Bilim Ve Bilimsel Yöntem

06 Kasım 2007

BİLİM VE BİLİMSEL YÖNTEM

Bilim: Tarafsız gözlem ve deneyler sonucu elde edilen düzenli bilgiler topluluğudur.

Bilimsel Problemin çözümü sırasında aşağıda verilen çalışmalar yapılır.

1-)Problem tespit edilir.Sonra açık ve anlaşılır şekilde ifade edilir.

2-)Gözlemler yapılır.

Nitel Gözlem: Duyu organlarıyla yapılan gözlemdir.

ör: Hava çok sıcak , sert tahta vb.

Nicel Gözlem: Ölçü aleti kullanarak yapılan gözlemlerdir.Mutlaka bir değer ve bir birimle ifade edilir.

ör: Havanın sıcaklığı 30 C’dir. Ali’nin boyu 1.80 cm gibi.

3-)Veriler toplanır.

Veri: O probleme ait bilinen gerçeklerdir.

4-)Hipotez kurulur.

Hipotez: O probleme ait geçici olarak önerilmiş çözümdür. Hipotezlerin bilimsel geçerliliği yoktur. İleride çürütülebilir.

İyi bir hipotezin özellikleri :

Probleme çözüm önerilmelidir.

Verilerin tamamını kapsamalı

Verilere ters düşmemeli

Veriler arasında bağlantı kurulmalı

Deney ve gözlemlere açık olmalı

Denenebilir , değişebilir olmalı

Gerekli durumlarda otoriteyi reddedebilmeli

5-)Tahminler yapılır.

Tahmin: Hipoteze dayalı ileri sürülen fikirlerdir. Bir cümlede “Eğer…..” “ise…….” “dir” kelimeleri varsa o tahmin cümlesidir.

6-)Kontrollü deneyler yapılır.

Kontrollü deney: Her defasında bir faktörü değiştirip diğer faktörlerin sabit tutulmasıyla yapılan deneylerdir.

Yapılan deneyler hipotezi doğrulamazsa hipotez reddedilir.

Yapılan deneyler hipotezi doğrularsa hipotez geçerlilik kazanır.

7-)Teori kurulur.

Teori : Uzun zaman içinde yeni gerçeklerle desteklenip , kökleşmiş olan hipoteze denir. Teorilerin de tam bir geçerliliği yoktur.

8-)Kanun

Kanun: Teori evrensel bir gerçek haline dönüşürse kanun haline dönüşür.

BESLENME ve YAŞAM ŞEKİLLERİ

OTOTROF BESLENME: 1)Fotoototrof Beslenme

2)Kemoototrof Beslenme

B-HETEROTROF BESLENME : 1)Holozoik Beslenme:

a) Otçul Beslenme b) Etçil Beslenme c)Hem etçil Hem otçul Beslenme

2)Safrofit Beslenme

3)Birlikte Yaşam (Simbiyoz)

a)Yararlı Birliktelik: -Kommensalizm –Mutualizm –Protokooperasyon

b)Zararlı Birliktelik

C-HEM OTOTROF HEM HETEROTROF BESLENME

Beslenme: Canlıların yapıların oluşturma ve enerji elde etmek için organik besin üretmelerine veya dışarıdan hazır olarak almalarına denir.

A-Ototrof Beslenen Canlılar (Üreticiler)

İnorganik moleküllerden organik molekül sentezleyebilen canlılardır.

Fotoototrof Canlılar (Fotosentetikler): İnorganik maddeleri ışık enerjisi sayesinde organik maddelere dönüştürürler.

6CO2 + 6H2O C6H12O6 + 6O2

Yeşil bitkilerin tümü, kamçılı hayvan (öglena) ,bazı bakteriler ve mavi-yeşil algler.

Bu canlılar mutlaka klorofil bulundururlar.

Kemoototrof Canlılar (Kemosentetikler): Klorofilleri yoktur.Besinlerini üretmek için gerekli olan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonuyla sağlarlar.

Ör: Nitrit ,Nitrat ,Demir ve Kükürt bakterileri.

B-Heterotrof Beslenen Canlılar (Tüketiciler)

Kendi besinini kendisi üretemeyip dış ortamdan hazır olarak alan canlılar.

Holozoik Canlılar: Besinlerini büyük ve katı parçalar halinde alırlar. Sindirim sistemleri gelişmiştir.Bütün omurgalılar.

1-)Karnivorlar (Etçiller) ———- Aslan , kartal , köpekbalığı , çıyan

2-)Herbivorlar (otçullar) ———- İnek , Geyik , fil , tırtıl

3-)Omnivorlar (Hem etçil, hem otçullar) ———- İnsan , fare , ayı ,maymun

Simbiyoz (ortak yaşam) : Farklı tür canlıların birlikte yaşamasıdır.

Mutualizm (++) : Her iki tarafında karşılıklı fayda sağlamasıdır.Ayrıldıkları zaman yaşamlarını sürdüremezler.

Protokooperasyon (zorunlu olmayan mutualizm) : Beraber yaşadıklarında karşılıklı yarar sağlayan ve ayrıldıklarında da yaşamlarını sürdürebilen canlılardır.

Kommensalizm (+, 0) : Taraflardan biri yarar görürken diğeri ne yarar ne zarar görür.

Parazitlik (Asalaklık) (+,-) : Parazit olan canlı yarar görürken konak canlı zarar görür.

Saprofitlik (Çürükçül Yaşam) : Organik molekülleri inorganik moleküllere parçalarlar. Doğadaki tüm madde döngülerinde görev alırlar. Toprağın zenginleşmesini sağlarlar.

C-Hem Ototrof Hem Heterotrof Beslenen Canlılar

Böcekcil bitkiler ve öglena gibi canlıları örnek gösterebiliriz.

EKOLOJİ VE POPULASYONLAR

Ekoloji

Canlıların birbiriyle ve çevreleriyle olan ilişkileri inceleyen bilim dalıdır.

Populasyon

Belirli bir bölgede yaşayan aynı türe ait bireylerin oluşturduğu topluluktur.

Kommünite

Belirli bir bölgede yaşayan çeşitli populasyonların oluşturduğu topluluktur.

Ekosistem

Belirli bir bölgede yaşayan canlılar ve cansız çevredir.Kommünite + Cansız Çevre

Biyosfer

Canlı varlıkların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli koşulların bulunduğu ortamların tamamına denir.

Habitat

Türün yaşamını sürdürdüğü bölgeye (adresine) denir.

Ekolojik Niş

Türlerin gerçekleştirmiş oldukları faaliyetlerine (mesleğine , işine ) denir.

Baskın Tür

Ekosistemde sayı ve faaliyet bakımından fazla olan türe denir.

Süksesyon

Bir ekosistemde baskın türün yerini başka bir türün almasına denir.

Ekoton

Farklı ekosistemlerin kesişim bölgesidir. Tür çeşitliliği bakımından zengindir.

Hücre Bölünmeleri (Biyoloji)

06 Kasım 2007

HÜCRE BÖLÜNMELERI

Hücreler ya canlıların büyüyüp gelişmesi, rejenerasyonu ve dokularının yenilenmesi ya da üreme faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla bölünür. Bölünmelere detaylarıyla geçmeden önce hücrelerin niçin bölündükleri konusundaki görüslere yer verelim. Hücre, büyüklük bakimindan belirli bir sinira ulastigi zaman, kuramsal olarak ikiye bölünmesi gereklidir. Çünkü hücre genel olarak bir küre seklinde düsünülürse, büyümede hacim yüzey orantisi r3 / r2 ‘dir. Yani hacim yariçapin küpüyle artarken, yüzeydeki büyüme yariçapin karesine bagimli kalir ve bir süre sonra hücrenin yüzeyi gerek besin alis verisini gerek artik maddelerin atilimini ve gerekse gaz alis verisini bütün hücreye saglayamayacak duruma gelir ve hücre, yüzeyini artirmak amaciyla bölünmeye baslar. Ayrica büyüyen hücrede sitoplazma çekirdek orani arttigindan ve çekirdegin etki alani sinirli oldugundan bu durum hücreyi ölüme sürükleyebilir, dolayisiyla hücreyi bölünmeye zorlar. (Bu fikri 1908 yilinda ilk defa HERTWIG ortaya atmistir.) hücrenin içine yapay olarak iki çekirdek yerlestirildiginde ya da çekirdek içindeki kromozom sayisi iki katina çikarildiginda, hücrenin hacmi normal büyüklügünün iki misli olabilir. Bu, çekirdegin sinirli bir etkiye sahip oldugunu kanitlar. Uygun x-isinina tutulan hücrelerde kalitsal materyal çogalmasi olur; fakat bölünme meydana gelmez ve sonuçta hücre büyümesiyle birlikte hizli hücre çogalmasi da görülür (kanserlesmede oldugu gibi). Bölünecek büyüklüge ulasan amipin (normal olarak iki günde bir bölünür) protoplazmasindan bir miktar kesersek (100 gün süreyle) bölünme durur ve tekrar büyümeye baslar. Bu uygulama sonsuz olarak sürdürülürse, amip, bölünmeden hayatta kalabilir.

Bölünmeye baslayan bag doku hücrelerinin çapi yaklasik % 12 kadar artar. Buna karsin büyüklügü sinirlandirilmis hücrelerde büyüme durur.

Bir hücreli canlilarda mitoz ayni zamanda üremeyi saglar. Her canlida ve ayni bireyin farkli dokularindaki hücrelerin mitozla bölünme hizi tamamen farklidir. Örmegin bagirsak mukozasindaki, epidermisteki, kan hücrelerini üreten dokulardaki hücrelerin sürekli bölünmesine karsilik, diger dokularin hücreleri belirli zamanlarda, sinir ve retina hücreleri ise 20-25 yasin üstünde (insanda çogunluk ana karninda 4. aydan itibaren sonra) hiç bölünmez.

Mitoz bölünmenin amaci ana hücredeki kalitim materyalinin esit sekilde yavru hücrelere verilmesidir. Bir hücrelilerdeki amitoz bölünmede, hem ig iplikleri ise karismaz hem de kalitim materyali yavrulara büyük bir olasilikla esit verilmez. Mitoz bölünme sürekli bir olay olmasina karsilik, izlemede ve anlamada kolaylik olsun diye evrelere ayrilarak incelenir. Dinlenme sirasinda, kromozomlar boyanmaz. DNA miktari 2n’dir (G1-Evresi). Daha sonra DNA kendini esler. DNA miktari 4n’dir. Ince kromatid iplikler seklinde boyanirlar (S-Evresi). Üçüncü evre koyu boyanan kromozomlara sahip, 4n’li evredir (G2-Evresi). Son evre ise mitoz bölünmeni gerçeklestigi ve kromozom sayisinin 2n’e indigi evredir (M-Evresi). Hücredeki tüm yapilarin birleserek, daha sonra iki yavru hücreye verilmesini saglayan bu döngüye hücre döngüsü denir.

Bitki ve hayvanlarda hücre döngüsünün tamamlanmasi yaklasik 20 saat kadar sürer. Bu sürenin yaklasik bir saati mitoz bölünmeye ayrilmistir. Geri kalan süre interfazdaki büyüme için kullanilir. en uygun beslenme ve sicaklik kosullarinda dahi, herhangi bir hücre çesidinin bölünme süresi sabittir. Uygun olmayan kosularda bu süre uzayabilir. Fakat her hücrenin optimumdan daha hizli büyümesini hem de optimumdan daha hizli döngüsünü saglamak olanaksizdir. bundan su sonuca varabiliriz; her hücrenin döngü süresi kusursuz bir zamanlamayla gelisecek sekilde programlanmistir. Bu program iki asamada yürütülür. Ilkinde kromozomlardaki kalitsal materyal iki katina çikarilir, ikincisinde ise hücrenin diger organelleri çogaltilir.

Döllenmis yumurtalarda bölünme, alisilmisin tersine bir saatte ya da daha az bir süre içerisinde tamamlanir. Çünkü yumurta hücresine, yumurtanin olgunlasmasi sirasinda her çesit molekülden bol miktarda verilmistir. Böylece yumurta hücresi hizla bölünerek gittikçe daha küçük hücreleri yapar. Bunlardaki hücre döngüsünde büyüme evresi yoktur, yalniz bölünme için hazirlik yapilir. Bu nedenle yaklasik bir saatte bir bölünebilir.

MITOZ BÖLÜNME

Mitoz bölünmenin baslangicini saptamak olanaksizdir. Fakat hücrede bazi degisiklikler olur; hücre içerigi jel haline geçer, :-) :-):-):-)bolizma durur, çekirdegin hacmi hizla büyür. Kromatid iplikleri belirginlesir ve boyanmaya baslar. G2 evresinin tamamlanmasi, kromozomlarin türlere özgü sekil ve sayiyi kazanmasiyla mitoz bölünmeye geçilir. Isik mikroskobunda kromozomlar artik rahatlikla görülebilir. Bu süre yaklasik bir saat sürer. Bu evredeki hücreler küre seklindedir ve etrafindaki cisimlere kuvvetle baglanmamistir. Mitoz bölünme; profaz, :-) :-):-):-)faz, anafaz ve telofaz diye dört evreye ayrilir.

Profaz

Baslangicinda çekirdek içinde ince uzun kromatid iplikleri halinde görünen kromozomlar, yavas yavas helozon seklinde kivrilarak kalinlasmaya baslar ve görülebilir duruma geçer. kalinlasma ve kisalma anafaza kadar devam edebilir. Bu arada es kromozomlar birbirlerinden fark edilemeycek kadar sikica baglidirlar. Bu evrede birbirine sentromerlerle baglanmis olarak duran kromozomlarin her birine kromatid denir. Sentrozomlar ayrilarak her biri bir kutba gitmeye baslar ve aralarinda ig iplikleri olusur. Profazin sonuna dogru ig iplikleri ile kromozomlar arasinda baglanti kurulurken, sentrozomlardan hücre zarina uzanan ig iplikleri de olusur ve çekirdek zari eriyerek kaybolur, kromozomlar sitoplazma içerisine dagilir.

:-) :-):-):-)faz

Kromozomlar çok kere bir çember gibi, bazen de karisik olarak ekvatoral düzlem üzerinde dizilirler. Genellikle küçük kromozomlar merkezde, büyükler çevrededir. Dizilis türlere özgü bir özellik gösterir. Kromozomlar esit olarak kutuplara çekileceginden, ortada belirli bir denge kurulana kadar beklenilir.

Profaz 30-60 dakika sürmesine karsilik, metefaz ancak 2-6 dakika sürer. her bir kromozomun sentromeri belirgin olarak ikiye bölünür ve kromatidler tam olarak birbirinden ayrilir.

Anafaz

Ekvatoral düzlemdeki kardes kromozomlar kutuplara bu evrede tasinirlar. Kasilma özelligi olan sentrozomlarin ig iplikleri sayesinde kromozomlarin yarisi bir kutba, diger yarisi öbür kutba gider. Kromozomlarin kutuplara ulasmasiyla bu evre sona erer.

Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadigi için kromozomlarin tasinmasi sitoplazma hareketleriyle ve sitoplazma kökenli ig ipliklerinin yardimiyla olur. Bu evre de yaklasik olarak 3-15 dakika sürer.

Telofaz

Kromozomlar daha az boyanmaya baslar. Çekirdek zari yavas yavas olusur. Kromozomlar uzayip incelmeye baslar. Bölünme açisindan çekirdek dinlenmeye geçerken, hücre :-) :-):-):-)bolizmasi aktif hale geçer. Bu evrenin olusumu sürerken bir yandan da sitoplazma bogum yapmaya baslar. Ig ipliklerine dik olarak bogumlanan sitoplazmanin o bölgede jel hale geçerek iki ogul hücrenin stoplazmasini ayirdigini ileri süren görüslerde vardir. Stoplazmanin bogumlanarak ayrilmasi sürecine sitokinez denir. Telofazin baslangicindan iki yeni hücrenin olustugu ana kadar geçen süre 30-60 dakikadir.

MAYOZ BÖLÜNME

Bütün döllerde kromozom sayisinin degismez kalabilmesi için (sperm ve yumurtanin birlesmesinden kromozom sayisi iki katina çikacagindan dolayi) farkli bir hücre bölünmesi gelismistir. Mayoz bölünme ismini alan bu tip bölünmede, kromozom sayisi yariya indirgenir. Mayoz bölünmenin sonunda meydana gelen gametler diger vücut hücrelerinin aksine n sayida kromozom tasir (bazi bitkilerde ve bir hücrelilerde bireyin kendisi yasantisi boyunca haploid kromozomlu oldugundan mayoz bölünmeye gerek kalmaz). Normal olarak soma hücrelerinde 2n kromozomlardan homolog olanlar, boyuna, sinaps dedigimiz araliklarla birbirinin yakininda uzanirlar. Bu homolog kromozomlarin her biri ayri bir kutba giderek, yalniz bir tanesinin bir gamete verilmesi saglanir. Homolog kromozomlar ayni büyüklüge ve sekle, keza benzer kalitsal faktörlere sahiptir. Gerek yumurta gerekse sperm olusumu son iki hücre bölünmesine kadar ayni kurallara göre yürütülür. Daha sonra spermatogenezis (sperm olusumu) ve oogenesiz (yumurta olusumu) farkli sekilde meydana gelir.

Mayozda da mitoz gibi profaz, :-) :-):-):-)faz, anafaz ve telofaz diye dört evre vardir. Bu evreler arada interfaz olmaksizin pes pese iki kez gerçeklesir ve sonuçta dört yavru hücre meydana gelir. Mayoz bölünme ile mitoz bölünme arasindaki en büyük farka profazda rastlanir.

Interfaz

Bölünmeye hazirlik evresidir. Mitozdaki interfaza benzemekle birlikte hücrelerin mitozdaki gibi büyüklüklerinin ve hacimlerinin artmasi gerçeklesmez.

Profaz-I

Kromozomlar kisalip kalinlasmaya baslarken, anadan ve babadan gelen homolog kromozomlar sinaps halinde ya yan yana parelel uzanirlar ya da birbirinin üzerine kivrilirlar. Kisalma sonucunda kromozomlar mitozdaki gibi görülmeye baslar. Her kromozom iki kromatitten yapildigindan, homolog kromozomlar dörtlü demetler halinde görülür, bu görünüse tetrat denir. Canlinin vücudunda homolog kromozom kadar tetrata rastlanilir (insanda 23 tane). Kromozomlarin sentromerleri ayrilmamistir. 4 kromatid için iki sentromer vardir.

Ayrica mitozdan farkli olarak bu evrede tetratlar arasinda parça degisimi gerçeklesir. Krossing-over denilen bu parça degisimi tür içinde çesitliligi saglar. Bu evrenin sonunda çekirdek zari parçalanarak kaybolur.

:-) :-):-):-)faz-I

Çekirdek zarinin parçalanmasi sona ermis, sentrozomlar kutupulara çekilmis ve ig iplikleri ortaya çikmistir. Sentromerleri çift olan tetratlar ekvatoral düzlem üzerine dizilir.

Anafaz-I

Bu evrede tetratlar ikiye ayrilarak kutuplara giderler. Ana ve babadan gelen kromozomlar rasgele olarak birbirlerinden ayrilirlar (özelliklerimizin bazilarinin anadan bazilarinin babadan geçmesinin nedeni). Bu evrede kromozom sayisi indirgendiginden kutuplara tasinan yani ogul hücrelere geçecek olan kromozom sayisi vücut hücrelerinin kromozom sayisinin yarisi kadardir.

Telofaz-I

Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayip incelmeye baslar. Etraflarinda çekirdek zari olusur. Sitoplazmanin bogumlanmasiyla da haploid sayida kromozoma sahip iki yavru hücre olusur.

Buraya kadar geçen olaylar mayoz-I olarak adlandirilir. Bundan sonra mitozdakinin aksine arada interfaz evresi olmaksizin profaz-II’nin baslamasiyla mayoz-II baslar. Mayoz-II mitoz bölünmenin hemen hemen aynisidir. Hücrelerdeki haploid kromozom sayisi korunarak profaz-II, :-) :-):-):-)faz-II, anafaz-II ve telofaz-II gerçekleserek mayoz bölünmenin sonunda n kromozom sayisina sahip 4 yavru hücre meydana gelir.

BITKI VE HAYVAN HÜCRESI ARASINDAKI FARKLAR

Isik mikroskobunda yapilan gözlemlerde bile bitki ve hayvan hücresi arasindaki farklar izlenebilir.

Asagidaki tablodan da görülebilecegi gibi bitki hücresinin çeperinde selüloz vardir. Hayvan hücresi ise selüloz çeper içermez. Selüloz bitki hücresine belli bir dayaniklilik ve sekil verir. Hücre çeperi vakuollesen protoplastlarin yüksek osmotik basincina karsi koyar. Turgor ve hücre zari arasindaki dengeyi saglar ve hücrenin patlamasini önler. Hayvan hücresi ise degisken sekillidir.

Bitki ve hayvan hücresi genelde ayni organellere sahiptir. Bunlardan çekirdek ve mitokondriler çift tabakali membran tasir.

Plastid membrani da çift tabakalidir ve sadece bitki hücresinde vardir. Bitki hücresinde olupta hayvan hücresinde olmayan bir diger organel de merkezi vakuol (büyük koful) dür. Tek tabakali membran tasiyan endoplazmik retikulum (ER), diktiyozom, lizozom ve küçük vakuoller hem bitki hemde hayvan hücresinde görülür. Ribozom membransiz olup her iki hücre tipinde de görülür. Sentriyoller hayvansal hücrelerin çogunda bulunur fakat bitkilerde bulunmaz.

BITKI HÜCRESI MANTAR HÜCRESI HAYVAN HÜCRESI

Hücre çeperi Selüloz Genellikle kitin Yoktur

Merkezi vakuol (koful) var var yok

Plastid var yok yok

Tipik depo karbonhidrati nisasta Glikojen Glikojen

Sentrozom Yok Yok Var

Boşaltim Sistemi (Biyoloji)

06 Kasım 2007

BOŞALTIM SİSTEMİ

:-) :-):-):-)bolizma sonucunda oluşan zararlı ve işe yaramayan maddelerin dışarı atılmasına boşaltım denir.

• Tek hücreli canlılarda çoğunlukla CO2 ve NH3 gibi artık maddeler doğrudan difüzyon veya osmozla dışarı atılır.

• Tatlı sularda yaşıyan canlılarda (paramesyum gibi) fazla suyu dışarı atan kontraktil kofullar bulunur.

OMURGASIZ HAYVANLARDA BOŞALTIM

• Sünger ve sölenterlerde boşaltım vücut yüzeyinden difüzyonla olur.

• Yassı solucanlardan planaryada boşaltım organı alev hücreleridir(protonef- ridyum).Alev hücresi içerisinde titrek siller bulunan boşluk vardır.Alev hücrelerindeki sillerin hareketi ile hücreye gire su boşaltım kanallarına itilir ve boşaltım deliğinden dışarı atılır.Alev hücrelerinin esas görevi vücudun su dengesini sağlamaktır.NH3 ve CO2 in bir kısmı vücut yüzeyinden difüzyonla atılır.

• Toprak solucanındaki boşaltım organı nefridyumdur.Vücudun her halkasında bir çift bulunur.Nefridyumun vücut içine bakan ucunda kirpikli huni bulunur.Kirpikli huniden ayrılan kanal vücut boşluğunda çok sayıda kıvrımlar yaparak bir sonraki halkadan dışarı açılır yani nefridyumlar arasında bir bağlantı yoktur.Kanalların üzerleri kılcal damarlarla çevrilidir.Kılcal damarlarda glikoz gibi yararlı maddeler ve suyun bir kısmı geri emilerek idrar oluşturulur ve bu boşaltım artığı dışarı atılır.

• Böceklerde boşaltım organı malpighi tüpleridir.Bu tüplerin kapalı olan serbest uçları organlar arasındaki boşluklara uzanır.Diğer uçları ise sindirim kanalının son kısmına bağlanır.Bu organlar vücut boşluğundaki kanda bulunan boşaltım maddelerini difüzyon ve aktif taşıma ile alır. Ve kasların kasılması ile bağırsağı boşaltır.Fazla su bağırsaktan geri emilir.Böcekler azotlu artıkları ürik asit kristalleri şeklinde atarak fazla su kaybını önler.

OMURGALI HAYVANLARDA BOŞALTIM

• Canlılardaki azotlu artık ürünleri amonyak ,üre,ürik asittir.Amonyağa göre üre,üreye göre de ürik asit daha az zehirlidir.Suda yaşayan canlılar amonyağı fazla enerji harcamadan kolayca suya verebilir.Karada yaşayan canlılar da ise amonyak daha az zehirli olan üre veya ürik asite daha fazla enerji harcanarak dönüştürülür.Üre suda kolayca çözünebilir ve böbreklerden atılıncaya kadar vücutta kalabilir.Ürenin vücuttan atılması su ile olur.Memeliler üreyi bol su ile dışarı atarlar.Karada yaşayan fakat vücuduna fazla su almayan böcekler sürüngenler ve kuşlarda üre suda çözünmeyen ürik asit kristalleri şeklinde atılır.Böylece vücuttan aşırı derecede su kaybı önlenmiş olur.

• Omurgalıların boşaltım organına böbrek denir ve 3 tiptir.

PRONEFROZ

Balık ve kurbağaların embriyo devreleri ile köpek balıklarında görülür.Esasını nefridyumlar teşkil eder.Nefridyumlar omurganın iki yanında uzanan kanala bağlanırlar.Nefridyumların önünde aorttan ayrılan kan damarlarının meydan getirdiği glomerulus denilen kılcal damarlar yumağı bulunur.Glomerulustan kirpikli hunilere süzülen artık maddeler ortak bir kanalla taşınarak kloaka getirilir ve oradan dışarı atılır.

MEZONEFROZ

Sürüngen,kuş ve memelilerin embriyoları ile balık ve kurbağaların erginlerinde görülür.Pronefroz tipi böbreğe benzer.Ancak kirpikli hunilerin yerini bowman kapsülleri almıştır.Bowman kapsülleri glomerulusu sarar.Bowman kapsülleri ayrı ayrı kanallara açılır.

:-) :-):-):-)NEFROZ

Sürüngen kuş ve memelilerin erginlerinde görülür.Her bir bowman kapsülü ortak bir kanalla boşaltım kanalına ulaşır.

• Omurgalılarda üreme sistemi ile boşaltım sistemi birbirleri ile bağlantılı yapı gösterir(ürogenetal sistem).Müller kanalı ile dişi üreme sisteminin kanallarını oluşturur.Wolf kanalı erkeklerde üreme sisteminin kanallarını oluşturur.Wolf kanalı sürüngen,kuş ve memelilerde yanlızca üreme sisteminin kanalını oluşturur.Memelilerin ürogenital sistemi,sindirim sistemi ile ilgili değildir.Diğer omurgalılarda ürogenital sistemle sindirim açıklığı ortaktır.Bu tür canlılara tek delikliler denir.

İNSANDA BOŞALTIM SİSTEMİ

BÖBREK VE YAPISI• Bir çift olup, fasulye tanesi şeklindedir.Her böbrekten birer idrar kanalı çıkar.Bunlar aşağı doğpru inerek idrar kesesinde sonlanır.

• Böbrek dıştan içe doğru ;

Kabuk(korteks)

Öz bölgesi(medulla)

Havuzcuktan(pelvis) oluşur.

• Böbrekte yapı ve görev birimi nefrondur.Nefronların üre ve artıların süzüldüğü en önemli kısımları böbreğin kabuk kısmıdır.Nefrondaki yapılar

1)Glomerulus:Kılcal damarlardan oluşur.

2)Bowman kapsülü : Glomerulusu sarar.Glomerulustan süzülme ile gelen kan sıvısı bowman kapsülüne geçer.Tek sıralı yassı epitelden meydan gelmiş yarım ay şeklindeki yapıdır.

3)Proksimal kanal:Geri emilmenin meydana geldiği kıvrımlı kanallardır.Besin maddelerinin büyük bölümü buradan geri emilir.

4)Henle kulpu:Özellikle su ve minareller geri emilir.

5)Distal kanal:en son geri emilmenin meydana geldiği yerdir.Özellikle iyonlar burada geri emilir.

• Geri emilmenin yapıldığı yerlerin(proksimal kanal,henle kulpu ve distal kanal) çevresi kılcal damarlalar çevrilir.

• Böbreklere kan,böbrek atar damarı ile taşınır.Böbrek atar damarı O2 besin,üre ve ürik asit bakımından zengindir.

• Böbreğin öz bölgesinde ,tabanı kabuk bölgesine tepesi havuzcuğa bakan piramit şeklinde yapılar bulunur.

• Glomerulus + Bowman kapsülü = Malpighi cisimciği

• Glomerulus + Bowman kapsülü + henle kulpu = Nefron

KANDAN BOŞALTIM MADDELERİNİN SÜZÜLMESİ

• Böbreklerin görevi, hücrelerde oluşan ve kana verilen :-) :-):-):-)bolizma artıklarını süzerek kandaki maddelerin belirli derişimde kalmasını sağlamaktır.

• Böbrek atar damarı ile gelen üre ve ürik asit ,çeşitli tuzlar,iyonlar,glikoz yüksek kan basıncından dolayı bowman kapsülüne geçer.Süzülen sıvı tek sıralı yassı epitelden oluşan bowman kapsülünden henle kulpuna geçer.Bu sıvı kan plazmasına benzemekle birlikte sıvı içerisinde alyuvar,akyuvar ve kan proteinleri yoktur.Daha çok doku sıvısına benzer süzülme sonucu boşaltım kanalına geçen maddelerin yararlı olanları ve suyun bir kısmı kanalcığın duvarındaki hücreler tarafından geri emilerek tekrar kılcal damarlarla kan dolaşımına katılır.

• Emilen su miktarı vücudun o sıradaki su miktarına bağlı olup hipofizden salgılanan antidiüretik hormon tarafından ayarlanır.

• Üre , ürik asit fazla tuz ve fazla su idrar bileşimi şeklinde idrar toplama kanalı ile havuzcuğa , oradan da üreter ve idrar kesesine iletilir.

• Geri emilme ile emilen maddeler glikoz,yağ asitleri Na,Cl,K,mineraller bazı tuzlar ,su,vitaminlerdir ve % 99 aktif taşıma ile olur.

• Kan basıncı ile atılan maddeler amonyak ,üre,ürik asit,tuz ve zehirli maddelerdir.

BÖBREĞİN GÖREVLERİ

:-) :-):-):-)bolizma sonucu meydana gelen artıkları süzmek

• Vücut sıvılarının bileşimlerini ,doku sıvısı ile hücredeki su miktarlarını belirli yoğunlukta tutmak.

• Kandaki tuz ve diğer maddeleri dengede tutmak.

• Kararlı bir iç çevre sağlamak (homeostasis)

• Vücuttaki su miktarının ayarlanması hipofizden salgılanan antidiüretik hormon (ADH) tarafından yapılır.ADH az salgılandığında şekersiz diyabet hastalığı ortaya çıkar.

• Kanın pH’ını ayarlar.Kanın pH’ ı 7,4 tür.Bu Ph 7 – 7,7 olursa canlı ölür değişen Ph ı böbrekler düzeltir.Kanda asitliliğin artmaması gerekir bunu akciğer ve böbrek sağlar.

• Fazla miktarda deniz suyu içen insan ölür.Çünkü deniz suyunda % 3 tuz vardır.İnsan kanındaki tuz oranı ise % 0,9 dur.İnsan böbreği en çok % 2 tuz içeren sıvıyı süzebilir.Deniz suyu yutan bir insan böbreklerinin atabileceğinden fazla tuz yoğunluğundaki sudan içtiği için böbrek işlemini yapamaz.Kandaki tuz miktarı arttığından hücrelerden ve doku sıvısından kana su geçer ,yani hücreler plazmoliz olur.

• Kıvrımlı kanala etki ederek minerallerin (Na, Cl iyonlarının)geri emilimini aldosteron hormonu sağlar. Bu hormon böbrek üstü bezinin kabuk bölümünden salgılanır.

BÖBREK-İDRAR YOLLARI HASTALIĞI

1. Şeker hastalığı: Glikoz bowman kapsülünden idrara geçip ,geri emilemezse olur.

2. Albumin hastalığı: Böbrekteki idrar süzen kapsüllerin bozulmasından meydana gelir.

3. Nefrit: Nefronların iltihaplanmasındandır.

4. Sarılık: İdrarda safra boyalarının görülmesidir.Safra kana emilir kandaki safra boyaları idrara geçer ve idrarın rengi koyu kırmızıya dönüşür.Hastanın göz akı ve derisi de sarımsı olur.

5. Böbrek taşları: İdrarda oksalat, ürat, fosfat eriyik halde bulunur.İdrar yollarında bir iltihap yara ,tıkanma olursa bunlar çökelerek böbrek taşlarını yapar.Böbrek taşları da böbrek kanamalarına ve şiddetli ağrılara sebep olur.Kanlı idrar çıkması görülür.

6. Üremi: Böbreğin yeterince üre süzememesi, durumunda kandaki üre miktarının artması ile oluşur.

BOŞALTIMA YARDIMCI ORGANLAR

1. Akciğer: CO2 ve az H2O atılır.

2. Ter bezleri: Su üre ,ürik asit , tuz atılır.

3. Karaciğer: Reaksiyonlar sonucunda oluşan zehirli atıkları safra kanalı yolu ile ince bağırsağa oradan da dışarı atar.

4. Solungaçlar: Balıklarda solungaç yüzeyinden NH3 gibi azotlu artıklar ve fazla tuz atılır.

İnsanda Solunum Sistemi

06 Kasım 2007

SOLUNUM SİSTEMLERİ

Solunum organlarıyla dış ortamdan alınıp verilmesine “dış solunum” denir.

Solunum organlarına alınan ’nin hücrelere taşınması ve hücredeki ’nin solunum organlarına getirilmesine “iç solunum” denir.

Hücrelerdeki besinlerin le veya siz yakılıp ATP üretilmesine “hücresel solunum” denir.

İNSANDA SOLUNUM SİSTEMİ

İnsanda solunum sistemi akciğerler ve akciğerlere hava taşıyan borulardan meydana gelmiştir.burun,ağız,yutak,gırtlak,soluk borusu,bronşlar da solunumda rol oynar.

1-Burun: İnsanda solunum sistemi burunla başlar. Burnun yapısında kıllar, mukuslu yüzey ve yüzeye yakın kılcal damarlar bulunur. Bu yapılar, solunum esnasında alınan havanın, mikrop ve tozlarının tutulmasını, ısınmasını ve nemlendirilmesini sağlar.

- Solunum havasının alınmasını ve nemlendirilmesini sağlar.

- İçerisinde bulunan kıllar ile solunum havasının temizlenmesini sağlar.

Burun güzel kokulu çiçeklerin ya da iştah açıcı yemeklerin kokularını algılamamızı sağlamanın ötesinde de, çok önemli işlevleri olan bir organımızdır. Soluduğumuz hava ile birlikte havadan aldığı oksijeni vücudumuzun bütün hücrelerine taşıyan kan arasındaki temel bağlantı yollarından biridir. Kısacası burun hem koklama organı, hem de solunum yollarının başlangıcı olarak büyük önem taşır. İki bölümden oluşan burnun içinde "silya" denen tüycükler ve mukus adı verilen bir salgı vardır. Hava burundan içeri girdiğinde bunlarla karşılaşır ve hemen analize tabi tutulur. Havadaki moleküller ayrıştırılarak incelenir ve beyne iletilerek kokunun ne olduğu belirlenir ve ona göre tepki verilir. Bu işlemlerin hepsi sadece 30 saniye gibi çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşir.

Burnun içinde aerodinamik açıdan da kusursuz bir tasarım söz konusudur. Hava içeri girdiğinde doğrudan nefes borusuna gitmez. Burun, adeta bir klima gibi çok özel filtre sistemleriyle dışarıdan gelen kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerler için hazır hale getirir. Burundaki özel kıvrımlı yapı sayesinde hava burada bir tur dönüş yapar. Böylece burun çeperinde bulunan tüycüklere ve damar ağına daha fazla temas etmiş olur. İşte bu kıvrımlı sistem sayesinde burun günde 15 m3 havayı süzer, temizler, nemlendirir ve ısıtır. Bu miktar yaklaşık olarak bir odanın içindeki havaya eşittir. Fakat burada kirli hava denince akla sadece tozlu hava gelmemelidir. Havayla birlikte gelen tozun yanı sıra bakteri, polenler vs. gibi yaklaşık 20 milyar yabancı maddenin vücuda girmesi burundaki özel sistem sayesinde engellenmiş olur.

Tozlarını ve her türlü zararlı bakterilerini burundaki klima sisteminde bırakan hava, bu işlemden sonra her burun deliğinde üçer tane bulunan kıvrımlı yapıların üstünden geçer. Burundaki tüycüklere takılan yabancı maddeler bu defa da buradaki mukusun antibakteriyel etkisiyle zararsız hale getirilir. Hava bu kıvrımlara çarpınca yön değiştirir ve burun boşluğunun duvarına çarpar. Buraya çarptığında mukus sıvısı içinde tutulur. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi çok kapsamlı ve çok hassastır. En ufak bir hataya, unutmaya ve atlamaya izin verilmez. Çünkü bir bakterinin ya da zararlı bir cismin akciğer gibi hassas bir organa geçebilmesi, insanın sağlığında olumsuz etkiler oluşturabilir. Ancak herşeye rağmen zararlı cisimlerin burundan geçmeyi başarması ihtimaline karşı, ikinci bir koruma mekanizması daha vardır. Şayet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar da solunum yollarında tutulurlar. Burnun içinde temizlenen ve ısısı ayarlanan hava ciğerlerinize gitmek üzere hazırdır. Ciğerlere ulaşmak için takip edilecek yol nefes borusudur.

2-Yutak:

- Burun ve ağız boşluğunun yemek ve soluk borusuna açıldığı bir yol ağzı gibidir.

- Burun ve ağızdan alınan havanın soluk borusuna iletilmesini sağlar.

3-Gırtlak:

- Soluk borusunun üst kısmının genişlemiş bölümüdür.

- İçerisinde konuşmamızı sağlayan ses telleri bulunur.

4-Soluk Borusu:İlk anda burunda temizlenen hava solunumun bir sonraki aşamasında vücut içinde yol alarak biraz daha aşağılara doğru inecektir. Havanın burundan sonra geçeceği bölge nefes borusudur. Soluk borusu,yutak ile akciğer arasında bulunur. Kıkırdak halkalı yapıdadır. Akciğere hava iletimini sağlar.Ağız boşluğunun son kısmında yer alan yutağa soluk borusu bağlanır. 10–12 cm uzunluğunda ve 2 cm çapında olan bu borunun başlangıç bölümüne gırtlak denir. Gırtlağın içindeki ses telleri epitel uzantılardan meydana gelmiş olup, gerginlikleri kaslarla ayarlandığından çeşitli tonlarda ses çıkartılmasını sağlar.

Soluk borusunun, düz olan arka yüzü yemek borusu ile komşudur ve iç yüzü hareketli siller taşıyan epitel hücreleri ile döşenmiştir. Bu hücrelerin meydana getirdiği epitel tabakası altında salgı bezleri bulunduğu gibi, hücrelerin arasında da salgı yapan goblet hücreleri bulunur. Bu hücreler mukus denilen bir madde çıkarırlar. Mukus hareketli siller üzerinde ince bir tabaka oluşturur. İnce mukus tabakası, hem epitel yüzeyin nemli kalmasını sağlar, hem de solunumla giren havadaki toz ve diğer yabancı maddeleri tutar. Bu tüycükler sürekli olarak akciğerin ters yönünde yani ağıza doğru kamçı benzeri bir hareket yaparlar. Bu şekilde tüycüklerin üzerlerine düşen çok daha küçük parçalar boğaz bölgesine doğru ilerlemiş ve akciğerden uzaklaşmış olur. Boğaz bölgesinde yemek borusuyla birleşen nefes borusu, içinde biriken atık parçalarını ve bazı bakterileri yemek borusuna iletir. Boğazda biriken parçalar yutma refleksini başlatır.

Böylece atık maddelerin ve akciğerde hastalık oluşturabilecek bakterilerin tümü yutularak mideye iletilir ve mide asitinde parçalanıp yok edilir. Sabah uyanıldığında boğazda hissedilen doluluk ve ses değişikliğinin sebebi de gece boyunca nefes borusunun kendini temizleme işlemi sırasında biriken yabancı madde ve bakterilerdir.Kazara nefes borusuna yiyecek ya da nem parçaları kaçsa bile, bunlar da ve öksürük olarak isimlendirilen hava patlaması ile çıkartılır. Bir öksürüğün hava itmesi saatte 960 kilometreye kadar çıkabilir.

Soluk borusunun yapısında epitel tabakasından sonra kıkırdak doku tabakası bulunur. Kıkırdak doku, soluk borusunun duvarlarının birbirine yapışmasını önleyecek şekilde bir gerginlik sağlar. Yemek borusuna bakan yüzeyde kıkırdak yoktur. Soluk borusu arkada dördüncü sırt omuru hizasında iki kola ayrılır. Bu kollara bronş adı verilir. Bronşların herbiri akciğere girdikten sonra binlerce ince borucuğa ayrılır. Bunlara bronşçuk adı verilir. Bronşçukların uçlarında hava keseleri bulunur (alveol). Alveoller çok ince, tek sıra epitel hücrelerden oluşmuş olup dışı kılcal damarlar ile donatılmıştır.

Nefes borusu gırtlaktan akciğerlere kadar uzanan yaklaşık 30 cm uzunluğunda bir borudur. Bu boru her an açık olmak zorundadır. Aksi takdirde havanın ciğerlere iletimi durur ve insan boğularak ölür. Boyun gibi hareketli bir bölgeden geçen ve etten yapılmış olan bu esnek borunun sürekli açık kalmasını sağlamak gerçekte oldukça zordur. Ancak nefes borusunun mükemmel tasarımı sayesinde bu zorluk ortadan kalkmıştır. Nefes borusu C harfi şeklinde kıkırdaklarla desteklenmiştir. İşte bu kıkırdaklar nefes borusunun kapanmasını engeller.

Bu karmaşık sistemin herhangi bir parçasının eksikliği vücutta onarılması zor hasarlar oluşmasına neden olur. Örneğin genetik bir hastalık olan Kartagener sendromunda, sistemin tüm elemanları eksiksiz var olmalarına rağmen nefes borusunu örten tüycüklerin hareket etme özellikleri yoktur. Bu eksiklikle doğan bebeklerin çok büyük bir bölümü sık sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları nedeniyle daha çocukluğa ulaşamadan hayatlarını kaybederler.

5-Akciğerler,Yeri,Yapısı ve Görevleri:

Solunum sisteminde gaz değişiminin yapıldığı organdır.Göğüs boşluğu içinde yer alır. Kalple birlikte göğüs boşluğunu doldurur. Sağda 3 solda 2 olmak üzere 5 lobtan oluşur. Sol akciğerin küçük olmasının nedeni, kalbin buraya yakın oluşudur.Göğüs ve karın boşluğunu ayıran diyafram denilen zarın üzerindedir.Akciğerlerin yapısı süngere ben-zer. Hacmi büyüyüp küçülebilir. Rengi açık pembedir. Akciğerlerin üzeri plevra denilen çift katlı bir zarla çevrilidir.Damar,sinir ve bronşların akciğere girdiği yerde plevra zarı yoktur. Bu zarların arasında sıvı bulunur. Bu iki zarın iç ve dış yaprakları arasındaki boşluklarda az miktarda lenf sıvısı ve hava bulunur. Bronşlar akciğerlerin içinde bronşcuklarla devam eder. Bronşcukların ucunda üzüm salkımına benzeyen alveol denilen hava keseleri bulunur. Alveoller kılcal kan damarları ile çevrilidir. Oksijen ve karbondioksit değişimi alveollerde gerçekleşir. Alveole giren havadaki oksijen kılcal kan damarlarına geçer. Kirli kandaki karbondioksit de yine alveollerde tutularak dışarı verilir. Buna hücre dışı solunum denir.

Akciğerde bulunan hava kesecikleri (alveol) ile bunun etrafını saran kılcal damarlar arasında oksijen ve karbon dioksit geçişi olur.

Akciğerlerin çok önemli olan iki görevi vardır.

• Dışarıdaki havayı alıp (soluk alma), hava içindeki oksijenin alveollerin etrafındaki kılcal kan damarlarına geçmesini sağlamak.

• Organlardan kirli kanla gelen karbondioksidi alveollere alıp dışarı atılmasını (soluk verme) sağlamaktır.

Diyafram ve Göğüs Kasları: Diyafram kası, göğüs boşluğuyla karın boşluğunu birbirinden ayırır. Göğüs boşluğunun alt kısmını kaplayan yassı bir kastır. Aşağı-yukarı kasılıp gevşeyerek göğüs boşluğunun hacmini değiştirir. Bu nedenle akciğerlere hava giriş-çıkışı kolaylaşır. Ayrıca göğüs kasları kasılıp gevşeyerek kaburgaların açılıp kapanmasını ve akciğerlere havanın girip çıkmasını sağlarlar.

Diyafram aşağıya doğru çekilip, göğüs kasları kasıldığında kaburgalarımız yukarı kalkacağından, göğüs boşluğunun hacmi genişler. Akciğerlere hava dolar, soluk alırız. Diyafram yukarı doğru şişkin; kaburgalanmızı hareket ettiren kaslar gevşek iken göğsümü-zün hacmi küçülür. Bu durumda dışarıya hava verilir.

Dakikada 16-18 defa soluk alıp veririz. Solunum hızı omirilik sağındaki solunum merkezi yönetir.

SOLUK ALIP VERME MEKANİZMASI

Göğüs boşluğu ve akciğerlerin genişleyip daralmasına dayanır.bu mekanizmada diyafram ve göğüs kasları da görev alır.

İnsan vücudundaki hücrelerin her birinin sürekli olarak oksijene ihtiyacı vardır. Örneğin şu anda sayfayı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin hiç durmaksızın oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun gibi, vücuttaki tüm kasların, bu kasları oluşturan hücrelerin, karbon bileşiklerini "yakarak", yani bunları oksijenle reaksiyona sokarak enerji elde etmeleri gerekir. Her nefes aldığınızda vücudunuza 100 trilyona yakın hava molekülü girer. Bunun yaklaşık %21′i yani 21 trilyonu, oksijen molekülüdür. Solunum sistemi yoluyla vücudunuza giren ve kan dolaşımına yüklenen bu moleküller, yine kan yoluyla vücudun en derin noktalarına kadar ulaştırılır. Ve burada bulunan karbondioksit molekülleriyle yer değiştirir. Biz sadece nefes aldığımızı zannederken, gerçekte bu sırada vücudumuzun derinliklerinde hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir.

Soluk alırken, diyafram kası kasılır ve kaburgalar arası açılarak hacim artar, göğüs iç basıncı düşer ve içeriye hava girer. Bu esnada göğüs boşluğu genişlemiştir.

Soluk verirken; diyafram kası gevşer, kaburgalar birbirine yaklaşarak hacim azalır, göğüs iç basıncı artar ve dışarıya hava verilir. Bu esnada göğüs boşluğu daralmıştır.

Solunum hızı kandaki CO2 miktarına göre düzenlenir. CO2 artışı soluk alıp vermeyi hızlandırır.Çünkü CO2 kanın pH sını düşürür ve ortam asit hale gelir Bu da beyni uyarır.

Soluk alış verişinin hızı ve şiddeti omurilik soğanındaki sinirler tarafından denetlenir

Soluk Alma:Akciğerlere hava dolmasıdır. Sırasında göğüs boşluğu ve akciğerler genişler. Diyafram kasılarak düzleşir.Göğüs boşluğu öne doğru genişler. Böylece akciğerlerde genişleyerek içindeki hava basıncı düşer ve dışardaki hava akciğerlere dolar.

1. Kaburgalar arasındaki kaslar kasılır.

2. Diyafram kası kasılır,diyafram kası düzleşir.

3. Göğüs boşluğu genişler,göğüs boşluğunun hacmi artar.

4. Akciğerler genişler.

5. Akciğerlerdeki hava basıncı(iç basınç) düşer.

6. Oksijen alveollere kadar gelir.

7.Oksijence zengin hava akciğere dolar.

8. Oksijen kana, karbon dioksit hava keseciklerine geçer.

Soluk Verme: Akciğerlerdeki havanın dışarı verilmesidir.Sırasında diyafram kası gevşeyerek kubbeleşir ve göğüs boşluğu daralır.Göğüs boşluğunun daralması akciğerleri sıkıştırarak içindeki havanın dışarı çıkmasını sağlar.Soluk verme soluk almaya göre daha pasiftir.

1. Göğüs ve diyafram kasları gevşer,Kaburgalar arası kaslar gevşer

2. Göğüs boşluğunun hacmi azalır,göğüs boşluğu daralır.

3. Akciğer küçülür, iç basınç artar.

4. Kirli hava dışarı atılır.

SOLUNUM GAZLARINI TAŞINMASI

Kanın en önemli özelliklerinden biri; CO2 ve O2 taşıma kapasitesinin çok yüksek olmasıdır.

Taşıyıcı Pigmentler

Kana yüksek oranda O2 ve CO2 taşıma kapasitesi sağlar. Hemoglobin en önemlisidir.

Hemoglobin O2 ve CO2 ile tepkimeye girerek kanı O2 korumasında rol oynar.

Deniz seviyesinde havadaki O2 miktarı yüksektir. Dolayısıyla buralarda yaşayan insanların kanlarındaki hemoglobin çok büyük oranda O le birleşir.

Yükseklere çıkıldıkça O2 oranı azalacağından hemoglobinin tutacağı O2 miktarı da düşer. Bu nedenle yükseklere çıkanlarda özel O2 tüpleri bulunur.

Oksijenin Taşınması : Hayvanların kanında O2 taşıyıcı solunum pigmentleri bulunur. Pigmentleri şu şekilde sıralayabiliriz: Hemoglobin, Hemosiyanin, Klorokruorin, Hemoeritrin

Oksijen kanda oksihemoglobin halinde taşınır. Çok az bir kısmı kan plazmasında çözünmüş olarak taşınır. (% 2 kadar). Akciğerlerde kana geçen O2, alyuvarlardaki hemoglobinle birleşip oksihemoglobini oluşturur.

Hb + O2 HbO2 (Oksihemoglobin)

Doku kılcallarında hemoglobinden ayrılıp doku sıvısına, oradan da difüzyonla hücrelere geçer.

Tablo : Hayvanlarda Solunum Pigmentleri ve Bulunduğu Yer

1. O2 alveollerden akciğer kılcallarına girer.

2. Kan plazmasından alyuvarlara geçerek hemoglobinle birleşip oksihemoglobini oluşturur. (Hb + O2 => HbO2)

3. Akciğerlerden kalbe dönen kan kalbin pompalanmasıyla dokulara gönderilir.

4. Dokularda oksihemoglobin az O2 li bir çevreyle karşılaşınca O2 hemoglobinden ayrılır. (HbO2 = Hb+O2)

5. Serbest kalan O2 difüzyonla doku hücrelerine geçer.

Karbondioksitin Taşınması: Hücrelerde oluşan CO2, doku sıvısına geçip difüzyonla kılcal damarlara geçer. Normal olarak CO2, kanda çok az erir ve az bir kısmı kan plazması ile taşınır. Büyük bir kısmı ise alyuvarlara girer. Alyuvarlarda karbonik anhidraz enziminin katalizlemesi sonucu CO2, su ile birleşerek karbonik asiti oluşturur.

Karbonik asit (H2CO3), iyonlaşarak H+ ve HCO3– (bikarbonat) iyonu meydana getirir. H+ iyonu alyuvarlarda hemoglobinle, birleşerek HCO3 iyonları ise plazmada taşınarak akciğer kılcallarına getirilir.

Karbonik anhidraz enzimi

Akciğer kılcallarında HCO3 iyonları tekrar alyuvarlara girerek H+ iyonları ile birleşir ve H2CO3 (karbonik asit) oluşturur.

Yine karbonik anhidraz enziminin etkisiyle, karbonik asit, H2O ve CO2 e ayrışır. Böylece serbest kalan CO2 difüzyonla önce plazmaya, oradan da akciğer alveollerine geçer ve soluk verme ile dışarı atılır.

1. Hücre solunumu ile oluşan CO2 difüzyonla hücreler arası boşluklara buradan da doku kılcallarına geçer.

2. CO’in büyük kısmı alyuvarlara gelip burada karbonik anhidrazin katalizörlüğünde su ile birleşerek karbonik asit oluşur.

3. Karbonik asit (H2CO3) iyonlaşarak H+ ve HCO3- iyonu oluşturur.

4. H+ alyuvarlarda hemoglobinle HCO3- ise plazmada taşınarak akciğer kılcallarına getirilir.

5. Burada HCO3- tekrar alyuvarlara gelerek H+ ile birleşir H2CO3 oluşur.

6. Karbonik anhidrazın etkisiyle H2CO3 , H2O ve CO2 ayrışır. Serbest kalan CO2 difüzyonla önce kan plazmasına oradanda akciğer alveollerine taşınır.

7. Serbest kalan CO2 soluk vermeyle dışarı atılır.

Şekil : Kanda O2 ve CO2 nin Taşınması

CO2 nin çok az bir kısmının hemoglobin ile de taşınabildiği belirtilmektedir. İnsanın soluduğu havada fazla oranda karbon monoksit (CO) bulunursa zehirlenme meydana gelir. Çünkü,Hemoglobin CO ile de kolayca birleşebilir. Ancak O2 gibi kolayca ayrılamaz. Bu durumdaki hemoglobin O2 taşıyamayacağında hücre ve dokular O2’siz kalır. Buna CO zehirlenmesi denir.

Solunum Sistemimizin Sağlığı

Solunum sisteminin üç temel fonksiyonu vardır; 1) alveollerde gaz değişimi sayesinde kana oksijen alımı, kandan dışarı karbondioksit atılımını ve dolayısıyla kanın asit-baz dengesini sağlamak, 2) vücuttan dışarı (alkol gibi) toksin maddelerinin atılmasını sağlamak ve 3) akciğerlerin geniş yüzey alanı sayesinde vücudun ısısını kontrol etmek. Bu temel fonksiyonların yanı sıra sistem doğrudan solunum ile ilgili olmayan bazı mekanik, biyokimyasal ve :-) :-):-):-)bolik fonksiyonlar da yürütür. Kısaca bu fonksiyonlar mekanik olarak solunum sisteminin bakteriler gibi harici patojenlere karşı korunması, vücudun sıvı, asit-baz ve iyon dengesinin sağlanması ve vücut için gerekli bazı hayati hormonların ve biyolojik faktörlerin üretilmesi olarak sıralanabilir.Solunum sistemi hastalıkları toksik gazların solunması, enfeksiyöz ajanlar, sigara dumanı ve tütün bağımlılığı gibi birçok etiyoloji ile oluşabilmektedir. Dahası bu patojen etiyolojiler yanlızca yetişkinleri değil henüz solunum sistemi gelişmekte olan fetus ve küçük çocuklarıda doğrudan veya dolaylı yolla etkileyebilmektedir.

Solunum sisteminin sağlığının korunması için temiz havalı ortamlarda bulunulmalıdır. Sigara içilmemeli; sigara içilen, havasız ortamlardan kaçınılmalıdır. Burundan nefes almaya özen gösterilmelidir. Soğuk, tozlu, çok kuru yerlerde bulunmaktan kaçınılmalıdır. Solunum yoluyla nezle, grip, bronşit, zatürre, verem, kabakulak, kızıl, kızamıkçık, kızamık, suçiçeği difteri gibi hastalıklar bulaşabilir.

Sigara içenlerde, öksürük, balgam çıkarma ve nefes darlığı görülmektedir. Ayrıca, sigara içenlerin % 40′ında kronik bronşit gelişir…Sigara içenlerin akciğer kanserinden ölüm riski, sigara içmeyenlere oranla, içilen sigara miktarına göre 15-20 kat daha fazladır.

Bu kanser türü çoğu zaman geç evrede fark edilir ve en ileri tedavi ile bile beklenen yaşam süresi birkaç yılı geçmez. Sigara akciğer kanserlerinin % 87′sinden sorumludur. Sigara içme ile akciğer kanserine yakalanma riski arasındaki ilişki bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Akciğeri kanseri sıklığı, son yıllarda giderek artmaktadır. Daha önceleri sıklıkla 60 yaşın üzerindeki erkeklerde görülmesine rağmen, günümüzde kadınlar arasında da sıklığı artmıştır. Erkeklerde görülme yaşı da 60 yaşın altına inmeye başlamıştır.

Yapılan çalışmalar, akciğer kanseri ile aşağıda bahsedilecek çeşitli olayların ilgili olduğunu göstermiştir;

• Sigara: Sigara içimi ile akciğer kanseri arasında direkt bir ilişki mevcuttur. Kişinin sigara içmesi yanısıra, başkalarının içtikleri sigaranın dumanına maruz kalması da bu açıdan önemlidir.

• Çeşitli kanser yapıcı maddeler: Berilyum, Radon ve Asbestoz gibi maddeler akciğer kanseri riskini arttırırlar.

• Geçirilmiş tüberküloz (verem) nedbe dokusu üzerinde akciğer kanserleri gelişebilir.

• Ailede akciğer kanseri olması akciğer kanserine yakalanma riskini arttırmaktadır.

Belirtileri

• Öksürük, balgam, kanlı balgam, göğüs ağrısı, akciğer iltihabı, göğüs kafesi içine sıvı birikmesi, ses kısıklığı, tümörün damar basısı nedeniyle göğüs üst bölümünde boyunda ve başta ortaya çıkan ödem (şişlik)

• İştahsızlık, zayıflama

• Kemiğe yayılım sonrası kemik ağrıları, kanda kalsiyum artışı ve buna bağlı belirtiler

• Karaciğere yayılım sonrası, karaciğer büyüklüğü, ağrı ve ateş,

• Beyne yayılım sonrası, bazı nörolojik belirtiler ve nöbetler,

• Bazı hormonların tümör tarafından anormal salgılanması nedeniyle çeşitli hormonal bozukluklar

Akciğerlere etkileri:

Sigara içimi hem ana hem küçük hava yollarını, akciğer yüzey hücrelerinin yapı ve fonksiyonlarını bozar, akciğerin bağışıklık sistemini değiştirir. Sigara içimiyle normal akciğer yapısı değişir ve sonuçta kansere dönüşür. Sigara içenlerde kronik öksürük, balgam ve nefes darlığı olur. Sigara içimi KOAH (kronik bronşit, amfizem vb.) gelişimi için esas risk faktörüdür. Solunum yolu enfeksiyonları da sigara içenlerde daha fazladır. Ameliyat sonrası komplikasyonlar ve pnömotoraks da içenlerde daha sıktır.

1964 yılında sigara içimiyle akciğer kanseri arasında nedensel bir ilişki varlığı gösterildi. Daha sonra net ilişkiler tanımlandı. Sigara miktarı ve içilen süre riski belirlemektedir. Günde 1 paket sigara içenlerde akciğer kanserine yakalanma riski 10 kat fazlayken 2 paket içenlerde risk 25 kat artmaktadır.

Son yıllarda kadınlardaki sigara içme alışkanlığının artmasıyla kadınlarda da akciğer kanseri görülme riski artmaktadır.

Sigara akciğer kanseri dışında ağız, gırtlak, yemek borusu ve mesane kanserine de yol açar, böbrek ve pankreas kanseri gelişimine katkıda bulunur

Ekoloji

06 Kasım 2007

EKOLOJİ

Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile etkileşimini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojiyi anlamak için madde ve canlı organizasyonunun bilinmesi gerekir.

Madde organizasyonu: Atom – Molekül – Organel – Sitoplazma – Hücreler – Dokular – Organlar – Sistemler –Organizmalar – Populasyonlar – Komüniteler – Ekosistemler – Biyosfer- Dünya – Gezegenler – Solar sistemler – Galaksiler – Evren şeklindedir.

Ekoloji ile ilgili önemli terimler:

Biyosfer:Canlı yaşamına uygun ,okyanus derinlikleri ile atmosferin 10 000 m. yüksekliğine kadar olan tabakasıdır.

Ekosistem:Komünitelerle cansız (Abiyotik) çevre koşullarının karşılıklı etkileşimleri.

Biyotop:Canlıların yaşamlarını sürdürmek için uygun çevresel koşullara sahip coğrafi bölgedir.

Komünite:Belirli yaşam alanına uyumlu populasyonlar topluluğudur.

Populasyon:Belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan aynı türe ait bireyler topluluğudur.

Habitat:Bir canlı türünün rahatça beslendiği,barındığı,ürediği yaşam alanına denir.

Niş:Yaşam alanında kalıtsal özellikleri ile ilgili gerçekleştirdiği yaşamının devamına yönelik faaliyetlerin tümüdür.

Flora:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ,o bölgede yaşamını sürdüren bitki topluluğudur.

Fauna:Belirli bir bölgeye adapte olmuş ve o bölgede yaşamını sürdüren hayvan topluluğudur.

Üreticiler: Fotosentez ve kemosentez mekanizmaları ile inorganik maddelerden organik madde sentezleyebilen ototrof bakteriler,mavi yeşil algler,kloroplast taşıyan protistalar ve bitkilerdir. Enerji ve maddenin canlıların kullanabileceği hale dönüşümünü sağlayan canlılardır.

Tüketiciler: İhtiyacı olan besinleri diğer canlılardan hazır olarak alan hayvanlar ,protistalar,parazit bitki ve mantarlar,hetotrof bakterilerdir.

Tüketiciler üç grupta incelenir:

1- Bitkilerle beslenen: (1.Tükticiler)

2- Hayvanlarla beslenen(2.Tüketici)

3- Yırtıcılar: (3.Tüketiciler)

Ayrıştırıcılar: Bitki,hayvan ölüsü ve artıklarını besin olarak kullanan saprofit bakteri ve mantarlardır.

ABİYOTİK FAKTÖRLER

1-İklim faktörleri:Canlılar yaşamlarını sürdürürken güneş ışını,ısı,basınç,nem,hava hareketleri gibi iklim faktörlerden etkilenirler.

A) Işık:

a) Işığın kalitesi,şiddeti,süresi önemlidir

b) Canlıların temel enerji kaynağıdır

c) Fotosentez için gereklidir

d) Bitkide çimlenme,büyüme,yönelme. klorofil sentezi için gereklidir

e) Işık bitkilerin yaşam alanını belirler

f) Hayvanlarda üreme,göç,pigmentasyon,bazı vitaminlerin sentezi ,sucul hayvanlarda solunum üzerine etkilidir

B) Isı: Canlılarda yaşamsal olaylar belirli ısıda gerçekleşir. Yüksek ve düşük ısıda yaşamsal olaylar azalır hatta durur.

Bitkilerde : a) Çimlenme b) Köklerle su alınımı c) Fotosentez

Hayvanlarda : a) Üreme b) Gelişmenin devamı

c) Değişken ısılı hayvanlarda (Omurgasızlar,Balıklar , Kurbağalar , Sürüngenler ) :-) :-):-):-)bolizmanın devamı

C) Su:

a) Organik maddelerin sentezlenmesi

b) Maddelerin çözülmesi ,emilmesi,taşınması

c) Biyokimyasal olayların gerçekleşmesi

d) Fazla ısının uzaklaştırılması

e) Boşaltım maddelerinin dışa atılması

f) Bitkilerde çimlenmenin gerçekleşmesi ,hayvanlarda embriyonun gelişmesi

g) Bazı canlılar için yaşam ve hareket alanıdır

Canlılar yaşadıkları ortam ve suya duydukları ihtiyaç farklıdır. Özel adaptasyonları ile en iyi uyumu yapmışlardır.

Hayvanlarda:

1) Deride su kayıbını önleyen plaka,tüy ,kitin dış iskelet gibi yapıların oluşması.

2) Solunum yüzeyinin vücud içine alınması

3) Boşaltımla su kayıbını önleyen mekanizmaların gelişimi

4) Yaşam alanı olarak suya yakın çevrelerin seçilmesi

Bitkilerde:

1) Su kayıbının sağlandığı stomaların;a)Açılıp kapanmasının kontrol edilebilmesi (Terlemenin fazla olduğu zamanlar

ve suyun az olduğu zamanlar stomalar kapanır)

2) Köklerin suya yönelimi vardır

3) Kurak ortam bitkilerinde gövde ve yapraklar su kayıbını önleyecek değişikliklere sahiptir.

Canlıların ihtiyacı olan suyu şu şekillerde karşılarlar:

1) Suyun doğrudan alınması.( Sindirim sistemi, kökler)

2) Deri ile su almak (Kurbağalar,Bazı omurgasızlar)

3) Besinlerin yapısındaki sudan karşılamak

4) :-) :-):-):-)bolik su kullanmak

NOT: alıntıdır

Virüsler

06 Kasım 2007

VİRÜSLER

Çok küçük mikroorganizmalardır. Uzun süre bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. Meydana getirdiği hastalıklar hep bakterilerden bilinmiştir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla ancak virüslerin farkına varılmıştır.

İlk olarak tütün bitkisinin yapraklarında hastalık meydana getiren virüs bulunmuştur. Daha önce tütnlerde bu hastalığın bakteriler tarafından meydana getirildiği sanılıyordu, fakat incelemelerin hiç birisinde bakteriye rastlanmıyordu. Hasta tütün yapraklarından elde edilen özütün elektron mikroskobuyla incelenmesinden sonra hastalığın bakteri dışında yeni bir mikroorganizma tarafından meydana getirildiği görüldü. Bu mikroorganizmalarda daha önce hiç rastlanılmayan ve bilinmeyen bir yapı ortaya çıktı. Normal hücre yapısına bemzemeyen virüslerde sadece dış tarafında bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asit vardı. Bunların dışında stoplazma, organel gibi yapılar bulunmuyordu. Bu yapıda onların zorunlu parazit yaşamalarını gerektiriyordu.

Evet, bir virüsün yapısı sadece dışta bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asitten meydana gelir. Herhangi bir organeli ve enzimleri olmadığı için normal bir hücre gigi yaşamlarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. Yaşamsal faliyet (üreme gibi) gösterebilmek için mutlaka canlı bir hücreye girmeleri gerekir. Hücre dışında ise kristal halde bulunurlar. Bu yüzden bilim adamları tarafından cansızlık ile canlılık arasında geçiş formu olarak kabul edilirler.

Virüsler küre, çubuk ve elips şeklinde olabilirler. Bulundurdukları nükleik asit tek çeşittir. Yani ya sadece DNA yada sadece RNA bulundururlar. Aynı zamanda çok ta spesifiktirler. Sadece belirli hücrelere girerler. Bir kuduz virüsü sadece beyin hücrelerine, uçuk virüsü sadece ağız civarındaki epitel doku hücrelerine bir bakteriyofaj sadece belirli bakteri türlerine, AIDS virüsü sadece kandaki akyuvar hücrelerine gibi.

Virüs hücreye tutunduğunda ilk önce hücrenin zarını eritir. Dha sonra bu delikten içeriye kendi nükleik asitini akıtır. Hücreye giren virüs nükleik asiti derhal yönetimi ele geçirerek hücreyi kendi hesabına çalıştırmaya başlar. İlk önce kendi nükleik asitlerinin kopyalarını arkasından da protein kılıflarını sentezlettirir. Daha sonra bunları birleştirerek yüzlerce virüs oluşmasını sağlar. Hücre içerisindeki virüsler hücreyi patlatarak dışarı çıkar ve yeni hücrelere saldırırlar. Yapılarından dolayı ve hücre içerisinde bulunduklarından antibiyotik türü ilaçlardan etkilenmezler.

BAKTERİLER

GENEL ÖZELLİKLERİ

Monera alemini oluşturan prokaryot canlıların en yaygın ve en çok bilinen grubu bakterilerdir. O kadar yaygındır ki bugün dünyamızda bakterinin bulunmadığı yer yoktur diyebiliriz. En çok organik atıkların bol bulunduğu yerlerde ve sularda yaşarlar. Bununla beraber, -90 0C buzullar içinde ve +80 0C kaplıcalarda yaşayabilen bakteri türleri de vardır. Hava ile ve su damlacıkları ile çok uzak mesafelere taşınabilirler. Deneysel olarak ilk defa 17. yüzyılda bakterileri gözleyebilen ve onların şekillerini açıklayan Antoni Van Lövenhuk olmuştur. Bakteriler bütün hayatsal olayların gerçekleştiği en basit canlılardır. Hepsi mikroskobik ve tek hücrelidirler. Büyüklükleri normal ökaryotik hücrelerin mitokondrileri kadardır.

HÜCRE YAPISI

Prokaryot olduklarındanzarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve stoplazmayine bütün bakterilerintemel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez.

Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır.

GENEL BİR BAKTERİ ŞEKLİ

Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları oetamla beraber pasif hareket edebilirler.

buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler "mezozom" denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90′ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA’lar stoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır.

Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir.

ŞEKİLLERİ ve BOYANMALARI

Bakteriler ışık mikroskobunda bakıldığında başlıca şu şekillerde görülürler.

a. Çubuk şeklinde olanlar (Bacillus):Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir.

b. Yuvarlak olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürre ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir.

c. Spiral olanlar (Spirullum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlerde yerleşen Spiroketler bunlara örnektir.

d. Virgül şeklinde olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlıdırlar. Kolera bakterisi gibi.

Bakterilerin boyanmaları: Danimarkalı Bakteriyolog Gram tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara ise Gram (-) bakteriler denir.

BAKTERİLERİN BESLENMELERİ

Bazı bakteriler ototrof olup, fotosentez veya kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup, saprofit veya parazit yaşarlar.

a. Saprofit Bakteriler: Bakterilerin çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamlardan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. en çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu artırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya kokuşmadenir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlarlar.

Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir.

b. Parazit Bakteriler: Besinlerini cansız ortamdan değil de üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunların bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsağımızdaki Escherichia coli bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara Patojen Bakteriler denir. Patojenler ya toksin çıkararak ya da konak canlının enzim ve besinlerini kullanarak zarar verirler. toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da Bakterinin içinde kalır (Endotoksin). İçinde kalan toksinler bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşturdukları savunmaya "Bağışıklık" denir. Parazit bakterilerinin üremeleri oldukça hızlıdır.

c. Fotosentetik Bakateriler: Stoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar.

CO2 + H2O ——> Besin + O2 (Mavi-yeşil algler) CO2 + H2S ——> Besin + S + H2O (Kükürt bakterileri) CO2 + H2 ——> Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri)

d. Kemosentetik Bakteriler

Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı inorganik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzlar olarak lullanılır. bu oksitlem sonucunda açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi yaparakbesinlerini sentezlerler. ışık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler.

NH3 + O2 ———> HNO2 + H2O + Kalori (Nitrosomanas)

HNO2 + O2 ———> HNO3 + Kalori (Nitrobacter)

H2S + O2 ———> H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri

FeCO3 + O2 + H2O ———> Fe(OH)3 + CO2 + Kalori (Demir Bakterileri)

N2 + O2 ———> NO2 + Kalori (Azot bakterileri)

Kemosentez sonucu:

Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış, Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş, Kimyasal enerji kazanılmış Organik besin sentezlenmiş olmaktadır.

BAKTERİLERİN SOLUNUMLARI

a. Anaerob Bakteriler

Bakteriler organik besinleriparçalayarak enerjilerini elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayarak çoğalırlar. ( Konservelerde olduğu gibi) Bunlardan bazıları oksijenin olduğu yerde hiç gelişemezler. Örnek: Clastrodium tetani (Tetanoz bakterisi)

b. Aerob Bakteriler

Bazı bakteri grupları (Escherichia coi, Zatürre ve Yoğurt Bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir. Örnek: Azot Bakterileri.

c. Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar

Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara "Geçici Aerob" denir. Normal solunum şkli aerob olanlar ise havasız kalınca fermentasyona başvururlar. Bunlara "Geçici Anaerob" denir.

BAKTERİLERİN ÜREMELERİ

a. Bölünerek Çoğalma

Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Böylece geometrik olarak artmaya başlarlar. ancak bu artış sürekli değildir. Çünkü zamanla ortam sıcaklığı artar, asitler ve CO2 birikir, besin maddeleri tükenir. Bunlar bakteriler için öldürücü doza ulaşınca geometrik artış bozulur. belli değerden sonra artış yerine azalma görülür. Böylece bakteri populasyonları da dengelenmiş olur.

bölünmekte olan bakteriler

Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.

b. Sporlanma

Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir stoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.

Endosorlarda :-) :-):-):-)bolik faliyetler minumum seviyededir. bu şekilde uzun yıllar yaşayabilirler. olumsuz şartlar olan yüksek ısıdan, kuraklıktan, donmadan ve besinsizlikten etkilenmezler. 60 yıl canlı kalan bakteri sporları tespit edilmiştir. Normal bakteri hücrelerinin tamamı 100OC’de ölürken endosporlar ancak 120OC’de 15-20 dakika kalırsa ölürler. Soğuk ortamlarda da aynı oranda dayanıklıdırlar. Bazı türlerde bir bakteriden birden çok endospor meydana gelebilir.

spor oluşturmuş bir bakteri

c. Eşeyli Üreme (Kojugasyon)

bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartlarıda endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlarauyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe ise Kalıtsal Varyasyon denir.

bakterilerde konjugasyonla üreme

Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü olştururlar. bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet olşumu ve döllenme yoktur.

Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur.

Fotosentez

06 Kasım 2007

Enerji Dönüşümleri (Fotosentez-Solunum)

Organik evrim teorisine göre ilkel atmosferde yer alan CO2, H2O, H2, NH3,CH4, vb. gibi moleküller şimşek,yıldırım ve u.v ışınların etkisiyle basit organik moleküller haline dönüştü. (Atmosferde oksijen yoktu.)

Şimşek+Yıldırım

CO2+H2O+H2+NH3+CH4——————-Basit organik moleküller

O2’siz atmosfer

Oluşan organik maddeler yağmur suları ile karaya taşınıp , ısı ve u.v etkisiyle karmaşık kompleks moleküller haline dönüştüler.

(Karada) ısı+U.V

Basit organik moleküller ———————Karmaşık organik maddeler.

O2’siz atmosfer

Yer kabuğunda oluşan komplex maddeler yağmur suları ile denizlere taşındı. Denizlerde u.v etkisiyle komplex moleküllerden sayısız ve karmaşık reaksiyonlarla ilk canlılığın temeli atıldı ve ilkel hücreler (Koaservat) oluştu.

(Denizlerde) ısı+U.V+Enzimsel maddeler

Komplex organik maddeler —————— İlkel hücre (Koaservat)

O2’siz ortam

İlk canlı oksijensiz ortamda oluşmuştur. İhtiyaç duyulan organik maddeler cansız ortamda inorganik koşullarda sentezlenmekte ve bol miktarda bulunmaktadır. İlkel hücre ihtiyacı olan enerjiyi ortamdaki organik moleküllerden oksijensiz solunumla elde etmekteydi. Bu mekanizma günümüze kadar gelmiştir.(Fermantasyon)

İlkel hücre

Organik madde—————— Basit organik ve inorganik madde+Enerji

Enzim

Not:Bu yöntemle elde edilen enerji ilkel hücreler için yeterlidir.

İlkel hücrelerden bazıları sahip olduğu enzimlerle kendi organik maddelerini inorganik maddelerden üretebilme yeteneğine sahip oldular. Bunun en ilkel şekli kemosentezdi zamanla fotosentez gelişti.

İleri hücre formları

İnorganik maddeler———————- Organik maddeler

Kemosentez ve Fotosentez

Fotosentezin ortaya çıkışıyla:

1-O2 üretimi sağlanarak ozon (O3) oluşumu gerçekleşmiştir. Ozon U.V ışınlar atmosferin üst katmanlarında tutmuş, böylece canlılar önce deniz (su) yüzeyine sonra karaya çıkışını sağlamıştır.

2-O2 üretimi ile O2 li solunumum başlamasına olanak tanımış , enerji üretiminin artması ile canlıların fizyolojik karakterlerinde artmaya ,özelliklerinin çeşitlenmesine, sayılarının ve çeşitlerinin artmasına neden olmuştur.

3-Oksijenin yüksek oksidasyon yeteneği nedeni ile; O2 yi etkisizleştirip kullanımını sağlayan enzim taşımayan canlıların hızla azalmasını ,O2 yi kullanabilen canlıların ise hızla çoğalarak sayılarının artmasını sağlayan doğal seleksiyonu başlatmıştır.

4-O2 nin üretimi ile inorganik ortamdaki organik madde üretimi engellenmiş , fotosentez canlılar için en önemli organik madde üretim mekanizması olmuştur.

Not: Fotosentezden önce (ozon oluşmadan) organik madde sentezi için gerekli enerji u.v , şimşek , yıldırımlarla gerçekleşirken , fotosentezde madde sentezi için gerekli enerji güneşin görünür ışınları (450-760n.m) ile gerçekleşir .Ozon bu ışınların geçişine engel değildir.

Not: Bugün yaşayan bütün canlılar (Kemosentetik ler hariç) ihtiyaç duydukları organik besini ve oksijeni fotosentezden karşılarlar.

Fotosentezin özgün olayları

Işık

1-6CO2 + 6H2O —————-C6H12O6 + 6O2

Klorofil

2-Kloroplastta gerçekleşir.

3-Fotosentetik ototroflarda görülür.

4-Hammaddeler CO2 ve H2O dur.(Bakterilerde H ve H2S kullanılır)

5-Ürünler glikoz ve O2 dir.(Bakterilerde O2 yerine S oluşur)

6-Işıkta gerçekleşir.

7-Anabolik reaksiyonlarıdır.

8-Hidrojen akseptörü NADP dir

9-İnorganik madde organik maddeye dönüşür.

10-Işık enerjisi kimyasal bağ Enerjisine dönüşür

11-Fotofosforilasyon la ATP sentezi yapılır.

12-Klorofil ve su elektron kaynağıdır.(Bakterilerde H ve H2S, elektron ve H kaynağı olarak rol alır)

13-Elektronların son alıcısı klorofil ve NADP dir.

14-Canlıda ağırlık artışı olur.

15-Sentezlenen ilk ürünler karbonhidratlardır.

Bakteriyel fotosentezin özellikleri

1-Sitoplazmada gerçekleşir

2-Klorofiller sitoplazmik zar katlanmaları olan tilakoidlerde yer alır

3-H ve elektron kaynağı olarak H2 veya H2S kullanılır

4-Işık gereklidir

5-Yan ürün olarak O2 oluşmaz

6-Anaerobiktirler

Protista ve bitkilerde gerçekleşen fotosentezin özellikleri

1-Kloroplastlarda gerçekleşir

2-Klorofiller kloroplastlardaki granalarda yer alır

3-H ve elektron kaynağı H2O dur

4-Yan ürün olarak O2 oluşur

5-Işık gereklidir

not: alıntıdır.

Su Ve Besinlerle Bulaşan Hastalıklardan Korunma İlkeleri

06 Kasım 2007

Yazar : Dr.Sibel (Kıran) Gökkurt Bu hastalıklar, genellikle dışkı-ağız yoluyla bulaşırlar. Dışkı ile atılır, dışkı ile kirlenmiş su ve besinler aracılığıyla sağlam insanları hasta ederler. Hızla salgınlara yol açabilirler. Özellikle hijyen koşullarının kötü olduğu, kişilerin temizlik alışkanlığının az olduğu, kirli sular, açık tuvaletler, açıkta satılan yiyeceklerin ve sinek, böcek, fare gibi canlıların çok olduğu yerlerde sık görülürler. Genellikle yaz aylarında sık görülürler. Önlenmelerinde en etkin yol, çevre koşullarının düzelmesidir. Bu yolla bulaşan hastalıklar arasında; tifo, dizanteri, kolera, A ve E tipi sarılık (hepatit A ve E) çocuk felci, pek çok çeşit parazit ve besin zehirlenmeleri başta gelir. Bu hastalıklardan korunmak amacıyla şunlar yapılmalıdır:

- Sağlık eğitimi, korunma yöntemlerinin ilk basamağıdır. Kişilere hastalıkların bulaşma yolları anlatılıp, korunmada en başta gelen yöntem olan bireysel temizlik öğretilmelidir. Özellikle el yıkamanın önemi vurgulanmalıdır. Mikropların bulaşma olasılığını azaltmak için, elleri sık yıkamak gerekir. Yemeklerden önce, sonra ve tuvaletlerin kullanımı öncesi ve sonrasında yıkanması gerekir.

– Evlerde, okullarda, işyerlerinde bulunan depolardaki suların kontrolü ve klorlanması için en yakın sağlık ocağı ile ilişki kurulmalı, şebeke suyunun temizliğinden şüphe duyuluyorsa bireysel klorlama yapılmalıdır. Bireysel klorlama için gerekli klor ve yöntemin uygulanması için bilgi yine sağlık ocağından edinilebilir. Suların bireysel temizliği için, kaynatma da çok etkili bir yöntemdir. Suyun kaynamaya başlamasından sonra 20 dakika kaynatılması, gerekli temizliği sağlayacaktır.

– Tuvaletlerin temiz tutulması sağlanmalı, mutlaka sabun ve su bulundurulmalıdır. Yerlerin, tuvaletlerin vs. temizliğinde çamaşır suyu kullanılması (1 ölçü çamaşır suyu ile 9 ölçü suyun karıştırılması ile elde edilen karışımla temizlenmesi) hastalıkların bulaşmasını önemli ölçüde azaltacaktır.

– Çöplerin ağzı kapalı bidonlarda saklanarak sık toplanması sağlanmalıdır. Toplanmayan çöpler yakılarak ya da gömülerek yok edilmelidir.

– Yeterli ve dengeli beslenmeye ve besinlerin temizliğine özen gösterilmelidir. Çiğ sebze ve meyveler mutlaka yıkanmalıdır. Tüm besinler kapalı kaplarda, olanak varsa buzdolabı gibi soğuk koşullarda saklanmalı, iyice pişirilerek tüketilmelidir.

– Eklembacaklılar (böcek, sinek gibi) ve kemirgenlere (fareler) karşı ilaçlama yapılmalıdır.

– Bulaşıcı hastalığı olduğunu düşünen hastalar sağlık kuruluşlarına başvurmalıdır. Hastanın çevresindeki diğer kişilerin de hastalanıp hastalanmadığı gözlenmelidir.

– Salgın olduğu düşünülen durumlarda mutlaka bir sağlık kuruluşuna bildirimde bulunulmalıdır.

Hava Yoluyla Bulaşan Hastalıklardan Korunma İlkeleri

06 Kasım 2007

Yazar : Dr.Sibel (Kıran) Gökkurt Hava yoluyla bulaşan hastalıklar, toplumda en sık görülen hastalıklardır. Özellikle kış aylarında çok sık görülürler. Vücut direncinin düştüğü durumlarda daha kolay hastalığa neden olurlar. Kalabalık ve sıkışık yaşanan ortamlarda görülme olasılıkları çok daha yüksektir. Kentlerde daha sık görülürler. Sinema, otobüs, işyerleri, okullar gibi kalabalık ortamlarda yayılım kolaylaşır. Okul, kışla gibi yerlerde salgınlara neden olurlar. Bu hastalıklardan en sık görülenleri; nezle, grip, kızamık, kızamıkçık, suçiçeği, kabakulak, verem, boğmaca, difteridir.

Bu hastalıklardan korunmak amacıyla şunlar yapılmalıdır:

- Tüm koruyucu hizmetlerde olduğu gibi, burada da sağlık eğitiminin büyük önemi vardır. Kişilere öksürürken, hapşırırken ağzın kapatılması, ortalığa tükürülmemesi, çatal, kaşık, bardak, havlu gibi kişisel gereçlerin ayrı olması, hasta olan kişinin hasta olmayanlara fazla yaklaşmamasının önemli olduğu anlatılmalıdır.

- Ortamdaki mikropların miktarını azaltmak amacıyla, kapalı ortamlar sık sık havalandırılmalıdır.

- Hastalıkların bulaşmasında kişinin vücut direnci önemli rol oynadığından, yeterli ve dengeli beslenmeye özen gösterilmelidir.

- Bu hastalıklar, bildirimi zorunlu hastalıklardır. Görüldükleri zaman en kısa zamanda yakındaki bir sağlık ocağına bildirilmelidir.

- Hastalık belirtileri görüldüğünde, hemen bir sağlık kuruluşuna başvurularak, kesin tanının konması sağlanmalıdır.

- Genel olarak bu hastalıklarda, hastanın bulaştırıcı olduğu 2-3 haftalık sürede bulaşma olasılığı olan kişilerden ayrılması uygun olur. Maske kullanmak da yararlıdır.

- Bu hastalıklardan çoğu, aşı ile korunulabilen hastalıklardır. Aşılama, sağlık kuruluşlarının rutin hizmetleri içinde yer almaktadır. Bu konuda gerekli bilgiyi almak için, en yakın sağlık ocağına başvurmakta yarar vardır.

Canlılarda Sindirim Sistemi

06 Kasım 2007

CANLILARDA SİNDİRİM SİSTEMİ |

Canlılar enerji ihtiyaçlarını karşılamak için beslenmek zorundadır. Fakat bazen dışarıdan besin almak tek başına yeterli olmaz. Çünkü büyük besin molekülleri hücre zarından geçemezler. Besinlerin hücre zarın-dan geçebilecek büyüklüğe kadar parçalanmasına sindirim, bu olayın gerçekleştiği sisteme de sindirim sistemi denir. Sindirim olayının gerçekleşebilmesi için su ve enzim mutlaka gereklidir.

Canlıların bir kısmı sindirilmiş besini dışardan hazır alırken, bir kısmı da aldığı besini kendisi sindirir.

a) Dışarıdan sindirilmemiş besini hazır alan canlılar:

Böyle canlılar genellikle parazit canlılardır, bağırsak solucanı gibi). Bunlarda sindirim olayından ve sindirim sisteminden bahsedilemez.

b) Dışarıdan sindirilmemiş besin alan canlılar:

Böyle canlıları da ikiye ayırabiliriz.

1. Sindirim sistemi taşımayan canlılar: Bir hücreliler, sünger sölentere gibi omurgasız canlılar.

2. Sindirim sistemi taşıyan canlılar: Hayvanların büyük bir çoğunluğu

Sindirim bir hidroliz olayıdır. Yani sulu ortamda büyük molekOIIO besin maddelerinin enzimlerle küçük mole-küllü besin maddelerine parçalanmasıdır. 0 halde sindirim olayının amacı besinleri hücre zarından geçebi-lecek büyüklüğe parçalamaktır diyebiliriz.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy