Halkla İlişkiler Nedir?

06 Kasım 2007

HALKLA İLİŞKİLER NEDİR?

Halkla ilişkiler dendiğinde herkesin kafasında birşeyler oluşmaktadır. Ayrıca halkla ilişkiler kavramıda aynı pazarlama gibi herkesin çok iyi bildiği (bildiğini sandığı) kavramlardan biridir. Böyle olması belki isminden kaynaklanmaktadır. Halk ve ilişki; hepimizin günlük yaşamda bol miktarda kullandığımız kelimeler bundan dolayı halkla ilişkileri hepimiz çok iyi biliyor olabilir miyiz?

Halkla ilişkiler, öyle görüldüğü gibi basit ve herkesin bilebileceği bir kavram değildir. Halkla ilişkilerin böyle algılanmasının en önemli nedeni her konuda olduğu gibi bu konudaki bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Öncelikle bu bilgisizliği yok etmek için halkla ilişkilerin ne olduğuna bakmakta yarar var.

Halkla ilişkiler: “Belirlenmiş hedef kitlerei etkilemek için hazırlanmış planlı, inandırıcı, bir iletişim çabasıdır.”

Betül Mardin’in yaptığı tanıma göre halkla ilişkiler: “Kamuya ya da özel ait kuruluşların olumlu bir imaja sahip olmaları için gerekli tanıtım politikasının saptanması, kuruluşların bu doğrultuda yönlendirilmesi, insan grupları ve kuruluşlar arasında bilgi akışının sağlanması ve bu bilgi akımının gerekli etkinliği kazanarak amaçlanan sonuca ulaşması için yapılan planlı faaliyetlerdir.”

İngiltere Halkla İlişkiler Enstitüsü’nü yaptığı tanıma göre halkla ilişkiler: “Bir kuruluş ile hedef kitlesi arasında iyi niyetli ve karşılıklı anlayışa dayalı ilişkileri sürdürmeye yönelik önceden belirlenmiş çabalardır.”

Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’nin yaptığı tanıma göre halkla ilişkiler: “Bir girişimin kamu ya da özel sektörde faaliyet gösteren bir kuruluşun temasta bulunduğu ya da bulanabileceği kesimlerin anlayış, sempati, ve elde etmek ve devam ettirmek için yaptığı sürekli ve örgütlü bir yönetim görevidir.”

Yukarıda yapılan tanımlamaların hepsi doğrudur. Ancak günümüzde halkla ilişkiler sadece kamuoyu ve kuruluş arasında iletişim kurmak, kuruluşu kamuoyuna tanıtmak, benimsetmek, kuruluş imajı oluşturmak değildir. Halkla ilişkiler pazarlama çalışmalarının önemli bir unsuru haline gelmiştir.

Ürünün ve markanın önem kazanması, tüketicinin etkinliğinin artması ve iletişimin pazarlama düşünceleri içersindeki değerinin ortaya çıkması halkla ilişkilerin değişime uğrayarak pazarlama içinde etkin bir rol almasına neden olmuştur.

Bu gelişmelerle beraber halkla ilişkiler kavramı, kurum ile kamuoyu arasındaki iletişimi sağlayan Kurumsal Halkla İlişkiler (CPR) ve kurumun pazarlama çalışmalarına destek olan Pazarlama Yönlü Halkla İlişkiler (MPR) olmak üzere iki parçaya ayrılmıştır. Halkla ilişkilerdeki bu ayrım aşağıdaki şemada daha iyi görülmektedir.

Gup Psikoterapisine İlk Adım

06 Kasım 2007

FARKINA VARMA

Bireylerin seçimleri,insan davranışları hakkında birer ipucu olarak gösterilebilir. Davranışların birçoğu alışkanlıklar sebebiyle refleks olarak yapılsa da ,bunların yaşamı sürdürmede hayati değerleri vardır. Bazı davranışlar hem dış gözlemciler,hem de bireyce önceden tahmin edilebilir niteliktedir. Bazı davranışlar ise alışkanlık gibi olmasa da neden ve sonuç ilişkisi açısından önceden kestirilebilme özelliği taşır. Oysa;bazı davranışların nedenleri davranışı gerçekleştiren birey veya izleyici açısından pek açık değildir. Bu tür davranışlar genelde yıkıcı ve yıpratıcı sonuçlara sahiptirler ve nedenler genelde bireylerin farkında olmadıkları nedenlere bağlıdır.

Belli bir zaman içinde bireyi herhangi bir kararı vermeye yönlendiren faktörlerin,elindeki seçeneklerin ve kararın olası sonuçlarının ne kadar farkında ise,o kararın bireyi büyümeye ve gelişmeye yol açıcı bir karar olma olasılığı artar. İnsanlar içten ve dıştan kaynaklanan verileri ellerinde potansiyel olarak barındırır. Birey bu ikisinin farkına vardığı zaman daha sağlıklı kararlar alabilir.

İdeal olarak bir insan,içinden ve dışından kaynaklanan bilgilerin tümünün farkında olmalı,bu bilgiler doğru olmalı ve doğru programlanmalıdır. İnsanın farkına varmasını engelleyen,kendini geliştirmesine yol açacak kararları vermesini engelleyen faktörleri 3 grupta incelemek mümkündür.

bireyin çevreden edindiği ve kendine malettiği benlik kavramıyla ilişkili

bilgiler: bunlar yanlıştır. Örneğin ; çevremiz bize başarısız olduğumuzu söylemiş olabilir , bizde bu yanlış bilgiyi gerçekmiş gibi kabul edebiliriz, bu tüm yaşamımızı olumsuz etkiler.

doğru bilgilerin kötü biçimde öğrenilmesi

bireyin,geçmiş yaşantılarından getirdiği acılar , acı ve hoş olmayan anızlarımız ve deneyimlerimizi bilincimizden atmaya çalışırız. Bunu başarsak bile, davranışlarımız bu geçmiş deneyimlerin etkisinde kalır.

İnsan iç görü kazanması sayesinde; kendisi hakkında daha doğru bilgiler edinir, benlik kavramının ve duygularının çarpıtılmasına yol açmış olan öğretileri daha değişik bir biçimde yaşar ve yorumlar, bilinçten atılmış bazı geçmiş anılarını yeniden bilincine getirir.

BÜTÜNLEŞME

Bireyi terapi sonunda olgunlaşması yada yaşam deneyimlerine bağlı olarak seçimlerinin nedenlerinin farkına varması sağlandıktan sonra, diğer aşama davranışların denenmesidir. Yeni kararlar almak ve yeni davranışlara hazır olmak her zaman onları yerine getirmek anlamında olmayabilir. Bu yeni davranışların uygulanıp, uygulanamayacağı bazı faktörlere bağlıdır. “ Bütünleşme “, insanın yeni kararlarının, deneyimlerinin, ve yeni davranışlarının başarılı bir biçimde yerine getirilmesini kolaylaştıran bir faktördür.

Yerine getirilmeyen eski bir karar, doyurulmamış bir ihtiyaç, “ bitirilmemiş bir iş” olarak süre gelir ve kişinin o sırada yaptıklarını etkiler, engeller. Bitmemiş işler, kişinin tüm enerjisini, yapmakta olduğu işe ayırmasına izin vermediklerinden, yeni davranışlarının başarılarını, yeni kararların gerçekleştirilmesini engeller.

Bütünleşme kısaca, insanın terapi sırasında veya dışında, eski ihtiyaçlarının doyurulmasına, bitmemiş işlerinin bitirmesine yardım edilen bir süreç olarak tanımlanabilir.

Bütünleşmeye varış farklı yollardan olabilir. Bu bir tür “ ihtiyaçlar hiyerarşisi “ gibidir. Bu ihtiyaçlar fizyolojik olduğu kadar, öğrenilmiş de olabilir. Bütünleşme süreci aynı zamanda bazı duyguların yeniden yaşanmasını ve ifade edilmesine yardımcı olduğu için daha anlamlı kişilerarası ilişkilerin kurulmasını da kolaylaştırır.

YENİ DAVRANIŞLARIN DENENMESİ

İnsan, kendisi ile ilgili, daha çok şeyin farkına varabilse, bu yüzden kendini daha geliştirici kararlar verebilse, enerjisini geçmişin yarım kalmış, deneyimlerine bağımlılıktan kurtarabilse de, yeni davranışlara hemen geçmesi, beklenemez. Bireyin daha önce yapmaktan korktuğu bazı davranışları tekrar tekrar denemeli, başarısızlık, direnç, itilme gibi sonuçlarla karşılaşsa bile bunları ısrarla sürdürmelidir. Bu yeni davranışlar, ancak o zaman kişin,n bir parçası haline gelir.

Bu üç süreç ( farkına varma, bütünleşme, yeni davranışların denenmesi ), terapi kuramlarındaki yaklaşımlarca, önemi kabul edilmiş süreçlerdir. Ancak, psikoanalitik yönelimli, yaklaşımlar, daha çok bilişsel farkına varışı vurgularken, danışandan hız alan terapilerde, duygusal farkın varış daha önemli görülmektedir. Gestalt terapisi, duygusal, duyumsal farkına varış ve bütünleşmeye ağırlık verirken, davranışçı terapistler; yeni davranışların denenmesinden yanadırlar.

BİREYSEL TERAPİ VE GRUP TERAPİSİ

Farkına varma:

Hem grup , hem bireysel terapide bilişsel farkına varma önemlidir. Ancak

bireysel terapide, tüm ilgi tek bir insanın üzerine odaklaştığından, bu farkındalık düzeyi biraz daha ağır olmaktadır.

Duygusal farkına varış ise, insanın kendi duyguları ile yüzleşmesi, grup terapisinde daha kolay ve daha az tehdit edici olmaktadır. Bireysel terapide terapist, yoğunlaşmış transferansların tek objesidir. Bu,terapiste hastaları tarafından gerçekçi olmayan bir “güç” yükler. Otorite durumuna gelen terapiste karşı sevgi,nefret,kıskançlık gibi bazı doğal duygular açıkça ifade edilemez hale gelir. Bu otorite ağırlığını aşmak çoğu zaman hasta için aşılması zor bir durumdur. Aynı durum grup terapisinde söz konusu olmamaktadır. Çünkü grup içersinde bireyler kendilerini yaşıtları içerisinde görürler ve bu durum duyguların açılımına daha kolay hale getirir. Duygular evrensel olduğu için de grup terapisinde açılım daha kolaydır. Bireylerin diğerleri üzerinde bıraktığı etkiye ilişkin verilen geri bildirimler de çok önemlidir.

Bütünleşme :

Bütünleşme aşamasına hem bireysel hem de grup terapisiyle varılabilir. Ancak psikodrama ,ikili etkileşimlerde de kullanılabileceği gibi asıl etkileyici gücü grup ortamında bulur. Bütünleşmeye ulaşabilmek için grup liderinin kullanacağı değerler tartışılmaz araçlardır.

Yeni Davranışların Denenmesi :

Bireysel terapi yeni davranışların denenmesi konusunda biraz dezavantajlıdır,çünkü;bireysel terapide olası davranışların ranjı çok dardır. Grup içersinde kendiliğinden oluşan yüzleşmeler yeni davranışları destekler.

Grup Psikoterapisi İçin Kuramsal Çerçeve

Her insanda gelişme ve olgunlaşmaya yol açabilecek seçimler yapma potansiyeli vardır. Bu tür seçimlerin yapılabilmesi için bazı koşulların yerine getirilmesi gerekmektedir. İşte bu koşulların bazıları:

Seçimlere ilişkin kararların doğru,yeterli,,iyi programlanmış ve gerçeğe en uygun biçimde yorumlanmış veriler üzerinden oluşturulmuş olması.

Daha önce verilmiş benzer kararların sonuna kadar götürülmesi ya da bütünleşmeye ulaşmış olması

Kararları yerine getirilmesi için gerekli olan yeni davranışların öğrenilmiş olması

Bu koşullar dışında bireyde oluşan değişimlerin veya kararların temelinde farkına varmak yatar. Farkındalığı engelleyen bazı faktörler vardır,bunlar;

¶ Yanlış veriler

¶ Yanlış öğretilen veya yorumlanan veriler

¶ Yetersiz veriler

olarak özetlenebilir.

Bir başka kurama göre her insanda kendi psikolojik,duygusal ve fiziksel dünyasından gelen bilgileri araştırma ve anlama dürtüsü vardır.

Grup terapisi,terapinin 3 amacı olan,farkında olma,bütünleşme ve yeni davranışların denenmesi için iyi bir form oluşturur. Bunun olabilmesi için kişinin kendini çok iyi ifade edebilmesi,grupta olumsuz tepkilerle karşılaşmaması ve kişinin kendine model alabileceği birsi olmalıdır.

Süreç

Entellektüel Sermaye

06 Kasım 2007

ENTELLEKTÜEL SERMAYE

*

1. GİRİŞ

Günümüzde bir şirketi değerlendirirken sadece fiziksel ve finansal sermayelerini dikkate alan yöneticiler, yatırımcılar ya da konuyla ilgili herhangi biri Titanic’teki bir yolcu olmaktan ileriye gidemeyecektir. Çünkü buz dağını sadece görünür kısmıyla değerlendirmekte ve asıl gücü oluşturan ve görünmez varlıkları temsil eden entellektüel sermayeyi gözardı etmektedir.

Bir şirketi geleceğe taşıyacak olan unsur, bünyesinde çalışan insanların yarattığı değerlerin, şirket stratejilerinin, yapısının, sistem ve süreçleri ile şirketin müşterileri ve toplumla kurduğu ilişkilerin toplamından oluşan entellektüel sermaye olacaktır. Entellektüel sermaye şirket ağacını besleyen, onu yetiştiği toprak olan sektör ortamına sıkıca bağlayan, ama görünür olmaktan uzak olan köklerdir. Entellektüel sermayeyi oluşturan insan sermayesi, müşteri sermayesi ve yapısal sermaye çevreyle olan etkileşimlerini kendi bünyelerinden süzerek şirkete akıtmakta, küreselleşen dünya pazarlarında şirketlere rekabetçi avantajlar kazandırmaktadır.

Kullanıldıkça değeri artan bir varlık olan entellektüel sermaye, bilgiye dayalı rekabetin yaşandığı günümüz dünyasında uyandırılması gereken bir devdir. Bunun farkına varamayan şirketler gün geçtikçe entellektüel erozyona uğramakta ve bir noktada verimsiz, katma değer üretemeyen bir şirket haline dönüşmektedir. Bu durumu engellemek için önce entellektüel sermaye tanımlanmalı ve ortaya çıkarılmalı, sonrasında ise sürekli gelişimi sağlanmalıdır.

Ülkemizdeki en büyük kuruluşlardan olan Koç Holding bünyesindeki Koç Sistemin Genel Müdürü Bülent Gönç; Yeni ekonomide, şirket çalışanlarının bilgi birikimleri ve oluşturacakları know-how’un kapasitesinden meydana gelen entellektüel sermayenin ön plana çıkacağını savunmaktadır. Ayrca Gönç konu ile ilgili olarak su düsüncelere sahiptir:

" Benim inancım 2005 yılında bilançolarda entellektüel sermaye diye bir satır olacağı ve şirketlerin değerlerinin sahip oldukları entelektüel sermaye ile ölçüleceği yönündedir. Biz de Koç Sistem olarak şu anda uygulamaya koymuş olduğumuz toplam kalite ve bilgi yönetimi projeleri ile entelektüel sermayemizi en üst noktaya getirmeyi amaçlıyoruz. Şirketimizde oluşan tecrübe ve bilgi birikimini bilgisayar ortamında bilgi bankalarına aktararak, şirketin gerçek entellektüel sermayesi haline getirmeye çalışıyoruz. Dünya çapında sektörün en iyi kuruluşlarıyla iş ortaklıkları gerçekleştiriyor ve bu ortaklıkların sayısını artırmayı hedefliyoruz. 2004 yılında web siteleri, e-ticaret ve e-posta uygulamalarına yapılacak yatırımlar 1.5 milyar doları bulacak. Bu pastadan daha fazla pay almak gerekiyor. Konularında en iyi olanlarla birlikte çalışarak, müşterimize katma değer yaratabilecek hizmeti üretebilmeyi planlıyoruz.. Tabii iş ortaklarından en yüksek verimi elde edip, en iyi hizmeti üretilmek için satış ve satış sonrası organizasyonunun çok iyi olması gerekiyor."

Şu anda genel olarak kabul edilmiş parametler olmadığı halde şirketlerin ellerindeki entellektüel sermayeyi bir şekilde ortaya koymaya çalıştıklarına değinen Gönç, bir şirketin oluşturmuş olduğu know-how ve teknoloji bilgi birikiminin, o şirketin cirosundan daha fazla önem kazanmaya başladığını da ifade ederek, bu konuda şu örneği verdi: " Mesela Microsoft, cirosu 17-18 milyar dolar olan bir şirket, ama 350 milyar dolarlık piyasa değeri var. Öte yandan General Motors, 180 milyar dolarlık cirosu olan bir şirket olduğu halde piyasa değeri belki 100 milyar. Yani entellektüel sermayenin önemi yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve gelecekte daha da çok çıkacak

2. ENTELLEKTÜEL SERMAYE NEDİR?

Son 25 yıl içinde bilgi ekonomisinde yaşanan patlama sonucu şirketler artık öğrenmenin hayati olduğunu anlamışlar ve böylece stratejik çabalarını somut varlıkların yönetiminden soyut, genelde gizli, entellektüel varlıklarının yönetilmesine doğru kaydırmışlardır.

İşletmeler üç tip sermaye kullanarak çalışmalarını sürdürürler. Bunlar:

·******** Fiziksel Sermaye ( fabrika, teçhizat, stoklar vb.)

·******** Finansal Sermaye ( nakit, yatırımlar, alacaklar vb.)

·******** Entellektüel Sermaye

Burada entellektüel sermayeyi sadece patentler, entelektüel mülkiyet hakları, telif hakları gibi soyut varlıklar şeklinde tanımlamak yeterli değildir. Entellektüel sermaye, “daha yüksek değerli varlıklar üretmek için şekillendirilmiş, elde edilmiş ve güçlendirilmiş entellektüel maddedir.” Klein ve Prusak (1994).

Entellektüel sermayenin yönetilmesinin temeli, bilginin (hammadde) işletme örgütü için değerli bir şeye (bilgi ürünü) dönüştürülmesini yönlendirmektir. Bireyin bilgi ve yeteneği, “dönüştürülmeden” ve “güçlendirilmeden” de ruhsal anlamda birey için bir değer yaratabilir, ama böylece yararlanılmamış, gizli bir organizasyonel kaynak olarak kalmış olur. Bireyin bilgisi kullanılmaya ve organizasyonel değeri yaratmak için paylaşılmaya bir kez başlandığı zaman, bu katma değer “ürün” artık entellektüel sermayenin bir parçası haline gelir. (Bayazıtlı, 2000)

Entellektüel sermaye hakkındaki akıl karışıklığı onun veri, enformasyon, bilgi, entelektüel varlık ve entelektüel mülkiyet gibi terimlerden olan farklılıkları konusundadır. Bu terimleri şu şekilde tanımlayabiliriz:

Veri: Yapılan işlemlerin belli biçimlerde tutulmuş kayıtlarıdır. Veriler, olaylar hakkındaki birbirinden ayrı, nesnel gerçekleri ifade eder. Davenport ve Prusak (2001)

Enformasyon: Genellikle belge şeklinde ya da görsel veya işitsel bir mesajdır. Fark yaratan veri olarak da düşünülebilir. Davenport ve Prusak (2001)

Bilgi: Belli bir düzen içindeki deneyimlerin, değerlerin, amaca yönelik enformasyonun ve uzmanlık görüşünün, yeni deneyimlerin ve enformasyonun bir araya getirilip değerlendirilmesi için bir çerçeve oluşturan esnek bir bileşimidir. Davenport ve Prusak (2001)

Entellektüel Varlık: Değer yaratan bilgi (lisanslı patentler, uygulanan know-how)

Entellektüel Mülkiyet: Yasal sahiplik taşıyan bilgi. (patentler, ticari marka, telif hakkı, ticari sırlar)

Entellektüel Sermaye: Değer yaratma potansiyeli olan bilgi. (çalışanlarda, süreçlerde ve müşterilerde vücut bulan fikirler.)

Veriler enformasyonu oluştururken, enformasyonun bilinçli tüketimi ve kullanımı bilgiyi meydana getirir. Tanımsal olarak, entellektüel sermaye işletme örgütü için değerli olan bir şeye dönüştürülen bilgiyi temsil eder. Bu dinamik bilgi dönüşümü sürecini olanaklı kılan ana etkenler insanlar, teknolojiler ve işletme örgütünün yapısıdır.

Entellektüel sermaye veri, enformasyon ve bilgi arasındaki ayrımlar bir yana bırakıldığında yalnızca iki biçim alır. Bunlardan birincisi yarı kalıcı bilgi bütünü, yani bir görev, kişi ya da kuruluşun çevresinde gelişen uzmanlıktır. Bu tür uzmanlık alanları, iletişim ya da liderlik becerileri, şirketi tercih eden müşterilerin gerçekte neye para ödediklerini ve bunun nasıl fiyatlandırılması gerektiğini (değer teklifi) bilmek, bir kuruluşun proseslerine, değerlerine ve kültürüne aşinalık olabilir. Bilgi varlıklarının ikinci türü olguları, verileri, enformasyonu önünüze getirerek ya da uzmanlığı ve buna eklenen unsurları bunlara gerek duyan kişilere gerek duydukları anda ulaştırarak bilgi bütününü çoğaltan araçlardır. (Steward, 1997)

Entellektüel semaye, bilançoda görünmeyen varlıkları kapsar. Ölçülmeyeni ölçer. Kişiler, fikirler ve bilgi arasındaki ilişkileri ortaya koymak için yapılan bir araştırmadır. Bu nedenle entellektüel sermaye tek bir şey ya da tek bir hedef değil, ilişkilere yönelik bir konudur. (Edvinsson, 1997)

Görüldüğü gibi entelektüel sermaye statik bir varlıktan çok, işletmenin gereksinimlerine uygulandığında katma değer yaratan dinamik bir unsurdur. Bu, örgütün süreçlerini, teknolojilerini, patentlerini, işgörenlerinin yeteneklerini, müşterileri, satıcıları ve işletmenin ilgi grupları hakkındaki bilgileri kapsar. Dosyalarda, veri tabanında veya kağıt üzerinde kalan bir veri veya bilgi değildir. Entellektüel sermaye, işletmenin işlevlerini nasıl dizayn etmesi ve faaliyetlerini sürdürebilmesi için neyi korumak zorunda olduğunu belirlemesi için gerekli, uygulamaya geçirilmiş fikirlerden oluşur. İşletmenin daha iyi işlev görmesi, onun performansını veya rekabet avantajını gösterir.

Entellektüel sermaye ile ilgili çalışmaların kuramsal olarak ulaştığı sonuçlar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Ross ve Ross (1997)

·******** Entellektüel sermaye, işletme bilançosundan tam olarak elde edilemeyen görünmeyen varlıkların toplamıdır.

·******** Entellektüel sermaye, işletmelerin rekabet üstünlüğünün kalıcılığının sağlanmasının temel kaynağıdır.

·******** İşletmenin entellektüel sermayesinin yönetimi önemli bir yönetsel sorumluluktur.

·******** Entellektüel sermayedeki artış veya azalış entelektüel performans olarak adlandırılabilir ve ölçülebilir ve görünür hale getirilebilir.

·******** Entellektüel sermayeyi ölçmek ve görünür hale getirmek için sistematik bir yaklaşım, işletmelerin türüne, büyüklüğüne, yapısına, sahiplerine ve coğrafi yerleşimine bağlı olmaksızın artan bir şekilde değerli hale gelmektedir.

3. ENTELLEKTÜEL SERMAYENİN UNSURLARI

Genel olarak, entellektüel sermaye birbiri ile ilişkili olan üç farklı çeşit olarak sınıflandırılmıştır:

·******** İnsan Sermayesi

·******** Yapısal Sermaye

·******** Müşteri Sermayesi

*

*

________ Bilgi Akış Çizgileri

Kaynak: IFAC, par.22.

Şekil 3.1 Entellektüel Sermayenin Unsurları

*3.1. İnsan Sermayesi

İnsan sermayesi, her bireyin sahip olduğu ve geliştirdiği bilgidir. İnsan sermayesi işletme işgörenlerinin sahip olduğu bilgi birikimi, yaratıcılık, problem çözme yeteneği, girişimcilik ve liderlik yeteneklerini kapsar. (Önce, 1999)

İnsan sermayesi, işletmelerin mülkiyetine sahip olabileceği bir unsur değildir. İşletmeler insan sermayesine sahip olamazlar; sadece kişilerin sahip olduğu bilgi ve becerilerden yararlanabilirler, diğer bir ifade ile onu kiralayabilirler. (Edvinsson, 1997). İşletmelerin kişilerin sahip oldukları bilgi, yetenek ve becerilerden yararlanabilmesi ve bunu işletme varlıklarına dahil edebilmeleri için insan sermayesinin yapısal (örgütsel) sermayeye dönüştürülmesi gerekir. Başka bir ifade ile bireye ait bilgi, örgütsel değer yaratmak için kullanıldığında ve paylaşıldığında katma değer yaratan bir unsur olarak entellektüel semayenin bir parçası olur ve bireylere ait bilginin işletme varlıklarına dönüştürülmüş şekli olan entellektüel varlıklar veya bilgi varlıkları olarak adlandırılır. Aksi takdirde kişinin sahip olduğu bilgi kişinin kendisine yarar sağlayacaktır. (Lynn, 1998)

Bir şirketin işgücüne bakarak, insanları aşağıdaki tablonun ilgili karelerine yerleştirebiliriz.

Kaynak: Steward, s. 98

Tablo 3.1.1. İşgücü çeşitleri

Düz ve yarı kalifiye emek sol alt kareye girer. Kuruluş bu türden insanlara çok sayıda gerek duyabilir, ama başarısı bireyler olarak onlara dayanmaz. Sol üst karede ise kalifiye fabrika işçileri, deneyimli sekreterler ya da kalite güvencesi, hesap denetimi, şirket iletişimi türünden büro işlerini gören elemanlar gibi işlerin karmaşık bir bölümünü öğrenmiş olan, ama ipleri elinde tutmayan kimseler yer alır. Yerlerinin doldurulması zor ve yaptıkları iş önemli olabilir, ama bunlar müşterilerin önem verdiği işler değildir. Örneğin bir departmanın hatası nedeniyle kaybedilen müşteriler başka bir departman tarafından tekrar kazanılabilir. Alt sağ karedeki işçiler müşterilerin yüksek katma değer biçtiği işleri yaparlar, ama birey olarak çok fazla bulunurlar. Kaldıraçlı becerilere (genelde şirkete değil, işkoluna özgü yapı gösteren beceriler) sahip birçok insan bu bölüme girer. Son olarak, üst sağ karede, kuruluş içinde yeri doldurulamaz role sahip ve birey olarak da yeri hemen hemen doldurulamaz konumdaki insanlar yer alır. Bunlar araştırmacı kimyagerler, üst düzey satış temsilcileri ve proje yöneticileri olabilir. Hewlett-Packard’daki bir grubun belirlemesine göre, yeni işe giren mühendislerin kendi ekiplerine tam anlamıyla katkıda bulunacak duruma gelmelerine değin iki yılı aşkın bir süre geçmesi gerekmektedir. Bu da görüldüğü üzere pahalı ve kolayca değiştirilemez bir yatırımdır. (Steward, 1997)

Bir şirketin insan sermayesi üst sağ karede yer alır ve müşterilerin bir rakip yerine bu şirketi tercih etmelerini sağlayan ürün ve hizmetleri yetenek ve tecrübeleriyle yaratan insanlarda somutlaşır. Bu bir varlıktır. Geri kalanlar -öbür üç karedekiler- sırf emek maliyetidir. Bir işletmenin insan sermayesi yoğunluğu ne kadar yüksekse, hizmetleri için o ölçüde yüksek fiyat biçebilir ve rakipleri karşısında o ölçüde sağlam durabilir; çünkü rakiplerin söz konusu becerilerin karşısına denk bir işgücü çıkarmaları, bu şirketin onların terini doldurmalarından çok daha zor olacaktır. Bunu görebilen kuruluşlar, müşterilerin değer vermediği ve çalışanların becerilerinin kolayca başkalarıyla ikame edilebilir olduğu işlere olabildiğince az harcama ve yatırım yapacak ve mümkün olan işlerde otomasyona geçecektir.

Kaynak: Steward, s. 100

Tablo 3.1.2 İşgücünün Yönlendirilmesi

*

Üst sol karede yer alanlarda daha fazla hüner gerektiren bir yönetim güçlüğüyle karşılaşılır. Bu kişilere ihtiyacınız vardır ama müşterileriniz onların yaptığı işe değer vermezler. Burada hedef, bu çalışanların yaptığı işleri bilgiyle donatmaktır. Bunun anlamı, söz konusu işleri daha fazla enformasyon değeri katacak biçimde değişikliğe uğratmak ve böylece müşterilere yararlı olmaya başlamalarını sağlamaktır. Sağ alt karede yer alan çalışanlar bir tercih olanağı sunarlar. Onların işlerini dışarıya yaptırabilirsiniz. Bir şirket dışarıya iş yaptırmakla, tescil altına alınmamış olan uzmanlığa yatırım yapma külfetinden kurtulur. Sağ üst karedeki çalışanlar ise şirketin insan sermayesine katılırlar. (Steward, 1997)

İnsanlar kiralanabilir, ama insanlara sahip olunamaz. Günümüzde çalışanlar gittikçe artan oranda, en önde gelen ve en derin bağlılığı işverenlerinden çok mesleklerine ve pratik topluluklarına gösterme eğilimindeler. Bu yüzden sahip olunan insan sermayesini kaybetmemek için, bir tür süreklilik ve bir tür aidiyet duygusuyla insanları şirkete bağlı kılmak gerekmektedir.

3.2 Yapısal Sermaye

Yapısal sermaye, işletmenin müşterileri için mal üretmesi ve teslim etmesini mümkün kılan strateji, yapı, sistem ve süreçlerin toplamı olarak tanımlanır. Grantham ve diğ. (1997). Kısaca ifade edildiğinde, piyasanın gerektirdiklerini karşılamak için geliştirilen örgüt kapasitesidir. İşletmede oluşturulan bilgi birikimi ve düzeyi, verilerin elde edilmesi, işlenmesi ve uygulanması sürecini kapsar.

Örgütsel sermaye, bilginin işletme faaliyetlerine süreklilik temelinde uygulanmasını teşvik eden örgütsel niteliklerdir ve öğrenmeyi ve öğrenenleri paylaşmaya özendiren kültürel yapıyı da ifade eder.

İşletmecinin verimliliğini ve karlılığını iyileştirmek için uygulanmış ya da uygulanacak yönetim araçları, iyileştirme teknikleri, bilgi teknolojisi sistemi, Ar-Ge çabaları, patent, amblemler yapısal sermaye grubunda yer alır. bilgi teknolojisi sistemi, Ar-Ge çabaları, patent, amblemler yapısal sermaye grubunda yer alır. Örgütsel yapı, insan sermayesinin müşteri sermayesine dağıtım kanalı gibidir. Grantham ve diğ. (1997)

Yapısal sermayeyi, organizasyonun market ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için sahip olması gereken örgütsel yetenekler toplamı olarak da adlandırabiliriz. Örgütsel yetenekleri oluşturan elemanlar aşağıdaki tabloda verilmiştir. (Saint-Onge, 1998)

Kaynak: Saint-Onge, s.17

Tablo 3.2.1 Örgütsel Yeteneğin Elemanları

*

Yapısal sermayenin hizmet etmesi gereken iki amacı vardır. Bunlardan ilki, aktarılabilecek bilgi bütünlerini düzen altına almak, tersi durumda kaybolabilecek tarifleri korumaktır. İkinci amacı ise insanların tam zamanında devreye girecekleri biçimde verilere, uzmanlara ve uzmanlığa- bilgi bütünleri dahil- ulaşmasını sağlamaktır. (Steward, 1997)

İnsan sermayesi ve müşteri sermayesi geçici olabilir, fakat yapısal sermaye kalıcıdır. Örneğin, çalışanlar ya da tüketiciler kendilerine daha çok değer sağlayan ve değerlerini anlayan başka şirketlere yönelebilirler. Bu nedenle, entelektüel sermaye yönetiminde karşılaşılan en zorlayıcı konu, insan ve müşteri sermayesinin daha kalıcı olan yapısal sermayeye dönüştürülmesi sorunudur. Böylece yaratılan yapısal sermaye, zaman içinde kullanılabilir, yenilenebilir ve geliştirilebilir hale gelir.

*

3.3 Müşteri Sermayesi*

Enformasyonun ve taşıdığı ekonomik gücün mal ve hizmet akışı yönüne kaymasıyla firmaların müşteri ilişkilerini yeni bir anlayışla yönetmesi hayati bir önem kazanmıştır. Firmalar tıpkı elemanlarına ve yapılarına yaptıkları gibi, müşterilerine de yatırım yapmak zorundadır. Müşteri sermayesi birçok bakımdan insan sermayesine benzer: İnsanlara sahip olamayacağınız gibi müşterilere de sahip olamazsınız. Ama tıpkı bir kuruluşun çalışanlarına sırf bireyler olarak değerlerini artırmaları için değil, şirket adına bilgi varlıkları yaratmaları için de yatırım yapmasında olduğu gibi, bir şirket ve müşterileri de müşterek ve şahsi mülkiyetlerindeki entelektüel sermayeyi geliştirebilirler. (Steward, 1997)

Bir şirket için müşteri sermayesi, güvenilir ve kalite amaçlı hammadde ve ara mal tedarikçileri ile, vefalı ve aynı zamanda da tatminkar olan tüketicilerden elde edilen organizasyonel değerdir. Müşteri sermayesi, işletme örgüt için katma değer yaratabilecek, işletme örgütünde dışsal olan herhangi bir taraf ya da alandan kaynaklanır. (Bayazıtlı, 2000) Müşteri tatmini, müşterilerin işletmenin mal veya hizmetlerine olan talepleri itibarıyla ölçülebilir. Bu talepler daha sonra işletmeye insan ve örgütsel sermaye mekanizmaları olarak geri döner ve dağıtım kanalları ve hizmet düzeyinde değişiklik olarak görülür. (Önce, 1999)

Müşteri sermayesi, üreticinin ve tüketicinin birlikte yarattıkları fazlaları (maliyet tasarrufu gibi) elde etmek için mücadele etmediği, bunun yerine üstü örtülü ya da açık olarak bunları birlikte edinmeyi kararlaştırdıkları zaman biriken servettir. Alıcı ve satıcı arasındaki ortaklık ne kadar sıkıysa, fazla da o kadar büyük olur. Alıcı-satıcı yakınlığının aşamalarını ve aşamalar arasındaki geçişlere eşlik eden, ilişkinin her iki tarafında insan sermayesinde, yapısal sermayede ve müşteri sermayesinde sağlanan büyümeyi aşağıdaki diyagramla açıklayabiliriz.

*

*

Kaynak: Saint-Onge, s. 15

Şekil 3.3.1 Müşteri Sermayesinin Oluşum Aşamaları

Yukarıdaki diyagramda görülen dört farklı seviyedeki şirket-müşteri ilişkilerini şu şekilde açıklayabiliriz:

Ticari işlemler: Bir ürün ya da servisin bir defalık satışıdır. Satıcıların yalnız satış, alıcıların da yalnız alım yaptığı işlemlerdir.

Ürün Çözümleri: Müşterinin istediği bir özelliği karşılayabilmek için uygun niteliklerde bir ürün ya da servisin önerilmesidir.

İş çözümleri: Müşterinin ihtiyaç duyduğu değeri yaratabilmek için kazanç ve niteliklerin değerlendirilerek müşteriye bir servis olarak sunulmasıdır.

Partnerlik: İş fırsatlarının yaratılması ve değerlendirilebilmesi için karşılıklı anlayış ve güven içerisinde müşteriyle birlikte çalışılmasıdır. (Saint-Onge, 1998)

Ticari işlemlerle başlayan müşteri ilişkileri gittikçe gelişmekte ve son aşama olarak işbirliğine yani partnerliğe ulaşmaktadır. Ticari alım satımda işbirliğine yönelen satıcı kar payını, müşteri payı ve güvenliğini dolayısıyla müşteri sermayesini artırmış olur.

*

Kaynakça

http://www.activefinans.com/activeli…kocsistem.html

www.sitetky.com/frameset/iky/ikymain05.html

www.danismend.com/konular/insankaynaklari/ INKA-ENTELSER.HTM

Davenport, T. & Prusak, L.; Working Knowledge, HBS Press, 1998

Thomas A. Stewart, Intellectual Capital

Pareto Analizi

06 Kasım 2007

PARETO ANALİZİ

Pareto Diyagramı :

Problem çözmek, başarı durumunu gözlemek veya problemin temel nedenini belirlemek için bir başlangıç noktası seçmek amacıyla tüm problemlerin veya şartların bağıl önemini göstermek için kullanılır.*

Kontrol çizelgeleri veya diğer veri toplama formlarına dayanılarak yapılan Pareto diagramları bize dikkatimizi hangi önemli problemlere vereceğimiz konusunda yardım eder.*

Pareto diyagramı, bir problemin önemli sebeplerini daha az öneme sahip olan sebeplerden ayırdetmekte kullanılan bir çubuk diyagramıdır. Bu diyagram giderek azalan bir düzende bilgi verir. Pareto diyagramı aynı zamanda takım çalışması için önemli problemlerin belirlenmesinde kullanılan bir araçtır.

Pareto analizi ilk defa İtalyan ekonomist Wilfredo Pareto tarafından kullanılmıştır.

Çalışma hayatında bir çok sorunla karşılaşılır. Sorunların nedenleri genellikle Pareto prensibine uygundur.

Pareto prensibi; problemlerin büyük bir kısmının genellikle birbiri ile bağlantılı az sayıdaki ancak baskın (dominant) nedenden kaynaklandığını ifade eder. "80/20 kuralı" olarak da adlandırılan bu kalite aracı, "problemin %80’lik kısmına %20’lik aktivitenin neden olması ve bu önemli %20’lik payın üzerinde yoğunlaşılması" anlamına gelmektedir.

Pareto diyagramları büyük kayıplara neden olan küçük sorunların belirlenmesine olanak sağlar. Pareto analizinde olaylar sıklık, zaman ve önem sırasına göre grafik üzerinde sıralanır. Bu şekilde oluşturulan tablonun en belirgin özelliği, sıralamayı göstermesidir. Olayların sıklık sırasına göre sıralanması, hangi sorunun daha önce ele alınması gerektiği hususunda konu üzerinde çalışanlara yardımcı olur. Yüzde onluk bir öneme ve önceliğe sahip bir probleme zamanın yüzde sekseninin ayrılması rasyonel olmayacaktır. Sorunların önem ve öncelik sırasına göre çözülmesi daha rasyonel bir davranış olup, pareto analizi bize bu imkanı verecektir.

Pareto diyagramının amaca hizmet eder nitelikte oluşturulabilmesi için, sebeplerin önem sırasına göre gösterilmesi gerekir. Sebep-sonuç analizinden sonra, sorunların temel sebeplerinin belirlenmesine gerek vardır.

Pareto diyagramının oluşturulmasında izlenmesi gereken adımları aşağıdaki gibi sıralamak mümkündür :

-Yoğun işlemlere ilişkin sorun ve süreçlerden başlanmalıdır. Bu nedenle, Pareto diyagramının sebep-sonuç analizinden sonra yapılması faydalı olacaktır. Sorunlarla ilgili veriler kategorize edilmelidir.

-Toplanan verilerle elde edilen kategoriler azalan sırada diyagrama yerleştirilmeli ve verilerin toplam içindeki yüzdesi hesaplanmalıdır.

-Diyagramın dikey eksenine ölçülen olayın, ölçüm birimi veya adı yazılmalıdır. Eksen sıfırdan başlayarak tüm oluşumların toplamının kaydedilebileceği eşit aralıklara bölünmelidir.

-Diyagramın yatay ekseni eşit aralıklarla bölünerek her aralık değişik kategorileri ifade edecek şekilde tanımlanmalıdır.

-En sık tekrarlanan kategori en solda yer alacak şekilde ve azalan seyir ile sağa doğru daha düşük frekanslı kategorilerle devam edilmelidir.

Pareto Diyagramı Nasıl uygulanır*?

1.Karşılaştırılacak problemleri beyin Fırtınası* veya varolan verileri kullanarak* seçin.*

2.Ölçüm karşılaştırması için yıllık maliyet veya sıklık gibi bir standart seçin,*

3. Çalışılacak zaman periyodunu seçin, 8 saat, 5 gün, 4 hafta, … gibi.*

4. Her kategorideki gerekli verileri bir araya getirin.*

5. Diğer tüm kategorilere bağıl olan her kategorinin sıklığını veya maliyetini karşılaştırın.*

6. Kategorileri azalan sıklık veya maliyetlerine göre, soldan sağa yatay bir eksende sıralayın. En az madde içeren kategoriler, en sağda son bar olarak birbirinin içine alınabilir. Ölçüm birimini dikey eksene çizin*

7.En uzun bar’ın üstünden, soldan sağa doğru, kategorilerin kümülatif sıklığını veren bir çizgi eklenebilir. Bu hat,* "Toplamın ne kadarı ilk 3 kategori ile açıklanır?" gibi sorulara cevap verir.

*Pareto analizinin faydaları şöyle sıralanabilir :

Problem üstünde en önemli etkiye sahip olan faktörü belirlemek

Problemleri listelemek ya da sebepleri tablolamak ve herbiri için oluşan hata sayısını saptamak

Önem sırasına göre tablo oluşturmak

Listedeki toplam hata sayısını belirlemek

Herbir problemin gösterdiği % oranlarını hesaplamak

Herhangi bir takım çalışmasında ortak bir karar almak ya da bir yolda birleşmek

Pareto diyagramının oluşturulmasında dikkat edilmesi gerekli noktaları da gözönüne alarak izlenmesi gereken adımları aşağıdaki şekilde sıralamak olasıdır.

Çalışan problemler veya prosesler seçilmelidir. Bölünebilir verilerde kategorilerin türü doğru olarak belirlenmelidir.

Yatay eksende % oranı, düşey eksende aktivite ya da sebebin gösterildiği diyagram oluşturulmalıdır

Yatay eksen eşit aralıklara bölünerek her çubuk değişik kategorileri ifade edecek şekilde tanımlamalıdır

En sık tekrarlanan kategori en solda yeralacak şekilde ve azalan genlikte sağa doğru daha düşük frekanslı kategorilerle devam edilmelidir. Kolay tanımlama için her çubuğu adlandırmakta fayda vardır.

Diyagramın anlamlı bir başlıkla sunumu önemlidir.

Eğer pareto önemsizlikleri önemlilerden ayırmıyorsa verilerin değişik kategorilere ayrılması gereklidir.

ÖRNEK:

Bir hastanede malzeme stoklanması için ABC ANALİZİ (Pareto Prensibi, 80-20 Kuralı)

Bu metotta, ilk adım olarak malzemelerin yıllık parasal hacimleri hesaplanır:

Yıllık Parasal Hacim = Yıllık Kullanılan Malzeme Miktarı X Birim Maliyet

Sonra, yıllık parasal hacmine bakarak malzemenin “kritik” olup olmadığı belirlenir:Toplam envanter maliyetinin %70-80’ini oluşturan malzeme, “kritik” kabul edilir.Bu metod ile depodaki mallar, yıllık kullanımlarına göre üç gruba ayrılırlar:

A sınıfı malzemeler, sayı olarak stoklanan toplam malzemenin %10-20’sini kapsarken, yıllık kullanım değeri (yıllık parasal hacim) olarak harcamaların %70-80’ini oluşturur =KRİTİK.

B sınıfı malzemeler, kullanım değeri ve miktarı olarak % 20-30’luk ortalama bir kullanılma hızına sahiptir.

C sınıfı malzemeler ise, düşük bireysel kullanım gösteren ve malzemenin yaklaşık %60 gibi bir çoğunluğunu oluşturan kalemleri içerir ki bu da harcamaların %25’inden azına karşılık gelir.

Kritik olarak adlandırılan ve malzemenin %20’sini oluşturan A tipi malzeme, önemli kabul edilerek yakın takip uygulanırken, tüm malzemenin %80’ini oluşturan B ve C tipi malzemeye çok fazla kaynak harcamayı gerektirmeyen takip politikaları uygulanır.

Stoktaki değişik malzemeler bu yaklaşımla sınıflanırsa, en pahalı kalemleri (A sınıfı) görme, böylece bu kalemleri sık sık kontrol ve takip ederek minimum stok yaratma imkanını bulabiliriz. C sınıfı mallar için kontrol periyodik olarak yapılabilir ve daha büyük bir stok yıl boyunca muhafaza edilebilir. Bunun sebebi, düşük değerli kalemler için büyük bir stoğun daha ekonomik olmasıdır.

PARETO ANALİZİ

HAZIRLAYAN:

Serdar ALAMEHMET

Endüstri Müh. 3.Sınıf

No: 62010

Başarılı Bir Sunuşta Dikkat Edilmesi Gereken Unsurlar :

06 Kasım 2007

Başarılı Bir Sunuşta Dikkat Edilmesi Gereken Unsurlar :

Konuşmacı sahnede düzgün görünmelidir.

Doğal rol yapmalıdır.

Okuma değil yorum yapmalıdır.

Konuşmaya hemen başlamamalıdır.

Konuşmaya başlamadan önce ortamı tanımalıdır.

Durağan (monoton) olmamalıdır.

Antipatik olmamalıdır.

Konuşma masasında birşeyler bulundurmalıdır.

Konu başlıklarını kendi stiline göre kağıtlara yazmalıdır.

Dinleyicilerle göz kontağı kurmalıdır.

Kelime haznesi fazla olmalıdır.

Konuşma içinde havayı dağıtmak için küçük şakalar yapmalıdır.

Konuyu renklendirmelidir.

Konuşma süresini iyi planlamalıdır.

Ayakta konuşmaya özen göstermelidir.

Konuşma sonunda vurucu bir mesajla veda etmelidir.

Eğiticiyi Güçlü Kılan Faktörler :

Konusunda bilgi sahibi olması

Eğitimcilik deneyimi

Modern eğitim metod ve tekniklerini uygulaması

Yenilikleri takip etmesi ve uygulamaya aktarması

Anlatım ve sunum becerisi

Katılımcı psikolojisini bilmesi

Katılımcılara eşit ve adil davranabilmesi

Katılımcılara tolerans gösterebilmesi

Eğitim saatlerine hassasiyet göstermesi

Sorulara tatminkar cevaplar vermesi

Eğiticiyi Zayıf Kılan Faktörler :

Yeterli bilgi sahibi olmaması

Deneyimsiz olduğunu program başında katılımcılara hissettirmesi

Eğitim programına uyum gösterememesi

Devamlı şikayetçi olması

Gerekli toleransı gösterememesi

Taraf tutması ve ayrıcalık yapması

Anlatım ve sunum becerisi gösterememesi

Eğitim saatlerinde hassas davranmaması

Katılımcı ile tartışmaya girmesi

Örnek tavır sergileyememesi

Sorulara tatminkar cevaplar verememesi

Herşeyi en iyi bildiğini zannetmesi

Katılımcılardan bilgi almayı zayıflık sayması

Başarılı Eğitici Özellikleri :

Eğiticide Bulunması Gereken Kişisel Özellikler :

Sempatik olmalı, arkadaş canlısı olmalı, adil olmalı, sabırlı olmalı

Tolerans sahibi ve alçak gönüllü olmalı

Düzgün konuşma yeteneğine sahip olmalı

Heyecanlı ve istekli olmalı

Düşüncelerini belirtebilecek niteliğe sahip olmalı

Örnek tavır ve davranış sergileme arzusunda olmalı

Serin kanlı ve baskıları etkin olarak yöneten

Grupları yönlendirmekten hoşlanan

Öğrencilerinden öğrenmeye açık olan

Eğiticide Bulunması Gereken Teknik Özellikler :

Konusunda bilgi sahibi olmalı

Eğitim metod ve tekniklerini çok iyi uygulamalı

Eğitim araç ve gereçlerini çok iyi kullanabilmeli

Yenikleri takip etmeli

Konuya uygun örneklemeler yapabilmeli

Soruları Yanıtlamada Eğiticiye Öneriler :

Soruyu dinleyiniz ve zor anlaşılabilen soruları kendiniz tekrar ediniz.

Soru bitirilmeden cevap vermeyiniz.

Teknik soruların cevabını kolay anlaşılabicek şekilde izah ediniz.

Soruya tatmin edici bir cevap veremeyecek durumda iseniz en kısa zamanda araştırıp açıklayacağınızı bildiriniz.

Gösteri mahiyetindeki sorulara kısa ve öz cevap veriniz.

Konu dışı soruların konu dışı olduğunu kısaca açıklayınız.

Özel durumu ilgilendiren soruları eğitim saati dışında cevaplandırınız.

Kışkırtıcı sorulara kendinizi kaptırmayınız.

Soru Yöneltmede Eğiticiye Öneriler :

Sorular açık ve net bir şekilde sorulmalı, anlaşılması kolay olmalı ve anlaşılmayan soru tekrar edilmeli,

Birden fazla cevap içeren sorular tek soru halinde sorulmamalı,

Sorular açık uçlu olmalı ve yüksek sesle sorulmalı,

İçine kapanık ve cevap vermede güçlük çeken kişilere zor sorular sorulmamalı,

Cevabından yüzde yüz emin olunmayan sorular yöneltilmemelidir.

EĞİTİM UYGULAMA TEKNİKLERİ :

Düz anlatım : Bu metod katılımcının aktif katılımını engeller, eğitimi monoton ve sıkıcı bir havaya sokar. Eğitimcinin uzun süre dikkat ve ilgi toplaması güçtür dolayısıyla konuya hakimiyet sağlaması zorlaşır. Resmi bir hava yaratır.

Uygulama ve problem çözme : Bu metodun faydalarını şu şekilde sıralayabiliriz; bu yöntemle katılımcı gerçek iş koşullarına uygun yetişir. İşini sıkıcı ve monoton olmayan bir ortamda öğrenmiş olur ve katılımcıya işin gerektirdiği beceriyi kazandırır.

Bireysel takdim : Bu metod katılımcıların rehber kitap ve eğitim notlarını okumaları, derse hazırlıklı gelmeleri, sunum becerilerini geliştirmeleri açısından yararlıdır.

Grup çalışması : Ekip çalışması, uyum, bilgi alışverişi, beraber düşünme, karar verme, liderlik potansiyelinin ortaya çıkartılması, katılımcının grup içinde yaptığı davranışın farkına varması görüş ve düşüncelerini açıklama olanağı vermesi açılarından faydalıdır. Fakat bu yöntem diğer yöntemlere göre daha uzun süre gerektirmesi, iyi yönetilmediği taktirde amaçtan sapmaların olması ve eleştiri yapılması, grupta belli bireylerin grubu kendi etkileri altına almaları açılarından bazı dezavantajları vardır.

Grup Çalışmalarında Rastlanan Tepkiler Ve Onları Önleme :

Tepki Tarzları :

Sessizlik : Burada tepki gösterenin davranışı genelde şu şekildedir; soru sorulduğunda sessiz kalır, çok nadir itirazda bulunur ve sessiz ve genellikle boş boş bakar. Bu tepki tarzına karşı eğiticinin yaklaşım tarzı sakin olup onu konuşturmaya çalışmak ve açık uçlu sorular sormak olmalıdır.

Uyumluluk : Önemsiz itirazlarda bulunulur, kolayca kabullenme ve çabuk karar verme şeklinde tepkiler görülür. Bu tepkiye karşı eğiticinin yaklaşım tarzı, bu tarz tepki gösterene ilgi gösterme, itirazlarını teşvik etme, ikna olup olmadığını kontrol etme şaklinde olmalıdır.

Kararsızlık : Bu tepki tarzında genelde katılımcı teşvik eder ama kaçamak cevaplar da verir, daha fazla bilgi ve açıklama ister ve hareketleri geciktirir. Bu durumda eğitici, onun güvenini kazanmaya çalışmalı, daha fazla bilgi itemesine olanak verecek seçenekleri ortadan kaldırmalı, hareketleri geciktirememesi için kuvvetli önerilerde bulunmalıdır.

Şikayet : Bu tepki tarzında katılımcı hep hata bulur, memnun edilemez, başkalarını suçlar ve karşısındakini zor ve suçlu duruma sokar ayrıca savunma yapmasını bekler. Bu durumda egitici bu tepkiyi veren katılımcının içini dökmesine izin vermelidir. Anlayışlı olmalı ve şikayeti genel olmaktan çıkartıp belli bir noktaya toplamalıdır.

Saldırgan : Burada ise katılımcı saygısız davranır, ters, küçümseyen ve hiddetli bir tavır içerisindedir, zorbalık etmeye çalışır. Eğitici bu noktada dostça davranmalı çünkü kimse uzun süre gölgesiyle kavga edemez. Ayrıca egitici onu kabul ettiğini belli etmesi gerekir. Özür dilememeli ve gücünü göstermelidir.

Bilgiçlik : Bu tepki tarzında katılımcı dinlemez , bütün cevapları bilir, kendi fikir ve önerilerini satmak ister ve söylediği kabul görmezse kızar. Eğitici bu durumda karşı çıkmamalı, dinlemelidir. Fikir ve önerilerini sormalı, onları satmasına engel olmamalıdır.

Vak’a (Örnek olay) Metodu : Bu metod grup halinde çalışma alışkanlığı kazandırır. Grup üyeleri birbirlerinin tecrübelerinden yararlanırlar. Olaylara çeşitli bakış açılarıdan bakma ve sorunları analiz etme yeteneklerini geliştirir, katılımcıların düşüncelerini anlatabilme, ikna etme becerilerine geliştirir ve zamanında konuşma ve dinleme yeteneklerinin geliştirmelerine katkıda bulunur.

Tartışma Metodu ve Aşamaları : Birinci aşama tartışmanın başlatılması, ikinci aşama tartışmanın yönetilmesi, üçüncü aşama ise tartışmanın özetlenmesidir. Bu metod özel öğrenim araçalrı gerektirmediğinden, katılımcıları tanımaya olanak verdiğinden ve katılımcıları topluluk önünde konuşmaya alıştırması ve öğrenmeyi pekiştirmesi gibi konularda yararlıdır.

Tartışma Yönetimi : Bir Eğitici Tartışmayı nasıl yönetmelidir?

Zamanı iyi tayin etmeli, katılımcılara bildirmeli ve zamanında bitirmelidir.

Grup üyelerinin konuşmalarını ve katılımlarını sağlamalıdır.

Samimi bir havanın oluşumunu sağamalı ve ayakta konuşmalıdır.

Havaya bakarak konuşmamalı, tahtaya yazı yazarken ve silerken konuşmaya devem etmemeli.

Olabildiği kadar kısa notlardan yararlanmalı, okunacak bir şeyler sözkonusuysa başkasına okutmalıdır.

Duyulabilecek bir ses tonuya vurgulamalara dikkat ederek konuşmalıdır.

Tartışmaların ana hatlarını ve katılımcıların görüşlerin özetini bir yere yazması ve zamanı geldiğinde bu görüşe atıf yapması yararlı olabilir.

Tartışma Yönetiminde Karşılaşılabilecek Bazı Zorluklar :

Sessizlik : Bir sorudan sonra tartışmanın başlamaması. Bu durumda eğitici, beklemeli, sakin olamalıdır. Soru anlaşılmamış olabileceğinden tekrarlamakta fayda vardır. Eğer bu da işe yaramazsa soru yu açmalıdır. Yine de konuşan olmazsa konuşmasına devam etmeli, katılımcılardan birine direkt olarak soru yöneltilmelidir.

Konunun Dağılması : Bu durumda eğitici Konun dağılmış olduğunu söylemelidir.Konuşulanları özetlemeli, konuyu toplayacak sorular sormalıdır.

İlgi Eksikliği : Eğitici nedir, niçin, ne zaman, nasıl, kim gibi sorular sorarak ilgiyi toplamaya çalışır. Hikaye ve örnek olay anlatması, resim,film gibi gösteri araçalrından yararlanması yararlıdır. Ayrıca karşıt görüşü savunup sonra genel düşüncelere uymak da etkili bir yöntemdir.

Detaylar Üzerinde Fazla Tartışma : Konu özetlenip hemen yeni bir konuya geçilmelidir. Tek soruyla tartışma yeni bir aşamaya götürülebilir. Sonuçların anahatları tahtaya yazılıp, neticelerin yeterli olduğu bildirilebilir.

Rol Oynama : Tek başına bir eğitim metodu olmaktan çok diğer yöntemlere yardımcı olamsı açısından tercih edilir. İşyerinde gerçekten karşılaşılan ve karşılasılması mümkün olan olaylar canlandırıldığı için ilgi çeker ve öğrenim kalıcı olur. Fakat hazırlık yapılması ve senaryo yazılması gerektiği için eğitmen için ek çalışma gerektiri ve ayrıca eğitim içinde de çok zaman kaybettirir.

Similasyon (Benzeşim) : Bire bir uygulamaya yönelik programlardır.Bilgisayar destekli olarak kullanılır. Katılımcı, benzetmesi yapılan oyunun bizzat içindedir. Bu nedenle öğretici yönü son derece kuvvetlidir.

Görsel Yöntem : Konuların anlaşılmasını ve aktarımını güçlendirir ve genelikle anlatım metodu ile birlikte kullanılır. Yardımcı eğitim araçalrı ilgiyi yoğunlaştırır, kalıcılığı arttırır,zaman kazandırır, katılımcıların diğer duyu organlarını da devreye sokar.

Eğitimde Eğiticinin Karşılaşabileceği Tipik Grup Üyeleri :

Kavgacı Tip : Genel davranış olarak saygısız davranır, ters küçümseyen, hiddetli bir tavır içindedir ve zorbalık etmeye çalışır. Burada yaklaşım tarzı, fikirleri dinleme, olumsuz davranışların nedenini bulmaya yönelme, direkt sorular yöneltme şeklinde olmalıdır. Fakat devam ederse uyarılamalıdır.

Geveze : Kendini göstermeye bildiklerini ortaya koymaya çalışır. Her konuda çok konuşur. Böyle biriyle karşılaşıldığında bir süre tahammül edilmeli, konuşmaları gruba yöneltmeye çalışılmalı, diğer katılımcılara da konuşma fırsatı tanıması gerektiği vurgulanmalı ve kapalı uçlu sorular yöneltilmelidir.

Utangaç : Sıkılgan, ürkektir. Kendine güveni eksiktir dolayısıyla yardıma ihtiyacı vardır. Bu durumda başlangıçta üstüne gidilmese de açık uçlu sorular sorarak fikri alınmaya çalışılmalı, cevapta zorlanırsa yardımcı olunmalı, verdiği cevaplarla motive edilerek bu kişi kazanılmaya çalışılmalıdır.

Herşeye Karşı Olan- Önyargılı : Her konuda ayrı fikirler üretir. Grubun tepkisini alır.yanlış sonuçlar çıkarır, konu dışına çıkar ve gruptan farklı düşünür. Bu tarz kişilere karşı olumsuz görüşlerini gruba yöneltme, karşı olamsının sebebini araştırma, kapalı uçlu sorular sorma yaklaşımları benimsenmelidir.

Bilgiç : Her konuda ön plana çıkarak arkadaşlarına söz hakkı vermez ve eğitici ile yarışır. Başlangıçta konuşmasına izin verilmeli fakat daha sonra konu ile ilgili zor soru yöneltilerek cevabını grupla irdelemek gerekir. Daha ileri boyutta ise ikaz edilmesi gerekir ve arkadaşlarının da fikirlerini söylama hakkı olduğu hatırlatılmalıdır.

Dedikoducu- Yanındaki ile Konuşan : Sık sık yanındaki ile uzun uzun konuşur. Konuya ilgi duymaz. Eğitimciye ilgi göstermez. Bu kişi vücut dili ile ikaz edilmelidir. Konu ile ilgili ona direkt soru sorulmalıdır.

Eğiticinin Eğitimde Motivasyonun Arttırması İçin Yapması Gerekenler :

Katılımcıların fikirlerini dinleyip onları gerekirse övmelidir.

Katılımcıların fikirlerini flip.charta yazmalıdır.

Olumlu davranışları ve sonuçlarını belirtmesi gerekir.

Grubun kendi deneyimlerinden örnekler vermesini isteyebilir.

Kendi deneyimlerini onlarla paylaşmalıdır.

Yanlışlarını kabul etmeli ve doğru, yanlış gibi yargılamalarda bulunmamalıdır.

Aralarada, ders öncesi ve sonrası katılımcılara zaman ayırmalıdır.

Gruba olan güvenini belirtmelidir.

Onları dinlerken not tutmalı ve derslere zamanında başlamalıdır.

Eğiticinin Eğitim Esnasında Yapmaması Gereken Hareketler :

Havalı konuşmamalı.

Argo terimler kullanmamalı.

Monoton bir sesle konuşmamalı.

Hızlı konuşmamalı.

Gramer hatası yapmamalı.

Yanlış telafuz ve vurgulama yapmamalı.

Parmaklarıyla oynamamalı, üst baş düzeltmemeli,gereksiz ayak hareketleri yapmamalı, öne arkaya yaslanmamalı, el sallamamalı.

Süper Star Eğitimci ;

Fiziksel açıdan sağlıklıdır.

Hayata olumlu ve iyimse bakar.

Hoş bir ses tonu vardır.

Geniş bir yaşam deneyimine sahiptir.

Katılımcılardan öğrenmeye açıktır ve çok okur.

Öğrettiği prensipleri kendi de uygular.

Grupları yönetmekten zevk alır.

Öğrencilerle çabuk kaynaşır.

Sakinliğini korur ve stresle kolayca baş edebilir.

Dakiktir. Zaman ve kural konusunda verdiği sözleri tutar.

Yüksek beklentiler yaratır.

Katılımcıların tutum ve düşünceleriyle ilgilenir ve onlara saygı gösterir.

Katılımcılara tarafsız davranır.

EĞİTİMDE DEĞERLENDİRME :

Eğitimde Katılımcı Performansının Değerlendirilmesi :

Eğitimci için programı aktarmak ne kadar önemli ise katılımcıların performanslarını değerlemede objektif ve tarafsız olmak da o kadar önemlidir.

Performansın değerlendirilmesinde eğitici şu notları dikkate almalıdır :

Katılımcıların program süresince gösterdiği dikkat ve ilgi

Olaylara yaklaşım tarzı

Birbirleri ve eğitici ile gerek program içindeki gerekse grup çalışmalarındaki iletişimi

Test ve sınav sonuçları

Düşüncelerini, fikirlerini ifade yeteneği

Sorumluluk alma isteği

Değerlendirmede Testler:

Öntest : Katılımcıların program öncesi bilgi düzeyini ölçmek için yapılır.

Soru grupları oluşturulurken ;

Grup Sorular : Burada amaç program öncesi katılımcıların neyi bilip bilmediklerini öğrenmektir. Bu gruptaki sorular, katılımcıların katıldıkları progarmdan bir önce katıldığı eğitim programıyla ilgili bilgileri ölçmeye yöneliktir. Eğer bilgi eksikliği varsa eğitmen genel bir hatırlatma ile programa maşlamalıdır.

Grup Sorular : Bu grup sorular, katılımcıların katıldıkları programla ilgili bilgi düzeyini ölçmek amacıyla hazırlanır.eğer katılımcıların programa ilişkin bilgileri olması gerekenin üstünde ise eğiticinin program içeriğinde yeniden düzenleme yapması gerekebilir. Bu testin sonuçlarının açıklanmaması gerekir sadece genel bir değerlendirme yapılır.

Son Test : Program bitiminde yapılan, genelde öntestte sorulan soruların aynı veya benzeri sorulardan oluşur. Yapılmasılmasının amacı ise ; katılımcının program öncesi bilgisi ile program sonrası bilgisi arasındaki gelişimi belirlemektir.

Program Süresince Yapılan Quizler : Her günün başalngıcında bir önceki günde anlatılan konuları katılımcıların ne düzeyde algıladıklarını tebit etmek amacıyla yapılan testlerdir. Bu testler süratle değerlendirilip sonuçları katılımcılara bildirilmeli ve başarı oranı düşük olan sorular tekrar beraber çözülmelidir.

Grup Çalışmalarında Katılımcıların Performansı : Eğitici, grup çalışmalarında katılımcıları izlemelidir. Kimin daha iyi adapte olduğunu, aralarındaki iletişimde ne derece başarılı olduklarını, kimlerin liderlik vasıflarına haiz olduğunu, yardımlaşmaya ne derece önem verildiğini, zamanı kimlerin daha iyi ve verimli kullandığınıtesbit etmeye dikkat etmelidir.

Ödevler : Eğiticinin vermiş olduğu ödevlere katılımcıların göstereceği çalışma da performans değerlemede bir kriterdir. Bu nedenle eğiticinin zaman zaman ödev verip sonuçlarını takip etmesi konunun pekişmesine yardımcı olacaktır.

Arkeolojinin Tanımı:

06 Kasım 2007

Bölüm 1: Arkeolojinin Tanımı:

a.Kelime Anlamı:

Arkhaio: eski (yunanca)

logos: bilim (yunanca)

Arkeloji kelimesi bu iki kelimenin birleşiminden oluşmuştur. Yani kelime manası ile eskinin bilimidir. Arkeolog terimi M.S.’nin ilk yüzyıllarına kadar Yunanistan’da sahnede dramatik mimiklerle eski efsanleri canlandıran aktörler için kullanılıyordu. Bugünkü anlamını ise 17. yüzyılda yaşamış bir doktor ve Lyons antikaları uzamanı olan Jacques Spon tarafından kazandırılmıştır.

b.Kavram olarak Arkeoloji:

Geçmişte yaşayan insanların elinden çıkan, yarattığı her türlü eseri keşfeden, bilimsel yöntemlerle ortaya çıkaran, inceleyen bilim dalı. Tarihteki eksik noktalar, biinmeyenler yine arkeloji tarafıdan ortaya çıkarılır.

Arkeoloji birçok bilimle işbirliği içinde çalışmaktadır. Bunların başında tarih ve sanat tarihi gelir. Bunlar dışında da jeomorfoloji, kronoloji, staitigrafi , antropoloji, botanik ve nümizmatiği sayabiliriz.

c.Diğer tanımlar ve yorumlar:

İnsanın geçmişini geride bıraktığı maddi kültür belgelerine dayanarak inceleyen bilim dalı. Maddi kültür belgesi, uygarlık tarihinin başlangıcından, yani insanoğlunun ilk aleti yarattığı andan bu güne değin, gene insanın yaptığı ya da doğada bulduğu biçimi ile kendi gereksinimleri için kullandığı gereçlerin tümüdür. (Ana Britannica)

Madde kültür varlıklarını estetik kaygılardan uzak olarak inceler. Sadece sanat eserleri değil edebiyat dışındaki tüm kültür varlıklarını inceler. (Prof. Dr. Orhan Bingöl)

Eski medeniyetleri maddi kalıntıları yolu ile inceleyen bir ilimdir. Eski çağlardan zamanımıza kalmış her eserin incelenmesi arkelojinin içine girer. Somut kalıntılardan dolayı arkeloji geçmişteki insan emeği olarak da tarif edilebilir. Arkeoloji bir takım yardımcı bilim kollarından da yararlanır. (Secda Satuk)

Arkeolojinin geçmişinde olagelmiş her şeyin yüzde 99,99′dan fazlasında, herhangi bir tür kanıt varlığını bir saniyeden fazla sürdürememiştir. Yine de geriye kalan sayısız örnek arasında kanıt yüzdenin milyonda birinin sadece küçücük bir kesitinde varlığını devam ettirir. Ve yine, arkeoloji tarafından daha küçük bir bölümü yeniden eski haline kavuşturulan bu kesitin de, daha küçük bir kısmı doğru olarak yorumlanabilmiştir. (Robert Bednarik)

Arkeoloji sonsuz bir arayıştır, asla bir sonuç olamaz; gerçek bir varış noktası olmayan edebi bir yolculuktur. Her şey deneme aşamasındadır ve hiçbir şey nihayetine ulaşmamıştır. (Paul Bahn)

Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak, toprağın altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız (Mustafa Kemal Atatürk)

Kaynakça:

Bahn, Paul : Arkeoloji’nin ABC’si , Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999

Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998

Saltuk , Secda : Arkeoloji Sözlüğü , İnkılap Kitapevi , İstanbul 1997

Lloyd Seton : The Art of the Ancient Near East , Thames And Hudson, 1961 Great Britain

Ana Britannica : Cilt 2 , 1986

Bölüm 2: Arkelojinin Tarihi ve Önemli Kişiliklerinden Bazıları

a. Arkeolojinin tarihi:

Arkelojinin ortaya çıkışı geçtiğimiz yüz yılda yani 19. Y.Y.’de olmuştur. Daha önceleri insanlar geçmiş ile ilgili bilgileri antik tarihçilerden öğreniyorlardı. Fakat verilen bilgiler çok eskiye uzanmamaktaydı. Bunun yanısıra kutsal kitaplarda bir takım efsanevi tarihi bilgiler vermekteydi(özellikle tevrat). İlk eski eserlere ilgi ve arkeolojinin bir disiplin olarak orataya çıkması 15. ve 16. Y.Y. ‘lara rastlar. Bunun nedeni Rönesans hümanistlerinin antik çağ sanat yapıtlarına yönelmeleriydi. Gene 15. ve 16 Yüzyıllarda İtalya’da papalar, kardinaller ve soylular eski yapıtları toplamaya ve yeni yeni antik sanat ürünlerinin bulunması için yapılan kazılara mali destek sağlamaya başladılar. Bu sırada Kuzey Avrupa’da da antik kültürlere benzer biçimde ilgilenen kişiler ortaya çıktı, onlarda İtalya’daki koleksiyonculara özenip eski yaptları toplamaya giriştiler. Böylece tarihte ilk kez eski yapıt koleysiyonculuğu başladı.

Yunan ve Roma sanatına ilginin giderek artması ve 18. Yüzyılda İtalya’da Pompei ve Hercalaneneum adlı iki Roma kentinin kazılması arkeolojinin gelişmesinde önemli rol oynadı. J.J. Winckelmann, bu kazılar üzerinde yazdığı yazılarla ve hazırladığı değerli taş koleksiyonu kataloğuyla arkeloji alanında çalışan ilk bilim adamı oldu. Bundan sonra klasik arkeloji, bir dizi arkeloğun çalışmalarıyla daha sağlam bir temel üzerine oturmaya başladı.

Öbür taraftan Napeleon 1789′daki Mısır seferinde birlikte getirdiği bilginlere ülkedeki antik kalıntıları belgeleme olanağı verdi. Böylelekle mısır arkeolojisinin ilk adımları atıldı ve bu belgeler Description de L’Egypte (1808-25;Mısır’ın Tanımı) adlı yaptta yayımlandı. Bu sıralarda artık arkeoloji bir bilim olarak kabul göremeye başladı. Bu bilgilere dayanarak Jean François Champallion Hİyeroglifleri yani eski Mısır yazısını çözdü. Bundan sonra bilginlerin Mısırlılardan kalma sayısız yazılı belgeyi okumaları Mısır arkeolojisinin en büyük aşamasını oluşturdu. Daha sonra çeşitli bilim adamlarının Mısır’ın çeşitli bölgelerinde yaptıkları kazılar sonucu Mısır Arkeolojisi çok daha sağlam bir temel üzerine oturdu. Eserlerin birikmesi sonucunda yavaş yavaş arkeoloji müzeleri açıldı ve eserler buralarda toplanmaya başladı.

Bu sırada Mezopotamya’da hazine ve sanat yapıtı bulma tutkusuyla höyükler gelişigüzel kazılmaya başlandı. 1840′da bu düzensiz kazıların yerini daha sistemli kazılar almaya başladı. 1846′da Henry Creswicke Rawlinson Mezopotamya çivi yazsını çözmeyi başardı. 19. yüzyılın sonlarına doğru yapılan sistemli bir kazıyla, Mezopotamya’da Babiller ve Asurlulardan önce yaşamış ve daha önce bilinmeyen Sümerlerin varlığı saptandı. Sümer uygarlığına ilişkin en ilginç kazı Sir Leonard Wooley tarafından 1926′da Ur’da yapıldı ve Ur kral mezarları gün ışığına çıkarıldı.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları önem kazanmaya başladı. Anadolu’da kültür birikimi o kadar fazlaydıki batı ve güney kıyıları adeta açık hava müzesi niteliğindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun arkeolojiye karşı duyarsızlığı yabancı bilim adamları ve mezar soyguncuları için büyük bir fırsat oluşturmuştur ve diğer devletler Osmanlı Toprakları üzerinde izinli kazılar yapmaya başlamışlardır. Osmanlı’da bu yağma 1900′lü yıllara kadar devam etti. Bu sırada Osmanlı’da eski eserleri korumaya yönelik Asar- Atika kanunu(1874) kabul edildi. Ancak bu Anadolu’daki yağmayı daha da arttırdı çünkü bu yasaya göre yabancı bir bilim adamı kazı yapmak isterse saraya başvurmak zorunda ancak şöyle bir şart var: Çıkan eserlein üçte biri Osmanlı İmparatorluğu’nun, üçte biri çıkaranın ve üçte biri toprak sahibinin olacak şekilde.

Bu böyle bir süre devam etti. Bu sırada Fethi Ahmet Paşa önderliğinde ilk arkeoloji müzesi Abdül Mecit zamanında kuruldu(1846) ve bu müzeye eserler toplanmaya başlandı. 1874 yılında eserlerin toplanması için bir arkeoloji okulu gündeme geldi 1875 yılında okulun kurulması için kanun çıktı.Bu okulun adı Asar-ı Atika mektebi. Kuruluş amacı kazı yapabilen ve eski eserleri tanıyan bilim adamları yetiştirmekti. Ancak çeşitli etkenlerle bu proje hayata geçirlemedi

Ancak 19. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı arkeolojiye daha bilinçli yaklaşmaya başladı. Osman Hamdi Bey adında kültürlü, bilime ve özellikle arkeolojiye meraklı bir memur 1877 yılında müze komisyonuna seçildi. Osman Hamdi Bey müzenin başına getirildi ve yeni bir müze kurulmasını istedi. Sonunda bir arkeoloji müzesi yapılmasını sağladı ve tüm kazılara denetleyici olarak gitti. 2. Asar-ı Atika’nın(1884) çıkarılmasını sağladı. Buna göre osmanlı toprakların da kazı yapma hakkı sadece Osmanlıya ve çıkan eserler yine sadece Osamanlı İmparatorluğu’na ait olacaktı (Türk arkeoloji Osman Hamdi Bey öncesi ve Osman Hamdi Bey sonrası diye ikiye ayrılmaktadır).

Osmanlının son zamanlarında devletin her alanında olduğu gibi arkeolojide de çok kötü bir tablo vardı. Casuslar arkeolog adı altında araştırma yapıyorlardı. Osmanlının yıkılmasıyla her alanda olduğu gibi Anadoluda’da arkeoloji için yeni bir safha başladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına arkeoloji eğitimi görmesi için insanlar yollanmaya başlandı. İlk kazı Atatürk önderliğinde Ahlatlıbel’de başlatıldı.

1935 yılında yine Atatürk önderliğinde.Alacahöyük kazıları başlatılıdı.

Daha sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin ve arkeoloji bölümünün açılmasıyla çok çeşitli bilim adamları yetişti ve çok çeşitli yerlerde kazılar yapılmaya başlandı.

Bunlar arasında Kültepe, Bergama, Mirina, Asos , Zincirli, Halikarnasos, Efes’i örnek olarak gösterebiliriz.

b.Arkeolojinin Önemli Kişiliklerinden Bazıları

Prof. Dr. Seton Lloyd

Önasya ve Anadolu’da yaptığı kazılarla tanınmış İngiliz mimar ve arkeolog. Mimarlık öğrenimini Uppingham’da tamamladı.

1939-49 yılları arasında Irak hükümetinin arkeolojik danışmanı olarak Bağdat’ta görev yaptı. Özellikle Sinjar bölgesi araştırmaları ile Ugarit (bugün Ras Şamra), Hassuna ve Eridu kazılarını yönetti. 1949′da Ankara’da kurulmakta olan İngiliz Arkeolog Enstitüsü’nün yöneticiliğine getirildi. On iki yıl sürdürdüğü bu görevinde enstitünün bugünkü etkili konumuna ulaşmasını sağladı.

Ayrıca Polatlı’da ve Urfa yakınlarında Sultantepe’de O.R. Gurney ile, Denizli’deki Beycesultan höyüğünde J. Melaart ile birlikte kazıları yönetti.

1961′de İngiltere’ye dönen Lloyd, Londra Üniversitesi ‘nde arkeoloji profösörü olarak ders vermeye başladı. 1964′te Muş’un Varto ilçesindeki Kayalıdere adındaki bir Urartu yerleşmesinde C.A. Burney ve M. van Loon ile birlikte kazı yaptı. 1969′da emekliye ayrıldıysa da Londra’daki arkeoloji enstitüsünde çalışmalarını sürdürdü. 1974′te Londra Üniversitesi Arkeoloji Bölümü başkanı, 1978′den sonra da Irak İngiliz Arkeoloji Okulu başkanı oldu. 1971′de ülkesinin Arkeolojiye Katkı Madalyası, 1973′te de Türkiye’nin verdiği Üstün Hizmet Sertifikası ile onurlandırıldı.

Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal(30 Mart 1911 İstanbul)

Türk Arkeolog. 1930/31′de İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. Devlet imtihanını kazanarak Almanya’da arkeoloji eğitimi gördü. 1941′de Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dekanlık görevinde bulundu.

Ege’de Foça,Çandarlı , Eryhrai ve İzmir antik kentlerini ortaya çıkarmıştır. Avrupa’da dört yabancı dilde (İngiliz, alman, Fransız ve İtalyan dillerinde) yüksek tirajlı eserleri yayınlanmıştır. Orient und Okzident ktabının dört yabancı dildeki baskıları yüz elli bindir. Ancient Civilizations and Ruins of Turkey adlı kitabı 8 baskı, Anadolu Uygarlıkları kitabı 5 baskı yapmıştır. 1994 yılında Eski Çağ’da Ege ve İzmir eseri, 1995′de Hatti ve Hitit Uygarlıkları kitabı çıkmıştır.

Avrupa’nın yedi akademisine üye olan Ekrem Akurgal’ın, Fransız Akademisi’nde Eskiçağ Bölümün’ndeki koltuğu yaşamı boyunca Akurgal adını taşıyacaktır.

Akurgal Amerika’da Princeton(1961), Almanya’da Berlin (1971), Avusturya’da Viyana (1981) üniversitelerinde birer yıl konuk profösör olarak ders vermiştir.

Bordeaux Üniversitesi (Fransa 1961), Atina Üniversitesi(Yunanistan 1988), Lecce Üniversitesi (İtalya 1990) ve Anadolu Üniversitesi (1990) kendisine Şeref doktoru sanını tevcih etmiştir.

Ekrem Akurgal, Federal Almanya Büyük Liyakat Nişan Yıldızlı Rütbesi (1979), Goethe madalyası (1979), T.C. Kültür Bakanlığımızın Büyük Ödülü (1981), İtalyan Commandatore Nişanı (1978) ve Fransa Cumhurbaşkanı tarafından verien Legion d’Honneuer Officier rütbesi (1990) sahibidir.

1960′lardan bu yana Akurgal İngiliz, Fransız, Alman, Yunan ve İspanyol televizyonlarında söyleşilerde bulunmuş ve belgesel programlarda yer almıştır.

Akurgal, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde dekanlığı sırasında Türk Sanat Tarihi, Tiyatro ve Kütüphanecilik Bölümleri ile Epigrafi dalını kurmuş, fakültenin önündeki Sinan heykelini diktirmiştir.

Ekrem Akurgal, Türkiye’deki Alman Kültür Merkezleri İstişare Kurulu’nun Genel Başkanlığı’nı (1974-1994), Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği’nin Başkanlığı’nı (1988-1995), Ege Kültür Vakfı’nın Başkanlığını (1991-1997) yapmıştır.

Prof. Dr. Nimet Özgüç (15 Mart 1916, Adapazarı)

1940′ta Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinde eğitimini tamamladı ve asistan oldu. 1943′te doktorasını verdi, 1948′de doçentliğe, 1948′de de porfösörlüğe yükseldi. 1984′de Ankara Üniversitesi’ndeki görevinden ayrıldıktan sonra da bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Arkeolog Tahsin Özgüç ile evlidir.

1941′den sonra Samsun yöresindeki Dündartepe, Kavak-Kaledoruğu, Tekkeköy kazılarına katıldı. 1947′de Elbistan yüzey araştırmasında ve Karahöyük kazısında çalıştı. Sivas’ta Toprakkale ve Maltepe kazılarında çalıştı. 1948′de başlayan ve günümüze dek süren, Kültepe kazılarında önemli katkıları bulundu. Özellikle Kültepe mühür ve mühür baskılarını araştırdı. 1962′de Niğde’de aksaray yakınlarındaki Acemhöyük’te başlattığı kazıyla çok önemli, bir Hitit merkezini ortaya çıkardı. 1972-75 arasında Niğde yakınlarındaki Tepebağları Höyüğü’nde de bir kurtarma kazısı yaparak Demir Çağlardan Bİzans Dönemine değin buluntular veren bir yerleşim saptadı.

1978′de Orta Doğu Teknik Üniversitesi Aşşağı Fırat Kurtarma Kazıları çerçevesinde Adıyaman Samsat Höyük’te kazı çalışmalarını üstlendi. Önemli yapıtları arasında Karahöyük Hafriyatı, Kültepe Mühür Baskılarında Anadolu Grubu ve Kaniş Karumu 1b Katı Mühürleri ve Mühür Baskıları vardır.

Prof. Dr. Tahsin Özgüç (1916 Kırcalı, Bulgaristan)

TÜrk Arkeolog. 1940′ta Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nü bitirdi ve asistan oldu. 1946′da doçentliğe, 1954′te profösörlüğe yükseldi. 1968′de aynı fakültenin dekanlığına getirildi. 1968-80 arasında da dört dönem Ankara Üniversitesi Rektörü olarak çalıştı. Daha sonra Yüksek Öğretim Kurulu’nda da görev yaptı. Arkeolog Nimet Özgüç ile evlidir.

İlk kez 1945′te Ankara’da Anıtkabir alanı içinde yer alan tümülüs kazılarında Mahmut Akok’la birlikte çalıştı. 1947′de Elbistan Ovasında araştırma yaptı. Karahöyük’te başlattığı kazıyla Geç Hitit Dönemi’nden kalma bir kutsal alan saptadı. 1948′de Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de Kemal Balkan’la birlikte kazılara başladı.

1957′de Erbağa Horoztepe’de yaptığı kurtarma kazılarında İ.Ö. 2100′lere tarihlenen tunçtan mezar aramağanları ortaya çıkardı. 1959-68 yılları arasında Erzincan yakınındaki Alıntepe adlı, İ.Ö. 8. ve 7. yüzyıllara ait bir Urartu kalesinde kazı yaparak çok iyi durumda, surlarla çevrili bir kale, duvar resimleriyle bezeli bir saray-tapınak., sütunlu bir kabul salonu, mezar odaları, adak ve armağanlar ortaya çıkardı.

1967′de Kayseri’nin kuzeydoğusundaki Kululu yerleşiminde de kazı yaptı ve Geç Hitit, Helenistik ve Roma yapı katları buldu. Kululu’da Hiyeroglif yazılı anıtlarının yanı sıra kurşun rulo levhalar, küçük heykeller ve sfenksler gibi ilginç buluntular ortaya çıkarıldı.

Özgüç, 1973′te Hitit tarihinin aydınlatılmasında önemli rol oynayan, Zile yakınlarındaki Maşat Höyük’te kazılara başladı. Daha önce Ekrem Akurgal’ın kısa bir süre kazdığı bu höyükte ilk Tunç Çağından Demir çağına denk sürmüç bir yerleşme saptadı, önemli bulgular ele geçirdi. Tük Tarih Kurumu üyesi olan Özgüç 1982′de bu kurumun başkanlığını yapmıştır. Alman ve Amerikan arkeolojisi enstitülerinin ve İngiliz Akademisi’nin de üyesidir. 1979′da AFC Büyük Liyakat Nişanıyla onurlandırılmıştır.

Başlıca yapıtları arasında Kültepe Kazısı, Horoztepe , Kültepe-Kaniş, Asur Ticaret kolonilerinin Merkezinde yapılan Yeni Araştırmalar’ı sayabliriz.

Jean-Fronçois Champollion (23 Aralık 1790, Figeac,Fransa – 4 Mart 1832, Paris, Fransa)

Fransız Tarihçi ve Dilbilimci. Mısır Hiyeroglif yazsını çözmüştür. Eski Mısır araştırmalarına bilimsel bir nitelik kazandırmıştır.

Champollion daha 16 yaşındayken Latince ve Yunanca’nın yanı sıra altı eski doğu dilini de öğrendi. Grenoble Akademisi’ne, Kopt dilinin Mısır’ın eski dili olduğunu öne süren, bugün yanlışlığı saptanmış bir bildiri sundu. Paris’te gördüğü öğrenimimnin ardından, 19 yaşına Grenoble Lisesi’nde tarih öğretmenliğine başladı. 1809-16 yılları arasında burada ders verdi, ayrıca hiyeroglif çözme çalışmalarıyla ilgilenmeye başladı. İngiliz doğa bilimcisi Thomas Young, üzerinde yunan alfabesiyle yazılmış mısırca çevirilerin bulunduğu Rozetta Taş’nı çözmede önemli başarı sağlamıştı. Onun ardından Champollion, hiyeroglif yazısını bütünüyle çözmeyi başardı. 1821-22′de Rosetta taşı üstündeki hiyeroglif ve hiyerartik yazılarla ilgili makaleler yayınladı, ayrıca hiyerogliflerin yunan alfabesindeki karşılıklarının bir listesini çıkardı. Hiyeroglif yazısında bazı işaretlerin alfabetik olduğunu, bazılarının hecelerle belirtildiğini, bazılarının ise daha önce dile getirilmiş bütün bir düşünce ya da nesneyi gösterdiğini ilk saptayan Champollion oldu. Champollion’un başarıları bazı meslektaşlarının keskin ve çoğu kez kişisel eleştirilerine uğradı.

1826′da Louvre Müzesi’nin Eski Mısır koleksiyonuna müdür olan Champollion, 1828′de Mısır’a arkeolojik bir araştırma, gezisi düzenledi. 1831′de College de France’ta kendisi için özel olarak kurulan eski Mısır yapıtları kürsüsünde görev aldı. Bir mısırca dilbilgisi kitabı ile mısırca sözlük hazırlayan Champollion’un öteki yapıtları arasında Eski Mısır Hiyeroglif Sisteminin El Kitabı, Mısır Panteonu ya da Eski Mısır Mitolojik Figürleri Koleksiyonu sayılabilir.

Johann Joachim Winckelmann (9 Aralık 1717, Stendal, Prusya – 8 Haziran 1768, Trieste, İtalya)

Yetişme yıllarında eski Yunan kültüründen özellikle de Homeros’tan çok etkilendi.1738′de Halle Üniversitesi’nde ilahiyat, 1741-42′de Jena Üniversitesi’nde tıp okudu. 1748′de Dresden yakınlarındaki Nöthinitz’de Bünau kontunun kütüphanecisi olduğu sırada Yunan sanatını yakından tanıdı. Yunan Resim ve Heykel Sanatındaki Yapıtların Taklit Edilmesi Üzerine Düşünceler adlı yapıtını da burada yazdı. gene bu yıllarda Katolik mezhebine geçti ve Roma’ya yerleşerek, ilerde kardinal olacak Achinto’nun hizmetine girdi. Daha sonra ilerleyerek Vtikan’da kütüphaneci, ardından eski yapıtlar sorumlusu oldu, en son olarakda büyük özel antik yapıt koleksiyonlarından birinin sahibi Kardinal Albani’nin sekreterliğine getirildi. Görevleri ve güçlü koruyucusu sayesinde Roma’nın sanat hazinelerini yakından tanıma ve aralarında Avrupa soylularının da bulunduğu ziyaretçilere sanat danışmanlığı yaparak becerilerini geliştirme olanağı buldu. Özel izinle sürdürülen kazıların ve ele geçen buluntuların gizli tutulduğu Pompei ve Herculaneum kentlerini gezdi.

Wincklemann’ın 1764′te yayımlanan Antik Çağ Sanat Tarihi adlı kitabı Antik Çağ sanatının organik bir gelişme izleyerek büyüyüp olgunlaştıktan sonra gerilediğini ileri süren, bir halkın sanatını açıklamada iklim,özgürlük ve zanaat gibi kültürel ve teknik etmenleri göz önünde tutan ve ideal güzelliğe bir tanımlama getirmeye yönelen ilk çalışma oldu. Antik Çağ Sanatını Phidias öncesi ya da Arkaik, Phidias ve Polykleytios gibi büyük heykelcilerin görkemli yapıtlarını verdiği İ.Ö. 5. yüzyılı ve heykelci Praksiteles’in zarif üslubuyla etkinlik gösterdiği İ.Ö. 4. yüzyılı içine alan Klasik, Yunan etkisi altındaki Helenistik ve Roma dönemleri olmak üzere bugün de kabul gören evrelere ayıran bu yapıtta Alman Edebiyat tarihi ve sanat eleştirisinin dönüm noktalarını oluşturdu. Sanat tarihinin ayrı bir uzamanlık dalı, arkeolojinin de beşeri bilimlerin bir kolu olarak ele alınmasının Wincklemann’la başladığı söylenebilir.

Wincklemann’ın gözlemleri Yunan sanatınının ruhuna uygun olmakla birlikte, hemen hepsi Helenistik Dönem yapıtlarına ya da Yunan yapıtlarının Roma döneminde yapılmış kopyalarına dayanıyordu. Yunanistan’ı ziyaret etmesi için dostlarından sık sık davet aldı, ama çok istediği halde bu amacını gerçekleştiremeden öldü. Yunan toprakları gibi Yunan sanatı da onun için görmekten çok düşünceyle ulaştığı bir ideal olarak kaldı.

Wincklemann uzun süre İtalya’da yaşadıktan sonra 1768′de Dresden ve VViyana’ya gitti. Roma’ya dönerken yolda Trieste’de kaldı. Orada tanışıp dostluk kurduğu eski bir dolandırıcı ve muhabbet tellalı tarafından çalışma masasında bıçaklanarak öldürüldü.

Wincklemann’ın dehası ve yazıları, kalsik sanata duyulan ilginin yeniden yaygınlaşması ve sanatta Yeni-Kalisk akımın başlamasında başka etmenlere kıyasla çok daha etkili olmuştur. Wincklemann’ın en önemli iki çalışmasından biri olan Gedanken temelde Yunan estetiğinin felsefi bir tanımlamasıdır. Geschichte ise, bugün artık aşılmış olsa da, bir bilim dalı olarak sanat tarihininin temellerinin atılmasında ve bu alanda bilimsel yöntemler geliştirilmesinde önemli rol ynamıştır.

Osman Hamdi Bey (30 Aralık 1842, İstanbul – 24 Şubat 1910, İstanbul)

Büyük Figürlü Kompozisyonlarıyla Batılı Anlayışta resmin Türkiye’deki ilk temsizlicisi sayılan ressam, müzeci ve arkeolog.

Sadrazam İbrahim Erdem Paşa’nın oğludur. 1857′de hukuk öğrenimi için babası tarafından Paris’e gönderildi. Ama bir süre sonra Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda resim derslerine katılmaya ve özel atölyelere devam etmeye başladı. Bu arada arkeoloji derslerini de izledi. Katıldığı 2. Paris Dünya Sergisi’nde gümüş madalya kazandı. 1896′da İstanbul’a döndü, hemen ardından Vilayet-i Umur-ı Ecnebiye müdürü olarak Bağdat’a gönderildi. Oradaki memuriyeti sırasında resim çalışmalarını sürdürdü. 1871′de İstanbul’a döndü ve saraya Teşrifat-ı Hariciye müdür yardımcısı olarak atandı. 1875′te Hariciye Umur-u Ecnebiye katip olarak atandı, 1876′da Abdülaziz’in tahtan indirilmesiyle bu görevden alındı. 1877′de Altıncı Daire müdürlüğüne atandı. 4 Eylül 1881′de Müze-i Hümayun müdürlüğüne atandı. Bu tarihten sonra kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yoğunlaştı. Bu görevi sırasında Osmanlı toprakları içindeki taşınabilir bütün sanat ürünlerini, toplama, koruma ve sergileme düşüncesiyle çalıştı. Çinili Köşk’te yer alan koleksiyon için 1891-1907 arasında mimar Alaxander Vallaury ile Arkeoloji Müzeleri binasını yaptırdı. 1884′te yeni bir Asar-Atika Nizamnamesi’nin çıkarılmasına ön ayak oldu. Müze müdürlüğü sırasında pek çok kazı başlattığı gibi, İskendder Lahti’nin çıkarıldığı 1887 Sayda kazısına kendisi de katıldı. Arkeolog T. Reinach ile birlikte Sayda kazısıyla ilgili öenmli bilgilerin bulunduğuNecropole Royale du Sidon ve heykelci Ervant Oskan’la birlikte Le Tumulus de Nemwoud Dagh adlı kitapları hazırladı. Sanay-i Nefise Mekteb-i Alisi’nin (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) açılması için büyük çaba harcadı. 1882′de müdürlüğüne getirildiği bu okulun 1883′te eğitime başlamasını ve Avrupa sanat okulları niteliğinde çağdaş bir sanat kurumu olmasını sağladı.

Kaynakça:

Akurgal, Ekrem : Anadolu Kültür Tarihi , Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara 5. Basım Ekim 1998

Ana Britannica: Cilt 2, 1986

Ana Britannica: Cilt 5, 1986

Ana Britannica: Cilt 17, 1986

Ana Britannica: Cilt 19, 1986

Ana Britannica: Cilt 22, 1986

Bahn, Paul : Arkeolojinin ABC’si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999

Ceram , C.W. : Tanrılar Mezarlar ve Bilginler(Arkeolojinin Romanı), Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999

Lloyd, Seton: Türkiye Tarihi(Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları) , Tübitak Popüler Bilim Kitapları , Ankara 4. Basım Ocak 1998

Bölüm 3:Arkeolojinin Gelişiminde Dönüm Noktaları

Arkeolojinin bir uğraş olarak ortaya çıkmasının rönesansa denk geldi. Bunun nedeni o dönem hümanistlerinin Eski Yunan’daki felsefeye, demokrasiye. özgür düşünce ortamına ve insana verilen değerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu nedenlarden dolayı özellikle soylu kesimler, zengin aileler, kardinaller vb. eski Yunan dönemine ait eserleri toplamaya ve sergilemeye başladılar. Bir nevi moda olarakta görülebilir bu.

O zamanlar arkeoloji daha çok zengin kesim için bir nevi uğraştı. Fakat sonraları bu uğraş, çıkan eserler o kadar merak uyandırıcı olduki insanlar arkeolojiye daha bilimsel bir gözle yaklaşmaya başladılar. Bu noktada en büyük etkenlerden biri hiç kuşkusuz 18. yüz yılda M.Ö. 71 yılında yanardağ patlaması sonucu lav altında kalmış Pompei kentinin incelenmeye başlamasıdır. Lav altında kaldığı için eserler çoğu bozulmadan az hasar görerek yüzlerce yıl orada yatmıştır. Yani Pompei şehri arkeolojiye ve Eski Yunan medeniyetine meraklı olanlar için adeta bir cennet niteliğindeydi. Bu noktada J.J.Wincklemann Pompei kentinde yapıtığı kazıları bir eserde toplamış ve konu hakkındaki ilk akademik eseri veren şahıs olmuştur. Bundan sonra arkeoloji bir bilim olarak kabul görmeye başlamıştır.

Eski Yunan medeniyetine duyulan ilgiye rağmen Ön Asya Arkeolojisi pek ilgi çekmemiştir. Ta ki Napeleon’un Mısır’a 1789′da düzenlediği sefere kadar. Napelon bu sefer sonucu Mısır’dan eski Yunan medeniyetinden çok daha önceki devirlere ait eserler getirmesiyle Ön Asya Arkeolojisi de ilgi çekmeye ve canlanmaya başlamıştır. Mısır’da ki en ilgi çekici şey hiç kuşkusuz hiyeroglif denilen resim yazısıydı. Birçok bilim adamı bu yazıyı çözmeye çalışmış ancak şans Champallion’a gülmüştür. Bu andan itibaren Ön Asya Arkelojisi’nin popüleritesinin Klasik Arkeoloji’yi bile geçtiği söylenebilir. Msırı bir ilgi odağı haline gelmiş ve bir çok bilim adamı akınlar halinde Mısır’a kazı için gitmeye başlamışlardır.

Kendi şahsi fikrime göre Eski Yunan Medeniyeti bu kadar ilgi çekmeseydi bile eninde sonunda Eski Mısır ile ilgilenen birileri çıkacağına inanıyorum. Çünkü insanın her zaman geçmişe ve bilinmeyene karşı doğal bir ilgisi vardır ve Mısır bu iki özelliği üzerinde toplamıştır. Günümüzde arkeoloji çok fazla yol katetmesine rağmen hala mısır hakkında bilinmeyen yüzlerce şey vardır.

1800′lerde tüm dünyayı saran hammadde ihtiyacı büyük devletlerin ilgisini Anadolu ve Ortadoğu devletleri üzerinde toplamıştır. Bu bölgelerin araştırılması için birçok Avrupa devleti Ortadoğu ve Anadoluya arkeolog ünvanı altında bir çok casus göndermişlerdir. Her ne kadar amaçları farklı olsa da bu casus-arkeologlar gittikleri bölgede bir çok kazı ve araştırma yaparak arkeolojiye yadsınamaz bir katkı da bulunmuşlardır.

Anadolu günümüzde olduğu gibi geçmişte de Avrupa ve Asya arasında bir köprü görevi görüyordu. Bu da Andolu üzerinde sayısız uygarlığın kurulmasına neden olmuştu. Geçmişe karşı giderek artan merak insanları Anadolu’ya yöneltmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu konudaki ilgisiz tutumu ve duyarsızlığı mezar soyguncuları ve bilim adamları için Anadolu’yu ilgi odağı yapmıştır. Osamanlı Devleti’nin o dönemde yabancılar tarafından çıkarılan eserleri para karşılığı onlara satması ise şu an çok acısını çektiğimiz bir kayıp olmuştur. Dışarı götürülen eserler arasında şu an British Museum’da sergilenmekte olan Bergama Zeus Sunağı bile vardı.

Sonuç olarak Anadolu bu devirde tam bir yağma altındaydı. Bunlar arasında en büyük zararı veren hiç kuşkusuz Schilemann’dır. Schilemann Çanakkkale’de bulunan Troya’yı kazmıştır. Yalnız bu kazı arkeolojik bir kazı olmaktan çok uzak bir mezar hırsızının yapacağı görünümde bir kazıdır. Bu kazı sonucunda değeri para ile ölçlemiyecek derecede önemli eserler bulmuştur. Bunlar arasında Akha Kralı Agamennon’un altın maskesi, Troya’lı Helen’in değerli taşlardan yapılmış takılarını sayabailiriz. Bu takıları Schilemann sevgilisine hediye etmiştir ve günümüzde yeri bilinmemektedir. Schilemann bu kazı sonucunda höyüğe çok fazla zarar vermiştir ve belkide bulduğundan çok daha fazlasını yok etmiştir.

Anadolu’ya bu kadar yağma yapılmasından sonra en sonunda, konuyla ilgili bir kaç kişinin (örneğin Fethi Ahmet Paşa) çalışmalarıyla Osmanlı Devleti de en sonunda arkeoloji ile ilgilenmeye başlamıştır.

Bu devirde Fethi Ahmet Paşa’nın Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Abdül Mecit’i onun Yalova’da bulduğu Kral İnsantine’e ait taşları da kullanarak bir müze kurmaya ikna etmiştir ve müze bazı kaynaklara göre 1845, bazı kaynaklara göre de 1846 yılında kurulmuştur. Bu müzenin adı Kraliyet ve ya saltanat müzesi anlamına gelen Müze-i Humayun’du. Osmanlı Devleti’nde arkeoloji için en önemli gelişmelerden biri Marif Nazırı Saffet Paşa sayesinde gerçekleşmiştir. Saffet Paşa bir genelge yayınlamıştır bu genelge bütün vilayetlere gönderilmiştir. Genelgede bulunan bütün tarihi eserlerin Müzeye teslim edilmesi emredilmektedir. Bu sırada müzenin başına ilk kez resmi bir müdür getirilmiştir. Bu müdür Goold adında bir İngilizdi. Goold’tan sonra Mahmut Nedim Paşa müze müdürlüğüne getiriliyor ve bu dönemde müze oratadan kaldırılıyor.

Bundan sonra toplanan eserlerin birikmesi üzerine Çinili Köşk müze olarak kullanılmaya başlanıyor. Bütün bunlara rağmen Anadolu’da ki yağma ise halen devam etmekte. Aydınların baskısıyla ilk Asar-Atika yayınlanıyor ancak bu yağmayı daha çok artırıyor(daha önce belirtildiği üzere bkz. Bölüm 2: Arkeolojinin Tarihi). Sonuç olarak Osamanlı Devleti’nde tüm bu çalışmalara rağmen arkeoloji konusunda kayda değer bir başarı sağlanamamış ve çok değerli tarihi eserler tek tek yurt dışına gitmeye devam etmiştir. Bunun nedeni Osmanlı Devleti’nin kültürel konulara olan ilgizliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Konuya gerçekten ciddi bir biçimde yaklaşacak biri olmadığı için Osmanlı da ilgisizliğini sürdürmüştür.

Bu Osman Hamdi Bey’in müze komüsyonuna seçilmesine değin sürmüştür. Müzenin başına getirilmiş ve yeni bir müze kurulmasını istemiştir. Müzeye ek binalar yapılmış ancak bununla yetinmeyip yeni bir müze açma talebini hayata geçirmeyi başarmış ve ilk arkeoloji müzesinin yapılmasını sağlamıştır. Bunun yanında br de kütüphane kurmuştur. Aydınların desteğiyle 1877′de 2. Asar-Atika’nın yayınlanmasını sağlamış ve böylece tarihi eserlerin yurtdışına gitmesi önlenmiştir. Osman Hamdi Bey bundan sonra tüm enerjisini yapılan kazıları denetlemeye, restorasyon çalışmalarına ve yurt dışına kaçırılan eserlerin geri getirilmesine harcamıştır. Osman Hamdi Bey’in Türk arkeolojisine katkısı çok büyüktür. Halkı az da olsa kültürlendirmeyi başarmıştır. Osmanlı Devleti’nin dörtbir köşesinde kazı başlatmış ve bu kazılar Kurtuluş Savaşı’na kadar devam etmiştir.

Ancak Osman Hamdi Bey’in tüm bu çabalarına rağmen 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin sadece savaş, askeri ve siyasi konulara odaklanmasıyla eser kaçakçılığı tamamen kontrolden çıkmıştır ve bu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına değin böylece sürüp gitmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Atatürk arkeoloji konusuna çok önem vermiş ve "Toprağın üstündekilere ne kadar sahip çıkıyorsak altındakilere de o kadar sahip çıkmalıyız" sözüyle desteklemiştir. İlk olarak Ahlatlıbel ve Alacahöyük olmakla birlikte yurdun dört bir yanında kazılar başlatmıştır. Bir arkeoloji okulu açılmasını istemiş

ve şu an ki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji bölümünün açılmasını ve bu bölüm için yurtdışından hocaların getirilmesini sağlamıştır. Bunun yanında Belleten adında hala yayınlanmakta olan bir arkeoloji dergisinin çıkarılmasını istemiştir.

Atatürk Anadolu topraklarında yatan tarihi geçmişin farkındaydı ve bu yüzden arkeolojiye bu kadar önem vermiştir. Başlattığı kazıların hala birçoğu devam etmektedir. Bunun yanında arkeoloji bölümünü açmakla bu zenginliği incelemek için türk arkeologlar yetiştirilmesini sağlamıştır ve bu bölümden şu an dünyaca tanınan arkeologlarımızdan bazıları (Örneğin: Ekrem Akurgal, Tahsin Özgüç, Nimet Özgüç, Kutlu Emre) yetişmiştir.Bunun yanında Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasını sağlamıştır.

Şu an Türkiye eserlerin bolluğu, güzelliği ve özellikle çeşitliliği bakımından dünyada en ön sırada yer alan 3-4 ülkeden biridir. Atarük’ün arkeolojiye büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurması sayesinde Türk Arkeologları her bakımdan gerekli kitap, araç ve araştırma giderlerine sahip oldukları için Türk Arkeolojisi Batı standartları ölçüsündedir.

Atatürk Selçuk ve Osmanlı tarihine değer veridği ölçüde, Eski Anadolu uygarlıklarına da önem vermiş ve yurdumuzun eski eserler yönünden dünyada ön sırada yer almasını sağlamıştır. Eski uygarlıkların ortaya çıkarılması hem turizm yönünden kültür varlıklarımızı zenginleştirmiş hem de Türkiye’nin dışarıdaki kötü tanınmış imajının büyük ölçüde düzelmesine yardımcı olmuştur.

Kaynakça:

Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998

Ana Britannica: Cilt 2, 1986

Bahn, Paul : Arkeolojinin ABC’si, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999

Ceram , C.W. : Tanrılar Mezarlar ve Bilginler(Arkeolojinin Romanı), Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999

Ceram, C.W. : Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İstanbul 5.Basım 1999

Bölüm 4: Arkeolojinin Halkbilimi ile İlişkisi

Kültürler doğar, gelişir ve kaybolur. Bazısı yiter gider bazısı ise kalır ama varolan kültürler hep bir gelişim içerisindedir. Toplum içindeki siyasi, kültürel, bilimsel olaylar, değişimler, gelişmeler ve evrimler üstüste binerek kültürü oluşturur. Bir kültürün o anki durumunu anlamak için onun geçmişini de bilmek gerekir. Halkbilimi bilindiği üzere bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada da bir birleşime vardırmayı amaçlayan bir bilimdir. Dolayısıyla halkbilimi bir toplumu her yönden inceler. Neredeyse tüm bilimlerdeki gelişmelerin sonuçları halkbiliminde toplanır ve halkbilimi bunları kendine göre sentezler. Sonuçta sadece o toplumun veya bölgenin bugünü ile değil geçmişi ile de ilgilenir. Dolayısıyla iilgilendiği noktalardan biri de hiç kuşkusuz o toplumun veya bölgenin tarihidir. Arkeoloji işte bu noktada devreye girer. Daha önce belirtildiği gibi (bkz. Bölüm 1:Arkeolojinin Tanımı) gerek yazılı gerekse de yazısız tarihin incelenmesinde halkbilimine yardımcı olur.

Bir ulusun, bir halkın , bir yörenin ya da bir etnik grubun yaşamıyla ilgili çeşitli yanlarını, adetlerini, geleneklerini, göreneklerini, inanmalarını, becerilerini vb. yazıya geçirmiş kimselerin yazma ya da basılı yapıtları, yazıya dökülmüş anıları, gezi notları, gözlemleri izlenimleri yazılı kaynakları oluşturur. Yakın tarihlerin yazılı kaynakları hiç şüphesiz çoğunlukla tarih bilimi sayesinde kolaylıkla ulaşılabilecek kaynaklar haline gelmişlerdir. Ama örneğin çok daha eski tarihlerdeki toplum yaşamıyla şimdikini kaşılaştırmak istersek… Bu noktada arkeoloji yardımcı olacaktır.

Şu an hala dünyanın değişik yerlerinde Cilalı Taş Çağı’nı yaşamakta olan toplumların var olduğunu biliyoruz. Peki bu toplumları çok daha eski çağlarda Cilalı Taş Çağı yaşayamış ve şu an modern bir toplum statüsüne erişmiş toplumlarkla karşılaşmak istersek… Bu noktada yine arkeoloji bize yardımcı olacaktır.

Örneğin Konya yakınındaki Çatalhöyük yerleşmesinde Neolitik devire (M.Ö.8000 – M.Ö. 4500) ait bulunan duvar resimlerinde ölen aile bireylerinin yine aile bireyleri tarafından, cesedin kafasının kesilip, kanının bi kuyuya akıtlıp, vücudun derisinin yüzülüp daha sonra akbabalara yedirildiği ortaya çıkarılmıştır. Yapılan kazılarda o devire ait konutlarda bulunan seki denilen oturma sıralarının altında gömülü kafataskarı ve insan keimlerine rastlanmıştır. Burdan anlıyoruz ki cesetler tanrı olarak saydıkları akbabalar tarafından etten arındırılıp sadece kemik haline getiriliyor ve bu kemikler evin altına gömülüyordu. Böylece hem tanrıya bir sunu yapılmış olunuyor hem de cesedin çürüyüp kokması önleniyordu. Bu uygulamanın hala Budapeşte’nin bazı bölgelerinde uygulandığını görüyoruz. Bu iki toplumun ilişkisini ve belki de tek toplumun evrimini açıklamakta önemli bir gelişmedir. Belki iki toplum geçmiş zamanda kültür alışverişinde bulunmuşlardı belki de Anadolu’dan Macaristan’a doğru bir göç olmuştu. Sonuçta ikisi de halkbiliminin ilgi alanına girer.

Bir başka örneğe bakarsak. İlk zamanlar yani neolitik devir ve öncesinde insanlar tanrı olarak doğa kuvvetlerine taparlardı. Ateş, su, ağaç vb. Bunlara kurbanlar verir ve kendi yöntemleriyle bu tanrı dedikleri kuvvetleri hoşnut tutmak için çaba sarfederlerdi. Bunlar karşılığında da onlardan bazı şeyler umarlardı. Örneğin yine Çatalhöyük ve yine neolitik devirde içinde boğa başlarının bulunduğu ve boğaların resmedildiği bir çok konut bulunmuştur. Bu diğer doğa kuvvetleri gibi boğanın da kutsal olduğunu gösteriyor. Daha sonraları tanrı anlayışı değişti ve bir çok toplumda çok tanrılı dinler oluşmaya başladı. Bu dinlerde bir tanrılar alemi (pantheon) vardı ve daha somut halde düşünülüyordu bu tanrılar. Bunların başında hiç şüphesiz Mısır ve Yunan pantheonları gelmektedir. Bunun dışında Babil, sümer, hitit pantheonlarını sayabiliriz. (Yalnız şunu belirtmek gerekmektedir ki her toplum aynı zaman diliminde bu çok tanrılı dine geçmemiştir ve hatta bazıları hiç geçmemiştir ancak genel görünüm yani önemli uygarlıkların bu devri yaşadığı görünümündedir) Bu tanrılara da kurbanlar verilmekte, insanlar onlardan birşeyler dilemekte, hastalıkları, kıtlıkları tanrılar insanlara kızdığı için çıkardıklarına inanmaktaydı insanlar. Bu tanrıların varlığını antik kaynaklardan, onlar adına yapılan tapınaklardan ve hatta basit çanak çömleklerden öğrenmekteyiz. Daha sonra ise tek tanrılı dönem geldi. Bunlardan ilki musevilik, ikincisi hristiyanlık ve üçüncü ve sonuncusu ise müslümanlıktı. Bu dinlerde ise tek bir tanrı var ancak yine de çok şeyin değiştiğini genel bakış açısıyla söylenemez. Diğer ikisinde olmasa bile Müslümanlıkta hala kurban verildiğini görmekteyiz(Şu an sadece Tevrat’ın gerçekliğini kanıtlamak için -genel olarak pek kabul görmese de- bir arkeoloji kolu vardır). Genel olarak baktığımızda bilinen tarihin başlangıcından beri bir güce inanma ve ona kurban verme olgusunu görüyoruz. Toplumlar ne kadar değişip, gelişse de bazı şeylerin değişmediğini göstermekte basit ama sağlam bir örnektir kanımca. Ayrıca bu ilahiyat arkeoloji ve halk bilimi ilişkisini de ortaya koymaktadır.

Din konusuna değinmişken, arkeoloji için (özellikle klasik arkeoloji) tapınaklar ve anıtlar en önemli kaynaklardan biridir. Çünkü tapınaklar o dönemin dinsel inanışları hakkında bilgi vermekle kalmaz o dönem mimari tarzı (kullanılan taş cinsi, taşların nasıl işlendiği vb.) ve ulaşılan teknoloji hakkında da önemli bilgiler verir. Bu konudaki kuşkusuz en güzel örnekler görkemli Eski Yunan tapınakları (Örneğin Efes Artemis tapınağı: 110m*55m boyunda olup mermerden yapılmıştır) ve hala nasıl yapıldığı tam olarak bilinemeyen Mısır Piramitleri’dir.

Arkeoloji daha önce belirtildiği gibi sadece bu tip olayları değil en sıradan şeyleri bile ilgiyle ele alır. Örneğin geçmiş toplumların yemek yeme alışkanlığı, giyimleri, süslenmeleri konutlarını nasıl düzenledikleri gibi. Arkeoloji gerek yazılı kaynağın olduğu devirlerde gerekse yazılı kaynağın olmadığı devirlerde de bunu inceler. Örneğin yapılan kazılarda ele geçen başlıca gereçler arasında kap-kaçak, seramikler, kumaş parçaları, süs eşyalarını (küpe, toka gib) sayabiliriz. Bunlar o dönem insanın günlük yaşamını anlatan en belirleyici örneklerdir zaten.

Bunun dışında mezarlar ve nekropolleri de arkeoloji ve halkbiliminin ortak konuları arasında değerlendirebiliriz. Halen dünyanın çeşitli yerlerinde görülen mezar hediyeleri arkeolojinin çok önem verdiği konular arasına girmektedir veya dünyanın bazı yerlerinde görülen kremasyon dediğimiz ölü yakma ayinleri. Bunlar da halklar ve bölgelerin arasındaki ilişkileri belgeleyebileceği gibi toplumların gelilşimini de anlamak için kaynak olarak gösterilebilir.

Ayrıca daha önce bolca değinildiği gibi arkeoloji toplumlar ve bölgeler arasındaki ilişkilerde karanlıkta kalmış yönleri açığa çıkarmaktadır. Örneğin Yunanistan’a ait Girit adasındaki Knassos sarayında bulunan seramikler arasında Mısır özelliklerini açıkça taşıyan seramiklere rastlanmaktadır. Bu Doğu ve Batı Akdeniz arasındaki ticari ilişkiyi ortaya koymaktadır. Bunun yanında yine Knassos sarayında bulunan üzerinde bir Mısır Firavununa ait bir mühür bulunan ritüel bir seramik de bulunmuştur. Bu iki toplum arasındaki dinsel ilişkiyi belgeler ve devletsel olarak da birbirlerini tanıdıklarını gösterebilir.

Sonuçta halkbilmi ve arkeoloji ne kadar ayrı gözükselerde halkbilimi bir toplumun, bir bölgenin geçmişini anlamak için ilk önce tarih bilimini daha sonra arkeolojiye başvuracaktır. Bunun yanında arkeolojinin de o dönemin toplumsal yönlerini tam olarak anlaması ve ona göre hareket etmesi gerektiğinden halkbiliminden yararlandığı noktalar vardır.

Kaynakça:

Örnek, Sedat Veyis : Türk Halkbilimi, İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı Ankara 1977

Akurgal, Ekrem : Anadolu Uygarlıkları , Net turistik Yayınlar, 6.Baskı, 1998

Bölüm 5: Yorum ve Arkeolojinin Halkbilimine Katkısı

Halkbilimi bilindiği ve daha önce bir çok kez tekrarlandığı üzere diğer bilimlerin sonuçlarına kendinde toplayarak sentezleyen önemli bir bilim dalı. Arkeoloji ise tarih biliminin ulaşamadığı noktaları açığa çıkaran bir bilim dalı. Bu tanımlara bakacak olursak yine daha önce belirtildiği gibi arkeoloji kanımca halkbilimi için oldukça gereklidir. Çünkü başka, belki biraz eksik bir tanımla halk bilimi insan yaşamını nerde olursa ve kim olursa olsun ele alır. Ve insan yaşamı da elbette sadece günümüzle sınırlı değildir. Şu an yaşadığımız toplum / toplumlar bir çok evre geçirmiş , bir çok değişimden sonra şimdiki haline ulaşmıştır. Dolayısıyla halkbilimi insanın geçmiş zamanlardaki yaşamı ile de ilgilenmektedir. Ve insanın geçmişteki yaşamı elbetteki sadece yazılı belgerden öğrendiklerimizle sınırlı değildir. Çok daha öncesi ve belki de çok daha önemli bir geçmiş yatmaktadır yazılı belgelerin ilk ortaya çıktığı devirlertden öncesinde. İşte arkeoloji bu karanlıkta kalmış diyebileceğimiz devirleri araştırarak halk bilimine değeri göz ardı edilmez bir katkı yapmaktadır.

Ayrıca arkeoloji bir çok bilimle halkbilimi arasında köprü görevi görmektedir. Örneğin bir önceki bölümde belirtildiği gibi ilahiyat veya mimari vb.

Bir önceki bölümde belirtilen örnekleri genel olarak toparlamak gerekirse arkeoloji toplumların geçmişteki günlük yaşayışlarını, devlet ve din işlerini, birbileri ile olan ilişkilerini, birbirleri ile yaptıkları ticaretleri, o günlerden günümüze kalan adetleri incelemekte ve sonuçlar çıkarmaktadır.

Ayrıca şunu da belirtmek isterim, özellikle bir üst bölümde belirtilen arkeoloji ve halkbiliminin ilişkisindeki ortak noktalar gibi, bu iki bilimin ilişkisini sağlayan bir çok küçük ama önemli bağlayıcı yön olduğuna inanmaktayım.

Her alanda olduğu gibi incelenen konuların sağlam temellere oturtulması gerekmektedir. Arkeoloji halkbilimi için bunu sağlamada yukarda sayılan sonuçlardan dolayı önemli bir etmendir. Halkbilimi de bu yukarda sayılan sonuçlardan yararlanarak günümüzdeki toplumun temelllerinin nereye dayandığını özümsemekte ve bölgeleri, halkları, toplumları bu bilgiler ışığında incelemektedir.

Türk Sineması Tarihi

06 Kasım 2007

Türk Sineması Tarihi

1910 – 1930 Dönemi

1914

1908 yıllarından başlayarak çeşitli kentlerde halka açılan sinema salonları, gösterilerini yabancı uyruklu ve Türkiye’de ki azınlıkların egemenliğinde sürdürürken devreye Cevat Boyer’le Murat Bey’ler girer. Ve Şehzadebaşı’nda Milli Sinema adı verilen "ilk Türk sineması" açılır (19 Mart). Ardından, İstanbul Sultanisi’nde film gösterileri düzenleyen Şakir Seden’le Fuat Uzkınay, Sirkeci’de lokantacılık yapan Ali Efendi’yi (Öztuna) ikna ederek ikinci Türk sinemasının açılmasını sağlarlar (6 Temmuz). Ve sinemaya Ali Efendi adı verilir. Çünkü Ali Efendi, bu kuruluşun asıl büyük hissedarları olup, Şakir ve Kemal Seden kardeşlerin de amcalarıdır.

I.Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde yedek subaylığını yapan Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk filmini çeker. Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı adını taşıyan ve tarihi anısı olan bu film, 150 metre uzunluğunda bir belgeseldir. Ve işte 14 Kasım 1914′le Türk sinemasının gerçek doğum tarihi gerçekleşir.

Bir yıl sonra (1915) Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulunca, Türkiye’de sinemayı tanıtma konusunda büyük katkıları olan Sigmund Weinberg de bu kurumun başına getirilir. Yardımcısı da Fuat Uzkınay’dır. Weinberg, savaşla ilgili ve Türkiye’yi ziyarete gelen imparatorların gezi belgesellerini çekerken, bu ara Enver Paşa’yı ikna edip öykülü uzun film denemesine de girişecekti.

Dönemin en çok tutulan tiyatro oyunu Leblebici Horhor’u çekmeye başladıktan bir süre sonra, oyuncularından birinin ölmesiyle film yarım kaldı. İkinci öykülü filmi olan Himmet Ağanın İzdivacı’nın ise oyuncuları Çanakkale Savaşı nedeniyle askere alınınca, bu denemesi de ilkinin akıbetine uğradı. Ancak, Ordu Sinema Dairesi Başkanlığı’na getirilen Fuat Uzkınay, yarım kalan Himmet Ağanın İzdivacı’nı savaştan sonra (1918) tamamladı.

1917

Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, sinemanın ilk yıllarındaki askeri nitelik taşıyan ikinci kuruluşuydu. Belge filmi yönetmeni olarak kurumun başına getirilen Fuat Uzkınay bu yönde çalışmalarını sürdürürken cemiyet, ilk kez öykülü filmlere de el atar. Ve öykülü filmlerin çekimi, o yıllarda 20 yaşlarında bir gazeteci olan Sedat Simavi’nin çabalarıyla gerçekleşir. Genç Simavi’nin yönetmenliğini yaptığı Pençe’yle Casus, Türk sinemasında yarım kalmadan çekilen ilk öykülü filmlerdir.

1919

Bu yıl yalnızca iki öykülü film çekildi. Mürebbiye ile Binnaz. Her iki filmin yönetmeni, Türk tiyatrosunun kuruluşunda büyük katkıları olan 62 yaşındaki Ahmet Fehim’di. Ve oyuncuları da Raşit Rıza Samako, Behzat Butak, Hüseyin Kemal Gürmen gibi tiyatro sanatçılarından oluşuyordu. Kadın oyuncuları ise Mm. Kalitea, Eliza Binemeciyan ve Bayzar Fasulyeciyan’dı.

1921

Dönemin ün yapmış güldürü sanatçısı olan tiyatrocu Şadi Fikret Karagözoğlu, Bican Efendi Vekilharç adlı 22 dakikalık kısa filmiyle Türk sinemasında ilk güldürü tipini yaratır. Bican Efendi Mektep Hocası ve Bican Efendinin Rüyası ise giderek bir diziyi oluşturur. Bu, konulu üç kısa filmin yönetmen ve baş oyuncusu ise Karagözoğlu’dur.

Ali Efendi, yeğenleri Şakir ve Kemal Seden kardeşlerle yeni bir "aile ortaklığı" girişiminde bulunup, "Sinema İşçileri Şirketi"ni kurarlar. Yabancı filmleri yurda ithal etmek amacıyla kurulan şirket, çalışmalarını 1928′li yıllara kadar sürdürür.

1922

1916 yılından beri Almanya’da oyuncu ve yönetmen olarak film çalışmalarını sürdüren tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’un yurda dönüşü ve ilk özel yapımevi olan Kemal Film şirketinin kuruluşuyla Türk sinemasında yeni bir dönem başlar. Kemal Film şirketini ve Eyüp’teki Feshane Fabrikası’nın bir bölümünde (dikimevi atölyesi) Kemal Film Stüdyosu’nu kuran Kemal ve Şakir Seden kardeşlerdir. Sinema ile ilgili ilk deneyimlerini yurt dışında gerçekleştiren Muhsin Ertuğrul; Kemal ve Şakir Seden kardeşlerle yaptığı işbirliği sonucu bu özel yapımevi adına iki film çeker; İstanbul’da Bir Facia-i Aşk (Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli) ve Boğaziçi Esrarı (Nur Baba). İkincisi olaylı bir filmdir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romanından sinemaya uyarlanan Nur Baba’nın çekimi sırasında Bektaşiler, film setini basarlar. Olaylar çıkar. Bektaşiler filmin aleyhlerine çekildiği yanıltmacasıyla kışkırtılmışlardır. Ancak polisin olaya el koyması sonucunda çalışmalara devam edilir.

1923

Muhsin Ertuğrul, tek adam olarak Türk sinemasında kurduğu egemenliğinin başlangıç yıllarındadır. Ve birbiri ardına üç film çeker. İlki Halide Edip Adıvar’dan uyarladığı Ateşten Gömlek’tir. Kurtuluş Savaşı’nı konu alan bir ilk filmdir. Türk sineması adına bir diğer özelliği de Ateşten Gömlek’te ilk kez Türk kadınlarının oynamasıdır. Ve böylece Cumhuriyet’in ilanının (1923) Müslüman Türk kadınlarına çalışma özgürlüğü tanıması sonucu, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir’le yeni bir dönem açılır. Leblebici Horhor ve Kız Kulesinde Bir Facia, Ertuğrul’un 1923 yılında çevirdiği diğer iki filmdir.

1924

Muhsin Ertuğrul, bu kez bir filmle yetinir. Peyami Safa’nın aynı ismi taşıyan romanından uyarladığı Sözde Kızlar’ı çektikten bir yıl sonra (1925) Rusya’ya gidip film çalışmalarına orada devam eder.

1928

1924 yılında sinema işletmeciliğine başlayan İpekçe Kardeşler, bu kez film yapımı için bir şirket kurarlar. Adı İpek Film olan kurum, Türk sinemasının ikinci özel yapımevidir. Yurtdışından dönen Muhsin Ertuğrul, bu yeni şirketin ilk filmi olan Ankara Postası’nın çekimine başlarsa da, filmi bazı nedenlerle ancak bir yıl sonra (1929) bitirir. Aynı yıl çekime başladığı Kaçakçılar’a geçirdikleri bir kaza sonucu oyunculardan birinin hayatını yitirmesiyle ara verilir. Ve film de gene ertesi yıl (1929) tamamlanır

1931 – 1950 Dönemi

1931

Muhsin Ertuğrul’un İstanbul Sokaklarında adlı filmi, Türk sinemasının ilk ortak yapımıdır (Türk-Mısır-Yunan). Semiha Berksoy, Talat Artemel, İ. Galip Arcan gibi Türk oyuncuların yanı sıra Mısırlı Azize Emir, Yunanlı Gavrilides’in başrollerini paylaştığı filmin seslendirme (dublaj) işlemi Paris’teki Espinay stüdyolarında yapılır. Bu nedenle İstanbul Sokaklarında ilk film sayılır. Yani sessiz çekilip sonradan dublaj sistemiyle seslendirilmiştir.

1932

Dâr-ül-bedayi (tiyatrocular) oyuncularından (Atıf Kaptan, Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, Hadi Ün, Hazım Körmükçü, Sait Köknar, Ercüment Behzat Lav) egemen olduğu dönemde ve bu oyuncularla çekilen Bir Millet Uyanıyor Muhsin Ertuğrul’un en önemli filmi kabul edildiği gibi, Türk sinema tarihimizin de ilk yüz akı filmlerimizden biridir. Ve ilk kez bir oyuncu halk içinde ünlenip öne çıkar. Bu oyuncu Yahya Kaptan rolüyle Atıf Kaptan’dır. Ertuğrul, Kaçakçılar’la çalışmalarını sürdürürken, İpek Film Şirketi de Nişantaşı’nda ilk sesli stüdyoyu kurup işlemlere başlar. Bu yıl, ilk şekliyle hazırlanan Sinema Filmlerinin Kontrolü Hakkında Talimatname’de yürürlüktedir.

1933

4 uzun, 3 kısa öykülü film çekildi. Güldürüler, vodviller ve operet türü filmlerin yılıdır. Muhsin Ertuğrul, Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir ve Fena Yol adlı filmlerini gerçekleştirir. Fena Yol, Türk sinemasının ikinci ortak yapımıdır (Türk-Yunan). Bu ara Ertuğrul; Mümtaz Osman takma (müstear) adıyla senaryo çalışmaları yapan Nâzım Hikmet’le (Ran) birlikte Cici Berber’i yönetir. Nâzım Hikmet’in kısa öykülü film çalışması Düğün Gecesi/ Kanlı Nigâr’dan sonra Dâr-ül-bedayi oyuncularından Hazım Körmükçü’de Yeni Karagöz’le yönetmenliği dener.

1934

Ha-Ka Film şirketi (Halil Kamil) kurulur. Ertuğrul, Milyon Avcıları ve Leblebici Horhor Ağa; Nâzım Hikmet ise İstanbul Senfonisi ile (kısa film) çalışmalarını sürdürür. Ertuğrul’un ikinci kez perdeye uyarladığı Leblebici Horhor Ağa’nın önemi Venedik 2. Uluslararası Film Şenliği’ne katılıp onur diploması almasıdır. Ve bu Türk sineması tarihinde yurt dışından gelen ilk ödül sayılır.

1935

Muhsin Ertuğrul Aysel Bataklı Damın Kızı’yla Türk sinemasına ilk köy filmini kazandırır. Sovyet sinemasının etkilerini taşıyan filmin bir özelliği de oyuncu Cahide Sonku’yla ortaya çıkar. 1933 yılında Dâr-ül-bedayi oyuncusu olarak sinemada işbaşı yapan Sonku, Aysel rolüyle kendinden sonra gelen kuşağa yıldızlık yolunu açar. Çünkü Cahide Sonku Türk sinemasının ilk kadın yıldızıdır.

1939

1916′lardan başlayıp 1939 yılına kadar uzanan, Muhsin Ertuğrul ve tiyatro oyuncularının damgasını vurduğu bu dönemde Taş Parçası’yla bağımsız bir yönetmen araya girer. Tiyatrocuların dışından gelen bu yönetmen Faruk Kenç’tir. Almanya’da Fotoğrafçılık ve Film Okulu’nu bitirip 1938 yılında yurda dönen Kenç, zorunlu olarak Muhsin Ertuğrul’un takımındaki tiyatro oyuncularıyla bir süre çalışacaktır. Çünkü o günün koşulları içinde Şehir Tiyatrosu oyuncuları, hocaları Ertuğrul’un izinde olup, Türk sinemasını ellerinde tutmaktadırlar.

1940

Faruk Kenç’in sinemaya girmesiyle çekilen film sayısı 5′e yükselir. Ertuğrul’un Şehvet Kurbanı ve özelliklede Faruk Kenç’in Yılmaz Ali adlı ilk polisiye film denemesinde oynayan Suavi Tedü’yle ilk jön tipi (Jeune premier) ortaya çıkar.

1942

Bir yıl önce Ertuğrul Muhsin Kahveci Güzeli’yle 1941′i kapatırken, Çekoslavakya asıllı ve çeşitli tiyatrolarda takdimcilik yapan Adolf Körner’in sinemacılığa atılmasıyla bu sayı dörde çıkar. Yapımcı Halil Kamil’in ısrarlarıyla işe başlayan Körner peş peşe üç film çekti: Duvaksız Gelin, Sürtük ve Kerem ile Aslı. Ve Körner’in bir tiyatro oyunu (Pigmalyon) uyarlaması olan Sürtük daha sonraki yıllarda defalarca çekilerek, koyu melodramatik yapısı nedeniyle Türk sinemasını etkileyecektir.

1943

Burhan Felek’in senaryosunu yazıp Muhsin Ertuğrul’un İpek Film adına 1940 yılında çekimine başladığı Nasrettin Hoca Düğünde adlı filmi yarım kalır. Bu kez de oyuncu ve seslendirme sanatçısı Ferdi Tayfur devreye girip filmi tamamlayacaktır. Bu yıl kurulan yeni yapımevi Ses Film (Necip Erses) çalışmalara başlar. Yapımevinin ilk filmi de Faruk Kenç’in yönettiği bir köy melodramı olan Dertli Pınar’dır.

1944

Baha Gelenbevi; Faruk Kenç’ten sonra tiyatro dışından gelen ikinci sinemacıdır. Uzun süre Paris’te kalıp 1939 yılında yurda döner. Faruk Kenç’in Dertli Pınar filminde (1943) görüntü yönetmeni olarak çalışan Gelenbevi bu kez yönetmenlik denemesini gerçekleştirdi; Deniz Kızı.

1945

Kendi adına İstanbul Film’i (1944) kuran Faruk Kenç yapımevinin ilk filmi olarak Hasret’i yönetti. Bir köy filmi olan Hasret’te Münir Nurettin’le başrolü paylaşan Oya Sensev, tiyatro dışından gelen yeni bir oyuncuydu. Türk sinemasında Şehir Tiyatrosu oyuncularının dışında yeni oyuncu denemeleri Faruk Kenç’in girişimleriyle başlıyordu.

Almanya’da fotoğrafçılık öğrenimi yapan Şadan Kamil (Onüç Kahraman) ve Şehir Tiyatrosu oyuncularından Talat Artemel’le (Hürriyet Apartmanı), Refik Kemal Arduman (Köroğlu), ilk filmlerini bu yıl çektiler.

Bundan sonra üç yeni film şirketi çalışmalarına başladı. Halk Film (Fuat Rutkay), Atlas Film (Nazif Duru, Murat Köseoğlu) ve And Film (Turgut Demirağ). Rutkay, Samatya ve Bakırköy’deki sinemaların sahibi; Duru, sinema işletmecisi Turgut Demirağ’da Amerika’da sinemacılık tahsili yapmıştı.

1946

Tiyatro dışından gelen oyunculara Günahsızlar’la (Faruk Kenç), Sadri Alışık da katıldı. Film şirketleri sayısında ise belli bir artış görüldü. Erman Film (Hürrem Erman), Duru Film (Naci Duru) bu yapımevlerinin başlıcalarını oluşturdular.Yılın en önemli sinema olayı ise Yerli Film Yapanlar Cemiyeti’nin kurulması oldu. Çünkü YFYC, yapımcıları bir araya getiren bağımsız bir sinemacılar kuruluşudur. Kuruluşun İdare Heyeti’nde ise Faruk Kenç (İstanbul Film), İhsan İpekçi (İpek Film), Turgut Demirağ (And Film), Fuat Rutkay (Halk Film), Necip Erses (Ses Film), Murat Köseoğlu (Atlas Film), Refik Kemal Arduman (Ankara Film), İskender Necef (Birlik Film), Hikmet Aydın (Şark Film) ve Yorgo Saris (Elektra Film) görev aldı.

1947

Film sayısı 12′ye tırmandı. Mısır sinemasının kuruluşunda büyük katkıları olan oyuncu Vedat Örfi Bengül (Bağda Gül), Burhanettin Tepsi ve Sadi Tek gibi tiyatro topluluklarında sahneye çıkan Seyfi Havaeri (Yara, Kılıbıklar), Şehir Tiyatrosu oyuncularından Ferdi Tayfur (Senede Bir Gün, Kerim’in Çilesi), Kâni Kıpçak (Yuvamı Yıkamazsın) bu yıl yönetmenliğe sıvanıp ilk filmlerini çektiler. Ve hocaları Muhsin Ertuğrul’un etkileriyle filmlerinde, tiyatrolaştırılmış, ağdalı, ağır makyajlı bir sinema uygulayımı egemen oldu. Ayrıca, Mısır kaynaklı Arap filmleri’nin II. Dünya Savaşı yıllarına rastlayan dönemde yurda ithal edilmesi, ikinci büyük etkiyi oluşturuyordu.

Bu yıl sinemaya giren yönetmenlerden yalnızca Turgut Demirağ, dikkati çekti. Çünkü Demirağ, tiyatro dışı bir sinemacıydı. Hollywood’da iki yıl süreyle mesleki incelemelerde bulunmuştu. Bir Reşat Nuri Güntekin uyarlaması olan Bir Dağ Masalı, o dönemin koşulları içinde yapılmış ilk üstün yapım denemesiydi.

1948

18 film çekildi. 5′inin yönetmenliğini Vedat Örfi Bengü yaptı. 7 film ise Halk Film (Fuat Rutkay) yapımıydı. Ve Fuat Rutkay, daha sonraki yıllarda en çok film yapan prodüktör olarak çalışmalarını sürdürecekti.

Yeni kurulan Ömay Film (Ömer Aykut), Işık Film (Agop Fındıkyan), Milli Film (Sabahattin Tulgar), yapımevleri çalışmalarına başladılar. Muhsin Ertuğrul’un takımındaki oyunculardan Sami Ayanoğlu (Harmankaya) ve Kadri Ögelman (Kahraman Mehmet) yönetmen olarak devreye girdiler. Şakir Sırmalı (Domaniç Yolcusu) ve Çetin Karamanbey (Silik Çehreler) de tiyatro dışından gelen yönetmenlerdi.

Film sayısının her yıl giderek artıp yeni yapımevleri’nin devreye girmesinin başlıca nedenlerinden biri, yerli yapımlara Belediye Gelirleri Kanunu gereğince bir ayrıcalık tanınması oldu. Çünkü yerli yapımların rüsumu % 25′e düşürülmüştü. Türk sineması ilk kez, gayrisafi hasılat açısından korunmaya alınıyordu.

Yurt içinde Türk sinemasının ilk resmi yarışması da aynı yıl Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından düzenlendi. Ve "Milli filmciliğin inkişafına, çalışmaları teşvik etmek gayesiyle muhtelif ve müteaddit müsabakalar tertibine" karar veren Cemiyet, yerli film müsabakasının sonuçlarını şöyle saptadı:

- En güzel film: Unutulan Sır (Şakir Sıırmalı)

- En güzel 2. film: Bir Dağ Masalı (Turrgut Demirağ)

- En çok muvaffak olan rejisör: Turgut Demirağ, (Bir Dağ Masalı)

- En çok muvaffak olan operatör: Kritonn İlyadis

- En çok muvaffak olan ses yönetmeni: YYorgo İlyadis

- En çok muvaffak olan kadın artist: Neevin Aypar

- En çok muvaffak olan erkek artist: Kaadri Erogan (Bir Dağ Masalı)

- En çok muvaffak olan kadın karakter aartisti: Cahide Sonku

- En çok muvaffak olan erkek karakter aartisti: Talat Artemel

- En iyi senaryo: Turgut Demirağ (Bir DDağ Masalı)

- En iyi hikâye: Reşat Nuri Güntekin (BBir Dağ Masalı)

- En iyi laboratuvar: Ses Film (Necip EErses)

- En iyi montaj: Özen Sermet

- En iyi orijinal şarkı: Unutulan Sır’dda

- En iyi dekor: Kadri Erogan (Yuvamı Yııkamazsınız)

Makyaj ve fon müziği dallarında ise ödüle layık bir çalışma oybirliğiyle görülmedi.

1949

Film sayısı 19′a ulaştı. Artık, Türk sineması yeni bir dönemin başlangıcında. Günün değişen ekonomik ve toplumsal koşulları içinde bağımsız, özgün ve de

sahici sinemacılar birer ikişer bu dönemde yerlerini alacaklardır. İşte sinemamızın ilk gerçek pırıltılarından biridir Lütfi Ö. Akad Türk sinemasının gelişim tarihi içinde çok önemli yeri ve gerçekçi bir kurtuluş savaşı filmi olan Vurun Kapheye ile Akad, yeni sinema anlayışının ilk belirtilerini ortaya koyar.

Aynı değişim ve dinamizm yeni denenen oyuncular için de geçerlidir. Örneğin Sezer Sezin (Vurun Kahpeye), Muzaffer Tema (Çığlık), Gülistan Güzey, Hümaşah Hiçan, Orhon M. Arıburnu, Reha Yurdakul bu yeni oyuncu kuşağı’nın bazılarıdır. Özellikle de Sezer Sezin ve Muzaffer Tema, daha sonraki yıllarda seyirci üzerindeki etkinlikleriyle öne çıkacaklardır. Ayrıca Tema, Suavi Tedü’den teslim aldığı jeune prömier tipini popülarize ederek daha ilerilere götürebilmeyi başaracaktır.

1950

Bu yıl çekilen 22 film içinde sayı olarak ağırlık gene eski kuşaktan Vedat Örfi Bengü’dedir.Çünkü, Mısır sinemasının Türkiye’deki mirasçısı Bengü, 7 film birden yönetmiştir. Ama Bengü de tiyatro ağırlıklı yönetmenler gibi Türk sinemasında son dönemini yaşamaktadır. Muhsin Ertuğrul’un 1922′lerden 1947′ye geldikten sonra zorunlu olarak ara verdiği ilkel düzeydeki sinema çalışmalarını iz süren mirasçılardan Kadri Ögelman, Cahit Irgat, Avni Dilligil, Mümtaz Ener; daha sonraki yıllarda ise Sami Ayanoğlu (1951), Kâni Kıpçak (1951), Talat Artemel (1952), Suavi Tedü (1953) sürdürmeye çalışacaklardır.

Faruk Kenç, Çetin Karamanbey gibi önceki yıllardan gelenlerle birlikte, yeni sinemacılardan Orhon M. Arıburnu, Semih Evin, Mehmet Muhtar, Hüseyin Peyda tiyatrocu egemenliğini bir ölçüde yavaşlatacaklardır. Neriman Köksal ile Mesiha Yelda bu sinemacı kuşağının oyuncuları olarak dikkati çekerler.

*

1951 – 1960 Dönemi

1951

36 film çekildi. Tarihsel film dönemi başlarken, İstiklal ve Kore Savaşı filmleri de ağırlığını gösterdi. 8 Kurtuluş Savaşı ve 5 tarihi filmin çekildiği bu yıl, Cahide Sonku da kendi adına Sonku Film yapımevini kurdu. Öteki yapımevleri ise Lale Film (Cemil Filmer), Adalı Film (Handan Adalı) ve Yakut Film’di (Dr. Arşavir Alyanak).

Nuri Akıncı, Dr. Alyanak ve İhsan Tomaç dönemin yeni yönetmeni oldular. Ama yılın en önemli filmlerinden birini kuşkusuz. Orhan M. Arıburnu Sürgün’le gerçekleştiriyordu. Oyuncu olarak da Turan Seyfioğlu’nun yıldızı parlamak üzereydi.

1952

Türk sineması sürekli bir rekora doğru gidiyor. Çünkü bir yıllık süre içinde çekilen film sayısı 61′dir. Ama 1952 çok önemli bir yıldır.

4 film yöneten Lütfi Ö. Akad, özgün bir yaşam öyküsüne dayanan Kanun Namına ile Türk sinemasına ilk kilometre taşını koyacaktır. Gerçekten Akad, yıllardır anlatım aksaklıklarıyla yaşamaya çalışan kekeme bir sinemaya bir dil kazandırıyor, yeni soluk getiriyordu. Yaşayan tipler, gündelik olaylar ve doğal çevrenin kullanımı Kanun Namına’yı tarihsel süreç içindeki yerine oturtuyordu.

Bu ilk ustanın ardından gelen önemli bir sinemacı da Metin Erksan’dı. Karanlık Dünya (Aşık Veysel’in Hayatı) adlı ilk gerçekçi köy denemesiyle, daha ilk aşamada sözü edilen bir yönetmen oldu. Erksan’ın bu aşamadaki talihsizliği elbette sansürdü.

Geçiş döneminden sonra bir sinemacılar dönemi de başlamıştı. Türk sinemasında. Ama bu arada Muhsin Ertuğrul’un geleneksel sinemasını da bu yeni dönem içinde ortaya çıkıp sürdürenler olacaktı. İşte Muharrem Gürses (Zeynep’in Gözyaşları), bu ilginç örneklerden biriydi. Gürses, sonraki yıllarda belli bir süre, ticari sinemanın önde gelen isimlerinden biri olacaktı. Halka inmesi açısından da üzerinde durulması gereken tipik bir yönetmendi. Çünkü kendinden sonra gelen bazı yönetmenleri etkileyerek bir Gürses Okulunu oluşturacaktı.

Yıllardır Ertuğrul’un yararlandığı tiyatro oyuncularından Vahi Öz’le Hayri Esen yönetmenliğe başladılar. Doğrudan doğruya sinemayla ilişki kuran yeni yönetmenler de İpek Film stüdyosunda montajcı olarak çalışan Orhan Atadeniz’le Nedim Otyam’dı.

Yılın en önemli filmi olan Kanun Namına ile Türk sinemasında ilk büyük yıldız doğuyordu. Bu genç, Ayhan Işık’tı. Bir dergi (Yıldız) yarışması sonucunda Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan’la (1951) sinemaya gelmişti. Aynı yarışmadan gelip de dikkati çeken bir yıldız da Belgin Doruk oldu.

Aynı yıl Lütfi Ö. Akad, Aydın Arakon, Orhan M. Arıburnu, Hüsamettin Bozok (yayıncı), Burhan Arpad (yazar) ve Hıfzı Topuz (yazar) tarafından TFDD (Türk Film Dostları Derneği) kuruldu. Derneğin temel amacı: "Türk filmciliğinin sanat bakımından inkişafını ve milletlerarası filmcilik aleminde mümtaz ve mevkie ulaşmasını temin etmek" görüşüne dayanıyordu.

1953

Yıl 44 filmle kapandı. Sinemaya geçen yıl giren Atıf Yılmaz Batıbeki, çalışmalarını Hıçkırık ve Aşk Istıraptır gibi melodram ağırlıklı piyasa romanı uyarlamalarıyla sürdürdü. Batıbeki, yönetmenliğe başlamadan önce Semih Evin’e bir süre asistanlık yapmıştı.

Halıcı Kız’la 6 yıllık bir aradan sonra yeniden bir hamle yapan Muhsin Ertuğrul, önceki filmlerinden daha büyük bir başarısızlığa uğradı. Atlas sinemasında halk önüne çıkan ilk renkli Türk filmi olmanın dışında bir özellik taşımadı. Ve daha ilk geceki gösterimde seyircinin tepkiyle karşıladığı Halıcı Kız, Ertuğrul’un sonunu oluşturdu. Oysa, tümüyle renkli çekilen ilk renkli Türk filmi Ali Ipar’ın yönettiği Salgın’dı. Ne var ki, bazı nedenlerle Halıcı Kız’dan sonra gösterime girmişti.

Akad, Katil’le başarısını sürdürürken birçok yönetmeni de etkiledi. Orhon Arıburnu Kanlı Para’yla, Nedim Otyam Toprak’la başarılı bir sınav verdiler. Kemal Kan ve Şinasi Özonuk, ilk çalışmalarına başladılar. Özonuk’un Affet Beni Allah’ım adlı filminde Eşref Kolçak, İstanbul Canavarı’nda Nazım İnan, yeni oyuncular olarak ilgi çekip ağırlıklarını koydular.

Bu ara TFDD’nin I. Türk Film Festivali adıyla düzenlediği şenliğin sonuçları da şu sırayı izledi:

- En iyi film: Kanun Namına (Lütfi Ö. AAkad)

- Diğer iyi filmler: Kanlı Para (Orhan M. Arıburnu), İki Süngü Arasında (Şadan Kamil), Drakula İstanbul’da (Mehmet Muhtar), Efelerin Efesi (Şakir Sırmalı).

- En iyi rejisörler: Lütfi Akad, Orhon M. Arıburnu, Şadan Kamil, Mehmet Muhtar, Şakir Sırmalı

- En iyi operatörler (kameraman): Enverr Burçkin, Kriton İlyadis, Özen Sermet, İlhan Arakon, Şadan Kamil

- En iyi senaryocular: Osman Seden, Adnnan Fuat Aral, Orhon M. Arıburnu, Ümit Deniz.

- En iyi fon müziği bestecileri: Orhan Barlas, Nedim Otyam.

- En iyi erkek oyuncular: Turan Seyfioğğlu, Ayhan Işık, Atıf Kaptan, Orhon M. Arıburnu.

- En iyi kadın oyuncular: Lale Oraloğluu, Nedret Güvenç, Ayfer Feray.

1954

48 film çevrildi. 1950 öncesi Münir Nurettin Selçuk’la başlayıp biten şarkılı filmler dönemi bu kez Zeki Müren’le sürdürüldü. Öldüren Şehir (Lütfi Ö. Akad), kent sorunlarına yaklaşımıyla dikkati çekerken, Kaçak (Şadan Kamil) yılın diğer önemli filmiydi.

En Başarılı Film’in seçilemediği TFDD II. Yarışması şöyle neticelendi:

- En başarılı rejisörler: Lütfi Ö. Akadd (Öldüren Şehir), Ali Ipar (Bir Şehrin Hikayesi)

- En başarılı senaryocu: Ali Ipar (Bir Şehrin Hikayesi)

- En başarılı kameramanlar: Yuvakim Fillmeridis (Mahallenin Namusu), İlhan Arakon (Salgın), Mike Rafaelyan (Ölüm Saati), Kriton İlyadis (Öldüren Şehir)

- En başarılı artistler: Lale Oraloğlu (Leylaklar Altında), Aliye Rona (Mahallenin Namusu), Belgin Doruk (Öldüren Şehir), Cahit Irgat (Altı Ölü Var), Orhan Elçin (Ölüm Saati).

- En başarılı fon müzikçisi: Nedim Otyaam (Ölüm Saati)

1955

Film sayısı 61′e ulaştı. Türk sinemasının ilk özel yapımevi olan Kemal Film’in başına geçen ve senaryo çalışmaları yapan Osman F. Seden, Kanlarıyla Ödediler’le yönetmenliğe başladı. Memduh Ün, Abdurrahman Palay ve Mümtaz Alpaslan bu dönemde sinemaya girdiler. Muhterem Nur, Lale Oraloğlu, Bülent Oran, Mualla Kaynak ve Neşe Yulaç ise sinemanın yeni tipleridirler.

Ara kuşağın önemli yönetmeni Lütfi Ö. Akad, bir Yaşar Kemal uyarlaması olan Beyaz Mendil’le yeni bir başarı elde etti. Bu gerçekçi köy filminde oynayan Fikret Hakan, güçlü oyunuyla tüm dikkatleri üzerine topladı. Bu, bir oyuncu aşamasıydı kuşkusuz. Ve sinemaya ilk kez bir sahici oyuncu geliyordu.

Tiyatrocular kuşağından gelen Sami Ayanoğlu’nun yönettiği Beyaz Şehir filmine Fransızca dublaj yapıldı. Ve İsviçre’de düzenlenen Kızıl Haç Kongresi’ndeki gösteri sırasında bir özel armağan kazandı.

Türk Film Dostları Derneği’nin düzenlediği II. Türk Filmcileri Yarışması’nda ise yapılan oylama sonucu kazananlar şöyle belirlendi:

- En başarılı filmler: Kaçak (Şadan Kammil), Sevdiğim Sendin (Agâh Hün), Bulgar Sadık (Lütfi Ö. Akad)

- En başarılı rejisörler: Şadan Kamil, Lütfi Ö. Akad, Agâh Hün.

- En başarılı senaryocular: Haldun Taneer (Kaçak), Lale Oraloğlu (Sevdiğim Sendin)

- En başarılı kameramanlar: Turgut Örenn (Sevdiğim Sendin), Kriton İlyadis (Bulgar Sadık), İlhan Arakon (Kaçak) , Enver Burçkin (Ecel Köprüsü)

- En başarılı prodüktörler: Nazif Duru (Kaçak), Ali Oraloğlu (Sevdiğim Sendin)

- En başarılı kadın artistler: Sezer Seezin (Kaçak), Lale Oraloğlu (Sevdiğim Sendin)

- En başarılı erkek artistler: Şevki Arrtun (Bulgar Sadık), Turan Seyfio%

*

1961 – 1970 Dönemi

1961

Film sayısı giderek tırmanıyor. Bu yıl tam 113′e ulaştı. Türker İnanoğlu’nun Hancı’sı ile Ümit Utku’nun Yaban Gülü büyük gişe hasılatları elde ettiler. Nejat Saydam’ın Küçük Hanımefendi adlı filmi oyuncu Belgin Doruk’a yeni bir ün sağlarken, bu arada "hanımefendi-beyefendi" türünde dizilerin modasına da yol açtı. Münir Hayri Egeli Kolsuz Bebek’le ilk kez sinemamızda birbirinden bağımsız, üç öykülü film denemesini gerçekleştirdi.

Oyunculardan Muzaffer Tema ile Kenan Pars yönetmenliğe başladılar. Ülkü Erakalın, Süreyya Duru, Natuk Baytan ve Halit Refiğ ilk filmlerini çektiler. Oyuncu Orhan Günşiray, polisiye filmlerin "yerli Mayk Hammer"i olarak tipine otururken, bu tür sinemaya da yeni bir aksiyon getirdi.

Senaryocu Vedat Türkali ile işbirliğine girişen Ertem Göreç olumlu bir başarı kazandı. Konut sahibi olmak için çırpınan bir avuç insanın öyküsünü dürüst bir çaba içinde görüntülediği Otobüs Yolcuları, yılın en iyi filmlerinden biri oldu. Sinema eleştirmeni Halit Refiğ, geçirdiği asistanlık döneminden sonra Yasak Aşk’la bir ilk film ortaya koydu.

İstanbul Belediyesi, Sanat Festivali’ne ek olarak, bir "Yerli Filmler Yarışması" düzenledi:

- En başarılı film: Kırık Çanaklar (Memmduh Ün)

- En başarılı yönetmen: Memduh Ün

- En başarılı senaryo: Metin Erksan (Geecelerin Ötesi)

- En başarılı görüntü yönetmeni: Turgutt Ören (Ölüm Peşimizde)

- En başarılı kadın oyuncu: Lale Oraloğğlu (Kırık Çanaklar)

- En başarılı erkek oyuncu: Eşref Kolçaak (Namus Uğruna)

- En başarılı yardımcı kadın oyuncu: Muualla Kaynak (Kırık Çanaklar)

- En başarılı yardımcı erkek oyuncu: Kaadir Savun (Gecelerin Ötesi)

- Jüri özel armağanı: Atilla Tokatlı, SSelçuk Bakkalbaşı (Denize İnen Sokak)

- İstanbul Belediyesi özel armağanı: Zeeynep Değirmencioğlu (Ayşecik)

İzmir’de düzenlenen I. Sanat Festivali’ne bu yıl sinema dalı da eklendi. Ve Fuar Filmleri Yarışması adı verilen bu bölümde sonuçlar şöyle saptandı:

- En başarılı film: Denize İnen Sokak ((Atilla Tokatlı)

- En başarılı senarist: Selçuk Bakkalbaaşı (Denize İnen Sokak)

- En başarılı kameraman: Enver Burçkin..

- En başarılı kadın oyuncu: Nurhan Nur..

- En başarılı erkek oyuncu: Ulvi Uraz ((Denize İnen Sokak )

- En başarılı rejisör ise seçilemedi. 1962

131 film çekildi. Bu yılın yeni yapımevleri: Artist Film (Recep Ekicigil), Kazankaya Film (Hasan Kazankaya), Sibel Film (Müfit İlkiz).

Filiz Akın ve Tanju Gürsu, bir dergi (artist) yarışması sonucu sinemaya girdiler. Akın, modern genç kız tipinin Türk sinemasındaki yeni simgesiydi. Ve sinema, ünlü kalemlerin ilgi duyduğu bir sanat dalı oldu. Yazar ve öykücü Tarık Dursun K. Yönetmenlik, romancı Kemal Tahir de senaryoculuk denemelerine başladılar. Bir yeni yönetmende Mehmet Dinler’di.

Sami Şekeroğlu’nun girişimleriyle ilk özel sinema kulübü kuruldu. Kulüp Sinema 7.

Metin Erksan; Fakir Baykurt’un aynı ismi taşıyan romanından uyarladığı Yılanların Öcü’yle edebiyat-sinema ilişkilerinin başarılı bir örneğini verdi. Gerçekçi bir köy romanından gerçekçi bir sinemaya dönüşen Erksan’ın bu olaylı filmi, yılın en başarılı yapıtıydı. İkinci kez sansürle karşı karşıya gelen Erksan’ın filmini Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Çankaya Köşkü’nde izledikten sonra tüm sanatçıları kutladı.

Nevzat Pesen de ilk kez şaşırtıcı bir aşama yaptı. John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar adlı romanından Orhan Elmas’ın başarıyla Türk toplumuna uyarladığı senaryo, Nevzat Pesen’in elinde değerini buldu. Ve Pesen’in yönetiminde İkimize Bir Dünya, sinema tarihimizin en sıcak ve duyarlı filmlerinden biri oldu. Ne var ki Pesen, bu ilginç başarısından sonra kendini yenileyemeyecek; İkimize Bir Dünya, bir yönetmenin ilk ve son aşaması olacaktı. Gerçekte bu, bir ekip çalışmasının ortak başarısıydı. Ve Kadir Savun’un incelikli oyunu uzun süre akıldan çıkmadı.

1963

Film sayısı 128. Yeni oyuncular Ajda Pekkan ve Tamer Yiğit. İki oyuncu da bir dergi (Ses) yarışması aracılığıyla sinemada işbaşı yaptılar.

Güldürü oyuncusu Öztürk Serengil Adanalı Tayfur’la (Zafer Davutoğlu) sıradan bir lahmacuncu tipi yaratarak en parlak dönemine girdi. Uzun süre usta yönetmenlerin yanında asistanlık yapan Zeki Ökten’le gazeteci İlhan Engin ilk kez yönetmenlik yaptılar. Engin’in sinemayla ilişkisi ise senaryo yazarlığıyla başlamıştı.

Yılın en başarılı filmleri gene Metin Erksan imzasını taşıyor; Acı Hayat ve Susuz Yaz. Aynı zamanda yılın iş yapan filmlerinden biri olup sinemaya sokaktaki adamın dışında aydın bir seyirci kesimini getirebilmeyi başaran Acı Hayat, ilginç bir kent filmiydi. Türkan Şoray ve Ekrem Bora bu filmdeki rolleriyle sınıf atladılar.

Köy gerçeklerinin yanı sıra cinsel bir tutkunun da altını çizen Erksan’ın Susuz Yazı’nda Hülya Koçyiğit ve Erol Taş başarılı bir oyun sergilediler. Böylece de Metin Erksan, bir biri ardına elde ettiği başarılarla giderek kendini yenileyen bir sinemacı olduğunu her fırsatta gösteriyordu. Genç sinemacılar kuşağından Atıf Yılmaz’ın ise kararsız ve tekrarlar içinde yoluna devam ettiği görülüyordu. Örneğin Yarın Bizimdir yılın düzeyli filmlerinden biri olmasına karşılık, bir Gelinin Muradı’nı aşmış sayılmazdı.

Bu yıl sinemayla ilgili iki kurum faaliyet gösterdi. Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ile Sine-İş (Sinema İşçileri Sendikası).

Oyuncu Nilüfer Aydan, Şehirdeki Yabancı ile (Halit Refiğ) Moskova Film Şenliği’nde şeref diploması aldı.

1964

Film sayısı 180′e ulaştı. Yaşları genç, yeni bir sinemacılar kuşağı da giderek etkinliğini gösteriyordu. Genç sinemacılar taze ve yeni projelerle toplumsal içerikli filmlere ağırlık veriyorlar. Feyzi Tuna, bu genç sinemacılardan. Aşka Susayanlar’la adından söz ettiriyor. Tunç Başaran, Kemal İnci ve Remzi Jöntürk, ilk filmlerini yönetiyorlar. Daha önce senaryo çalışmaları yapan öykücü Tarık Dursun K. da Kelebekler Çift Uçar’la anlatım olarak yeni bir soluk getirmeye çalışıyorlar.

Yeni yönetmenlerden Cevat Okçugil, Ertem Eğilmez, Orhan Aksoy, Yılmaz Atadeniz çalışmalarını sürdürüyorlar. Daha önceki kuşağın sinemacılarından Nevzat Pesen Ahtapotun Kolları, Orhan Elmas Duvarların Ötesi ve Memduh Ün Ağaçlar Ayakta Ölür’le, çok sayıdaki kötü film arasından öne çıkmayı başarabiliyorlar. Daha eskilerden ise Atıf Yılmaz, gerçek kişiliğini bulabilme çabası içinde hem hızlı çalışıyor, hem de sürekli tür değiştiriyor. Erkek Ali ve Keşanlı Ali Destanı bu yıl çektiği düzeyli filmlerden ikisi.

Ama yılın en önemli üç filmi Ertem Göreç, Halit Refiğ ve Metin Erksan’dan geliyor. Ertem Göreç’in Karanlıkta Uyananlar’ı bir boya fabrikasındaki işçileri konu alan ilk grev filmi Türk sinemasında. Halit Refiğ Gurbet Kuşları’yla ilginç bir iç göç filmi ortaya koyuyor. Metin Erksan, Suçlular Aramızda’yla, çarpıcı görüntüler içeren bir burjuva melodramı sergiliyor. Erksan, estetik ustası bir sinemacı kuşkusuz. Yer yer yabancı etkiler taşıyan anlatımı çoğu kez polemikler yaratıyor. Hırçın bir yönetmen Erksan, ama sinemacı.

Cüneyt Arkın, yeni bir oyuncu. Leyla Sayar, Şehrazat (Halit Refiğ) ve Suçlular Aramızda adlı filmiyle Türk sinemasında vamp kadın tipine yeni bir derinlik kazandırıyor. Fetiş tutkuların, gizemli erotizmin giderek yıldız vampı oluyor Sayar.

Ve Berlin Film Şenliği’nde Türk sinemasının ilk büyük zaferi: Metin Erksan, bu uluslararası şenlikte en iyi film seçilen Susuz Yaz’la büyük ödül altın ayıyı kazandı. Daha sonra bu başarı nedeniyle Turizm ve Tanıtma Bakanı A. İ. Göğüş, yaptığı bir basın toplantısında filme emeği geçen tüm sanatçılara armağanlar veriyor. Ve bu ilk filmindeki başarılı rolü için Türk Kadınlar Birliği tarafından Hülya Koçyiğit yılın kadın sanatçısı seçildi.

Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Antalya Belediyesi’nin ortak girişimleriyle, sinema tarihimizin hâlâ sürmekte olan en önemli Film Şenliği düzenlendi. Ve I. Antalya Film Festivali sonuçları:

- En iyi film: Gurbet Kuşları (Halit Reefiğ)

- En iyi yönetmen: Halit Refit (Gurbet Kuşları)

- En iyi görüntü yönetmeni: Ali Uğur (AAcı Hayat)

- En iyi kadın oyuncu: Türkân Şoray (Accı Hayat)

- En iyi erkek oyuncu: İzzet Günay (Ağaaçlar Ayakta Ölür)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Yıldız Kenter (Ağaçlar Ayakta Ölür)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Ulvi Urraz (Yarın Bizimdir)

Bu arada Metin Erksan, Susuz Yaz’la Venedik Film Festivali "Merito Biennale"de bir ödül daha kazandı.

1965

Bir yıllık süre içinde çekilen 213 filmle Türk sineması, önlenmesi mümkün olmayan bir film enflasyonu başlattı. Altyapısız ve büyük bir karmaşa içinde film sayısı artarken bu sağlıksız hızlı tempo yeni sömürü kaynaklarını da beraberinde getiriyordu. Örneğin yıldız egemenliğinin doruk noktalara ulaşması, bölge işletmecilerinin Türk sinemasını yönlendirme çabaları ve tefeci-yapımcı ilişkisinin ortaya çıkardığı bono sistemine dayalı çarpık ekonomi, bu sömürü düzeninin başlıca kaynaklarıydı.

Semih Evin’le başlayan "iç içe çekilen film furyası", yapımcı Hasan Kazankaya ile daha ileri uçlara tırmandı. Ve bu dört ya da altı günlük gibi çok kısa sürelerde, aynı mekânlarda, aynı oyuncularla "şipşak" çekilen bu ucuz "ikiz filmler" bir "gecekondu sineması", başka bir deyişle "konfeksiyon sineması" dönemini başlattı.

Ucuzluk ve başıbozukluk birbiri ardına yeni sinemasal modalar getirdi. Yılın bir

yeni türü de "hazretler sineması"ydı. Böylece 1965, Nuri Akıncı’nın Hazreti Yusuf’un Hayatı adlı filmiyle bir "din sömürüsü"nün başlangıç yılı oldu.

Kalitesiz filmlerin büyük bir sayıya ulaştığı bu dönemde, tek tük de olsa bazı olumlu çabalar görülmüyor değildi. Bu dönemde sinemaya girenlerden Erdoğan Tokatlı Son Kuşlar’la başarılı bir ilk film denemesi ortaya koydu. Memduh Ün’ün asistanı Bilge Olgaç, bir arayış içindeydi. Tiyatro sanatçısı Haldun Dormen Bozuk Düzen ve Güzel Bir Gün İçin’le dikkati çekti.

Filmlerde dekoratör olarak çalışan Duygu Sağıroğlu’nun Bitmeyen Yol adlı ilk filmi iç-göç’ü içeren gerçekçilik çabaları, olumlu bir çalışma olarak karşılandı. Feyzi Tuna’nın elle tutulur bir ilk gençlik filmi olan Yasak Sokaklar’ı eski kuşaktan Abdurrahman Palay’ın İsyancılar’ı, Atıf Yılmaz’ın Muradın Türküsü, Halit Refiğ’in Kırık Hayatlar’ı yılın kayda değer yapıtlarıydı.

Senaryo çalışmalarıyla Türk sinemasına önemli katkıları olan Vedat Türkali ve gazeteci – romancı Cengiz Tuncer’de birer film yönettiler. Tuncer’in Sevmek Seni adlı filmi, çok aşırı ve bireysel bir sinema denemesi olarak kendi içinde boğuldu. Ve halk önüne de çıkamadı.

Yılın en önemli ve tartışmalı iki filmi gene Metin Erksan’la Halit Refiğ’den geliyordu. Ersan’ın Sevmek Zamanı, yerli motiflerle bezenmiş bir tutkunun, bir kara sevdanın filmi olmasına karşılık, bizden olan kahramanlarının davranış biçimlerinde bir yabancılaşma da ağırlıktaydı. Ama filmin estetik ve görsel zenginliği, yalnızca Erksan’a özgü boyutlardaydı.

Senaryosunu Kemal Tahir’in yazdığı, Halit Refiğ’in Haremde Dört Kadın’ı bir çağ filmi olarak belli bir kesimin ilgisini çekerken, Erksan’ın Sevmek Zamanı’nda olduğu gibi büyük bir ticari başarısızlığa uğradı. Bireysel açıdan ilginç sinema denemeleri olan bu "halktan kopuk" filmlere karşılık, Ertem Eğilmez’in "yerli Pigmalyon"u Sürtük yılın en büyük iş yapan filmlerinden biri oldu. Ayrıca Fıstık Gibi Maşallah (Hulki Saner), Fabrikanın Gülü (Ümit Utku), 1964-65 sezonunun en çok iş yapan filmleri listesinde yer aldı.

Görüldüğü gibi yıllar yılı şartlandırılmış yerli film seyirci beğenisinin hangi sınırlarda olduğu ortaya çıkıyor. Ve İstanbul Belediyesi’nin tuttuğu rapora göre ise, bir yıl içinde yalnızca kentteki sinemalara 34 milyon 393 bin 634 seyirci girmiş. Demek ki bu açıdan Türk sineması bir altın çağ yaşıyordu.

Bir resimli roman kahramanı olan Karaoğlan dizisiyle Kartal Tibet ün yaptı. Tunç Okan, Selma Güneri de bu yıl sinemaya girdiler. Gene yılın en çok iş yapan filmlerinden bir olan On Korkusuz Adam’da (Tunç Başaran) minicik rolüyle dikkati çeken Yılmaz Güney; Duygu Sağıroğlu’nun Ben Öldükçe Yaşarım filmindeki duyarlı oyunuyla ön plana geçti.

Türk Sinematek Derneği kuruldu. Ve büyük çoğunluğu öğrencilerden oluşan üyelerine yerli ve yabancı film gösterileri düzenlemeye başladı.

2. Antalya Film Festivali yapıldı:

- En iyi film: Aşk ve Kin (Turgut Demirrağ)

- En iyi 2. film: Keşanlı Ali Destanı ((Atıf Yılmaz)

- En iyi 3. film: Karanlıkta Uyananlar (Ertem Göreç)

- En iyi yönetmen: Atıf Yılmaz (Keşanlıı Ali Destanı)

- En iyi senaryocu: Vedat Türkali (Karaanlıkta Uyananlar)

- En iyi görüntü yönetmeni: Gani Turanllı (Aşk ve Kin)

- En iyi özgün müzik: Nedim Otyam (Karaanlıkta Uyananlar)

- En iyi kadın oyuncu: Fatma Girik (Keşşanlı Ali Destanı)

- En iyi erkek oyuncu: Fikret Hakan (Keeşanlı Ali Destanı)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Aliye RRona (Hepimiz Kardeşiz)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Erol Taaş (Duvarların Ötesi)

- En iyi stüdyo: Acar Film

- En iyi kısa metrajlı film: Bir Damla Suyun Hikâyesi (Behlül Dal)

34. İzmir Enternasyonal Fuarı I. Film Şenliği düzenlendi:

- En iyi film: Üç Tekerlekli Bisiklet ((Lütfi Ö. Akad)

- En iyi 2. film: Sahildeki Ceset (Natuuk Baytan)

- En iyi 3. film: Ahtapotun Kolları (Neevzat Pesen)

- En iyi yönetmen: Metin Erksan (Suçlullar Aramızda)

- En iyi senaryocu: Natuk Baytan (Sahilldeki Ceset)

- En iyi kameraman: Kriton İlyadis (Ahttapotun Kolları)

- En iyi kadın oyuncu: Sezer Sezin (Üç Tekerlekli Bisiklet)

- En iyi erkek oyuncu: Fikret Hakan (Keeşanlı Ali Destanı)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Çolpan İlhan (Ahtapotun Kolları)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Erol Taaş (Sahildeki Ceset)

- En iyi stüdyo: Acar Film

- En iyi müzik: Yalçın Tura (Keşanlı Alli Destanı)

İlk kez bu yıl düzenlenen Gaziantep Film Şenliği’nde ise Kırık Hayatlar (Halit Refiğ) en iyi film seçildi. Milano’da (İtalya) Mifed’deki yarışmada Metin Erksan, Suçlular Aramızda’yla "en iyi sosyal içerikli film armağanı"nı aldı.

1966

Türk sineması rekora doğru gidiyor. Film sayısı 240. Oyuncu Yılmaz Güney, yönetmen olarak ilk filmini çekti: At, Avrat, Silah. Yücel Uçanoğlu, Nazmi Özer, Ferit Ceylan ve Yavuz Figenli yeni yönetmenler. Alp Zeki Heper, Soluk Gecenin Aşk Hikâyeleri’nde amatör oyuncular kullandı. Şiirsel görüntülere dayalı, ama soyut bir aşk filmi denemesi olan film, halk önüne çıkmadı. Yalnızca özel gösterilerde izlendi.

Metin Erksan Ölmeyen Aşk’la halktan kopuk, yalnızca kendisi için çektiği özgün sinema çalışmasını sürdürdü. Osman Seden, bir çağ filmi olan, Reşat Nuri Güntekin uyarlaması olan iki bölümlü Çalıkuşu’yla en başarılı filmini yaptı. Toprağın Kanı, Pembe Kadın, Ah Güzel İstanbul ve Ölüm Tarlası Atıf Yılmaz’ın bu yıl çektiği değişik türdeki denemeleriydi. Ve Lütfi Ö. Akad, Sırat Köprüsü adlı filmiyle Türk sinemasında ilk kez geniş perde (cinemaskop) sistemini uyguladı.

Türk sineması kuramcılarının çeşitli kamplara ayrılıp "ATÜT sineması", "halk sineması", "ulusal sinema", "toplumsal gerçekçilik" gibi görüşleri tartıştıkları dönemde Lütfi Ö. Akad, çok önemli bir film patlattı: Senaryo çalışmasını Yılmaz Güney’le birlikte yaptığı Hudutların Kanunu, Türk sinema tarihinin en önemli filmiydi. Akad, ikinci kez doğarken, Yılmaz Güney’in "büyük oyun"u da uzun süre unutulmayacaktı.

Göksel Arsoy Altın Çocuk dizisiyle tipini değiştirdi. Cüneyt Arkın, çizgi roman kahramanı Malkaçoğlu dizisine yöneldi. Sadri Alışık Turist Ömer’le bir güldürü sineması tipine ağırlık verdi. Sinemaya bu yıl giren Yılmaz Gündüz ise bütçesi sınırlı, ucuz maliyetli filmlerin yerli James Bond’u oldu.

3. Antalya Film Şenliği’nin sonuçları:

- En iyi film: Bozuk Düzen (Haldun Dormmen)

- En iyi 2. film: Toprağın Kanı (Atıf YYılmaz)

- En iyi 3. film: Muradın Türküsü (Atıff Yılmaz)

- En iyi yönetmen: Memduh Ün (Namusum İİçin)

- En iyi senaryo: Erol Keskin, Haldun DDormen (Bozuk Düzen)

- En iyi görüntü yönetmeni: Mustafa Yıllmaz (Namusum İçin)

- En iyi özgün müzik: Nedim Otyam (İsyaancılar)

- En iyi kadın oyuncu: Selma Güneri (Soon Kuşlar)

- En iyi erkek oyuncu: Ekrem Bora (Sürttük)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Yıldız Kenter (İsyancılar)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Müşfik Kenter (Bozuk Düzen)

- En iyi stüdyo: Acar Film (Namusum İçiin)

- En iyi kısa metrajlı film: Taşların AAşkı (Behlül Dal)

Tunus’ta Kartaca Sinema Günü’nde Erksan’ın Yılanların Öcü şeref madalyası kazandı.

1967

208 film çekildi. Günlük gazetelerde ve dergilerde yayınlanan çizgi-romanlarla foto-romanların okuyucu üzerindeki etkinliği bu yıl sinemaya da yansıdı. Ve Türk sinemasında yeni bir avantür filmler modası başladı. Başta Killing olmak üzere, Baytekin, Fantoma, Mandrake, Uçan Adam gibi dışarlıklı, yani kahramanları yabancı kökenli bir dizi film yapıldı.

İrfan Ünal Ak-Ün, Berker İnanoğlu Er, Kadri Yurdatap Kadri ve sosyete terzisi Mualla Özbek Efes Film yapımevlerini kurdular.

Yapımcı-yönetmen Osman F. Seden bol yıldızlı filmler yapmaya devam etti. Oyuncu Türkân Şoray Tapılacak Kadın ve Ölümsüz Kadın gibi, adına yazılan senaryolarda yönetmen sinemasının önüne çıkıp "yıldız sistemi"ni bir "mitos" yani "efsane" boyutlarına çıkardı. Erkek oyunculardan Ayhan Işık ise bu "star sistemi"nin ilk büyük kuramcısı olarak yapımcılar üzerindeki egemenliğini sürdürdü. Sokaktaki adamın, lumpen seyircinin sözcüsü olarak devreye giren Yılmaz Güney, yıllardır Türk sinemasına egemen olan yakışıklı adam-güzel kadın anlayışını değiştirip bu kalıpları kırdı. Önceleri döküntü, sıradışı filmlerle marjinal bir sinemacı havası veren Güney, sonraları Atıf Yılmaz ve Lütfi Ö. Akad gibi düzeyli yönetmenlerle çalışarak bu aşamada gerçek oyunculuğu yakaladı. Örneğin Lütfi Ö. Akad’ın Kurbanlık Katil adlı filminde son derece şaşırtıcı bir oyun sergiledi. Aynı yıl gene Akad’ın Kızılırmak-Karakoyun’u, Atıf Yılmaz’ın Balatlı Arif ve Kozanoğlu adlı filmleri, yılın sağlam yapıtlarıydı. Özelliklede Kızılırmak-Karakoyun yılın filmiydi.

Bu arada Türkân Şoray da Güney’in yolunu izleyip Lütfi Ö. Akad’la çalıştı. Bu işbirliğinin ilk filmi Ana’ydı. Ve ilk kez Şoray, Otobüs Yolcuları ve Acı Hayat sayılmazsa gerçekçi bir tipi canlandırıp bir köylü kadınını oynadı.

4. Antalya Film Festivali yapıldı:

- En iyi dram filmi: Zalimler (Yılmaz DDuru),

- En iyi tarihi film: Bir Millet Uyanıyyor (Ertem Eğilmez)

- En iyi komedi filmi: Güzel Bir Gün İççin (Haldun Dormen)

- En iyi yönetmen: Yılmaz Duru (Zalimleer)

- En iyi oyuncu: Erol Günaydın, Erol Keeskiner (Güzel Bir Gün İçin)

- En iyi görüntü yönetmeni:Ali Uğur (Zaalimler)

- En iyi kadın oyuncu: Fatma Girik (Sürrtüğün Kızı)

- En iyi erkek oyuncu: Yılmaz Güney (Huudutların Kanunu)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Aliye RRona (Zalimler)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Erol Güünaydın (Güzel Bir Gün İçin)

- En iyi film stüdyosu: Acar Film (Çalııkuşu)

- En iyi kısa metrajlı film: Ay Doğarkeen (Behlül Dal)

- En iyi 2.dram filmi: Hudutların Kanunnu (Lütfi Ö. Akad)

Bu yıl bir ödülde yurt dışından geldi. Atıf Yılmaz’ın Ah Güzel İstanbul’u, Bordighera’da (İtalya) düzenlenen Komik ve Mizahi Filmler Yarışması’nda gümüş ağaç ödülünü kazandı.

1968

117 film çekildi. Renkli film yapımı hızlandırıldı. Yeni yönetmenler Aykut Düz, Çetin İnanç ve Melih Gülgen. Bu yenilerden Çetin İnanç, piyasa koşullarına uygun ucuz serüven filmleriyle ön plana çıktı. Yeni oyunculardan biri, Uğur Güçlü oldu.

Seyfi Havaeri’nin Kara Sevda adlı şarkılı-türkülü melodramı, özelliklede Anadolu bölgelerinde büyük iş yaptı. İzdiham nedeniyle bazı sinemaların kapıları kırıldı.

Ustalardan Atıf Yılmaz (Yasemin’in Tatlı Aşkı, Köroğlu, Cemile), Memduh Ün (Vuruldum Bir Kıza, İlk ve Son) ve Lütfi Ö. Akad’da (Kader Böyle İstedi) bir yorgunluk belirtileri görüldü. İçlerinden yalnızca Akad, Vesikalı Yarim’le durumu dengelemeye çalıştı. Orhan Elmas ise Ezo Gelin’le en iyi filmini ortaya koydu.

Metin Erksan, gene Kuyu ile yeni tartışmalar getirdi. Erksan’a özgü "şiddet sineması"nın yeni ve son bir örneğini verdi. Görkemli gösteri biçimleriyle sapıklığa varan bir tutkulu aşkın trajik öyküsüydü anlattığı.

Yılmaz Güney’in Seyyit Han’ı yılın önemli filmlerinden biri oldu. Halk sineması koşullarına uygun, şiirsel ve destansı anlatımı Türk sinemasına bir "umut ışığı" getiriyordu. Taze ve diri bir soluktu bu.

Geleneksel bir biçimde sürdürülen Antalya Film Şenliği’nde sonuçlar şöyle gelişti:

- En iyi film: İnce Cumali (Yılmaz Duruu)

- En iyi 2. film: Vesikalı Yarim (Lütfii Ö. Akad)

- En iyi 3. film: Ölüm Tarlası (Atıf Yıılmaz)

- En iyi yönetmen: Yılmaz Duru (İnce Cuumali)

- En iyi senaryocu: Türkân Duru (İnce CCumali)

- En iyi görüntü yönetmeni: Gani Turanllı (Ölüm Tarlası)

- En iyi kadın oyuncu: Türkân Şoray (Veesikalı Yarim)

- En iyi erkek oyuncu: Fikret Hakan (Öllüm Tarlası)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Aliye RRona (Son Gece)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Erol Taaş (İnce Cumali)

- En iyi stüdyo: Erman Film (Kurbanlık Katil)

- En iyi kısa metrajlı film: Altın Bıçaaklar (Behlül Dal)

Türk Filmi Arşivi, T.C. Dışişleri Bakanlığı ve Fransız Kültür Bakanlığı’nın işbirliği sonucu Paris’te Türk Filmleri Haftası düzenlendi. Ve gösteriye Sevmek Zamanı (Metin Erksan), Kızılırmak-Karakoyun (Lütfi Ö. Akad), Bitmeyen Yol (Duygu Sağıroğlu), Denize İnen Sokak (Atilla Tokatlı) katıldılar.

1969

Film sayısı 230. Zorro türü serüven filmlerinin giderek arttığı bir dönemde Metin Erksan’da Ateşli Çingene, Dağlar Kızı Reyhan gibi filmlerle bir gerileme başladı. Dış kaynaklı çizgi roman kahramanlarına karşılık yerli bir çizgi roman kahramanı ortaya çıkarıldı. Orta Asyalı bu tarihsel serüven kahramanı Tarkan’dı.

Bu tür çeşitli denemelerin yapıldığı sıra, yılın en dikkati çeken filmi Halit Refiğ’den geldi. Batılı bir kadınla bir Türk erkeğinin insancıl açıdan birbirlerine yaklaşımlarını, evrensel boyutlara ulaşan sevecenliklerini işleyen Bir Türke Gönül Verdim, Refiğ’in yeni bir aşamasıdır. Ve Ahmet Mekin’in oyunu da gerçek bir yaşamdan alınmış öykü içinde yerini bulur.

Adana Sinema Kulübü, Adana Belediyesi ve Devlet Film Arşivi’nin ilk kez düzenledikleri I. Altın Koza Türk Filmi Festivali sonuçları şöyledir:

- En iyi film: Kuyu (Metin Erksan)

- En iyi 2. film: Ezo Gelin (Orhan Elmaas)

- En iyi 3. film: Seyyit Han (Yılmaz Güüney)

- En iyi yönetmen: Metin Erksan (Kuyu)<

- En iyi senaryo: Safa Önal (Menekşe Göözler)

- En iyi görüntü yönetmeni: Gani Turanllı (Seyyit Han)

- En iyi fon müzikçisi: Nedim Otyam (Seeyyit Han)

- En iyi kadın oyuncu: Fatma Girik (Ezoo Gelin)

- En iyi erkek oyuncu: Yılmaz Güney (Seeyyit Han)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Aliye RRona (Kuyu, Kader Böyle İstedi)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Hayati Hamzaoğlu (Kuyu)

- En iyi stüdyo: Lale Film

En iyi film ve yönetmenin seçilmediği 6. Antalya Film Festivali’nde ise şu sonuçlar alındı:

- En iyi 2. film: Bin Yıllık Yol (Yılmaaz Duru)

- En iyi 3. film: İnsanlar Yaşadıkça (MMemduh Ün)

- En iyi senaryocu: Türkân Duru (Bin Yııllık Yol)

- En iyi görüntü yönetmeni: Ali Yaver ((Öksüz)

- En iyi kadın oyuncu: Hülya Koçyiğit ((Cemile)

- En iyi erkek oyuncu:Cüneyt Arkın (İnssanlar Yaşadıkça)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu:Muazzez Arçay (Bin Yıllık Yol)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu:Ferit Şeevki (Cemile)

- En iyi çocuk oyuncu: Zafer Karakaş (CCemile)

- En iyi kısa metrajlı film: Rüya Gibi (Behlül Dal)

1970

226 film çekildi.Yeni oyuncu Selda Alkor. Yeni yönetmenler Yücel Çakmaklı ve Temel Gürsu.

Yapımcı Türker İnanoğlu’nun girişimleriyle Türk -İran ortak yapım çalışmaları başladı. Ve bu çalışmalar geniş perde sistemiyle (cinemaskop) sürdürüldü. Ertem Göreç’in Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’iyle Türk sinemasında masal filmleri dönemi açıldı. Yumurcak (Türker İnanoğlu) ve Afacan (Menderes Utku) gibi filmlerle "çocuk kahramanları ağır basan" bir sinema türü ortaya çıktı. Çeko (Çetin İnanç), yılın iş filmlerinden biri oldu. Aynı zamanda Yılmaz Köksal’a ün yaptırdı.

İddialı ve ünlü yönetmenler "suskunluk dönemi"ne girdi. Eyvah (Metin Erksan), Meçhul Kadın (Duygu Sağıroğlu), Kara Gözlüm (Atıf Yılmaz) gibi "arabesk-melo" türü filmlere ağırlık verdikleri dönemde Umut, yeni bir "dönüm noktası"

getirir Türk sinemasına. Çünkü, Yılmaz Güney’in mizansen cambazlıkları arkasına sığınmadan sade ve yalın bir dille meydana getirdiği Umut, gerçekçi çabaları belgeci bir tutumla en iyi yansıtan bir yapıttı. "Umudu umutsuzluğa dönüştüren" ilginç bir sinema örneğiydi kuşkusuz…

Temel Gürsu’nun ilk filmi Dikkat Kan Aranıyor, Bilge Olgaç’ın Kerim Korcan uyarlaması Linç, yılın sözü edilen filmleriydi. Yücel Çakmaklı ise, Birleşen Yollar’la İslam düşüncesinin ilk örneğini oluşturan, "milli sinema" akımını başlattı.

2. Adana Film Festivali yapıldı:

- En iyi film: Umut (Yılmaz Güney)

- En iyi 2.film: Bir Türke Gönül Verdimm (Halit Refiğ)

- En iyi 3.film: Linç (Bilge Olgaç)

> – En iyi yönetmen: Bilge Olgaç (Linç) – En iyi senaryocu: Yılmaz Güney (Umut))

- En iyi görüntü yönetmeni: Ali Yaver ((Linç)

- En iyi ton müziği: Arif Erkin (Umut)<

- En iyi kadın oyuncu: Fatma Girik (Büyyük Yemin)

- En iyi erkek oyuncu: Yılmaz Güney (Ummut)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Seden KKızıltunç (Bir Türke Gönül Verdim)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu: Bilal İİnci (Büyük Yemin)

- En iyi stüdyo: Lale Film.

7. Antalya Film Festivali’nin sonuçları:

- En iyi film: Bir Çirkin Adam (Yılmaz Güney)

- En iyi 2.film: Kınalı Yapıncak (Orhann Aksoy)

- En iyi 3.film:Büyük Öç (Yılmaz Duru)<

- En iyi yönetmen: Ertem Eğilmez (Kalbiimin Efendisi)

- En iyi senaryocu: Sadık Şendil (Kalbiimin Efendisi)

- En iyi görüntü yönetmeni: Kriton İlyaadis (Kınalı Yapıncak)

- En iyi kadın oyuncu: Belgin Doruk (Yuuvanın Bekçileri)

- En iyi erkek oyuncu: Yılmaz Güney (Biir Çirkin Adam)

- En iyi yardımcı kadın oyuncu: Lale Beelkıs (Kalbimin Efendisi)

- En iyi yardımcı erkek oyuncu:Hayati HHamzaoğlu (Bir Çirkin Adam)

- En iyi çocuk oyuncu: İlker İnanoğlu ((Yumurcak)

- En iyi kısa metrajlı film: Vurgun (Beehlül Dal)

Bu yıl ayrıca iki Türk filmi yurt dışında ödüllendirildi. Umut (Yılmaz Güney), Grenoble Film Şenliği’nde (Fransa) özel jüri ödülü; Yara (Ümit Utku) Tanca Film Festivali’nde üçüncülük ödülünü kazandılar

*

1981 – 1990 Dönemi

1981

72 film çekildi. 100. yıldönümü nedeniyle Atatürk Yılı olan 1981′de Remzi Jöntürk, Cüneyt Arkın’la Öğretmen Kemal’i çekti. Ancak bu fırsatı yeteriyle değerlendiremedi.

Büyük bir yatırımla süper prodüksiyon özellikleri taşıyan Toprağın Teri, Natuk Baytan’ın en iyi filmi oldu. Ancak çeşitli ülkelere satılan film, konusu açısından Türk sinemasına önemli bir ses getiremedi. Türkan Şoray, Yaşar Kemal’in romanından beyaz perdeye uyarladığı Yılanı Öldürseler’le yönetmenliği tekrar denedi.

Ömer Kavur’un Füruzan’dan uyarladığı Ah Güzel İstanbul ile Kırık Bir Aşk Hikayesi; Atıf Yılmaz’ın Deli Kan’ı, Ali Özgentürk’ün At’ı ve Sinan Çetin’in Çirkinler de Sever’i yılın özgün denemeleri olarak dikkati çektiler.

En iyi birinci filmin seçilemediği 18. Antalya Film Festivali, 2 yıllık bir aradan sonra tekrar düzenlendi.

· En iyi 2. film: Ah Güzel İstanbul (Ömer Kavur)

· En iyi 3. film: Gül Hasan (Tuncel Kurtiz)

· En iyi yönetmen: Erden Kıral (Bereketli Topraklar Üzerinde)

· En iyi senaryocu: Tuncel Kurtiz (Gül Hasan)

· En iyi görüntü yönetmeni: Salih Dikişçi (Bereketli Topraklar Üzerinde)

· En iyi özgün müzik: Nedim Otyam (Derya Gülü)

· En iyi kadın oyuncu: Meral Orhonsay (Derya Gülü)

· En iyi erkek oyuncu: İhsan Yüce (Derya Gülü)

· En iyi yardımcı kadın oyuncu: Meral Çetinkaya (Hazal)

· En iyi yardımcı erkek oyuncu: Yaman Oktay (Bereketli Topraklar Üzerinde)

Strasbourg Avrupa Film Festivali’nde Erden Kıral’ın Bereketli Topraklar Üzerinde adlı yapıtı büyük ödülü kazandı.

1982

Film sayısı 72. Halit Refiğ’in yönettiği Leyla ile Mecnun, arabesk eğilimli sinemasının baş yapıtı olarak halka indi. Ve "yılın en çok iş yapan filmi" olan Leyla ile Mecnun, sinemasal açıdan bazı tartışmalara yol açtı.

Zeki Ökten, halk arasında güncel bir olay durumuna gelen "banker ve faiz sorunu"na Faize Hücum’la toplumsal bir eleştiri getirip yılın önemli filmlerinden birin ortaya koydu. Atıf Yılmaz; Necati Cumalı uyarlaması ile Mine’yle "kadın sorunları"na eğildi. Ve Mine’yle bir "kadın filmleri dönemi" açıldı. Bu arada Türkan Şoray, cinsel ağırlıklı, yanı sıra gerçekçi bir kadın tipine yönelip yeni bir oyunculuk aşamasına geçti.

Ömer Kavur’un Göl’ü, Feyzi Tuna’nın Seni Kalbime Gömdüm’ü kadının iç dünyalarına eğilen "kadın filmleri"ydi. Memduh Ün, Kaçak’ta "yalnız bir kadın"ın iç dramına yaklaşırken; Şerif Gören, Tomruk’ta doğayı yansıtmaya devam etti.

19. Antalya Film Festivali sonuçlandı:

· En iyi film: Çirkinler de Sever (Sinan Çetin)

· En iyi 2. film: At (Ali Özgentürk)

· En iyi 3. film: Kırık Bir Aşk Hikâyesi (Ömer Kavur)

· En iyi yönetmen: Ömer Kavur (Kırık Bir Aşk Hikâyesi)

· En iyi senaryocu: Yavuz Turgul (Çiçek Abbas)

· En iyi görüntü yönetmeni: Salih Dikişçi (Kırık Bir Aşk Hikâyesi)

· En iyi özgün müzik: Cahit Berkay (Kırık Bir Aşk Hikâyesi)

· En iyi kadın oyuncu: Nur Sürer (Bir Günün Hikâyesi)

· En iyi erkek oyuncu: Genco Erkal (At)

· En iyi yardımcı kadın oyuncu: Güler Ökten (Kırık Bir Aşk Hikâyesi)

· En iyi yardımcı erkek oyuncu: Orhan Çağman (Kırık Bir Aşk Hikâyesi)

Yurt dışında Türk sineması bir altın çağ yaşadı. Yılmaz Güney’in senaryosunu yazıp Şeref Gören’in yönettiği Yol, 35. Cannes Film Şenliği’nde Costa Gavras’ın Missing/Kayıp adlı filmiyle birlikte en iyi film seçilerek büyük ödül altın palmiyeyi paylaştı. Metin Erksan’ın Susuz Yaz’la Berlin’de kazandığı büyük başarıdan sonra, bir Türk filminin "ikinci büyük zaferi"ydi bu. İnsanoğlunun temel sorunlarını sergileyen Yol, bir "sinema baş yapıtı" ve de "Türk sinemasının son yıllarda gerçekleştirdiği en güçlü filmlerinden biri" olarak kabul edildi.

Hyeres Genç Sinema Festivali’nde (Fransa), Sinan Çetin’in Bir Günün Hikâyesi halk jürisi büyük ödülünü kazandı. Ve Ali Özgentürk’ün At adlı filmi ise 14. Akdeniz Ülkesinin katıldığı Valencia Akdeniz Ülkeleri Şenliği’nde (İspanya) üçüncülük ödülü aldı.

1983

78 film çekildi. Yeni oyuncular: Hülya Avşar (Haram), Zuhal Olcay (İhtiras Fırtınası). Yeni yönetmenler: Yusuf Kurçenli (Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe), Nesli Çölgeçen (Kardeşim Benim).

Müjde Ar, Ömer Kavur yönetiminde Ah Güzel İstanbul’la (1981) başlattığı kadın "kimlik arayışı"nı, bu yıl Aile Kadını (Kartal Tibet), Güneşin Tutulduğu Gün (Şerif Gören) ve Şalvar Davası’yla (Kartal Tibet) sürdürdü. Ve baş kaldıran özgün kadın tipinin kuramcısı olarak Türkan Şoray dahil, birçok oyuncuyu etkiledi. Bu aşamada dibe bastırılmış kadın cinselliği ve iç dünyası da ön plana çıktı.

Halit Refiğ, Beyaz Ölüm’le uyuşturucu madde ve bu düzenin kurbanları olan gençlik dünyasına ilk kez ciddi olarak bakarken, aynı zamanda gişe hasılatı açısından Türk sinemasının ilk büyük rekoru kırıldı. Yalnızca İstabul bölgesinde 30 milyon (TL) topladı.

Doğa ile insan ilişkilerini anlatan Şerif Gören’in Derman’ı, köylü kadınların erkek egemenliğine başkaldırdığı, Kartal Tibet’in güldürü türündeki Şalvar Davası ilgi çeken filmler oldular.

Budapeşte ve Kûveyt’te Türk Filmleri Haftası düzenlendi. 20. Antalya Film Festivali şöyle sonuçlandı:

· En iyi film: Faize Hücum (Zeki Ökten)

· En iyi 2. film: Derman (Şerif Gören)

· En iyi 3. film: Tomruk (Şerif Gören)

· En iyi yönetmen: Zeki Ökten (Faize Hücum)

· En iyi senaryocu: Fehmi Yaşar (Faize Hücum)

· En iyi görüntü yönetmeni: Orhan Oğuz (Tomruk)

· En iyi özgün müzik: Yeni Türkü Topluluğu (Derman)

· En iyi kadın oyuncu: Hülya Koçyiğit (Derman)

· En iyi erkek oyuncu: Genco Erkal (Faize Hücum)

· En iyi yardımcı kadın oyuncu: Asuman Arsan (Faize Hücum)

· En iyi yardımcı erkek oyuncu: Talat Bulut (Derman)

· En iyi kısa metrajlı film: Kula’da Üç Gün (Süha Arın)

· En iyi 2. kısa metrajlı film: Çocuklar Çiçektir (Yalçın Yelence)

· En iyi 3. kısa metrajlı film: Sentez (Ateş Benice)

· Onur ödülü: Lütfi Ö. Akad.

Her yıl düzenlenen Sedat Simavi Vakfı Ödülleri’ne ilk kez bu olan Kardeşim Benim, en iyi film seçildi.

Erden Kıral’ın Hakkâri de bir Bir Mevsim’inin yurt dışındaki yankıları olumlu biçimde sürdü.

Ve 33. Uluslararası Berlin Film Şenliği’nde 5 ödül birden getirdi Türk sinemasına:

· Jüri özel ödülü (Gümüş Ayı)

· Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu (Fıprescı) ödülü (Bu ödülü Fransız yapımı Paluline á la plage ile paylaştı).

· Uluslararası Sanat ve Deney Sinemaları Birliği (Cicae) ödülü (Bu ödül de Avusturya yapımı Der Stille Ozean ve Brezilya yapımı Pra Frenta Brazil ile aralarında bölüştürüldü).

· İnter film ödülü.

- Ayrıca 2. Akdeniz Kültürleri Film Fesstivali’nde (Korsika) en iyi film ödülü aldı.

Ali Özgentürk’ün At’ı 1983 Lecce Uluslararası Film Festivali’nde (İtalya) en iyi film ödülünü kazandı.

Şerif Gören’e Derman’la Valencia Film Festivali’nde (İspanya) jüri özel ödülü verildi.

1984

124 film çekildi. Yeni bir yönetmen: Yavuz Turgul. Orhan Elmas’ın Kayıp Kızlar’ı "yılın iş filmi" oldu. Video olaylarının Türk sineması için bir tehlike oluşturduğu bu dönemde, ustalar ve gençler birbirinden ilginç filmler ortaya koydular.

Şerif Gören, çaresiz ve ezilen bir kadının öyküsü üzerine koyduğu Firar’da cinselliği gerçekçi bir bakış açısı içinde ele aldı. Ve böylece yılın en cesur çıkışlarından birini gerçekleştirdi.

Yusuf Kurçenli’nin Ölmez Ağacı bir Türk kızıyla bir Yunanlı gencin aşkını, insani ve evrensel bouytlara ulaştırdı. Yavuz Turgul Fahriye Abla’da, Atıf Yılmaz Bir Yudum Sevgi’de, başkaldıran "yeni kadın imajı"nı getirdiler beyaz perdeye. Ve "kadının kurtuluşu" açısından, özellikle de Bir Yudum Sevgi, Türk sinemasının son yıllarda çevrilen en önemli filmlerinden biri oldu.

Bekçi (Ali Özgentürk), Fidan (Erdoğan Tokatlı), Gizli Duygular (Şerif Gören), Kaşık Düşmanı (Bilge Olgaç), Namuslu (Ertem Eğilmez), Pehlivan (Zeki Ökten) ve Tunç Okan’la (Cumartesi Cumartesi) Muammer Özer’in yurt dışında çektikleri filmler, yılın üzerinde durulması gereken çalışmalarıydı.

Film Yapımcıları Derneği (FİYAP) kuruldu. Yapımcı Türker İnanoğlu’nun başkanlığındaki kuruluş, Türk sinemasının aleyhinde "video korsanlığı"na dikkat çekmek amacıyla bir rapor hazırlayıp hükümet yetkililerine sundu.

21. Antalya Film Festivali sonuçları:

· En iyi film: Bir Yudum Sevgi (Atıf Yılmaz)

· En iyi 2.film: Kardeşim Benim (Nesli Çölgeçen)

· En iyi 3.film: Kaşık Düşmanı (Bilge Olgaç)

· En iyi yönetmen: Atıf Yılmaz (Bir Yudum Sevgi)

· En iyi senaryocu: Bilge Olgaç (Kaşık Düşmanı)

· En iyi görüntü yönetmeni: Selçuk Taylaner (Kardeşim Benim)

· En iyi özgün müzik: Yalçın Tura (Bir Yudum Sevgi)

· En iyi kadın oyuncu: Zuhal Olcay (İhtiras Fırtınası)

· En iyi erkek oyuncu: Tarık Akan (Pehlivan)

· En iyi yardımcı kadın oyuncu: Zuhal Olcay (İhtiras Fırtınası)

· En iyi yardımcı erkek oyuncu: Macit Koper (Bir Yudum Sevgi)

· Onur ödülü: Sezer Sezin

Türk sineması bu yıl gene yurt dışında başarılar kazandı. Erden Kıral’ın Hakkari’de Bir Mevsim’i 1984 Los Angeles Olimpiyatları’nın "açılış filmi" oldu.

24. Karlovy Vary Festivali’nde (Çekoslavakya) Şerif Gören’in Derman’ı iki ödül birden aldı: · Uluslararası Sinema Eleştirmenleri ödülü. · Uluslararası Film Kulüpleri Federasyonu ödülü.

3. Akdeniz Kültürleri Film Festivali’nde Erden Kıral’ın Ayna’sı "eleştirmenler ödülü"nü aldı.

1984 Sao Paolo Uluslararası Film Festivali’nde (Brezilya) At (Ali Özgentürk), büyük ödülü kazandı.

1985

127 film çekildi. Yeni yönetmenler: Başar Sabuncu (Çıplak Vatandaş) ve Ümit Elçi (Kurşun Ata Ata Biter); yeni yapımcı: Cengiz Ergun (Estet).

Halit Refiğ’in Alev Alev adlı filmi yılın gişe rekorunu kırdı. Şarkıcı Küçük Emrah’la arabesk eğilimli filmler modası sürdü.

Belli düzeyi aşan filmlerin sayısı çoğaldı. Yeni umut ışıkları görüldü. Atıf Yılmaz Adı Vasfiye ile "sosyal içerikli fanstatik film" türüne ağırlık verdi. Nesli Çölgeçen, Yavuz Turgul’un senaryosundan aktardığı Züğürt Ağa ile güldürü sinemasında yeni bir aşamayı gerçekleştirdi. Ve Şener Şen bu filmdeki başarılı oyunuyla "yıldız"lığa ilk adımlarını attı. Sosyal içerikli güldürü sinemasının bir başka başarılı örneğini de Başar Sabuncu Çıplak Vatandaş’la verdi. İkinci kez sinemaya uyarlanan Yılanların Öcü’ne, Şerif Gören yeni bir yorum getirdi.

Amansız Yol (Ömer Kavur), Bir Avuç Cennet (Muammer Özer), Dul Bir Kadın (Atıf Yılmaz), Gülüşan (Bilge Olgaç), Kan (Şerif Gören), Kırlangıç Fırtınası (Atilla Candemir), Körebe (Ömer Kavur), Kurbağalar (Şerif Gören), Kurşan Ata Ata Biter (Ümit Elçi), Kuyucaklı Yusuf (Feyzi Tuna) ve 14 Numara (Sinan Çetin) yılın düzeyli filmleriydiler.

Mimar Sinan Üniversitesi Gençlik İçin Türk Sineması gösterileri düzenlendi.

22. Antalya Film Festivali’nde şu sonuçlar alındı:

· En iyi film: Dul Bir Kadın (Atıf Yılmaz)

· En iyi 2. film: 14 Numara (Sinan Çetin)

· En iyi3. film: Bir Avuç Cennet (Muammer Özer)

· En iyi yönetmen: Sinan Çetin

· En iyi senaryocu: Muammer Özer (Bir Avuç Cennet)

· En iyi görüntü yönetmeni: Orhan Oğuz (Dul Bir Kadın)

· En iyi özgün müzik: Tarık Öcal (Bir Avuç Cennet)

· En iyi kadın oyuncu: Zuhal Olcay (Amansız Yol)

· En iyi erkek oyuncu: Hakan Balamir (14 Numara)

· En iyi yardımcı kadın oyuncu: Keriman Ulusoy (14 Numara)

· En iyi yardımcı erkek oyuncu: Engin İnal (Bir Kadın Bir Hayat)

Kültür Bakanlığı, "sinema teşvik ödülleri" adıyla dramatik, belgesel ve animasyon olmak üzere 3 dalda, ilk kez bir yarışma düzenledi. Ve dramatik türdeki uzun metrajlı filmlerin yapımcılarına 4′er milyon TL. verildi.

Uzun metrajlı dramatik filmler:

· Amansız Yol (Ömer Kavur) – Yapımcısı Ömer Kavur

· Körebe (Ömer Kavur) – Yapımcısı Atıf Yılmaz

· Alev Alev (Halit Refiğ) – Yapımcısı Türker İnanoğlu

· Pehlivan (Zeki Ökten) – Yapımcısı Şeref Gür

1.500.000 TL kazanan belgeseller:

· Yeşile Renk Veren Bursa (Yapımcısı Özdemir Birsel)

· Egemenlik Kayıtsız, Şartsız Milletindir (Y.: Behlül Dal)

· Çömlekçi (Y.: Neşet Kırcaoğlu)

· Sultanahmet Meydanı (Y.: Arif Keskiner)

· Neşet Günal (Y.: Arif Keskiner)

· Neşet Günal (Y.: Prof. Sami Şekeroğlu)

2 milyon kazanan animasyonlar:

· Hocanın Eşeği (Ümit Solak)

· Kaplumbağa ile Tavşan (Tonguç Yaşar)

· Ya Tutarsa (Ümik Solak)

Bu yıl yurt dışında ilk ödül Derman (Şerif Gören) filmiyle geldi. 25. Karlovy Vary Film Şenliği’nde (Çekoslavakya) Talat Bulut’a Prag Üniversitesi Sinema Enstitüsü tarafından "karakter oyunculuğu ödülü" verildi. Ve gene Derman, 4. Uluslararası Şam Film Festivali’nde (Suriye) birinci seçilerek altın kılıç ödülünü kazandı.

4. Yeni Alman Sineması Film Şenliği’nde (Lüksemburg) Hakkari’de Bir Mevsim (Erden Kıral), seyirci oylarıyla en iyi film seçildi.

35. Uluslararası Berlin Film Şenliği’nde Tarık Akan’a, Pehlivan’daki rolüyle jüri özel mansiyonu verildi.

7. Uluslararası Kadın Filmleri Şenliği’nde (Paris) Kaşık Düşmanı (Bilge Olgaç), en iyi film ödülü ile Fransız gazetecilerinin basın özel ödülünü kazandı. Ve Halil Ergün’de seyirci tarafından en iyi oyuncu seçildi.

1.Ulus

Toplam Kalite Yönetemi

06 Kasım 2007

T.C.

SAKARYA ÜNİVERSİTESİ

İKTİSADİ VE İDARİ BİLİMLER FAKÜLTESİ

İŞLETME BÖLÜMÜ

TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ

KIYASLAMA (BENCHMARKING)

Hazırlayan:

G9903.00067 İsmail Bozbay

© Copyright 2002-Sakarya

KIYASLAMA (BENCHMARKING)

Günümüz işletmeciliğinde geleceği yönetme çerçevesinde fark ortaya koyan yaratıcı stratejiler ön plana çıkmaktadır. Bu yaratıcı stratejilerin hedefi sektörde dolayısıyla da pazarda en iyi olabilmektir. İşletmelerin en iyi yani lider olma çabaları çerçevesinde son yıllarda önemi giderek artan mükemmelliği arayış stratejisi de kıyaslama yaklaşımıdır. Kıyaslama küçük büyük bütün şirketlerin konularında en iyi olabilmek için kendilerini karşılaştırarak daha yüksek ve gerçekçi hedefler belirlemelerini sağlamaktadır.

Rekabetin uluslararası düzeyde olması kalite ve toplam kalite kavramlarının oldukça önem kazanması örgütlerin daha bilinçli ve bilimsel yöntemlerle yönetilmesini zorunlu kılmıştır. Bu nedenle toplam kalite yönetiminin bir parçası niteliğinde olan benchmarking kavramı önem kazanmıştır. Günümüzde değişimin baş döndürücü bir hızla olması başarı ve rekabet unsurlarının da hızla değişmesine neden olmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak, bugün herhangi bir alanda en iyi olmak, değişen koşullar sonucunda gelecekte de en iyi olacağını göstermeyecektir. Değişime ayak uydurabilmek için işletmelerin sürekli gelişmeleri takip edip, en iyi şekilde ve en iyi olanını kendisine üstünlük yaratacak şekilde adapte etmesi gerekmektedir. Bu da kıyaslama çalışmaları ile mümkün olacaktır.

Kıyaslama ya da genel adıyla benchmarking, kimin en iyi olduğunu, kimin standartları geliştirdiğini ve daha da önemlisi standardın ne olduğunu belirleyen araştırma çalışmasıdır. Kıyaslama, iş mükemmelliği elde etmek için, kendi kuruluş yapınızı, işleyiş ve performansınızı üstün küresel kuruluşlarla sistematik olarak karşılaştırma sürecidir. Kıyaslama, kuruluşun önceliği olan süreçlerinde en iyiyi veya daha iyileri araştırmak, bulmak, öğrenmek ve kendi süreçlerine uyarlayarak sürekli iyileşmeyi sağlamak sürecidir. Kıyaslama, nihai amacı performansı artırmak olan kesintisiz bir öğrenme sürecidir. Daha açık bir tanımla kıyaslama, konusunda en iyi olmak amacıyla, kendi süreçleriyle aynı ya da benzer nitelikte olan firma içinde ya da dışındaki süreçleri, önceden belirlenmiş bir prosedüre göre inceleyen, o süreçlerdeki uygulamalardan ders almaya çalışan ve bunu kesintisiz (life cycle) olarak yapan bir çalışmadır.

Mükemmele ulaşmaya giden yolda en önemli araç olarak görülen Kıyaslama, kurumun kendini nerede gördüğünün doğrulanması, sektörel yapının detayları ile incelenmesi, yapılan işlerin verimlilik ve etkinliklerinin ölçülmesi, en başarılı uygulamaların bulunması ve modellenmesidir. Bu açılardan bakıldığında işletme için vazgeçilmez yönetim araçlarından birisi olduğu kolayca anlaşılır.

1980’li yıllarda ABD’de uygulanmaya başlayan ve karşılıklı bilgi ve tecrübelerden yararlanmayı hedefleyen kıyaslama çalışmaları , kalite ödülleri vb. gibi etkenlerle ülkemizde de giderek yaygınlaşma eğilimine girmiştir. Sanayi toplumu “Toplam Kalite Yönetimi” anlayışı ile sürekli gelişim ve değişimi, “İş Süreçlerinin Yeniden Düzenlenmesi” anlayışı ile köklü değişim ve gelişmeyi ortaya koymuştur. Bilgi toplumu ise, “Öğrenen Kurum” anlayışı ile sürekli değişim ve gelişmeyi ortaya koymaktadır. Bilgi ve iletişim çağının özelliği etkin ve hızlı biçimde bilgi ve deneyimlerin toplanması ve payla1şılması olduğundan, “Öğrenen Organizasyonlar” olmak günümüzde kuruluşlar için vazgeçilmez bir olgudur. Bilgi ve iletişim çağında, adeta büyük bir açık pazar konumuna gelmiş olan dünyamızda; “Değişim” bir anlamda gelişmenin temel unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuruluşların, değişimin gereğini belirleyebilmeleri ve değişimi etkileyen bir mekanizma sağlayabilmeleri için dışa dönük bir davranış içinde olmaları gerekir. Geçmişte bilgi birikimi önemli iken, günümüzde bilgiye erişebilme ve öğrenebilme yeteneği ön plana çıkmıştır.

Ülkemizde benchmarking konusunda faaliyetler çok yetersizdir. Şirketlerin bilgi vermeye açık olmamaları ve bilgi vermekten kaçınmaları sonucu doğru ve yeterli veri toplanamamakta, istenen detayda kıyaslama yapılamamaktadır. Oysa kıyaslama çalışması, bir ülkenin rekabette avantajı elde etmesini sağlayacak temel sektörler ve faaliyet konularını belirlemesi ve geliştirmesinde çok önemli rol oynar. Günümüzde gelişmiş tüm ülkelerin ulusal kıyaslama enstitüleri ve ayrıca farklı sektörlerde kıyaslama çalışmaları yapan kurumları bulunmaktadır.

Dünyayı fethedenler arasında bir kıyaslama yapacak olsaydık, Jules Sezar’la Adolph Hitler’i, Cengiz Han’la Napolyon’u nasıl karşılaştırırdık? Kıyaslamayı hangi özelliklere ve koşullara göre yapardık? İş dünyasında da aynı yöntemle hareket ediyoruz. En iyi satış teşkilatına sahip olan şirket hangisi? Müşteri hizmetlerinde en iyi olan kim? Üretimde maliyet azaltma konusunda en başarılı olan? Elbette en önemli sorulardan birisi bu standartları nasıl tanımladığımız olmalı.

Standardın ne olduğunu bilmezseniz kendinizi nasıl ölçeceksiniz? Müşteriniz "Ortalama servis süreniz ne kadar?" diye sorduğu zaman "6 saat" diyebilirsiniz. Ama sadece kendi zamanlamanızı bilmeniz yeterli değildir. Bunun piyasaya göre nerede olduğu da önemlidir. Müşteri neden sizi tercih eder? Rakiplerinizden daha üstün ya da farklı olduğunuz için. Ölçemediğiniz bir şeyin üstünlüğünü ya da farkını nasıl göstereceksiniz? Sektör genelinde ortalama servis süresi 5-7 saat arasındaysa siz ortalardasınız demektir. Ama ya rakipleriniz 4 saatte servis veriyorlarsa? Müşteri kimi tercih eder? Özellikle yeni ekonomi dünyasında, firmaları sınıflarının en iyisi yapan süreçler, zirvelerini koruyabilmek için, giderek artan bir ivme ile sürekli revizyona ve değişime gerek duymaktadırlar. Pazarın ve dolayısı ile firmaların kesintisiz bir değişim (gelişim) içerisinde olması, kıyaslama çalışmalarının da kesintisiz olmasını gerektirmektedir.

100 metre “Sprinter”in vizyonu, insanoğlunun nihai yeteneklerini zorlayarak 9,9 saniyenin altına inmektir. Bu arada şimdi artık virgülden sonra ikinci haneye geçilmiştir. Performans ölçümlerinde de teknoloji devamlı iyileşmektedir. “Sprinter”in hedefi ise, yarışta birinci olmaktır. Yarışçı, bu vizyon ve hedef için çalışarak, performansını geliştirmekte ve devamlı iyileştirme çabası içinde bulunmaktadır. Zaman zaman performansını ölçmek ve kendini en iyilerle kıyaslamak için yarışlara katılmaktadır. Bir gün mutlaka kazanacaktır, çünkü buna inanmıştır. (Sizin de bir vizyonunuz vardır, önce buna inanın. Hedeflerinizi açık ve seçik bir şekilde belirleyin ve bunu tüm çalışanlarınızla paylaşın. Bu hedef ve vizyon için kritik başarı faktörlerinizi ekip çalışmaları ile ortaya çıkarın. Bu başarı faktörlerinizi etkileyen ana süreçlerinizi belirleyin ve bu süreçlerin “Performans” metriklerini oluşturarak bu metrikleri devamlı ölçün. En iyilerin metrikleri ile kendi metriklerinizi kıyaslayın. Devamlı iyileştirme için her süreci ve alt süreci ekiplerle korkmadan SORGULAYIN,DEĞİŞTİRİN İYiLEŞTİRİN.)

Performans ve motivasyon arasında yükselen dalga oluşturan bir pozitif geri besleme ilişkisi vardır. Performans yükseldikçe motivasyon artar, motivasyon yükseldikçe performans daha da artar.

Bir yöneticinin performansından bahsederken, o yöneticinin başında bulunduğu birimin başarısı söz konusudur. Yani yöneticinin performansı, tüm ekibin performansını yansıtır. Ekibin başarılı olması ile yöneticinin performansı yükselir. Ekip çalışmasına inanmayan, ekibini motive etmeyen, onlarla iyi bir iletişim içinde olmayan yöneticinin performansı düşmeye başlar; bu da kurumun performansını düşürür. Kurum performansı, finansal ve finansal olmayan metriklerle ölçülür. Finansal metrikler çoğunlukla kısa ve orta vadeli değerlendirmelerde, finansal olmayan metriklerse orta ve uzun vadeli değerlendirmelerde etkin olurlar. O yüzden, finansal ve finansal olmayan metriklerin birlikte değerlendirilmeleri çok önemlidir. Örneğin, büyük bir teknolojik yatırım yapmış olan bir kurum o yıl fazla kâr etmemiş olabilir ama pazar payını arttırarak, müşteri tatminini arttıracak yeni hamleler peşinde olan bir şirketin uzun vadede karını arttıracağı kesindir. Kâr bence tek başına performans ölçüsü değildir. Bir kurumun o yıl yaptığı kar, beş yıl sonra varolacağını garanti edemez.

Bu yıl çok kâr etmiş bir şirkette müşteri tatmini, müşteri sadakati indeksleri düşme trendinde ise, yeni ürün çıkarma süreçlerinde yavaşlama da varsa, çalışanların tatmini baş aşağı gidiyorsa, o kurumda uzun vadede neler olacağını kestirmek pek güç değildir.

Hedefler her gün biraz daha ileri gitmektedir. Devamlı iyileştirmeyi, yani Toplam Kalite Yönetimini kendisine ilke edinmemiş ve TKY’yi bir yaşam felsefesi olarak benimsememiş kurumların yükselen çıtaları aşmaları her gün biraz daha güçleşecektir.

"Kalite bir görev değil, bir yaşam biçimidir."

Yapılan her işte, atılan her adımda "kalite" anlayışı ile hareket etmek, kurumların ve çalışanların rakiplerinin önüne geçmelerini sağlar. Kurumları ve çalışanları "kalite" anlayışı ile yaşayan bir ülkenin kendisi de dünya rekabet liginde ön safhalarda yer alır. Bazı ülkelerin sürekli olarak, bazı ülkelerin ise geriden başlamalarına rağmen artık ön safhalarda yer almalarının temelinde kalite anlayışı yatar.

Kıyaslamada başkalarının aynı ya da benzer işi, ne kadar miktarda ve niye yaptığı değil, nasıl daha iyi yaptığı anlaşılmaya çalışılmalıdır. Kıyaslama "nasıl" daha iyi yapıldığı sorusunun yanıtını almaya çalışır; aynı uygulamaları kendi bünyesinde uygulamaya sokmanın zeminini hazırlar. Ve bu işi kesintisiz olarak yapar.

Kıyaslamanın bir metodoloji olarak farkı, onun genelde yapıldığı gibi son derece geniş kapsamlı tutulan (örneğin pazar payı kıyaslaması), geçmiş tarihli verilere dayanan (yani eş zamanlı olmayan, örneğin bilançolar) ve birbirinden farklı şeyleri ölçmeye çalışan kıyaslama tutumlarını reddetmesinden gelir. Bunların tersine o, önceden belirlenmiş bir prosedür çerçevesinde, taraflar arasında diyaloga dayanan (etkileşimli), belli ve aynı konuları kıyaslamayı, ve güncel verilere odaklanmış sürekli bir çalışmayı öngörmektedir.

Kıyaslamanın temel unsurları olarak kıyaslama ortağı, kıyaslama kriterleri ve ölçümleri, her zaman geçerli olmamakla beraber sınıfında en iyi olması koşulu, bilgi paylaşımı prosedürleri ve kıyaslama ekiplerini sayabiliriz.

• Sürekli iyileştirme süreci

• Başkalarından öğrenmek

• Öğrenilenleri kendi kuruluşuna uyarlamak

• Müşteri istek ve beklentilerini karşılamak,gelecekteki beklentilerini de ağlayabilmek için önlem almak

• Pazarda liderlik ve kalıcı rekabet avantajı sağlamak için gerekli bir süreçtir.

Kıyaslama; bu anlayış doğrultusunda “Daha iyiyi,, bulmaktır. Bu doğrultuda, rakip kuruluşlar arasında da köprüler kurulabilmektedir. Çünkü; günümüz serbest pazar koşulları, kuruluşlar için rekabet ve işbirliği ikilemini beraberinde getirmiştir. Bu anlamda kıyaslama; kuruluşların aynı anda hem kendi aralarında rekabet etmelerini, hem de fonksiyonlar arası işbirliğini sağladığı için ikilemi sinerjiye dönüştürebilmektedir.

KIYASLAMA NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Kıyaslama, öğrenen organizasyon anlayışının önemli bir parçası, bir öğrenme ve öğretme, anlama ve uyarlama, paylaşma ve gelişme sürecidir. Kıyaslama bir iyileştirme süreci olup; müşteri memnuniyetini arttırma ve müşterilerin isteklerini aşıp, olası beklentilerini de karşılama, pazarda liderlik ve kalıcı rekabet avantajı sağlamak için gerekli bir sistemdir. Kıyaslama süreci iki yönlü bir süreçtir ve bu sürece katılan iki kuruluşun da karlı çıktığı bir ortamda, deneyim ve bilgilerin paylaşımı ve transferi sayesinde daha iyiyi, daha hızlı yapabilmek mümkün olmaktadır. Doğadaki öğrenme ve uyarlama sürecinin bir uzantısı olarak, katılımcıların paylaşarak geliştirdikleri, başkalarının hatalarına düşmemek ve Amerika’yı yeniden keşfetmemek şeklinde ifade edilebilecek bir yaklaşımdır. Yukarıda bahsedilen bilgilerin ışığında, kıyaslama ; “Dünyada mevcut en iyi veya daha iyi uygulamaların araştırılması , bulunması ve sürekli iyileştirme amacıyla kendi süreçlerine uyarlanması sürecidir ” şeklinde tanımlanabilir.

KIYASLAMA

• Rakip analizi

• Kopyalama

• Sadece sonuçları karşılaştırma

• Yalnızca üretim süreçleri için

• Diğer kuruluşlara turistik gezi

• Endüstriyel casusluk

• Pazar araştırma faaliyetleri

• Çabuk ve kolay gerçekleştirilebilecek bir süreç DEĞİLDİR.

Kıyaslama, kopyalama, endüstriyel casusluk, diğer kuruluşlara turistik gezi olarak kesinlikle algılanmamalıdır. Aynı zamanda, pazar araştırma faaliyetleri ve rekabetçi analizlerin de ötesinde bir yaklaşım olup; basit ve kısa sürede gerçekleştirilebilecek ucuz bir araç da değildir. Tüm süreçler için uygulanabilir ve giriş bölümünde vurgulandığı şekilde rakiplerle de yapılabilmektedir. İki kuruluşa ait; süreç performans parametrelerine yönelik sonuçların karşılaştırılması ise, kıyaslama sürecinin başlangıç adımları arasındadır ve “Kıyaslama Süreci” olarak algılanmamalıdır.

KIYASLAMANIN KRİTİK BAŞARI FAKTÖRLERİ

Kıyaslama; Toplam Kalite Yönetiminde olduğu gibi üst yönetimin istek ve kararlılığını mutlak biçimde gerektiren bir süreçtir. Değişim ihtiyacı; kuruluşun üst yönetimi tarafından hissedilmeli veya değişim isteği oluşturmalıdır. Bu doğrultuda, kıyaslama için konu belirlenir, gerekli hazırlıklar yapılarak, kaynak ayrılır ve süreç başlatılır. Organizasyon ve tüm çalışanların da, değişim sürecine ayak uydurmaları, başkalarının fikirlerini öğrenme ve uyarlamaya niyetli olmaları gerekmektedir. Bu ise, kişi ve kuruluşların, diğer bazı kuruluşların herhangi bir konuda daha iyi olabileceğini kabullenme ve bu bilgiye erişmek için çaba sarf etme olgunluğuna erişmiş olmalarını gerektirir. Kıyaslama sürecinin uygun bir planlama yapılarak ve takım çalışmasıyla uygulanması ve takım üyelerinin tanınma ve onurlandırılması da, sürecin kritik başarı faktörleri arasındadır.

Sonuç olarak, süreç çıktılarının stratejik planlara entegre edilmesi ve eylem planlarına dönüştürülmesi de üst yönetimin, kıyaslama süreci ile ilgili kararlılığının ve katılımının göstergesidir. Kuruluşların; “kıyaslama için süreç belirlemeleri oldukça önemli olup, kıyaslama süreci hazırlık aşamasının gereken titizlikle gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Aksi halde; öncelikli iyileştirme ihtiyaçları karşılanmayıp; kıyaslama faaliyetinden beklenen fayda elde edilemez ve bu sonuç kıyaslama sürecinin başarısızlığı şeklinde yorumlara yol açabilir. Söz konusu başarısız yaklaşımın kuruluşun gelecekteki kıyaslama çalışmalarına da olumsuz yansımaları olacağı açıkça görülebilmektedir.

KIYASLAMANIN KRİTİK BAŞARI FAKTÖRLERİ

• Üst yönetimin kararlılığı

• Öncelikle iyileştirme ihtiyacı olan sürecin seçimi

• Kuruluşun değişime açık olması

• Başkalarından öğrenmeye gönüllülük

• İki yönlü bir süreç olarak işletilmesi

• Kıyaslama öncesi hazırlık yapılması

• Takım çalışmasıyla ele alınması

• Çalışmaların tanıma, onurlandırma kapsamına alınması

• Bilgi paylaşımı kurallarına yum

Yukarıda belirtilen hususların ışığında, kıyaslama süreci ön koşulu olarak; kuruluşun tüm süreçlerini belirlemesi, tanımlaması, sınıflandırması, sürecin başarısını gösteren süreç metriklerini ve ölçüm sistemini belirlemesi, kısaca süreç yönetimini yerleştirmiş olması gerekmektedir. Spesifik süreçlerin seçimine karar vermeden önce, arzu edilen spesifik iyileştirmelerin tanımını yapmak önemlidir. Organizasyon düzeyinde bunlar, rekabet üstünlüğü veya kritik başarı faktörleri, bölüm düzeyinde, maliyet veya iç-dış müşteri memnuniyeti olabilir. İş mükemmelliği yolculuğunda, iş iyileştirme için önemli bir araç olan “kıyaslama”sürecinin yukarıda değinilen “Ön gereksinimleri” yönetimin kararlılığı ve iş mükemmelliği çabalarındaki görünür liderliğin açık kanıtı olmaktadır. Kritik başarı faktörlerinin belirlenmesi veya gözden geçirilmesinden sonra, kritik başarı faktörlerinin gerçekleşmesi için mutlaka iyileştirilmesi gerekli süreçler olan “Kritik Süreçler”, kuruluşların “Kıyaslama” çalışmalarında öncelik vereceği süreçler olacaktır

Kıyaslama Nasıl Yapılır?

İki tür kıyaslama vardır :

Performans kıyaslaması

Proses kıyaslaması

Performans kıyaslaması, performansa ait sayısal verilerin toplanarak benzer kuruluşlara karşı kıyaslama yapılan çalışmadır. En önemli performans kriterlerinin ne olduğunu ve üyesi olduğunuz sektöre ve benzer sektörlere kıyasla nerede olduğunuzu gösterir.

Proses kıyaslaması, uygulamaların, prosedürlerin ve performansın kıyaslandığı, genellikle bir grup içinde yapılan ve her seferinde bir iş prosesini kıyaslayan çalışmadır. Şu soruya cevap arar : bu konudaki en iyi uygulama (best practice) nedir, en iyi uygulayıcılar kimlerdir ve onlardan neler öğrenebiliriz?

Ülkemizde, kıyaslamanın ülke gelişimine katkısında büyük payı olduğuna olan inancımızla, yaptığımız yeniden yapılandırma ve reengineering projelerinde kıyaslamayı temel alıyoruz.

Müşterilere;

Strateji belirlemek

Temel faaliyet alanlarını yeniden tanımlamak,

Bir iş alanından çekilmesini önermek,

Yeni faaliyet kolu açmasını önerebilmek için kıyaslama şarttır.

Pazarlar, sektörler, rakipler ve global rekabetle ilgili araştırmalarınızda bizi arayın. Uzmanlarımız sizin başarınız için çalışmaktadır. Daha iyi performans için kıyaslama şarttır. Devamlı iyileştirme ve daha iyi performans ancak, tüm çalışanlarınız tarafından bilinen ve benimsenen bir vizyon çerçevesinde yapacağınız kıyaslama ile gerçekleşir.

Konudan da anlaşıldığı gibi, “performans” soyut ve relatif bir kavramdır. Eğer sınıfında en iyi olanları (Best in Class) ve en iyinin iyisini (Best in Best) kendinizle kıyaslamıyorsanız, performansınızı devamlı iyileştirmediğinizden başarısız olursunuz. Siz 10,2 saniyede çok iyi performansla koştuğunuzu zannederken, rakipleriniz 9,9 saniyenin altına inerek sizi yarış dışı bırakırlar

Kıyaslama (benchmarking), her türlü performans değerlendirilmesinde çok önemlidir. Bu kıyaslamayı geçen zamanla birlikte tekrar tekrar yapmalısınız. Devamlı iyileştirme ve daima daha iyi performans için kıyaslama şarttır. Ama bir vizyonunuz, bir hedefiniz yoksa performans yine anlamsız kalır.

KIYASLAMA TÜRLERİ

Kıyaslama değişik sınıflandırmalara tabi tutulmuştur. Bunlardan birisine göre kıyaslama dört farklı platformda gerçekleştirilebilir:

1. İç kıyaslama ile firmanın kendi içindeki benzer süreçleri kıyaslanabilir. Ancak bir firma içinde benzer kıyas unsurlarını bulmak her zaman mümkün olmayabilir.

2. Rekabetçi kıyaslama ile aynı pazar içinde süreçleri daha iyi uygulayan firmalar kıyaslanabilir. Buradaki zorluk, güncel kıyaslama verilerinin değişik platformlardan (resmi olan ve olmayan basın, yayın ve kurumlardan, transfer edilen elemanlardan gelen bilgiler, vb.) elde edilme zorluğudur.

3. Rekabet dışı kıyaslama ile rekabet içinde olunmayan firmaların aynı ya da benzer süreçleri kıyaslanabilir. Bu tür, en gerçekçi kıyaslama ortaklıklarının kurulduğu türdür.

4. Türdeş kıyaslama ile sizinle aynı süreci ama sizden çok daha iyi bir şekilde uygulayıp, sınıfının en iyisi olarak ün kazanmış firmalar kıyaslanabilir. Buradaki zorluk ise, sınıfının en iyileri olan şirketleri sizinle kıyaslama ortağı olmaya ikna edebilmektir. Diğerine göreyse;

Kıyaslama seçilen ortağa ve odaklanan noktaya göre ikiye ayrılır.

1. Seçilen Ortağa Göre Kıyaslama

a) İşletme İçi (Internal) Kıyaslama

Özellikle çok büyük veya çok uluslu firmalarda, farklı departmanlardaki benzer fonksiyon veya süreçlerin karşılaştırılması esasına dayanır. Bu tip kıyaslamalarda gerekli bilgiler kolay ulaşılabilir nitelikte olduğundan gizlenmeden ve gönüllü olarak verilmektedir.

İşletme içi kıyaslama faaliyetlerinde her türlü iş süreci, fonksiyon, ürün ve hizmet karşılaştırma konusu yapılabilir. Böylece işletme aynı zamanda kendi kendini ve bağlı alt kuruluşlarını gözden geçirme alışkanlığını kazanabilecektir.

İşletme içi kıyaslama rekabet avantajı sağlamaya yöneliktir ve kuruluş dışı olarak nitelendirilen diğer kıyaslama türleri için zemin hazırlama niteliği taşımaktadır. Eğer bu şekilde yapılmazsa işletme içe dönük kalır ve sınırlı bir bakış açısına sahip olur. Kıyaslama çalışmalarına yeni başlayanların çoğu işe iç kıyaslama yöntemiyle başlarlar ve öbür yöntemlere göre daha çabuk sonuç alırlar.

Bu tür kıyaslama tekniği "sağ elin yaptığını sol elin bilmesi kuralına" bağlıdır.

b) Rekabetçi (Competitive) Kıyaslama

Kıyaslama yöntemleri arasında bilgi paylaşımı ve işbirliği açısından en çok zorlukla karşılaşılan kıyaslama türü rakiplerle kıyaslamadır. Çünkü işletmeler avantajlı oldukları alanlarda rekabet avantajını kaybetmemek için bilgi vermemeye özen göstermektedirler.

Rakiplerle kıyaslamada önemli olan tarafların en iyi uygulamaları içeren inceleme ve araştırmaları anlamaya yönelmeleri ve bu konuda yoğunlaşmalarıdır. Eğer taraf işletmeler isterlerse kıyaslama faaliyetlerinde aralarındaki bilgi değişimi danışman garantisi güvencesiyle üçüncü kişiler aracılığı işe de yapılabilmektedir.

Rekabet işletmeleri sürekli olarak birbirlerini izlemeye yönlendirdiğinden her şirketin rakiplerinden üstün tarafları hakkında bilgi sahibi olması doğaldır. Ancak zor olan rakip firmayı kıyaslama ortağı olmaya razı etmektir.

Rekabetçi kıyaslama size sizin ve rakibinizin konumunu anlatır; ama işletmenin o noktaya nasıl ulaştığını anlatmaz. Her iki taraf içim olumlu getirilerinin olabileceğinin ve en iyilerin bile öğrenebilecekleri şeyler olduğunun göz ardı edilmemesi gerekir.

c) Fonksiyonel (Functional) Kıyaslama

Fonksiyonel kıyaslama pazarda işletmeye rakip olmayan, bir başka konuda faaliyet gösteren, süreçleri iyi düzenlenmiş firmaların işlemleri, fonksiyonları ve süreçleri analiz edilir, tespit edilen en iyi uygulamalar organizasyona uyarlanmaya çalışılır.

Bu tip kıyaslama birbirine rakip firmaları doğrudan karşı karşıya getirme zorunluluğu taşımadığından bilgi paylaşımı ve işbirliği olanakları daha geniştir. Ancak işletmelerin araştırmalarını geniş tutarak en iyi örnekleri bulması gerekmektedir.

d) Genel Kıyaslama

Jenerik, yatay ya da kendi sınıfının en iyisi kıyaslama olarakda adlandırılan genel kıyaslamanın amacı dünya çapında sektör ve konu farkı gözetmeksizin bir işi, bir süreci, bir ürünü, bir hizmeti en iyi geçekleştiren, konusunda ün kazanmış, başarılı olduğu kabul edilen örneğin araştırılması ve hedeflenmesidir.

Bu türün zorluğu en iyi ve en uygunu bulmaktır. Yararı ise işletmenin kendi sektöründen öğrenemediği uygulama ve yöntemleri açığa çıkarmasıdır. Bu nedenle genel kıyaslama, uyarlama ve yaratıcılık yeteneğini geliştiren ve uzun vadede, işletme için en olumlu sonuçları veren kıyaslama çeşididir.

2. Odaklanılan Noktaya (Konuya) Göre Kıyaslama

a) Süreç Odaklı Kıyaslama

Süreç veya proses odaklı kıyaslamada mükemmelliği ile tanınan bir işletmenin seçilen süreci nasıl gerçekleştirdiği incelenir. Ve sonuçları kendi işletmemize uyarlanır. Temel faaliyetlerin herhangi birinde kıyaslama yoluyla sağlanacak gelişme işletmeye artan verimlilik, artan satışlar veya azalan maliyetler şeklinde yansıyacaktır. Bu tür kıyaslamada rakiple yapılabilmesi veya tamamen farklı bir sektördeki işletmeyle yapılabilmesi de mümkündür.

Kıyaslamanın bu türünde süreçleri en iyi uygulayan şirketler aranır ve onların çalışmalarından yararlanılır. Sürece odaklı kıyaslama çalışması yapılırken üretim pazarlama, insan kaynakları dağıtım, bakım, servis, satın alma, eğitim gibi belirli bir işlev seçilir.

Sürece odaklı kıyaslama işletme içi faaliyetlerin daha etkin ve verimli hale getirilebilmesi için faaliyetlerin geniş bir bakış açısıyla gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Sürece odaklı kıyaslama iki önemli yönden ürün odaklı kıyaslamadan farklılaşır. Birincisi, kıyaslamanın odağı bu durumda ürün değil süreçtir. İkincisi bu çalışma kıyaslanan işletmenin izni olmaksızın etkin bir biçimde yapılamaz.

Sürece odaklı kıyaslama genellikle belirli bir süreçte yetersiz performans görülmesiyle başlar. Bu tip işaretler müşteri şikayetleri, yönetim incelemeleri veya çalışanların söylemesi ile ortaya çıkmış olabilir. Her üç durumda da gözlem bazı standartlara veya performans ölçümlerine bağlı olarak yapılmıştır.

Süreç odaklı kıyaslama çalışması yapılırken sürecin kendisine ya da sonuçlarına odaklanılabilir. Süreç sonuçlarına odaklanıldığı takdirde, kıyaslama çalışması yüzeysel kalır ve sonuçta sadece maliyette iyileşme sağlanır.

Ancak bu kıyaslama türünde süreçlerin kendisine odaklanılırsa sadece sürecin kıyaslanması değil aynı zamanda, bu süreçlerin daha iyi anlaşılıp kendi işletmemize uygulanması sağlanır.

Sonuçta hem maliyet düşer, hem de performansta artış sağlanmış olur. Süreç odaklı kıyaslamanın önem kazanmasının nedenlerinden biri de özellikle şirketin ana süreçlerinde yapılan iyileştirmelerin rekabet gücüne ve finansal sonuçlara doğrudan yansımasıdır.

b) Performans Odaklı Kıyaslama

En eski ve en sık rastlanan kıyaslama çalışmasıdır. Ürünlerin veya hizmetlerin doğrudan karşılaştırılması performans odaklı kıyaslamanın temelini oluşturur. Özellikle ürünlerin parçalarına ayrılması ve dikkatlice incelenmesini içeren bir uygulamadır. Yöneticilerin kendi ürün veya hizmetlerinin rekabet içindeki pozisyonunu belirlemeleri anlamına gelir. Örneğin fiyat, teknik özellikler, yan hizmetler, güvenilirlik ve diğer performans özellikleri bunlar arasında sayılabilir. Finans, otomotiv, bilgisayar sektörleri performans kıyaslamasını uygulayan başlıca sektörlerdir.

Japonya’da en yaygın kıyaslama türü, Japon işletmelerinin "ben de" mantığını yansıtan ürün odaklı kıyaslamadır. Japonlar yeni bir ürün gördüklerinde ya da varolan bir ürüne yapılan yenilikleri gördüklerinde kısa bir süre içinde "ben de" mantığıyla yaratılan ürünlerin ne kadar zamanda piyasaya çıktıklarını göstermektedir.

c) Stratejik Kıyaslama

Stratejik kıyaslama başarılı olarak kabul edilen işletmelerin ardında yatan stratejiyi ortaya çıkarmaktadır. Bu kıyaslamayı uygulayan işletme rakibinin başarısının sırrını öğrenmeye kalkmadan önce başarıyı nasıl tanımladığı üzerinde düşünmek zorundadır. Özellikle işletmelerin orta ve uzun vadeli faaliyetlerinde yönlendirici nitelikte temel kararlar almalarında çok önemlidir. Diğerlerine göre de elde edilen bilgiler genel ve kesinliği daha düşük bilgilerdir. Ama kullanım ve uygulanabilme açısından daha uzun ömürlüdür.

Stratejik kıyaslamada hedefler üst yönetim tarafından belirlenir. Burada işletme ile rakibi arasında birebir kıyaslamalar yapılır. Buna ek olarak stratejileri de çevresel bir analiz doğrultusunda dahil edilmelidir. Stratejik kıyaslama çalışmaları stratejik planlardaki özel konulara temas eder.

Kıyaslamayı sınıflandırma açısından daha basite indirgeyerek, onun anlaşılır olmasını sağlamaya çalışan diğer bir anlayışa göre kıyaslama kuruluş içi ve kuruluş dışı olarak ikiye ayrılabilir. Ancak burada kuruluş dışı kıyaslama fonksiyonel, rakip, jenerik ve stratejik olarak ayrıca alt sınıflara ayrılmaktadır.

KIYASLAMA AŞAMALARI

Kıyaslamanın temel aşamaları kıyaslamaya hazırlık, kıyaslama durum analizi ve verilerin toplanması, uygulama ve gözden geçirme (geliştirme)’dir.

1. Kıyaslamaya hazırlık aşaması:Bu aşamada öncelikle kıyaslama ekibi oluşturulmalıdır.

Kıyaslama ekibinin yapacağı çalışma ile işletme içinde kıyaslanması gereken süreçler bulunur. Süreçlerin belirlenmesi için akış şemaları, neden-sonuç algoritmaları, matris diyagramlar vb. metotlar kullanılabilir. Önemli olan sonuçların hitap ettikleri kitle tarafından anlaşılır bir şekilde sunulmasıdır. Öte yandan şirketin tüm süreçlerinin en baştan tespiti çok uzun zaman alacağı için, müşteri ve finansal boyutta genel olarak iyi bilinen süreçler ele alınabilir; müşteri tatmini, sipariş yönetimi, zamanında teslimat, fiyatlandırma, faturalama, maddi duran varlık alımı gibi. Bazı kaynaklara göre firmalar 90-160 arasında kilit süreçler belirleyebilir, ancak bunların sadece yüzde 15-20′lik bir kısmını geliştirebilirler.

Tüm bu çalışmaların sonucunda ölçülebilir (somut) süreçler belirlenmiş ve şirket içinde sahiplendirilmiş olmalıdırlar.

Süreçler belirlendikten sonra önem derecesine göre sıralandırılırlar.

Sonuçlar Toplam Kalite Yönetimi kapsamında dökümante edilir ve yayınlanır.

Elde edilen verilere uygun olarak kıyaslama ortakları için seçim kriterleri ve veri toplama standartları belirlenir.

2. Kıyaslama durum analizi ve verilerin toplanması aşaması

Bu aşamada şirket içinde önceden belirlenen süreçlerin aynısını ya da benzerini, başarıyla ya da en iyi şekilde uygulayan bir şirket bulunmalıdır.

Öte yandan şirket içi süreçlerin analiz edilmesiyle ortaya ölçülebilir değerler çıkacaktır. Bu değerler ve elde ediliş yöntemleri ile kıyaslanacak şirketin değer ve yöntemleri uyumlu olmalıdır. Aksi halde kıyaslamalar gerçeği sunmaz. Kıyaslamanın türlerine göre veriler, şirket içi çalışanlardan (iç kıyaslama ise), resmi olan ve olmayan basın, yayın ve kurumlardan, seminer, konferans, Internet vb. iletişim kanallarından, şirket ziyaretleri ve görüşmeler sırasında sırasında doldurulan anket vb. formlardan elde edilebilir.

Kıyaslama ortağına yapılacak işyeri gezileri öncesi prosedürlerin son derece iyi belirlenmesi gerekmektedir. Ziyaret öncesi kendi şirketinizin tanıtımı, amacınız, onlardan istedikleriniz ve onlara verebilecekleriniz gibi hayati öneme sahip bilgiler netleştirilip, kıyaslama ortağına sunulmalıdır. Bilgisizlik, kültür farklılıkları, beklentilerin farklı çıkması, anlaşılamama gibi nedenler kıyaslama çalışmalarının ziyaretler sırasında ortaya çıkabilecek potansiyel engelleridir. 3.Uygulama ve gözden geçirme (geliştirme) aşaması

Bu aşamada önceden belirlenmiş prosedürler çerçevesinde kıyaslama uygulaması yürütülür. Elde edilen veriler güvenli bir şekilde saklanıp, gereken yer ve ortamlarda anlaşılır formatlarda sergilenebilir. Verilerden elde edilen sonuçlar ise yine Toplam Kalite Yönetimi kapsamında dokümante edilir ve yayınlanır.

Kıyaslama sonuçlarına göre süreçlerde yapılması gereken değişiklik ya da yenilikler ve bunları gerçekleştirecek ilgili ekipler belirlenir, kıyaslama sonuçlarına göre uygulama süreci başlatılır.

Kesintisiz bir öğrenme süreci içerisinde, kıyaslama çalışmaları yinelenir ve sonuçlar değerlendirilerek gerekli geliştirmelere gidilir.

Süreç değişikliklerinin uygulamaya sokulmasına yönelik tehditler hemen hemen her projede bulunan temel tehditlerdir. Bu tehditlere örnek olarak üst yönetimin yetersiz desteği, verilerin yetersizliği ve geçerli olmaması, stratejinin eyleme geçirilmesinde motivasyon eksikliği, kaynak yetersizliği, tipik proje hataları gibi nedenler verilebilir.

SONUÇ

Standartların ve metodların durmaksızın, üst üste yığıldığı günümüzün işletme yönetimi ortamında kıyaslama (benchmarking) çalışması, yapılması hala düşünülecek değil, artık zorunlu olan bir çalışmadır. Kıyaslama çalışmaları şirketler üstü yaptırım gücü olan bir organizasyonla ve sektörel-yerel dinamikler göz önüne alınarak organize edilmelidir.

Öte yandan şirket içi operasyonlara yönelik kıyaslama çalışmalarının parametreleri her zaman ölçülebilir (somut) olmuştur. Ancak müşteri odaklı organizasyonlara doğru ilerleyen firma yapıları, kıyaslanacak süreçlerin belirsizleşmesi gibi bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. Eğer temel kıyaslama çalışmaları gündeme oturacak şekilde yoğun ve kesintisiz olarak yapılırsa, bugün soyut varsayılan bir çok ölçü için zamanla daha somut telaffuzlar yapılabilecektir.

UYGULAMA

Önce kıyaslanacak konu saptanır. Kaynaklar sınırlı olduğu için tüm süreçlere eğilmek mümükün değildir. Bu nedenle kuruluşun kıyaslama statejisi belirli olmalı ve iş süreçlerini, şirket performansını ve şirket hedeflerini etkileme derecesine göre önceliklendirme yapılmalıdır. Neyin kıyaslanacağı, süreç yönetiminin uygulandığı şirketlerde kimle kıyaslanacağı sorusundan daha kolaydır. Kiminle yapılacağı ise bilinmez. Bunun için çeşitli kaynaklardan bir aday listesi oluşturulmalı ve bir kriter seti ile seçme yapılmalıdır. Bu kaynaklar ; yayınlar, medya, anketler, kişisel temaslar, danışmanlar, Kıyaslama kuruluşları ve uluslararası Bilgi ağları olabilir. Seçilen potansiyel kıyaslama ortaklarına kıyaslama çalışması teklifi yapılır. İlgili kişilerden bir takım oluşturulduktan sonra soru listesi hazırlanır ve karşılıklı olarak cevaplandırılır.

Ön bilgiler geldikten sonra saha ziyareti düzenlenerek ortak ile uygulamalardaki detaylar görüşülür ve her iki şirkette kendine göre daha iyi olan uygulamaları kendi bünyesine uyarlamak için iyileştirme planı yaparak değişim sürecini başlatır. Saha ziyaretinin zor olduğu durumlarda kıyaslama çalışması sadece soru listeleri göndererek veya telefon görüşmesiyle de gerçekleştirilebilir. Kıyaslama çalışmalarında bir diğer yöntem de ikili çalışmalar yerine, bağımsız kuruluşlar tarafından düzenlenen ve çok kuruluşun katılımıyla gerçekleşen konsorsiyum çalışmalarına katılmaktır.

Kıyaslama sürecinde kuruluş içinde süreç sahipleri, süreçlerindeki kıyaslama ihtiyaçlarını belirlemekten, açık kaynaklardan bilgi toplayarak potansiyel en iyi uygulayıcıları ortaya çıkarmaktan ve kıyaslama takım çalışmalarına destek vermekten sorumludurlar.

Kaynaklar:

- Mehmet Mustafa Ayçın, Sakarya Ün.Müh.Fak. End.Müh., Yüksek Lisans Tezi, Benchmarking ve Uyglamaları, Temmuz 2000

- Jale Gür,Asiad-Kosgeb Kalite Maratonu,Kültür Matbaası, Ankara,1996

- Levent Özdölmez, M.Ü.İşletme Fak., Yüksek Lisans Tezi,Benchmarking, s.20-21, bkz.,Nurtaç Ziyal

- Robert C.Camp’in, Le Benchmarking:Pour Atteindre L’Exellence et Dépassr Vos Concurrents, 2.baskı, ASQC Quality Press,1989

- Kıyaslama Yoluyla Performans Nasıl Artırılır? John G.Fisher, Rota yayınları, 1998

- www.competitiveanalysis.com

- www.benchmarkingreports.com

Lobi Ve Lobicilik

06 Kasım 2007

1 . LOBİ VE LOBİCİLİK

Günümüzde iletişim ; reklam, halkla ilişkiler, radyo, televizyon, sinema, gazetecilik

konularını içine alan bir tanım, bir iş sahası… Her biri birbiri ile bir şekilde ilintili, iletişim

içinde, hepsinin kendi başlıkları altında, alt kolları, alt iş sahaları var. Örneğin, daha çok

halkla ilişkiler ana başlığı altında ele alınan bir konu olan lobicilik.Yine son on yıl içinde,

ülkemizde de çok sık duyulmaya ve telafuz edilmeye başlanan lobi ve lobicilik ; bazen siyaset

hayatımızın içinde, uluslararası platformlarda, bazen de iş dünyamızda, şirketlerarası,

markalararası büyük yarışta kısaca birçok yerde karşımıza çıkıyor.

Lobi kavramı, hol, koridor, ve kulis gibi anlamlara gelmesine rağmen daha çok

“Bazı yolsuz çıkarlar sağlamak amacıyla biraraya gelerek parlemento koridorlarında , nüfuslu

çevrelerde , basında … çıkarcı bir siyaseti geçerli kılmaya çalışan kimselerin oluşturduğu bir

topluluktur. “ (1) şeklinde tanımlanmaktadır. Başlangıcı , İngiliz parlementosunda,

parlemento üyeleri ve halkın buluştuğu salondan çıkmıştır.

Yapılan başka bir tanımda ise; lobicilik; baskı gruplarının amaçlarına varmak için

kongrede, parlementoda yaptıkları çalışmalar olarak ifade edilir. Kişilerin ya da özel çıkar

gruplarının siyasal karar alma sürecinin etkileme amacına yönelik girişimleri. Lobiciliğin ya

da diğer adıyla kanun simsarcılığının olmadığı siyasal sistem yoktur. Çoğunlukla meclis

koridorlarında yürütülen kulis çalışmalarına dayanmakla birlikte, bir yemek, ziyafet veya

partiler lobicilik için uygun zeminlerdir. Çalışmalar kongre ya da parlamento üyelerinin ikna

etmeye çalışmak, haklı bir dava peşinde olduğuna dair gerekli bilgi ve doküman sağlamak,

(1) Bayramoğlu , 1985

temsilcilerine destek sözü vermek gibi aktivitelerle sürdürülür. Ayrıca baskı grupları,

temsilcisi olduğu grubun talepleri doğrultusunda kanun tasarısı taslakları hazırlayarak,

bunların temsilciler vasıtasıyla yasalaşmasını sağlarlar. Yine baskı grupları propaganda yolu

ile kamuoyunda ve hükümette uygun bir hava oluşturmaya çalışırlar.Lobicilik yapan kişiler

güçlü bir ticari ya da tarımsal kuruluşun veya işçi sendikasının bu işle görevli memurları,

ücretle çalışan profesyonel lobiciler, istek ya da sorunlarını iletmeye çalışan sıradan

vatandaşlar olabilir.

Lobicilik ; özellikle siyaset dünyasında bireylerin ya da bazı grupların kanun

yapıcıları etkilemek için planlayıp , organize ettikleri her türlü girişim ve etkinliktir ve daha

geniş bir ifade ile lobicilik; bir fikri, bir ürünü, bir konuyu satma, kamuoyunda olumlu

izlenimler oluşturulmasını sağlama, lanse etme, yanlış izlenimleri silme yada düzeltme,

gerektiğinde baskı grupları yaratma, aleyhte olan bir durumu lehe çevirme olarakta

açıklanabilir.

Lobicilik; kamu yönetiminde daha çok yasa yapıcı ya da karar verici

konumunda olan kişileri bilgilendirme ve etiketleme çabalarıdır. Aynı zamanda karar

organları ile çıkar grupları arasındaki ilişki ağları ve etkileme süresidir. Anlaşılacağı üzere

lobicilik karar alma süreçlerine katılmayı ve bu sürece etki etmeyi amaçlamaktadır. “Siyasi

mekanizmaya yönelik bir halkla ilişkiler faaliyeti “ olarak görülmektedir. Belli bir grubun

ya da bir kesimin tanıtımını yapmak ve onun yaklaşımları, beklentileri doğrultusunda

kamuoyu oluşturmak olarak tanımlanabilen lobicilik halkla ilişkiler – duyurum kavramının

daha geniş ve kontrollü bir boyutunu oluşturur. Lobicilik, çağdaş demokrasilerde ,

hem ülke içi menfaat grupları tarafından hemde ülkenin genel menfaatleri doğrultusunda

uluslar arası bir boyutta gerçekleşebilir.

Lobiciliği yapan kişiler çoğalınca, ; dünyanın gelişmiş ülkelerinde özellikle

Avrupa ve lobiciliğin anavatanı Amerika’da lobicilik de bir iş, profesyonel bir meslek haline

Geldi. Lobicilik faaliyetleri ilk kez 1946 yılında Amerika’da “Federal Regulation of

Lobbiying Act “ ile yasal bir çerçeve içine alınmış, federal hükümetler lobicilik

faaliyetlerini, modern devlet sisteminin ve hükümet anlayışının önemli vazgeçilmez bir

unsuru olduğunu kabul etmişlerdir. Bundan sonra , tüm lobicilik faaliyetlerinde bulunan

kişiler Adalet Bakanlığı’na kayıtlı olarak çalışmalarını sürdürmüşler , bakanlığa her dört

ayda bir düzenli raporlarla bilgi vermişlerdir. Ancak 1976 yılında Washinton Post

gazetesi tarafından lobicilik konusunda yapılan bir araştırma yasaladaki bazı boşlukları

ortaya çıkarmış, kayıtlı 2000 civarında loici olmasına karşılık devlet dairalerinde 10000

civarında kişinin faaliyette bulunduğunu saptamıştır.1991’de yüürürlüğe giren yeni bir

kanunla bu işle uğraşan insanlara ve yaptıkları işlere bazı kısıtlamalar getirmiştir.

Bunlardan en önemlisi; özellikle, daha önce hükümette çalışıp, bu işi seçen kişilere

getirilen; işten ayrıldıktan sonra bir yıl süreyle profesyonel olarak bu işi yapmayacaklarıdır.

Ülkemizde lobicilik ; yakın zamana kadar halkla ilişkiler kapsamında

görülmeyen , ahlaki ve kanuni olmayan bir faaliyetti.Fakat tüm dünyada olduğu gibi

ülkemizde de lobi faaliyetleri gittikçe kabul görmeye başlamıştır.

2. MESLEK OLARAK LOBİCİLİK

Lobicilerin daha önceleri özellikle siyaset dünyasının yer altı faaliyetlerinin

yaptıkları bilinirdi. Fakat son yıllarda en saygın mesleklerden biri olma yolundadır.Çünkü,

özellikle Amerika’da lobiciliğin tüm çalışma sahaları, iş teknikleri yada bir ülkenin

haklarının savunulması , anlatılması , benimsetilmesi , haklı çıkarılması yolunda

faaliyetler,kanunlar tarafından denetim altına altındadır ve demokratik sistemin bütünsel

ve meşru bir parçası sayılmaktadır.Bu ülkede tarihi süreç içinde gelişen lobicilik

faaliyetleri bir çok kurum tarafından kullanılmaktadır ve sırf bu amaçla kurulan dev şirketler

sistemin önemli bir parçası haline gelmiştir. Buna karşın birçok Avrupa ülkesinde konuya

kuşkuyla yaklaşılmaktadır. Özellikle,uygulamadaki hatalar ve suistimallerden dolayı

lobiciliğin ahlak dışı bir uygulama olduğu ve siyasilerle hukuk dışı bağlantılar kurulması

şeklinde anlayışlar bulunmaktadır. Fakat dünyadaki genel kabule paralel olarak son yıllarda

çoğu ülke tarafından lobicilik kabul görmeye başlamış ve bu konuda faaliyet gösteren

kurumların sayısı artmıştır.

Özellikle lobicilik faaliyetlerinin dört ana grubu sayılan; işçi sendikaları, ticari

kuruluşlar,kurumlar ve“çıkar grupları”bu haklardan ve bu mesleğin inceliklerinden değişik

biçimlerde yararlanmakta bazı olabilecek başarısızlıkları pekala bir başarıya

çevirebilmektedirler. Çünkü lobiciler yasalar çerçevesinde her türlü teşkilatta kolayca yer

alabilmekte, kişi,firma, kurum, ve kuruluşların, ülkelerin birer birimi olarak

çalışabilmektedirler. Ayrıca lobiciler uzman oldukları sahalarda geniş bilgiyede sahiptirler.

Bu nedenlerle çoğu zaman; özellikle siyasi çevrelerde bilgilerine danışılan kişilerdir.

Lobicilik; bilgi toplayıcılar, temsilci ve ferdi lobiciler şeklinde üç gruba

ayrılabilir:

BİLGİ TOPLAYICILAR:Karar vericileri etkileyerek ilgili tam ve eksiksiz bilgi

toplamaya çalışırlar. Bu bilgiler gizli veya açık olabilir, stratejik veya özel

konularda kullanılabilir.

TEMSİLCİ LOBİCİLER:Hedef ülkelerde geçerli huku sistemini iyi bilen

belirli konularda uzmanlaşmış yasal danışmanlık yapan hukuk firmalarıdır.

FERDİ LOBİCİLER:Siyasal mekanıizma içerisinde karar organlarını

etkileyebilmek için müşterinin çıkarları doğrultusunda çalışmalarını devam

ettirirler

Lobicilik mesleğini yapan kişileri incelendiğinde , bu kişilerin belirli bir konuda eğitimleri olmadığını, ancak her işte başarılı olabilmenin temel şartının; eğitim olduğu gibi, bu konuda da eğitimin ön şart olduğunu görülüyor. Bu iş için eğitimi konusunda siyasal bilgiler, hukuk gibi konular tavsiye edilse de bu eğitimin içinde lobicilik konusunda uzman olunacak nitelikte bir ders programının olmadığı göze çarpıyor , ancak siyasal bilgiler, hukuk, uluslararası ilişkiler eğitiminin ve bu konulardaki bilgilerin bu işi, bu mesleği yapma, başarılı sonuçlar alma konusunda oldukça yardımcı olabildikleri, bilinen bir gerçek. Asıl alınması gereken eğitim ise; iletişim (genel anlamda), gazetecilik ve halkla ilişkiler gibi görülüyor… bunun nedeni ise , lobiciliğin de bir yerde; bir fikri, bir ürünü, bir konuyu satma, olumlu izlenimler yaratmasını sağlama, lanse etme, kamuoyu yaratma, yanlış izlenimleri silme ya da düzeltme, baskı gurupları yaratma, aleyhte olan bir durumu lehe çevirme faaliyetleri olması ve bu işleri iyi yapmanın bir "iletişim" işi olması. Yani iletişimin tüm tekniklerini iyi kullanabilme işi, yani; tüm iletişim araçlarını; medyayı, reklamı, halkla ilişkileri, yazı ve "dil"i… Çünkü "iletişim"ciler; yazılı ya da sözlü, tüm iletişim biçimlerini en iyi kullanan kişiler, çünkü "lobicilik"; temelde insanları etkileme işi olduğu biliniyor. Bunun gerçekleşmesi de öncelikle çok iyi konuşmakla ve gerektiğinde yazmakla, yani bir düşünceyi en iyi şekilde ifade etmekle oluyor, ki özellikle en çok kullanılan iletişim aracı mektuplardır, sonra; medya olarak göze çarpıyor.

Ayrıca iyi bir çevre de gerekliliklerden biri sayılıyor. Lobicilik için sadece eğitim, iyi, etkili bir iletişim becerisine sahip olmak da yetmiyor, geniş bir çevreye sahip olmak da gerekiyor, hem de gerçekten iyi dostluklar, arkadaşlıklar üzerine kurulmuş bir çevre… Büyük menfaatlere dayalı olmayan, sevgi, saygı, güven ve içtenliğe dayalı ilişkilerden oluşan bir çevre. Bu da, yapılan işin gereğine göre, iletişim sektörü, iş ya da özellikle siyaset dünyası içinde uzun yıllar harcamakla olmaktadır. Aynı zamanda tecrübeyi de getiren, uzun yıllara dayalı iş hayatı, lobicilik işini meslek edinmiş kişilere kişilerarası iletişimde önemli yararlar sağlamakta, neyi ne zaman yapması ya da yapmaması, neyi ne zaman, nerede konuşup konuşmaması, hatta ne kadar konuşması gerektiği konusunda birçok şeyi de zaman içinde öğretmektedir, aynı zamanda sabırlı olmayı, her türlü olumsuzluklara karşı dayanıklı ve kusursuz olmayı, çok az hata yapmayı da öğretir.

Lobicilikte, başarılı olmanın yolları: Başarılı bir lobici olabilmek için eğitimin, tecrübenin ve iyi bir çevrenin bu iş için ne kadar önemli olduğu bilinen bir gerçekve genel şart. Bu işte olumlu sonuçlar alabilmek için ise;

o Kişisel olarak güvenilir bir imaja sahip olmalı, bu imajı zedeleyecek hiçbir davranışta bulunmamalı,

o Gerçekten inanılmayan, iyi araştırılmayan, doğruluğu konusunda şüpheler olan bir konunun lobi çalışmaları asla yapılmamalı,

o Konu tam olarak anlaşılmalı, yapılacak çalışmaların stratejisi tüm detaylarına göre saptanmalı, planlanmalı,

o Yapılan planda savunma planları olduğu kadar saldırı planları da olmasına dikkat edilmeli,

o Güvenilir bilgi alma kanallarına sahip olunmalı,

o "Anahtar" kişiler, kurumlar iyi seçilebilmeli,

o Zamanlama iyi yapılmalı,

oLobi yapılan kişinin yetkileri asla kötüye kullandırılmamalı, yanlış bilgi verilerek yanlış rotalara saptırılmamalı, istenmeyen sonuçlarla karşılaşılmamalı, gerçeklerden ayrılmamalıdır,

o Anlatım yalın, kolay anlaşılır olmalı, yanlış anlaşılmalara yolaçacak uzun anlatım / yazımlara, gereksiz detaylara girilmemelidir,

o İletişim araçları çok isabetli seçilebilmelidir (mektup, gazete ilanı, gazetede haber, direkt görüşme vs.),

o Sanat ve estetikten anlamalı, gerektiğinde bir reklam, gerektiğinde bir halkla ilişkiler kampanyasını yönlendirecek "vizyon"a sahip olmalıdır,

o Rakipler asla küçümsenmemeli, kişilikler zedelenmemeli, saygı ölçülerine dikkat edilmeli,

o Karşı lobi grubunun çalışmaları iyi izlenmeli, takipçi olunmalı,

o Gerekli tüm toplantı, geziler, yemek, basın toplantıları, basın gezileri vs.’ye katılınmalı, alınan davetlere mümkün olduğunca gidilmeli,

o Bilgilenme başvurularına olumlu bakılmalı, yardımcı olunmalıdır,

o Sosyal klüpler ve derneklere üye olunmalı,

o Sabırlı, uzlaşmalı, yardımsever olunmalı, saldırgan olunmamalıdır,

o Alınacak sonuçlar iyi tahmin edilebilmeli,

o "Çevre" ile devamlı, iyi niyete, sevgiye, saygıya ve dürüstlüğe dayalı düzenli bir iletişim kurulmalı,

o Toplumun hassas olduğu konularda (çevre, tabii afetler vs.) gönüllü görevler alınmalı, hayır kurumlarına destek sağlanmasına yardımcı olunmalı,

o Birlikte çalışılan ekip gerektiğinde motive edilmelidir,

o Alçak gönüllü olunmalı,

o Yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen başarı için övünmemeli, bu başarının keyfi, prestiji, adına çalışılan kişi/kuruluşa bırakılmalı, asla ön plana çıkılmamalıdır

Ülkemizde maalesef henüz lobiciliği iş dalı olarak kabul etmiş kuruluşlar mevcut değildir. Bazı reklam şirketlerinin halkla ilişkiler bölümlerinin yurtiçi lobicilikte zayıf adımlar atmay başladıkları görülmektedir. Ancak deneyimleri yeterli değildir. Bu bakımdan deneme- sınama – yanılma – düzeltme – tekrar deneme zincirinin dışına çıkılması bugün için mümkün görülmemektedir.

Yurtdışına yapılacak

3.LOBİCİLİK VE BASINLA İLİŞKİLER

Günümüzde gündemi genel olarak basın belirlemektedir. Bu, bir lobicinin asla unutmaması gereken bir konudur.

3.1.Medya’nın önemi:

Günümüzde medyanın her konuda hatta gündem yaratma, gündem belirleme konularında bile toplum üzerinde ve kamuoyu yaratma konusunda oldukça büyük etkileri vardır. Günümüzde gündemi genel olarak basın belirlemektedir. Bu, bir Lobicinin asla unutmaması gereken bir konudur.

Sadece Lobiciler değil, herkes, bir şekilde basını kullanmak için yoğun bir çaba içindedir; ülkeler, firmalar, kişiler (işadamları, siyasetçiler, sanatçılar vs.), Reklamcılar, Halkla İlişkilerciler…

Lobicilik de çok fazla "Basınla İlişkiler" gerektiren bir iştir ve tüm Lobiciler öyle ya da böyle basının gücünden yararlanmak istemektedirler hatta bunun zorundadırlar . Özellikle bir Lobici için yüksek tirajlı gazetelerin ilk sayfalarında ya da çok fazla "rating" alan televizyon kanallarının haber ya da konuya uygun özel programlarında yer almak oldukça önemlidir.Burada, sadece bu gazeteler ya da TV kanallarında yer almanın zorluğu yanında, bu işin doğru zamanda gerçekleştirilmesi de apayrı bir zorluktur. Yani bir Lobici için zamanlama oldukça önemlidir. Çünkü, zamanlamada yapılan bir hata, çok iyi planlanmış, başarıya ulaşma şansı oldukça yüksek bir Lobicilik faaliyetini bir anda mahvedebilir.

3.2. Hedef Kitlenin seçimi;

Zamanlama kadar hedeflenen kişi/kişilerin ya da gurubun seçimi de oldukça önemlidir. Ve yapılacak Lobi faaliyetlerinin kim/kimler üzerinde yoğunlaştırıldığında daha iyi sonuçlar alınabileceğinin, hatta ne gibi sonuçlar alınabileceğinin kestirilmesi Lobicinin uzmanlığı, üzerinde çalıştığı konuya hakimiyeti ve tecrübesi ile yakından ilgilidir. Burada "uzağı görmek" atılan her adımdan sonra ve ileri adımlarda neler olabileceğini önceden kestirebilmek ise apayrı, özel bir yetenek işidir…

3.3. Basınla İlişkiler’in "püf noktaları";

Gazeteciler devamlı olarak iyi, ilginç, hatta "sansasyonel" haberler peşinde koşarlar. Bu bilinen bir gerçektir. İşin sadece Halkla İlişkiler boyutunu incelediğimizde bile, bir halkla ilişkilercinin en önemli yaptığı işlerden birinin de basının ilgisini çekebilecek haberler yaratmak, üretmek olduğunu hepimiz biliriz. Bu, bir Lobici için de böyledir. Lobiciler de basının ilgisini çekebilecek haberler hazırlayıp basına verirler, basının gücünden mümkün olduğunca yararlanmaya çalışırlar.

Ancak tüm basın organlarına her gün yüzlerce haber, bilgi gelmektedir ve bunlar taşıdıkları öneme göre o yayın organının en uygun sayfalarında ya da (eğer bu bir televizyon kanalı ise) programları içinde yer almaktadır. Yani bir haberin yayınlanırlık şansı, o haberin tamamen kaynağına, sonra önemine bağlıdır (haberin "haber değeri").

Basın, isteyerek ya da istemeyerek, kendisine gelen tüm haber kaynaklarını devamlı olarak takip etmekte, hangi kaynaklardan daha iyi, daha doğru ya da bunun tam tersi haberler geldiğini değerlendirmektedir. Bunun için, belli bir süre içinde, devamlı olarak aynı kaynaktan gelen değersiz haberler zaman içinde bu haber kaynağı açısından olumsuz bir imaja dönüşeceğinden kurum ya da kişi bazında uzun vadeli, kalıcı başarılar için bu konunun ciddiye alınması oldukça önemlidir. Kötü imaja sahip bir haber kaynağı iseniz, zaman içinde ciddiye alınmayacağınız, arada bir gerçekten çok önemli bir haber bile geçseniz, bunun bile ilgi çekmeyeceği, ciddiye alınmayacağınız bilinen bir gerçek, sonuçtur…

Genelde bazı halkla ilişkilerciler ve Lobiciler, basında çalışan gazeteci arkadaşlarına, buradaki çevrelerine güvenirler. Ancak onlarında iyi bildiği gibi, bu avantaj, onların her zaman, o basın kuruluşlarına gönderdikleri haberlerin rahatlıkla yayınlanacağı anlamına gelmez.

Hatta ; zaman zaman bu işleri yapan kişiler basındaki bu arkadaşlarını rahatsız da ederler. Hatta bazen onların üzerinde gereksiz baskılar bile oluşturabilirler. Ancak bu zorlamalar, onların zaman içinde bu kişileri kaybetmelerine yol açabilir. Bu da uzun soluklarla elde edilen arkadaşlık ve dostlukların kaybedilmesi adına büyük bir zarardır. Oysa, iyi hazırlanmış, haber değeri olan bir haberin basının ilgisini çekmesi, bunun büyük ihtimalle yayınlanması kaçınılmazdır ve gereksiz zorlamalara çoğu zaman gerek bile yoktur.

3.4. Kime, hangi sayfaya?

Üretilen bir haberin, hangi yayın organın, hangi sayfasında yayınlanmasının daha

iyi sonuçlar vereceği, bu amaca ulaşmak için haberin kime gönderileceği ayrı bir iştir. Bu bir Lobici için, yukarıda hedeflenen kişilerin seçimindeki kadar önemli işlerden biri, bir tecrübe, bir kuvvetli tahmin işidir

3.5. Toplantılar

Lobicilik için davetler de oldukça önemlidir. Bu yüzden Lobiciler aldıkları her türlü davete mümkün olduğunca katılmalıdırlar. Herhangi bir nedenle katılınamayan önemli toplantılara ise bir şekilde telefon, telgraf, vs ile ulaşmak, (gerekiyor ise) özür dilemek, tebrik etmek, Lobicinin kendisini gündemde tutması açısından oldukça önemlidir. Ayrıca bu işte etkili sonuçlar almak için, arkadaşlık, dostluk ilişkilerinin devamlı olarak "sıcak" tutulmasında, çevrenin yeni kişilerle devamlı olarak genişletilmesinde büyük yarar vardır.

Özellikle toplantılar ve buralarda yapılan konuşmalar basının ilgisini çekmek için önemli ortamlardır. Ancak bu bir basın toplantısı ise, özellikle basına verilen demeçlerde bazı konulara özellikle dikkat edilmesinde önemli yararlar vardır. Yani bunlarda;

o Asla yalana kaçılmamalı,

o Dürüst olunmalı,

o Ciddi olunmalı (arada, az da olsa espri yapılabilir),

o Gereksiz laf "ağız" değiştirilmemeli,

o Açıklamalarda gereksiz detaylara girilmemeli,

o Bilinmeyen konularda konuşulmamalı, cevap verilmemeli, böyle bir durum olduğunda, bu açıkça söylenmeli, sorunun cevabının araştırılıp, daha sonra yanıtlanabileceği belirtilmeli,

o Yapılan konuşma ve açıklamalarda mutlaka enteresan, dinleyenlerin ilgisini çekebilecek bir şeyler bulunmalı,

o Boş, gereğinden fazla konuşulmamalı,

o Sır olması gereken konulara hiç girilmemeli,

o Gündem dışındaki başka konulara girilerek, ilgi gereksiz yere dağıtılmamalı, ana konunun önemi azaltılmamalıdır.

3.6. Basın Bültenleri;

Her çeşit iletişim aracı, ait olduğu kişi, kurum ya da kuruluş hakkında bir takım mesajlar vermektedir. Bu da bir imaja dönüşmektedir. Yani kağıttaki logo , kağıdın rengi, yazıyı bloklama şekli , kullanılan yazı karakteri, cümleler , noktalama işaretlerini kullanma biçimi ; dökümanda olan herşey. Hatta gönderme biçimi bile…

Konu "Lobicilik" olunca, bir Lobicinin en önemli iletişim araçlarından biri de; "Basın Bültenleri"dir. Ve Basın Bültenleri’nde bile dikkat edilecek birçok önemli nokta vardır.

Bunların başında, öncelikle yazım tekniğinin belirli kurallara uygun olmasının gerektiğidir. Ayrıca ;

o Yazılan kağıdın bir görsel kimliği (PR ya da Lobicilik şirketinin ya da Lobicinin kimliği) olmalıdır,

o Haberin çarpıcı bir başlığı olmalıdır,

o "Metin"de kısa, net ve kolay anlaşılır olunmalı, çok duyulmuş laflardan kaçınılmalıdır,

o Gereksiz detaylara girilmemelidir,

o Bültenin genel görünümünde, yazının genel dizaynında ve yazım dilinde ciddi olunmalıdır,

o Gönderilen yayın organları ve kişiler doğru seçilmeli, kişilerin isim ve "titr"leri doğru yazılmalıdır.

3.7. Lobiciliğin en yoğun olduğu sahalar;

Lobicilik, kendisini en yoğun olarak Amerika’da, özellikle de "Siyaset Sahnesi"nde göstermektedir. Özellikle seçim kampanyalarının yürütülmesi sırasında Lobiciler önemli görevler üstlenmektedirler orada. Bu sırada işçi sendikaları, siyasi guruplar, halkla ilişkiler şirketleri, iş çevreleri, basın kuruluşları, ideolojik kuruluşlar ve dernekler ile kongre üyeleri, senatörler ve halk arasında yoğun bir "İletişim Trafiği" yaşanmaktadır. Bu "trafik" içinde ve yapılan büyük tanıtım kampanyaları sırasında çok değişik reklam araçlarının yanında mektuplar, telefonlar, fakslar ve şimdilerde "e-mail"ler önemli roller üstlenmekte ve oynamaktadırlar.

Yine ABD’deki Lobicilik faaliyetlerini incelendiğinde, Lobicilik şirketlerinin ülke içindeki fikir, iş ve siyaset dünyasındaki konular için önemli roller oynadıkları kadar, yabancı ülkelerin Amerika’daki uluslararası platformlardaki çıkarlarını da korumak için profesyonelce ve yasalar çerçevesinde çalıştıklarını görülmekte.(İngiltere, İran, Ermenistan, Fransa, İsrail, Güney Afrika vs. için olduğu gibi.)

Neredeyse tüm dünya ülkelerini ABD içinde de güçlü olmaya, ABD’nin siyaset dünyasını da kendi menfaatleri doğrultusunda etkilemenin gerekli olduğuna, bu ülkenin tüm

dünya üzerindeki askeri ve ekonomik gücü itmektedir. Bu ülkeler, Lobiciliğin gücünden yeri geldikçe, hatta gelmedikçe bile ustaca yararlanmaya çalışmakta, bu çalışmalar sayesinde birçok olumsuzlukları kendi lehlerine çevirebilmekte, hatta "silaha sarılmak" artık en son akla gelen çarelerden biri olmaktadır. Bu da insanlık adına iyi de olmaktadır. Ve ülkeler, eskiye oranla muhtemel, silaha dayalı savaşlara daha zor sürüklenmekte, bu savaşların yerini artık daha çok ekonomik savaşlar almaktadır. Ancak bu silahsız savaşların bile ülkelere verdiği zararlar pek de küçümsenecek boyutlarda olmayabilmektedir.

4. LOBİ STRATEJİ VE TAKTİKLERİ

Lobicilik uygulama yöntemleri ve lobi stratejileri üçlü bir görünüm içinde karşımıza çıkmaktadır. Yöntemler olarak lobicilik:

Doğrudan lobicilik yöntemleri

Dolaylı lobicilik yöntemleri

İletişim kanallarını açık tutmaya yönelik lobicilik yöntemleridir.

Lobicilik yöntemleri altında oluşturulan stratejileri şu şekilde sıralayabiliriz:

YASAL YOLLARA BAŞVURMA STRATEJİLERİ

Haksız kararların engellenmesi için idari müdahele sağlamak , yargı ile olumsuz kararı düzeltmek ve belge yaratmak esastır. Taktik faaliyetlerde ise;

Dava açmak idari sağlamak ,

Emsal yaratmak gibi faaliyetlerde bulunulur.

KOALİSYON-İŞBİRLİĞİ STRATEJİLERİ:

Aynı malları üreten işletmeler , aynı Pazar engelleri ile karşılaşan işletmeler ve yan sanayii dallarındaki aynı menfaat ve çıkarlara sahip örgütlü grupların lobicilerin ortak amaçlarını geçekleştirmek için işbirliği yada koalisyon yapmalarıdır.

SEÇMEN ETKİSİ VEYA BASKI STRATEJİLERİ

Lobi yapacak işletmenin dayandığı grup gücü, çalışanların yaratabileceği politik fonlar önem taşımaktadır. Bu çerçevede:

Mektup ve telgraf kampanyaları

Nüfuzlu üyelerin hedef karar vericileri etkilemek için kullanılması

Genel kurul ve çeşitli toplantıların karar tutanaklarını kamuoyuna yayınlamak

Politik yardım kampanyaları yapmak gibi taktik faaliyetler uygulanmaktadır.

ENFORMASYON STRATEJİLERİ:

Burada amaç , hedef karar vericiyi bilgi vererek iletişim kanallarını açık tutmaktır. Sağlam enformasyon işletmenin menfaatleri doğrultusunda olabileceği gibi işletme ile hiçbir ilgisi olmayan ve tamamen hedef karar vericinin çalışma,etkin olma ve amaçlarına uygun da olabilir. Burada asıl amaç hedef karar verici ile iletişim kanallarını açık tutmaktır. Örneğin, hedef karar vericinin ilgilendiği konularda veya onların çok önem verdiği ve ihtiyaç duyduğu konularda araştırmalar yaparak sunmaktadır. Araştırma maliyetleri tamamen işletme tarafından karşılanır. Genellikle uygulanan taktikler şunlardır:

Araştırma sonuçları yayınalamak,

Halkla ilişkiler faaliyetine girmek

Uzmanlık bilgisi sağlamak

Oturumlarda tanıklık etmektir.

ENGELLEMEK YADA KARŞI OLMAK STRATEJİLERİ:

Burada işletmenin bir çıkarı ile ilgili alınmış bir karara karşılık söz konusudur. Alınan kararlar haklı bile olsa medyada karar aleyhine yazılar yayınlanır. Her fırsatta kararın etkilediği gruplar ve karşı karşıya kalacakları sorunlar dile getirilir. Bu grupta karşılaşılan taktik ve faaliyetler şunlardır:

Protestolar ve yürüyüşler,

İhbar veifşaatlar,

İşletme ortak ve çalışanlarını aksiyon içine çekmek gibi faaliyetlerdir.

Lobiciliğin başarısı temsil ettiği kitlenin özellikleriyle yakından ilgilidir. Kalabalık ve prestiji yüksek bir grubu temsil eden

Avrupa Birliği (AB) kurumlarında her anlamda sesinizi duyurmanız için bıkıp usanmadan lobicilik yapmak zorundasınız. AB nezdinde şu anda lobicilik yapan elliden fazla kurumda, 60 binden fazla kişi çalışıyor. Brüksel’de Türk lobiciliği ise giderek güçlenme eğiliminde. Türkiye’nin Helsinki zirvesinde aday ilan edilmesinin ardından, Tulu Gümüştekin başkanlığında kurulan Corporate&Public Strategy Advisory Group (CPS), Türkiye ağırlıklı çalışan tek AB lobi şirketi oldu. CPS bir yandan AB’nin icra organı AB Komisyonu’nun bütün ihalelerine girerken, diğer yandan Türkiye’de yatırım yapmak isteyen AB kuruluşlarına veya Türkiye’den AB’ye yatırım yapmak isteyen Türk şirketlerine danışmanlık hizmetleri veriyor. Gümüştekin’e göre, Helsinki süreci ile birlikte Türkiye’ye yatırımlar hızlandı.

Yurtdışındaki Türklerin lobicilik faaliyetleri güçleniyor mu?

Burada Türkiye-Amerika ve AB üçgeni önem kazanıyor. Her şeye bir bütün olarak bakmak önemli. Türkiye’de iş yapan herkes ya AB konusunda uzman ya da ABD konusunda. Ancak bunlar ayrılamaz bir paket. Bu üçgen

içinde İsrail de önemli. Bence ilişkilerin birinci ayağı AB ilişkileri. Gerek Brüksel, gerekse ABD’de lobiciliğin önemi Türkler arasında da kavranmaya başlandı. Biz temel olarak Türk şirketlerine veya AB içinde Türkiye’de yatırım yapmak isteyen yabancı şirketlere hizmet veriyoruz. Ancak, yatırımların gerçekleşmesi için Türk şirketlerinin buradaki kurum ve kuruluşlar nezdinde kendilerini anlatabilmeleri lazım. Bu da birtakım kurallara bağlı. Bir mevzuatla sıkıntınız varsa, o zaman o kurumla ilişkiniz olmak zorunda. Üye devlet olmanız işinizi kolaylaştırıyor. Biz Türkiye ağırlıklı çalışan ilk Belçika şirketiyiz. Avantajımız hem bütün ihalelerine girebilmek, hem de onlara cevap verebilmek. Hedefimiz Türkiye ağırlıklı çalışmak. Bir Türkiye lobi gücünün burada oluşması gerekiyor.

Brüksel’de Türkiye ağırlıklı çalışan sizden başka bir lobi şirketi var mı?

Cem Duna’nın başında bulunduğu AB Danışmanlık var. Ama tek Belçika şirketi biziz. Belçika şirketi kurmak daha pahalı bir iş. Bu nedenle bu alana şu ana kadar giren olmadı. Brüksel’den başka Washington’da da amacımız Türk şirketlerine hizmet vermek. Kongre nezdinde lobi yapmak. Türkiye’de yatırım yapan Amerikan şirketlerine hizmet vermek. Şirketleri şirketlerle tanıştırmak. Aslında bütün şirketin yapısını, Amerika, Avrupa ve Türkiye ayakları olarak üçe, her bölgeyi de kendi arasında ortaklıklar ve halkla ilişkiler olarak ikiye ayırdık. Halkla ilişkilerde lobi faaliyetleri ağırlıklı. AB Komisyonu’na ve değişik şirketlere lobi hizmeti veriyoruz. Ortaklıklar konusunda

ise, şirketleri şirketlerle tanıştırıyoruz. Avrupa projeleri daha çok Avrupa Yatırım Bankası kullanılarak yapılan projeler. Geniş bir perspektifimiz var. Türkiye ile bağlantımızı da İstanbul’da büromuz aracılığıyla sağlıyoruz.

Türkiye’ye yatırım yapmak için başvuran çok şirket var mı?

Çok büyük yatırımlar yapmak isteyen olduğunu söyleyemem. Ancak, Türkiye ile ilgilenen ve Türk şirketleriyle birlikte ortaklık yapmak isteyen var.

Helsinki’den bu yana yatırımlar konusunda Türkiye’ye olan bakış açısı değişti mi?

Hem AB hem de ABD yatırımcılarında bir rahatlama görüldü. Türkiye’nin nereye gittiği konusunda daha çok önlerini görmeye başladılar. Türkiye’deki mevzuatların AB ile aynı parallelikte gideceğini biliyorlar. Türkiye’yi bir de Uzakdoğu gibi gören yatırımcılar vardı. Onlar belki biraz hayal kırıklığına uğradı.

Ama sözünü ettiğim yatırımcıların sezonluk veya kısa vadeli yatırımları olduğu için bir kayıptan söz edemeyiz. Onun dışında ABD’de gözler yavaş yavaş Türkiye’ye dönmeye başladı. Ancak rakam vermek için çok erken.

Yatırımlar genel olarak hangi alanda yoğunlaşıyor?

Genellikle hizmetle sektöründe. Türkiye bu konuda daha bakir görünüyor. Bu alanda Doğu Avrupa’ya giden yatırımcılarda ciddi bir Türkiye opsiyonu doğmuş görünüyor. Bir de Türkiye’nin Türk cumhuriyetleri ile ilişkileri de AB’nin gözünden kaçmıyor. Örneğin, Belçika’nın en büyük şirketlerinden biri, bana gelerek bir Türk firmasıyla Kazakistan’da ortaklığa girmek istediğini söyledi. Biz de kendilerine yardımcı olduk. Helsinki herkesin kafasında Türkiye opsiyonunu doğurdu. Ancak bu kadar kısa süre içerisinde hızlı gelişmeler beklememek lazım. Bu bir süreç. Ancak ben bu sürecin Türkiye lehine işleyeceğine inanıyorum.

AB kurumlarında Türkiye’ye olan bakış açısı değişti mi?

1992 yılında komisyonda staj yaptığım sırada, ‘Sizin burada ne işiniz var’ diye sorarlardı. Bugün ise komisyondan kiminle karşılaşsam, bana çok farklı konuşuyor. ‘Türkiye aday’ diyorlar. ‘Ne zaman müzakereye oturacaksınız? Kopenhag kriterlerinden şunu yakaladınız’ diye yorumlar yapıyorlar. Bu tür küçük örnekler bile Türkiye’nin imajının çok değiştiğini göstermiyor mu?

Türk lobisi Amerika’da sesini yeterince duyurabiliyor mu?

ABD’de Türkiye’nin lobisini yapan şirketler var. Fakat lobicilik yapan Türk şirketleri henüz yok. Amerika’da lobicilik kurumlaşmış ve çok zor. Lobicilik yapmak için kongrede kayıtlı olmak lazım. Amerika’da senatörler güçlerini oy kitlelerinden alırlar. Lobi gücünüzün olması

için ise oy verenlere hitap etmeniz gerekiyor. Türkler özellikle Güney Carolina’da tekstilde yatırım yapmaya başladılar. Böylelikle yavaş yavaş senatörlerin de dikkatlerini çekiyorlar.

Brüksel’de lobici olmak daha mı kolay?

Zaten Türkiye’nin menfaatleri burada daha fazla. Bundan sonra yapılması gereken Brüksel’de gerçekleşen oluşumları takip etmek. Rekabet konusu Türkiye’de en önemli mevzuatlardan biri. AB’nin her konudaki mevzuatı sürekli değişiyor. Artık Türkiye’nin yapması gereken, ‘AB nereye gidiyor’ diyerek gelecekteki mevzuat düzenine bakmak. Türk şirketleri dinamik olarak AB’deki gelişmeleri takip etmek zorunda. Olayları gündelik bazda takip etmek, tehditleri gördüğünüz noktada alarm vermek, fırsatlar görünce yakalamak, fırsatlar üzerine geleceğinizi inşa etmek.

Türk lobi şirketlerinin sayısı artacak mı?

Sesinizi duyurmak istiyorsanız bu kaçınılmaz. Birtakım büyük şirketler burada kendi temsilciliklerini kuracak. TÜSİAD içindeki şirketler de ayrılacak. Şu anda ortada bir milli mesele var. Ancak, geleceğe dönük stratejileri var. Pozitif bir lobi gücü çok büyük bir katma değer getirir.

Türkiye’nin yolu uzun diye hiç umutsuzluğa kapıldığınız, karamsarlığa düştüğünüz zamanlar olmuyor mu?

Türkiye bir yola girdi. Türkiye’yi bu yoldan hiçbir AB hükümeti çıkaramaz. Kamuoyu bunu benimsedi. Mesela futbol en büyük lobi. Türkiye’nin daha büyük lobisi olduğuna inanmıyorum. Herkes Türk futbolunu konuşuyor. Postacım bile Türk takımını yakından tanıyor. Galatasarayı, herkes tanıyor. Bu Türkiye’nin başlı başına bir başarısı. Diğer yandan, Türkiye’nin AB’deki yerini sağlamlaştırmak için sivil toplum örgütlerinin büyük çabaları oldu. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ve İktisadi Kalkınma Vakfı ilişkilerin en kötüye gittiği günlerde iyimserliği ayakta tuttular. Amerika da bize çok büyük destek verdi. Desteğini de sürdürüyor.

CPS iş başında

Corporate&Public Strategy Advisory Group ya da kısa adıyla CPS’nin Brüksel merkezinde altı kişi görev yapıyor. Brüksel merkezde, başkan Tulu Gümüştekin’e bağlı olarak çalışan Benoit Hambückers Türkiye ile 1996′da imzalanan Gümrük Birliği Anlaşması’nda AB tarafının müzakerelerini yürüten kişi. ABD’de Clinton döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi (National Security Council) üyelerinden eski Amerikan Büyükelçisi Joseph Wilson ise Washington temsilcisi ve kongre nezdinde lobicilik faaliyetlerini üstleniyor. CPS’nin İstanbul’da da bir bürosu bulunuyor.

ÜLKE adına çeşitli etkinliklerle lobi oluşturmak için Türkiye Tanıtım Araştırma Demokrasi ve Laik Oluşum Vakfı kuruldu. Vakfın genel başkanlığını İzmir Milletvekili gazeteci-yazar Hakan Tartan üstlendi, İTO, EBSO gibi kuruluşlar katkı koydu.

‘‘TÜRKİYE Lobisi’’ denilen oluşumun onur kurulunda İsmail Sivri, Ahmet Piriştina, Ziya Beşe, Rıfat Nalbantoğlu, Kemal Çolakoğlu, Ekrem Demirtaş gibi isimler yer aldı. Tartan, ‘‘Ülkemiz artık lobicilikte etkin olmak durumundadır’’ dedi.

ÜLKENİN adını çeşitli etkinliklerle duyurup lobi oluşturmak için Türkiye Tanıtım Araştırma Demokrasi ve Laik Oluşum Vakfı kuruldu. İzmir Milletvekili gazeteci yazar Hakan Tartan’ın genel başkanı olduğu TÜLOV’a İTO, EBSO gibi kuruluşlar da katkı koydu.

‘‘TÜRKİYE Lobisi’’ denilen oluşumun onur kurulunda İsmail Cem, İstemihan Talay, Zuhal Olcay, Kamran İnan, İsmail Sivri, Hikmet Çetin, Ahmet Piriştina, Ziya Beşe, Rıfat Nalbantoğlu, Kemal Çolakoğlu, Ekrem Demirtaş, Yılmaz Karakoyunlu, Necmettin Cevheri gibi isimler yeraldı.

Haksız suçlama

TÜLOV, panel, konferans ve konserlerle Türkiye’yi tanıtırken sorunları kültür, sanat ve bilim yardımıyla aydınlatmaya çalışacak. Türkiye’nin son zamanlarda haksız şekilde suçlandığını belirten Tartan, ‘‘Sözde Ermeni tasarıları, Kıbrıs ve Ege sorunları bunlara örnektir’’ dedi.

TARTAN, ‘‘2000′li yılların en önemli özellikleri lobi ve lobicilik faaliyetlerinin yoğunlaşmasıdır. Ülkemiz artık bu konuda etkin olmak durumundadır. Ürettiğimiz ve tükettiğimiz değerleri dünya insanlarıyla paylaşma zamanı geldiğine inanıyoruz’’ diye konuştu.

Demokratik bir ülke olan Türkiye’de çıkarları paralelinde olan hür teşebbüs hakiki veya hükmi şahısların biraraya gelerek dernek , birlik , oda ,sendika, federasyon ve konfederasyonlarını kurmalarının , kamuoyu ve devlet yöneticilerini etkilemeye ve yönlendirmeye çalışmalarının doğal karşılanması gerekmektedir. Bunun sonucu olarak Sanayi ve Ticarat odaları , Borsalar , ve TOBB dışında , meslek odaları , her ürün türüne ait ithalatçı ve ihracatçı birlikleri esnaf ve sanatkar dernekleri , masleki dernekler , işveren sendikaları federasyonları ve konfederasyonları , TÜSİAD , çeşitli illerde iş adamları dernekleri kurularak rekabet içinde çalışmalarını sürdürmektedirler.

Odalarda küçük büyük her kuruluş tek oy sahibidir. Küçük kuruluşlar çoğunluktadır. Çıkarları farklı olan büyük kuruluşların seslerini odalarda duyurmaları zorlaşınca TÜSİAD kurulmuştur. Ülkemizin çıkarı bu kurumların TOBB’un patronajı altıda , Türk hür teşebbüsünün en üst temsilcsi olarak , bir Hür Teşebbüs Konsey’inin oluşturulmasıdır. Fransa ve Japonya gibi ülkelerde çok başarılı olmuş bu sistemin Türk hür teşebbüsünüde güçlendirmesi

Günümüzde basınla ilişkiler, spesifik ürünlerin duyurusunu amaçlayan ürün

tanıtımı, iç ya da dış hedef kitlelerle iletişim, firmanın daha iyi anlaşılmasını sağlamak için

gerçekleştirilen kurumsal iletişim (corporate communication), yasa koyucu ve hükümet

üyeleriyle iletişimi sağlamak için yapılan lobicilik faaliyetleri, kamusal olaylar, işletmenin

durumu ve imajı hakkında yönetime danışmanlık yapmak halkla ilişkilerin görev ve uygulama

alanı içinde yer almaktadır.

Elektronik Ticaret

06 Kasım 2007

Giriş

İçinde bulunduğumuz yüzyılın son döneminde bilgi ve iletişim teknolojilerinde meydana gelen hızlı gelişme sonucu elektronik ticaret giderek yaygınlaşmaktadır. Uluslararası rekabette üstünlük sağlayanlar, iletişim ve bilgi teknolojilerini yoğun olarak kullanan kesimlerdir. Bilimsel araştırmalardan elde ettikleri sonuçları ekonomiye kazandıran bu kesimlerin uluslararası pazarlarda rekabet üstünlüğüne sahip olmaları da doğaldır.

Bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan bu gelişmeler, sayısal biçime dönüştürülmüş yazılı metnin, ses ve video görüntülerinin çok hızlı bir şekilde işlenmesini, iletilmesini ve depolanmasını olanaklı kılmıştır. Bunun yanısıra, toplumların tüm kesimlerinde, günlük yaşamın her alanında bilgisayar kullanımının çağın gereği olduğu bilinci oluşmaktadır, işte bu önemli iki gelişme, ekonomik kalkınmanın ve toplumsal refahın sağlanmasında elektronik ticarete stratejik bir önem kazandırmaktadır.

Elektronik ticaret konusunda yasal düzenlemelerini tamamlamış örnek bir ülke olmadığı gibi, uluslararası platformlarda, bu konuda tartışmalar da devam etmektedir. Bu nedenle, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelere göre geride kaldığı söylenemez. Ancak, elektronik ticarette yaşanan hızlı gelişme, ülkemizde, fiziki alt yapı eksikliklerinin hızla tamamlanmasını ve gerekli yasal düzenlemelere ilişkin çalışmaların bir an önce başlatılmasını zorunlu kılmaktadır.

Elektronik ticaret, çeşitli uluslararası kuruluşlarca çeşitli şekillerce tanımlanmıştır. Bu tanımları da toparlayarak, elektronik ticareti, "bilgisayar ağları aracılığı ile ürünlerin üretilmesi, tanıtımının, satışının, ödemesinin ve dağıtımının yapılması" olarak tanımlayabiliriz. Yapılan işlemler, sayısal biçime dönüştürülmüş yazılı metin, ses ve video görüntülerinin işlenmesi ve iletilmesini içerir.

Ayrıca, ticari sonuçlar doğuran ya da ticari faaliyetleri destekleyen eğitim, tanıtım-reklam, kamuoyunu bilgilendirme gibi amaçlar için elektronik ortamda yapılan işlemler de elektronik ticaret kapsamında değerlendirilmelidir.

Gelişen dünyada internetle yakından bağlantılı olması gereken sadece şirketler ve bunların çalışanları değil. Artık iletişim yaşamımıza girmiş olan internet, bizi ister istemez içine çekiyor ve zaman gösteriyor ki kulanıcı olarak kalanlar bile potansiyel müşteri kitlesinin içine giriyorlar. Şirketlerin bulundukları sektörlerde ya da ek alanlarda internet üzerinden faaliyet göstermeleri o şirketin müşterilerini ve hedef kitlelerini zaten internet müşterileri haline getirmektedir. Buna ek olarak internetin getirdiği kolaylık ve bu ortamda alış-verişin pratik ve zamandan kazandıran özelliği şirketlerle doğrudan müşteri ve satıcı ilişkisi olmayan ama belli talepleri olan grupları internet üzerinden araştırma yapmaya, karşılastırma, seçim ve alım yapmaya teşvik ediyor.

Yani internet ve özellikleri, genel olarak tüm kullanıcıları internet müşterileri haline getiriyor.

Halihazırda internet kullanıyorsanız, bunun için bir özel yazılım (software) kullanıyorsunuz, bunun için özel bir teknolojik donanım (hardware) kullanıyorsunuz, bunun için bir servis sağlayıcısına (ISP) abone oluyorsunuz. Bunlar internet kullanıcısı olmanın yerine getirilmesi şart koşullarıdır. Böylelikle program üreticisinin, modem üreticisinin ve servis sağlayıcısının müşterisi olmuş oluyorsunuz.

İNTERNET MÜŞTERİSİNİN TANIMI

Öncelikle kimin internet müşterisi, kimin internet müşterisi olmadığı açıklamak daha kolay olacaktır: internet müşterisi, internette satın alma işlemi yapan kimsedir. Bu bakış açısından internet müşterisi satıcıyla ücretli olarak işlem yapan kimsedir. Böyle bir tarif internette araştırma yaparak, herhangi bir ürünü internet üzerinden satıcıdan (kredi kartıyla olabilir) satın alan kişilere odaklanmayı sağlıyor. Ama bu tanım çok yeterli değildir. Daha iyi bir tarif olarak: kaliteye hareketi ödünç almak ve mali işleminin tipine bakmaksızın müşteriye malın ve hizmetin olduğu herhangi bir tüketiciyi görmek olabilirdi. Bilgi, servis veya mal olarak müşterinin tatmin olması bu tanıma ek olarak söylenebilir.

Bu tanım, odağın alıcılara o interneti kimin alışveriş için kullandığına yönlendirmiştir. Bu büyük ve belirsiz grup söz dinlemez kütle olur, ve hatta birbirini etkilemesi daha zor olmaya başlamıştır. Bu geniş kategoriye müşteri olan internet müşterileri :

· şirketlerin web sayfalarının okuyucaları

· şirket maillerinin alıcıları

· gazetelerin online aboneleri

· direkt malın müşterisi ( ör: yazılım ve grafiksel sanat)

· dolaylı olarak malın müşterisi ( ör: kitap ve cdler)

Diğer incelikler kimin müşteri olduğunu düşündüğünüz zaman var olur.Bazıları sadece dış müşteriler olmadığını ama iç müşterilerinde olduğunu önermektedir.

Internette cok cesitli sekilde ve cesitli sektorlerde is yapiliyor. Programciliktan, e-marketcilige kadar cok farkli bir yelpazede sirketler is yapiyor ve bir mal veya hizmet satarak para kazaniyor. Musteride mal veya hizmeti alip karsiligini oduyor. Bu klasik alici satici iliskisinin on-line olani. Fakat su da bir gercek ki bir internet kullanicisinin internnet musterisi sifatini kazanabilmesi icin mutlaka kredi kartinin numarasini vermesi, karsiliginda da bir mal ya da hizmet almasi gerekmiyor. Web sayfalari arasinda dolasirken acilan ve karsiniza cikan bazi reklamlar her kliklendiginde birisi reklama girilmesinden bir getiri elde ediyor. Siz birsey talep etmis ve alici olmus olmasaniz dahi karsi taraf sayenizde para kazanmis ve siz farkinda olmadan onun musterisi olmus olabiliyorsunuz. Kisaca bu tur ornekler vermek gerekirse kurulmus web sayfalarina diger partiler tarafindan konmus olan online kumarhane reklami ilginizi cektiginde ve onu kliklediginizde sadece o link karsiniza acilmakla kalmiyor, buna ek olarak birileri o reklami orda bulundurmak sayesinde siz kliklediginizde o linkten para kazaniyor.

Bu tur internet faaliyetleri ve daha bir coklari kullanicilari internet musterisi profiline uygun hale getirmektedir.

E-Tuzak

Temel olarak sirket bazinda incelersek, sirketlerin e-ticaret acisindan icine dustukleri tuzaklari birkac madde halinde ozetlemek mumkun. Bu tuzaklarin en az 2 tanesine dusmemis olan web siteleri, cok buyuk sirketler de dahil olmak uzere pek azdir. Kisaca bu maddelerin neler oldugunu ve web stratejileri acisindan aciklarini gorelim.

Web ortamını ciddiye almamak

Her gün yeni bir şirket web’e ticari bir şov ya da kendi katalogunun bir uzantısıymış gibi yaklaşıyor. Ve tabii ki her sabah yukarıdaki yönetici, şirket için planladığı bu ilk web atılımının yetersiz olduğu haberiyle karşılaşıyor. Bunun sebeblerinden en basiti şirketlerin önceden bu bakış açısıyla hazırlamış oldukları web tasarımları ve yeni web sayfalarını kuracak olan şirketlerin de coğunlukla bu daha önceki tecrübeli önderlerinin izinden yürüme eğiliminde olmalarıdır. Bu şekilde yaratıcı altyapı olanağı olmayan şirketler bu kısır döngünün içindeki yerlerini almaktan kaçınamıyorlar. Intenette faaliyet göstermeye eğilimli iki yeni şirketi ele alalım. Bunlardan 1. si bu iş için sıfırdan kadro bulunması, deneyimli ve hevesli bir yönetim için ilk aşama için belli bir bütce ayırmış olsun. 2. si şirket ise bu faaliyeti ilk anda gerekli görmek ve yatırım yapmak yerine bir süre uzaktan kısa vadeli karları izleyip internetin geçerli bir iş alanı olup olmadığını anlamak için kendi içinden birkaç mühendis, pazarlamacı gibi calışanlarla bu işe giriyor. 1. Şirket faaliyette bulundugu ilk yılın sonunda yönetimden ek bütçe talep edip faaliyetlerini genişletme eğilimine girdi. 2. Şirketin projesi ise yürümedi ve yetersizlik yüzünden beklentilerini karşılamaları mümkün olmadı. Ve artık bir zorunluluk olduğundan daha ciddi bir yatırımla internet faaliyetlerini ele aldılar. Bu esnada kaybettikleri zamanla müşteri portföylerini ellerinden kaçırıp beklentilere kısa sürede cevap veremediler. 1. Şirket ortadaki yemeği yani pazarı kapıyordu. Bu sebeple hem daha fazla yatırım yaparak daha az getiri elde eden 2. Şirket web ortamını ciddiye almamanın cezasını pazar payı ve boşa giden yatırım zamanıyla ödedi. İki yılın sonunda 1 şirket kâr etmeye baslamışken 2. şirket daha yeni yapılanıyordu.

Tabii ki fark şuydu: 1. Şirket çalısmalarını yalnızca yeni bir firsat olarak değil, yeni bir iş olarak görüyordu fakat 2. Şirket müsteriler yerine para üzerinde odaklanmıstı.

Herkesi memnun etmeye çalışmak

Yeni kurulmuş olsun, çok uluslu olsun hemen her şirket web sitesine gelen bütün ziyaretçileri memnun etmek için çok sıkı calışıyor. Doğal olarak da hiçbirini yeteri kadar tatmin edemiyorlar.

Bu yaklasımı bütün şirketleri ana sayfalarında görebilirsiniz. Her bakış açısından her kitleye hitab etmeye calışan bir ideolojini eseri, tamamıyle bir yeterlilik sağlamaktan uzakta kalıyor. Bundan kaçınmak için şirketlerin yapması gereken gerçekten öncelikli olan kitlesinin kim olduğuna, sonradan gelen kitlesinin kim olduğuna ve kendi kitlesi çerçevesine girmeyen kitlenin kim olduğuna kesin olarak karar vermelidir. Çok katlı bir mağaza zinciri gibi her ziyaretçiyi mutlu edecek bir şeyin sayfalarında yer almasını hoşlanılacak bir faktor olarak görmek birincil bir hata olarak göze çarpıyor. Genellikle bu karısıklık öyle büyük boyutlara geliyor ki ziyaretçinin hoşbulduk demesine bile firsat kalmıyor. Böylece herkes için herşeyi yapmaya çalışan şirket hiç kimse için hiçbirşey yapamaz hale gelebiliyor.

Teknolojinin dipsiz çukuru

Teknoloji tuzağı dipsiz bir kuyu gibi ve internette faaliyet gösteren birçok şirket bu kuyuya düşüyor. Tasarımı yapan teknoloji uzmanları mümkün olan en üst teknolojiyle kendilerini pazarlama eğiliminde olabiliyorlar ve bu aslında mantıklı ve doğru fakat bu durumun genelde pek farkedilmeyen bir yönü var ki bu gerçekten şirketlerin müşterilerine karşı duyarlı ve dillerinden anlar bir yapıda hareket etmesini gerektiriyor.

Şirket tasarımını son teknoloji ile donattığında kuşkusuz büyük kolaylıklar ve farklılıklar da sunuyor fakat müşteri açısından bu anlama güçlüğü, ulaşılabilirlik ve kullanım zorluğu olarak yansıyabiliyor. En yeni yazılımlarla oluşturulan sayfalar, müşteri sayfayı açmak istediğinde yeni programlar gerektiriyor ise örneğin scriptlerin acılışını sadece yeni versiyon browser’lar destekliyorsa ulaşılabilirlik sorunu ortaya çıkıyor. Bu tür problemlerden kaçınmayı bilemeyen bazı sitelerde müşteri daha baştan kaybedilebilir. Bu durumu müşteri odaklı olmama ve onun dilinden anlama becerisine sahip olmama şeklinde niteliyoruz.

Bu tür bir tuzağa düşmekten kaçınmanın yolu tamamıyle teknoloji yerine müşteri odaklı bir çalışma prensibini benimsemekten geçmektedir. Bir çok uzmanın üzerinde tekrar tekrar durduğu faktör burada daha çok öne çıkıyor. Şirket politikası olarak tuzaklardan kaçmanın tek yolu işin coğunu müşterilere bırakmaktır…

İçe dönük web sitesi

İçe dönük web sitesi , asıl odaklanması gereken müşteri ihtiyaçlarından çok, şirket içi konulara odaklanmış ise ve şirket içi konuları birincil hedef haline getirmiş ise bu durumun sebep olacağı handikapları anlatmaktadır. Şirketlerin online temsilcileri olan web siteleri, müşteriden çok kendilerini önemli tutarlarsa bu tür bir tuzağa düsebilirler fakat bu şirketin sempatisini ve müşteri gözündeki imajı olumsuz yönde etkileyecek bir faktördür.

Dışa dönük web sitesi ise herkes için herşeyi yapmaktansa, değişik müşterileri kendi ilgilendikleri alanlarını içeren, site bünyesinde yan sayfalara gönderir. Yani müşteri odaklı olur, onların ihtiyaç ve isteklerine göre hareket eder. Bu şekilde müşteri için bir kolaylık ve fırsat sağlayan site sık kullanılanlar listesine eklenebilir.

Kendini aşırı önemsemek

Sitelerin kendilerini birincil öneme sahip tutmalarından kaynaklanan bir diğer tuzağı bir örnekle açalım.

Patenler üzerine çalışan bir şirketin kurulmakta olan web sitesinin müşteriye odaklanışındaki sorunlar bu tuzağa bir örnek teşkil edebilir. Bu şirketin web tasarımından sorumlu ve bu işe hevesli bir kişi, sitenin patenlere ilgi duyan kaykaycılara ve daha iyi bir çift patene terfi etmek isteyen patencilere yönelik olmasına karar verdi. Bu noktada potansiyel müşterilere ne istediklerini sormaya hiç gerek duymadı.

Daha önce bahsettigimiz gibi gayet tabii ki şirketlerin tam olarak hedef kitlelerinin kim olduğunu bilmeleri, kime satış yapabilecekleri ve bu yüzde eğilmeleri gerektiği, kime bişey satamayacakları böylece onları memnun etmeye boşa para ve enerji harcamaya çalısmamalarını saptamak şirketin çok önemli bir vazifesi ve bu herkesi memnun etmeye calişmaktansa kendi müşterini memnun et ilkesinin bir gereğidir.

Yalnız elimizdeki örnekte bu durumdan bazı farklılıklar vardır. Paten şirketi hedef kitlesini belirtirken dar düşünmüş ve gerçekten kimin bu kitleye girebileceği konusunda yetersiz ve başarısız bir saptama yapmiştir. Böylelikle potansiyel olarak müşteri olabilecek ve patenle şu an ilgisi olmayıp da ileride ilgilenecek olan kitleye hitab etmeyerek bir anlamda onları kaptırmıstır.

İnternette ticari bir faaliyet gösterirken ortaya çıkan yönetim ve düşünce yanlışlıklarından bir kısmını inceledikten sonra şunu ortaya çıkartmış bulunuyoruz. Şirketler bazı yanlış gidiş sinyalleri verdiğinde bu faktörleri derinlemesine incelemeli ve kayıpların arasından kısa zamanda çıkmalıdırlar. Bu tehlike sinyalleri aslında çok baştan işler iyice karişmadan farkedilebilir ve öngörülebilir. O halde şirketlerin internet dünyasında düşecekleri tuzakları öngörebilmeleri ve bundan kaçınabilmeleri için bazı kriterler belirleyip tehlike sinyallerini o aşamalara geldiğinde farketmeleri ve anında müdahale etmeleri gerekir. Kriterleri belirleyecek olan aslında sektör ve şirkettir ama biz aşagıdaki gibi bir sıralama yaparsak yanlış yapmış olmayız…

E-Tehlike Sinyalleri

Şirket web’e ticari bir şov alanı gibi davranıyor,

Web sitesinde bir yazım hatasını düzeltmek bir hafta alıyor,

Web sitesi hemen hemen şirket broşürünü andırıyor,

Şirket e-postaları yalnızca webmaster@şirket-adı.com adresine kabul ediliyor,

Sitenin ana sayfasında çok fazla şey var,

Sitenin ana sayfasında çok az şey var,

Siteyi çalıstırmak için en yeni tarayıcılar ve fişe takma programlar gerekiyor,

BT (Bilişim Teknolojileri) grubu digital sinir sistemi oluşturmakla mesgul,

ise şirket bazı açılardan alarm veriyor ve konunun daha fazla ciddiyetle ve profesyonellikle ele alınması gerekmektedir.

E-is

İnternetin gelişmesi yayılmasından itibaren gözlenen bir gerçek şudur. Başlangıçta şirketler ortaya koydukları web sitelerini pazarlama terimleri ve ürün fotoğraflarıyla olusturdular. Bugün dunyadaki sitelerin % 90’ından fazlasının vardıgı nokta budur. Müşteri odaklı olmaktan, hedef kitlenizi belirlemek ve onlar için birseyler yapmaktan bahsettik ve bu gelinen nokta gösteriyor ki bu % 90’ın içine giren şirketler pazarlama müdürü dışında kimse için hiçbirsey yapmamışlar. Bunlar daha çok pazarlama grubunun yaptığı faaliyetlere hizmet vermek için kurulmuş bir web sitesi gibi iş yapıyorlar ki bu gerçekten sıradan bir hata.

Tıpkı şirketlerin zamanla gelişen dünyaya ayak uydurup yaptıkları ise e-iş demeleri gibi, müşterilerde artık e-müşteri oldular. Artık müşteriler açısından birçok şey aynı değil. Bilinçleri değişti, kabiliyetleri, karşılastırabilme yetenekleri, istek arzu ve beklentileri hatta alışkanlıkları değişti. Internet çaği ulusal etik değerleri bile yavas yavas tek düzen haline getirmeye başladı.

Yani artık müşteriler eskiden olduğu gibi umduğu değil de bulduğuyla yetinmek zorunda değil. Artık daha fazlasını istiyor ve alıyor.

Yeni e-müşteri, aliş-veriş sepetlerinden ve sanal çarsı koridorlarından cok daha fazla şey istemektedir. Ve yeni e-iş, müşteriye istediğini vermek zorunda çünkü aksi halde pazar kaybı olacaktır.

E-iş çalişma prensiplerini, şirketlerin yapabileceklerini nerdeyse hayal gücüyle sınırlamamıza imkan sağladı.

Discovery.com hayvanların görüntülerini ve seslerini bulup getirmeleri için dünyanın dört bir yanına ekipler gönderiyor. Nationalgeographic.com macera ekiplerini yeni öneriler getirmeleri için teşvik ediyor, her yıl içlerinden birçoğunu seçerek, finanse ediyor. Quokka.com, tek başına dünyayı yelkenle dolaşma gibi insan dayanıklılığının sınırlarını zorlayan uç noktalardaki sporcuları takip ediyor ve finanse ediyor. Bu sitelerin ücünde de maceraperestler, dünyanın ücra köşelerinden günlük raporlar veriyor ve müşterilerin sorularını yanıtlıyorlar.

Bu siteler, gazetecileri ve maceraperestleri okuyucu kitleleriyle buluşturarak, gezi gazeteciliğini yeniden tanımladılar ve raklam kuruluslarını büyük bir ilgiyle yatirim yapar.

Örneklerde defalarca görüldüğü üzere şirketler yaptığımızı daha amaca uygun nasıl yaparız düsüncesiyle artık yetinmiyorlar ve bunun yanına daha fazla, daha cezbedici, daha öne çıkaracak ne ortaya çıkarabiliriz diye artık sektorlerinden bile dışarı çıkıp yan sektörlere kayıyorlar. Bunların hepsi müşteri mutluluğunu, memnuniyetini en üst seviyede verebilmek için yapılan çalişmalar. Tek hedefleri bu. Müşteri için varlar ve potansiyel kitlelerine giren kimseyi kaçirmak istemiyorlar. Müşterinin değeri ortaya çıktı ve şirketler ölümcül hatalara düşmemek için profesyonelce davranıyorlar.

Örnek verdiğimiz şirketler müşteri odakli calışmanın nasıl olabileceği konusunda güzel bir örnek sağlamiş oluyorlar.

E-ticaret artık internet üzerinde ticari yapan faaliyetler için biraz dar bir tanım haline gelmiş bulunuyor. Aliş-veriş işleminin internet üzerinden ticari bir faaliyet olan e-ticaret artik e-is terimi ile kapsaniyor.

E-ticarette web ekibi hergun baliga cikar, nasibinde ne varsa aksama getirir. E-is’te ise web ekibi sirketteki herkese balik tutmayi ogretir.

Sirketler icin musterilerin sirkulasyonundan daha degerli bir deger sadakattir.

Bir sirket e-ise gecis sirasinda sadakati artirmak icin elinden gelen herseyi yapmalidir. Ve buna ek olarak sagladigi sadakati devam ettirmek ve uzun vadeye yaymak icin elinden gelmeyeni de yapmalidir.

Sirketin kapisindan girenin cikanin belli olmadigi, surekli hareke olan sirketler sadakati saglamadan rahat hissetmemeli ve belli bir kitleleri olduguna asla inanmamalidirlar cunku beklentilerin ve arzularin birbirine uymadigi en ufak bir nokta gelip gidenlerin baska bir sirkete gelip gitmelerine neden olabilecegi unutulmamalidir.

Sirketler sadakat saglama araci olarak markalamaya guveniyorlar. Bu internet cagindan once siklikla kullanilan ve basariya ulasan bir model di fakat internet caginda marka yapiskanligi sanildigindan daha azdir. Bunun baslica sebebi sunlardir.

Sirketlerin bircok rakibi, musterilerin bircok secenegi vardir

Sirketlerin alternatifleri musterilerinn birkac tik uzakligindadir

Özel olarak musteriyle ilgilenmedikce, musteri kendisiyle ilgilenecek bir sirket bulacaktir

Musteri taninmak ister

Eski alis-veris aliskanligi global bir tarza donus yapmistir

Musterinin farkli seyler deneme egilimi ortaya cikabilir

Musterinin temelde aradigi sey basitliktir. Fakat bu tam aksine sirketler herseyi sunmak icin cabaladiklarinda kesmekese donuyor.

Kullanim kolayligi,

sadelik,

fiyat politikasi,

amaca uygunluk,

ulasilabilirlik,

muhatab bulma kolayligi,

guvenilirlik,

bir musteriyi markaya yakin hissettirebilecek ve bir sonraki talebinle ilk once o markaya ugramasini saglayacak baslica faktorlerdir. Iste bu ikinci gelisinde musteriyi asla hayal kirikligi sarmamali ve musteri umdugunu bulamadan gitmemelidir. Eger giderse sirket o musteriyi kaybetmistir.

Sirketler sunun bilncinde olmalidir ki bir musteri ikinci kez size geliyor ve ilk secenek olarak sizi benimsiyor ise o musteri potansiyel baglilik sahibidir ve ozenle ilgilenilmelidir.

Eger musteri ilk kez geliyor ise, bu sefer onemli olan faktorler onun sirketten memnun kalmasini ve bir sonraki talebinle sizin sirketinizi ilk tercih olarak gormesini saglamak gerekir. Ve bu bizce en zor asamadir. Cunku istatistiki bi diger gercek de sudur ki, e-ticarette musteriler cekici birseyler sunmaniz icin size yalnizca bir yada iki tiklik bir sure tabimaktadirlar.

Bu sirketler acisindan biraz dramatik bir gercegi ortaya koyuyor fakat kabullenilmesi gerekir ve ona gore musteri memnuniyeti uzerine egilmek ve bu sirada bogucu olmamaya ozen gostermek gerekir.

Internet teknolojisinin ticari alanda getirdigi yeniliklerden en carpici olanlarindan biri sudur ki arz tarafindaki sirketler nasil mal veya hizmetlerini acik arttirmaya cikarabildiyse, simdi musteriler de o rahatlikla taleplerini acik arttirmaya cikarabiliyor.

Kisaca ozetlemek gerekirse musteri trafigi kesinlikle sadakat anlamina gelmemektedir. Sadakat tamamiyle musteriyi tutabilmektir.

Müsteriyi Memnun Etmek

Alışveriş yapmak isteyen kişilerin çoğunun zamanı kısıtlıdır ve de online rahat alışverişi tercih etmektedirler. Aşağıda insanların online alıs-veris alternatifıni kullanma sebeplerinden bazıları sıralanmıştır:

· süpermarketlerdeki kalabalıktan kaçınmak

· arabaya park yeri bulma sorunundan kaçınmak

· alınan eşyaların taşıma zahmetinden kaçınmak

· Cumartesi sabahlarını alışverişle boşa harcamamak

· Online satşta harcamlarına limit koyabilmeleri

· gecenin herhangi bir saatinde olsa bile evinin konforunda elinin bikaç hareketiyle alışveriş yapıyor olmaları

· malların teslim şeklinin kişiye bağlı olması

Online alışverişe çıkan kişi, en fazla zamanını öncelikle ne alacağına karar vererek harcıyor. Düzen kurulduktan sonra, bu yapılan öncelik sırasında çok az değişiklikler olmaktadır.

Tablo 1

Internette 10 milyondan fazla kisinin kisisel web sayfasi bulunmaktadir.

Insanlarin kaynaklarini kisisel sayfalarina adamalarinin nedeni, insanlarin katilimi sevmesi, bir butunun parcasinda kendilerini gormekten hoslanirlar, kendilerini ifade edebilme firsatini kullanirlar ve bu sayede kafa denklerine de ulasma imkani bulurlar.

Acemiler, Orta Duzeydekiler ve Uzmanlar

Her isletmenin yeni musterileri, halihazirdaki musterileri ve oncelikli musterileri vardir. Pek cok sirket, nedendir bilinmez, bu musteri gruplarina internette ayri ayri hitab etmenin onemini kavrayabilmis degil.

Oncelikli musteriler zaten belli bir baglilikla sirketin musterisi oldugundan dogal olarak yeni musteriden daha fazla ilgi alaka neklerler ve geldiklerinde karsilanmak taninmak onari mutlu edecektir. Bu yuzden sirketlerin sadakati saglamak icin onlara daha dikkatle egilmesi, gerekli ozeni gostermesi gerekmektedir. Sadakat piramidi acemi, orta ve uzman olarak siniflandirilan musteri kitlelerini sadakat acisindan tam olarak gostermektedir.

Acemiler

Siteyi ilk kez ziyaret edenler anlaminda kullanilmistir. Sektorde deneyimli de olsaniz yeni bir sirketin yeni sayfasina girerken acemi olarak kabul edilirsiniz.

Yeni musteriler daima ise gezintiyle baslarlar. Yahoo.com sayfasina ilk kez girisinizi hatirlayabilirseniz, arama ozelligini kullanmaktansa alt gruplarda gezinmis olacaginizi hatirlayacaksinizdir. Bahsi edilen acemilik budur. Cevreye aşina olabilmek icin ilk olarak soyle bir dolasilir. Acemi musteri daima bakinma egilimindedir.

Acemilerin buyuk bir cogunlugu bir sirkete kendisine bir izlenim olusturacak kadar bile zaman tanimaz. Kisacik bir sure icerisinde goz gezdirip sitenin kendilerine verecek bir seyi olup olmadigini karar verirler. Eger sitede durmaya karar verirler ise, yonlendirilmeye ihtiyac duyacaklardir. Iste bu noktada web tasarimcilain bu firsati onceden gormus olarak servislerini hazir tutmus olmalari gerekir.

Bu noktada sunu tekrarlamak yerinde olacak ki e-ticarette musteriler kendilerine cekici birseyler sunulmasi icin sirkete yalnizca 1-2 tiklik bir sure tanirlar. Ve giris asamasinda genel olarak ilgilendikleri ilk sey cok onemli olsa da guvenlik degil basitlik ve rahatliktir.

Orta duzeydekiler

Orta duzeydekiler belli bir psikolojik esigi asmis baglantida musterilerdir. Sirketle bir kez is yapmis, sonra geri gelmeye karar vermislerdir. Bu noktada orta duzeyli musteri, sirketinize ilk geldiginde kendisine gosterilenden daha fazlasini bulmayi bekliyordur ve kalici olmasi bu beklentisinin karsilanmasina baglidir. Ornegin bir urun incelemesine katkida bulunmak ya da bir tartisma topluluguna uye olarak kendisi gibi dusunenlerle ortak bir ortam paylasma egiliminde olabilir.

Orta duzeyli musteriler kendilerine uyum saglayabilecek bir site ister. Sitenin kendi tercihlerine hitab etmesini, ayni zamanda kendilerine yeni alanlari kesfetme firsati vermesini isterler. Onemsendiklerini farketmek isterler… Mesela sitede bir degisiklik yapildiysa bunu siteye geri donmek zorunda kalmadan kendilerine e-posta yoluyla bildirilmesini bekleyebilirler.

Online ortamda faaliyet gosteren bir sirket olarak, orta duzeyli musteriler sirket sitenizi kesvederlerken onlara gerek musteri gerekse calisanlardan kendileriyle ozdeslesebilecekleri kisileri bulup bir tartisma ve katilim ortami firsati veriyormusunuz? Sirketin kendisine sormasi gereken ciddi sorulardan biri ve direkt olarak musteri memnuniyetini isaret ediyor.

Uzmanlar

Uzman müşteri gruplarını kendi aralarında üç bölümde incelemek mümkündür. Bunlar kesler, yerleşikler ve kılavuzlardır. Hepsi farklı davranış gösterse de sizin en önemli müşterinizdir. Ve doğal olarak diğerlerinden daha fazla etkiye sahip olduklarından dolayı daha fazla özen isterler.

Bir keş ne istedigini tam olarak bilir, gelip istediğini bulur, alır ve gider. Hisselerine, hava, trafik durumuna bakmak ister. Keşler genellikle teknoloji ve teknolojik alet bağımlısıdır. Beklentileri de yüksektir. Örneğin sitenin kontrol panelini kendi görmek istedikleri gibi düzenlenmiş olmasını isteyebilir ve bekleyebilirler.

Yerleşikler bunun biraz tersidir. Bir sitede saatlerce vakit geçirebilirler. Bu harcadıkları zamanı genellikle diğer yerleşiklerle konuşarak yada aktivitelere katılarak geçirirler. İçe dönük olma eğilimleri oldukça yüksektir. Başlangıçta çekingen yaklaşmış olsalar bile bir kez ısındıklarında, rahat hissedebilecekleri bir ortamı bulduklarında iyice açılır, yüksek sesle konuşmaya başlarlar. Bu grup üyeleri tanınmaktan ve özel olarak ilgilenilmekten haz duyarlar. Hatta yeni gelenler de onlara birşeyler danışırsa zevkle bu görevi kabul ederler.

Gönüllü olsun, camia lideri olsun, denetleyici olsun, kılavuz dediklerimiz ise yerleşik müşteriler arasında camia yararına sorumluluk almış olanlardır. Yerleşiklerden biriyken benimsedigi yardımsever tutumun aynısını bu kez daha resmi biçimde sürdürür. Siteye yeni gelen birisi kılavuzdan her zaman yardım isteyebilir. Bunun için karşılık istenmez zaten onur duygusu ile ödenmiştir.

Kılavuzlar bu ise haftada 50 saate varan bir enerji ayırabilirler.

Müşteri Sınırsız Kaynaktır

Müşterileriniz onlara satacağınız ürünleri sizin icin geliştirebileceklerini öne sürmek saçma görünebilir, ancak e-müşteriler tam olarak böyle bir uygulamadan büyük mutluluk duyarlar. Hatta para ödedikleri sitelere bile katkıda bulunmaya hazırdırlar.

Yüzlerce insan, hepsi e-müşteri, tek bir bilgisayar programını test ederek, yanlışları düzelterek, diğerleri daha da ileri götürsün diye geri yollayarak sık sık katkıda bulunurlar.

1990’ların başında gönüllü bir proje olarak başlayan ve halen çekirdek bir programcı topluluğunca götürülen Apache web sunucusu server pazarındaki hakimiyetini halen sürdürmektedir. Netscape ve IBM gibi ticari kuruluşlar, sektörlerindeki bu gönüllü katil karşısında çaresiz kalmıslardır. Bunun bir sonucu olarak IBM engellenemez ve büyümekte olan bu düşman karşısında daha fazla rekabet tekniği geliştirememiş ve 1998 yılından beri bilgisayar devi IBM, Apache’yi kendi ürün zincirlerinin bir parcası olarak müşterilerine sunuyor ve destekliyor.

Bu sınırsız müşteri kaynağı hareketinin bir diğer büyük örneğide Linux işletim sistemi vakasıdır. Açık kaynak hareketi yoluyla ortaya çıkmış ilk büyük işletim sistemi olan Linux, gönüllülerce kurulmuş ve bakımı yapılmıştır.

Açık kaynak hareketine gönüllü olan insanların büyük coğunluğu bu işi felsefi nedenlerle yapıyor. İnternet altyapısından kar elde edilmemesi gerektiğini düşünüyorlar. İşte bu hareketi ateşleyen büyük felsefe budur. Web’in herkes için demokratik ve maddi anlamda ulaşılabilir olmasını istiyorlar.

Netscape’te pazardaki ortaklığını 1998 yılında Newhoo adındaki bağlar zincirini satın alarak sağlayabildi. Aksi takdirde IBM in 1998 yılındaki atağıyla pazarını kaybedebilir ve sınırsız müşteri kaynağını benimsemekte geciktiği için yok olup gidebilirdi. Netscape Open Directory adı verilen bu sitenin 10000’den fazla katkı sağlayan editorü vardır.

Bu ağ, program ve ürün sorumluluklarının ellerinde değil doğal bir biçimde büyüyor. Yararlı bağlar kalıyor, kullanılmayanlar kaldırılıyor. Herkes bu açık ürüne birşeyler verebilir ve kullanabilir.

Tablo 2

Baslica Online Servisleri

Servis Üye Sayısı Pazarları

America Online 6.5 milyon Öncelikli ev kullanıcıları

Compuserve 5.7 milyon İş kullanımı ve ileri düzey

Microsoft Network 2.6 milyon Windows kullanıcıları

Prodigy 2.4 milyon Tüketiciler

Yukarıdaki tabloda internet servisi veren büyük şirketlerinin isimleri, üye sayıları ve hizmet verdikleri kullanıcı kitleleri dikkate alınmıştır. Görüldüğü üzere AOL en çok üye sayısıyla ev kullanıcılarını öncelikli müşteri kitlesi olarak belirlemiştir. Compuserve ise 2. büyük servis sağlayıcısı olarak iş kullanımı ve endüstriyel kullanıcı potansiyelini hedef almış ve bunlar üzerine eğilimli bir faaliyet göstermektedir.

Hepimizin ağırlıkla yakından tanıdığı ve ürünlerini kullandığı Microsoft ise kendi işletim sistemini kullanan biz tüketicileri için servis sağlamaktadır. Prodigy ise çeşitli tüketici grupları için servisler sağlamıştır.

Tablo 3

Reklam Gelirleri

Web Sitesi 1996 yılının 3. Yarısı

(milyon) Günümüz

(milyon)

1 Netscape $8.2 $17.9

2 Yahoo!! $5.6 $11.2

3 InfoSeek $4.9 $10.7

4 Excite $3.6 $7.3

5 Lycos $3.4 $7.5

6 CINET $3.0 $6.2

7 WebCrawler $2.9 $5.1

8 Zdnet $2.2 $5.4

9 Magellan $1.8 $2.9

10 ESPNet Sports Zone $1.7

$4.1

Yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, başta gelen web sitelerinin, bünyelerine aldıkları reklamlar vasıtasıyla elde ettikleri reklam gelirlerinin 1996 yılının 3. yarısından bugüne kadar değişimi ve aradaki karşılaştırma ele alınmıştır.

İnternette reklamın ne denli değerli ve etkili bir pazarlama yöntemi olduğu şirketlerin buna ne kadar eğilim gösterdiğinden ve reklam gelirlerinin yukarıda belirtilen meblaglarından açıkca anlaşılmaktadır.

Müşteri portföyü en kabarık olan web siteleri doğal olarak bu reklam sektöründen daha büyük pay sahibi olabiliyorlar. Bunun sebebi reklam verenlerin, en çok bu siteleri hedef almaları ve yaptıkları yatırımı onlar vasıtasıyla karşılık bulabileceklerine inanmalarıdır.

Gördüğümüz gibi reklam zaman geçtikçe ve önemi arttıkça daha fazla üzerine eğilinmiş ve şirketler reklam gelirlerini 1996 yılından beri en az %100 katlamışlardır. Netscape kadar büyük bir kuruluşa eğilim gösteren reklam veren şirketler sayesinde, Netscape 1996’da 8.2 milyon dolar olan reklam gelirini günümüzde 17.9 milyon dolara kadar çıkartabilmiştir. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi Yahoo!!’da 5.6 milyon dolar olan reklam gelirini tam %100 arttırmıştır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür ve en az reklam kârı elde etmiş şirket bile ispatlamaktadır ki reklam geliri bu şirketler için büyük bir finansal kaynak oluşturmaktadır.

Tablo 4

İlk 10 Reklam Verenler

Reklam Veren Şirketler 1996 yılının 3. Yarısı

(milyon) Günümüz

(milyon)

1 Microsoft $2.9 $5.8

2 AT&T $2.1 $3.8

3 Netscape $1.9 $4.1

4 Excite $1.5 $3.4

5 InfoSeek $1.5 $3.3

6 IBM $1.5 $3.6

7 McKinley $1.4 $2.8

8 Lycos $1.3 $2.6

9 Yahoo!! $1.2 $2.6

10 NYNEX $1.2 $2.8

Yukarıdaki tablo en çok reklam harcaması yapan ve reklam veren 10 şirketi ve bunların 1996 yılından günümüze bu harcamalarındaki değişimleri monitöre edebilmek için hazırlanmıştır. Dikkatleri çeken önemli bir konu şu ki , en çok reklam alan ve reklam geliri elde eden şirketler tablosu ile yukarıdaki tabloyu karşılaştırdığımızda bir kısmının aynı şirketler olduğunu görüyoruz. Yani bu bir daha ispatlıyor ki reklam alan şirketler de reklam geliri elde edip oturmak yerine bu reklamların diğer getirilerinin bilincinde olmuşlar ve kendileri de reklam veren şirketlerin başlarında gelmişler.

Örneğin bir önceki tabloda 1. sırada yer alan Netscape hem en cok reklam geliri elde eden şirket hem de 3. sırada reklam veren ve bu alanda yatırım yapan şirket. IBM’de reklam geliri açısından ve reklam yatırımı açısından karşılaştırma yapmak açısından uygun bir örnek teşkil etmektedir.

Microsoft 1996 yılının 3. Döneminde 2.9 milyon dolarlık reklam yatırımı yapmış ve bu yatırım hemen hemen iki misli artarak günümüzde 5.8 milyon dolarlık bir reklam yatırımına tırmanmış.

Reklam geliri artiş oraninda en önde gelen şirketin yine Netscape olduğunu görüyoruz. Başta 1 milyon doların üzerinde olan yatırımını günümüzde 4 milyon dolardan fazla bir seviyeye çıkartmış ve en büyük artış oranlarından birini bize sunuyor.

Örnek ve kıyaslama olanaklarının sınırsız olduğu bu alanda değişik yorumlar çıkartabilmek mümkündür.

Tablo 5

Sektörel Olarak Online Alış-Veriş Gelirleri

1996 1997 1998 1999 2000

Bilgisayar Ürünleri $140 $323 $701 $1228 $2105

Gezi $126 $276 $572 $961 $1579

Eğlence $85 $194 $420 $733 $1250

Giyim $46 $89 $163 $234 $322

Hediyelik Eşya ve Çiçek $45 $103 $222 $386 $658

Yiyecek & İçecek $39 $78 $149 $227 $336

Diğer $37 $75 $144 $221 $329

Toplam $518 $1138 $2371 $3990 $6579

Yukarıdaki tabloda 1996 yılından bu yana internette alisveriş yapılan ürünlerin neler olduğunu ve bunlara ne kadar para harcandığını görmekteyiz. çarpıcı bir örnek şu ki bilgisayar ürünleri 1996 yılında 140 dolarlık bir hacimle alınırken 2000 yılına gelindiğinde bilgisayar ürünlerine verilen değerdeki ve eğilimlerdeki değişimi izliyoruz. Hediyelik eşya ve çiçek konusundada internette alışveriş eğilimi internetin ilk kullanıldığı yıllardan bu yana oldukça artmış ve insanları sevindirme sektöründe de internet kolaylıklarından birisi olmuştur.

Tablo 6

SIK SIK ALINAN MALLAR

MAL (%) 1998 (%) 1999

kitap 10 26

CD 10 24

Bilgisayar yazılımı 11 21

Bilgisayar parçaları 7 13

uçak biletleri 5 12

Ülkemizde elektronik ticaretin dört aşamada gerçekleştirilebileceğini söylemek mümkündür.

- Birinci aşama, bilgisayar ağları üzerinden bilgi ve belgelerin değişimidir. Bu konuda ülkemizde de kapalı sistemlerde başarılı uygulamalar vardır. Ancak, açık sistemler üzerinde ulusal ve uluslararası veri değişimi için, örneğin BM/EDIFACT gibi bir standardın uluslararası düzeyde kabul edilmesi gerekmektedir.

- İkinci aşama, sipariş verme, faturalama, sözleşme yapma, sigortalama, nakliye ve ödeme gibi işlemlerin elektronik ortama aktarılmasıdır.

- Üçüncü aşama ise, sayısal imzaya yazılı imza statüsü kazandırılması, elektronik kayıtların belge olarak kabul edilmesi, iç ve dış ticaret mevzuatı, gümrük mevzuatı ve elektronik ortamda vergilendirme gibi devletin yetkili olduğu konularda, uluslararası uygulamalar da dikkate alınarak yasal düzenlemelerin yapılmasıdır.

- Dördüncü aşama, internet üzerinden güvenli bir şekilde bilgi ve belge değişiminin sağlanmasıdır. Böylece iç ve dış ticaret mümkün olduğu kadar çok kesime yayılmış olacaktır.

Tabii bu saydıklarımız e-ticaretin Türkiye’de resmileşmesi yani T.C Devletinin Hükümeti tarafından yasal bir çerçeveye yerleştirilmesi ile ilişkili şeylerdir. Bunlar yapılmalı ticaret elektronik ortama bir an önce geçmelidir çünkü e-ticaretin geleneksel ticarete göre bir çok üstünlüğü vardır.

Geleneksel ticaret karşısında elektronik ticaretin avantajları aşağıdaki şekilde belirlenebilir:

- Ticari işlemlerin yürütülmesi için gerekli bilgiler, işlemi başlatan kişi tarafindan, ticaret sürecine dahil tüm tarafların (üretici, satıcı, alıcı, gümrük idareleri, sigortacı, nakliyeci, bankalar, diğer kamu kurumları vb.) birbirine bağlı bilgisayarlarından birisine önceden belirlenmiş standart formatta bir kez girildiğinde kısa bir süre içinde tüm tarafların bilgisayarlarına ulaşmaktadır. Gereken belgeler elektronik ortamda hazırlanmakta ve bu bilgi ve belgeler ilgililerin kullanımına sunulmaktadır. Böylece, işlemler minimum hata ile kısa bir süre içinde ve kırtasiye masrafı ödenmeksizin tamamlanmaktadır.

- Mallann üretiminden satışına kadar olan zincirde değişiklikler olmakta, alıcı ve satıcının bir araya gelmesi gerekmediğinden, özellikle hizmet ticaretinde işlem maliyetleri düşmekte, aracıların yerini web sayfaları veya elektronik bülten panoları almaktadır.

- Firmaların pek çok faaliyetinin daha düşük maliyetle yapılması ve üreticiler arasında rekabetin artmasının yanısıra bilgilerin hızlı ve etkin biçimde iletilmesi sağlanmaktadır.

- Daha hızlı bir şekilde ürün geliştirilmesi, test edilmesi ve müşteri ihtiyaçlarının tesbit edilmesi mümkün kılındığından, talebe karşı arz tarafı daha hızlı uyum göstermektedir.

- Perakende satışlarda önemli değişiklikler olması beklenmektedir. Alıcılar kendi evlerinden sipariş verme ve istedikleri ürünleri kendi evlerinde teslim alma imkanına kavuşmaktadır. Firmalar bu ortamda müşterilerine çok daha fazla sayıda ürün seçeneği sunabilmektedir.

- Tüketiciler için işlem maliyetleri ve nakliye masraftan düşürülmektedir.

Pazar Araştırması

Dünyadaki Durum

Bilgisayar kullanıcılarını birbirine bağlayan açık bir bilgisayar ağı olan Internet’e dünyanın pek çok ülkesinden ulaşılabilmektedir. Diğer bir deyişle, internet üzerinden bir ‘dünya tülü’ ya da ingilizce sözcüklerle ‘world wide web – www’ oluşturulmuştur. Bu tülde bir tanıtım sayfası, yani ‘web sitesi’ hazırlayan herhangi bir firma, ürünlerini yaygın bir alıcı kitlesinin incelemesine sunmuş olmaktadır. 1993 yılında yalnızca 30 tane dünya tülü sunucusu (web server) varken, bugün aynı sayı 500 bini aşmıştır. Herkesin erişimine açık tül sayfası sayışı ise 7 milyon civarındadır ve 2000 yılına kadar bu sayının 1.1 milyara ulaşacağı öngörülmektedir. Internet üzerinde bugün 35-40 milyon olduğu sanılan kullanıcı sayısı, pek çok ülkede hızla artmaktadır. İnternet trafiğinin yaklaşık olarak yarısı tül sayfalarından geçmektedir, bunun da yüzde 35’ inin ticari amaçlı olduğu tahmin edilmektedir. Dünya tülüne dayalı müşteri/firma arası elektronik ticaret (E-ticaret) toplam değeri için ise,1996 yılında 500 milyon dolar, 2000 yılında 6.6 milyar dolar gibi tahminler verilmektedir.

Firma/firma arasındaki E-ticaret toplam değerlerinin bu sayılardan çok daha fazla olacağı ve müşteri/firma arasındakilerin 100 katına ulaşabileceği düşünülmektedir. Firmaların kendi aralarındaki ticari işlemlerde, otomasyon ve elektronik veri değişimi (EVD) uygulamalarının daha anlamlı olacağı, zamandan, iş gücünden ve kağıt kullanımından yapılan tasarrufların, fiyatları önemli ölçüde düşüreceği savunulmaktadır. EVD, yaklaşık 25 yıldır gündemde olmakla birlikte, kullanımı hep büyük firmalarla sınırlı kalmıştır. Internete dayalı EVD kapalı özel ağların desteklediği EVD’ye oranla daha ucuz bir seçenek sunduğu için son yıllarda daha çok tercih edilmeye başlanmıştır. Özel ağlar yerine internet kullanımından doğabilecek aksaklıklar da yazılımla giderilmektedir. Öte yandan, E-ticaretin yaygın kullanımında elektronik veri değişimi (EVD) uygulamalarının yalnızca bir altküme oluşturacağı ve genel E-ticaret kavramının, EVD içermeyen uygulamaları da kapsayacak esneklikte olacağı öngörülmektedir.

Elektronik ticaret, elektronik araçlarla yapılan ticari işlemlere yönelik tüm çalışmaları içerdiği için E-ticareti sadece ‘Internet’ kapsamında görmemek gerekir. Bu bakımdan sanal ortamlarda verilecek iş emirlerini iki ayrı kategoride değerlendirmek gerekmektedir; bunlardan bazıları Açık (dünya tüfü-www tabanlı) bazıları da kapalı sistemlerle mümkün olan işlemlerdir.

Dünyada Elektronik Ticaret Uygulama ve Çalışmaları

Dünyada elektronik ticaret konusundaki çalışmalarda gelişmiş ülkeler başı çekmektedirler. Çeşitli ülkelerin E-ticaret konusundaki çalışmaları incelenerek, G7 ülkeleri, Japonya, Avrupa Birliği, Avustralya gibi bazı ülkeler için aşağıda ana hatlarıyla özetlenmiştir.

G7 Ülkelerinde Elektronik Ticaret Konusunda Yapılan Çalışmalar

G7 Ülkelerinde Elektronik Ticaret ile ilgili çalışmalara Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülük yapüğı gözlenmektedir. ABD hükümeti, elektronik ticaretteki gelişmeleri yakından takip etmekte, bu konuda özel sektörün çalışmalarım desteklemekte ve hiçbir şekilde bir kısıtlama getirmemeye çalışmaktadır.

Önümüzdeki birkaç yıl içinde bilgisayar ağları üzerinden yapılan ticaretin 10 milyar doları aşmasının beklenmesi, konunun ciddiyetini arttırmaktadır. Son olarak Başkan Clinton’in isteği üzerine Beyaz Saray tarafından küresel elektronik ticaret kurallarının incelendiği bir rapor hazırlanmış ve ‘ Elektronik Ticaret için bir Çerçeve’ (A Framework tor Global Electronic Commerce) adıyla yayınlanmıştır.

G7 Pilot Projesi olarak sürmekte olan "Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler için Küresel Pazar" (Global Marketplace for SME’s) kapsamında, elektronik ticaretin küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ’ler) için yararlan ve yapılması gereken düzenlemeler, çalışma grupları oluşturarak ele alınmıştır. Bu çalışma grupları:

-enformasyon ağları (information networks),

-küreselleşme ve getirdikleri (globalization),

-uygulama boyutu (deployment),

-yasal düzenlemeler ve güvenlik (legal, regulatory, security),

-uyum (interoperability),

-finansman (fınancial issues),

-pilot uygulamalar (testbeds and pîlots) konulan etrafında oluşmuş, bu konularda çerçeveler çizilmiş, hedefler belirtilmiş, ve hedeflere uygun örgütlenmeler yapılmıştır.

G7 ülkeleri genel olarak kendi altyapılarında sürmekte, olan elektronik ticareti yaygınlaştırmayı, vergi kayıplarını engellemek için kontrol mekanizmaları oluşturmayı, gereken güvenlik altyapısını, yasal düzenlemeleri ve yerel uygulamaları geliştirmeyi öngörmektedirler. Bu alanda yapılacak çalışmalarla KOBİ ‘lerini uluslararası ticarete açmayı ve ticari işlemlerin bilgisayar ağları üzerinden yürütülmesini hedef seçmiş bulunmaktadırlar. Üzerinde çalıştıkları sistemler ile gümrük işlemleri de dahil olmak üzere ticari işlemlerin güvenli ve hızlı bir şekilde bilgisayar ağları üzerinden yapılmasın! sağlayacaklardır.

G7 organizasyonu, elektronik ticaretin Internet üzerinden yapılacağı konusunu reddetmekte fakat ağyapıları ve iletişim konusundaki gelişmelerden de konuyu soyutlamamaktadır. Bu gelişmelerden X.25,,X.400, B-ISDN ve ATM ağyapıları önemli görülmektedir. ATM yapıları ile daha hızlı iletişimin mümkün olması, çokluortam bilgilerinin Internet yoluyla yayınlanmasını, dolayısıyla coğrafi olarak uzak yerler arasında Internet üzerinden telekonferans ve görüntü transferim mümkün kılmaktadır. Böylece etkin ve yaygın ürün tanıtımları ile sunumlar Internet üzerinden yapılabilecektir.

G7 organizasyonu güvenlik ve yasal düzenlemeler konusunda, hem bilgilerin, hem de ticari işlemlerin güven altına alınması gerektiğini belirtmiş; ayrıca bu konudaki yerel ve uluslararası yasal düzenlemeler için bir model önermiştir. Güvenlik konusuna ek olarak, ticari ilişkide bulunacak tarafların güvenilirliklerinin tarafsız kuruluşlar tarafından onaylanmasının gerekliliği de belirtilmiştir.

Japonya’da Elektronik Ticaret Konusunda Yapılan Çalışmalar

Japonya’da sistematik elektronik ticaret çalışmaları 1996 yılının basında "Electronic Commerce Promotion Council of Japan (ECom)" adında bir kurumun oluşturulmasıyla başlamıştır. Bu kurum bünyesinde elektronik ticareti farklı yönlerden inceleyen on dört çalışma grubu kurulmuştur. Hali hazırda ondokuz test projesi yürütülmekte ve bu projelere Japonya’nın önde gelen şirket kuruluşları da dahil edilerek (350 şirket ve 7 kuruluş), ülke çapında bilgi ve tecrübe paylaşımı amaçlanmakta elektronik ticaretin standartları belirlenmeye çalışılmaktadır.

Japonya, elektronik ticarete oldukça temelden ve uzun vadeli yaklaşmaktadır. Japonya’ da geliştirilmeye çalışılan yöntem politika ve teknolojilerin tümü, yakın bir gelecekte kağıt para yerine elektronik paranın geçmesini hedeflemektedir. Bu yüzden de Japonya için elektronik ticarette güvenliğin geliştirilmesi, bunun teknolojik ve yasal yönlerinin araştırılması en çok üzerinde durulan konuların başında gelmektedir. Bu ideale ulaşabilmek için gerekli yasal düzenlemelerin hazırlıkları da yinr ECom bünyesindeki çalışma gruplanndan "Onay Kurumları Çalışma Grubu" ("Certification Authority VVorking Group’) tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu grup, ECom’a üye kurum ve kuruluşlara dağıtılmak üzere, elektronik ticarette yer alacak kurum ve kişilerin yetki ve sorumluluklarım ve birbirleriyle ilişkilerini belirleyen güvenli elektronik ticaret için bir ön yönetmeliği de içinde barındıran bir rehber yayımlanmıştır. Teknolojik olarak güvenli elektronik ticareti sağlamak için ise, IKP (Information security protocols) adı altında, daha güvenli iletişimi sağlayacak protokol geliştirilmesi için çalışmalar yapılmaktadır.

Avrupa Birligi’nde Elektronik Ticaret Konusunda Yapılan Çalışmalar

1980′lerin basından bu yana Avrupa Birliği, Avrupa – Ağı kapasitesini geliştirmek amacıyla AR-GE ağırlıklı programlar düzenlemekte (ESPRTT, RACE, ACTS’ vb.); bu kapsamda EVD – veri Değişimi (EDI – Electronic Data Interchange) sistemlerine ve belirgin olarak da TEDIS (Trade EDI System) girişimine destek vermektedir. 1994′de Avrupa Komisyonu’nun isteği ve bilişim teknolojileri sektöründen önemli şirketlerin desteği ile Avrupa Bilişim altyapısını geliştirmek üzere 10 konuda hedef uygulama çalışmalan Başlatılmıştır, çalışmalardan dördü (KOBİ’ler için Telematik Servisleri, Elektronik Sunum, Avrupa Kamu Yönetimi Ağı ve şehir Bilgi Ağı) elektronik ticaretle doğrudan ilişkilidir.

ESPRIT programı altında 1996′ da sunulan AR-GE proje önerileri yazılım, çoklu ortamlar. Yüksek performanslı iletişim ağları, entegre üretim ve iş süreci (business process) teknolojilerini içerecek şekilde elektronik desteklemektedir.

Avrupa komisyonu, elektronik ticaret konusundaki çalışmaları örgütlemek amacıyla kendi altında açtığı birimler arasında bir görev dağılımı yapmıştır. Elektronik ticarete yönelik AR- GE programlarının büyük bir bölümü ‘DGXIII’e kayıtlıdır. Bu programlar, "Avrupa için Güvenli Elektronik Pazar" oluşturulmasına ve bütün elektronik ticaret çevrimini kapsayan güvenlikli genel modellemeye (secure generic modelling) yöneliktir.

Güvenli, kağıtsız ticaret üzerine BOLERO projesi: sağlık, sosyal güvenlik, gümrük konulannda ulusal ve AB aracı kuruluşları arasında idari doküman akışım sağlamaya yönelik IDA (Interchange of Data between Administration) programı ‘DGIIF tarafından pilot aşamada mali destek almaktadır. Diğer önemli girişimlerden DGXV tarafından idare edilen SIMAP, pan-Avrupa elektronik tedarik programı ve DGDOdII’e bağlı Commerce 2000 programı KOBİ’lerin elektronik ticarete yönelmesini teşvik etmektedir.

Avustralya’da Elektronik Ticaret Konusunda Yapılan Çalışmalar

Dünyada bilgisayar dağılımında ikinci, kurulu bilgisayar gücü olarak sekizinci sırada yer alan Avustralya’da elektronik ticaretin gelişimesi hiçbir şekilde alışverişlerin parasal boyutlarıyla kısıtlanmamaktadır. Elektronik ticaret düzenlemeleri, sekiz kamu kuruluşu arasında dağıtılmıştır, şu anda yürütülmekte olan ve "Yönetimsel Hizmetler Birimi" tarafından eşgüdümü sağlanan en önemli proje, bütün kamu tedarik hizmetlerinin elektronik ticaret ortamına geçirilişidir. Bu geçiş. Başsavcılık, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yürütülen politik ve yasal yapıların geliştiritmesi çalışmalarıyla desteklenmektedir. Avustralya hükümeti, endüstri ite işbirliği halinde ticaret ve taşıma zincirinde elektronik raporlama süreçlerinden sorumlu Tradegate kuruluşunun finansmanım sağlamaktadır. Bu kuruluş sözleşmeli olarak ihracatçı ve ithalatçı şirketler ve Avustralya gümrüğü arasında elektronik bağlantıları kurmaktadır.

Türkiye’deki Durum

Yurdumuzda bilgisayar ağları altyapısının geliştirilmesi yönünde önemli çabalar vardır. Türk Telekom A.Ş.’nin Internet’in sağlıklı gelişimi ve Türkiye’de internet gereklerinin saptanması için yürütmekte olduğu çalışmalar hızla devam etmektedir. Türk Telekom’un Internet stratejisi oluşturulurken, diğer ülkelerdeki telekominikasyon operatörlerinin bu alandaki rolleri incelenmiş ve bu deneyimlerin sonuçları Türkiye uygulamasına aktanlmaya çalışılmıştir. Son yıllarda gerek Internet dünyasında, gerek Türkiye Internet şebekesinde önemli değişiklikler yaşanmıştır. TTNETin kurulmasından sonra, internete bağlanan kişi sayısında büyük artışlar görülmüştür.

Türkiye’de birçok kamu kuruluşu, bilgisayar donanım ve yazılım altyapısını geliştirerek, yapmakla yükümlü olduğu işlerin otomasyonu, böylelikle insani hatalardan arımdırılması, veri bankalarında toplanan bilgilerin erişim kolaylığı ve çabukluğundan yararlanılması gibi amaçlarla projeler yürütmektedir. İçişleri Bakanlığı Merkezi Nüfus İşleri Sistemi (MERMS), Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık İstatistikleri Bilgi Sistemi, Gümrük Bakanlığı Gümrük Sistemleri Otomasyonu gibi projeler bunların başlıcalarıdır.

Türk bankacılık sektörünün de oldukça gelişmiş bir bilgisayar altyapısı vardır. Birçok büyük banka merkez ve şubeleri arasında gerçek zamanda bilgisayar iletişimini sağlamıştır. Merkez bankası ve diğer bankalar arasındaki elektronik fon transferleri (EFT) yine gerçek zamanda ve ‘RTGS-Real Time Gross Settlement’ sistemi kullanılarak yapılmaktadır, ve Türk bankalarının yüzde 99′u bu sisteme bağlıdır. RTGS kullanımında Türkiye, dünyadaki öncü 5-6 ülke içerisindedir. 1992 yılından beri çalışmakta olan EFT-1 projesinden sonra, çok daha kapsamlı ve yetenekleri arttırılmış olan EFT-2 ve EMKT (Elektronik Menkul Kıymet Transferi) projeleri kapsamında çalışmalara devam edilmektedir.

Internet üzerinden bankacılık hizmetlerine iki büyük banka başlamış, diğer ikisi de yakın bir gelecekte başlamayı planlamaktadır. Müşteriyle banka arasındaki iletişimde bilgi güvenliğinin sağlanması, bankalardan birincisinde tümüyle ulusal olarak geliştirilen bir yazılımla yapılırken, diğer banka yurtdışından satın aldığı standart bir yazılımı kullanmaktadır. İki bankanın tek anahtarlı simetrik Şifre algoritması da 128 bitlik anahtarlarla çalıştırılmaktadır.

Elektronik ticarete başlangıç olarak düşünülebilecek bazı girişimler de vardır. Bilgisayar ürünleri ve kitap satan birkaç firma, ve büyük bir süpermarket, Internet üzerinde hazırladıkları ‘web siteleri’ yani tül sayfaları ile kullanıcıya ulaşmakta, zengin ürün çeşitleri sergileyebilmektedirler. Fakat bu uygulamaların hiçbirinde açık anahtarlı kriptografi kullanılmadığı için, firmaları kötü niyetli kullanıcıların aldatmasına karşı koruyabilecek bir önlem de yoktur. Diğer bir deyişle, kullanıcının iddia ettiği kimliğin kanıtlanması, kredi kartı numarasının kendisine ait olduğunun belirlenmesi ve mesajın yolda bozulmadığının gösterilmesine yarayacak sayısal imzanın olmaması, firmayı E-ticaret uygulamasında bir risk altına sokmaktadır.

Bir Elektronik Ticaret Uygulama Örneğî

Bankaların elektronik ticaret uygulamalarında, bilgi güvenliği konuşu ön planda gelmektedir. Banka ile müşteri arasında güvenilir bir elektronik hesap açılabilmesi için şöyle bir yöntem düşünülebilir:

1. ilk adım olarak, müşteri bir başvuru formu doldurur ve şifrelenmiş olarak elektronik ortamda bankaya yollar.

2. Banka başvurunun dddiyetinden emin olabilmek için, formdaki bilgilerin tutarlı olup olmadığımn, bazı devlet kuruluşlarıyla işbirliği yaparak denetleyebilir. Aynı nedenle banka, elektronik başvuruya ek olarak, müşterinin elle doldurup imzaladığı ve postayla yolladığı ikinci bir başvuru belgesi isteyebilir.

3. Banka, müşterinin verdiği posta adresinin güvenilirliğinden emin olduktan sonra, bu adrese müşterinin izli anahtannın ve agk anahtanyla kullanıcı adinin eklendiği elektronik kimlik belgesin! (EKB) içeren bir disket veya akıllı kart yollayabilir. EKB yi onaylayan kurum (OK) bankanın bağlı olduğu onay kurumu olabileceği gibi, OK görevin! bankanın üstlenmesi de mümkündür.

4. Kullanıcı, disket veya akıllı kartnı aldıktan sonra bankadaki elektronik hesabı açılmış olacağından, elektronik olarak yapacağı alışverişler, hesap açmış olduğu bankanın güvencesi altında olacaktır. Diğer bir deyişle, bu kullanıcının akıllı kart veya disketin! kullanarak attığı sayısal imzası, alıverişteki muhatabına bankanın güvencesi altında yansıyacaktır. Müşterilerin bankayla iletişimi, elektronik ortamda dünya üzerinde yayılmış ve akla gelebilecek her konudaki bilgiyi isteyenlerin kullanımına sunmak amacıyla hazırlanmış olan www (vvorld wide web) ağım (ki buna dünya tülü de diyebiliriz) tarayıcı programlar yoluyla olur. www bilgi sitelerinin ilk oluşturulmaya başlandığı yıllarda (90 başları) düşünülen bilgi verme / bilgi sunma amacına, günümüzde genişletilmiş www kullanıcılarının pasif/ edilgin konumda bilgiyi almalarına ek olarak, bazı veri tabanlarına ulaşabilmelerine, aktif / etkin olarak işlem yapabilmelerine olanak tanınmıştır. Böylece müşterinin www ağından banka bilgi sitesine girmesi, onun banka veri tabanına ulaşması için yeterli olacaktır. Kullanıcı, banka hesabından para çekip istediği yere yatırır, hisse senedi alıp satar, ve yaptığı bütün işlemleri belgeleyen makbuzların bilgisayar ekranından evindeki yazıcıya aktarabilir. Elektronik ortamda yaptığı bütün işlemler bankanın bilgi sitesi içinde otomatik olarak şifrelenecektir. Bu şifreli mesajların kullandığı agk anahtar bankaya ait olduğu için, banka sunumcusu sen/er bankanın gizli anahtarım kullanarak şifreyi çözecek ve kullanıcının isteklerim yerine getirecektir.

Banka sunumcusunun kullandığı işletim sisteminin de güvenilirlik koşullarım sağlaması gereklidir. (Örneğin , askeri güvenlik koşullarını sağlayan ve kullanım için uyanlmış işletim sistemleri piyasada bulunmaktadır.) ABD’ de 14 bankanın katılımıyla 1995 yılında kurulan SFNB (Securtiy First Network Banking) – güvenli bankacılık ağında, resmi uygulamalar dışındaki ilk güvenilir işletim sitemi teknolojisi kullanılmıştır. Bu işletim sistemi sayesinde, hem yapının dış etkilere karşı korunması, hem de sisteme erişimi belli bir hiyerarşik otorite zindrine göre düzenleylp bazı erişimlere ayrıcalık tanınması mümkün olabilmektedir.

Güvenilir bir işletim sistemi, banka içi uygulamaları banka çevresinden ayıracak bir koruma duvarı yaratır. Bu koruma duvarı, açık bilgisayar ağından gelen tüm iletileri bir güvenlik denetiminden geçirdikten sonra banka içine ulaştırır. Böylece, açık ağdaki trafik, banka iç işlemleri etkilemez ve bankanın kullamalara açık bilgi sitesine bilerek veya bilinçsizce yapılan herhangi bir elektronik saldın, banka veri tabanına zarar veremez.

Sonuç

Türkiye’de yaklaşık olarak evlerin yüzde 6-7 si, iş yerlerinin ise yüzde 11′inde bilgisayar bulunmaktadır. Bu oran gelişmiş ülkelerdeki oranlardan çok düşüktür, bu nedenle, bilgisayar ağları üzerinden yapılacak elektronik ticarete Türk balkının yaygın olarak katılacağı düşünülmemelidir. Öte yandan, az sayıda da olsa bazı ticari kuruluşlarımızın internet üzerinde dünya tülü sayfaları hazırlayarak dünya ile iletişim kurabilmesi ve ürünlerini tanıtıp dünya çapındaki rekabetle başedebilmesi mümkündür. Fakat dünya tülü üzerindeki satıcı sayısının bir çığ gibi büyüyeceği varsayılırsa, böyle yaygın bir rekabete uzun süre dayanılması kolay olmayacaktır. Bu nedenle, elektronik ticaretteki gelişmelerin uzun vadede küçük ve orta boy işletmelerden çok, büyük kuruluşlara yarayacağı öngörülebilir. Eğer elektronik ticaret, ABD’li uzmanların tahmin ettiği ölçüde ve hızda yaygınlaşırsa, ağlar üzerinden ticaret yapanlardan çok daha önce, bilgisayarları, açık anahtar altyapısının gerektirdiği donanım ve yazılımları üreten, dünya standartlarının oluşmasında öncülük eden firmalar oldukça önemli boyutlarda kazanımlar sağlayacaklardır.

Açık ağlarda kimlik kanıtlama ve bilgi bütünlüğünü koruma sorunlarına çözüm getiren sayısal imza uygulaması, ağ üzerindeki kullanıcıların birbirlerine güven düymasına yarayacak; ama beraberinde yeni ve farklı bir güven sorunu getirecektir. Onay kurumlarına, onlar tarafından dağıtılan anahtar çiftlerinin düzgün üretilmiş olduğuna, kişilerin gizli anahtarlarının iyi, dürüst ve sağlam ellerde saklanacağına, ya da üretilir üretilmez imha edileceğine, elektronik kimlik belgelerinin güncellenmesinin düzgün yürütüleceğine, yasal olarak gizli anahtara erişim durumlarında kişilik haklarının zarar görmeyeceğjne, kısacası onay kurumun işleyişine güvenme veya güvenmeme sorunu. Elektronik ticaretin yaygın, ve hem firmalara hemde müşterilere güven verecek şekilde kullanılmaya başlaması güvenilir bir açık anahtar altyapısı (AAA) kurulmasıyla paralel olarak yürüyecektir. Bu altyapınln kurulmasında öncülük görevi, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bankalara ve finans kuruluşlarına düşecek gibi görünmektedir. E-ticaretin sağlıklı ilk uygulumaları, belirli bir bankada hesabı olan alıcı ve satıcılar arasında kolaylıkla gerçekleşebilir; çünkü aradaki bankanin varlığı, iki taraf için de gerekli güven ortamının oluşturacaktır.

İkinci aşamada, birden fazla bankanın kurduğu ortak yapıya kayıtlı alıcı ve satıcıların, internet üzerinden alışveriş yapabileceği güvenl bir ortam yaratabilir. Bankalararası Kredi Kartları Merkezi, böyle bir ortam için uygun bir zemin olacaktır. Fakat böyle bir ağ, internet üzerinde olsa bile,açık değil,kapalı bir bilgisayar ağı olacaktır;yani bu bankalar grubunda hesabı olmayan bir kişinin sisteme katılabilmesi mümkün olmayacaktır. Böyle bir yapının dünyaya bağlanabilmesi için gereken açık anahtarlı sayısal imza ve şifreleme yazılımı, ya da donanımı dünya standartlarına uyum sağlamak zorundadır.

Gizli anahtarın korunabilmesi için en güvenli ortam, kişinin biometrik bir özelliğine (göz,parmak izi gibi) bağlı olarak çalıştırılabilen akıllı kartlardır. Önümüzdeki yıllarda bilgisayara yüklenen sayısal imza ve şifreleme yazılımlarının, bilgisayar tarafından okunabilen akıllı kartlar sayesinde çalıştırılması beklenmektedir. Elektronik ticaret ve açık anahtar tarafından okunabilen akıllı kartlar sayesinde çalıştırılması beklenmektedir. Elektronik ticaret ve açık anahtar altyapısıyla ilgili standartların oluşum sürecine Türk bankalarının birlikte katılmaları bu konuda yapacakları yatırımları belirlenen standartlar doğrultusunda ve birbirleriyle eşgüdüm içinde yünlendirmeleri,genel verimliliğin artması açısından çok uygun olacaktır.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy