Schiller, Johann Friedrich Von: Almanya’da 19. Yüzyılın İlk Yarısında Ortaya Çikan Ro

06 Kasım 2007

SCHİLLER, Johann Friedrich Von: Almanya’da 19. Yüzyılın ilk yarısında ortaya çikan Romantik felsefe akımının önemli düşünürü.

Özellikle sanat ve eğitim konusundaki görüşleriyle haklı bir ün kazanmış olan Schiller, 1795 yılında yayınlanan Über die asthetische Erziehung des Menschen (İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar) adlı eseriyle Batı kültürünün bütün bir tarihini ortaya koyma yolunda bir denemeye kalkışmıştır. O, işte bu deneme çerçevesi içinde, modern insandaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı teşhis eden ilk düşünürlerden biri olma onurunu taşir.

Yaşamlarında formun tamlığıyla içeriğin bütünlüğünü, imgelemin ilk gençliğiyle aklın olgunluğunu birleştirdiklerini düşündüğü Yunanlı model alan Schiller’e göre, modern insan kendi içinde bölünmüş bir insan olup, insan doğasının birliği ilerleme fikriyle, kültürdeki ilerleme düşünüyle bozulmuştur. Modern insandaki bu bölünmüşlük ve yabancılaşmanın ilacının, Schiller sanat olduğunu düşünmüştür. Başka bir deyişle, o sanatı insanlık için ahenkli, organik bir birliğin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görmüştür. Güzellik doğa halinden salt fiziki bir boyutu olan bireye bütünüyle karşit ahlaklı bireyin ihtiyaçlarına uygun düşen bütünlüklü ahlaki evreye giden yoldur. Sanat ve güzellik, özgürlük yoludur.

O, insanda iki temel dürtünün bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisi, her zaman değişme için bastıran duyumsal dürtü, diğeri de birlik ve süreklilik arayan formel dürtü. Bunlardan her ikisi de, Schiller’e göre, kendilerine getirilecek olan sınırlamalara ihtiyaç duyarlar; böyle bir sınırlamanın amacı ise, duyumsal dürtünün ahlak yasasına zarar vermemesi, formel dürtünün de duyguları öldürmemesi ve dolayısıyla bütünlüklü insana ulaşilmasıdır.

Bu ikisi arasında kurulmak istenen uyum, Schiller’e göre, üçüncü bir dürtü aracılığıyla sağlanabilir. Bu da, oyun dürtüsüdür. Söz konusu oyun dürtüsü, filozofa göre, sanatta ortaya çikar. Zira, duyumsal dürtünün nesnesinin yaşam, formel dürtünün nesnesinin form olduğu yerde, oyun dürtüsünün nesnesi veya amacı yaşana, canlı formdur. Ona göre, duyumsal dürtüyle formel dürtü, yalnızca sanat oyununda bir araya gelir ve insan güzeli temaşa ederken, ruh bir yandan ahlak yasası diğer yandan da fiziki zorunluluk arasında mutlu bir ortam yaratabilir. O, modern öznelligin tanımlayıcı özelligi olan çatisma ve yabancılaşmanın sanat veya oyun yoluyla gerçekleşecek yaratıcı çözümü için umut beslemiştir.

Sartre, Jean Paul: Varoluşçuluğun Kurucusu Olan Çagdas Fransız Filozofu. 1905-1980 Yı

06 Kasım 2007

SARTRE, Jean Paul: Varoluşçuluğun kurucusu olan çagdas Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaşamış olan Sartre’ın temel eserleri: L’Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l’Ego (Benin Aşkınlığı), La Nausee (Bulantı), Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yolları), L’Existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın Eleştirisi)’dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalismak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniş halk kitlelerine ulaşmayı denemiş olan ünlü bir düşünürdür.

Temeller: İnsanın kendi yazgısını belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerden etkilenmiş olan Sartre’ın temel çikis noktası, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden oluşur. Başka bir deyişle, Descartes’ın yaptığı gibi, özneden yola çikan Sartre, Kant’ın problemini, yani şeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiş dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluğunun nasıl açıklanabileceği problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalismistir.

Metafiziği: Ona göre, insanın doğası, insan tarafından üretilmis olan bir ürünü tanımladığımız tarzda açıklanamaz. Sartre’ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak, önce bu nesnenin nasıl olacağını tasarlarız. Örnegin, bir masayı ele alalım. Masa, kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve nasıl üretilecegini bilen bir insan tarafından imal edilmiştir. Buna göre, masa, meydana getirilmezden önce, belirli bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir şey olarak tasarlanmıştır. Masanın özüyle, masanın meydana getiriliş sürecini ve onun yapılma amacını anlarsak eğer, masanın özü, onun varoluşundan önce gelir. Sartre’a göre, insanda durum böyle değildir.

İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı’nın eseri olduğunu düşünürüz. Tanrı’yı, masayı imal eden marangoz benzeri doğaüstü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanrı’nın insanı yarattığı zaman, neyi yaratmış olduğunu bildiğine işaret ederiz. Oysa, Sartre Tanrı’nın varoluşunu inkar etmiş olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı var değilse, Sartre’a göre, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir modele, bir taslağa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve Sartre’a göre, kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.

İnsanın önceden belirlenmiş bir özü olmasa da, o, Sartre’a göre, bir taş ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. O, bir taş parçasının her ne ise o olduğunu söyler; taşin varlığı, kendi içine kapanık, kendisinden başka bir şey olamayan varlıktır. Söz konusu taş parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre’a göre, kendinde varlıktır. Buna karşin, insan, kendinde varlık (yani, taş parçasının var olduğu tarzda var) olmak dışında, kendisi için varlığa (yani, onu taş parçasından farklılaştıran varlık tarzına) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduğunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, ‘ne değilse odur, ne ise o değildir.’ Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca değişme kapasitesi vardır. Onu şimdi olduğu şeyle tanımlayamazsınız, çünkü tanımladığınız anda, o başka bir şey, başka bir birey olma yoluna girmiştir. Bilinci insanı her zaman başka bir şeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceğe doğru yöneliştir.

Başka bir deyişle, insan doğası, başka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı değildir. İnsan başka herhangi bir şey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diğer şeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan şeylerin dünyası ve başka insanlarla farklı ilişkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aşan bir nesnenin varoluşunu tasdik etmek suretiyle varolduğu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca ‘orada olan’ bir şey olarak dünya olabilir.

Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre’a göre, sandalye, dağ benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dediğimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak şekillendirilir. Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karşilıklı ilişkiler içinde bulunan şeylerden meydana gelen anlaşilır bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnızca vardır; o, kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki şeylere, varlık vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç herşeyden önce, dünyadaki şeyleri tanımlar ve onlara anlam yükler. İkinci olarak, bilinç kendisini aşar, yani kendisiyle nesneler arasına bir mesafe koyar ve bu şekilde nesneler karşisında bir bağımsızlık elde eder. Bilinçli ben, dünyadaki şeyler karşisında bu tür bir bağımsızlığa sahip olduğu için, şeylere farklı ya da alternatif anlamlar yüklemek, bilincin gücü içindedir. İnsan, Sartre’a göre, mühendis ya da işçi olmayı seçebilir, şu ya da bu proje veya tasarıya bağlanır; dünyadaki varlıklar da, insanın bu tercihlerine bağlı olarak anlam kazanırlar.

Ahlak Görüşü: Buna göre, insan öncelikle vardır, insanın varoluşu, onun ne olacağından önce gelir. İnsanın ne olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşisında nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan, şeyler ve kişiler karşisındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgili olarak bir tercihte bulunur. İnsan dünya karşisında bu tür bir özgürlüge sahip bulunduğu için, dünya insanın bilincini ve tercihlerini etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda olduğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Kısacası, Sartre’a göre, insan özgürlüge mahkumdur. İnsan özgür seçimleriyle kendisini tanımlar ve yaratır. Buna göre, insan, kendisini yoktan varetmez, fakat bir dizi seçim ve karar aracılığıyla, varoluşunu belli bir öze dönüştürür, yani kendi özünü oluşturur.

Başka bir deyişle, kendi kendisini sürekli olarak yeniden yaratmak durumunda olan insan, bir varoluş olarak, kendisini ilk anda terkedilmiş biri olarak bulur ve umutsuzluğa düşer. İnsan bu durumda geçmişine dönemez, şimdinin kendisi için boş bir imkan olduğu insan, geleceğe de güvenemez. İşte insan bundan dolayı, kendisini saçma bir dünya içinde hisseder. Doğmak, yaşamak, ölmek ve eylemek ona hep saçma gelir. İşte insan böyle bir anda başkalarını hisseder, ve kendisini bir merkez olmaktan çikarir. Bu ise onun varoluşunu özsel olarak yaşamasını önleyip, onu başkalarıyla birlikte olmaya, toplum içinde yaşadığı gerçeğine götürür. Böyle olunca da insan başkalarının sorumluluğunu duymaya başlar. Bu nedenle, Sartre’ın gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir. Tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlakı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çag kendi doğrusunu yaratırken, ahlaklılık da her çagda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çikar.

Russell Bertrand ;

06 Kasım 2007

RUSSELL BERTRAND ;

Doğum tarihi 1872, İngiliz Matematik Bilgini ve Filozofu. Birinci Dünya savaşına karşı barışçı fikirler ileri sürdüğü için, 1916′da kürsüsünden ayrılmak zorunda kaldı. Çin’e ve Rusya’ya kadar uzanan bir seyahate çıktı. Uzun yıllar Amerika’da Profesörlük yaptı. 1944′de tekrar Cambridge’deki kürsüsüne döndü. Yeni Mantığın öncülerindendir. Felsefesi Bilgi Teorisi üzerine toplanmıştır. Hayatı boyunca Dünyada sürekli bir Barışın kurulması yolunda çalışmıştır. Bu amaç ile kurduğu ( BERTRAND RUSSELL FOUNDATION ) Dünyanın her tarafındaki Barışseverleri zaman zaman bir araya toplamaktadır.

Bertrand Russel, Philosophie des Abendlandes, Wien, Zürich 1992

Berber paradoksu ;

Sonu Başına Çıkan Çıkmaz Sokak Paradoks : Yunanca karşı, karşıt, zıt anlamına gelen para önekiyle, fikir düşünce anlamına gelen daxos sözcüğünden oluşmuş bir kelimedir paradoks. Mantık oyunları olarak da görülebilecek paradokslar, kendilerini çözdürmek için, heyecanlandırıcı ve eğlendirici bir serüvenin içine çekerek neredeyse insanı kışkırtırlar. Paradoksal durumlarda birlikte gerçekleşmesi beklenmeyen iki olgunun ya da birlikte varolması beklenmeyen iki niteliğin birarada çıkması söz konusudur, bazen de varılan paradoksal sonuç düpedüz mantıksal bir çelişkidir. İsterseniz paradoksları birlikte inceleyelim Yalancı paradoksu "Şimdi yalan söylüyorum." Bu önermenin doğruluk değeri nedir? Yani "şimdi yalan söylüyorum" derken doğru mu söylüyorum yoksa yalan mı söylüyorum? Düşünecek olursakBu önermenin doğru olduğunu varsayalım. Öyleyse yalan söylüyorum. Ancak önermenin doğru olduğunu varsaymıştım öyleyse çelişkiye düştümBu önermenin yalan olduğunu varsayalım. O zaman bu cümle doğru olmalıdır. Gene bir çelişki. (farkındayım zihniniz zorlanıyor.)Berber Paradoksu Bertrand Russell’ın 1918′de ortaya attığı berber paradoksu da "yalancı paradoksu" na benzer bir paradoks. "Seville’in kendini traş etmeyenlerini traş eden berberi kendini traş eder mi etmez mi?"Kendini traş etmeyenleri traş eden berber kendini traş ederse kendi kendiyle çelişki içine düşer. Kendini traş etmezse tanımdan ötürü kendini traş etmesi gerekir, ama bu da bir çelişkidir. Bu durumda bu berber berber dükkanını kapatıp yeni bir mesleğe atılmalıdır)Bu iki paradoksta da sonsuza uzanan bir kısır-döngü vardır.İstisna Paradoksu1. Bütün kuralların istisnaları vardır 2. Yukarıdaki cümle de bir kuraldır. 3. O halde onun da istisnaları vardır 4. Demek ki istisnaları olmayan kurallar da vardır. Görüldüğü üzere 1. ve 4. cümleler birbirleriyle çelişki halindedir.Timsah Paradoksu Bir annenin elinden çocuğunu kapan timsah, çocuğa ne yapacağını annenin bilmesi durumunda çocuğu vereceğini söyler. Anne, timsaha çocuğunu yiyeceğini söyler, böylelikle meydana gelen paradoksal durum sonucunda çocuğunu kurtarır. Şöyle ki, timsah çocuğu yiyecekse anne timsahın ne yapacağını bilmiş olacak ve timsah çocuğu teslim edecek ancak çocuk teslim edilince anne timsahın ne yapacağını bilememiş olacak; timsah çocuğu yemeyecekse anne bilemediğinden çocuğu yiyecek ama o zaman anne timsahın yapacağının bilmiş olacak ve bu yüzden yememesi gerekecek. Kısaca, bu iki durumda da timsah çocuğu ne yiyebilir ne de yiyemez.İşte size başka paradokslar " YAPTIĞIM AÇIKLAMA YANLIŞTIR " Eublides " BÜTÜN GİRİTLİLER YALANCIDIR " Giritli Eupiminides " DÜŞMANLA KARŞILAŞTIK VE O BİZİZ " Walt Kelley" KENDİ KENDİSİNİ ELEMAN OLARAK İÇERMEYEN KÜMELERİN KÜMESİ KENDİ KENDİSİNİ ELEMAN OLARAK İÇERİR Mİ?" Bertrand Russell ALGI YANILMALARI Matematikte paradoks olarak geçen algı yanılmalarını daha yakından tanıyalım.Göze veya akla ilk bakışta bakılan yönde doğru gelen şekil,ifade,anlatım vs. denir.Paradokslar çok çeşitlidir.Felsefe de de geçen bu konu Matematik ‘ten çok eğlence bilimine daha yakın..Binlerce yıllık geçmişi olan paradokslar, insanların kafasını devamlı meşgul etmiştir. Aslında doğru gibi görülen bir önerme veya fikir, tamamen yanlış olarak çıkar karşımıza. Tam tersi de mümkündür; yıllarca yanlış zannettiğimiz olayların, fikirlerin, hesaplamaların, doğru olduğunu görmek, bizi şaşkınlığa ve hayrete düşürür. İleride bolca misal vereceğimiz paradoksların, yapılmış birkaç tanımını aktaralım:Kısaca paradoks:’Çok mantıksız görünen, aslında çok mantıklı bir değiş”Kağıt-kalem veya mantık ilüzyonu’ BİR KAÇ PARADOKSParadokslar ilginçtir, eğlencelidir, öğreticidir, şaşırtıcıdır, zihni açar…Tarihte bilinen ilk paradoks örneklerini Epimenides vermiştir. Giritli olan Epimenides:-’Bütün Girit’liler yalancıdır!’ diyerek bizi çelişkiye götürür. Nasıl mı?Şöyle ki :Eğer gerçekten giritliler yalancı ise kendisi de giritli olduğuna göre o da yalancıdır. Yani söyledikleri yalandır(mesela yukarıdaki cümlesi). Bu cümle yalan olduğuna göre doğrusu şu olmalı:-’Bütün Giritliler doğrucudur, doğru söyler.’O halde söylediği doğrudur. Yani ‘bütün Giritliler yalancıdır.Günlük hayatta rastladığımız bir tane daha: – Beni duyabiliyor musun? – Hayır. Sesin gelmiyor (!)Hemşerim memleket nire?Memleketimizde bazı yer adları, kendisi ile çelişir:Bakırköy: Adı "köy" olmasına rağmen ilçedir. Hem de yaklaşık 50 vilayetten bile büyük bir ilçe.Viranşehir: "Şehir" değil, Ş.urfa’nın bir ilçesidir.Kuşadası: "Ada" değildir.Denizli: Denizli’de deniz yoktur.Elmadağ, Kadifekale, Akdeniz, Gümüşhane…vs.Bir otobüs ilanı:-"Okuma-yazma öğrenmek isteyenlere müjde! Hemen aşağıdaki adrese başvurun…"Okuma-yazma bilmeyen bir insan nasıl bu ilanı okuyacak! Okusa zaten o adrese başvurması gerekmez…BU CÜMLEDEKİ HARF SAYISI OTUZYEDİ DEĞİLDİR. (37 Harf var)SOCRATES’ten:" Bildiğim tek şey var; o da hiç bir şey bilmediğim."Karışım Paradoksu:Bir fincan sütümüz ve bir fincan da kahvemiz var. Bir kaşık sütten alıyoruz ve kahve fincanına döküyoruz. İyice karıştırıp oradan da bir kaşık alıyoruz ve süte döküyoruz. Şimdi sorumuz geliyor:Kahvedeki süt mü yoksa sütteki kahve mi daha fazladır?CEVAPBerber Paradoksu: Klasik paradokslardan biri daha:Bir berber, bulunduğu köydeki erkeklerden, yalnızca kendi kendini traş edemeyen erkekleri traş ediyor. Berberi kim traş edecek?CEVAPRussel Paradoksu:1970 yılında 98 yaşında ölen Bertrand RUSSEL’ın çok bilinen paradoksu:" Bir odada papa ve ben varım. Odada kaç kişiyiz?" Cevap:" Bir kişiyiz. Çünkü ben, aynı zamanda papayım "Russel’ın "Kümeler" Paradoksu:Russel’a göre iki çeşit küme var: a) Kendisinin elemanı olan(ihtiva eden) kümeler.b) Kendisinin elemanı olmayan kümeler.Şimdi, "Kendisinin elemanı olmayan kümeler"in kümesine ‘X’ diyelim. X, kendisinin elemanı mıdır? devamı yakında..Nasreddin Hoca: Nasreddin Hoca bir gün heybe almak için pazara gider. Güzel bir heybe görüp pazarcı ile pazarlık yapar ve 1 akçeye anlaşırlar. Tam oradan ayrılacaktır ki daha güzel bir heybe dikkatini çeker:- Kaç akçe şu heybe muhterem?- 2 akçe hocam.- Aldım gitti, diyen hoca elindekini bırakır ve onu alıp tam gidecekken pazarcı seslenir:- Hocam. Bu heybe 2 akçe. Sen 1 akçe verdin.Hoca sinirlenir:- Bre cahil adam! Sana önce 1 akçe verdim. Sonra da 1 akçelik heybe bıraktım! İkisi eder 2 akçe. Daha benden neyin parasını istersin!Temelden:Temel, çalışmak için gittiği şehirden, köye babasına mektup yazar. Klasik mektup cümleleriyle başlayan mektup, şu notla biter:-"Babacuğum. Acele cevabini bekliyrum. Yalnız, zarfa biraz da para koyarsan iyi olir. Oğlin Temel."Aradan onbeş gün geçer ve mektubun cevabı gelir. Temel büyük bir heyecanla zarfı açar. İçinden sadece mektup çıkar. Mektubun sonunda da bir not vardır:-"Oğlim Temel. Sana para göndereceydum. Ama aha bu geri zekali anan zarfi kapatmiş. Bir daha ki sefere evladim. İmza:Buban."Müfettiş Paradoksu:Bir işyerini, önümüzdeki on gün içinde vergi müfettişleri denetlemeye gelecektir. Müfettişler, mantık oyunlarını sevdikleri için işyeri yetkilisine telefon açarlar ve:-"Hangi gün geleceğimizi, o günün sabahında tahmin edebilirseniz, denetimden kurtulacaksınız" derler.Defterleri denetimden geçemeyecek kadar karışık olan işyerinin yetkilisi, biraz düşünür ve müfettişlere:-"Galiba bu denetimi yapamayacaksınız efendim. Çünkü buraya geleceğiniz günü çok kolay tahmin edebilirim. Şöylekienetimi, onunucu ve sonuncu güne bırakmazsınız. Çünkü ben ilk dokuz gün gelmediğiniz takdirde onuncu gün geleceğinizi hemen bilirim. Dokuzuncu gün de gelmezsiniz. Çünkü ilk sekiz gün içinde gelmezseniz, dokuzuncu gün geleceğiniz açıkça belli olur. (Onuncu gün gelmeyeceğinizi az önce ispatlamıştım). Onuncu ve dokuzuncu gün gelemeyeceğinize göre denetimi, sekizinci güne de bırakamazsınız. Çünkü ilk yedi gün içinde gelmediğiniz takdirde sekizinci gün geleceğinizi hemen anlarım…Yetkili, mantık oyunlarına müfettişlerden daha meraklıymış

Introduction to Mathematical Philosophy ;

Bertrand Rusell "Introduction to Mathematical Philosophy" adlı eserinin son bölümünde "Şu an totoloji’yi nasıl tanımlayabileceğimizi bilmiyorum" diye itiraf ettiği yerde şöyle bir dipnot düşer:

- "Totoloji’nin matematiğin tanımı için önemine, bu problem üzerinde çalışan eski öğrencim Ludwig Wittgenstein dikkatimi çekmişti. Problemi çözüp çözmediğini, hatta yaşayıp yaşamadığını dahi bilmiyorum." (Matematik Felsefesi, s. 102, Ankara, 2004)

İnsafsızlık değil, gerçek: Russell yaşadığı sürece neyi bildi ki? Hiçbir şeyi! Evet hiçbir şeyi. Çünkü bilme çabası süresince bilmediğini bilemedi. Wittgenstein da önüne gelmiş hiçbir problemi çözmedi, çözemedi. Fakat herşeyi bildi. Çünkü bilme sürecinde en nihayet bilmediğini bilmek noktasına ulaşabildi. Bilmediğini bilmemek, bilinmesi gereken herşeyi bilmek demektir.

- "Wittgenstein’in hayattayken yayınladığı tek felsefe kitabında, Büyük Savaş’ın siperlerinde yazdığı "Tractatus Logica-Philosophicus"ta, yazar büyük bir tevazuyla felsefenin bütün temel sorunlarını çözdüğü sonucuna varıyordu. Daha otuzuna gelmeden, bu yenilir yutulur iddia değildi ve yayıncıları pek ikna etmemişti. (Wittgenstein’in Maşası, s. 48, İstanbul, 2004)

Wittgenstein da kabul etti bu gerçeği ve gürültülü bir biçimde susuverdi. Şaşkındı hayatı boyunca. Sanırım en büyük yeteneği de şaşmak/şaşakalmak’tan ibaretti.

Şilin yağmurları (!) altında ıslanmayı sürdüren Russel’ın anlamadığı da esasen onun bu yönüydü. Çözümsüzlüğü kendi yeteneksizliğiyle açıklıyordu. Öyle ki kendisinden daha yetenekli birini görünce, çözümün ondan geleceğine inandı.

- Ludwig ilk sömestrin sonunda Russel’a bir soru sorar:

"(Whitehead), benim budalanın teki olduğumu mu düşünüyor?"

"Bunu neden bilmek istiyorsunuz?"

"Çünkü budalanın tekiysem pilot, değilsem filozof olacağım."

"Sevgili dostum, sizin budalanın teki olup olmadığınızı bilemiyorum. Ancak tatilde bana ilginç bir konu hakkında bir deneme yazarsanız, onu okur ve size bilmek istediğinizi söylerim."

Wittgenstein denemeyi eline tutuşturduğunda, Russel ilk cümleyi okur okumaz onun bir dâhi olduğuna karar verir. Haziran 1912′de kendisini ziyaret eden Hermine Wittgenstein’a şu sözleri söyleyerek onu şaşırtır:

"Felsefe’nin bir sonraki büyük adımının, kardeşiniz tarafından atılacağını düşünüyoruz." (Ludwig Wittgenstein ve David Pinsent, s. 56-57, İstanbul, 2002)

Felsefe’de büyük adımların atılmasını beklemek, hikmet’in talepkârlarına değil, heveskârlarına mahsus keyfiyetlerdendir. Bilineni bilmek "adım atmak" anlamına gelmez. Bilinmeyeni bilmek ise felsefenin değil, bilimin işidir. Bilim, bütünlüğü olmayan bir bilmecenin parçalarıyla meşgul olmanın bir diğer adıdır. Hareket tarzı doğrusaldır; felsefe’nin ise dairesel.

Bilimin durup dinleneceği bir menzil yoktur. Felsefe ise son adımını ilk adımında atabilmeyi başarmış olanlara özgü bir kavrayışla kendini ortaya koyar; yani felsefe, bilineni bilmektir. Gerisi gevezeliktir.

- Felsefe yapmak da, müzik dinlemek gibi onu (Ludwig Wittgenstein’ı) neşelendirir ve hüzünlendirir.

Dostlarından biri bir defasında kapısının önünden gizlice Beethoven’ın müziğine kulak kabartır. Besteci o esnada bir füg üzerinde çalışmakta, aynı anda ağlamakta, şarkı söylemekte ve küfretmektedir. Bir saat sonra odadan dışarı çıktığı zaman, sanki içeride şeytanla boğuşmuş gibi bir görünümü vardır. 36 saat boyunca hiçbir şey yememiştir, aşçısı ve hizmetçisi kaçıp gitmiştir.

"İşte böyle bir insan olmak gerekir!" diye bağırır Ludwig hayranlıkla. "Bu insanlar Tanrı’nın gerçek çocuklarıdır." (s. 49)

Yeni yılın ilk yazısını son bir alıntıyla bitirelim ki kendimizi başladığımız yere geri dönmüş sayabilelim:

- Bir adam Norveç’in Skjolden yöresinde bulunan evinde akşam yemeğinden sonra dua etmek için diz çöker ve ağzından şu sözler dökülür:

"Burada kimse yok!"

Yeni yılın ilk günündeyiz. O halde Cenab-ı Aşk, hakikat arayıcılarına bu yeni yılda da "Burada kimse yok!" demeyi nasib etsin!

Bertrand Russell’ın bir öğrencisi

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.jpg[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]Ludwig Wittgenstein (1889-1951), 1930′da çekilmiş bir resmi

Ludwig Josef Johann Wittgenstein (26 Nisan 1889-29 Nisan 1951) Avusturya doğumlu filozof. Mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunmuştur. 20. yüzyılın en önemli filozoflarından sayılır.

Ölümünden sonra, defterlerinden, makalelerinden ve ders notlarından seçilmiş bir çok yazısı yayınlanmış olmasına rağmen, hayatı boyunca yayınladığı tek kitap, 1921′de Cambridge’de Bertrand Russell’ın gözetimi altında bir öğrenciyken yayınlanan Tractatus Logico-Philosophicus isimli eserdir. Kendisine doktorasını sağlayan Tractatus ‘un yayınlanmasıyla felsefenin bütün problemlerini çözdüğüne inanmış, çalışmalarını bırakmış ve ilkokul öğretmenliği, bir manastırda bahçıvanlık ve kızkardeşinin Viyana’daki evinin mimarlığı gibi çeşitli işlerle ilgilenmiştir. Buna mukabil, 1929′da, Cambridge’e dönerek bir öğretim görevi üstlenmiş ve önceki çalışmalarını gözden geçirmiştir. Zirvesine, ölümünden sonra yayınlanan ikinci şaheseri Felsefî Soruşturmalar’da ulaşan yeni bir felsefî yöntem ve lisan anlayışı geliştirmiştir.

Erken dönem çalışmaları, büyük ölçüde Russell’ın mantık çalışmaları, Alman felsefeci Gottlob Frege ile olan kısa süreli bir öğrenim ve Arthur Schopenhauer’den etkilenmiştir. Tractatus yayınlandığında, Viyana Çevresi adını almış pozitivist grup üzerinde hayli etki yaratmıştır. Bununla beraber, Wittgenstein kendini bu okuldan saymamış ve mantıksal pozitivizm’in Tractatusla ilgili olarak ciddi yanlış anlamalar taşıdığını ifade etmiştir.

Her iki dönem eserleri de Analitik Felsefe, bilhassa Lisan Felsefesi, Zihin Felsefesi ve Hareket Teorisi’nin gelişimi üzerinde önemli etkiler yaratmıştır. Wittgenstein’ın metodunu sürdüren öğrencileri ve çalışma arkadaşlarından Gilbert Ryle, Friedrich Waismann, Norman Malcolm, G.E.M. Anscombe, Rush Rhees, Georg Henrik von Wright ve Peter Geach sayılabilir. Wittgenstein’dan etkilenen çağdaş felsefeciler arasında James Conant, Michael Dummett, Peter Hacker, Stanley Cavell ve Saul Kripke bulunur.

Rasyonalizm

06 Kasım 2007

Rasyonalizm

"Doğru ve genel geçer bilgi elde edilebilir. Böyle bir bilginin kaynağı akıldır, düşünmedir." tezini savunun görüşe, akılcılık (rasyonalizm) adı verilir. Bu görüşe göre, akıl yoluyla belirlenmiş zorunlu, kesin, genel geçer bilgi örneği matematik ve mantıktır.

SOKRATES (M.Ö. 469-399)

İlk rasyonalist düşünürdür. Sahip olduğu görüşlere ilişkin hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Onun görüşleri öğrencisi olan Platon’un kitaplarından öğrenilmiştir. Sokrates’e göre bilgilerimiz doğuştandır. Bunu kanıtlamak için hiç matematik bilgisi olmayan bir köleye, yönelttiği sorularla bir geometri öğretemez, ancak onda doğuştan bulunan bilgi ve düşüncelerini uyandırabilir.

Onun bu yöntemine diyalektik (soru-cevap) sanatı denir. Bu yöntem üç aşamadan oluşur: Soru sorma, ironi (alay etme), mayotik (doğurtma).

Sokrates bu yöntemle kavrama ulaşmayı amaçlar. Kavram ile yargılara sağlam bir temel bulacağına inanmıştır. Sokrates’in üzerinde durduğu başlıca konu ahlâk olmuştur. Erdemli olmanın (ahlâklılık) mutlu olmaya vardıracağını, bu nedenle erdemin bilgi olduğunu dile getirmiştir.

PLATON (Eflatun M.Ö. 427-347)

Sokrates’in öğrencisidir. Rasyonalist anlayışı daha sistematik bir yapıya dönüştürmüştür. Platon’a göre iki evren vardır: Biri duyumlanabilen varlık evreni, diğeri akıl ve düşünme yoluyla kavranabilen idealar evrenidir. Asıl gerçeklik idealar evrenidir.

Duyular yoluyla kavranabilen evren, idealar evreninin bir görüntüsü, kopyasıdır. İnsan, gerçek bilgiye, idealar evrenini kavrayarak, yani düşünerek varabilir. Duyumlanan evrenin bilgisi yanıltıcıdır ve görelidir. Bu düşünceleriyle Platon, rasyonalizmi idealizmle özdeşleştirmiştir.

ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322)

Platon’un idealizmini eleştirerek rasyonalizmi realist bir anlayışa dönüştürmüştür. Aristoteles, aynı zamanda mantığın kurucusudur. Ona göre mantık, doğruya vardıran bir araçtır. O, mantıklı düşünmeyi tümdengelim olarak değerlendirir. Gerçek bilgi, tümel gerçekliklerden tümdengelim yoluyla elde edilebilirler. Aklın genel gerçekliklerden yola çıkarak buradan tikel ve özel bilgiler elde etmesi, aklın temel fonksiyonudur ve türevidir.

Aristotelese göre iki tür bilgi vardır: Biri deneye, yani yaşarken duyum ve algılarla kazanılan bilgiler, diğeri ise bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi; kavram, yargı ve akıl yürütmeye bağlıdır. Bilimsel bilgi, tek tek var olanlardan kalan bilgi olmayıp, genel ve tümel olanı kavramaya yönelik rasyonel bilgidir.

Aristoteles için akıl da etkin ve edilgen akıl olarak iki yönlü özellik gösterir. Etkin akıl, ideaları kavrar, bilir ve bütün insanlar da ortaktır. Edilgen akıl ise duyu verilerini işler, tümel kavramları oluşturur. Bu akıl bulunduğu bireyin özelliğini taşır.

FARABİ (870-950)

Farabi, İslam Felsefesi’nin kurucusudur. Aristoteles’in felsefesini benimsemiştir. Kuran ile Aristoteles felsefesini uzlaştırmaya çalışmıştır. Bu nedenle Farabi’ye ikinci öğretmen (muallim-i sani) denmiştir.

Farabi’ye göre en gerçek, en yüce varlık Tanrı’dır. Tanrı, var olmasını bir başka şeye borçlu olmayan, varlığını kendinden alan bir özelliğe sahiptir. Diğer varlıklar ise kendi başlarına var olamaz.

Farabi’ye göre Tanrı, hem öz hem de varoluştur. Yaratılanlar, Tanrı’ya en yakın varlıklar olan "akıllar" halinde Tanrı’dan çıkarak, var olurlar. Bu var oluş bir sıra düzenine göre olur. Tanrı’dan çıkan "akıl"lar arasında en önemlisi hep etkin akıldır. Bu akıl, mutlak bilgi ile aynıdır. İlk bilgiler bu etkin akıldan çıkmıştır.

Duyumlara ve mantıksal çıkarımlara dayalı bilgilerin doğruluğundan emin olunamaz. Doğrulukları deneyle kanıtlanmış bilgiler tümel bilgilerdir. Bu bilgiler,doğruluğu aynı zamanda akla dayalı olan gerçek bilgilerdir.

DESCARTES (1596-1650)

Yeniçağ’da rasyonalizmin temsilcisi, Fransız filozofudur. Matematikçidir. Matematikte "Analitik Geometri"nin kurucusudur. Descartes’e göre matematiğin metodunda analiz ve sentez vardır. Bu yol, gerçeği elde etmede kullanılacak en doğru yoldur.

Descartes, insan zihninde doğuştan var olduğunu kabul ettiği gerçeklerden başlanarak ve matematiğin metodu kullanılarak apaçık bilgilere varılabileceğini iddia etmiştir.

Descartes, doğrulara, gerçek bilgilere varmada "şüphe" metodunu kullanmıştır. Kullandığı şüphe, bir amaç değil bir araç şüphesidir. Descartes’e göre şüphe etmek düşünmektir. Şüphe eden kişi düşünüyor demektir. Şüphe eden kişi, şüphe eden benliğinden, yani bilincinden ve bilincinin varlığından şüphe edemez. İşte bu Descartes’e göre ilk elde edilen gerçekliktir. Daha sonra bu yöntemle Tanrı’nın ve varlıkların şüphe edilemeyecek gerçeklikler olduğunu kanıtlar. Kanıtlamalarını hep akıl yoluyla yapar.

LEİBNİZ (1646-1716)

Leibniz bir Alman düşünürüdür. Aynı zamanda bir mantıkçı ve matematikçidir. Ona göre insan bilgisi iki yolla elde edilir: Duyularla ve akıl yoluyla elde edilen bilgiler. Duyu bilgisi, yanıltıcı ve güvenilir olmayan bilgidir. Matematik bilgisi buna örnektir.

Leibniz’e göre her şey Tanrı’dan türemiştir. Tanrı sonsuzdur. İnsan aklı Tanrı bilgisine "çelişmezlik" ilkesi ile varır. Bu tür bilgiler, ezeli ve ebedi hakikatleridir. Bunun yanında olgulara dayalı bilgiler de vardır. Bu bilgiler "yeter sebep" ilkesine dayanırlar. Bu görüşleriyle Leibniz, rasyonalizm ile empirizmi uzlaştırmaya çalışmıştır.

HEGEL (1770-1831)

Hegel’e göre akıl değişmez, mutlak, en güvenilir bilgi kaynağıdır. Akıl, insan düşünmesini ve bilinçsiz doğayı idare eden bir kanundur. Düşünmek, araştırılan ve bilgisi elde edilmek istenen "nesnenin özünü bilmek" etkinliğidir.

Her nesnede görüntüsünün ardında bir de öz vardır. Düşünmek, nesnenin ardındaki bu özü kavramaktır. Hegel’e göre akla uygun olan gerçektir. Akıl, mutlak varlığın ve doğadaki değişmenin bilgisini apaçık olarak vermektedir.

Psikoloji Ve Kültür

06 Kasım 2007

PSİKOLOJİ VE KÜLTÜR Kültürel psikoloji insan toplum kültür ilişkilerinin ve bunlarda ki değişmeleri kapsamaktadır.Geleneksel psikoloji ise genelde davranışı kültürel bağlamdan soyutlayarak inceler. Çünkü temel amacı davranışın evrensel boyutlarını ve kurallarını bulmaktır. Bu amaca yönelik olarak ta davranışta ortak yanların üzerinde durmuştur. Bu yaklaşım psikoloji biliminin sınırlarını belirlemiş ve onu basit davranışsal konular olan şartlanma ve öğrenme, duyum ve algılama, kavrama ve bellek düzlemine indirgemiştir. Kültürler arası psikolojide ise son yıllarda ortaya çıkan iki zıt eğilim vardır.bu eğilimler yerel psikolojilere yönelme ve evrenselciliğe yönelmedir. Birincisinde emik yaklaşım,ikincisinde etik yaklaşım kullanılmaktadır. Emik yaklaşım her kültürün psikolojik süreçlerinin farklı ve kendine özgü olduğu görüşüdür. Etik yaklaşım ise psikolojik süreçlerin farklı kültürlerde de ortak olabileceği görüşüdür. Emik yaklaşımın bir sakıncası bir kültürde görülüp adlandırılmış olan fakat bir diğerinde görülmeyen bir davranışın görüldüğü kültüre özgü kabul etmektir. Oysa bu davranışın bir üçüncü kültürde görülebilmesi her zaman mümkündür. Burada yerel psikoloji ve evrensel psikoloji birbirine zıt iki akım gibi görülmektedir. Ancak bu iki akım kuramsal çerçevede birbirini tamamlar. Çünkü psikolojide gerçek evrensel kurama ulaşabilmek için yerel bilgi gerekir. Farklı yerel davranış kalıpları arasında benzerlikler buldukça evrensel geçerliliği olan olgulara yaklaşmaya başlarız. Öyleyse yerel bilgi oluşumu evrensel bilginin aranmasında gerekli ve önemli bir basamak yada evredir. SOSYALLEŞME Sosyalleşme kavramı insanın gelişiminde önemli bir faktördür. Sosyalleşme yapısında karmaşıklığı içeren, toplumsal anlamda başarılı bireylerin yetişmesi süreci demektir. Ayrıca sosyalleşme hem istemli bir sosyalleşmeyi,hem de istem dışı bir süreç olan kültürleşmeyi içerir. Bu kültürün öğrenilmesi ve insanın sosyal bir varlık olma sürecinin tamamıdır. Burada birey tüm çevresini kapsayan ve bireyin çevresi ile olan dinamik etkileşimini göz önüne alan bağlamsal yaklaşımlar insan gerçeğine çok daha uygun olur. Sosyalleşme bireysel ve toplumsal öğelerin karşılıklı etkileşimini içerir. O halde hiçbir sosyalleşme kuramı bunlardan yalnızca birinin üzerine kurulamaz. Ancak insan gelişimini inceleyen psikolojik kuramlar konunun bireysel yönünü,sosyolojik sosyalleşme kuramları ise konunun toplumsal yönünü ön plana çıkarmışlardır. Ancak son zamanlarda her iki disiplininde bir diğerinin geliştirdiği kuramları tanıması ve kuramlarını içine alması iki disiplinin birbirine yaklaştığını göstermektedir. Burada insanın gelişimini inceleyen psikolojik kuramların kullandığı bazı temel kişi çevre ilişkisi modellerinden karmaşık bir süreç olan sosyalleşmeyi ne kadar açıklayabildikleri konusunda kısaca söz edebiliriz. 1-Mekanizmik Model Bu model insan gelişimini çevresel uyarıcılara verilen tepkiler toplamı olarak görür. Klasik öğrenme kuramı bu mekanik yaklaşımı benimsemiştir. 2 Organizmik Model Bu modele göre insan gelişiminin olgunlaşmaya bağlı nedenleri çevresel nedenlerden önde gelir. Bu modelde birbirini izleyen gelişme aşamaları belirlenmiş ve bu aşamaların giderek potansiyel olarak varolan insandaki gelişmenin son aşamasına ulaşacağı varsayılmıştır. Piaget’in bilişsel gelişim kuramı bu modeli benimsenmiştir. 3-Sistem Modeli Gelişimi yada değişimi bir sistem yada sistemler arasında incelemekte yönelik bir yaklaşımdır. Bu görüşe göre insan gelişimi psikolojik ve sosyal sistemlerin iç içe geçişinin bir sonucudur. Bu model de insan gelişiminin belirli bir sonu yoktur. Psikolojideki ekolojik kuram ve sosyolojideki sosyal sistem kuramları bu yaklaşımı paylaşmaktadır. 4-Bağlamsal Model Bu model insan gelişimini bireyle çevre arasında süre gelen yaşan boyu bir etkileşim olarak kabul eder ve sembolik etkileşimcilikte yeni toplumsal yapı kuramlarına kadar bir çok sosyolojik kurama genel bir çerçeve oluşur. Bağlamsal modele göre birey sosyal çevresi ile sürekli alış veriş içindedir. Bu dinamik süreçte birey etkin olarak ortamları seçer ve bu ortamlarda onun davranışını belirler. Kişi-çevre ilişkisi ile ilgili bazı modellerin bu özetleri genelde modellerin hepsinin en azından bir dereceye kadar sosyalleşme sürecini açıklaya bileceklerini göstermektedir. Modellerden bazıları özellikle Organizmik model bu iş için pek uygun olmamakla beraber her biri bu karmaşık süreci anlamakta yararlı olabilecek öğeleri içermektedir. AİLE ÇEŞİTLİLİĞİNE NEDEN OLAN ETKENLER Aile çeşitliliğine neden olan etkenler üç kısımda incelenebilir Bunlar; 1-Ana –Babaların inanç ve değerleri 2-Aile etkileşimi 3-Sosyal sınıf ve aile tipidir. Ana babaların çocuklar ve aile ile ilgili temel inanç ve değerleri, kendileri ve rolleri nasıl algıladıkları, aile süreçlerinin ve çocuğun sosyalleşmesinin anlam kazandığı temel bağlamı oluşturur. Ana-Babaların kendi rollerini nasıl algıladığı ve bu rollere bağlı değerler sosyalleşme sürecinin önemli yönlerini oluşturmaktadır.Örneğin Japon ve Amerikalı annelerin karşılaştırıldığı bir araştırmada annelik rolünün tanımı ve tanımın içerdiği sorumluluklarda zamanla ilgili farklılıklara rastlanmıştır.Amerikalı anneler çocukları ergenlik dönemine gelinceye kadar kısa bir annelik dönemi benimsiyorlar. Baba soyunun devamı ile ilgili herhangi bir sorumluluk almaksızın yalnızca çocuğun bakımı ve çocuğu sevme gibi sorumluluklar yükleniyorlar. Japon anneler için ise annelik yaşam boyu süren bir roldür. Çocuk yetiştirmede de baba soyunun devamlılığı içinde ve babasının ait olduğu iş çevresinin beklentileri doğrultusunda çocuğun saygılı işbirliğini ve başarıya yönelik olarak büyümesinin sorumluluğunu yükleniyorlar. Ana-Baba ların çocuk yetiştirmedeki değerleri aile içindeki etkileşimi etkilemektedir. Yerleşik tarımsal yaşam biçimi olan yerlerde çocuklarda uyma ve itaat davranışlarını geliştirecek aile içi etkileşim vardır. Böyle sıkı toplumlarda alana bağlı bireyler oluşmaktadır. Kentsel yaşam bölgelerinde ise çocuğun sosyalleşmesinde daha çok bireysel özgürlük gelişmektedir. Kentsel bölgelerde sosyal sınıfta görülen değişikliklerde aile yapısını etkiler, Ekonomik yönden gelişmemiş kenar mahallelerde görülen aile yapısı gelişmiş bölgelerdeki aile yapısından farklıdır. Görülen bu tür farklılıkların nedeni çocuklardan beklenen bağımlı veya özerk olmaları beklentileridir. Bu beklentiler aile bireylerinin ne dereceye kadar birbirine bağlı veya bağımsız oldukları ile ilintilidir. Bu beklentiler ailenin sosyo ekonomik yapısı,yerleşim yeri, etnik farklılıklar gibi faktörlere bağlı olarak değişmektedir. ÇOCUK YETİŞTİRME Türkiye’de ve başka toplumlarda yapılan araştırmalar gösteriyor ki düşük gelirli kentsel ve yarı kentsel bölgelerde ve özellikle köylerde çocuğun zihinsel gelişmesini ve dil gelişimini destekleyebilecek çevresel uyaranlar ile neden sonuç ilişkilerine dayanan açıklamalı ussal sözlü tartışma ortamı ve iletişim çok yetersizdir. Bu durum bir dereceye kadar düşük gelirli ana babaların az okumuş olmaları nedeni ile sınırlı sözcük dağarcığına sahip olmaları ve bu nedenle sözlü tartışmaya pek girmemeleri yüzündendir. bir başka nedende çocukların genelde okul yaşından önce evde de eğitilebildiklerinin bilinmemesidir. Bu tür çocuk yetiştirme eğilimlerinin çocuğun konuşma ve kavrama gelişimini olumsuz yönde etkilemesi olasıdır. Bazı araştırmalar gerçektende çocuğun zihinsel performansında kırsal,kentsel ve sosyo ekonomik statü konumlarına dayanan önemli farklılıklara dikkat çekmiştir. Çocuk ta büyüdüğü çevreye bağlı olarak dışsal veya içsel denetim gelişir. Çocuktan beklenen itaat ve bağımlılıkla paralel olarak çocuk özellikle babasının mutlak otoritesi altında büyür. Genellikle çocuktan beklenen bağımsız karar verebilme ve davranış değil ana babaya itaat etmesidir. Bu da çocuğun kendi kendini denetlemesine yani içsel denetime engel olur. Bu şekilde çocuk sürekli dişardan denetlenir. Öte yandan çocuğu ikna etmek, onun kendi davranışlarının sonuçlarını anlamasını sağlamak gibi sözel disiplin yöntemlerinin ise içsel denetimin gelişmesine yardımcı olduğu saptanmıştır. Türkiye’de yapılan gözlemlerde çocukla konuşarak onu ikna etmek, çocuğa doğruyu yanlışı anlatmak, az sayıda ana babanın baş vurduğu bir yoldur. Çocuk yetiştirmede ortaya çıkan bu sorunlar daha çok düşük sosyo ekonomik düzeyin yarattığı koşullardan kaynaklanır. Türkiye de ki çocuk yetiştirme yöntemlerindeki değişmeler kırdan kente göç ile ve kentte alt sosyo ekonomik düzeyden orta sosyo ekonomik düzeye hareketlilikle ortaya çıkmaktadır. ÇOCUĞUN DEĞERİ ARAŞTIRMASI 1970’lerin ortasında Endonezya, Federal Almanya , Filipinler , Kore , Singapur , Tayvan , Tayland , Türkiye ve ABD’de gerçekleştirilen “çocuğun değeri araştırması” nda toplam 20000 kişi ile etraflı mülakatlar yapılmıştır. Bu araştırma ana-babaların çocuğa yükledikleri değeri ortaya çıkarmak amacındaydı. Burada iki temel değer ortaya çıkmıştır. Bunlar çocuğun ekonomik ve psikolojik değerleridir. Ekonomik değer çocuğun küçükken ve büyüdüğünde ailesine maddi katkıda bulunmasına ve özelliklede ana babası için bir yaşlılık kaynağı oluşturmasını içeriyordu.Çocuklara yüklenen değerler ve onlardan istenenler aslında ailenin ne şekilde işlediğini yansıtır. Çocuğa ekonomik değerlerin yüklendiği yerlerde çocuğun aileye maddi katkısı gerçektende önemlidir. Araştırmada Amerikalılar ve Almanların cevapları diğer ülkelerin cevaplarıyla çatışmaktadır. Amerika ve Almanlar çocuktan yaşlılıkta yardım beklemekle ilgili soruları tepki ile karşılamış ve herhangi birine özellikle çocuklarına bağımlı olmayı reddetmişlerdir. Bunun tersini Türkiye deki cevaplayıcılar çocuklarını kendilerine bağlı olmaları gerektiğinin sorulmasını bile garip karşılamışlardır.” Elbette hayırlı bir evlat hiçbir zaman ana-babasını yüz üstü bırakmaz”gibi cevaplara rastlanmıştır. Singapur ve Kore gibi hızlı ekonomik gelişme sürecinde doğurganlığın azaldığı toplumlar ise bu iki uç noktanın arasındaydı. Ülkeler arasında ki farklar kabaca genel gelişmişlik düzeyine paraleldir. Ekonomik gelişmenin düşük olduğu ve sosyal refah kurumlarının yaygın olmadığı yerlerde sosyal güvenlik ve yaşlılıkta bakım aileler ve özelliklede yetişkin evlatlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Bunun tersi bir durum ise ekonomik gelişmenin yüksek olduğu ortamlarda görülmektedir. Bu ortamlarda yaşlılık sigortası,huzur evleri gibi kurumlar yaygındır. Aynı ülke içindeki farklılıklar sosyo ekonomik gelişme bakımından kültürler arası farklılıklarla aynı doğrultuda olur. Örneğin Türkiye’de oturulan bölgenin gelişmişlik düzeyi arttıkça çocuğun yaşlılık güvencesi değerinin önemi azalmaktadır. Çocuğun faydacı değerleri sosyo ekonomik gelişmeye ve eğitime bağlı olarak azalmaktadır. Çocuğun yaşlılık güvencesi değeri küçük esnaf ve sanatkarlar için en fazla, ücretli çalışanlar için daha düşük, beyaz yakalılar için ise en düşük düzeydedir. Çalışılan işin yaşlılık güvencesi sagladığı durumlarda çocuğun bu gereksinimi karşılamasının önemi azalmaktadır. Çocuğun ekonomik değerinin çocuk sayısı ile ilgili olmasına karşın psikolojik değerinin bununla ilgisi yoktur. Çünkü maddi katkıları birbirine eklenebilir fakat sevgi, gurur gibi çocuğun psikolojik değerleri aynı şekilde biriken değerler değildir. Sosyo ekonomik değişme ile çocuğun ekonomik değeri azalmakta ve bu değerin azalması doğurganlığın da azalmasına neden olmaktadır. Diğer taraftan çocuğun psikolojik değeri ekonomik gelişme ile değişmemekte hatta artabilmektedir.. Fakat bu değerin çocuk sayısı ile ilgisi olmadığından doğurganlığa yol açmamaktadır. Öyleyse ekonomik gelişme ile birlikte doğurganlığın, erkek çocuk tercihinin, çocuklardan maddi katkı beklentilerinin azıldığı ve kadını statüsünün arttığı bir örüntünün ortaya çıktığı söylenebilir. Kentleşme ve ekonomik gelişme, zorunlu eğitim,çocuk iş yasaları ve tarımsal olmayan kentsel yaşam koşullarının etkisi ile çocuklar ailelerinin yaptıkları katkılardan çok daha pahalıya mal olmaktadırlar. Ancak bu bulgulara dayanarak ekonomik gelişme sonucu ailede a,ayrışmanın kaçınılmaz olduğu yada geleneksel karşılıklı bağımlılıktan batı çekirdek ailesinin bağımsızlık modeline doğru bir geçiş olduğu çıkarsanamaz. Çünkü ailedeki karşılıklı bağımlılığın iki farklı boyutu maddi ve duygusal boyutlar birbirinden ayrılmalıdır. Çocuğun değeri araştırmasının bulguları maddi bağımlılıklarla ilgilidir. Daha öncede belirttiğimiz gibi ailede duygusal bağımlılıklar , maddi bağımlılıklar ortadan kalksa da güçlü bir şekilde sürebilir. Türkiye’de modern genç ve kentli gruplarla, geleneksel yaşlı ve kırsal grupların karşılaştırıldığı bir çalışmada maddi bağımlılıkların azalmasının duygusal bağımlılıklara yansımadığı görülmüştür. Bu araştırma akraba ilişkilerinin gelişmiş kentlerde ,köyden gelenlerde, orta sınıf ailelerde ve hata meslek sahipleri arasında önemli yaygın olduğunu göstermektedir. Yani akraba ilişkileri kentleşme ve sanayileşmeyle yok olmamıştır. Çocuk yetiştirme değerleri , aile ilişkilerini ve bu ilişkilerdeki değişmeleri de yansıtır. Çocuktan itaat yada bağımsızlık ve kendine güven beklentileri çocuğun yaşlılık güvencesi değeri ile paralel olarak sistematik bir değişme gösterir. İtaat daha düşük ekonomik gelişmişlik ortamlarında, bağımsızlık ise daha yüksek ekonomik gelişmişlik ortamlarında vurgulanmaktadır. Kore ve Singapur gibi yeni sanayileşmiş ülkelerde bağımsız bireyin vurgulanması dikkat çekicidir. Endonezya ve Filipinlerde daha az derecede olmak üzere Türkiye ve Tayland da ise çocuklardan bağımlı olmaları beklenmektedir. Bu bağımlılık , yaşlılıkta ana babaların yetişkin evlatlarına bağımlı olmaları şeklinde tersine döner. Bu durum ailede nesiller arası bağımlılığa örnektir. Ailede maddi karşılıklı bağımlılık bağlamında büyüyen çocuğun bağımsız olması hiçte işlevsel olmayıp aksine ailenin geçişi için bir tehdit sayılabilir. Çünkü bağımsız bir çocuk ailesinden çok kendi çıkarlarını ön planda tutabilir. Çocukların sahip olmaları beklenilen nitelikler ile, o,onlardan gelebilecek kötü beklentiler böylece birbirine uymakta ve genel bir nesiller arası aile etkileşimi kalıbı oluşturmaktadır. Öyleyse sosyalleşme değerleri ekonomik gelişmeye bağlıdır ve aile etkileşim örüntülerini etkiler. Maddi karşılıklı bağımlılıktan duygusal karşılıklı bağımlılığa ve çocuğun ekonomik değerinden psikolojik değerine geçişle birlikte çocuk yetiştirme yöntemlerinde bazı değişikliklerin olması beklenir. Çocuğun aileye maddi katkısının gerekmediği ve bağımsız olması aile içi bir tehdit oluşturmadığı durumlarda çocuğun sosyalleşmesinde özerkliğe de yer verilebilir. Fakat özerklik bu kez duygusal bağımlılığı sarsabileceğinden, çocuğun aileden tümüyle kopmasını önlemek için sınırlı olacaktır. Böylece sosyalleşme değerleri ve ana-baba çocuk ilişkileri hem denetimi hem de özerkliği içerecektir. BİR AİLE DEĞİŞİMİ MODELİ Anlattığımız araştırma bulguları, kavramsal tartışmalar ve çocuğun değeri araştırması farklı kültürlerin aile ve sosyalleşme kalıplarıyla ilgili bazı ayırıcı özellileri belirlemiştir. Ayrıca bu özellikler zaman içerisinde ekonomik gelişme ile değişebilecek öğeleride içerir. Bu araştırma ve tartışma sonuçlarına dayanarak üç farklı kalıbı içeren genel bir aile değişimi modeli öneriliyor. Bu zaman ve mekan içerisinde değişmeyi açıklayan bağlamsal bir modeldir. Bu üç kalıbın aile yapıları birbirinden farklıdır. Bu kalıpları X,Y ve Z kalıpları olarak isimlendireceğiz. Y kalıbının diğer iki kalıpla ortak özellikleri vardır. X ve Z kalıpları ise birbiriyle çakışmazlar.Yapısal özellikler,ailenin işleyişinde temel oluşturan ve ekonomik gelişme ile değişim gösteren özelliklerdir. Her kalıptaki aile sistemi etkileşim halindeki iki alt sistemi içerir. Bunlar sosyalleşme değerleri ve aile etkileşimidir. Sosyalleşme değerleri birey-grup,bağımlılık-bağımsızlık boyutları ve çocuğun psikolojik-ekonomik değeri bakımından farklılıklar gösterir. Ailede ve kişiler arasındaki ilişkilerde karşılıklı bağımlılık-bağımsızlık ile ilişkisel ayrık benlik, tüm sistemin son ürünü olarak görülebilir. Şimdi bu üç kalıbı tek tek inceleyelim. X AİLE KALIBI Bu kalıp özellikle kırsal kesimde tarımla uğraşan ata erkil aile yapısına sahip geleneksel toplumlarda ve genelliklede gelişmekte olan ülkelerin az gelişmiş bölgelerinde yaygındır. İşlevsel geniş ailenin yaygın olduğu çok sık rastlanan bir örüntü X kalıbını oluşturur. Bu tip aileler birinci tip akrabaları ve özelliklede ana – babaları ile de yakın bir ilişki içerisindedirler. Ata soylu bağlara verilen önem nedeni ile aileye dışarıdan katılan kadının statüsü düşüktür. X aile kalıbında çocuğun ekonomik değeri yönü yüksektir. Bu nedenle erkek çocuk isteme oranı ve doğurganlık oranı yüksektir. Çocuk yetiştirme sıkı ana-baba denetimi ve itaat yaklaşımı içinde olur. Y AİLE KALIBI Bu kalıp X kalıbından belirgin bir şekilde ayrılmakla beraber aile etkileşimi açısından bazı temel özellikleri paylaşır. Burada yaşam koşulları farklıdır. Bunlar ekonomik gelişme ile endüstriyel yaşam biçimleridir. Aile yapısı çekirdek aile tipidir. Bununla beraber nesiller arası ve akraba ilişkileri aile yapısını işlevsel olarak karmaşık hale getirir. Kadınların eğitimli olması ve çalışmaları nedeni ile kadın statüsünde artma görülür. Y kalıbı ve X kalıbı arasında aile sisteminde görülen en önemli fark kişiler arası ve aileler arası bağımlılıklardadır. Y kalıbında sadece duygusal bağımlılıklar söz konusudur. X kalıbında ise maddi bağımlılıklar daha ağır basmaktadır. Y kalıbında sosyalleşme değerlerinde duygusal bağımlılıklardan dolayı gruba bağlılıkta vurgulanır. Bununla beraber bireyciliğe ve özerkliğe de önem verilir. Y kalıbında insanın temel gereksinimlerinden bir gruba bağlılık ve özerk olma ihtiyacının bir bileşimi vurgulanmaktadır. Bu kalıpta aile disiplininde serbestlikten çok kontrole önem verilirken, aile etkileşimi hem özerkliği hem de bağlılığı içerir. Sonuç olarak böyle bir aile sisteminde gelişen birey diğer bireylerle karşılıklı bağımlılığı kişiliği için tehdit edici bulmayan ilişkisel benlik geliştirir. Z AİLE KALIBI Bu kalıp endüstrileşmiş batı ailesi için ideal tipik bir kalıptır. Z kalıbı hem kişiler arası hem de aileler arası etkileşim düzeyinde ayrılık kültürünü ve bireyci töreyi yansıtır. Bununla beraber bu kalıp genel görünüşü ile X ve Y kalıplarından farklıdır. Batı nen bireyci töresi ve bundan kaynaklanan psikolojik kavramlaştırma bu kalıbı oluşturmuştur. Burada ki birim, bireyselleşmiş çekirdek aile yapısıdır. Bu ailedeki duygusal ve maddi yatırımlar çocuğa yöneliktir. Ata soyluluğun öneminin azalmasıyla ve artan refahla birlikte doğurganlık düşmüş, erkek çocuk tercihi azalmış ve kadının statüsü yükselmiştir. Bu yükseliş eşler arasında eşitlikçi ilişkiyi ifade eder. Sosyalleşme değerleri ve aile etkileşimi bireyselleşmiş benliği oluşturur. Aile diğer ailelerden bağımsızdır, ana- baba nın çocuk üzerinde denetimi daha azdır,özerkliğe önem verilir. Burada ifade edilen üç aile kalıbı kültürler arası çeşitliliği yansıtıcı bir roldedir. Model bu çeşitliliği anlamak için bir araç olarak görülebilir. Burada önerilen değişim modeli modernleşme kuramının ön gördüğü gibi X kalıbından Z kalıbına doğru degilde Y kalıbına doğru olacağını ön görmektedir. Y kalıbı modernleşme kuramınca tanınmamakta,tanınsa bile sonuçta Z modeline dönüşecek bir geçiş aşaması olarak görülmektedir. Önerilen değişim modelinde Y kalıbı ekonomik gelişmenin sonucuna yeni bir seçenek olarak sunulmaktadır. Araştırmaların sonuçlarına göre Y kalıbı beraberlik kültürü özelliği taşıyan toplumlarda özellikle Japonya’da ve diğer sanayileşmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş bölgelerinde X kalıbına göre daha çok uymaktadır. Y modeli içerdiği bireyci ve gruba bağlılık gibi çelişkili öğeler nedeni ile dengesiz sayılabilir. Bu nedenle de bir geçiş aşaması olduğu iddia edilebilir. Bu eleştiriye karşı iki sav ileri sürülebilir. Birincisi bu görüşte çelişkili öğelerin birbirlerini dışlayan kutuplar olmayıp birbirleriyle uyumlu olabilecekleridir. Bu öğeler aslında birbirlerini dışlamadıkları halde dışladıkları varsayılmış olabilir. Böyle bir varsayım ise bireyin ve grubun çıkarlarını birbirine karşıt olarak kabul eden batılı anlayıştan kaynaklanıyor olabilir. İkinci olarak, Y kalıbı değişken ve uyumsuz bir durumdan çok temel bağlılık ve özerklik gereksinimlerinin bir sentezi yada bir bileşimi olarak görülebilir. Y kalıbı gerçekten bir sentez olarak kabul edildiğinde , genel kanının tersine Z kalıbından Y kalıbına bir geçiş olacağı tahmininde bulunulabilir. Öngörülen değişim modeli özellikle özerklik ve bağlılık temel gereksinimlerine dayandırılmıştır. Bu nedenle bu gereksinmeleri birbiriyle en iyi bağdaştırabilen Y modeline doğru bir değişim öngörülmüştür. MODELİN UYGULAMADAKİ SONUÇLARI Dengesiz olarak düşünülen Y modeli uygulamada olumlu sonuçlar vermiştir. 1982-86 yılları arasında İstanbul da “Erken Destek Projesi” gerçekleştirildi. Bu proje, kentsel düşük gelirli ailelerde uygulanmış , ortamını ve çocuğun bütünsel gelişimini destekleyen kapsamlı bir çalışma olmuştur. Burada amaç, eğitim ve sürekli destek yoluyla annelerin kendilerine güvenlerini arttırmak ve çocuklarının özerklik, içsel denetim ve bilişsel gelişmelerini sağlamalarında onlara yardımcı olmaktı. Annelerle yapılan ilk mülakatlar, onların çocuklarıyla yakın bağlar kurma gereksinimlerini ortaya çıkarmıştır. Çocuklarının hangi davranışının onları memnun ettiği sorulduğunda, çoğunlukla anneye iyi davranmak gibi anne çocuk ilişkisini vurgulayan yanıtlar alınmıştır. Sevgi gösterme, söz dinleme ve başkalarıyla iyi geçinme gibi yanıtlar tüm yanıtların %80 ini oluşturmaktadır. Öte yandan çocukta özerklik istenilen bir özellik olarak belirtilmemiş, hatta anneleri kızdıran bir davranış olarak tanımlanmıştır. Kabul edilemez davranışların yarısından çoğunu ise “kendi fikrinde ısrar etme” yada “söz dinlememe “ gibi özerklik belirten davranışlar oluşturmuştur. Yine bunlara paralel olarak annelerin , çocuklarının onlara bağımlı olmasından şikayetçi olma oranları son derece düşük bulunmuştur. İyi çocuk tanımına giren özellikler arasında da en çok “nazik olma”, “söz dinleme” sayılmış , bunlara karşılık “özerk olma” ve “kendi kendine yetme” gibi niteliklerin oranı önemsenmeyecek kadar az bulunmuştur. Bu bulgular bağlılık kültürüne sahip başka toplumlarda bulunan ve Çocuğun Değeri Araştırmasının sonuçlarına da paraleldir. Bu mülakatlardan sonra annelerin arasından seçilen bir kısmı çocukların gereksinimlerine daha duyarlı olabilmeleri için bir eğitim programına tabi tutuldular. Anne eğitiminde evde çocuklarının gelişimini destekleyebilmeleri için annelerin yeterlilik ve kendine güven duygusu içinde çocuklarına olumlu yönelişler geliştirmeleri teşvik edildi. Bu eğitim programı , annelere evlerinde ve diğer annelerle birlikte grup tartışmaları yoluyla uygulandı. Bu tartışmalarda zaten var olan çocuğa şefkat ve sevgi göstermek,yakın ve ilgili olmak gibi davranışlar pekiştirildi. Diğer yandan da annelere çocuğun özerkliğini geliştirecek yeni değerler verildi. Örneğin çocuğun kendi kendini karar verebilmesi ve bunun sorumluluğunu taşıması gerektiği üstünde duruldu. Bu yeni değerlerin var olan bağlılık kültürüyle uyumsuzluk göstermediği özellikle belirtildi. Bu destek programından sonra,araştırmanın 4. yılında annelerin çocuk yetiştirme tutumları tekrar ölçüldü. Eğitime katılan annelerin, katılmayanlara oranla çocukta daha çok özerk davranışa önem verdikleri bulundu. Yine de her iki gruptaki annelerin büyük bölümü çocuklarının bağlılık ve yakınlık gösteren davranışlarına memnun olmayı sürdürdüler. Demek ki destek programından ötürü,anneler bağlılık kültüründen kopmadan daha özerk yaklaşıma yöneldiler, ve bireysellikle bağlılık değerlerinin bir sentezi elde edilmiş oldu. Bu araştırmanın bulguları küçük bir ölçekte bireyci ve ilişkisel yönelimlerin kuramda olduğu kadar uygulamada da bağdaşabileceğini gösterdi. Bu da yetkili ve kontrollü çocuk yetiştirme tutumuna uyan ve iki temel insan gereksinimini (bağlılık ve özerklik) cevap verebilen Y aile kalıbının uygulaması olarak görülebilir. SONUÇ Buraya kadar değindiğimiz konularda vurgulanmak istenen ana nokta bireycilik ve toplulukçuluk kavramlarıdır. Bireycilik, bireyin yaşadığı çevreden bağımsız ve özerk davranışlara yönelmesini sağlar. Toplulukçuluk ise bireye bulunduğu,yaşadığı çevreye bağımlı davranışları kazandırır. Aslında bu iki kavramda insanın temel iki ihtiyacıdır. Fakat yaşanılan bölge koşulları ve yaşam standartları bu iki ihtiyacın birbirine baskınlık kurmasına neden olmuştur. Sanayileşmiş ve ekonomik gelişme sağlamış kentsel ortamlarda özerk ve bağımsız davranışlar önem kazanırken kırsak kesimde ve kentsel bölgelerin gelişmemiş kesimlerinde içinde bulunulan topluma bağlılık davranışları önem kazanmıştır. Psikolojik Modernleşme Kuramına göre,modernleşme ile ve gelişen sosyo ekonomik yapı ile aile ve sosyalleşme değerlerindeki farklılıklar azalacak ve bu değişimin tek yönlü olup batı modeline doğru gideceği varsayılmaktadır. Bunun nedeni psikoloji biliminin Amerikalı ve Avrupalıların üzerine kurulu olmasıdır. Bu anlattığımız kültürler arası araştırmalar bu kuramı ciddi bir biçimde sarsmaktadır. Avrupa ve Amerika’da yapılan araştırmalar özerklik kavramının sanayileşmeden öncede varolduğunu göstermektedir. Buna bağlı olarak batılı ailelerdeki özerklik kavramının ekonomik gelişme ile ortaya çıkmadığı, hatta özerklik kavramının daha öncede var olmasının batıda sanayileşmeyi kolaylaştırdığı düşünülebilir. Bu noktada sanayileşmenin doğu toplumlarında sosyalleşme değerleriyle aile yapısının giderek batıda ki özerk aile yapısına dönüşeceği düşüncesi yanlıştır. Japonya’da yapılan araştırmalar bu düşünceyi desteklemektedir. Çünkü Japonya’daki sanayileşme toplumda tamamen özerk bireylerin oluşmasına neden olmamış ailede güçlü duygusal bağların devam ettiği görülmüştür. Japonya,Singapur ve Kore gibi hızlı ekonomik gelişmenin olduğu ülkelerde yaşayan bireylerin özerklik davranışları gelişmektedir fakat bu gelişme bireylerin bağlı oldukları gruplara bağımlılıklarında bir azaltma meydana getirmemiştir. Tüm bu araştırmaların ışığı altında söyleyebiliriz ki gelişmekte olan ülkelerin sosyalleşme değerleri ve aile yapısı batının ayrışmışlık kültürüne doğru değil,bireycilik kültürünün ve bağımlılık kültürünün bir sentezini oluşturan yeni bir kültüre doğru yönelmektedir.

İçeriği :

06 Kasım 2007

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

İÇERİĞİ :

1-Platon’un Yaşamı

2-Platon’un Yapıtları

2.1-Yapıtların Asıllığı

2.2-Yapıtların Zamandizini

3-Bilgi Kuramı

3.1-Bilgi Duyusal-Algı Değildir

3.2-Bilgi Yalnızca "Doğru Yargı" Değildir

3.3-Bilgi Doğru Yargı Artı Bir "Açıklama" Değildir

3.4-Gerçek Bilgi

4-Biçimler Öğretisi (İdealar Kuramı)

5-Platon’un Ruhbilimi

6-Ahlak Kuramı

6.1-Summun Bonum (Mutluluk)

6.2-Erdem

7-Devlet

8-Platon’un Fiziği

9-Sanat ve Platon’un Etkisi

9.1-Güzellik

9.2-Platon’un Sanat Kuramı

10-“İdea-Felsefe” İlişkisi

11-Platon’un Etkisi Özerine Notlar

12-Kaynaklar

1-Platon’un Yaşamı:

Platon,dünyanın en büyük felsefecilerinden biri;Atina’da (ya da Aegina’da), büyük bir olasılıkla İ.Ö.428/7 yılında, seçkin bir ailede doğdu. Babasının adı Ariston ve annesininki Perictione idi. Perictione, her ikisi de 404/3 Oligarşisinde yer almış olan Kharmides’in kardeşi ve Kritias’ın yeğeniydi. Ona başlangıçta Aristokles dendiği ve Platon adının ancak daha sonra gürbüz yapısı yüzünden verildiği söylense de, Diogenes’in ilettiği bu bilginin doğruluğu kuşkuludur. İki erkek kardeşi, Adeimantus ve Glaukon ,ayrıca Potone adında bir kız kardeşi vardı. Ariston’un ölümünden sonra Perictione, Pirilampes ile evlendi ve oğulları Antifon (Platon’un üvey kardeşi) doğdu. Hiç kuşkusuz Platon üvey babasının evinde yetiştirildi; ama aristokrat kökenli olmasına ve aristokratik bir evde yetiştirilmesine karşın, anımsanmalıdır ki Pirilampes, Perikles’in bir dostuydu, ve Platon Periklesci bir rejimin gelenekleri içinde eğitilmiş olmalıdır. (Perikles 429/8’de öldü.) Değişik yazarlar tarafından belirtildiği gibi, Platon’un demokrasiye karşı daha sonraki eğilimini her ne olursa olsun yalnızca yetiştirilmesine bağlamak çok güçtür; tersine, bu olumsuz eğilim Sokrates’in etkisi tarafından, ve her şeyden çok Sokrates’in demokrasinin ellerinden gördüğü davranış tarafından yaratılmıştır. Öte yandan Platon’un demokrasiye güvensizliğinin Sokrates’in ölümünden daha önceki bir dönemde başlamış olması olanaklı görülür. Platon’un ülke politikasından uzak durması, hiç kuşkusuz Ustasının yargılanmasından ve suçlu bulunmasından sonra başlar.

Diogenes Laertius’un anlattıklarına göre, Platon “Kendini resim sanatını incelemeye verdi, ve ilk olarak ditirambik şiirler ve daha sonra lirik şiirler ve trajediler yazdı”. Bunun ne ölçüde doğru olduğu bilinemiyor; ama Platon, Atina ekininin serpilme döneminde yaşadı ve nitelikli bir eğitim almış olmalıdır. Aristoteles’in bildirdiğine göre Platon gençliğinde Heraklitoscu felsefeci Kratilus ile tanışmıştı. Ondan duyusal-algı dünyasının bir akış dünyası olduğunu ve bu yüzden gerçek ve pekin bilginin asıl nesnesi olmadığını öğrenecekti. Gerçek ve pekin bilgiye kavramsal düzeyde erişilebilir olduğunu ise gençlik yıllarında tanımış olması gereken Sokrates’ten öğrenecekti.

Platon, Sokrates’in yargılanmasında bulundu ve Sokrates’i, önerilen cezayı bir minadan otuz minaya yükseltmeye zorlayan ve kefil olmayı teklif eden dostlarından biriydi. Ama bir hastalık nedeniyle ölümü sırasında dostunun yanında bulunamadı. Sokrates’in ölümünden sonra Megara’ya çekilerek felsefeci Euklides’in yanına sığındı, ama büyük bir olasılıkla çok geçmeden Atina’ya geri döndü. Bununla birlikte, kesin olan şey Platon’un kırk yaşında İtalya ve Sicilya’ya gitmiş olduğudur. Belki de Pisagorcu Okulun üyeleri ile karşılaşmayı ve konuşmayı istemiş olabilir; her ne olursa olsun, orada bilgili bir Pisagorcu olan Arkhitas ile tanıştı.

Platon 388/7 yılında Atina’ya dönüşünden sonra Akademi’yi kurdu ve bu iş için kahraman Akademus’un türbesi yakınlarında bir yer seçti. Akademi’ye haklı olarak ilk Avrupa Üniversitesi denebilir, çünkü çalışmalar geleneksel felsefe ile sınırlı değildi ve matematik,gökbilim ve fiziksel bilimler gibi geniş bir ikincil bilimler alanı kaplıyordu ve okulun üyeleri hep birlikte Müzler’e tapınırlardı. Atina’nın kendisinden değil ama dışarıdan da gençler geldi ve ünlü matematikçi Eudoxus’un kendi Okul’u ile birlikte Kizikus’tan Akademi’ye gelmiş olması, Akademi’nin bilimsel ruhuna bir övgü ve yalnızca bir“felsefi-gizem” toplumu olmadığına bir kanıttır.

Akademi’nin bilimsel ruhunu vurgulamak gerekir,çünkü Platon’un devlet adamları ve yöneticileri oluşturmayı amaçlamış olması bütünüyle doğru olsa da, yöntemi yalnızca dil uzluğu gibi doğrudan kılgısal uygulamaya açık alan şeyleri öğretmekten değil, ama çıkar beklemeyen bir bilimsel etkinliğin geliştirilmesinden oluşuyordu. Platon, kamu yaşamı için en iyi eğitimin yalnızca kılgısal “sofistik” bir eğitim değil, ama tersine bilimin kendi uğruna izlenmesi olduğuna inanıyordu. Matematik, hiç kuşkusuz Platon’un “İdealar Felsefesi” için olan öneminden ayrı olarak, önyargısız, nesnel bir çalışma için açık bir alan sunuyordu ve daha şimdiden Yunanlıların arasında yüksek bir gelişim düzeyine erişmişti.

Akademi’deki çalışmaları yönetmenin yanı sıra, Platon’un kendisi dersler veriyor ve izleyicileri notlar tutuyordu. Söylendiğine göre; Aristoteles, Platon’un İyi üzerine dersini dinlemeye gelenlerin sık sık aritmetik ve gökbilimden, sınır ve Birden başka bir şey duymamaları yüzünden nasıl şaşırdıklarını anlatırdı. Platon, söz konusu ders üzerine kimilerinin yayımladığı yorumları reddeder. Ayrıca “İdealar Kuramı” Akademi’de öğretilmiş olduğu tam biçimi içinde, yazılı olarak kamuya sunulmadı.

367’de1.Dionisios öldü ve Dion,Platon’a o zaman otuz yaşlarında olan 2.Dionisios’un eğitimini üstlenmek üzere Siraküze’ye gelmesi çağrısında bulundu. Platon gitti ve Tirana geometri dersleri vermeye başladı. Bununla birlikte, çok geçmeden Dionisios’un Dion’a duyduğu kıskançlık, işleri karıştırdı ve Dion, Siraküze’den ayrıldığı zaman, felsefeci belli bir güçlükten sonra Atina’ya dönmeyi başardı ve oradan Dionisios’u mektup yoluyla eğitmeyi sürdürdü. Tiran ve Atina’da yerleşmiş ve orada kendisi ile dostluğunu sürdürmekte olan amcası arasında bir uzlaşma yaratmayı başaramadı. Gene de, felsefi çalışmalarını sürdürmeyi isteyen Dionisios’un içten dileği üzerine Platon, Siraküze’ye tekrar gitmek için yolculuğa çıktı. Platon görünüşte Kartaca tehlikesine karşı Yunan kentleri arasında bir konfederasyona gidilmesi için bir anayasa taslağı çıkarmayı umut ediyordu, ama karşıtçılık çok güçlü çıktı; dahası, varlığına yeğeni tarafından el koyulan Dion’un geri çağrılmasını güvenceye alamayacağını da gördü. Bu yüzden Platon 360’da Atina’ya döndü ve orada 348/7 yılında ölümüne dek etkinliklerini Akademi’de sürdürdü.

2-Platon’un Yapıtları:

2.1-Yapıtların Asıllığı:

Genel olarak denebilir ki Platon’un yapıtlarının bütün kütlesi ve yayımlanmış tüm diyalogları bilinmektedir. Bununla birlikte, Platon’un Akademi’de verdiği derslerin bir kaydı yoktur. Ama Platon’un tüm diyaloglarının büyük bir olasılıkla bilinmekte olduğunu söylemek, bize dek Platon adı altında gelmiş olan tüm diyalogların gerçekten de Platon’un kendisinin olduklarını söylemek değildir. Asıl ve düzmece olanı birbirinden ayırmak büyük bir sorundur. Platon’un düzenlenen toplam otuz altı diyalogu vardır. Bunların tamamının asıl mı, yoksa düzmece mi olduğu belli değildir.

a)Genel olarak reddedilen diyaloglar: Alkibiades-2, Hipharkhus, Amatores ya da Rivales, Theages, Klitofon, Minus. Bu kümeden, Alkibiades-2 dışında tümünün dördüncü yüzyılın çağdaş yapıtları olmaları olasıdır.

b)Asıllığı tartışılan altı diyalog: Alkibiades-1, İon, Menexenus, Büyük Hippias, Epinomis, Mektuplar.

c)Gerçeklikleri kabul edilenler: Geri kalan diyalogların gerçeklikleri kabul edilebilir; böylece eleştirilerin sonucu, otuz altı diyalogun altısının genel olarak reddedildiği, öteki altısının gerçek olmadıkları kanıtlanıncaya dek kabul edilebilecekleri (belki de Alkibiades-1 ve hiç kuşkusuz Mektup-1 dışında), yirmi dördünün ise hiç kuşkusuz Platon’un gerçek yapıtları olduğu biçiminde görünmektedir. Öyleyse bilinen, üzerine Platon’un düşüncesine ilişkin kavrayışımızı dayandırabileceğimiz oldukça önemli bir yazın kütlesi bulunmaktadır.

2.2-Yapıtların Zamandizini:

A-Sokratik Dönem:

Bu dönemde Platon, henüz Sokratik anlıksal belirlenimciliğin etkisi altındadır. Diyalogların çoğu, belirli bir sonuca erişemeden sonlanır. Bu Sokrates’in “Bilmeme” özgeliğidir.

1-Savunma:Sokrates’in yargılanmasındaki savunması.

2-Krito:Sokrates haksız yargılanışına karşın Devletin yasalarına boyun eğerek yaşamını vermeye istekli iyi bir yurttaş olarak sunulur. Krito ve ötekiler tarafından kaçması önerilir ve para sağlanmıştır; ama Sokrates, ilkelerine bağlı kalacağını bildirir.

3-Euthiafron:Sokrates dinsizlik nedeniyle yargılanmasını bekler. Tanrıya saygısının doğası üzerine. İnceleme sonuçsuzdur.

4-Lakes:Yüreklilik üzerine. Sonuç yok.

5-İon:Şairlere ve rapsodistlere karşı.

6-Protagoras:Erdem bilgidir ve öğretilebilir.

7-Kharmides:Ilımlılık üzerine. Sonuç yok.

8-Lisis:Dostluk üzerine. Sonuç yok.

9-Devlet. Kitap-1:Türe üzerine.

B-Geçiş Dönemi:

Platon kendi görüşlerine doğru yolunu bulmaktadır.

10-Gorgias:Kılgısal politikacı ya da felsefeciye karşı güçlerin hakları, ya da ne pahasına olursa olsun türe.

11-Meno:Erdemin öğretilebilirliği ideal kuram göz önüne alınarak düzeltilir.

12-Euthidemus:Geç Sofistlerin mantıksal aldatılarına karşı.

13-Hippias1:Güzel üzerine.

14-Hippias2:İsteyerek mi yoksa istemeyerek mi haksızlık yapmak daha iyidir?

15-Kratylus:Dil kuramı üzerine.

16-Menexenus:Dil uzluğu üzerine bir parodi.

C-Olgunluk Dönemi:

Platon kendi düşüncelerini geliştirmiştir.

17-Sempozyum:Tüm dünyasal güzellik gerçek güzelliğin bir gölgesinden başka bir şey değildir ve ruh Eros yoluyla gerçek güzelliğe özlem duyar.

18-Fedon:İdealar ve ölümsüzlük.

19-Devlet:Devlet. İkicilik,metafiziksel ikicilik üzerine güçlü bir vurgu.

20-Fedrus:Sevginin doğası; felsefi dil uzluğunun olanağı. Ruhun üçe bölünmesi, “Devlet”de olduğu gibi.

D-İleri Yaş Yapıtları:

21-Theaetetus:(Son bölüm Parmenides’ten sonra yazılmış olabilir.) Bilgi duyusal-algı ya da doğru yargı değildir.

22-Parmenides:İdealar kuramının eleştiriye karşı savunusu.

23-Sofist:Yine idealar kuramı irdelenir.

24-Politikus:Gerçek yönetici bilendir. Tüzel Devlet geçici bir önlemdir.

25-Filebus:Haz ile iyinin ilişkisi.

26-Timaeus:Doğal bilim. Demiurge ortaya çıkar.

27-Kritias:İdeal tarım devleti emperyalist deniz-erki “Atlantis” ile karşılaştırılır.

28-Yasalar ve Epinomis:Platon olgusal yaşama ödünler verir. “Devlet”in ütopyacılığında değişiklikler yapar.

29-7. ve 8.Mektuplar:Dion’un ölümünden sonra yazılmış olmalıdırlar.

3-Bilgi Kuramı:

Platon’un bilgi kuramı herhangi bir diyalogda dizgesel olarak anlatılmış ve bütünüyle işlenmiş olarak bulunamaz. Platonik bilgi kuramını özetleme ve dizgesel biçimde verme görevi, Platon’un bilgi kuramını varlık biliminden ayırmanın güçlüğü olgusu tarafından zorlaştırılır. Düşüncelerinde Eleştirel Felsefe’nin bir öncelenişini okumak olanaklı olsa da, bilme yetimizde hiçbir sınırın olmadığını kabul etme eğilimindeydi ve başlıca bilginin gerçek nesnesinin ne olduğu sorusuyla ilgileniyordu.

3.1-Bilgi Duyusal-Algı Değildir:

Sofistler gibi kılgısal davranışla ilgilenen Sokrates gerçeğin göreli olduğu, bilginin dayanıklı hiçbir düzgüsü, kalıcı hiçbir nesnesi olmadığı düşüncesiyle anlaşmayı reddetti. İnanıyordu ki törel davranış bilgi üzerine dayanmalı ve bu bilgi duyuların ya da öznel sanıların kararsız ve değişken izlenimlerinden etkilenebilir olmayan, tersine tüm insanlar, tüm halklar ve tüm çağlar için aynı olan bengi değerlerin bilgisi olmalıdır. Platon, Ustasından nesnel ve evrensel olarak geçerli bilgi anlamında bilginin olabileceği yolundaki bu kanıyı kalıt aldı; ama bu olguyu kuramsal olarak kanıtlamayı istedi ve böylece bilgi sorunları üzerine derinlemesine bir araştırmaya girişerek bilginin ne olduğu ve neyin bilgisi olduğu sorularını getirdi. Bilgi, Platon’un görüşünde “yanılmaz” ve “var olana ilişkin” olmalıdır. Duyusal-algı ne biridir, ne de öteki.

Genç matematik öğrencisi Theaetetus, Sokrates ile konuşmaya başlar ve Sokrates ona bilginin ne olduğunu düşündüğünü sorar. Theaetetus, geometriye, bilimlere ve zanaatlara değinerek yanıt verir, ama Sokrates bunun onun sorusuna bir yanıt olmadığını belirtir, çünkü bilginin neyin bilgisi olduğunu değil, ama bilginin ne olduğunu sormuştur. Sokrates tarafından yüreklendirerek, Theaetetus sorulan soruyu yanıtlamak için bir girişimde bulunur ve “bilgi algıdan başka bir şey değildir” der.

Sokrates, algı nesnelerinin Herakleitos’un öğrettiği gibi her zaman bir akış durumunda olduklarını göstermeye çalışır. Hiçbir zaman var değildirler, her zaman olmaktadırlar, oluş durumundadırlar. (Platon, hiç kuşkusuz Herakleitos’un her şeyin oluşta olduğu öğretisini kabul eder, ama öğretiyi duyusal algı nesneleri açısından kabul ederek, duyusal-algının bilgi ile aynı olamayacağı yargısını çıkarır.) Bir nesne bir kimseye bir zaman beyaz, başka bir zaman gri, kimi zaman sıcak ve kimi zaman soğuk vb. görünebildiği için, “birine görünme” “biri için olma” demek olmalıdır, öyle ki algı her zaman oluş sürecinde olanın algısıdır.

Sokrates, algının bilgi olmadığını iki biçimde açıklar:

a)Algının, bilginin bütünü olmadığını söyler. Çünkü, genellikle bilgi olarak bilinen şeyin büyük bir bölümü hiçbir biçimde algı nesneleri olmayan terimleri kapsayan gerçekliklerden oluşur. Duyulur nesnelerin kendileri konusunda dolaysızca algı ile değil, ama anlıksal düşünme ile bildiğimiz pek çok şey vardır. Platon, örnekler olarak varoluş ya da varolmayışı verir. Varsayalım ki bir insan bir ılgım görmektedir. Onu algılanan ılgımın nesnel varoluşu ya da varolmayışı konusunda bilgilendiren şey dolaysız duyusal-algı değildir, ona bunu söyleyen yalnızca ussal düşünmedir.

b)Duyu-algısı, kendi alanı içerisinde bile, bilgi değildir. Eğer bir şeye ilişkin gerçekliği bilmiyorsak, örneğin onun varoluşunu ya da varolmayışını, bir başka şeye benzerliğini ya da benzemezliğini ilgilendiren gerçekliğe erişmiş değilsek, o şeyi bildiğimizi söylemek hiç kuşkusuz olanaksızdır. Ama gerçeklik düşünmede, yargıda verilir, yalın duyumda değil. Yalın duyum örneğin beyaz bir yüzeyi ve bir ikinci beyaz yüzeyi verebilir, ama ikisi arasındaki benzerliği yargılamak için ansal etkinlik zorunludur. Benzer olarak, demiryolu çizgileri birbirlerine yakınlaşıyor gibi görünürler. Anlıksal düşünmededir ki gerçekte koşut olduklarını biliriz.

Duyu-algısı öyleyse bilgi adına yaraşır değildir. Platon’un duyu nesnelerinin gerçek bilgi nesneleri olmadıkları ve olamayacakları, çünkü bilginin var olanın, dayanıklı ve kalıcı olanın bilgisi olduğu, oysa duyu-nesnelerinin gerçekte var olduklarının değil, ama ancak oluş sürecinde olduklarının söylenebileceği kanısından ne denli etkilenmiş olduğunu belirtmek gerekir. Duyu-nesneleri hiç kuşkusuz bir tür ayrımsama nesneleridir.

3.2-Bilgi Yalnızca “Doğru Yargı” Değildir:

Theaetetus görür ki yargının doğrudan doğruya bilgi olduğunu söyleyemeyecektir, çünkü yanlış yargılar olanaklıdır. Bu yüzden en azından geçici bir tanım olarak, irdeleme doğru ya da yanlış olduğunu gösterinceye dek, bilginin doğru yargı olduğunu öne sürer. Theaetetus’un bilgi doğru yargıdır öne sürümü tartışılırken belirtilir ki; bir yargı, yargıda bulunan insanın, yargının doğruluğu konusunda bir bilgisi olmaksızın da doğru olabilir. Bu gözlemin önemi kolayca kavranabilir. Bir insan, gerçekte suçlusu olmadığı ama durumla ilgili kanıtın ona karşı çok güçlü olduğu ve suçsuzluğunu kanıtlayamadığı bir suçlama üzerine yargılanabilir. Eğer şimdi, suçsuz adamı savunan usta bir avukat, tartışmamızın gidişi uğruna, kanıtı ustalıkla kullanarak ya da jüri üyelerinin duyguları üzerinde oynayarak onlara “Suçsuzdur” kararını verdirecek olsaydı, yargıları gerçekte doğru bir yargı olacaktı; ama tutuklunun suçsuzluğunu bildikleri pek söylenemeyecektir, çünkü varsayım gereği kanıt ona karşıdır. Kararları doğru bir yargı olacak, ama bilgiden çok inandırma üzerine dayanmış olacaktır. Buna göre, bilgi yalnızca doğru yargı değildir ve Theaetetus bilginin doğru tanımına ilişkin olarak yeni bir düşünce ileri sürmeye çağrılır.

3.3-Bilgi Doğru Yargı Artı Bir “Açıklama” Değildir:

Doğru yargı, görüldüğü gibi, doğru inançtan daha ötesi demek olmayabilir ve doğru inanç bilgi ile aynı şey değildir. Theaetetus böylece bir “açıklama”nın (logos) eklenmesinin doğru inancı bilgiye çevirebileceğini öne sürer. Sokrates eğer bir açıklama verme öğesel parçaları sıralama demekse, o zaman bu parçaların bilinen ya da bilinebilir olmaları gerektiğini göstererek başlar: Yoksa bilgi doğru inanca karmaşayı bilinmeyen ve bilinemez öğelere indirgemenin eklenmesi demektir gibi saçma bir yargı çıkacaktır. Ama bir açıklama vermek ne demektir?

1-Bu yalnızca doğru inanç anlamındaki doğru bir yargının sözcüklerde anlatılması demek olamaz, çünkü; eğer denmek istenen bu olsaydı, doğru inanç ve bilgi arasında hiçbir ayrım olmazdı. Ve görülüyor ki, doğru çıkan bir yargıda bulunmak ile doğru olarak bilinen bir yargıda bulunmak arasında bir ayrım vardır.

2-Eğer “bir Açıklama vermek” öğesel parçalara çözümleme demekse, bu anlamda bir açıklamanın eklenmesi doğru inancı bilgiye çevirmeye yeterli olacak mıdır? Hayır, yalnızca öğelere çözümleme süreci doğru inancı bilgiye çevirmez, çünkü o zaman bir arabayı oluşturmaya giren parçaları (tekerlekler, dingil, vb.) sayabilecek biri bir arabanın bilimsel bir bilgisini taşıyacak ve alfabenin hangi harflerinin belli bir sözcüğü oluşturmaya girdiğini söyleyebilecek biri sözcüğe ilişkin olarak bir dilbilimcinin bilimsel bilgisini taşıyacaktır.

3-Sokrates “artı açıklama”nın üçüncü bir yorumunu ileri sürer. Bu “söz konusu şeyin başka her şeyden ayırt edilmesini sağlayan bir imi adlandırabilme” demek olabilir. Eğer bu doğruysa, o zaman bir şeyi bilmek o şeyin ayırt edici ırasalını verebilmek demektir. Ama, bu yorum da bilgiyi tanımlamaya yetersiz olarak bir yana bırakılır.

3.4-Gerçek Bilgi:

Platon daha baştan bilginin erişilebilir olduğu ve bilginin “yanılmaz” ve “olgusalın” olması gerektiği görüşündeydi. Gerçek bilgi bu iki ırasala da iye olmalıdır ve bu iki ırasalı da taşıdığı savını aklayamayan hiçbir ansal durum gerçek bilgi olmaz. Platon, Theaetetus’ta ne duyusal algının, ne de doğru inancın bu iki özelliği taşımadıklarını gösterir. İkisinden hiçbiri o zaman gerçek bilgi ile eşitlenemez. Platon, Protagoras’ın duyuların ve duyusal algıların göreliliklerine inancını benimser, ama evrensel bir göreceliği benimsemez. Tersine, bilgi (saltık ve yanılmaz bilgi) erişilebilirdir, ama duyusal-algı ile aynı olamaz, çünkü bu sonuncusu göreli, kaçıcıdır ve hem özne hem de nesne payına her türlü geçici etkiye açıktır.

Platon da Herakleitos’un duyusal-algı nesnelerinin, bireysel ve duyulur tikel nesnelerin her zaman bir oluş, akış durumunda ve böylece gerçek bilginin nesneleri olmaya elverişsiz oldukları görüşünü kabul eder. Bunlar varlığa gelirler ve geçip giderler, sayıca belirsizdirler, tanımlamada açıkça kavranamazlar ve bilimsel bilginin nesneleri olmazlar. Ama Platon gerçek bilginin nesneleri olmaya uygun olan hiçbir nesne olmadığı yargısını çıkarmaz; tersine, yargısı duyulur tikeller aranan nesneler olamayacaklardır. Gerçek bilginin nesnesi dayanıklı ve kalıcı, durağan olmalı, açık ve bilimsel tanımda (ki, Sokrates’in gördüğü gibi, evrenselin tanımıdır) kavranabilir olmalıdır. Değişik ansal durumların irdelenişi ile ayrılmamacasına bağlıdır.

Bilimsel bilgi, Sokrates’in gördüğü gibi, tanımı amaçlar, bilgiyi açık ve ikircimiz bir tanımda kristalleştirmeyi ve saptamayı amaçlar. İyiliğin bilimsel bir bilgisi örneğin “İyilik …dır” tanımında sunulmalı ve us, onunla iyiliğin özünü anlatmalıdır. Ama tanım evrenseli ilgilendirir. Bu yüzden gerçek bilgi, evrenselin bilgisidir. Tikel anayasalar değişebilir, ama iyilik kavramı aynı kalır ve bu kararlı kavram ile bağıntı içindedir ki tikel anayasaları iyilik açısından yargılarız. Böylece, bir bilgi nesnesi olmak için gerekenleri yerine getiren şey bir evrenseldir. En yüksek evrenselin bilgisi, en yüksek bilgi türü olurken, buna karşı tikelin bilgisi, en alt bilgi türü olacaktır.

Platon’un biçimler ya da idealar öğretisinin özü yalın olarak şudur; evrensel kavram nesnel içerikten ya da göndermelerden yoksun, soyut bir biçim değildir ve her gerçek evrensel kavrama nesnel bir olgusallık karşılık düşer. Aristoteles’in Platon’u eleştirisinin (Platon “ayrı” evrensellerin aşkın bir dünyasını imgeleyerek kavramların nesnel olgusallığını tözselleştirdi.) ne denli aklandığı kendi başına bir tartışma konusudur. Aklanmış olsun ya da olmasın, Platonik İdealar kuramının özünün, evrensel olgusallıkların “ayrı” varoluşları düşüncesinde değil, ama evrensel kavramların nesnel göndermelerinin olduğu ve karşılık düşen olgusallığın genelde duyusal-algıdan daha yüksek bir düzen olduğu inancında aranması gerektiği olgusu doğru kalır.

Kabul edilmelidir ki, oldukça bulanık kalan birçok önemli nokta vardır, ama Platon hiç kuşkusuz gerçek diye gördüğü şeye doğru bir bakıma el yordamıyla ilerlediğini düşünüyordu ve bildiğimiz denlisiyle, hiçbir zaman tam olarak ne demek istediğini ikircimsiz terimlerde aydınlatmış değildir. Öyleyse, tahminden bütünüyle kaçınmamız olanaksızdır.

İnsan anlığının kendi yolunda bilgisizlikten bilgiye gelişimi iki ana alan üzerinde uzanır; doksa(sanı) alanı ve episteme(bilgi) alanı. Ancak ikincisini bilgi olarak adlandırmak doğru olabilir. Doksanın(sanı) imgeler ile ilgili olduğu söylenirken, episteme ise, en azından “Arı us(noesis)” biçiminde, kökenseller ya da arketipler ile, arkai ile ilgilidir. Bir insana türe nedir diye sorulduğunda, türenin eksik somutlaşmalarını evrensel ideale erişemeyen tikel örnekleri, söz gelimi tikel bir insanın eylemini, tikel bir anayasayı ya da yasalar kümesini gösteriyor ve bir saltık türe ilkesinin, uylaşımsal bir ilkenin ve ölçünün bulunduğu konusunda en küçük bir kavrayış gösteremiyorsa, o zaman o insanın ansal durumu bir doksa(sanı) durumudur. Bununla birlikte, epistemenin ve doksanın iki derecesi vardır. Platon’un dediğine göre en alt derece, tahmin(eikasia) derecesi, nesnesi olarak ilkin “imgeleri” ya da “gölgeleri”, ve ikinci olarak “sudaki ve katı,düz,parlak tözlerdeki yansımaları ve bu türden her şeyi” alır. Bu hiç kuşkusuz oldukça yadırgatıcı görünür- en azından Platon’un bir insanın gölgeleri ve sudaki yansımaları asıl ile karıştırdığını demek istediği düşünülürse- Ama haklı olarak Platon’un düşüncesi bütününde imgelerin imgelerini, ikinci elden yansımaları kapsayacak bir yönde genişletilebilir. Böylece türeye ilişkin biricik düşüncesi Atina Anayasası’nın ya da tikel bir insanın somutlaşmış ve eksik türesi olan biri, genel olarak bir “doksa” durumundadır. Gene de, eğer usta bir konuşmacı ortaya çıkıp da, onu aldatıcı sözlerle ve uslamlamalarla gerçekte Atina Anayasası’nın ve bunun yasalarının görgül türesine bile ters düşen şeylerin haklı ve türel olduğuna inandırırsa, o zaman ansal durumu “tahmin(eikasia)” durumudur(olasılık). Türe diye gördüğü şey, eğer evrensel biçim ile karşılaştırılırsa, kendisi salt bir imge olanın bir gölgesinden ya da karikatüründen başka bir şey değildir. Öte yandan, türe olarak Atina Anayasası’nın türesini ya da tikel bir dürüst insanın türesini alan birinin ansal durumu ise “inanç(pistis)” durumudur.

Platon bize “inanç” kesiminin nesnelerinin, çizginin “tahmin” kesiminin imgelerine karşılık düşen olgusal nesneler olduklarını bildirir ve “çevremizdeki hayvanlar ve doğanın ve sanatın bütün dünyası”nın sözünü eder. Bu örneğin bir ata ilişkin tek düşüncesi tikel olgusal atlara ilişkin düşünce olan ve tikel atların ideal ata, belirli türe ya da evrensele eksik “öykünmeler” olduğunu göremeyen bir insanın “inanç” durumunda olduğunu imler. Bu insan; atın bilgisini değil, ama ancak atın sanısını elde etmiştir. Benzer olarak, dışsal doğanın gerçek olgusallık olduğu yargısında bulunan ve onun görülmez dünyanın az çok “olgusal-olmayan” bir eşlemi olduğunu görmeyen bir insan ancak “inanç” durumundadır. Durumu, gördüğü imgelerin olgusal dünya olduğunu düşünen hayalperestinki denli kötü değildir(tahmin), ama “episteme”ye erişmiş de değildir; gerçek bilgiden yoksundur.

Şimdi çizginin nesne açısından “düşünürlere(noeta)” ve ansal duyurum açısından “epistemeye(bilmeye)” karşılık düşen üst bölümüne gelelim. Genel olarak bu bölüm “orata(görülürler)” ya da duyulur nesneler(çizginin alt bölümü) ile değil ama “aorata(görülmezler)” ile, görülmez dünya ya da “noeta” ile bağıntılıdır. Ama alt bölümün durumu nedir?Sınırlı anlamda “arı us” kesimi “anlak(dianoia)” nasıl ayrılır?Platon “anlak”ın nesnesinin ruhun önceki kesimlerinin öykünmelerinin yardımıyla araştırmaya zorlandığı şey olduğunu söyler. Ruh o öykünmeleri imgeler olarak kullanır, varsayımdan başlar ve bir ilk ilkeye değil ama bir yargıya ilerler. Platon burada matematikten söz eder. Örneğin geometride anlık varsayımlardan, görülür bir çizgenin kullanımı yoluyla, bir yargıya ilerler. Platon’a göre geometrici, üçgeni vb. bilinir olarak alır, bu “gereçleri” varsayımlar olarak kabul eder ve sonra görülür bir çizge kullanarak bir yargıya doğru uslamlamada bulunur, ama ilgilendiği şey çizgenin kendisi değildir. Geometriciler böylece betileri ve çizgeleri kullanırlar, ama “gerçekte bir kimsenin yalnızca düşüncenin gözleri ile gözleyebileceği nesneleri görmeye çalışırlar.”

Geriye sadece çizginin en yüksek kesimini irdelemek kalıyor. Söz konusu ansal durum “noesis/arı us” durumu, “dianoia/anlak” kesiminin varsayımlarını başlangıç noktaları olarak kullanan ama bunların ötesine geçerek ilk ilkelere yükselen insanın ansal durumudur. Dahası bu süreçte (ki Eytişim sürecidir) “dianoia” kesiminde kullanılan türdeki “imgeler”den yararlanmaz, ama ideaların kendilerinde ve kendileri yoluyla, tam anlamıyla soyut uslamlama yoluyla ilerler. Anlık ilk ilkeleri açıkça kavradıktan sonra bunlardan çıkan yargılara iner ve yine duyulur imgelerden değil ama yalnızca soyut uslamlamadan yararlanır. “Noesis”e karşılık düşen nesneler, “ai arkai” ilk ilkeler ya da Biçimlerdir. Bunlar yalnızca bilgi kuramsal ilkeler değil, ama ayrıca varlık bilimsel ilkelerdir.

Platon, bunun yanı sıra bilgi kuramsal öğretisini “Mağara Alegorisi” ile örnekler. Bu alegoride; Platon bizden aydınlığa doğru açılışı olan bir yer altı mağarası tasarlamamızı ister. Bu mağarada ayaklarından ve boyunlarından, çocukluklarından beri mağaranın iç duvarını görebilecekleri ve güneşin ışığını hiçbir zaman göremeyecekleri bir yolda zincire vurulu olarak yaşayan insanlar bulunur. Yukarılarında ve arkalarında, mahkumlar ile mağaranın ağzı arasında bir ateş vardır ve onlarla ateş arasında yüksek bir yol ile bir perde gibi alçak bir duvar bulunur. Bu yüksek yol boyunca hayvanların ve başka nesnelerin yontu ve betilerini taşıyan insanlar geçer, öyle ki, taşıdıkları nesneler alçak duvarın ya da perdenin tepesi üzerinden görünürler. Mağaranın iç duvarına dönük mahkumlar ne birbirlerini ne de arkalarında taşınan nesneleri görürler; gördükleri yalnızca kendilerinin ve bu nesnelerin karşılarındaki duvara düşen gölgeleridir. Yalnızca gölgeleri görürler.

Bu mahkumlar insanlığın çoğunluğunu, insanların tüm yaşamları boyunca “eikasia/tahmin” durumunda kalan, yalnızca olgusallığın gölgelerini seyreden ve yalnızca gerçeğin yankılarını işiten çoğunluğunu temsil ederler. Dünyayı görüşleri “kendi tutkuları ve önyargıları tarafından, ve onlara dil ve diluzluğu ile iletilmiş olarak başkalarının tutkuları ve önyargıları tarafından” en çarpıtılmış, en yetersiz görüştür. Ve çocuklardan daha iyi bir durumda olmamalarına karşın, çarpık görüşlerine erişkinlerin tüm direnciyle sarılırlar ve hapishanelerinden kaçma gibi bir istekleri de yoktur. Dahası, eğer birdenbire kurtarılacak ve önceden gölgelerini görmüş oldukları olgusallıklara bakmaları söylenecek olsa, ışığın parlaklığı ile gözleri kamaşacak ve gölgelerin olgusallıklarından çok daha olgusal olduklarını sanacaklardır.

Bununla birlikte, eğer mahkumlardan kaçmış olan biri ışığa alışırsa, bir süre sonra daha önce ancak gölgelerini görmüş olduğu somut duyulur nesnelere bakmayı başarabilecektir. Bu insan ötekileri ateşin (ki görülür güneşi simgeler) ışığında görür ve “eikones/imgelerin”, önyargıların ve tutkuların ve safsataların gölge –dünyasından “zoa/duyusal” varlığın olgusal dünyasına döndürülmüş olarak bir “pistis/inanç” durumundadır, gerçi henüz anlaşılır, duyulur- olmayan olgusallıklar dünyasına ulaşmış olmasa da. Mahkumları ne iseler öyle, eş deyişle mahkumlar olarak, tutkuların ve safsataların bağları içindeki mahkumlar olarak görür. Dahası, eğer diretip mağaradan güneş ışığına çıkacak olursa, güneş tarafından aydınlatılan duru nesnelerin (ki anlaşılır olgusallıkları simgelerler) dünyasını görecek ve sonunda, ancak bir çaba ile de olsa, güneşin kendisini görebilecektir (Güneş ki, İyi İdeasını, en yüksek Biçimi, “doğru ve güzel şeylerin evrensel nedenini, gerçeğin ve usun kaynağı”nı simgelemektedir). O zaman “noesis/arı us” durumunda olacaktır.

Platon belirtir ki, eğer birisi gün ışığına çıktıktan sonra mağaraya geri dönecek olursa, karanlık yüzünden doğru dürüst göremeyecek ve böylece kendini gülünç duruma düşürecektir. Başka birini kurtarmaya ve yukarıya aydınlığa doğru götürmeye çalışacak olursa, karanlığı seven ve gölgeleri gerçek olgusallık olarak gören mahkumlar, eğer bir yakalayabilseler, yasaları çiğneyeni öldüreceklerdir.

Bu alegori açıkça gösterir ki, çizginin “yükselişi” Platon tarafından bir ilerleme olarak görülüyordu. Gerçi bu süreç, sürekli ve özdevimli bir süreç olmasa da; bu yol çabayı ve ansal disiplini gerektirir. Eğitimin büyük önemi üzerinde durmasının nedeni budur. Ancak eğitim yoluyladır ki genç insanlar aşamalı olarak bengi ve saltık gerçekleri ve değerleri görmeye götürülebilirler ve böylece yaşamlarını yanılgının, yanlışlığın, önyargının, sofistik aldatmacanın, gerçek değerlere körlüğün vb. gölge dünyasında geçirmekten kurtarılabilirler.

4-Biçimler Öğretisi (İdealar Kuramı) :

Platon’un gözünde gerçek bilginin nesnesi, kararlı ve kalıcı olmalıdır. Ve en yüksek biliş durumu, “noesis/arı us” durumu söz konusu olduğu sürece bu gerekler evrensel tarafından yerine getirilir.

Platon’a göre, ne zaman bir bireyler çokluğu ortak bir ad taşırsa, bunların ayrıca karşılık düşen bir “İdea” ya da “Biçim”leri de vardır. Bu evrenseldir, kavramda kavranmakta olan ortak doğa ya da niteliktir. Örneğin; güzellik. Güzel pek çok şey vardır, ama güzelliğin kendisinin tek bir evrensel kavramını oluştururuz. Ve Platon, bu evrensel kavramların yalnızca öznel kavramlar olmadıklarını, ama onlarda nesnel özleri kavradığımızı düşünüyordu.

Bu nesnel özlere Platon “İdealar” ya da “Biçimler” (ideai ya da eide) adını verdi. Gündelik İngilizce’de “idea” anlıktaki öznel bir kavram demektir. Oysa Platon, İdealardan ya da Biçimlerden söz ederken, evrensel kavramlarımızın nesnel içerik ya da göndermelerine iletmede bulunur. Evrensel kavramlarımızda nesnel özleri ayrımsarız ve bu nesnel özlere Platon “İdealar” terimini uyguladı. “Saltık İyi”den ya da “İyi İdeası”ndan söz etmesi arasında hiçbir ayrım yoktur. İkisi de aynı nesnel öze iletmede bulunurlar ki, gerçekten iyi olan tüm tikel şeylerdeki iyiliğin kaynağı odur.

Platon’un görüşünde evrensel kavramlarda ayrımsadığımız nesneler, bilimin ele aldığı nesneler yüklemlemenin evrensel terimlerine karşılık düşen nesneler kendilerine özgü aşkınsal bir dünyada varolan nesneler “İdealar” ya da kalıcı “Evrenseller”dir. Ve bu dünya –“oralarda” bir yerlerde- duyulur şeylerden ayrıdır. Duyulur şeyler bu evrensel olgusallıkların eşlemleri ya da onlara katılmalardırlar, ama bu evrensel olgusallıklar kendine özgü değişmez bir gökte kalırlarken, duyulur şeyler ise değişime açıktırlar. Gerçekte her zaman oluş durumundadırlar ve hiçbir zaman gerçekten varoldukları söylenemez. İdealar kendi göksel dünyalarında birbirlerinden yalıtılmış ve herhangi bir düşünürün anlığından ayrı olarak varolurlar. Platon’un kuramı böyle sunulduktan sonra belirtilir ki, kalıcı evrenseller vardırlar (ki bu durumda deneyimin olgusal dünyasının haksız olarak bir eşlemi üretilmiş olur).

Platon’a göre, gerçeğe bedensel duyular yoluyla değil, ama “gerçekten var olan” şeyleri kavrayan us yoluyla erişilebilecektir. “Gerçekten var olan”, eş deyişle, gerçek varlıkları olan şeyler nelerdir? Bunlar şeylerin özleridir ve Sokrates örnekler olarak türenin kendisini, iyiliğin kendisini, soyut eşitliği, vb. verir. Bu özler her zaman aynı kalırlarken, tikel duyu nesneleri ise kalmazlar. Öte yandan, insanlar dünyaya evrensel özlerin açık bir bilgisi ile gelmez ve büyümezler. Öyleyse tikel şeyleri evrensel bir ölçün ile bağlantılı olarak nasıl yargılarlar? Bunun nedeni ruhun, beden ile birliğinden önce varolmuş ve ön varoluş durumunda özlerin bilgisini taşımış olması değil midir? Öğrenme süreci böylece bir anımsama süreci olacak ve bunda özlerin tikel somutlaşmaları daha önce gözlenmiş olan özlerin anımsatıcıları olarak davranacaklardır. Dahası, özlerin ussal bilgisi bu yaşamda bedensel duyuları aşmayı ve anlıksal düzleme yükselmeyi gerektirdiği için, felsefecinin ruhunun ölümden sonra artık beden tarafından engellenmiyor ve zincirlenmiyor olduğu zaman bu özleri seyredeceğini düşünmemiz gerekmez mi?

Böylece “Fedon”da verildiği biçimiyle İdealar Öğretisinin doğal yorumu ideaların kalıcı ve evrensel olduklarıdır; oysa anımsanmalıdır ki, önceden değinildiği gibi, öğreti deneysel bir anlayışla, bir “varsayım” olarak ortaya sürülmüştür.

Platon, doğada görüp dokunabildiğimiz her şeyin “değişken” olduğunu söylüyordu. Sonsuza dek kalan, yok olup gitmeyen “ana maddeler” yoktur. “Duyular Dünyası”na ait olan her şey, zamanın yok edeceği maddelerden oluşmuştur. Ama aynı zamanda her şey, mutlak ve değişmez bir “biçim”den doğar. Bu mutlak ve değişmez olan şey fiziksel bir “hammadde” değildir. Mutlak ve değişmez olan şey, tüm şeylerin ona benzeyerek oluştuğu bir takım tinsel ya da soyut, örnek resimlerdir.

Platon, etrafımızda gördüğümüz her şeyin, evet, dokunup hissedebildiğimiz her şeyin bir sabun köpüğüyle karşılaştırılabileceğini söylüyordu. Çünkü duyular dünyasında var olan hiçbir şey kalıcı değildir. Duyular dünyasına ait olan şeyler hakkında, yani dokunup hissedebildiğimiz şeyler hakkında bir takım düşüncelerimiz ve kanılarımız olabilir. Sadece aklımızla bildiğimiz şeyler konusunda kesin bilgiye sahip olabiliriz.

Platon’un gerçekliği nasıl ikiye ayırdığını gördük;

a)Birinci bölüm “Duyular Dünyası”dır. Bu dünya hakkındaki yaklaşık ve mükemmel olmayan bilgilerimizi (yine bu kadar yaklaşık ve mükemmel olmayan) beş duyumuzu kullanarak edinebiliriz. Duyular dünyasındaki her şey için “her şeyin değiştiği” ve hiçbir şeyin sonsuza dek varolmadığı gerçeği geçerlidir. Duyular dünyasında hiçbir şey var değildir; burada bir şeyler ortaya çıkar ve sonra ortadan kaybolur.

b)İkinci Bölüm “İdealar Dünyası”dır. Aklımızı kullanarak bu dünya hakkında kesin bilgiye ulaşabiliriz. İdealar dünyası duyularla algılanamaz. Buna karşılık idealar (ya da biçimler) mutlak ve değişmezdir.

Platon’a göre insanlar da ikiye ayrılmış yaratıklardır. “Değişen” bir vücudumuz vardır. Vücudumuz duyular dünyasına bağımlıdır ve bu dünyadaki diğer şeylerin (örneğin bir sabun köpüğünün) kaderini paylaşır. Tüm duyular vücudumuza bağlıdır ve dolayısıyla güvenilmezlerdir. Ancak bir de ölümsüz bir ruhumuz vardır ki, bu ruh aklın yuvasıdır. Ruh maddesel olmadığı için idealar dünyasına girebilir.

Platon daha da ileriye giderek, ruhun bir vücuda yerleşmeden önce de var olduğunu söylüyordu. Ruh önce idealar dünyasında var olur. Ruh daha sonra bir insan vücuduna girer girmez mükemmel ideaları unutur. Böylelikle bir süreç başlar. İnsan doğadaki biçimleri algıladıkça ruhunda ufak kıpırdanmalar olur. Böylece insanın içinde, ruhun gerçek yuvasına bir özlem uyanır. Yani ruh gerçek yuvasına “sevgi dolu bir özlem” duyar. Buna “eros” adını verir. Eros, sevgi demektir. Bu andan itibaren hem vücut hem de duyularla algılanan her şey mükemmelliğini yitirir ve önemsizleşir. Ruh sevginin kanatlarında “yuvasına”, idealar dünyasına doğru yola çıkar. Ruh, “vücudun zindanından” kurtulur.

5-Platon’un Ruhbilimi:

Platon hiçbir biçimde önceki Evrenbilimsel Okulların ruhu havaya ya da ateşe ya da atomlara indirgeyen kaba ruhbilimlerine yenik düşmedi; o bir özekçi ya da epifenomenalist değil ama ödünsüz bir tinselci idi. Ruh açıktır ki bedenden ayrıdır; insanın en değerli iyeliğidir ve ruha gerçek özen insanın başlıca kaygısı olmalıdır. Platon ruhu “kendini başlatan devim”ya da “devimin kaynağı” olarak tanımlar. Bu böyle olunca, ruh bedene üstün olması anlamında bedenden öncedir ve bedeni yönetmelidir. Platon “gerçek olan anlığa iye olan biricik şey ruhtur ve bu görünmez bir şeydir. Oysa ateş, su, toprak ve hava tümü de görülür cisimlerdir” der.

Platon ruh ve beden arasında özsel bir ayrım ileri sürse de, ruh üzerinde beden tarafından ya da onun yoluyla uygulanabilecek etkiyi yadsımaz. Gerçek eğitimin bileşenleri arasına fiziksel eğitimi de katar ve ruh üzerindeki zararlı etkileri nedeniyle belli müzik türlerini yadsır.

Platon arada bir sanki ruh bedende yalnızca yerleşmiş ve onu kullanıyormuş gibi konuşsa da, onu ruh ve beden arasındaki herhangi bir karşılıklı etkileşimi yadsıyormuş gibi göstermememiz gerekir. Etkileşimi açıklamamış olabilir, ama bu ne olursa olsun çok güç bir görevdir. Etkileşim açık bir olgudur ve kabul edilmesi gerekir. Durum hiç kuşkusuz tümüyle açıklanamaz diye etkileşimi yadsımakla ya da herhangi bir açıklama vermenin ya da verilecek bir açıklamanın olmadığını açığa vurmanın zorunluluğunu ortadan kaldırmak için ruhu bedene indirgemekle daha da iyileştirilmiş olmaz.

Platon ruhu üç parçaya ayırır. “Ussal parça / to logistikon”, “yürekli ya da atılgan parça / to tumoeides” ve “itkisel parça / to epitumetikon” dır. “Parça” sözcüğü bu bağıntıda haklı olarak kullanılabilir, çünkü Platon’un kendisi “Meros”(parça) terimini kullanır, ama bu gene de bir eğritileme terimidir ve, ruhun uzamlı ve özdeksel olduğunu imliyor olarak anlaşılmamalıdır.

“Ussal parça” insanı hayvandan ayırt eden şeydir ve ruhun ölümsüz ya da tanrısala yakın olarak en yüksek öğesi ya da biçimselliğidir. Öteki iki biçimsellik (yürekli ve itkisel parçalar) yok olabilirdirler. Bunlardan “yürekli parça” daha soyludur ve insanın doğal bağlaşığıdır ya da öyle olması gerekir, gerçi hayvanlarda da bulunsa da. “İtkisel parça” bedensel isteklerle ilgilidir. Çünkü ruhun ussal parçasının kendi istekleri vardır. Platon, ruhun ussal parçasını kafaya, yürekli parçasını göğse ve itkisel parçasını da diyaframın altına yerleştirir.

Platon, ruhun ölümsüz olduğunu bildirdi ve hiç kuşkusuz, ruhun ancak ussal parçasının bu ayrıcalıktan yararlandığını öğretir. Ama ruhun öteki parçaları ölümlü ve yok olabilir iseler, o zaman ussal parçadan gizemli bir yolda ayrılabilir olmaları ya da ayrı bir ruh ya da ruhlar oluşturmaları gerekir.

Platon ruhun içerisindeki açık çatışma olgusundan ötürü, ruhun üç parçalı doğasını ileri sürdü. Platon’un bir eserinde ussal öğenin arabaya, yürekli ve itkisel öğelerin iki ata benzediği ünlü karşılaştırma yer alır. Atlardan biri iyidir (yürekli öğe ki, usun doğal bağlaşığıdır ve “ılımlılık ve alçakgönüllülükle onuru sever”), öteki at kötüdür (itkisel öğe ki, “tüm başkaldırı ve arsızlığın dostudur”); ve iyi at sürücünün buyruklarına göre kolayca sürülürken, kötü at ise azılıdır ve tensel tutkunun sesine boyun eğme eğilimindedir, öyle ki kamçı ile kısıtlanmalıdır.

Platon’un başlıca ilgisi açıktır ki, ussal öğenin yönetme, sürücü olarak davranma hakkı üzerine diretme biçimindeki törel ilgidir.

6-Ahlak Kuramı:

6.1-Summun Bonum (Mutluluk) :

Platon’un törellik anlayışı mutçudur. Şu anlamda ki, iyeliği gerçek mutluluğu oluşturan en yüksek insan iyisinin kazanılmasına doğru yönelmiştir. İnsanın en yüksek iyisinin onun ussal ve ahlaksal bir varlık olarak kişiliğinin gerçek açınımı, ruhunun doğru gelişimi, yaşamın genel uyumlu gönenci olduğu söylenebilir. Bir insanın ruhu olması gerektiği durumdaysa, o zaman o insan mutludur.

Platon, acı tarafından önlenmeyen hazları, örneğin anlıksal hazları onaylamaya hazırdır. Ama ayrıca suçsuz oldukları ve ılımlılık içinde yararlanıldıkları sürece isteğin doyurulmasından oluşan hazları da. Tıpkı bal ve suyun hoş bir içki yapmak için uygun oranda karıştırılmalarının gerekmesi gibi, hoş duygunun ve anlıksal etkinliğin de iyi insan yaşamını oluşturmak için uygun bir oranda karıştırılmaları gerekir.

Her şeyden önce, der Platon, iyi yaşam doğru türdeki tüm bilgiyi, zamansız nesnelerin sağın bilgisini içermelidir. Ama yalnızca geometrinin sağın ve eksiksiz eğrileri ve çizgileri ile tanışık olan ve bunların gündelik yaşamda karşılaştığımız kaba yaklaşıkların hiçbir bilgisini edinmemiş biri evinin yolunu bulmayı bile başaramayacaktır. Böylece birinci sınıf bilginin yanına ikinci sınıf bilgi de alınmalıdır; bunu insana hiçbir zararı olmayacaktır, yeter ki ikinci sınıf nesnelerin neyi temsil ettiklerini anlıyor ve kaba yaklaşıkları sağın gerçeklikle karıştırmıyor olsun. Başka bir deyişle, bir insanın gerçekten iyi bir yaşam sürdürebilmek için bu ölümlü yaşama ve özdeksel dünyaya bütünüyle sırtını dönmesi gerekmeyecektir; ama gene de, bu dünyanın biricik dünya olmadığını, üstelik en yüksek dünya ise hiç olmadığını, tersine ideal dünyanın yalnızca yoksul bir eşlemi olduğunu anlamalıdır.

Tüm “su” böylece karışım kabına konduktan sonra, şu soru doğar: İçine ne denli “bal” konacaktır? Bu sorudaki belirleyici nokta, ne denli hazzın kabul edileceği, bilgiye dayanır. Platon, “gerçek” ve “katkısız” hazlar sınıfı ile akrabalığında diretecektir; oysa, geriye kalana gelince, bilgi ancak sağlığa ve dengeli bir kafaya ve herhangi bir iyilik biçimine eşlik edenleri kabul edecektir. “Budalalık” ve “kötülük” hazları karışıma almaya bütünüyle uygunsuzdurlar.

İyi yaşamı oluşturan karışımın gizi böylece ölçü ya da orandır; bunun göz ardı edildiği yerde doğru bir karışım değil ama bir karışıklık vardır. İyi böylece Güzelin bir biçimidir ki ölçü ve oran tarafından oluşturulur ve “bakışım /symmetria”, “güzellik/ kalon” ve “gerçeklik/ aleteia” iyide bulunan üç öğe ya da biçim olacaktır. İlk yer “yerindeliğe”

(to kairon) düşer, ikincisi oran ya da güzellik ya da tamlığa (yeterlik), üçüncüsü usa (ya da sağgörüye), dördüncüsü bilgiye (ya da beceri ya da doğru sanıya), beşincisi hiçbir acının karışmadığı hazlara (edimsel duyum kapsasınlar ya da kapsamasınlar), ve altıncısı iştahın ölçülü doyumuna ve hiç kuşkusuz bu zararsız olduğu zaman. İnsanın gerçek iyisi, iyi yaşam (eudaimonia) işte budur ve araştırılması için zorlayıcı güdü ise Eros’tur (iyi ya da mutluluk için istek ya da özlem).

Öte yandan, mutluluk erdemin izlenmesi ile kazanılacaktır ve erdem ise insan için olanaklı olduğu ölçüde Tanrı gibi olmak demektir. “Elimizden geldiğince tanrısal gibi olmalıyız ve bu yine bilgeliğin yardımıyla doğru olmaktır.” “İsteği dürüst olmak ve erdem yoluyla insanın tanrısala benzerliği kazanabileceği ölçüde Tanrı gibi olmak olan herkese Tanrılar özen gösterir.” Platon, “Tanrı her şeyin ölçüsüdür, söylendiği gibi bir insanın olmayı umut edebileceğinden çok daha yüksek bir anlamda” der. “Ve Tanrı için değerli olacak biri olabildiğince Ona benzemeli ve Onun olduğu gibi olmalıdır. Bu nedenle ölçülü insan Tanrı’nın dostudur, çünkü Onun gibidir…” Tanrılara adak adamanın ve onlara yalvarmanın “her şeyin en soylusu ve en iyisi” olduğunu ve “mutlu bir yaşam için de en yararlı” olduğunu ekler ve kötülerin ve inançsızların adaklarının tanrılarca kabul edilemez olduklarını belirtir. Tapınma ve erdem öyleyse mutluluğa aittirler, öyle ki, erdemin izlenmesi ve erdemli bir yaşamın sürdürülmesi mutluluğu kazandırmanın aracı olsa bile, erdemin kendisi mutluluğa dışsal değil ama onu bütünleyicidir. İnsanın iyisi birincil olarak bir ruh koşuludur ve ancak gerçekten erdemli bir insandır ki, gerçekten iyi ve gerçekten mutlu bir insandır.

6.2-Erdem:

Genel olarak Platon, Sokrates’in erdemi bilgi ile özleştirmesini kabul ediyordu. Platon, erdem bilgidir ve bilgi öğretilebilirdir düşüncesine sarılmış görünür, tıpkı hiç kimsenin bilerek ve isteyerek kötülük yapmayacağı düşüncesinde olduğu gibi. Bir insan kötü olanı seçiyorsa, onu iyilik görünüşü altında seçer; iyi olarak imgelemesine karşın gerçekte kötü olan bir şeyi istemektedir. Platon, hiç kuşkusuz önündeki her şeyi götürmeyi çabalayan ve iyi olarak gördüğüne erişmek için çılgınca atağında, kendisiyle birlikte sürücüyü de sürükleyen itkinin dik başlı ırasını göz önüne alıyordu; ama eğer kötü at sürücünün direncini yeniyorsa, bunun nedeni Platon’un ilkelerine göre ancak, ya sürücünün gerçek iyiyi hiç bilmiyor olması ya da iyiye ilişkin bilgisinin geçici olarak tutkunun saldırısı tarafından bulanıklaştırılmış olmasıdır. Gerçek iyinin ne olduğunu bilen bir insan, en azından geçici olarak, yargısının tutku tarafından bulandırılmasına göz yumabilir ve böylece görünüşte iyi olan ona gerçek bir iyi olarak görünebilir, gerçi tutkunun usu öyle karartmasına izin vermekten sorumlu olsa da. Eğer bir insan kötüyü kötü olduğu için bilerek seçebilir diye karşı çıkılacak olursa, Platon’a yalnızca o insanın “Kötülük, benim iyim ol” demiş olduğu yanıtı açık kalacaktır. Eğer gerçekten kötü ya da zararlı olanı seçiyorsa ve bunun en sonunda böyle olduğunu biliyorsa, bunun tek nedeni bilgisine karşın dikkatini nesnenin ona iyi olarak görünen yanı üzerinde toplamış olması olabilir. Gerçekten de dikkatini böyle bağlamanın sorumlusu olabilir ama, eğer seçiyorsa, ancak iyilik görünüşü altında seçebilecektir. Bir insan yine bilebilir ki, düşmanı öldürmek sonunda ona zararlı olacaktır, ama gene de bunu yapmayı seçer, çünkü dikkatini öç isteğini doyurmanın ya da düşmanın ortadan kalkışıyla elde edilecek bir yararın dolaysız iyiliği olarak görünen şey üzerinde toplamaktadır.

Platon, dört ana ya da önemli erdemi irdeler. “Bilgelik/ sofia”, “yiğitlik ya da dayanıklılık/ andreia”, “ılımlılık/ sofrosune” ve “türe/ dikaiosun”. Bilgelik ruhun ussal parçasının erdemiyken; öte yandan ılımlılık yürekli ve itkisel parçaların usun yönetimi altında birleşmelerinden oluşur. Türe ruhun her parçasının kendi özgün görevini yeterli bir uyum içerisinde yerine getirilmesinden oluşan genel bir erdemdir.

Platon, “iyi ve kötü”nün, “haz ve acı” ile özdeşleştirilmelerine karşı ve “üstün insan” ahlakına karşı uslamlamalar getirir. Gerçekten iyi ve mutlu olan insan, aşırıya kaçan değil ama ölçülü olan insandır. Ölçüsüz insan kendine kötülük yapmaktadır.

Platon, birinin dostlarına iyilik ve düşmanlarına kötülük yapması gerektiği düzgüsünü kesinlikle yadsır. Kötülük yapmak hiçbir zaman iyi olamaz.

7-Devlet:

Platon’un politik kuramı onun törebilimi ile yakın bir ilişki içinde gelişir. Yunan yaşamı özsel olarak bir topluluk yaşamıydı, Kent devletinde sürdürülürdü ve Kentten ayrı olarak düşünülemezdi, öyle ki Devletten bütünüyle ayrı duruyorsa bir insanın eksiksiz olarak iyi bir insan olabileceğine hiçbir gerçek Yunanlı inanmazdı, çünkü ancak Toplum içinde ve Toplum yoluyladır ki, insan için iyi yaşam olanaklı olur. Buna karşı, toplumun zorunlu bir kötülük olduğu ve insanın özgür gelişim ve büyümesini güdükleştirmede sonuçlandığı kuramı gerçek bir Yunanlıya bütünüyle yabancı gelirdi.

Platon gibi, insanın mutluluğu ile, insanın gerçekten iyi yaşamı ile ilgilenen bir felsefeci için Devletin gerçek doğasını ve işlevini belirlemek bir görevdi. Eğer yurttaşların tümü ahlaksal olarak kötü insanlar olsalardı, iyi bir Devleti korumak gerçekten olanaksız olurdu. Oysa, evrik olarak, eğer Devlet kötü bir Devlet olsaydı, bireysel yurttaşlar kendilerini iyi bir yaşamı yaşanması gerektiği gibi sürdürmekten yoksun bulunurlardı.

Platon birey için bir ahlakın ve Devlet için bir başkasının varolduğu düşüncesini kabul etmezdi. Devlet bireysel insanlardan oluşur ve iyi yaşama öncülük etmek için varolur: Tüm insanları ve tüm devletleri yöneten saltık bir ahlaksal ilkeler bütünü vardır: Çıkar düşkünlüğü Hak karşısında boyun eğmelidir. Platon, Devlete kısıtlama olmaksızın, Ahlak Yasasına dikkat etmeksizin gelişebilecek ya da gelişmesi gereken bir kişilik ya da örgenlik olarak bakmıyordu. Devlet doğru ve eğrinin hakemi, kendi ahlak ilkelerinin kaynağı ve ne olursa olsunlar kendi eylemlerinin saltık aklanışı değildir.

Platon görgül Devletlerin ne olduklarını değil ama daha çok Devletin ne olması gerektiğini belirlemekle ilgileniyordu ve böylece “İdeal Devlet”i , her edimsel Devletin olabildiğince kendini ona uydurması gereken modeli bulmaya çalışır. Genel amacı; “İdeal Devlet”in çizgilerini saptamaktı.

Devlet insanların gereksinimlerine hizmet vermek için varolur. İnsanlar birbirlerinden bağımsız değildirler, tersine yaşamın zorunluklarının üretilmesinde başkalarının yardım ve işbirliğine gereksinirler. Bu yüzden birlikte olduklarını ve yardımcıları bir yerleşme yerinde toplar ve mu ortak konuta “Kent” adını verirler. Kentin kökensel ereği böylece ekonomik bir erektir ve bundan işbölümü ve emeğin özelleşmesi ilkesi doğar. Değişik insanların değişik doğal yetenekleri ve becerileri vardır ve topluluğa hizmet için değişik yollarda uygunluk gösterirler; dahası, bir insan eğer doğal yetileri ile uyum içinde salt bir meslekte çalışıyorsa, çalışması nitelikte ve ayrıca nicelikte yüksek olacaktır. Tarım emekçisi kendi sabanını ya da kazmasını üretmeyecek, ama bunlar onun için başkaları tarafından üretilecektir. Böylece şimdilik ekonomik bakış açısından düşünülmekte olan Devletin varoluşu çiftçilerin, dokumacıların, ayakkabıcıların, marangozların, demircilerin, çobanların, satıcıların, gündelik emekçilerin, vb. bulunmasını gerektirecektir. Ama bu insanlar tarafından önderlik edilen yaşam çok kaba bir yaşam türü olacaktır. Eğer “lüks” bir kent olacaksa, fazladan bir şeyler daha gerekecek ve müzisyenler, ozanlar, öğretmenler, hemşireler, berberler, aşçılar, şekerlemeciler, vb. kendilerini göstereceklerdir.

Platon’un mağara benzetmesi, “Devlet” adlı diyalogda yer alır. Platon burada “İdeal Devleti” de anlatır. Bu, düşüncelerde yer alan örnek bir devlet ya da “ütopik” bir devlet anlamına gelir. Kısaca, Platon burada devletin filozoflar tarafından yönetilmesi gerektiğini söyler. Bunun niye böyle olduğunu sorarsak bize insanın nasıl oluştuğunu anlatmakla söze başlar.

Platon’a göre insanın vücudu üçe ayrılır; baş, göğüs ve karın. Bu bölümlerin her biri ruhsal bir erdeme karşılık gelir. Baş “akla”, göğüs “isteme”, karın da “haz ya da arzuya” karşılık gelir. Bu üç ruhsal yeti bir ideale ya da bir “değere” de bağlanabilir. Akıl “bilgeliğe” ulaşmaya çalışır, istek “cesaret” gösterir, arzu da insanın “ölçülü” olması için denetlenir. İnsanın bu üç bölümü bir bütün içerisinde hareket etmeye başladığı zaman uyumlu ya da “bütünlüklü” bir insan ortaya çıkar. Okulda çocuklara önce arzunun nasıl denetleneceği öğretilir, sonra cesaretleri geliştirilir. En sonunda da, akılları ile bilgeliğe ulaşan yolu bulacaklardır.

Platon, tıpkı bir insan vücudu gibi yaratılmış bir devlet düşünür. Bu devlet aynı şekilde üçe bölünmüştür. Vücudun “başı”, “göğsü” ve “karnı” olduğu gibi devletin de “yöneticileri”, “bekçileri (ya da askerleri)” ve “ticaretle uğraşanları (bunlara el işçileri ve köylüler de dahildir)” vardır. Burada Platon’un Yunan tıp bilimini örnek aldığı açıktır. Sağlıklı ve uyumlu bir insan, nasıl dengeli ve ılımlı ise, “adil” bir devlet de herkesin bütün içindeki yerini bilmesiyle ortaya çıkar.

Platon’un felsefesinde genel olarak geçerli olduğu gibi onun devlet felsefesi de “rasyonalizm”den etkilenir. İyi bir devlet yaratmanın yolu, bu devletin “mantıkla” yönetilmesinden geçer. Başın vücudu yönetmesi gibi toplumu yönetenler de filozoflar olmalıdır.

İnsan ile devletin üç bölümü arasındaki ilişki kabaca şöyledir:

Vücut Ruh Erdem Devlet

Baş Mantık Bilgelik Yöneticiler

Göğüs İstem Cesaret Bekçiler

Karın Arzu Ölçülülük Tüccarlar

Platon’un ideal devleti eski Hint kast sistemini hatırlatır. Bu sistemde de toplumun iyiliği için her birey özel bir işleve sahiptir. Platon’un yaşadığı zamandan itibaren, hatta bundan daha öncesinden beri, Hint kast sistemi yine bu üçlü bölünmeye dayanmıştır; yönetici kast (veya din adamları kastı), savaşçılar kastı ve ticaretle uğraşan kast.

Günümüzde Platon’un devleti totaliter bir devlet olarak görülebilir. Ancak belirtmek gerekir ki Platon, kadınların da erkekler gibi yönetici olabileceklerini söylüyordu. Bunun da nedeni, yöneticilerin siteyi yönetmesinin tam da “akılla” mümkün olmasıydı. Kadınlar da erkekler gibi aynı mantığa sahipti, yeter ki onlar da aynı eğitimi alsınlar ve ev işleriyle çok fazla uğraşmasınlardı. Platon, aile ve özel mülkiyeti de reddediyor, bunların devleti yönetenler ve koruyanlar tarafından idare edilmesini savunuyordu. Çocukların eğitimi öyle önemli bir şeydi ki bu, teker teker kişilerin eline bırakılamazdı. Çocukları yetiştirmek devletin yönetimi olmalıydı. (Platon, devlet idaresindeki çocuk yuvalarından ve tamgün okullarından söz eden ilk filozoftur.)

Platon politikada bir takım hayal kırıklıklarına uğradıktan sonra, “Yasalar” adlı diyalogunu yazdı. Burada “yasa devletini” ikinci en iyi devlet biçimi olarak tanımlar. Özel mülkiyeti ve aile ilişkilerini bireye bırakır. Böylelikle kadının özgürlüğü de kısıtlanmış olur. Ama burada yine de, kadınlarını yetiştirmeyen bir devletin yalnızca sağ kolunu çalıştırıp güçlendiren bir insana benzediğini söyler.

8-Platon’un Fiziği:

Platon’un fiziksel kuramları onun biricik “bilimsel” diyalogu olan “Timaeus”ta kapsanır. Bu büyük bir olasılıkla Platon yetmiş yaşındayken yazılmış ve bir üçlünün “Timaeus, Kritias ve Hermokrates”in ilk kitabını oluşturmak üzere tasarlanmıştı. “Timaeus” özdeksel dünyanın oluşumunu ve insan ve hayvanların doğuşunu anlatır. “Kritias” Atina’nın mitsel Atlantis’ten gelen istilacıları nasıl yenilgiye uğrattığını ve sonra kendisinin tufan ve deprem tarafından nasıl yıkıldığını anlatır. Ve “Hermokrates”in Yunanistan’da ekinin yeniden doğuşunu ele alacağı ve Platon’un gelecek reform konusundaki önerileri ile sonlanacağı tahmin edilir. Böylece “Ütopya Devleti” ya da “Sokratik Cumhuriyet”, “Kritias”ta geçmişte gerçekleşmiş bir şey olarak sunulurken, gelecek için kılgısal reformlar “Hermokrates”te önerilecekti. “Timaeus” edimsel olarak yazılmıştır ve “Kritias” ise tamamlanmadan önce kesilir ve bitmemiş olarak bırakılır. “Hermokrates” ise hiçbir zaman yazılmamıştır. Oldukça usa uygun olarak öne sürülmüştür ki; Platon, ilerleyen yaşının bilincinde olarak, ayrıntılı tarihsel romanını tamamlama düşüncesini bir yana bırakmış ve “Hermokrates”te söylemeyi istediklerinin çoğunu “Yasalar”a eklemiştir.

Platon dünyanın yaratılışının bir açıklamasını vermek üzere yola çıkar. Duyulur dünya “oluş” sürecindedir ve “oluş sürecinde olan zorunlu olarak bir nedenin aracılığı ile oluşmalıdır”. Söz konusu aracı tanrısal “ustabaşı” ya da bir “Demiurge”dir. O uyumsuz ve düzensiz devim içinde olan her şeyin “denetimini” üstlendi ve onları bir düzene soktu. Özdeksel dünyayı bengi ve ideal bir modele göre biçimlendirdi, onu “ruh ve us ile dirimli bir yaratık” olarak belirledi ve bunu yaparken “İdeal Dirimli Yaratık” modelini, içerisinde “göksel tanrılar ırkının, havada uçan kanatlı şeylerin, suda yaşayanlarının tümünün ve kuru toprakta ayakları üzerinde gidenlerin tümünün” biçimlerini kapsayan biçimin modelini çizdi. Salt bir İdeal Dirimli Yaratık olduğu için, Demiurge salt bir dünya yaptı.

Demiurge’nin bu davranışının güdüsü neydi? Demiurge iyidir ve “tüm şeylerin olanaklı ölçüde onun kendisi gibi olmaya yaklaşmalarını istedi”, düzenin düzensizlikten daha iyi olduğunu yargısını verdi ve her şeyi en iyisi için biçimlendirdi. Elindeki gereçle sınırlıydı, ama bununla elinden gelenin en iyisini yaptı ve onu “olanaklı olduğunca eşsiz ve eksiksiz” kıldı.

Demiurge simgesini nasıl görmemiz gerekir? En azından dünyada işlemekte olan tanrısal usu temsil ediyor olmalıdır. Ama bir yaratıcı tanrı değildir. “Timaeus”tan açıktır ki, Demiurge önceden varolan bir gerecin “denetimini üstlenmiş” ve onunla elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Hiç kuşkusuz onu yoktan yarattığı söylenmez. “Bu evrenin yaratılışı” der Platon, “Zorunluluk ile Usun bileşiminin karışık bir sonucu” idi. (Zorunluluğa ayrıca Serseri Neden de denir.) “Zorunluluk” sözcüğü doğal olarak bize değişmez yasaların egemenliğini düşündürür, ama Platon’un demek istediği tam olarak bu değildir. Eğer Demokritos’un ya da Epikürüs’ün evren görüşünü alırsak (ki buna göre evren Usun yardımı olmaksızın atomlardan yapılmıştır), Platon’un Zorunluluk ile demek istediğinin bir örneği önümüzde durur: “Amaçsız” olan, Us tarafından oluşturulmuş olmayan.

Eğer yine Atomcu Dizgede dünyanın kökenini atomların “rastlantısal” çarpmalarına borçlu olduğunu göz önünde tutarsak, Platon’un Zorunluğu Rastlantı ya da Serseri Neden ile nasıl birleştirebildiğini daha kolay anlayabiliriz. Bize bunlar karşıt kavramlar olarak görünebilirler, ama Platon için yakındırlar. Çünkü içinde Usun ve bilinçli Amacın hiçbir pay taşımadıkları bir şeyi gösteriyorlardı. Böylecedir ki “Yasalar”da Platon dünyanın “anlığın ya da bir tanrının eylemi tarafından, ya da sanattan değil, ama doğa ve rastlantı tarafından” ya da zorunlu olarak köken aldığını bildirenlerden söz edebilmektedir. Böyle bir evren görüşü Aristoteles tarafından dünyanın “Kendiliğindenliğe” yüklenmesi olarak belirtilir, gerçi devimin bir başka atomun önceki devimine bağlı olması ölçüsünde evreni Zorunluğa bağlı olarak görmek olanaklı olsa da. Böylece “kendiliğinden”, “rastlantısal” ve “zorunlu olarak” biçimindeki bu üç düşünce bağlaşık düşüncelerdi. Öğeler, eğer bir bakıma kendi başlarına bırakılmış olarak düşünülürse, seçilen bakış açısına göre, kendiliğinden, rastlantısal ya da zorunlu olarak ilerler, ama Usun işleyişi getirilmedikçe amaca hizmet edemezler. Platon böylece usun zorunluğu “kandırmasından”, “kör” öğeleri tasara ve bilinçli amaca yardımcı kılmasından söz edilebilir, gerçi gereç işlenmeye biraz dirençli ve Usun işlemine bütünüyle boyun eğdirilmesi olanaksız olsa da.

Demiurge öyleyse bir yaratıcı tanrı değildi. Dahası Platon büyük bir olasılıkla hiçbir zaman “kaos”un edimsel bir olgu olarak varolmuş olduğunu düşünmemiştir, en azından evrenin yalnızca düzensiz bir kaos olduğu bir tarihsel dönemin olmuş olması anlamında. Her ne olursa olsun, bu birkaç karşıt ses dışında (Plutark ve Attikus) Akademinin geleneği idi. Aristoteles’in “Timaeus”ta evrenin oluşumuna ilişkin açıklamayı bir zaman içinde oluşum açıklaması olarak aldığı (ya da en azından böyle yorumlandığında eleştirdiği) doğrudur, ama açık olarak belirtir ki, Akademinin üyeleri evrenin oluşumunu betimlerken bunu, evrenin gerçekten varoluşa geçtiğini hiç düşünmeksizin, yalnızca onu anlamak için açıklama amaçlarıyla yaptıklarını bildiriyorlardı.

Demiurge neyin “denetimini üstlenmişti”? Platon “tüm Oluşun Kapsayıcısından” bir bakıma süt annesinden söz eder. Daha sonra bunu “ilksiz, sonsuz olan, yok olmayı kabul etmeyen Uzay” olarak betimler ki, “varlığa gelen tüm şeyler için yer sağlar, ama kendisi duyulur olmaksızın bir tür baş belası uslamlama ile kavranır ve bir inanç nesnesi olması güç

Pisagorculuk

06 Kasım 2007

Pisagorculuk

Pisagorcuların amacı; insanın kendisini, beden ve ruh göçüne köle olmaktan kurtarmaktır. İnsan ne denli kötü ve günahkâr bir yaşam sürerse, öldükten sonra ruhunun aşağılayıcı bir hayvan bedenine girme olasılığı o denli yüksek olur.

Pisagorcu cemaat yalnız dini nitelik taşımakla kalmamış aynı zamanda siyasî bir nitelik sergilemiş ve siyasî amaçlar belirlemiştir. Bu anlamda Pisagorculuk, Kroton ve öteki bazı güney İtalya kentlerinde uzun zaman iktidarı elinde tutmuştur. Pisagor siyasette cemaati ile uzlaşabilmiş değildir. Belki de o Kroton’dan bu nedenle uzaklaştı ve gittiği yerde de öldü.

Pisagorcuların siyaset ile ilgilenmeleri kendilerinin felaketi olmuştur. Çıkan bir isyanda cemaatin merkezi yıkılıp yağmalanmış ve cemaat dağılmıştır. Buna rağmen bu okulun bilim ve sanat alanındaki etkileri daha uzun bir zaman kendini hissettirmiştir. Pisagorcular özellikle bilim ve sanattan yararlanmışlar, bir başka deyişle belli bilim ve sanat çeşitleriyle, yani matematik ve müzik ile çok yakından ilgilenmişlerdir.

Pisagor’un bunlarla ne ölçüde ilgilenmiş olduğunu, ona ait olduğu söylenen fikirlerin gerçekten onun olup olmadığını belirlemek güçtür. Bütün bunlara rağmen Pisagor tarikatının bir felsefe, bir bilim ve bir sanat ocağı olduğundan kuşkulananlayız.

Pisagor konusundaki bilgilerimiz yetersizdir. Onun ile ilgili bilgilerden; onun filozoftan çok bir din adamı, bir din iyileştiricisi olduğunu biliyoruz. Aristo bile hiçbir zaman bir Pisagor felsefesinden söz etmez, sürekli Pisagorcuların felsefesinden söz eder. Tüm bunlara karşın Pisagor’un zamanında etkili olduğunu vurgulamalıyız.

Onun din yenilikçiliğinin temelinde, ruhun ölüm sonrasındaki durumu problemi vardır. Ona göre ruh bedene zincirlenmiştir, beden ruh için bir hapishanedir. Ölüm sonrası ruh başka bir bedene göç eder. Bu göç, ruhun dünyadaki yaşamına bağlı olarak sonuçlanır.

İyi ve temiz bir ruh yüksek bir bedene göç eder. Fakat ruhun gerçek çabası; özgür yaşamak, yani bedene bağımlı olmaksızın mutlak ruh durumuna ulaşabilmek olmalıdır. Bu amaca ulaşabilmek için, Pisagor öğrencilerine bazı yollar gösterir: Et yememek, yalnızca bitkisel gıdalarla beslenmek, kanlı kurbanlardan kaçınmak. Ruhun arınması ve bedenden ayrı bir yaşama ulaşabilmesi için bilim ve sanattan yararlanılır.

Pisagorcuların öncelikle uğraştıkları sanat "musikî", bilim ise "matematik". Bir geometri probleminin, "Pisagor problemi"nin, haklı ya da haksız Pisagor’a dayandırıldığı herkesçe bilinir. Pisagorcular müzik ile matematik arasında sıkı bir bağ kurmuş ve bu iki bilimde önemli buluşlar yapmışlardır.

Özellikle telli sazlarla uğraşan Pisagorcular, telin uzunluğu ile sesin yüksekliği arasında belli bir oran bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Teli uzatıp kısaltarak sesin çeşitli perdelerini yakalamışlardır. Uyumlu ses telin uzunluğu ile, yani bir takım sayısal oranlarla ilgilidir.

Felsefe tarihinin başlangıcındaki filozofların genelde ortak noktaları vardır: Bunlar başlangıçta tek tek birtakım gözlemlerden yararlanırlar ve sonra da bunları genelleştirirler. Sözgelişi Thales, suyun gerek bedensel ve gerek beden dışı doğa için taşıdığı değerin büyüklüğünü görmüş ve böylece herşeyin sudan oluştuğu sonucuna varmıştır. Anaksimenes havanın değeri ve önemini, gözlemlerden hareketle belirlemiş, herşeyin temelinin hava olduğu sonucuna varmıştır.

Pisagorcular uyumlu seslerle sayısal oranlar arasındaki bağlantıdan hareket ederek, herşeyin temelinin sayı olduğu, evrendeki tüm oranların sayısal olduğu sonucuna ulaşmıştır. Böylece Pisagorcular dahil, daha önceki filozoflarda, arche (maddenin aslı) kavramına tanık oluyoruz. Pisagorcular arche olarak sayıyı benimsemekle ileri bir adım atmış oldular. Çünkü onlar maddenin aslının, su ve hava gibi somut birşey değil de, tam tersine, soyut birşey olduğunu ileri sürmüştür.

Pisagorcular başka bakımdan da öteki filozoflardan ayrılırlar. Pisagorculara gelene kadar maddenin kaynağı olarak tek bir ilke benimseniyordu. Pisagorcular ise maddeye biçim veren, maddeyi sayılabilir yapan ilke yanında bir de bu ilkenin, üzerinde etkili olacağı biçimi olmayan birşeye gereksinim duyarlar.

Böylece Pisagorcular, Milet okulu filozofları gibi monist (taklit) olmayıp dualisttirler (ikililik). Yani herşeyin başlangıcına bir ikilik koyarlar. Sözkonusu olan bu iki ilkeden birisi biçim verendir, ikincisi ise sınırsız ve biçimsiz olandır.

Pisagorcular evrenin her yerinde; bir yanda sınırsız bir ilke ile öte yanda belirleyici bir ilkenin arasındaki zıtlığı bulmuşlardır. Bu zıtlık sayılarda da vardır: Tek-çift sayılar gibi. Ayrıca bu ikilik öteki birçok oranlarda da vardır. Sözgelişi sağ-sol, kadın-erkek, kare-dikdörtgen gibi. Pisagorcular, yaptıkları analojilerle (benzetmeler) bu görüşlerini sonunda bir oyun şekline getirmişlerdir. Nitekim "adalet" ile "kare sayılar"ın ilişkili görülmesi oyundan başka ne olabilir? Bu, düşünce tarihinin garip oluşumlarından yalnızca biridir.

Sayılar ile uğraşanlar, bu uğraşılarının çok sınırlı olmasına rağmen, bunlardan gizemli (mistik) bir sonuç çıkarırlar. Gerçi insanlarda, madde’nin arkasında gizemli bir oranın gizli olduğuna inanma eğilimi çok güçlüdür. Sözgelişi bugün bile içinde yaşanılan savaşın ne kadar süreceğini matematiksel olarak hesaplamak isteyenler vardır.

Batının düşünce tarihinde sayı gizemciliğini (mistisizmini) en ileri götürenler Pisagorcular olduğu halde, sayılarla ilgili bilime kesinlik kazandıranlar da onlardır. Yunan biliminde matematik biliminin gerçek kurucuları Pisagorculardır. Onların matematiği kurmuş olmaları çok ilgi çekicidir. Çünkü bu buluşta, Yunan düşüncesinin karakteristik bir yanı da açığa çıkmıştır.

Bugün sayı denilince aklımıza sayılar dizisi gelir. Oysa Pisagorcular sayı dizisiyle hiç ilgilenmemişlerdir. Zaten onlar "sıfır"ı bilmiyorlardı. Sayı dizisini "bir" ile başlatıyorlardı. Sıfırı sonradan Hintliler buldu ve onlardan Araplara geçti. Matematikte sıfırın bulunması önemli bir ileri adımdır. Bununla sayıları basit bir biçimde göstermek olanağı sağlanmıştır.

Pisagorcular sayıları birtakım geometrik kümelere ayırarak inceliyorlardı. Bugün böyle kullanılan sayıların "kare" ve "küp"ü deyimleri Pisagorculara aittir. Onlar sayıları hep geometrik şekillere göre kıyaslıyorlardı. Sözgelişi:

Kare sayılar dedikleri 4′ü (:[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] ile, 9′u (::[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG] ile gösteriyorlardı.

Daha da ileri götürerek dikdörtgen sayılar diye bir küme kabul ediliyordu. Çünkü, sözgelişi 6 sayısı ancak şu şekilde gösterilebiliyordu[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]::[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]. Ayrıca piramit sayılar vb. söz konusuydu. İşte Pisagorcular kare, dikdörtgen, piramit vb. sayılar dedikleri sayı dizilerinin özelliklerini bu sayılara karşılık geometrik şekillerin özelliklerinden çıkarmaya çalışıyorlardı. Böylelikle sayıların özelliklerini geometrik bir biçimde canlandırmak ya da matematik bilimini doğrudan doğruya geometriye dayandırmak istemişlerdi.

Pisagorcuların bu girişimi bize Yunan düşüncesinin çok belirgin bir niteliğini açıklar: Yunanlılar her-şeyden önce gözlemci insanlardır. Onlar herşeyi canlı şekiller halinde görür, bu konuda çok yetenekli bir ulustur. Sözgelişi Anaksimandros’un evren düşüncesi, evrene en yüksek derecede somut bir biçim kazandırmış bir tasarımdır.

Buna karşın, her türlü şekil ve somutluktan yoksun olan soyut bir düşünce biçimi Yunan karakterine hiç uymaz. İşte bu yüzden tam anlamı ile soyut olan ve somutlaştırılamayan sıfır sayısını Yunanlılar bulamamışlardır. Yine bu nedenle, Yunan düşüncesi sayıları geometrik şekiller biçiminde anlamak yolunda ilerlemiştir.

Oysa XVI. – XVII. yüzyıldan bu yana modern matematik bunun tam aksi yönde gelişmiştir. Modern matematiğin başında yer alan analitik matematik, özellikle de, geometriyi aritmetik şekline dönüştürmek ister. Sözgelişi daireyi analitik geometriye, düz doğrulara ve birtakım matematiksel eşitliklere dönüştürmeye çalışır.

Kısacası modern matematik, geometrik şekillerin özelliklerini belirlemeye çaba gösterir. Yani, Yunanlıların aksine, geometriyi matematiğe dayandırır. Yine modern matematiğin temelini sayılar sistemi ve bunun genişletilmesi oluşturur. Oysa Yunanlılar, ta… başlangıcından bu yana, sürekli somut bir geometrici kafasına sahiptirler.

Pisagorcular sayıların özelliklerini geometrik ve somut bir yolla incelerken, özellikle de bir noktada büyük güçlükle karşılaşmışlardır. Bu güçlük, onların keşfedip de sonuna kadar götüremedikleri irrasyonel foran dışı) sayılardan kaynaklanıyordu. Bu keşif Pisagorcuların tüm düşüncelerini altüst etmiştir. Çünkü onlara göre maddenin özü olan sayılar, tam sayılardır.

Oysa, özellikle geometri alanında bu düşünüş her zaman doğru çıkmıyordu. Karenin kenarlarının köşegenlerine olan oranını araştırırken, Pisagorcular bu oranın, bir tam sayıyla belirtilebileceğini var sayıyorlardı. Karenin kenarı "l" olsun, köşegenleri "V2"olur. Pisagorcular bu "V2" ifadesini henüz bilmiyorlardı.

Bugünkü matematik dilinde bu "V2", irrasyonel bir sayıdır. Yani, hiçbir tam sayı ya da kesir ile, bu kesir ne kadar büyükte olsa, ifade edilemeyen ve fakat sonsuz bir ondalık kesir sistemi ile yaklaşık olarak ifade edilebilen bir niceliktir. Bu gerçek, Pisagorcuların düşüncelerini çıkmaza sokmuştur. Zira bu yüzden karenin kenarlarının köşegenlerine olan oranın, bir tam sayı ile ifade etmenin olanaksızlığı ortaya çıkmıştır. Bu güçlüğü aşabilmek için Pisagorcular matematiğe "sonsuz küçük" kavramını sokmuştur. Onlar: Karenin köşegenini ve kenarını sonsuza bölerek, bu işlemin sonunda, bir yerde uyumlu sona ulaşacaklarına inanıyorlardı.

Oysa böylece yeni birtakım güçlüklere yol açan bir kavram işin içine karışmış oluyordu. Sonsuz küçük ve sonsuz büyük kavramlarında gözlenen çatışkılarla (antinomiler), sonradan özellikle Zenon uğraşmıştır.

Siyaset alanından çekilerek cemaatleri dağılan Pisagorcular çeşitli yerlere dağılarak okullarını, bilimsel etkinliklerini sürdürdüler. Bu sonraki Pisagorcular daha çok astronomi ile uğraşmıştır. Dünyanın evrenin merkezinde olmadığını, bir yıldız çevresinde döndüğünü var saymakla Kopernik’in görüşüne yaklaşan ileri bir hamle yaptılar.

Bu son Pisagorcuların en önemlilerinden birisi, Eflâtun zamanında yaşayan ünlü matematikçi "Archytos" ile hekim olan "Alkmaion" dur. Alkmaion’un önemli tıbbî bir keşif yaptığı var sayılır. Söylentilere göre: Beyin ve sinirlerin önemini ve algının oluşması için dıştan gelen bir uyarıcının sinirler aracılığı ile beyne aktarılması gerektiğini keşfetmiştir.

Paradoks

06 Kasım 2007

Paradoks

Kendi içinde çelişkiliymiş gibi görünen, mantıksal olarak hem doğruluğu, hem de yanlışlığı kanıtlanabilen önerme.

Antikçağ Yunanlılarında paradoks deyimi yaygın düşünceye aykırı düşünceyi dile getiriyordu ve özellikle Parmenides ile Zenon’un aporia (çıkmazlık)’larıyla antinomia (çatışkı)’larında örneklenmişti. Metafizik düşünce sisteminin temeli olan biçimsel mantık ve onun çağdaş biçimi dizi kuramları bu aykırı düşünce’yi mantıksal bir çelişme olarak tanımlar. Bundan başka metafizik yapılı çağdaş fizikçiler de birtakım kozmolojik paradokslar ortaya atmaktadırlar. Matematik mantıkçı Bertrand Russel’e göre “kendi kendine tıraş olmayanları tıraş eden bir berberin kendi kendini tıraş etmesi” çok önemli bir mantıksal paradokstur. Oysa tıraş etmesini bilen bir berber kendi kendine tıraş olamayanları tıraş ettiği gibi kendi kendine tıraş olabilen insanları da tıraş eder. Örneğin “bir şeyin hem kendisi olması ve hem de aynı zamanda başkası olması” biçimsel mantık açısından büyük bir çelişme, diyalektik mantık açısından pek basit bir gerçektir. Bunun gibi kozmolojik paradokslarda belli bir ortamda geçerli fizik yasalarını başka ortamlara uygulamaktan doğmaktadır. Mantıksal olsun ya da fiziksel olsun , bir yanlış koyum ya da bir bilgi yoksunluğu, genellikle de diyalektik bilgiden yoksunluk yatar. Ünlü Aşil Kanıtı’nda olduğu gibi basit şaşırtma hileleriyse tümüyle bilim dışıdır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Doğru Parçası Paradoksu:

Önce doğru parçasının tarifini yapalım:

Doğru Parçası: Başlangıcı ve sonu olan ve sonsuz adet noktadan oluşan doğru. Pekiyi nokta nedir?

Nokta: Kalemin kağıda bıraktığı en küçük iz veya belirti.Malûmdur ki noktanın boyutu yoktur. O halde dikkat. Paradoks başlıyor:

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]Noktanın boyutu olmadığına göre iki noktanın yanyana gelmesi birşey ifade etmez. 100 nokta veya 1 milyar nokta da yanyana geldiğinde herhangi bir şekil oluşturmaz.( Çünkü şekil oluşturması için gerekli olan boyut özelliğini sağlamıyor) Bu şuna benzer ki; sıfır ile sıfırın toplamı yine sıfırdır. Milyarlarca sıfırı toplasak ‘yarım’ dahi etmez. O halde doğrunun tanımında bir hata var. Çünkü sonsuz adet noktanın yanyana gelmesi birşey ifade etmez! Noktanın çok çok az da olsa boyutu olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu sefer de noktanın tarifi hatalı olur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]Noktayı boyutlu kabul edelim. Karşımıza bir paradoks daha çıkar; doğru parçasında sonsuz adet nokta olduğuna göre doğru parçasının da uzunluğu sonsuz olmalıdır. Çünkü çok az da olsa boyutu olan bir şeyden sonsuz adedi yanyana gelirse sonsuz uzunluk olur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]2+2=5 ¿?

X = Y …………………………………………ol sun

X² = X.Y……………………………………..eşitli ğin her iki tarafını ‘X‘ ile çarptık.

X² – Y² = XY – Y²…………………………her iki taraftan ‘Y²‘ çıkardık.

(X + Y).(X – Y) = Y.( X-Y )……………sol tarafı çarpanlara ayırdık, sağ tarafı ‘Y‘ parantezine aldık.

( X + Y ) = Y……………………………….( X – Y )‘ler sadeleşti.

X + X = X…………………………………...X = Y olduğundan,

2.X = X……………………………………….’X‘ leri topladık.

2 = 1 …………………………………………’X‘ ler sadeleşti.

3 + 2 = 1 + 3………………………………her iki tarafa ‘3‘ ilâve ettik.

5 = 4………………………………………….. buradan,

5 = 2 + 2…………………………………’4‘ü, ‘2+2‘ şeklinde yazdık. HATA NEREDE?

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Cantor Paradoksu:

George Cantor’a göre bir kümenin alt kümelerinin eleman sayısı, asıl kümeden daha fazladır. Ancak bu kaide, "Bütün kümelerin kümesi" için de geçerli midir?

"Bütün kümelerin kümesi", X olsun. Öyle ise her alt kümesi kendisinin elemanıdır. X’in "Alt kümeleri kümesi" de X’in alt kümesidir. Yani:

Ì X (2 üzeri a, alt küme X) dir. Buradan şunu yazabiliriz:

card(2ª) [IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.jpg[/IMG]card(a)…………….1

Çünkü alt kümelerin kardinali asıl kümelerden küçüktür veya eşittir. Ancak Cantor Teoremine göre:

card(2ª) > card(a)……………….2

olmalıdır. 1 ve 2 çelişmektedir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Karışım Paradoksu:

Bir fincan sütümüz ve bir fincan da kahvemiz var. Bir kaşık sütten alıyoruz ve kahve fincanına döküyoruz. İyice karıştırıp oradan da bir kaşık alıyoruz ve süte döküyoruz. Şimdi sorumuz geliyor:

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.gif[/IMG]Kahvedeki süt mü yoksa sütteki kahve mi daha fazladır?

Cevap şaşırtıcı gelebilir ama karışım oranları eşittir. İşte ispatı:

Kabul edelim ki karışımımız homojen olmasın. Meselâ kahveye kattığımız süt, tamamen dibe çöksün. Kahveden aldığımız miktar tabi ki sütten aldığımıza eşit olacaktır. Veya:

İlk karışımdan sonra kaşığımızın yarısı süt, yarısı da kahve olsun. Bu sefer yine sütte yarım kaşık kahve, kahvede yarım kaşık süt bulunacaktır. Veya:

İlk karışım homojen olsun. Aldığımız bir kaşık karışımın % 90 ını kahve, % 10 unu süt kabul edelim. Sütün % 90 ı kahvede kalmıştır. Sonuçta eksilen sütün yerini kahve dolduracağından karışım oranları eşit olur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Bütün Sayılar Eşittir Paradoksu:

a ve b birbirinden farklı herhangi iki tamsayı ve c de bunların farkı olsun:

a-b=c

(a-b)(a-b)=c.(a-b)…………………………her iki tarafı (a-b) ile çarptık.

a²-2ab+b²=ac-bc………………………….parantezleri açtık.

a²-2ab+b²-ac=-bc………………………..ac yi sol tarafa attık.

a²-2ab-ac=-bc-b²………………………….b² yi sağ tarafa attık.

a²-ab-ac=ab-bc-b²………………………..2ab nin birini sağ tarafa geçirdik.

a(a-b-c)=b(a-b-c)…………………………a ve b parantezine aldık.

a=b………………………………………….. ..(a-b-c) ler sadeleşti. (2+2=5 Paradoksunun benzeri)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Karışık Bir Hesap:

İki çocuk ayrı ayrı kalem satmaktadırlar. Her ikisinin de 30′ar tane kalemi vardır. Biri, 3 kalemi 10 TL’ye; diğeri de 2 kalemi 10 TL’ye vermektedir. İlki 30 kalemden 100 TL, diğeri de 150 TL kazanır. ( Toplam 250 TL.) Ertesi gün yine 30′ar kalemle evlerinden çıkarlar. Yolda karşılaştıklarında biri diğerine der ki:

-"Gel seninle ortak olalım. 60 (30+30) kalemin 5 (2+3) tanesini 20 (10+10)TL’ye satalım. Kazandığımız parayı da paylaşırız. Basit bir hesapla 60 kalemden 240 TL kazanırlar. Yani:

5 Kalem……………20 TL ise

60 Kalem…………..x TL’dir. Buradan;

x=(60.20)/5= 240 TL

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.gif[/IMG]Çocuklar, ayrı ayrı satış yaptıklarında toplam 250 TL kazanıyorlardı. Beraber sattıklarında neden 10 TL zarar ettiler?

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]1 kg = 1 ton ¿?

1 kg = 1000 gr………….(1)2 kg = 2000 gr………….(2)

(1) ve (2) çarpılırsa:

2 kg = 2.000.000 gr2 kg = 2.000 kg………….(2.000.000 gr = 2.000 kg)2 kg = 2 ton………………(2.000 kg = 2 ton). Dolayısı ile,

1 kg = 1 ton

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Hempel Paradoksu:

Carl Hempel’e göre "Bütün kuzgunlar siyahtır!"

Bu önermeyi iki şekilde ispatlayabiliriz:

a) Çok sayıda kuzgun görüp, hepsinin de siyah olduğunu tesbit ederek,

b) Siyah olmayan şeylerin, aynı zamanda kuzgun da olmadığını görerek.

Bilinen şu ki çok sayıda siyah kuzgun ve yine çok sayıda siyah olmayan, aynı zamanda kuzgun da olmayan cisim vardır. Siyah olmayan tüm cisimler incelenmeden bu fikre varamayız. Kırmızı cisimler için bu uygulama yapılmamışsa "bazı kuzgunlar kırmızı " da olabilir. Bu sebeplerden Hempel paradoksu, "Tümevarım" ın itibarını sarsmıştır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Arnauld Paradoksu:

Herkes bilir ki;

··(Büyük Sayı / Küçük Sayı) ¹ (Küçük Sayı / Büyük Sayı) dır.

(5 / 2) ¹ (2 / 5) gibi

Ancak negatif sayılar bu kuralı bozar:

(3 / -3) = (-3 / 3)

Ayrıca;

··(Büyük Sayı / Küçük Sayı) > 1 dir.

(4 / 3) > 1 gibi

Yine negatif sayılar için kural ihlâl edilir:

(3 / -1) < 1

Bu durum, matematikçi Arnauld’a mantıksız geldiği için negatif sayıların olmadığına hükmetti.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Galileo Paradoksu:

Sonsuzlukla ilgili bir paradoks:

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image005.gif[/IMG] Yukarıda ilk sırada pozitif tamsayılar, altında iki katları, en altta da kareleri var. İlk seri sonsuz olduğuna göre diğer seriler de sonsuz elemanlı. Ayrıca ilave olarak sayıların küplerini, üç katlarını, on katlarını, yarılarını, üçtebirlerini de yazabiliriz. Hiçbir sonsuz da birbirine eşit değil. (Sonsuz hakkında bkz.Matematiğin Sırları)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Euplides (Kum Yığını) Paradoksu:

Euplides, hiçbir zaman bir "kum yığını" oluşturulamayacağını iddia etmiştir. Çünkü bir kum tanesi, "yığın" değildir. Yanına bir tane daha koyarsak yine yığın oluşmaz. "Kum yığını" olmayan birşeyin yanına (veya üzerine) kum tanesi koymakla yığın elde edemeyeceğimize göre Hiçbir zaman "kum yığını" oluşturamayız.

Daha açık bir deyişle: Kabul edelim ki birer birer kum tanelerini biraraya getirelim. Hangi merhaleden sonra kumlar "yığın" oluşturur? Diyelim ki ‘bir milyon’ adet kum tanesi, bir yığın oluştursun. Dokuzyüz doksandokuzbin dokuzyüz doksandokuzu "kum yığını" kabul edilmeyecek mi? Edersek "1" eksiği de yığın olmaz mı? Yani hangi aşama bizim için "yığın" anlamına gelir?

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]-1=1 ¿?

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image006.jpg[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Berber Paradoksu:

Klasik paradokslardan biri daha:

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.gif[/IMG]Bir berber, bulunduğu köydeki erkeklerden, yalnızca kendi kendini traş edemeyen erkekleri traş ediyor. Berberi kim traş edecek?

Kendi kendine traş olsa; kendisini traş edebildiği için tanıma ters düşecek. Başkası traş etse; o kişi kendi kendine de traş olabiliyor demektir. (bkz Russel Paradoksu)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Russel Paradoksu:

1970 yılında 98 yaşında ölen Bertrand RUSSEL’ın çok bilinen paradoksu:

"Bir odada papa ve ben varım. Odada kaç kişiyiz?" Cevap:

"Bir kişiyiz. Çünkü ben, aynı zamanda papayım"

Russel’ın "Kümeler" Paradoksu:

Russel’a göre iki çeşit küme var:

a) Kendisinin elemanı olan(ihtiva eden) kümeler.

b) Kendisinin elemanı olmayan kümeler.

Şimdi, "Kendisinin elemanı olmayan kümeler"in kümesine ‘X’ diyelim. X, kendisinin elemanı mıdır?

Fizik Paradoksları:

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]Olbers Paradoksu

Bu paradoks, biraz da artronomi ile ilgili.

Olbers, araştırmaları neticesinde, şu fikirlere vardı:

a) Kâinatın (uzayın), başlangıcı ve sonu yoktur.

b) Kâinatın bir sınırı yoktur.

c) Kâinattaki yıldızlar, düzenli bir şekilde dağılmıştır.

d) Kâinatın büyüklüğü sabittir.

e) Diğer yıldızlardan gelen ışığı engelleyici bir faktör yoktur.

Bütün bunlara dayanarak, Olbers’e göre gece gökyüzünün çok parlak olması gerekir. Çünkü sonsuz adet ışık kaynağı yani yıldız mevcuttur. Gece, karanlık olduğuna göre yanlış olan birşeyler var. Yapılan araştırmalar, kâinatın bir başlangıcı olduğunu ispatlamıştır. Kâinatın saniyede 60 bin km. hızla genişlediği de ilmî bir gerçektir. Yıldızlardan gelen ışığı engelleyen bir faktör mevcut olsa idi, bu faktörün ısınması ve daha sonra da ışık kaynağına dönüşmesi gerekirdi. O halde gökyüzü gece parlak değilse bunun birkaç sebebi vardır:

a) Kâinatın mutlaka bir başlangıcı vardır.

b) Kâinatın büyüklüğü sabit değildir. Yani genişliyor.

c) Yıldız sayısı sınırlıdır.

d) Yıldızlar kâinatta düzenli olarak dağılmamıştır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]Aristodan:

Kabul edelim ki eşit ağırlıkta ve özellikte iki cismi belli bir yükseklikten attığımızda ikisi de aynı zamanda yere düşer. Şimdi bu iki cismi birbirine bağlayıp tekrar atalım. Aristo’ya göre bu cisimler daha hızlı düşmelidir. Çünkü artık ağırlıkların iki katı olan tek bir nesne olmuşlardır. Ya da olayı bir de şöyle düşünelim:

Ağırlıkları A ve a olan iki cisim düşünelim. Aristo’ya göre daha ağır olan A, daha hızlı düşer. Hızlarına da B ve b diyelim. Bu iki cismi birbirine bağladığımızda, A, a‘yı kendine yani aşağı doğru çekecek; a da A‘yı yukarı doğru çekecektir. Bu cisimler, yere B ve b arasında bir hızla yere düşmelidir. Ama Aristo der ki:

-" Cisimleri birbirine bağladığımızda ağır olandan daha ağır bir cisim elde etmiş oluruz. O halde A‘dan daha hızlı düşmeliler."

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]Amperler:

Üç fazlı dağıtımda, 2 amper ile 2 amper, dört amper etmez. Yani üçgen bağlama motorda:

2 amp + 2 amp = 3.4641 amp olur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]İkizler:

Fizikte en önemli paradokslardan biride ikizler paradoksudur.

Buna göre ikiz olan kardeşlerden biri ışık hızı ile uzaya fırlatılsa ve 50 sene sonra dünyaya tekrar gelse dünyada kalan ikizin yaşı "x+50", uzaydan gelenin yaşı ise "x+50>gelen" olacaktır. Yani biri yaşlı biri genç ama bir çok bilim çevresi zamanda böyle bir yolculuğun ışık hızına dahi çıkılsa mümkün olmayacağını iddia eder. Çünkü eğer böyle olsa idi ışık sürekli geçmişe yol alır. Evrende sürekli yer değiştirmeyen ışık bütün evreni aydınlatırdı.Fakat atmosferimize çarpan mezonların 1sn lık anı, 10 dk gibi geçirdikleri ispatlanmıştır"

Nebi Volkan ÜNLENEN’den

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]Renklerin Karışımı:

Renklerin karışımını iki şekilde gerçekleştirebiliriz.

a) Madde (meselâ boya) olarak,

b) Işık olarak.

Aşağıdaki ilk şekilde renkler, madde olarak karıştırılmıştır. Kesişimlerinde diğer renkler de görülmektedir. Tüm renklerin kesişiminden de "SİYAH" elde edilir.

İkinci şekilde de ışık olarak karışım yapılmıştır. Burada da tüm renklerin karışımı "BEYAZ"ı verir. (Gökkuşağında veya prizmada olduğu gibi)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image008.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]Akan Su

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image009.gif[/IMG]Bir musluğu biraz açıp gözleyelim. Seri halde akan su, aşağı doğru indikçe inceliyor. Neden?

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]İpucu: Yerçekimi ve hız

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]Yağmur

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image009.gif[/IMG]Çok şiddetli bir yağmur yağıyor. Gideceğimiz yere ıslanmadan ulaşmak için koşmak iyi bir fikir mi, Yoksa yürümeli miyiz? Süre ve mesafe, ıslanmayı nasıl etkiler?

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]İpucu: Meselâ 10 metrelik bir mesafeyi ve 10 dakikalık süreyi ayrı ayrı düşünün.

devam edecek

Özgürlük

06 Kasım 2007

ÖZGÜRLÜK

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Birey (insan) toplumda en değerli ve temel varlıktır. "Toplum", "halk", "devlet", "millet" gibi bütünler hiçbir zaman bireyin üstünde kabul edilemezler. Birey hiçbir kollektiviteye feda edilemez. Birey "somut" bir varlık, toplum ise "soyut" bir gerçektir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Bireycilik, insanı merkez kabul eden ve insan hak ve özgürlüklerini temel amaç olarak kabul eden bir felsefi öğretidir. Bireycilik, sivil toplum düzeninin temel ilkelerinden birisidir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Sosyal düzen, insan eylem ve davranışlarının sonucunda oluşur. İnsanın doğasını tanımadan ve anlamadan iyi bir sosyal düzen oluşturmak mümkün değildir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

İnsanın doğasında iyilikler ve kötülükler birlikte mevcuttur. Bireyci felsefede, insan doğası itibariyle, kendi yararını ve çıkarını düşünen bir varlık olarak kabul edilir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Sosyal düzende insanların doğuştan sahip olduğu vazgeçilemez ve devredilemez "doğal hakları" mevcuttur. Yaşam hakkı, özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, baskıya karşı direnme hakkı gibi doğal haklar, devletin bir siyasi kurum olarak henüz ortaya çıkmadığı dönemlerde dahi varolmuştur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Doğal haklar, devletin vatandaşlarına bahşettiği haklar değildir. Bunlar insanın en "tabii" haklarıdır. İnsanların doğal yaşama döneminden çıkmalarının ve siyasi toplumun egemenliği altına girmelerinin tek nedeni doğal hakların güvence altına alınmasıdır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Asıl özgürlük "negatif" özgürlüktür. Negatif özgürlük; vatandaşların, başkalarının özgürlüklerini sınırlandırmadıkları sürece bir şeyi yapmak ya da yapmamak konusunda serbest olmalarını ve dışarıdan (devletten ve diğer vatandaşlardan) bir zorlamanın, engellemenin ya da müdahalenin olmaması anlamına gelir. İyi bir sosyal düzende "özgürlük" (serbestlik=hürriyet) "sine qua non" (olmazsa olmaz) bir ilkedir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Hak kavramı, hem pozitif, hem de negatif bir anlam taşır. Negatif haklar, insanın doğal haklarıdır. Negatif haklar, devletin insanlara lutfettiği ya da bahşettiği haklar değildir. Yaşama hakkı ve baskılara karşı direnme hakkı gibi haklar, negatif özellikte doğal haklardır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Pozitif haklar, bizzat devlet tarafından vatandaşlara sağlanan haklardır. Sosyal güvenlik hakkı ya da eğitim hakkından söz edildiğinde, bu hakların devlet tarafından vatandaşlara sağlanması anlaşılır. Pozitif haklar, devlete bir takım görev ve sorumluluklar yükler. Pozitif hak olarak adlandırılan şeyler, mutlaka devletin bir takım edimler ifa etmesini ve somut önlemler almasını gerektirir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Pozitif hakların (ekonomik ve sosyal hakların) kapsamının genişlemesi devletin görev ve fonksiyonlarını arttırır. Devletin faaliyet alanının aşırı genişlemesi ise, insanın özgürlükleri üzerinde ciddi bir tehlike oluşturur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Özellikle, 19. yüzyılda ekonomik ve sosyal hakların kapsamı genişleyerek başta 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi olmak üzere bir çok ülkenin anayasalarına girmiştir. Eğitim hakkı, sağlık hakkı, sosyal güvenlik hakkı, çalışma hakkı, eğlence ve dinlenme hakkı, iyi yaşam hakkı, seyahat hakkı ve benzeri hakların anayasalarda yer alması, devletin bu alanlarda önlemler alması ve ekonomiye müdahale etmesi sonucunu doğurmuştur. Ekonomik ve sosyal hakların kapsamının genişlemesi bireysel sorumluluk ve teşebbüs gücünü zayıflatmış, ayrıca, her şeyi devletten bekleyen paternalistik devlet zihniyetini toplumda yaygınlaştırmıştır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Hak olarak ifade edilen "ideal"lere ulaşmak elbette insanlığın amacıdır. Ancak her şeyi "hak" olarak görmeye başlayınca bu devletin aşırı büyümesi ve genişlemesi tehlikesini de beraberinde getirir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

İnsan doğası itibariyle özgür yaratılmıştır. Ancak insan, eylemlerinde ve davranışlarında sınırsız bir özgürlüğe sahip olamaz. Özgürlüğün, başkalarının hakları ve özgürlüklerini ihlal etmeyecek bir şekilde kullanılması gerekir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Devletin varoluş sebebi, insanın doğal haklarının ve özgürlüklerinin korunmasıdır. Güvenlik, adalet ve yargı gibi hizmetleri üstlenecek bir minimal devlet, özgürlüklerin güvence altına alınması için gereklidir. Devletin varlığı, özgürlüklerin korunması için bir zorunluluktur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Birey, "toplumsal sözleşme"ye dayalı olarak oluşturulmuş olan devletin ve yasaların koyduğu emir ve talimatlara uymak durumundadır. Bu bireyin özgürlüğünün ortadan kalkması ve onun köle durumuna getirildiği anlamına gelmez. İyi bir sosyal düzende insanın insan tarafından ve insanın devlet tarafından köle olarak kullanılması ve sömürülmesi kabul edilemez. İnsan, özgür doğmuştur ve özgür yaşamalıdır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

İnsan hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, korunduğu ve gözetildiği sosyal düzen liberalizmdir. İnsanlık tarihi "hak ve özgürlükler" konusunda verilen mücadelelerin tarihidir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Bugün temel insan hakları ve özgürlükler olarak kabul edilen şeyler liberal doktrinin ve felsefenin ürünüdürler. Temel insan hak ve özgürlükleri tabii hukuk felsefesiyle yeşermiştir. Hak ve özgürlükler konusunda verilen mücadeleler sonunda İnsan Hakları Bildirgeleri ortaya çıkmıştır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Sivil toplum düzeninde özgür bireyler duygu ve düşüncelerini serbestçe ve bir baskı altında kalmaksızın ifade edebilirler. İnsanların fikir ya da düşünce özgürlüğü hiçbir şekilde cezalandırılamaz. İnsanların konuşma özgürlüğünü, bir takım gerekçeler göstererek sınırlamak doğru değildir. İnsanlar şiddete başvurmadıkları sürece serbestçe düşüncelerini ifade etmelidirler.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Bireyler dinlerini seçmekte, dinin vecibelerini yerine getirip, getirmemekte tamamen serbesttirler. Kimse dini inancını zorla başkalarına empoze ettiremez. Devlet ya da hiç bir kurum ya da kimse başkalarının ibadet yapması için baskı yapamaz. Sivil toplum, din devletine ve dinî ahlâkın zorla uygulanmasına karşıdır. Sivil toplum, iman ve itaat mistisizmini savunan bir dini ahlâkı reddeder. Herkesin dini inancı kendisi ile Tanrı(sı) arasındadır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Basın, yayın ve diğer kitle iletişim araçları faaliyetlerini serbestlik içerisinde sürdürmelidirler. Sivil toplum, özgür basın ve yayını savunur. Tüm medya araçlarının basın ve yayın faaliyetlerinin dürüst, gerçeğe dayalı ve topluma karşı bir sorumluluk duygusu taşıyacak tarzda yapılması gerekir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

Siyasi özgürlükler ve ekonomik özgürlükler bir bütündür. Siyasi hakların ve özgürlüklerin mevcut olmadığı, buna karşın ekonomik hak ve özgürlüklerin mevcut olduğu bir ülkede sivil toplum düzeninden söz edilemez. Seçme ve seçilme hakkı, fikir özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğünün sınırlı olduğu bir toplumda piyasa ekonomisi uygulanabilir. Ancak böyle bir toplumu sivil toplum düzeni olarak nitelemek mümkün değildir. Bunun tam tersi de sözkonusu olabilir. Siyasi özgürlükler mevcut iken, ekonomik özgürlükler sınırlı olabilir ya da hiç olmayabilir. Böyle bir toplumu da sivil toplum düzeni addetmek mümkün değildir.

Râzî [864-925]

06 Kasım 2007

RÂZÎ [864-925]

KİMDİR

İslam dünyasının sayılı doktor ve kimyacılarındandır. Keşifleriyle tanınır.

HAYATI

864′te Rey şehrinde doğdu, İskit Türklerindendir. Batıda Rhazes, Doğuda ise Ebû Bekir Er-Râzî veya kısaca Râzî adıyla tanınır.

Küçük yaşlarındayken pek göze çarpar bir durumu yoktu. Akranları gibi filoloji ve matematik okudu. Kabiliyeti daha çok mûsikî sahasında gelişti. Mûsıkîde şöhrete kavuştuğu sırada geçimini sarraflıkla sağlıyordu. Otuz yaşına kadar böyle devam etti.

Daha sonra Bağdat’a gitti. Kendini tıp öğrenimine verdi. Mûsa’nın oğulları ve Huneyn bin İshak’tan Yunan, İran, Hint ve yeni İslâm tıbbını öğrendi.

Köklü bir ilim tahsilinden sonra Rey’e döndü. Oradaki hastanenin baştabipliğine tayin edildi. Bu makama yüz kadar aday içerisinden o seçilmişti. Daha sonra halifenin özel doktoru oldu.

Talebe ve doktorlar onun bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak için hastanede kuyruklar oluşturur, muayenelerini takip ederlerdi. Ders ve klinikleri, talebeleri ve talebelerinin talebeleriyle dolup taşardı. Tereddüde düşülen her vak’ada ona müracaat edilirdi. Kendi buluşu ilaçlarla hastaların acısını dindirir, koyduğu teşhiste hemen her zaman isabet ederdi.

Râzî, Galen devrinden beri hiçbir doktorun ulaşamadığı tıp bilgisine ulaştı. Durmadan ilmini genişletti. Etüdler yapmak maksadıyla uzun seyahatlere çıktı. Devrinin en üstün bilgini oldu. Hükümdarların son derece hürmet gösterdiği, halkın dilinden düşürmediği, ihtiyaç içinde kalma pahasına da olsa fakir hastaların ilaç paralarım dahi veren, ilmi ve karakteriyle candan sevilen bir doktor oldu. Fakat onu çekemeyenler de vardı. Onların ağır iftiralarıyla vazîfesinden atıldı. Çaresiz ve hamisiz bir hale düştü. Hatta gözleri dahi kör oldu. Kız kardeşi onu evine aldı. Hayatının yarısında zengin olan Er-Râzî, 925 yılında, ömrünün kalan kısmım sefalet içinde bitirdi.

İLMÎ KİŞİLİĞİ

Bazılarına göre İslam aleminin en büyük tabibi olarak tanınan Râzî, sadece İslam aleminin değil, Ortaçağın Doğu ve Batı dünyasının en büyük hekimi ve klinik mütehassısıydı. İbni Sina’ya Batıda her ne kadar "Şarkın Calinos"u dedilerse de Râzî, bazılarına göre onu dahi çok gerilerde bıraktı. Tricot Royer ondan bahsederken, "İbni Sina ile Râzî’yi birbirinden ayıramıyorum" der. O, Batılılar için İbni Sîna, Ali İbni Abbas her şey demekti. Paris Tıp Fakültesi salonunda Râzî’nin İbni Sina’yla birlikte fotoğraflarının asılı bulunuşu ona verilen değer ve hürmetin açık ifadesidir. O kadar ki, eserleri 17. yüzyılın başlarında bile Türbingen ve Oder Nehri kenarındaki Frankfurt Üniversitelerinde ders programlarının temelini teşkil etmekteydi. Râzî’nin kitapları, İbni Sîna ve İbni Rüşd’ün kitapları gibi Hipokrat ve Galen’inkilere denk tutulmuş, "Bunlar olmadan tedaviye cesaret eden doktor, umumun sağlığım bozar" denecek kadar itibar kazanmıştı.

Prof. Dr. Philip Hitti, ondan söz ederken söyle der: "Râzî bütün tabiplerin en orijinali, en büyüğü ve aynı zamanda en çok eser veren yazarlarından biridir. Ortaçağların en kuvvetli düşünürlerinden ve

en büyük klinikçilerinden biri olarak şöhret ve itibar bulmuştur. Matbaa henüz çocukluk devrelerini yasarken onun tıpla ilgili eserleri, uzun asırlar boyunca Batı dünyasının anlayış ve idraki üzerinde

dikkati çeken büyük tesirler meydana getirmiştir."

Türkçemize Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi adıyla çevrilip, sekiz dile tercüme edilen

Allahs Sonne Über dem Abendland-User Arabisches Erbe adlı eserin yazarı Dr. Sigrid Hunke, Râzî hakkında çok haklı olarak su sözleri söyler:

"O, meslek ve mes’uliyet duygusu taşıyan bir doktor, çaresizlerin yardımcısı, öğretmen, iyi yetişmiş bir doktorlar jenerasyonunun terbiyecisi, öncekilerin çok yönlü bilgilerini toplayıp üzerlerinde işleyen ansiklopedist, temkinli bir klinikçi, mütefekkir bir gözlemci, bağımsız hür görüşlü bir kimya araştırıcısı, deneyci, nihayet kendi devrine kadar gelen tıbba ait bütün ilim malzemesini düzenleyip ortaya koyan bir sistematikçidir."

Sultan Adüduddevle Bağdat’ta yeni bir hastane yaptırmaya karar verdiği zaman, yerini tesbit etmede onun ileri görüş ve tecrübelerinden faydalanmak ister.

İLİMLERE OLAN HİZMETİ

TIPTAKİ HİZMETLERİ

Râzî en büyük hizmetini tıp sahasında vermiştir. Tıbbı, Yunan tababetinden ayırıp müstakil İslam tababeti haline getirdi.

Bazı ilim tarihçileri çiçek ve kızamık hakkında yazılan ilk eserin ona ait olduğunu söylerler. Bu hastalıkların teşhis ve tedavi metodunu ilk keşfeden o olmuştur.

Kırıklarda alçıyı ilk defa kullanan doktor Râzî’dir. Cıvalı merhem gibi yeni ilaçlar îcad etmiştir. ilk defa cerrahide hayvan bağırsağını dikiş maddesi olarak kullandı.

Hafif müshilleri, devamlı yüksek ateşli hastalıklarda soğuk suyu ilk defa tatbik ve tavsiye eden tabip Râzî’dir. Kaytan (fitil) yakısının îcadı da ona aittir.

Sesi meydana getiren sinirleri keşfetmiştir. Mafsal romatizması, taş, mesane, böbrek ve çocuk hastalıkları konusunda övülmeye değer, geniş bilgisi vardı.

DİĞER İLİMLERE HİZMETİ

İlk defa tabiat ilimleri felsefesini kuran Râzî’dir. Gözlem ve deney metodlarını kullanmayı kendine esas edinmişti. Kurduğu bu felsefe Avrupa’da ancak 15. yüzyılda, Almanya’da Paracelsus, İtalya’da da Bruno ile başlamıştır. Çağdaş tabiat ilmi metodu ise İtalyan düşünür Leonardo, Polonyalı düşünür Copernicus, Alman düşünür Kepler ve daha sonra İtalyan alimi Galilei ile kurulmuş, ancak 17. yüzyılda gözlem ve deney metodu hakim olmuştur.

Aynı zamanda Razî, hiç bir tesir altında kalmaksızın tarafsız inceleme ve araştırma çığırını açan bir bilgindir.

KİMYA VE RÂZÎ

Râzî, büyük bir doktor olduğu kadar büyük bir kimyagerdi de. E. J. Holmyard’a göre modern kimyanın kurucusudur. Kimyayı sistematize etmiş, deneye dayalı kimyanın temellerini atmıştır.

Râzî, kimyayı tıbbın hizmetine soktu. Onun açtığı bu çığır Batıda, ancak Paracelsus’la gerçekleşebildi.

O, yüzyıllar önce organik ve inorganik kimya ayırımım yaptı. Maddeleri nebatî, hayvani ve madenî olmak üzere üç kısma ayırdı.

Bir çok deneyler ve çalışmalar yaptı. Bunlar o kadar açık ve netti ki, Kitabü’l-Esrar isimli eserini okuyan Avrupalı kimyacılar ona ekleyecek bir şey bulamamışlardır.

Râzî, kimyada böylesine hizmetler yapmasına rağmen simyaya karşıydı. Madenleri altına çevirme gibi saçma düşüncelerle mücadele etmişti.

Râzî, civa terkipli birçok ilaç yaptı. Bunları önce hayvanlar üzerinde denedi.

Onun geliştirdiği ilaçlardan biri Fransa’da "blanc rhasis" ismini aldı. Halk etimolojisi ona blanc raisin (beyaz üzüm) adını taktı.

Râzî, ilaç almaktan hoşlanmayan bazı hassas hastalar için lezzeti hiç de hoş olmayan "roob"u bugünkü haplara benzer şekilde şekerli ve kaygan maddelerle kapladı.

Sülflrik asit ve saf suyun mucidi de Râzî’dir.

Onun kimya ile ilgili eserlerinin sayısı 12 kadardır. Bunlardan birisi Kitabü’l-Esrar (Sırların Kitabı)dır ki, 14. asra kadar Batıda kimya ilminin baş eseriydi.

FİZİK VE RÂZÎ

Ord. Prof. Dr. l. Hakkı İzmirli’ye göre Razî boşlukta çekimi Newton’dan daha önce ortaya koymuştur.

ESERLERİ

Râzî’nin 200′den fazla eser verdiği bilinmektedir. Bunların yarısından çoğu tıbba aittir. Sigrid Hunke, kız kardeşi Hatice’den naklen Razî’nin eserlerinin 230′dan az olmadığını, monografi ve küçük risalelerin ise bu sayının dışında olduğunu kaydeder.

Eserlerinden en meşhurları tıpla ilgili olarak kaleme aldığı El-Hâvî ve Kitabü’l-Mcmsûri’dir..

RAZİNİN ŞAHERSERLERİ

El-Hâvî

Râzî’nin en önemli eseridir. Çok şeyi içine alan şümullü ansiklopedik bir tıp kitabıdır. Arapça yazılan eser, 30 ciltten ibarettir. Razî tam 15 yılını bu eseri yazmak için vermiş ve tamamlayamadan ölmüştür.

Tıbbın her mes’elesi hakkında bilgi veren eserde Grek, İran ve Hind tıbbından gelen bilgilere bile hülasa olarak yer verilmektedir. Râzî, esere kendi şahsî tecrübelerini de eklemiş, pratik tıp alanında eski çağların bilgilerini çok aşan görüşler kaydetmiştir.

El-Havî, asırlarca Avrupa’da en hürmet gören eserleri arasında yer aldı. 1935 yılında Paris Üniversitesi Tıp Fakültesinde okunan 9 kitaptan birisinin El-Havî oluşu Batıda ona verilen değerin açık bir ifadesidir.

Eser ilk defa 1279 yılında Ferec bin Salim adlı Sicilyalı bir Yahudi tabib tarafından Anculu (Anjou) I. Charles’in himayesi altında tercüme edildi. Daha sonra onu 1486′da Continens, Latince’ye çevirdi. Batıda sadece 1486 ile 1542 yılları arasında 5 defa basıldı. Ayrıca kitabın çeşitli parçaları bir çok defalar tabedildi.

Sonraları İngilizce de dahil olmak üzere daha bir çok yabancı dillere tercüme edilmiştir. 17. yüzyıla kadar Avrupa tıp fakültelerinde temel ders kitabı olarak okutuldu.

Kitâbü’l Mansûrî

Râzî bir şaheser olarak kaleme aldığı bu eserini Horasan Sultanı Mansür bin ishak Es-Samanî’ye ithaf etmiştir. Onun için Mansürî ismiyle şöhret bulmuştur. 10 cilttir. Batıda Almansoris ve Lieber Pretiosus isimleriyle meşhur olmuştur.

Eserin Liber Almansoris adında Latince tercümesi ilk olarak 1480′lerde Milano’da yayınlandı. Eseri tercüme eden Gerard of Cremona idi. 9. cildinin şerhi 1649′da basıldı. Bu cilt 16. asra kadar oldukça yaygınlaştı.

Eserin bazı kısımlarının Almanca ve Fransızca tercümeleri son zamanlarda Avrupa’da tekrar yayınlandı.

El-Cüderi ve’l Hasba (Çiçek ve Kızamık)

Razî’nin Batıda en çok tanınan eseri budur. Tıp tarihinde çiçek ve kızamık hakkında ilk yazılan eserlerden biridir. Kitapta hastalıkların teşhis ve tedavi şekillerine yer verilmektedir.

Bu eser Razî’nin sadece İslam dünyasında değil, tüm Ortaçağda en kuvvetli bir düşünür ve en büyük bir klinikçi olarak şöhret bulmasına sebep olmuştur. 1565′te Latince’ye çevrilmiş, daha sonra ise çeşitli modern dillere tercüme edilmiştir.

Eser Claude Bemard’a gelinceye kadar bin yıl Batılı doktorlara yol gösterdi. 1498-1866 yılları arasında kırk defadan fazla yayınlandı. Bugün bile klasik bir eser olarak itibar görmektedir.

Kitâbü’l Esrâr (Sırlar Kitabı)

Kimya hakkında yazdığı temel kitaplardan biridir. Bir çok dillerde yayınlanmıştır, tik defa Cremonalı Gerard tarafından Latince’ye çevrildi. Eser, 14 yüzyılda yerini Cabir’in kitapları alıncaya kadar Batıda kimya alanında baş eser olarak kaldı. Roger Bacon, kaleme aldığı De Spiritibus et Corponibus adlı kitabında bu eserden bahsetmektedir.

Bir Saat içinde Şifa

Razî bu eserini bir münakaşa neticesinde Vezir Ebü’l Kasım İbni Abdullah’ın isteği üzerine kaleme aldı. Eser oldukça rağbet gördü. Kaleme alış sebebim Razî şöyle anlatır:

"Bir kaç doktor, bir hastalığı tedavinin, hastalığın vücut bulma müddeti kadar devam edeceğini açıklıyorlardı. Vezire, ‘Bunu, bazı doktorlar hastayı daha fazla görebilmek ve bu suretle yüksek ücret isteyebilmek maksadıyla yapmaktadırlar" dedim. Vezir, birkaç hastanın bir saat içinde tedavi edilebileceğim benden işitince şaşırdı. Bu konuda bir kitap yazmamı rica etti. İşte kitap!"

Diğer Eserleri

Usanma, bıkma nedir bilmeyen Razî’nin meşhur eserleri arasında teoloji, felsefe, astronomi ve matematikten bahseden eserlere de rastlıyoruz. Bunlardan bir kısmı şunlardır: Feza Bolluğuyla ilgili Bir Risale, Mıknatısın Demiri Çekme Sebebi, Dünyanın Şekline Dair, Dinlerin Kritiği, İlahî İlim.

Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki, Razî ilim tarihine silinmeyecek şekilde adım yazdıran büyük bir İslam alimidir. Bilhassa tıp tarihi onu minnetle anmaktadır.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy