Türk Edebiyatinin Dönemleri

06 Kasım 2007

TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERİ

Türk Edebiyatı, Türklerin dâhil oldukları üç medeniyet ve kültür dairesine paralel olarak üç safhada incelenmektedir.

1. İslâmiyet’ten Önceki Türk Edebiyatı,

2. İslâmî Devir Türk Edebiyatı,

3. Batı Tesirinde Gelişen Türk Edebiyatı.

Bu tasnif Fuat Köprülü tarafından ortaya atılmış ve edebiyat araştırmacıları tarafından bugüne dek kullanılagelmiştir.

Türk Edebiyatının Devirlere Ayrılmasında Kullanılan Kıstaslar

Türk edebiyatı devirlere ayrılırken değişen dil anlayışı, kültürde görülen farklılaşma, yeni dinî hayat, dil coğrafyasındaki gelişme, kısaca medeniyet değişikliği kıstas olarak alınır.

Çünkü Türk tarihinde görülen üç medeniyet (iki medeniyet değişikliği), edebiyatın da seyrini değiştirmiş, onun konu ve şekil özelliklerini de etkilemiştir.

Bu arada tanışılan ve alış verişte bulunulan uluslar da edebiyatı etkilemişlerdir.

Meselâ, Araplardan ilmî eserlerle birlikte Arapça kelime ve tamlamalar, İranlılardan da İslâmiyet’le birlikte nazım tür ve çeÅŸitleri alınmıştır.

Türk edebiyatının üç devire ayrılmasını sağlayan iki medeniyet değişikliği vardır

1. İslâmiyet’in kabul edilmesi,

2. Batı medeniyetinin tanınması ve benimsenmesi.

Bu bilgiler ışığında Türk edebiyatının devirlerini şöyle belirleyebiliriz

I. İSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI (?-11. yy.)

İslâmiyet’ten önceki Türk Edebiyatı, Türklerin Orta Asya’da yaÅŸadıkları devirlerde bütün Türk boyları arasında müşterek ve büyük bölümü sözlü olan edebiyattır.

İslâm öncesi Türk edebiyatı ulusal bir edebiyattır; nazım şekil ve türleriyle kullanılan ölçü tamamen millîdir.

Bu dönem edebiyatı, İslâmiyet’in kabul edilmesinden sonra oluÅŸmaya baÅŸlayan yeni edebiyat anlayışına kadar devam etmiÅŸ, hatta etkisi daha sonraki dönemde de görülmüştür.

İslâm öncesi Türk edebiyatı sözlü dönem ve yazılı dönem olmak üzere ikiye ayrılır.

A. Sözlü Dönem ( ?-8. yy.)

Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdir. Yani başlangıçtan 8. yüzyıla kadar olan dönemdir.

Bu dönem ürünleri tamamen sözlüdür ve genellikle şiir şeklindedir.

Bazı ürünlerin bazıları günümüze kadar gelmiştir.

Sözlü Dönemin Özellikleri

Ø Bu döneme ait yazılı eser yok denecek kadar azdır.

Ø Bu dönemde Türkler, göçebeliÄŸe dayanan günlük hayatlarında ve özellikle düzenledikleri törenlerde (sığır: av töreni; şölen: ziyafetler; yuÄŸ: ölüm töreni) bir araya geldiklerinde “ozan”, “kam” veya “baksı” denilen ÅŸairler “kopuz” denilen saz eÅŸliÄŸinde “koÅŸuk”lar ve “sagu”lar söylerlerdi.

Ø Bu şiirler (sagu, koşuk, destan) hece ölçüsüyle söylenen ve yarım kafiye kullanılan şiirlerdir.

Ø Anlatım söze dayanır.

Ø Düşünce ve hayaller şiirle anlatılmıştır.

Ø Nazım biçimi dörtlük, vezin hece veznidir.

Ø Yarım kafiye kullanılmıştır.

Ø Dil sadedir.

Ø Bu ürünler düzenlenen törenlerde (sığır: av töreni; şölen: ziyafetler; yuğ: ölüm töreni) ortaya çıkmıştır.

Ø Şiirler kopuz denilen saz eşliğinde söylenir.

Ø Daha çok somut konular işlenmiştir.

Ø Kahramanlık, savaşlar, tabiat ve aşk konuları işlenir.

Ø Şairlere ozan, kam, baksı, oyun, şaman gibi adlar verilir.

Sözlü dönem ürünleri

1. KoÅŸuk

Ø Hece vezni ve yarım kafiye ile söylenen şiirlerdir.

Ø Kopuz eşliğinde söylenir.

Ø Yiğitlik, aşk, tabiat konularını işler.

Ø Nazım birimi dörtlüktür.

Ø Bu ÅŸiirlerde düz kafiye kullanılır: aaaa, bbba, ccca… (aaab cccb dddb)

Ø Bu ÅŸiirlerin İslâm sonrası halk edebiyatındaki adı koÅŸma’dır.

Ø Sığır denilen sürek avlarında söylenen lirik şiirlerdir.

2. Sagu

Ø Ölen bir kişinin arkasından söylenen ağıt şiirleridir.

Ø Ölen kişinin kahramanlıklarını, başarılarını, erdemlerini anlatır; ölümlerinden duyulan üzüntüyü dile getirir.

Ø Koşuk nazım şekliyle söylenir.

Ø Bu ÅŸiirlere İslâm sonrası halk edebiyatında “ağıt”, Divan edebiyatında “mersiye” denir

Ø “YuÄŸ” denilen ölüm törenlerinde söylenir.

Ø Divanu Lûgatit-türk’teki Alp Er Tunga sagusu bu türün önemli bir örneÄŸidir.

3. Sav

Ø Türk toplumunun dünyaya bakışını, geleneklerini, varlık anlayışlarını ortaya koyan özlü sözlerdir.

Ø Bugünkü “ata sözü”nün karşılığıdır.

Ø Divanu Lûgatit-türk’te pek çok sav vardır.

4. Destan

Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikâyeleridir.

Türk destanları, kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı; Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebep açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır.

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır.

Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihî önem arz eden önemli olaylarını (doğal afetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler

Manzum hikâyelerdir.

Destanlarda olağan üstü olaylar ve olağan üstü özellikte kahramanlar vardır.

Destanlar anonim ve sözlü edebiyat ürünleridir.

Ağızdan ağıza dolaşmak suretiyle oluşmuşlardır.

Destanlarda anlatılan olayların geçtiği yer ve zaman bilinmez.

Kahramanlar lider ve kurtarıcı rolündedir.

İlk Türk Destanları

Altay-Yakut: Yaradılış Destanı

Sakalar Dönemi: Alp Er Tunga Destanı, Şu Destanı

Hun Dönemi: Oğuz Kağan Destanı

Köktürk Dönemi: Bozkurt Destanı, Ergenekon Destanı

Uygur Dönemi: Türeyiş Destanı, Göç Destanı

B. Yazılı Dönem ( 8-11. yy.)

Bu dönemde Göktürkler ve Uygurlar tarafından kendi alfabeleriyle eserler verilmiştir.

Türk dilinin tespit edilebilen en eski yazılı metinleri VII. asrın sonlarına ve VIII. asrın ilk yarısına ait olan dikili taşlar (Yenisey ve Orhun anıtları) ve Uygur dönemine ait olan dinî metinlerdir.

Anıtlar arasında yer alan, Kültigin, Bilge KaÄŸan ve Tonyukuk adına dikilen Orhun Anıtları, gerek muhtevaları, gerekse mükemmel dil ve üslûplarıyla Türk dilinin, edebiyatının ve tarihinin ÅŸaheserleri arasında yer almaktadır. Abidelerin yazarı YolluÄŸ Tigin’dir.

Yenisey Kitabeleri

Yenisey ırmağı çevresinde daha çok mezar taşlarından oluşan bu kitabelerin edebi olarak fazla bir önemi yoktur.

Göktürk Kitabeleri

Tonyukuk Anıtı

720 yılında Göktürk devleti veziri Tonyukuk adına dikilmiştir. Kitabede Tonyukuk, anılarını ve dönemin tarihini anlatmıştır. Anlatımda, atasözlerine bolca yer verilmiştir.

Kültigin Anıtı

732 yılında dikilen anıt YolluÄŸ Tigin tarafından yazılmıştır. Anıtta Kültigin’in ölümü ve yas töreni anlatılmıştır.

Bilge Kağan Anıtı

735 tarihini taşır. Bilge KaÄŸan’ın yiÄŸitlikleri ve Türk milletine iletmek istediÄŸi mesajlar anıtın içeriÄŸini oluÅŸturur. Bu anıt da YolluÄŸ Tigin tarafından yazılmıştır.

Göktürk (Orhun) Kitabelerinin Özellikleri

Türklerin ilk yazılı eseridir.

Doğu Göktürklerin tarihine ışık tutar.

Söylev türünde yazılmıştır.

Oldukça gelişmiş ve işlenmiş bir dil kullanılmıştır.

Türk dilinin gelişmişlik düzeyine ilişkin etraflı bilgiler edinilebilir.

Hem dinî hem de din dışı konular işlenmiştir.

Tarih, coÄŸrafya ve edebiyata kaynak olacak niteliktedir.

Türk tarihini, toplumun yaşam biçimini, dünyaya bakış tarzını ortaya koyar.

Kitabelerde idarecilerin ve sultanların halkı aydınlatması, yaptıklarının hesabını halka vermesi söz konusudur.

Kitabeleri Strahlenberg bulmuÅŸ, 1893’te Wilhelm Thomsen okumuÅŸtur.

Bir yüzleri Göktürk alfabesiyle, diğer yüzleri Çince yazılmıştır.

Dinî Eserler

İslâm öncesi Türk edebiyatı yazılı eserleri arasında, Uygur alfabesiyle yazılmış olan çeviri dinî eserler de sayılabilir. Bunlar Mani ve Buda dinlerine ait eserlerdir.

II. İSLÂMÎ DEVİR TÜRK EDEBİYATI (11-19. yy.)

8. yy.dan itibaren yerleÅŸik hayata geçen, Müslümanlıkla tanışan Türkler, 10. yy.ın ilk yarısında (920) Karahanlı Devleti hükümdarı Satuk BuÄŸra Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle baÅŸlayan süreçte Müslümanlıkla Türklüğü birleÅŸtirip bir sentez ortaya çıkarmışlar, hayat tarzlarını buna göre belirlemiÅŸler, bu sayede birlik saÄŸlamışlar ve İslâm dininin, Farsların ve Arapların etkisiyle yeni bir edebiyat oluÅŸturmaya baÅŸlamışlardır.

Bu edebiyatta sözlü eserlerin yanı sıra yazılı eserler de çoğalmıştır.

İlmî eserler ve Kur’an-ı Kerim aracılığı ile Arapçadan; Edebî eserler aracılığıyla da Farsçadan etkilenilmiÅŸtir.

Yine bu yolla o zamana kadar dış etkilerden uzak olan Türk dili Arapça ve Farsçanın etkisine girmeye başlamıştır.

İslâm kültürü, ortak İslâm edebiyatının şekil ve tekniği, zevki, hayat görüşü, temaları, motifleri, Türklerden önce Müslüman olarak bir İslâmî edebiyat geliştiren İranlıların aracılığı ile Türk Edebiyatına girmiştir.

İslâmî edebiyat şiirinde ortak teknik malzeme (şekiller, temalar, motifler) ile ortak bir dünya görüşü ve estetik kavramı benimsenmiştir.

XIV. asırda yazıya geçirilen "Dede Korkut Kitabı" destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından Türkçenin şaheserleri arasında yerini daima muhafaza eden çok değerli bir eserdir.

İslâmiyet’ten sonra da destansı edebiyat devam etmiÅŸtir

İslâmiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanları

Karahanlı Dönemi: Satuk Buğra Han Destanı

Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi: Manas

Türk-Moğol Kültür Dâiresi: Cengiz-name

Tatar-Kırım: Timur ve Edige Destanları

Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri: Seyid Battal Gazi Destanı (Battal Gazi’nin İslamiyet’i yayış mücadelesini ve yiÄŸitliklerini anlatır), DaniÅŸmend Gazi Destanı (DaniÅŸmendname), KöroÄŸlu Destanı

A. ilk Eserler

1. Kutadgu Bilig

Dönemin ilk edebî eseridir.

İlk siyasetname.

1070 yılında Balasagunlu Yusuf tarafından Karahanlılar devrinde yazılmış ve Karahanlı hükümdarı Tabgaç BuÄŸra Han’a sunulmuÅŸtur. (Eseri beÄŸenen hükümdar bunun üzerine Yusuf’a Has Haciplik unvanı vermiÅŸtir.)

Eserin adı “Mutluluk Veren Bilgi” anlamındadır.

Mesnevi nazım şekliyle ve ¬²²/¬²²/¬²²/¬² (Şehname vezni) vezin kalıbıyla yazılmıştır.

6600 beyittir. Ayrıca 173 tane de dörtlük vardır.

Beyit nazım birimiyle yazılmıştır; ancak dörtlük nazım birimi de kullanılmıştır.

Aruz ölçüsüyle yazılmış ilk eserimiz kabul edilir.

Didaktik (öğretici) bir nitelik taşır. Bir ahlâk ve öğüt kitabıdır.

Hükümdara siyası öğütlerde bulunur.

Eserde allegorik[1] (sembolik) bir anlatım vardır. Hükümdar Kün Toğdı: Adaleti, Vezir Ay Toldı: İyi yönetimi, Vezirin Oğlu Ögdilmiş: Aklı, Vezirin Kardeşi Odgurmış: Öbür dünyayı temsil eder.

Eser Hakaniye (Çağatay) Türkçesiyle kaleme alınmıştır.

Dili oldukça sadedir.

2. Divanü Lûgati’t-türk

“Türk Dilleri Sözlüğü” anlamına gelir.

Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072-1074 tarihleri arasında yazılmıştır.

Eser bir sözlük olarak hazırlanmasına rağmen, Türk sosyolojisi, psikolojisi, edebiyatı, gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgi veren önemli bir eserdir.

Türkçenin önemini anlatmak ve Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla yazılmıştır.

Mensur (düzyazı) bir eserdir.

Türkçenin ilk sözlüğü kabul edilir. Kelimeleri göçebe boylar arasında gezerek bizzat kendisi derlemiÅŸtir. (DiÄŸer önemli sözlükler: Ali Åžir Nevai, Muhakemetü’l-Lugeteyn, Åžemseddin Sami, Kamus-ı Türki)

İslamiyet öncesi edebiyatın sagu, koşuk ve sav örneklerini içerir.

Eserde 7500 kelime ve Arapça karşılıklarıyla bunların kullanıldığı örnek cümle veya şiirler, dilbilgisi kuralları ve bir harita (o devirdeki Türk boylarının yerleşim alanını gösteren) bulunmaktadır.

Etnografik bir eser olarak kabul edilir.

Zamanında konuşulan ve yazılan Türk lehçelerindeki 7500 Türkçe kelimeye Arapça karşılıklar veren ve harf sırasına göre düzenlenmiş bir sözlük durumundadır.

Ayrıca manzum-mensur parçalar (sav, sagu, koşuk), örnekler ve bazı olaylarla donatılmış bir ansiklopedidir.

Zamanın Türk tarih ve efsanelerine, coÄŸrafya, halk edebiyatı ve folkloruna dair geniÅŸ bilgiler vererek Türkoloji’nin temellerini atmıştır.

3. Atabetü’l-hakayık

“Hakikatlerin eÅŸiÄŸi” anlamına gelir.

12. yy’da Edip Ahmet Yügnekî tarafından yazılmıştır.

Didaktik bir eserdir, ahlak ve öğüt kitabıdır.

Cömertlik, ilim, doğruluk gibi konuları işler.

Aruz ve hece ölçüsü birlikte kullanılmıştır.

Nazım biçimi mesnevidir.

Hakaniye (Çağatay) Türkçesiyle yazılmıştır.

4. Divan-ı Hikmet

Mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi tarafından 12. yy.da yazılmıştır.

İlâhî aşkın, ibadetin, cennetin vb. konu edildiği didaktik bir eserdir.

7’li ve 12’li hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Dörtlükler halinde yazılmıştır. Dörtlüklerin adı eserde “hikmet”tir.

Tasavvufi bir eserdir.

Dili oldukça sadedir.

5. Kitab-ı Dede Korkut

Destandan halk hikâyesine geçiş dönemi ürünüdür.

12 hikâyeden oluşur.

Eserde bir yandan Türklerin İslâm öncesi hayatları anlatılırken diÄŸer yandan İslâm’a ait unsurlara da yer verilir.

Dede Korkut, hikâyelerin içinde adı geçen, yaşlı, bilge, meçhul bir halk ozanıdır.

Eser 15. yy.da yazıya geçirilmiştir.

Nazımla nesir iç içedir.

Kahramanlık, yiğitlik, boylar arası savaşlar, aşk, aile birliği eserde işlenen konular arasındadır.

Özellikle Deli Dumrul hikâyesinde olduğu gibi Türk aile yapısı, aile bağları, ailenin kutsallığı önemli yer tutan bir konudur.

B. Türk Halk Edebiyatı

Türk Edebiyatı, İslâmiyet’in kabulünden ve tarihindeki siyasî geliÅŸmelerden dolayı Anadolu beylikleri, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluÄŸu dönemlerinde iki farklı tarzda geliÅŸme göstermiÅŸtir: ÐÐ

1. Saray, konak, medrese ve bunlara yakın çevrelerde tahsilli kişilerin yarattığı ve Arap ve Fars geleneğine dayanan Klâsik Türk Edebiyatı veya Divan Edebiyatı.

2. Eğitimleri daha çok sözlü kültür birikimine dayanan, daha çok kırsal kesime ve yeniçeri ocaklarına has olan kişilerin, din ve tasavvuf çevrelerinden olan kişilerin ve halkın kendisinin oluşturduğu ve Orta Asya geleneğine dayalı Türk Halk Edebiyatı.

Bugün de bir ölçüde yaşamakta olan Türk Halk Edebiyatı geleneği, Türklerin Orta Asya edebiyat geleneklerinin İslâmiyet ve yeni yaşayış şart ve şekilleri içinde tekabül etmiş millî edebiyatlarıdır.

Türk Halk Edebiyatı, dış yapıda ve bir ölçüde icra töresinde müştereklik gösteren muhteva ve fonksiyonları ile farklı olan Anonim (din dışı), Aşık tarzı (din dışı) ve Tekke (dinî) edebiyatından oluşur.

Türk Edebiyatı içinde yer alan ve aynı zamanda folklorun da bir alt disiplini olarak değerlendirilen Halk Edebiyatı; edebî zevk, düşünce ve anlatım gücüne ulaşmış âşık ve tekke tarzı sahibi belli eserlerle, malzemesi dile dayalı destan, efsane, halk şiiri, mani, ağıt, türkü, bilmece, masal, halk hikâyesi, fıkra, atasözü, deyimler, tekerlemeler gibi sözlü gelenekte yaşayıp kuşaktan kuşağa aktarılan anonim ürünlerden oluşur.

Halk Edebiyatı kavramı içinde toplanan bu türlerin bir bölümü günümüzde de bazı bölgelerde dinamik olarak yaşamaktadır.

Çok zengin ve çeşitlilik gösteren sözlü edebiyattaki anlatım türleri ve manzum eserler özellikle kırsal kesimde yaşayan halkın kültür birikimini sağlamakta, duygu, düşünce ve hayal hazinelerini zenginleştirmektedir.

Doğu Anadolu bölgesinde canlı olarak devam eden Âşıklar geleneği, kahvelerde, düğünlerde, bayramlarda, sohbetleri zenginleştirirken, aynı zamanda dinleyenleri düşündürmekte ve eğlendirmektedir.

Nasrettin Hoca, Bektaşî, Laz ve benzeri tipler etrafında teşekkül etmiş ve etmekte olan fıkralar güldürürken düşündürmekte toplumu ve kişileri eleştirirken anlatanı ve dinleyenleri daha iyiye, daha güzele yöneltmektedir.

Bilmeceler yetişen genç nesillerin zihin gelişimine yardımcı olmaktadır.

Atasözleri ve deyimler eski nesillerin tecrübelerini ve tavsiyelerini yeni nesillere aktarmaktadırlar.

Millet hayatındaki, savaşlar, göçler, destanlarda anlatılmış, ölenlerin ardından yakılan ağıtlar ve her konuyu işleyen türküler kederi, neşeyi ve sevgiyi yansıtmaktadır.

Dini ve kutsî yaşayıştaki heyecan ve vecd ilâhîlerle anlatılmış, âşıklar Türk dilinin anlatım gücünü, inceliğini musiki ile dile getirerek yüzyıllarca yaşatmışlardır.

Türk halk edebiyatının başlıca özellikleri

Türk halk edebiyatı 12. yy.dan baÅŸlayarak Anadolu’da dinî ve din dışı olmak üzere iki koldan geliÅŸmeye baÅŸlamıştır.

Halk edebiyatında daha çok şiir türünde ürünler verilmiştir.

17. yy.da halk hikâyesi ve halk tiyatrosu türlerinde de ürünler verilmiştir.

Åžiirde

Nazım birimi dörtlüktür.

Ölçü, millî ölçümüz olan hece ölçüsüdür. Hecenin en çok 7’li, 8’li ve 11’li kalıpları kullanılmıştır. Fakat ÅŸehirde yaÅŸamış, medrese eÄŸitimi almış bazı ozanlar aruzu da kullanmışlardır.

Genellikle yarım kafiye kullanılır. Daha çok redifle ahenk saÄŸlanır. Kafiyenin yanı sıra “ayak” da söz konusudur.

Şiirler (önceleri kopuz, şimdilerde) bağlama eşliğinde okunur.

Dil halkın kullandığı Türkçedir.

Konu, şekil ve dil bakımından dış tesirlerden uzaktır.

Nazım şekil ve türleri arasında türkü, koşma, mani, ninni, semai, varsağı, destan, ilâhî, nefes sayılabilir.

Şiirlerin konuya göre özel başlıkları olmaz. Türe ve şekle göre genel adları vardır: koşma, destan vb.

Konular, halkın sürekli iç içe olduğu, aşk, tabiat, ayrılık, hasret, ölüm, yiğitlik, din, şikâyet gibi konulardır. Daha çok somut konular işlenir.

Halk edebiyatının da kendine özgü mazmunları, mecazları vardır. Sevgilinin kaşı, gözü, yanağı, boyu her şiirde aynıdır.

Nesirde

Nesir halk edebiyatında nazma göre çok çok önemsiz kalmıştır. Çünkü duygu ve düşüncelerin kalıcılığı şiirle daha kolay sağlanmaktadır.

Nesir örnekleri arasında halk masalları, halk hikâyeleri, efsaneler, ata sözleri, deyimler, halk tiyatrosu, bilmeceler, fıkralar sayılabilir.

Bunlardan en yaygınları -tür olarak- masallar, hikâyeler ve efsanelerdir.

Ata sözü, bilmece ve deyimler zaten -halkın ürünü olmakla beraber- her alanda herkes tarafından kullanılmaktadır.

Anonim Halk Edebiyatı

Hece ölçüsünü esas alan ürünlerle, atasözü, destan, masal, hikâye, efsane, fıkra, ninni, türkü, bilmece, mani, ağıt gibi söyleyenini genellikle belirleyemediğimiz sözlü ürünler "anonim halk edebiyatı" adı altında toplanmaktadır.

Tamamen sözlü bir edebiyattır. Ürünler sözlü yolla oluşur; yine ağızdan ağıza aktarılarak yayılır.

Âşık Tarzı Türk Edebiyatı

Åžiirini, aÅŸk, doÄŸa, kahramanlık gibi konularda, sazıyla birlikte söyleyen ÅŸairlere İslâm’dan önce “ozan”, “baksı”, “kam” denilirken, İslâm’ın kabulünden sonra “âşık” ya da “saz ÅŸairi” denmiÅŸtir. Âşık, bir yönüyle eski destan (epope) geleneÄŸi sürdüren, ama baÅŸka bir yönüyle, adının da belirttiÄŸi gibi “sevda ÅŸiirleri” (lirik türden ÅŸiirler) söylemekle görevlenmiÅŸ bir sanatçıdır.

Bu âşıkların oluÅŸturduÄŸu edebiyata da “âşık tarzı Türk edebiyatı” denir.

Âşık tarzı Türk edebiyatı (ÅŸiiri), Anadolu’da XVI. yy.dan sonra -daha önce de var olmasına raÄŸmen- anonim halk ÅŸiirinin etkisinde geliÅŸen ve saz ÅŸairlerinin meydana getirdiÄŸi bir edebiyattır.

Önceleri anonim halk şiirinin etkisinde ve dili sade iken zamanla klâsik şiirin etkisine girmeye başlamış ve dili de buna paralel olarak kısmen sadeliğini kaybetmiştir.

Âşık edebiyatı şiirden ibarettir. Bu şiir din dışı bir şiirdir; âşık da denilen şairlerin kopuz, bağlama, cura, tambura eşliğinde söyledikleri sözlü-besteli edebiyat türüdür.

Gelişme alanları arasında kahvehaneler, asker ocakları, kervansaraylar, bozahaneler, tekkeler, konaklar vardır.

Halk âşığı sözünün yerine "halk ozanı" ifadesi de kullanılır. Halk âşıkları hemen her konuda sayısız eserler bırakmışlardır. Bu ürünlerin önemli bir bölümü okuma yazma bilmeyen âşıklarca irticalen söylendiği için unutulmuş bir bölümü de cönklerle, yazılı olarak korunmuştur.

Âşık, Türk Halk Edebiyatında XVI. yy’ın başından itibaren görülen ÅŸair tipidir.

Âşığın ÅŸairlik gücünü rüyasında pirin sunduÄŸu “aÅŸk badesini” içmekle ve “sevgilisinin hayalini” görmekle kazandığına inanılır. Rüyada genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır. Rüyaların süsü ak sakallı bir derviÅŸ ve bazen bir bazen üç dolu bardaktır. Bardağın rüyada tas hâlinde görülmesine de sık sık rastlanır. Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere “aÅŸk dolusu” denir. Fars Edebiyatı’nın etkisiyle bâde adını da almaktadır. Bunlar; erlik, pirlik ve aÅŸk badesi diye adlandırılırlar.

Âşıklar, saz şairliğini usta âşıkların yanında öğrenir, sonra onlardan mahlâs alarak diyar diyar gezmeye, ellerinde saz şiirler söylemeye başlarlar.

Âşıklarımız genellikle bir usta âşığın yanında yetişirler. Ondan hem usta deyişlerini hem de sanatın icrasına ilişkin yol ve yöntemleri öğrenirler. Âşık meclislerinde, kahvelerde bu ustaların sanatlarını icra ediş biçimlerini yeterince kavradıktan sonra, ustalaşan ozanlarda kendilerine çırak alırlar ve gelenek bu şekilde devam eder.

Âşık, bilgi, duygu ve becerisini yaptığı atışmalarda gösterir. Atışmalardaki amaç; yarışmak ve kazanmaktır. Atışmalarda en az iki âşık karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin ya da usta bir ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar. Ayağa uygun dörtlük söyleyemeyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer.

Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma oluşturur. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık meclislerinde hikâye anlatırlar. Bir kısım usta saz şairleri ise, bir yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi düzdükleri hikâyeleri anlatırlar. Çıldırlı Âşık Şenlik, Ercişli Emrah, Sabit Müdami geleneğe bu yanıyla katkıda bulunmuş saz şairleridir.

Tunguzların, “ÅŸaman”; MoÄŸolların ve Boryatların “bo” veya “bugue”; Yakutların “oyun” (ouioun); Altay Türklerinin “kam”; Samoyetlerin “tadibei”; Finovaların “tietoejoe” (bakıcı); Kırgızların “baksı/bakşı”, OÄŸuzların “ozan” dedikleri ve halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri olan bu temsilciler, toplumun yaÅŸam biçimlerini düşünce ve duygularını, olaylara bakış açılarını ÅŸiirleriyle dile getirmiÅŸlerdir.

Aşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır.

Âşık tarzı Türk şirinin nazım şekil ve türleri şunlardır:

Şekiller: koşma, semai, varsağı, destan.

Türler: güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt.

Âşık edebiyatının önemli temsilcileri:

13. yy: Yunus Emre

16. yy: KaracaoÄŸlan, Pir Sultan Abdal,

17. yy: Köroğlu, Âşık Ömer, Gevherî, Kayıkçı Kul Mustafa, Ercişli Emrah

19. yy: DadaloÄŸlu, Dertli, Erzurumlu Emrah, Batburtlu Zihni, Seyrani, Ruhsati…

20. yy: Âşık Veysel, Murat ÇobanoÄŸlu, Åžeref TaÅŸlıova, Sefil Selimi…

Günümüz Halk Edebiyatı

Genel Özellikler

Türk halk edebiyatı Anadolu’da 13. yy.da Yunus Emre’yle ve 14. yy.da yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’yle ilk olgun ürünlerine vermeye baÅŸlamıştır.

Anadolu’da “ozan”ın ve “kopuz”un yerini “âşık” ve “baÄŸlama” almıştır.

Baştan beri anonim olarak süregelen halk edebiyatı özellikle 15. yy.dan itibaren hem anonim hem de kişisel ürünlerle gelişmesini sürdürmüştür. Son dönem Türk halk edebiyatı sadece kişisel ürünlerle kendini göstermektedir.

Şehirde yaşayan eski halk şairleri divan şiirinden de etkilenmiş, günümüz halk şairleri ise konu ve tema bakımından şiiri daha da genişletmişleridir.

Şekil bakımından halk şiirinde değişiklik görülmez; muhteva ise değişen zamanın ve diğer edebiyat dallarının tesiriyle çağdaşlaşmıştır. Buna rağmen mazmunlar, sıfatlar, dertler, sevinçler aynıdır.

Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Talibî Coşkun, Erzurumlu yaşar Reyhanî, Şeref Taşlıova, Karslı Murat Çobanoğlu günümüz halk şiirinin başlıca temsilcileridir.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı

Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı İslâmiyet’in ve Tasavvufun etkisiyle ortaya çıkmıştır.

İslâmiyet’in kökleÅŸip yayılmasında büyük etkisi olan tasavvuf, zamanla edebî eserlerde de iÅŸlenmiÅŸ, din ve tasavvuf, edebiyat aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır.

Tasavvuf, fizik ötesi gerçekleri, insanı, insanlığı ve evreni kapsayan bir düşünce düzeni, bir din felsefesidir. Kalbi dünya alâkalarından ayırarak, Allah sevgisiyle doldurmayı amaçlayan tasavvuf, bir düşünüş ve inanç sistemidir. İçinde yaşadığımız âlemin esrarı nedir? Niçin yaşıyoruz? Niçin geldik bu dünyaya? Biz neyiz? Yaşamanın anlamı, var olmanın aslı, gerçek başlangıç ve son nelerdir? İşte tasavvuf bu sorulara cevap vermeye çalışır.

Tasavvufa göre her ÅŸeyin kaynağı Tanrı’dır. Evrenin varlığı Tanrı’nın güzelliÄŸinin yansımasıdır. Tanrı tek güzelliktir ve tek varlıktır. İnsanlar da Tanrı’nın birer parçasıdır. İnsan yaratılmakla, dünyaya gönderilmekle aslında gurbete gönderilmiÅŸtir. Herkes ona kavuÅŸmak için çalışmalıdır. O’na kavuÅŸmak için çabalayanlara ve O’nun mutlak ve eÅŸsiz güzelliÄŸine hayran olanlara âşık denir. Mutasavvıf ise âşık olmanın yanı sıra, tasavvuf felsefesini yazı ve ÅŸiirlerinde iÅŸleyen, insanlara tasavvufu, dolayısıyla insan ve Allah sevgisini aşılayan kiÅŸilerdir.

Bunlardan Hoca Ahmet Yesevî (Öl.1167), Anadolu Türklerinin geliÅŸtirdiÄŸi tasavvuf edebiyatının ilham kaynağıdır. Onun Divan-ı Hikmet adlı tasavvufî eseriyle ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gönderdiÄŸi öğrencileriyle Türk Tasavvuf edebiyatının XIII. yy.da temelleri atılmıştır. Bu edebiyat, Bektaşîlik tarikatiyle geliÅŸmiÅŸ, Yunus Emre ile en mükemmel anlatım yeteneÄŸine ulaÅŸmıştır.

Yunus Emre’yi bu kadar üne kavuÅŸturan bir baÅŸka özellik de dinî-tasavvufî konuları ayrımsız bir insan sevgisiyle anlatmış olmasıdır. XIII asrın ikinci yarısıyla XIV. Asrın baÅŸlarında yaÅŸamış olan Yunus Emre, ÅŸiirde çığır açmış büyük sufî ve ÅŸairdir. Yunus Emre; Divan, Aşık, Tekke ve Tasavvuf Edebiyat tarzlarının her üçünde de etkili olmuÅŸtur. Eserlerini sade bir dille söylemiÅŸ, hem heceyi hem aruzu kullanmış, lirik ÅŸiirin en güzel örneklerini vermiÅŸtir.

Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatına Tekke edebiyatı da denir.

Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatında asıl olan sanat yapmak değil, dinî-yazavvufî düşünceyi yaymaktır. Şair, mensup olduğu tarikatin düşünce sistemini, felsefesini yaymak için şiiri bir araç olarak kullanmıştır. Bunda anonim halk edebiyatının büyük etkisi olmuştur.

Tekke ÅŸairlerinin çoÄŸu tarikatlerde yetiÅŸmiÅŸ ÅŸeyh ve derviÅŸlerdir. Onlar dinî inançları yasaklama ve korkutma yöntemiyle deÄŸil, insanı, Allah’ı, tabiatı, cenneti vb. sevdirmekle yaymışlardır.

Tekke şiir, halk şiirinden de divan şiirinden de nazım şekilleri almıştır.

Hem aruz hem hece vezni kullanılmıştır.

Dil sadedir, çünkü halka yöneliktir.

Önemli temsilcileri:

13. yy: Mevlânâ, Sultan Veled, Yunus Emre (Divan, Risaletün-nushiye)

14. yy: Âşık Paşa

15. yy: Süleyman Çelebi, Hacı Bayram Veli, Eşrefoğlu Rumî

16. yy: Pir Sultan Abdal

C. Klâsik Türk Edebiyatı

Divan Edebiyatı başlangıçta iki yabancı gelenek olan Arap-Fars (özellikle Fars) edebiyatları geleneğine dayanarak kurulmuş, zaman içinde taklidi aşan Osmanlı terkibi ve üslûbuna ulaşarak millî edebiyat hüviyetini kazanmıştır.

Klâsik Türk edebiyatı gibi Batı tesirinde gelişen Türk edebiyatı da zamanla kendi benliğini kazanmıştır. Doğuş ve gelişme serüvenleri birbirine benzer.

İslâmîyet’in yerleÅŸmesi sürecinde oluÅŸmaya baÅŸlayan bir edebiyattır. Bundan dolayı konuları arasında din, Allah, peygamber, tasavvuf vb. önemli bir yer tutar.

13-19. yüzyıllar arasında ürün veren bu edebiyata ÅŸairlerinin ÅŸiirlerini “divan” adı verilen yazmalarda toplamaları dolayısıyla Divan edebiyatı denir.

Bu edebiyat, medrese kültürüyle yetişen aydın şairlerin Arap ve İran edebiyatını örnek alarak oluşturdukları klâsik bir edebiyattır. Zamanla bu taklit sona ererek özgünlük yakalanmıştır.

Klâsik Türk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı diye de adlandırılır.

Aydın tabaka, yüksek zümre edebiyatı denmesinin sebebi bu edebiyatı yapanların ve ona ilgi gösterenlerin seçkin çevrelerden oluşu olarak gösterilir. Bu bir iddiadan öteye gitmiş değildir.

Klâsik edebiyatta nesirden çok nazım önemlidir. Nesirde de nazım unsurları (seci, ahenk vb) kullanılmıştır. Nesirdeki dil nazma göre daha anlaşılmazdır.

Bu edebiyatta ÅŸekil ve muhteva bakımından belirli kalıplar vardır: güzellik anlayışı, mecazlar…

Tezkireler, şairlerin hayatlarını anlatan ve şiirlerinden örnekler veren eserler olarak bu edebiyatın tarihinin ve başarısının vesikalarıdır.

Divan Şiirinin Başlıca Özellikleri

Divan şiirinin kökleri İslâm öncesi Arap şiirine dayanır.

Bu ÅŸiir tarzı İslâmiyet’ten sonra, bu dine giren çeÅŸitli milletlerin katkısı ile önce Arapçada, daha sonra Farsça ile DoÄŸu ve Batı Türkçelerinde, en sonra da Hint Müslümanlarının yazı dili olan Urducada geliÅŸmiÅŸtir.

Nazım birimi genel olarak “beyit”tir. Dört ve daha fazla dizeden oluÅŸan bentler de kullanılmıştır.

Ölçü aruz ölçüsüdür. Son zamanlarında az da olsa hece kullanılmıştır.

Tuyuğ ve şarkı hariç bütün nazım şekil ve türleri Fars edebiyatı aracılığıyla Arap edebiyatından alınmıştır.

Kelime ve kelime grupları yönünden Arapça ve Farsçadan oldukça çok etkilenmiştir. Süslü, sanatlı ve ağır bir dil kullanmışlardır.

Redif ve kafiyeye önem verilmiştir. Göz için kafiye esastır, tam ve zengin kafiye kullanılmıştır.

Şiirlerin (kasideler ve mesneviler hariç) belli bir adı yoktur. Şiirin sonunda şairin mahlası (takma adı) geçer.

Nazım şekil ve türleri kesin sınırlarla birbirinden ayrılmıştır.

Şiirlerde genellikle konu bütünlüğü olmadığı gibi bütün güzelliğine değil parça güzelliğine önem verilir. Kısmen kasidede ama özellikle mesnevilerde konu bütünlüğü vardır.

Sanat için sanat ön plândadır.

Anlam da söyleyiş de son derece önemlidir. Bu yüzden söz sanatları bolca kullanılmıştır.

Konular genellikle gerçek hayattan uzaktır. Aşk, sevgili, ölüm, ıstırap, şarap, övgü ve din gibi konular en çok işlenen konulardır. Soyut konular işlenir.

Duygu ve düşünceler, kalıplaÅŸmış “mazmun”larla anlatılır. Fikirler ve duygular neredeyse ortaktır. Boyun servi; kaşı keman; çenenin elma; aÄŸzın nokta oluÅŸu her ÅŸairde aynıdır.

Divan şairlerinin müstakil dünya görüşleri ve felsefeleri yoktur. Hepsi aynı fikirleri değişik bir biçimde söylemişlerdir.

Divan şairleri Fars edebiyatının üstatlarına yetişmeyi hedefleyip zamanla onları geçtikleri gibi birbirlerine de benzemeye çalışmışlardır. Bundan dolayı nazirecilik geleneği oluşmuştur.

Şairin kişiliğini ve büyüklüğünü, söyleyiş orijinalliği ve güzelliği sağlar.

Divan şairi daima aşıktır. Bu aşk onulmaz dert olmakla beraber şair bu dertten memnundur, onlara göre bu derdin dermanı gene bu derdin kendisidir. Hatta zamanla beşerî aşk yerini Allah aşkına bırakır. Bu sebeple âşık mecazî sevgilisine kavuşmak istemez.

En baÅŸarılı ve tanınmış divan ÅŸairleri Baki, Fuzuli, Nedim ve Nefi’dir.

Divan Nesri

Divan edebiyatında nesre inşa, nesir yazana münşi, nesirlerin toplandığı eserlere münşeat denir. Nesir türündeki eserler; tarihler, münşeat, tezkireler; ilmî, dinî ve ahlâkî eserlerdir.

Divan nesri üç bölümde incelenir:

Sade Nesir

Halk için yazılan sade anlatımlı nesirlerdir.

Bu nesirle halka yönelik masal, efsane, öykü, destan, dinî ve tasavvufî konular anlatılır.

AşıkpaÅŸazade Tarihi, Mercimek Ahmet’in Kabusname’si, Kul Mesut’un Kelile ve Dimne çevirisi, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si bu nesrin önemli örnekleridir.

Orta Nesir

Tarih ve bilim kitaplarında gördüğümüz nesirdir. Ustalık göstermek amacı güdülmediÄŸi hâlde dili sade nesirden ağırdır. Katip Çelebi’nin bazı eserleri ve Naima’nın kendi adıyla anılan tarihi bu nesre örnektir.

Süslü ve Sanatlı Nesir

Seciler (düz yazıda kafiye), söz ve anlam sanatları, bağlaçlarla uzayıp giden cümleler bu nesrin ayırıcı özelliğidir.

Dili, yabancı söz ve tamlamalarla yüklüdür.

Sanatçı bu nesirle ustalığı göstermeye çalışır.

Süslü nesir, ahlâk ve felsefe konularını işler ve bazı mektuplarda görülür.

Sinan PaÅŸa’nın Tazarruname’siyle Veysî ve Nergisî’nin nesirleri bu türün örnekleridir.

Nesir Türleri:

Münşeat: Mektuplar ve düzyazı örnekleri.

Tarih: Tarihî olayları anlatan eserler. Örn: Naima, NeÅŸrî…

Siyer: Peygamberimizin hayatı ve savaşları.

Tezkire: ÇeÅŸitli sınıftan meÅŸhur insanların, özelikle ÅŸairlerin biyografileri. Örn: Ali Åžir Nevai, Mecalisün-nefais; Lâtifî, Tezkire; Sehî, Tezkire; Kınalızade Hasan Çelebi, Tezkiretüş-ÅŸuara…

Surname: Büyük düğün törenleri.

Gazavatname: Çeşitli kahramanların savaşları.

Seyahatname: Gezi yazıları Örn: Evliya Çelebi, Seyahatname (17. yy.).

Hilye: Peygamberimizin iç ve dış özellikleri.

Yüzyıllara göre Divan edebiyatı

13. yy

Hoca Dehhanî

İlk divan şairi olarak kabul edilir.

Din dışı konularda ve lirik şiirler yazmıştır. Aşk en önemli temadır.

Sultan Veled

Mevlevilik tarikatinin kurucusu ve Mevlânâ’nın oÄŸludur.

Åžeyyad Hamza

Lirik şiirleriyle tanınır.

14. yy.

Ahmedî

Din dışı ve şiirleri vardır.

Divan şiirinin ilk başarılı şairi kabul edilir.

Eserleri: CemÅŸid ü HurÅŸid (mesnevî), İskendername (mesnevî), Divan…

Nesimi

Tasavvufî ve lirik şiirleriyle, özellikle tuyuğlarıyla tanınır. Şiirleri coşkulu ve akıcıdır.

Azerî Türkçesi ile yazmıştır.

Sonraki ÅŸairleri de etkilemiÅŸtir.

Divanı vardır.

Âşık Paşa

Garipname’si meÅŸhurdur.

15. yy.

Şeyhî

Harname adlı mesnevisi ünlüdür. Mesnevi hiciv türündedir. Hüsrev ü Şirin adlı bir mesnevisi daha vardır.

Bir gazel ÅŸairidir.

Asıl mesleği hekimliktir.

Süleyman Çelebi

Mevlid’i ünlüdür.

Necatî Bey

Ahmet PaÅŸa

Ali Şir Nevaî

Çağatay şairidir. Eserlerini Çağatay Türkçesi ile yazmıştır.

Lirik şiirleri vardır.

Çok sayıda eser vermiş önemli bir şairdir. Otuza yakın eseri vardır.

Edebiyatımızdaki ilk ÅŸairler tezkiresi olan (biyografi) Mecalisü’n-Nefais ona aittir.

Hamse’si de ünlüdür.

Muhakemetül-lûgateyn adlı eseri ünlüdür. Eserde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırarak Türkçeyi üstün tutmuştur. Eseri, o dönemde Türkçenin ikinci plâna itilmesine tepki olarak ve yeni yetişen şairlere Türkçenin de üstün bir şiir dili olduğunu kanıtlamak için yazmıştır.

16. yy.

Bakî (1526-1600)

Divan şiirinin üstatlarındandır.

Kanunî döneminin ihtişamı onun şiirlerine de yansımıştır.

İyi bir medrese eğitimi almıştır.

Çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Kadılık görevlerinde bulunmuştur.

Çok istediği şeyhülislâmlık mertebesine gelememiştir.

Rindane gazel şairidir. Dünya zevkini, hayattan kâm almayı prensip edinmiştir.

Daha çok din dışı konuları işlemiştir. Aşk, tabiat, devrin zenginliği şiirlerinin konularıdır.

Åžiirlerinde tasavvufa da yer vermiÅŸtir.

Ahenkli bir dili vardır. söyleyişe önem vermiştir.

Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır.

Sultanuş-şuara unvanını kazanan şair, divan şiirini İran şiiri seviyesine yükseltenlerdendir.

Divanının yanı sıra başka eserleri, nesirleri de vardır.

Kanunî Mersiyesi meşhurdur.

Fuzulî (1495-1556)

Divan edebiyatının en büyük şairi olarak kabul edilir.

O bir gazel ÅŸairidir.

BaÄŸdatlıdır. Kerbelâ’da yaÅŸamış, türbedarlık yapmıştır. Hayatı sıkıntılar içinde geçmiÅŸtir.

İyi bir eğitim görmüş, Arap ve Fars dillerini öğrenmiştir.

Şiirlerini Âzerî Türkçesi ile yazmıştır.

Tasavvuf ve aşk şiirinin vazgeçilmez konularıdır.

Onun aşkı mecazî aşk değil hakikî aşktır. Mecazî aşkı -tasavvuf anlayışına uygun olarak- hakikî aşka bir köprü olarak kullanmıştır. Aşk acısından hoşnuttur. Derman istemez. Kavuşmayı da istemez. Çünkü bilir ki derman ve kavuşma aşkı bitirecektir.

Istırabın yanında rintlik de vardır şiirlerinde.

Fuzulî ilme çok önem verir. İlimsiz şiirin temelsiz duvara benzediğine inanır.

Mesnevi dalında da Leylâ vü Mecnun’u meÅŸhurdur. Leylâ ile Mecnun aÅŸkını en içli bu eser dile getirmiÅŸtir denilebilir. Eser daha sonra yazılan ve aynı adı taşıyan eserlere örnek ve esin kaynağı olmuÅŸtur.

Şikâyetname, onun hiciv türünde yazdığı bir mektuptur. Türk edebiyatında hicve de mektuba da önemli bir örnektir.

Eserleriyle sonraki divan ve bazı halk şairlerine önderlik etmiştir.

Türkçe ve Farsça divanının yanında Leylâ vü Mecnun (mesnevi), Hadikatüs-süeda, Beng ü Bade, Şikâyetname, Sakîname (Heft Cam), Tercüme-i Hadis-i Erbain, Rind ü Zahid, Sıhhat ü Maraz, Muamma Risalesi, Matlaul-itikad, adlı eserleri ve Türkçe mektupları vardır.

Bağdatlı Ruhî

Sosyal aksaklıkları iÅŸleyen Terkib-i Bend’i en önemli eseridir.

17. yy.

Nef’î (1575-1633)

Erzurum doÄŸumludur.

İyi bir medrese eğitimi almıştır.

Şiirde sözün gücüne, yani şairaneliğe önem vermiştir. Ona göre söyleyiş ve ses unsuru son derece önemlidir.

Dili oldukça ağırdır. Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları fazlaca kullanmıştır. Fakat dili akıcıdır.

Divan edebiyatının en önemli kaside şairidir. Şöhretini kasideleri ile sağlamış, şairaneliğini kasideleriyle ortaya koymuş, kendini en mübalâğalı şekilde kasidelerinde övmüştür.

Ölçü tanımayan bir şairdir. Överken göklere çıkarır, yerdiğinde de adeta yerin dibine geçirir.

En önemli eseri divanıdır. Siham-ı Kaza eserinde hicivlerini toplamıştır.

Nabî

Hikemî şiirin öncüsüdür. Didaktik şiirleriyle ünlüdür. Yaşadığı dönemin (gerileme dönemi) etkisiyle toplumun aksayan yönlerinden hareketle öğüt verici şiirler yazmıştır.

Hayrabat ve Hayriye mesnevileriyle divanı vardır.

18. yy.

Nedim (1680-1730)

“Haddeden geçmiÅŸ nezaket yâl ü bal olmuÅŸ sana

Mey süzülmüş ÅŸiÅŸeden ruhsar-ı al olmuÅŸ sana”

Lâle devri şairidir.

Bir gazel şairidir. Şarkıda da en önemli isim odur.

Devrin zevkini ve eÄŸlencesini ÅŸiirlerinde iÅŸlemiÅŸtir.

Şiirlerinde zevk, safa, çapkınlık (seviyeli), nükte, zarafet, aşk, şarap, tabiat, neşe ve musikî bir aradadır. Dinî konulara hiç yer vermemiştir.

Åžiirde divan edebiyatının katı kurallarının dışına çıkarak mahallileÅŸme cereyanını baÅŸlatmıştır. Åžiire halk ruhunu, deyimlerini, zevkini, coÅŸkusunu, İstanbul’u ve İstanbul Türkçesini ÅŸiirlerine yansıtmıştır.

Dili yalın, açık, ahenkli ve akıcıdır.

Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır.

En önemli eseri divanıdır.

Åžeyh Galip (1757-1799)

Divan edebiyatının son büyük üstadıdır.

Mevlevî şeyhlerindendir.

Dili süslü ve ağırdır.

Şiirlerinde musiki önemlidir.

Sebk-i Hindî tarzının temsilcisidir.

BaÅŸlıca eserleri divanı ve sembolik bir aÅŸk hikâyesi olan Hüsn ü AÅŸk’ıdır.

Hüsn ü AÅŸk tasavvufî bir eserdir. Devir nazariyesini, Allah aÅŸkını, tarikat felsefesini bu eserinde iÅŸlemiÅŸtir. Hüsn-i mutlak olan Allah’ı ve onun güzelliÄŸini bulma yolundaki âşığın başına gelebilecekleri anlatmıştır.

III. BATI ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI (19. yy- )

ÇaÄŸdaÅŸ Türk Edebiyatı, Osmanlı Devleti’nin gerilemesinin hızlandığı, yapılan yeniliklerin baÅŸarıya ulaÅŸamadığı, batıya yönelme gereÄŸinin duyulduÄŸu bir zamanda, yani 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilân edilmesiyle baÅŸlayan medeniyet ve kültür deÄŸiÅŸikliÄŸi ve bu deÄŸiÅŸikliÄŸin dayandığı BatılılaÅŸma olgusunun belirlediÄŸi bir geliÅŸim sürecinde deÄŸerlendirilebilir.

19. yüzyılda Türk edebiyatı, batılılaşma hareketine bağlı olarak roman, hikâye, tiyatro gibi yeni türlerin denenmesiyle çağdaş bir çizgiye girdi.

Türk edebiyatının yönü batı düşüncesinin temel alınması sonucu değişti. Batıyla ilişkiler, aydınların bir batı dilini öğrenmeleri, batı edebiyatından yapılan çeviriler, batıdaki fikir akımları ile tanışma bir kültür ve medeniyet değişimini gündeme getirdi. Sosyal, ekonomik ve siyasî hayatta meydana gelen değişiklikler edebiyata da yansıdı, Cumhuriyetin kuruluşuna kadar arayışlar devam etti.

1. Tanzimat Devri Türk Edebiyatı

Tanzimat Fermanı ile beraber edebiyatta da batıya yönelme başlar.

Tanzimat dönemi edebiyatının kesin olmamakla birlikte baÅŸlangıç tarihi olarak 1860 gösterilebilir. Bu tarih, Tercüman-ı Ahval’in yayımlanmaya baÅŸlayış tarihidir.

Bu dönemde batı edebiyatlarından birçok yeni tür ve şekiller alınmış; önceleri çevirme, sonraları taklit ve telif etmek suretinde bu türlerde eserler verilmiştir.

Tanzimat Edebiyatının temsilcilerinin amacı batı örneğine göre bir edebiyat yaratmak ve batı hayatını tanıtmak olduğu için, sanatçıların hepsi edebiyat türlerinin romandan şiire kadar en az bir kaçı ile örnekler yazmışlardır. Bu dönemde telif eserler yanında çok sayıda tercüme ve adapte eser de Türk Edebiyatına dahil edilmiştir.

Bu dönemde yapılan yenilikler ve alınan türler şunlardır.

Gazete

Bir yayın organı olarak 1831’de çıkmaya baÅŸlayan Takvim-i Vakayi, resmî bir gazete idi.

Daha sonra yarı resmî olarak 1840’ta İngiliz Churchill tarafından Ceride-i Havadis çıkarıldı.

İlk edebî ve özel gazete ise 1860 yılında Şinasî ve Âgâh Efendiler tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahvaldir.

Daha sonra Åžinasî, 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkarmaya baÅŸlar.

Bunların dışında Muhbir (1866), Hürriyet (1867), Basiret (1869), İbret (1871), Devir (1872), Bedir (1872) gazeteleri çıkar.

Hikâye ve Roman

Türk edebiyatı romanla ilk defa 1859’da karşılaşır. Yusuf Kâmil PaÅŸa Fenolen’in Telemak (Telemaque) adlı romanını tercüme eder.

İlk yerli roman Åžemsettin Sami’nin TaÅŸÅŸuk-ı Talât ve Fıtnat (1872)’ıdır.

İlk hikâye Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayet’idir.

Tiyatro

İlk tiyatro Åžinasi’nin Åžair Evlenmesi adlı, iki perdelik, komedi türündeki eseridir. Eserde görücü usulü ile yapılan evliliklere gönderme yapılır.

Åžiir

Tanzimat döneminde en önemli yenilik şiirde görülür.

Şekil olarak divan şiirine bağlı kalınmış, fakat konu bakımından hem eski terk edilmiş hem de oldukça yeni ve çeşitli konular işlenmiştir.

Aruz ölçüsünün yanında az da olsa hece kullanılmıştır.

Gazel, kaside, terkib-i bent gibi şekiller kullanılarak hak. Adaler, kanun, medeniyet, eşitlik hürriyet kavramları işlenmiştir.

Tanzimat yazar ve şairleri hem yaşadıkları dönem hem de -daha önemlisi- edebiyata bakış açıları ve işledikleri konular bakımından iki gruba ayrılır:

a. Birinci Dönem (1860-1876 arası)

1860-1876 yılları arasında Tanzimat edebiyatının birinci dönem temsilcileri Åžinasi, Ziya PaÅŸa, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Åžemsettin Sami ve Ahmet Vefik PaÅŸa’dır.

Bu dönemde sanat toplum içindir görüşü benimsenmiştir.

Bu sebeple şiirde söyleyişe değil fikre önem verilmiştir.

Dilde sadeleşme fikri savunulmuş ama uygulanamamıştır.

Hece vezni ve halk edebiyatı da savunulmuş ama sözde kalmıştır.

Divan edebiyatına tümden karşı çıkılmış ve ağır bir dille eleştirilmiştir.

Fransız edebiyatı örnek alınarak romantizmden etkilenilmiştir.

Roman, tiyatro, makale gibi batıdan alınan türler ilk defa bu dönemde kullanılmıştır.

Noktalama işaretleri de ilk defa bu dönemde kullanılmıştır.

Kölelik ve cariyelik, romanlarda sıkça işlenmiştir.

Romanlar teknik bakımdan oldukça zayıftır. Yer yer olayların akışı kesilerek okuyucuya bilgiler verilmiştir, uzun uzun tasvirler yapılmış, tesadüflere sıkça yer verilmiştir.

Edebiyatçılar edebiyatın yanında devlet işleriyle, siyasetle de bilfiil ilgilenmişlerdir.

Dönemin edebiyatçıları

Åžinasi (1826-1871)

Türk edebiyatında yeniliklerin öncüsüdür.

1860’ta Tercüman-ı Ahval’i (ilk özel gazete), 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkardı.

İlk makaleyi (Tercüman-ı Ahval mukaddimesi), ilk piyesi (Şair Evlenmesi) o yazdı.

Noktalama işaretlerini de ilk defa o kullandı.

La Fontaine’den fabllar tercüme etti.

Lamartin’den de manzum çevirileri vardır. İlk ÅŸiir çevirilerini de o yaptı.

Nesirlerinde dili sade; şiirlerine ise ağırdır.

Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Mustafa ReÅŸit PaÅŸa için yazdığı iki kasidesi ünlüdür. Bu kasidelerdeki övgüleri divan ÅŸiirindekinden daha abartılıdır.

O, başarılı bir şair ve yazar olmamasına rağmen batı edebiyatından alınan yeni türlerle edebiyatımızın batılılaşmasında en çok onun emeği vardır.

Eserleri:

Şair Evlenmesi (Piyes; edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri),

Müntehabat-ı Eşar (Şiir),

Divan-ı Şinasi (Şiir),

Durub-ı Emsal-i Osmaniye (ilk ata sözleri kitabı),

Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler)

Ziya PaÅŸa (1829-1880)

Doğu kültürüyle yetişmiş, sonradan batı edebiyatına yönelmiştir.

Fikren yenilikçi olmasına rağmen eserlerinde eskiyi, divan şiiri geleneğini devam ettirmiş, gazel ve kasideler yazmıştır.

En meÅŸhur terkib-i bent ve terci-i bent ÅŸairimizdir.

Harabat adlı bir divan ÅŸiiri antolojisi vardır. Daha önce “Åžiir ve İnÅŸa”da divan ÅŸiirinin bizim ÅŸiirimiz olmadığını, asıl ÅŸiirimizin halk ÅŸiiri olduÄŸunu söyleyen ÅŸair, eski ÅŸiir geleneÄŸini sürdürmüş, Harabat’ta âşık ÅŸiirini eleÅŸtirmiÅŸtir. Bunun yanında sade dilden yanadır, ama kendisi ağır bir dil kullanır. Bu onun içinde bulunduÄŸu bir ikilemdir. Hem eskiyi eleÅŸtirmekte hem de geleneÄŸi devam ettirmektedir.

Eserleri:

Harabat: Divan Åžiiri antolojisi.

Külliyat-ı Ziya PaÅŸa/EÅŸ’ar-ı Ziya: Divan ÅŸiiri tarzındaki ÅŸiirleri (gazel, kaside ve ÅŸarkılar)

Terkib-i Bent, Terci-i Bent: Bugün dahi dillerden düşmeyen beyitleri vardır.

Zafername: Hiciv türünde bir kasidedir. Âlî PaÅŸa’yı yermek için yazmıştır.

Rüya: Mensur.

Defter-i Âmal: Hatıraları.

Namık Kemal (1840-1888)

Tanzimat edebiyatının en hareketli ve heyecanlı ismidir.

Vatan şairi olarak tanınır. Şiirlerinden çok nesirleri ile tanınır.

Edebiyatta hürriyet kavramını ilk kullanan ÅŸairdir. Åžiirlerinde “hürriyet, vatan, kanun, hak, adalet” kavramlarını iÅŸlemiÅŸtir. Hürriyet Kasidesi, Vatan Åžarkısı ve Vatan Mersiyesi bu konuları içerir.

Namık Kemal de eski kültürle yetişmiş, divan şiiri eğitimi almış, gazeller, kasideler yazmıştır.

Fakat o da sonradan divan edebiyatını eleÅŸtirmiÅŸtir. Ziya PaÅŸa’nın Harabat’ına karşı Tahrib-i Harabat’ı yazarak eskiye olan tepkisini ortaya koymuÅŸtur.

Åžinasi’nin kurduÄŸu Tasvir-i Efkâr’ı, Åžinasi Paris’e kaçınca Namık Kemal çıkarmaya baÅŸladı. Daha sonra kendisi de Ziya PaÅŸa ile Paris’e kaçarak orada Hürriyet gazetesini çıkardı. İstanbul’a döndükten sonra İbret gazetesini çıkardı.

Eserlerinde romantizmin etkisi görülür.

Tiyatroyu faydalı bir eğlence olarak görmüştür.

Eserleri:

İntibah: İlk edebî roman.

Cezmi: İlk tarihî roman.

Tahrib-i Harabat, Takip: İlk edebî eleÅŸtiri. Ziya PaÅŸa’nın Harabat’ını eleÅŸtirmek için yazmıştır.

Renan Müdafaanamesi: İlk eleştiri.

Vatan Yahut Silistre: oyun

Celâlettin Harzemşah: oyun.

Gülnihal: oyun. Onun en başarılı tiyatro eseridir.

Âkif Bey: oyun

Zavallı Çocuk: oyun

Kara Belâ: oyun

Osmanlı Tarihi, Kanije Muhasarası, İslâm Tarihi: tarih

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912)

Edebiyat, tarih, coğrafya, ziraat, iktisat alanlarında eserler vermiştir.

Edebiyat yapmak için değil, okuma zevki aşılamak ve halkı eğitmek gayesiyle yazmıştır.

En velût yazarımız odur. Yazı makinesi olarak bilinir.

Asıl ilgi alanları, gazetecilik, romancılık ve hikâyeciliktir.

Otuz altısı roman olmak üzere iki yüze yakın eseri vardır. Romanları tür bakımından çeÅŸitlilik gösterir: macera, aÅŸk, polisiye, tarih…

Dili sadedir, çünkü eser vermekteki amacı halkı eğitmektir. Hatta romanlarında olayın akışını keserek okuyucuya bilgiler de vermiştir.

Eserleri:

Romanları: Hasan Mellâh, Hüseyin Fellâh, Felâtun Bey’le Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Yeniçeriler…

Çıkardığı gazeteler: Bedir, Devir, Tercüman-ı Hakikat

Hikâyeleri: Letaif-i Rivayet

Åžemsettin Sami (1850-1904)

Dil alanındaki eserleri ile tanınır.

Kamus-ı Türkî adlı sözlüğü edebiyat ve dil alanında en önemli eserlerdendir.

Kamus-ı Arabî ve Kamus-ı Fransevî: Diğer sözcükleri

Kamusul-a’lâm: Ansiklopedik sözlük

Sefiller: Hugo’dan çeviri.

Robenson Cruose: çeviri roman

Ahmet Vefik PaÅŸa (1823-1891)

Milliyetçilik ve Türkçülük akımının en önemli isimlerindendir.

Tiyatro uyarlamaları ve çevirileri vardır.

Bursa’da bir tiyatro yaptırmış, burada tercüme ettiÄŸi eserleri sahnelettirmiÅŸ, halkı tiyatroya gitme konusunda yönlendirmiÅŸtir.

Moliere’in hemen hemen bütün eserlerini çevirmiÅŸtir.

Tarih ve dil alanında da eserleri vardır. Ebulgazi Bahadır Han’ın Åžecere-i Türk’ünü ÇaÄŸataycadan çevirmiÅŸtir.

Lehçe-i Osmanî: sözlük

Atalar Sözü: ata sözleri mecmuası

Hikmet-i Tarih ve Fezleke-i Tarih-i Osmanî adlı, tarihle ilgili eserleri de vardır.

b. İkinci Dönem (1876-1896 arası)

1876-1896 yılları arasında ikinci dönemin tanınmış temsilcileri Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan, Sami PaÅŸazade Sezai ve Nabizade Nazım’dır.

İkinci dönem edebiyatçıların sanat anlayışları birincilerden farklıdır. İkinci dönemde sanat sanat içindir anlayışıyla eserler verilmiştir. Bunun sebebi bu devirde idarenin daha baskıcı davranmasıdır.

Bu dönemde batı edebiyatı örnekleri daha başarılı bir şekilde ortaya konmuştur.

Dönemin sanatçıları devlet işleriyle, siyasetle, toplum meseleleriyle değil sadece sanatla ilgilenmişlerdir. Birinci dönem sanatçılarının toplumsal sorunlarla ilgilenmelerine karşın bu dönem sanatçıları kişisel konu ve temaları işlemişlerdir.

Bu yüzden dilleri daha ağırdır.

Dönemin romanlarında realizmin, şiirinde ise romantizmin etkisi vardır.

Dönemin Edebiyatçıları

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914)

Şiir, roman, hikâye, tiyatro, eleştiri, edebî bilgiler türlerinde eserler vermiştir.

Åžiirlerinde hüznü ve elemi iÅŸlemiÅŸtir. Ölümü hatırlatan tabiat manzaraları, hüzünlü duygular, romantik güzellikler, solgun güller, kitap yaprakları arasında kurutulmuÅŸ çiçekler, küçük kuÅŸlar onun ÅŸiirlerinin konuları arasındadır. OÄŸlu Nejad’ın ölümü; iÅŸli, üzüntülü ÅŸiirler yazmasında etkili olmuÅŸtur.

Edebiyatta yenileşmeden yanadır. Muallim Naci ile aralarında bu konularda tartışmalar olmuştur.

Eserleri

NaÄŸme-i Seher: Åžiir

Yadigâr-ı Şebab: Şiir

Pejmürde: Şiir

Zemzeme: Åžiir. Önsüzünde edebiyat hakkındaki düşünceleri ve edebî eleÅŸtirileri vardır. (Bu esere Muallim Naci “Demdeme” ile karşılık vermiÅŸtir.)

Muhsin Bey: Hikâye

Şemsa: Hikâye

Araba Sevdası: Roman. Realizmin etkisiyle yazılmıştır ve batı hayranlığı yolunda düşülen garip durumları eleştirir.

Çok Bilen Çık Yanılır: Komedi

Afife Anjelik: Tiyatro

Vuslat: Tiyatro

Atala: Tiyatro

Talim-i Edebiyat: Edebî bilgiler içerir.

SamipaÅŸazade Sezai (1860-1936)

Batılı tarzda hikâyeleri ve bir romanı vardır.

Sergüzeşt adlı romanı realizme doğru atılmış bir adımdır.

Küçük Şeyler adlı hikâye kitabı Fransız realistlerinin sanat anlayışlarına uygundur.

Rumuzul-edeb, bazı makale, hikâye ve sohbetlerini içerir.

Romantik özellikler taşıyan şiirler de yazmıştır.

Şiir isimli bir de piyesi vardır.

“İclâl”de, yeÄŸeni İclâl’in ölümü üzerine yazdığı mersiye, bazı nesirleri ve hatıraları vardır.

Abdülhak Hâmit Tarhan (1852-1937)

Edebiyatta batılılaşmanın asıl ihtilâlcisidir.

Åžair-i Azam olarak bilinir.

Kurallara uymayan, batı şiirinde gördüğü her yeniliği Türk şiirine uygulayan, divan şiirini bitiren o olmuştur.

Doğu ve batı şiirini işlendikleri yerlere giderek öğrenmiştir.

Sanatında romantik etkiler vardır.

Zengin bir lirizm bulunan şiirlerinde vezne, kafiyeye, söze, dile pek önem vermemiştir. Taşkınlık ve yücelik, söyleyişteki tezat onun şiirinin önemli özellikleridir.

Şiirlerinde ve tiyatrolarında tarihî konular önemli bir yer tutar. Soyut kavramlar, hayat, tabiat, ölüm, insan, onun işlediği konulardır.

Åžiirleri: Sahra, Belde, Makber, Ölü, Bunlar O’dur, Hacle, Bâlâdan Bir Ses, Garam…

Yirmiye yakın tiyatrosu vardır. Sahnelenmesi imkânsız tiyatro eserleri yazmıştır. Bu eserlerde insanların yanında ölüler, ruhlar, hayaletler, periler de rol alır. Tiyatroda egzotik, tarihî, millî ve dinî konuları iÅŸlemiÅŸtir. Bazı oyunlarında Shakespeare’in tesiri görülür. Hepsi de dramdır ve bazıları mensur bazıları da manzumdur.

İlk tiyatro eseri Macera-yı AÅŸk’tır. Tarık, Finten, EÅŸber, Nesteren, Sardanapal, İlhan, Hakan, Liberte önemli tiyatro eserleridir.

Nabizade Nazım (1862-1893)

Romanlarıyla ve hikâyeleriyle realizmin ve natüralizmin temsilcisidir.

Karabibik, edebiyatımızda Anadolu konulu ilk hikâyedir. Köy romanı olarak bilinir. Köy hayatı tam bir realizmle yansıtılmıştır.

Zehra, ilk psikolojik roman örneğidir. Eserde tasvir ve tahliller geniş yer tutar.

Diğer hikâyeleri: Yadigârlarım, Bir Hatıra, Sevda, Haspa

Muallim Naci (1850-1893)

Eski ÅŸiirin savunucusu ve temsilcisidir. Eski-yeni konusunda Recaizade ile aralarında tartışmalar olmuÅŸtur. Naci göze hitap eden kafiyeyi savunurken, Recaizade kulaÄŸa hitap eden kafiyeyi savunmuÅŸtur. Tartışma konusu, “abes” ve “muktebes” kelimelerinin -eski yazıda- kafiyeli olup olmadıklarıdır.

Batılı şiiri benimsememesine rağmen bu alanda başarılı şiirler yazmıştır.

Şiir kitapları: Ateşpare, Şerare, Füruzan, Sünbüle

Edebî eseri: Istılahat-ı Edebiye

Sözlüğü: Lûgat-ı Naci

2. Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun) (1896-1901)

Servet-i Fünun, daha önce Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir. Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir.

Tanzimat’la birlikte baÅŸlayan edebiyatı Avrupa ruhu ve tekniÄŸi içinde yenileÅŸtirme hareketi, 1896-1901 yılları arasında, Servet-i Fünun dergisi etrafında, Recaizade önderliÄŸinde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmıştır.

Bu nesli Ali Ekrem, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Faik Ali, Celâl Sahir, Hüseyin Suat oluşturur. Sonradan Halit Ziya da bu gruba katılmıştır.

Dönem, 2. Abdülhamit’in istibdat dönemidir. Dönemin bu özelliÄŸi sebebiyle edebiyatçılar içe dönük davranmış, kiÅŸisel konuları, içliliÄŸi, aÅŸkı, karamsarlığı, hayal kırıklığını, tabiat güzelliklerini, melânkoliyi ve üzüntüyü iÅŸlemiÅŸler; toplumsal sorunlara deÄŸinmemiÅŸlerdir. Adeta yüksek zümre edebiyatı gibidir. Bunda Recaizade’nin büyük etkisi vardır.

Servet-i Fünuncu ve Edebiyat-ı Cedideciler denilen grup, Fransız edebiyatının özelliklerini büyük ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır. Fransız realizmi örnek alınmıştır.

Tanzimat döneminde baÅŸlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade Türkçe’ye geçiÅŸ hareketi bu devirde durmuÅŸ, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden itibar edilmeye baÅŸlanmıştır.

Tanzimatçıların birinci dönem sanatçıları, sanat toplum içindir prensibini benimserken, Servet-i Fünuncular ise Tanzimat’ın ikinci dönemindeki gibi sanat sanat içindir prensibi ile hareket etmiÅŸlerdir.

TopluluÄŸun üslûbu süslü ve sanatlı; ruh ve ifade tarzı ise Avrupai’dir.

Şiirde aruz vezni kullanılmakla birlikte, nazım şekillerinde ve konularda büyük yenilikler yapılmıştır. nazmı nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Bir cümle birkaç dizede/beyitte tamamlanabilir.

Fransız şiirinden alınan sone ve terza-rima gibi şekiller ve serbest müstezat çokça kullanılmıştır.

Kafiyede kulak kafiyesi benimsenmiÅŸtir.

Romanda ve hikâyede batılı anlamda başarılı örnekler verilmiştir.

Romanda tahlile ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu dönemde şekillenmiştir.

Roman ve hikâyede olaylar ve kiÅŸiler tamamen İstanbul’a, seçkin tabakaya aittir.

Romanda realizmden, ÅŸiirde parnasizm ve sembolizmden etkilenmiÅŸlerdir.

Bu dönemde gazetenin yerini dergiler almıştır: Servet-i Fünun, Malûmat, Mektep, Mütalâa, Hazine-i Fünun, Resimli Gazete…

Şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i Fünun temsilcilerinin en tanınmışları,

Şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif;

Roman ve hikâyede Halit Ziya UÅŸaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet MüftüoÄŸlu’dur.

Servet-i Fünun edebiyatına katılmayarak gene batılı anlayışla eserler verenler arasında Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul’u anlatan romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemiÅŸlerdir.

Servet-i Fünun dergisinin 1901’de kapatılmasıyla topluluk da dağılır.

Dönemin Sanatçıları

Tevfik Fikret (1867-1915)

Recaizade ve Hamit’in tesiriyle batılı ÅŸiire yönelmiÅŸtir.

Servet-i Fünun’un ÅŸiirdeki en önemli temsilcisidir.

İlk ÅŸiirlerinde ferdî konuları (aÅŸk, acıma, hayal kırıklığı…) iÅŸler topluluktan ayrı yazdığı ÅŸiirlerde toplumsal konulara yönelir. Bu anlayışla yazdığı ÅŸiirlerinde temalar, hürriyet, medeniyet, insanlık, bilim, fen ve tekniktir. Sis, Halûk’un Vedaı, Tarih-i Kadim, Halûk’un Amentüsü adlı ÅŸiirlerinde bu konuları iÅŸler.

Sanatının bu ikinci döneminde dinlere de cephe alır, kutsal olan her ÅŸeye karşı çıkar, hatta İstanbul’a dahi küfreder (Sis).

Fikret, aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Serbest müstezadı geliştirerek serbestçe kullanmıştır.

İlk dönemde dili oldukça ağırdır.

Şiiri düz yazıya yaklaştırmıştır. Ahenge büyük önem verir. Şiirlerinde şekil bakımından parnasizmin etkisi görülür.

Fiillerde Çati

06 Kasım 2007

FİİLLERDE ÇATI

Fiiller iş,hareket,oluş,durum bildiren sözcüklerdir.Çekimli bir fiilde,iş,hareket,oluş ve du-

rumun hangi varlık tarafından gerçekleştirildiği ya açıkça bellidir ya da bu varlık belirtilme-

miÅŸtir,bilinmemektedir.

“Ali tahtayı sildi.” Cümlesinde,fiilin bildirdiÄŸi ‘silme’ iÅŸini yapan varlık (özne) Ali’dir.Öy-

leyse bu cümlede özne yapıcıdır,bellidir.

Cümlede yüklem görevini üstlenen fiilin özne ile kurduğu bu ilişkiye özne-yüklem ilişkisi

denir.

Fiiller varlığın yaptığı işin başka bir varlığı etkileyip etkilemediğine göre de ayrılırlar:

“ Ali camı kırdı.” Cümlesinde özne olan varlık,kırma iÅŸlemini bir varlık üzerinde gerçekleÅŸtir-

miş,bu varlık işten etkilenmiştir.

Cümlede yüklem görevini üstlenen fiilin,özne dışındaki etkilenen varlık ile kurduğu iliş-

kiye nesne-yüklem ilişkisi denir.

Fiillerin öznelerine ve nesnelerine göre gösterdikleri özellikler,fiil çatılarını oluşturur.

Fiiller çatı yönünden iki grupta incelenir:

ÖZNELERİNE GÖRE FİİLER

1-Etken Fiiller:Bildirdikleri iş,oluş ya da durum belli bir özne tarafından gerçekleştiri-

len;kısaca özneleri bilinen fiillerdir:

Tren saat dokuzda istasyona geldi.

Okulun bahçesinde toplandık.

İlk cümlede gelme işini yapan(tren),ikinci cümlede toplanma işini gerçekleştiren(biz)özne gö-

revindedir.Bu cümlelerin gerçek öznesi belli olduğu için gelmek ve toplanmak fiilleri etken ça

tılıdır.

2-Edilgen Fiiller:Cümlede gerçek öznesi bilinmeyen fiillerdir.Bu fiillerle kurulan cümle-

lerde işi yapan varlığın kim olduğu belirtilmemiştir:

Duvarlar boyandı.

Bu cümlede boyama işinin yapıldığı belirtilmektedir.Ancak bu işin kimin yaptığı belli değildir

Cümlede özne gibi görünen “duvar”sözcüğü sözde öznedir.Gerçek özne yerine sözde özneyi alan fiil edilgen çatılıdır.

Fiiller –(i)n ve –(i)l ekleriyle edilgen yapılır.

3-Dönüşlü Fiiller:Öznenin hem işi yaptığı hem de işten etkilendiği bildiren fiillerdir.

Bu fiillerle kurulan cümlelerde işi yapan ve işten etkilenen aynı varlıktır:

Babam çabucacık giyindi.

Bu cümlede özne olan”baba”,giyinme iÅŸini yapmıştır.Bu iÅŸ yalnızca özneyi etkilememiÅŸ,baÅŸ-ka bir varlık üzerine geçmemiÅŸtir.Dönüşlü fiillerin yüklem olduÄŸu cümlelerde gerçek özne bulunur,nesne bulunmaz.

Çocuk biraz geriye çekildi.

Bu cümlede özne olan “çocuk”,çekilme iÅŸini gerçekleÅŸtirmiÅŸ ve bu iÅŸten yalnız kendisi

Etkilenmiştir.İş başka bir varlığın üzerinde yapılmamış öznede kalmiştır.

Fiiller –(i)n ve –(i)l ekleriyle dönüşlü yapılır.

4-İşteş Fiiller:Eylemin birden fazla özne tarafından birlikte ya da karşılıklı yapıldığını bil-

diren fiilllerdir:

Saatlerce kapının önünde bekleştik.

Bu cümlede “bekleme”iÅŸi birden çok özne tarafından yapılmıştır.Fiil birlikte yapma anlamı ta-

şımaktadır.

Arkadaşımla okulda buluştuk.

Bu cümlede ise “buluÅŸma”iÅŸi birden çok özne tarafından karşılıklı yapılmıştır.

Fiiller –(i)ÅŸ ekiyle iÅŸteÅŸ yapılır.

ÖRNEK SORULAR

1-1993 FL: Aşağıdaki cümlelerden hangisinin yüklemi etken çatılıdır?

A)Semtimizde bu yıl yeni parklar yaptırılıyor.

B)Otomobilimiz on gündür boyanıyor.

C)Hırsızlar her gün birer ikişer yakalanıyor.

D)Çocuklar,oyun sahasının yokluğundan yakınıyor.

Çözüm: Cümlede gerçek öznesi bulunan fiiller etken çatılıdır. D seçeneği oyun

sahasının yokluÄŸundan yakınanlar “çocuklar” dır.Çocuklar sözcüğü cümlenin gerçek öznesidir.”Yakınmak”fiili etken çatılıdır.

CEVAP

2-1988 EML: AÅŸağıdaki cümlelerin hangisinde “gülmek”fiili edilgen çatılıdır?

A)Ali fıkra anlatırken çok güler.

B)Konferans,konser dinlerken gülünmez.

C)Masalda anlatılanlara gülüverdi.

D)Karagözün hareketlerine herkes güldü.

Çözüm: Gerçek öznesi bilinmeyen fiiller edilgen çatılıdır. B’de “gülmek” fiili –(ü)n ekini alarak edilgen olmuÅŸtur.

CEVAP:B

NESNELERİNE GÖRE FİİLLER

1-Geçişli Fiiller:Öznenin yaptığı işin başka varlıklar üzerine geçtiğini bildiren,yani nesne alabilen,bir nesneyle kullanılması gereken fiillerdir:

Çocuk annesini öpüp,okşuyor.

Bu cümlede öznenin yaptığı iÅŸ “öpmek,okÅŸamak”nesne üzerinde yapılmıştır.İş baÅŸka

bir varlığın üzerine geçmiştir.Bu fiiller geçişli fiillerdir.

Fiillerin geçiÅŸli olup olmadıklarını anlamak için “Ne?,Neyi?,Kimi?” sorularından yararlanırız

Fiiller bu sorulara cevap veriyorsa geçişlidir:

Çocuk simit satıyor. (Çocuklar ne satıyor?simit)

2-Geçişsiz Fiiller:Öznesinin yaptığı iş,başka bir varlığa geçmeyen fiillerdir.Bu fiil-

lerle kurulan cümlelerde nesne bulunmaz;eylemin etkisi yalnız özne üzerindedir:

Arkadaşlarla tatile çıkıyoruz.

GeçiÅŸsiz fiiller “Ne?,Neyi?,Kimi?” sorularına cevap vermez.

3-Oldurgan Fiiller:Geçişsiz iken,-dir,-t,-r ekleriyle geçişlik dereceleri artırılır.

Bu tür fiillere ettirgen fiil denir.

Ali parayı ödetti.

Cümlede özne olan Ali işi yapmamış,başkasına yaptırmıştır.

ÖRNEK SORULAR

1-1988 FL: Aşağıdaki cümlelerin hangisinin yüklemi geçişli bir fiilldir?

A)Üzümcü,küfeyi yavaşça yere bıraktı.

B)Pencerenin önünde ona bakıyordu.

C)Küfenin altında,iki büklüm gidiyordu.

D)Soluklanıp derin derin,mavi denize bakıyordu.

Çözüm: A’da “bırakma” iÅŸini “üzümcü” gerçekleÅŸtirmiÅŸ;bu iÅŸ “küfe”üzerinde yapılmıştır.

Bu yüzden “bırakmak”fiili geçiÅŸlidir.

Ahmet Mithat Efendinin Eserleri Ve Hayatı

06 Kasım 2007

AHMET MİTHAT EFENDİ

Ahmet Mithat Efendi XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren batı etkisinde değişmeye başlayan edebiyatımızın önde gelen şahsiyetlerinden birisidir. Şiir hariç roman, hikâye, tiyatro, anı, seyahat yazısı, tenkit deneme, gazete makalesi gibi hemen her çeşit edebî türde eser kaleme almış, batı edebiyatlarından tercüme yahut uyarlamalar yapmış, geniş bir yelpazede küçüklü büyüklü çok sayıda fikrî eserle, küçük çaplı eğitici popüler kitaplar ve ders kitapları yayımlamıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarındaki sohbet üslûbunu ve sıkmama amacını ÅŸu satırlarıyla anlatmaktadır: "Ahmet Mithat Efendi’nin en fazla eser verdiÄŸi edebî tür romandır. Ona göre roman "cihan içinde bir cihan"dır. Romancı yaÅŸadığı dünyayı beÄŸenmez. BeÄŸenmediÄŸi bu dünyanın önüne okuyucunun daha çok beÄŸeneceÄŸini umut ettiÄŸi yeni ve yapay bir dünya koymaya çalışır.

Bunu yaparken insanın insanın haytına dinlenme saati girdi. Okumaya ayrılan saat. İşte cemiyetimize getirdiği şey. Ve onunla küçük insanların hayatı değişti. Küçük ahşap evlerde lamba başındaki saatler, başka bir mana ve hüviyet kazandılar. Bütün aile okuma bilenin etrafında toplandı ve okunanı münakaşaya başladı."

Türk Dil Kurumu, bu düşünceden hareketle ve yeni Türk edebiyatının belli baÅŸlı metinlerini özgün biçimleriyle okuyucuya sunmak amacıyla Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarını bir külliyat hâlinde yeni yazıya aktararak yayımlamaya baÅŸladı. Ahmet Mithat Efendi’yi diÄŸer yazar ve ÅŸairler izleyecektir.

Bu eserlerin edebiyat, dil, sosyoloji, sosyopsikoloji, sosyal tarih ve dil çalışmaları bakımından dönemlerinin birer belgesi olmaları gerçeÄŸini göz önünde bulundurarak, romanların dilinde herhangi bir sadeleÅŸme ve deÄŸiÅŸmeye gidilmedi. Okumayı kolaylaÅŸtırmak ve imlâ birliÄŸini saÄŸlamak amacıyla İmlâ Kılavuzu esas alındı. Romanlardaki yabancı kelime ve terkiplerin İmlâ Kılavuzu’ndaki ÅŸekillerine baÄŸlı kalındı. İmlâ Kılavuzunda bulunmayan kelime ve terkipler aslına uygun olarak alındı.

Bütün Eserleri,

Romanlar V, 1. Çengi, 2. Kafkas, 3. Süleyman Muslî

Haz.: Erol Ülgen, M. Fatih Andı, Ankara 2000, 603 s.

Romanlar VII, 1. Henüz 17 Yaşında, 2. Acâyib-i Âlem, 3. Dürdane Hanım,

Haz.: Nuri Sağlam, Kâzım Yetiş, M. Fatih Andı, Ankara 2000, 683 s.

Romanlar IX, 1. Cellât, 2. Esrâr-ı Cinâyât,

Haz.: Nuri Sağlam, Ali Şükrü Çoruk, Aankara 2000, 439 s.

Romanlar X,1. Hayret, 2. Bahtiyarlık,

Haz.: Nuri SaÄŸlam. Ankara 2000, 582 s.

Romanlar XIII, Müşahedat,

Haz.: Necat Birinci, Ankara 2000, 374 S.

Romanlar XIV, 1. Cinli Han, 2. Taaffüf, 3. Gönüllü,

Haz.: Necat Birinci, Ali Şükrü Çoruk, Erol Ülgen, Ankara 2000, 414 s.

BaÄŸdat’ta bulunduÄŸu yıllarda Mithat PaÅŸa, kendisine; "OÄŸlum", demiÅŸti "Vatana en büyük hizmet, vatandaÅŸları okutmaktır. Sen de bu yolda yürürsen, dünyada cismimi, ahirette ruhumu ÅŸad etmiÅŸ olursun!.. YaÅŸadıkça hocalık yapacaksın, öğreteceksin ve kalemi elinden bırakmayacaksın!"

Ahmet Mithat Efendi, öyle yaptı ve 1912 yılında, son dersini ve son nefesini, Darüşşafaka Mektebi kürsüsünde verdi.

Ahmet Mithat Efendi, edebiyatımıza iki yüzün üzerinde eser kazandırmış, fakir bir ilenin çocuÄŸu olarak dünyaya gelmiÅŸtir. ÇocukluÄŸu sıkıntılar içinde geçen bu edebiyatçımızın, bütün ömrü de hep cefâ içinde geçmiÅŸtir.Åžimdi isterseniz Ahmet Mithat’ın çocukluÄŸunu, Mehmet Nuri yardım’ın kaleminden okumaya çalışalım:

" Yoksul bir ailede doÄŸan Ahmet Mithat’ın, büyüdükçe afacanlıkları da artar. Mahallede herkes ‘ Küçük Ahmet ‘ ten yaka silker. Yaramazlıkları, haÅŸarılıkları herkesi bezdirmiÅŸtir. Bunun üzerine komÅŸuları babası Süleyman AÄŸa’ya şöyle akıl verirler: ‘ AÄŸa ! İyisi mi sen bu çocuÄŸu bir dükkâna ver. Hem bir sanat öğrenir, hem de uslanır. ‘ Bunun üzerine Süleyman AÄŸa, Küçük Ahmet’i Mısır Çarşısı’nda bir aktar dükkânına çırak olarak yerleÅŸtirir."

Küçük Ahmet, aktar dükkânına yerleştikten sonra, çektiği zahmetleri bir dizi anlatır. Nasıl kalktığını, nasıl gidip geldiğini, ustanın ona nasıl davrandığını ve de hem ustasından, hem babasından ne dayaklar yediğini de anlatır.

Başlangıçta Ahmet Mithat aktarlığı öğrenememesine rağmen, günler haftalar geçtikten sonra nasıl öğrendiğini dile getirir. Bundan sonra artık kendisinde güzel günler başlayacaktır.

Ben, bunu okurken bir yandan usta- çırak, baba- oÄŸul iliÅŸkisinin nasıl olduÄŸunu düşünmüş, bir yandan da Ahmet Mithat’ı okumaya sevkeden hâdisenin ne olacağını zihnimde merak etmiÅŸtim. İşte M. Nuri yardım, kitabında bu bölüme de şöyle yer veriyor:

" Ahmet Mithat, ‘ menfa ‘ isimli eserinde okuma yazma öğreniÅŸinin garip fakat güzel hikâyesini şöyle anlatır:

‘ Artık peÅŸtemal kuÅŸanmış, kalfalığa yükselmiÅŸ, yüz kuruÅŸ da aylığa kavuÅŸmuÅŸtum. Fakat, nedense içimde garip ve medenî bir açlık vardı. Ötede beride gazete, kitap okuyan insanlara rastgeldikçe, içim, yenilmez bir hevesle doluyor, yüzüm utançtan kızarıyordu. Okuyup yazan insanların, biz cahillerden büsbütün baÅŸka bir dünyada yaÅŸadıklarına inanıyordum. Onların ellerindeki kitaplara, gazetelere bir iÅŸtahla bakıyordum.

Düşünüyordum ki, okuyup yazma bilenler, beni zaman zaman rahatsiz eden birçok soruların cevaplarını bulabilecek ve verebilecek durumdadırlar… "

İşte bu düşüncelerle yola çıkan Ahmet Mithat, okumaya ve yazmaya yönelmeye başlar.

İslamiyetten Önceki Türk Edebiyati

06 Kasım 2007

İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI

(..?-11.yy.)

A) SÖZLÜ EDEBİYAT DÖNEMİ:

M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.

Genel özellikleri:

Bu dönem edebiyatı müzik eÅŸliÄŸinde (“kopuz” adı verilen sazla) dile getirilmiÅŸtir.

Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür.

Nazım birimi “dörtlük”tür.

Dönemine göre arı bir dili vardır.

Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.

Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.

Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak KaÅŸgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir.

Dönemin ürünleri:

KOÅžUK: “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen ÅŸiirlerdir. Konusu daha çok doÄŸa, aÅŸk, savaÅŸ ve yiÄŸitliktir. Bu tür daha sonra Halk edebiyatında “KoÅŸma” adıyla anılmıştır.

SAV: Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.

SAGU: “YuÄŸ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kiÅŸilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren ÅŸiirlerdir.

DESTAN: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.

DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ

1. Toplumun ortak görüşlerini yansıtması

2. Olağanüstü özellikler taşıması

3. KiÅŸilerinin seçkin olması (Kral, Han, Hakan…vb.)

4. Milli dilde söylenmiş olması

5. Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması

6. Oldukça uzun olması

7. Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi

TÜRK DESTANLARI

Destanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz.

A) SAKA DEVRİ DESTANLARI

1) Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaÅŸlarında Alp Er Tunga’nın yiÄŸitliklerini ve bu savaÅŸları anlatır.

2) Åžu Destanı: İskender’le Türkler arasındaki savaşı ve Türk hakanı Åžu’nun kahramanlıklarını anlatır.

B) HUN DEVRİ DESTANI

OÄŸuz Destanı, Hun hükümdarı Mete’yi ve onun yaÅŸamını anlatır.

C) GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI

1) Bozkurt Destanı: Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatır.

2) Ergenekon Destanı: Bir savaÅŸta yenilen ve Ergenekon’a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır.

D) UYGUR DEVRİ DESTANLARI

1) Türeyiş Destanı: Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır.

2) Göç Destanı: Uygur Türkleri’nin anayurtlarından göçünü anlatır.

NOT: Destanlar oluşumları bakımından iki grupta incelenebilir.

a) Doğal Destanlar: Halk arasında ortaya çıkan anon,im ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz.

İliada, Odysseia Yunanlıların (Homeros)

Kalevala Finlilerin

Nibelungen Almanların

Ramayana, Mahabarata Hintlilerin

Cid İspanyolların

Chanson de Roland Fransızların

Gılgamış Sümerlerin

b) Yapma (Suni) Destanlar: Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz:

Virgilius Aeneit

Dante İlahi Komedi

Tasso Kurtarılmış Kudüs

Milton KaybolmuÅŸ (KaybedilmiÅŸ) Cennet

Firdevsi Şehnâme

B) YAZILI EDEBİYAT DÖNEMİ

Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz.

1) Göktürk (Orhun) Yazıtları (VIII. yy): Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta svaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir.

a) Bilge (Vezir) Tonyukuk Yazıtı (720-725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır.

b) Kül Tigin Yazıtı (732): Göktürk hakanı olan Bilge KaÄŸan kardeÅŸi Kül Tigin’in ölümü üzerine bu abideyi dikmiÅŸtir.

c) Bilge KaÄŸan Yazıtı (735): Göktürk hakanı olan Bilge KaÄŸan’ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge KaÄŸanın ulusuna dilediÄŸi iyi dileklerden söz eder.

* “Türk” adının geçtiÄŸi ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuÅŸtur.

2) Uygur Dönemi Eserleri: Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniÄŸini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli uyugr alfabesiyle yazmışlardır.

6 Yazarın Biyografisi Ve Eserleri Hakkında Bilgiler

06 Kasım 2007

6 tane yazardan oluşan bir proje. İçinde yazarların hayatları ve eserleri hakkında bilgiler bulunmaktadır.

İçindeki Yazarlar

-Ahmet Hamdi TANPINAR

-Memduh Åževket ESENDAL

-Refik Halit KARAY

-Orhan KEMAL

-Tarık BUĞRA

-Behçet NECATİGİL

http://rapidshare.com/files/221118/E…_Projesi_1.rar

Edebiyat Hakkında

06 Kasım 2007

KLASİZM

Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doÄŸuÅŸ diye adlandırılan Rönesans döneminde geliÅŸmiÅŸtir. Bu akamın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne de hatta Aristoteles’tedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduÄŸu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır. 16. yüzyılda Fransa’da doÄŸmuÅŸtur. GerçeÄŸin yalnızca akıl yoluyla bulunacağı savunulur. Sanat ideal insanı ele almalıdır, sanat eseri ahlaka uygun olmalıdır. Monteigne, Descartes, Racine, La Fontaine, Moliere, Comeille bu akımın önemli temsilcilerindendir.

Türk edebiyatında Åžinasi klasizme yakınlığıyla bilinir. Ahmet Vefik PaÅŸa da Moliere’den çeviriler yapmıştır.

ROMANTİZM

18. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanan akımdır. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce bir ön-romantizm dönemi denilen geliÅŸmeler yaÅŸanmıştır. BugeliÅŸmelerin en önemlisi, halkın beÄŸenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiÅŸ ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doÄŸal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleÅŸtirme gibi özelliklerine bir baÅŸkaldırı niteliÄŸindedir. Romantizm, doÄŸduÄŸu çağın akılcılığı ve maddeciliÄŸine tepki olarak bireye, öznelliÄŸe, akıl dışılığa, düş gücüne, kiÅŸiselliÄŸe, kendiliÄŸindenciliÄŸe ve aÅŸkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel olarak bu dönemde geliÅŸen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaÅŸam tarzını ön plana çıkarır. Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiÄŸi daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm geliÅŸme ve yaygılaÅŸma ÅŸansı buldu.Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseau’dur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge’nin 1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eserromantizmin bildirgesi sayılır. Yine İngiltere’de William Blake, Almanya’da Friedrich Hölderlin, Johann Wolfgang von Goethe, Jea Paul, Novalis, Fransa’da Chateaubriand ve Madame de Stael ilk romantizm temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset, büyük romantik yazarlardır.Türk edebiyatında romantizmin etkisi Namık Kemal’ineserlerinde görülür. Abdülhak Hamit ve Recaizade Mahmut Ekrem’in ÅŸiirlerinde, Tevfik Fikret’in ilkdönem ÅŸiirlerinde romantizmin etkisi açıkça görülür.

REALİZM

Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasizme bir baÅŸkaldırı niteliÄŸinde ise gerçekçilik yani realizm ise, hem klasizme hem de romantizme bir baÅŸkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çaÄŸdaÅŸ eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili deÄŸil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaÅŸamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. ÖrneÄŸi bu akamın iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola’nın Nana adlı romanında cinsellik ve ÅŸiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuÅŸtur. Realizm felsefesinin altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert, Zola’nın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya’da Lev Tolstoy, İvan Turgenyev, Fyodor Dostoyevski, İngiltere’de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika’da Theodore Dreiser, İrlanda’da James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm, 20. yüzyıl romanının geliÅŸimini de önemli ölçüde etkilemiÅŸtir. Realizmin etkisini, Türk edebiyatında SamipaÅŸazade Sezai’nin "SergüzeÅŸt", Recaizade Mahmut Ekrem’in "Araba Sevdası" adlı romanlarında görürüz. Nabizade Nazım’ın "Karabibik" adlı romanı köy gerçeÄŸini anlatır. Türk edebiyatında realizm, Servet-i Fünun dönemindegörülmektedir. Halit Ziya UÅŸaklıgil’in "Mai ve Siyah"adlı eserinde realizm romantizme üstünlük saÄŸlar.

PARNASİZM

Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. Temel kuralı "sanat sanat içindir" diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuÄŸu ve gerçekçiliÄŸine bir karşı çıkıştır. Daha çok ÅŸiirde kendini gösterir. Sanatsal biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Ölçülü ve nesnel bir anlatım, teknik kusursuzluk ve kesin betimlemeler kullanılır. Parnas ÅŸiir için "biçimciliÄŸi amaçlayan" ÅŸiir tanımı da kullanılabilir. Parnasizm, bir yönüyle kendisinden sonraki doÄŸalcılığa da kaynaklık yapmıştır. Zengin bir dil, zengin bir biçim, zengin ve yoÄŸun bir duygusallık iÅŸlenir. 1830′lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Theophile Gautier’in ÅŸiirlerini, Theodore de Banville, Leconte de Lisle izlemiÅŸtir. Parnasizm, edebiyat tarihinde Leconte de Lisle ile özdeÅŸleÅŸtirilir. Adarını Louis Xavier de Richard ile Catulle Mendes’in hazırlayıp Alphonse Lemerre’in bastığı Le Parnasse Contemporain (ÇaÄŸdaÅŸ Parnasçılık) adlı eserden almıştır. Türk edebiyatında parnasizmin etkileri Tevfik Fikret’te görülmektedir.

NATÜRELİZM

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur.Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir anlatımla ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını

belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değillerdir.

DoÄŸalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine’in Historei de la Litterature Anglaise (İngiliz edebiyatı tarihi) adlı eseri oluÅŸturur. İlk doÄŸalcı roman Goncourt kardeÅŸlerin bi hizmeçi kızın yaÅŸamını inceleyen Germinie Lacarteux adlı yapıtıdır. Ama Emile Zola’nın Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı eseri akımın edebi bildirgesi sayılır. Zola’nın yanısıra Guy de Maupassant, J. K. Huysmans , Leon Hennique, Henry Ceard, Paul Alexis, Alphonse Daudet doÄŸalcı yapıda eserler veren yazarlardır. Nabizade Nazım’ın ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında natüralist öğelere rastlanır

SEMBOLİZM

Sembolizma ve sembolizm, bir düşüncenin veya olayın sayılar ve şekillerle anlatılmasıdır. Bir açıdan kullandığımız harfler ve rakamlardan tutun, etrafımızda gördüğümüz geometrik şekillerde, doğanın yarattıklarında ve oluşlarda dahi sembolizmi görebiliriz. Fakat bizler genellikle bunları taşıdıkları anlamlardan çok, karşımızdakilere bildiklerimizi aktarmak için

kullanırız. Oysa her harfin, rakamın, geometrik şeklin taşıdıkları anlamlar ve enerjiler vardır. Sembolizmin en önemli yanı, bir sembole yüklenen anlamın yıllarca değerini kaybetmeden korunabilmesidir. Fakat bunun bir kötü yanı da aynı sembole gerçek anlamından veya daha doğrusu esas kullanım amacından farklı anlamlar yüklenerek kullanılmasıdır. Bu nedenle semboller ile uğraşırken dikkatli olmak ve gerçeği araştırmak gerekebilir. Fakat sembollerin gerçek anlamları ne kadar saptırılmaya çalışılırsa çalışılsın mutlaka birileri tarafından hep doğru olarak bilinir ve korunur. Sembolizma, fleksibilitesi ve rölativitesi nedeniyle çağlara uygun dinamizmi sayesinde temel bilgi aktarım yöntemi olarak gelişmelere hemen adapte olarak hem

demodeliğe meydan okur, hem de varlığını başarıyla korur. Sırların evrensel dili olan sembolizm; gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler. İnsanlar binlerce yıldır, bir düşünceyi izah etmek için birçok yollar denemişlerdir. Bir düşüncenin anlamını, kademeli şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre birtakım kalıplar içine koyup sunmuşlardır. Özellikle ezoterik, gizli tutulması gereken birçok bilgi sembollerle anlatılmıştır. Yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.

EMPRESYONİZM

Empresyonizm, 19. Yüzyılın sonlarında Fransa’da resimde görülmüş, daha sonra edebiyat ve müzikte de etkili olmuÅŸ bir akımdır.

Bu akımda anlam açıklığından çok kapalılık yeğlenir. Dış dünyadan algılanan görüntüler ruh süzgecinden geçirildikten sonra dışa yansıtılır.

Bu akımın edebiyattaki temsilcileri Baudlaire ve Verlaine’dir. İzlenimcilik Türk edebiyatında da Ahmet HaÅŸim, Cenap Åžehabettin gibi ÅŸairlerin üzerinde etkili olmuÅŸtur.

NEOKLASİZM

Sembolizme tepki olarak doÄŸan bir ÅŸiir akımıdır. Türk edebiyatında neoklasizmin en güçlü temsilcisi Yahya Kemal Beyatlı’dır. Yahya Kemal’in ÅŸiirleri, biçim yönünden eski, öz yönünden yenidir

GELECEKÇİLİK

20. yüzyılın baÅŸlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi vurgulayan akım olarak eÄŸerlendirilir. İtalyan ÅŸair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’nin 1909′de Paris’te Le Figaro gazetesinde yayınladığı bildiri ile ortaya çıktı. Bildiride, "Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaÅŸacağız" deniyordu. Bu geçmiÅŸin bütünüyle reddi demekti. Aynı bildiride, "Biz dünyadaki gerçekten saÄŸlıklı tek ÅŸeyi, yani savaÅŸcı ve ölüme götüren güzel düşünceleriyüceltiyoruz" sözleri, siyasal alanda o dönemde geliÅŸen faÅŸizm’den yana bir tavrın da açık göstergesiydi.GelecekçiliÄŸin kurucusu Marinette Avrupa’dan birçok yazarı etkilerdi. Rusya’da Velemir Hlebinikov ve Mayakovski gelecekçiliÄŸe yöneldi. Rus gelecekçiler kendi bildirgelerini yayınladı. PuÅŸkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi. Åžiirde sokak dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim devriminden sonra da gelecekçi akım güçlendi. Mayakovski’nin ölümüne kadar etkisini sürdürdü. İtalya’daki gelecekçiler ilk ÅŸiir antolojisini 1912′de yayınladı. İtalya’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesini ve Mussolini’yi savunuyorlardı. Onunla birlikte hapsedildiler. Gelecekçilik faÅŸizm ile özdeÅŸleÅŸti. Ve 1920′lerin ortalarına doÄŸru etkisini yitirdi. Eserlerinde mantıklı cümleler kurmayı reddeden gelecekçilerin parolası, "sozcüklere özgürlük"tü. Ezra Pound, D. H. Lawrence ve Giovanni Papini bu akımdan etkilenin yazar olarak sayılabilir. Fütürizmin Türkiye’deki temsilcisi Nazım Hikmet’tir

DADAİZM

Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduÄŸu bir grup genç sanatçı ve savaÅŸ karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı cafe’de toplandı. Fransızca’da oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada" akımın ismi olarak seçildi. Bildirisi de burada açıklandı. Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluÄŸa düşmüş, hiçbir ÅŸeyin saÄŸlam ve sürekli olduÄŸuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1.Dünya Savaşı’nın ardından gelen boÄŸuntu ve dengesizliÄŸin akımıdır. Kamuoyunu ÅŸaÅŸkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliÄŸe karşı çıkıyor, burjuva deÄŸerlerinin tiksinçliÄŸini vurguluyorlardı. Toplumda yerleÅŸmiÅŸ anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriÅŸtiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld, Paul Eluard ve Georges Ribemont-Dessaignes’in yazılarının yer aldığı Litterature’dü. Dadacılık 1922 sonrasında etkinliÄŸini yitirmeye baÅŸladı. Dadacılar gerçeküstücülüğe yöneldi.

GERÇEKÜSTÜCÜLÜK (SÜRREALİZM)

Avrupa’da 1′inci ve 2′nci dünya savaÅŸları arasında geliÅŸti. Temelde 1910′ların ortalarında akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadacıların yapıtlarından kaynaklanır. 1924′te "Manifeste du Surrealisme"i (Gerçeküstülük bildirgesi) hazırlayan ÅŸair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleÅŸtiren bir yoldur. Ve bu bütünleÅŸme içinde düşsel dünya ile gerçek yaÅŸam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içe geçiyordu. Sigmund Freud’un kuramlarından etkilenin Breton için, bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneÄŸi idi.

Breton’un yanısıra Louis Aragon, Benjamen Peret, otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneyler yaptılar. Kendi deyimleriyle, "gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerini geliÅŸtirmeye" baÅŸladılar. Bu ÅŸairlerin dizelerindeki sözcükler, mantıksal bir sıra izlemek yerine bilinçdışı psikolojik süreçlerle bir araya geldiÄŸi için insanı irkiltiyordu. Gerçeküstücülük, yöntemli bir araÅŸtırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduÄŸunu vurguluyordu. 1925′ten sonra gerçeküstücüler dağılmaya, baÅŸka akımlara yönelmeye baÅŸladı. Ama resimden, sinemaya, tiyatroya kadar bir çok sanat dalını derinden etkiledi. Andre Breton’un yanısıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Artaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char gerçeküstü akımın önemli isimleridir. Türk edebiyatında sürrealizmin bazı özelliklerini "İkinci Yeniler"de görmekteyiz.

HARFÇİLİK

Öncülüğünü Romen asıllı ÅŸair Isidore Isou’nun yaptığı, 2′nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Åžiirde en küçük birim olarak sözcükleri deÄŸil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir ÅŸiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliÄŸindedir. İsou’ya göre, "harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir ÅŸey tinsel olarak da var olamaz." Harfçilik, edebiyatın yanısıra sinemayı, dansı, müziÄŸi ve resmi de etkilemiÅŸtir. Çıkış noktaları, "sesleri,sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araÅŸtırılması"dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi ÅŸairler bu akımın önemli isimleridir.

VAROLUŞÇULUK

İlk önce varoluşçuluÄŸu tanımlayarak baÅŸlayalım. VaroluşçuluÄŸu tanımlamak için , sözcüğün kendisinden iÅŸe baÅŸlamak gerekir. Bu yeni türetilmiÅŸ sözcük “varoluÅŸ” (existence) ismin den, ilkin “varoluÅŸsal” (existentiel) ve varoluÅŸla ilgili “existential” sıfatları türetilerek ve daha sonra “culuk” son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. VaroluÅŸculuk, varoluÅŸun önceliÄŸini ya da ilkinliÄŸini benimseyen bir kuramdır.

İDEALİZM

Dünyayı ve varoluÅŸu bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklama öğretisinin temel olduÄŸu felsefi akımın edebiyattaki uzantısıdır. İdealist felsefenin tüm özellikleri edebi eserlerde yer alır. 20. yüzyılın baÅŸlarında ortaya çıkmıştır. Bireyci dünya görüşü ve simgecilik akımına bir tepki olarak doÄŸmuÅŸtur. ÇaÄŸcıl yaÅŸamın artık makineleÅŸen toplumları ve alabildiÄŸine serpilip geliÅŸen kentleriyle bireyi topluluk içinde yaÅŸamaya zorladığını vurgulayan idealizm, bir arada yaÅŸamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır. Topluluk bilincini ve bu bilince göre bireyin varoluÅŸunu, yaÅŸamı belli belirsiz yönlendiren kimi tinsel gerçekleri betimlemeyi ön planda tutar. En büyük temsilcisi Fransız yazar Jules Romains’tir. Bu akımın temelleri Romains’le Chenneviere’nin yazdığı Petit Traite de Versification (Åžiir üzerine küçük inceleme) ve Georges Duhamel’le Charles Vildrac’ın kaleme aldığı Notes su la technique poetique (Åžiir tekniÄŸi üzerine notlar) adlı eserlerde ortaya konulmuÅŸtur.

KİŞİLİKÇİLİK

Kişilikçilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakışaçısının da parçalara böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişilikçiliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütüngerçekliğin dokusunu oluşturur.

Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de baÅŸlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.

Edebiyat Hakkinda-1

06 Kasım 2007

ROMAN

Olmuş veya olması muhtemel olayların anlatıldığı uzun yazılardır. İlk örneklerini 15.y.y. da Fransız yazar Rabelais vermiştir. Ancak asıl niteliklerini Romantizm ve Realizm akımları döneminde kazanmıştır.

Roman belli bir olay etrafında gelişir ve olaylar ayrıntılarıyla anlatılır. Çoğu zaman şahıs kadrosu geniştir. Kişiler ayrıntılı olarak tanıtılır. Çevrenin tanıtımına özen gösterilir.

Temsil ettiği akıma göre romantik roman, natüralist roman, realist roman; konusuna göre aşk romanı, toplumsal roman, polisiye roman, macera romanı gibi isimler alır.

Türk edebiyatında Tanzimat’tan sonra görülür. İlk örneÄŸi Åžemseddin Sami’nin TaaÅŸÅŸuk-ı Talat ve Fıtnat adlı romanıdır. Batı romanı ölçüsünde en baÅŸarılı romanı Halit Ziya UÅŸaklıgil yazmıştır. Namık Kemal, Mehmet Rauf, ReÅŸat Nuri, Yakup Kadri, Peyami Safa diÄŸer ünlü romancılarımızdır.

HİKAYE

Anlatımı bakımından romana benzeyen, ancak romandan daha kısa yazı türüdür.

Hikâyede olaylar genellikle yüzeyseldir. Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir ânı içinde anlatılır. Genellikle kişilerin tek yönü üzerinde ( çalışkanlık, titizlik, korkaklık vs. ) durulur. Bu da romanda aynı dönemlerde oluşmaya başlamış ve özellikle Realizm döneminde önemli bir tür haline gelmiştir.

İki tür hikâye görülür. Bunlar klasik hikâye ve modern hikâyedir.

Mauppasant tarzı da denilen kilasik hikâye yukarıda anlattığımız özelliğe uyar.

Çehov tarzı denen modern hikâyede ise belli bir kişi olmadığı gibi belli olaylar da çoğu kez yoktur. Yazarın kendiyle sohbet ediyormuş gibi bir anlatımı vardır; çoğu kez birinci kişinin ağzından anlatıldığı olur.

Türk edebiyatında yine Tanzimat’la görülmeye baÅŸlanan hikâye türünde Halit Ziya, Ömer Seyfettin, Memduh Åževket, Sait Faik önemli eserler vermiÅŸlerdir.

MASAL

Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilmiştir.

Masallarda olaylar tamamen hayal ürünüdür. Yer ve zaman belli değildir. Kahramanlar insan üstü özellikler gösterir. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür. İyiler ödüllendirilir, kötüler cezalandırılır. Masallarda eğiticilik esastır. Çoğu kez evrensel konular işlenir. Dünya edebiyatında Kelile ve Dimne, Binbir Gece Masalları ünlüdür. Türk edebiyatında Keloğlan en tanınmış masal kahramanıdır. Eflatun Cem Güney masallarımız derlemiş ve bir kitap halinde yayımlamıştır.

DENEME

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, kesin kurallara varmadan, kanıtlamaya kalkmadan, okuyucuyu inanmaya zorlamadan anlattığı yazı türüdür.

Deneme yazarı görüşlerini aktarırken samimi bir dil kullanır. Kendi diliyle konuşuyormuş gibi bir hava içindedir.

Deneme her konuda yazılabilir. Ancak daha çok tercih edilen konu her devrin, her ulusun insanı ilgilendiren, kalıcı, evrensel konulardır. Ele alınan konu çoğu zaman derinleştirilerek anlatılır.

Denemenin özelliÄŸini Nurullah Ataç’ın ÅŸu sözleriyle özetleyebiliriz:

“ Deneme, ben’in ülkesidir. ‘Ben’ demekten çekinen, her görgüsüne, her görevine ister istemez bir parça kattığını kabul etmeyen kiÅŸi denemeciliÄŸe özenmesin.”

Denemenin ilk örneklerini Fransız yazar Montaigne vermiştir. Daha sonra İngiliz yazar Bacon türü geliştirmiştir.

Edebiyatımızda Cumhuriyet’ten sonra görülmeye baÅŸlanan bu türde Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sebahattin EyüboÄŸlu, Ahmet HaÅŸim güzel örnekler vermiÅŸlerdir.

FIKRA

Yazarın gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa günübirlik yazılardır. Bu tür yazıları nükteli hikâyecikler biçimindeki Nasrettin Hoca fıkralarıyla karıştırmayalım.

Fıkra, bir gazete yazı türüdür. Gazetenin belli bir köşesinde genel bir başlıkla yazılan fıkralarda mesele kısaca incelenir ve mutlaka bir sonuca varılır. Daha çok alaylı bir dille, bazen eleştiri bazen sohbet tarzında yazılır. Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava hâkimdir yazılarda.

Edebiyatımızda özellikle Ahmet Rasim fıkralarıyla tanınır. Daha sonra Ahmet Haşim, Refik Halit, Peyami Safa sayılabilir.

MAKALE

Yazarın herhangi bir konudaki görüşlerini, belli kanıtlar, belgeler, inandırıcı veriler kullanarak kanıtlamaya çalıştığı ve böylece okuyucuyu bilgilendirmeyi amaçladığı yazı türüdür. Makalede temel unsur düşüncedir.

Makale, gazete ile birlikte ortaya çıkmış bir gazete yazı türüdür. Bizde de ilk özel gazete olan Tercüman - ı Ahval gazetesinin çıkmasıyla görülür. İlk makale de aynı gazetede Şinasi tarafından yazılmıştır.

Makalede amaç bilgi aktarmak ya da görüşlerine okuyucuyu inandırmak olduğundan açık, anlaşılır, ciddi bir dil kullanılır. Seçilen konuya göre uzun da olabilir kısa da.

Makale her konuda yazılabilir. Bu konu günlük olabileceği gibi, felsefi, bilimsel, sanatsal da olabilir. Ama edebi makale elbette sanatla ilgili olanıdır.

Edebiyatımızda Tanzimat döneminden beri görülen makale türünde Namık Kemal, Hüseyin Cahit, Ziya Gökalp, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabi ünlü birkaç isimdir.

ELEŞTİRİ

Bir sanatçının, bir sanat eserinin iyi ve kötü yanlarını ortaya koyarak onun gerçek deÄŸerini belirleyen yazılardır. EleÅŸtiri yazarı – yani eleÅŸtirmen – eser hakkında okuyucuyu bilgilendirir; hem eserin yazarına hem okura yol gösterir.

İki tür eleştiri vardır: İzlenimsel eleştiri ve nesnel eleştiri.

İzlenimsel eleÅŸtiri, Anatole France’in ilkelerini belirlediÄŸi ve eleÅŸtirmenin bir eseri kendi zevk ölçülerini göz önüne alarak incelediÄŸi eleÅŸtiri türüdür. Bu tür eleÅŸtirilerde öznel yargılar çok olacağından günümüzde bu tür pek raÄŸbet görmez.

Nesnel eleştiride ise her eserin değerlendirilmesinde kullanılabilecek belli ölçütler vardır. Eleştirmen mümkün olduğunca kişisel yargılarda bulunmaktan kaçınır. Bilimsel araştırmalardan yararlanarak, eseri ister beğensin ister beğenmesin, tarafsız bir gözle onun değerini ortaya koyar.

Avrupa’da Boielau, Saint Beuve, Taine, France eleÅŸtirileriyle tanınır.

Edebiyatımızda Hüseyin Cahit, Cenap Şehabettin, Ali Canip, Yakup Kadri, Nurullah Ataç, Mahmet Kaplan, Cemil Meriç, eleştiri alanında yazılar yazan ünlü birkaç isimdir.

GEZİ YAZISI

Gezilip görülen yerler hakkında yazılan yazılardır. Kişi gezi esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızada tutmak güç olacağından gezi esnesında not alınır ve gezi yazılarında bunlar hikâye edilir.

Gezi yazısında yazar daima gezdiği yerleri anlatmalı, uydurma, yanlış bilgiler vermemelidir. Gördüklerini okuyucunun daha iyi algılaması için, karşılaştırma yapar. Okur sanki o yerleri yazarla birlikte gezer gibi olur.

Eski edebiyatımızda gezi yazısına seyahatname denir. Bu alanda Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi ünlüdür. Ancak asıl gezi yazıları Avrupa’ya açılma döneminde görülmeye baÅŸlanmış, gidieln Avrupa ÅŸehirleri ile ilgili yazılar yazılmıştır. Namık Kemal, Ziya PaÅŸa bunların başında gelir.

Gezi yazılarını kitaplaÅŸtıran yazarlarımız da vardır. Ahmet Mithat Efendi, Avrupa’da Bir Cevelan; Cenap Åžahabettin Hac Yolunda, Avrupa Mektupları; Ahmet HaÅŸim, Frankfurt Seyahatnamesi; ReÅŸat Nuri, Anadolu Notları; Falih Rıfkı, Deniz Aşırı, Zeytin Dağı, Taymis Kıyıları bunlardan bazılarıdır.

ANI

Bir yazarın kendisinin yaşadığı ya da tanık olduğu olayları sanat değeri taşıyan bir üslupla anlattığı yazılardır. Yazarın kendini okuar açtığı bir tür olduğunda içtendir ve bu yönüyle çok tutulur. Anılar belli bir dönemin yorumlandığı yazılar olduğundan tarihi bir belge özelliği gösterir. Ancak bu bilimsel olamaz; çünkü yazarın olaylara kişisel bakışı söz konusudur.

Üslup yönüyle gezi yazısına benzerse de, yazarın dış dünyadan çok kendinden söz etmesi anıyı belli eder. Zaten eski edebiyatımızda anı, gezi yazısı hatta tarih iç içedir.

Özellikle Tanzimat’la baÅŸlayan anı türündeki yazılar Cumhuriyet döneminde önemli bir tür olmuÅŸtur. Anılarını kitaplaÅŸtıran yazarlarımızda vardır. Namık Kemal, Magosa Mektupları; Ziya PaÅŸa, Defter – i Amal, Ahmet Rasim, Åžehir Mektupları; Halit Ziya, Kırk yıl, Saray ve Ötesi; Hüseyin Cahit, Edebi Hatıralar; Falih Rıfkı, Çankaya adlı eserlerinde anılarını anlatmışlardır.

BİYOGRAFİ

Bir kişinin hayatının anlatıldığı yazılardır. Bunlarda amaç o kişiyi tüm yönleriyle ( hayatı, eseri, kişiliği, görüşleri vs.) tanıtmaktır. Biyografi açık, sade bir dille anlatılan kişinin devrini, çevresini dikkate alarak yazılır. Divan edebiyatında şairleri anlatan bu tür eserlere tezkire denirdi. Türk edebiyatında bunun ilk örneğini Ali Şir Nevai vermiştir.

Yazar eğer kendi hayatını anlatmışsa yazıya otobiyografi denir. Çoğu zaman bunlarda sanatçı kendiyle beraber aile büyüklerinden, çevreden, aile içi durumlardan da söz eder.

Otobiyografiler üslup yönüyle anıya benzer; ancak anı otobografi içinde bir bölüm sayılabilir. Yani otobiyografi daha uzun bir dönemi içine alır.

MEKTUP

Genel anlamda kişinin bir haberi, olayı, arzuyu bir başkasına anlattığı yazılardır. Özel mektup, iş mektubu, edebi mektup türleri vardır. Bunlar içinde bizi edebi mektup ilgilendiriyor.

Bu tür mektuplar açık olarak bir gazetede ya da dergide yayımlanır. Yazar birine hitaben herhangi bir konudaki görüşlerini, duygularını anlatır. Ancak asıl amacı bunları herkese duyurmaktır.

Mektup, Divan edebiyatında da kullanılmıştır. Fuzuli’nin “Åžikayetname” adlı eseri bu türdendir. Tanzimat’tan sonra ise gazetelerde yayımlanan birçok açık mektup görülür.

Bazı yazarlar mektuplardan oluÅŸan romanlar da yazmışlardır. Halide Edip’in “Handan” romanı bunlardan biridir

SOHBET

Bir konunun fazla derinleştirilmeden, biriyle konuşuyormuş gibi anlatıldığı fikir yazılarıdır. Sohbet yazılarında herkesi ilgilendirecek konular seçilir. Cümleler çoğu zaman konuşmadaki gibi devriktir. Yazar sorulu cevaplı cümlelerle, konuşuyormuş hissi verir.

Üslup olarak fıkraya benzerse da gazete yazı türü olması, az sözle çok şey anlatmayı amaçlamaması, dışa dönük olması onu fıkradan ayırır.

Edebiyatımızda Ahmet Rasim, Şevket Rado sohbet türüne özel bir önem vermişlerdir.

GÜNLÜK

Ne gün yazıldığını belirtmek için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda o gün olup bitenin, sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapıldığı yazılardır. Her gün yazıldığı için kısa olan bu yazılar, yazarının hayatından izler verdiğinden içten ve sevecendir.

Oktay Akbal, Suut Kemal Yetkin, Seyit Kemal KaraalioÄŸlu’nun günlükleri kitap halinde yayımlanmıştır.

Edebiyat Hakkinda-2

06 Kasım 2007

LİRİK ŞİİR

AÅŸk, ayrılık, hasret, özlem konularını iÅŸleyen duygusal ÅŸiirlerdir. Okurun duygularına, kalbine seslenir. Eskiden Yunanlılarda “lir” denen sazlarla söylendiÄŸinden bu adı almıştır. Tanzimat döneminde de bir saz adı olan “rebab” dan dolayı bu tür ÅŸiirlere rebabi denmiÅŸtir. Divan edebiyatında gazel, ÅŸarkı; Halk edebiyatında güzelleme türündeki koÅŸma, semai lirik ÅŸiire girer.

ÖRNEK:

Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın

Sesini duyan olur, sana göz koyan olur

Anmasınlar adını candan anan dudaklar

Annen bile okşasa benim bağrım taş olur

EPİK ŞİİR

Destansı özellikler gösteren şiirlerdir. Kahramanlık, savaş, yiğitlik konuları işlenir. Okuyanda coşku, yiğitlik duygusu, savaşma arzusu uyandırır. Daha çok, uzun olarak söylenir. Divan edebiyatında kasideler, Halk edebiyatında koçaklama, destan, varsağı türleri de epik özellik gösterir. Tarihimizde birçok şanlı zaferler yaşadığımızdan, epik şiir yönüyle bir hayli zengin bir edebiyatımız vardır.

ÖRNEK:

Bizdik o hücumun bütün aşkıyla kanatlı

Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle

Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle

DİDAKTİK ŞİİR

Bir düşünceyi, bir bilgiyi aktarmak amacıyla yazılan şiirlerdir. Bunlar okurun aklına seslenir. Duygu yönü az olduğundan kuru bir anlatımı vardır. Kafiye ve ölçülerinden dolayı akılda kolay kaldığından, bilgiler bu yolla verilir. Manzum hikâyeler, fabller hep didaktik özellik gösterir.

ÖRNEK:

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz

Åžahsın görünür rutbe – i aklı eserinde

PASTORAL ŞİİR

DoÄŸa ÅŸiirlerini, çobanların doÄŸadaki yaÅŸayışlarını anlatan ÅŸiirlerdir. DoÄŸaya karşı bir sevgi, bir imrenme söz konusudur bunlarda. EÄŸer ÅŸair doÄŸa karşısındaki duygulanmasını anlatıyorsa “idil”, bir çobanla karşılıklı konuÅŸuyormuÅŸ gibi anlatırsa “eglog” adını alır

ÖRNEK:

Hülyana karışmasın ne şehir ne de çarşı

Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı

Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an

Madem ki kara bahtın adını koydu çoban

SATİRİK ŞİİR

Eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda didaktik özellikler de görüldüğünden, didaktik şiir içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğru olur. Bu tür şiirlere Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeni edebiyatımızda ise yergi verilir.

ÖRNEK:

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

PadiÅŸah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

DRAMATİK ŞİİR

Tiyatroda kullanılan şiir türüdür. Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi. Bu durum dram tiyatro türünün ( 19. yy. ) çıkışına kadar sürer. Bundan sonra tiyatro metinleri düz yazıyla yazılmaya başlanır.

Dramatik şiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta trajedi ve kommedi olmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın eklenmesiyle üç kere çıkmıştır.

Bizde dramatik ÅŸiir türüne örnek verilmemiÅŸtir. Çünkü bizim Batı’ya açıldığımız dönemde ( Tanzimat ) Batı’da da bu tür ÅŸiirler yazılmıyordu; nesir kullanılıyordu tiyatroda. Bizim tiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirle yazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da olmuÅŸtur. Abdülhak Hamit Tarhan gibi…

MISRA (DİZE)

Ölçülü ve anlamlı, bir satırlık nazım birimidir.

BEYİT (İKİLİK)

Aynı ölçüde olan ve anlamca bir bütünlük oluşturan ve iki dizeden oluşan nazım birimidir.

ÖLÇÜ (VEZİN)

Şiirde dizelerin hece sayısına veya hecelerin ses değerine göre bir uyum içinde olmasıdır.

HECE ÖLÇÜSÜ:

Şiirde dizeleri oluşturan sözcüklerin hece sayılarının eşitliğine dayanan ölçüdür. Hece ölçüsüyle yazılmış dizeler okunurken belli yerlerde durulur.Durulan bu yerlere "durak" denir. Durak sözcüğün sonunda yer alır.

ARUZ ÖLÇÜSÜ:

Dizelerdeki hecelerin uzunluk ve kısalığına göre, açık ya da kapalı oluşuna göre düzenlenmesidir.Kısa heceler nokta(.) uzun heceler çizgi (-) ile gösterilir.

İmale: Aruz kalıbına uydurmak için kısa hecenin uzun sayılmasıdır.

Zihaf: Uzun heceleri kısa okumaktır.

SERBEST ÖLÇÜ:

Bu ölçüde hecelerin sayısı ya da uzunluğu kısalığı dikkate alınmaz.

REDİF

Mısra sonlarında yazılışları, okunuşları, anlamları ve görevleri aynı olan eklerin, kelime ve kelime gruplarının tekrar edilmesine "redif" denir.

*……..uzakta

*……..plakta

KAFİYE

Şiirde mısra sonlarındaki ses benzerliklerine denir. Kafiyeyi oluşturan eklerin ya da kelimelerin; yazılışları ve okunuşları aynı, anlamları ve görevleri farklı olmalıdır.

*………..derinden.

*………..kederinden.

KAFİYE ÇEŞİTLERİ

YARIM KAFİYE:

Tek ses benzerliÄŸine dayanan kafiyedir.

*…………dizildi

*…………yazıldı.

TAM KAFİYE:

İki ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

*………karanlık

*………artık

ZENGİN KAFİYE:

Üç ya da daha çok ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

*……….. yolculuk

*………..soluk

CİNASLI KAFİYE:

Anlamları ayrı, fakat yazılış ve okunuşları aynı olan kelime ve kelime gruplarının mısra sonunda tekrarı ile oluşan kafiyedir.

*………..vakit çok geç

*………..nasıl geçersen geç.

KAFİYE ÖRGÜSÜ

DÜZ KAFİYE: "a a a b" ya da

"a a b b" olmalı.

ÇAPRAZ KAFİYE: "a b a b" olmalı.

SARMA KAFİYE: "a b b a" olmalı.

Edebiyat Hakkinda-3

06 Kasım 2007

TÜRK EDEBİYATI

İslâm’dan Önceki Türk Edebiyatı: Eldeki bilgilere göre, Türklerin ilk anayurdu Orta Asya’dır. Bu bölgede Türklerin yaÅŸadıkları bazı yörelerde bulunan yazılı belgeler, Türk dili ve edebiyatı konusunda önemli bilgileri günümüze iletmiÅŸtir. Türkçe en eski yazılı belgeler, VIII. yy’darı kalmadır (Göktürk yazıtları). Bu yazılı belgelerdeki dilin geliÅŸmiÅŸ, içeriÄŸinin zengin olması, Türk edebiyatının çok daha eskilere dayandığını gösterir. Çünkü, ürünler yazıya geçirilmeden önce, uzunca süre sözlü gelenekte yaÅŸamıştır. Bu bakımdan İslâm’dan önceki Türk edebiyatını da iki ana dalda incelemek gerekir: Sözlü gelenek; yazılı gelenek.

Sözlü gelenek (ya da sözlü ebiyat): Bütün ulusların edebiyatında olduÄŸu gibi, Türk ulusunun da baÅŸlangıçtan günümüze süregelen bir sözlü edebiyat geleneÄŸi vardır. Sözlü geleneÄŸin ürünlerinin tümü günümüze kalmamıştır, KaÅŸgarlı Mahmut’un, Divanü Lügat it-Türk ([Türk Dili Sözlüğü) adlı yapıtındaki sözlü edebiyat ürünlerine göre, Türklerde sözlü gelenekte ÅŸiir önde geliyordu. "Kam", "baksı", "ozan", "ÅŸaman" gibi adlar verilen ilk ozanlar, aynı zamanda "kopuz" denen bir çalgı da çalmaktaydılar. Hekimlik, büyücülük gibi görevleri de olan bu ozanlar, şölen, sığır, yuÄŸ gibi törenlerde görev alıyorlardı. Turfan kazılarında ilk Türk ozanlarından bazılarının ÅŸiirleri bulunmuÅŸtur. Aprınçur Tigin, Çuçu, Kül Tarkan, Çısuya Tutung, Asıg Tutung, Sungku Seli Tutung, Kalım KeyÅŸi adlı ilk Türk ozanlarının ÅŸiirlerinde, genellikle dörtlük nazım birimi, hece ölçüsü kullanılmıştır. Bu ÅŸiirlerin dili de "öz Türkçe" dir. Söz konusu ÅŸiirlerde "koÅŸuÄŸ", "kojan", "takÅŸut", "ır", "yır", "ÅŸlok", "kavi", "basık" gibi adların kullanıldığı dikkati çeker. Sözlü gelenekte oluÅŸan türler arasında, destanlar ilk sırayı alır. Sonra koÅŸuklar (sevgi, doÄŸa güzellikleri, vb. konuları iÅŸlerler), sagular (ölen bir kimsenin arkasından söylenen, onun yiÄŸitliklerini, ölümünden duyulan acıyı dile getiren ÅŸiirler) gelir. KaÅŸgarlı Mahmut’un sözlüğünde, eski Türk atasözleri (sav)örneklerine de rastlanmaktadır. Sözlü gelenekler pek çok biçimsel, bölgesel, vb. deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸrayarak günümüze gelmiÅŸtir.

Yazılı gelenek ya da yazılı edebiyat: Yazının bulunmasından sonra, sözlü geleneÄŸin yanı sıra, yazılı edebiyat da baÅŸlamıştır. Türkçe’de ilk yazılı belgeler, VI. yy’dan kalan Yenisey yazıtları ve VII. yy’dan kalan Göktürk yazıtlarıdır. Bu yazıtlar arasında Kuzey MoÄŸolistan’da bulunan Kültigin yazıtı (dikiliÅŸi 732), Bilge KaÄŸan yazıtı (dikiliÅŸi 735) ve Tonyukuk yazıtı (dikiliÅŸi 720) anı-söylev türünün ilk örnekleri sayılır. Türk toplumunun devlet, toplum, iktisat, siyaset, kültür yaÅŸamlarıyla ilgili bilgiler vermesi açısından büyük deÄŸer taşıyan bu yazıtlarda, geliÅŸmiÅŸ bir Türkçe kullanılmış olması, yazılı geleneÄŸin daha önceleri baÅŸladığı izlenimini uyandırmaktadır, Uygur Türklerinden kalan yazılı ürünler arasında da, Altun Yaruk özel bir önem taşır. Çince’den Türkçe’ye çevrilen bu kitap, buddhacılığın kutsal yapıtlarındandır. Öbür Uygurca öyküler arasında Cestani Bey Hikâyesi, Kutsal TavÅŸan Hikâyesi, Prens Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi sayılabilir. Dinsel niteliÄŸi önde gelen Uygur edebiyatında, çeviriler ağır basmaktadır.

İSLAM UYGARLIĞI ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI

Karahanlı hükümdarı Satuk BuÄŸra Han’ın İslâm dinini devlet dini ularak kabul etmesi (940), Orta Asya Türk boylarının yavaÅŸ yavaÅŸ İslâm uygarlığının etkisine girmesine yolaçtı. ÇeÅŸitli Türk boylarında Arap abecesi benimsendi; Türkçe’nin yapısında Arapça ve Farsça sözcükler görülmeye baÅŸlandı. Orta Asya Türk edebiyatı, sırasıyla Karahanlı edebiyatı (KaÅŸgarlı Mahmut: Divanü Lügat it-Türk; Yusuf Has Hacip: Kutadgu Bilig; Edip Ahmet: Atabet ül-Hakayık; vb.)Harzem-Altınordu edebiyatı (Kerderli Mahmut: Nehc ül-Feradis(Cennetlerin Açık Yolu]; Åžeyh Åžerif Hoca: Muin ül-Mürit [Müritlerin Yardımcısı]; Harizmi; Muhabbetname; Ali; Kıssa-i Yusuf; vb.), ÇaÄŸatay edebiyatı (Hüseyin Baykara; Ali Åžir Nevai; Muhammet Åžeybani Han; Babur [Vekayiname}; Ebülgazi Bahadır Han (Secere-i Türk) vb.) evrelerini yaÅŸadı (günümüzün Özbek edebiyatı, ÇaÄŸatay edebiyatının devamıdır). DoÄŸu Türkçesi’nin egemen olduÄŸu yörelerde geliÅŸen bu edebiyatın yanı sıra, Batı Türkçesi çevrelerinde de Azeri edebiyatı (Molla Penah Vakıf; Åžehriyar; vb.), Türkmen edebiyatı (Mahdum Kuli, vb.) ve Anadolu Türk edebiyatı geliÅŸti. XIII. yy’dan baÅŸlayarak büyük bir geliÅŸme gösteren Anadolu Türk edebiyatı, divan edebiyatı ve halk edebiyatı kollarına ayrıldı

DİVAN EDEBİYATI

Osmanlı ülkesinde, özellikle medreseden yetiÅŸen aydın kimselerin Arap ve Fars edebiyatlarını örnek alarak oluÅŸturdukları yazılı edebiyata, "divan edebiyatı" adı verilir. XIII. yy’dan XIX. yy’ın ortalarına kadar süren divan edebiyatı, adını, ÅŸairlerin ÅŸiirlerini topladıkları "divan" denilen kitaptan almıştır. Divan edebiyatının tarihsel geliÅŸmesi dört dönemde incelenebilir:

Kuruluş dönemi: Geçiş dönemi; olgunluk dönemi; çöküş dönemi.

KuruluÅŸ dönemi (XIII. yy.-XV. yy’ın ilk yarısı) Bu dönemde Sadi, Feridettin Attar, Nizami gibi İranlı ÅŸairlerin yapıtları Türkçe’ye (Osmanlıca’ya) çevrildi. Bu çeviriler, biçim ve öz bakımından yeni bir edebiyat geleneÄŸinin kurulmasına ön ayak oldu.GülÅŸehri, Hoca Dehhani, Nesimi, Ahmet Dai, Kadı Burhanettin, Åžeyhi gibi ÅŸairler, bazen din dışı konuları, çoÄŸunlukla da, çeviri yapıtların etkisiyle, tasavvuf konularını iÅŸlediler.

CeçiÅŸ dönemi (XV. yy’ın ikinci yanst-XVI. yy’ın baş¬lan): Saray ve çevresinde oluÅŸan divan edebiyatı, bu dönemde özellikle belirli bir sınıfın (saray ve çevresi) edebiyatı olma niteliÄŸi aldı. Seçtikleri konular, genel eÄŸilimleri, dilleri ve dünya görüşleri, ÅŸairleri bu sınıfın hizmetine soktu. Saray ve çevresinden yakın ilgi ve destek gören, ama topluma açılmayan divan edebiyatı, resmi bir edebiyat, daha doÄŸrusu bürokratik bir edebiyat kimliÄŸine büründü. Ahmet PaÅŸa, Necati ÅŸiir alanında, Mercimek Ahmet, ÂşıkpaÅŸazade ve Sinan PaÅŸa düzyazı alanında baÅŸarılı yapıtlar ortaya koydular.

Olgunluk dönemi (XVI. yy’ın baÅŸları-XVIII. yy’ın ikinci yarısı): Bu dönem, Fars edebiyatı etkilerinin en aza indiÄŸi, divan ÅŸairlerinin ve yazarlarının kendi kiÅŸiliklerini, yaratıcılıklarını en iyi biçimde gösterdikleri dönem olarak kabul edilebilir. Divan ÅŸair ve yazarları bu dönemde, etkilenme ve esinlenme yerine, özgün yaratıma yöneldiler; biçim ve içerikte bazı yerli öğeler oluÅŸturdular. Åžairlerin bazıları (özellikle Åžeyh Galip), "Sebk-i Hindi" akımını tanıttılar ve bu akıma uygun ÅŸiirler yazdılar. Sabit ve Nabi’nin baÅŸlattığı "yerlileÅŸme"yse, Nedim’de ve onu izleyenlerde belirli bir bütünlük kazandı. Bu dönemin ÅŸairleri arasında Fuzuli, Hayali, Baki, BaÄŸdatlı Ruhi, TaÅŸlıcalı Yahya, Naili, Nabi, Nef’i, Nedim, Åžeyh Galip, Koca Ragıp PaÅŸa, yazarları arasındaysa Sehi Bey, Âşık Çelebi, EvliyaÇelebi, Kâtip Çelebi, Peçcvi, Naima, Koçi Bey, Veysi, Nergisi, Yirmisekiz Mehmet Çelebi, vb. sayılabilir.

Çöküş dönemi (XVIII. yy’ın ikinci yarısı- XIX. yy’ın ilk yarısı):Osmanlı toplumunda görülen yenileÅŸme akımları ve giriÅŸimleri, Batı dünyasıyla çeÅŸitli alanlarda kurulan yakın iliÅŸkiler, gazete ve dergilerin Osmanlı ülkesinde de yayınlanmaya baÅŸlanması, bazı Osmanlı aydınlarının Batı ülkelerinde öğrenim görmeleri, Batı toplumlarını ve uygarlığını yakından tanımaları, edebiyat dünyasında da belirli bir etki uyandırdı. Diliyle, dünya görüşüyle toplumdan kopuk olan dîvan edebiyatı, yeni Osmanlı aydınları tarafından eleÅŸtirilmeye baÅŸlandı. Böylece, divan edebiyatının kendi çerçevesi içinde en güzeli yaratma, en güzel deyiÅŸe varma anlayışı deÄŸiÅŸmeye, edebiyatı toplumun eÄŸitilmesinde, ahlâkının düzeltilmesinde, çevresini tanımasında ve deÄŸiÅŸtirmeye yönelmesinde etkin bir araç olarak görme eÄŸilimi yaygınlaÅŸmaya baÅŸladı. Divan edebiyatı, ilk sivil gazetenin çıkış tarihi olan 1860 yıllarında sona ermiÅŸ kabul edilmektedir.

HALK EDEBİYATI

Türklerin XI. yy’dan baÅŸlayarak yurt edindikleri Anadolu’da sözlü geleneÄŸin bir devamı olarak günümüze kadar sürdürülen sözlü edebiyata, "halk edebiyatı" adı verilir. Halk edebiyatı, kendi içinde üç bölümde incelenir:

ANONİM HALK EDEBİYATI

TEKKE EDEBİYATI

AŞIK EDEBİYATI

ANONİM HALK EDEBİYATI

Anonim halk edebiyatı: Anonim halk edebiyatı, yazanı ya da söyleyeni bilinmeyen bütün sözlü ve yazılı ürünleri kapsar. Halk öyküleri (destansı öyküler, destanlar, tarihler, menkıbeler, âşık Öyküleri, masallar, efsaneler, fıkralar), türküler, maniler, atasözleri, bilmeceler, seyirlik halk oyunları (karagöz, ortaoyunu, meddah), anonim halk edebiyatı kapsamına girer. Bütün halk ozanları, bu tür anonim ürünlerin bir türs aklayıcısı,taşıyıcısı, ileticisi gibi görev yapmışlar, meraklı kimseler de, bu ürünleri "cönk" adı verilen uzun defterlere yazmışlardır.

TEKKE EDEBİYATI

Tekke edebiyatı (XIII.-XVI. yy’lar arası): Anadolu’da XIII. yy’daki iktisadi, siyasal ve toplumsal çalkantılar, Anadolu insanını tasavvuf ilkelerini yaymaya çalışan tarikatlara yöneltti; medreseye karşıt tutumları, geniÅŸ hoÅŸgörüleri, insan sevgisine verdikleri yüce deÄŸerle tarikatlar (mevlevilik, bektaÅŸilik, bayramilik, vb,), birer çekim merkezi haline geldi. Tarikatlar, ilkelerini yaymak için çeÅŸitli sanat kollarından oldukça geniÅŸ biçimde yararlandılar; bu arada zengin bir tekke edebiyatı da doÄŸdu, din ve tasavvuf konularını dinin kesin yasakları biçiminde deÄŸil de "gönül iÅŸi, gönül yolu" biçiminde yorumlayan, halkın diliyle ve sözlü geleneÄŸin biçimsel özellikleriyle dile getiren tekke ozanları, büyük bir etki alanı oluÅŸturdular. Åžiirler tekke toplantılarında ilahi, nefes gibi özel bestelerle okunuyordu.

Tekke edebiyatının ünlü temsilcileri arasında, XIII.-XIV. yy’larda Yunus Emre, XIV. yy’da Nebimi, XV. yy’da Kaygusuz Abdal, EÅŸreîoÄŸlu Kum i, Hacı Bayram Velî,

XVI. yy’da Hatayi (Åžah İsmail Safevi), Pir Sultan Abdal,Kul Himmet, Aziz Hudai, XVII. yy’da Niyazi-i Mısri anılabilir.

AŞIK EDEBİYATI

Âşık edebiyatı (XIV. yy’dan günümüze): "Âşık" adı verilen ozanların geleneksel ürünlerinin oluÅŸturulduÄŸu edebiyata, "âşık edebiyatı" denir. Aşıklar, ürünlerini saz eÅŸliÄŸinde söylemelerinden ötürü, "saz ÅŸairi" diye de adlandırılır. Âşıklar, baÅŸlangıçta halka yakın olan tekke edebiyatının vakıflar düzeniyle güçlenerek yüksek sınıfa yaklaÅŸması sonucu ortaya çıktılar; eski destan geleneÄŸini sürdürüyor, aÅŸk ve doÄŸaya iliÅŸkin ÅŸiirler söylüyor, sözlerine sazlarıyla eÅŸlik ediyor, ustalarının geleneÄŸini sürdürüyor, yaÅŸadıkları çağın ve çevrenin bazı yönlerini ÅŸiirlerine yansıtıyorlardı. Åžiirlerini doÄŸaçtan (irticalen) söyleyen âşıklar, geleneksel yolu izledikleri, yaÅŸamdan ve toplumdan kopmadıkları için, etkilerini bir ölçüde yitirmiÅŸ olsalar da, günümüzde de sanatlarını sürdürmektedirler. Âşık edebiyatının temsilcileri arasında da

XVII. yy’da KaracaoÄŸlan, Âşık Ömer, Gevheri, Gazi Âşık Hasan, XVIII. yy’da Âşık Nuri, Âşık Dertli, XIX.

yy’da DadaloÄŸlu, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni,ÂşıkSeyrani, Tokatlı Nuri, Ruhsati, Sümmani, XX. yy’da

Kağızmanlı Hıfzı, Huzuri, Âşık Veysel Şatıroğlu, Aii İzzet Özkan, vb. sayılabilir.

BATI UYGARLIĞI ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI

XVII. yy’dan baÅŸlayarak sırasıyla "duraklama" ve "gerileme" dönemlerini yaÅŸayan Osmanlı devleti, iç ve dış etkenler yüzünden kurumlarında bir dizi yenileÅŸtirme eylemlerine giriÅŸtiyse de, imparatorluÄŸun gerilemesini ve giderek çökmesini önleyemedi.

Batı ülkeleriyle ilişkiler yalnızca askeri, siyasal, iktisadi düzeyde kalmadı; Osmanlı aydınları, Batı kültür ve sanatıyla da yakından ilgilenerek, imparatorluk için yeni bir kültür ve sanat siyaseti oluşturmaya çalıştılar. Bu çalışmalar sonucu, Türk toplumu, Doğu (İslâm) uygarlığının etkisinden yavaş yavaş çıkıp, Batı uygarlığı çevresine girmeye başladı.

Batı uygarlığı etkisinde geliÅŸen yeni Türk edebiyatının baÅŸlangıcı olarak, ilk sivil gazete olan Tercuman-ı Ahval’in çıkış tarihi (1860) kabul edilir.

TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

Tanzimat dönemi edebiyatı (1860-1869): Türk toplumunda, 1860-1896 yılları arasındaki edebiyat etkinlikleri, "Tanzimat edebiyatı" adı altında toplanır. "BatılılaÅŸma" olgusunu gerek basın, gerek edebiyat yapıtları aracılığıyla yaygınlaÅŸtırmaya çalışan Tanzimat dönemi yazarları, Batı ÅŸiir, roman ve tiyatrosundan oldukça etkilendiler. Bu etkilenmeler, özellikle çeviri yoluyla gerçekleÅŸti. Tanzimat yazarları sanat anlayışları bakımından ikiye ayrılabilir: Namık Kemal, Åžinasi, Ahmet Mithat Efendi, ve Ziya PaÅŸa’yı kapsayan birinci kuÅŸak (1860-1875); Recaizade Mahmut Ekrem, SarnipaÅŸaza-de Sezai, Nabizade Nâzım ve AbdülhakHamit’i kapsayan ikinci kuÅŸak (1875-1896). Birinci kuÅŸak "sanat toplum içindir", ikinci kuÅŸak ise "sanat sanat içindir" İlkesini benimsemiÅŸtir.

Tanzimat döneminde ilk olarak Batı edebiyatından bazı romanlar çevrilmiş, bu çevirileri örnek alan Tanzimat romancıları, "Batılılaşma", "yanlış eğitim", "esirlik" gibi toplumsal kavram ve kurumları bazen alaycı, bazen de gerçekçi bir biçimde işlemişler, romantizm (Namık Kemal, Ahmet Mithat Ffendi, Şemsettin Sami) ve gerçekçilik (Recaizade Mahmut Ekrem, Nabizade Nâzım, Samipaşazade Sezai) akımlarını benimsemişlerdir. Ayrıca bu dönemde, Türk tiyatrosu oluşmaya başlamıştır.

Tanzimat dönemi Türk edebiyatı, birçok eksikliÄŸine ve yanılgılarına karşın, Batı örneÄŸinde Türk edebiyatının baÅŸlangıcını oluÅŸturması bakımından önem taşır. Bu dönemde Batı ÅŸiiri, romanı, tiyatrosu Türk toplumuna tanıtılmaya çalışılmış, edebiyat yapıtları aracılığıyla toplumun eÄŸitilmesine ve bilinçlendirilmesine önem verilmiÅŸtir. Söz konusu dönemde çıkan gazete ve dergilerinde, özellikle siyasal bilinçlenmede büyük katkısı olmuÅŸ, XIX. yy’ın sonlarına doÄŸru, yeni yetiÅŸen ve özellikle Fransız edebiyatından bazı etkiler alan genç kuÅŸak, servet-i Fünun dergisinde toplanarak, yeni bir edebiyat dönemini baÅŸlatmıştır.

FECRİATİ DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

Fecriati Dönemi Türk Edebiyatı (1909-1912): Fecriatı edebiyatı, Servetifünun edebiyatına tepki olarak doğmuş bir akımdır. Serveti-i fünun dergisinin Abdülhamit dönemi sansürü tarafından kapatılmasıyla, pek çok sanatçı İstanbul dışındaki dergi ve gazetelerde yazmak zorunda kaldılar. İstanbul daki edebiyat etkinlikleri yok denecek kadar azaldı. İkinci Meşrutiyet ilan edilir edilmez (1908), hemen bütün dergiler, sayfalarını yeniden kültür ve sanat konularına açtılar. Dönemin genç edebiyatçıları, "Fecriati Ercümeni Edebisi" adıyla bir topluluk kurdular ve kendilerine yer veren Servet-i Fünun dergisinde bir bildirge yayınlayarak (24 Şubat 1909) kendilerini topluma tanıtlılar. Bildirgeyi, Ahmet Haşim, Fmin Bülent (Serdaroğlu), Hamdullah Suphi (Tarıöver). Sahabettin Süleyman, İzzel Melih (Devrim), Ali Canip (Yöntem), Ali Süha (Delilbaş), Faik Ali (Ozansoy), Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Behçet (Yazar), Köprülüzade Mehmet Fuat, Müfit Ratip, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) gibi şair ve yazarlar imzalamışlardı.

Servetifünuncuları eleÅŸtirerek ve artık onların döneminin kapandığını ileri sürerek kamuoyuna kendilerini tanıtan fecriaticiler, sanat ve edebiyatın duyguların eÄŸitimine yardımcı olduÄŸunu ileri sürerek, ulusun geliÅŸmesini ilke edindiklerini bildirmiÅŸlerdir. Amaçları Türk edebiyatını Batı’ya Batı edebiyatını da DoÄŸu’ya tanıtmaktı.

"Sanat sanat içindir" ilkesine bağlı kalan, "sanat, kişisel ve saygındır"görüşünü savunan fecriaticiler, aslında, karşı çıktıkları servetifünuncuların açtığı edebiyat geleneğini sürdürdüler; şiirlerinde, doğa ve aşk konularını genellikle romantik biranlayışla İşlediler, toplum sorunlarını yüzeysel biçimde ele aldılar.

Meşrutiyetle canlan.Tiyatro etkinliklerine, Sahabettin Süleyman, Müfit Katip, Tahsin Nahil başarılı yapıtlarıyla katkıda bulundular. Şahabettin Süleyman ve Köprülüzade Mehmet Fuat, eleştiri ve edebiyat tarihi çalışmalarına "Batılı" bir nitelik kazandırmaya çalıştılar.

MİLLİ EDEBİYAT

Milli Edebiyat (1911-1923). İkinci MeÅŸrutiyet’in ilanından sonra, müslüman toplumları birleÅŸtirmek, kalkındırmak, hıristiyan dünyası karşısında denge kurmak amacını güden "islamcılık" ideolojisinin yanı sıra. Önce edebiyat ve düşünce adamları tarafından ortaya atılan, sonradan siyasal bir nitelik kazanan "ulusçuluk" (milliyetçilik) akımı yaygınlaÅŸmaya baÅŸladı. Ulusçuluk akımı bir süre sonra, "Türkçülük" adı altında, dernekler ve yayın organları ("Türk DerneÄŸi, Türk Yurdu dernekleri ve bu derneklerin çıkardığı aynı adlı dergiler) kurarak, siyasal örgütlenme yoluna gitti. Türk Yurdu derneÄŸinin yerine, bir yıl sonra Türk Ocağı kuruldu, 1913′te yayın hayatına baÅŸlayan Halka DoÄŸru dergisi, halkın düzeyine inmeyi hem ilke edindi; hem de savundu. Ulusçuluk akımı, iktidar partisi İttihat ve Terakki tarafından da desteklendiÄŸi için kısa sürede yaygınlaÅŸtı.

Selanik’te Ömer Seyfettin, Akil Koyuncu, Rasim HaÅŸmet ve fecriaticilerden bazılarının çıkardıkları Genç Kalemler (1911) dergisiyle, ulusçuluk akımı, edebiyat alanına da girmiÅŸ oldu. Genç Kalemler dergisi, ilk olarak "milli edebiyat" deyimini ortaya attı ve böyle bir edebiyatın oluÅŸturulması görevini üstlendi. Dergi çevresindeki yazarlar, dilin ulusallaÅŸtırılmasıyla iÅŸe baÅŸladılar: Dilin özleÅŸtirilmesi konusunda bazı ilkeler belirlediler (karşılığı olan yabancı sözcükler atılacak; Arapça, Farsça tamlamalar çözülecek; vb. Roman, uyku, tiyatro yapıtlarının, konularını ve kiÅŸilerini Türk toplumunun yaÅŸamından alması gerektiÄŸini ilkeleÅŸtirdiler.. Genç Kalemler dergisi kapandıktan (Eylül 1912) sonra, yazarlarının çoÄŸu İstanbul’a gelerek,Türk Yurdu gibi ulusçu dergilerde yazmava baÅŸladılar.

Milli edebiyat dönemi ÅŸairleri, baÅŸlangıçta fecriaticilerin ÅŸiir anlayışlarını sürdürdüler. Ziya Gökalp’in çaÄŸrısı ve desteÄŸiyle, yalın dil ve hece ölçüsüyle ÅŸiir yazmaya baÅŸlayan "BeÅŸ Hececiler" (Orhan Seyfi, Halit Fahri, Enis Behiç, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz), romantik bir ülke edebiyatı oluÅŸturmaya koyuldular. KiÅŸisel gözlem ve izlenimlere dayanarak yurt sorunlarını, yurt güzelliklerini, yurt sevgisini dile getirdiler; kahramanlık duygularını konu edindiler masal motiflerinden yararlandılar.

O sırada servetifünunculardan Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin hâlâ "usta" kabul ediliyor, Fecriati sairleri (Ahmet Haşim) de ünlerini sürdürüyorlardı, Hiç bir akıma katılmayan Mehmet Akif (Ersoy) de, dil bakımından oldukça eski, aruz ölçüsüyle yazılmış toplumcu çizgide şiirleriyle büyük ün yapmıştı. Rübap dergisindeki bazı genç şairler (Halit Fahri, Selahattin Enis, Hakkı Tahsin, Orhan Seyfi, vb.) "Neviler" adlı altında toplanıp, eski şairlerin şiirlerindeki içten, lirik ve gizemci atmosferi şiirlerinde yeniden yaşatmak istediler; ulusal geçmişe bağlanarak edebiyatın ulusal olabileceğini savundular. Yahya Kemal (Beyatlı) ile Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) de, "Nev-Yunanilik" adını verdikleri akımda, eski Yunan edebiyatını örnek alma yoluna giltiler. Bu girişimlerden, beklenen sonuçlar alınamadı.

Milli edebiyat döneminin roman ve Öykülerinde, konular çoğunlukla toplum sorunlarından alınmış, konuşma dil ve üslubunu yaygınlaştırma amaç edinilmişti. Bazı romanlarda ve öykülerde, İstanbul dışındaki çevrelerde söz konusu olan toplumsal sorunlar işlendi.

Ulusçuluk siyasal bir ideoloji olarak yaygınlaştırılmaya çalışıldı.

KurtuluÅŸ Savaşı’nın çeÅŸitli görünümleri, ilgi çekici gözlem ve yorumlarla yansıtıldı

CUMHURİYET SONRASI TÜRK EDEBİYATI

Cumhuriyet dönemi ve sonrası Türk edebiyatı (1923′ten günümüze). Cumhuriyet yönetiminin kurulmasının ve Türk Devrimi’nin baÅŸlatılmasının ardından, devlet kültüre, Türk toplumunun yerli sanat etkinliklerine büyük önem verip, destekledi ve yönlendirdi, Batı ve DoÄŸu klasikleri Türkçe’ye kazandırıldı, latin kökenli harflerin kabulü ve dil devrimi, özellikle yeni Türk edebiyatının daha geniÅŸ kitlelere ulaÅŸmasında büyük rol oynadı.Cumhuriyet dönemi Türk ÅŸiirinde biçim ve içerik yönünden büyük deÄŸiÅŸiklikler oldu.

BeÅŸ Heciler’in yolundan giden bazı ÅŸairler, halk kaynağına yöneldiler, Anadolu’yu ve Türk tarihini konu edinerek, ulusçuluk bilincini güçlendirmeye çalıştılar. Yahya Kemal’in "mektepten memlekete" diye özetlediÄŸi ilkeyi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas gibi ÅŸairler, hecenin deÄŸiÅŸik olanakları içinde ÅŸiire egemen kıldılar. I928′de "Yedi MeÅŸale" adlı ortak bir kitap çıkaran ve "Yedi MeÅŸaleciler" adıyla anılan ÅŸairler (Kenan Hulusi Koray, Ziya Osman Saba, YaÅŸar Nabi Nayır, Cevdet Kudret, Muammer Lütfi, Sabri Esat SiyavuÅŸgil, Vasfi Mahir Kocatürk) sürekli ve etkili bir topluluk oluÅŸturamadılar. Cumhuriyet dönemi ÅŸiirine yön veren ÅŸairlerden biri de, Nâzım Hikmet oldu. Toplurmcu-gerçekçi ÅŸiirin öncüsü olan Nazım Hikmet, yeni ÅŸiire her ÅŸeyden önce biçim özgürlüğü kazandırdı. Türk ÅŸiirine l1940-1955 yılları arasında egemen olan Garip akımı (Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat), geleneksel Türk ÅŸiiriyle bağını kopardı; Batılı çaÄŸdaÅŸ ozanlara, özellikle gerçeküstücülere ilgi gösterdi; ölçüsüz, uyaksız, söz ve anlam oyunlarından uzak bir ÅŸiir türü geliÅŸtirildi. Garip akımına tepki olarak doÄŸan ikinci Yeni akımı (Oktay Rıfat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, vb.) üyeleri, özgür çaÄŸrışım yöntemini kullandılar, soyutlamaya yönelerek, "anlaşılmaz bir ÅŸiir" türü oluÅŸturdular. Bu akımlardan herhangi birine katılmayan bazı ÅŸairlerse (Fazıl Hüsnü DaÄŸlarca, vb.), bireyin yaÅŸam kavgasındaki iniÅŸ-çıkışıarını dramatik görünümüyle anlattılar, bazı evrensel konuları ÅŸiirlerinde gereç olarak kullandılar.

Cumhuriyet dönemi Türk romanı ve öyküsü, Anadolu insanının gerçeklerine, sorunlarına yöneldi,1930 yıllarından sonra toplumcu-gerçekçi roman akımının doÄŸması, Anadolu’nun çeÅŸitli bölgelerinde yasayan insanların yaÅŸamını, sorunlarını gerçekçi gözlemlere dayalı olarak yansıtma olanağı saÄŸladı. Türk toplumunun geçirdiÄŸi siyasal,toplumsal, kültürel deÄŸiÅŸiklikler, bu deÄŸiÅŸikliklerin insan üstündeki etkileri, yabancılaÅŸma, aydınların edilginliÄŸi ve bunalımı, kentleÅŸme olgusunun yarattığı bunalımlar, yurt dışına çalışmaya giden işçiler, cinsellik gibi geniÅŸ bir konu yelpazesi ortaya kondu.

Cumhuriyet ve sonrasında eleştiri ve edebiyat tarihi çalışmaları daha sağlam bir bilimsel temele oturtuldu. Türk edebiyatının aşağı yukarı bütün dönemleri, bu dönemlerle ilgili akımlar, topluluklar ve genel olarak edebiyatçıların yaşam öyküleri, yapıtları üstüne çeşitli yayınlar yapıldı.

Edebiyat Hakkinda-4

06 Kasım 2007

TÜRK EDEBİYATINDA DÖNEMLER

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

Türklerin İslamiyet’e girmeden önce meydana getirdikleri edebiyattır. Sözlü ve yazılı olmak üzere ikiye ayrılır.

SÖZLÜ EDEBİYAT

Her toplumda olduğu gibi Türklerde de kendine özgü sözlü edebiyat ürünleri vardır. Bu ürünler eski Türk topluluklarının sığır,şölen ve yuğ adını verdikleri törenlerden doğan ürünlerdir.

Sığır: Av törenlerine denir.

Şölen: Kurban törenlerine denir.

Yuğ: Yas,ölüm törenlerine denir.

Bu törenler şaman,kam,baksı ve ozan adını alan kişiler tarafından yönetilir.Bunlar sazlarıyla bu törenlerde bazı destan parçalarını veya koşuk,sagu adı verilen şiirleri söylerlerdi.

İslamiyet Öncesi Türk Şiirinin Özellikleri:

*Hece ölçüsüyle söylenmiÅŸtir.(7’li,8’li,12’li)

*Yarım kafiye kullanılmıştır.

*Nazım birimi dörtlüktür.

*Dildeki kelime sayısı sınırlı kalmıştır.,yabancı dillerin etkisi yoktur

*Tabiatla iç içe oldukları için sanatçılar benzetmelerde tabiattan yararlanmışlardır.

*Şiirlerde işlenen konular:kahramanlık,yiğitlik,ölüm,savaş ve aşktır.

SÖZLÜ ÜRÜNLER

KOÅžUK

*Dörtlüklerle söylenilir.

*Hece vezni kullanılmıştır.Yiğitlik,aşk,tabiat gibi konular işlenir.

*Halk edebiyatındaki karşılığı ‘’koÅŸma’’,Divan edebiyatındaki karşılığı ‘’gazel’’dir.

*Kafiye düzeni aaab,cccb,dddb şeklindedir.

SAGU

*Devlet büyüklerinin ölümü üzerine duyulan acıyı dile getirmek için söylenen şiirlerdir.

*Kafiye düzeni koşuktaki gibidir.

*Halk edebiyatındaki karşılığı "ağıt", Divan edebiyatındaki karşılığı "mersiye"dir.

SAV

Kısa ve özlü sözlerdir.Atasözünün yerine kullanılmıştır.

DESTAN

Milletlerin zihinlerinde derin etki bırakan savaş,göç,afet,kıtlık gibi olayların etkisiyle söylenmiş,uzun manzum hikayelerdir.

*Olayların toplumda derin izler bırakmış olması.

*Olay ve kişilerin olağanüstü nitelikler göstermesi.

*Tanrıların olaylara karışması.

*Milli dil ve nazım şekilleriyle söylenmesi

TÜRK DESTANLARI

SAKA TÜRKLERİNİN DESTANLARI

*Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaÅŸlarıyla Alp Er Tunga’nın yiÄŸitliklerinin anlatıldığı destanlardır.

*Åžu Destanı:İskender ile Türkler arasındaki savaÅŸların ve Hükümdar Åžu’nun destanıdır.

HUN TÜRKLERİNİN DESTANI

*OÄŸuz KaÄŸan Destanı: Hun Hükümdarı Mete’nin yiÄŸitliklerini,ülkesini geniÅŸletip oÄŸulları arasında nasıl bölüştürdüğünü anlatan destandır.

GÖKTÜRK DESTANI

*Bozkurt Destanı: SavaÅŸta yaralanan bir Türk’ün,diÅŸi bir kurt tarafından kurtarılmasını,korunmasını ve Türklerin sözü edilen kurtla bu Türk’ten çoÄŸaldığı anlatılır.

*Ergenekon Destanı: Bir yenilgi sonunda Ergenekon’a çekilen Türklerin orada çoÄŸalıp,bir demir dağı erittikten sonra öçlerini alışlarını anlatan destandır.

UYGUR TÜRKLERİNİN DESTANI

*Türeyiş Destanı: Uygur hakanının,üç kızını insanoğluyla evlendirmeyi uygun bulmayarak tanrıya, kızlarıyla evlenmesi ve Uygur Türklerinin bu evlenmeden çoğaldığı anlatılır.

*Göç Destanı: Türklerin,Kutsal taşı Çinlilere vermeleri üzerine, tanrı tarafından cezalandırılmaları kuraklığın başlaması nedeniyle de göç etmeleri anlatılır.

Diğer Milletlerin Destanları:

İran: Şehname

Alman: Nietbelungen Lied

Hindistan: Mahabarata, Ramayana

Japon: Åžinto

Rus: İgor

Yunan: İlyada,Odyssa

Fransı: Chasen de Rolland

Fin: Kalevala

YAZILI EDEBİYAT

İslam öncesi Türk edebiyatına ait, bilinen yazılı ürün çok azdır. İlk eserler mezar taşlarındaki yazılardır. Türkler bu dönemde Göktürk ve Uygur alfabesini kullanmışlardır. İslam öncesi Türk edebiyatının en önemli yazılı eseri Yenisey nehri kenarındaki Orhun Abideleri dir.

Abidelerin ilki M.S. 720 yılında Bilge Tonyukuk tarafından yazılmış ve dikilmiÅŸtir. İkinci ve üçüncü abideler YolluÄŸ Tigin tarafından yazılmıştır. Birisi 732 yılında Kültigin adına diÄŸeri ise 735 yılında Kültigin’in aÄŸabeyi Bilge KaÄŸan adına dikilmiÅŸtir.

*Birinci taşın dili sadedir.İkinci ve üçüncü taşların dili ise süslü ve söylev dilidir.

*Bu abideler de Göktürklerin bağımsızlıkları için Çinlilerle yaptıkları savaşlar ve bu savaşlar sonucunda devleti yeniden nasıl kurdukları anlatılır.

*Çin entrikalarına karşı halk uyrılır.

İSLAM ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI

İLK DÖNEM VE İLK ESERLER

KUTADGU BİLİG

*11. yy’da (1069-1070) Yusuf Has Hacip tarafından yazılmıştır.

*Karahanlı hükümdarı Tabgaç BuÄŸra Han’a sunulmuÅŸtur.

*Kutadgu Bilig ‘’saadet veren bilgi.ilim’’ anlamına gelir.

*Didaktik bir eserdir.

*Mesnevi şeklinde aruz vezniyle 6645 beyit olarak yazılmıştır.

*Eserde 173 tane de dörtlük vardır.

*Eserde,toplum hayatındaki bozuklukları düzeltecek,insanı mutlu edecek yollar bulmak;bu yolları,devrin hükümdarına öğütler halinde göstermektir.

*Ahlak,dinin, önemi,devlet idaresi gibi konulara da değinilmiştir.

*Eserde dört sembolik şahsiyet yer alır.

*Hakaniye lehçesiyle yazılmıştır.

DİVAN-I LÜGATİ’T TÜRK

*11.yy’da (1072-1074) KaÅŸgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır.

*Ebul Kasım Abdullah’a sunulmuÅŸtur.

*Türkçe’nin ilk sözlüğü ve dilbilgisi kitabıdır.

*7500 Türkçe kelimenin Arapça karşılığı verilmiştir.

*Türk dilini Araplara öğretmek amacıyla yazılmıştır.Bu nedenle Arapça olarak kaleme alınmıştır.

*Yazar Türkçe kelimelerin karşılıklarını ve bunu halk dilinden derlediği örneklerle delillendirmiştir.

*Türk boyları ve coğrafyası ile Türklerin örf ve gelenekleri üzerine önemli bilgiler vardır.

*Devrinin Türk dünyasını gösteren bir haritada vardır.

*Hakaniye lehçesi kullanılmıştır.

ATABET’ÜL HAKAYIK

*12.yyde ‘’Edip Ahmet Yükneki’’ tarafından kaleme alınmıştır.

*Eser Sipehsalar Mehmet Bey adlı birine sunulmuştur.

*Atabet’ül Hakayık ‘’hakikatler eÅŸeÄŸi’’ anlamına gelir.

*Aruz vezniyle mesnevi tarzında yazılmıştır.

*Didaktik bir eserdir.

*Cömertlik,doğruluk,ilim gibi konular işlenmiştir.

*Eserde 46 beyit ve 101 dörtlükten meydana gelmiştir.

*Dörtlükler manilerdeki gibi aaxa şeklinde kafiyelenmiştir.

*Eserin dili biraz ağıdır.Arapça ve Farsça kelimelere rastlanır.

*Hakaniye lehçesiyle yazılmıştır.

DİVAN-I HİKMET

*12.yy’da Hoca Ahmet Yesevi tarafından yazılmıştır.

*Hikmet: Ahmet Yesevi’nin ÅŸiirlerine verdiÄŸi isimdir.

*Eserin dili sadedir.

*Eserin yazılma gayesi, halka İslamiyet’i hikmetli bir ÅŸekilde öğretmektir.

*Dörtlüklerle ve hece vezniyle yazılmıştır.

*Hakaniye lehçesi kullanılmıştır.

KİTAB-I DEDE KORKUT

*Destan dan halk hikayesine geçiş döneminin ürünüdür.

*12 hikayeden oluÅŸur.

*Olağanüstü olaylarla gerçeğe uygun olaylar eserde iç içedir.

*Türklerin eski yaşam tarzları ile ilgili ayrıntılar yanında İslam dini ile ilgili özelliklerde vardır.

*Eserde geçen ‘’Dede Korkut’’meçhul bir halk ozanıdır.

*Hikayelerde oğuzların çevredeki boylar ile aralarındaki savaşlar ve kendi iç mücadeleleri yer alır.

*Hikayelerin konuları;aşk,yiğitlik gösterisi,karamanlık,boylar arasındaki savaştır.

*15. yy’da kaleme alınmıştır.

*Eserin yazarı belli değildir.

*Nazım ile nesir iç içedir.

*Hakaniye lehçesi kullanılmıştır.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný