Anlatım Biçimleri

06 Kasım 2007

Anlatım Biçimleri

Anlatım Biçimleri:

Anlatım Biçimleri : Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir tasarıyı, bir olayı sözle ya da yazıyla ifade etmeye anlatım denir.

Birbirinden farklı konuları, olayları, gözlem ve izlenimleri anlatırken kullanılan yöntemlere ise anlatım biçimi denir.

Açıklayıcı Anlatım : Bu anlatım biçiminde temel amaç, okura herhangi bir konu üzerinde bilgi verme, iyice anlaşılmayan ya da yanlış anlaşılan bir sözü, bir düşünceyi açıklığa kavuşturmaktır. Bu anlatım biçiminde temel amaç bilgi vermek olduğu için belirtilen yargı tartışılmaz; konuyla ilgili karşıt görüşlere yer verilmez. Anlatım oldukça ciddi, kuru ve öğreticidir.

Açıklamanın yapılabilmesi, bir bilginin tam ve eksiksiz olarak verilmesi için tanımlamalardan, örneklemelerden, karşılaştırmalardan ve sayısal verilerden yararlanılır.

Fıkra, makale, deneme, gezi, eleştiri, röportaj gibi yazı türlerinde açıklayıcı anlatım biçimi yoğun olarak görülür.

Örnek :

Çağdaş eğitim, bireyi bilgi ile donatmaktan çok, ona kendi kendine bilgi edinme yollarını öğretmeyi amaçlar. Bireyde, sağlıklı düşünme, doğru anlama, toplum içinde türlü durumlara olumlu uyum sağlayabilme yeteneklerinin geliştirilmesini ister. Sağlıklı düşünme, öncelikle dilin işleyiş düzeninin kavranmasına bağlıdır. Bu sebeple kişinin eğitimi ile ana dili arasında doğrudan bir bağlantı vardır.

Tartışmacı Anlatım : Bu anlatım biçiminde birbirine karşıt düşünceleri, bir konuyla ilgili kanıları değiştirmek, çürütmek ya da onların yerine yenisini koymak amaçlanır.

Tartışmacı anlatımda yazar, inandırıcılığı sağlayabilmek için ciddi ve ağırbaşlı bir anlatım yerine sohbete varan rahat bir anlatım kullanır. Yazarın sık sık sorular sorup bunlara yanıtlar vermesi, bu anlatımın ayırt edici bir başka özelliğidir.

Tartışmacı anlatım, bilimsel inceleme ve araştırmaya dayalı yapıtlar başta olmak üzere eleştiri, fıkra, deneme, makale, röportaj gibi yazı türlerinde de sık sık rastlanan bir anlatım biçimidir.

Örnek :

Gene bir eski özlemdir, gidiyor. Yeniye kötü kötü bakıyorlar, mana yokmuş, güzel değilmiş, düşünmekten, çalışmaktan kaçınan kimselerin ne yaptıklarını bilmeden ortaya attıkları şeylermiş. Geçmişin büyük eserlerini inceleyip de onlardan örnek almalıymışız. Oysa ki asıl, yeni zordur; yeninin manasını anlamak, güzelliğini duymak zordur. Bunun için alışkanlıklarımızı aşmak, dikkatimizi işletmek gerekir.

Betimleyici Anlatım : Varlıkların kendilerine özgü ayırıcı niteliklerini, bu niteliklerin duyu organlarımız üzerindeki etki ve izlenimlerini görünür kılmaya, onları sözcükler aracılığıyla resimlendirmeye betimleme denir.

Bir anlatımın betimlemelere dayandırılması ve betimlemenin amaç olarak kullanılması ile oluşturulan anlatım biçimine betimleyici anlatım denir.

Betimlemede, görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama duyularına yönelik bir anlatım vardır. Herhangi bir varlığın, nesnenin, olayın veya çevrenin, duyu organlarımız üzerinde bıraktığı izlenimler belirli bir plana göre okura aktarılır.

Betimleyici anlatım biçimi, amacına göre iki çeşittir:

Açıklayıcı Betimleme : Bu tür betimlemelerde amaç bilgi vermektir. Betimlenen varlık yada nesne tanıtıcı ve ayırıcı özellikleriyle nesnel bir tutumla okura aktarılır.

Sanatsal Betimleme : Bu betimlemede temel amaç, izlenim kazandırmaktır. Anlatımda, genel ayrıntılardan, ayırıcı ayrıntılara doğru gidilir. Kısaca gözlemlenen varlık ya da nesnenin anlatıcı üzerinde bıraktığı etki yansıtılır.

Örnek :

Burada müthiÅŸ karasinek vardı. Hele kebapçının bulunduÄŸu yerde… Bir dükkanda ve etrafında bu kadar sinek olmasının bir hikmeti vardır, elbette…

Öyküleyici Anlatım : Tasarlanan, gözlemlenen ya da yaşanan bir olayı yer, zaman ve kişi kavramlarına bağlayarak anlatan anlatım biçimine öyküleme denir. O halde öykülemede dört temel kavram bulunur:

ü Öykülemede, konuyu geliştiren olgu ya da olgular vardır ki buna olay denir.

ü Öykülemede, olayın geçtiği çevre ya da yer kavramı bulunur.

ü Olayın akışı içinde aklımızda yarattığımız kavram, zaman öğesini oluşturur.

ü Olayın içinde yer alan veya bu olayı yaratan öğelere kişi adı verilir.

İki farklı öyküleme biçimi vardır:

Açıklayıcı Öyküleme : Birtakım bilgileri zamansal oluşuma (kronolojiye) göre anlatan ve sanatsal bir kaygının güdülmediği bir öyküleme biçimidir. Temel amaç herhangi bir şeyi tarihsel gelişimi içinde okura aktarmak, bu konuda onu bilgilendirmektir.

Sanatsal Öyküleme : Bu öykülemede bilgilendirme amacı yoktur. Temel amaç bir olay anlatıp okuru o olayın içine çekmek, onun içinde yaşatıp okuru duygulandırmaktır. Öykü, roman gibi yazınsal türlerin kullanıldığı öykülemeye sanatsal öyküleme denir.

Örnek :

Hamdi amcamı en son 1960-1961 yıllarında gördüm. Bir iÅŸ nedeniyle Ankara’ya gelmiÅŸti. Beni görmeden gitmeyi içine sindirememiÅŸ, telefon edip geleceÄŸini söylemiÅŸti. Tıpkı çocukluÄŸumda babamı beklediÄŸim gibi, camdan cama koÅŸup geliÅŸini bekledim. Uzun yıllar sonra birbirimizi görüp konuÅŸacaktık. Amca yeÄŸen birbirimize sarıldık. Hem sevinçten hem de annemi babamı anımsayıp aÄŸladık. Çocuklarımı kucağına aldı. Onları öpüp öpüp sevdi. KardeÅŸim Leman Hanım, bunları görseydi, dedi. O gün onu son görüşüm oldu. Öldüğünü duyduÄŸum zaman ne yapacağımı ÅŸaşırdım…

Düşünceyi Geliştirme Yolları (Anlatımda Başvurulan Yollar) : Bir düşüncenin, bir konunun, bir açıklamanın tam olarak anlatılabilmesi için yararlanılan yönteme "düşünceyi geliştirme yolu" ya da "anlatımda başvurulan yol" adı verilir. Bir paragrafta düşünceyi geliştirme yollarından yalnız biri kullanılabileceği gibi, bunların birkaçı da kullanılabilir.

Düşünceyi Geliştirme Yolları :

Tanımlama : Bir varlığın, bir nesnenin ya da bir kavramın özel ve değişmez niteliklerini sıralayarak onu tanıtmaktır. Tanımlama, genellikle, paragrafın giriş bölümünde yer alır. Gelişme ve sonuç bölümlerinde tanımlamalara pek rastlanmaz. Tanımlama, daha çok açıklayıcı ve tartışmacı anlatım biçimlerinde kullanılan bir düşünceyi geliştirme yoludur.

Örnek :

Roman, insanların başından geçen ya da geçebilecek türdeki olayları yer ve zaman belirterek anlatan uzun yazı türüdür. Yazarın üstün bilgisi, sağlam gözlemi, duygusu romanın başarılı olmasını sağlayan en önemli etkendir.

Örnekleme : Genellikle soyut bir düşünceyi ya da kavramı somutlamak; onu görünür, bilinir kılmak için bir yapıtı, bir kişiyi, bir olayı paragrafa aktarmaya örnekleme denir. Örnekleme, düşünceyi somut kılacağı için onun hem daha kolay anlaşılmasını, hem de inandırıcılık kazanmasını sağlar. Örnek olarak verilen şey, anlatımı somutlayacak nitelikte genel ve bilinir bir şey olmalıdır. Örnekler, bir paragrafın daha çok gelişme bölümünde yer alır. Çünkü bu bölümde konu açılacak ve ona somutluk ve inandırıcılık kazandırılacaktır.

Örnek :

Kültür, bir toplumun yaÅŸama biçiminde, davranışlarında belirginleÅŸir, giyiniÅŸine, yiyip içmesine, çalışmasına, hatta jestlerine yansır. Bir Türk ‘hayır’ anlamında başını yukarı kaldırır. Amerikan kültüründe ise aynı amaç için baÅŸ iki yana hareket ettirilir. İki erkeÄŸim kol kola girip gezmesine Anglosakson ülkelerinde rastlayamazsınız.

Karşılaştırma : Nesneler, kavramlar, olay ya da durumlar arasındaki benzerlik veya farklılıkların dile getirilmesidir. Dolayısıyla karşılaştırma, yalnızca iki kavram arasındaki karşıtlıkları gösterme değildir. Benzerlikleri gösterirken de karşılaştırmalardan yararlanılabilir. Böylece sözü edilen kavram daha görünür, daha somut bir özellik kazanmış olur.

Örnek :

Hayvanların koşullanmaya ve denem yanılma etkinliğine dayanan öğrenmeleri yanında, insan öğrenmesinin ayrı bir niteliği vardır. İnsanın her öğreniş aşaması bedence belirli bir olgunlaşmayı gerektirir. Söz gelimi; konuşmayı öğrenmek yalnız ses çıkarmak değildir.

Benzetme : Bir durumu, bir kavramı açıklarken bilinen ve ondan daha etkin benzerinden yararlanmaya benzetme denir.

Örnek :

Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketli ise, yüz bin çeşit otla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz. Ruhlar da böyledir. Onları bir fikirle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasında başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu yitirir.

Tanık Gösterme : Anlatma somutluk ve inandırıcılık kazandırmak amacıyla başkalarının düşünce ve sözlerinden yararlanmaya tanık gösterme denir. Ancak tanık gösterilen kişi, bilinen ve kabul gören bir özellikte olmalıdır. Yoksa sıradan bir insanın tanık gösterilmesi, düşünceyi inandırıcı kılmaktan uzak düşer.

Tanık olarak seçilen, kişi değil de bir söz ise bu, tırnak içine alınarak verilmelidir. Ayrıca hem kişi adı kullanılıp hem de onun konuyla ilgili sözleri verilecekse, bu sözler tırnak içine alınmalıdır.

Örnek :

Jan Paul Sartre şöyle der: "İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için yazardır." Bu görüşe katılmamak mümkün mü? Söz sanatçısı dediğin, herkesin söylemek isteyip de söyleyemediği sözleri, kendine özgü biçimler arasından seçerek söyleyivermeli ve okuyucuya : "Benim söylemek istediğimden daha güzel" dedirtmeli.

İlişki Kurma: Paragrafta ortaya konan düşüncenin açıklanması için, herhangi bir durumun ya da olayın ortaya çıkışını, onun nedenini geçmişte olan bir başka duruma veya olaya dayandırarak açıklamaktır. Bu anlatım yolunda geçmişteki bir olay anımsatılarak asıl anlatılmak istenen daha net ve inandırıcı bir biçimde ortaya konmuş olur.

Örnek :

Ben, hasta ruhları ve sinirli insanları daima yüzlerinin tebessümlü olup olmamasıyla teşhis ederim. Sinirli adamların yüzleri gülmez. Tebessümden mahrum bir çehre gördüğüm zaman, derhal bunun bir sinir hastasına ait olduğunu anlarım. Tebessüm, ruhun sağlamlığı kadar, saadetin de müjdecisidir.

Sayısal Verilerden Yararlanma : Bir düşünceyi aktarabilmek için anlatılmak istenen nesnenin ya da kavramın nicelik özelliklerinden yararlanmadır. Bu düşünceyi geliştirme yolu, daha çok tekniğe ve istatistiğe dayalı bilgilerin anlatımında kullanılır.

Örnek :

Öğrencilerin çalışırken ara verip dinlenmeleri gerektiğini düşünenlerdenim. Mola verilmeden yapılan uzun soluklu bir çalışma, verimi düşürür. Ellişer kişiden oluşan iki ayrı gruba yüz soruluk bir test uygulanır. Grubun biri, testi hiç ara vermeden yanıtlarken, diğer gruba elli sorudan sonra 15 dakikalık dinlenme verilir. Dinlenme almayan grubun başarısı, alan grubun başarısından % 30 düşük çıkar.

Paragrafta Anlam :

06 Kasım 2007

Paragrafta Anlam :

Paragrafın Yapısı : Paragraflar genel olarak üç bölümden oluşur.

Giriş Bölümü :

Giriş Cümlesinin Özellikleri : Giriş cümlesinde konu ve konuya bakış açısı belirtilir. Giriş cümlesi:

ü Kısa ve ilgi çekici bir cümledir.

ü Bağlayıcı öğelerle başlanmaz.

ü Paragrafta ele alınacak konuyu tanıtır; yazarın konuya nasıl bir yaklaşım getireceğini sezdirir.

ü Genelden özele (tümden gelim) yazılmış paragraflarda, paragrafın giriş cümlesi aynı zamanda paragrafın ana düşüncesidir.

ü Tanımlama, açıklama, soru cümlesi biçiminde kurulabilir.

Paragraf giriş cümlelerine örnek:

ü Herhangi bir halk ÅŸiiri antolojisini başından sonuna okumayı hiç denediniz mi?…

ü Åžiir, ne söylediÄŸinden çok, nasıl söylendiÄŸi ile çekiciliÄŸe ulaşır…

ü Softalık, bir düşünce, bir bilgi kanseri diye anlatılabilir…

Gelişme Bölümü :

Gelişme Bölümünün Özellikleri :

ü Gelişme bölümü; konuyu açıklayan, ana düşüncenin ortaya çıkmasına katkıda bulunan yardımcı düşünceleri içerir.

ü Konu, bu bölümde açılır. Bunun için de örneklerden benzerliklerden, karşıtlıklardan, tanık göstermelerden yararlanılır.

ü Ayrıntılar, gelişme cümlelerinde birbirini tamamlayarak, birbirine, bağlayıcı öğelerle bağlanarak sıralanır.

ü Gelişme bölümündeki cümlelerden her biri, dil ve düşünce yönünden kendisinden önceki ve sonraki cümleye bağlıdır.

ü Tüme varım yöntemiyle kurulan paragraflarda an düşünce, gelişme cümlelerinden biri olabilir.

Paragraf gelişme bölümlerine örnek 1:

Yazarken, kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi gidişimi aksatır diye.

(giriş cümlesi)

Gerçektende iyi yazarlar üstüme fena abanır, yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri yapar ve uÅŸaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı tembih edermiÅŸ, ben de öyle… Hatta çalgıcı Antigenides’in bulduÄŸu çare benim daha çok iÅŸime gelirdi Antigenides bir ÅŸey çalacağı zaman, kendinden önce ve sonra halka uzun süre kötü ÅŸarkılar dinletirmiÅŸ…

(gelişme bölümü)

Paragraf gelişme bölümlerine örnek 2:

Tiyatronun görevi yeni kelimeleri tanıtmak ve dile yerleÅŸtirmek deÄŸildir… (giriÅŸ bölümü)

Bu görev televizyon gibi yayın araçlarına düşer. Özellikle gerçekçi oyunlarda yeni türetilen ve halkın henüz kullanmadığı kelimelerin kullanılmasına karşıyım. Åžinasi : Tiyatroda kiÅŸilerin, kiÅŸiliklerine göre konuÅŸması gerektiÄŸini söylerken en doÄŸru ilkeyi göstermiÅŸti. Alışılmamış kelimeler sahnede kullanıldığında halkta tepki yaratıyor. Bugün Türkçe’yi çok iyi kullanan yazarların yanı sıra, aşırı ve öz Türkçe kelimelerle dolu eserlerle de karşılaşıyoruz. Tiyatro eserlerinde bunu yapamazsınız. Tiyatroda rol alan her oyuncu, kahramanın mensup olduÄŸu toplum kesimine uygun biçimde konuÅŸur…

(gelişme bölümü)

Sonuç Bölümü : Sonuç cümlesi, belli bir bakış açısı doğrultusunda geliştirilen konunun açıklandığı, amaçlanan sonuca ulaştırıldığı, konunun bir yargıya bağlandığı cümledir.

Sonuç Cümlesinin Özellikleri :

ü Dil ve düşünce yönünden kendinden önceki cümleye bağlıdır.

ü Kısa bir biçimde kurulan bu cümle toparlayıcı ve özet niteliğinde olan bağlayıcı öğelerle (kısaca, özetle, denilebilir ki) başlayabilir.

ü Tüme varım yöntemiyle yazılmış paragraflarda, ana düşünce cümlesi niteliği taşır.

ü Öykü, roman, anı gibi türlerde anlatılan olayın bitiş durumunu içerir.

Sonuç bölümü için örnek :

Bir Kurban bayramı daha… 1930′lar çok çok gerilerde kaldı. O günlerin çocuÄŸu da öldü gitti.

Sanılır ki, kiÅŸi bir kez ölür. Öyle deÄŸil oysa! KiÅŸi, yaÅŸam boyunca pek çok kez ölür. Bakarım zaman zaman eski resimlere: İşte Phobus FotoÄŸrafhanesi’nde çekilmiÅŸ resimler. Golf pantolonlu, ya da kısa pantolonlu bir çocuk… Ne oldu ona? Öldü gitti. Daha sonra ilkokul, ortaokul, lise sıralarındaki çocuklar, gençler… Hepsi yok oldular. Yok olmak deÄŸil mi ölmek? Öyle ise boyuna ölüyoruz, biçimden biçime giriyoruz, bambaÅŸka bir insan oluyoruz zamanla. Altmışındaki kiÅŸiyle sekiz, on, on beÅŸ yaÅŸların kiÅŸisi nasıl olur da aynı insan olur, olabilir? Zamanın bir oyunu bu bize.

Hep ölüyoruz, öle öle büyüyor, değişiyoruz, son ölüme doğru gidiyoruz.

Paragrafta Bağlayıcı Öğeler : Paragraf öncelikle, onu oluşturan cümlelerin anlamsal bütünlüğüdür. Ancak anlamsal bütünlüğün oluşabilmesi için anlatım bütünlüğünü de sağlamak gerekir. Bunun için de cümlelerin hem anlam, hem de biçim olarak bağlanışlarına dikkat etmek ve bu bağlantı öğelerini doğru olarak saptamak gereklidir.

Paragrafı oluşturan cümleler arasındaki bağlayıcı öğeleri doğru saptayamazsak, ne okuduğumuz parçayı bütün olarak anlayabiliriz ne de paragrafı oluşturan temel ve yardımcı düşüncelerin neler olduğunu tam olarak algılayabiliriz.

Biçimsel Bağlantı Öğeleri : Paragrafı oluşturan cümlelerin anlamca kaynaşmasını sağlamak için kullanılan sözcük, söz öbeği ve cümlelere, biçimsel bağlayıcı öğe denir. "Ama, fakat, çünkü, lakin, gerçi, şayet, zira, meğer, belki, üstelik, hatta, sanki, oysa, yoksa, şöyle ki, nitekim, kısaca, bununla birlikte, gel gör ki" gibi sözcük ya da söz öbekleri cümle başı bağlayıcı öğeleri olarak kullanılabilir.

Örnek :

Yabancı dilde yazılmış romanları özgün biçimleriyle okumak istiyordum. Ama yabancı dil bilmiyordum ve öğrenmek içinde gerekli olanaklardan yoksundum. Bu nedenle romanları sözlüklere baka baka okumaya çalıştım. Başlangıçta okuduklarımı anlamadım., bir çok yanlış yaptım ama yılmadım. Sonunda yabancı dille yazılmış bir romanı sözlüksüz okuyabilir duruma geldim.

Anlamsal Bağlantı Öğeleri : Kimi paragraflarda cümleler, biçimsel bağlantı öğeleri kullanılmadan, anlamca birbirlerini bütünleyerek de paragraf oluşturabilir. Bu tür paragraflarda cümleler arasındaki anlam ilişkisi olabildiğince fazladır. Bu cümleler, aralarına herhangi bir biçimsel bağlantı öğesi almadan da birbirlerinin anlamlarını bütünleyici niteliktedir. Biçimsel bağlantı öğesi olmayan paragraflarda anlam bütünlüğü daha belirgindir. Ana düşünce ile yardımcı düşünceler iç içedir. Oysa biçimsel bağlayıcı öğelerle kurulmuş paragraflarda cümleler arasındaki anlam ilişkisi daha zayıftır.

Örnek :

Karagöz oyunu Osmanlı Türk toplumunun, yüzyıllarca yaÅŸamış sanat dallarından biridir. Tanzimat’tan bu yana, özellikle Cumhuriyet döneminde yerini, Batı’dan gelen sinema ve tiyatroya bırakmıştır. Bu sanat dalı, bugün bize çok uzak ve yabancı gelen İslam uygarlığı döneminde, halkın dilini, inançlarını, geleneklerini, zanaatlarını, siyasal ve toplumsal olaylar karşısındaki düşünsel ve ruhsal durumunu yansıtan zengin bir kaynaktır. GeçmiÅŸi tanımak ve öğrenmek isteyenler bu kaynağı deÄŸiÅŸik açılardan deÄŸerlendirebilirler.

Paragrafta Konu : Bir yazıya temel olan duygu, düşünce, durum,yargı ya da olaya konu denir. Bir paragrafa yöneltilen; "Bu paragrafta ne anlatılmıştır?" sorusuna alınan yanıt, konuyu verir.

Örnek :

Deneme ve eleştiri, edebiyatın en az değerlendirilen, buna karşın en gerekli alanlarındandır. Sanıldığı kadar kolay olamayan , engin bir bilgi birikiminin yanı sıra; sentez yeteneği, sağduyu ve hatta sezgi gerektiren alanlardır. Hele hele bir eleştiri yazarının cesaretli olması gerekir. Çevresindekilerin ne diyeceklerinden korkmayacak, neye inanıyorsa onu çekinmeden söyleyecek. Bu cesareti kendinde bulamayanlar ise, ne kadar eleştiri yaptığını sanarsa sansın, başkalarına övgüler dizmekten öteye gidemeyeceklerdir.

Örnek 2:

Türk kırsal kesimini ilk kez öyküye, romana sokmuş, masalcılığı atmıştır. Nabizade Nazım, edebiyatımızda Gerçekçilik akımının öncüleri arasındadır. Batı tekniğini ülkemize taşımış, ruhsal analizlere yer vermiş, dildeki kargaşayı gidermek için çaba göstermiş önemli bir yazarımızdır.

Paragrafın Ana Düşüncesi : Ana düşünce, bir yazının ya da yapıtın oluşturulmasının temel nedeni, amacı ve yazıda ya da yapıtta öne sürülen, savunulan görüştür. Bir konunun belli bir görüş açısından ele alınmasıyla ortaya çıkan genel bir yargı cümlesidir. Paragrafın konusu saptandıktan sonra; "Bu konudan hangi sonuç çıkarılır?" ya da "Bu parçada hangi düşünce savunulmaktadır?" sorularına alınacak yanıt ana düşünceyi verir.

Örnek :

Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el uzatamayacağı, benden söz edemeyeceÄŸi yabancı bir memlekette oturuyorum. Öyle bir yer ki, tanıdığım hiç kimse okuduÄŸu duanın Latince’sini bilmez, hele Fransızca’sından hiç anlamaz. BaÅŸka yerde yazsam daha iyi yazardım, ama yazdığım ÅŸey daha az benim olurdu. Oysaki benim yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır.

Örnek 2:

Medyanın toplum üzerinde kurduğu egemenlik, günlük hayatı, bireysel yaşantıyı her gün daha derinden etkiliyor. Özel yaşantılara, bireye dönük alanlara dek uzanan medya, yabancılaşmanın ve uzaklaşmanın en önemli nedenini oluşturmakta, kurduğu tek yönlü iletişim ağıyla sağırlaştırıcılığını ve körleştiriciliğini yoğun ve etkin bir biçimde sürdürürken, toplumun bireyleri arasındaki paylaşıcı iletişimi hızla kesmektedir.

Paragrafta Yardımcı Düşünceler : Her biri ana düşüncenin bir yönünü oluşturan, onu ortaya çıkarıp destekleyen düşüncelere (yargılara) yardımcı düşünce denir.

ÖSS ‘de çok kullanılan sorular olan "Bu paragrafta aÅŸağıdaki yargılardan hangisine deÄŸinilmemiÅŸtir?" gibi sorular, paragraftaki bütün yardımcı düşüncelerin dikkate alınmasıyla doÄŸru olarak çözülür.

Örnek :

Gelecekte müziğin, her türlü romantik ağlaşmadan ve kendini beğenmişlikten, dizginsiz duygulardan ve gösterişli propagandadan kurtulacağını, dinleyicisinin ne çok heyecanlı ve sinirli ne de duyguca tembel olacağını, etkisinin şaşırtıcı olmaktan çok, düzen getirici bir nitelik taşıyacağını, düşüncelere bulanıklık değil, aydınlık getireceğini umabiliriz.

Paragrafta Tema (Ana Duygu) : Tema, edebiyat türlerinden özellikle şiirde; verilmek istenen, geliştirilen, seçilen ve işlenen konuya yüklenen duygu ve anlamdır.

Örnek :

Akan suyu severim ben

Işıldayan karı severim

Bir yeşil yaprak, bir telli böcek

Güneşi görsem sevinç dolar içime

Paragrafta BaÅŸlık : Bir yazıya verilen ada baÅŸlık denir. Kitabın adı, bölümün adı, konunun adı, paragrafın adı… birer baÅŸlıktır.

Başlık, bir yazının neyi anlattığını, ya da bu yazının yazılma gerekçesini sezdirecek bir özellik gösterir. Kısaca konuyu tanıtan, ana düşünceyi birkaç sözcükle yansıtan sözdür. Başka bir deyişle başlık; konu - ana düşünce uyumunu yansıtan bir özellik gösterir.

"Bu paragrafa en uygun başlık hangisi olabilir? Şeklindeki sorularda, bu açıklamalar dikkate alınarak başlık saptanmalıdır.

Konularına Göre Paragraf Çeşitleri : Paragraflarda çok değişik konular işlenebilir. Kimilerinde bir olay ya da duygu anlatılabilir. Her yazı türü, konusuna uygun paragraflardan oluşur. Makalede yer alan paragraflar düşünce ağırlıklıyken, anıda yer alan paragraflar, gerçek bir yaşantıdan kaynaklandıkları için duygu ağırlıklı olurlar. Paragraflar, içerdikleri konunun özelliğine göre değişik adlar alabilir.

Düşünce Paragrafı : Belli bir konu üzerinde belli bir bakış açısı olan, bu bakış açısını ortaya koyan, bunu savunan ve tartışan bir paragraf türüdür. Kısaca, bir düşüncenin başkalarına ulaştırılması amacıyla oluşturulan paragraflara düşünce paragrafı denir. Daha çok makale, fıkra, deneme gibi yazı türlerinde düşünce paragrafları kullanılır. Düşünce paragrafları, genellikle açıklayıcı ve tartışmacı anlatım biçimleriyle kurulur. Bu paragraflarda bir ana düşünce ve bu ana düşünceyi destekleyen yardımcı düşünceler yer alır.

Örnek :

Kişisel gözlemlerin öne çıktığı yazıların getirdiğini, bilimsel araştırmalar getiremez. Aydınlar için çok önemli olan bilimsek araştırmalar, yazarlara yetmez; onlar için kişisel saptamalar çok daha önemlidir. İnsanın insandan alabildiğini; deneylerin sayıların alması olanaksızdır.

Olay Paragrafı : Olmuş ya da olabilecek türdeki olayları, kişi, yer ve zaman göstererek anlatan cümlelerden oluşmuş paragraflardır. Bu paragraflarda belli bir olay yer alır. Olay paragraflarına, roman, öykü, masal gibi edebiyat türlerinde rastlanır. Bu paragraflarda temel amaç okuru olay içine çekmek, olay içinde yaşatmaktır. Olay paragrafları genellikle öyküleyici anlatım biçimi kullanılarak kurulur.

Örnek : İlk dinlediğim konserdi bu. Çalgıcıları yönetenin müzik öğretmenimiz Suat Bey olduğunu görmeyeyim mi? Hem de smokin giymişti. Penguen gibi bir görünüşü vardı. Elindeki şef değneği ile sahnedeki çalgıcıları değil de, sanki dünyayı yönetiyormuş gibiydi. Nasıl oluyor da böyle bir adam, bizim gibi bacaksızlara müzik dersi vermeye geliyor. Biz de onunla alay etmeye kalkıyorduk.

Duygu Paragrafı : Olayı anlatan kişinin iç dünyasının, duygularının öne çıktığı bir paragraf çeşididir. Yazar duygularını, kimi zaman öyküleyici, kimi zaman da betimleyici anlatım biçimlerini kullanarak okura ulaştırır. Bu tip paragraflarda kişinin iç dünyasına yönelik özellikler, tutkular, davranışlar, ağırlık kazanır.

Örnek :

Daha elli yaşına gelmemiştim; zengindim, ünlüydüm; sağlığım yerindeydi, aklı başında çocuklarım vardı. Birdenbire hayatım duruverdi. Soluk alabiliyor, yiyip içiyor, uyuyordum. Ama yaşamak değildi bu. Hiçbir şey istemiyordum artık. İstenecek bir şey olmadığını biliyordum. Hayat, birinin yaptığı saçma bir şaka gibi geliyordu bana. Kırk yıl boyunca çalış didin, ilerle; sonra da ortada hiçbir şey olmadığını gör.

Betimleme Paragrafı : Bir olayı, bir varlığı, durumu, çevreyi ya da bir kavramı göz önünde canlandıracak biçimde anlatan paragraflara betimleme paragrafı denir. Gözlemlenen her varlığın, tasarlanan her kavramın duyu organlarımız ve duygularımız üzerinde bıraktığı iz betimlenebilir. Bu tür paragraflar çoğunlukla roman, öykü, gezi ve anı gibi yazı türlerinde kullanılır.

Örnek :

Akçakavakların, dişbudakların arasından geçerek yeşil çam ormanına giriyorum. Yoğun bir reçine kokusu duyuyorum. Çevrem yeşilin değişik tonlarıyla donanmış. Az ileride kalın gövdeli, yaşlı bir çam ağacı görüyorum. Altına oturuyorum. Kekik kokuları geliyor burnuma.

Anlatımın Temel Nitelikleri :

Özlülük : Duygunun, düşüncenin ya da gerçeğin en kısa yoldan anlatımına özlülük denir. Kısaca özlülük az sözle geniş bir düşünceyi ifade etmektir. Gereksiz sözcüklerden arınmış, gereksiz ayrıntılara inilmemiş olan paragraflarda özlülük vardır. Söz gelimi; özdeyiş ve atasözleri özlü anlatımın en güzel örneklerini oluştururlar.

Örnek :

Adam başı ile doÄŸruldu. Daha bir saat olmuÅŸtu. Bitmek bilmeyen saatler geçecekti. Nasıl geçecekti? Başını cama dayadı. Küçük bir insan istiyordu. Ona yalnızlığını unutturacak bir çocuk. Herkese uygun görülen ÅŸans neden ona gülmemiÅŸti. Hangi suçun cezasını çekiyordu? Çay bardağını verirken yenisini istedi. Daha kimbilir kaç çay, kaç sigara içecekti?…

Yalınlık : Duygunun, düşüncenin ya da gerçeğin sade, süssüz ve gösterişe kaçmadan iletilmesine yalınlık denir. Roman, öykü gibi sanatsal yazılardan çok, bilimsel öğretici yazılar yalınlığa dayanır. Çünkü bunlarda temel amaç, bir düşünceyi öne sürüp savunmak, bir görüş öne sürmek ya da okura herhangi bir konu üzerinde bilgi vermektir.

Örnek :

Okuma, çok yönlü iletiÅŸimsel bir etkinlik, alışkanlığa dayanan bir yetidir. Bu yetinin kazanılması, geliÅŸtirilmesi, alışkanlığa dayanan bir davranış biçimine dönüştürülmesi güç bir iÅŸtir. Güç olduÄŸu kadar sürekli bir iÅŸtir de. YaÅŸamın belli bir aÅŸamasında baÅŸlayıp, belli bir aÅŸamasında biten bir iÅŸ deÄŸildir. Geothe’nin yaÅŸamının son yıllarında, 1830′larda söylediÄŸi bir sözü anımsayalım: "Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu iÅŸe, doÄŸru dürüst okumayı öğrenme iÅŸine verdim, yine de kendimden memnun olduÄŸumu söyleyemem."

Akıcılık : Duygunun, düşüncenin ya da gerçeğin anlatımında dildeki pürüzlerin, okumayı ve anlamayı güçleştiren unsurların ortadan kaldırılmasına ve cümlelerin söyleniş ve okunuşundaki kolaylık ve rahatlığına akıcılık denir.

Cümlede seçilen sözcüklerin ses özellikleri ve cümlenin kuruluşundaki özen akıcılığı sağlar. Ayrıca, anlatılan düşünce ve duyguların kolayca sezilebilir türden oluşu, akıcılığa yardımcı olur. Akıcı olmayan paragraflarda anlatılmak istenen düşünce ve duygu belirsizleşir, tam olarak anlaşılamaz.

Örnek :

Her zaman şık ve temiz giyinen, nazik, insanları olduğu gibi kabul etme olgunluğuna sahip bir yazardır. Beyoğlu civarındaki evi, küçük bir müze görünümündedir, birçok sanatçının uğrak yeridir. Sanat dünyasına adım atmaya çabalayan gençlere kapısını ve yüreğini açmaktan kaçınmamış, alçakgönüllü bir beyefendidir. Bu nitelikleri, tükenmekte olan bir neslin başlıca özelliklerini kişiliğinde bir araya getirmiştir.

Doğallık : Duygunun veya düşüncenin hiçbir yapmacığa kaçmadan içten, sıcak, olduğu gibi anlatılmasına doğallık denir. Doğallıkta sanatsal bir kaygı güdülmez. Kendi kendine oluyormuş gibi sıcak ve içten bir anlatım vardır.

Örnek :

Bugün, sen belki hatırlamazsın ama, senin ölümünden bu yana tam iki yıl geçti. Bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.

Evet babacığım, belki hatırlamazsın; ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Kimseye asıl amacımı belli etmeden seni yaşatmaya çalışıyorum.

Özgünlük : Duygunun, düşüncenin, kavramın ya da gerçeğin anlatımının, anlatıcıya özgü özellikler taşımasıdır. Özgün yapıtlarda başkalarını taklit etme ve onlardan etkilenme yoktur. Sanatçı bütünüyle kendi yetenekleri, zevkleri ve beğenileri doğrultusunda, başkalarının yapıtlarından farklı ürünler ortaya koyar.

Bir sanatçıyı anlatımındaki biçim, konuya yaklaşım şekli, kullandığı dil ve kurduğu cümleler özgün yapar.

İnandırıcılık : Anlatılanları olmuş ya da olabilir olduğuna okuyucuyu inandırabilen anlatım özelliğine inandırıcılık denir. Bir anlatımın inandırıcı olabilmesi için akla aykırı olmaması, kişisellik ve duygusallıktan sıyrılıp nesnel yargıları içermesi gerekir. Makale gibi öğretici yanı ağır basan türlerde bu anlatım özelliği ön planda tutulur.

Örnek :

İslamiyet’in kabulünden önce Türklerin, baÅŸka hiçbir toplumun etkisinde kalmamış bir dilleri ve edebiyatları vardı. Her ilkel edebiyatta da ÅŸiirle büyü birlikte yürümekte ve dinsel törenler önemli bir yer tutmaktaydı. Bunun yanı sıra ozan, baksı, ÅŸaman gibi adlarla anılan ÅŸairlerde olaÄŸanüstü güçler bulunduÄŸuna inanılırdı. ÇoÄŸu ortak ve sözlü ürünlerden oluÅŸan bu edebiyatın en önemli bölümünü destanlar oluÅŸturmaktaydı.

Cümlede Anlam

06 Kasım 2007

Cümlede Anlam

Yargılarına Göre Cümleler :

Eş Anlamlı (Anlamdaş) Yargılar : Anlam yönünden birbirine uyan, değişik sözcükler kullanılmasına rağmen aynı düşünceyi, aynı yargıyı aktaran cümlelere eş anlamlı cümleler denir. Eş anlamlı yargı bildiren cümleleri bulabilmek için, her cümleyi ayrı ayrı değerlendirmek ve "Bu cümle okuyucuya ne demek istiyor?" sorusuna cevap aramak gerekir.

Örnek :

ü Çağdaş Türk şiiri bizim yurdumuzun, bizim insanımızın sesini yansıtmadığı sürece gelişme gösteremez.

ü Duygu ve düşüncelerini birkaç sözcük ile söyleyebilmek, ancak yüksek insanlara düşer.

ü Şiirimizin sanatsal yönden gelişebilmesi, her şeyden önce ulusal değerlerimizi yansıtabilmesiyle mümkün olacaktır.

ü Az sözle çok şey anlatabilmek ancak yetenekli insanların işidir.

Yakın Anlamlı Yargılar : Cümlelerin ilettiği yargılar, anlamca birbirinin özdeşi olmasa da yakın anlamlılık özelliği taşıyabilir. Yakın anlamlı cümleleri belirlemek, cümleleri doğru yorumlamaya ve cümleden iletilen mesajı kavramaya bağlıdır.

Örnek :

ü Aydın insan, toplumu düşünürken, toplumun peşinden gitmek zorunda olmayan biridir.

ü Dalkavukluk, hiçbir zaman yüksek ruhlu kimselerde görülmez.

ü Halk için çalışmak demek, onu her zaman onaylamak demek değildir.

ü Dalkavukluk, aşağılık ruhlu kimselere özgüdür.

Özel ve Nesnel Yargılı Cümleler :

Öznel Yargılı Cümleler : Öznede, yani söz söyleyen kişide oluşan; nesnelerin gerçeğine değil, kişilerin duygu ve düşüncelerine bağlı olan, bu nedenle de kişiden kişiye değişebilen yargılardır. Öznel anlatımda kişi, cümleye kendi duygularını katar, bir yorum yapar. Bu tür yargılar, "bence, bana göre" anlamı taşır.

Nesnel Yargılı Cümleler : Öznenin, yani söz söyleyen kişinin düşünce ve duygularına değil, nesnenin, varlığın kendi gerçeğine dayanan, dolayısıyla kişilere göre değişmeyen yargılardır. Bu tür yargıların, yorum ve değerlendirme içermeme, kanıtlanabilir özellikte olma, herkes için aynı anlamı taşıma, akla ve mantığa dayalı olma gibi özellikleri vardır.

Örnek Cümleler :

ü Dostluğun olmadığı yerde insanca hiçbir değerin gelişebileceğine inanmıyorum.

ü Oyunda dört kadın, üç erkek oyuncu rol almış.

ü Dostluk, insanın ve insanlığın en büyük, ne yüce değerlerinden biridir.

ü Öykünün yanı sıra birçok şiir yazmış, bunlardan bazıları bestelenmiştir.

ü Şairin, sesini daha geniş kitlelere duyurabilmesi için dergilerde daha sık görülmesinde yarar var.

ü Köyden kente yapılan göçler her yıl biraz daha artmakta, bu nedenle kentlerde konut sorunu ciddi boyutlara ulaşmaktadır.

ü En iyi yapılan tatil, ormanda yapılan tatildir.

ü Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığında 21 yaşındaydı.

ü İyi bir romancı, şiir yazamaz; ama iyi bir şair, roman yazabilir.

ü Türkiye Avrupa TopluluÄŸu’na girebilmek için çeÅŸitli giriÅŸimlerde bulundu.

Genel ve Özel Anlamlı Cümleler : Aralarındaki ortak özelliklere göre, daha çok varlığı kapsayan, aynı kavramları topluca düşündüren sözcüklere genel; anlamları sınırlı olan, kavramları teke tek düşündüren sözcüklere özel anlamlı sözcükler denir. Buradan hareketle genel anlamlı sözcüklerin kullanıldığı cümleler, genel, özel anlamlı sözcüklerin kullanıldığı cümleler ise özel anlamlı yargı içerir.

Örnek :

ü Geri kalmış ülkelerde spora hiç önem verilmez. (Genel Anlamlı)

ü Hindistan, futbola hiç önem vermeyen bir ülkedir. (Özel Anlamlı)

ü Dünyada en çok satan kitaplar, romanlardır. (Genel Anlamlı)

ü Ülkemizde en çok satan kitap türü, polisiye romanlardır. (Özel Anlamlı)

Anlatımlarına Göre Cümleler :

Doğrudan ve Dolaylı Anlatımlı Cümleler

Doğrudan (Dolaysız) Anlatım : Söylenenleri biçimsel bir değişikliğe uğratmadan, kişilerin söylediği ya da sözün söylendiği biçimde, olduğu gibi aktaran cümlelerin anlatımına denir.

Dolaylı Anlatım: Bir sözün kişi, zaman, anlatıcı değişiklikleriyle aktarılan biçimidir. Bu anlatım biçimiyle kurulan cümlelere daha çok roman, öykü gibi anlatımsal türlerde, olayların yazar tarafından anlatılmasında rastlanır. Örnek :

ü En iyi romanlar, bir bunalım döneminde yazılır, der Dostoyevski. (Doğrudan)

ü En iyi romanların bir bunalım döneminde yazılacağını söylüyor Dostoyevski (Dolaylı)

ü Turgut Uyar : "Nobel Ödülünü kazanan bu yazarı, en içten dileklerimle kutlarım." Diyor. (Doğrudan)

ü Turgut Uyar, bir yazısında , Nobel Ödülü kazanan bu yazarı en içten dilekleriyle kutladığını belirtiyor. (Dolaylı)

Yorumlama Bildiren Cümleler : Yorumlama, görülüp duyulanlardan anlatıcının kendince bir anlam çıkarması, açıklama yapmasıdır. Yorumlama, bu özelliğiyle kişisel, öznel bir değerlendirmedir. Örnek :

ü Edip Cansever’in ÅŸiirleri sürekli bir açılım ve geliÅŸim içinde görülüyor.

ü Eğitim bir okul sorunu değildir, o insanın kendisinde taşıdığı bir eylemdir.

ü Ne zaman yüzüne baksam gözlerini kaçırıyor, sanki benden bir şeyler saklıyor.

Değerlendirme Cümleleri : Değerlendirme özelliği taşıyan cümlelerde anlatıcı; bir yapıt , bir sanatçı, bir olayla ilgili olumlu ya da olumsuz belirlemeleri anlatır. Örnek :

ü Yazarın bu romanında çok etkileyici bir anlatım var.

ü Yazar, sürekli gerilimler yaratarak okurun ilgisini hep canlı tutuyor.

ü Son sergideki resimlerinde, yeşil tonları kırmızı tonlardan daha çok kullanmış.

Tanım Cümleleri : Tanımlama; bir kavramı, bir durumu nitelik ve özellikleriyle belirleme, işlevini gösterme ya da onu benzerlerinden ayıran ayırıcı yönlerini göstermeye denir. Bu amaçla kurulan cümlelere de tanım cümlesi denir. Bir kavramın, bir varlığın anlatıldığı cümleye "Bu nedir?", "Bu şey nedir?" sorusunu yönelttiğimizde yanıt alabiliyorsak bu cümle bir tanım cümlesidir. Örnek :

ü Roman, olmuş ya da olabilecek olayları anlatan uzun bir edebiyat eseridir.

ü Sanatsal yaratımın temeli, doğayı taklit etmek değil, yeniden biçimlendirmektir.

ü Cahillik ve bilgisizlik bir toplumu içten içe kemiren bir kurttur.

Karşıtlık Bildiren Yargılar : Bazı cümlelerde birtakım olay ya da olguların karşıt özellikleri verilir. Karşıtlara yer vermek, anlatımı belirgin kılar. Örnek :

ü Dışarısı günlük güneşlik, halbuki burada paltolarımız bile bizi ısıtmaya yetmiyor.

ü Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.

ü Bir vardı, bir yok oldu; böyledir dünyanın hali.

Anlamlarına Göre Cümleler

Olumlu Cümle : Yüklemin bildirdiği anlam, eylemin yapılması doğrultusundaysa bu tür cümlelere olumlu cümle denir. Örnek :

ü Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz. (Olumlu eylem cümlesi)

ü Özü gerçek yaşam dayalı tiyatro yapıtları, doğrudur ve güzeldir. (Olumlu ad cümlesi)

ü Sattığınız malların dökümünü çıkarıp karı hesaplayalım. (Olumlu eylem cümlesi)

Olumlu Cümleler İkiye Ayrılır :

Biçimce ve anlamca olumlu cümleler : Bu tür cümlelerde olumsuzluk bildiren hiçbir dil birimi kullanılmaz, yüklemin yansıttığı anlamda olumlu olur. Örnek :

ü Ne zamandır gelmenizi bekliyorduk.

Biçimce olumsuz, anlamca olumlu cümleler : Bu tür cümlelerde cümlenin kuruluşu olumsuz, anlamıysa olumludur. Örnek :

ü Seni sürekli eleştiren ve senin kuyunu kazan bu insanı nasıl bilmezsin? (bilirsin)

ü Bu kadar çok döversen hangi çocuk yaramaz olmaz? (yaramaz olur)

Olumsuz Cümle : Bir eylemin gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini ya da bir şeyin yokluğunu bildiren cümlelerdir. Örnek :

ü Aradığınız kişi burada yok. (Olumsuz ad cümlesi)

ü Dünkü davranışlarınızı hiç tasvip etmedim. (Olumsuz eylem cümlesi)

ü Kimse olayın nedenini bilmiyor. (Olumsuz eylem cümlesi)

Olumsuz Cümleler İkiye Ayrılır :

Biçimce ve anlamca olumsuz cümleler : Bu tür cümlelerde yüklem ya olumsuz bir eylemdir ya da yargı bildiren ad soylu bir sözcüktür. Örnek :

ü Mutluluğunu herkesle paylaşsan da yalnızlığını paylaşamazsın.

ü Başarı, zannedildiği kadar kolay elde edilen bir şey değildir.

Biçimce olumlu, anlamca olumsuz cümleler : Bu tür cümlelerde olumsuzluk anlamı taşıyan ek ya da sözcük kullanılmadığı halde cümleler olumsuzluk bildirir. Örnek :

ü Kim demiş onu çok sevdiğimi? (sevmiyorum)

ü O kadar sinirli ki ona parayı kaybettiğini söyle söyleyebilirsen. (söyleyemezsin.)

Soru Cümlesi : Bir iÅŸin yapılıp yapılmadığını sormak, bir ÅŸeyin nedenini öğrenmek, durumla ilgili bilgi edinmek ya da kuÅŸkuyu gidermek… gibi amaçlarla kurulan cümlelere soru cümlesi denir. Örnek :

ü Kardeşin eve geldi mi?

ü Daha çok hangi kitapları okuyorsunuz?

ü Olanları sana kim anlattı?

ü Buraya nasıl geldin?

Soru öğeleri kullanılarak soru cümleleri kurulabildiği gibi, bu yolla cümleye değişik anlam özellikleri de katılabilir. Bu açıdan soru cümleleri ikiye ayrılır :

Gerçek Soru Cümlesi : Yanıt gerektiren, soruyu soranın yanıt beklediği soru cümleleridir. Gerçek soru cümleleri şu amaçlarla kurulabilir :

ü Cümlenin öğelerinden birini ya da birkaçını öğrenmek için, Örnek :

Bu elbiseyi mi aldınız?

Hangi kitabı ne zaman okudunuz?

ü Eylemin yapılıp yapılmadığını sormak için, Örnek :

Ismarladığım kitapları alacak mısın?

ü Anlaşılmayan bir düşünceyi, bir duyguyu sormak için, (Yineletme amaçlı sorular) Örnek :

Öğretmen gelmeyecek mi dediniz?

ü Anlaşılmayan bir soruyu anlamak için, Örnek :

Buraya neden mi geldim?

Sözde Soru Cümlesi : Yanıt gerektirmeyen, cümleye ÅŸaÅŸma, küçümseme, inanmayış, beklenmezlik, özlem … vb. anlamlar katmak için kurulan soru cümleleridir. Örnek :

ü Önüne baksan kör müsün? (Azarlama)

ü Bugün öğretmen gelir mi ki? (Olasılık)

ü Bu yüksek notu almak sana mı kaldı? (Küçümseme)

ü Nerde o günler? (Özlem)

ü O zavallı kime kötülük edecek ki? (Onaylatma)

Dilek (istek) Cümlesi : Bir dileği, bir isteği, bir arzuyu, bir temenniyi bildiren cümlelere, anlamları yönünden dilek veya istek cümlesi denir. Örnek :

ü Yarın bizde toplanıp bir güzel yemek yiyelim.

ü Çocuk tek kazansın da neresi olursa olsun.

ü Umarım işleriniz yolunda gidiyordur.

ü Ah şu bahar bir gelse, çocuklar neşe içinde koşup oynasa.

ü İnşallah bütün düşlerin bir gün gerçek olur.

ü Allah sana uyuz versin de tırnak vermesin.

ü Gözün kör olsun.

Emir (Buyruk) Cümlesi : Emir kipiyle kurulan ya da gelecek zaman kipinin emir anlamıyla kullanıldığı cümlelere, anlamları yönünden emir cümlesi denir. Örnek :

ü Sandalyeyi çek, sessizce oturup bekle.

ü Öğretmeniniz izinli, gürültü etmeden ders çalışın.

ü Herkes ödevlerini önümüzdeki hafta getirecek, not alacak.

ü Şuraya da bir halı ser, ortalığı topla.

ü Sen de çalış ve para kazan artık.

Ünlem Cümlesi : Korku, acıma, şaşırma, sevinme, kızma gibi ansızın beliren duyguları anlatmaya yarayan cümlelere, anlamları yönünden ünlem cümlesi denir. Örnek :

ü Ah, elim yandı!

ü Kapıyı açtım ki bir de ne göreyim!

ü Oh, okul bitti, rahat bir nefes alalım!

ü O… kimler gelmiÅŸ, kimleri görüyorum!

ü Elimi cebime attım ki cüzdan yok!

İçeriklerine Göre Cümleler

Varsayım İçeren Cümleler : Varsayım, gerçekte olup olmadığına, olmayacağına bakılmaksızın bir olay ya da durumu bir süre için var kabul etmektir. Varsayım anlamı taşıyan yargılarda genellikle "tutalım ki, diyelim ki, farz edelim, düşün ki" gibi ifadelere yer verilir. Örnek :

ü Büyük ikramiye sana çıktı diyelim, bana ne alırsın?

ü Tut ki puanın yetmedi ve üniversiteye giremedin.

ü Şu anda kapının çalındığını ve oğlunun geldiğini farz edelim.

ü Gözlerini kapa ve sımsıcacık bir odada dışarıda yağan karı seyrederek çay içtiğimizi düşün.

Önyargı Bildiren Cümleler : Bir eylem henüz sonuçlanmadan, o eylemin nasıl sonuçlanacağı konusunda fikir yürüten cümlelerdir. Örnek :

ü Bizi görür görmez yine bağırıp çağıracak.

ü Ben zaten onun suçlu olduğunu baştan biliyordum.

ü Göreceksiniz, son şiirlerinde de ayrılık ve ölüm üzerine konuşup bizleri hayal kırıklığına uğratacak.

ü Bu çocuğun bir baltaya sap olamayacağı baştan belliydi.

Öneri Bildiren Cümleler : Bir sorunu çözmek, herhangi bir konuda yol gösterip bilgi ve fikir vermek amacıyla, öne sürülen görüşü, düşünceyi ve teklifi içeren cümlelere öneri bildiren cümleler denir. Örnek :

ü Kitabın sonuna bir de kaynakça konsa iyi olur.

ü Konuyu iyice anlamak istiyorsan, önce tekrar et, sonra da bol bol soru çöz.

ü Oyunda günlük yaşamın derinliğine fazlaca girilmeseydi, oyun daha derli toplu olurdu.

ü Siyah eteğin üstüne mavi desenli gömleğini giyersen sana daha çok yakışır.

Üslupla ilgili Cümleler : Bir yazar ya da bir eserin dil ve anlatım özelliklerine üslup denir. Üslubun iki boyutu vardır. Biri yazarın tekniği, kurgusuyla; diğeri dil ve anlatım özellikleriyle ilgilidir. Herhangi bir metne yönelttiğimiz "Nasıl anlatılmış?" sorusuna dil ve anlatımla ilgili bir yanıt alırız ve aldığımız bu yanıt, yazarın üslubunu ortaya koyar. Örnek :

ü İlk kitabında Halk edebiyatı söyleyişiyle yazdığı küçük şiirler vardı.

ü Tasvir bölümlerinde dili iyice ağırlaşmış; yazar söz oyunlarına sık sık başvurarak sıfatlı, mecazlı ve sanatlı bir anlatım kullanmıştır.

ü Kısa ve özlü bir anlatım, devrik cümleler, eserine en belirgin özelliğidir.

Olasılık - Olabilirlilik Cümleleri : Olasılık, kesinliği olmaksızın bir olay ya da durumun ortaya çıkmasının beklenilmesidir. Bu tür yargılar kesinlik anlamı taşımaz. Örnek :

ü Yarın işe biraz geç gelebilirim.

ü Şimdi bizim oralara da bahar gelmiştir.

ü Sınav zamanı yaklaştı, herhalde düzenli bir çalışma yapıyordur.

ü Durumu çok iyi, bu çocuğa küçük bir yardımda bulunur sanıyorum.

Eşitliğin Söz Konusu Olup Olmadığını Bildiren Cümleler : Kimi cümleler, herhangi bir şeyin ortadan ya da eşit biçimde bölündüğü anlamı taşır. Bu tür yargılarda eşitlik söz konusudur. Ancak kimi cümlelerde herhangi bir şeyin ortadan veya eşit olarak bölünmediği anlamı vardır ya da eşitliğin olduğuna dair herhangi bir ipucu verilmemiştir. Bu tür cümleler de eşitlik söz konusu değildir. Örnek:

ü Harçlıklarını kardeş payı yaparak birkaç gün idare ettiler. (Eşitlik Anlamı)

ü Bir elmayı yarı yarıya paylaşıp yediler. (Eşitlik Anlamı)

ü Kardeşler, mirastan paylarına düşeni alıp, sessizce ayrıldılar. (Eşitlik söz konusu değil)

ü Şirketin karını hisseleri oranında paylaştılar. (Eşitlik söz konusu değil)

Gerçekleşmemiş Bir Beklentiyi Dile Getiren Cümleler : Beklenti, bir olgunun sonunda gerçekleşmesi beklenen sonuç, bireyin, belli şart ve durumların alacağı biçimler veya kendisinden beklenenler konusundaki ön görüşü anlamına gelir. Bu tanımlamaya bağlı olarak kimi cümlelerde bir beklentinin gerçekleşmediği yönünde bir anlam ve yargı görülür. Örnek :

ü Ankara’ya geldiÄŸinde beni arar sanmıştım.

ü Bizi bu sefer daha sıcak karşılayacağını düşünmüştük.

ü Yıl boyunca çalışıp didindiğini görünce iyi bir okula gireceğini zannediyordum.

ü Bu işten daha çok para kazanacağımızı ummuştuk.

Gerçekte Var Olmayıp Öyle Sanılma Anlamı Taşıyan Cümleler : Kimi cümleler, herhangi bir olgu gerçekte var olmadığı halde, kişinin bu olgunun var olduğunu zannetmesi anlamını taşır. Örnek :

ü Ben onun kardeşi değil, düşmanıydım sanki.

ü Adama bak, sanki para vermiş de karşılığını bekliyor.

ü Arkadaş soruları çözdükçe, kendisi çözüyor gibi seviniyordu.

Hayıflanma - Üzülme Anlamı Taşıyan Cümleler : Hayıflanma cümleleri bir olay, durum ve kişi karşısında üzülme ya da yerinme anlamlarını taşır. Örnek :

ü Kuşlar göç ediyor, ne yazık ki kış geliyor.

ü O güzelim kız, birkaç yılda çöküp yaşlandı.

ü Yüreğinin acısını, yılların izini taşıyordu yüzündeki derin çizgiler.

ü Zavallı adam, çocuklarını yetiştirebilmek için ne acılar çekti.

Sitem - Kızgınlık Anlamı Taşıyan Cümleler : Sözü ya da hareketleriyle, birinin, bir kimseyi kırdığını, üzdüğünü veya gücendirdiğini öfkelenmeden dile getiren cümleler sitem anlatımlı; sözü söyleyenin bir kişiye kızdığını anlatan cümlelerse kızgınlık anlamlı cümlelerdir. Örnek :

ü Her hafta sonu toplanıp kıra gidersiniz de beni çağırmazsınız.

ü İnsan, kendisine bunca emeği geçen insanı bir kere de olsa arayıp sorar.

ü Dediklerimi yapma da göreyim seni!

ü Sen kim oluyorsun da bana karşı böyle konuşuyorsun!

Yapıtın Konusuna Değinen Cümleler : Bir anlatımda verilmek istenen öz, düşünce ve duygu bütününe içerik adı verilirken kimi cümleler, herhangi bir yapıtın konusuna ya da özün ne olduğuna yani içeriğine değinir. Örnek :

ü Cahit Sıtkı’nın ÅŸiirlerinde genel olarak ölüm ve yalnızlık teması ele alınıyor.

ü Romanda kent insanlarının bireyci yaşamları ve bunun yarattığı bunalımlar anlatılmış.

ü Ömer Seyfettin, kimi öykülerinde çocukluk ve askerlik anılarını işliyor.

ü Ziya Osman Saba, yalın ve içten bir anlatımla yoksul yaşamlara karşı duyduğu ezikliği anlatır bu şiirinde.

Aşamalı Bir Durumu Bildiren Cümleler : Aşamalı bir anlam içeren cümlelerde, bir durumun gitgide ilerlemesi anlamı vardır. Örnek :

ü Zavallı kadın sürekli zayıflıyor, her geçen gün biraz daha küçülüyordu.

ü Uçak önce havalandı, sonra yavaş yavaş bulutların arasında kayboldu.

ü Hastamız günden güne iyiye gidiyor.

ü Kurşun sırtından girince, asker önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra boylu boyunca yere yığıldı.

Beğenme - Takdir Etme Anlamı İçeren Cümleler : Beğenme, takdir etme anlamı içeren cümleler, herhangi bir şeye yönelik beğeniyi, övgüyü dile getiren cümlelerdir. Örnek :

ü Aşkolsun delikanlıya, rakibinin sırtını bir hamlede yere getirdi.

ü Her türlü rezaletin yaşandığı bu çevrede dürüst ve tertemiz bir insan olarak yetişti.

ü Eserlerinde yapaylığa kaçmadan içten ve yalın bir söyleyişle dile getirir duygularını.

ü Bozkırın ortasında açılmış sapsarı bir çiçektir bu şiirler.

Anlam İlişkilerine Göre Cümleler : Bileşik ve sıralı cümlelerde birden çok yargı, önerme bulunur. Genellikle Bu yargılar arasında ya da tek yargılı anlatımlarda değişik amaçlarla değişik anlam ilişkileri kurulabilir. Bağlaçlar, ilgeçler ya da diğer dil birimleriyle kurulan anlam ilişkilerinin başlıcaları şunlardır:

Neden - Sonuç İlişkili Cümleler : Bir cümlede ifade edilen yargılardan birinin neden, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, neden sonuç anlamı taşır. Bir cümlede neden sonuç ilişkisi genellikle "için, ile, den dolayı, den ötürü" ilgeçleriyle kurulabileceği gibi "den / dan" eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde "neden" bildiren kısım başta ya da sonda olabilir. Örnek :

ü Yoğun kar yağışı yüzünden Ankara - İstanbul seferleri iptal edilmiş.

ü Elindeki işi bitiremediğinden bir hafta kadar yeni bir iş alamayacağını söyledi.

ü Derslere sürekli geç gelmesi ve ödevlerini zamanında yapmaması öğretmenini çok kızdırıyordu.

UYARI :

"-den" ekiyle "dolayı" ve "ötürü" ilgeçlerinin birlikte kullanılması genellikle gereksiz sözcük kullanımından kaynaklanan anlatım bozukluğu yaratır. Ancak anlatım bozukluğu olmayan kullanımları da vardır. Örnek :

ü Sizi sevdiğimden dolayı böyle davranıyorum. ("dolayı" ilgeci gereksiz kullanılmış)

ü Bundan dolayı akşam size gelemeyiz. (anlatım bozukluğu yok)

Amaç - Sonuç İlişkili Cümleler : Sonuç bildiren bir yargıyla o sonucun hangi amaçla yapıldığını anlatan bir başka yargıdan oluşan cümlelerdir. Bu ilişki "-mek / -mak için, -mek / -mak üzere" ilgeçleri ya da "-e , -a" ekiyle kurulur. Örnek :

ü Biraz hava almak ve dinlenmek için arkadaşlarıyla Pazar günü pikniğe gideceklermiş.

ü Onunla bu durumu bütün ayrıntılarıyla değerlendirmek üzere tekrar bir araya geleceğiz.

ü Okula onu görmeye gittim.

Açıklama İlişkili Cümleler : Açıklama, bilinmeyeni bilinir kılmaktır. Bir kavram, durum ya da olguyla ilgili bilgi vermek amacıyla kurulan cümleler, açıklama nitelikli cümlelerdir. Açıklama belirten cümlelerde yargılar arasındaki bağlantı bağlaçlarla kurulur. Örnek :

ü Bugün okula gitmeyeceğim; çünkü hastayım.

ü Yüzünden düşen bin parça, anlaşılan üzgünsün.

Koşul İlişkili Cümleler : Bir durumun, yargının oluşmasını, gerçekleşmesini, bir diğer yargı ile, anlatılan koşulun olmasına bağlayan cümlelerdir. Bu ilişki genellikle "-se / -sa" dilek koşul kip ekiyle, "ise" ek-eylemi ya da bağlaçlarla sağlanır. Örnek :

ü Annem sana baktıkça gençlik yıllarını anımsadığını söylüyor.

ü Sinemaya gideceksin; ancak önce ödevlerini bitir.

ü İstediğin her şeyi alırım, yeter ki sınıfını geç.

ü Git; ama saat on ikiden önce evde ol.

ü Buraya gelirse görüşebiliriz.

KarşılaÅŸtırma Cümleleri : KarşılaÅŸtırma, birbirleriyle iliÅŸkili iki varlık, iki kavram ya da herhangi iki ÅŸeyi, ortak olan ya da olmayan yönleriyle anlatmaktır. KarşılaÅŸtırma cümlelerinde; karşılaÅŸtırma iliÅŸkisi "gibi, kadar, daha, en…" gibi baÄŸlaç, ilgeç ve belirteçlerle kurulur. Örnek :

ü Haber alma gereksinimini en iyi karşılayan iletişim aracı televizyondur.

ü Hiçbirimiz onun kadar duyarlı ve hoşgörülü değildik.

ü Kendi yaşıtı insanlardan daha genç ve daha diri bir görünüşü vardı.

Cümle Tamamlama : Kimi zaman bir yargı bütünlüğünden bir sözcük yada sözcük öbeği çıkarılmış olabilir. Yargının anlamsal ve anlatımsal bütünlüğü göz önünde bulundurularak bu eksik tamamlanır.

Tamamlanacak ve tamamlayacak cümleler ya da sözler arasında;

ü Anlamsal ilişki doğru kurulmalıdır.

ü Zaman ve kişi yönünden uyum olmalıdır.

ü Cümleleri anlamca bağlamak için uygun bağlaçlar kullanılmalıdır.

Örnek : İnsanlar bilerek ya da bilmeyerek doÄŸanın dengesini bozuyorlar, sonra aynı doÄŸayı korumak için sempozyumlar düzenleyip, dernekler kuruyorlar; çünkü…

ü Doğanın kendileri için yaşamsal değerini biliyorlar.

ü Yanlış yaptıklarının bilincindeler.

ü Kendilerini affettirmek istiyorlar.

ü Doğayı taklit etmek istiyorlar.

Ünlü Daralmasi

06 Kasım 2007

ÜNLÜ DARALMASI

“-a,e” ünlüleriyle biten kelimelere ÅŸimdiki zaman eki olan “–yor” u veya “y” ünsüzüyle baÅŸlayan b ir eki getirdiÄŸimizde bu ünlüler ses uyumuna göre “ı,i,u,ü”ye dönüşür . Bu ses olayına ünlü daralması denir.

Gözle-yor>gözlüyor sakla-yor>saklıyor

Kana-yor>kanıyor gizle-yor>gizliyor

Anla- , bekle-, gözle- , ayıkla- , sakla-,… örneklerinde ünlü daralması görülüyor.

Bunu benzer fiillerle karıştırmamak gerekiyor.

Sil-yor>siliyor

Al-yor>alıyor

Yansı-yor>yansıyor

Kelimelerinde ünlü daralması yoktur.

“y” sesinin daraltıcı özelliÄŸi sadece “-yor “ ekinde görülmez , “-yor” ekinin olmadığı yerlerde de “-y” nin daraltıcı özelliÄŸi vardır .

de-y-en > diyen

ye-y-ecek>yiyecek

de-y-erek>diyerek

ye-y-en>yiyen

ne-ye>niye

Bu iki- üç kelime haricinde “-y” nin daraltıcılık özelliÄŸi söz konusu deÄŸildir.

“gelmiyecek” diye deÄŸil “gelmeyecek” diye yazılır ; keza “anlıyacak” , “bekliyecek” , “söyliyecek” fiilleri de bu ÅŸekilleriyle yanlıştır.

Hece Düşmesi

06 Kasım 2007

HECE DÜŞMESİ

İki heceli olup ikinci hecesinde dar bir ünlü (ı,i,u,ü) bulunan kelimeler ünlüyle baÅŸlayan bir ek aldıklarında kelimenin ikinci hecesindeki dar ünlü düşer. Meydana gelen bu ses olayına “hece düşmesi” denir.

Türkçe’de her ünlü aynı zamanda bir hece oluÅŸturduÄŸu için ünlü düşünce hece de düşmüş olur .Bundan dolayı hece düşmesine ünlü düşmesi denir.

1.İki heceli olup da ikinci hecesinde dar ünlü bulunan bazı organ ve akraba adlarında:

ağız-a>ağza burun-a>burna

beyin-e>beyne boyun-a>boyna

omuz-a>omza göğüs-e>göğse

karın-ı>karnı beyin-e>beyne

kayın-ı>kaynı oğul-u>oğlu

gönül-ü>gönlü akıl-ı>aklı

2.İki heceli olup ikinci hecesinde dar bir ünlü bulunan yabancı dilden dilimize geçmiş kelimeler:

sabır-ı>sabrı fikir-i>fikri

şükür-ü>şükrü zikir-i>zikri

zehir-i>zehri gayr-ı>gayrı

kayıp ol->kaybol- emir-e>emre

3.İkinci hecesinde dar bir ünlü bulunan kimi fiillere ünlüyle başlayan bir ek gelirse :

devir-ik>devrik sıyır-ık>sıyrık

süpür-ün>süprüntü kıvır-ım>kıvrım

çevir-il->çevril-

4.Bazı birleşik kelimelerin teşkilinde :

Pazar+ertesi>pazartesi kayın+ana>kaynana

Cuma+ertesi>cumartesi kahve+altı>kahvaltı

Pek+iyi>peki

Not:“Assubay” imlâsı yanlıştır, doÄŸrusu “astsubay”dır.

5.Yapım eki almış bazı kelimelerde:

sarı-ar->sararmak oyun-a>oyna-

uyu-ku>uyku sızı-la>sızla-

yalın-ız>yalnız yanıl-ış>yanlış

ileri-le->ilerle ileri-de>ilerde

Not:”AÅŸağıda” , “yukarıda” ,”nereden”,”burada”,”ÅŸurada”kelimelerini “aÅŸaÄŸda” , “yukarda”,”nerden”,”ÅŸurdan”ve “burdan” ÅŸeklinde yazmak yanlıştır.

Kelimelerin Yapi Özellikleri

06 Kasım 2007

KELİMELERİN YAPI ÖZELLİKLERİ

KÖK : Bir kelimenin, daha küçük parçalara ayrılmayan, anlamlı en küçük parçasına denir.

Kelimenin kökünün, kelimenin tamamı ile ilgili olmalıdır. Örnek: “Okul” kelimesinin kökü, “oku” fiilidir. Fakat bu kelimede “ok” kısmı da bir anlam taşır. Ama okul ile ok arasında bir ilgi yoktur.

Kökler iki çeşittir:

1. İsim Kökleri

2. Fiil Kökleri

İSİM KÖKLERİ : Bir varlığı, niteliği, ilgiyi veya duyguyu en kısa biçimde tanıtan köklere denir. Dört çeşittir:

a) Varlık kökleri : Çöl, yol, sıra, ev…

b) Nitelik kökleri : İyi, güzel, kötü…

c) Duygu kökleri : Ah, vah, tüh, ey…

d) İlgi kökleri : Ben, sen, o, ile, için…

İsim kökleri cümle içinde “isim, zamir, zarf, sıfat, edat, baÄŸlaç ve ünlem” göreviyle kullanılabilir. Dilimizde isim kökleri en fazla üç heceden oluÅŸur. Örnek: Karınca, kelebek, araba…

FİİL KÖKLERİ : Hareketleri, iÅŸleri anlatan köklere denir. Örnek: Gel-, otur-, ver- …

SesteÅŸ (EÅŸsesli ) Kökler : Kullanıldığı cümleye göre hem isim, hem fiil olabilecek köklere denir. Örnek: Yaz, kız, geç…

GÖVDE : E n az bir yapım eki almış olan sözcüklere denir. Örnek: Uçak, gözlük, evci…

YAPILARINA GÖRE SÖZCÜKLER

1. Basit Sözcük : Hiç ek almayan veya yapım ekleri dışındaki ekleri almış olan sözcüklere denir.

Ev, yol, git, otur, evler, evi….

2. TüremiÅŸ Sözcük : İsim veya fiil köklerine çeÅŸitli yapım ekleri getirilerek oluÅŸan sözcüklerdir. Evli, yolluk, gergin, baÅŸla, …

3. BirleÅŸik Sözcük :İki veya daha fazla kelimenin birlikte kullanılmasıyla oluÅŸan sözcüklerdir. Dedikodu, mirasyedi, Karaköy…

EKLER

Köklere getirilerek onların anlamlarını tamamlayan veya değiştiren parçalara ek denir. Ekler, tek başlarına anlamsızdır. Köklere getirilerek anlam kazanır. İki çeşit ek vardır:

1. Çekim Ekleri 2. Yapım Ekleri

ÇEKİM EKLERİ : Eklendiği kelimenin anlamını ve türünü değiştirmeyen, sadece cümledeki durumlarını belirten eklere denir.

YAPIM EKLERİ : Eklendiği köklerden yeni kelimeler türeten eklere denir. Yapım ekleri eklendiği kök veya gövdelerin her zaman anlamını, bazen de türünü değiştirir. İçinde bir yapım eki olan ve yeni kelimeler türetmeye elverişli birime gövde denir.

EKLER

Yapım Ekleri

1. İsimden isim yapan ekler

2. İsimden fiil yapan ekler

3. Fiilden fiil yapan ekler

4. Fiilden isim yapan ekler

Çekim Ekleri

a) İsim çekim ekleri

*İyelik ekleri

*Hal ekleri

*Tamlama ekleri

*Çoğul ekleri

b) Fiil çekim ekleri

*Kip ekleri

*KiÅŸi ekleri

Not : Olumsuzluk eki bazı dilciler tarafından yapım eki, bazıları tarafından da çekim eki olarak kabul edilir. Bu nedenle yukarıdaki gruba yazılmamıştır.

ÇEKİM EKLERİ

A) İSİM ÇEKİM EKLERİ

1. İYELİK EKLERİ : Eklendiği ismin karşıladığı varlığın kime veya neye ait olduğunu bildiren eklere denir.

Tekil Kişiler: Ben (-ım, -im, -um,-üm) Kitab-ım

Sen (-ın, -in, -un, -ün) Kitab-ın

O (-ı, -i, -u, -ü, -sı, -si, -su, -sü) Kitab-ı, araba-sı

Çoğul Kişiler: Biz (-ımız, -imiz, -umuz, -ümüz) Kitab-ımız

Siz (-ınız, -iniz, -unuz, -ünüz) Kitab-ınız

Onlar (-ları, -leri) Kitap-ları

2. HÂL EKLERİ : İsimlere gelerek onların durumlarını bildiren eklerdir. Durum ekleri olarak da adlandırılır.

a) İsmin Yalın Hâli ( Yalın Durumu) : Belirli bir eki yoktur. Hiç ek almayan veya hal ekleri dışındaki ekleri alan isimler yalın haldedir. (Ev, evim, evler..)

b) İsmin –i hâli (Belirtme Durumu) : Ekleri, -ı, -i, -u, -ü ‘dür. (Ev-i, kalem-i)

c) İsmin –e hâli (Yönelme Durumu) : Ekleri –e, -a ‘dır. (Ev-e)

d) İsmin –de hâli (Bulunma, kalma durumu) : Ekleri –de, -da , -te, -ta ÅŸeklindedir. (Evde, okulda…)

e) İsmin –den hâli (Çıkma, Ayrılma Durumu) : Ekleri, -den, -dan, -ten,

-tan ÅŸeklindedir. (Evden, okuldan…)

3. TAMLAMA EKLERİ : İsim tamlamalarında kullanılan –ın, -in, -un, -ün ve –ı, -i, -u, -ü ekleridir. (Ali’nin defteri, okulun duvarı…)

4. ÇOÄžUL EKLERİ : İsimlere gelerek onların sayısını çoÄŸaltan –lar, -ler ekleridir. (Evler, okullar…)

B) FİİL ÇEKİM EKLERİ

1. KİP EKLERİ : Fiillerin yapılış amacını ve zamanını bildiren eklere denir. (GelmiÅŸ, gelir, gelecek….)

2. KİŞİ EKLERİ: Fiillere, kip eklerinden sonra gelerek o iÅŸi kimin yaptığını belirten eklere denir. (Geldi-m, okudu-n…)

EKLERLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİLGİLER:

1)Türkçe’de dört çeÅŸit –ı, -i, -u,-ü vardır. Bunların farkı cümlelerden anlaşılır.

Ev-i yandı (İyelik eki)

Ev-i yıktılar (Hâl eki)

Veli-nin ev-i (Tamlama eki)

Gez-i, yaz-ı (Yapım eki)

2) İyelik ekleri ile kiÅŸi ekleri karıştırılmamalıdır. İyelik ekleri isimlere, kiÅŸi ekleri fiillere gelir. (Ev-i-m….İyelik eki) , (Geldi-m…..KiÅŸi eki)

3) Türkçe’de –ım, -im, -um, -üm ekleri hem iyelik eki, hem kiÅŸi eki, hem ek-fiil, hem de yapım eki olarak kullanılabilir:

İç-im kan ağlıyor (İyelik eki)

İstediğin parayı vereceğ-im (Kişi eki)

Bugün dünden daha iyiy-im (Ek-fiil)

Gözlerin bir iç-im su….(Yapım eki)

4) –lar, -ler ekleri bazen çoÄŸul eki, bazen kiÅŸi eki, bazen de yapım eki olarak kullanılabilir:

Ev-ler şimdi daha güzel (Çoğul eki)

Dün bize geldi-ler (Kişi eki)

Bu millet nice Kemal-ler yetiştirdi. (Yapım eki)

NOT : -lar, -ler ekleri özel isimlere gelip onların anlamlarını deÄŸiÅŸtirirse yapım ekidir. Bu durumda kesme iÅŸareti kullanılmaz. Özel isme gelip çekim eki olursa kesme iÅŸareti kullanılır. (Dün gece bize Mehmetler geldi.)….Yapım eki

(Sınıftaki Mehmet’ler ayaÄŸa kalksın)…Çekim eki

5) Yapım ve çekim ekleri köklere getirilirken şu sıra izlenir:

Yaz-ı-s-ı –n -ı

Hal eki

Kaynaştırma harfi

İyelik eki

Kaynaştırma harfi

Yapım eki

Fiil Kökü

6) Aslında küçültme ve sevgi eki olan –cık bazen varlık isimleri yapar . (Tepe-cik, yavru-cuk ) Bu örneklerde küçültme anlamı varken; (badem-cik) kelimesinde bir organın adı söz konusudur.

7) –ı, -i, -u, -ü yapım ekleri hem fiilden isim yapar, hem de fiilden fiil yapar. (Kaz-ı çalışmaları baÅŸladı)…Fiilden isim yapma eki

(Boyayı kaz-ı-dı)..Fiilden fiil yapma eki

8. –ış, -iÅŸ ekleri bazen isim, bazen fiil yapar. (Tatlı bir bakışı vardı.)… Fiilden isim yapma eki. (Birbirlerine bakıştılar)… Fiilden fiil yapma eki.

YAPIM EKLERİ

Kök veya gövdelerin her zaman anlamını, bazen de türünü değiştiren eklere yapım ekleri denir. Dört ana grupta incelenir:

1) İsimden İsim Yapma Ekleri : İsim köklerine gelerek bunlardan yeni isimler türeten eklere denir. Bu ekler sadece kelimenin anlamını değiştirir, türünü değiştirmez. Bu eklerin başlıca olanları şunlardır:

1) –lık, -lik, -luk, -lük : (Gözlük, gecelik)

2) –cı, -ci, -cu, -cü : (Bek-çi, ev-ci) (“Bek” kelimesi Eski Türkçe’de “koruma, muhafaza etme” anlamında kullanılmıştır.)

3) –lı, -li, -lu, -lü : (Ev-li, su-lu)

4) –sız, -siz, -suz, -süz ( Ev-siz, Ök-süz) (“Ök” kelimesi Eski Türkçe’de “öğ” ÅŸeklindedir ve “ana” anlamına gelir.)

5) –ki : (demin-ki, ÅŸimdi-ki, yerde-ki, gökte-ki) (Yapım ekleri her zaman kökten hemen sonra gelirken, -ki eki bu kurala uymaz. –ki ekinden önce köke bir çekim eki gelir, sonra –ki yapım eki getirilir. –ki ekinin bazen kökten hemen sonra geldiÄŸi de görülür. Öte-ki, beri-ki…)

6) –cık, -cik, -cuk, -cük : (Ufa-cık, küçü-cük)

7) –cak, -cek, -çak, -çek : (Büyü-cek..)

8) –cağız, -ceÄŸiz, -çağız, -çeÄŸiz: (KöyceÄŸiz, çocuk-çağız)

9) –ca, -ce, -ça, -çe : Türk-çe, ala-ca

10) –daÅŸ, -deÅŸ, -taÅŸ, -teÅŸ : soy-daÅŸ, ses-teÅŸ

11) –ncı, -nci, -ncu, -ncü : bir-i-nci, yedi-nci..

12) –ar, -er : beÅŸ-er..

13) –z : iki-z

14) –sı, -si,-su, -sü : çocuk-su

15) –ımsı, -imsi, -umsu, -ümsü: ekÅŸi-msi

16) –layın, -leyin: akÅŸam-leyin…

17) –cileyin : ben-cileyin

18) –an, -en : er-en, kız-an (olgun çocuk)

19) –ç: ana-ç

20) –cıl, -cil, -cul, -cül, -çıl, -çil, çul, çül: ev-cil, balık-çıl…

21) –man, -men : koca-man

22) –aç, -eç : kır-aç, top-aç

23) –şın : sarı-şın

24) –ak, -ek : sol-ak, top-ak

25) –k : bebe-k, top-u-k

26) –t : yaÅŸ-ı-t

27) –ay, -ey : kuz-ey (Kuz : GüneÅŸ görmeyen yer)

28) –sul : yok-sul

–la, -le : kış-la , yay-la ( Eski Türkçe’den günümüze z, y

29) deÄŸiÅŸmesiyle “ yazın gidilecek yer “ anlamındadır.

2) İsimden Fiil Yapma Ekleri: İsim kök veya gövdelerine gelerek bunları fiile dönüştürür. Bu tür ekleri alan kelimelerin hem anlamı, hem de türü değişir. Başlıca ekleri şunlardır:

1) –la, -le: su-la, top-la…

2) –al, -el: az-al, dar-al…

3) –l : ufa-l…

4) –a, -e : yaÅŸ-a, boÅŸ-a…

5) –ar, -er : sar-ar (sarı)

6) –da, -de : şırıl-da..

7) –kır, -kir, -kur, -kür : tü-kür, püs-kür..

8) –k : gec-i-k…

9) –r: deli-r-..

10) –msı, -mse :azı-ı-msa…

3) Fiilden Fiil Yapma Ekleri: Fiil kök veya gövdelerine gelerek bunlardan yeni fiiller türeten eklerdir. Bu ekler kökün anlamını değiştirir fakat türünü değiştirmez. Başlıca ekleri şunlardır:

b) -n: giy-i-n…

c) –l : kır-ı-l…

d) –ÅŸ : döv-ü-ÅŸ…

e) –r : aÅŸ-ı-r..

f) –t : kızar-t…

g) –dır, -dir, -dur, -dür, -tır, -tir, -tur, -tür : koÅŸ-tur…

h) –ar, -er : çık-ar..

i) –a, -e : tık-a…

j) –ı, -i, -u, -ü : kaz-ı…

k) –mse: gül-ü-mse

l) –ala, -ele : kov-ala

4) Fiilden İsim Yapma Ekleri : Fiil kök veya gövdelerine gelerek bunlardan isimler türeten eklerdir. Bu ekleri alan kelimelerin hem anlamı, hem de türü değişir. Fiilden isim yapım eklerinin başlıcaları şunlardır:

1) –mak, -mek : yapmak…

2) –ma, -me : kıy-ma, sar-ma…

3) –ış, -iÅŸ, -uÅŸ, -üş : bak-ış…

4) –m : giy-i-m..

5) –k : çatla-k..

6) –ak, -ek : dön-ek…

7) –n : tüt-ü-n…

8) –gı, -gi, -gu, -gü, -kı, -ki, -ku, -kü: say-gı…

9) –ga, -ge : böl-ge…

10) –gın, -gin, -gun, -gün, -kın, -kin, -kun, -kün : dal-gın…

11) –gan, -gen, -kan, -ken : sıkıl-gan…

12) –gıç, -giç, -guç, -güç : dal-gıç…

13) –gaç, -geç : yüz-geç…

14) –ıcı, -ici, -ucu, -ücü : uç-ucu…

15) –ç : usan-ç…

16) –ı, -i, -u, -ü : gez-i…

17) –a, -e, : yar-a…

18) –ntı, -nti, -ntu, -ntü : boz-u-ntu…

19) –t : geç-i-t…

20) –l : ışı-l…

21) –sı, -si, -su, -sü : sin-si…

22) –anak, -enek: gör-enek…

23) –aç, -eç : gül-eç…

24) –alak, -elek : yat-alak…

25) –maç, -meç : yırt-maç…

26) –sal, -sel : uy-sal…

27) –man, -men : seç-men, öğret-men…

28) –sak: tut-sak…

29) –ca, -ce : eÄŸlen-ce…

30) –maca, -mece : bul-maca..

Hz. Mevlana’nın Hayatı

06 Kasım 2007

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh ÅŸehrinde doÄŸmuÅŸtur.

Mevlâna’nın babası Belh Åžehrinin ileri gelenlerinden olup, saÄŸlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oÄŸlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaÅŸmakta olan MoÄŸol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı.

Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuÅŸtur. Nişâbur ÅŸehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaÅŸtılar. Mevlâna burada küçük yaşına raÄŸmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiÅŸ ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü’I Ulemâ NiÅŸabur’dan BaÄŸdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Åžam’a uÄŸradı. Åžam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, NiÄŸde yolu ile Lârende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleÅŸtiler.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Åžerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oÄŸlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliÄŸini yaptı. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oÄŸlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliÄŸi altında idi. Konya’da bu devletin baÅŸ ÅŸehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taÅŸmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleÅŸmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteÅŸem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuÅŸ, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Åžems-i Tebrizî ile karşılaÅŸtı. Mevlâna Åžems’de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Åžems aniden öldü.

Mevlâna Åžems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Åžems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

YaÅŸamını "Hamdım, piÅŸtim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuÅŸtu. Mevlâna’nın cenaze namazını Mevlâna’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiÄŸi Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doÄŸuÅŸ günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiÄŸine yani Allah’ına kavuÅŸacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Åžeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip aÄŸlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!

Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

Divan Edebiyati

06 Kasım 2007

DİVAN EDEBİYATI

________________________________________

MECAZ

TECAHÜL-İ ARİF

HÜSN-İ TALİL

KİNAYE

ARUZ

KASİDE

GAZEL

RUBAİ

TERCİ-İ BEND / TERKİB-İ BEND

MURABBA

MÜSTEZAT

ÅžARKI

MERSİYE

ŞEHRENGİZ

MUAMMA

LUGAZ

MÜNACAT

TEZKİRE

KISAS-I ENBİYA

________________________________________

DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIM

• Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan ÅŸiir türüne divan denir. Kalıp "fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün" ÅŸeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında ÅŸiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziÄŸinde ise en az üçer kıtalık ÅŸiirlerden bestelenen ÅŸarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara naÄŸmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle "ah", "yâr" gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak ÅŸekildedir. Bir diÄŸer kıta da "doÄŸaçlama" görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili iÅŸleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.

Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedîm Divanı, Fuzulî Divanı gibi.

Divan

• Åžairlerin ÅŸiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Bir tür antoloji olarak görülebilir. Zamanla divanlarda ÅŸiirler belli bir düzene göre sıralanmaya baÅŸladı. Bu elemeye "divan tertibi" bu tür divanlara da "mürettep divan" adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na’t, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif’ten baÅŸlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir ÅŸiir olması ÅŸarttır. Ama buna uymayan ÅŸairler de olmuÅŸtur.

Divançe

• Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven ÅŸairlerin bilinçli bir seçimi olabildiÄŸi gibi, bir ÅŸairin divan dolduracak kadar ÅŸiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluÅŸabilir. Figânî ve Fâzlı’nin divançeleri bu türdendir.

Hamse

• Bir ÅŸairin 5 mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluÅŸturulan yapıttır. Hamse yazarı ÅŸairler hamse ÅŸairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda geliÅŸmeye baÅŸladı. İlk hamseyi ÇaÄŸatay ÅŸairi Ali Åžir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan ÅŸair de Hamdullah Hamdi’dir. Hamse türüne düzyazının giriÅŸi ise 17. yüzyılda gerçekleÅŸti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. ÇoÄŸunlukla hüzünlü aÅŸkların konu edinildiÄŸi hamselerde soyut kavramları iÅŸleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü.

DİVAN EDEBİYATININ TARİHÇESİ

• Divan debiyatı, Türklerin, 13 ve 19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yarattıkları İslam kültürünün ortak özeliklerini yansıtan, geniÅŸ ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden baÅŸlayarak Orta Asya ile Azerbaycan’da ortaya çıkan ve aynı nitelikleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu’ya özgüdür.

Tarihsel süreçte dindışı ve dini tasavvuf olmak üzere iki kolda gelişti. Şiir ve düzyazı alanındaki en eski örnekler 13. yüzyıldan kalmıştır.

Divan edebiyatında başlangıcından beri şiir, düz yazıdan daha önde gitmiş ve daha gelişmiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, şiirin sanatçının yaratıcılığını ortaya koymasına daha uygun olmasıdır. Divan şiiri, söz ve anlatım sanatlarını kullanarak, yeni manzumlar bularak okuyucusunu daha kolay etkiler. Düz yazı dalında ise ağır basan, öne çıkan özellik "öğretici" olmaktır. Bu nedenle anlam gözardı edilir ve belagat önem kazanır.

Divan edebiyatı yazarlarının beslendikleri kaynaklar, başta dinsel inançlar, yani İslami inançlar olmak üzere İslami ilimler, İslam tarihinin olayları, tasavvuf, Hint-İran kökenli söylenceler, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, çağın bilimleri, günlük olaylar, gelenek ve görenekler, terimler, deyimler, atasözleri ile zenginleşen bir dildir.

Dünyevi ve tanrısal aşk

• Divan ÅŸiirinde aÅŸk büyük yer tutar. Ama bu aÅŸk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa baÄŸlanan ÅŸairin amacı, "mutlak güzellik" olan "tanrıyı bulmak"tır. Tanrısal aÅŸk, maddi aÅŸkla baÅŸlar. Bir güzele aşık olan ÅŸair, duygularını daha sonra soyutlama yoluyla tanrısal aÅŸka dönüştürerek tanrıya kavuÅŸmak için çabalar. AÅŸkı din dışı bir anlayışla iÅŸleyen ÅŸairlerin ÅŸiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür ÅŸiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaÅŸamdan bezdirmektedir.

Dil konusunda Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalan divan edebiyatında sözcükler çok büyük önem taşır. Her sözcük tam anlamıyla ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Divan edebiyatı, anlatım açısından "belagat kurallarına" sıkı sıkıya baÄŸlıdır. Sanatçılar ustalıklarını sergileyebilmek için bu kurallara olabildiÄŸince özen gösterirler.

Şairler, teşbih, istiare, hüsn-i talil, ilham, kinaye, leff ü neşr, tecahül-ü arif, telmih, mecaz, mecaz-ı mürsel, teşhis ü intak gibi söz ve anlatım sanatlarını kullanarak özgün şiirler oluşturmaya çalışır. Divan edebiyatında şiirin estetik kurallarına uymak, çoğu zaman konu ve içerikten öne geçmiştir.

DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR

TeÅŸbih

• Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. ÖrneÄŸin, "Tilki gibi kurnaz adam" bir teÅŸpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teÅŸbih’te dört öğe bulunur:

Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".

Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".

Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".

Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".

Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:

Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".

Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.

Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır". Bu teşbihde "gibi" ilgeci kullanılmamış.

Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet."

Mecaz

• Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve geniÅŸlik vermek için kullanılır. ÖrneÄŸin:

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtabı sürükledik sularda

Yahya Kemal Beyatlı

Bu dizelerde Kandilli’nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleÅŸtirme, anlanlamdırma, zarifleÅŸtirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.

Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.

Mecaz-ı mürsel

• Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden baÅŸka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz deÄŸiÅŸmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaÅŸamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeÅŸitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleÅŸir. Neden yerine sonucun (bereket yaÄŸdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeÅŸitli türleri vardır.

Telmih

• Bilinen bir olay, kiÅŸi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin baÅŸarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuÅŸtur. ÖrneÄŸin:

Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin

Ey Hudhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin

Nîbî

Şair, ikinci dizedeki "Saba" ile Süleyman-Belkıs" kıssasını anımsatıyor.

Tecahül-i arif

• Bir anlam inceliÄŸi yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir ÅŸeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluÅŸturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. NeÅŸelendirme (tenÅŸid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve ÅŸaÅŸkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçiÅŸi belirtmek (tedellüh).

Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

Fuzûlî

"Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir

Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır"

Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.

İstiare

• Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir ÅŸeyi benzediÄŸi baÅŸka ÅŸeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.

İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:

"Soğuk ay öptü beyaz enseni"

Yahya Kemal Beyatlı

"Ay öpmek" deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. "Öpmek" sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.

İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye "açık istiare" (istiare-i musarraha) denir. Örnek:

"Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor"

Mehmet Akif Ersoy

Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.

Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de "kapalı istiare" (istiare-i mekniye) denir. Örnek:

Her taraf kırık dökük

Dalların boynu bükük

"Kederliyiz" der gibi

Orhan Seyfi Orhon

Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.

Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek:

Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın

Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın

Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da

BoÅŸtur köpüklü aÄŸzına gemler vurulsa da…

Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!

Faruk Nafiz Çamlıbel

Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.

Hüsn-i talil

• Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya baÄŸlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Åžiirin iki dizesi arasında baÄŸlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir baÄŸ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meÄŸer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil’e ÅŸibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:

Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen

Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece

Ahmedî

"Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi

MeÄŸer sevgili bu gece geleceÄŸini bildirmiÅŸ."

Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor.

Leff ü neşr

• Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan ÅŸiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Åžiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiÅŸ en az iki ÅŸeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.

Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:

Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü

Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem

Fuzûlî

"Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez

Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum"

Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.

Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neÅŸr’e ise leff ü neÅŸr-i gayr’i müretteb ya da leff ü neÅŸr’i müşevveÅŸ (düzensiz leff ü neÅŸr) denilir. Örnek:

Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile

Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile

Meâlî

"Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle

Gündüz kederli gece kaygılı gezerim"

Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.

Kinaye

• Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoÅŸ olmadığı durumlarda alay, ÅŸaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. ÖrneÄŸin Åžeyhülislam Yahyâ’nın, "Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın" dizesinde bir kiÅŸinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiÅŸ olmasıdır (mecazi anlam).

Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe "kinaye-i karibe" (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye "kinaye-i baide" uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye "kinaye-i müfrede" (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de "kinaye-i mürekkebe" (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:

Bulamadım dünyada gönüle mekan

Nerde bir gül bitse etrafı diken

Sümmanî

Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.

Tariz

• Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doÄŸrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.

Teşhis-ü intak

• Cansız varlıkları, ya da hayvanları kiÅŸiler gibi davrandırma, canlandırma, konuÅŸturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliÄŸi verilmesine teÅŸhis, onların konuÅŸturulmasına ise intak denir. TeÅŸhis ve intak daha çok fabllara kullanılır. TeÅŸhise örnek:

Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar

Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar

Emin Bülend Serdaroğlu

Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor. Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.

DİVAN EDEBİYATINDA KONULAR

• Divan ÅŸiiri konu bakımından çok çeÅŸitlidir. Genel tanımdan da anlaşılacağı gibi öncelikle din dışı ve dini ÅŸiir olmak üzere ikiye ayrılır. Din dışı ÅŸiirde baÅŸlıca türler şöyle sıralanabilir: Bahariye, cemreviye, dariye, fahriye, iydiye, medhiye, mersiye, gazavatname, sakiname, hamamname, sahilname, kıyafetname, surname, lugaz, muamma, hicviye, hezliyat, tarih düşürme ve ÅŸehrengiz. Dini-tasavvuf ÅŸiirinin türleri de şöyledir: Tevhid, münacat, na’t, maktel-i Hüseyin, miraciye, hilye, mevlid, kırk hadis, menkıbname.

Din dışı düzyazı türleri: Tezkire, tarih, seyahatname, siyasetname, münşeat, sefaretname.

Dini-tasavvufi düz yazı türleri: Evliya tezkiresi, kısas-ı enbiya, siyer.

Divan hikayelerinde hem şiir hem düzyazı örnekleri kullanılır. Hikayeler dinsel ve destansaldır. Çift ya da tek kahramanlı aşk hikayeleri ve temsili hikayeler de çokça yazılmıştır.

DİVAN ŞİİRİNDE ARUZ ÖLÇÜSÜ

• Divan ÅŸiirinin ölçüsü "aruz"dur. Aruz’da açık ve kapalı heceler çeÅŸitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Åžairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluÄŸu kısalığı temeline dayanan ÅŸiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed tarafından kullanıldı. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetiÅŸen ÅŸairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini saÄŸladı.

Aruzda heceler uzun ve kısa olarak ikiye ayrılır. Uzun heceler çizgi (-), kısa heceler nokta (.) ile gösterilir. Uzun ve kısa heceler çeşitli biçimlerde yan yana gelerek kalıpları oluşturur. Bu kalıplar yan yana geliş biçimlerine göre, fâilâtün, fâilün, mefâilün ve benzeri değişik adlarla anılır. Aruz ölçüsüyle şiir yazmak için sözcükleri bu kalıplara uydurmak gerekir. Aruzda sözcükleri ses özelliklerini bozmadan kullanmak her zaman olanaklı değildir. Bu yüzden heceleri kimi zaman uzun, kimi zaman da kısa okumak gerekir. Sık rastlanan bu iki duruma imale (uzun okuma) ve zihaf (kısa okuma) adı verilir. Zihaf, aruzda kusur sayılır.

Aruz ölçüsünde hece ölçüsündeki gibi duraklar yoktur. Dizelerdeki hece sayıları eşit olmayabilir. Dize sonlarındaki heceler kısa da olsa uzun kabul edilir. Aruzda bir sözcük sessiz biter, ondan sonra gelen sözcük sesli harfle başlarsa, bu sesli harf birinci sözcüğün sonundaki sessiz harfi kendisine çeker. Böylece birinci sözcüğün sonundaki sesiz harfle biten uzun hece kısa hece durumuna gelir. Bu duruma da vasl yani ulama denir.

DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

a. Biçimlerine göre

• Divan ÅŸiiri, nazım biçimleri bakımından zengindir. Nazım biçimleri beyit ve bend temeline dayanır. Beyit temeline dayananlar "aynı" ve "ayrı" uyaklı (kafiyeli) olmak üzere ikiye ayrılır. Aynı uyaklıların baÅŸlıcaları "gazel", "kaside" ve "müstezat"tır. Ayrı uyaklı tek nazım biçimi ise "mesnevi".

Bend’lerden oluÅŸan nazım biçimleri de tek bendli ve çok bendli olarak ikiye ayrılır. Tek bendliler "rubai" ve "tuyuÄŸ", çok bendliler ise "musammat" ana baÅŸlığı altında toplanan "murabba", "ÅŸarkı", "muhammes", "tahmis", "tardiye", "tasdir", "müseddes", "tesdis", "müsebba", "tesbi", "müsemmen", "tesmin", "muaÅŸÅŸer", "taÅŸir", "terkib-i bend", "terci-i bend"dir. Bunun dışında "müfred" (tek beyit) ve "azade" de (tek mısra) anılabilir.

Uyak (kafiye)

• Åžiirde dize sonlarındaki ses benzerliÄŸidir. Türk halk ÅŸiirinde ayak olarak adlandırılır. Uyakta ses açısından benzeÅŸen sözcüklerin anlam bakımından farklı olmaları gerekir. Åžiirde ses benzerliÄŸi yoluyla uyum saÄŸlamak ve genellikle okuru etkilemek amacıyla kullanılan uyak, sözlü edebiyat ürünlerinde hatırlamayı ve ezberi kolaylaÅŸtıran bir öğedir.

Ses benzerliğinin niteliğine göre uyaklar çeşitli türlere ayrılır. Yalnızca bir ünsüzün (sessiz) benzeştiği uyaklara "yarım uyak" denir. En az bir hecedeki ünlü (sesli) ve ünsüzün benzediği uyaklara "tam uyak" ya da "yalın uyak" adı verilir. Birden fazla hece arasındaki ses benzerliği ise "zengin uyak"tır. Yazılış ve söylenişleri aynı olduğu halde, anlamları farklı olan sesiz sözcüklerle ya da bu sözcüklerin yan yana gelmesiyle yaratılan ses karmaşası sonucu ortaya çıkan benzerliğe "cinaslı uyak" denir. Uyak, divan edebiyatında aruz kadar büyük önem taşır. Divan şiirini belirleyen temel ilkelerden biri uyak düzenidir.

Beyit

• Åžiirde sonları uyaklı, iki dizeden oluÅŸan, kendi içinde bağımsız bir yapısı ve anlam bütünlüğü bulunan birimdir. Bir beytin her dizesi kendi içinde bir bütün olabildiÄŸi gibi, birinci dizedeki anlam ikinci dizede de sürebilir. Beyit uzun ÅŸiirlerde anlatım birimi olarak sık kullanılır. Güçlü ve özlü söyleyiÅŸlere uygun olduÄŸu için bağımsız tek bir ÅŸiir olarak da yazılabilir. Ya da baÅŸka ÅŸiir biçimlerinin bir parçası olarak ele alınabilir. Divan edebiyatı beyit temeline dayalıdır.

Divan edebiyatında, bir beyitteki iki dize kendi içinde iki parçaya ayrılır. Birinci dizenin ilk parçasına sadr, son parçasına aruz ya da harb denir. İkinci dizenin ilk parçası ibtida, son parçası acz ya da darb’dir. Sadr ile aruz, ibtida ile acz arasında kalan bölüm haÅŸv olarak isimlendirilir. Uyaklı bir beyite "beyt-i musarra", uyaksız olanlara "ferd" ya da "müfred" denir. Divanlarda müfredler müfredat adıyla ayrı bir bölümde toplanır. Uyaklı beyitlerin olduÄŸu bölüme de ":-):-):-):-)li" denir. Örnek beyit:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şevkâ-yı firaakız

Âteş kesilür geçse sabâ gül-şenimizden

Selimî (PadiÅŸah 2’nci Selim)

Mısra (dize)

• Manzum edebiyat yapıtlarının her bir satırına verilen isimdir. Bir ölçüye uygun olarak söylenmiÅŸ beytin yarısına da mısra denir. En küçük anlamlı nazım birimi olan mısra, bir ÅŸiirin parçası olabileceÄŸi gibi, bağımsız bir bütün de olabilir. Yani tek mısralık ÅŸiirler de olabilir. Divan edebiyatında kendi içinde bir bütün oluÅŸturan mısralara mısra-i azade (bağımsız mısra) adı verilir. Ayrıca bir beyitin birbirinin anlamlarını tamamlayan ya da aralarındaki anlam bağı kesin olmayan mısralarına da aynı isim verilir. YetkinliÄŸi, saÄŸlam yapısı, özlü ve çarpıcı anlatımıyla dikkat çeken, her zaman kolayca anımsanabilen, dilden dile dolaÅŸan mısralara "mısra-i berceste" ya da ÅŸah-mısra denir.

Bend (kıta)

• Åžiirde iki ya da daha çok mısradan oluÅŸan birimdir. Åžiirin içeriÄŸi ve biçimine göre düzenlenir. Kıtanın yapısını ÅŸiirin ölçüsü, uyak düzeni ve mısra sayısı belirler. İki beyitlik kıtalara divan ÅŸiirinde rubai, halk ÅŸiirinde dörtlük denir. Bu tür kıtaların uyak (kafiye düzeni) birinci ve üçüncü mısraları serbest, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyelidir (yani ab cb ÅŸeklinde.) Bazen birinci ve üçüncü mısralar kendi aralarında, ikinci ve dördüncü mısralar da kendi aralarında uyaklı (yani ab ab) ÅŸeklinde de olabilir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli (yani aaba ÅŸeklinde) olan kıtalara nazım denir. Murabba, muhammes, ÅŸarkı gibi nazım biçimlerinin her bendi parça anlamında kıta diye adlandırılır.

Divan şiirinde kıta mahlassız (imzasız) şiirdir ve mısraları arasında anlam bütünlüğü vardır. Bir düşünceyi, hikmeti, nükteyi, yergiyi, övgüyü, yaşam anlayışını konu edinebilir. Beyit sayısı ikiden fazla olan kıtalara "kıta-i kebire" denir. Divanlar düzenlenirken kıtalara en sonda bağımsız şiirler olar yer verilir. Bu bölüme de "mukattaat" denir.

Mesnevi

• Bu ÅŸiir türünün geniÅŸ tanımını www.edebiyatturk.net "edebiyat" bölümünde bulabilirsiniz.

Kaside

• Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan ÅŸiirlerdir. Kaside ÅŸairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluÅŸur:

Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa "nesib", bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa "teşbib" adı verilir.

İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.

Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.

Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.

Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.

Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.

Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti "beyt-ül kaside"dir. Şairin adının geçtiği beyite ise "tac beyit" denir.

ÖRNEK KASİDE: KASİDE-İ BAHÂRRİYE-KASİDEİ RÂ’İYYE (Bâkî)

Gazel

• Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde geliÅŸmiÅŸtir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında deÄŸiÅŸir. Daha fazla beyitten olaÅŸan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti "matla", son beyti ise "makta" adını alır.

Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduÄŸu gazel "zü’l-:-):-):-):-)li", her beyti musarra olan gazel ise "müselsel" gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte "hüsn-i matla" (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine "hüsn-i makta" (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.

Gazelin en güzel beyti ise "beytü’l-gazel" ya da "ÅŸah beyit" adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli deÄŸildir. Bazı gazellerin matlasını oluÅŸturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine "redd’i-matla" denir. Åžair mahlasını (ÅŸairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da "hüsn-i" maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla "mahlas beyti" ya da "mahlashane" olarak anılır. Åžairin mahlasını tevriyeli kullanmasına "hüsn-i tahallüs" denir.

Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiÅŸ ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de "natamam" gazel denir. BaÅŸka ÅŸairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere "tahmis", "terbi" adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller "yekahenk gazel", her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiÅŸ gazeller de "yekavaz gazel" olarak adlandırılır.

Gazeller konularına göre de çeÅŸitli isimlerle tanımlanır. AÅŸka iliÅŸkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiÄŸi gazeller "aşıkane", içki, yaÅŸama boÅŸ verme, yaÅŸamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneÄŸin Nedîm’in gazelleri, "ÅŸuhane", öğretici nitelikli gazellere, örneÄŸin Nâbî’nin gazelleri, "hakimane gazel" denir.

Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere "gazelhan", gazel yazan usta şairlere ise "gazelsera" adı verilir.

ÖRNEK GAZEL (Fuzûlî)

Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.

Rubai

• Kendine özgü bir ölçüsü olan 4 dizelik (mısralık) nazım birimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize serbesttir. İki beyitlik kıtalar biçiminde yazılmış rubailer de vardır. Her dizesi birbiriyle uyaklı rubailere "rubai-i musarra" ya da "terane" adı verilir. Rubainin aruzun hezec bahrinden 24 kalıbı bulunur. Bunlardan mef’ûlü birimiyle baÅŸlayan 12 kalıba "ahreb", mef’ûlün birimiyle baÅŸlayan öbür 12 kalıba da "ahrem" denir. Kalıpların sonu "faül" ya da "fa" birimiyle biter.

Rubainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiÄŸi gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Türk divan ÅŸiirinde daha çok ahreb kalıbına rastlanır. Rubailer genellikle mahlassız ÅŸiirlerdir. Ve divan ÅŸairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat baÅŸlığı altında sıralanırlar. Bu türün tartışmasız en büyük ÅŸairi Ömer Hayyam’dır.

Türk edebiyatında Mevlana’nın Farsça yazdığı felsefi rubiler bu türün hızla yayılmasına neden oldu. Kara Fazlî, Fuzûlî 16. yüzyılda bu türün en usta örneklerini verdiler. Divan edebiyatında 17. yüzyıl rubainin altın çağı oldu. Azamizade Haletî, yazdığı bin kadar rubai ile en büyük Osmanlı rubai ÅŸairi olarak tanındı. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı’dır.

ÖRNEK RUBAİ (Kadı Burhâneddin)

Musammat

• Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaÅŸÅŸer, terbi, tahmis, taÅŸdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taÅŸir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuÅŸması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır.

ÖRNEK MUSAMMAT (Nâilî’nin tahmisi)

Terci-i bend / terkib-i bend

• Uyakları gazel biçiminde düzenlenmiÅŸ "hane" adı verilen 5-10 beyitlik ÅŸiir parçalarının (genellikle 5-12 hane) "vasıta" denen ve sürekli yinelenen bir beyit ile birbirine baÄŸlanmasından oluÅŸan nazım biçimidir. Vasıta beyitinin her hanenin sonunda deÄŸiÅŸmesi durumunda ÅŸiir terkib-i bend olur.

ÖRNEK TERKİB-İ BEND (Bâkî)

Müsemmem

• Sekiz dizeden oluÅŸan bendler halinde yazılmış musammatlardır. Az kullanılmıştır. Divan edebiyatında en bilineni Åžeyh Galib’in Esrâr Dede’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyedir.

ÖRNEK MÜSEMMEM

TuyuÄŸ

• Halk edebiyatındaki mani türüne benzer tarzda yazılmış musammatlardır. Tuyuk da denir. ÇoÄŸunlukla her beytinin birinci ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklıdır. Sadece Türklere özgüdür. Aruzun sadece fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılması nedeniyle rubai’den ayrılır. Bazen dört mısra birbiriyle kafiyeli olabilir.

ÖRNEK TUYUĞ Nesîmî

Tahmis

• Bir gazelin her iki dizesinin başına aynı ölçüde üç dize ekleyerek oluÅŸturulan nazım biçimidir. Tahmis genellikle baÅŸka bir ÅŸairin gazeline yapılırsa da, kendi gazellerinden tahmis oluÅŸturan ÅŸairler de vardır. BaÅŸarılı bir tahmis’te asıl beyit ile eklenen dizeler anlam bakımından kaynaÅŸmış olmalıdır. BaÅŸa eklenen üçer mısra gazelin matlası ile aynı kafiyede olur. DiÄŸer beyitlere eklenen üçer mısra ise o beyitlerin ilk mısraları ile kafiyelidir.

ÖRNEK TAHMİS Naîlî

Tardiye

• BeÅŸ dizelik bentlerden oluÅŸan musammat türüdür.

ÖRNEK tardiye Şeyh Galib

TaÅŸdir

• Tahmisin deÄŸiÅŸik bir ÅŸeklidir. Tahmiste bir baÅŸka ÅŸairin gazelinin her beytinin başına üç dize eklenirken, taÅŸirde her beytin iki mısrasının arasına üç mısra eklenir. TaÅŸdire "mutarraf tahmis" de denir.

Tesdis

• Terbî ve tahmise benzer. Ancak baÅŸka bir ÅŸairin yazdığı bir gazelin her beytinin üzerine dört dize daha ekleyerek altılı beyitler haline getirilmesiyle oluÅŸur. Tesdis tek bir beyite de uygulanabilir. Divan edebiyatında çok az kullanılmıştır. Tahmis türünde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

Tesbi

• Bir baÅŸka ÅŸairin bir gazelin her beytinin matlasına 5 dize daha eklenerek yedili beyitler haline getirilmesiyle kurulur. Tahmis ve tesdis türünde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır. Tesbi de eklenen dizelerin kafiyesi, mevcut dizelerle aynıdır.

TaÅŸir

• İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 8 dize daha ekleyerek 10′lu beyitler haline getirilmiÅŸ gazel türüdür. Tahmis ve tesdis türlerinde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

ÖRNEK Taşir Taşlıcalı Yahyâ Bey

Tezmin

• İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 6 dize daha ekleyerek 8’li beyitler haline getirilmesidir. Tahmis ve tesdis türlerinde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

MuaÅŸÅŸer

• Aynı ölçüde onar dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. İlk bendin on dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin ise ilk iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk beytin son bendinin her bendin sonunda aynen yinelendiÄŸi muaÅŸÅŸerlere "mütekerrir muaÅŸÅŸer" denir. Bendlerin son beytinin ilk bendin uyağına uygun olarak her bendde deÄŸiÅŸmesiyle yazılan muaÅŸÅŸerler ise "müzdeviç muaÅŸÅŸer" adıyla tanımlanır.

Muhammes

• Aynı ölçüdeki beÅŸer dizelik bendlerden oluÅŸa nazım biçimi. İlk bendin 5 dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. Son bir ya da iki dize, her bendin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu muhammese "mütekerrir muhammes", bu dizelerin ilk bend ile yalnızca uyak yönünden uyuÅŸtuÄŸu muhammeslere ise "müzdeviç muhammes" adı verilir. Bend sayısı 4-8 arasında deÄŸiÅŸir. Muhammeslerde çoÄŸunlukla felsefi düşünceler, tasavvuf konuları ele alınır.

Murabba

• Aynı ölçüde dörder dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. Murabbalarda ilk bendin dört dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son dizesi ilk bendle uyaklıdır. Son dizenin her bendin sonunda aynen yinelendiÄŸi murabbalara "mütekerrir murabba" denir. Her bendin son dizesi ilk bendle yalnızca uyak açısından benzeÅŸiyorsa murabba "müzdeviç murabba" diye tanımlanır. Murabbaların uzunlukları 4-8 bend arasında deÄŸiÅŸir. Konuları çoÄŸunlukla dinsel ve didaktiktir. Övgü, yergi, manzum, mektup, mersiye gibi türlerde yazılmışlardır. Murabbalarda her vezin kalıbı kullanılabilir. Halk edebiyatımızdaki koÅŸmalara benzerler.

Müseddes

• Aynı ölçüde altışar dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. İlk bendin bütün dizeleri birbirleriyle, sonraki bendlerin bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk bendin son ya da son iki dizesi her bendin sonunda yinelenirse "mütekerrir müseddes", sonraki bendler ile ilk bend yalnızca uyak yönünden benziyorsa "müzdeviç müseddes" adını alır. Müseddeslerin uzunluÄŸu 5-8 bend arasında deÄŸiÅŸir. Konuları tasavvuf ve felsefedir.

Müstezat

• Arapça ziyade sözcüğünden gelir. Bir gazelin her dizesine bir kısa dize ekleyerek oluÅŸturulan ÅŸiir biçimidir. ÇoÄŸunlukla aruzun "mef’ulü/ mefailü/ mefailü/ feulün kalıbı kullanılarak yazılırlar. Her dizeden sonra bu kalıbın ilk ve son birimleri olan mef’ulü/ feûlün kalıbına uygun bir kısa dize söylenir. Eklenen bu kısa dizeye ziyade denir. Ziyadeler dizeden sayılmadığı için iki uzun iki kısa dizeden oluÅŸan 4 dize bir beyit sayılır. Kısa dizeler okunsa da okunmasa da beytin anlamı bir bütün oluÅŸturur. Ziyadesi bir satırdan fazla olan müstezatlar da vardır. Tez ziyadeli müstezatlara "sade" çitf ziyadeli olanlara ise "çift" adı verilir.

ÖRNEK MÜSTEZAT Nedîm

Şarkı

• Divan ÅŸiirinde bestelenmeye uygun ölçü kalıpları ile yazılan ve çoÄŸunlukla 4 dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. Dörtlüklerden kurulan musammat da denebilir. Murabbaya benzer. 5 ya da 6 dizelik bendlerden de oluÅŸabilir. Üçüncü dizeye meyan adı verilir. Ve bu dizenin anlam bakımından daha özlü olmasına dikkat edilir. Dördüncü dizeye ise nakarat denir. AÅŸk, sevgili, ayrılık, içki, eÄŸlence gibi konularda yazılır. Divan edebiyatının ilk ÅŸarkı yazarı Naîlî-i Kadîm’dir. 28 ÅŸarkısıyla Nedîm de bu türün en güzel örneklerini vermiÅŸtir.

ÖRNEK ŞARKI Nâîl-i Kadîm

b. Konularına göre nazım-nesir türleri

Din dışı şiir türleri

Bahariye

• Baharın geliÅŸini, doÄŸadaki deÄŸiÅŸimleri, çiçeklerin açmasını, kelebeklerin uçmasını konu edinen kasidelerdir. Dönemlerindeki büyük kiÅŸilere sunulup ödüllendirilmek için yazılırlar. Hemen her divanda bir bahariye bulunması geleneÄŸi vardır. Hemen her divan ÅŸairinin de bir bahariyesi vardır.

Cemreviye

• Divan ÅŸairlerinin cemre düşmesi nedeniyle dönemlerindeki büyük kiÅŸilere sunmak için kaleme aldıkları kaside türüdür. Örneklerine az rastlanır. Cemrenin bahar müjdecisi olması nedeniyle bir bahariye niteliÄŸi de taşır. Cemreviyelere genellikle teÅŸbib ile baÅŸlanır. Kasidenin diÄŸer bölümlerinde bir deÄŸiÅŸiklik yapılmaz.

Fahriye

• Divan ÅŸairlerinin kendilerini ya da bir baÅŸka ÅŸair ya da kiÅŸiyi övdükleri ÅŸiirlerdir. Genellikle kaside türünde yazılırlar. Fahriye aynı zamanda kasidelerde ÅŸairlerin kendileriini övdükleri beyitlerin bulunduÄŸu beÅŸinci bölüme verilen isimdir.

Mersiye

• Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kiÅŸiyi övmek amacıyla kalema alınan düzyazı ya da ÅŸiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kiÅŸiye de mersiyehan denir. Lirik bir anlatımın egemen olduÄŸu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Yahyâ Bey, Sami Fünûnî, Rahmî, Fazlî, Nisîyi, Müdâmi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın oÄŸlu Åžehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi. Ayrıca savaÅŸlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere "vatan mersiyesi" denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır.

ÖRNEK MERSİYE Şeyh Galib

Medhiye

• Bir kimseyi övmek için genellikle kaside biçiminde yazılan ÅŸiir ya da düzyazıdır. Az olmakla birlikte gazel, mesnevi, musammad gibi nazım biçimlerinde mediyeler de vardır. PadiÅŸah, vezir, ÅŸeyhülislam gibi devlet ileri gelenleri ya da halifelerle, baÅŸka din ve tarikat büyükleri için yazılmışlardır. Bu türün en güzel örneÄŸini Nef’î vermiÅŸtir.

ÖRNEK MEDHİYE Nef’î

Gazavatname

• Gazaname olarak da bilinir. Ordunun akınlarını, savaÅŸları, kahramanlıkları, zaferleri anlatılan düz yazı ya da ÅŸiir biçimindeki edebi türdür. Arap edebiyatında "magazi" diye bilinir. Türk edebiyatında ilk gazavatname örnekleri 15. yüzyılda yazılmaya baÅŸlanmıştır. Kâşîfi’nin Gazaname-i Rum’u bu türün örnekleri arasındadır.

Sahilname

• Divan ÅŸairlerinin İstanbul kıyıları ile buralardaki yerleÅŸim yerlerini, yaÅŸayış biçimlerini anlattıkları ÅŸiirlerinin genel adıdır. Örneklerine az rastlanır. Genellikle mesnevi biçiminde yazılmışlardır.

Sâkiname

• Divan edebiyatında gerçek ya da mecaz anlamıyla içki ve içki alemlerinin övülerek anlatıldığı ÅŸiir türü. Mesnevilerin bölüm sonlarında bazen sakiname baÅŸlığıyla iki beyitlik küçük parçalar olarak yer alır. Türk edebiyatında 17. yüzyılda büyük geliÅŸme gösteren sakinamelerin ilk örneÄŸini İşretname adlı yapıtıyla Revânî vermiÅŸtir.

Kıyafetname

• İnsanların fiziksel görünümlerini esas alarak karakterlerini açıklamaya çalışan eselerdir. Bu türün kıyafet bilimiyle uÄŸraÅŸanlarına "kayif" ya da "kıyafetÅŸinas" adı verilir. Divan edebiyatında kıyafetnamenin ilk örneÄŸi Hamdullah Hamdi’nin ünlü Kıyafetname adlı eseridir. Bu eserde renk, boy, yanak, saç, çene, sakal, parmak gibi 26 baÅŸlık altında karakter tahlilleri yer alır. Nesîmi’nin Kıyafet-ül Firase’si de önemli bir örnektir.

Surname

• Åžehzadelerin sünnet, kadın sultanların evlenmeleri nedeniyle yazılan ÅŸiir ya da düzyazı biçimindeki eserlerdir. Yazıldıkları dönemin toplumsal yaÅŸamına iliÅŸkin bilgiler de verdikleri için tarihi bir özellik taşırlar. Genellikle mesnevi ya da kaside türündedirler. Figani’nin Kanuni Sultan Süleyman’ın oÄŸullarının sünnetini anlattığı Suriyye Kasidesi türün en iyi örneÄŸidir.

Hamamname

• Hamamları, hamam eÄŸlence ve sohbetlerini, hamamdaki güzelleri betimlemek için yazılan kaside, gazel, mesnevi gibi nazım eserlerdir. Divan edebiyatına ilk kez Deli Birader lakabıyla tanınan Gâzalî’nin BeÅŸiktaÅŸ’taki bir hamamı anlatan ÅŸiiri ile girmiÅŸtir.

Åžehrengiz

• Bir kenti ve o kentin güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevi biçiminde kaleme alınan bu yapıtlar tevhid, münacaat, na’t gibi bölümlerle baÅŸlar. Daha sonra kentle ilgili bilgiler verilir ve kente övgü düzülür. Bazen bahar ve doÄŸa betimlemeleri yapıldıktan sonra kentin güzellikleriyle ilgili beyitlere geçilir. Divan edebiyatında ilk ÅŸehrengizi yazan PriÅŸtineli Mesihi’dir.

Hicviye

• Bir kiÅŸiyi, kurumu, toplumsal olayı, geleneÄŸi yeren söz, düzyazı ya da ÅŸiir türüne verilen addır. Hicviye, gazel, kaside, murabba, muhammes gibi nazım biçimleriyle yazılmıştır. Divan edebiyatında en önemli hicviyelerden biri Nef’î’nin Siham-ı Kaza’sıdır.

ÖRNEK:

KITA

Şimdi hayl-i suhan-verân içre

Nef’î mânendi var mı bir ÅŸair

Sözleri Seba-i Muallâka’dır

İmrülkays kendidir kâfir

Şeyhüslam Yahyâ

(Åžair, "ÅŸairler içinde Nef’î’nin bir eÅŸi yoktur. Onun ÅŸiirleri Kabe’nin duvarlarına asılan ÅŸiirler gibi güzeldir ve sanki o kafir, İmrülkays’ın ta kendisidir" diyor. Kafir aynı zamanda beÄŸenmeyi ifade eder. Åžeyhülislam Yahya, Nef’î’yi över gibi görünüyor ama "Seba-i Muallâka" Kabe henüz putperestlerin elinde iken oraya asılan ÅŸiirlerdir. İmrülkays ise ÅŸiirleri Kabe’de asılı ve müslüman olmayan bir ÅŸair. Sonuçta Åžeyhülislam Yahya, Nef’î’yi "kafirlikle" suçluyor.)

KITA

Bize kâfir demiş mütfî efendi

Tutalım ben anca diyem Müselmân

Varılınca yarın Rûz-i Cezâya

İkimiz de çıkarız anda yalan

Nef’î

(Nef’i de bu kıtayla Åžeyhülislam Yahyâ’ya yanıt veriyor. "Müftü efendi bana kafir demiÅŸ. Tutalım ben de ona Müslüman diyeyim. Ama yarın Rûz-i Ceza’da ikimiz de yalancı çıkarız. Çünkü kafir olan kendisidir.")

Hezliyat

• Alaylı bir dille kaleme alınmış nazım türüdür. Kaba ÅŸakalara, taÅŸlamalara ve sövgülere yer verilir. Hezeliyat olarak da bilinir. Hezliyatta zarif bir nükte ya da güzel bir manzum bulunur. Konu ÅŸakayla karışık alaylı bir dille anlatılır. Nev’izade Atai’nin Bahayi-i Küfri eseri bu türün örneÄŸidir. Bayburtlu Zihni’de hezliyatın usta ÅŸairlerindendir.

Tarih düşürme

• Önem verilen bir olayın, yılını göstermek üzere ebced hesabıyla bir cümle, biz dize ya da beyit söyleme sanatıdır. Tarih dizesinin bütün harfleri hesaplanarak söylenenlere tarih-i tam, yalnız noktalı harfler hesaplanacaksa tarih-i mücevher, yalnız noktasız harfler esas alınacaksa tarih-i mühmel denir. Bazen dizedeki harflerin sayı deÄŸerlerinin toplamı tarihi tam olarak göstermez. Bu tür tarihlere de tamiyeli tarih denir.

Muamma

• Belli kurallara göre düzenlenip çözülebilen ve yanıtı tanrının sıfatlarından biri ya da bir insan adı olan manzum bilmecedir. Muamma beyit, kıta gibi küçük nazım biçimleriyle yazılır. Ama mesnevi parçalarıyla yazılmış muammalara da rastlanır. Ali Åžir Nevai, Fuzûlî, Nâbî, Kınalızade Ali Efendi, Sümbülzade Vehbi ve Fitnat Hanım’ın yazdığı çok sayıda muamma vardır. Edirneli Emrî Çelebi ise 600′den fazla muammasıyla bu alanın en ünlü ÅŸairidir. Örnek:

Bende yok sabr ü sükûn sende vefâdan zerre

İki yoktan na çıkar fikr idelim bir kerre

Nâbî

(Bu beyitte yok anlamına gelen iki edat var. Bunlar "nâ" ve "bî". Bu edatlar bize beyitteki ismi veriyor. Yani Nâbî.)

Lugaz

• Herhangi bir nesnenin ya da varlığın özellikleri anlatılarak yazılan manzum bilmecedir. Muamma ile birlikte çok kullanılan bir söz oyunudur. Muamma’dan farkı konusunun daha geniÅŸ olmasıdır. ÇoÄŸunlukla soru biçiminde düzenlenir. En önemli özelliÄŸi içinde çözüme iliÅŸkin ipuçlarının bulunmasıdır. Divanların son bölümlerine konur. EÄŸlendirici ve öğretici olanların yanısıra öğretici ve dinsel lugazlar da vardır. Lugazlar yazarlarının imzasını taşıdığından halk edebiyatındaki bilmeceden ayrılır. Bütün lugazlar, "Bir acayip nesne gördüm", "Ol nedir kimdir" ya da "Nedir ol kim" gibi kalıplaÅŸmış sözlerle baÅŸlar. Örnek:

Nedir kim ol iki yüzlü münâfık

Nümâyan çihresinde levn-i âşık

Gezer dünyayı hem bî-dest ü pâdır

Mukim-i hâne-i ehl-i gınâdır

Teâl-Allah nedir anda bu kudret

Yemez içmez virir dünyaya nî’met

Gehi Müslim kıyâfetle be-didâr

Gehi şekl-i firengide nümûdâr

Kırılsa pâre pâre olsa amma

Zarar gelmez ana bir türlü kat’â

Yatar zir-i zemînde hâke yek-sân

Semâda adıdır mihr-i dirahşân

Eğer kim olmasaydı kalbi fasîd

Cihânda olmaz idi kadri kâsid

Yeter vasf eyledin ol bî-vefâyı

Yanından gitmese virmez safâyı

Sünbülzade Vehbî

(Şair bu lügazda "altın"ı anlatıyor.)

Dariye

• Divan ÅŸiirinde ev ile ilgili kasidelere dariye adı verilir. Divan ÅŸairlerinin caize (armaÄŸan alma) amacıyla ortaya çıkan fırsatçılıkları sonucu geliÅŸmiÅŸ bir türdür. Bazıları gazel tarzında da yazılmıştır. Yeni yaptırılan köşk, saray, yalı benzeri binalar için yazılır. Åžair eserden çok az bahseder hemen yaptıranı övmeye geçer. Binalar için hazırlanan kitabeler de bir tür dariye sayılır.

RahÅŸiye

• Atlar için yazılmış kaside. Nesib bölümünde atlar övülür. Nef’î’nin IV. Murad’ın atlarını övdüğü rahÅŸiyesi meÅŸhurdur. Örnek:

Bâreka’llâh zih’i rahÅŸ-i humâyun-sîmâ

Ki komuş nâmını sultân-ı cihan bâd-ı sabâ

Ne sabâ sâika dersem yaraşır sür’atte

Ki seğirdikten ana sâyesi ile pâ-der-pâ

Bırakır anı dahi sâyesi gibi yolda

Olsa ger şâtır-ı endişe ile pâ-der-pa

Düşmeden sayesi hak üzre eder âlemi

Sehv ile rakibi göserse ihâna irhâ

Kuş yetişmez der idim olmasa tayyâr eğer

Eremez gerdine zîrâ ki ne sarsar ne sabâ

Nef’î

Dini konulardaki türler

Tevhid

• Tanrının birliÄŸini ve ululuÄŸunu anlatan ÅŸiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluÄŸu, tasvir ve hayal edilebilen ÅŸeylerden soyutlanması, hiçbir ÅŸeyin ona eÅŸ ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluÅŸu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliÄŸi vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nâbî yazmıştır.

Münacat

• Konusu tanrıya yakarış olan ÅŸiir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan ÅŸairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü tanrıya yalvarıp ondan yardım istemesidir.

Na’t

• Hazreti Muhammed’i övmek amacıyla yazılmış ÅŸiirlerdir. Hazreti Muhammed’in çeÅŸitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiÄŸi bu ÅŸiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na’t’lara divanların başında tevhid ve münacaatlardan sonra yer verilmiÅŸtir. Na’t yazmakla ünlü kiÅŸilere na’t-gü, özel dinsel törenlerde na’t okuyanlara ise na’t-han denir. Fuzuli’nin "Su Kasidesi divan edebiyatının en tanınmış na’t’ıdır. Türk tasavvuf müziÄŸindeki bir form da bu adla bilinir.

Maktel-i Hüseyin

• Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da ÅŸehit ediliÅŸini konu alan ve acıklı bir üslupla yazılan eserlerin tümüne verilen isimdir. Daha çok Åžii yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Lirik-didaktik bir üslupla ve yalın bir dil kullanılarak yazılmışlardır. Türk edebiyatındaki en en önemli Maktel-i Hüseyin, Fuzûlî’nin yazdığı Hadikatü’s-Süeda adlı eserdir.

Miraciye

• Hazreti Muhammed’in göğe yükseliÅŸini konu alan edebi yapıtlardır. Tek başına bir kitabın konusunu oluÅŸturabildiÄŸi gibi, eserler içinde bölümler halinde de yer alır. Genellikle kaside ve mesnevi ÅŸeklinde yazılmıştır. Miraciyelerde coÅŸkulu bir söyleyiÅŸ, didaktik özellikler ve sanatlı bir üslup egemendir. Cumhuriyet döneminde Abdullah Azmi Yaman’ın yazdığı Miraciye bu türe örnektir.

Hilye

• Hazreti Muhammed’in fiziksel ve kiÅŸisel özellikleriyle örnek davranışlarını konu alan eserlere "hilye" denir. Zamanla hilye’nin kapsamı geniÅŸlemiÅŸ halifeler için de hilyeler yazılmıştır. Divan edebiyatında bu türün ilk örneÄŸi Hakani’nin Hilye-i Hakani’sidir. Zamanla hilyelerin levhalara hattatlar tarafından yazılması geleneÄŸi de ortaya çıkmıştır.

Mevlid

Hazreti Muhammed’in doÄŸumunu ve kısaca yaÅŸamını övgüyle anlatan yapıtlardır. Dinsel Türk müziÄŸinin doÄŸaçlama türlerinden biri de bu isimle bilinir. Mevlidler çoÄŸu zaman mesnevi biçiminde düzenlenmiÅŸ, halkın anlayabileceÄŸi yalın bir dille yazılmıştır. İlk özgün mevlid Ebu’l-Cevzi tarafından yazılmıştır. İlk Türkçe mevlid ise Süleyman Çelebi’nin eseri olan Vesiletü’n-Necat’tır.

Kırk hadis

• Belli bir konu çerçevesinde toplanmış 40 hadisten oluÅŸan yapıtlara verilen isimdir. Hadis-i erbain ya da erbaun olarak da bilinir. Hadislerin belli baÅŸlı konuları Kur’an’ın erdemleri, İslamın ÅŸartları, Hazreti Muhammed ve sahabesi, zikir, dua, salat ve selam, ziyaret, bilim ve bilgin, siyaset, hukuk, toplumsal, ahlaki yaÅŸam ve tıptır. Divan edebiyatında hat kaygısıyla yazılmışlardır.

Menkıbname

• Ya da menakıbname olarak adlandırılır. Kahramanların, din büyüklerinin, tarikat kurucularının, ermiÅŸlerin olaÄŸanüstü yaÅŸamlarını ve kerametlerini anlatan yapıtlardır. Türk edebiyatında 100’ü aÅŸkın menkıbname yazılmıştır. Bu yapıtlar içerik yönünden ya bir tarikatla ilgilidir, örneÄŸin Sakıb Bey’le Mustafa Dede’nin Sefine-i Nefise adlı eseri gibi. Ya da bir ermiÅŸi konu edinir, örneÄŸin Müstakimzade Süleyman Saddedin’in Menkıb-ı İmam-ı Azam’ı gibi.

Kıssa

• Öğüt verici ve öğretici öykü, fıkra, masal, menkıbe türü eserlere kıssa adı verilir. ÇoÄŸul söyleniÅŸi kısas’tır. Kıssa anlatanlara kıssa-han ya da kıssa-gü denir. En yaygın örnekleri peygamberlerle ilgili kıssaları anlatan kitaplardır. Divan edebiyatında Ahmed Cevdet PaÅŸa’nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Huleyfa adlı kitabı önemli bir kıssa örneÄŸidir. Divan edebiyatında daha çok mesnevi türünde kaleme alınmışlardır. Düzyazı biçimli kıssalar da vardır. Bunlarda kullanılan dil çok daha sadedir.

DÜZYAZI BİÇİMLERİ

• Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuÅŸtuÄŸu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.

Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıca’yı iyi bilen yazarlar yönelmiÅŸtir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiÅŸtir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiÅŸ bir alan da tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneÄŸini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneÄŸi 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye deÄŸin sürmüştür.

Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazılmıştır.

Din dışı konularda düz yazı

Tezkire

• Ünlü kiÅŸilerin yaÅŸam öykülerinin toplandığı yapıt. Åžairlerin yaÅŸam öykülerini anlatanlara Tezkiretü’ÅŸ-ÅŸuara ya da tezkire-i ÅŸuara, din adamlarının yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l evliya, hattatların yaÅŸam öykülerini anlatanlana tezkiretü’l-hattatin, bilginlerin yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkire-i ilmiye, Halvetiye tarikatı ÅŸeyhlerinin yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l- halvetiye, müzikçilerin yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkire-i musikiÅŸinasan denir. Tezkireler ilk kez İran edebiyatında ortaya çıktı. Türk edebiyatının ilk tezkiretü’ÅŸ-ÅŸuara’sını Ali Åžir Nevai Mecalisü’n-Nefais adıyla yazdı.

Tarih

• GeçmiÅŸ olayları, geçmiÅŸ belli bir dönemi, belli bir kiÅŸi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan sanatlı düzyazı türüdür.

Sefaretname

• Siyasal bir görevle yurtdışına gönderilen elçilerin ya da bunların yanlarında bulunanların gittikleri yerin durumuna ve özelliklerine iliÅŸkin izlenimlerini, görüşlerini, olayları anlattıkları yapıtlardır. En tanınmış örneklerden biri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Sefaretnamesi’dir.

Seyahatname

• Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları edebi eserlerin tümüne seyahatname denir. Temel amaç, yurtdışı ya da içinde gezilen yerlerin doÄŸal güzelliklerini, toplumsal yaÅŸamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır. Seyahatnameler çoÄŸu kez tarihsel birer yapıt olarak görülür. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si bu türe güzel bir örnektir.

Siyasetname

• Devlet adamlarına yöneticilik sanatına iliÅŸkin bilgiler veren edebi yapıtların genel adıdır. Genel olarak hükümdarlar için kaleme alınmış olan siyasetnamelerde onların sahip olması gereken nitelikler, saltanatın koÅŸulları ve kuralları anlatılır. İdeal bir devlet örgütünün nasıl olması gerektiÄŸi belirtilir. Ve kötü yönetimlerin zararlı sonuçları açıklanarak, yöneticiler uyarılır. Vezirler ve emirler için yazılmış siyasetnameler de vardır. Siyasetnamelerin en ünlüsü Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün MelikÅŸah’ın isteÄŸi üzerine kaleme aldığı Siyasetname’dir. Türk edebiyatının en önemli siyasetnamesi ise Yusuf Has Hacib’in Kudatgu Bilig adlı kitabıdır.

Münazara

• Karşıt iki öğenin ya da karşıt iki görüşün karşılaÅŸtırıldığı yapıtlardır. Åžiir ya da düzyazı olarak yazılabilir. Ya da her iki türden bölümler içeren münazaralar da vardır.

Münşeat

• Mektuplardan ya da çeÅŸitli konulardaki düzyazılardan oluÅŸan yapıt. Kapsamına göre üçe ayrılır. Resmi yazılardan oluÅŸan münÅŸeatlar, genellikle devlet büyüklerince kaleme alınan çeÅŸitli konulardaki düzyazılardır. Her türden kiÅŸiye yönelik yazı türlerinin baÅŸlıklarını, son sözlerini, bu yazılara uygun düşecek tümceleri, kullanmaları bir araya getiren münÅŸeat. Ve son olarak ÅŸairlerin mektuplarından oluÅŸan münÅŸeatlar.

Din konulu düz yazı

Evliya tezkiresi

• Din ulularının gerçek ya da efsaneleÅŸtirilmiÅŸ yaÅŸam öyküleri ile kerametlerini anlatan yapıtlardır. İçinde İslam velilerinin yaÅŸamlarına iliÅŸkin bilgilerin yanında vaazlar ve ahlaki öğütler de yer alır. Sinan PaÅŸa’nın Tezkiretü’l-Evliya adlı eseri ile Ahmed Hilmi’nin Ziyaret-i Evliya adlı yapıtları bu türün divan edebiyatımızdaki baÅŸlıca örnekleridir.

Kısas-ı enbiya

• Peygamberlerle ilgili kıssaları içeren yapıtların genel adıdır. İlk kısas-ı enbiya Kısai’nin 9. yüzyılda yazdığı Kitabü Kısasi’l-Enbiya adlı eseridir. Türkçe kısas-ı enbiya kitapları arasında Rabguzi’nin 1310’da ÇaÄŸatay Hanı TermaÅŸir’in emiri Nasuriddin TokboÄŸa’nın emriyle yazdığı Kısasü’l-Enbiya ve Ahmet Cevdet PaÅŸa’nın Kısas-ı-Enbiya ile Tevarih-i Hulefa adlı eserleri sayılabilir.

Siyer

• Hazreti Muhammed’in yaÅŸam öyküsünü ya da halifeler ve hükümdarların savaÅŸ ve barış dönemlerindeki uygulamalarını, ululararası iliÅŸkileri konu edinen düz yazı biçimidir.

Türk Dili Ve Edebiyatinda Edebi Sanatlar

06 Kasım 2007

EDEBİ SANATLAR

• TeÅŸbih

• Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. ÖrneÄŸin, "Tilki gibi kurnaz adam" bir teÅŸpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teÅŸbih’te dört öğe bulunur:

Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".

Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".

Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".

Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".

Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:

Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".

Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.

Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır". Bu teşbihde "gibi" ilgeci kullanılmamış.

Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet."

Mecaz

• Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve geniÅŸlik vermek için kullanılır. ÖrneÄŸin:

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtabı sürükledik sularda

Yahya Kemal Beyatlı

Bu dizelerde Kandilli’nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleÅŸtirme, anlanlamdırma, zarifleÅŸtirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.

Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.

Mecaz-ı mürsel

• Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden baÅŸka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz deÄŸiÅŸmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaÅŸamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeÅŸitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleÅŸir. Neden yerine sonucun (bereket yaÄŸdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeÅŸitli türleri vardır.

Telmih

• Bilinen bir olay, kiÅŸi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin baÅŸarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuÅŸtur. ÖrneÄŸin:

Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin

Ey Hudhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin

Nîbî

Şair, ikinci dizedeki "Saba" ile Süleyman-Belkıs" kıssasını anımsatıyor.

Tecahül-i arif

• Bir anlam inceliÄŸi yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir ÅŸeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluÅŸturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. NeÅŸelendirme (tenÅŸid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve ÅŸaÅŸkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçiÅŸi belirtmek (tedellüh).

Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

Fuzûlî

"Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir

Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır"

Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.

İstiare

• Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir ÅŸeyi benzediÄŸi baÅŸka ÅŸeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.

İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:

"Soğuk ay öptü beyaz enseni"

Yahya Kemal Beyatlı

"Ay öpmek" deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. "Öpmek" sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.

İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye "açık istiare" (istiare-i musarraha) denir. Örnek:

"Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor"

Mehmet Akif Ersoy

Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.

Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de "kapalı istiare" (istiare-i mekniye) denir. Örnek:

Her taraf kırık dökük

Dalların boynu bükük

"Kederliyiz" der gibi

Orhan Seyfi Orhon

Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.

Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek:

Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın

Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın

Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da

BoÅŸtur köpüklü aÄŸzına gemler vurulsa da…

Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!

Faruk Nafiz Çamlıbel

Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.

Hüsn-i talil

• Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya baÄŸlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Åžiirin iki dizesi arasında baÄŸlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir baÄŸ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meÄŸer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil’e ÅŸibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:

Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen

Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece

Ahmedî

"Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi

MeÄŸer sevgili bu gece geleceÄŸini bildirmiÅŸ."

Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor.

Leff ü neşr

• Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan ÅŸiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Åžiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiÅŸ en az iki ÅŸeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.

Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:

Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü

Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem

Fuzûlî

"Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez

Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum"

Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.

Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neÅŸr’e ise leff ü neÅŸr-i gayr’i müretteb ya da leff ü neÅŸr’i müşevveÅŸ (düzensiz leff ü neÅŸr) denilir. Örnek:

Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile

Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile

Meâlî

"Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle

Gündüz kederli gece kaygılı gezerim"

Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.

Kinaye

• Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoÅŸ olmadığı durumlarda alay, ÅŸaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. ÖrneÄŸin Åžeyhülislam Yahyâ’nın, "Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın" dizesinde bir kiÅŸinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiÅŸ olmasıdır (mecazi anlam).

Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe "kinaye-i karibe" (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye "kinaye-i baide" uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye "kinaye-i müfrede" (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de "kinaye-i mürekkebe" (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:

Bulamadım dünyada gönüle mekan

Nerde bir gül bitse etrafı diken

Sümmanî

Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.

Tariz

• Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doÄŸrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.

Teşhis-ü intak

• Cansız varlıkları, ya da hayvanları kiÅŸiler gibi davrandırma, canlandırma, konuÅŸturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliÄŸi verilmesine teÅŸhis, onların konuÅŸturulmasına ise intak denir. TeÅŸhis ve intak daha çok fabllara kullanılır. TeÅŸhise örnek:

Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar

Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar

Emin Bülend Serdaroğlu

Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor. Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.

Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Bir teÅŸbih’te dört öğe bulunur:

Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan.

Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan.

Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik.

Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır. Dört öğenin de bulunduğu teşbihe teşbih-i mufassal (ayrıntılı benzetme), benzetme yönü bulunmayan teşbihe teşbih-i mücmel (kısaltılmış benzetme), benzetme ilgeci bulunmayan teşbihe teşbih-i müekked (pekiştirilmiş benzetme) ve benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbihe de teşbih-i beliğ (yalın benzetme) denir.

Dîvân-i Kebîr’den Seçmeler

06 Kasım 2007

1

Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!

2

Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.

3

Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.

4

Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.

5

Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.

6

Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.

7

Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmiÅŸiz, gece, bulutlu bir gece… Allah’ın denizinde Allah’ın lütfu ile, onun ihsan ettiÄŸi güçle, baÅŸarıyla gemimizi sürüp durmadayız.

8

Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Åžarab kadehini eline almıştı… Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize ÅŸarab sunarsın."

9

Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.

10

Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.

11

Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.

12

Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.

13

Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik… Vefa gibi halktan gizlenmiÅŸsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.

14

Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?

15

Ben bir müddet taklit ile kendimi bildim, kendimi beğendim. Ben o vakitler kendimde idim ama, asıl kendi varlığımı sezememiş, anlayamamıştım. Çünkü, o zaman ben kendimi görememiş, kendimi tanıyamamıştım. Sadece adımı işitmiştim. Fakat ne zaman ki, kendimden çıktım, benliğimi terkettim;işte asıl o zaman kendimi gördüm, kendimi buldum.

16

Ben kendime bazen; "Emîr’im, bey’im" derim. Bazen de tutar; "Ben bir esirim" diye haykırırım. 0 haller geldi, geçti. Bundan sonra ben artık kendime gelemem. Zaten kendime gelmemeyi, kendimde olmamayı huy edindim.

17

Gönlümü, belanın geçtiÄŸi yola koydum. Yalnız senin arkandan koÅŸsun diye, gönlün ayak bağını çözdüm… Bugün rüzgar, bana senin güzel kokunu getirdi, ben de teÅŸekkür için ona gönlümü verdim.

18

Benim zatım, bahr-ı küll, bütünlük aleminin denizi haline gelince, zerre-lerin güzelliÄŸi, Hakk’ın yarattığı bütün varlıkların hoÅŸluÄŸu, nizamı, bana aydınlanıp görünür. Ben ilahî tecellilerin heyecanına kapılırım da bütün vakitlerimin bir vakit olması için, aÅŸk yolunda gece.gündüz mum olup yanmak isterim.

19

Beni önce binlerce lüfuf ile okÅŸadı. Sonra tuttu binlerce kahır ile, binlerce dertle beni eritti… Benimle, sevgisinin zarı gibi oynuyordu. Ben, benliÄŸimden geçip o olunca, ben onda yok olunca, beni bırakıp gitti.

20

Benim aşktan başka bir arkadaşım yoktu ve olmadı. Ne dünyaya gelme-den önce, ne de daha sonra aşksız yaşadım. Canım içimden bana şöyle sesleniyor: Ey aşk yolunun olgun yolcusu, bana kapıyı aç!

21

Ben zerreyim, sen benim güneşimsin; ben gam hastasıyım, sen tam benim ilacımsın! Kolsuz, kanatsız arkanda uçar dururum, sanki ben bir saman çöpü olmuşum, sen de benim kehribarımsın.

22

Ey durmadan akıp giden gözyaşı; gönlümüzdeki sevdayı artıran güzelimize, o bağımız, o baharımız, o hoş seyran yerimize de ki: "Birlikte geçirdiğimiz gecelerimizden bir geceyi anınca, edepten dışarı çıktığımızı düşünerek tasalanmasın, bizi mazür görsün"

23

Sevgilim, senin gönlün, inci ve mercan denizidir. Sen. incileri, mercanları dağıtmaya, saçmaya bak! Az harcayan nekeslere hak yolu kapalıdır. Ten, sedef gibi ağzını açmış da ah ederek diyor ki: "Canın yol bulamadığı bir yere ben nasıl sığarım?.."

24

Senin canında bir can vardır. Sen o canı ara! Senin teninin dağında çok kıymetli bir inci bulunmaktadır. Sen o incinin madenini ara! Ey hak yolunda yürüyüp giden süfî! Eğer arayabiliyorsan, onu sen kendinde ara, kendinden dışarda arama!

25

Dünyaya ait duygular, üzüntüler senin gözlerini karartmış da; bahtsız insanların acılarını, günleri kararıp giden kiÅŸilerin kederli hallerini, gözyaÅŸlarını göremiyorsun. Cehennemde yananlann feryadları, uzaktan duyulmaz… Gönle huzür veren, cana can katan güzelleri sevdiÄŸini ne diye iddia ediyorsun? AÅŸk kendini alçaltanların kandır, iyi nam sahiplerinin aÅŸk ile ne iÅŸi var?

26

0 meftunun, o tutkun aşıkın gözlerini, sevgilisinin gözünde gör, seyret! 0 kudretine son olmayan, o yaratma gücüne akıl ermeyen, nasıl yarattığı anlaşılamayan Allah’ın halk ettiÄŸi güzelliklerde, gösterdiÄŸi nükteyi, manayı, inceliÄŸi iyice duy, anla sonra da, o nergis gözlerin içtiÄŸi hepsinin de benim gözlerimden aktığını seyret, gör!

27

Güzel huylu, sevgilimi denedim, o büyük bir ırmak gibidir, bulanık sel suları, onu asla bulandıramaz. Ben bir gün bile onun kaşlarını çatık görmedim. Onu, tıpkı ölümsüz (fanî olmayan) hayata benzetirim.

28

Zaman halktaki bu birbirine hiddetle söz söylemeyi, kırıp geçirmeyi, şu gürültüyü patırtıyı kısa keser. Ölüm kurdu, bu sürüyü birbirine katar, parçalar gider. Herkesin başında bir gurur, bir ululuk vardır. Fakat ecelin sillesi, günü gelince her kafaya iner.

29

Ey nazlı nazlı yürüyen selvi, hazan rüzgarı sana değmesin. Ey cihanın gözbebeği, kem göz senden uzak olsun. Sen göklerin de canısın, yerin de!.. Canına, rahmetten, rahattan başka bir şey dokunmasın!

30

Ey gönül; gönlümüzün dumanı sevdamızı belirtir, sevdamızdan haber venr: Ey gönül gönülden tüten dumanın, aşkla yanan, yakılan gönlün dumanı olduğu apaçık görünür. Ey gönül; bir gönlün kandan dalgalanması, o gönlün gönül değil, belki bir aşk deryası olduğunu gösterir.

31

Dostun hayali bizimle oldukça bütün ömrümüz seyirle, seyranla geçer, mutlu bir hayat yaşarız. Ey gönül; gönül nerede muradına ererse, sevdiğine kavuşursa, oradaki bir diken, binlerce hurmadan daha iyidir, daha hoştur.

32

Atımız, aşk yükleriyle, yokluk diyanndan yola çıktı. Gece idi, fakat gecemiz karanlık değildi, vuslat şarabiyle hep aydınlanıyordu, mezhebimizde ha-ram olmayan aşk şarabından, dudaklarımızı, yokluk sabahına kadar asla kuru bulmayacaksın.

33

Mademki Cenab-ı Hakk tezce ayrılmamızı yazmıştı. Bizim o kavgamız, o tiksinmemiz ne içindi? Kötü idiysem zahmetten, sıkıntıdan kurtuldum; iyi idiysem, seninle birlikte yaptığımız konuşmaları, tatlı sohbetlerimizi yad et, an!

34

Peygamberimizin yolu, izi aşktır. Biz, aşk oğullarıyız. Aşk, bizim anamızdır. Ey ten çadırında gizlenen anamız, sen bizim hakikatı örten, gerçeği göremeyen tabiatımızdan, nefsimizden

35

Gevherimiz, mayamız, la’l renkli ÅŸaraplarla yoÄŸruldu. Kadehimiz, çok ÅŸarap içtiÄŸimizden ötürü elimizden ÅŸikayete, feryada geldi. 0 kadar çok mey üstüne mey içiyoruz ki, ne biz ÅŸarabın başından ayrılıyoruz, ne de ÅŸarap bizim başımızdan ayrılıyor.

36

Eğer ben ölürsem, beni ölü olarak alın, götürün, sevgilime teslim edin. Sevgilim, eğer benim pörsümüş, çürümüş dudağımı öper de, ben o anda dirilirsem sakın şaşmayın.

37

Sevgilim! Ne vakte kadar bize, uzaktan seyirci olacaksın? Biz, çare bulucuyuz. AÅŸk bizim çaresiz bir zavallımızdır… Can kimdir? BeÅŸikte yatan aciz bir çocuÄŸumuz. Gönül kimdir? Bir garip, avare konuÄŸumuz.

38

Bazen temizliÄŸimizi melekler kıskanırlar, bazen korkusuzluÄŸumuzu, yap-tığımız kötü iÅŸleri görür de, Åžeytan bile bizden kaçar. Åžu topraktan olan tenimiz, Hakk’ın bize lutfettiÄŸi emaneti taşımaktadır, çevikliÄŸimize, gücümüze, kuvvetimize aÅŸk olsun.

39

Bizim topraktan yaratılmış olan tenimiz, göklerin nürudur. Bizim hak yolundaki çevikliğimizi melekler kıskanırlar. Bazen bizdeki temizliğe melekler imrenirler, haset ederler. Bazen de, hayasızlığımızdan, kötülüğümüzden şeytanlar kaçar.

40

Sevgilim, incir satan bir kişiye, hangi iş daha iyidir? Ey can kardeşim, elbette, incir satmak daha iyidir. îşte bize de yaraşan, iyi gelen şey, sermest yaşamak, mest ölmektir. Sevgilim, mahşere de koşa koşa mest olarak varmaktır.

41

Tanbur; "Tentenen" diye inlemeye baÅŸlayınca ten zindanında mahpus olan gönül, elsiz ve ayaksız zincirini koparmaya koyulur… Çünkü tanburun naÄŸmelerinin mehtabında, gizlenmiÅŸ birinin sesi, ona; "Ey yolunu ÅŸaşırmış, ayrılık hastalığına tutulmuÅŸ gönül, gel!" diye seslenir.

42

Seni, kimseye muhtaç olmadan tek başına yaratan o eşsiz varlık, seni sevda içinde tek başına bırakmaz.. Kendi içine kapanıp hayaller, düşünceler meydana getirdiğin evde, yani senin gönül evinde, seni yalnız bırakmamak için, sana yüzlerce güzel yüzlü eş, dost belirtir.

43

Seninle birlikte olduğum zaman, sevgiden, dostluklar yüzünden uyuyamam. Sensiz olduğum vakit de, inler dururum, üzüntüden gözümü kapaya-mam. Şaşılacak şey.. Her iki gece de uyanığım, fakat bu iki uyanıklığın arasındaki farkı sen gör!

44

Ey dönek huylu felek, türlü kötülüklerle, hile ile gönlümün rahatını kaçırdın, bana ne oyunlar ettin! Ama bir gün beni senin sofrana oturmuş, ay gibi nürdan kaseler yaparken görürsün.

45

AÅŸk ateÅŸinden dünyada sıcaklıklar vardır. AÅŸkın vefa sütünden cefa bile yumuÅŸar. GüneÅŸin bile utandığı bir ay’dan utanmayan kiÅŸi, ne utanmazdır, hem ne utanmaz!

46

Ey güneş gibi eşsiz olan sevgili, gel! Senin güzel yüzün olmadıkça, bağ da, yapraklar da sarı sarıdır. Gel, sevgilim gel! Dünya sensiz, tozdur, topraktır. Şu meclis. şu neşe, şu zevk alemi, sensiz tatsızdır, soğuktur.

47

Gel sevgilim, senin güzel yüzünün nüm ışığı örtülecek, gizlenecek bir nür deÄŸildir. Senin güzelliÄŸin, erlik suyunda meydana gelmiÅŸ bir güzellik deÄŸildir… Gel, sevgilim; kendini öfke perdesi içinde gizleme!.. Gel; gel ki senin güzelliÄŸin gizlenecek güzellik deÄŸildir!

48

Ey her aÄŸacın, her bağın, her otun yeÅŸilliÄŸi, tazelik ve baharı! Ey benim devletim, bahtım, yüceliÄŸim!.. Ey yalnızlığım, ey sema’ım, ey ihlasım ve riyam!.. Gel; gel ki sensiz, sen olmadıkça bütün bunların hepsi sevdadan ibarettir!

49

Efendim, mevlam! Ben eskiden iÅŸlenmiÅŸ günahlara, geçmiÅŸte yaptıklarıma tövbe ederim. Telef olmuÅŸ, yok olup gitmiÅŸ bir aşıkın özrünü kabul etmez misin? Benim piÅŸmanlığım, her ne kadar senin bol kereminden, merhametinden kendi varlığıma yönelmek ve cömertliÄŸini incitmekse de, efendim, Allah’ım beni affet, beni affet, beni affet!

50

Bizi dirilten o dost, ne kadar temiz, ne kadar tatlıdır, ne kadar hoÅŸtur, güzeldir… Biz insanlar, ruhlardan, gönüllerden ibaret idik, bedenlerimiz yoktu. 0 aziz dost, bedenlerimizi, ruhlanmıza konuk evi olarak yarattı. 0 dostumuz, o efendimiz, lutfeder, kerem buyurursa bizi affeder, nasıl önceden yarattıysa, gene yaratır, bizi tekrar diriltir.

51

AÅŸk geldi, beni her ÅŸeyden, herkesten ayırdı, beni maddî isteklerden alıkoydu, üzdü, periÅŸan etti. Sonra bana acıdı, lütfetti ihsanlarda bulundu, beni okÅŸadı. Allah’a şükürler olsun ki, ÅŸeker gibi vuslat suyunda eritti, beni kendine kattı.

52

0 dost, beni sevgi ile, nazla, çeÅŸit çeÅŸit nimetlerle besledi. Etten, deri ve damarlardan dokunmuÅŸ çok deÄŸerli bir kumaÅŸtan arkama usta bir terzinin diktiÄŸi süslü püslü bir elbise giydirdi. Aslında, tenimiz bir hırkadır. Onun içinde bulunan gönül, süfî bir derviÅŸtir. Åžu gökkubbesinin içindeki bütün alem, bir ibadet yeridir. Åžeyhimiz de O’dur.

53

Seni kucaklayamadığımdan beri ağlıyorum. Ağlamadan kaldığımı gören yok! Sen canımda, gönlümde ve gözümdesin, bu sebeple unutulmamaktasın. Allah için sen de beni unutma!

54

Bu sendeki gurur ne kadar artacak? Çeşit çeşit görünüşünün hayali, sende daha ne kadar sürecek?.. Sübhanallah, sende şaşılacak bir tavır, anlatılamayacak bir iş, bir hal var. Ben sana "hiç" diyeceğim ama, sen "hiç" de değılsin. Bu kendini bir şey görmen, hep senin zannın, vehmindir.

55

Hakk’ın nüriyle nürlanma kabiliyeti olan gönül sahibinin canı, Hakk’ın sırlarıyla dolar. Sakın benim etten, kemikten, deriden ibaret olan tenimi, o sırlardan habersiz tenler arasında sayma! Çünkü bu ten, Hakk’ın ihsan ve lütuf denizine girdi, baÅŸtan baÅŸa lütuf ve ihsan kesildi.

56

Allah’ı zikretmekle, deÄŸerli bir insanın deÄŸeri artar, nürlanır. Yolunu kaybetmiÅŸ kiÅŸiyi zikir, hakîkat yoluna getirir. Her sabah, her akÅŸam, her namazda, bu "La ilahe illallah" (=Allah’tan baÅŸka mabud yoktur) sözünü kendine vird edin.

57

Eğer yaşıyorsan, canın varsa, gel, orada can feda et! Oradaki sen, buraya gelmeden önce orada idin. Orası senin asıl vatanındı. Can bir nükte duydu, bir buyrukla o yerden ayrıldı, buraya geldi. Burada yüzlerce nükte duyduğu, yüzlerce işaret aldığı halde nasıl oldu da o yere dönmedi?

58

Eğer kendini, gerçek varlığını bulmak istiyorsan, kötü huylarından, nefsanî arzularından kurtul! Kendi maddî varlığından dışarı çık! Dereyi bırak, Ceyhun doğru gel! Feleğin yükünü öküz gibi ne diye çekip duruyorsun? Bir takla at, sıçra feleğin üstüne çık!

59

Hakk yolunda ten pamuÄŸundan can esvabını ayıran o efendi Mansur idi. Aslında Mansur; "Ben Hakk’ım!" demedi, bu sözü Hakk dedi. Mansur nerede;bu söz nerede? Bu sözü söyleyen Hakk idi, Hakk idi.

60

Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduÄŸun gibi gene gel! Hakk’ı tanımıyorsan, ateÅŸe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel… Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi deÄŸildir. Yüz kere tövbeni bozmuÅŸsan gene gel!.

Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Åžemsî 1342 (1963) senesinde Tahran’da bastırdığı ve benim tercümeme esas teÅŸkil eden Ruba ‘î Dtvanı’nda ve bendenizde bulunan baÅŸka yazma ruba’îler arasında bulamadığım bu ruba’înin Hz. Mevlana’ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana’dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin baÅŸka güzel ÅŸiirleri yokmuÅŸ gibi hep bu ruba’i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba’î:

"Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.

HoÅŸumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuÅŸsan yine gel!" sözü, "ÜmitsizliÄŸe kapılma! Allah’ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.

Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)’in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk’a karşı küstahlık olduÄŸunu elbette bilmektedir.

Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."

Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.

İran’ın yetiÅŸirdiÄŸi en büyük ÅŸairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduÄŸunu anlatmak için miibalaÄŸalı bir ifade ile:

"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim ÅŸerîatimizde bundan baÅŸka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiÅŸtir? Yukarıdaki ruba’îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir.

61

Rebab, îsrafîl’in nefesiyle seslenmede, feryad etmededir. Bu sebepledir ki, rebabın sesi, aÅŸk ateÅŸi ile kavrulan gönülleri diriltir. Onlara yeniden can verir, onları gençleÅŸtirir. Zamanın iyi ettiÄŸi sevgi yaralan kanamaya baÅŸlar, batıp yok olan sevdalar küçük balıklar gibi bir bir suyun dibinden yukarıya çıkarlar.

62

Ya Rabbî! Ya Rabbî; rebabın tesbihi hakkı için! Çünkü rebabın tesbihinde yüzlerce soru, yüzlerce cevap vardır… Ya Rabbi; yanmış, kavrulmuÅŸ gönül, yaÅŸlarla dolu göz hakkıyçün söylüyorum, biz, küpteki ÅŸaraptan daha çoÅŸkunuz.

63

Biliyor musun, ÅŸu rebabın sesi ne diyor? Diyor ki: "Benim arkamdan gel;beni takip et de yolu bul! Çünkü doÄŸruya varmak için yola çıkmışsın ama, eÄŸri bir yol tutmuÅŸsun… Çünkü sormakla cevaba yol bulunur."

64

Bugün de her gün gibi yine harabız. Yine harab olmuşuz. Endişe kapısını açma! îçli feryadları ile, yanık sesiyle bize her şeyi unutturan rebabı eline al, çalmaya başla! Her zerrede, her şeyde kainatı yaratanın kudretini görenler ve onun ilahî güzelliğini kendilerine mihrap edinenler için, yüz çeşit namaz, yüz çeşit rükü, yüz çeşit secde vardır.

65

Bizim sarhoş olmamız için, şaraba ihtiyacımız yoktur. Meclisimizin neşelenmesi için çeng ve rebab da istemeyiz! Biz gönül alıcı bir güzelin yüzünü görmeden, hoş sesli çalgıcıyı dinlemeden mest olmuşuz, kendimizden geçmişiz.

66

Bizim ÅŸarabımız, kadehsiz olarak sunulmaktadır. îçimize bir ateÅŸ düşmüştür, yüreÄŸimiz yanıp tutuÅŸmaktadır. Fakat, bu gönül yangınının dumanı görülmemektedir. AÅŸk rebabının feryadı, inlemesi gerçek sevgilimizin, gönül sultanımızın yayından, O’nun mızrabındandır. Sakın; "Bu rebabdır, bu sesi rebab çıkanyor." deme!

67

0 eşsiz, parlak incinin hayali gözümün önüne geldi. 0 anda kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Gözyaşlarım akarken içim yanıyordu. Heyecandan şaşırmıştım. Gizlice gözümün kulağına dedim ki; "Biliyor musun? Gelen konuk çok kıymetlidir, çok azizdir. Ona bol bol aşk şarabı sun!"

68

Sübhanallah! Ey parlak, ey eşsiz inci! Seninle ben, her hususta birbirimize aykırı düşüyoruz. Ben, senin bahtınım, beni hiç uyku tutmuyor, geceleri uyuyamıyorum. Sen ise, benim bahtımsın, uykudan kendini alamıyorsun, hiç uyanmıyorsun.

69

Düşünme! Boş yere kafanı yorma! Kendini uykuya ver, uyu! Çünkü düşünce, gönlün ay yüzüne perde olur. Gönül ay gibidir. Düşünce bulut olur, onu örter, nürunu gizler. Bu sebeple gönülde düşünceye yer verme, düşünüp taşınmayı suya at!

70

Uyku geldi, göze girmek istedi fakat gözde yer bulamadı. Çünkü, göz senin sevdan yüzünden ateşler içinde kalmış, yaşlarla dolmuştu. Göze giremeyen uyku, bu defa gönle doğru gitti. Civa gibi yerinde duramayan kararsız bir gönül buldu, sonra o, tene doğru yol aldı, oraya yerleşmek istedi, orayı da harap, hem de çok harap gördü.

71

Ey uyku! Sen tadı hoş, içilmesi hafif bir ab-ı hayat bile olsan, bu gece bizim yanımızda işe yaramazsın, senin bizimle işin yok. Ey uyku, başındaki saç sayısınca başın olsa, bu gece bir baş kadar işe yaramaz, kendi başını bile kaşıyamazsın.

72

Sakî! Cananın güzel yüzü aşkı için, sevabına bana o toprak ve su görme-yen aşk şarabından sun! Ben beden hastası değilim, hastasıyım. Ben, şerbeti ne yapayım? Sen bana şarap sun, şarap!

73

Gece geldi. Åžu gönüldeki yanışın acaba sebebi nedir? Ben sanıyorum ki, tanyeri aÄŸardı, acaba gündüz mü oldu? Åžaşılacak ÅŸey! AÅŸkın gözüne ne gece sığar, ne de gündüz… Åžu aÅŸkın gözü acaba, gözleri mi baÄŸlıyor… însanı görmez hale sokuyor.

74

Sen öyle güzel, öyle eşsiz bir varlıksın ki, gökler bile seninle neşelenir, seninle güler. Hal böyle iken, eğer bir insan tutar da sana aşık olursa, buna şaşılır mı? Bu sebeple sen beni istesen de, istemesen de, ben yaşadığım müddetçe sana, kul köle olacağım.

75

Sen bu gece birdenbire perdeleri kaldır! Korku ve endişeyi üstünden at! îki dünyadan da tamamiyle vazgeç, onlarla zerre kadar ilgilenme! Dün sen candan ve gönülden bahsetmiş, onlardan şikayette bulunmuştun. Bu gece ben onları yakaladım. Canı öldürülmüş, kesilmiş bir halde, gönlü de ağlar ve inler bir durumda önüne bırakıyorum.

76

Sırlara dalanlar, sırlar içinde varlıktan kurtulanlar, bu gece, kendilerinden geçmişler, sevgili ile perde arkasında, halvette oturmuşlardır. Ey yabancı varlık! Aşk yolundan çekil, bu gece yabancıların aramızda bulunması bizi üzer, bize zahmet verir.

77

Dostların hatırı için bu gece uyuma! Gecenin kulağını tut, bük, uyuma! "Fitnenin uyuması daha iyidir." derler. Sen de bir fitnesin. Fakat senin gibi güzel bir fitnenin uyanıklığı daha iyidir. Bu sebeple acele etme, uyuma!

78

Ey talihimi, bahtımı uyandıran sevgili uyuma! Ey ilkbaharın, ey giil bahçesinin rengi, parlaklığı uyuma! Ey kanlar içen nergis göz! Bu gece zevk gecesidir, neşe gecesidir, sakın uyuma!

79

Ey ay yüzlü, böyle bir gecede ay gibi sen de uyuma! Şu dönüp duran gökkubbe gibi dönmeye başla, uyuma! Bizim uyanıklığımız, alemi aydınlatan ışık olur, çerağ olur. Sen de bir gece ışığı bekle, onu koru, gözet uyuma!

80

Ey yar, senin gibi bir sevgili yoktur! Senin benzerin bulunmaz. Her iş seninle yola girer, senden düzenlenir. Sen uyuma! Bu gece senin güzel nürlu yüzünden yüzlerce ışık parlayacak, etrafı aydınlatacaktır. Zaten sen bizim içimizdesin, sakın,uyuma!

81

Ey sevgili, yine bize yakınlık göster, dostluk et, bize yar ol! Bizi sensiz bırakma, uyuma! Ey sarhoş bülbül, gül bahçesinde uyuma, garip olan, kimsesiz bulunan dostalan düşün, onları gözet, koru, uyuma! Bu gece, lutuf gecesi, bağış gecesi, ihsan gecesidir, sakın uyuma!

82

Eğer sonsuz bir hayat ve mutluluk istiyorsan, uyuma, dostun aşk ateşiyle yan, yakıl, uyuma! Yüzlerce gece uyudun, ondan ne elde ettiğini, ne kazandığını gördün. Allah için olsun bu gece sabaha kadar uyuma!

83

Ağza sığmayan lokmayı iste! Rüh gıdası gönül lokması ara! Kitaplarda yazılı olmayan ledün ilmini ehlinden öğrenmeye çalış! Cenab-ı Hakk ile kamil insanların, ermişlerin gönülleri arasında öyle bir sır vardır ki, Cibril bile oraya girip o sırrı öğrenemez. îşte sen o sırra aşina olmaya gayret sarfet!

84

Dînî vazifelerini yapmadan, iyj, yararlı bir insan olmadan Cenneti isteme! Hakk’a layık bir kul olmadan, onun lütfuna, ihsanına nail olmadan Süleyman mülkünü taleb etrne. Mademki, iÅŸin sonunda ecel vardır, ölüm bir gün gelip yakana yapışacaktır, hiç bir müslümanın hatta hiç bir insanın kalbinin incinmesini arzu etme!

85

Müşkülünü çözen, seni hakikata ulaştıran bilgiyi, ölüm gelip çatmadan önce iste, öğrenmeye çalış. Aklını başına al da, şu dünyayı, yani var gibi görünen yoğu bırak, yok gibi sandığın varı iste!

86

Bu gece, dosta kavuÅŸtuÄŸum için sevinç içindeyim, pek mutluyum. Bu gece ayrılık kaygısından kurtuldum. Dostla kucaklaÅŸtık, sarmaÅŸ dolaÅŸ olduk. Bu uÄŸurlu, bu mes’ud anlarda gönlüme sesleniyor, diyorum ki; "Allah bana acısa da, bu gecenin anahtarı kaybolsa; ne olur; sabahın kapısı açılmasa.

87

Bu seher vakti esen rüzgar, Hakk aşıklarının gönüllerindeki sırlara aşinadır. Bu uğurlu zamanda sen de uyuma. Bu zaman yalvarma, yakarma zamanıdır, uyuma zamanı değildir! îki cihanın halkına, ilahî bir lütuf olarak ezelden ebede kadar kapanmayan dilek kapısı, seher vaktinde açıktır. Fırsatı kaçırma, yatıp uyuma!

88

Ansızın bir ÅŸeker kamışı bitti, filizlendi, birdenbire böyle bir ab-ı hayat kaynayarak coÅŸtu. Ansızın padiÅŸahlar padiÅŸahından lütuflar, ihsanlar, sadakalar gelmeye baÅŸladı… Hz. Mustafa’nın aziz ve mukaddes ruhunun ÅŸad olması için

89

Biz aşkın aşıkıyız. Çünkü aşk kurtuluştur. Can Hızır gibidir. Aşk ise ab-ı hayata benzer. Aşk padişahından beratı olmayana yazıklar olsun! Hayvanın, aşkı besleyen, ruha gıda olan manevî tatlılıklardan, can şekerinden ne haberi olacak?..

90

Sıfatların ÅŸekline, rengine baÄŸlanmış olan o ruh, Hz. Mustafa’nın nüruyla zat-ı ilahîye yükseldi… 0 rüh Hakk’ın zatına doÄŸru yükselirken, sevincinden, Hz. Mustafa’nın rühunun ÅŸad olması için salavat getirmeye baÅŸladı.

91

Her iki gözüm, o mahmur gözlerinden mest olmuştur. Şunu anla ki, senin aşkından, senin elinden ben elden çıktım. Bari bana uy da sen de başını salla, peki de! Başında aşk havası esiyorsa, bu haller sende de vardır.

92

Yarla hoş geçinen kimse yarsız kalmaz. Müşterisi ile uzlaşan tacir, müflis olmaz. Ay geceden ürkmediği, karanlığından kaçmadığı içindir ki nürlandı.gül, o güzel kokuyu dikenle hoş geçinmekle kazandı.

93

0 padişah, kötü huylu kullarından yüz çevirmez. Senin gibi yüzlerce kulunun suçuna, edepsizliğine bakmaz. Bu sözü sen söyleme, bunu onun deniz gibi sonsuz olan lütfu söylesin. 0 öyle merhamet sahibidir ki, bizim kötülüğümüzden kara şeytan kaçar da, o kaçmaz!

94

Gönlüm beni kavgaya düşürdü, kendisi kaçtı gitti. Beni yalnız bıraktı. Can halime acıdı geldi. Fakat sevdamı görünce, o da dayanamadı, kaçtı. Bu defa ürküp Zühre yıldızı, benim feryadımı duydu, gökten yere indi, yanıma geldi. Beni ateşler içinde bulunca, korktu, acele ile sazını yere bırakarak o da, kaçtı gitti.

95

Rüzgar geldi, bahçede içki içenlerin başlarına güller saçtı. Yar geldi, dostların kadehlerine mey doldurdu. 0 taze sünbül gibi kokan saçlar, güzel kokular satanların karına engel oldu. 0 mest nergis gözler, aklı başında olanların kanlarını döktü.

96

Yağmur, aşkla gönlü yanan, birisinin başına yağıp durmadaydı. 0 kadar çok yağdı ki, aşık hemen eve kaçtı. Bu hali gören hoş bir kaz, kanadını çırparak dedi ki: "Yağmuru benim üstüme yağdır, çünkü Allah benim canımı sudan yarattı, benim su ile ülfetim vardır

97

Sevgilim! Gönül seni anınca ÅŸenlendi, neÅŸelendi. Allah’a yemin ederim ki, o neÅŸeyi, zevki ÅŸaraptan almayı düşünmedi de elindeki kadehi içmeden yere döktü. Gönül sensiz kendini cansız ölü bir kalıp gibi gördü. Zaten candan kaçanın layıkı da iÅŸte budur.

98

Rüzgar, sevgilinin dağınık saçlarını okşayınca, ay, o güzelliğe hayran olur da, ona candan dua eder: "Ömrün uzun olsun!" der. Ey bana öğüt veren kişi, aşktan, gönlümün aldığı manevî zevki, sen de tatsaydın, beni bırakır, kendine öğüt verirdin!

99

Güzelim! Senin zaten bahanen azmış gibi, şimdi de "uykum geldi" bahanesiyle bizden kaçarsın değil mi? Hoşça yat, uyu! Ben seher vaktine kadar, gözümü kapamadan, senin uykuya bulanmış nergis gözlerinden feryad edip durayım.

100

Senin içinde bulunan, o çok yakın dostun, sana hayat veriyor, seni yaşatıyor, sana konuşma, hissetme, düşünme gücü lutfediyor. Hatta, hareme, o güzel, o rühanî yerlere ulaşmak ümidini de veriyor, sen son nefesine kadar onun sunduğu meyi iç, çünkü o işveden değil, kereminden bunu sunmaktadır

101

0 nedir ki, sürete, şekle lezzet ondan gelir? 0 ne şeydir ki, onsuz şekil de kederlidir, bulanıktır, süret de? 0 şey, bir an olur ki süretten gizlenir. Bir an olur ki mekansızlık aleminden sürete akseder, şekilde parlar, görünür.

102

Ey cahil nefsinin havasına uyan kişi! Ey başkalarının halinden ibret almayan! Senin bütün hayrın, su içilecek yere bir tas koymaktan ibaret. Sen istiyorsun ki, bu tastan bütün şehir halkı senin hayrına su içsinler, kansınlar değil mi?

103

Ay yüzlü sevgilim, bugün ellerini çırpa çırpa gelmiş, can gibi gelmiş; can, nasıl hem apaçık meydanda, hem de gizli, görünmez ise, o da öyle gelmiş. Sevgilim, kendinden geçmiş, hoş neşeli ve aman bilmez bir halde gelmiş. 0 öyle geldiği için ya, ben de bu haldeyim.

104

Bugün nasıl bir gündür ki, güneş, hergünkü gibi parlamıyor? îki misli kuvvetli parlıyor. Bugün ayrı bir gün, günlerden hiç birine benzemiyor. Bugünkü günde başka bir tecellî nüru görünüyor. "Ey aşıklar, ey gönüllerini yitirmiş kişiler! Size müjdeler olsun, bugün sizin gününüz diye gökten yeryüzündekilere sesler gelmede, saçılar saçılmada.

105

"Hayatta olduğum müddetçe, eğri gitmeyeyim, doğruluktan ayrılmayayım." diye tevbe ettim. Fakat eğriye, doğruya bakıyorum ve her baktıkça görüyorum ki; bütün eğri de doğru da, sevgilimizin doğru ve eğrisidir.

106

Bu evde bir ışık vardı, ne oldu? Şimdi nerededir? 0 ışık gözde idi. Şimdi gönüllerdedir. Hoş bir hayal gibi geldi, gönülde oturdu, kalktı. Hayır, hayır gönülden gitmedi, hala da bizim gönlümüzün içindedir.

107

Ne aşağıda, ne yukarıda olmayan ay, acaba nerededir? Ne bizsiz, ne de bizimle olan değerli nesne, nerededir? Sakın, orada, burada deme! Bütün alem onun kudretiyle, sanatıyla doludur. Ama gören nerede?

108

Dünyada sabırsız, aşıktan daha bîçare, daha zavallı kim vardır? Çünkü bu aÅŸk, devasız bir derttir. AÅŸk gamının dermanı, ne cimriliktir, ne de riyadır. Gerçek aÅŸkta, ne vefa vardır, ne de cefa…

109

Bazı insanlar vardır ki, gamlıdırlar, bu gamın nereden geldiÄŸini bilmezler. Bazı insanlar da vardır ki, neÅŸelidirler, onlar da bu neÅŸenin Hakk’tan geldiÄŸini bilmezler… Ne kadar solda, saÄŸda bulunanlar, eÄŸri, doÄŸru yolda yürüyenler vardır ki, soldan, saÄŸdan, eÄŸriden, doÄŸrudan haberleri bile yoktur. Ne kadar;"ben ve biz" diyenler vardır ki, onların da "ben ve biz"den haberleri yoktur.

110

Gayb aleminin atlısı geçti, gitti. Onun geçtiÄŸi yerden bir toz bulutu yükseldi. 0 atlı, yerinden gitti, fakat kopardığı toz hala orada yerli yerinde duru-yor. Ey Hakk’ı ve hakikati arayan kiÅŸi, sen saÄŸa, sola bakma, dosdoÄŸru bak da gör ki o toz koparanın tozu burada, kendisi ise ölümsüzlük, sonsuzluk alemindedir.

111

Dediler ki: "Her tarafta, altı yönde de hep Hakk’ın nüru parlamaktadır." Halk; "Hani o nür nerede?" diye feryada baÅŸladı. GerçeÄŸi göremeyen kiÅŸi, saÄŸa, sola her yöne baktı, bir nür göremedi. Bunun üzerine, ona, dediler ki;"Bir an için olsun saÄŸsız, solsuz olarak bak! 0 vakit, o nüru görürsün."

Her zerre, aç bir insan gibi Hakk’ın sofrasına oturmuÅŸ, yiyip içmededir. Bütün varlıklar, hiç durmadan, o sofrada yeseler, içseler yine de yiyecekler eksilmez. 0 sofra ebedî olarak açıktır, kaldırılmaz, olduÄŸu gibi yerinde durur. Hal böyle iken, bu ezel sofrası başında, halk her ne kadar aç gözlülüklerinden bırbırleri ile çekiÅŸirler, kavga ederlerse de, yaratıldıkları günden bugüne kadar yedıkleri gibi, hala da yemektedirler, yine de yiyeceklerdir. Sofra kaldırılmamıştır. OlduÄŸu gibi durmaktadır.

113

Ey dost, böyle yapma, bugünlerin bir de yarını vardır. lyilik de, kötülük de gün gibi görünür, meydana çıkar. Aşıklık mezhebinde hainlik reva değildir. Ben doğru gideyim de sen eğri gidesin, bu doğru değildir.

114

Birisi diyordu ki: "Güzeller güzeli bir peri var, fakat ortada yok, görünmüyor, mekandan münezzeh olan o mukaddes can acaba nerededir? Nerede bulunmaktadır?" Iki cihan da onun nimetleriyle orucunu bozmadadır. Fakat, ağızsız, damaksız oruç bozmak ancak ona mahsustur.

115

Seni rüyamda gördüğüm o gece geçip de gündüz olunca, gönül gündüz gibi, kavga ve gürültü ile dolar… Dün gece rüyasında Hindistan’ı görüp de ayağının bağını koparan fili tutmaya kimin kuvveti, gücü yeter?

116

Ay yüzlü sevgilim, daima sağ taraftan parlar, sağ taraftan yüz gösterir, doğardı. Bir gün ona; "Sola bakmak haramdır, hatadır." dedim. Bu defa o ay;yüzlüm, sol tarafını da süsleyince, sol yönünü de nürlandırınca dedim ki; "Sol da, sağ da, sağlar da, sollar da hep sevgiden ibarettir. her tarafta, her yerde Hakk tecellî etmektedir.

117

Senin aşkın neden böyle hikmet sahibi, pek bilgili ve hünerli? Sevgin ve şefkatin neden böyle sağlam ve sarsılmaz bir halde? Aşk, eğer hoş ve güzel değilse neden onun üstüne böyle titriyorum; onu çok seviyorum? Eğer aşk, hoşsa, güzelse bu feryadlar, bu sızlanmalar, bu şikayetler neden?

118

Bana dediler ki: "Sende olan bütün bu dertlerin bu acıların sebebi nedir? Bu feryadlarm, bu yaygaraların, bu gürültülerin, bu solgun yanakların sebebi nedir?" Dedim ki: "Böyle söyleme, bunda yanılıyorsun. Git de benim ay yüzlü sevgilimi gör, o zaman müşkülün kalmaz. Bütün bunların nedenini anlarsın."

119

Eğer gönlün ateşi yoksa, bu tüten duman nedir? Eğer, öd ağacı yanmıyorsa bu buram buram tüten öd ağacı kokusu nereden geliyor? Benim bu var oluşum meydanda iken, aşıkın yokluğu ne demektir? Mumun yanmasından pervane neden hoşlanıyor?

120

Deli oldum, divane oldum. Deli bir kiÅŸinin uyuması hatadır. Deli bir insan, uykunun yolu nerededir bilmez ki, onu bulsun da uyusun! Allah uyumaz, o uykudan beridir, arınmıştır. Sen Allah’ı o kadar düşün, o kadar sev ki Allah delisi ol; "Nerde olursan ol, ben seninle beraberim." sırrına er de, Allah’la yat,kalk…

121

Senın bülunduÄŸun yerde hep gam vardır, savaÅŸ vardır, cefa vardır, dert vardır, elem vardır. Fakat sen kendinden geçer, Hakk’ta yok olursan, hep ‘lütuf vardır, ihsan vardır, vefa vardır. DoÄŸru olursan, neyimiz varsa senin olur. Fakat sen doÄŸru olmasan da, kötülük yollarında yürüsen, ben senin kötülüklerini bile iyilik sayarım.

122

Sendeki varlığı yiyip bitiren bu sade ateÅŸ, yarının yüzlerce güzelinden, yüzlerce yakışıklı, gösteriÅŸli dilberlerinden daha iyidir, görmüyor musun? 0 ÅŸehvet ateÅŸi de ne kadar safdır, ne kadar sadedir ama, o sade olan ateÅŸten ne kadar yakışıklı güzeller meydana geldi, yaratıldı…

123

Kimde gönül varsa, o bizim dilberimizdir. 0 ÅŸimÅŸek nereden parlar, han-gi yönden çakarsa, o bizim cevherimizdendir. Allah’ın; "Ben sizin Rabbiniz deÄŸil miyim?" sorgusuna karşı "Evet!" diyen, her rühun sevgi ve heyecanını ta-şıyan mana altını, hangi madende olursa olsun, o bizim altınıınızdandır.

" Bu ruba’îde A’raf Suresi 7/172-173. ayetlerine iÅŸaret vardır."

126

Felek, bizim kendi re’yini beÄŸenmiÅŸ olan tabiatımızın kölesi deÄŸildir. Bu cebeple gönlümüzün dileÄŸini dinlememektedir. Åžu varlık alemine gelip, bize vokluk sermayesi olmuÅŸtur. Onun sayesinde yokluÄŸa ulaÅŸacağız. Perdelerin arkasında gizlenmiÅŸ, bizi terbiye eden bir dadımız var. Aslında biz, dünyaya gelmiÅŸ deÄŸiliz. Bu dünyada yaÅŸar gibi görünen, dolaÅŸan, gezen bizim gölge-lerimizdir.

125

Senin elinin, gözünün, ayağının iki olması doÄŸrudur. Fakat gönül ve sevgiliyi ayrı ayrı sanmak hatadır. Bunları ayrı ayrı görmek yanlıştır. Sevgili dediÄŸimiz varlık bir bahanedir. Aslında gerçek sevgili Allah’tır. Kim bunları bir bilmez de iki zannederse ya yahüdîdir, yahut hıristiyan…

126

Bu gece, öyle bir gecedir ki, bütün gecelerin rühudur. Bu gece öyle bir gecedir ki, bütün dualar kabul edilir. Bu gece, ihsan gecesidir. Bu gece bağışlarda bulunma, nimetlere erme gecesidir. Bu gece, Hakk’ın sırlarına mahrem olanın gecesidir.

127

0 öyle bir güzeldir ki, yüzünün sevdasından arşa kadar velveleler yükseliyor. Gönülde paha biçilmez güzelliği için, yanağının pazarından akseden güfültüler duyuluyor. Onun şarap testisinden canın avucundaki kadehe şarap konurken hoş seda çıkmaktadır. Gönlün boynunda onun saçlarından örülmüş gibi bağlar var.

128

Aşıkların bu naraları zevk ve neşe mumunun yüzündedir. Şaşılacak şey şu ki, mum geldi, yanıyor, fakat pervaneden eser yok, görünmüyor. îşte bu mum, öyle bir mumdur ki, gündüzden de, geceden de üstündür. Ey can; koş, koş ki, gönül mumu can istiyor.

129

Ey gece! Sen nasıl bir gecesin ki gündüzler sana kul, köle kesilmiştir? Sen bir denizsin, canın canı ise, senin dalgalarının geceleyin gösterdiği bir alevindir, bir korundur. Senin başındaki o aşk ateşi, o fitne, o afet, bu gece, alev alev yanmada ve ışıklar saçmadadır.

130

Zamanın devri gelip geçmesi; ve bu ab-ı hayat çeşmesinin hasreti beni öldürdü sanma!.. însanı, can düşmanının öldürmesine şaşılmaz, benim asıl şaşırıp kaldığım şudur ki: Beni düşmanımın değil de, canımın canının öldürmesidir.

131

Kanlı yaşlarla dolan, gama eş olan, arkadaş olan bir gözden sen, uyku umma, onu uyur sanma! Böyle bir göz nasıl uyuyabilir? Ondaki bu uykusuzluk halinin geçeceğini sanarak, ona; "Uykusu gelince uyur." diyen kişi! Sen aşktan habersiz olduğun için böyle söylüyorsun.

132

Ben tövbeyi ne yapayım? Nasıl tövbe edeyim ki, benim tövbem senin sayendedir, senin lütfunladır? Tövbenin bütün aslı, bütün hasılı senin sermayendir. Huzurunda tövbeden daha büyük bir günah olamaz. Senin büyüklüğüne layık tövbe nerede? Böyle tövbeyi kim yapabilir?

133

Ben seninim, benim isteklerimi yerine getirmen, her hususta beni memnun etmen gerek. Çiinkü bu şehirde herkes senden ve benden bahsetmektedir. îster gönlünü katılaştır, bana sert davran, ister yumuşak ol, beni okşa.. Ne olursan ol, ne şekilde hareket edersen et, ben senin o katı gönlünden el çekmem, çünkü seni seviyorum.

134

îsteklerimi yerine getirmen, çaresiz gönlümü memnün etmen lazımdır. Çünkü bu ÅŸekilde, herkes senden ve benden bahsetmektedir. îster gönlünü katılaÅŸtır, bana sert davran, ister yumuÅŸak ol, beni okÅŸa… Sert bir kayanın içinden fışkırıp çıkan tatlı bir kaynak gibi akacak, bana geleceksin.

135

Sevgilim! Senin aşkında baş vurduğum her hile hiçe gitti. Senin için boş yere kan ağladım, yandım, yakıldım, acılar çektim; çektiklerimden haberin bile olmadı, bütün bunlar sensiz, hiç olup gitti. Bana verdiğin ızdıraba, düşürdüğün derde hiç bir yüzden, hiç bir kimsedenbulamadım. Aslında, kim bana derman edebilir ki, benim çektiğim derd de bir hiçten ibarettir.

136

Sana, gamına ortak bir yar olduğu ümidini verenin sözü yalandır. Sakın bu yalana kanma! 0, seni kandırmak için dil dökmededir, sevinç gününde, iyilik ve varlıklı gününde bütün cihan senin dostundur. Fakat, gam gecesinin dostu pek azdır.

137

0 kimseye ki, Allah senin gibi çok güzel bir sevgili lütfetti, ona kararsız, huzursuz bir gönül, bir can verdi… Öyle bir kiÅŸiden sakın bir iÅŸ bekleme, bir istekte bulunma. Çünkü, Cenab-ı Hakk, ona bambaÅŸka, hiç bir iÅŸe benzemeyen, görülmemiÅŸ bir iÅŸ vermiÅŸtir. Onu, aÅŸkla vazifelendirmiÅŸtir.

138

Mademki etrafımızda bulunan kişileri görmedeyiz, şu halde biz yalnız değiliz, tek bir fert değiliz. Biz bu gerçeği anlamıyor da, sayılara takılıp kalıyoruz. îyiden de, kötüden de haberimiz var, onları da duyuyor, anlıyoruz. Aslında bu anlayış, bu idrak bizim için kötü bir haldir. Bu duygular yüzünden, benlikten kurtulamıyor, kendimizden geçemiyoruz. Kendinden geçmeyen gönül ayak altındadır, işkencededir.

139

Bugün bir ben varım, bir de elimdeki sabah ÅŸarabının kadehi var… Düşüyorum, kalkıyorum, sarhoÅŸ sarhoÅŸ dönüyorum. Servi boylu sevgilimle ben mestim, kendimden geçmiÅŸim, alçalmışım, ondan baÅŸka bir var, bir varlık kalmasın diye, ben yok olmuÅŸum.

140

Bir can ki, aşk-şarabını ötelerde, ezelde, rüh aleminde içmiştir; o güzel yüzlünün hakikat bağının üzümünden yapılmış mana şarabını tatmak saadetine ermiştir. 0 bağ, o mutlu canın boğazına sarılır da der ki: "Ben, onun kanını dökerim, çünkü, o bizim kanımızı içmiştir."

141

Ey can sakisi, mutribimize ne oldu? Neden hoş bir ahengle çalmıyor? Onun güzel nağmelerinin yolunu kim kesmiş? Mutrib bilir ki, aşkın iyisi de var, kötüsü de. Aşkın iyisine de, kötüsüne de mutribin yardımı vardır.

142

Bize dost olan bir can vardı, o can bize yabancı oldu. Hekim olup hastalıkları iyi eden akıl da, deli divane oldu. Padişahlar, bütün hazineleri yıkık yerlere, viranelere, gömerler. Bizim viranemizse (yıkık gönlümüzse) dostun hazinesinden ötürü virane olmuştur. Dostun ilahî emanetine dayanamamış,yıkılmış, bu hale gelmiştir.

143

Gece gözü görmeyen gam, niçin bana sarılmış, yakamı bırakmıyor? Acaba, o kör müdür, yahut beni mi kör sanıyor? Aslında ben gokteyım, şu balçıktan yaratılmış fanî cismim, benim aksimden, gölgemden ibarettir. Suya akseden yıldızı, bir kimsenin sudan çaldığı müdür?

144

Seni zahir gözü ile, baÅŸ gözüyle gören, mananı görmeyen, gülünç olmuÅŸtur. Seni kendisiyle kıyaslayan yoksulun gözlerinde ne dikenler vardır, ne dikenler…

145

GüneÅŸle ısınan, ateÅŸler yaÄŸdıran toprak, yemyeÅŸil olur. Çiçeklerle, çimenlerle süslenir. Hele, bahusus o toprak ki, söz söyleyen, uyanık olan toprak olursa… 0, neler nelerle süslenmez. Geline benzeyen ÅŸu toprağın, kendini süsleyenden haberi yoktur. Ne de hoÅŸ, tuhaf habersizlik! Kendini süsleyenden, uyandırandan haberi yok.

146

Geceleyin yürü, gece, sırlar rehberidir, herkes uyurken, ilahî aşk sırları, mana zevkleri gönle gelir. Çünkü geceleyin gönlün kapılan açılır, yapılan işler, yabancıların gözlerinden gizlenir. Geceleyin, gönlümüz aşk ile,gözlerimiz ise uyku ile karışmış olduğu halde, bizim yarin güzel yüzü ile işimiz vardır, buluşmamız vardır.

147

Bağda, bahçede görülen selviler, güller, aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun, yanaklarının aksidir. Düşüncem; rüh aleminde verilen ezelî ikrarla mest olmuştur. 0 ikrarın zevki ile yalnız ben mest değilim, bütün insanlardan bir tane bile ayık varsa, ben imansızım.

148

Benim bağımda bahçemde görülen selviler, güller aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun, yanaklarının aksidir. Billah sevgilim! Senin ikrarın olan o ada yemin ederim ki, bugün benim bir damarım bile kendinde değildir.

149

Benim bu gecem pek zayıftır, bitkindir, inlemektedir. Bu gece, sırların düzenlendiği, açıklandığı bir gecedir. Sırlardan bahsettim; benim gönlümün bütün sırları, sevgilinin hayali, başka bir şey değil. Ey gece! Çabuk geçme, bizim seninle işimiz vardır.

150

Ayna gibi olan şu gökyüzü, dönüp durdukça, aşkın gönlünden kan dalgaları coşup kabarmaktadır. Kan dalgaları, bir gün geliyor, görünüyor, bir gün gelmiyor, görünmüyor, fakat gönlün içindeki dalgalara gece ve gündüz sükünet yoktur.

151

însaf et, aÅŸk güzel bir iÅŸtir. O’nun bozulması, güzelliÄŸini kaybetmesi, tabiatın kötü niyetli oluÅŸundandır. Sen, kendi ÅŸehvetine, aÅŸk adını koymuÅŸsun, halbuki, ÅŸehvetten kurtulup, aÅŸka ulaÅŸabilmek için çok uzun yollardan geçcek

152

Ben, bir dağım, sesim, sözüm, yarin sadasıdır, yarin sözüdür. Ben bir resimim, benim ressamım o güzeldir. Sen sanıyorsun ki, konuştuğum zaman ağzımdan çıkan sözler, benim sözümdür. Hayır; anahtar kilide sokulur da açılırken ses çıkarır ya, işte benim sözlerim böyledir.

153

Sevgilim, ne dersem diyeyim, senin gamın, hepsinden de beter… 0 gönlün zahmeti, aÄŸrısı, tenin ateÅŸi, hastalığı, kalbin yanışı, kavruluÅŸu, her hangi bir¦ ÅŸey, yenildikçe azalır. Fakat senin gamın öyle deÄŸildir. Ben senin gamını ne kadar yesem, eksilmek şöyle dursun, o daha ziyade artar.

154

Gönlüm, gamınla her gün biraz daha sızlıyor, biraz daha inliyor… Sevgilim, merhametsiz kalbim, her gün benden biraz daha bıkıyor… Gamından biz vazgeçtik, ama gamın bizden vazgeçmedi. Gerçekten de, gamın senden daha vefalı imiÅŸ.

155

Asık suratlı günde, bulutun gözü yaşlıdır. Bulutun bu ağlayışı, yaprakların, meyvelerin gülüşü içindir. Çocukların oyunları, neşeleri, gülüşmeleri de,annelerinin, babalarının çalışıp çabalamalarından, geçinmelerini sağlamak için didinip yorulmalarındandır.

156

Ey Yüsuf, senin için kurtuluş yeri; babanın evidir. Ovalar, kardeşlerinin vanı, ölümlerle, tehlikelerle doludur. Kurtla anlaş, arkadaş ol fakat, sakın hasetçilerle oturup kalkma, çünkü haset kurdu, dağlarda bulunan kurttan beterdir.

157

Ey la’l, ey akik, ey inci, ey mana denizi, ey saÄŸlık, esenlik! Yerden, yurttan vazgeçmiÅŸsin, fakat mübarek ayağını, hakikata saÄŸlamca basmışsın, Hakk yolundan dönmüyorsun. Ey rühlann efendisi, ey rühlara rüh katan! Ruhu da, gönlü de yaÅŸatan aziz varlık! Geç gelmiÅŸsin, geç gelmen de kutludur, sana yaraşır.

158

Perde arkasına gizlenmiş olan o sevgilinin canına, başına and olsun ki, sevgiliyi bizden saklayan, bize göstermeyen bu perde, perde değildir; aslında yar, perde arkasında değildir, perde yırtılmıştır. Sevgili, ister perde arkasında olsun, ister perdeyi yırtıp görünsün, sen onun niyaz kapısını çal, yalvar, yakar;şunu iyi bil ki, sevgilinin kapısı, onu senin gözünden gizleyen perdelerin ar-kasındadır.Bu, Peygamberimize hitap olsa gerektir.

159

Bir kiÅŸi aklına güvenip, düşüncelere kapılarak Hakk’ı inkar ederse, onun, inkarı da Hakk’tandır, Hakk’ın yazısı iledir. Fakat inkarcının bu hakikattan haberi yoktur. Sevgiliye dedim ki: "La’l dudaklanndan bana verilecek bir ÅŸekerj var mı?" "Yok!" dedi, fakat bilmedi ki, onun "yok" demesi de bir ÅŸekerdir.

160

Ayağının bastığı toprak başlara tac olan o padişaha dedim ki: "Senin ayrılığın ölümümden beterdir. îşte şu sararmış yüzüm benim şahidimdir." Padişahım bana; "Yürü git!" dedi, "Aşk yüzünden sararmış, altına dönmüş bir yüzün şikayete ne hakkı vardır?"

161

Zahirde, batında; hayır, ÅŸer ne varsa, hepsi Allah’ın hükmünden, kaza kaderindendir. Ben gayret sarf ederim, çalışır çabalanm, fakat kaza bana d ki; "Senin elinde olmayan, senin yapamayacağın baÅŸka bir iÅŸ var. 0 iÅŸten ser haberin yok."

162

Senin aşkın yüzünden tehlikeye düşmüş, felakete uğramış olan bir can için, bilgisizlikleri, irfansızlıkları sebebiyle, ona acıyanlar, ağlayanlar, feryat edenler vardır. Aslında o aşık canın yüzünde, onun mutluluğundan haberdar olan binlerce belirtiler vardır, göz onu görür, fakat gerçeği anlayamaz.

163

Aşıkların meclisindeki durum baÅŸkadır. Bu aÅŸk ÅŸarabındaki mahmurluk da baÅŸkadır… Medresede öğrendikleri o ilim baÅŸka bir iÅŸ, aÅŸk gene baÅŸka bir iÅŸtir.

164

Bizim başımızda baÅŸka bir himmet, baÅŸka bir iÅŸ vardır. Bizim güzel sevgilimiz, baÅŸka güzellere benzemeyen bambaÅŸka bir güzel. Allah’a yemin ederim ki, biz yalnız aÅŸk ile de kanaat etmeyiz, aÅŸkı da yeter bulmayız. Bizim bu sonbahardan sonra gelecek baÅŸka bir baharımız vardır.

165

Sendeki bu süzgün bakış, başka bir nurdandır. Sendeki bu tefekkür, bu düşünceler, başka bir hale, başka bir mertebeye geçişindendir. Ağız oynatarak yutkunman onun tatlılığından ise de, zevkle el çırpışın başka bir sevdadan, başka bir coşkunluktandır

166

.Bu bahar mevsimi deyil başka bir mevsimdir. Her gözdeki mahmurluk, başka bır buluşma neticesidir. Her ne kadar bütün dallar, rüzgarların tesiriyle sallanıyor, oynuyorlarsa da, aslında, her dalın kımıldanışının bir sebebi vardır.

167

Bizim bu dilden başka bir dilimiz vardır. Cehennemden, cennetten ayrı başka bir yerimiz vardır. Hür gönüller, başka bir canla dirilirler. Onların o tertemiz cevherleri başka bir madendendir.

168

Senin sesin, Sur’un üflenmesinden bir armaÄŸandır. Bu yüzdendir ki o, aÅŸk hastası olan her gönlün kuvvetidir, gıdasıdır. Sen sesini yükselt ki, her nerede amir, her nerede memur varsa, hepsi sana karşı alçalsınlar, kul, köle olsunlar.

169

Ey dar fikirli, düşüncesi bağlanıp kalmış kişi! Senin ayağın da bağdan kurtulmuş değildir. Sen de gördün ki, hareketlerimiz, gidiş gelişlerimiz adeta bir sır! Fakat şu da bir hakikat ki, harekette bereket vardır. Hareketle, gezip dolaşmakla (yakîn) tutukluğu, manevî sıkıntı gider, insan genişler, ferahlığa kavuşur. Kaynak suyu, ırmak suyu hareket ettikleri için, durgun sulardan üs-tün tutulurlar. Akan sular çer çöpü alır götürür, üstlerinden atar, arınırlar.

170

Cihanı aydınlatan o yücelik, o güzellik, neşeye, zevke aydınlık veren gizli yüz, bugün mademki bizımle beraberdir, biz ona sımsıkı sarılalım. Dün geçti evvelki gün de geçti, bugüne bakalım. Çünkü, gün, bu gündür..

171

Sevgilimiz her ne kadar, yumuşak huylu olduğundan çok cefalar çeker, çok sıkıntılara katlanırsa da, aşıkların ağlayıp inlemeleri de hoştur. Aslında aşıkların tenleri sıtmaya yakalanmış hastalar misali tir tir titrerse de, canları, gül bahçesi gibi güzel kokular yayarak güler.

172

Gönül, iÅŸrete oturunca, seni yad etti de saki olan kadehi aldı, yere attı, kırdı. Sonra periÅŸan bir halde coÅŸtu, dışarıya fırladı. 0 ne kendini kaybetmiÅŸ mest bir halde idi, ne de aklı başında uyanık bir halde idi… Etrafa; "0 delirdi, divane oldu." diye bir ses yayıldı.

173

Ey benim gönlümün içinde oturan! Gel, gönülde oturma vakti, geldi. Ey tövbe bozan! Gel tövbeyi bozma zamanı geldi. Ey böyle güzel, hoş renge giren, gül renkli şarap! Gel, gül gibi elden ele gezmek vakti geldi.

174

Bensiz, bizsiz olduğu halde hoş olanın, benlikten kurtulduğu için mutlu olanın kulu, kölesiyim. Şikayet etmeden, kimseye yük olmadan, kendi acıları başbaşa kalarak yalnızlıktan hoşlanan kişinin gamı ile arkadaşım. Sevgılinin vefakarlığı ne kadar hoştur? Onun vefalarında da ne zevkler vardır?" diye sordular, onlara dedim ki: "Onun vefalarından haberim yok, bence onun nazları, cefaları hoştur.

175

Gönül, bizi bıraktı da, kalktı, bensiz, bizsiz olduğu halde hoş olanın, benlikten kurtulduğu için mutluluğu elde eden birinin yanına gitti. Aslında gam hoş bir şey değildir. Fakat, sevgilinin verdiği ızdıraplar, gamlar çok tatlıdır, çok hoştur. Sevgili, can almak istiyor. Ben, istediğini hemen yerine getirmeyeceğim. Canımı bir kaç gün vermeyeceğim. Fakat sevgilinin uğrunda canın, can vermenin ne önemi var? Asıl önemli olan, hoş olan şey, onun istediğidir, edasıdır.

176

Sevgilinin yalnız gülüşü, yüzü güzel deÄŸildir, onun öfkesi de, hiddeti de, katı yürekliliÄŸi de, kini de, sinsiliÄŸi de güzeldir… Benden başımı istedi. Versem de, vermesem de bu önemli bir ÅŸey deÄŸil! Sevgilinin uÄŸrunda başımın ne yeri¦ vardır? Yalnız onun isteyiÅŸ tarzı, edası pek güzeldir, pek hoÅŸtur.

177

Sen cansın, sen cihansın. Cihan, ancak seninle hoştur. Sen beni yaralasan mızrağının tenimde açtığı yara, senin açtığın yara olduğundan benim için bir lütuf olur. Avucuna aldığın bir toprak parçası bile, bir kimya madenidir Hulasa; hoş olmayan her şey, seninle hoştur, güzeldir.

178

Su yeryüzü, cansız, aklı fikri yok sanmayasın diye tavÅŸan uykusuna yatmış uyur gibi görünüyor, halbuki, o uyanıktır, canlıdır, o da senin gibi kendi hayatını yaÅŸamakıa, Hakk’ın kendisine verdiÄŸi vazifeleri yapmaktadır. Görmez misin? Ocakta ateÅŸ üstünde kaynayan tencerenin aÄŸzına binlerce köpük yükselir durur. 0 köpükleri gören halk tencerenin kaynadığını anlar. Åžu yeryüzünün kalbinden fışkırıp çıkan çeÅŸitli renkli çiçekler, sayısız bitkiler, aÄŸaçlar neyi ifade eder?

179

Kendi kusurunu gören, kendi benliğini yok etmeye uğraşan her dervişi, hayal peşinde koşuyor sanma! 0 hoş gidişlinin otağının bulunduğu yer, varlıktan da, mekandan da ve bütün alemden de ileridir.

180

Dediler ki: "BaÄŸa gel, bahçeye gel, orada eÄŸlence var, zevk var, ferahlık vardır. Orada ne gezme, dolaÅŸma, yorgunluÄŸu var, ne de kuzgun sesi… Halbuki, benim gönlümün içinde, boyaları çok güzel kullanan büyük bir ressam var ki, çiçeklerin, baÄŸların, asmaların rengini çok hoÅŸ bir ÅŸekilde boya-maktadır. 0, öyle eÅŸsiz bir sanatkardır ki, bir kuzgunun kanadında bile yüzlerce baÄŸ ve bahçelerin rengi vardır.

181

0 nedir ki, semalara şeref ondandır? 0 nedir ki, o gidince değerli bir şeyin oradan eksildiği belli olur? Meclis bozulur, neşesi kalmaz? Semalarda duyulan manevî zevkin, rühanî şevkin neyden, defden olmadığı anlaşılsın diye, gizlice gelir, gizlice gider.

182

Kadehinin nakışları aşk olan bir şarapla mest olmuşum. Öyle bir at üstündeyim ki onun ağzına aşk gemi vurulmuştur. Benim ay yüzlü sevgilimin aşkı az bulunur aşklardan değildir. 0 çok büyük bir aşktır. Fakat, ben aşka köle olanın değil de, aşkı kendisine köle yapanın kulu, kölesi olmuşum.

183

Aşk geldi, tövbeyi bir şişe gibi kırdı. Şişe kırıldıktan sonra, onu kim eski haline getirir? Kim onarabilir? Kınğı eski haline getirecek, onaracak biri varsa, yine aşktır, aşkın tövbe şişesini kınp onarmasından nasıl kurtulabiliriz, nerelere kaçmamız gerek?

184

Ayrılık, her ne kadar ümidin belini kırsa, ızdıraplar, cefalar isteklerın. emellerin ellerini baÄŸlasa da, Allah sevgisi ile mest olan aşıkın gönlü, ümitsizliÄŸe düşmez, Hakk’tan ümidini kesmez. însanlar, gayret ettiklerine muhakkaki ulaşırlar, her ne süretle olursa olsun, kapalı bir kapıyı, himmetle açarlar.

185

Sevgili kucağında, aÅŸk ÅŸarabı elinde, kendini kaybetmiÅŸ bir halde, elest n,ecSen çıktı geldi… Ben, aÅŸk ÅŸarabmm sütünü ıçerken. akıl bana; Ey aÅŸkatapan,afiyetolsun."diyordu.

186

Su toprak bedenim, gönlün kadehidir. Pişkin ve olgun fikrim de, gönlün henüz olmamış ham şarabıdır. Şu zavallı bilgi kınntılarımızın hepsı gonul tuzağının yemidir, buğdayıdır. Bu sözleri ben söyledim sanma, bu sozler go-nülden gelmektedir.

187

Derler ki: "Bilgiler, fenler, hünerler sahibi Akl-ı Küldür. Åžu baÅŸ aÅŸağı göğe sermaye veren, onu kuran, onu döndüren, ÅŸaÅŸmaz kanunlarla onu idare eden Akl-ı Küldür. 0 aklın ki aklı vardır. o, Akl-ı Külden bir cüz’dür. EÄŸer, akıldan akıl giderse, iÅŸte böyle akıl, o vakit Akl-ı Küldür."

188

AÅŸkta, her ne kadar evvellik içinde evvellik varsa da asıl evvellik, o evvellikten daha evveldir, daha eskidir… Yokluk evi olan §u dünyada, bir çok varlar, varlıklar görünmektedir. Halbuki gözlerimizi iyice oÄŸuÅŸturur da bakarsak,çoÄŸu yoktur, yok! Dünya, var gibi görünen bir yokluktur.

189

0 mest dilber, ansızın kapımdan içeri girdi. Elinde bulunan, la’l renkli ÅŸarap kadehinden içerek oturdu. Onun güzel saçlarını görmekten, onları tutup, hayranlıkla okÅŸamaktan ötürü yüzüm bütün göz kesildi, gözlerim de, bakışlarım da, bütün el oldu.

190

0 mest dilber, her gün yeniden yeniye, yeni güzel bir sîma ile gelir. însanın aklını, fıkrini bozan fitnelerle, fesatlarla dolu bir kadehi elinde tutarak bana gösterir… Ben ne yapayım? EÄŸer o kadehi alsam akıl testisi kırılacak, aklım başımdan gidecek; almasam, bilmem ki, o güzelin elinden nasıl kurtulurum?

191

Sarhoş bir halde, o güzel ayaklar sultanın harem dairesinde yürür dururdu. 0 nazik eller gülbahçesinde güller devşirir, desteler yapardı. Ecel tuzağı ağzını açıp kapayınca o eller kesildi, o ayaklar kırıldı.

192

Sevgilimizi sevindiren, her canın başı, daima neÅŸelidir, gönlü daima güler… Öyle bir güzellik, öyle bir lütuf cana göre deÄŸildir, cana nisbet edilemez. canda olamaz. YavaÅŸ söyleyeyim, bunlar olsa olsa canandadır.

193

Senin heveslerinin, isteklerinin üzümü bitmiş, sarhoş gibi asmanın dallarına yapışmış, sallanıp durmada. Eğlence dalı, bir oğula gebe kalmışsa, o eğlenenlerin, zevke dalanların göz bebeği olur.

194

Bütün arzulardan, isteklerden vazgeçebilirim, üstüne düştüğüm her şey-den, herkesten kopabilirim. Ancak canımıza can olan aziz varlıktan imkanı yok ayrılamam. Birinden ayrılan kayan herkes, senin için ayrılır. Fakat senden bir an bile kim ayrılabilir? Buna imkan var mı?

195

Ne seninle rahat, düzenli bir şekilde bir an bile oturabiliyorum, ne de sensiz bir an yaşamama imkan var. Düşünce, bu hadiseden başı döndü, ser-semleşti. Hayır, bu hadise değildir, dermanı olmayan bir derttir.

196

Senin sevgi gammın diyarında sabır ferman, emir dinlemez. Göz senın için yaş döküyor, onda sabra karşı mahrumiyet vardır. Gönül de, senın der-manı olmayan dertlerini çekmektedir. Ben şikayetçi değilim, seni çok sevdiğim için bunların hepsine razıyım. Bu sözleri sadece dilim söylemiyor. Bu sozleri gönlüm söylüyor, bu sözler candandır.

197

Geceye dedim ki: "Seni aydınlatan ay’ı seviyorsan, ona imanın varsa, bu çabucak geçüp gitmen ona vefasızlıktır, sevgi noksanlığıdır. Gece, yüzünü bana dönerek şöyle bir özür beyan etti: "Bizim ne günahımız var? AÅŸkın sonu yok ki."

198

Geri gel, sevgili sözünde durmaktadır. Yüz defa olduğu gibi yine de senin sevginden vazgeçmedi. Senin bir tek canın olduğu halde sevgide vefalısın. Ya o canın, canının canı nasıl olur, ne yapar?

199

Bu gece, o sonsuz devlet gecesidir, saadet gecesidir. Bu gece, gece deÄŸildir, Allah’ı arayanların düğün günüdür. 0 güzel varlık, bir diyenlere, tevhid ehline eÅŸ olmuÅŸtur. Bu gece, güzel yüzlülerin yüzlerini örten, gizleyen bir duvak olmuÅŸtur.

200

Yol ne kadar uzun, sonsuzsa da, sen o Hakk yoluna ayağını bas. Çünkü o yola uzaktan bakmak, insan olmayanların iÅŸidir… Bu yolu gönül diriliÄŸinden elde et! Zira, gönül diriliÄŸi insanın, ten diriliÄŸi ise hayvanın sıfatıdır.

201

Bir ömürdür ki can benliğini terk etmiş bir kişinin kulu, kölesi olmuştur. Bu yüzdendir ki, dünyada bulunan erkekler de, kadınlar da onu parmakla gösteriyorlar. Candan, cihandan vazgeçmek zor değildir. Sevgilim asıl zor olan şey senin mahallenden kalkıp gitmek, senden uzak düşmektir.

202

însaf et, bu kadar gönül kıran, o acı sözler, bu güzel ağıza hiç yakışır mı? Şu var ki, sevgilinin o latîf, o tatlı dudaklarından hiçbir zaman acı söz çıkmaz. Fakat onun gönül kıran acı sözler söylemesi, benim kendi acı bahtındandır.

203

Artık bildim ki, aşk benden ayrılamaz, bana bağlanıp kalmıştır. Onun örtülmüş saçları benim elimdedir. Dün, her ne kadar ben kadehin sarhoşu idiysem de, bugün öyleyim ki, kadeh benim sarhoşumdur.

204

Sevgilimin bana karşı olan ahdinde, vefasında, gösterdiği ilgisizlikten otürü, gece ve gündüz gözlerimden kanlı yaşlar dökmek adetim oldu, o bir "aşka sevgili, benden vazgeçmiş, rahat rahat oturuyor. Ben ise, aptallar gıbi oturmuşum; o, benim sevgilimdir deyip duruyorum.

205

Dedim ki: "Gönlüm benim aletımdir, edevatımdır. Rebab gibi benimle aynı seste, aynı terennümdedir." Ben bu gonlümü, kendime dost sanıyordum, meğer, bu gönlüm, başka birinin dostu imiş, haberim yok.

206

Sevgilim, senin sayende gönlüm güllerle, yaseminlerle dolu. Senin lutfuna, ihsanına nail olmuş benim gibi kim var? Candan ve cihandan vaz geçmek zor değildir, asıl zor olan şey, senin mahallenden ayrılmak, senden uzak düşmektir.

207

Tenimin her cüz’ünde sevgilimin bir belirtisi vardır. Vücüdumun her parçası sevgilimin bir dili gibidir. Ben sanki bir çeng olmuÅŸum da onun güzel göğsüne dayanmışım. Bendeki bu inleyiÅŸ, bu feryad sevgilimin parmaklarındandır.

208

Ayağının bastığı toprak, canımın saadetidir. Toprak, onun ayakları altında çiğnendiği için baştan başa gül olmuştur. Yasemin olmuştur. Sevgilim, ayağını bastığın yerler sana meyveler verir, çiçekler, çimenler bitirir. 0 ayağını bastığın topraktan, yüz nasıl kaldırılabilir?

209

Kavuşma, buluşma zamanında güzel yüzü, benim gülen bir gülümdür. Ayrılık anında, hayali benim gönlümdür, imanımdır. Gönül benimle, ben de gönülle hep kavga ediyoruz, bir türlü barışamıyoruz. Her birimiz, "0 güzel senin değil, benimdir." diyoruz.

210

GüzelliÄŸin, sevimliliÄŸin sultanı benim o düzgün endamlı ay yüzlümdür. Åžu deli gönlüm, onun aÅŸk zincirine vurulmuÅŸtur… Ben o ay yüzlümün kapı-sının toprağını gönül kanıyla sulamaktayım. Halbuki onun kapısının toprağı, kanımdan daha kıymetlidir, daha deÄŸerlidir.

211

Sevgilim, senin yüzünün güneÅŸi göklere sığmaz. Çünkü güzelliÄŸin, dille anlatılacak bir güzellik deÄŸil. 0 bambaÅŸka bir güzellik… Senin aÅŸkın, cana, cihana sığmazken, ÅŸaşılacak bir ÅŸeydir ki, geldi, benim içime, benim gönlüme sığdı, gönlümü kendine yer edindi.

212

Yerde ve havada olan her zerreye iyi bak ki onlar da bizim gibi bir kudretin meftunu ve mecnünudur. Neşeli, neşesiz; iyi, kötü her zerre, eşsiz bir gönlünü kaptırmış, dönüp durmaktadır.

213

Sevgili zariftir, naziktir; günahı budur. Güzeldir, latîfdir, hoÅŸtur; günahı budur. Acaba hangi ayıbımı gördüler de ondan kaçıyorlar?… Onun ayıbı yoktur, afîftir; günahı budur.

214

EÄŸer sevgiliye kavuÅŸtunsa, baÄŸlı, bahçeli cennet budur. EÄŸer ayrı düş-tünse cehennem, ateÅŸ budur. AÅŸk kadimdir, ondan önce hiçbir ÅŸey yoktur. Fakat aÅŸk, cihanda örtülmüş, bir sır olarak kalmıştır. Ne gariptir ki, örtülü olan kendini örteni meydana çıkanyor, aÅŸk Allah’ı buluyor; oyun, ÅŸaka iÅŸte budur.

215

Benim yaşadığım müddetçe sanatım, işim, gücüm budur. Avcılığım, avlanmam, avım budur. Günüm, zamanım budur. Rahatım, kararım, gam ortağım budur.

216

Ey gönül, bir sen varsın, bir de O’nun derdi var. O’nun dertlisi olmak ne hoÅŸtur. O’nun derdi, senin dermanındır. Bu sebeple O’nun verdiÄŸi, ızdırabı, çek, sakın ÅŸikayet etme, sızlanma. O’nun takdiri, onun femanı, budur. Maddî arzularını ayak altına alırsan, o zaman, nefsin köpeÄŸini öldürürsün ki asıl kurban da budur.

217

Gözümden uzaksın, bakış ve görüşüm sana varamıyor. Sebebi şu: Bizim gözlerimiz hala süreti görmekte, renk ve şekil üzerinde durmaktadır. Senin vüzünü görmeye, cemalini müşahede etmeye ehliyeti, kabiliyeti yoktur. Fakat böyle olmakla beraber gönül senden kendini nasıl çeksin? Sen cansın, can da tatlıdır.

218

Ölümde, adalet ve din ehline bir başka hayat


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný