefindedir. (Mesihi dönemle gelecek olan bu "yeryüzü cenneti", diger irklar açisindan bir "yeryüzü cehennemi"dir kuskusuz; bkz, "Giris"). Ideolojiler de öyledir; insanlarin bir kismina seslenirler, bu "kisim" ise ilahi kistaslara göre belirlenmis bir kisim degildir. Ulusçuluk, irkçilik ve fasizm, açiktir ki yalnizca bir irka kurtulus vaadetmektedir. Sosyalizm "proletarya"nin, kapitalizm zenginlerin cennetidir. Oysa dine (Islam’a) göre, insanlar arasinda irk, ulus, sinif gibi farklar yoktur. Tek fark, ilahi kökenlidir, iman edenlerle etmeyenler arasindadir. Bu da yahudilikteki gibi asilmaz bir sinir degildir. Dileyen iman edenlerden olur, dileyen inkar edenlerden.

Dördüncüsü; Yahudilik, ayni ideolojiler gibi kalplere degil, bedenlere seslenir. Yahudilik, yalnizca nelerin yapilmasi gerektigi üzerinde duran ve "niyet", "ihlas", "Allah rizasi" gibi kalbe yönelik Islami kavramlardan hiç haberi olmayan bir ögretidir. Bunun en açik ifadesi, Türk yahudilerince yayinlanan Salom gazetesindeki yahudi düsüncesi ile ilgili bir yazida yer aliyor:

‘Tanri’ya inanmak’ yahudiligin temel baslangiç noktasi degildir. Resul Jeremiah bile (16:11) Israil’in baskaldirisini Tanri’nin agzindan söyle anlatir: ‘Beni terkettiler ve kanunlarimi uygulamadilar’. Eski hahamlarin bu sözü yorumlama sekli ise söyledir: ‘Inançlarindan vazgeçsinler ama kanunlari uygulasinlar’.9Hahamlarin yahudilere ögüdü, "inançlardan vazgeçip, kanunlari uygulamak"tir. Çünkü kanunlar, "yahudi olmak" anlamina gelir ve yahudi irkinin korunmasini saglar. Ancak, yahudiligin bu kurallarina uyanlarin Tanri’ya inanip-inanmamalari önem tasimamaktadir. Yeter ki, sekil yerine getirilsin, ruh ve kalbin önemi yoktur.

Ideolojiler de böyledir. Ideolojiler, insanlardan, yalnizca kurduklari sistemlere uymalarini isterler. Insanlarin ne hissettikleri degil, ne yaptiklari önemlidir. Sosyalist toplumda üretken, kapitalist toplumda becerikli, fasist toplumda itaatli insanlar aranir ama insanlarin bunlari ne "niyet"le yaptiklari gibi bir soru yoktur ortada.

Oysa Islam, yalnizca sekille degil, ondan çok ruhla ilgilenir. Bir insanin müslüman olmasi için, namaz kilmasi, oruç tutmasi, infak etmesi (Allah yolunda harcama) yeterli degildir. Bunlari yapan bir kisi "münafik" da olabilir; yani bunlari Allah için degil, insanlara gösteris için de yapiyor olabilir. Müslüman olmak, kalbe baglidir. Bu nedenle ki, Yahudilikte "münafik" diye bir kavram yoktur. Gerçek imanin olmadigi yerde, sahtesinin de olamayacagi için… Kuran’in yahudilerin kalplerinin "tastan bile kati" oldugunu bildiren haberi (Bakara, 74), sözkonusu gerçegin en özlü ifadesidir.

Tüm bunlar, Yahudiligin bir dinden çok, ideoloji oldugunun delilleridir. Ancak bunlarin ardindan akla, Yahudiligin ilahi kaynakli bir kitabi kendine referans kabul ettigi, bu nedenle de bir din oldugu seklinde bir itiraz gelebilir. Ancak M. Tevrat’a ve yahudilerin bu kitapla olan iliskilerine baktigimizda, durumun pek de öyle olmadigi, Yahudiligin ilahi bir referansa dayanan bir din sayilamayacagi anlasiliyor. Bilindigi gibi bugünkü Tevrat Hz. Musa’ya verilen Tevrat degildir. Dejenere olmus ve ilahi vasfini yitirmistir.

Dejenerasyon, tarih boyunca hemen her peygamberin ardindan gelen bir süreçtir. Zamanla peygamberin mesaji çarpik yorumlanmaya baslanir, bu çarpik yorumlar dinin asil kaynagi haline gelir ve din ilahi özelligini yitirir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta vardir: Bu dinlerin yasadigi dejenerasyon süreci, genellikle kendiliginden olusan, insanlarin bilinçlerini yitirmeye baslamalarindan kaynaklanan bir süreçtir. Bu sürecin sonunda, insanlar dinden önceki sapkin inançlarina geri dönmüsler ve çogunlukla putperest olmuslardir. Yasanan olay, bir bilinçsizlik olayidir.

Ancak, Yahudilikte çok özel bir durumla karsi karsiyayiz. Yahudilerin yaptigi dejenerasyon, son derece bilinçli ve amaçli bir dejenerasyondur. Kuran, yahudi önde gelenlerinin Tevrat’i nasil tahrif ettiklerini söyle anlatmaktadir:

Siz (müslümanlar), onlarin (yahudilerin) size inanacaklarini umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah’in sözünü isitiyor, (iyice algilayip) akil erdirdikten sonra, bile bile degistiriyorlardi. … Artik vay hallerine; kitabi kendi elleriyle yazip, sonra az bir deger karsiliginda satmak için ‘Bu Allah katindandir’ diyenlere. Artik vay, elleriyle yazdiklarindan dolayi onlara; vay kazanmakta olduklarina. (Bakara, 75, 79)

Ayetlerin tarif ettigi olay açiktir: Yahudi önde gelenleri, ilahi sözü bilinçli bir sekilde bozup degistirmislerdir. Bu kisilerin inanç sahibi olacaklari düsünülemez. Zaten ayni yahudi önde gelenleri, bir yandan da "inançlarinizdan vazgeçin ama kanunlari uygulayin" demektedirler.Dolayisiyla M. Tevrat’in ilahi bir kaynak oldugu öne sürülemez. Onu ilahi bir kaynak olmaktan çikaranlar da, ilahi sözü bilinçli bir sekilde degistirerek, koyu irkçi, dünyevi ve maddeci bir ideoloji üreten yahudi önde gelenleridir.

Yahudiligin aslinda bir ideoloji olmasi, çok önemli bir baska gerçege de isaret etmektedir. Çünkü Yahudilik binlerce yildir vardir, ancak ideolojiler yalnizca birkaç yüzyildir… Bu, bizi, ideolojilerin arkaplaninda Yahudiligin oldugu sonucuna ulastirir. Nitekim kitabin önceki bölümünde de, bu baglantinin arkasindaki mekanizmayi kesfetmis, Avrupa’nin önce Protestanlik sonra da Aydinlanma ile nasil dinden ideolojiye döndügünü incelemis ve bu büyük dönüsümün yahudi önde gelenleri ve Tapinakçi gelenegin koruyuculari olan masonlar arasindaki Ittifak tarafindan yönlendirildigini görmüstük.

Kuskusuz Ibrani kaynaklarinin irkçi, dünyevi ve ilahi emre baskaldirmis gelenegini kendine örnek alan Aydinlanma, insani gerçek aydinliga çikaramamis ve onu "yeryüzü cenneti" gibi bir takim bos kuruntulara sürüklemekten baska bir ise yaramamistir. Çünkü gerçek aydinlik (nur) ve gerçek kurtulus (felah) ancak insanin kendini ve Yaratici’sini bilmesi ve O’nun kendisine gösterdigi yolda yürümesiyle elde edilebilir. Çünkü, Kuran’da dendigi gibi "Allah, rizasina uyanlari bununla kurtulus yollarina ulastirir ve onlari kendi izniyle karanliklardan nura çikarir. Onlari dosdogru yola yöneltip-iletir." (Maide, 16)

Frankistler, ya da ‘Aydinlanmis’ Yahudi Dönmeleri ve Kabala-Aydinlanma Iliskisi

Aydinlanma’nin Ibrani dini ve düsüncesi ile ilgili oldugundan yalnizca biz söz etmiyoruz. Aydinlanma sürecinin yahudi dini, toplumu ve de Mesih Plani ile baglantisini arastirirken, bu konuda ilginç bazi görüsler ileri sürmüs olan "Frankistler" adli yahudi tarikati karsimiza çikiyor. Jacop Frank (solda) adli Sabetay Sevi benzeri Kabalaci bir "sahte Mesih"in kurdugu bu "dönme" tarikati, Aydinlanma ile yahudi mistik gelenegi olan Kabala arasinda baglanti kurmustu (ya da var olan baglantiyi ortaya koymustu). Bunun yaninda tarikatin lideri Frank, Fransiz Devrimi’nin yapilacagini önceden, her nasilsa, haber vermisti! Bununda sözde "Mesih"in kehanet ilminden çok, kurdugu baglantilardan kaynaklandigini düsünmek daha mantikli. Hele bu sözde Mesih’in varisinin de sonradan Jakoben’lere katildigini göz önünde bulundurursak, olaydaki Kabala etkisi daha da açiga çikiyor… "Yahudi Ansiklopedisi" Judaica, sözkonusu bilgileri söyle aktariyor:

Jacop Frank, müridleriyle birlikte Çekoslovakya’nin Bruenn kentinde 1786′ya kadar kaldi. Burada yöneticilerin destegini ve korumasini kazandi. Baglilari arasinda yari-askeri bir rejim kurdu. Erkek müridler üniforma giyiyor ve askeri egitim görüyordu… Bazi kaynaklar, Frank’in müridlerine, Türkiye’nin bazi bölümlerini de içine alan bir fetihi vaad ettigini bildiriyorlar. Bu siralarda Frank, bazi müridlerini, bir ihtimal Avusturya hükümetinin politik ajanlari olarak, Türkiye’ye yolladi. Bu Frankistler, Türkiye’deki ‘dönme’lerle isbirligi içinde çalistilar. Bu dönemde Jacop Frank, monarsileri devirecek ve özellikle Katolik Kilisesi’ni ortadan kaldiracak bir devrimin yaklastigindan bahsediyordu. Ayrica bu devrimden sonra çikacak savaslarin ardindan Frankist Dominyonu olarak adlandirilacak topraklari ele geçirmek istiyorlardi. Yapilan askeri egitim bunun için bir hazirlik niteligindeydi… Frank’in ölümünün ardindan Moravya ve Bohemya’da yahudiliklerini sürdüren müridler, o dönem yahudi cemaatlerinde yayilan Haskalah (Haskalah, ‘Yahudi Aydinlanmasi’ olarak adlandirilir) akimiyla yakin iliski içine girdiler, ayrica Kabala’nin devrimci mistisizmi ile Aydinlanma’nin rasyonalist düsünceleri arasinda bag kurma yoluna gittiler… Frankistlerin geleneksel Kabala ve Aydinlanma düsüncesi arasinda kurduklari bag, hem Prag’da biraktiklari yazili belgelerde hem de Bohemya ve Moravya’daki ailelerin tutumlarindan açikça anlasilmaktadir… Jacop Frank’in kuzeni Moses, son dönem Frankist akiminin önde gelenlerindendi… Moses, daha sonra Franz Thomas von Schoenfeld adiyla ünlü bir Alman yazari ve mistik bir yahudi Kabala sisteminin kurucusu olarak ünlendi. Daha sonra da Junius Frey adiyla devrimci bir Jakoben oldu.10

Kabala-Aydinlanma iliskisi baska yahudi kaynaklarinda da vurgulanir. Aydinlanma’ya Kabala adina sahip çikan tek yahudi grubu Frankistler degildir. Bir baska "sahte Mesih" hareketi olan Sabetaistlerin Aydinlanma’nin temeli olan rasyonalizm akimiyla olan yakinliklari da, ayni iliskinin bir göstergesidir. Modern çagin en önemli Kabala uzmanlarindan biri olan Gershom G. Scholem söyle yazar:

19. yüzyilin ortalarinda, Macaristan’daki yahudi hareketinin önderi Leopold Loew, Moravia’daki Sabetaistlerle iliskiye geçmisti. Loew’in yazdiklarindan, Sabetaistlerle birlikte yeni rasyonalizm akiminin yayilmasi yönünde önemli propaganda yaptiklarini ögreniyoruz. Buna ragmen, yahudi literatüründe, mistik yahudi gelenegiyle rasyonalizm akimi arasindaki önemli iliskiden genellikle söz edilmez… … Pragli yahudi mistiklerinin ruhani lideri olan Jonas Wehle’nin 1800′lerde yazdigi yazilar da, rasyonalizmle yahudi mistisizminin çarpici bir iliskisini ortaya koyar. Çok genis olan çalismalari arasinda, Talmud’un Aggadoth öyküsüne getirdigi ilginç bir yorum vardir: Buna göre, yahudi ulusunun büyüklerinin konacagi anit-mezarda, Sabetay Sevi ve Isaac Luria gibi Kabalacilarin yaninda, Moses Mendelssohn ve Immanuel Kant gibi Aydinlanmacilar da yer alabilir…11

Fransiz Localarinin Kurulusu ve Fransiz Aydinlanmasinin Gelisimi

Önceki bölümde inceledigimiz gibi masonluk ilk olarak Iskoçya’ya kaçan Tapinakçilar tarafindan bugünkü sekliyle örgütlenmisti ve yayilma alani da ilk olarak Iskoçya ve Ingiltere oldu. Yüzyillar boyunca yeraltinda faaliyet gösteren masonluk, Ingiltere’de, dini otoriteye karsi giristigi mücadeleden zaferle çiktigi kesinlesince, 1717 yilinda varligini tüm dünyaya duyurarak "yer üstü"ne çikmisti. Bundan sonra mason localari Kita Avrupasi’nda da hizla gelisti.

Fransa’daki ilk localar, 1737 yilinda Andrew Michael Ramsay adli bir sövalye tarafindan kuruldu. Ramsay, 1681′de Iskoçya’da dogmus ve Edinburgh Üniversitesi’nde okumustu. Asil misyonu ise o dönemde henüz gizli olan mason localarina katilmasi ve masonlardan olusan ve Büyük Üstad Newton’un baskanligini yaptigi Royal Society’e girmesinden sonra basladi. Locada yetenekleriyle dikkat çeken Ramsay, üstadlar tarafindan masonlugu Fransa’ya tasiyacak kisi olarak seçildi.

Ancak Fransa gibi Katolik bir ülkede loca kurmak, bunun için izin almak kuskusuz zor bir isti. Bu nedenle de Ramsay, temkinli davranmaya karar verdi. Misyonuna baslamadan bir süre önce Katolikligi kabul etti ve kisa süre içinde kendini bir "sövalye" yaptirmayi basardi. Bu Katolik ünvanlar altinda Fransa’ya gittiginde ülkedeki ilk localari kurmak için gerekli izni rahatlikla aldi ve Fransiz masonlugu resmi olarak 1737′de çalismalarina basladi. Fransiz localari kisa sürede hizla gelisti ve çok sayida ünlü kisi örgüte katildi. Örgüt, Krala ve Kiliseye saygili görünüyordu, ancak gerçekte içinde masonlugun en devrimci ve Kilise-karsiti kanadini tasiyordu. Born in Blood kitabinin yazari John J. Robinson, 1743 yilinda Alman Baronu Von Hund’un sözkonusu Fransiz localarindan birisine davet edildigini anlatiyor. Baron’un günlügünde yazdigina göre, onu locaya götüren masonlar, kendisine örgütün gerçek kimligini anlatmis, Tapinakçilar’in devami olduklarini ve büyük hedeflerin pesinde olduklarini bildirmislerdi. Örgüte katilmayi kabul eden Baron’a, Almanya’ya dönmesi ve bir sonraki emri beklemesi söylenmisti. Baron ülkesine döndü ve Tapinakçi gelenege açikça bagli olan masonik bir loca kurdu. Goethe, Mozart gibi ünlü isimler bu locanin üyeleri arasinda yer aldilar.12

Fransa’da gelisen bu yeni localarin, Ingiltere’deki biraderleriyle önemli bir yöntem farkina sahip olduklarini da vurgulamakta yarar var. Hatirlarsak, o dönemde Ingiltere’de, Katolik Kilisesi’ne ve Kilise’ye bagli olan krallara karsi girisilen mücadele kazanilmis ve Ingiltere Protestan bir ülke olmustu. Kraliyet ailesi ise masonlukla son derece içli-disli hale gelmisti. Ingiliz masonlari, bir "devrim" pesinde kosmuyorlardi artik. John J. Robinson’in dedigi gibi, "masonluk artik düzeni yikmaya çalismiyordu, çünkü düzenin kendisi haline gelmisti." 13

Buna karsilik Fransa’daki durum çok farkliydi. Herseyden önce Fransa Katolik bir ülkeydi, onu Protestan yapmak gibi bir sey ise ne mümkün ne de mantikli görünüyordu. Ayrica Fransa Krali’yla görülecek tarihi bir hesap da vardi: Önceki bölümde inceledigimiz gibi, Tapinakçilar’i tutuklayip yasadisi ilan eden, sonra da 1314 yilinda örgütün Büyük Üstadi olan Jacques de Molay’i idam ettiren kisi, Papa’yla birlikte Fransa Krali’ydi. Jacques de Molay’in öcünü almak için ritlere eklenen "Kados Sövalyesi" (Ibranice Intikam Sövalyesi) derecesinin Lyon’da, yani Fransa’da kurulmus olmasi da dikkat çekiciydi. Jacques de Molay’in öcü ile Hiram’in öcünü özdeslestiren masonlar, kuskusuz sözkonusu intikami en anlamli olarak yine Fransa Krali’ndan alabilirlerdi.

Kisacasi, localar, Fransa’da, Ingiltere’de oldugu gibi "reform" yöntemiyle iktidari ele geçiremezlerdi. Daha keskin ve çarpici bir dönüsüm, bir "devrim" gerekliydi. (Ingiliz ve Fransiz localari arasinda sartlar geregi olusan bu yöntem farki, daha sonra "Iskoç Riti" ve "Fransiz Riti" arasinda dogacak olan ayrimin da kaynagiydi. Ancak, görüldügü gibi ayrilik amaçlarda degil, yalnizca araçlardaydi. Her iki "rit" de, Ittifak’in genel stratejilerine ayni ölçüde baglidirlar.)

Umberto Eco, 18. yüzyilin ortasinda Fransiz localarinda yasanan atmosferi söyle tarif ediyor:

Localar çogaliyor, monsenyörler, markiler, dükkan sahipleri masonlugun çekimine kapiliyorlar, kral ailesi üyeleri büyük üstadlar oluyorlardi. Von Hund denen adamin Tapinakçi Gelenege Baglilik locasina, Goethe, Lessing, Mozart giriyorlar, askerler arasinda localar ortaya çikiyor, alaylarda gizli, Hiram’in öcünü alma planlari kuruluyor, yakinda patlak verecek devrim üzerine tartisiliyordu…14Iste böyle bir ortamda Aydinlanma düsüncesinin en radikal ve en din karsiti ekolü olan Fransiz Aydinlanmasi dogdu. Önceki bölümde, Aydinlanmaya öncülük eden Francis Bacon, Rene Descartes, Immanuel Kant, Isaac Newton, John Locke gibi isimlerin mason ya da Gül-Haç üyesi olduklarina deginmis ve Ibrani felsefesiyle yakin iliskilerine dikkat çekmistik. Bu kisiler, Ingiliz ve Alman Aydinlanmasi’nin öncüleriydi. Bacon, bilimin amacinin Allah’i tanimak ve kavramak degil, dogayi insan için sömürmek oldugunu öne sürmüstü. Descartes, dünyayi bir makina olarak görmüstü ve bu "makina"nin hiçbir ilahi amaci ve düzeni olmadigina inaniyordu. Ona göre tek mutlak bilgi, bilimsel bilgiydi; insanin en dogru ve mutlak bilgiyi "vahiy"den ögrenebilecegini reddediyordu. Gelistirdigi Kartezyen felsefe ile de, devlet ve toplumun dinden koparilmasinin altyapisini hazirlamisti. Newton da önceki sayfalarda degindigimiz gibi evreni mekanik bir saate benzetmis ve mutlak varligin madde oldugunu öne sürmüstü. Bu düsünürlerin gelistirdikleri mekanik evren modeli ise John Locke, J. J. Rousseau, Montesquieu gibi düsünürlerce sosyal bilimlere aktarildi. Ve seküler sistem ve ideolojilerin zemini hazirlandi.

Fransiz Aydinlanmasi, bu din-disi evren ve toplum modellerinin en radikalini gelistirdi. Ilginç olan, Fransiz Devrimi’ni de üreten bu Aydinlanma akiminin yine localar eliyle gerçeklestirilmis olmasiydi. Türk masonlarinin yayin organi Mimar Sinan dergisi, bunu en kisa biçimde söyle vurguluyor: "1789 Fransiz Ihtilali mason düsünürler tarafindan hazirlanmistir. Hürriyet, esitlik, kardeslik ilkesini benimseyen Insan Haklari Beyannamesi, Montesquieu,Voltaire, Rousseau, Diderot gibi üstadlarimizin ilham ve irsadlariyla yayinlanmistir." 15 Yine Türk masonlarinca yayinlanan Mason Dergisi, söyle yaziyor: "Fransa’da feodal sistemi yikarak Büyük Ihtilali yaratanlarin basinda Montesquieu, Voltaire, J. J. Rousseau ve materyalizmin öncülerinden Diderot ile etrafinda kümelenen Ansiklopedistlerin isimleri yazilidir. Bunlarin hepsi masondu." 16 Mimar Sinan, bir baska sayisinda su bilgileri veriyor:

Ihtilal öncesi dönemde Fransiz masonlari arasinda çok ünlü kisilere rastlanmaktadir. Ilk zamanlar Fransiz kamuoyunda ve özellikle ‘esprit’li kisiler gözünde bir çesit ‘fantezist gevezelik’ toplulugu gibi görülen masonluk, zamanla ayni ‘esprit’li kisileri de localarina almayi basarmis ve böylece devrin çok ünlü aydinlari localarin sütunlarini süslemekte gecikmemislerdir. Bu arada ünlü Ansiklopedistlerin hemen hepsi localarin üyesi olmustur. Her halde bunlarin localarin sütunlarinda bulunduklari sirada 18. yüzyilin görüslerini biraderlere sürekli sekilde belirttikleri tahmin olunabilir.17

Fransa Büyük Sark Locasi 1971-1974 yillari arasi Üstad-i Azam Fred Zeller, hatiralarinda devrim öncesi Masonik faaliyetlerinden söyle söz ediyor:

1789 devrim öncesi Fransa’sinda masonlar, geleneklerle açikça çatisan fikirlerle ihtirasla ugrastilar ve bunu loca haricinde de yaydilar… Voltaire’in ölümünden kisa süre önce kayit oldugu sütunlarinda devrin en meshur filozoflarinin yer aldigi Dokuz Kizkardesler Locasi’nin, mevcut düzeni yikacak fikirlerin yayilmasinda payi büyük oldu… Masonlar, yarim asir boyunca sabirla, yavas yavas devam eden bu gizli, yasak tartismalarla, milli bilince yerlesik düzeni degistirme ümit ve azmini asiladilar.18Bu masonik kaynaklardan da anlasildigi gibi devrimin altyapisi olusturan anti-monarsik ve anti-Kilise düsünceler büyük ölçüde masonlugun ürünüydü. Devrimin kendisi de ayni kaynaktan geldi. Jacques de Molay’in öcü, Tapinakçi gelenegin baglilarindan baska kimin tarafindan alinabilirdi ki?…

Jacques de Molay’in Öcü

Ingiliz tarihçi Michael Howard, The Occult Conspiracy adli kitabinda localarin devrimin hazirlanmasindaki rolüne dikkat çekiyor. Buna göre, en etkili localardan biri, büyük üstadlardan Savalette de Lage tarafindan kurulan Gerçegin Dostlari adli gizli örgüttü. Bu locanin politik felsefesi, devrimi doguran sosyal reformun ana hatlarini çiziyordu. Savalette de Lage ile iliski içinde olan bir diger önemli loca, Neuf Soeurs (Dokuz Kizkardesler) locasiydi. Üyeleri arasinda Voltaire, Benjamin Franklin, Paul Jones gibi isimlerin yer aldigi loca, özellikle Kilise’nin dini egitim sistemine karsi seküler bir alternatif gelistirmeye çalismisti. Tarih, edebiyat, kimya ve tip konularinda Kilise ögretisinin tümüyle disinda ve tümüyle seküler teoriler gelistirildi. Bu loca tarafindan kurulan Apollo Koleji, devrim sirasinda Lycée Republican adini aldi.

Illümine kökenli masonlugun devrimde büyük rolü oldugu devrimin hemen arkasindan kaleme alinan çesitli kitaplarda dile getirildi. Yaygin bir iddiaya göre, Fransiz Devrimi’ni atesleyen ayaklanmanin plani, 1782 yilinda Wilhelmsbad’da toplanan Büyük Masonik Konvansiyon’da yapilmisti. Konvansiyona katilanlar arasinda devrimin önemli liderlerinden Comte de Mirabeau da vardi. Mirabeau, Fransa’ya döner dönmez Konvansiyon kararlarinin detaylarini Fransiz localari içinde organize etti.19

Devrimin perde arkasinda önemli bir rol oynayan kisilerin basinda ise Comte Cagliostro geliyordu. Asil adi Joseph Balsamo olan Sicilya dogumlu Cagliostro, Almanya’da hem klasik mason localarina hem de Illüminati locasina üye olmustu. Bir süre sonra devrimin altyapisini hazirlayacak ajanlardan biri olarak seçildi. Görevi tüm Avrupa’yi dolasarak radikal ve devrimci düsünceleri yaymakti. Sonunda Fransa’ya giderek Jakobenlere katildi. 1785′teki Büyük Masonik Kongre’de devrimin hazirligi ile ilgili yeni direktifler aldi. Ayni yil patlak veren ünlü Kraliçe Gerdanligi skandalinin merkezinde Cagliostro vardi. Skandal, Kraliçe ile Kardinal arasinda bir ask macerasi yasandigi izlenimi vermek için düzenlenmis bir komploydu ve halk arasinda hem Kraliyet’in hem Kilise’nin itibarini büyük ölçüde zayiflatti. Skandalin masonlarin bir ürünü oldugunu Fransiz romanci Alexandre Dumas da dogrular.20

Loca tarafindan "ajan-provokatör" olarak görevlendirilen Cagliostro, Kraliçe Gerdanligi skandalinin ve devrime zemin hazirlayan daha pek çok gelismenin merkezindeydi. 1787 yilinda Londra’da bulundugu sirada Paris’teki dostlarina yazdigi bir ta, yaklasan devrimden söz etmis, Bastille hapishanesinin basilacagini, Monarsinin ve Kilise’nin yikilacagini ve akil prensipleri üzerinde yeni bir din kurulacagini haber vermisti.21 Bu, kuskusuz Cagliostro’nun inanilmaz ileri görüslülügünden degil, loca içindeki üstlerinden aldigi istihbarattan kaynaklaniyordu. Çünkü Michael Howard’in ifadesiyle, "1785-1789 yillari arasinda Fransa’da yer alan çok sayidaki loca monarsiyi ve kurulu düzeni yikmak için full-time çalisiyordu".22

Devrim gerçekten de büyük ölçüde bir mason eseriydi. Masonlar devrimi hem kurmak istedikleri sosyal düzen için büyük bir asama, hem de Tapinakçilar’a karsi Fransa Krali’nin yaptiklarinin bir intikami olarak görüyorlardi. Kiskirtilmis yiginlar Bastille hapishanesine dogru yürüdüklerinde Mirabeau, "Monarsi, Tapinakçilar Örgütünün torunlarindan öldürücü bir darbe aldi" demisti.23 Bu arada, içindeki tutuklu sayisinin iki elin parmaklarini geçmedigi ve hiçbir stratejik önemi olmayan Bastille hapishanesinin bu denli büyük bir sembol haline getirilmesinin de bir anlami vardi: Tapinakçilar’in Büyük Üstadi Jacques de Molay 1314 yilinda idam edilmeden önce uzun süre Bastille’de tutuklu kalmisti!… Devrimle birlikte madem De Molay’in intikami aliniyordu, o halde öncelikle Bastille hedef alinmaliydi.24

Tapinakçilar’in Büyük Üstadi Jacques de Molay, 1314 yilinda bir süre Bastille hapishanesinde tutuklu kalmis, sonra da Fransa Krali ve Papa’nin emriyle idam edilmisti.

Devrimin gerçeklestiren masonlar, bu nedenle yaptiklarini Kral ve Kilise’ye karsi alinan bir intikam olarak gördüler. Kralin kafasi kesildiginde "Jacques de Molay, öcün alindi" seslerinin yükselmis olmasi, ya da stratejik hiçbir önemi olmayan Bastille’in devrimin odak noktasi haline getirilmis olmasi bunun göstergelerindendir.

Devrimin içinde masonlugun, daha dogrusu yeni-Tapinakçilarin oynadigi rol, Cagliostro tarafindan henüz daha 1789 yilinda itiraf edildi. Cagliostro Engizisyon tarafindan tutuklanmisti ve canini kurtarmak için bildigi herseyi bir bir anlatti. Anlattiklarinin basinda, Tapinakçi gelenegi koruyan masonlarin tüm Avrupa’da zincirleme bir devrim yapma planlari geliyordu. Masonlarin asil amacinin ise, Tapinakçilarin yarim biraktigi isi bitirerek Papaligi yok etmek oldugunu, ya da Papaligin ele geçirilmesinin hedeflendigini de itiraf etmisti. Cagliostro’nun anlattiklarindan, Ittifak’in öteki kanadinin da sözkonusu zincirleme devrim tezi içinde yer aldigi anlasiliyordu: Çünkü Cagliostro’nun itiraflari arasinda, uluslararasi yahudi banker hanedani Rothschild’in tüm bu devrimci faaliyetleri finansal yönden destekledigi, Fransiz Devrimi’nde de yine Rothschild kaynakli paralarin önemli rol oynadigi da yer aliyordu.25

1796 yilinda Fransa’da The Tomb of Jacques de Molay adli bir kitap yayinlandi. Içinde, Fransiz Devrimi’nin, kökenleri Tapinakçilara uzanan masonlar tarafindan yapildigi anlatiliyordu. Bir yil sonra Cizvit rahibi Father Bamuel Memoires pour serir de l’histoire du Jacobinisme diye bir kitap yazdi. Içinde Tapinakçilar’in mason görüntüsü altinda halen var olduklari ve devrimi de onlarin yaptigi anlatiliyordu. Rahip, Ingiliz Iç Savasi’nin da bir Tapinakçi tezgahi oldugunu yazmisti.

1808 yilinda Paris’teki St. Paul Kilisesi’nde Jacques de Molay’in anisina bir anma töreni düzenlendi. Törene katilan masonlar, ayni Ortaçag Tapinakçilari gibi giyinmislerdi. De Molay’in kemikleri ve bazi sahsi esyalari üzerinde ritüeller yapildi. Masonlar daha sonra töreni disari tasirarak Tapinakçi bayraklari ile Paris caddelerinde yürüyüs yaptilar.26 5 yüzyil önce Kral ve Kilise tarafindan Paris’te idam edilmis olan Jacques de Molay bu kez yine Paris’te törenle aniliyordu. Kilise de Kral da artik yoktu çünkü.

Jakobenizmin Gerçek Kimligi

Fransiz Devrimi’ndeki en büyük rol, kuskusuz devrim liderlerinin çogunun üye oldugu Jakoben klüpleri tarafindan oynanmisti. Devrimin ardindan da, "Jakobenlik" politik literatürde çok önemli yeri olan bir terim haline geldi. Bu terimle, tepeden inmeci ve baskici bir yöntemle halki halka ragmen yönetmeye soyunan kisiler ve kurumlar tanimlandi. Jakobenlik, insan haklari, demokrasi, esitlik, özgürlük gibi süslü sloganlar altinda belli bir grubun gerektiginde zor da kullanarak topluma hakim olmasi istegi olarak bilindi. Fransiz Devrimi’nden sonra da tarihte sayisiz "Jakoben" ortaya çikti. Sanki Jakobenlik kendi kendini yenileyen, yeniden üreten bir kurummuscasina, pek çok ülkede tekrar tekrar hortladi. Bu Jakobenlerin ortak özellikleri ise hepsinin seküler oluslari ve seküler düzenler kurmak için toplumu reforme etmeye çalismalariydi.

Bu durumda söyle bir soru sorulabilir: Jakoben yapisinin içinde, ya da arkasinda, bir baska faktör var miydi ki, bu yapi tekrar tekrar kendini üretti? Jakobenler Klübü, devrimin ilerleyen döneminde kapatilmis, tarih sahnesinden çekilmisti. Ama, Jakobenligin ardinda, Jakoben gelenegini devam ettiren, "Jakobenlikten de öte" bir yapi vardi sanki. "Esitlik, kardeslik, özgürlük, demokrasi" gibi süslü sloganlar kullanip, fakat gerçekte oldukça acimasiz ve anti-demokrat yöntemleri de uygulamaya koyarak, yalnizca güce ve iktidara ulasmaya çalisan ve kendine en büyük düsman olarak da dini seçen seküler bir örgütlenme…

Bu tanim bile bizi dogrudan masonluk hakkinda düsünmeye yöneltmektedir. Nitekim masonluk içinde Jakobenlik arasindaki iliskiyi incelemeye kalktigimizda, ikincisinin birincisi için bir paravandan baska bir sey olmadigini görüyoruz. Görünen odur ki, masonlar, devrimdeki rollerinin gizlemek için Jakoben klübünü kurmuslar ve gerçek kimliklerini bu sayede perde arkasinda tutabilmislerdir. Mimar Sinan’da yayinlanan bir makalede, masonlarin farkli örgütler kurduklarindan söyle söz edilir:

1789 Fransiz Devrimi’nden önce localardaki çalismalara bir göz atinca görülüyor ki, bu çalismalarda ele alinan fikir ve ilkelerin bir çoklarinin, Fransiz Devrimi’ndeki fikir ve ilkelerle benzerligi dikkati çekmektedir. Devrimin basinda ilan edilen Insan Haklari Deklarasyonunda ileri sürülen görüsler, devrimden önceki yillarda localarda hemen hemen oldugu gibi tartisma konusu edilmistir… Bazi biraderlerin masonluk disinda siyasal nitelikte klüpler kurdugu da ayri bir gerçektir. Bu klüpler arasinda Club Breton gösterilmektedir…27Club Breton’in masonlar tarafindan kuruldugu bilgisi son derece önemlidir, çünkü Breton bir süre sonra dagilarak Jakoben kulübünün çekirdegini olusturmustur. Jakoben klüplerinin yapisina baktigimizda ise sözkonusu mason baglantisini çok açik bir biçimde görebiliriz. Bu klüpler, ayni mason localari gibi belli kisilerin üye olabildigi, üyelerin para yardimi yapmasi gerektigi, içinde konferanslarin verildigi ve kadinlarin üye olamadigi kuruluslardir. Amerikali tarihçiler Richard Cobb ve Colin Jones The French Revolution adli kitapta söyle yazarlar:

Jakobenler, ise iyi organize edilmis bir tartisma kulübü olarak basladilar. Kulübe katilmak için belli bir giris ücreti yatirmak ve daha sonra da belli araliklarla ödeme yapmak gerekiyordu. Üyeler klüpte önceden hazirladiklari konusmalar yaparlardi… Kadinlar üyelige kabul edilmiyordu… Toplam 5500 kadar Jakoben kulübü vardi… Bazi bölgelerde mason localariyla ortak yürütülürdü çalismalar.28Durum böyle olunca, önde gelen Jakobenlerin tümü de dogal olarak masondur. Fransiz yazar Pierre Miquel de, La Grande Revolution adli kitabinda Jakobenlerin çogunun mason localarina da üye olduklarini vurgular. Devrimin öncülügünü yapan ve Meclis’in asiller ve din adamlarindan sonra üçüncü sinifini olusturan Thiers Etats’nin durumu da localarin devrimdeki rolünü göstermektedir: Thiers Etats’nin 603 üyesinin 477′si yani % 80′i masondur.29 Mimar Sinan, ise söyle yazar:

Önemli olan bir nokta da ihtilalde liderlik durumunda olanlarin çogunun mason olmasidir. Mirabeau, Danton ve daha birçoklari ihtilalden önce localarda kendilerini tanitmis kisilerdi.Birçok fikir adami, filozof, idareci, asker ve din adami, büyük ihtilalde aktif rol almadan önce localarin sütunlarinda gözükmüs ve buralarda isim yapmislardir.30Masonluk baglari, önceki bölümde de inceledigimiz gibi Amerika-Fransa arasina da uzanmistir. Fransiz Devrimi’nin öncüsü General Lafayette, George Washington’in ayni locadan biraderidir. Iki taraf arasindaki masonik isbirliginin bir nisanesi olarak, Fransiz masonlari Amerikali biraderlerine New York’taki ünlü Özgürlük Heykeli’ni hediye etmislerdir.

Kisacasi devrimi yapanlar ve dolayisiyla da Jakobenler, aslinda masonlardi. Jacques de Molay’in öcünün alinmasi ve Avrupa’da Yeni Seküler Düzen’in (Novus Ordo Seclorum) baslatilmasi baska kimin eseri olabilirdi ki? Ama masonlar çogu kez oldugu gibi Fransiz Devrimi’nde de kendilerine büyük ölçüde gizlediler. Bu sayede, devrimi yapanlarin "masonlar" degil, "Jakobenler" oldugu imaji verildi. Ayni gerçek Kral ve Kraliçe’den de gizlenmis, özellikle saf Kraliçe, örgütü bir eglence kulübü sanmisti:

Marie-Antoinette 1781 yilinda kizkardesine masonlarla ilgili olarak sunlari söylüyordu: ‘Masonluk yalnizca iyi bir eglence ve toplanti kulübü. Onlar sarki söyleyip içki içen ve de kesinlikle komplo düzenlemeyen insanlar.’ Kraliçe’nin bu konudaki düsüncesine ragmen, pek çok mason devrimin ön saflarinda yer aldi; en az ikiyüz tanesi Genel Meclis’e, yüz tanesi de Konvansiyon’a üye seçildi… ‘Esitlik, özgürlük, kardeslik’ gibi sloganlar ve esitligi sembolize eden terazi ya da teyakkuzu temsil eden göz gibi semboller masonluktan alinmisti.31Kraliçe’yi ve tüm aristokrasiyi aldatmak için kullanilan gizleme yöntemi, resmi tarih yazilirken de sürdürüldü. Ortaya devrimin tüm "iyi" taraflarini masonlara mal eden, kötü yönlerini ise masonluktan uzak gösteren bir resmi tarih hikayesi çikti. Masonlarin konu hakkinda yaptiklari yayinlarda vermek istedikleri mesaj; örgütün devrimin ilkelerini olusturmada—ki bunlar, Özgürlük, Kardeslik, Hürriyet gibi süslü sloganlari içermektedir—basi çektigi, ancak devrimin eli kanli liderlerinin mason olmadigi seklindedir. Çünkü bu liderler—ki en basta Robespierre gelir—herkesçe "öcü" olarak görülen kisilerdir ve devrimin savunulmasi en imkansiz olan Terör döneminin uygulayicilaridir. Bu nedenledir ki, bu "birader"lerin mason gözükmesi, olumsuz bir izlenim yaratacaktir.

Masonlarin gerektigi durumlarda bazi üyelerini mason degilmis gibi göstermeleri, zaten sik sik basvurduklari bir yöntemdir. Emekli Büyükelçi Ismail Berduk Olgaçay, "masonlar çogu kez iftihar edemedikleri kisilerin adlarini dolapta saklarlar da masonlugun kiyisina, kösesine deginmis kisileri—tabii çok defa ölümlerinden sonra—mason diye takdim ederler" diyor.32

Devrimin "öcü" liderlerinin masonluklarinin örtbas edilmesinin bir örnegi Marat’dir. Masonik kaynaklar Rousseau, Montesquieu, Diderot gibi isimlerin masonlugunu üstüne basa basa duyurmalarina ragmen, "en az onbin kelle kesilmelidir" sözüyle ünlenen Marat’nin loca kayitlarindan mümkün oldugunca söz etmemeyi yeglerler. Oysa, Amerikali mason William R. Denslow’un 10.000 Famous Freemasons (10.000 Ünlü Mason) adli çalismasinda bildirdigine göre, devrimin en radikal ve kanli liderlerinden olan Marat, 1774′de ilk kez Ingiliz Büyük Locasi’nda inisye edilmis, daha sonra da Amsterdam’daki Loge La Bien Aimée adli locaya girmistir.33 Ayni kitapta bildirildigine göre, 1793 yilinda Jacoben Kulübü’nün baskanligina seçilen Danton da masondur ve Voltaire’i de yetistirmis olan Paris’teki ünlü Dokuz Kizkardesler locasina üyedir.34 Devrimin en "kan dökücü" lideri olan Robespierre de genel kurali bozmaz; O da masondur.35

Aydinlanmacilar, Devrimciler ve Yahudiler

Kitabin bir önceki bölümünde Tapinakçi gelenegi koruyan masonlar ile yahudi önde gelenleri arasindaki Ittifak’in Avrupa’da dini otoriteye karsi verdikleri uzun savasi birlikte incelemistik. Görmüstük ki, Ittifak’in iki kanadi, önce Avrupa’da sonra da tüm dünyada seküler bir düzen kurmak için her asamada yakin bir isbirligi gerçeklestirmislerdir. Bu isbirliginin, Yeni Seküler Düzen’in çok önemli bir asamasi olan Fransiz Aydinlanmasi ve Fransiz Devrimi sirasinda gerçeklesmemis olmasi elbette beklenemez. Bu iki büyük hareketin ardindaki mason etkisini önceki sayfalarda inceledik; simdi ise olaydaki yahudi baglantisina ve yahudi faktörüne göz atmak gerekmektedir.

Nitekim konu hakkindaki kisa bir arastirma; Fransiz Aydinlanmacilarinin yahudilere olan olagandisi ilgisini, devrimdeki yahudi faktörünü ve Jakobenler ile yahudiler arasindaki çarpici yakinligi ortaya çikarmaktadir.

Ilk bakilmasi gereken, devrimin ideolojik altyapisini hazirlayan Aydinlanmacilardir. Fransiz Aydinlanmacilarinin da diger Aydinlanmacilar gibi mason olmasi demek, onlarin da digerleri gibi Ittifak’in öteki kanadiyla, yani Yahudilikle ilgili olmalari demekti. Nitekim konuyla ilgili önemli isimlere baktigimizda, masonik misyonun temel özelligini, yani "yahudi diyarini kurtarma" hedefini görebiliyoruz. Örnegin Jean Jacques Rousseau, yahudilerin önce Fransa’da sonra da tüm Bati Avrupa’daki politik özgürlük kazanmalari üzerinde dikkat çekici bir biçimde durmustu. Rousseau, Yahudilerin yalnizca esit haklar kazanmalari gerektigini degil, kendilerine ait bir ülkeleri olmasi gerektigini de savundu, ki bu da "yahudi diyarinin kurtarilmasi"ndan baska bir sey degildi… Yazdigi bir makalesinde Yahudilerin ulusal özelliklerine olan hayranligini söyle vurguluyordu: "Yahudiler bize hiç sona ermeyen bir birikim sunuyorlar. Atina, Isparta, Roma ve onlarin insanlari tümüyle yok oldu, bütün zorluklara ragmen Sion, çocuklarini yitirmedi. Onlar her milletin arasina girdiler ama hiçbirinde erimediler. Lidersiz kaldilar ama hala bir milletler. Ülkesiz kaldilar ama hala birer yurttaslar.’" 36

Montesquieu da ayni çizgideydi. Jean Bodin’in yahudi dinine karsi son derece sempatiyle yaklasan gelenegini devam ettirdi. Lettres Persanes (1721) adli eserinde Yahudiligi "iki çocuk (Hiristiyanlik ve Islam) dogurmus bir anne" olarak nitelendiriyordu." 37

Diderot da "yahudi sempatizani" idi. Juifs (Philosophie des) adli yahudilerle ilgili makalesi Ansiklopedinin 9. cildinde yer aldi. Burada Diderot, yahudilerin iki ulusal özelligine duydugu derin hayranligi dile getiriyordu: Hala varligini sürdüren en eski ulus olmalari ve hiçbir zaman çok tanriciligi benimsememeleri. Bunun yaninda yahudi atalarinin ‘dogal’ dinine duydugu hayranligi da vurguluyordu.38

Devrimin önderleri ise ayni Aydinlanmacilar gibi hatta daha da fazla yahudiler ile iliski içindeydiler. Encyclopaedia Judaica, Jakobenler ve sonrasi hakkinda söyle yaziyor:

Parisli Jakoben klüpleri yahudi sempatizaniydilar… Güney Fransa’da bir grup yahudi ‘Rousseau’ adini verdikleri bir Jakoben Klubü kurdular. Bu yahudi-Jakoben klüp, 1793-1794 döneminde, yahudilerin yogun oldugu Saint Espirit bölgesinin devrim hükümeti haline geldi… Temmuz 1793-Temmuz 1794 arasindaki ‘Terör’ döneminde hiçbir yahudi giyotine gönderilmedi… … Devrim kisa sürede diger ülkeleri de etkiledi. Hollanda’da 1795′de Fransiz ordusunun yardimiyla bir devrim gerçeklesti ve Batavian Cumhuriyeti kuruldu. Devrimin düzenleyicilerinin basinda bir grup ‘aydinlanmis’ yahudi geliyordu. Sözkonusu ‘aydinlanmis’ yahudiler Amsterdam’da Felix Libertate adli bir örgüt kurmuslardi. Bu örgütün amaci ‘özgürlük ve esitlik prensiplerini yaymak’ olarak açiklandi… Devrimin yankilari Italya’ya da ulasti. 1790 baharinda yahudiler ‘devrimin partizanlari’ olmakla suçlandilar… 1796-1798 yillarinda, Napoleon Italya’nin büyük kismini isgal etti. Ülkeyi ele geçiren Fransiz ordulari, girdikleri heryerde artik yahudiler için esitlik döneminin basladigini ilan ettiler… Napoleon’un Misir seferi sirasinda baslayan karsi-devrimci hareketlerin slogani ‘yahudilere ve Jakobenlere karsi mücadele’ idi… Napoleon’un 1815′teki düsüsüne kadar Italya’da yahudi esitligi güvence altinda kaldi…39

Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasindaki Ittifak, Devrim ile birlikte geleneksel düsmani olan Kilise’ye büyük bir darbe vurmus oluyordu. Devrimin en atesli günlerinde bu çizgi iyice belirgin hale geldi ve Jakobenlerin yogun propagandasi sonucunda yaygin bir "Hiristiyanliktan çikma" hareketi gelisti. Bunun yanisira Ittifak’in Üstad mason Robespierre tarafindan üretilen "devrimci ibadet" ya da "Yüce Varlik Ibadeti" gittikçe yayilmaya basladi. Yanda, sözkonusu "Yüce Varlik Ibadeti"ni tasvir eden devrim döneminden kalma bir resim: Resmin tepesine masonlugun Kabala kaynakli ünlü sembolü "üçgen içinde göz" eklenmis, tüm bu olaylarin gerçek organizatörünün kim oldugunu anlatmak istercesine….

Özellikle Kilise’ye karsi Jakobenler ve yahudiler hep ayni saftaydi. Devrim sirasinda yayinlanan bir Fransiz gazetesi, devrimciler ve devrime karsi olanlari birbirinden ayiran önemli bir gösterge olarak, yeni meclisin rahiplerden devrimin ilkelerine ters düsmeyeceklerine dair imzalamalarini istedigi ünlü yemini gösteriyordu. Kiliseyi devrimin boyunduruguna alacak ola

1.dünya Savaşı

06 Kasım 2007

Firstly let’s learn about the Ottoman Empire’s economic situation before the

war.

Capitulations: Economic concession. It first started in 1536 between the

Ottoman Empire and France. Later, most of the European countries had this

economic concession. It was not useful for the Ottoman Empire but the empire

could not cancel it because of its weakness.

Before the war, because of the capitulations foreign merchants cleared

through the customs without paying any tax. This weakened the Turkish

merchants. When the World War I started, the Ottoman Empire stopped

capitulations.

Also huge depts weakened the economy of the empire. Most of the depts paid

by Turkey later. There were very rare railways and automobiles in the

country so transportation was a great problem.

Most of the other powerful countries had colonies. Because of that their

economies grew rapidly. Also they used the advantage of the industrial

revolution. So the Ottoman Empire could not resist them.

European sailors discovered new trade routes. Because of that the Ottoman

Empire’s economy damaged.

What caused World War I?

The assassination of Archduke Francis Ferdinand triggered World War I. But

the war had its origins in developments of the 1800′s. The main causes of

World War I were:

The Rise of Nationalism: Nationalism was one of the reasons of the World

War I which is the belief that loyalty to a person’s nation and its

political and economic goals comes before any other public loyalty.

Nationalism created two new powers – Italy and Germany – through the uniting

of many small states. On the other hand, nationalism weakened the eastern

European empires of Austria-Hungary, Russia, and Ottoman. Those empires

ruled many national groups that clamored for independence. The Balkan

Peninsula or the "Powder Keg of Europe" because tensions there threatened to

ignite a major war. Rivalry for control of the Balkans added to the tensions

that erupted into World War I.

Military Forces: Nationalism encouraged public support for military

build-ups and for a country’s use of force to achieve its goals. By the late

1800′s, Germany had the best trained army in the world. In 1898 Germany

began developing a naval force that was big enough to challenge the British

navy. In 1906, the British navy launched the Dreadnought, the first modern

battleship. The Dreadnought had greater firepower that any other ship of its

time. Germany rushed to construct on just like it. Advances in technology

helped aid in making military forces stronger. Machine guns and other new

arms fired more accurately and more rapidly that earlier weapons. By the end

of the 1800′s, technology enabled countries to fight longer and bear greater

losses that ever before.

Alliances: A system of military alliances gave European powers a sense of

security before World War 1. They formed these alliances with each other for

protection and guarente that other members of the alliance would come to the

country’s aid if attacked. Although alliances provided protection, the

system also created certain dangers. If war came, the alliance system meant

that a number of nations would fight, not only the two involved in a

dispute. Alliances could force a country to go to war against a nation

without a reason.

The Triple Alliance was made up of three countries, Germany, Italy, and

Austria-Hungary. They all agreed to go to war if attacked by Russia.

Bismarck also brought Austria-Hungary and Germany into alliance with Russia.

The agreement was known as the Three Emperor’s League and was formed in

1881. They all agreed to remain neutral if any of them went to war with

another country. In 1890 when Bismarck left office it gave a chance for

Russia and France to form an alliance. In 1894, France and Russia agreed to

call up troops if any naiton in the Triple Alliance mobilized. Russia and

France also agreed to help each other if either were attacked by Germany.

On June 28, 1914 Archduke Francis Ferdinand was assassinated by a Serbian

terrorist named Gavrilo Princip. The Archduke’s assassination triggered the

outbreak of World War I.

On July 28 Austria-Hungary declared war on Serbia. Because of

Austria-Hungary’s alliance with Germany, Serbia seeked help from Russia. In

1914 Russia vowed to stand behind Serbia, but first Russia gained support

from France. Germany declared war on Russia on August 1, 1914, in response

to Russia’s mobilization. Two days later Germany declared war on France. The

German Army swept into Belgium on its way to France. The invasion of Belgium

caused Britian to declare war on Germany on August 4. Germany’s plan for a

quick defeat of France while Russia slowly mobilized was called the

Schlieffen Plan. This plan called for two wings of the German army to crush

the French army in a pincers movement. A small left wing would defend

Germany alongs its frontier with France. A much larger right wing would

invade France through Belgium; encircle and capture Paris; and them move

east. Belgiums army held up the Germans for only a short time. By August

16,1914, the right wing of Germany could begin its motion. It drove back

French and British forces in southern Belguim and swept info France. But

instead of swinging west around Paris, one part of the right wing pursued

retreating French toops toward the Marne River. This maneuver left the

Germans exposed to attacks form the rear.

Meanwhile, General Joseph Joffre, commander of all French armies, stationed

his forces near the Marne River east of Paris and prepared for battle. This

battle was later known as the First Battle of the Marne, beginning on

September 6 and ending September 9 when German forces started to withdraw.

The First Battle of the Marne was a key victory for the Allies because it

ended Germany’s hopes to defeat France quickly. The German army halted its

retreat near the Aisne River. From there, the Germans and the Allies fought

a series of battles that became known as the "Race to the Sea". Germany

tried to reach the English Channel and sabotage supply lines between France

and Britian. But the Allies stopped the Germans in the First Battle of Ypres

in Belgium. The battle lasted from mid-October until mid-November. By late

November 1914, the war reached a deadlock along the Western Front as neither

side gained much ground. The deadlock lasted nearly 3 1/2 years.

Both the Allies and the Central Powers developed new weapons, which they

hoped would break the deadlock. In April 1915, the Germans first released

poison gas over Allied lines in the Second Battle of Ypres. The fumes caused

vomiting and suffocation. After the introduction of the poison, gas masks

were used. Another new weapon was the flame thrower, which shot out a stream

of burning fuel.

In 1917, first France and then Britain saw their hopes of victory

shattered. Austria-Hungary drove the Italians out of its territory in the

Battle of Caporetto in the fall and revolution in Russia made the Allied

situation seem even more hopeless.

The most important country in the World War I was USA. Because they changed

the winner of the war.

At the start of the war, President Wilson had declared the neutrality of

the United States. Most Americans opposed US involvement in the European

war. But the sinking of the Lusitania and other German actions against

civilians drew America sympathies to the Allies. German military leaders

believed that they could still win the war by cutting off British supplies.

They expected their U-boats to starve Britain into surrendering within a few

months, longer before the US had fully prepared for war. Tension between the

US and Germany increased after the British intercepted and decoded a message

from Germany’s foreign minister, Arthur Zimmermann, the German ambassador to

Mexico. The message known as the "Zimmermann note", revealed a German plot

to persuade Mexico to go to war against the United States. The British gave

the message to Wilson, and it was published in the US early in March.

Mobilization The US entered the war unprepared for battle. Strong antiwar

feelings had harmpered efforts to prepare for war. Government propaganda

pictured the war as a battle for liberty and democracy. During World War I,

US Government agencies directed the nations economy toward the war effort.

President Wison put financier Bernard M. Baruch in charge of the War

Industries Board, which turned factories into producers of war materials.

Manpower was a chief contribution to the United States to World War I. The

country entered the war with about 126,000 men. It soon orginized a draft

requiring all from 21 through 30 years old to register for military service.

The age range was broadened to 18 through 45 in 1918. Many men enlisted

voluntarily, and women signed up as nurses and office workers. The US armed

forces had almost 5 million men and women by the end of the war. Few

soldiers received much training before going overseas because the Allies

urgently needed them. Before US help could reach the Western Front, the

Allies had to overcome the U-boat threat in the Atlantic. In May 1917,

Britian began to use a convoy system, by which cargo ships went to the sea

in large groups escorted be warships. The U-boats proved no match for the

warships and Allied shipping losses dropped sharply.

The end of the war on the Eastern Front increased German hopes for victory.

By early 1918 German forces outnumbered the Allies on the Western Front. In

Spring, Germany staged three offensives. Ludendorff counted on delivering a

crushing blow to the Allies before larger numbers of Americans reached the

front. Germany first struck near St.-Quentin, a city in the Somme River

Valley, on March 21,1918. By March 26, British troops had retreated about 30

miles. In late March, the Germans began to bombard Paris with "Big Berthas".

The enormous guns hurle shells up to 75 miles. In April, after the disaster

at St-Quentin, Allied leaders appointed General Ferdinand Foch for France to

the supreme commander of the Allied forces on the Western Front. A second

German offensive began on April 9 along the Lys River in Belgium. British

troops called off the attack on April 30. Germany attacked a third time on

May 27 near the Aisne River. By May 30, German troops had reached the Marne

River. American soldiers helped France stop the German advance at the town

of Chateau-Thierry, less than 50 miles northeast of Paris. During June, US

troops drove the Germans out of Belleau Wood, a forested area near the

Marne. On July 15 German troops crossed the Marne. On July 18 Foch ordered a

counter-attack near the town of Soissons.

The critical point in World War I was the Second Battle of Marne. This

battle was fought from July 15 through August 6, 1918. After winning the

battle, the Allies advanced steadily. On August 8, Britian and France

attacked the Germans near Amiens. By early September, Germany had lost all

the territory it had gained since spring. In mid-September, Pershing led US

forces to an easy victory at St.-Mihiel. The last offensive of World War I

began on September 26, 1918. Almost 900000 US troops participated in heavy

fighting between the Argonne Forrest and the Meuse River. Ludendorff

realized that Germany could no longer overcome the superior strength of the

Allies.

The Allies won victories on all fronts in the fall of 1918. Bulgaria forces

under the command of General Edmund Allenby triumphed over the Ottoman army

in Palestine and Syria. On October 30, the Ottoman Empire signed an

armistice. The last major battle between Italy and Austria-Hungary began in

late October in Italy. Italy defeated Austria-Hungary near the town of

Vittorio Veneto with the help of France and Great Britian. Austria-Hungary

signed an amistice on November 3. Germany teetered on the edge of collapse

as the war continued through October. Britian’s naval blockade had nearly

starved German people and widespread dis:-):-):-):-):-):-):-) led to roits and rising

demands for peace. In the early morning on November 11,1918, the Germans

accepted the armistice terms demanded by the Allies. Germany agreed to

evacuate the terrorities it had taken during the war; to surrender larger

numbers of arms; and other war materials; and to allow Allied powers to

occupy German territory along the Rhine River. Foch ordered the fighting to

stop on the Western Front at 11 am. World War I was over!

War Costs

Triple Alliance $(1914-18)

USA 22,625,253,000

England 35,334,012,000

France 24,265,583,000

Russia 22,293,950,000

Italy 12,413,998,000

Belgium 1,154,468,000

Romania 1,600,000,000

Japan 40,000,000

Serbia 399,400,000

Greece 270,000,000

Canada 1,665,576,000

Australia 1,423,208,000

New Zelland 378,750,000

India 601,279,000

South Africa 300,000,000

Colonies of England 125,000,000

Others 500,000,000

Total 125,690,477,000

Central Powers $(1914-18)

Germany 37,775,000,000

Austria-Hungary 20,622,960,000

Ottoman Empire 1,430,000,000

Bulgaria 815,200,000

Total 60,643,160,000

During the war, enemies of the Ottoman Empire could supply their soldiers

and resources from their colonies. So, military losses seriously affected

the Ottoman Empire. For example; in the Gallipoli Campaign, according to the

Turkish sources, the Allies’ total casualties are 187.000 soldiers. The

Turkish causality is 57.084 soldiers in the land attacks and 179.000

soldiers in the naval attack and totally 211.000 soldiers. In these wars,

many educated, intellectual Turkish people had died. Their loss had

negatively effected Turkey in coming years.

Because of the geographic situation of the Ottoman Empire, army had to

fight in a large number of fronts. Some of them were for the empire’s

protection, some of them were for helping their allies. Also the Arabic

people in Hicaz region were provoked by Lawrence T.E. (an English spy) who

is known as Lawrence of Arabia. These places were important because they

have petroleum resources. So, the Ottoman Empire had to use an army for

Hicaz region.

Because of the war, the Ottoman Empire’s economic relations with the other

countries stopped. The empire had to create its resources from itself.

Most of the commodity which are imported before the war, now had to be

supplied from Anatolia.

During the war, because of the mobilization, most of the economical

processes were under the control of government. To supply the army’s

necessities, the empire sometimes bought, sometimes confiscated. Most of the

commodity and services were used for army so the economic level of the

people in Anatolia decreased.

As a result; not only the Ottoman Empire was in war but also the economy

was weak so the people of Anatolia could not survive easily.

On October 30,1918 The Ottoman Empire signed the Mudros Armistice which had

heavy terms that spelled, in brief, unconditional surrender. On the 13th of

November, allied battleships and cruisers anchored in the İstanbul harbor.

The city was unofficially occupied. That same day, Mustafa Kemal, a

full-general at the age of 37, the brilliant tactician of the Dardanelles

and other fronts, disembarked from the train which brought him back home

from the southern front. He said to his adjutant: "Don’t worry young man.

They shall go the way they came."

After the world war I, Mudros and Sevres treaties damaged the Ottoman

Empire’s "sick" economy. By the help of these treaties a lot of new

countries gained advantage from capitulations and had authorization to

occupy every place they want in the empire.

According to Sevres Treaty, the Ottoman Empire’s economy will be adjusted

by a commision whose members are England, France, Italy and the Ottoman

Empire. This means the empire will not have a freedom economically. Hicaz

region will be independent. This means there will be no petroleum resources

in the country. Bosphorus will be governed by a special government

consisting of members from Europe. This special region will have its own

flag, economic structure and army. So it will not be useful for the empire

any more. The Ottoman country was only the middle Anatolia so it was very

hard to industrialize for the empire.

Fortunately, by the help of the Independence War, these treaties were

cancelled: The views expressed at the Paris Peace Conference in 1919 were

that Turkey would be divided up. Meanwhile in the Aegean region the Greek

Army was advancing swiftly, equipped by Great Britain with the most modern

weapons of the day, the French were rapidly occupying in southeastern

Anatolia and in the east the Army of the Armenian Republic was advancing.

The Ottoman government, implementing the terms of the armistice, was against

any form of resistance on the grounds that it would "anger" the enemies. The

Ottoman governments have no power or decisiveness. Therefore the Turkish

nation must decide its own fate and map its own future. The only path to

this goal is the founding of a new state based on the sovereignty of the

nation. On his return from the front to İstanbul, Mustafa Kemal Pasha

realized the hopelessness of the situation, and that the time had come to

put into action the plans he had nourished since his youth. He decided to go

into Anatolia and pursue the struggle from there. In the early months of

1919 Anatolia was a hotbed of troubles, and Mustafa Kemal requested that the

government assign him to go and deal with them. This request was accepted,

and he left İstanbul with this understanding.

On May 19, 1919 he set foot in Samsun. Mustafa Kemal Pasha was now in

Anatolia, to unite it and reconcile antagonistic factions. His first step

would be to bring about the congresses he had planned, one by one. An

association known as the Legal Society for the Defense of Anatolia and

Rumelia wanted the Ottoman Parliament to convene and establish peace

conditions, but in this matter Mustafa Kemal was not hopeful. Nevertheless

the Parliament, in the National Oath of January 28,1920, asked for a peace

in which all borders were removed that threatened the territorial integrity

of Turkey. Only if this condition were met could peace talks be held. The

Entente Powers, who had thought the Eastern Question was resolved, were

greatly disturbed by this action taken under the influence of the Anatolian

National Movement, and in their anger occupied İstanbul on March 16,1920.

Thus for the first time in 467 years the city no longer had the status of

Ottoman capital. Not long before this, on December 27, 1919, Ankara had been

made the center of national resistance, and it was now time to found a

National Parliament. The Entente Powers dictated the final peace of the

World War I, the Peace of Sevres (August 10,1920), which the Ottoman

government was forced to sign. Under the terms of this peace, all of eastern

Thrace, plus İzmir and the Aegean region, were ceded to Greece. The straits

were to be managed jointly, without the participation of the Turks. In

addition, a large part of the country’s eastern territory was ceded to

Armenia, which had been established in Russia. Southern Anatolia was to be

settled by French, Italian and British populations, so that only a small

Ottoman State was left in Anatolia.

This peace roused the patriotic fervor of the Turks even more, and the

youthful army of the new state began to win its first victories. The

Armenian army, which had occupied Eastern Anatolia at the end of World War

I, was expelled from these territories and signed a peace at Gümrü on

December 3, 1920, while the progress of the Greeks, who had set their sights

on Ankara, was brought to a halt. The first diplomatic contacts with the new

Turkish state now began to be made, as the Soviet Union, impressed by the

victories that Turkish National Assembly Army have cited, signed an aid

agreement at Moscow on March 16,1921. Meanwhile the French advance in the

southeast was put to a definitive halt by the Turkish militia. These

developments led Greece, at the instigation of Great Britain, to prepare a

major new offensive, and they advanced as far as the Sakarya River near

Ankara. Meanwhile the National Assembly was temporarily relieving Mustafa

Kemal of his powers so that he could devote his attentions to the war as

Commander in Chief. The Greeks renewed their offensive on August 23,1921,

and were repulsed on September 13 after 22 days and nights of fighting in

which no quarter was given. With this victory, a thousand years of the

Turkish presence in Anatolia were confirmed. After this victory won with the

meagerest of means, the French signed a peace with Ankara on October

20,1921, while the Italians also evacuated from the territory they had

occupied. This left the Greeks and British alone. The following year, in

September, 1922, the Greeks were expelled from Anatolia as the result of a

grand Turkish offensive. The British were determined to remain in eastern

Thrace and the straits at all costs, but thanks to the wise policies of the

Turkish government they found themselves isolated. They were thus compelled

to sign an armistice, at Mudanya on October 11,1922. There was all the

difference in the world between this armistice and that of Mudros signed

some four years previously.

After his victory at the Battle of the Sakarya, Mustafa Kemal was given the

rank of Marshal by the National Assembly and in addition was awarded the

title of Gazi. This title is reserved by the Islamic world for only its

greatest heroes.

Mustafa Kemal Pasha wanted to sign a peace which would confirm the

independence and freedom from conditions of the new Turkish state, while the

Allies, preparing to meet in Lausanne, aimed for an agreement which would

take the Treaty of Sevres as its model, even though the Turkish National

Assembly did not recognize this treaty. In order to divide the Turks at the

conference, the Entente Powers had also invited the İstanbul government.

This was taken as an outrage by the Turkish National Assembly, which had no

choice but to legally dissolve the Ottoman Sultanate. This they did on

November 1, 1922. Thus the Ottoman Sultanate, which had already expired in

fact, legally too became a thing of the past. So now, there was only one

government in Turkey, that founded by the Turkish National Assembly.

The Turkish state was represented at Lausanne by a national hero, İsmet

Pasha (İnönü). The Turkish delegation stood alone, for England, France and

their allies had formed a common front in order to preserve their interests.

There was no one to back Turkey’s cause, so that İsmet İnönü and the rest of

the delegation were compelled to wage a diplomatic battle like that of the

Sakarya. The peace signed at Lausanne on July 24,1923, put an end to the

centuries-old Eastern Question, and gave the new Turkish State complete

independence. The forces of occupation in İstanbul, which had arrived on

November 13, 1918, departed on October 2, 1923, saluting the Turkish flag as

they left.

Turkey had no resources for the Independence War so Turkish National

Assembly tried to get resources from the people of Anatolia. The name of the

orders which are used for this purpose is Tekalif-i Milliye. Turkish people

gave 40% of their goods or riches to Turkish National Assembly for the

Independence War. They were guns, shoes, cables, cotton, cattle animals,

clothes, petroleum, diesel, tires, cells, sulfiric acid, straw, flour,

barley, rope, sugar, soap, salt, candles, horseshoes, nails… After the war

Turkish National Assembly gave back all these commodity to Turkish people.

After the Independence War most of the foreign businessmen and merchants

left Turkey. The number of qualified workers decreased. Because of that

Turkey had to educate its own workers again. The only economic process was

agriculture during these days.

Despite the unrecoverable situation of economy, Turkey could win the

Independence War. Turkish people did not fight with their guns only. They

also fought with their commodity and riches. This made the Independence War

special. Also it was special because Turkey was against imperialist

countries. This war affected the whole world. After the Independence War

most of the colonies of the imperialist countries tried to be independent.

This event changed the world’s economic structure.

Conclusion: The Ottoman Empire was a "sick" man before the world war I. The

government thought that they could gain a lot of things by the help of the

war by choosing the right side. But Germany was the wrong choice. Although

they have a great army, they had disadvantages for the war: They have not

got so much colonies. Also USA entered the war. Because of these reasons

Germany lost the war. Although the Ottoman Army fighted bravely, the empire

lost too. Not only the war but also the Sebres Treaty damaged the economy.

The Ottoman economy became worse. Fortunately, Turkish National Assembly

could win the Independence War. By the help of this war, Sevres Treaty was

cancelled. Otherwise, it will be impossible to recover the economy.

Haçlı Seferleri

06 Kasım 2007

Haçlı Seferleri

Avrupalıların 11. yüzyılın sonları ile 13. yüzyılın sonları arasında Müslümanların elinde bulunan ve Hıristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve dolaylarını geri almak için düzenledikleri seferlere Haçlı Seferleri denilmiştir. Haçlı Seferleri’nin dini, siyasi ve ekonomik nedenleri vardır:

Dini Nedenler

• Hıristiyanların, kutsal yerleri, özellikle Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak istemesi.

• Katolik Kilisesi’nin Ortodoks dünyasını egemenliği altına almak istemesi.

• 10. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan Kluni Tarikatı’nın Hıristiyanları Müslümanlara karşı kışkırtması.

• Din adamlarının etkisi ile Hıristiyanlarda oluşan koyu fanatizm.

• Papa ve din adamlarının nüfuzlarını arttırmak istemeleri.

Siyasi Nedenler

• Avrupalıların Türkleri, Anadolu, Suriye, Filistin ve Akdeniz’den uzaklaştırmak istemeleri.

• Türkler karşısında zor durumda kalan Bizans’ın Avrupa’dan yardım istemesi.

• Senyör ve şövalyelerin macera arayışları.

Ekonomik Nedenler

• İslam Dünyası’nın zenginliği, Avrupa’nın fakirliği.

• Avrupalıların doğudan gelen ticaret yollarına hakim olmak istemeleri.

• Avrupa’da toprak sahibi olmayan soyluların toprak elde etmek istemeleri.

• Avrupalıların doğunun zenginliklerine sahip olmak istemeleri.

I. Haçlı Seferi (1096-1099)

Papa II. Urban ve Piyer Lermit’in çabalarıyla Avrupa’da kalabalık bir ordu hazırlanmıştı. Anadolu’ya ilk gelen düzensiz gruplar, I. Kılıç Arslan tarafından yok edilmişlerdir. Ancak bu grubun ardından şövalye, kont ve düklerden oluşan bir ordu, Anadolu’ya girdi. Türkiye Selçuklularının merkezi İznik kuşatıldı. Kılıç Arslan, İznik’i boşaltmak zorunda kaldı. Haçlılara karşı başarı ile mücadele eden Kılıç Arslan, Haçlıları çok kalabalık olmalarından dolayı durduramamıştır. Antakya’yı işgal eden Haçlılar, 1099′da Kudüs’ü Fatımilerden aldılar. Sonuçta:

• Kudüs, Haçlıların eline geçti.

• İznik ve Batı Anadolu, Bizans’ın eline geçti.

• Anadolu Selçukluları, İznik’i kaybedince Konya’yı başkent yaptılar.

• Haçlılar, ellerine geçirdikleri Antakya, Urfa, Trablusşam, Sur, Yafa, Nablus gibi şehirlerde feodalite rejimine dayanan dükalık ve kontluklar kurdular.

II. Haçlı Seferi (1147-1149)

Musul Atabeyi İmadeddin Zengi, Urfa’yı 1144′te Haçlılardan aldı. Ardından Halep ve Şam alınınca Kudüs Krallığı Papa’dan yardım istedi. Papa’nın çağrısı ile Alman İmparatoru III. Konrad ile Fransa Kralı VII. Lui, ayrı yollardan Anadolu üzerine sefere çıktılar. İki ordu da Anadolu Selçukluları tarafından bozguna uğratıldı. Ordularının büyük kısmını kaybeden iki kral, Şam’a saldırdılar, fakat başarılı olamadılar.

III. Haçlı Seferi (1189-1192)

Mısır’da devlet kurmuş olan Selahaddin Eyyubi, Haçlılarla amansız bir savaşa tutuştu. Amacı, Suriye’deki Haçlı üstünlüğüne son vermekti. Selahaddin Eyyubi, bu mücadelede başarılı olarak 1187′de "Hıttin" denilen yerde Haçlıları yendi. Kudüs dahil olmak üzere Suriye’nin büyük bir bölümünü Haçlı istilasından kurtardı.

Kazanılan bu zaferler, Avrupa’da duyulunca, her yerde dini propagandalar yapıldı. Alman İmparatoru Frederik Barbaros, Fransa Kralı Filip Ogüst ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar komutası altındaki yeni Haçlı orduları harekete geçtiler. Kara ve deniz yollarıyla gelen Haçlı orduları, Kudüs’ü almayı başaramayarak geri döndüler.

IV .Haçlı Seferi (1204)

Eyyubiler, Haçlılarla mücadeleye devam ediyorlardı. Filistin’deki Yafa ve sahil şeridindeki bazı kaleler, Eyyubilerin eline geçince Papa, bütün Hıristiyanları sefere çağırdı. Haçlılar, bu defa deniz yolunu kullanmak istediler ve Venedik ile anlaştılar. Bu sırada Bizans’ta taht kavgaları sürüyordu. İmparator olmak isteyen Aleksi Angelos, Haçlılardan çeşitli vaadlerle yardım istedi. Papa’nın muhalefetine rağmen İstanbul’a gelen Haçlılar, tahttan indirilen İzak ve oğlu Aleksi’yi imparator ilan ettiler ve İstanbul’u yağmaladılar.

İstanbul halkının ayaklanarak imparatoru ve oğlunu öldürmesi üzerine Haçlılar, İstanbul’u işgal ederek Latin İmparatorluğu’nu kurdular (1204). İstanbul’dan kaçan Bizans soyluları, İznik Rum İmparatorluğu’nu (1204 -1261) ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nu (1204 -1461) kurdular. İznik Rum İmparatorluğu, 1261 yılında Latin İmparatorluğu’nu yıkarak Bizans’ı tekrar canlandırmıştır.

V. Haçlı Seferi (1228)

Papa’nın çağrısı üzerine Alman imparatoru II. Frederik, deniz yolu ile Akka’ya geldi (1228). Bu sırada Eyyubiler, iç mücadeleler ile uğraşıyorlardı. Haçlılar, bundan yararlanarak Sayda ve Kudüs’ü kuşattılar. Haçlılarla başa çıkamayacağını anlayan Eyyubi Hükümdarı Melik Adil, Haçlıların Kudüs’te serbestçe oturma şartını kabul ederek 10 yıllık bir anlaşma yaptı (1229). Böylece Haçlılar amaçlarına ulaştılar. Ancak Filistin’e kadar inen Harzem Türklerinin Haçlıları yenmesiyle Eyyubiler Kudüs’ü yeniden ele geçirdiler (1244).

VI. Haçlı Seferi (1248)

Kudüs, tekrar Türklerin eline geçince, Papa yeniden Hıristiyanları sefere çağırdı. Ancak Avrupalılar seferlerden bıkmışlardı. Sadece Fransa Kralı Sen Lui sefere çıktı. Sen Lui de Eyyubi Hükümdarı Turanşah’a esir düştü. Önemli miktarda kurtuluş parası vererek Fransa’ya dönebildi.

VII. Haçlı Seferi (1270)

Fransa Kralı Sen Lui, kardeşinin kışkırtmalarıyla son Haçlı Seferi’ne çıktı. O sırada Tunus’tan kalkan Arap korsanları, doğuya giden Hıristiyan gemilerine zarar veriyordu. Bu yüzden Tunus’a sefer düzenleyen Sen Lui ve ordusunun yarısı, veba salgını nedeniyle öldü.

Haçlı Seferleri’nin Sonuçları

Dini Sonuçlar

• Avrupa’da kiliseye ve din adamlarına duyulan güven sarsıldı.

• Skolastik düşünce zayıfladı.

• Kilise ve Papa’nın otoritesi sarsıldı.

Siyasi Sonuçlar

• Seferler sırasında binlerce senyör ve şövalyenin öldü. Sağ kalanların bir kısmı da topraklarını kaybetti. Böylece feodalite rejimi zayıfladı.

• Merkezi krallıklar, güç kazanmaya başladılar.

• Feodalitenin zayıflamasıyla köylüler, çeşitli haklar elde ettiler.

• Türklerin batıya doğru ilerleyişleri bir süre için durdu.

• Bizans, Batı Anadolu’daki toprakların bir kısmını ele geçirdi.

• Haçlılar ile yapılan mücadeleler, İslam Dünyası’nı, Moğol saldırıları karşısında güçsüz bıraktı.

Ekonomik Sonuçlar

• Doğu-batı ticareti gelişti.

• Marsilya, Cenova, Venedik gibi Akdeniz limanları önem kazandı.

• Avrupalılar, dokuma, cam ve deri işleme sanatını öğrendiler.

• Papaların ve kralların seferlere mali destek sağlamak için İtalyan bankerlerine başvurmaları, bankacılığı geliştirdi.

• Avrupa’da hayat standartları yükseldi. Ticaretle uğraşmaya başlayan şehir halkı, zenginleşerek burjuva sınıfını oluşturdular.

• Anadolu, Suriye ve Filistin, ekonomik bakımdan zarar gördü.

Teknik Sonuçlar

• Pusula, barut, kağıt ve matbaa, Avrupa’ya götürüldü. Bunlar, Avrupa’da bilim ve teknik alanında gelişmelere yol açtı.

• Avrupalılar, İslam Medeniyeti’ni yakından tanıdılar ve faydalandılar.

• Avrupa’da kültür hayatı canlandı.

Orta Çağda Kilise

Hz. İsa’nın havarilerinin çabaları sonucunda Roma İmparatorluğu’nda Hıristiyanlık yayıldı. Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlığın yayılmasını önlemeye çalıştı. Ancak başarılı olamadı. 381 yılında Roma, Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmiştir.

Havari Sen Piyer’in Roma’daki vekiline ”Papa” adı verilmiştir. Ortaçağ’da Hıristiyanlar, iki büyük mezhebin etkisinde kaldılar. Bunlardan Katolik Mezhebi’nin dini lideri Roma’daki Papa, Ortodoks Mezhebi’nin dini lideri İstanbul’daki Patrik idi. Özellikle Papaların elinde geniş yetkiler vardı. Bir kimseyi aforoz ederek dinden çıkarabilirdi. Aforoz edilen kişi, toplum hayatının dışına itilirdi. Krallar bile aforoz edilmekten çekinirlerdi. Papa’nın enterdi ilan ettiği ülkede ise bütün dinsel faaliyetler durdurulurdu. Krallar bu duruma düşmek istemedikleri için Papa ile iyi geçinmeye çalışmışlardır.

Ortaçağ’da krallar ve senyörler, kiliseye büyük topraklar bağışladılar. Böylece kilise örgütü oldukça zenginleşti. Kilisenin koyduğu kurallar, Hıristiyan ülkelerin kanunlarında yer aldı. Hatta Kutsal Roma Germen İmparatorları taçlarını Papa’nın elinden giymeye başladılar. Elde ettiği ayrıcalıkları kaybetmek istemeyen din adamları, skolastik düşünce sistemini geliştirdiler. Bu düşünceye göre kilisenin koyduğu esaslar değişmez kabul ediliyordu. Deney yasaklanmıştı. Bu düşünce tarzına dogmatizm adı verilmiştir.

Ahilik Nedir?

06 Kasım 2007

AHİLİK NEDİR?

"Ahi" sözcüğünün kökeni konusunda dil bilimcileri arasında görüş birliği yoktur. "Ahi" kelimesi, Arapça "kardeş" anlamına gelmektedir. Ancak, Divanü Lûgati’t Türk’te "Ahi" kelimesi eli açık, cömert, yiğit anlamına gelen "akı" kelimesinden türediği kaydedilmektedir.

Terim olarak Ahilik ise, XIII. yüzyılın ilkyarısından XIX . yüzyılın ikinci yarısına kadar Anadolu’da, Balkanlarda ve Kırım’da yaşamış olan Türk Halkının sanat ve meslek alanında yetişmelerini, ahlâki yönden gelişmelerini sağlayan bir kuruluşun adıdır.

Bu tanımlamalardan hareketle "Ahi" kelimesinin, kardeş, arkadaş, yaren, dost, yiğit anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Ahilik hem sosyal hem de kültürel yapılara ait bir terim olarak; birbirini seven, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, işi kutsal, çalışmayı bir ibadet sayan, din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı esnaf ve sanatkarların iş teşkilatı manasını taşır.

Ahi birlikleri her kurum gibi, belli bir ihtiyacı karşılama amacı ile kurulmuşlardır. En geniş anlatımla Ahi birliklerinin kuruluş amacı; Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkmenler arasında yer alan çok sayıdaki sanatkarlara kolayca iş bulmak; bu kişilerin Anadolu’daki yerli Bizans sanatkarları ile rekabet edebilmesini sağlamak, piyasada tutunabilmek için yapılan malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkarlarda sanat ahlâkını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik olarak bağımsız hale getirmek, ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardımcı olmak, ülkeye yapılacak yabancı saldırılarda devletin silahlı kuvvetleri yanında ülkeyi savunmak ve yerleşim bölgelerinde Türk-İslam kültürünü yaymak şeklinde tanımlanabilir.

AHİ EVRAN

Ahi teşkilatının kurucusu Ahi Evran, Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğmuş, 1172-1262 yılları arasında yaşamıştır. Ahi Evren’in asıl adı "Nasîrüddin Ebü’l Hakayık Mahmud B. Ahmed"dir. Ünlü Türk bilgini, iktisatçı ve sanatkarı Ahi Evran ilk eğitimini doğum yeri olan Azerbaycan’ın Hoy şehrinde aldıktan sonra Horasan’a giderek ünlü alimlerden Fahreddin Razî’nin derslerine devam etmiştir. Ahi Evran gençliğinde Hoca Ahmet Yesevî’nin talebelerinden aldığı ilk tasavvuf terbiyesi ile yetişmiş ve olgunlaşmıştır. Ahi Evran, Hac vazifesini yerine getirdikten sonra o devrin mutasavvıflarının buluşma yeri olan Bağdat’a gitmiştir.

Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, kayınpederi Evhadü’d-Din Kirmani ile Anadolu’ya gelen Ahi Evran, Konya’da Sultan’a yazdığı Letaif-i Gıyasiye adlı kitabını sunar. 1205 yılında da Kayseri’ye gelen Ahi Evran, burada bir deri imalathanesi-tabakhane kurar. Kayseri’de devletin desteğini ile debbağları (dericileri) ve diğer sanatkarları da içine alan büyük bir sanayi sitesinin kurulmasına ve esnaf-sanatkarların teşkilatlanmasına öncülük etti. Bu yüzden, tarih boyunca Debbağların Pîri olarak tanınmıştır. Her sanat dalındaki birliklerin bir araya toplandığı bu siteler Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat zamanında diğer şehirlerde de kurulmaya başlandı.

Sultan Alaeddin Keykubat’ın Ahi birliklerini desteklemesi sonucu Anadolu’nun birçok yerinde bu birlikler süratle gelişti. Bu dönem Anadolu Selçuklu Devleti’nin iktisadi olarak en parlak dönemi oldu. Denizli iline de giden Ahi Evran daha sonra Kırşehir’e gelerek Ahi birliklerinin teşkilatlandırılmasına hız verdi. Kırşehir’de debbağlık (dericilik) sanatını geliştirip yaygın hale getirdi. Daha sonra "Ahi Baba"lığa yükseldi. Ahi Evran, teşkilatına taze bir canlılık getirerek bütün Anadolu’da tanınan bir şahsiyet haline geldi.

Ahi Evran, eşi Fatma Ana’nın kurduğu dünyanın ilk kadın teşkilatı olan "Bacıyan-ı Rum" teşkilatını, bugün ki adıyla Anadolu Kadınlar Birliği’ni, de himaye etmiş ve her iki teşkilatın da büyümesi için çaba sarf etti. Ahi Evran kendi mesleği olan dericilik dalından başka 32 çeşit mesleğin gelişmesine öncülük etmiştir. Ahi Evran’ın Anadolu’da kurduğu Ahilik teşkilatı ahlâk, akıl, bilim ve çalışma olmak üzere dört temel esas üzerine kurulmuştur.

Ahi Evran’ın Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus’a sunduğu Letaif-Hikmet adlı kitap, sultanlara ve yöneticilere nasihat verici ve "Siyasetname" türü eserinde hükümdarlara şöyle seslenmektedir:

"Allah insanı, medenî tabiatlı yaratmıştır. Bunun açıklaması şudur: Allah insanları yemek, içmek, giyinmek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk, dericilik gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, bu meslek dallarının gerektirdiği alet ve edavatı imal etmek için de birçok insan gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerin üretimi için lüzumlu olan bütün sanat kollarının yaşatılması şarttır. Bununla da kalmayıp, insanların sonradan doğacak ihtiyaçlarını karşılamak için yeni sanat dallarının meydana getirilmesi gerekmektedir."

Hakkında birçok araştırma yapılan Ahi Evran Veli "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi Ahiret için çalı" Hadis-i Şerifi’ni kendisine rehber edinmişti. Ahilik teşkilatı mensuplarına dünyada yaşamak için bilgi, ahlak ve sanata, esnaf-sanatkarlar arasında yardımlaşma ve dayanışmaya, Ahiret için de takva ve iman esaslarına sımsıkı sarılmaya ihtiyaç olduğunu sık sık hatırlatırdı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük görevleri olan ve binlerce sanatkarı yetiştirmiş olan Ahi Evran 1261 yılında 90 küsur yaşında şehit edilmiştir. Kabri Kırşehir’dedir.

Ahi Evran, ahlâk, sanat ve konukseverliğin uyumlu bir birleşimi olan Ahilik teşkilatını kurmuş ve bu kurumu son derece saygın bir kurum haline getirmiştir. Bu sivil toplum kuruluşu yüzyıllar boyunca bütün esnaf ve sanatkarlara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiştir. Ayrıca Ahilik, yeniçeriliğin kuruluşunda, Hacı Bektaş töreleriyle birlikte önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi onur saymışlardır. Örneğin Osmanlı hükümdarı olan Orhan Gazi ve oğlu Sultan Murat gibi padişahların yanı sıra devletin üst düzey yöneticileri birer Ahi idiler.

AHİLİKTE MESLEKİ DAYANIŞMA VE İŞBİRLİĞİNİN ÖNEMİ

Ahiler devrin elit tabakasından ve cemiyetin en iyi yetişmiş kişilerinden oluşmaktaydı. Davranışı, sanat anlayışı, milli ve manevi değerlere duyarlılığı ve dünya görüşü bakımından Ahilerin hem devlet nazarındaki yerleri hem de halkın nazarındaki konumları çok farklı idi. Ahilik; ekonomik faaliyette bulunmayı, iş ve çalışma hayatında dayanışma ve iş- birliğini önemli bir değer olarak görmüş, iyi işler yapmayı, sahasında ilerlemeyi, toplumsal görev ve sorumluluğun icapları arasında saymıştır.

Bu özelliği ile Ahiler kendi aralarında da büyük bir yardımlaşma ve dayanışma örneği sergiliyorlardı. İşbirliği ile esnaf ve sanatkarların, sermaye açısından daha güçlü bir konuma getirilmesi hedeflenerek, maliyetlerin düşürülmesi, mal ve hizmet üretiminde kalite ve verimliliğin arttırılması sağlanıyordu.

Ahi Evran gerek Kayseri’de bir deri imalathanesi kurmuştur. Ardından bütün dericileri ve diğer sanatkarları içine alan devrin en büyük bir sanayi sitesini kurmuştur. Her sanat dalındaki birliklerin biraraya toplandığı bu siteler Anadolu’nun diğer şehirlerine de hızla yayılmıştır. Ahi Evran sanayi sitelerini takiben aynı meslekte faaliyet gösteren esnaflardan meydana gelen çarşılar ve hanların kurulmasına öncülük etmiştir. Bütün bu uygulamalarda Ahi Evran, esnaf ve sanatkarların birlikte hareket ederek güçbirliği yapmalarını sağlamıştır.

Çalışmayı bir ibadet olarak gören Ahiler, gündüz ticaretle uğraşan esnaf ve sanatkarların gece eğitim ve sohbetlerinin yapılacağı Ahi zaviyeleri ve konuk evlerini kurmuşlardır.Ahi birlikleri ortaçağ Avrupa’sındaki benzerlerinden farklı olarak, daha fazla kazanmak, spekülasyon, haksız rekabet yerine karşılıklı yardım ve sosyal dayanışma esaslarına bağlı kalmıştır. Ferdi teşebbüs, serbest kazanç, mesleki hürriyet, menfaat çatışması yerine bütün topluma hakim bir nizam ve sosyal adalet duygusu, din ve ahlak kaideleri üzerine kurulmuş, barışçı geleneklerle gelişen bir meslek mukaddesatı ve iş ahlakı Ahi birliklerinin ahengini sağlamıştır.

Ahilik teşkilatının kuruluş gayesini belirtirken bu kurumların, Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklere, özellikle esnaf ve sanatkar olan Türklere her yönüyle yardımcı olmak amacıyla kurulduğunu ifade etmiştik. Çok eskilerden beri Anadolu’da ve Osmanlı imparatorluğunun Türklerle meskun yerlerinde her esnafın bir yardım sandığı vardı. Buna esnaf vakfı, esnaf sandığı ve daha önceleri esnaf kesesi derlerdi.

Kethuda, yiğitbaşı ile ihtiyarların gözetim ve sorumluluğu altında bulunan bu sandığı, sermayesi, esnafın bağışları ile çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa yükselenler için ustaları tarafından verilen paralardan ve haftada yada ayda bir esnaftan mali gücüne göre toplanan paylardan birikirdi

1909 yılında yanan İstanbul’daki Uzun Çarşı esnafı, her yıl Ramazan ayında sandık hesabına Eyüp Camiinde hatim indirir, pilav pişirerek esnafa ve çevre halkına ikram edilirdi. Esnaftan hali vakti uygun olmayanlara, felakete uğrayanlara yardımda bulunur, esnaftan vefat edenlerin yakınlarına her türlü yardım yapılırdı.

Ahi Baba Vekilleri hem dini hem de mesleki lider pozisyonunda olup, yalnız ustaların değil, kalfaların ve çırakların da haklarını korumak durumunda idiler. Genellikle keramet sahibi oldukları esnaf tarafından kabul edilen Ahi Baba Vekillerinin bu münasebetleri en adilane şekilde düzenleyecekleri kanaatı yaygındı. “Eti senin kemiği benim” felsefesiyle ustanın yanına verilen çırak, çalışarak aynı ustanın yanında kalfa ve usta olurdu. Ustalar yanlarında çalıştırdıkları insanların davranışlarından mesuldü. Bu sebeple bazı durumlarda çırakların işledikleri suçlardan dolayı ustalarına ceza verildiğine rastlamaktadır. Çalışanların kötü huy ve hareketleri ile bunların haksızlığa uğramalarından yalnız ustalar değil, kademeli olarak bütün esnaf mesuldü. Bu anlayış çalışanların kontrol ve himayesinin yalnız ustalara değil, bütün esnafa ait olduğu kanaatini yaygınlaştırmış ve böylece müessir bir oto-kontrol sistemi kurulmuştur.

Ahi birlikleri üyelerinin hayat anlayışı tasavvufçuların anlayışlarından farklıydı. Yaşamak için yaşatmak gerektiğine inanılan Ahilikte her fert toplumun bir parçası olarak kabul edilir ve bir insanın rahatsızlığının bütün toplumu kademeli olarak rahatsız edeceğine inanılır. Komşusu aç iken tok yatanın ağır bir dille suçlandığı bu düşünce sisteminde sosyal adalet ve dayanışmanın önemli bir yeri vardır.

Ahi birliklerinde “can ve mal beraberliği” olarak ifade edilen dayanışma duygusu o kadar ileriye götürmüştür ki, Ahinin kazancının geçiminden arta kalan bütünüyle fakirlere ve işsizlere yardımda kullanmaları ahlâk kaidesi haline getirilmiştir.

Ahi birlikleri dayanışma konusunda ahlâk kaidelerine daima sadık kalmışlardır. Öyle ki, toplumdaki dayanışmayı bozacağı endişesiyle aşırı kazanç arzusu bile kesinlikle engellenmişti. Söz konusu engellemelerden dolayı, bu teşkilatta kazancın şahsiliği prensibine bile pek rastlanmaz. Teşkilat üyesi olan esnaf ve sanatkarların kazancı tümüyle kendine ait değildir. Bu kazanç, şahsi olmaktan çok teşkilata ait genel sermayeyi meydana getirmektedir. Teşkilatın orta sandığında toplana bu sermaye ile herkese dağıtılacak şekilde alet ve hammadde alınmakta, tezgahlar kurulmakta, bir yandan da ihtiyacı olanlara yardım edilmekteydi.

AHİLİĞİN SİYASİ VE ASKERİ FONKSİYONU

Ahiliğin çok etkili olduğu önemli alanlardan biri de askeri ve siyasi alandır. Ahi birlikleri, cemiyetin huzuru için uzlaşmacı ve uzlaştırıcı bir tutum getirmişlerdir. Bu teşkilatın çatısı altına giren esnaf ve sanatkârlar, mesleki, dini, ahlâki eğitimden ayrı olarak, askeri talim ve terbiye de görmüşlerdir. Anadolu’da süratle yayılan, köylerde ve uç bölgelerde büyük nüfuza sahip olan bu teşkilat, Anadolu’da özellikle de 13. yüzyılda devlet otoritesinin zayıfladığı bir dönemde, şehir hayatında sadece iktisadi değil, siyasi yönden de önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Özellikle idare teşkilatının geliştirilmediği ilk devirlerde, Moğol istilası sırasında şehirlerde ve küçük kasabalarda mahalli halk idarecisinin temsilcisi olmuşlardır. Tokat ve Sivas’ı ele geçiren Moğollara karşı Ahiler Kayseri’yi başarıyla savunmuşlardır. Özellikle de Selçuklu döneminde devlet idaresine karşı görülen mevzii ayaklanmaların savuşturulmasında organize güç olarak fonksiyon icra etmişlerdir.

Osmanlı devletinin kuruluşunda ve siyasi otoritenin zayıfladığı dönemde Ankara şehrinde yönetim faaliyetinde yer almaları siyasi fonksiyon için bir misal teşkil eder. Balkanlara kadar uzanan bir dini tebliğ anlayışı teşkilatın dini fonksiyonu ile ilgilidir. Yine zaviyelerinde eğlenceden eğitime kadar faaliyet göstermeleri ve "devletin hiç bir tesiri olmadan; şehir esnafı ve halkı, kendi kendisi idare ediyor, en küçük bir su istimal, yolsuzluk ve ananeye aykırı harekete fırsat verilmiyordu" tespiti sosyal ve kültürel fonksiyonla izah edilebilir.

Uzunçarşılı’nın "…Ahilerin de askeri teşkilatlara benzer silahlı teşkilatları olduğu malumumuzdur… Mamafih bunlar, ordu kuvveti olmayıp, mahalli muhafaza kuvvetidir" tespiti ve ahilerin Fatih dönemine kadar ordu ile beraber hareket etmeleri ve dağ başlarında zaviye kurmaları toplumsal sorumluluğun askeri fonksiyonları ortaya koymaktadır.

Ordunun geçeceği şehir ve kasabalardaki Ahi birliklerine önceden haber gönderilirdi. Ahi birlikleri de, kendi bölgelerinden geçerken orduya lazım olacak malzemeleri hazırlar; fırıncı, ayakkabı tamircisi, nalbant gibi sanatkarlar hizmet vermek üzere görevlendirilirdi. gerekirse teşkilat komşu kasaba ve şehirlerdeki Ahi birliklerinden yardım alarak hazırlıklarını tamamlardı. “Halktan alınıp da ordu ihtiyaçlarına sunulan maddelerin bedeli ya Ahi orta sandıklarından ya da Hazine-i Hümayun’dan mutlaka karşılanırdı”. Böylece ordu ikmal kademelerini kendi arkasından getiren bir yönetimden ziyade, onları önceden yollamış ve yol boyunca hazırlanmış, çevik bir askeri güç niteliğine ulaşmış oluyordu. Bütün bu fonksiyonlar Ahilerin vazgeçilmez değerlerinden olan toplumsal sorumluluğun bir gereğidir.

AHİ ZAVİYELERİ

Zaviyeler, Selçuklu Devleti zamanında kurulmaya başlanan ve Osmanlı döneminde de yapımı süren, yolculara ve misafirlere bedava yiyecek, içecek ve yatacak yer temin eden "konuk evleri"ydi.

Ahi zaviyelerinde konuk ağırlama hizmetleri yapıldığı gibi, gençlere öğretmen, müderris, kadı, hatip ve emir gibi şehrin ileri gelenleri tarafından düzenli olarak dersler de verilirdi. İşyerinde işi biten genç çıraklar meslek eğitiminden sonra ahlâki eğitimi bu zaviyelerde görürdü. Kurulan zaviyelerin yakınında çok geçmeden evler yapılıyor, iş yerleri açılıyordu. Aynı iş kolundaki sanatkarlar bir yerde toplanarak sanayi sitelerinin, iş merkezlerinin ve çarşıların kurulmasına imkan veriyordu.

Ahi zaviyeleri, mesleğinde başarılı olan zengin, iyi ahlâklı ve cömert kişiler tarafından kurulurdu. Günümüzde, Ahi adını taşıyan köy ve mahallelere rastlanılmakta, ayrıca tarihi belgelerde birçok Ahi zaviyesinin adı geçmektedir.

YARAN ODALARI

Ahiler yalnız şehir ve kasabalardaki esnaf ve sanatkarları eğitip yetiştirmekle kalmamış Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar uzanmıştı. Anadolu köylerinin pek çoğunda kırk elli yıl öncesine kadar "yaran odası" ve "misafir odası" adı altında misafirhaneler vardı. Köy kahvelerinin hızla çoğalmasıyla birlikte, yüzyıllarca ahlâkî sosyal bir görev yapmış olan bu kurum da yavaş yavaş kendiliğinden ortadan kalkmaya başlamıştır.

İbn-i Batuta’nın övgü ile bahsettiği, mükemmelliğini anlata anlata bitiremediği Ahi zaviyeleri bir çok köyde "konuk odası" olarak görev yapıyordu. Konuk odalarının her türlü ihtiyacı ekonomik durumu iyi olan aileler tarafından gönüllü olarak karşılanırdı. Köye gelen misafirlerin yeme, içme, konaklama, vb her türlü hizmetleri buralarda ücretsiz bir şekilde karşılanırdı.

Ulaşım ve haberleşme imkanlarının son derce kısıtlı olduğu dönemlerde, meslekleri gereği seyahat etmek zorunda olanlar için bu odaların önemi son derece büyüktür. Yaran odalarının bunların dışında pek çok görevleri daha vardı. Yaran odaları da, tıpkı Ahi zaviyeleri gibi eğitimin gelişmesine ve insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma duygusunun yerleşmesine önemli katkılar sağlamıştır.

Yaran odalarında, özellikle uzun kış gecelerinde, yapılan toplantılarda köyün ve köylünün sorunları konuşulduğu gibi, dini ve milli kitaplar okunur, meslekî ve ahlâkî konuda sohbetler edilirdi. Okula gidecek öğrencinin, askere gidecek gencin, evlenecek kişinin problemleri bu odalarda masaya yatırılır ve çözülürdü.

Yaran odalarının yönetimi, yaranların en yaşlılarından ve herkes tarafından sevilip saygı duyulan "yaran başı" adı verilen kişiler tarafından sağlanırdı. Her yaran odasında, yaran başına vekalet edecek bir de "oda başı" bulunurdu. Gerek "yaran başı" ve gerekse "oda başı" seçimle iş başına gelirdi.

İbn Batuta Ahileri tanıtıp toplumla ilgili misyonlarını izah ederken "Bunlar Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarım giderme, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların eş ve örneklerine dünyanın hiç bir yerinde rastlamak mümkün değildir" tespitinde bulunmuştur.

AHİLİKTE KALİTE VE STANDART ANLAYIŞI

Ahi teşkilatında kalite anlayışı, müşteri odaklı üretim ve her kademede yürütülecek eğitim anlayışından geçmektedir. Mal ve hizmet üreten ahiler her şeyden önce müşteri isteklerini göz önüne almak zorundaydılar. Kaliteli mal ve hizmet üretimi, iyi eğitilmiş çırak, kalfa ve ustalardan oluşan personel kadrosuyla sağlanırdı. Son yıllarda dillerden düşmeyen Toplam Kalite Yönetiminin de esası müşteri odaklı; ürünlerin ve hizmetlerin üretim süreçlerinin sürekli iyileştirilmesi yöntemleriyle, sıfır hataya yaklaşma felsefesidir.

Ahi teşkilatının kurucusu sayılan Ahi Evran, ilk olarak esnaflar arasında birlik ve dirliği sağlamıştır. Esnafın denetlenmesine ve özellikle de eğitilmesine önem vermiştir. Her esnafın sağlam iş yapıp yapmadığını, müşterilere karşı davranışlarını kontrol etmiş, üretilen malların kaliteli ve standartta olmasına çalışmıştır.

Ahi birliklerinde ustaların üreteceği ürün belirli bir standarda bağlandığı gibi, alacakları çırak sayısı da standarda bağlanmıştır. Usta sadece ahi teşkilatının öngördüğü kadar çırak alabilirdi. Çünkü çırakların sayısı çok olursa işyerinde eğitim, üretim, kalite ve standart istenilen özellikte gerçekleşmeyecek ve kontrol güçleşecektir. Eğer bir usta kalitesiz mal üretir, üretim standardına uymaz, kalfaların ücretlerini vermez, çıraklarını sömürür, onlara bildiklerini öğretmez ve kendinden beklenen görevleri yerine getirmezse, ustaya işyeri kapatma cezası verilirdi.

Ahiliğin temelleri başlangıçta o kadar sağlam atılmış ve kuralları zamanın ve toplumun ihtiyaçlarına o kadar uydurulmuştur ki, bu kurallar sonradan şehir ve kasabaların belediye hizmetleri ve bu hizmetlerin denetlenmesinden örnek alınmıştır.

Örneğin, esnaf ve sanatkarların meslekleri ile ilgili hususları düzenleyen 1630 yılından önceye ait olduğu sanılan belge, ayakkabıcıların hangi kalitedeki ayakkabıyı kaça satacaklarını göstermektedir.

Türkçe’de hala mevcut olan “pabucu dama atmak” deyimi, bir Ahi deyimi olup, Ahiliğin kalite kontrol sistemini çok güzel ifade etmektedir. Bazı esnafların imalatı, standartların altına düşürmesi, sahte mal imal ederek hakiki gibi piyasaya sürmesi hususları da esnaf arasında tepkiyle karşılanıyordu. Bu gibi hallerde ikazlara ehemmiyet verilmeyip, kalitesiz imalata devam edenlerin dükkânları, Kethuda’ları (esnaf odası başkanları) tarafından kapatılırdı. Bu cezayla da kendisine çekidüzen vermeyenler daha ileri gittikleri takdirde esnaflıktan ihraç edilirdi.

Birçok üründe olduğu gibi, şişecilerin imalatında da cinsine göre şişelerin gramajları tespit olunmuştu. Bu gramajların altında imalat yasak olduğu halde riayet etmeyen bazı ustaların, dükkânları kapatılmıştı.

Düşük kaliteli nişasta imal eden ve bunu birinci sınıf nişasta fiyatına satan usta ise, uyarılara aldırmayarak, halkı aldatmaya devam ettiğinden, lonca mensupları, kendisini aralarında barındırmak istemeyerek ihracı için müracaatta bulunmuşlardır.

Kılıç kabzalarında sakız ağacı kullanıldığı halde, üzerini siyaha boyayarak, müşteriye abanos gibi gösteren ve buna benzer daha bir takım yolsuzluklarla meslek haysiyetini zedeleyen başka bir esnaf da lonca mensuplarınca aralarından ihracı istenmişti.

Ahi birliklerinde üretilen mal ve hizmette kalite ve verimliliğin artırılması için aşağıdaki kriterlere özellikle dikkat edilirdi.

*Ahiliğin temel felsefesini, üretilen mal ve hizmette müşteri odaklı düşünceyi ifade eden, “Müşteri velinimettir” anlayışı oluşturmaktadır.

*Ahilikte ikisi temel olmak üzere, üç yönlü eğitim vardır. Bunlar mesleki eğitim, tekke eğitimi ve medrese eğitimidir. Medrese eğitimi mecburi değildir. Ömür boyu ve her kademede devam edecek olan mesleki eğitimle tekke eğitimi Ahiliğin temelidir.

*Ahi birliklerinde katılım ve paylaşım esastır, bu sebeple toplantılara önemli bir yer verilirdi. Esnaf aleyhine alınan kararlar büyük bir mecliste görüşülürdü. Ancak Ahi Baba Vekili, lüzum görürse, “olağan üstü toplantı” yapardı. Bu toplantıya büyük meclis üyeleri ile birlikte her meslek kolundan üç usta da davet edilirdi. Devlet yetkilileriyle yapılan görüşmelerde anlaşma sağlanamazsa, ertesi gün “Memleket Toplantısı” yapılırdı. Memleket toplantısına bütün ustalar, beldenin ileri gelenleri (uluma, eşraf) ilan suretiyle çağrılırdı.

*Ahiler teşkilatında çalışanlar arasında dayanışmayı sağlamak, moral ve verimliliği artırmak için akşam zaviyelerinde toplanılır, yemekten sonra dini, ahlaki ve mesleki konularda eğitici kitaplar okunur, sohbetler edilir, ilahiler söylenirdi. Buralarda stres atılır, bilgi ve tecrübeler artırılır, ertesi güne büyük bir moralle motive olarak işe başlanırdı.

*Ahilikte sosyal ilişkiler, dayanışma ve işbirliği pekiştirilmiştir. Üst yönetimden, çırağa kadar bütün çalışanların işbirliği içerisinde bulunması, bu felsefenin en önemli amaçlarından biridir.

*Ahilikte üretilen kaliteli mal ve hizmeti ucuza satmak esastı. Kalitesiz bir malı fiyatından daha yüksek bir bedelle satan esnafın “pabucu dama atılırdı”.

*Ahilikte israf haram olduğu ve maliyetleri arttırdığı için yasaktı. Üretilen mal ve hizmetlerde sıfır hata esastı.

PATENT HAKKINA SAYGI

Satışa sunulan bazı mallar, bütün esnaf tarafından imal edilebilmekte, bazılarının ise üretimi, birkaç ustaya inhisar etmekte, hatta bunların fiyatları da diğerlerinden faklı olmaktaydı.

Herhangi bir usta tarafından icat edilen çeşidin patenti ise, sadece o ustaya aitti. Diğerleri, bu ürünü taklit etmeyecekleri hakkında taahhütte bulunmaktaydılar. Örneğin, seccade kilimini dokuyan esnaf içinde ağır kesme dokumanın patenti Nişo adlı bir gayr-i müslime aitti. Diğer ustalar da buna müdahalede bulunmamayı taahhüt etmişlerdi.

Ahilik teşkilatının vazgeçilemez temel değerlerinden olan "hizmette mükemmellik" ise asırlarca bütün hizmet çeşitlerinde kullanılmış, bilhassa üretimde kalitesizliğe müsamaha edilmemiş ve kalitesiz mal üreten meslekten ihraç edilmesine yol açmıştır.

Buna rağmen Ahilerin varlık nedeni olan mükemmel toplum düzenini kısmen kurdukları söylenebilir.

Toplumumuzu tarif eden Hans BARTH "Bütün Türkler bir fikir üzerinde teemmüle dalmış filozoflara benzerler. Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatının ifadesi okunur. Hepsinin hareketlerinde aynı ciddiyet, konuşma, bakış ve mimiklerinde ayrı itidal mevcuttur. İnsan Paşadan, küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. O kadar ki, İstanbul’da bir halk tabakası bulunduğunun farkına bile varmaz." (Djevad)

MESLEK SIRRI

Ahilik ahlâkına ait 740 kural bir anda öğretilmediği gibi, sanat ait bütün bilgiler de bir anda verilmezdi. Ahlâk, usul ve erkana ait bilgiler kitap haline getirilmesine rağmen, üretime veya sanata ait teknik bilgiler, yazılı hale getirilmemişti. O devirdeki birçok sanatçının sırları ve tekniği bu sebepten günümüze kadar ulaşmamıştır.

Ahi teşkilatlarında, çırağı en iyi şekilde yetiştirmek ustanın göreviydi. Bunun için usta, sanatın bütün inceliklerini ve sırlarını aşama aşama çırak ve kalfalarına öğretirken onların ahlaken de yetişmesi için gayret gösterirdi. Her zaman çırak ustasından, usta da çırağından gururla bahsedilmesini isterdi. Ahlâken yetersiz olanlara mesleğin tüm sırları öğretilmezdi. Bu sebeple Ahi teşkilatında keseri eline alan marangoz, malayı iyi tutan sıvacı, makası alan terzi olamazdı. Bir kişinin mesleğin bütün sırlarını öğrenebilmesi ve iyi bir usta olabilmesi için önce iyi bir meslek ahlâkına yani Ahi ahlâkına sahip olmalıydı.

PÜF NOKTASI

İnsanların sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik bakımdan yetişmesinde sözlü ve yazılı gelenek ürünlerinin etkili olduğu bilinmektedir. Destan, efsane, menkıbe, kıssa, fıkra ve benzerlerinden teşekkül eden bu ürünler ayrıca insanların mesleki, dini vb. yaşantı biçimlerinin oluşmasında da etkili olmuştur. Bunlara “işin püf noktasını öğrenmek” gibi hikayeleri olan deyimler de eklenebilir.

Vaktiyle testi, vazo, çanak-çömlek imal edilen kasabaların birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir kalfa, işinde uzmanlaştığına inanıp, kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş. Ayrıca kendisinin de bir testi imalathanesi açacak kadar bu hususta bilgi birikiminin olduğunu ve buna da hakkı bulunduğunu belirtir. Usta, kalfanın bu tavrı karşısında önce tebessüm eder, sonra kendisin henüz işin püf noktasını öğrenmediğini söyler.

Kalfa, ustasının bu sözlerine itiraz eder, ustasının bu sonu gelmez nasihatlerinden bıkıp hırsa kapılan kalfa, ustasından icazet almadan bir dükkan açmış. Gider, bir testi imalathanesi açar, fırınını kurar testi imalatına başlar. Bütün işlemleri ustasının yanındaki gibi yaptığı, testi toprağında aynı hamuru kullandığı halde hiç sağlam testi üretemez.

Binbir emek ile yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe rağmen orasından burasından yarılıp, çatlıyormuş. Zavallı kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemeyince, çaresiz, ve mahcup bir şekilde ustasına gidip durumu anlatmış. İşinin uzmanı tecrübeli usta:

-Sana demedim mi evladım, sen bu işin “püf noktası”nı henüz öğrenmedin. Bu sanatın uzmanlık gerektiren “bir püf noktası” vardır.

Eski kalfasına bu işin “püf noktası”nı öğretmeye karar veren usta, tezgaha bir miktar çamur koymuş ve kalfasına:

-Haydi, geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar. Ben de sana bu işin “püf noktası”nı göstereyim, demiş.

Eski kalfa ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta, önünde dönen testiyi dikkatle takip edip arada bir “püf” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatıp bütün emekleri zayi edecek olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp yok etmiş ve böylece çırak da bu sanatın “püf noktası”nı öğrenmiş.

Her sanatın incelik, uzmanlık gereken kısmına da o günden sonra “püf noktası” denilmeye başlanmış.Ustasından “püf noktası”nı öğrenen ve ustasının duasını alan kalfa da dükkanına dönerek sağlam testiler üretmeye başlamış. Bu örnek olay, ustanın önemini ifade etmekle kalmayıp işi öğrendiğine dair ustasından olur almadan yapılacak çalışmaların da yarım kalacağını belirtir. Buna benzer anlatım türlerine fütüvvetnamelerde önemli bir yer verilmiştir. Fütüvvetnamelerde yer alan bu ve benzeri türlerin o günkü sanatkar ve ticaret adamlarının yetişmesinde önemli rolünün bulunduğu bilinmektedir.

ESNAF VE SANATKARLARINI DENETLEMESİ

Genel felsefelerine uygun olarak iş hayatının düzenlenmesinde de Ahi birlikleri, toplumu bir bütün olarak ele alıp, bütün sosyal grupların menfaatlerini düşünmüşlerdi. Çatışmacılığı reddederek, uzlaşmacı sosyal ve ekonomik ilişkilerin kurulmasını amaç edinen Ahi teşkilatlarının bu özelliği, sosyal huzuru sağlama açısından, insanlığa ışık tutacak temel motifleri taşımaktadı

Ahi birlikleri, üretim ile tüketim arasında denge kurarak üretici ile tüketici arasındaki ilişkilerin, sosyal huzuru sağlayacak şekilde gelişmesinin devamına çalışmışlardır. Bu maksatla zaman zaman üretim sınırlamaları getirerek emeğin değerini bulmasını sağlarken, geliştirilen narh (satış fiyatların idarece tespit edilmesi) sistemi ve standartlaşma ile tüketicinin korunmasını sağlamıştır.

Ahi birliklerinde kurulan denetim ve ceza sistemi ile esnaf ve sanatkarların meslek ahlâkına uygun tutum ve davranış içinde bulunup bulunmadıkları, teşkilat idarecileri tarafından sıkı bir şekilde denetlenirdi. Kurallara uymayan esnaf ve sanatkârlar kendilerine ders ve çevreye ibret olacak şekilde cezalandırılırdı. Denetimin etkili yapılabilmesi için bütün şikayet kapıları herkese açık bırakılmıştı.

Üretilen mallarda kalite ve standart arama tüketicinin korunması bakımından son derece önemli idi. Her birlik, üyelerinin imal ettiği ürünlerin kalite ve standardına göre fiyatlarını tespit ederdi.

Konulan nizama uymayanlar suçlarına göre cezalara çarptırılır, bu çeşit davranışla cezalandırılan suçluya “yolsuz” denilirdi. Yolsuz hammaddeyi piyasadan alamaz, kimse ona mal satmaz, o üretmiş olduğu malı kimseye satamazdı. Yolsuz kahvelere kabul edilmez, cemiyet toplantılarına giremezdi. Esnafın kendi içinde kurduğu bu oto kontrol sistemi son derece dikkat çekicidir.

Ahiliğin en önemli kuralını çiğneyerek kalitesi bozuk mal üreten, tüketiciyi aldatan, yüksek fiyatla mal satan esnaf ve sanatkara birlikten ihraç cezası verilirdi. Çünkü böyle bir kuralı çiğnemek, başta işyerindeki kardeşlerine, kendisine ahlâk öğreten hocalarına, sanatın sırlarını öğreten üstadına yapılmış büyük bir hakaret sayılırdı.

Üretilen mal ve hizmette standartların altına düşülmesi, sahte mal imal ederek gerçeğiymiş gibi piyasaya sürülmesi ve yapılan ikazların dikkate alınmaması gibi suçların cezası iş yerinin kapatılmasıyla sonuçlanmaktaydı. Kaliteyi bozanlar yanında, tespit edilen fiyatlardan daha yüksek fiyatla mal satanlara da iş yerini kapatmaya kadar varan ağır cezalar verilirdi.

Bozuk ve kalitesiz malı satın alan müşteriye, isteğine bağlı olarak ya malın bedeli geri ödenir ya da aldığı mal değiştirilirdi.

Ahilikte ceza, esnafın kurallara uyması için gerekli bir araç olarak düşünülmüş, çok ağır suçlar dışında aşağılayıcı cezalardan kaçınılmış, cezaların eğitici olmasına özellikle dikkat edilmişti.

Suçlar için aşağıda belirtilen cezalardan biri takdir edilirdi.

1-Suçluyu masraf ve ikram yapmaya zorlamak,

2- Dükkân kapatma, kurban kesme, lokma çıkarmaya icbar (zorlanma),

3- İptidaî madde (hammadde) tevziatından (paylaşımından, dağıtımından) hariç tutma,

4- Mamul mal satışlarından hisse ayırma

5- Selamlaşmamak, yardım etmemek, (umumi boykot)

Ahilik teşkilatında, esnaf ve sanatkarlar arasında son derece güzel işleyen oto-kontrol mekanizması hakimdi. Fakat bütün önlemlere, mesleki eğitiminin her aşamasında gösterilen inceliklere rağmen istisna da olsa bir takım hilekâr esnaflara rastlanıyordu. Hileli mal ve hizmet üretenlere ilk tepki yine Osmanlı esnaf ve sanatkarından gelmekteydi.

AHİLİK DÖNEMİNDE TÜKETİCİ HAKLARI

Sosyo-ekonomik ve tarihi bir kurum olan Ahilik teşkilatı Türk-İslam kültür ve medeniyetinin oluşturulmasında ve bilahare Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve büyümesinde önemli bir rol oynamıştır. Ahilik teşkilatının Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti döneminde Türk esnaf, sanatkar, sanayici ve ticaret erbabını asırlarca bünyesi içinde barındırmış iş ve meslek ahlakını kurup korumuştur. Ahiler, devlet düzeni içinde bu gibi teşekküller arasında kontrol mekanizmasını kurarken, tüketiciyi koruyan bir takım önlemler de almışlardır.

Ahilik sisteminde para amaç değil araçtı. Ahiliğin amacı; insanların dünya ve ahirette huzur içinde yaşamalarını sağlamaktır. Ahiler, kazandıkları para ile kendilerinin ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılarlar; arta kalan parayla da muhtaç durumda olan fakir ve yoksul kimselere yardım ederlerdi.

Ahiler müşteri ilişkilerine son derece önem verirlerdi. Ticaret ilişkilerde "müşteri velinimetimizdir" ilkesinin yerleşmesine vesile olan Ahi kültürüyle yetişmiş Türk esnaf ve sanatkarlarıdır. Bu söz bugün bile birçok işyerinde asılı olarak durmaktadır.

Tüketicilerin korunmasına büyük önem veren Ahiler, müşterilerin temel ihtiyacı olan bir çok ürünü, doğrudan doğruya üretim yapan işyerlerinden karşılayabilmesi için çarşılar kurmuşlardı.

İşyerleri, aynı sanat dallarında faaliyet gösteren esnafın bir yerde toplandığı “arasta” veya "çarşı" ismini taşıyan iş merkezleriydi. Tüketici hem istediği ürünü, bu çarşılarda daha çabuk bulmakta, hem de aynı cins ve kalitedeki ürünleri aynı fiyatla buralarda gönül rahatlığı içerisinde almaktaydı.

Demirden mamul araba parçaları, çeşitli nal, kağnı tekerleri, deriden mamul ayakkabı, bakırdan ve diğer madenlerden yapılan kılıç, kap kaçak, bıçak-kaşık üzerine kazınan işaret (çentik) imal eden ustanın “alamet-i farikası” yani amblemiydi. Bu amblem o ürünün adeta kalite belgesiydi, çünkü bu ürün aynı zamanda onu yapan ustanın, çalışanların ve işyerinin övünç kaynağı ve şerefiydi.

Dayanıklı tüketim malları cinsindeki çeşitli demir, bakır gibi madenlerden imal edilen eşyalar üzerine üreticinin bir işareti konulurdu. Bu işaret imal edenin "patendi-amblemiydi". Bu amblem o ürünün adeta kalite belgesiydi, çünkü bu ürün aynı zamanda onu yapan ustanın, çalışanların ve işyerinin övünç kaynağı ve şerefiydi.

Bu bakımdan işyerinde çalışan çırak, kalfa ve ustalar bu şerefi birlikte paylaşırlar ve kendi ürünlerinin en iyi olması için gayret gösterirlerdi. Üretim esnasında çırağın veya kalfanın herhangi bir hatası derhal ustasına bildirir ve yapılan hata derhal düzeltilirdi.

Her tüketici bilirdi ki, esnafın kusuru veya kastından doğan zararı tazmin edebileceği bir teşkilat, şikayette bulunabileceği bir birlik vardı. Bu birlik ki müşterinin zararını tazmin ettiği gibi, buna sebep olan esnafı da kendisine ders, çevreye ibret olacak şekilde cezalandırırdı.

Ahi teşkilatında, kalitesi bozuk mal üreten, tüketiciyi aldatan, yüksek fiyatla mal satan ve kurallara uymayan esnaf veya sanatkara çok ağır cezalar verilirdi. Bu cezalar para veya hürriyeti kısıtlayıcı cezalar olmamakla beraber ondan daha tesirli ve daha caydırıcı olan birlikten ihraç cezasıydı.

Sicillere intikal etmiş hadiselerden, Osmanlı esnafının, hilekarların karşısında bulundukları ve bunlardan davacı oldukları görülmektedir. Verilen cezaya rağmen uslanmayanlar meslekten ihraç edilirdi.Bir malı bilerek eksik satmak suretiyle müşteriyi zarara sokanlara verilen ceza da oldukça ağırdı. Boyacı esnafından bir Ermeni, boyayacağı iplerin ağırlığını fazla, Türkmenlerin getirip sattıkları peynir ve yağların ağırlıklarını az göstererek halkı aldattığı için, boyacılar şeyhinin müracaatı üzerine dükkanından çıkarılmıştı

Herşeyden önce esnafta doğruluk aranırdı. Hileli, çürük iş yapmak, müşteriden tespit edilen fiyatın üstünde fiyat istemek, bir başkasının malını taklit etmek büyük suç sayılırdı. Noksan ölçü ve bozuk terazi kullananlar cezaya çarptırılırlar, sahte ve kalitesiz mal imal edenlerin ise malları toplanır, kendileri meslekten çıkarılırdı. Esnaf mütevazi kâra kanaat ederdi.

Sattığı süte su katan bir sütçünün kuyuya basıldığı, bozuk kantar kullananların ibret-i alem için çarşı-pazar dolaştırıldığı, ekşi pekmez satanın pekmezinin başına geçirildiği bilinmektedir.

Elbise diktirmek isteyen birisi dükkana geldiğinde terzi müşterisinin ölçüsünü aldıktan sonra kumaşı tartar ve ölçünün yanına bunu da not ederdi. Elbise hazır olduktan sonra, artan parça ve kırpıntılarla birlikte elbiseyi tekrar tartar ve ondan sonra müşteriye verirdi.

Sekiz asırdan beri Müslüman Türkler arasında kullanılmakta olan "Pabucun dama atılması" deyimini hepimiz biliriz. Bu deyim bize geçmişteki örnek bir Ahi uygulamasından kalmadır.

Ahiliğin kurucusu ve esnaf ve sanatkarların piri olan Ahi Evran, ayakkabıcı esnafının bulunduğu çarşıdan geçerken onların yaptığı ayakkabıları inceleyerek, hileli gördüklerini kesip dama atar, dükkân kapatılır ve ayakkabı ustasının peştamalı kapının kilidine bağlanırdı. Müşteriye de yeni bir ayakkabı verilerek tüketicinin mağduriyeti önlenirdi.

Böyle bir olay olunca, bunun haberi esnaf arasında hızla yayılır, "filanca ustanın pabucu dama atıldı" denilirmiş. Pabucu dama atılan usta, utancından haftalarca insan içine çıkamaz, kimsenin yüzüne bakamaz, kendini af ettirmek için elinden geleni yaparmış. Çok zaman da bunlar kafi gelmez, terki diyar etmek zorunda kalırmış.

Örnek Olay:

Ahilik ahlâkıyla yetişmiş Osmanlı esnaf ve sanatkarında doğruluk esastır. Hileli satışa kesinlikle müsaade edilmezdi. Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafı “Onu sana veremem, kusurludur” cevabını verince;

Yabancı tacirin “Ziyanı yok, önemli değil” demesine rağmen Osmanlı esnafının o kumaş topunu vermemekte direterek: “ Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim, biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınızın orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı’nın gururu şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekar sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem” diyerek kumaşı vermemiştir.

OSMANLI DEVLETİ’NİN ESNAF VE SANATKAR NİZAMNAMESİ

Ve ekmekçiler işlediği ekmeğin ve çöreklerin çiği ve karası olmaya. Gözlenip eksik ölçü ve dirhemine bir akçe cerime alalar.

Ve kasaplar koyunu geceden temizleye ve arı (pak, temiz) satalar. Ve semizini saklayıp, zaifini boğazlamıyalar. Her zaman koyun tedarik edip keseler. Halka et yetiştireler. Ve kuzu ve sığır kasaplarına dahi kanun oluna ki dikkatlice ve temiz hizmet edeler.

Aşçısının pişirdiği et çiğ olmaya, tuzsuz olmaya ve pak kotaralar. Ve kase ve bezi temiz ola. Ve kazanı kalaysız olmaya ve çanakları eski ve sırçasız olamaya. Ve hizmetkarları kafir olmaya ve bellerindeki futaları (önlükleri) temiz ve yeni ola.

Başçıların pişirdiği baş ve başçısı görüle ki, temiz tutalar, temiz pişireler. Bayat, kirli ve kıllı olmaya.

İşkembeciler işkembeyi iyice temizleyip temiz su ile yıkayıp temiz su ile pişireler ve pişkin ola ve sirkesi ve sarımsağı tamam ola.

Börekçiler de gözlene. Hamurları arı undan ola. Meyanesi soğanlı ola. Koyun etinden başka et karışdırmayalar.

Yaş ve kuru meyveler ve başka yiyecekler; üzüm, incir ve benzeri meyveler on-onbir akçe üzerine (%10 kar ile) satıla. Bahçelerden gelen yemiş yüzleme (yüzü iyi, altı kötü) olmaya. Üstü nasılsa altı da öyle ola. Pazar yerlerinden başka yerlerde satılmaya. Yolda karşılayıp satın almak isteyeni muhtesib (görevli, zabıta) tutup siyaset ede(cezalandıra).

Yoğurtçuların yoğurdu da gözlene. Nişasta ve su katmayalar. Kaymakçılar, peynirciler ve turşucular dahi gözlene. Turşu sirke ile kurula, kepek ve ekşisi kurulmaya.

Helvacılar, pekmezciler, şerbetçiler dahi gözlene. Şerbet miski ve gülabi (kokulu) ola. Ekşi ve sulu olmaya. Hoşafçılar dahi gözlene. Hoşafları ekşi olmaya ve gayet temiz ola.

Terziler dahi gözlene. Her çeşit elbiseyi verilen narh(idarece tespit edilen azami fiyat) üzerine dikeler. Dikmek için aldıkları kaftanları vaktinde vereler. Eğer bir kişinin kaftanı kısa ve dar ve yaramaz dikilmiş olsa kadı marifetleriyle haklarından geline.

İpekçiler de gözlene. İpekleri düz ola. Ve gömlekçiler de gözlene, aldıklarına göre satalar, sağlam dikeler, yenleri normal ve bol ola.

Çuhacılar, takyeciler, atlasçılar ve bürüncekçiler de gözlene. Kusurlu, eksik ve kötü işlemeyeler. Her ne dikerse yeni kumaştan dikile ve mücevvezenin astarı çok çirişli olmaya, iyi dikile.

Çizmecilerin ve ayakkabıcıların işledikleri kalp olmaya. Gayet iyi ola. Günü dolmadan delinirse ceza göre. Cezası akçe başına iki gün (hapis) hesabıyladır. Lakin gön veya sahtiyan delinirse suç debbağındır.

Ve mutaflar (kıldan ip vb şeyler dokyan kimse) ve keçeciler dahi gözlene. Keçeyi çiğ pişirmeyeler, adet üzere yapalar.

Demirciler de gözlene. İşledikleri demiri kalp işlemeyeler ve illet (özürlü) etmiyeler. Ve kazancılar dahi gözlene. Kazanın ve haranın kulpunu demirden değil bakırdan yapalar. Ve kalaycılar kalayladıkları nesneyi gayet iyi kalaylıyalar kalp ve illet etmeyeler.

Ve nalbantlar dahi gözlene. Katırı dört akçeye, eşşeği üç buçuk akçeye nallayalar. Mıh eğrilip atılsa nalbant üzerinedir. İnad ederse tedip (terbiye) edeler.

Ve bıçakçılar dahi gözlene. Dımakşi (Şam işi) diye Frengi (Avrupa işi) işlemeyeler ve satmayalar. Cinsi cinsiyle satalar. Ve iğneciler dahi işledikleri iğneyi iyi işleyler. Demir iğneyi Dımakşi diye satmayalar.

Ve kuyumcular gözlene. Emin kimse ola. İşin sadesini (düzünü) dirhemini bir akçeye; menyakar (süslü) işini ikiye işleye.

Yapı ustaları ve dülgerler günde yemekli on akçeye işleyeler. Gün doğarken gelip gün inmeden gitmeye. Kiremitçiler de gözlene, çiğ pişirmeyeler. Ve kerpiçciler kerpici sıkı ve kalın edeler.

Ve tahıl pazarında satılan buğday ve arpa ve huhubat her ne ise, samanlı ve kesmüklü olmaya, temiz ola ve tamam ölçeler. Ve kile (ölçek) damgalı ola. Eksik ya da fazlası bulunursa şiddetle cezalandıralar. Sabuncular ve mumcular dahi gözlene. Sabun iyi ola, pişmiş ola ve yarık olmaya. Mumlar ise çirkli ve kokar yağdan olmaya. Fitili yoğun (katı ) olmaya.

Ve oduncular dağda çok yükleyip şehre yakın gelince yükü eksütmeye, adetçe normal ola. Hayvana fazla yük yüklemeyeler, nalsız gezdirmeyeler, semerleri eski olmaya.

Attarlar (baharatçılar) dahi gözlene. Sattıkları şeyler zağferanili ve yağlı olmaya. Baş şekerini üç kağıttan ziyadeye sarmayalar. Frengi şekeri iyi şeker fiyatına satmayalar.

Bezzazlar (bez satan, manifaturacı) dahi gözlene. İbrişimi (bükülmüş ipek ipliği) iyisine karıştırmayalar ve arşınları eksik olmaya. Ve boyacılar her ne rengi boyarlarsa iy edeler. Bezi taş üstünde döğüp zarar vermeyeler ve boyalı bezi yol üstünde asmayalar.

Ve hamamcılar hamamı pak ve temiz tutalar. Peştemallari delikli ve kısa olmaya. Kafire ayrı rida (havlu ) vereler ve kafir yüzün sildiği rida ile müslüman yüzün silmeye. Velhasıl müslümanların her nesnesi ayrı ola. Eğer inad ederlerse muhkem ta zir edip haklarından geline.

Ve değirmenciler dahi kimsenin buğdayını, arpasını değiştirmeyeler ve değirmeni başı boş bırakmayalar ve yabana gitmeyeler. Taşlarını vakti geldikçe dişeyeler. Haklarından artık tereke almayalar ve çalmayalar. Herkes nöbetle öğüde ve bir kişinin terekesini çıkarıp bir başkasınınkini koymayalar. Değirmende tavuk besleyip halkın ununa ve buğdayına zarar vermeyeler. Vakitlerini bilmek isterlerse ancak bir horoz besleyeler. Eğer inad ederlerse muhkem haklarından geline.

AHİLİKTE MESLEK SEÇİMİ

Ahi birliklerinde meslek seçimine ve iş bölümüne önem verilirdi. Ahiler kabiliyetlerine uygun bir işte çalışırlar. İkinci bir iş peşinde koşmazlardı. Gençler yamaklık ve çıraklık aşamasında iken bir kısım testlere tabii tutularak yetenekleri tespit edilerek, hangi meslekleri sevdikleri belirlenirdi. Gençlere kabiliyetleri ve ülke ihtiyaçları doğrultusunda gelecek vadeden mesleklerde eğitim verilirdi. Böylece meslek seçimi rastlantıya veya bilimsel olmayan sistemlere bırakılmazdı.

Ahilikte insanların iş değiştirmeleri veya birden fazla işle uğraşmaları hoş karşılanmazdı. Bu sebeple, Ahinin birkaç iş veya birkaç sanatla değil, kabiliyetine en uygun olarak sevdiği tek bir iş veya tek bir sanatla uğraşması ahlâk kaidesi haline getirilmişti.

Ahi birliklerinde iş bölümü ekonomik olduğu kadar bir ahlâk problemi olarak da ele alınmıştı. Herhangi bir işte karar kılmayarak sık sık iş ve meslek değiştirmek ancak sebatsız ve istikrarsız bir ruh yapısına sahip olanların yapacağı davranış olarak kabul edilirdi. Böyle insanlar ise Ahi olabilecek ruh disiplinine sahip olarak kabul edilemezdi.

Ahi birliklerindeki iş değiştirmeme ve birden fazla işle uğraşmama ilkesi, sanatkarların kendi mesleklerinde daha rahat ilerlemelerini de sağlamıştır. Başka bir iş yapma ihtimali bulunmadığından, sanatkarlar bütün düşünce ve gayretlerini işlerine vererek bugün hayranlıkla seyrettiğimiz şaheserleri meydana getirmişlerdir.

USTALIK MERASİMLERİ

Geleneksel usta-kalfa-çırak sistemini şu şekilde özetlemek mümkündür. Yaşı ortalama 12-13 olan çocuk, velisi tarafından kabiliyetleri doğrultusunda, herhangi bir sanat dalında faaliyet gösteren bir ustanın yanına belli bir süre çalışmak ve mesleği öğrenmek üzere çırak olarak verilirdi.

Usta eğer işyerinde ya da atölyesinde yeni bir çırağa ihtiyacı varsa çocuğun fiziki kabiliyetini ve moral karakterini anlamak için geçici bir süre çalışmasına müsaade ederdi. Böylece yanında çalışmaya başlayan çocuğun başarısını, kabiliyetini küçük işler yaptırmak suretiyle gözlemleyen usta, yeni çırağın dürüstlüğü hakkında da kanaat sahibi olmak isterdi.

Öte yandan ustalar, yanlarında çalışan çırak ve kalfaların arkadaş seçimine de dikkat ederlerdi. Çünkü iyi arkadaşların, iyi bir sanatkâr olmada olumlu katkıları olacağına inanılmaktadır. Bu kısa gözlemlerden sonra çocuk kabiliyetli, çalışkan, dürüst ve güvenilir bulunursa o iş yerinde çırak olarak çalışmasına izin verilir. Böylece 3 yıldan 5 yıla kadar değişen bir zaman zarfında ustası, çırağın hem mesleki hem de manevi hocasıydı. Ayrıca usta, o sanat dalındaki manevi liderleri, meşhur şahsiyetleri ve onların hayat hikâyelerini, zaman zaman çocuğa aktararak, çocuğun bu sanatkâr grubunun bir üyesi olmasına yardımcı olurdu.

Ahilikte esnaf ve sanatkârlara işyerinde yamak, çırak, kalfa ve usta hiyerarşisi ile mesleğin incelikleri öğretilirken, akşamları toplanılan Ahi zaviyelerinde de ahlâki eğitim uygulanırdı. Böylece hem kendi çalıştığı mesleğin, hem de diğer meslek kollarının bir peygambere ya da bir pîre dayandırıldığını gören ve bunların örnek alınması lazım geldiğine inanan çocuk, yıllar önce o meslekte tesis edilen disiplinin sürdürülmesine inanırdı.

İşe başlarken mesleğin pîrinin saygıyla anılması uyulması gereken kuralların başında geliyordu. Böylece manevî bir alanın denetimi ve himayesinde ekonomik hayat, Ahilik çerçevesinde düzen altına alınmış oluyordu.

Çıraklıkta geçen ilk yılı ustayı devamlı gözleme ve öğrenme dönemi olarak değerlendirebiliriz. Usta ile çırak arasındaki ilişki tarzı bir çeşit itaat ve saygıyı içerir. Usta kısmen öğretici kısmen de baba rolünü üstlenmiştir. Bu yüzden çırağı, ailesinin bir ferdi gibi görerek ona şefkatle muamele etmek durumundadır.

Ustalığa yükselebilmek için üç yıl kalfa olarak çalışmak lazımdı. Bu süre içinde, hakkında şikayet olmayan, kendisine verilen görevleri dikkatle yerine getiren, özellikle çırak yetiştirme hususunda titiz davranan, diğer kalfalarla iyi geçinen, müşterilere karşı iyi davranan, bir dükkan idare edebilecek duruma gelen kalfalar hususi bir merasimle ustalığa yükselirdi.

Ahi birliklerinde ustalık merasimi büyük bir manevi atmosferde gerçekleştiriliyordu. Estirilen manevi hava usta adayının din ve inançlarına olan bağlılığını kopmaz derecede perçinlemekte, iş ahlâkına, müşteri ilişkilerine, kalite ve standarda önem vermesini sağlamaktaydı.

Sanat kolunun diğer usta ve kalfaları, o mahallin önde gelenleri, çırağın babası ve dinî lider törene davet edilir. Yemek yendikten sonra usta ayağa kalkar, ustalığa terfi edecek çocuğun uzun zamandır yanında çalıştığını, sanatın inceliklerin öğrendiğini ve kalifiye eleman haline gelebilmek için moral karakteri de en iyi şekilde sergilediğini davetliler huzurunda ilan ederdi. Kalfanın kendi işyerini açabilmesi ve öğrendiği sanatıyla geçimini temin edebilmesi anlamına gelen "destur" verirdi.

ALIŞ VERİŞ MERKEZLERİ ÇARŞI VE BEDESTENLER

Ahi birliklerinde aynı meslekte faaliyet gösteren esnaf ve sanatkarların genellikle bir çarşısı vardı. “Bedestan”, “Arasta” veya “Uzun Çarşı” denilen bu iş yerlerinde aynı meslek kolunda çalışanlar bir arada bulunurlardı. Çarşısı olan esnafın, bazı meslekler hariç, çarşı dışında dükkân açması mümkün değildi.

Çarşılar esnafının ismiyle anılırdı. Örneğin önemli bir Ahi şehri olan Trabzon’da tarihte kunduracı esnafının faaliyet gösterdiği çarşıya "Kunduracılar Çarşısı", bakırcı esnafının faaliyet gösterdiği çarşıya "Bakırcılar Çarşısı", çömlekçi esnafının bulunduğu çarşıya da "Çömlekçiler Çarşısı" adı verilmiştir. Bu isimler bugün bile kullanılmaktadır.

Yalnız şekerci, ekmekçi, berber ve nalbantlara çarşı dışında dükkân açmaya izin verilirdi. Bu şekilde, hem tüketici, istediği ürünü daha çabuk ve de kolaylıkla seçme imkanı buluyor; hem de esnaf, birbirini kontrol edebiliyordu.

Ayrıca çarşılar müşterilere, ürün çeşitlerini görebilme ve seçip alma imkanı tanıdığı gibi, satıcılar arasındaki kalite ve fiyat farkını de izleme şansı veriyordu. Çarşı çatısı altında toplu halde bulunan esnaf ve sanatkarların mesleki ve ahlâki eğitimi kolay oluyor, teknik gelişmeleri daha yakından izleme şansı doğuyordu.

Çarşılarda yer alan esnafın bir arada üretim ve pazarlama yapması, hem kalite kontrolü bakımından hem de satış hizmetlerindeki doğruluk ve dürüstlük bakımından oldukça önem taşımaktaydı. Zira dürüst esnaf, imalatın, belli bir standardın altına düşürülmesine karşı idi.

Her esnafın kendine has bir sancağı ve bir de alemdarı vardı. Genel olarak bu sancak yeşil atlastan olur, üzerine ayetler yazılır, kırmızı beyaz ipekten bir kordonun ucunda da esnafın alameti, amblemi bulunurdu. Nalbantların alameti bir gümüş nal, ayakkabıcıların ise bir çift patikti. Ahilikte bütün sanatların pîri vardı. Ahilerin sanatlarının pirlerinden kendi ustasına kadar olan büyüklerine içten bağlanmaları istenirdi.Meslek pîrleri o sanatı yapmış peygamberler arasından ve ulu kişilerden seçilmişti. Bazı mesleklerin pîrleri şunlardı.

Tüccarların pîri Hz. Muhammed

Çiftçilerin pîri Hz. Adem

Berberlerin pîri Selman-ı Farisi

Debbağların (derici) pîri Ahi Evran

Ahiler yüzyıllar önce kurdukları çarşı sistemini ile günümüzde iş merkezlerinin, büyük marketlerin, süpermarketlerin kuruluşuna öncülük etmişlerdir. Bu kurumlar arasındaki en büyük fark hiç kuşkusuz "Ahilik ahlâkı" olduğu açıktır

Ahiler, kurdukları çarşıların kapılarını birbirinden güzel sözlerle süslüyorlardı.

Denizli Babadağ Çarşısı kapısındaki şu dizeler yer almaktaydı.

Sevgi göster herkese ha!

Selamdan kaçınma sakın.

İnsanları ayırma ha!

Hepsine adil ver hakkın.

Niyetin iyi olsun ha!

Her şeyin gerçeğini söyle.

Hayırlı’dan ayrılma ha!

İyi anlaş herkes ile.

BEDESTENLER

Bedesten kelimesi, bezciler çarşısı anlamına gelir. Çok eskiden değerli kumaşların satıldığı yerlere denilen bezzazistan, zamanla Osmanlı toplumunda bedesten ismini almıştır. Ticari hayatın çekirdeğini oluşturan bu kompleksler, zamanla kıymetli malların (mücevher, porselen, ipekli kumaş, silah vs.) alım-satımına tahsis edilmiştir.

İstanbul’da bu isim adı altında; Cehavir, Sandal ve Galata Bedesteni olmak üzere üç bedesten bulunmaktadır. Evliya Celebi’nin seyahatnamesinde bahsettiği Trabzon’un Çarşı Mahallesi’nde bulunan bedesten Trabzon’un en önemli bir ticaret merkeziydi.

Bedestenlerin bina itibariyle sağlam ve üstü kapalı olması şarttır. Bundan dolayı bedestenler, dış etkilere ve yangınlara karşı korunması amacıyla taştan yapılmıştı.

Bedesten, çarşı olarak hizmet vermeye başladığı zaman içerisine dayanıklı ağaçlardan “dolap” adı verilen yüzlerce küçük dükkân yapılmış ve içleri oyma hücreler, çekmecelerle donatılarak hizmete sunulmuştur. Bu dolapların her biri emniyet sandığı yahut banka kasası gibi hizmet görmekle bedesteni şehrin en zengin binası yapmıştır.

Halk ve çarşı esnafı ağzı mühürlü sandıkları bedestene getirir ve el senedi gibi bir belge alarak gönül huzuru ile evlerine gidermiş. Ama hiçbir vakit kimsenin malı karışmamış ve kaybolmamış. Eğer kasayı açmak gerekirse bir bölükbaşı kasa sahibini kasasının başına götürür, sonra sandıktaki eşyanın gizliliğine riayet etmek üzere yanından uzaklaşır ve hatta ona sırtını dönerek müşterinin rahatça alacağını almasını ve koyacağını koymasını sağlarmış. Her sandık bizzat sahibi tarafından mühürlenir ve bedesten görevlileri bu mühürlerin bozulmamasından sorumlu tutulurmuş.

Bedestene emanet edilip de, uzun zaman alınmamış ve mirasçısı çıkmamış olan eşya ve mallar devlet hazinesine aktarılır, hayır işlerine harcanırdı.

DÜKKÂNLARI SÜSLEYEN GÜZEL SÖZLER

Ahilik, ülke kaynaklarını gerçekçi biçimde harekete geçiren, âdil bir gelir dağılımı sağlayan, sosyal dayanışma barış kardeşlik meydana getiren dengeli ve verimli ekonomik sosyal sistemdir. Ahiler, esnaf, tüccar ve diğer sahalardaki meslek guruplarının örgütlenmesini sağlayarak sosyal ve ekonomik düzenin kurulmasına katkıda bulunmuşlardır.

Başarılı olmak için bilgiyi, başkasının esiri olmamak için doğruluğu prensip edinen Ahi, vicdanını, kendi üzerine gözcü koyan adamdır. Ahi helâlinden kazanan, yerine ve yeterince harcayan, ölçü, tartı ehli olan, yararlı şeyler üreten ve yardım edendir. Kalbi Allah’a, kapısı yetmiş iki millete açık olan; mürüvvet ve merhamet sahibi, cömertliği esas alan; ahlâkı ana sermaye edinip akıl yolundan yürüyen; ilim isteyen ve ilmiyle amel edip yararlı çalışmayı elden bırakmayan kişiler Ahilerdendir.

Bu temel felsefeye sahip olan Ahiliğin, topluma tanıtılmasında, düşünce ve eylemlerin benimsetilmesinde kullanılan en etkili iletişim metotlarından biri, esnaf dükkânlarına asılan, özlü sözlerin yer aldığı levhalardır. İletişim vasıtası olarak kullanılan levhalarda, Ahilik kurumunun temel prensipleri ele alınarak, toplumun düzeni için, insanlığın sahip olması gereken hasletler yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır.

Ahiliğin kültürel göstergelerinden olan esnaf dükkânlarındaki levhalar, mısralarında gizli olan kodlarla, taşıdığı anlamlarla, insanların sahip olmaları gereken hasletleri dile getirirler. Genellikle, ünlü hattatlar tarafından işlemeli, yaldızlı çerçeveler içine, eski, bazen de yeni harflerle yazılan beyit/dörtlüklerden oluşan bu levhalarda, yüzyıllar boyu varlığını sürdüren Ahilik felsefesi dile getirilmiştir.

Bir dükkânda :

Her sabah Besmeleyle açılır dükkânımız.

Hakk’a iman ederiz, Müslümandır şanımız.

Eğrisi varsa bizden, doğrusu elbet sizin.

Hiylesi hurdası yok, helalinden malımız.

Müşterilerimiz velinimet, yaranımız yarimiz.

Ziyadesi zarar verir, kanaattir kârımız.

Bir aşçı dükkânında:

Her taamın (yiyeceğin) lezzeti ta ki dimağdan (beyinden) çıkar,

Tuz ekmek hakkını bilmeyen akıbet(sonunda) gözden çıkar.

Balıkçı dükkânında:

Ehl-i aşka müptelayım(tutkunum) nemelazım kâr benim,

Mal ve mülküm yoktur amma kanaatim var benim.

İŞ YERİ TAHDİDİ

Osmanlı Devleti, bugün Almanya, Fransa vb Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi piyasadaki kapasite değişikliklerini dikkate alarak belli bir "plan" dahilinde işletmelerin açılmasını denetim altına almıştı. Böylece dükkân açılmasına bir sınırlama, bir tahdit getirilmiştir.

Bir kişinin dükkân açabilmesi için önce yamaklıktan çıraklığa, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan da ustalığa yükselmesi gerekiyordu. Fakat usta olan herkes dükkân açma hakkına sahip değildi. Ustanın, kalfalığı boyunca, ustasının verdiği işleri özenerek yapmış olması; diğer kalfa ve çıraklarla iyi ilişkiler kurmuş olması, hakkında hiç şikayet yapılmamış olması gerekliydi.

Esnafın dükkân açabilmesini belirleyen diğer bir husus da, esnaf birliğinin toplam dükkân adedi ile ilgiliydi. Ustanın dükkân açma hakkı olsa bile, arz ve talep dengeleri dikkate alınarak tespit edilen ve esnaf birliğine tahsis edilen dükkânların dışında başka bir dükkân açılamaz, toplam dükkân adedi de aşılamazdı

Özetle belirtmek gerekirse, bir kişinin dükkân açabilmesi için ;

1- Dükkân açmak isteyen kişi sırasıyla yamak-çırak-kalfa-usta eğitimlerini tamamlamış olmalıdır.

2- Dükkân açmak isteyen kişi bu eğitimler sırasında ustası, çevresi ve meslektaşları tarafından taktir edilmiş biri olmalıdır.

3- Dükkân açmak istediği bölgede esnaf birliklerine tahsis edilen dükkân sayısı aşılmamış olmalıdır.

Birçok esnaf kollarında dükkân, dokumacılar gibi tezgahta çalışanlarda ise her ustanın sahip olduğu tezgah sayısı tespit ediliyordu. Bu tespitler sırasında, ustaların hepsi birbirine, kethüdaları (esnaf başkanı) ise bütün lonca mensuplarına, resmi makamlar önünde kefil oluyorlardı.

Mevcut dükkân sayısının arttırılıp arttırılamayacağına da esnaflar aralarında karar veriyorlardı. Eğer, iş sahaları genişse, artışı kabul ederlerdi.

Esnaf birliklerinin aralarında yıkıcı bir rekabete girerek zarar görmelerini önlemek, üretimin devamlılığını sağlayacak iktisadi-hukuki tedbirleri almak, mal ve hizmetlerin kaliteli üretilmesini ve kalitesine uygun bir fiyatla satılmasını temin etmek, sanatın inceliklerini bilmeyen vasıfsız kişilerin hem kalitesiz üretim yaparak hem de yüksek maliyet ve fiyatta mal üreterek tüketiciye ve ekonomiye zarar vermesini ve haksız kazanç elde edilmesini önlemek, devletin genel üretim-tüketim politikalarının başlıca hedefleriydi.

Bu geleneğin zaman zaman alışılmış usullerin dışına çıkılarak ihlal edildiği görülürdü. Fakat mesleğin ustaları bu durumda, ilgili makamlara haber vererek kurallara uyulmasını isterlerdi. Nitekim Büyükçekmece’de ekmek fırını açmak, ekmek üretmek ve satmak nizamına karşı çıkanları, esnaf şikayet etmiş ve bu hususta çıkan karar Büyükçekmece kadısına bildirilmiştir.

AHİ BİRLİKLERİNDE EKONOMİK VE SOSYAL KURUMLAR

Ahi birliklerinin en önemli özelliklerinden biri de Ahilik düşüncesine uygun şekilde iktisadi hayatın düzenlenmesi için bir araç olarak kullanılmak üzere kurulan ve işletilen orta sandıklarıdır.

Ahi teşkilatı, faaliyetlerini sürdürebilmeleri ve sosyal dayanışmayı sağlayabilmeleri için Ahilik düşüncesine uygun bazı müesseseler kurmuşlardır. Her Ahi birliğinin, orta sandığı, esnaf vakfı, esnaf kesesi veya esnaf sandığı vardı. Teşkilat bu yardım sandığı vasıtasıyla üyelerine sosyal güvenlik sağlar, onları tefecilerden korur ve hammadde temin ederdi

Orta Sandığı

Her Ahi birliğinin bir orta sandığı vardı. Sandığın gelir ve giderleri belirli bir denetime tabi tutulurdu. Orta sandığı, birlik yönetim kuruluna bağlı ayrı bir şube olarak faaliyet gösterirdi. Sandığın kredisi olarak oluşturulan fon ile yardımlar için ayrılan paralar farklı hesaplarda toplanırdı.

Orta Sandığının Gelirleri:

1. Üyelerin aidatları,

2. Yamaklıktan çıraklığa, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa yükselirken ödenen bir nevi terfi harçları,

3. Teşkilata ait mülklerin gelirleri,

4. Askere alınan kalfa veya ustanın eşi ve çocukları için birlikçe toplanan yardımlar,

5. Çeşitli bağışlar sandığın diğer gelir kaynaklarını teşkil ederdi.

Orta Sandığının Giderleri:

1. Teşkilat için lüzumlu harcamalar orta sandığından yapılırdı.

2. Birliğe ait mülklerin tamir masrafları, çeşitli vergiler, görevlilerin maaşları, sosyal gayeli esnaf toplantılarının ücretleri sandıktan ödenirdi.

3. Fakirlere çeşitli vesilelerle orta sandığından yardımlar yapılırdı.

4. Birliğe kayıtlı üyelere orta ve uzun vadede kredi verilirdi.

5. Teşkilatın güçlenmesi için alınan mülklerin bedelleri de sandıktan ödenirdi.

6. Esnaftan maddi durumu iyi olmayanlara, güçsüzlere, sakatlara ve hastalara da bu sandıktan yardım yapılırdı.

7. Birlik üyelerinden ihtiyaç sahiplerine orta sandığından borç para verilirdi.

8. Esnafa lazım olan hammadde, teşkilat tarafından satın alınarak üyelere dağıtılırdı. Satın alınan malın bedeli orta sandığından ödendikten sonra taksim işlerine başlanır ve malların bedelleri esnaftan toplanırdı.

Ahi birliklerinin orta sandığından ihtiyaç sahibi "Haricîler" ve "Dahilîler" olarak adlandırılan üyelerine yardım yapılırdı. Haricîleri temsil edenler, emekliler, düşkünler, sakatlar ve fiilen çalışmayanlardı. Dahilîler ise iş yerlerinde fiili olarak çalışan çırak, kalfa ve ustalardan meydana gelmekteydi.

Altı Kese

Ahi birliklerinin hazinesi demek olan orta sandığında altı kese (torba) bulunurdu. Bunlardan;

Atlas kesede, sandığa ait her türlü yazışma evrakı saklanır.

Yeşil kesede, esnafa ait vakıf gelirleri, senetler ve mülklerin tapuları toplanır.

Kırmızı kesede, gelir getiren senetlerin ve evraklar saklanır.

Örme kesede, sandığın nakit paraları saklanır.

Ak kesede, her türlü giderlere ait senetler ve vesikalarla, geçmiş yıllara ait hesaplar muhafaza edilir.

Kara kesede, vadesinde tahsil edilmemiş alacaklara ait senetler ve bunlarla ilgili diğer evrak saklanırdı. Bu kese sandığın diğer keselerine göre en az işlem gören bölümüydü. Çünkü esnaf borcuna sadıktı.

DEMOKRASİ VE SİVİL TOPLUM

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için üretilen mal ve hizmetler; kamu kuruluşları, özel sektör kuruluşları ve gönüllü (sivil toplum) kuruluşlar tarafından yerine getirilmektedir.

Sivil toplum, örgütlü bir toplum anlamına gelmektedir. Toplum örgütlenerek, temel hak ve hürriyetlerini, ekonomik, sosyal ve siyasi menfaatlerini koruma ve kollama imkanını elde eder. Sivil toplum kuruluşlar, günümüzde "üçüncü sektör" kuruluşlar olarak tanımlanan, devletin dışında var olan gönüllü kuruluşlardır. Bu kuruluşlar kâr amacı gütmeksizin, toplum yararı için, gönüllü olarak bir araya gelen vatandaşların oluşturduğu bir kuruluş, bir sektördür. Üçüncü sektör kuruluşlara örnek olarak dernek, vakıf, oda ve cemiyetler gösterilebilir. Bu anlamda Ahi teşkilatı, Osmanlı Devletinde kurulan en büyük ve en organizeli sivil toplum kuruluşlarından birisidir.

Altı asır çok geniş bir coğrafyada hüküm süren Osmanlı Devleti’nde çok sayıda vakıf ve dernek gibi gönüllü kuruluşlar vardı. Eğitimden, sağlığa kadar toplumun ihtiyaçlarının büyük bir bölümü bu tür sivil toplum kuruluşları tarafından karşılanmaktaydı.

Prof. Conin başkanlığındaki Amerikalı uzmanlardan oluşan bir heyet 1921 yılında İstanbul’a gelerek “Osmanlı Vakıf Sistemi”ni incelediler. Osmanlı sistemini oldukça orijinal bulan Amerikalı heyet vakıf sistemini kendi bünyelerinde adapte ederek günümüze kadar 26 bin vakıf kurdular. Oysa Osmanlı arşiv belgelerinden, 1926 yılı öncesine ait Osmanlı Devleti’nin kurmuş olduğu 238 bin adet vakfın kayıtlarını bulunduklarında ise şaşırıp kaldılar.

Türk toplumuna bir şeyler verme, bir şeyler yapma isteğini ve heyecanını yaşayan sorumluluk sahibi kişilerin teşkilatlanmasından Ahilik ortaya çıkmıştır. Dernekleşme şeklinde ortaya çıkan teşkilatlanma tamamen gönüllülük esasına dayanmıştır.

Bu şekildeki örgütlenme, mahalle, köy, kasaba, v.s. sosyal birimler bazında bir teşkilatlanmadır. Kendi aralarında çok kuvvetli bir bağa sahip olan Ahiler, yöneticilerine olağan üstü bağlılık duyan Ahi kardeşliği temelinde bir kurumsallaşmadır.

Yapılan araştırmalar Ahi teşekküllerinin serbestçe kurulan dernekler olarak doğduğunu ortaya koymaktadır. 16. yy. gelince kamu otoritelerinin loncalar üzerindeki etkilerinin arttığı tespit edilmektedir. Serbestçe kurulan derneklerden Ahi loncalarına giden bir süreç yaşanmıştır. Ahi teşkilatlanması elbette siyasi nitelikte değildi. Ahilerin devlete talip olma gibi bir talepleri de yoktu. Ancak, kuruldukları bölgede çok önemli bir güç teşkil ettikleri de bir gerçektir

Ahi teşkilatı, Osmanlı Devleti’nde kurulan en büyük ve en organizeli sivil toplum kuruluşlarından birisidir. Çünkü Ahi teşkilatı, Selçuklu ve Osmanlı zamanında bir bakıma bugünkü Esnaf Odaları, İşveren Sendikaları, Ticaret ve Sanayi Odaları, İşçi Sendikaları, Bağ – Kur, Türk Standartları Enstitüsü ve Belediye gibi kurum ve kuruluşların görevlerini üstlenmişti.

Yukarıda sayılan kurum ve kuruluşların atası Ahi teşkilatıdır. Ahlâk ile sanatın ahenkli bir birleşimi olan Ahilik, toplumun ayakta kalabilmesi için gerekli olan sosyal adalet ve ahlâkın yerleşmesinde büyük katkısı olan, Türk’ler dışında hiçb

Türk Askerinin Hatay’a Girişi

06 Kasım 2007

TÜRK ASKERİNİN HATAY’A GİRİŞİ

4 Temmuz gecesi Antakya’da Amerikan Asırı-Atika Hafriyat Heyeti bizi süvareye davet etmişlerdi. Başkonsolos Karasapan ve Kolonel Collet’de bulunuyordu. Saat 11’de Beyrut, telefonla Collet’ye yarın Türk askerinin Hatay’a geleceğini bildirmiş, o da bizden, buna dair Malümatımızın olup olmadığını sordu. Bizde henüz hiçbir haber yoktu. Biraz sonra başkonsolosa da telgraf geldi. Karasapan’la birlikte süvare’den ayrılaraj sokağa çıktık. Gece yarısı olmasına rağmen haber süratle işitilmiş, herkes evlerinden sokaklara fırlamıştı. Garajlara, otomobillere hücum ediliyordu. Türk askerini hudutta istikbale koşuyorlardı. Genç spor kulübünde bando ile çalınan milli marşlar, evlerden, sokaklardan yükselen sevinç sesleri etrafı inletiyor, şehir ayağa kalmış vaziyette, heyecan halinde dalgalanıyordu. Saat 2’de İskenderun’da Türk konsolos Fethi Denli, yarın Türk askeri geçerken Ermenilerin askere silah atacaklarına dair haber aldığını bildirdi. Hemen İskenderun’a gitmek üzere yola çıktım. Yollarda şimdiden Türk köylülerinin kadın erkek ellerinde çiçeklerle, İskenderun yolu üzerine koşuşmaları insan sevinç, göz yaşları içinde bırakan ulvi manzara teşkil etmekte idi.

Fethi Denli’ye verilen haberin doğru olmadığını, bilakis Ermenilerin Türk askerini istikbale hazırlanmakta olduğunu, şüpheli gördüğü bir iki serseriyi nezaret altına aldığını İskenderun polis müdürü bana temin etti. İskenderun’daki parti teşkilatımız hummalı faaliyetle askeri karşılamak için takızaferler hazırlıyordu. Antakya’da Amerikalıların süvarisinden ayrılırken başkonsolos, Collet ve ben, Türk askerine istikbal merasimi hakkında biraz konuşmuştuk. Collet, askeri protokolden bahsederek, Fransız ve Türk askerlerinin ve otoritelerin müsavi şartlar dahilinde muameleye tabi tutulmalarını ve merasimin Türk-Fransız dostluğunun bir tezahürü olması icap ettiğini ileri sürmüştü. Bunun için yapılan takızaferlere Türk ve Fransız bayrakları konacaktı. İskenderun’da gençlerimiz bunu yapmadılar; delege muavini ve Fransız askeri kumandanı buna gelerek nazarı dikkatimi celbeylediklerini söylediler.

Sabah 6’da Payas hududunda binbaşı Sülayman kumandasındaki Türk taburunu selamladım. Şehirlerden, köylerden binlerce insan hududa akın etmişlerdi. Heyecandan ağlayanlar, askerin ayaklarına kapanan , dua edenler, tarihi bir manzara, muhteşem ve canlı

Bir tablo yaratmışlardı. Bir buçuk saat sonrada ,Hassa kazası hududunda Aktepe mevkii’nde , aynı tabloyu görüyor, sonsuz sevinç ve heyecan içinde, alay kumandanı Şükrü Kanatlı’yı ve Türk askerini Hatay topraklarında selamlıyor, 18 seneden beri takip edegeldiğimiz kudsi bir gayenin tahakkukunu temin edebilecek kahramanlara kavuşmuş bulunuyordu.

Kumandan, subaylar ve erler etraftan akın eden istikbalcilerle şimdiden can-ciğer olmuşlardı. İstikbalcilerin arasında Ermenilerin ileri gelenleri ve cemaat reisleri de vardı; Kanatlı, bunları şimdiden iltifatlarıyla memnun bırakmıştı. İki üç gün evvel Türk askerinin geleceği haberi üzerine, Kırıkhan’dan panik halinde hicret etmek isteyen Ermeniler, şimdi Türk kumandanının şahsında Türkiye Cumhuriyet idaresine itimat etmek hakşinaslığını göstermişlerdi. Ben ve Karasapan üç gün evvel Kırıkhan’da Ermeni cemaatine bu hakikati kabul ettirebilmek için ne kadar uğraşmıştık. Sokaklarda toplanıp ele geçirdikleri nakil vasıtalarıyla hatta yaya olarak hicrete kalkışanları, “Türk askerinin Hatay’a girmesiyle Ermeniler kaçmışlardır” dedirtmemek için jandarmalarla yolları tutarak hicreti men etmiştim. Bunların şimdi Türk askerini istikbale gelmeleri, itimat nasıl ettiklerini gösteriyordu.

Alayın askeri yürüyüşle Kırıkhan ve Belen’e yetişmeleri gecikeceğinden halk sabırsızlanıyor, otomobil ve kamyonlarla askeri taşımak için yalvararak birbiriyle rekabet ediyorlardı.

Kırıkhan ve Belen’de, emsali görülmemiş parlak ve çok heyecanlı bir merasimle asker karşılandıktan sonra alay karargahı, Belen’e yerleşti. Antakya’ya ayrılan tabur bir gün sonra Antakya’ya gelecekti. Hatay’ın her tarafında umumi hayat durmuştu. Herkes askeri görmek için koşuşuyordu. Antakya-İskenderun yolu üzerinde binlerce insan gece gündüz askere intizar ediyordu. Antakya’da şehir tamamen boşalmıştı. Askerin geleceği saatlerde şehre iki kilometre mesafeden başlayan bir sahada Hatay’ın her tarafından koşup gelenlerle yüz bini aşan muazzam bir kalabalık vekar ve heyecan içinde askeri bekliyordu. Kalabalık arasında üniformalı Fransız zabit ve askerleri, yerli ve yabancı memurlar, ecnebiler de görülüyordu.

Tabur resmi şekilde ve askeri merasimle karşılandığı bir Fransız taburu da selam vaziyeti almıştı. Önde vaktiyle çetelik yapmış olanlar milli kıyafetlerle atlar üzerinde, bunları müteakıben Türk taburu muntazam yürüyüşle geçti. Başkonsolos karasapan Türk mümessili, delege Collet Fransız mümessili, albay Mengüç Türk askeri mümessili, ben Hatay valisi olarak tribünde geçit resmini selamladık. “Yaşasın Türk Askeri, Yaşasın Atatürk” sesleri, alkış tufanı bütün Antakya muhitini çınlatıyor, askerin ayakları altında kurbanlar kesiliyor, göğsünü açıp Allah’a şükredenler, sevinçten ağlayanlar, askerin ayaklarına kapananlar, büyük küçük yüreklerden yükselen şükran sesleri insanı dehşet ve huşu içinde bırakıyordu.

Türk askeri şehrin bir kısmını, bazı cami ve hanları işgal etti. Köprübaşındaki ilk mektep binası askeri mahfel yapıldı. Gece nümayişlerinde halk tarafından silah atılmaması, Türk-Fransız askeri makamlarınca tensip ve mahalli hükümetçe ilan edilmiştir. Buna rağmen sık sık silah sesleri işitiliyordu. Şayanı dikkat alan husus, nümayişçiler arasına Cezayirli Müslüman askerlerden katılanlar bulunması ve bunların, kışlada aralarında para toplayarak Türk askerine ziyafet vermek üzere teşebbüse kalkışmaları idi. Daha düne kadar Türk davasına muhalif olup ellerinden gelen fenalığı yapmaktan geri kalmamış olanlardan bir çoğunun, şimdi bu şenliklere katıldıkları gözden uzak kalmıyordu.

TÜRKİYE’DEN FEVKALEDE MURAHHAS GELİYOR

Birkaç gün sonra Ankara’dan Hariciye Vekaletinden orta elçi Cevat Açıkalın fevkalade murahhas olarak Hatay’a geldi. Başkonsolos Celal Karasapan Hatay’dan başka yere nakledildi.

Benim vali olarak yapmış olduğum icraat oldukça ilerlemiş bir safadaydı. Sancak kadrosundaki yabancı memurların çoğunu vazifeden uzaklaştırmış ve yerlerine Türk memurları getirmiştim. Bütün hükümet muamelatı benim direktifim dahilinde cereyan ediyordu. Çıkardığım azil ve tayin kararlarını, delege Collet asla itiraz etmeksizin vize ediyordu.

İşlerime ve tutmuş olduğum yola artık itiraz edilemiyor, resmi memuriyetlere yalnız kendi akraba ve taallükatımı getirmekte olduğuma dair yeni dedikodular çıkarılıyordu. Halbuki memuriyetlere ehliyetli kimseleri ve yüksek tahsilli gençleri seçmekte idim. Elimizdeki parti talimatnamesine göre herhangi bir memuriyete çağırdığım kimseler, bu vazifeleri seve seve ve tereddütsüz kabul ediyorlardı.

Açıkalın, selahiyetle geldiğinden parti, Dörtyol ve Ankara ile olan münasebetlerde nazım rolü oynamakta, bu suretle her şey Ankara’ya kendi kanalıyla aksettirilmekte, oradan gelen emir ve talimatta gene kendisi vasıtasıyla bizlere tebliğ edilmekteydi. Bu sayede, şimdiye kadar zaman zaman baş gösteren ihtilaflar bertaraf olmuştu.

İNTİHAP TEKRAR BAŞLIYOR

Ankara ve Paris’te diplomatik yollarla alınan son kararlara göre, Hatay intihabını, Milletler Cemiyeti Komisyonu yerine, Türk ve Fransız otoriteleri müştereken idare ve ikmal edeceklerdi. Bu maksatla kurulan “İntihap Âli Komisyonu”

Türk Fevkalade murahhası Cevat açıkal’ın, Fransız Murahhası Delege Collet ile Hatay valisi ve Türk Cemaati mümessilinden teşekkül etti. Vali sıfatıyla ben, komisyonun aynı zamanda genel sekreterlik vazifesini gördüm. Komisyon Türk ve Fransız murahhasları tarafından neşredilen şu beyannameyle işe başladı:

“İskenderun sancağında Milletler Cemiyeti ilk seçim komisyonu tarafından kayıt işlerini tatil ile sancak mıntıkasından ayrılmak hususunda 26 haziran 1938 tarihinde alınan karar üzerine, sancağın enternasyonal rejimine kefil olan ve girmiş olduğu taahhütten doğan teşrik-i mesai ruhuyla mütehassıs bulunan Fransız ve Türk hükümetleri , Statüt ve anayasanın tatbikini temin edebilmek için sancak’ta ilk seçim işlerinin kontrolünü birlikte deruhte etmeye karar vermişlerdir. Bu kapta Fransa Cumhuriyeti, Haut-Komissaier Delegesi Muavini Kolonel Collet’ye lazım gelen selahiyetleri bahsetmiştir. Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de, Antakya’ya Fevkalade Mulazım gelen selahiyetleri bahşeylemiştir. İki hükümet mümessilleri, kararlarına ve kendilerine bahşolunan selahiyetlere dayanarak tescil işlerinin 22 temmuz 1938’den itibaren yeniden icrasına karar vermişlerdir.

İki dost devlet mümessilleri, herhangi bir cins ve meshebe mensup olursa olsunlar, bilumum sancak vatandaşlarının münasebatının esaslı vasfı olacak olan kardeşlik ve birlik zihniyetine güvenebileceklerine kanidirler ve bu seçim safhasının, memleketin erştiği ayrı siyası varlığı icabından olan tam bir selahiyet içinde, imkişaf edeceğinden şüphe etmezler.

Yapılacak seçim işlemlerini ihlal mahiyetinde görülecek en ufak suç bu işlere kefil olan iki devletin uhdelerini aldıkları vazifeyi işgal edeceğinden Fransız ve Türk hükümetleri mümessilleri, herhangi bir intizamsızlığı tecziye ve vaziyeti, menaf-i şahsiyetleri ve sancağın hakiki siyasi menfaatlerine muhalif ideolojileriyle istismara kalkışacak olan herhangi bir kimseyi kanunen takip için en şiddetli tedbirler, almakta tereddüt göstermeyeceklerdir.

Komisyona diğer Cemaatlerden de birer mümessil iştirak ettirildi ve intihap, Birleşmiş Milletler Komisyonu’nun bıraktığı yerden devam etti. Komisyonun kararları kesin ve hiç veçhile kabil-i itiraz değildi. İntihap tam serbesti içinde cereyan ettiğinden rey sahipleri bürolara gelmekte tahalük gösterdiler. Arapça konuşan sunniler Araplarla Aleviler, Türk yazılmak üzere müracaatlarda bulundular.

İntihab-ı Âli Komisyonu, intihap işlerinde vaktiyle milletler Cemiyeti Komisyonu tarafından kabul edilmiş pek garip ve haksız muamelelere şahit oldu. Şöyle ki: Akalliyet unsurlarından Ermeniler ve Araplar arasında Hatay doğumlu olmayan ve Hatay nüfusunda kayıtlı bulunmayanlardan bir çok kişi intihap bürolarında kendilerini tescil ettirmişlerdi. Hatay’da bulunan Suriye askerleri, jandarma ve polisler de kaydedilmişlerdi. Türkler aleyhine rey verenlerin sayısını çoğaltmak için komşu memleketler ile, Halep ve Harim’den getirilmiş olan bir sürü yabancıların hususi emellerle nüfusa kaydedilerek ellerine Hatay doğumlu olduklarına dair nüfus cüzdanı verilmiş olduğu görülüyordu. Seçim komisyonu Statü hükümlerine ve intihap nizamnamesine aykırı olan bu vaziyet karşısında şu karaları aldı :

3 Numaralı Karar:

İskenderun Sancağı Seçim Komisyonu,

Sancak Statüsünün 6ncı faslında ahkama göre yapılan tahkikat neticesinde 1 numaralı ekli listede adı geçen 475 müntehibin, mezkür kararname ahkamına tevfikan sancak vatandaşlığı hakkını iddia edemeyeceklerinden ve yine yapılan tahkikat neticesinde bağlı 2 numaralı listede adları geçen 384 müntehibin mezkür kararname ahkamına tevfikan sancak vatandaşlığı hakkını iddia edemeyeceklerinden bunların seçim listelerindeki kayıtları feshedilmiştir.

4 Numaralı Karar :

İskenderun Sancağından ilk intihabat nizamnamesinin 16ncı maddesi akamında yapılan tadilata binaen, İskenderun Sancağı Komisyonu berveçhiativ kararı neşreyler:

1-Sancak seçim cetvellerinde müseccel olan askerlerin, jandarmaların ve polislerin kayıtları mülgadır.

5 Numaralı Karar :

İskenderun Sancağı Seçim Komisyonu,

Sancak Anayasası’nın 7nci maddesi ahkamına göre, yapılan tahkikat neticesinde bitişik listede adları geçen 115 kişinin doğum tarihlerinde nizama mugayir bir surette tashih at yapıldığından 115 mezkür kişinin dolayısıyla hile ile sancakta müntehip sıfatını kazanmış olduklarından, 1.- Bağlı listede adları geçen 115 kişinin sancak seçim cetvellerinden çıkarılmasına karar vermiştir.

İNTİHAP NETİCELERİ

İntihap 1 Ağustos’ta nihayet buldu. Tescil edilen müntahiplerin sayısı, Âli Komisyon tarafından 11 numaralı kararda gösterildiği gibi, şöylece tespit edilmişti: Türk cemaati 35.847, Alevi cemaati 11.319, sair cemaatler 395 idi. İkinci derece müntahipler de yüzde on nispeti ile taayyün etti. Buna göre mebus adedi Türk cemaatinden 22, Alevi cemaatinden 9, Ermeni cemaatinden 5, Arap cemaatinden 2, Ortodoks cemaati 2 olarak tespit ve ilan edildi. Mebusluklar cemaat ve kaza itibariyle Antakya’ya 14 Türk, 2 Ermeni, 1 Rum Ortodoks ve 2 Arap, İskenderun’a 3 Türk, 2 Alevi, 1 Ermeni, 1Rum Ortodoks, Kırıkhan’a 5 Türk, 2 Ermeni olarak tevzi edildi.

MEBUS ADAYLARI

Mebus seçimlerine tekaddüm eden günlerde Açıkalın, Ankara’dan Şükrü Sökmensüer’in Dörtyol’a geleceğini , benimde Dörtyol’a gitmemi söyledi ve benden bir mebus namzedleri listesi istedi. Açıkalın, listeyi alarak benden bir gün evvel Dörtyol’a gitti. Ertesi gün bende Dörtyol’a gittiğimde Açıkalın’ı, Sökmensüer’i, Konsolos Fethi Denli’yi ve Tayfur Sökmen’i bir arada buldum. Bu zatlarla beraber yaptığımız kapalı bir toplantıda Şükrü Sökmensüer, Ankara’dan hükümet adına geldiğini söyledi ve Tayfur sökmen’le aramızdaki ihtilafı gidermemizi arzu ettiklerini bildirdi. Hatay’da idareyi Fransızlardan aldığım günlerde ve müdahaleleri etraflıca tebarüz ettirdikten ve şimdiye kadar davamızı tahakkuk ettirmek yolunda Hatay’da çok mesafe kat etmiş olduğumuzu izah ettikten sonra, Ankara’nın her emrine itaat etmekte olduğum için bu isteğe de muvafakat ettiğim cevabını verdim. Bundan sonra mebus namzetleri bahsine geçildi, 22 Türk namzedini Ankara’ya bırakmamızı ve oradan gelecek liste üzerine bunu , Hatay halk Partisine otomatik man kabul ettirmemizi, 18 akalliyet mebus namzedini de benim seçmemi ve bunların mecliste milli gayemize mugayir hareket etmeyecek kimselerden olmasını garanti etmemi istediler. Devlet,Hükümet ve Meclis Reislikleri için de Abdülgani Türkmen,Tayfur Sökmen ,Abdurrahman Melek’ten ibaret üç ismin Atatürk’e arz edileceğini beyan ettiler. Bu kararların hepsinde mutabık kaldığımızı bildirerek ayrıldık ve Açıkalın’la İskenderun’a döndük. Üç gün sonra halk partisinde yapılan fevkalade toplantıda Açıkalın, 22 Türk mebus namzedimin isimlerini okudu. Namzetler arasında benim kendisine evvelce vermiş olduğum isimlerden ancak 7-8 kişi kılmıştı, diğerlerinin yerini başka isimler hatta eski muhaliflerden iki ve şimdiye kadar Hatay’da bulunmayanlardan da birkaç kişi almıştı. Aynı zamanda Tayfur Sökmen’in devlet reisliğine, Abdülgani Türkmen’in Meclis reisliğine seçileceklerini, benimde Hükümet reisi olacağımı tebliğ etti. Partide eskiden beri fedakarlıkla çalışmış olan arkadaşlar, Türk mebus namzetleri arasında, isimlere hatıra bile gelmeyecek kimseler bulunmasını hayretle karşıladılar; fakat hiç biri asil hislerden uzaklaşarak menfi yol tutmadı. Ekalliyet mebus adaylarınıda ben, aynı zamanda mantader otoriteyi de memnun etmiş kimselerden seçtim.

Cenevre’de hazırlanan anayasada Hatay’da yapılacak intihapta rey sahibi olacaklarını Hatayş doğumlu olmaları şart kılınmıştı. Halbuki Tayfur Sökmen Gaziantep doğumlu olduğunda yeniden Hatay’da Kırıkhan nüfusuna kaydedildi.

PARTİ BEYANNAMESİ

“Hataylılar, Hatay çileli günlerini bitirmiş, mesut ve müreffeh bir istikbal yoluna girmiş bulunmaktadır. Hatay Devleti, Hatay Hükümeti ve Hataylıların yegane mümessili Hatay Mebusan Meclisi yakın günler içinde tarihi vazifesine başlayacaktır ve memleket hür ve mesut olacaktır. Türkiye Hükümetinin, Hatay’ın istiklali için yirmi seneden beri devam eden gayret ve fedakarlıklarına Fransa Cumhuriyeti dostane bir mukabelede bulunuyor. Türkiye ve Fransa Devletlerinin anlaşmayı daha ileriye götürerek bu mesut neticeyi daha ziyade inkişaf ettireceğine ümidimiz büyüktür. Bu vesile ile Fransa Cumhuriyeti hükümetine ve onun buradaki mümessillerine arz-ı şükran etmeği şükran biliriz. Hatay ve Hataylılar için bu mesut vazifeyi hazırlayan ve Hatay’ın istiklal ve inkişafının büyük hamisi olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine ve onun büyük devlet reisi Yüce Atatürk’e sonsuz şükranlarımızı her zaman olduğu bu vesile ile de sunar ve ebedi bağlılığımızı bir kere daha cihana ilan ederiz. Hataylı Türkler bu güzel son ile iftihar edebilirler. Ancak şunu da bilmeliyiz ki önümüzde, geçirdiğimizden çok daha metin imtihanlar bizi bekliyor. Devlet, Hükümet kurmak ve onu en medeni seviyeye yükseltmek Türkün tarihi şiarından olduğu içindir ki, bu imtihanlardan da başarı ile çıkmak her türk çocuğuna ve dolayısıyla Hatay Türk cemaatine ve bütün Hataylılara düşen şerefli ve o kadar da ağır ve mesuliyetli bir vazifedir. Vatanperver ve fedakar halkımızın bu vazifeyi de büyük Türk Milletine layık ve onun tarihine uygun bir şekilde başaracağına hiç kimsenin olmamalıdır ve olamaz. Hatay Türk cemaatinin itimat ve muhabbetine dayanan ve güvenen ve onun yegane mümessili olan Halk Partisi, bu mesuliyeti olduğu kadar şerefli vazifede behemehal muvaffak olacaktır. Bu sebeplerdir ki, parti Hatay’a yalnız ve ancak saadet ve refah vaat eden bu emin ve güzel istikbale kavuşmak için takip edeceği mesai programının ana hatlarını bütün Hatay evlatlarının tasvibine arz etmeyi kendisi için bir vazife addeder:

1 –Hatay hakkındaki beynelmilel taahhütlerin tamamen tahakkukunu temin etmek, iş programımızın temel taşıdır.

2 – Cins ve mezhep gözetmeksizin Hatay halkını tecezzi kabul etmez bir kül telakki ederiz. Bu sebeple kanunlar karşısında fertlere, ailelere ve cemaatlere imtiyaz ederiz. Ancak beynelmilel taahhütlere riayetkar ve hürmetkar kalacağız. Herhangi din, mezhep ve cemaate mensup olursa olsun bütün Hataylıların şerefi, haysiyeti, ırzı, malı, kazancı, akidesi,ibadeti, iş ve ev emniyeti müsavat dairesinde mahfuzdur.

3 – İdarede başlıca prensibimiz, mahalli idarelere kuvvet ve selahiyet vererek devlet idaresine halkı, doğrudan doğruya ve en yakından ve en müessir bir suretle alakadar etmektir.

4 –Cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, kültürel milliyetçilik, inkılapçılık devlet idaresinde hakim kılacağımız ana prensiplerdir.

5 –Hatay’ın dahili emniyet ve asayişini temin etmeyi yapacağımız bütün işler için azimet noktası telakki ederiz. Bu hususta müsamaha asla kabul edilmeyecektir. Komşu milletlerle sükun ve huzur içinde dostluk münasebetimizi en yüksek derecelere çıkarmak başlıca işlerimizden biri olacaktır.

6 –Mütevazin bir bütçe, az masraf çok iş, mali ve iktisadi siyasetimizin mesnedi olacaktır. Köylü ve çiftçi ve esnafı kendi iş sahalarında takviye etmek ve kendi ihtiyaçlarını tatmin etmek iktisadi prensibimizde mühim yer alacaktır. Hatay’ın tabii servetlerini meydana çıkarmak, işletmek esaslı bir umdemizdir.

7 –Nafia işlerimizde yolların tanzimi, bataklıkların kurutulması, irva ve ıska, demiryolve liman inşası kısa zamanda tahakkukuna çalışacağımız işlerdir.

8 –Memleketin sıhhi durumu üzerinde itina ile duracağız. Bilhassa sıtma mücadelesi ile ihtiyacı karşılayacak hastane ve dispanserler küşadı ve içtimai yardım müesseselerin tesisi başlıca mesaimiz olacaktır. Memleketimizin zirai sahadaki inkişafına büyük dikkat sarf edeceğiz. Bu maksatlı Ziraat Bankasının ilk iş olarak ele alacağız.

9 –Kültür programımız da beynelmilel taahhütler dairesinde, azlıkların hukuku mahfuz kalmak şartıyla, memleketin ihtiyacı olan ilk, orta ve yüksek tahsil müesseselerini süratle vücuda getirmek ve ilk tahsili mecburi kılmak en mühim işlerimiz olacaktır.

10 –Vergide mükellefin kabiliyeti esastır. Biz daha ziyade mükellefin iradını arttırmak suretiyle bu kabiliyeti arttırmağa çalışacağız.

11 –Hatay’ı cazip bir seyahat ülkesi haline getirmek, mahalli idarelerde dikkat edeceğimiz mühim bir esastır. Eski eserleri meydana çıkarmak, onları korumak ve şehirlerin imarına çalışmak, bu maksatla takip edeceğimiz mühim işlerdir. Şehirlerin su ihtiyacını biran evvel temin etmek de mühim işlerimizden biri olacaktır.

Ana hatlarını şu suretle çizdiğimiz faaliyet ve mesai programımızın tatbikinde Hatay’ın Mebusan Meclisinde Türk cemaatini temsil edecek arkadaşlarımızın katileşen namzetliklerini aşağıda ilan ediyoruz.”

Seçim nizamnamesinin 51nci maddesi hükmüne binaen ve 50nci maddesi ile komisyonun 19 sayılı kararına müsteniden Âli komisyon huzurunda tescil edilen mebus namzedleri, sayısı tahsis edilen mebusluk sayısına müsavi olduğundan ayrıca oy verme muamelesine lüzum görülmedi, seçilmiş mebuslar olarak kabul edildiler.

HATAY DEVLETİ

2 eylül 1938’de Hatay Millet Meclisi parlak bir törenle ilk toplantısını yaptı. Devlet ve Meclis Reislerini seçmek, anayasasını kabul etmek ve derhal milli hükümet kurulacağını ilan etmekle müstakil Hatay Devleti tarih sahasına çıktı. Parlamenter sistem ve demokratik rejimle Hatay Devleti kuruldu. Hatay bayrağı resmen çekildi.

HÜKÜMET VE KABİNE

6 eylül’de Hatay’ın ilk kabinesini, mecliste hükümet programını okuduktan sonra itimat reyi alarak, teşkil ettim. Programımız Parti beyannamesindeki esasları ve prensipleri ihtiva ediyordu. Beş kişiden müteşekkil Vekiller Heyetimiz işe başladı. Baş vekaletle beraber dahiliye, Hariciye, Müdafaa, ve emniyet işlerini ben üzerime aldım. Adliye Cemal Yurtman, Maliye ve Gümrük Vekaletine Cemal Baki, Maarif ve Sıhhiye’ye Faik Türkmen, Nafia ve Ziraat Vekaletine Kemal Alpar tayin edildi. Sancak idaresi zamanındaki adli teşlikat baki kalmak üzere, bir yüksek mahkeme kuruldu ve anayasa mucibinde mahkemeler Hatay halkı namına hüküm vermeye başladılar. İdari taksimatı, kaza ve nahiye esası üzere Antakya, İskenderun ve Kırıkhan kazalarından ibaretti. Bilahare Reyhanlı ve Ordu kazaları da ihdas edildi. Statüye göre, 1500 kişilik jandarma teşkilatı yabancı muallimlerin nezareti altında kurulacaktı; gümrükler, Suriye ile müştereken idare edilecekti; posta ve telgraf Suriye postaları, para Suriye parası olacaktı. Suriye ile siyasi ve askeri hudut bulunmayacak, Hatay Devletinin harici temsili Suriye Reisicumhuruna ait olacaktı. Hatay Devleti Suriye toprağında kadastral hudutlar dahilinde ayrı bir varlık teşkil edecekti. İşte Hatay Devletini kurdumuz zaman bu gibi takyidat karşısında bulunuyorduk. Üstelik her dairede sancak idaresinden kalma Fransız müsteşarları ve müfettişleri vardı. Valiliğin esnasında vaktiyle Suriye’den gelme bir çok yabancı memur Hatay’dan uzaklaştırılmıştı. Fakat Fransız memurlara henüz bir şey yapamamıştık. Mevzuat, Suriye kanunları ile Osmanlı kanunlarının bazılarından ve Fransız Fevkalade Komiserinin kararnamelerinden tekevvün etmişti. Hükümet reisi olarak benim delege Collet ile temas ve münasebetlerim valilik zamanındakinde farklı olacaktı; Collet, bundan sonra iş için Başvekalete benimle görüşmeye geliyordu. İlk görüşmelerde Fransız memurlara yani devlet teşkilatında yer vereceğimi bildirmiş, “lüzum görürsek bazılarını mütehassıs sıfatıyla kontratla çalıştırırız” diye ilave etmiştim.

MEVZUAT

Hatay Millet Meclisi, bir kanunla Hatay Hükümetine mevcut mevzuatı değiştirmek, yerlerine yeni kanunlar yaparak meriyete koymak selahiyetini verdikten sonra belirli bir zaman için tatile girdi. Böylece, bir taraftan bir takım mevzuatı ve teşkilatı değiştirmek, diğer taraftan da Müstakil İskenderun Sancağı idaresi hukuk ve vecaibiyle devralmaktan mütevellit dahili, harici taahhütleri yerine getirmek gibi müşkül bir durum, Hatay Hükümetini hayli meşgul etti.

Taahhütler arasında en mühimi, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin hazılamış olduğu statüye riayet etmek keyfiyeti idi. Açıkalın, eski ve kıymetli bir diplomat olduğu için Hatay Hükümetince alınan her kararda statünün göz önünde bulundurulmasını tavsiye eder, dostlarımız tarafından protesto yapılmasına meydan verilmemesini isterdi. Halbuki statünün heyet-i umumiyesiyle tatbik edilebileceği daha ilk günden bize malum olmuştu.

Nitekim ilk müşkül, jandarma meselesiyle başladı. Fransızların Hatay’da ücretli Suriye askerleri vardı. Collet, bunları bize jandarma olarak kabul ettirmek istedi. Devlet reisi ve Fevkalade Murahhasla mutabık kaldıktan sonra, Collet’nin teklifini, Suriye askerleri Hatay halkına fena hatıralar bıraktığı için, bunları Hatay’da emniyet unsuru olarak jandarma yapamayacağımı ileri sürüp reddettim. Bunun üzerine müşterek bir toplTÜRK ASKERİNİN HATAY’A GİRİŞİ

4 Temmuz gecesi Antakya’da Amerikan Asırı-Atika Hafriyat Heyeti bizi süvareye davet etmişlerdi. Başkonsolos Karasapan ve Kolonel Collet’de bulunuyordu. Saat 11’de Beyrut, telefonla Collet’ye yarın Türk askerinin Hatay’a geleceğini bildirmiş, o da bizden, buna dair Malümatımızın olup olmadığını sordu. Bizde henüz hiçbir haber yoktu. Biraz sonra başkonsolosa da telgraf geldi. Karasapan’la birlikte süvare’den ayrılaraj sokağa çıktık. Gece yarısı olmasına rağmen haber süratle işitilmiş, herkes evlerinden sokaklara fırlamıştı. Garajlara, otomobillere hücum ediliyordu. Türk askerini hudutta istikbale koşuyorlardı. Genç spor kulübünde bando ile çalınan milli marşlar, evlerden, sokaklardan yükselen sevinç sesleri etrafı inletiyor, şehir ayağa kalmış vaziyette, heyecan halinde dalgalanıyordu. Saat 2’de İskenderun’da Türk konsolos Fethi Denli, yarın Türk askeri geçerken Ermenilerin askere silah atacaklarına dair haber aldığını bildirdi. Hemen İskenderun’a gitmek üzere yola çıktım. Yollarda şimdiden Türk köylülerinin kadın erkek ellerinde çiçeklerle, İskenderun yolu üzerine koşuşmaları insan sevinç, göz yaşları içinde bırakan ulvi manzara teşkil etmekte idi.

Fethi Denli’ye verilen haberin doğru olmadığını, bilakis Ermenilerin Türk askerini istikbale hazırlanmakta olduğunu, şüpheli gördüğü bir iki serseriyi nezaret altına aldığını İskenderun polis müdürü bana temin etti. İskenderun’daki parti teşkilatımız hummalı faaliyetle askeri karşılamak için takızaferler hazırlıyordu. Antakya’da Amerikalıların süvarisinden ayrılırken başkonsolos, Collet ve ben, Türk askerine istikbal merasimi hakkında biraz konuşmuştuk. Collet, askeri protokolden bahsederek, Fransız ve Türk askerlerinin ve otoritelerin müsavi şartlar dahilinde muameleye tabi tutulmalarını ve merasimin Türk-Fransız dostluğunun bir tezahürü olması icap ettiğini ileri sürmüştü. Bunun için yapılan takızaferlere Türk ve Fransız bayrakları konacaktı. İskenderun’da gençlerimiz bunu yapmadılar; delege muavini ve Fransız askeri kumandanı buna gelerek nazarı dikkatimi celbeylediklerini söylediler.

Sabah 6’da Payas hududunda binbaşı Sülayman kumandasındaki Türk taburunu selamladım. Şehirlerden, köylerden binlerce insan hududa akın etmişlerdi. Heyecandan ağlayanlar, askerin ayaklarına kapanan , dua edenler, tarihi bir manzara, muhteşem ve canlı

Bir tablo yaratmışlardı. Bir buçuk saat sonrada ,Hassa kazası hududunda Aktepe mevkii’nde , aynı tabloyu görüyor, sonsuz sevinç ve heyecan içinde, alay kumandanı Şükrü Kanatlı’yı ve Türk askerini Hatay topraklarında selamlıyor, 18 seneden beri takip edegeldiğimiz kudsi bir gayenin tahakkukunu temin edebilecek kahramanlara kavuşmuş bulunuyordu.

Kumandan, subaylar ve erler etraftan akın eden istikbalcilerle şimdiden can-ciğer olmuşlardı. İstikbalcilerin arasında Ermenilerin ileri gelenleri ve cemaat reisleri de vardı; Kanatlı, bunları şimdiden iltifatlarıyla memnun bırakmıştı. İki üç gün evvel Türk askerinin geleceği haberi üzerine, Kırıkhan’dan panik halinde hicret etmek isteyen Ermeniler, şimdi Türk kumandanının şahsında Türkiye Cumhuriyet idaresine itimat etmek hakşinaslığını göstermişlerdi. Ben ve Karasapan üç gün evvel Kırıkhan’da Ermeni cemaatine bu hakikati kabul ettirebilmek için ne kadar uğraşmıştık. Sokaklarda toplanıp ele geçirdikleri nakil vasıtalarıyla hatta yaya olarak hicrete kalkışanları, “Türk askerinin Hatay’a girmesiyle Ermeniler kaçmışlardır” dedirtmemek için jandarmalarla yolları tutarak hicreti men etmiştim. Bunların şimdi Türk askerini istikbale gelmeleri, itimat nasıl ettiklerini gösteriyordu.

Alayın askeri yürüyüşle Kırıkhan ve Belen’e yetişmeleri gecikeceğinden halk sabırsızlanıyor, otomobil ve kamyonlarla askeri taşımak için yalvararak birbiriyle rekabet ediyorlardı.

Kırıkhan ve Belen’de, emsali görülmemiş parlak ve çok heyecanlı bir merasimle asker karşılandıktan sonra alay karargahı, Belen’e yerleşti. Antakya’ya ayrılan tabur bir gün sonra Antakya’ya gelecekti. Hatay’ın her tarafında umumi hayat durmuştu. Herkes askeri görmek için koşuşuyordu. Antakya-İskenderun yolu üzerinde binlerce insan gece gündüz askere intizar ediyordu. Antakya’da şehir tamamen boşalmıştı. Askerin geleceği saatlerde şehre iki kilometre mesafeden başlayan bir sahada Hatay’ın her tarafından koşup gelenlerle yüz bini aşan muazzam bir kalabalık vekar ve heyecan içinde askeri bekliyordu. Kalabalık arasında üniformalı Fransız zabit ve askerleri, yerli ve yabancı memurlar, ecnebiler de görülüyordu.

Tabur resmi şekilde ve askeri merasimle karşılandığı bir Fransız taburu da selam vaziyeti almıştı. Önde vaktiyle çetelik yapmış olanlar milli kıyafetlerle atlar üzerinde, bunları müteakıben Türk taburu muntazam yürüyüşle geçti. Başkonsolos karasapan Türk mümessili, delege Collet Fransız mümessili, albay Mengüç Türk askeri mümessili, ben Hatay valisi olarak tribünde geçit resmini selamladık. “Yaşasın Türk Askeri, Yaşasın Atatürk” sesleri, alkış tufanı bütün Antakya muhitini çınlatıyor, askerin ayakları altında kurbanlar kesiliyor, göğsünü açıp Allah’a şükredenler, sevinçten ağlayanlar, askerin ayaklarına kapananlar, büyük küçük yüreklerden yükselen şükran sesleri insanı dehşet ve huşu içinde bırakıyordu.

Türk askeri şehrin bir kısmını, bazı cami ve hanları işgal etti. Köprübaşındaki ilk mektep binası askeri mahfel yapıldı. Gece nümayişlerinde halk tarafından silah atılmaması, Türk-Fransız askeri makamlarınca tensip ve mahalli hükümetçe ilan edilmiştir. Buna rağmen sık sık silah sesleri işitiliyordu. Şayanı dikkat alan husus, nümayişçiler arasına Cezayirli Müslüman askerlerden katılanlar bulunması ve bunların, kışlada aralarında para toplayarak Türk askerine ziyafet vermek üzere teşebbüse kalkışmaları idi. Daha düne kadar Türk davasına muhalif olup ellerinden gelen fenalığı yapmaktan geri kalmamış olanlardan bir çoğunun, şimdi bu şenliklere katıldıkları gözden uzak kalmıyordu.

TÜRKİYE’DEN FEVKALEDE MURAHHAS GELİYOR

Birkaç gün sonra Ankara’dan Hariciye Vekaletinden orta elçi Cevat Açıkalın fevkalade murahhas olarak Hatay’a geldi. Başkonsolos Celal Karasapan Hatay’dan başka yere nakledildi.

Benim vali olarak yapmış olduğum icraat oldukça ilerlemiş bir safadaydı. Sancak kadrosundaki yabancı memurların çoğunu vazifeden uzaklaştırmış ve yerlerine Türk memurları getirmiştim. Bütün hükümet muamelatı benim direktifim dahilinde cereyan ediyordu. Çıkardığım azil ve tayin kararlarını, delege Collet asla itiraz etmeksizin vize ediyordu.

İşlerime ve tutmuş olduğum yola artık itiraz edilemiyor, resmi memuriyetlere yalnız kendi akraba ve taallükatımı getirmekte olduğuma dair yeni dedikodular çıkarılıyordu. Halbuki memuriyetlere ehliyetli kimseleri ve yüksek tahsilli gençleri seçmekte idim. Elimizdeki parti talimatnamesine göre herhangi bir memuriyete çağırdığım kimseler, bu vazifeleri seve seve ve tereddütsüz kabul ediyorlardı.

Açıkalın, selahiyetle geldiğinden parti, Dörtyol ve Ankara ile olan münasebetlerde nazım rolü oynamakta, bu suretle her şey Ankara’ya kendi kanalıyla aksettirilmekte, oradan gelen emir ve talimatta gene kendisi vasıtasıyla bizlere tebliğ edilmekteydi. Bu sayede, şimdiye kadar zaman zaman baş gösteren ihtilaflar bertaraf olmuştu.

İNTİHAP TEKRAR BAŞLIYOR

Ankara ve Paris’te diplomatik yollarla alınan son kararlara göre, Hatay intihabını, Milletler Cemiyeti Komisyonu yerine, Türk ve Fransız otoriteleri müştereken idare ve ikmal edeceklerdi. Bu maksatla kurulan “İntihap Âli Komisyonu”

Türk Fevkalade murahhası Cevat açıkal’ın, Fransız Murahhası Delege Collet ile Hatay valisi ve Türk Cemaati mümessilinden teşekkül etti. Vali sıfatıyla ben, komisyonun aynı zamanda genel sekreterlik vazifesini gördüm. Komisyon Türk ve Fransız murahhasları tarafından neşredilen şu beyannameyle işe başladı:

“İskenderun sancağında Milletler Cemiyeti ilk seçim komisyonu tarafından kayıt işlerini tatil ile sancak mıntıkasından ayrılmak hususunda 26 haziran 1938 tarihinde alınan karar üzerine, sancağın enternasyonal rejimine kefil olan ve girmiş olduğu taahhütten doğan teşrik-i mesai ruhuyla mütehassıs bulunan Fransız ve Türk hükümetleri , Statüt ve anayasanın tatbikini temin edebilmek için sancak’ta ilk seçim işlerinin kontrolünü birlikte deruhte etmeye karar vermişlerdir. Bu kapta Fransa Cumhuriyeti, Haut-Komissaier Delegesi Muavini Kolonel Collet’ye lazım gelen selahiyetleri bahsetmiştir. Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de, Antakya’ya Fevkalade Mulazım gelen selahiyetleri bahşeylemiştir. İki hükümet mümessilleri, kararlarına ve kendilerine bahşolunan selahiyetlere dayanarak tescil işlerinin 22 temmuz 1938’den itibaren yeniden icrasına karar vermişlerdir.

İki dost devlet mümessilleri, herhangi bir cins ve meshebe mensup olursa olsunlar, bilumum sancak vatandaşlarının münasebatının esaslı vasfı olacak olan kardeşlik ve birlik zihniyetine güvenebileceklerine kanidirler ve bu seçim safhasının, memleketin erştiği ayrı siyası varlığı icabından olan tam bir selahiyet içinde, imkişaf edeceğinden şüphe etmezler.

Yapılacak seçim işlemlerini ihlal mahiyetinde görülecek en ufak suç bu işlere kefil olan iki devletin uhdelerini aldıkları vazifeyi işgal edeceğinden Fransız ve Türk hükümetleri mümessilleri, herhangi bir intizamsızlığı tecziye ve vaziyeti, menaf-i şahsiyetleri ve sancağın hakiki siyasi menfaatlerine muhalif ideolojileriyle istismara kalkışacak olan herhangi bir kimseyi kanunen takip için en şiddetli tedbirler, almakta tereddüt göstermeyeceklerdir.

Komisyona diğer Cemaatlerden de birer mümessil iştirak ettirildi ve intihap, Birleşmiş Milletler Komisyonu’nun bıraktığı yerden devam etti. Komisyonun kararları kesin ve hiç veçhile kabil-i itiraz değildi. İntihap tam serbesti içinde cereyan ettiğinden rey sahipleri bürolara gelmekte tahalük gösterdiler. Arapça konuşan sunniler Araplarla Aleviler, Türk yazılmak üzere müracaatlarda bulundular.

İntihab-ı Âli Komisyonu, intihap işlerinde vaktiyle milletler Cemiyeti Komisyonu tarafından kabul edilmiş pek garip ve haksız muamelelere şahit oldu. Şöyle ki: Akalliyet unsurlarından Ermeniler ve Araplar arasında Hatay doğumlu olmayan ve Hatay nüfusunda kayıtlı bulunmayanlardan bir çok kişi intihap bürolarında kendilerini tescil ettirmişlerdi. Hatay’da bulunan Suriye askerleri, jandarma ve polisler de kaydedilmişlerdi. Türkler aleyhine rey verenlerin sayısını çoğaltmak için komşu memleketler ile, Halep ve Harim’den getirilmiş olan bir sürü yabancıların hususi emellerle nüfusa kaydedilerek ellerine Hatay doğumlu olduklarına dair nüfus cüzdanı verilmiş olduğu görülüyordu. Seçim komisyonu Statü hükümlerine ve intihap nizamnamesine aykırı olan bu vaziyet karşısında şu karaları aldı :

3 Numaralı Karar:

İskenderun Sancağı Seçim Komisyonu,

Sancak Statüsünün 6ncı faslında ahkama göre yapılan tahkikat neticesinde 1 numaralı ekli listede adı geçen 475 müntehibin, mezkür kararname ahkamına tevfikan sancak vatandaşlığı hakkını iddia edemeyeceklerinden ve yine yapılan tahkikat neticesinde bağlı 2 numaralı listede adları geçen 384 müntehibin mezkür kararname ahkamına tevfikan sancak vatandaşlığı hakkını iddia edemeyeceklerinden bunların seçim listelerindeki kayıtları feshedilmiştir.

4 Numaralı Karar :

İskenderun Sancağından ilk intihabat nizamnamesinin 16ncı maddesi akamında yapılan tadilata binaen, İskenderun Sancağı Komisyonu berveçhiativ kararı neşreyler:

1-Sancak seçim cetvellerinde müseccel olan askerlerin, jandarmaların ve polislerin kayıtları mülgadır.

5 Numaralı Karar :

İskenderun Sancağı Seçim Komisyonu,

Sancak Anayasası’nın 7nci maddesi ahkamına göre, yapılan tahkikat neticesinde bitişik listede adları geçen 115 kişinin doğum tarihlerinde nizama mugayir bir surette tashih at yapıldığından 115 mezkür kişinin dolayısıyla hile ile sancakta müntehip sıfatını kazanmış olduklarından, 1.- Bağlı listede adları geçen 115 kişinin sancak seçim cetvellerinden çıkarılmasına karar vermiştir.

İNTİHAP NETİCELERİ

İntihap 1 Ağustos’ta nihayet buldu. Tescil edilen müntahiplerin sayısı, Âli Komisyon tarafından 11 numaralı kararda gösterildiği gibi, şöylece tespit edilmişti: Türk cemaati 35.847, Alevi cemaati 11.319, sair cemaatler 395 idi. İkinci derece müntahipler de yüzde on nispeti ile taayyün etti. Buna göre mebus adedi Türk cemaatinden 22, Alevi cemaatinden 9, Ermeni cemaatinden 5, Arap cemaatinden 2, Ortodoks cemaati 2 olarak tespit ve ilan edildi. Mebusluklar cemaat ve kaza itibariyle Antakya’ya 14 Türk, 2 Ermeni, 1 Rum Ortodoks ve 2 Arap, İskenderun’a 3 Türk, 2 Alevi, 1 Ermeni, 1Rum Ortodoks, Kırıkhan’a 5 Türk, 2 Ermeni olarak tevzi edildi.

MEBUS ADAYLARI

Mebus seçimlerine tekaddüm eden günlerde Açıkalın, Ankara’dan Şükrü Sökmensüer’in Dörtyol’a geleceğini , benimde Dörtyol’a gitmemi söyledi ve benden bir mebus namzedleri listesi istedi. Açıkalın, listeyi alarak benden bir gün evvel Dörtyol’a gitti. Ertesi gün bende Dörtyol’a gittiğimde Açıkalın’ı, Sökmensüer’i, Konsolos Fethi Denli’yi ve Tayfur Sökmen’i bir arada buldum. Bu zatlarla beraber yaptığımız kapalı bir toplantıda Şükrü Sökmensüer, Ankara’dan hükümet adına geldiğini söyledi ve Tayfur sökmen’le aramızdaki ihtilafı gidermemizi arzu ettiklerini bildirdi. Hatay’da idareyi Fransızlardan aldığım günlerde ve müdahaleleri etraflıca tebarüz ettirdikten ve şimdiye kadar davamızı tahakkuk ettirmek yolunda Hatay’da çok mesafe kat etmiş olduğumuzu izah ettikten sonra, Ankara’nın her emrine itaat etmekte olduğum için bu isteğe de muvafakat ettiğim cevabını verdim. Bundan sonra mebus namzetleri bahsine geçildi, 22 Türk namzedini Ankara’ya bırakmamızı ve oradan gelecek liste üzerine bunu , Hatay halk Partisine otomatik man kabul ettirmemizi, 18 akalliyet mebus namzedini de benim seçmemi ve bunların mecliste milli gayemize mugayir hareket etmeyecek kimselerden olmasını garanti etmemi istediler. Devlet,Hükümet ve Meclis Reislikleri için de Abdülgani Türkmen,Tayfur Sökmen ,Abdurrahman Melek’ten ibaret üç ismin Atatürk’e arz edileceğini beyan ettiler. Bu kararların hepsinde mutabık kaldığımızı bildirerek ayrıldık ve Açıkalın’la İskenderun’a döndük. Üç gün sonra halk partisinde yapılan fevkalade toplantıda Açıkalın, 22 Türk mebus namzedimin isimlerini okudu. Namzetler arasında benim kendisine evvelce vermiş olduğum isimlerden ancak 7-8 kişi kılmıştı, diğerlerinin yerini başka isimler hatta eski muhaliflerden iki ve şimdiye kadar Hatay’da bulunmayanlardan da birkaç kişi almıştı. Aynı zamanda Tayfur Sökmen’in devlet reisliğine, Abdülgani Türkmen’in Meclis reisliğine seçileceklerini, benimde Hükümet reisi olacağımı tebliğ etti. Partide eskiden beri fedakarlıkla çalışmış olan arkadaşlar, Türk mebus namzetleri arasında, isimlere hatıra bile gelmeyecek kimseler bulunmasını hayretle karşıladılar; fakat hiç biri asil hislerden uzaklaşarak menfi yol tutmadı. Ekalliyet mebus adaylarınıda ben, aynı zamanda mantader otoriteyi de memnun etmiş kimselerden seçtim.

Cenevre’de hazırlanan anayasada Hatay’da yapılacak intihapta rey sahibi olacaklarını Hatayş doğumlu olmaları şart kılınmıştı. Halbuki Tayfur Sökmen Gaziantep doğumlu olduğunda yeniden Hatay’da Kırıkhan nüfusuna kaydedildi.

PARTİ BEYANNAMESİ

“Hataylılar, Hatay çileli günlerini bitirmiş, mesut ve müreffeh bir istikbal yoluna girmiş bulunmaktadır. Hatay Devleti, Hatay Hükümeti ve Hataylıların yegane mümessili Hatay Mebusan Meclisi yakın günler içinde tarihi vazifesine başlayacaktır ve memleket hür ve mesut olacaktır. Türkiye Hükümetinin, Hatay’ın istiklali için yirmi seneden beri devam eden gayret ve fedakarlıklarına Fransa Cumhuriyeti dostane bir mukabelede bulunuyor. Türkiye ve Fransa Devletlerinin anlaşmayı daha ileriye götürerek bu mesut neticeyi daha ziyade inkişaf ettireceğine ümidimiz büyüktür. Bu vesile ile Fransa Cumhuriyeti hükümetine ve onun buradaki mümessillerine arz-ı şükran etmeği şükran biliriz. Hatay ve Hataylılar için bu mesut vazifeyi hazırlayan ve Hatay’ın istiklal ve inkişafının büyük hamisi olan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine ve onun büyük devlet reisi Yüce Atatürk’e sonsuz şükranlarımızı her zaman olduğu bu vesile ile de sunar ve ebedi bağlılığımızı bir kere daha cihana ilan ederiz. Hataylı Türkler bu güzel son ile iftihar edebilirler. Ancak şunu da bilmeliyiz ki önümüzde, geçirdiğimizden çok daha metin imtihanlar bizi bekliyor. Devlet, Hükümet kurmak ve onu en medeni seviyeye yükseltmek Türkün tarihi şiarından olduğu içindir ki, bu imtihanlardan da başarı ile çıkmak her türk çocuğuna ve dolayısıyla Hatay Türk cemaatine ve bütün Hataylılara düşen şerefli ve o kadar da ağır ve mesuliyetli bir vazifedir. Vatanperver ve fedakar halkımızın bu vazifeyi de büyük Türk Milletine layık ve onun tarihine uygun bir şekilde başaracağına hiç kimsenin olmamalıdır ve olamaz. Hatay Türk cemaatinin itimat ve muhabbetine dayanan ve güvenen ve onun yegane mümessili olan Halk Partisi, bu mesuliyeti olduğu kadar şerefli vazifede behemehal muvaffak olacaktır. Bu sebeplerdir ki, parti Hatay’a yalnız ve ancak saadet ve refah vaat eden bu emin ve güzel istikbale kavuşmak için takip edeceği mesai programının ana hatlarını bütün Hatay evlatlarının tasvibine arz etmeyi kendisi için bir vazife addeder:

1 –Hatay hakkındaki beynelmilel taahhütlerin tamamen tahakkukunu temin etmek, iş programımızın temel taşıdır.

2 – Cins ve mezhep gözetmeksizin Hatay halkını tecezzi kabul etmez bir kül telakki ederiz. Bu sebeple kanunlar karşısında fertlere, ailelere ve cemaatlere imtiyaz ederiz. Ancak beynelmilel taahhütlere riayetkar ve hürmetkar kalacağız. Herhangi din, mezhep ve cemaate mensup olursa olsun bütün Hataylıların şerefi, haysiyeti, ırzı, malı, kazancı, akidesi,ibadeti, iş ve ev emniyeti müsavat dairesinde mahfuzdur.

3 – İdarede başlıca prensibimiz, mahalli idarelere kuvvet ve selahiyet vererek devlet idaresine halkı, doğrudan doğruya ve en yakından ve en müessir bir suretle alakadar etmektir.

4 –Cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, kültürel milliyetçilik, inkılapçılık devlet idaresinde hakim kılacağımız ana prensiplerdir.

5 –Hatay’ın dahili emniyet ve asayişini temin etmeyi yapacağımız bütün işler için azimet noktası telakki ederiz. Bu hususta müsamaha asla kabul edilmeyecektir. Komşu milletlerle sükun ve huzur içinde dostluk münasebetimizi en yüksek derecelere çıkarmak başlıca işlerimizden biri olacaktır.

6 –Mütevazin bir bütçe, az masraf çok iş, mali ve iktisadi siyasetimizin mesnedi olacaktır. Köylü ve çiftçi ve esnafı kendi iş sahalarında takviye etmek ve kendi ihtiyaçlarını tatmin etmek iktisadi prensibimizde mühim yer alacaktır. Hatay’ın tabii servetlerini meydana çıkarmak, işletmek esaslı bir umdemizdir.

7 –Nafia işlerimizde yolların tanzimi, bataklıkların kurutulması, irva ve ıska, demiryolve liman inşası kısa zamanda tahakkukuna çalışacağımız işlerdir.

8 –Memleketin sıhhi durumu üzerinde itina ile duracağız. Bilhassa sıtma mücadelesi ile ihtiyacı karşılayacak hastane ve dispanserler küşadı ve içtimai yardım müesseselerin tesisi başlıca mesaimiz olacaktır. Memleketimizin zirai sahadaki inkişafına büyük dikkat sarf edeceğiz. Bu maksatlı Ziraat Bankasının ilk iş olarak ele alacağız.

9 –Kültür programımız da beynelmilel taahhütler dairesinde, azlıkların hukuku mahfuz kalmak şartıyla, memleketin ihtiyacı olan ilk, orta ve yüksek tahsil müesseselerini süratle vücuda getirmek ve ilk tahsili mecburi kılmak en mühim işlerimiz olacaktır.

10 –Vergide mükellefin kabiliyeti esastır. Biz daha ziyade mükellefin iradını arttırmak suretiyle bu kabiliyeti arttırmağa çalışacağız.

11 –Hatay’ı cazip bir seyahat ülkesi haline getirmek, mahalli idarelerde dikkat edeceğimiz mühim bir esastır. Eski eserleri meydana çıkarmak, onları korumak ve şehirlerin imarına çalışmak, bu maksatla takip edeceğimiz mühim işlerdir. Şehirlerin su ihtiyacını biran evvel temin etmek de mühim işlerimizden biri olacaktır.

Ana hatlarını şu suretle çizdiğimiz faaliyet ve mesai programımızın tatbikinde Hatay’ın Mebusan Meclisinde Türk cemaatini temsil edecek arkadaşlarımızın katileşen namzetliklerini aşağıda ilan ediyoruz.”

Seçim nizamnamesinin 51nci maddesi hükmüne binaen ve 50nci maddesi ile komisyonun 19 sayılı kararına müsteniden Âli komisyon huzurunda tescil edilen mebus namzedleri, sayısı tahsis edilen mebusluk sayısına müsavi olduğundan ayrıca oy verme muamelesine lüzum görülmedi, seçilmiş mebuslar olarak kabul edildiler.

HATAY DEVLETİ

2 eylül 1938’de Hatay Millet Meclisi parlak bir törenle ilk toplantısını yaptı. Devlet ve Meclis Reislerini seçmek, anayasasını kabul etmek ve derhal milli hükümet kurulacağını ilan etmekle müstakil Hatay Devleti tarih sahasına çıktı. Parlamenter sistem ve demokratik rejimle Hatay Devleti kuruldu. Hatay bayrağı resmen çekildi.

HÜKÜMET VE KABİNE

6 eylül’de Hatay’ın ilk kabinesini, mecliste hükümet programını okuduktan sonra itimat reyi alarak, teşkil ettim. Programımız Parti beyannamesindeki esasları ve prensipleri ihtiva ediyordu. Beş kişiden müteşekkil Vekiller Heyetimiz işe başladı. Baş vekaletle beraber dahiliye, Hariciye, Müdafaa, ve emniyet işlerini ben üzerime aldım. Adliye Cemal Yurtman, Maliye ve Gümrük Vekaletine Cemal Baki, Maarif ve Sıhhiye’ye Faik Türkmen, Nafia ve Ziraat Vekaletine Kemal Alpar tayin edildi. Sancak idaresi zamanındaki adli teşlikat baki kalmak üzere, bir yüksek mahkeme kuruldu ve anayasa mucibinde mahkemeler Hatay halkı namına hüküm vermeye başladılar. İdari taksimatı, kaza ve nahiye esası üzere Antakya, İskenderun ve Kırıkhan kazalarından ibaretti. Bilahare Reyhanlı ve Ordu kazaları da ihdas edildi. Statüye göre, 1500 kişilik jandarma teşkilatı yabancı muallimlerin nezareti altında kurulacaktı; gümrükler, Suriye ile müştereken idare edilecekti; posta ve telgraf Suriye postaları, para Suriye parası olacaktı. Suriye ile siyasi ve askeri hudut bulunmayacak, Hatay Devletinin harici temsili Suriye Reisicumhuruna ait olacaktı. Hatay Devleti Suriye toprağında kadastral hudutlar dahilinde ayrı bir varlık teşkil edecekti. İşte Hatay Devletini kurdumuz zaman bu gibi takyidat karşısında bulunuyorduk. Üstelik her dairede sancak idaresinden kalma Fransız müsteşarları ve müfettişleri vardı. Valiliğin esnasında vaktiyle Suriye’den gelme bir çok yabancı memur Hatay’dan uzaklaştırılmıştı. Fakat Fransız memurlara henüz bir şey yapamamıştık. Mevzuat, Suriye kanunları ile Osmanlı kanunlarının bazılarından ve Fransız Fevkalade Komiserinin kararnamelerinden tekevvün etmişti. Hükümet reisi olarak benim delege Collet ile temas ve münasebetlerim valilik zamanındakinde farklı olacaktı; Collet, bundan sonra iş için Başvekalete benimle görüşmeye geliyordu. İlk görüşmelerde Fransız memurlara yani devlet teşkilatında yer vereceğimi bildirmiş, “lüzum görürsek bazılarını mütehassıs sıfatıyla kontratla çalıştırırız” diye ilave etmiştim.

MEVZUAT

Hatay Millet Meclisi, bir kanunla Hatay Hükümetine mevcut mevzuatı değiştirmek, yerlerine yeni kanunlar yaparak meriyete koymak selahiyetini verdikten sonra belirli bir zaman için tatile girdi. Böylece, bir taraftan bir takım mevzuatı ve teşkilatı değiştirmek, diğer taraftan da Müstakil İskenderun Sancağı idaresi hukuk ve vecaibiyle devralmaktan mütevellit dahili, harici taahhütleri yerine getirmek gibi müşkül bir durum, Hatay Hükümetini hayli meşgul etti.

Taahhütler arasında en mühimi, Milletler Cemiyeti Konseyi’nin hazılamış olduğu statüye riayet etmek keyfiyeti idi. Açıkalın, eski ve kıymetli bir diplomat olduğu için Hatay Hükümetince alınan her kararda statünün göz önünde bulundurulmasını tavsiye eder, dostlarımız tarafından protesto yapılmasına meydan verilmemesini isterdi. Halbuki statünün heyet-i umumiyesiyle tatbik edilebileceği daha ilk günden bize malum olmuştu.

Nitekim ilk müşkül, jandarma meselesiyle başladı. Fransızların Hatay’da ücretli Suriye askerleri vardı. Collet, bunları bize jandarma olarak kabul ettirmek istedi. Devlet reisi ve Fevkalade Murahhasla mutabık kaldıktan sonra, Collet’nin teklifini, Suriye askerleri Hatay halkına fena hatıralar bıraktığı için, bunları Hatay’da emniyet unsuru olarak jandarma yapamayacağımı ileri sürüp reddettim. Bunun üzerine müşterek bir toplantıda Açıkalın’ın bulduğu mutavassıt bir formül ile Collet’nin vereceği isimlerden vaktiyle fenalık yapmamış olan yerli Suriye askerlerinden 300 kişi ile iki üç zabitin alınması tensip edildi. Collet, bana 300 isim getirdi. İki üç gün sonra Collet’yi Başvekalete davet edrek verdiği isimlerden ancak 50 kişiyi, yeni bir tetkike tabi tutmak şartiyle, belki alabileceğimizi, muallimlikler için de ileri sürdüğü zabitlerin yerine Türkiye’den alabilirdi.TÜRK ASKERİNİN HATAY’A GİRİŞİ

4 Temmuz gecesi Antakya’da Amerikan Asırı-Atika Hafriyat Heyeti bizi süvareye davet etmişlerdi. Başkonsolos Karasapan ve Kolonel Collet’de bulunuyordu. Saat 11’de Beyrut, telefonla Collet’ye yarın Türk askerinin Hatay’a geleceğini bildirmiş, o da bizden, buna dair Malümatımızın olup olmadığını sordu. Bizde henüz hiçbir haber yoktu. Biraz sonra başkonsolosa da telgraf geldi. Karasapan’la birlikte süvare’den ayrılaraj sokağa çıktık. Gece yarısı olmasına rağmen haber süratle işitilmiş, herkes evlerinden sokaklara fırlamıştı. Garajlara, otomobillere hücum ediliyordu. Türk askerini hudutta istikbale koşuyorlardı. Genç spor kulübünde bando ile çalınan milli marşlar, evlerden, sokaklardan yükselen sevinç sesleri etrafı inletiyor, şehir ayağa kalmış vaziyette, heyecan halinde dalgalanıyordu. Saat 2’de İskenderun’da Türk konsolos Fethi Denli, yarın Türk askeri geçerken Ermenilerin askere silah atacaklarına dair haber aldığını bildirdi. Hemen İskenderun’a gitmek üzere yola çıktım. Yollarda şimdiden Türk köylülerinin kadın erkek ellerinde çiçeklerle, İskenderun yolu üzerine koşuşmaları insan sevinç, göz yaşları içinde bırakan ulvi manzara teşkil etmekte idi.

Fethi Denli’ye verilen haberin doğru olmadığını, bilakis Ermenilerin Türk askerini istikbale hazırlanmakta olduğunu, şüpheli gördüğü bir iki serseriyi nezaret altına aldığını İskenderun polis müdürü bana temin etti. İskenderun’daki parti teşkilatımız hummalı faaliyetle askeri karşılamak için takızaferler hazırlıyordu. Antakya’da Amerikalıların süvarisinden ayrılırken başkonsolos, Collet ve ben, Türk askerine istikbal merasimi hakkında biraz konuşmuştuk. Collet, askeri protokolden bahsederek, Fransız ve Türk askerlerinin ve otoritelerin müsavi şartlar dahilinde muameleye tabi tutulmalarını ve merasimin Türk-Fransız dostluğunun bir tezahürü olması icap ettiğini ileri sürmüştü. Bunun için yapılan takızaferlere Türk ve Fransız bayrakları konacaktı. İskenderun’da gençlerimiz bunu yapmadılar; delege muavini ve Fransız askeri kumandanı buna gelerek nazarı dikkatimi celbeylediklerini söylediler.

Sabah 6’da Payas hududunda binbaşı Sülayman kumandasındaki Türk taburunu selamladım. Şehirlerden, köylerden binlerce insan hududa akın etmişlerdi. Heyecandan ağlayanlar, askerin ayaklarına kapanan , dua edenler, tarihi bir manzara, muhteşem ve canlı

Bir tablo yaratmışlardı. Bir buçuk saat sonrada ,Hassa kazası hududunda Aktepe mevkii’nde , aynı tabloyu görüyor, sonsuz sevinç ve heyecan içinde, alay kumandanı Şükrü Kanatlı’yı ve Türk askerini Hatay topraklarında selamlıyor, 18 seneden beri takip edegeldiğimiz kudsi bir gayenin tahakkukunu temin edebilecek kahramanlara kavuşmuş bulunuyordu.

Kumandan, subaylar ve erler etraftan akın eden istikbalcilerle şimdiden can-ciğer olmuşlardı. İstikbalcilerin arasında Ermenilerin ileri gelenleri ve cemaat reisleri de vardı; Kanatlı, bunları şimdiden iltifatlarıyla memnun bırakmıştı. İki üç gün evvel Türk askerinin geleceği haberi üzerine, Kırıkhan’dan panik halinde hicret etmek isteyen Ermeniler, şimdi Türk kumandanının şahsında Türkiye Cumhuriyet idaresine itimat etmek hakşinaslığını göstermişlerdi. Ben ve Karasapan üç gün evvel Kırıkhan’da Ermeni cemaatine bu hakikati kabul ettirebilmek için ne kadar uğraşmıştık. Sokaklarda toplanıp ele geçirdikleri nakil vasıtalarıyla hatta yaya olarak hicrete kalkışanları, “Türk askerinin Hatay’a girmesiyle Ermeniler kaçmışlardır” dedirtmemek için jandarmalarla yolları tutarak hicreti men etmiştim. Bunların şimdi Türk askerini istikbale gelmeleri, itimat nasıl ettiklerini gösteriyordu.

Alayın askeri yürüyüşle Kırıkhan ve Belen’e yetişmeleri gecikeceğinden halk sabırsızlanıyor, otomobil ve kamyonlarla askeri taşımak için yalvararak birbiriyle rekabet ediyorlardı.

Kırıkhan ve Belen’de, emsali görülmemiş parlak ve çok heyecanlı bir merasimle asker karşılandıktan sonra alay karargahı, Belen’e yerleşti. Antakya’ya ayrılan tabur bir gün sonra Antakya’ya gelecekti. Hatay’ın her tarafında umumi hayat durmuştu. Herkes askeri görmek için koşuşuyordu. Antakya-İskenderun yolu üzerinde binlerce insan gece gündüz askere intizar ediyordu. Antakya’da şehir tamamen boşalmıştı. Askerin geleceği saatlerde şehre iki kilometre mesafeden başlayan bir sahada Hatay’ın her tarafından koşup gelenlerle yüz bini aşan muazzam bir kalabalık vekar ve heyecan içinde askeri bekliyordu. Kalabalık arasında üniformalı Fransız zabit ve askerleri, yerli ve yabancı memurlar, ecnebiler de görülüyordu.

Tabur resmi şekilde ve askeri merasimle karşılandığı bir Fransız taburu da selam vaziyeti almıştı. Önde vaktiyle çetelik yapmış olanlar milli kıyafetlerle atlar üzerinde, bunları müteakıben Türk taburu muntazam yürüyüşle geçti. Başkonsolos karasapan Türk mümessili, delege Collet Fransız mümessili, albay Mengüç Türk askeri mümessili, ben Hatay valisi olarak tribünde geçit resmini selamladık. “Yaşasın Türk Askeri, Yaşasın Atatürk” sesleri, alkış tufanı bütün Antakya muhitini çınlatıyor, askerin ayakları altında kurbanlar kesiliyor, göğsünü açıp Allah’a şükredenler, sevinçten ağlayanlar, askerin ayaklarına kapananlar, büyük küçük yüreklerden yükselen şükran sesleri insanı dehşet ve huşu içinde bırakıyordu.

Türk askeri şehrin bir kısmını, bazı cami ve hanları işgal etti. Köprübaşındaki ilk mektep binası askeri mahfel yapıldı. Gece nümayişlerinde halk tarafından silah atılmaması, Türk-Fransız askeri makamlarınca tensip ve mahalli hükümetçe ilan edilmiştir. Buna rağmen sık sık silah sesleri işitiliyordu. Şayanı dikkat alan husus, nümayişçiler arasına Cezayirli Müslüman askerlerden katılanlar bulunması ve bunların, kışlada aralarında para toplayarak Türk askerine ziyafet vermek üzere teşebbüse kalkışmaları idi. Daha düne kadar Türk davasına muhalif olup ellerinden gelen fenalığı yapmaktan geri kalmamış olanlardan bir çoğunun, şimdi bu şenliklere katıldıkları gözden uzak kalmıyordu.

TÜRKİYE’DEN FEVKALEDE MURAHHAS GELİYOR

Birkaç gün sonra Ankara’dan Hariciye Vekaletinden orta elçi Cevat Açıkalın fevkalade murahhas olarak Hatay’a geldi. Başkonsolos Celal Karasapan Hatay’dan başka yere nakledildi.

Benim vali olarak yapmış olduğum icraat oldukça ilerlemiş bir safadaydı. Sancak kadrosundaki yabancı memurların çoğunu vazifeden uzaklaştırmış ve yerlerine Türk memurları getirmiştim. Bütün hükümet muamelatı benim direktifim dahilinde cereyan ediyordu. Çıkardığım azil ve tayin kararlarını, delege Collet asla itiraz etmeksizin vize ediyordu.

İşlerime ve tutmuş olduğum yola artık itiraz edilemiyor, resmi memuriyetlere yalnız kendi akraba ve taallükatımı getirmekte olduğuma dair yeni dedikodular çıkarılıyordu. Halbuki memuriyetlere ehliyetli kimseleri ve yüksek tahsilli gençleri seçmekte idim. Elimizdeki parti talimatnamesine göre herhangi bir memuriyete çağırdığım kimseler, bu vazifeleri seve seve ve tereddütsüz kabul ediyorlardı.

Açıkalın, selahiyetle geldiğinden parti, Dörtyol ve Ankara ile olan münasebetlerde nazım rolü oynamakta, bu suretle her şey Ankara’ya kendi kanalıyla aksettirilmekte, oradan gelen emir ve talimatta gene kendisi vasıtasıyla bizlere tebliğ edilmekteydi. Bu sayede, şimdiye kadar zaman zaman baş gösteren ihtilaflar bertaraf olmuştu.

İNTİHAP TEKRAR BAŞLIYOR

Ankara ve Paris’te diplomatik yollarla alınan son kararlara göre, Hatay intihabını, Milletler Cemiyeti Komisyonu yerine, Türk ve Fransız otoriteleri müştereken idare ve ikmal edeceklerdi. Bu maksatla kurulan “İntihap Âli Komisyonu”

Türk Fevkalade murahhası Cevat açıkal’ın, Fransız Murahhası Delege Collet ile Hatay valisi ve Türk Cemaati mümessilinden teşekkül etti. Vali sıfatıyla ben, komisyonun aynı zamanda genel sekreterlik vazifesini gördüm. Komisyon Türk ve Fransız murahhasları tarafından neşredilen şu beyannameyle işe başladı:

“İskenderun sancağında Milletler Cemiyeti ilk seçim komisyonu tarafından kayıt işlerini tatil ile sancak mıntıkasından ayrılmak hususunda 26 haziran 1938 tarihinde alınan karar üzerine, sancağın enternasyonal rejimine kefil olan ve girmiş olduğu taahhütten doğan teşrik-i mesai ruhuyla mütehassıs bulunan Fransız ve Türk hükümetleri , Statüt ve anayasanın tatbikini temin edebilmek için sancak’ta ilk seçim işlerinin kontrolünü birlikte deruhte etmeye karar vermişlerdir. Bu kapta Fransa Cumhuriyeti, Haut-Komissaier Delegesi Muavini Kolonel Collet’ye lazım gelen selahiyetleri bahsetmiştir. Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de, Antakya’ya Fevkalade Mulazım gelen selahiyetleri bahşeylemiştir. İki hükümet mümessilleri, kararlarına ve kendilerine bahşolunan selahiyetlere dayanarak tescil işlerinin 22 temmuz 1938’den itibaren yeniden icrasına karar vermişlerdir.

İki dost devlet mümessilleri, herhangi bir cins ve meshebe mensup olursa olsunlar, bilumum sancak vatandaşlarının münasebatının esaslı vasfı olacak olan kardeşlik ve birlik zihniyetine güvenebileceklerine kanidirler ve bu seçim safhasının, memleketin erştiği ayrı siyası varlığı icabından olan tam bir selahiyet içinde, imkişaf edeceğinden şüphe etmezler.

Yapılacak seçim işlemlerini ihlal mahiyetinde görülecek en ufak suç bu işlere kefil olan iki devletin uhdelerini aldıkları vazifeyi işgal edeceğinden Fransız ve Türk hükümetleri mümessilleri, herhangi bir intizamsızlığı tecziye ve vaziyeti, menaf-i şahsiyetleri ve sancağın hakiki siyasi menfaatlerine muhalif ideolojileriyle istismara kalkışacak olan herhangi bir kimseyi kanunen takip için en şiddetli tedbirler, almakta tereddüt göstermeyeceklerdir.

Komisyona diğer Cemaatlerden de birer mümessil iştirak ettirildi ve intihap, Birleşmiş Milletler Komisyonu’nun bıraktığı yerden devam etti. Komisyonun kararları kesin ve hiç veçhile kabil-i itiraz değildi. İntihap tam serbesti içinde cereyan ettiğinden rey sahipleri bürolara gelmekte tahalük gösterdiler. Arapça konuşan sunniler Araplarla Aleviler, Türk yazılmak üzere müracaatlarda bulundular.

İntihab-ı Âli Komisyonu, intihap işlerinde vaktiyle milletler Cemiyeti Komisyonu tarafından kabul edilmiş pek garip ve haksız muamelelere şahit oldu. Şöyle ki: Akalliyet unsurlarından Ermeniler ve Araplar arasında Hatay doğumlu olmayan ve Hatay nüfusunda kayıtlı bulunmayanlardan bir çok kişi intihap bürolarında kendilerini tescil ettirmişlerdi. Hatay’da bulunan Suriye askerleri, jandarma ve polisler de kaydedilmişlerdi. Türkler aleyhine rey verenlerin sayısını çoğaltmak için komşu memleketler ile, Halep ve Harim’den getirilmiş olan bir sürü yabancıların hususi emellerle nüfusa kaydedilerek ellerine Hatay doğumlu olduklarına dair nüfus cüzdanı verilmiş olduğu görülüyordu. Seçim komisyonu Statü hükümlerine ve intihap nizamnamesine aykırı olan bu vaziyet karşısında şu karaları aldı :

3 Numaralı Karar:

İskenderun Sancağı Seçim Komisyonu,

Sancak Statüsünün 6ncı faslında ahkama göre yapılan tahkikat neticesinde 1 numaralı ekli listede adı geçen 475 müntehibin, mezkür kararname ahkamına tevfikan sancak vatandaşlığı hakkını iddia edemeyeceklerinden ve yine yapılan tahkikat neticesinde bağlı 2 numaralı listede adları geçen 384 müntehibin mezkür kararname ahkamına tevfikan sancak vatandaşlığı hakkını iddia edemeyeceklerinden bunların seçim listelerindeki kayıtları feshedilmiştir.

4 Numaralı Karar :

İskenderun Sancağından ilk intihabat nizamnamesinin 16ncı maddesi akamında yapılan tadilata binaen, İskenderun Sancağı Komisyonu berveçhiativ kararı neşreyler:

1-Sancak seçim cetvellerinde müseccel olan askerlerin, jandarmaların ve polislerin kayıtları mülgadır.

5 Numaralı Karar :

İskenderun Sancağı Seçim Komisyonu,

Sancak Anayasası’nın 7nci maddesi ahkamına göre, yapılan tahkikat neticesinde bitişik listede adları geçen 115 kişinin doğum tarihlerinde nizama mugayir bir surette tashih at yapıldığından 115 mezkür kişinin dolayısıyla hile ile sancakta müntehip sıfatını kazanmış olduklarından, 1.- Bağlı listede adları geçen 115 kişinin sancak seçim cetvellerinden çıkarılmasına karar vermiştir.

İNTİHAP NETİCELERİ

İntihap 1 Ağustos’ta nihayet buldu. Tescil edilen müntahiplerin sayısı, Âli Komisyon tarafından 11 numaralı kararda gösterildiği gibi, şöylece tespit edilmişti: Türk cemaati 35.847, Alevi cemaati 11.319, sair cemaatler 395 idi. İkinci derece müntahipler de yüzde on nispeti ile taayyün etti. Buna göre mebus adedi Türk cemaatinden 22, Alevi cemaatinden 9, Ermeni cemaatinden 5, Arap cemaatinden 2, Ortodoks cemaati 2 olarak tespit ve ilan edildi. Mebusluklar cemaat ve kaza itibariyle Antakya’ya 14 Türk, 2 Ermeni, 1 Rum Ortodoks ve 2 Arap, İskenderun’a 3 Türk, 2 Alevi, 1 Ermeni, 1Rum Ortodoks, Kırıkhan’a 5 Türk, 2 Ermeni olarak tevzi edildi.

MEBUS ADAYLARI

Mebus seçimlerine tekaddüm eden günlerde Açıkalın, Ankara’dan Şükrü Sökmensüer’in Dörtyol’a geleceğini , benimde Dörtyol’a gitmemi söyledi ve benden bir mebus namzedleri listesi istedi. Açıkalın, listeyi alarak benden bir gün evvel Dörtyol’a gitti. Ertesi gün bende Dörtyol’a gittiğimde Açıkalın’ı, Sökmensüer’i, Konsolos Fethi Denli’yi ve Tayfur Sökmen’i bir arada buldum. Bu zatlarla beraber yaptığımız kapalı bir toplantıda Şükrü Sökmensüer, Ankara’dan hükümet adına geldiğini söyledi ve Tayfur sökmen’le aramızdaki ihtilafı gidermemizi arzu ettiklerini bildirdi. Hatay’da idareyi Fransızlardan aldığım günlerde ve müdahaleleri etraflıca tebarüz ettirdikten ve şimdiye kadar davamızı tahakkuk ettirmek yolunda Hatay’da çok mesafe kat etmiş olduğumuzu izah ettikten sonra, Ankara’nın her emrine itaat etmekte olduğum için bu isteğe de muvafakat ettiğim cevabını verdim. Bundan sonra mebus namzetleri bahsine geçildi, 22 Türk namzedini Ankara’ya bırakmamızı ve oradan gelecek liste üzerine bunu , Hatay halk Partisine otomatik man kabul ettirmemizi, 18 akalliyet mebus namzedini de benim seçmemi ve bunların mecliste milli gayemize mugayir hareket etmeyecek kimselerden olmasını garanti etmemi istediler. Devlet,Hükümet ve Meclis Reislikleri için de Abdülgani Türkmen,Tayfur Sökmen ,Abdurrahman Melek’ten ibaret üç ismin Atatürk’e arz edileceğini beyan ettiler. Bu kararların hepsinde mutabık kaldığımızı bildirerek ayrıldık ve Açıkalın’la İskenderun’a döndük. Üç gün sonra halk partisinde yapılan fevkalade toplantıda Açıkalın, 22 Türk mebus namzedimin isimlerini okudu. Namzetler arasında benim kendisine evvelce vermiş olduğum isimlerden ancak 7-8 kişi kılmıştı, diğerlerinin yerini başka isimler hatta eski muhaliflerden iki ve şimdiye kadar Hatay’da bulunmayanlardan da birkaç kişi almıştı. Aynı zamanda Tayfur Sökmen’in devlet reisliğine, Abdülgani Türkmen&#

Anadolu Selçuklu Devleti’nde Ordu Teşkilati

06 Kasım 2007

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ’NDE ORDU TEŞKİLATI

Anadolu Selçukluları’ndaki askeri teşkilat ,Büyük Selçuklulardakilerle büyük bir benzerlik gösterir. Ordunun esası, Hassa (Gulam), Türkmen, dirlik (ıkta) sahiplerinin ve tâbi devletlerin kuvvetleriyle çeşitli ırk ve milletlere ait (İslâm, Rum, Gürcü, Ermeni) ücretli askerlerden oluşurdu. Genellikle devlet başkentinde bulunan ordu komutanı, Emîrül-Ümerâ, ya da Beylerbeyi, kumandanlar ise Sipehsâlâr (subaşı, ya da Serleşker) unvanlarını taşırlardı.

Hassa birlikleri, sultanların özel askerleridir. Genellikle atlı olan bu kuvvetlerin bir bölümü de yaya idi. Bu birlikler, Rum, Rus, Gürcü, Deylemli ve diğer Türk kavimlerin-den köle, ya da tutsak alınmak suretiyle oluşturulurdu. Çeşitli ırk ve uluslara mensup olan çocuklar, Gulam hâne denilen köle yetiştirme okullarında özel bir eğitimle yetiştirilirlerdi. Bunlar arasından çok değerli kumandan ve devlet adamları yetişmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin esas kuvvetini oluşturan dirlik (ıkta) sahiplerinin kuvvetleri tamamen Türklerden oluşurdu. Bunlar en küçük birlik, 50 kişi idi ve bir komutanın emrinde bulunurdu. Bunların kumandanları olan subaşılar,genellikle önemli konumdaki il ve yörelerinin güvenliğini sağlamaktan başka, savaş sırasında da ilçe, nahiye ve köylerdeki dirlik kuvvetlerine kumanda ederlerdi. Subaşılar, Sipehsâlâr emirlerle Serleşkerlerle bağlı idiler.

Anadolu Selçuklu ülkesinin uç (sınır) bölgelerinde,devletin hizmetinde olarak daima savaşa hazır bir durumda bulunan Türkmen kuvvetleri de vardı. Bu kuvvetler, Selçuklu ordusuna bağlı olarak kendi beylerinin komutasında savaşlara katılırlardı.

Anadolu Selçukluları’na zaman zaman tâbi olan belli başlı beylikler, Danişmendler, Mengücekler, Artuklar, Demeçoğulları, İnaloğulları, Haleb ve Güney Doğu Anadolu’daki Eyyûbi Melikleri ile Çukurova Ermeni Prensliği idiler. Bu beylikler, Anadolu Selçuklu Devleti’ne, vasallık statülerine göre yıllık vergi ödemekten başka, savaşlarda ve gerektiği durumlarda askeri birlikler de gönderirlerdi.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin ordusu, Büyük Selçuklularda olduğu gibi, öncü (mukaddime,talâye ve talia), sağ (meymene), sol (meyser), kanat, artçı (dündar),saka ve mekez (kalb) hattından oluşurdu. Orduda çarhçı (Tiriçarh), okçu, mancınıkçı, neftçi ve mızrak (kargı), gürz (topuz), nacak (küçük balta), taş gülle gibi silahlar ile kuşatma aletleri olan mancınık ve arrâde de kullanılırdı. Sayısı 100 bine kadar çıkabilen Anadolu Selçuklu Devleti’nin ordusu, devrin en güçlü kuvvetlerinden birisini oluştururdu.

Anadolu Selçuklu Devleti, Akdeniz ve Karadeniz’deki Antalya, Alanya, Sinop ve Samsun kıyı kentlerini fethettikten sonra bu limanlarda büyük tesisler kurarak donanma inşa ettiler. Böylece onlar, Osmanlılardan önce ilk deniz kuvvetlerini meydana getirdiler. İnşa edilen çeşitli büyüklükteki gemilerle Akdeniz ve Karadeniz’de ticaret etkinliklerinde de bulundular. Selçuklu donanmasının düzeni, sayısı ve diğer teşkilatı hakkında bilgimiz yoktur. Sadece donanmaya, Emirusevahi (Sahiller Emiri) ve ya Reisübahr (Deniz Reisi) adı verilen komutanların sevk ve idare ettiği bilinmektedir.

Rönesans Ve Reformun Çıkış Sebepleri Ve Sonuçları

06 Kasım 2007

Reform:

16. yy.da Batı Kilisesi’nde gerçekleşen dinsel devrim. Siyasal,iktisadi ve toplumsal etkileriyle Hıristiyanlığın üç ana kolundan biri olan Protestanlığın ortaya çıkmasına yol açmıştır. En büyük önderleri Martin Luther ve Jean Calvin’dir.

16. yy. reformcularını ortaya çıkaran Katolik Kilisesi’nin yapısı oldukça karmaşıktı. Yüzyıllar boyunca kilise,özellikle de papalık makamı Batı Avrupa’nın siyasal yaşamıyla iç içe geçmişti. Bunun sonucundan ortaya çıkan siyasal entrika ve manevralar kilisenin durmadan artan gücü ve zenginliğiyle birleşince kilise ruhani bir güç kaynağı olarak yozlaşmaya başlamıştı. Endüljans uygulaması ve kutsal emanetlerin satışa çıkarılması ile din adamları arasındaki yolsuzluklar ve dindarların sömürülmesine ve kilisenin manevi yetkisinin zayıflamasına neden oluyordu.

16. yy.dan önce de, ortaçağ boyunca Aziz Francesco, Pierre Valdo, Jan Hus ve John Wycliffe gibi reformcu din adamları kilise içindeki yozlaşmayı dile getirmişlerdi. 16. yy. başlarında büyük hümanist bilgin Desiderius Eromus da ahlaki yozlaşmaya ve boş inançlara karşı Katolik Kilisesi’nde liberal bir reformun gerekliliğini savunmuş ve Hz. İsa’nın örnek alınmasını önermişti. Bütün bunlar Reform’un başlangıç günü sayılan 31 Ekim 1517’de tüm Azizler Yortusu’nun arifesinde Luther’in Wittenberg’de Schlosskirche’nin kapısına Doksan Beş Tez’i asmasından önceki reform kıpırtılarıydı.

Luther’e göre kendisiyle önceki reformcular arasındaki fark, öncekilerin kilise yaşamında ki yozlaşmaya karşı çıkmakla yetinmelerine karşılık, onun sorununun kökenini, kilisenin kurtuluş ve kayra öğretisindeki sapmayı hedef almasıydı. Tanrı‘nın karşılıksız kayrasının endüljanslara ve bu dünyada iyi iş işlenmeye bağlanmasına katkıda bulunabileceğin öğretisinin İncil’lerde yer almadığını savunuyordu. Luther’in kilisenin etik ve ilahiyat bakımından yenilenmesiyle ilgili yaklaşımının ipuçları buradaydı: Kutsal metinlerin tek başına bağlayıcılığı (sola sciptura)ve işlerle değil yalnızca imanla (sola fide) aklanma. Luther Katolik Kilisesi’yle bağları koparma yanlısı olmamakla birlikte papalıkla çatışma kaçınılmazdı.1520’de Worms’daki İmparatorluk Meclisi (Diet) önünde yargılandı,ardından da aforoz edildi. Kilise içinde reformu amaçlayan hareket sonunda Batı Hıristiyanlığın bölünmesine yol açtı.

Almanya’daki Reform kısa sürede farklı akımlara dönüştü; bunların çoğu Luther’in girişiminden bağımsız gelişti. Huldryc Zwingli Zürich’te oluşturduğu dinsel yönetim çevresinde devleti ve kiliseyi Tanrı’ya hizmet amacı içinde birleştirdi. Zwingli iman yoluyla aklanma önertisinin öneminde Luther’le anlaşıyor,ama Komünyon ayini konusunda ondan çok daha köktenci bir görüş benimsiyordu. Luther, Katolik Kilisesinin Komünyon ayininde kutsal ekmek ve şarabın Hz. İsa’nın gerçek bedenine ve kanına dönüştüğü yolundaki tözdönüşümü öğretisini yadsıyor, ama Hz. İsa gerçekte her yerde olduğuna göre onun bedeninin de ekmek ve şarapta hazır bulunduğunu öne süren tözbirliği öğretisini savunuyordu. Komünyon’un İsa’nın ölümünün anılmasından ve bir imkan ikrarından başka anlam taşıdığını ileri süren Zwingli gibi de düşünmüyordu.

Zwingli’nin çevresinden, ondan daha köktenci olan bir başka grup doğdu. Köktenci Reformcular kutsal metinlerin bağlayıcılığı ilkesinin ödünsüz uygulanması gerektiğini savundular ve çocukların vaftiz edilmesine karşı çıkarak Zwingli’den koptular. Çocukluklarında vaftiz edilenleri yetişkinken yeniden vaftiz ettikleri için Anabaptistler adını alan grubun İsviçre’deki kolu Hz. İsa’nın İncil’lerde sunduğu örneği izleyerek her türlü yemin etmeyi reddetti, silah taşımaya karşı çıktı ve kilise ile devletin kesin olarak birbirinden ayrılması gerektiğini savundu. Protestanlığı benimsedikten sonra Fransa’dan kaçan Fransız avukat Jean Calvin’i izleyenler Protestanlığın öteki önemli kollarından Kalvenciliği oluşturdular. Calvin Basel’de yeni Reform hareketinin ilk kapsamlı ve sistematik ilahiyat incelemesi olan Christianae religionis institutio’yu (Hıristiyan Dininin temelleri) yayımladı. Calvin Luther’in iman yoluyla aklanma önertisini paylaşmakla birlikte, dinsel yasalar ile İncil’i kesin çizgilerle ayırmaya çalışan Luther’e göre Hıristiyan toplumu içinde yasalara daha olumlu bir işlev yüklüyordu. Calvin, Tanrı’nın seçilmiş kullarından oluşan disiplinli bir toplum idealini Cenevre’de sınama olanağı buldu.

16. yy. boyunca Reform hareketi öteki Avrupa ülkelerine de yayıldı. Yüzyılın ortalarında Luthercilik Kuzey Avrupa’da egemenliği kurulmuştu. Kralların çok zayıf, soyluların güçlü, kentlerin de az olduğu, ayrıca dinsel çoğulculuğua öteden beri alışkın olan Doğu Avrupa ise Daha köktenci Protestanlık biçimlerine açıktı. İspanya ve İtalya ise Karşı Reform Hareketinin merkezleri oldu, Protestanlık buralarda hiçbir zaman etkinlik kuramadı.

İngiltere’de Reform hareketinin kökleri dinsel olmaktan çok siyasaldı. Papa VII. Clemens’ten boşanma izni alamayan VIII. Henry papalığın yetkisini reddetti ve 1534’te başında kralın bulunduğu Anglikan Kilisesini kurdu. 16. ve 17. yy. çeşitli yasalarla Katoliklerin ibadeti yasaklandı,yurttaşlık hakları kısıtlandı, bazı Katolik papazlar idam cezasına çarptırıldı. Bu ceza yasaları 1791, 1832 ve 1926’da çeşitli yasalarla yürürlükten kaldırılacaktı. Siyasal sonuçları bir yana, Henry’nin attığı adımlar İngiltere’de dinsel reformun başlangıcını oluşturdu. The Book Of Common Prayer (Toplu Dua Kitabı) adıyla İngilizce bir ayin kitabı düzenlendi. Cenevre’de kaldığı sürede Calvin’den etkilenen John Knox Presbiteryenliğin İskoçya’da devlet kilisesi olmasına öncülük etti. Böylece İskoçya ve İngiltere’nin birleşmesi sağlandı.

Elektör II. Johann Georg’un 1667’de 31 Ekim’i Saksonya’da Reform Günü olarak ilan etmesinden sonra bu gelenek öteki Protestanlarca da benimsenmiştir.

Rönesans:

(Fransızca renaissance, İtalyanca rinascita “yeniden doğuş”),Avrupa tarihinde, 14. yy. sonuyla 15. ve 16. yy. kapsayan ve en belirgin özelliği Eski Yunan ve Roma kültürünün canlandırılması olan dönem. Aynı zamanda bir keşifler ve serüven çağı olan Rönesans boyunca, astronomide Ptolemaios sisteminin yerini Kopernik sistemi almış, kağıt, matbaa, pusula ve barut gibi yeni ürün ya da teknolojiler yaygın uygulama alanı bulmuştur.

“Ortaçağ” kavramını 15. yy. bilginleri, bilginleri, Eski Yunan ve Roma dünyasının yıkılmasıyla bu dünyanın kendi yüzyıllarında yeniden keşfedilmesi arasındaki (“ortadaki”) dönemi belirtmek amacıyla ortaya atmışlardı. Ama Rönesans’ın kökleri ortaçağın sonlarında, 12.yy. başlayan bir dizi siyasal,toplumsal ve düşünsel dönüşümde yatıyordu. Bu gelişmelerin başında Rönesans’ın anayurdu sayılan İtalyan kentlerinin gelişmesi geliyordu. Bu kentlerde soylular, tüccarlar, rantiyeler ve zanaatçılar bir arada yaşayıp çalışıyor, aynı milislerde çarpışıyor,evlilik yoluyla ilişki kuruyor,özellikle Kilise’nin otoritesine karşı ortaklaşa direniyordu. Ortak bir düşmana karşı siyasal bir eylem birliği bu kentlerin halklarında bir topluluk bilinci ve yurttaş bağlılığı yaratmaya başlamıştı. Kentsel bütünleşme hem kent toplumu içinde yeni iktidar organlarının oluşmasına, hem de kentler arasında, çevrelerindeki alanlara sahip olma mücadelesinin doğmasına yol açtı.

Daha 13. yy. İtalyan kentlerine özgü bir halk egemenliği kavaramı gelişti. İvedi kararların gerektiği durumlarda bir parlamento toplantıya çağırılıyordu. Ama 14. yy. bu kentlerden bazıları kent içindeki iktidar kavgaları nedeniyle demokratik yönetim tarzından uzaklaşarak tek adam yönetimine yönelmeye başladı; yüzyıl sonuna gelindiğinde signoria yaygın yönetim biçimi oluşmuştu. Bu nedenle bir yandan feodalizmin kurumsal yapısı yıkılırken, bir yandan da feodalizme özgü değerler yeni biçimler altında canlanıyor, böylece Rönesans Döneminin karakteristik devlet anlayışı ortaya çıkıyordu.

Sonunda kent devleti, daha önce tek tek yurttaşların bir araya gelmesiyle sağlanan işlevlerin çoğunu üstlendi; bireyler artık hiçbir aracı olmaksızın doğrudan devletle karşı karşıyaydı, Rönesans insanı hem bir birey olarak kendisinin, hem de yetki alanı içindeki herkes için bir baba, bir anne ve aile olan devletin varlığının bilincindeydi. Öte yandan kent topluluğu içinde okuryazarlığın artması ve bir yeni edebiyat beğenisinin gelişmesi daha önce yalnızca din adamlarının elinde olan kültür tekeline son verdi. Yeni meslekler, din adamı olmayanlar arasında okuryazarlığın artmasının ve uzmanlaşmanın bir yansımasıydı.

Hümanizm. Rönesans’ın dünya görüşünün ilk dışavurumu Hümanizm olarak bilinen düşünce akımıydı. Hümanizm, ortaçağın düşünce yaşamına egemen olan ve Skolastik felsefeyi yaratan bilgin din adamlarınca değil, kilise dışındaki kültür adamlarınca başlatıldı. Dante ve Petrarca’nın öncülük ettiği bu akımın başlıca temsilcileri Gionozo Manetti, Leonardo Bruni, Marsilio Ficino, Pico della Mirandola, Lorenzo Valla ve Coluccio Salutati’ydi. 1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi pek çok Doğulu araştırmacının Batı’ya kaçarak önemli kitaplar ve el yazmaları ile Yunan araştırmacılık geleneğini Rönesans’ın ana yurduna taşımalarını sağladı.

Hümanizmin en belirgin özelliği, bütün dışavurumlarıyla ve kazanımlarıyla insanı kendine konu edinmesiydi. İkinci olarak Hümanizm, bütün felsefe ve ilahiyat okullarının taşıdığı doğruluk öğesini birbiriyle bağdaştırmayı amaçlıyordu. İnsanın, ilk günahının kefaretini ödeyecek biçimde yaşamasını en soylu eylem olarak gören ortaçağ anlayışının tersine Hümanistler yaratıcılık ve doğaya üstün gelme mücadelesine ağırlık veriyorlardı. Son olarak Hümanizm yitik insan tininin ve bilgeliğinin yeniden doğmasına umut bağlamıştı; bunun yolu da ilkçağın Yunan ve Roma uygarlıkları ile onların değerlerini yeniden keşfedip benimsemekten geçiyordu. Ama bunu gerçekleştirmeye çalışırken Hümanistler yeni bir düşünsel bakışın doğmasına ve yepyeni bilgi dallarının gelişmesine katkıda bulundular.

Rönesans Döneminde “yeniden bulunan” ilkçağ düşünürlerinin çoğu gerçekte ortaçağda biliniyor, kitapları raflarda duruyordu. Rönesans’tan önce ilkçağı canlandırma akımları yaşanmış, 12. Yy. Aristoteles’in bugün bilinen bütün yapıtları derlenmişti. Rönesans’ın gerçek etkisi insanı dinsel iktidarın dayattığı zihinsel kalıplardan özgürleştirmek, özgür araştırma ve eleştiriyi esinlendirmek, insan düşüncesinin ve yaratıcılığının taşıdığı olanaklara güveni pekiştirmek oldu.

Rönesans’ın siyasal düşüncesi ise Niccolo Machiavelli’nin II Principe adlı yapıtında en olgun anlatımını buldu. Siyasette devletin çıkarlarının belirleyeceğini savunduğu bu ünlü yapıtta ideal örnek olarak Cesare Borgia’yı seçen Machiavelli, siyasal davranış yasalarını da Roma örneğine dayandırıyordu. Machiavelli’ye göre devlet yönetimi zamandışı yasalara bağlı bir sanattı ve tıpkı hukuk felsefesi ve hekimlik gibi ortak Hıristiyan ettiğinin kısıtlanmalarından kurtulmalıydı.

Hümanist dünya görüşü ve onun doğurduğu Rönesans, İtalya’dan kuzeye

doğru Avrupa’nın her köşesine ulaştı. Okuryazarlığın ve klasik metinlerin büyük bir hızla yayılmasına olanak veren matbaa bu gelişmeyi daha da çabuklaştırdı. Hümanistlerin sağladığı düşünsel atılım Hıristiyanlıkta Reform hareketinin kıvılcımını yaktı ama Reform gerçekte Rönesans’ın laik değerlerine karşı bir tepki niteliği taşıyordu. 16. yy. sonuna gelindiğinde Reform ve Karşı Reform hareketleri arsındaki mücadele Avrupa’nın düşünsel yaşamına damgasını vurmuştu.

İtalya’da Hümanistler Latince’nin yanı sıra çok sayıda yerel lehçede yapıtlar verdiler. Edebiyatta yerel dillerin önem kazanması, bunların zamanla ulusal diller olarak gelişmesine, hem ilk çağın bilim ve sanat yapıtlarının, hem de Kitabı Mukaddes’in yerel dillere çevrilmesine yol açtı. Bu gelişmede okuryazarlığın bir ayrıcalık olmaktan çıkmasına büyük katkıda bulundu.

15. yy. başlarında Hümanist eğitimin merkezi İtalya’ydı. Ama aynı yüzyılın sonlarına doğru Londra, Paris, Anvers, daha kuzeydeki Avrupa kentlerinin de kendi başlarına bire merkez durumuna geldi. Ulusal dillerin güçlenmesi çeşitli ülkelerde edebiyat alanında önemli yapıtların üretilmesine ortam hazırladı.

Bilim. Ortaçağ’ın evren ve doğa anlayışı, Aristoteles’in fiziği, Gelanos’un tıp bilgisi, Ptolemaios’un astronomisi ve Hıristiyan ilahiyatının bir karışımıydı. Bu anlayışın yerine yeni bir bilimsel dünya görüşünün geçmesini sağlayan bilim adamlarından yalnızca Kopernik Rönesans Döneminde yaşadı. Ama Rönesans, eski Yunan ve Roma’nın bilim ve felsefe yapıtlarını yaygınlaştırıp tanıtarak bu bilimsel devrimin düşünce alanındaki ön koşullarını hazırladı. Örneğin yaklaşık 2000 yıldır yer’in merkez sayıldığı astronomide,ilk çağın Güneş merkezi kuramları ilk kez Rönesans Döneminde tartışılmaya başladı. Hümanistler aritmetik ve geometriyi de beşeri bilimler arasına kattılar, mekanın düzenlenmesinde geometri kurallarını uygulayan ressam ve mimarlar perspektif kurallarını saptadılar. Bu dönemde tüm üniversitelerde cebir en gözde bilim dallarından biri idi. Teknik adamlar 15. ve 16. yy. kuramsal bilimlerden çok toplumsal çevreyi değiştiren başarılar elde ettiler. En büyük teknik ilerleme matbaanın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması oldu. Bu gelişme iletişim tarihinde neredeyse yazının geliştirilmesine eş değerde bir devrim yarattı.

Resim ve Heykel. Rönesans’ın en önemli sonuçlarından biride güzel sanatlar alanındaki ilerlemelerdi. Dinsel bağnazlıkların kırıldığı ve yeni görüşlerin öne çıktığı dönemde gerek resim, gerekse heykel sanatında gerçekçi bir bakış açısı egemen oldu. İnsan ideal güzellik kavramı içinde ideal oranlarında ele alındı. Dinsel konuların işlenişinde bile gerçeğe yakınlık yeğlendi.

Roma’da etkinlik göstermeye başlamadan önce ilk yapıtlarını Floransa’da gerçekleştiren Leonardo da Vinci, bu dönem resimleriyle Yüksek Rönesans’ın habercisiydi. Leonardo yaptığı anatomik çalışmalarla insanı en doğru biçimde betimlemenin yollarını aradı. Bu dönemde amaç uyum ve denge idi. Ayrıca hareket de önem kazanmıştı.

Perspektif kurallarının saptanması heykel sanatını da etkiledi. Heykelciler mekan içinde yer alan bir heykelin ya da bir yüzeydeki kabartmaların görünüşünde ortaya çıkacak biçim bozulmalarından daha dramatik bir etki elde etmek için perspektif kurallarını kullandılar. Vasari, Rönesans heykelini Nicola Pisano ile başlatsa da pek çok sanat tarihçisi bugün ilk Rönesans heykelcisi olarak Donatello’yu kabul eder. Donatello yalnızca klasik öğeleri kullanmakla kalmayıp, Antik çağ ruhunu yapıtlarına yansıttı.

Mimarlık. Mimarlık alanında da Rönesans, antik çağın yeniden doğuşu oldu. Ama bu dönem yapıtları antik örneklerin kopyaları değil, 15. yy. anlayışı ve dünya görüşü doğrultusunda yorumlarıydı. Rönesans mimarlığın ilk temsilcisi, yarım kalmış bir Gotik Dönem yapısı olan Floransa Katedrali’nin kubbesini tamamlayan F. Brunellesci sayılır. Rönesans sanatının yönlenişinde temel dayanak noktalarından birini oluşturan Perspektifin kurallarını ortaya koyan ilk kurallardan biri de, ressam Masaccio ve mimar alberti ile birlikte Brunellaschi’ydi Perspektif sayesinde mimarlar tasarladıkları yapının daha bitmeden, hatta yapımına bile başlanmadan nasıl görünebileceğini çizerek ifade edebiliyorlardı. Bu da mimarlığı taşçılık ya da marangozluk gibi bir el işçiliği olmaktan çıkartarak ileri bir tasarım sanatı düzeyine getirdi. Yeni mimarlık anlayışının kuramlarını oluşturup yetiştirenler ise Alberti, Filarete vb ondan sonraki kuşağın sanatçıları oldu.

Rönesans Döneminde daha pek çok tasarımda kullanıldı ve yapıda uygulandı. Bunun nedeni merkezi şemanın, insanı yaşamın merkezine yerleştiren Rönesans düşünce biçimini ve dünya görüşünü mimarlıkta yansıtmasıydı. Gerçekten de böyle merkezi planlı bir yapının ortasında durulduğunda her şeyin o merkeze yönelik olarak düzenlendiği bakış herhangi başka bir yöne çekecek hiçbir yapı aksının bulunmadığı hemen algılanıyordu. Aslında böyle bir merkezin özel konumu iç mekanın hangi noktasında durulursa durulsun, kolaylıkla kavranabiliyordu.

Aynı dönemde ve izleyen yıllarda mimarlık çeşitli kişisel yönelişlerin getirdiği çok zengin bir ifade olanağına ulaştı. Bu tutumun en iyi örnekleri A. Palladio’nun Rönesans’ın klasik Hümanizm çizgisi üzerindeki son kuramcı mimardı. Çağdaşları Michelangelo’dan da Venedik temsilcileri Sansavino ile Sanmicheli’den de etkilenmişti. Bütün bu etkilerin izleri, ilk büyük yapısı olan Vicenza’daki belediye binasında açıkça görülür. Palladio, Bazilika adıyla bilinen onararak büyük ölçüde değiştirdiği bu eski yapıda içeriye çektiği büyük balkonlarla cephede bir ışık-gölge karşıtlığı, bir hareket yaratmış, böylece Rönesans’ın sakin, durağan mimarlığından, baroğun hareketli düzenlenmesine doğru ilk adımı atanlardan biri olmuştu. Onun klasik mimarlık öğelerini gittikçe daha fazla uyguladığı yapıları Rönesans’ı son bir kez daha doruk noktasına ulaştırdı.

Ii.dünya Savaşi

06 Kasım 2007

II.DÜNYA SAVAŞI

1939-1945 arasında hemen hemen dünyanın her yanını kapsayan savaştır. I.Dünya Savaşı’nın çözümsüz bıraktığı anlaşaşmazlıklarla belirlenen 20 yıllık gergin bir dönemin ardından patlak veren savaşta Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Mihver devletleri ile Fransa, İngiltere, ABD, SSCB ve daha sınırlı bir konumda Çin’in oluşturduğu Müttefik Devletler karşı karşıya geldi.Yükselen Nazi tehdidine karşı genel bir mücadele niteliğini kazanan savaşın sonunda dünya güç dengesi yeniden biçimlendi.

Savaşı Hazırlayan Nedenler:

I.Dünya Savaşı’nı izleyen barış görüşmeleri yenik devletler aleyhine ağır koşullar içeren antlaşmalarla noktalandı.Bu durum, başta Almanya olmak üzere bütün yenik devletleri zorla dayatılan düzenlemeleri değiştirmeye yönelik yeni politika arayışlarına yöneltti.Öte yandan savaşı kazanan devletlerin çok geçmeden çıkar çekişmelerine girmesine, bir dizi bölgesel anlaşmazlığın belirlediği yeni saflaşmalar yarattı.Sosyalist yönetimiyle dünya sahnesine yeni bir güç olarak çıkan SSCB’yi kuşatma çabaları ve küçük devletlerin Almanya ve Avusturya’ya karşı bir güvenlik sistemi oluşturma kaygıları, Doğu Avrupa ve Balkan’larda Fransa ile İngil- tere’nin önayak olduğu bölgesel ittifaklar doğurdu.Japonya Uzak- doğu’da kendi lehine yeni bir güç dengesi oluşturmaya çalışırken, ABD yalnızlık politikasını benimseyerek Avrupa’nın iç sorunlarından uzak durmayı yeğledi.

Milletler Cemiyeti gibi kurumların, ortak güvenlik ve si- lahsızlanma gibi politikalar aracılığıyla savaş sonrası statüko çerçevesinde barışı koruma çabaları, yeni çatışma etkenleri yüzünden sonuçsuz kaldı.İşgal altındaki Alman topraklarının boşaltılması ve Almanya’nın savaş tazminatı ödemelerinin uluslararası görüşmelerle çözüme bağlanması, Locarno Paktı’yla (1925) Batı Avrupa’daki gerginliklerin bir ölçüde yumuşatılması ve bir silahsızlanma konferansının düzenlenmesi gibi adımlara karşın, büyük devletler arasındaki temel çıkar ayrılıkları giderek derinleşti.Japonya’nın Mançurya’daki işgalini pekiştirerek Çin’e saldırmasıyla (1931) parlayan ilk savaş kıvılcımı ve Almanya ile Japonya’nın Milletler Cemiyeti’nden çekilmesi (1933) bu sürecin önemli dönüm noktaları oldu.Bu arada Büyük Bunalım’ın (1929) dünya ekonomisinde yarattığı sarsıntıyla koruyucu gümrük duvarlarının yükselmesi, ekonomik rekabeti ve gerginlikleri daha da arttırdı.Durgunluğa ve işsizliğe yol açarak toplumsal yapıyı altüst eden bunalımın bir başka sonucu da, Avrupa’da gelişen işçi hareketlerine karşı faşist ve totaliter eyilimlerin hızla güçlenmesiydi.

İtalya’da 1920’lerin başında iktidarı ele geçiren faşist hareketlerin en çarpıcı tırmanışı Almanya’da gerçekleşti.Savaş sonrasında gelişen milliyetçi duygulardan da yararlanarak 1933’te iktidara yükselen Adolf Hitler önderliğindeki Naziler, içeride katı bir diktatörlük kurduktan sonar yoğun bir silahlanmaya ve etkin bir dış politikaya yöneldiler.Hitler’in öncelikle Doğu Avrupa’daki diplomatik çemberi kırmaya çalışması ve Arnavutluk’u fiilen koruma altına alan İtalya’nın Balkanlar’I tehdit etmesi, Doğu Avrupa’da Loncarno Paktı benzeri bir güvenlik sistemi kurmak isteyen Fransa’yı harekete geçirdi.Ama bölge devletleri arasındaki güvensizlik ve çekişmeler bu girişimleri boşa çıkardı.Saarland’ın 1935’te bir plebisitle yeniden Almanya’ya katılmasından sonra Hitler Versailles Antlaşmasının silahsızlanmayla ilgili hükümlerini tanımadığını resmen açıkladı.Fransa ve İtalya’nın bu tutuma karşı oluşturduğu Stresa Cephesi, bu devletlerin ortak bir dış politika arayışından yoksun olması nedeniyle etkisiz bir girişim olarak kaldı.

Bu ortamdan yararlanan İtalya öteden beri tasarladığı bir planı uygulamaya koyarak Etiyopya‘ya saldırdı.Milletler Cemiyeti’nin İtalya’ya karşı aldığı kararlar kağıt üzerinde kaldığından, Etiyopya’nın işgali (1936) oldubittiye geldi.Aynı dönemde Fransa’nın SSCB ile yakınlaşarak Locarno Paktı’nı çiğnediğini öne süren Hitler, Ren Bölgesi’ne askeri birlikler yerleştirdi.Bu eyleme karşı sözlü protestolar ciddi bir yaptırımla sonuçlanmadı.Bu gelişmelerin önemli bir sonucu da daha önce Hitler’in Avusturya ile birleşme politikası nedeniyle anlaşmazlık içinde olan Almanya ile İtalya’nın bu sorunu ikinci plana atarak bir yakınlaşmaya yönelmesi oldu.

Bu dönemde İngiltere ve Fransa’da ağır basan yatıştırmacılık eğilimi, İspanya İç Savaşı (1936-1939) sırasında meşru cumhuriyetci yönetime başkaldıran Franco kuvvetlerini etkin bir biçimde destekleyen İtalya ve Almanya’ya, müdahaleden kaçınma gerekçesi altında bir ödün daha vermeye yol açtı.Bu tutumun ardında yatan bir başka etken de Alman ve İtalyan saldırganlığını ‘komünizm tehlikesi’ne ve SSCB’ye karşı kullanma düşüncesiydi.Bu hedefe yönelik bir politika görüntüsü altında hareket serbestliği kazanan Almanya ve İtalya’nın 1936’da oluşturduğu Roma-Berlin Mihveri’ni Almanya ile Japonya arasında imzalanan Anti-Komintern Paktı izledi.Ertesi yıl İtal- ya’nın da bu pakta katılmasıyla dünyanın en saldırgan üç devleti arasında tam bir birlik kurulmuş oldu.

Japonya’nın 1937’de sömürgeci amaçlarla Çin’e saldırması yatıştırmacı politikada direnen devletleri bir çıkmazla karşı karşıya getirdi.Ardından Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesi (1938) bu gelişmeye yeni bir halka ekledi.Hitler’in bir sonraki kurbanı ise Südet Bölgesin’deki Alman çoğunluğu kullanarak tehdit ettiği Çekoslavakya oldu.Çekoslovakya’nın Fransa ve İngiltere’ye dayanarak direnme çabası sonuçsuz kaldı.Bunalımın doruğa çıktığı Eylül 1938’de Münih’te Hitler ve Mussolini ile bir araya gelen İngil- tere başbakanı Chamberlain ve Fransa başbakanı Daladier, Südet Bölgesi’nin yanı sıra Bohemya ve Moravya’nıj büyük bölümünün Alman işgali altına girmesine yol açan bir anlaş- maya boyun eğdiler.Ertesi yıl Arnavutluk’u ilhak ederek Balkanlar’a saldırma hazırlığına girişen İtalya ve Polonya’yı yutmaya niyetlenen Almanya, Çelik Pakt olarak bilinen askeri bir itifak imzaladılar.

II.DÜNYA SAVAŞI’NA KATILAN BALKAN DEVLETLERİ

1)Romanya

2)Yugoslavya

3)Yunanistan

4)Arnavutluk

5)Bulgaristan

II.DÜNYA SAVAŞI’NDA BALKAN DEVLETLERİ’NİN

GENEL DURUMU

İngiltere’ye boyun eğmeyen Hitler, Avrupa’yı bir dizi yerel savaşla denetim altına aldıktan sonra SSCB ile hesaplaşmayı ön gören planda değişiklik yaparak SSCB’yi saf dışı bırakma aşamasını öne almaya karar verdi.Ardından bu saldırı hazırlığının bir parçası olarak Doğu Avrupa’da Alman nüfusunu yaymaya yönelik diplomatik manevralara girişti.SSCB’nin Hazi- ran 1940’ta Romanya’dan Besarabya’yı istemesi bu girişime elverişli bir zemin hazırladı.Hitler Almanya’dan askeri koruma isteyen Romanya’yı Bulgaristan ile Macaristan’a toprak ödünü vermeye zorlayarak bölgedeki konumunu güçlendirdi.Bu arada Romanya’nın zengin petrol yatakları da Alman sanayisinin hizmetine girdi.

Balkanlar üzerindeki yayılmacı emelleri sürekli Hitler’in engellemeleriyle karşılaşan Mussolini, Almanya’nın Roman- ya’ya kendi başına asker göndermesini fırsat bilerek, Ekim 1940’ta Hitler’e hiç haber vermeden Yunanistan’a saldırdı.Bu harekat tam bir başırısızlağa uğradığı gibi İngiltere’nin Girit ve Yunanistan’a asker çıkarmasına ve Yugoslavya ile Bulgaristan’ın sıkı bir tarafsızlık politikasına yönelmesine yol açtı.Bunun üzerine daha ileri bir adım atan Hitler,Macaristan, Romanya ve Slovakya’yı Üçlü Pakt’a katılmaya ikna etti ve Yunanistan üzerinden gelebilecek bir İngiliz saldırısına karşı bazı Alman birimlerini Romanya’nın güneyine kaydırdı.Bulga- ristan ve Yugoslavya’nın Mihver Devletleri’nin safına geçme konusundaki baskılara karşı direnişi ise ancak Mart 1941’de kırılabildi.

Bu arada Alman 12.Ordusu’nun Tuna’yı geçerek Bulgaris- tan’a girmesi üzerine Mısır’dan gönderilen bir İngiliz sefer kuvveti Yunanistan’a çıkarak Olympos-Vermion hattını tutu.İ- talya’nın Alman ilerleyişine destek olmak içinYunanistan’a karşı giriştiği saldırı sonuçsuz kaldı.Mart sonlarında Yugoslavya’da askeri bir darbeyle Mihver karşıtı bir yönetim başa geçti.

Bu gelişmeler üzerine tek bir darbeyle güneye inmek isteyen Hitler İtalyan, Macar ve Bulgar birlikleriyle desteklenen Alman kuvvetlerini Nisan başlarında hem Yugoslavya, hem de Yuna- nistan üzerine sürdü.Birkaç koldan saldırıya uğrayarak dağılan Yugoslavya ordusu 17 Nisan’da teslim oldu.Alman birliklerinin Selânik’i alarak iç kesimlere sokulmasıyla ikiye bölünen Yunan ordusu da yenilgiyi Kabul etmek zorunda kaldı.Mayıs ortalarına doğru Yunanistan anakarası ve Ege’deki Girit dışında kalan bütün Yunan adaları Alman işgali altına girdi.Girit’I almaya yönelik hava ve deniz harekâtı ise Mayıs sonlarında tamamlandı.

Harekât sonunda parçalana Yugoslavya’nın, kukla bağımsız devletlere dönüşen Büyük Hırvatistan, Sırbistan ve Karadağ dışındaki toprakları Mihver Devletleri arasında paylaşıldı.Sözde bağımsızlığını koruyan Yunanistan, İtalya ve Alman işgal bölgelerine ayrıldı.Her iki ülkede başlayan zayıf gerilla eylemleri, 1941 sonlarında daha çok komünistlerin öncülük ettiği bir direniş harekâtına dönüştü.

Aydinogullari Beyligi

06 Kasım 2007

AYDINOGULLARI BEYLIGI

1) Aydinogullari Beyligi’nin Kurulusu

Aydinogullari Beyligi, XIV. yüzyilin baslarinnda Aydinoglu Mehmed Bey tarafiindan merkezi Birgi olmak üzere Büyük Menderes’den Tire ve Ayasuluk’a (Selçuk) kadar uzanan bir bölgede kuruldu. Beyligin kurucusu Mehmed Bey, Kütühya ve çevresinde hüküm süren Germiyanogullari Beyligi ordusunda bir subasi (kumandan) idi. Bu sirada taht ve taç kavgalariyla zayif düsen Bizans Imparatorlugu’nun topraklarini ele geçirmeye çalisan Anadolu Beylerinden Karesi Bey Çanakkale taraflarini, Saruhan Bey Alasehir’in batisindan Izmir’e kadar olan sahayi, Mentese Bey’in damadi Sasa Bey ise Tire ve Ayasuluga taraflarini fethe baslamisti (1304). Bunlardan Sasa Bey, bölgedeki fetihleri sirasinda, Germiyanogullari beyliginin bati seferlerini yürüten Aydinoglu Mehmet Bey’den yardim istemisti. Böylece Aydinogullari bölgenin fethinde önemli bir rol oynamislar, ancak çok geçmeden Sasa bey’le Aydinoglu Mehmed Bey’in arasi açilmisti. Muhtemelen hakimiyet davasi yüzünden iliskileri bozulan bu iki beyden Sasa Bey bölgedeki düsman güçlerle isbirligi yaparak Aydinoglu Mehmed Bey’e karsi çikti. Yapilan savasta Aydinoglu Mehmed Bey, Sasa Bey ve kuvvetlerini yenerek bütün Aydin ilini ele geçirdi (1308). Sasa Bey’in ölümü üzerine rakipsiz kalan Mehmed Bey, Aydinogullari beyligini kurdu.

a- Mehmed Bey Devri (1308-1134)

Mübarezüddin (dinin kahramani) ve Sultanü’l-guzat (gazilerin sultani) lakaplariyla taninan Gazi Mehmed Bey, Ulu Bey sifatiyla Aydinogullari Beyligini idare etmeye basladi (1308). Çok geçmeden müslüman Izmir’i (1317) daha sonra Ayasulug, Tire, Sultanhisari ve Bodemya’yi (Ödemis) alan Mehmed Bey 1326′da Gavur izmir’i denilen sahil Izmir’i fethetti. BBu tarihte Osmanlilar da Bursa’yi ele geçirmislerdi.

Aydinoglu Gazi Mehmed Bey, Ortaçag devletlerinin birçogu gibi idaresi altindaki topraklari ogullari arasinda taksim ederek bese ayirdi ve herbirine bey ünvani verdi. Büyük oglu Hizir Bey’e Ayasulug ve Sultanhisari’ni, Umur Bey’e Izmir’i, Ibrahim Bahadir Bey’e Bodemya’yi, Süleyman Bey’e Tire’yi veren Mehmed Bey, küçük oglu Isa Bey’i Birgi’de kendi yaninda tuttu.

Aydinogullarinin Ege sahillerine ulasmalari onlari deniz meseleleriyle ilgilenmek mecburiyetinde birakti. Önce Ayasulug’da bulunan tersane, Izmir’in Cenevizlilerden alinmasindan sonra burada da bir donanma meydana getirildi. Nitekim 1319 senesinde Sakiz üzerine yapilan baskin için Ayasulug’da ellisekiz gemiden mütesekkil bir donanma hazirlanmisti. Yine Umur Bey babasinin sagliginda Izmir’de yapilan donanma ile Sakiz, Bozcaada, Egriboz, Mora ve Rumeli sahillerine basarili akinlar yapti. Onun 1333 yilinda ikiyüzelli gemiden olusan donanma ile Adalar Denizi ve Yunanistan’la yaptigi seferde bazi adalar haraca baglanmis, pekçok yer yagma edilmistir. Aydinoglu Mehmed Bey devrinde yapilan son sefer yine Umur Bey tarafindan Kuluri ve Mora adalari üzerine düzenlenmistir. Maiyyetinde 170 gemilik bir donanmayla yola çikan Umur Bey, Mora içlerine kadar girmis, pek çok esir ve ganimetlerle dönmüstür. Babasinin daveti üzerine Birgi’ye gelen Gazi Umur Bey burada düzenlenen bir av merasimine istirak etmis ve Aydinoglu Mehmed Bey av esnasinda suya düserek hastalanmis, çok geçmeden ölmüstür (734/1334). Ölümünden bir yil önce ünlü müslüman seyyah Ibn-i Battuta’yi Bozdag’daki sayfiyesinde kabul eden ve Birgi’deki sarayina da götüren Aydinoglu Mehmed Bey ona büyük ilgi göstermistir. Ibn-i Batuta, Sultanin huzurunda karsilastigi bir hadiseyi de söyle nakleder:

"Biz Sultan ile oturur iken, basinda taylasanli amame bulunan bir pîr gelüp sultana selam verdi. Kadi ile fakih kiyam etti. Pîr-i mezbûr sultanin pisgâhinda mastabaya (seki) oturarak, huffâz altinda kaldi. Bu pir kimdir? deyü fakihe sordum. Tebessüm ile sükut etmesine mebni suali tarra eyledim. Cevaben: "Bu yahudi bir tabibdir. Cümlemiz ona muhtaç bulundugumuzdan gördügün vecihle kendisüne kiyam etdik" deyince siddetle hism u gadaba geldim ve yahudiye "ey mel’un ibn-i mel’un sen yahudi oldugun halde huffaz-i Kur’an’in (Kur’an hafizlarinin) üstünde nasil oturursun?" dedim. Kendisini setm-i agâz ve ref-i avaz eyledim. Sultan taaccüb ederek sözümün manasini sordu. Fakih tercüme ettikte yahudi gazabnâk olarak üsve-i hâl ile çikti gitti. Avdette fakih bana "Hay Allah razi olsun ne eyü yaptin. Senden baskasi bu suretle ona hitaba cesaret edemez ona kendüsünü bildirdin" dedi.

XIV. asrin baslarinda Anadolu hakkinda bilgi veren Ömer ise Mesalikü’l-ebsâr adli eserinde "Birgi memleketinin sahibinin Aydinoglu oldugunu, altmis sehri, üçyüzden fazla kalesi ve daima silahli yetmis bin askeri bulundugunu" yazmaktadir.

Zamaninda Bizanslilarla dost ve müttefik olmaya dikkat eden Mehmed Bey devrinde gerçeklestirilen fetihlerle Aydinogullari Beyligi gücünü arttirdi ve kuvvetli bir devlet halinde gelismesini sürdürdü.

b- Umur Bey Devri (1334-1348)

Bahaeddin Gazi Umur Bey, babasinin ölümünden sonra amcalarinin ve kardeslerinin israri üzerine yirmibes yasinda iken Aydinogullari Beyliginin basina geçti (1334). Ilk is olarak Izmir’e saldiran Venedik, Rodos ve Kibris donanmalarindan olusan bir kuvveti geri püskürtmesi oldu. Daha sonra Saruhan oglu Süleyman Bey’le birleserek 276 gemi ile Yunanistan ve Mora üzerine sefer düzenleyen Gazi Umur Bey, bu seferden pek çok esir ve ganimetlerle Izmir’e döndü (1335). Bu sirada Anadolu Selçuklu Devleti üzerine nüfuzu süren Ilhanlilar’in hükümdari Ebu Said Bahadir Han’in ölümü (1335) üzerine diger beylikler gibi Aydinoglu Beyligi de bagimsizligina kavustu.

Umur Bey, Aydin iline yakin olan Filadelfiya (Alasehir)’yi kusatarak teslim olmaya mecbur etti. Bunun üzerine Bizans Imparatoru III. Andronikas, Alasehir meselesini halletmek ve Midilli adasini isgal eden Foça valisi Dominique’i tedib etmek amaciyla istanbul’dan yola çikti. Imparator seksen dört parça donanma ile Midilli’ye asker çikartilmasini emretti ve kendisi de Foça’yi muhasaraya basladi (1336). Basari elde edebilmek için Saruhan ve Aydinogullarindan yardim isteyen Imparator Andronikos, Midilli ve Foça’yi Cenevizlilerden aldi. Bu sefer sirasinda Imparator Sakiz adasini Umur Bey’e verdi ve o da Alasehir halkindan vergi almaktan vazgeçti. Böylece gelisen Bizans ile Aydinogullari arasindaki dostluk iliskileri devam etti. Nitekim bir sene sonra baslayan Arnavut isyaninin bastirilmasinda Umur Bey’in büyük yardimi görüldü (1337). Bunun müteakip senelerde kardesi Hizir Bey ile birlikte Adalar ve Yunanistan üzerine seferler düzenlenmistir. Daha sonra Karadeniz’e geçen Gazi Umur Pasa Kili ve Eflak seferlerine katilmistir (1338-1340).

Bu sirada Bizans tahtinda degisiklik olmus, ölen Imparator Andronikus’un yerine geçen oglu Jean’in yasi küçük oldugundan Umur Bey’in dostu Kontakuzenos ona vasi tayin edilmisti. Ancak çok geçmeden rakiplerinin muhalefetiyle karsilasan Kontakuzenos Dimetoka’da Imparatorlugunu ilan ederek Umur Bey’den yardim istedi. Umur Bey, 1342 yili sonlarinda 380 gemiden olusan donanma ve yirmidokuz bin kisilik ordusu ile Trakya kiyilarinda Meriç Nehri agzina geldi. Ancak kis mevsiminin gelmis olmasi sebebiyle daha fazla ilerleyemeden Izmir’e dönmek zorunda kaldi. Ertesi yil tekrar Rumeli sahillerine gelen Umur Bey, Selanik ve Trakya taraflarini yagmaladi ve kesin bir netice alamadan geri döndü (1343-1344).

Umur Bey’in bu derece güçlenmesi ve Ege denizinde serbest hareket etmesi Dogu Akdeniz adalarinda bulunan latinleri korkuttugundan Papa’yi kiskirtarak bir haçli seferi düzenlenmesini istediler. Ayrica Bizans Imparatoriçesi Anna da Papa’ya basvurarak Umur Bey maglup edilecek olursa Ortodoks ve Latin kiliselerinin birleseceklerini vadetti. Böylece Papa donanmasiyla, Venedik, Kibris, Cenova ve Rodos gemilerinden olusan Haçli donanmasi Izmir’i kusattilar. Bu sirada Rumeli seferinden dönen Umur Bey, ilk haçli kuvvetlerini yendi ise de ikinci taarruz karsisinda geri çekilmek zorunda kaldi. 1344′de Türk donanmasi yakildi ve Latinler (Venedik, Rodos, Kibris) Izmir’in kiyi sehrini ele geçirdiler. Müslüman Izmir’e çekilmek zorunda kalan Umur Bey, Saruhan Bey’in tavsiyesiyle Latinlerle bir mütareke yapti.

Donanmmasini kaybeden Umur Bey, deniz faaliyetini ve dolayisiyla ticaretini de kaybetmisti. Bu durumda hem ganimet elde etmek, hem de dostu Kantakuzen’e yardim etmek üzere kara yoluyla Saruhan ili topraklarindan geçmek için Saruhan Bey’den izin aldi. Ayrica Saruhanoglu Süleyman ve Karesioglu Süleyman Beylerle birlikte yirmi bin kisilik kuvvetle Çanakkale Bogazi’ndan Rumeli tarafina geçti (1345). Burada bazi savaslar yapildi ve Istanbul üzerine yürüdü ise de bir sonuç alinamadi. Ayrica Saruhan oglu Süleyman Bey’in hummadan ölmesi üzerine Umur Bey müslüman Izmir’e dönmek mecburiyetinde kaldi.

Bu sirada Papa VI. Clement hiristiyan hükümdarlari izmir üzerine yürümeye tesvik ediyordu. Bunlardan Latin kuvvetlerinin kumandani Viennois dükü Humbert Dauphin Izmir’e bir çikarma hareketi yaptiysa da Umur Bey ve kardeslerinin mukavemeti sayesinde netice alamadi (1346). Humbert’in yardim kuvveti almak için Rodos’a gitmesinden yararlanan Umur Bey’in sahil Izmir’i tazyik etmesi ve Papa’dan beklenen yardimin gelmemesi üzerine iki taraf arasinda baris yapildi (1347). Daha sonra Ayasuluk’taki Aydinoglu donanmasinin faaliyete baslamasiyla Rodos sövalyelerinin ticareti aksadi. Sövalyelerin uzlasmaya taraftar olmalari ve Izmir’i verip karsiliginda bazi imtiyazlar istemeleri hüsn-i kabul gördü ise de diger müttefiklerin itirazlari üzerine Papa bu antlasmayi onaylamadi. Bunun üzerine Gazi Umur Bey bütün kuvvetleriyle Izmir üzerine saldirdi. Ancak askerini cesaretlendirmek için ön saflarda savasirken sehit düstü (1348). Kabri Birgi’deki Aydinogullari türbesindedir. Onsekiz yasindan itibaren yirmi bir sene içinde yirmi alti gazaya istirak eden ve otuzdokuz yasinda hayata gözlerini yuman Gazi Umur Pasa’nin bu akibeti ordu arasinda büyük sarsintilar dogurmus, hatta kusatma kaldirilmisti.

Umur Bey, okuyup yazan ve bilginleri koruyan bir zat idi. Enverî onun hakkinda sözlerini söyle bitirir:

Onsekiz yasi ata oldu süvar

Hem yirmi bir yil itdi karzar

Yedi yüz hem kirksekizdi sal

Yasi otuzdokuz itdi intikâl

Eylimisdir ol yirmi alti gaza

Rahmet anin ruh-i pâkine sezâ

Hak onun ruhunu kilsun sadmân

Ravza-i cennat içinde her zaman

Izmir kusatmasi sirasinda Umur Bey’in sehadeti üzerine Ayasulug emiri bulunan büyük kardesi Hizir Bey, Aydinogullari Beyligi’ne Ulubey, yani hükümdar oldu. Ancak Umur Bey’in gayret ve mukavemeti bu devirde görülmedi. Bu sebeple Hizir Bey, Latinlerle çok agir sartlar tasiyan bir antlasma imzalamak zorunda kaldi (18 Agustos 1348). Bu anlasmaya göre; Aydin ili iskelelerinde alinan gümrük vergisinin yarisi Latinlere birakiliyordu. Aydinogullari deniz kuvvetleri silahtan tecrid ediliyor ve gemiler karaya çekiliyordu. Hiristiyan gemilerinin Aydin beyligi iskelelerine serbestçe girip-çikabilmelerine izin verildigi gibi kazaya ugrayan gemilerin kurtarilmasini emrediyordu. Aydinogullari, beyligi idaresinde yasayan hiristiyan ahalisine iyi muamele edecekler, buna karsilik hiristiyanlar da Türklere hiçbir zarar vermeyeceklerdi.

Müttefik devletler Aydinogullari Beyligi nezdinde kaza hakkini haiz bir konsoloslar bulunduracaklardi. Bu konsoloslarin görevi, müttefik hiristtiyan tab’a ile müslümanlar arasinda çikacak anlasmazliklari mahalli beye danisarak halledeceklerdi.

Aydinogullari, müttefiklerinin dostuna dost, düsmanina düsman olacaklardi.

Aydin beyi Hizir bey ile Venedik Cumhuriyeti, Kibris Kralligi ve Rodos sövalyeleri reisi arasinda imzalanan ve Papa’nin tasdikinden geçen bu antlasmanin asli bir giris ve yirmi maddeden olusmaktadir.

Bu anlasma Aydinogullarinin denizlerdeki faaliyetlerini durdurmus ve beyligin giderek gücünü kaybetmesine sebep olmustur. Ayrica 1351 yilinda ayni sartlari havi bir antlasma da Cenevizliler’le imzalanmis ve bu imtiyazlar iki rakip olan Venedikliler’le Cenevizliler’in bölge ticaretini de ele geçirmelerini saglamistir.

XIV. yüzyilda kapitilasyon mahiyetini tasiyan bu antlasmalari imzalayan Latinler, Dogu ticaretine ne derece önem verdiklerini göstermis oluyorlardi.

Hizir Bey devrinde meydana gelen olaylar hakkinda kesin bilgi bulunmamaktadir.

2- Aydinogullari Beyliginin Osmanli Idaresine Girmesi

a-Isa Bey Devri (1360-1390)

Aydinoglu Mehmed Bey’in Bodemya (Ödemis) emiri yaptigi Ibrahim Bahadir Bey, Umur Bey’den önce; Tire emiri Süleymansah’da 1349′da vefat etmisti. Böylece Mehmed Bey’in besinci ve en küçük oglu olan ve Fahreddin lakabiyla da bilinen Isa Bey, Hizir Bey’den sonra Aydinogullari hükümdari oldu.

Isa Bey devrindeki olaylar tam olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi büyük ölçüde zikre deger önemli olaylar olmamasindandir. 1371′de Venedik ile daha önce imzalanan antlasma yenilendi. Bu dönemde Rumeli ve Anadolu’da topraklarini genisleten Osmanlilarla olan iliskilerinde dostane oldugu anlasmaktadir. Nitekim I. Murad’in ogullarindan Yakup ve Bayezid Çelebilerin sünnet merasimlerine diger beyliklerin yanisira Aydinogullari Beyliginin temsilcileri de istirak etmistir. Yine Bayezid Çelebi’nin Bursa’da yapilan evlenme dügününe hediye yollayan beyler arasinda Aydin Beyi’nin de adi geçmektedir. Ayrica Osmanli Devleti ile Aydinogullari arasinda askeri bakimindan da yardimlasildigi görülmektedir. Deniz hakimiyeti ellerinden çikan, dolayisiyla gaza, cihad ve ganimet yolu kapanan kiyi beylikleri Osmanlilar’in Rumeli fetihlerine katildilar. Nitekim Murad Hüdavendigâr’in Kosova muharebesine (1389) gittigi zaman Anadolu beylerinden sagladigi yardim kuvvetleri arasinda Isa Bey’in kuvvetleri de bulunuyordu. I. Murad’in savas alaninda sehit olmasi üzerine Osmanli tahtina geçen Yildirim Bayezid, kardesi Yakup Bey’i katledince Anadolu’daki beyliklerin muhalefetiyle karsilasti. Özellikle Karamanogullarinin tesvikiyle gelisen düsman grup arasinda Aydinogullari Beyligi de vardi. Yildirim Bayezid Rumeli’de düzeni sagladiktan sonra Bursa’ya geldi ve hazirliklarini tamamlayarak Alasehir üzerine gitti. Aydinogullari himayesinde bir Rum sehri olan Alasehir 1390′da Osmanli idaresine girdi ve bunun üzerine Aydinoglu Isa Bey bagliligini bildirdi. Böylece Aydinoglu’na ait topraklar Osmanlilara geçerek hutbe ve sikke Bayezid adina kabul edildi (1390). Isa Bey Beyligi’nin merkezini Ayasulug’tan Tire’ye tasidi. Nitekim Yildirim Bayezid’in Venedik elçisi Franciscus Quirino ile imzaladigi 21 Mayis 1390 tarihli ticaret antlasmasindan Ayasulug ve Balat’in Osmanli hakimiyetinde oldugu görülmektedir. Yildirim Bayezid, ayrica Isa Bey’in kizi Hafsa Hatun ile evlenerek iki taraf arasinda akrabalik baginin kurulmasini sagladi. Aydinoglu Isa Bey’in ne zaman öldügü kesin olarak bilinmemekle beraber, Ankara savasindan önce öldügü anlasilmaktadir. Kabri, Birgi’de babasinin türbesindedir.

Aydinogullari Beyligi’nin Yeniden Canlanmasi:

a- Timur ve Aydin Beyligi

Ankara Savasi’ni kazanarak Anadolu’daki Osmanli hakimiyetine büyük bir darbe indiren Timur, kendisine siginan diger beyleri kendi topraklarinin basina gönderdiginde Aydinogullari da eski bölgelerinde yeniden hakimiyeti ele geçirdiler. Böylece Aydin ilinin Yildirim Bayezid taraffindan Osmanli mülküne katilmasindan Ankara Savasi sonrasindaki serbest kalisina kadar (1390-1402) geçen zaman zarfi içinde 12 sene Aydinogullari Beyligi için saltanat fasilasi olarak kabul edilmistir.

Timur tarafindan ülkeleri kendilerine geri verilen eski hanedanlar arasinda Isa Bey’in oglu Musa Bey ile II. Umur Bey de bulunuyordu. Musa Bey’in çok geçmeden ölmesi (1403) üzerine Umur Bey beyligin idaresini ele aldi.

b- II.Umur Bey Devri (1403-1405)

II.Umur Bey devri, kardesogullari arasindaki beylik mücadelesiyle geçti. Umur Bey’in Ayasuluk’ta bulundugu dönemde, amcasinin oglu Cüneyd Bey de Izmir Bey’i idi. Umur Bey’den hakimiyeti almak isteyen Cüneyd Bey Ayasuluk üzerine hareket etti. Umur Bey’in sehri terketmesi üzerine burasi Cüneyd Bey’in eline geçti. Ayrica Cüneyd Bey, Osmanli Devleti’nin Fetret Devrinde Rumeli’ye hükmeden Süleyman Çelebi’ye baglilik ve dostluk haberlerini göndererek yardim istedi. Sülayman Çelebi’den para yardimi gören Cüneyd Bey çok geçmeden Ayasuluk’a sahip oldu. Bundan iki sene sonra Umur Bey, akrabasi olan Mentese Beyi Ilyas Bey’den yardim istedi. Ilyas Bey, bütün kuvvetlerini toplayarak Umur Bey’le birlikte Ayasuluk’u kusatti. Bu sirada Cüneyd Bey Izmir’de bulunuyordu ve Ayasuluk”un idaresi de kardesi Karasubasi Hasan’in elinde idi. Sehir uzun süre kusatmaya dayanamadi ve Ilyas Bey’in sehri atese vermesi üzerine teslim oldular. Böylece Umur Bey, yeniden topraklarina sahip oldu. Ancak çok geçmeden Cüneyd Bey Ayasuluk’u muhasara etti. Nihayet iki taraf arasinda anlasma saglandi ve Cüneyd Bey Umur Bey’in kiziyla evlenerek bilfiil ülkenin idaresini ele aldi. Bundan sonra Osmanlilarla baslatilan dostluktan vazgeçildi. Böylece Cüneyd ve Umur Beyler birlikte hareket ederek Salihli ve Nif taraflarini topraklarina katti. Bu sirada Umur Bey vefat ettii ve babsinin Birgi’deki türbesine gömüldü (1405). Cüneyd Bey ise, bu suretle Aydinogullari Beyliginin tek hakimi oldu.

c- Cüneyd Bey Devri

Ibrahim Bahadir Bey’in oglu olan Cüneyd Bey Ayasuluk’a yerlestirten sonra Yildirim Bayezid-Timur mücadelesi neticesinde Osmanogullari arasinda basgösteren taht kavgalari sirasinda Aydin-Ili’ndeki mevkiini saglamlastirmak için bazi mücadelelere giristi. Nitekim, Mehmed Çelebi ile mücadele eden Isa Çelebi Cüneyd Bey’e sigindi. Cüneyd Bey, Menteese ve Saruhan Beylerin de yardimini saglayarak Isa Çelebi’yi müdafaa etmeye çalismissa da Çelebi Mehmed’in galip gelmesi üzerine Cüneyd Bey onun hakimiyetini tanimak zorunda kaldi. Böylece beyliginin basinda kalabilen Cüneyd Bey, daha sonra Süleyman Çelebi ile çatisti. Süleyman Çelebi, Çelebi Mehmed’in Bati Anadolu’da harekat düzenlemesi üzerine Edirne’den Aydin-Ili taraflarina geldi. Cüneyd Bey, Karaman ve Germiyanogullarinin destegini alarak Süleyman Çelebi’ye sigindid ve onunla birlikte Rumeli’ye geçti. Burada Ohri valiligine tayin edilen Cüneyd Bey, Süleyman Çelebi’nin Musa Çelebi tarafindan bertaraf edilmesi üzerine tekrar Aydin bölgesine gelerek Ayasuluk’u ve beyligini yeniden ele geçirdi. Çelebi Mehmed Musa Çelebi’yi yenip (1413) Osmanli ülkesinde birligi sagladiktan sonra Bergama’ya geldi ve Cüneyd Bey üzerine yürüdü. Kiyma, Kayacik ve Nif kalelerini alarak Izmir’i kusatti. Çelebi Mehmed ile savasmayi göze alamayan Cüneyd Bey, bagliligini bildirerek Izmir’i teslim etti (1415). Buna karsilik Cüneyd Bey, Nigbolu sancakbeyligine tayin edildii.

Bir müddet sonra Eflak’ta ortaya çikan ve Yildirim Bayezid’in oglu oldugunu iddia eden Düzmece Mustafa’ya katildi ve onunla isbirligi yapti (1419).

Çelebi Mehmed, her ikisini de takip ettiginden Selanik’e kaçtilar. Bu dönemde Selanik Bizans’a tabi idi. Çelebi Mehmed’in istegi üzerine Bizans Imparatoru Düzmece Mustafa’yi Limni adasinda, Cüneyd Bey’i de Istanbul’da bir manastira hapsetti.

II. Murad zamaninda, Bizans Imparatoru her ikisini de serbest birakarak Osmanli Devletine karsi çikardi. Ancak II. Murad’in Cüneyd Bey’e Aydin-Ili’ni vadetmesiyle mesele halledildi (1422). Böylece tekrar ülkesine dönen Cüneyd Bey, Izmir halki tarafindan çok iyi karsilandi. Daha sonra Ayasuluk üzerine giderek burasini aldi. Böylece çok geçmeden evvelce sahip oldugu topraklara yeniden sahip oldu. Ancak burada rahat durmayan ve etrafina müttefikler toplamaya çalisan Cüneyd Bey’in bu hareketleri II. Murad’in sefer düzenlemesine sebep oldu (1424). Osmanli ordusu Cüneyd Bey’in oglu Kurt Hasan’i Akhisar’da yendi ve Cüneyd Bey Sisam adasinin karsisindaki Ipsili kalesine sigindi. Uzun bir kusatmadan sonra Cüneyd Bey teslim oldu ve ailesiyle birlikte idam edildi (1426). Böylece Aydinogullari Beyligi son buldugu gibi, Aydin-Ili bölgesi de Osmanli idaresine girmis oldu.

Sosyal ve Ekonomik Hayat

XIV. yüzyilin baslarinda kurulan ve Umur Bey zamaninda gücünü arttiran Aydinogullari Beyligi’nin tarihi gelismesinde büyük rolü olan denizciligin ekonomik hayatin gerçeklesmesinde de önemli rol oynadigi görülmekttedir. Güçlü bir donanmaya sahip olan Umur Bey, zaman zaman Ege Denizi’ndeki adalari akinlarda bulunarak onlari kendisine bagliyordu. Nitekim, Bozcaada, Sakiz adasi, Semadirek, Yunanistan kiyilari ve Mora’ya düzenledigi seferler sonucunda pek çok ganimet ve esir elde etmisti. Böylece oldukça zengin bir duruma geldigi anlasilan Aydinogullarinin, daha kurucusu Mehmed Bey zamaninda sahip oldugu varlik sayesinde Ibn-i Batuta tarafindan da methedildi. Bu seyyah Aydinoglu Mehmed Bey’in Bozdag’daki sayfiyesini ve Birgi’deki sarayini gezmisti. Sarayin birçok merdivenlerden çikilan salonunun ortasindaki havuz ve sarayin sahip oldugu konfor hakkindaki bilgiler, Aydinogullarinin zenginligi ve hayat seviyelerinin yüksekligi hakkinda bir fikir vermektedir.

Söhreti her tarafa yayilan Gazi Umur Bey, basarili seferleri yaninda Bati ile ticarî iliskilerini gelistirmis ve ona ait jilyati (Gifliati) tarzindaki paralar her iki tarafin alisverisini kolaylastirmada önemli rol oynamistir. Umur Bey devri, deniz asiri fetihlerle elde edilen ganimetlerin getirdigi zenginlik yüzünden Aydinogullari Beeyligi’nin ekonomi, askerlik, siyaset ve fikir alanlarinda önemli gelismelerinin saglandigi Yükselme devri olarak kabul edilir.

Umur Bey devrinde pek çok sosyal muhtevali tesisler kuruldugu Osmanli tahrir defterlerinden anlasilmaktadir. Umur Bey bölge topraklarinin düzenli tahrirlerini yaptirmis, arazi ve mülk sahiplerine beratlar vermisti. Kendisi ise Birgi, Keles ve Alasehir’de cami, mescid ve medrese gibi birçok vakiflar kurmus, kizlari da cami, dârü’l-huffâz, çesme ve su kemeri gibi hayir isleri yaptirmislardi.

Aydinogullari, Aydin ilinin bütün iskelelerinde ticari kontrolü ellerinde bulunduruyorlar ve gümrük resmi aliyorlardi. Bölgede ticari vekalet halinde bulunan Venedik ve Ceneviz, Aydinogullari Beyligi’nin gücünü kaybettigi Hizir Çelebi zamaninda imzaladiklari antlasmalarla pek çok haklar elde ettiler. Kapitilasyon mahiyetini tasiyan bu antlasmalarin beyligin ekonomik hayatini menfi olarak etkiledigi görüldü.

Bölgede ticaretin oldukça faal oldugu, Menderes nehri üzerinden yapilan nakliyeden anlasilmaktadir. Nitekim Menderes üzerinde isleyen gemi ve sandallarla ipek, ipekli kumaslar, zahire, susam, balmumu, meyankökü, palamut, islenmis deri, hali gibi maddeler dis memleketlere tasiniyordu. Ayasuluk’ta bulunan Italya tüccarlarin antrepolari önemli bir merkez görevi yapiyordu. Bati Anadolu kiyilarindan adalara, Avrupa’ya ve Misir’a ihraç edilen mallara karsilik kumas, seker, kalay, kursun gibi maddeler ithal ediliyordu.

Aydinogullari Latinlerle yaptiklari ticaret münasebetiyle Jilyati (Gigliati) sikkeleri kullandiklari gibi Islamî sikkeleri de kullanmislardi. Bundan baska islamî geleneklere uygun olarak I.Umur Bey’in bakir sikkesi, Isa, Musa ve Cüneyd Beylerin gümüs sikkeleri bulundugu görülmektedir.

5- Ordu ve Donanma

Bir kiyi beyligi olan Aydinogullari Beyliginde kara ordusu yaninda güçlü bir donanma bulunuyordu. Kara ordusu, Anadolu Selçuklularindaki ve diger beyliklerdeki teskilâta sahipti. Kumandanlarina subasi deniliyordu. Harp silâhi olarak ok ve yay, kiliç, kargi, balta, nacak, kalkan, çevsen, kale delmek için makkab, kaleye tas ve gülle atmak için mancinik ve kaleye girmek için merdiven kullanilirdi. Aydinogullari Beyligi’nin XIV. yüzyilin ilk yarisinda ordu mevcudu yetmis bin civarinda idi.

Aydinogullarinin Ege sahillerine ulasmalari onlari güçlü bir donanmaya sahip olmaya mecbur etti. Ayasuluk ve Izmir tersanelerinde insa edilen donanma ile Karadeniz’e kadar çikmis ve Eflâk üzerine sefer düzenlenmisti. Umur Bey’in 1333 yilinda Yunanistan’a yaptigi seferde ise 300 geminin bulunmasi denizciligin ne derece gelistigini göstermektedir. Aydinoglu Umur Bey’in Adalar’a Mora’ya, Rumeli’ye ve Karadeniz’e düzenledigi deniz seferleri Bizanslilari son derece ürkütmüstü.

Aydinogullari Beyligi donanmasinda kadirga esas harp gemisi çesidini teskil ediyordu. Umur Bey, Izmir’in fethinden sonra yaptirdigi büyük bir kadirgaya "Gazi" adini vermisti. Bu kadirgada yesil renkli bir bayrak vardi. Donanmada savasçi olarak arab denilen yaya sinif bulunuyordu.

Bati Anadolu’da kurulan Beylikler arasinda denizciligini en ileri götüren hiç süphesiz Aydinogullari Beyligi olmustur. Aydinogullari Denizciliginin yildizi Umur Bey’le birlikte parlamis ve yine onunla birlikte sönmüstür.

Ilmî ve Kültürel Faaliyetler

Aydinogullari Beyleri ilim adamlarina yüksek itibar göstermisler ve o devirdeki fikir hareketlerinin gelismesine yardimci olmuslardir. Aydinoglu Mehmed Bey, bizzat kendisi ilimle mesgul olmus ve o devrin ünlü alimi IbnGi Melek’ten ders almistir. Yaptirdigi cami ve medresesine pek çok kitap vakfetmistir. Ibn-i Battuta, Mehmed Bey’i ziyaret ettiginde, sultanin ilim adamlarina gösterdigi itibari bizzat görmüstür.

Aydinoglu Mehmed Bey adina bazi kitaplar tercüme ve ona ithaf edilmistir. Bunlardan Sa’lebi’nin (Ö1.427/1036) Arâisü’l-Mecâlis adli arapça peygamberler tarihi, Kisas-i Enbiya adiyla tercüme edilmistir. Ayni zat yine Mehmed Bey adina farsça olan Tezkire-i Evliya’yi tercüme etmistir. Ancak bu eserlerini kimin tercüme ettigi tesbit edilememistir. Umur Bey adina da bazi eserler tercüme edilmistir. Mesud b. Ahmed’in Kelile ve Dimne, Süheyl ü Nevbahar adli bu seerler Umur Bey’in emriyle Türkçeye çevrildi. Yine Ibn-i Baytar’in Camiu Müfredâtü’l-edviye ve’l-agdiye adli eseri Umur Bey’in emriyle tercüme edildi.

Aydinoglu Isa Bey de kendi alim oldugu gibi alimleri de himaye etmistir. Onun adina Haci Pasa (Hizir b.Ali) adli ünlü tabib Sifâü’l-eskâm ve Devâü’l-âlâm adiyla Arapça bir tip kitabi telif etmis, Kadi Beyzavi’nin Tavalî adli eserine yine serh yazmistir.

Isa Bey adina Yusuf b. Muhammed adli bir zat tarafindan Kesfu’l-esrâr alâ lisani’t-tuyûr ve’l-esrâr adli eser Arapçadan farsçaya tercüme edilmistir. Yine Yakup b. Mehmed bir Husrev ü Sirin tercümesini Isa Bey’e ithaf etmistir. Aydinoglu Isa Bey’in ilim ehline gösterdigi iyi muamele ve himayenin bir baska örnegi müslüman olmadigi halde Bizans’tan kaçarak kendisine siginan ünlü Bizans Tarihçisi Dukas’in alim olan büyük babasina gösterdigi lütüfkâr davranislardir.

Aydinogullari devrinde kaleme alinan eserler konusunda tesbit edilebilenler dahi beyligin ilim ve kültür alaninda kaydettigi gelismeyi göstermeye yetmektedir.

7-Imar Faaliyetleri:

Aydinogullari Beyligi’nin yerlesim merkezlerinden olan Birgi, Tire ve Ayasuluk (Selçuk)’ta bugüne intikal eden mimari eserler bulunmaktadir. Bunlardan Birgi’de Mehmed Bey’in Ulu Cami medrese (712/1312) türbesi (734/1334), Tire’de Aydinoglu Süleyman Sah Türbesi (750/1349), Alihan Medresesi (755/1354) Ibn-i Melek medresesi, Debbaghane Mescidi, Aydinoglu Isa Bey Çesmesi, Ayasuluk’ta Aydinoglu Isa Camii (776/1375) en önemlileridir. Bunlardan baska Ayasuluk’taki Gazi Umur Bey’in kizi Azize Hatun imareti ile Izmir’de Cüneyd Bey imareti bulunmaktadir.

Bu eserlerden özellikle Ayasuluk’taki Isa Bey Camii pek kiymetli mimari eserlerden olup mermer isletmeciliginin ve agaç oymaciliginin saheseri sayilmaktadir.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy