Erozyonun Tanımı Ve Çeşitleri

06 Kasım 2007

EROZYONUN TANIMI VE ÇEŞİTLERİ

1.1-Erozyonun Tanımı

Erozyonun kelime anlamı: bir varlığın bir değeri yerine getirilemeyecek şekilde yok olmasıdır. Toprak biliminde ise; yeryüzündeki ana materyalin çeşitli etkenlerle aşınıp taşınması olayıdır. Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır.

1.2-Yapıcı Unsurlara Göre Erozyonun Çeşitleri

Özellikle ülkemizde tahribatı büyük boyutlara ulaşan su erozyonu, erozyon çeşitleri içerisinde en önemlisidir. Su erozyonundan sonra diğer erozyon çeşitleri önem sırasına göre; rüzgar, çığlar, heyelanlar ve buzullar olarak sıralayabiliriz. Çığ zaman, zaman can ve mal kayıplarına neden oluyorsa da su erozyonu afeti karşısında ikinci planda kalmaktadır.

• Su Erozyonu

Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86′sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir.

• Çığlar

Türkiye’nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45′ den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu’da çığ olaylarına sıkça rastlanmakta, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir.

Türkiye’de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit olunmuş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir. Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sınai tesis v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafıği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır.

• Rüzgar Erozyonu

Rüzgar erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak nemliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması, ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir.

1.3- Mevcut Durum

Türkiye jeomorfolojik yapısı itibariyle engebeli bir ülkedir. Nitekim ülkemizin toplam alanının % 46′sını % 40′dan fazla eğime ve % 80′den fazlasını da % 15′den fazla eğime sahip sahalar teşkil etmektedir. İklim yarı kurak, yağışlar düzensiz ve şiddetli sağanak şeklindedir. Bütün bu olumsuz faktörlerin yanında, toprağı normal yapısı ile koruması gereken ormanlar, yangın ve kaçak kesim sonucu koruyucu vasfını büyük ölçüde yitirmiş, meralarda aşırı otlatma ve tarla açmaları ile korumasız hale gelmiştir.

Erozyon bütün Dünya’da değişik şekil ve şiddette meydana gelmekte ise de yurdumuzda özellikle daha yaygın ve hızlı seyretmekte ve hemen, hemen her çeşidi bulunmaktadır. Yüzeysel erozyon, oyuntu erozyonu, arazi kaymaları, rüzgar erozyonu ve çığlar bunların başlıcalarıdır.

Buna karşın Türkiye’de, erozyonla savaş çalışmaları ne yasal, ne teknik ve ne de sosyo-ekonomik yönlerden rayına oturmuştur. Bunun sonucu olarak ta toprak servetinin kaybı yanında sık, sık sel felaketleri meydana gelmektedir.

En yakın örnek olarak 1998′de Batı Karadeniz selinde 30, 1995 İzmir selinde 63, ve yine 1995 Senirkent selinde 74 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, rakamlara dökülmesi çok zor maddi zarar meydana gelmiş, insanlarımız acı çekmişlerdir.

EROZYONUN ÇÖZÜMÜ İÇİN YAPILACAK İŞLER

Yurdumuzda, aşırı erozyonun nedenlerinden en önemlileri orman ve meraların tahribatıyla ortaya çıkmaktadır. Karşımızda insan bulunmaktadır; bu nedenle, erozyon sorununun havzada yaşayan ve doğal kaynakları yanlış kullanan yöre insanı ile birlikte çözmek gerekmektedir.Bu temel yaklaşımın hayata geçirilmesi için erozyonun havza bazında ele alınması, havzaya hizmet götüren tüm kurum ve kuruluşların halkın katılımı ile hazırladıkları gelir artırıcı faaliyetlerle desteklenen entegre projeler ile uygulama yapmaları gerekmektedir.Bu temel yaklaşım; Orman Bakanlığı, Tarım ve Köy işleri Bakanlığı ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce halen yürütülen Doğu Anadolu Su Havzası Rehabilitasyon Projesi’nde denenmiş ve çok olumlu sonuçlar alınmıştır.

Bu olumlu tecrübeden hareketle orman rejimine dahil olan veya orman rejimine alınmak üzere tahsis edilen alanlarda erozyon kontrolu tedbirlerini havzada bulunan orman köylerinin kalkındırılması amacıyla köylünün katılımını esas alan bir anlayışla alınmasını öngören 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 58. Maddesi’ni değiştiren kanun teklifi yasalaşmalıdır.

TOPRAK EROZYONU VE ÖNLEME ÇALIŞMALARI

Doğal kaynaklar içerisinde özel bir yeri olan ormanların, bütün dünyada artan bir hızla azaldığı herkes tarafından bilinmektedir. Sayılamayacak kadar çok yönlü yararlar sağlayan bu doğal varlıklar sekiz bin yıl önce dünya topraklarının 62 milyon metrekaresini kaplamakta idi. Dünyanın akciğeri sayılan bu ormanlardan günümüzde 13 milyon metrekarelik bir alan kalmış durumdadır. Dünya Gıda Örgütü FAO’nun yayınladığı bir rapora göre sadece 1980 – 1995 yılları arasında dünya üzerinde 1,8 milyon metrekare orman yok edilmiştir. Bugün yerküremizin sadece %26,6′sı ormanlarla kaplı olup bu oran her geçen gün hızla azalmaktadır. Dünyamız saatte 3000 dönüm, dakikada 50 dönüm orman alanını her geçen gün biraz daha artan bir hızla kaybetmektedir. Tropikal ormanların %80′inin 2000 yılında ortadan kalkacağı tahmin edilmektedir.

İlk önce ormanlar katledilerek tarım alanları açılmakta, ağaçların azalmasıyla yağış miktarı azalmakta; sonuçta yağış alınamadığından kuraklık yaşanmaktadır. Sulama tekniklerindeki hatalar toprağı çölleştirmekte ve erozyona davetiye çıkarmaktadır. Bu durumda çiftçi kendisine yeni tarım alanları açmak için yeniden baltayı eline almakta ve bu kısır döngü böylece sürüp gitmektedir.

Tarım arazisi açmak için tahrip edilen ormanlar; aşırı ve vakitsiz otlatma ve sulama ya da yol ve yerleşim alanı açmak için kaybedilen meralar; kaybolan milli değerlerin yanı sıra kaybedilen yaşanabilir alan anlamına da gelmektedir. Toprak olmayınca bitki örtüsü kaybolmakta; hayvancılık ve tarım bitmektedir.

Bilindiği üzere tarım ve hayvan ürünleri üretimi ile bir zamanlar kendi kendine yeterli yedi ülke arasında bulunan Türkiye; artık dışa bağımlı ve muhtaç ülkeler arasına girmiş bulunmaktadır.Oysa çok büyük döviz çıktısı ile dış ülkelerden satın aldığımız ve almaya devam edeceğimiz tarımsal ve hayvansal gıdaların üretim potansiyeli ülkemizde mevcuttur.

Ülkemiz arazilerinin yaklaşık %30′u mera olarak kullanılmaktadır. Yaklaşık 20 milyon hektarın üzerinde olan meralarımızın ancak 5 milyon hektarı niteliklidir ve hayvancılığımız 60 milyon baş civarındadır. Özellikle meralarımız erken (toprak ıslak ve otlar körpe iken) ve aşırı otlatma nedeniyle büyük ölçüde bozulmuş, tarla kazanma düşüncesiyle açılınca alan olarak daralmış ve erozyonla da aşınarak çıplak kayalık ve bozkır hale dönüşmüştür. Toprak ıslak iken otlayan özellikle büyükbaş hayvanlar, bir yandan toprağı çiğneyip sıkıştırırken; bir yandan da genç bitkileri kökleriyle birlikte söküp aldıklarından doğal denge her geçen gün erozyon lehine bozulmuştur. Bu kısır döngü sonucunda sekiz bin yıl öncesinde Anadolu Yarımadasının %72′si ormanlarla kaplı iken bu oran günümüzde %22′ye inmiştir. Bunun aksine Anadolu Yarımadasının o tarihlerde %17 olan step alanı bugün %35′e yükselmiştir.

Görüldüğü üzere toprak erozyonu yaygın kanının aksine "doğal afet" değil; insan kaynaklı "yapay afet"tir. Yaşamımızın vazgeçilmez unsuru olan toprağın yanlış ve bilinçsiz kullanımıyla doğal denge bozularak erozyon davet edilmektedir. Erozyonla yalnızca verimli toprakları değil; aynı zamanda geleceğimizi de kaybetmekte olduğumuz gerçeğini ve ülkemizin maruz kaldığı tehlikelerin boyutlarını aşağıdaki rakamlar çarpıcı şekilde gözler önüne sermektedir:

• Ülkemiz hızla çölleşmektedir. BM ve NASA kaynaklı verilere göre toprak erozyonu devam ettiği sürece en geç 2010 yılında Türkiye’nin %85′i çöl olacaktır.

• Her yıl 1 milyar ton verimli toprağımız akarsularla sürüklenmektedir. Bu miktar Avrupa ve Avustralya kıtalarının toplam toprak kaybından daha fazladır. Oysa Avrupa Türkiye’nin 14 katı, Avustralya ise 10 katı yüz ölçüme sahiptir.

• Her bir hektar araziden ortalama 3000 kg buğday elde edildiği dikkate alındığında, erozyonla kaybedilen 400.000 hektar toprakla her yıl 1.200.000 ton buğday üretecek arazi yok oluyor demektir.

• 1988-1994 yılları arasında kişi başına buğday üretimimiz %25 azalmıştır. Diğer tarımsal ürünler için de benzer sıkıntılar başlamıştır. Ülkemiz kendi kendini besleyebilen 7 ülkeden biri olma vasfını çoktan kaybetmiştir.

• Ülkemizde kişi başına 0,35 hektar orman düşmekte, bunun yalnızca 0,15 hektarı verimli ormandan oluşmaktadır. Dünyada bu oran kişi başına ortalama 0,80 hektardır. Bunun ise 0,53 hektarı verimli orman özelliği taşımaktadır.

• Meralar erozyondan en çok zarar gören alanların başında gelmektedir. 1936 yılında 44 milyon hektar olan mera alanlarımız bugün 22 milyon hektara gerilemiştir. Bu alanın da ancak 5 milyon hektarı verimli nitelik taşımaktadır. Oysa meralarımız hayvancılığımızın teminatıdır. 1996 yılında 1,5 milyar dolar olan hayvansal ürün ithalatının, gerekli önlemler alınmaz ise, 2010 yılında 15 milyar dolar’a tırmanacağı hesap edilmektedir. Meralarımızın korunması ve ıslahı, hayvancılığımızı yeniden güçlendirmenin en etkin yoludur.

• Erozyonun yol açtığı sorunlar zincirinin önemli bir halkası da köylerden kente göçtür. Tarım ve mera alanlarının verimsizleşmesi ve giderek yok olması kırsal kesimlerden kentlere göçü artırarak büyük sosyal ve ekonomik sorunlara yol açmaktadır. Küçük üretici olan köylüler maliyet-satış dengesini kuramadıkları için para kazanamaz duruma düşerek kentlere göç etmekte ve tüketici olmaya başlamaktadırlar. Her yıl 1 milyon 200 bin kişi kırsal kesimden kente göç etmektedir.

• Erozyon; toprak kayması, taşkın ve çığ felaketlerini de beraberinde getirmekte, çok sayıda vatandaşımız yaşamını yitirmektedir. Son olarak yaşadığımız Senirkent felaketi hala hafızalardan silinmemiştir.

Türkiye’mizin karşı karşıya bulunduğu tehlikenin boyutlarını gözler önüne sermek ve kamuoyu oluşturarak çözüm üretmek amacıyla faaliyete geçen TEMA(Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı); erozyon ve çölleşme ile mücadelede başarılı olabilmek için kırsal alanlarda yaşayan insanları sosyal ve ekonomik yönden kalkındırmak üzere "Kırsal Kalkınma Projeleri" ve "Sizin de Bir Köyünüz Olsun Projeleri" geliştirmektedir. Sosyoekonomik yapı ve doğal kaynak verileri dikkate alınarak tespit edilen ve uygulamaya konulan proje faaliyetleri ile doğal kaynakların geliştirilmesi sağlanmakta, alternatif geçim kaynakları yaratılarak doğaya olan baskı kaldırılmakta, tahrip edilen bitki örtüsü rehabilite edilerek erozyon önlenmekte, mera ıslah çalışmaları ve yem bitkileri üretimi ile hayvancılık geliştirilmekte, doğal varlıklar ve doğal ormanlar korunmakta ve en önemlisi açlık ve yoksulluğun, dolayısıyla köyden kente göçün önlenmesi hedeflenmektedir.

________________________________________

TEMA VAKFI PROJELERİ

Toprak Erozyonu, gelecek kuşakların karşı karşıya olacağı en önemli sorunlardan biri olacaktır. İnsan yaşamı, ormanların sağladığı su döngüsüne, toprağın üretim gücüne ve doğal sistemin en önemli özelliklerinden biri olan biyoçeşitliliğe bağlıdır. Ormanların yok olması bu döngüyü kırmakta, toprak, hava ve su arasında mevcut bulunan dengeyi bozmaktadır. İnsanoğlunun kendini doğanın bir parçası olarak görmeyip, doğaya üstün olma hayalini gerçekleştirme dürtüsü sonucu ekolojik denge bozulmuştur. İnsanoğlunun bu bilinçsiz müdahaleleri olmadan önce, dünya üzerindeki ormanlar, meralar ve diğer eko-sistemler yılda 150 milyar ton organik madde üretme kapasitesine sahip iken, yapılan son hesaplara göre bu kapasitenin % 12′si insanlar tarafından yok edilmişlerdir. Evvelce tarım yapılan toprakların büyük bir kısmı aşırı ve bilinçsiz kullanım nedeniyle bu gün verimsiz bir hal almıştır.

Ülkemizde erozyonun temel sebeplerinden biri fakirliktir. TEMA Vakfı bu gerçeğin ışığında erozyonla mücadelede sadece ağaçlandırma çalışmaları yapmakla başarıya ulaşılamayacağından hareketle, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra kırsal kalkınma ve mera ıslahı amaçlı örnek nitelikli EROZYON önleme projelerini de hayata geçirmiştir. TEMA Vakfı Kırsal alanlarda yaşayan insanlarımızın ekonomik ve sosyal yönden kalkındırılması ile bu mücadelede başarıya ulaşılacağına inanmaktadır. Bu amaca ulaşmak için yurdumuzun her coğrafi bölgesini örnekleyecek kriterlere sahip köyler tespit edilmekte, bu köylerde yerinde kalkınmayı sağlayacak alternatif geçim kaynakları potansiyelleri saptanmakta ve projelendirilerek bu potansiyeller değerlendirilmektedir.

Bu maksatla; TEMA Vakfı;

1. Arazi yetenek ve kabiliyet sınıflamasına uygun hareket etmek,

2. Havza bütünlüğü içerisinde havza ıslah tedbirleri ile birlikte kırsal fakirliğin önlenmesini sağlamak,

3. Kırsal kesimde yaşayan vatandaşlarımızın toprak erozyonu ve doğal varlıkların korunması konusunda bilgi ve bilinçlenmesini sağlamak.

4. Aşırı ve bilinçsiz hayvan otlatılması nedeniyle bitki örtüsünün tahrip edildiği ve erozyona açık mera alanlarının ıslah edilmesi, yem bitkileri üretiminin yaygınlaştırılarak hayvancılığın geliştirilmesi ve istihdamın yaratılmasını temin etmek,

5. Faydalanmanın düzenlenmesini sağlamak.

Üzere örnek çalışmalar yapmayı hedeflemiştir.

TEMA Vakfı, Çevre eğitimi, Kırsal Kalkınma Amaçlı Erozyon Önleme projeleri, Mera Islahı projeleri, Mikro havza ıslahı projeleri, Köy kent projeleri ve Ağaçlandırma projeleri yürüten bir sivil toplum kuruluşu olarak görevinin, sorunu teşhis etmekle sınırlı olmadığı ve erozyon konusunda örnek çözümler üretmenin de gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. TEMA Vakfı yurdumuzun değişik coğrafi iklim bölgeleri için geliştirip uygulamaya koyduğu örnek projeler, aşağıda sıralanmıştır.

• Çevre Eğitimi

• Kırsal Kalkınma Amaçlı Erozyon Önleme Projeleri

• Mer’a Islahı Projeleri

• Mikro Havza Islahı Projeleri

• Köy Kent Projeleri

Ağaçlandırma Projeleri

Erozyon

06 Kasım 2007

EROZYON NEDİR?

Erozyon (toprak aşınımı), toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yokedilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprağın su ve rüzgarın etkisiyle aşınması ve taşınması olayıdır. Erozyonun başlıca nedeni, toprağı koruyan bitki örtüsünün yokolmasıdır. Arazi eğimi, toprak yapısı, yıllık yağış miktarı, iklim faktörleri, bitki örtüsü, toprak ve bitkiye yapılan çeşitli müdahaleler, erozyonun şiddetini belirleyen öğelerdir.

TEMA’nın erozyonla mücadeleye bu kadar önem vermesinin altında, erozyonun ülkemizin yaşam koşullarını olumsuz etkileyecek kadar büyük bir tehlike olması yatmaktadır. Erozyon, Türkiye’nin gıda açısından kendine yeterli bir ülke olmasını tehlikeye düşürmektedir. Ülkemizin topraklarının % 73′ü şiddetli erozyon tehlikesine maruzdur. Rüzgar ve yağmur, verimli toprakları sürükleyerek, baraj göllerine, akarsu yataklarına ve denizlere taşımaktadır. Ülke yüzeyinden bir yılda kaybedilen toprak miktarı yaklaşık 1.4 milyar tondur. Sadece tarım alanlarından kaybedilen verimli toprak miktarı ise yaklaşık 500 milyon ton/yıl’dır. Bu topraklarla birlikte mineral ve organik madde de kaybedilmektedir. Türkiye’nin kimyevi gübrelere ayırdığı yıllık kaynağın 4.5 trilyon lira olduğu düşünülürse, ekonomik kaybın büyüklüğü daha net anlaşılabilir. Erozyonla kaybedilen bir başka değer ise sudur. Kaybolan toprak yüzünden her yıl yaklaşık 50 milyar m3 yağış depolanamamaktadır.

Erozyon toplumsal sorunların artmasına da yol açmaktadır. Yanlış arazi kullanımı, tarım alanlarının verimini azaltmaktadır. Doğduğu ve büyüdüğü yerde geçim şansı ortadan kalkan insanların, kentlere göçmekten başka seçeneği kalmamaktadır. Köyden kente göç ise, alt yapının yetersiz olduğu kentlerdeki ekonomik ve toplumsal sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.

Barajlar ve yeraltı suları da, erozyonun etkilerinden nasibini almaktadır. Yerinden kopup giden topraklar, baraj göllerini doldurarak su depolama hacimlerini azaltmakta ve barajların ömrünün kısalmasına neden olmaktadır. Erozyon sonucunda toprağın altındaki cansız tabaka (ana kaya) ortaya çıkmaktadır. Faydalı toprak katmanlarını kaybeden arazilerde çölleşme başlamaktadır. NASA’nın yaptığı bir araştırmaya göre, erozyonun şiddetlenerek devam etmesi halinde Türkiye’nin büyük bir bölümü 55 yıl sonra çöl olacaktır. Toprakları çölleşen bir ülkenin temel sorunları, açlık, sussuzluk, işsizlik ve iç göç olacaktır.

Erozyonun Zararları

• Bitki örtüsünün yok olması, erozyonun yanı sıra toprak kayması, taşkın ve çığ felaketlerini artırır.

• Verimsizleşen ve yok olan tarım arazileri üzerinde yaşayanları besleyemez duruma gelip, kırsal kesimden kentlere doğru göçü arttırarak, büyük ekonomik ve toplumsal sorunlara yol açar.

• Meraların yok olması hayvancılığın gerilemesine neden olurken, gelirin azalması ve iş olanağının daralması sonucunu doğurur. Bitki örtüsünün yok olması, erozyonun yanı sıra toprak kayması, taşkın ve çığ felaketlerini artırır.

• Erozyon sonucu taşınan verimli topraklar, baraj göllerini doldurarak, ekonomik ömürlerini kısaltır.

• Yeşil örtü ve toprağın elden gitmesi ile ortaya çıkan iklim değişikliği ve bozulan ekolojik denge sonucunda, vahim boyutlarda doğal varlık kaybedilerek ekonomik zarara uğratır.

• Bitki örtüsü ve toprağın olmadığı bir yüzey, kar ve yağmur sularını emmemediğinden, doğal su kaynakları düzenli ve sürekli olarak beslenemez.

• Kaybedilen toprak örtüsünün yeniden oluşması için binlerce yıl gerekir.

Actıve Dergisi Ve Actıvelıne Gazetesi

06 Kasım 2007

GÜZ 2001 DÖNEMİ

YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ

SİSTEM MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ

İŞLETME İNCELEME DERSİ ÖDEVİ

ACTIVE DERGİSİ VE

ACTIVELINE GAZETESİ

İNCELEMESİ

DEPARTMANLAR

1- YAYIN DANIŞMA KURULU::

Active’in genel yayın politikasını belirleyen, tüm konularda son sözü söyleyen, aldığı kararların tartışmasının yapılamayacağı, Türkiye’nin konularında en yetkin ve etkin* gönüllü insanlardan oluşan Active’in en yetkili birimidir.

*

YDK’nın ana fonksiyonu, en üst düzey yürütme organı olarak kurumun genel performansını artırmak amacıyla, planlama, organize etme, liderlik yapma, kontrol etme ve başarıya ulaştırmadır.

*

YDK aralarından bir başkan seçer ve haftada en az üç defa toplanır. Gerekli hallerde başkan veya üyelerden birinin isteği üzerine de toplanabilir. Kararlar oybirliği ile alınır.

YDK’da üye sayısı sınırı yoktur. Oluşmuş ahengi bozmayacak, proje üretecek, çalışmaları engellemeyecek, konusunda en iyisi olan herkes diğer üyelerin onayı ile YDK üyesi olabilir.

2-GENEL YAYIN YÖNETMENİ:

Genel yayın yönetmeninin ana fonksiyonu, YDK ile koordineli bir şekilde kurumdaki tüm birimleri ve/veya fonksiyonları ortak ve katma değeri yüksek sinerji yaratacak şekilde yönetmektir.

Genel yayın yönetmeninin hedefleri arasında Active yayın çizgisini daha yükseğe çıkarmak, elde ettiği rekabet dışı konumunu sürdürmek ve* piyasa payı ve performans açısından sektörde lider olmak vardır.

3-GENEL* KOORDİNATÖR:

Genel Koordinatörün ana fonksiyonu, sorumlu olduğu birimleri etkin ve verimli bir şekilde yönetmek, kendisine bağlı birimler arası koordinasyonu gerçekleştirmektir.

4- GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ

*

Genel yayın koordinatörünün ana fonksiyonu, sorumlu olduğu birimleri etkin ve verimli bir şekilde yönetmek, birimler arası koordinasyonu gerçekleştirmektir.

5- YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ

*

Yazı İşleri Müdürünün ana fonksiyonu, değişik özellikteki ve yapıdaki müşteri ve okuyuculara içerik bakımından kaliteli* ürünler* sunmak

6- HABER KOORDİNATÖRÜ

*

Haber Koordinatörünün ana fonksiyonu, yaşayan Türkçe’yi iyi şekilde, yazım dili olarak kullanarak zevkle okunabilir bir ürünler sunmak

7– ARAŞTIRMA MERKEZİ

*

Araştırma merkezi direktörüne bağlı ekonomi-finans ve bilişim grup başkanlıklarından oluşmaktadır. Ekonomi-finans grup başkanlığı reel sektör, finansal hizmetler sektörü, kamu sektörü ve dış ekonomik sektör olarak fonksiyonel uzmanlık alanlarına sahiptir. Bilişim grup başkanlığı ise yazılım ve donanım konularında uzmanlaşmaya ağırlık vermektedir. Her uzmanlık alanında uzman, uzman yardımcısı ve stajyer bulunmaktadır. Ayrıca her grup başkanlığında web master ve editör bulunmaktadır.

*

Araştırma Merkezinin ana fonksiyonu, sunulan ürün ve hizmetlerin, özellikle dergi, gazete, eklerin ve “vortal”ın genel performansını artırmaya yönelik içerik kurgulanması, ulusal ve uluslar arası kaynaklardan veri ve bilgi derlenmesi, değerlendirilmesi, depolanması,* araştırma yapılması, özel haberler hazırlanması vb. faaliyetleri yerine getirmektir.

*

8 – BİLİŞİM KOORDİNATÖRÜ

*

Bilişim Koordinatörünün ana fonksiyonu, kurumun ve çalışan personelin teknolojik gereksinimlerinin* karşılanması, koordinasyonu ve azami derecede kullanımını ve faydalanmasını sağlamak, kurumun sistem güvenliği, düzen ve tertibi ile ilgili konularda gerekli düzenleme ve çalışmaların yapılması ile bütün ürünlerimizin ve duyurularımızın en kısa sürede elektronik ortamda okuyuculara ulaştırılmasıdır.

*

9 – TASARIM VE UYGULAMA

*

Tasarım ve uygulamadan sorumlu Mac operatörünün görevi kurum içinde içeriği hazırlanan; dergi, gazete, özel ek, brosür ve benzeri basılı hale gelecek çalışmaların mevcut standartlar çerçevesinde uygulama, yeni hazırlanacak olanların tasarımlarını kurum ve müşteri tarafından kabul görecek kalite ve hızda yapmak

*

10 – REKLAM VE HALKLA İLİŞKİLER

*

Reklamdan sorumlu birimin ana fonksiyonu, belirlenmiş kurallar ve prensipler çerçevesinde gazeteye mümkün olabilecek en fazla sayıda ve tutarda reklam girişi sağlamak ve gazetenin en etkili ve kalıcı tanıtım ve reklamını yapmaktır.

*

11 – FOTOGRAF BİRİMİ

*

Hazırlanan tüm yayınların ihtiyacı olan görsel malzemeyi sağlamak için gerekli çalışma ve organizasyonları gerçekleştirmek ve takibini yapmak

*

12 – MALİ İŞLER (MUHASEBE VE FİNANS)

*

Mali işlerden sorumlu birimin ana fonksiyonu, finansman temini, likit varlıkların kontrol ve yönetimi, nakit planlaması ve bütçelemesi, tahsilat ve ödemelerin planlaması ve yönlendirilmesi; kurumun mali gücünün en verimli ve en etkin bir biçimde yürütülmesini sağlamak, ticari, maliyet, finansal ve yönetim muhasebesidir.

*

13 – İDARİ İŞLER & ABONE HİZMETLERİ

*

İdari işlerden sorumlu birimin ana fonksiyonu, kurumun iletişim faaliyetleri, kurumda çalışan personelin sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasından, temsil ağırlama ve iş seyahati organizasyonlarının koordinasyonu, kurumun güvenliği, düzen ve tertibi ile ilgili konularda gerekli düzenleme ve çalışmaların yapılmasıdır.

*

PROSEDÜR

ACTIVE DERGİSİ OLUŞUM SÜREÇLERİ

Active Dergisi makale akışı iki yolla olmaktadır;

Akademisyen, bürokrat, profesyonel, danışman vs. seviyedeki kişilerin kendi uzmanlık alanları doğrultusunda uygun gördükleri bir konuyu işleyip göndermesi,

Active’in, okuyucu kitlesine bilgi anlamında faydalı olacağı düşünülen bir konunun uzman bir kişi tarafından yazılmasını istemesi

Makalenin Active’e gelmesi,

Genel kriterlere uygun ise (örneğin; hiçbir kişi ya da kurum tanıtımı, reklamı yer alamaz) YDK’nın onayına sunulması,

Uygun ama eksik veya hatalı ise yazarın bu eksikleri tamamlaması doğrultusunda yönlendirilmesi,

Active kriterlerine uygun hale gelen makalenin tashihlerinden arındırılması,

Konu başlıklarına uygun görsellerin sağlanması için fotoğraf çekiminde kullanılacak objelerin seçimi ve fotoğraf çekimi

Çekilen fotoğrafların dialarının yüksek çözünürlükte taranması

Tashihten sonra genel yayın koordinatörünün son kontrolü yapması

Teknik servise aktarılması ve baskı aşamasına gelmesi için mizanpajın yapılması

Baskı aşamasındaki yayının haber koordinatörü ve genel yayın koordinatörü tarafından mizanpajının denetlenmesi ve yayının planının oluşturulması,

En son genel yayın yönetmeninin onayından geçen yayın baskıya gönderilir,

Baskı hazırlıkları yapılan yayının baskı öncesi oluşturulan ozalit halindeki prototipinin görülüp onaylanması ve baskı

Baskısı biten yayın dağıtım şirketi kanalıyla ücretli ve ücretsiz aboneleri dağıtılır

ACTIVELINE GAZETESİNİN OLUŞUM SÜRECİ

Gazetenin içeriği dört başlık altında incelenebilir;

Active’in özel araştırmaları

Haberler

Makaleler

Röportajlar

a) Activeline’da yayınlanacak araştırma konularına YDK karar verir

b) Belirlenen konuyla ilgili bilgi, belge ve verilerin toplanması için Araştırma merkezi görevlendirilir

c) Toplanan veri ve bilgiler YDK tarafından yorumlanır ve yazı metni oluşturulur

2- Haberler;

a) Rutin izlenen basına açık toplantılar sonucu oluşturulan haberler

b) Active’e özel haberler

c) Dünya basınında izlenen ve araştırmalar sonucu oluşturulan haberler

d) Basına kapalı olan yalnız Active’in izlediği ya da dinlediği toplantı, seminerlere ait haberler

Makaleleri yazarlar kendileri gönderir, yine YDK’nın onayını sunulur

Röportaj yapılacak kişiler iki yolla tespit edilir;

Active röportaj yapmak istediği kişileri YDK’ya önerir, onaylanırsa sorular hazırlanır kişiyle irtibata geçilir. Röportaj kişinin kurumunda yapılır

Kurumlar röportaj yapılmasını istedikleri yöneticilerini Active’e önerir, bu durumda da kişi önce Araştırma Merkezi tarafından araştırılır, Active’e kriterlerine uygun bir kişi ise YDK’ya sunulur, kabul edilirse sorular hazırlanır, ancak röportaj Active’in merkezinde yapılır.

Her iki durumda da fotoğraflar Active’in fotoğrafçısı tarafından çekilir.

Ekoloji

06 Kasım 2007

EKOLOJİ

Canlı varlıkları yaşadıkları tabiî ortamla ilişkileri (toprağın fiziksel-kimyasal etmenleri,iklim, barınakların topoğrafyası ve görünüşü, hayvan ve bitki rekabeti) bakımından inceleyen bilim.

Tabiat bilgisi lügatine Haeckel’in kattığı ekoloji terimi, özellikle canlıların içinde bulundukları ortama uyumları bakımından kullanılıyordu. Daha sonra insan coğrafyası ve sosyoloji gibi insan birimlerine de girdi.Biyoloji bilginleri arasında yarattığı tartışmalardan çıkan sonuca göre, bu terimin anlamını canlıları çevreleyen ortamla sınırlandırma eğilimi çoğunluktadır. Fakat canlı varlık ile ortam arasındaki ilişkileri iki yönlü düşünmek gerekir. Çünkü her yaratık, öz varlığıyla ortamın yaratılmasına katılır. Ağacın kök saldığı toprak basit bir maden bileşiği değildir, bizzat ağacın da eseridir( toprağı örten canlı ölüleri, ortakyaşar organizmalar, kök salgıları, mekanik etkiler). Yaşama düzenlerinde görülen ilişkilerin tümüne birden genel ekoloji denir. Bu çeşit bir sistemleme kabul edilmese bile, biyolojik problemlerin anlaşılması bakımından ekoloji, temel unsurlardan biridir. Ekolojiye ilişkin bütün düşünceler uyum kavramına dayanır. Ekoloji tamamen evrim prensiplerinden doğmuştur. Metot anlaşmazlıkların ayrıntılarına girmeden diyebiliriz ki, bitki coğrafyacıları için her ekolojik inceleme, hem ele alınan alandaki ortamın karakterlerini, hem de bu ortama bağlı olarak yaşayan gruplarınkini analiz etmeyi gerektirir.Bozkır, ekvator ormanı, dağ çimenleri iklim ve toprağın belirlediği tiplerle ilişkili bitki tipleridir. Bu bitkilerin arasındaki bağ, bitkiler hakkında edinilen uyum bilgisi, yani daha anlaşılır ifade ile bitki fizyoloji sayesinde kurulur. İnsan coğrafyası, geniş ölçüde ekolojik karakter gösterir. İnsan gruplarının etkinliği fizik ortamın niteliklerine bağlıdır; bu nitelikler insan etkinliğine kolaylaştırır, zorlaştırır veya yöneltir; meşhur bir ifade ile tabi ata, ancak boyun eğilerek kumanda edilebilir. Fakat coğrafyacı, en ilkel topluluklardan modern tekniğe sahip topluluklara kadar bütün insan gruplarının tabiatta yaptığı büyük değişikliklere dikkat eder.

Ayrıca, Amerikalı sosyologlar, sosyal olayların, özellikle şehir toplumlarında geçen olayların incelenmesinde de ekolojiye yer verirler. Bir ilişki ağıyla birbirine bağlı olayların tümünü anlamaya çalışırlar. Buna göre belli homojen alanlarda geçen sosyal olaylar hep aynı karakterdedir; buna dayanılarak bağıntılar araştırabilir. Bu anlamdaki ekoloji Chicagolu Robert Ezra Park’ın öğretisine dayanan sosyoloji okulunca uygulanmıştır.

Günümüzde ekolojiyi iki dala ayırma eğilimi vardır: bunlardan biri dış etkenlerden karşısında bireylerin reaksiyonları inceleyen “otoekoloji” öteki de birbirinden farklı ortamlardaki hayvan ve bitkilerin tümünü birden inceleyen ve bunları meydana getiren türlerin ayrıntılarıyla bir dökümünü yapan “sinekoloji”dir.

Halkla İlişkilerde Kullanılan Araçlar

06 Kasım 2007

HALKLA İLİŞKİLERDE KULLANILAN ARAÇLAR

Halkla ilişkiler uzmanları, pazarlamaya ilişkin kararlara ürünün ya da hizmetin tüketiciye nasıl ve nerede sunulması gerektiğine ilişkin bilgiler sunarak yardımcı olurlar. Pazarlama karması içinde halkla ilişkiler tanıtım faaliyetleri, özel bir takım olaylar, sergiler vs. düzenleyerek potansiyel tüketicinin dikkatini çekmeyi başararak pazarlamaya yardımcı olur.

Halkla ilişkilerde ,hedef kitleyle iletişim kurulup,haberleşmenin sağlanabilmesi için hem kişisel hem de kişisel olmayan çeşitli araçlardan yararlanılır. Halkla ilişkilerde kullanılan araçlar arasında, radyo, televizyon, kitap, gazete, dergi, broşür, el kitapları, afiş, el ilanları, bültenler, yıllıklar, toplantı, sergi, seminer vb. araçlar bulunmaktadır. Planlama yapılırken, hedef kitleye iletilecek mesajların hangi araçlarla iletileceği önceden belirlenmelidir. Burada temel amaç, hedef kitleye mesajların, en kısa zamanda, en az maliyetle ve en uygun hangi araçları kullanarak iletilmesinin belirlenmesidir.

Halkla ilişkiler uygulamalarında kullanılan çok sayıda ve türde araç bulunmaktadır. Bununla birlikte, herhangi bir işletmenin halkla ilişkiler çalışmaları sırasında, söz konusu araçların tamamının kullanılması gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır. Bu konuda önemli ve uyulması zorunlu olan kural, yapılacak uygulamanın tüm yönleriyle (hedef kitle, süre, bütçe, personel vs.) değerlendirilmesi ve araç seçiminin, bu çok yönlü değerlendirme sonrasında yapılmasıdır.

A.Yazılı Araçlar:

Yazılı araçlar, gazeteler ,basın toplantısı ve basın bülteni,dergiler ve işletme tarafından hazırlanıp yayınlanan araçlar olan broşürler ,bültenler, el kitabı,yıllık ,afişler,pankartlar ve el ilanları olarak özetlenebilir.

Haberlerin halkla ilişkiler amaçlı olarak gazete ve dergilerde istenilen kapsamda yayınlanması,oldukça karmaşık ve uzmanlık gerektiren bir iştir.Burada en önemli sorun ,gazetenin geleneksel tutumuna ve düzenine halkla ilişkiler biriminin uymak zorunda olmasıdır.Halkla ilişkiler birimleri gazetelere hem takdir yetkisi bırakmalı hem de zorlamalardan kaçınmalıdır.Gazetelerden bir halkla ilişkiler aracı olarak yararlanmada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise haber niteliği taşıyan mesajların zamanlamasıdır.Gazetelerin halkla ilişkiler aracı olarak sahip oldukları nitelikler dergiler için de geçerlidir.Dergilerin hedeflediği kitleler olduğu gibi okuyucuların da tercih ettikleri dergi türleri vardır.Dergiyi gazeteden ayıran en önemli fark “zaman” yani iki yayın arasındaki süredir.

Yazılı ve görüntülü medyaya haber aktarmakta kullanılan en yaygın yöntemlerin başında basın toplantısı ve basın bülteni gelir.Basın toplantısının başından sonuna kadar tüm aşamaları halkla ilişkiler görevlilerinin gözetiminde olmalıdır.Basın toplantısının başarısı ilgili konunun yalnızca kitle iletişim araçlarında yer almasına değil,kamuoyunda yeterince yankı yapmasına , ilgi görmesine bağlıdır.kamuoyunda gerekli yankıyı ve ilgiyi göremeyecek olayların basın toplantısına konu edilmemesi gerekir.

Kuruluşa ilişkin olaylar veya gelişmeler haber niteliği taşıyorsa yazıya dönüştürülerek basın bülteni haline getirilir.Basın bülteni,olayın ilgili kurum tarafından haberleştirilip medyaya dağıtılmasıdır.Basın bültenlerinin hazırlanmasında ve ilgililere yollanmasında yine en büyük görev halkla ilişkiler birimine düşer.Basın bülteni çok sık kullanılan bir araçtır.

Bazı durumlarda gazete ve dergilerde yazı yayınlamak gerekebilir.Bunlar çoğunlukla makale,fıkra,köşe yazısı, küçük yorumlar biçiminde olabildiği gibi , okuyucu mektubu biçiminde de düzenlenebilir.

Broşürler ,kurum tarafından hazırlandıkları için belirli üstünlükler taşır.Broşürün içeriği tümüyle kuruluşun denetimindedir.Bu yüzden broşürü istenilen biçimde hazırlamak ve süreci baştan sona denetim altında tutmak mümkündür.Bu, broşürü dergi ve gazetelerden ayıran en önemli farktır.Halkla ilişkiler çalışmalarının anlatılması bazen daha çok sayıda sayfaya ihtiyaç gösterebilir.Bu durumda broşür yerine el kitabı hazırlamak gerekir.El kitapları sayfa olarak daha fazladır ve basit referans kaynağı olarak konuların açıklanmasına yardımcı olur.

Bültenler konuyla ilgili olan kişilerin dikkatlerine sunulan çalışmalardır.Bültenlerin içinde ilgilinin dikkatini çekecek yan bilgilere, güncel verilere ve olaylara da yer verilmektedir.Bültenler kuruluşların iç halkla ilişkilerinde sık sık kullanılmaktadır.

Yıllık , kuruluşun bir yıl içinde gerçekleştirmiş olduğu çalışmaları açıklayan ve ansiklopedik bilgiler içeren bir yayın türüdür.Yıllıklar genellikle kurumun eylem çevresi içinde kalan kişilere gönderilir.

Geniş yığınlara öz anlatımla belirli mesajlar gönderilmek zorunda kalındığında kullanılan araçlarda biri de afişlerdir.Afişlerde resimle anlatım ön plandadır.Ancak kullanılan sözcükler de resimlerin anlamını tamamlayıcı ya da güçlendirici olmalıdır.Bu yüzden afişler son derece yoğun bir düşünsel ön hazırlığa ihtiyaç gösterir.

B.Yayın Araçları:

Yayın araçları denildiğinde ilk akla gelen araçlar radyo ve televizyondur.

Radyo, halkla ilişkiler faaliyetlerinde çok sık kullanılan etkili araçlardan biridir.Radyonun hemen hemen bütün programlarından bu konuda yararlanmak mümkündür.Haber bültenleri , söyleşiler, açık oturumlar , röportajlar hatta kısa anonslar bile birer halkla ilişkiler programı olabilir.

Televizyonun söyleneni görüntü ile güçlendirmesi,görüntüyü ön plana getirip belirli bir düşünce veya görüşü oluşturmaya yardımcı olması onu daha etkili bir duruma getirmektedir.Radyo için söylenenleri televizyon için de söylemek doğru olur.

C. Festivaller:

Festival yada şenlik düzenlenmesi ,çok sorunu olan ,yorucu ve koşuşturmayı gerektiren bir çalışmadır.Bir tek kuruluş bu işin altından kolay kolay kalkamaz.Onun için belirli kuruluşlar ya da kişilerle işbirliği yapılması gerekir.Halkla ilişkiler tekniği içinde çeşitli toplumsal olaylardan yararlanılmaya çalışılır.Bu tür olaylar önemli birer fırsattır.Bir kentin kurtuluşu ya da önemli bir ürünün tanıtımı ve dolayısıyla tüketimi hızlandırmak için düzenlenen yöresel düzeydeki festivaller kadar ülke düzeyinde ses getiren önemli film, müzik festivalleri halkla ilişkilerle uğraşanlara böyle bir fırsatı vermektedir.Günümüzde gelişmiş kitle iletişim teknolojisi ,gerektiğinde bu tür etkinlikleri en uzak yerlere duyurabilmektedir.Bu konuda halkla ilişkiler uzmanlarına büyük görevler düşer.

D. Yarışmalar:

Değişik kesimler ya da değişik kişiler arasında düzenlenen yarışmalar kamuoyunun ilgisini kuruluş üzerine çekmek için düşünülmüş ilginç yöntemlerden biridir.Yarışmalar herşeyden önce ödüllü olmak zorundadır.Bu ödül hem ilgiyi arttırır hem de yarışmaya daha ciddi bir görünüm kazandırır.Yarışmalarda amaç daha çok kişinin katılmasını sağlamaktır.Bunun için de yarışma konularının iyi seçilmiş olması gerekir.Yarışmalarla hem yararlı bir çalışma yapılmış ,belirli bir konu işlenmiş olur hem de kuruluşun tanıtımıyla ilgili önemli bir adım atılmış olur.Bu tanıtımdan yalnızca kuruluşun toplumsal çevresi değil aynı zamanda yarışmalara ilgi duyan herkes nasibini almaktadır.Kuruluşun toplumsal statüsünün yükselmesinde yarışma önemli bir araçtır.

E. Sergiler:

Çizgilerle anlatılan mesajları bir araya toplayan sergiler son yıllarda oldukça sık kullanılan bir yöntem haline gelmiştir.Kuruluşları ve onların çalışmalarını tanıtıcı nitelikteki sergiler belirli koşullara uymak zorundadır.Bu koşullar beklenen sonucu elde etmeyi kolaylaştırır.Herşeyden önce sergi anlatmak istediklerini kolayca anlatabilmelidir.Görüntüler olabildiğince açık olmalıdır.Sergiler basit bir anlatım içinde ve bu anlayışa uygun olarak düzenlenmelidir.Sergileme süreci halkla ilişkiler görevlileri tarafından izlenmeli ve kuruma veya kurum belleğine aktarılmalıdır.

F. Toplantılar:

Toplantıların konuları kadar toplantıya katılanlar ve olayın kamuoyuna duyurulması da önemlidir.Konu güncel olmalı , önemli olmalı ve olabildiğince geniş bir kitlenin ilgi alanına girmelidir.Toplantıların yer ve zaman seçimine de özen göstermek gerekir.Halkla ilişkiler açısından önemli olan ,toplantının kitle iletişim araçlarında yer alması ,yankı bulması ve ilgi çekmesidir.

G. Törenler:

Günümüzde törenler de birer halkla ilişkiler yöntemi olmuştur.Üst düzey devlet yöneticilerinin katılması, ülkenin çeşitli alanlarda isim yapmış kişilerinin törenlere gelmesi ,olayı medyaya aktarmak için yeterlidir.Törenler için birçok bahane bulunabilir.Kuruluş içi halkla ilişkilerde de bir araç olarak törenlerden yararlanılabilir.Önemli olan , bir noktayı yakalayıp onu halkla ilişkiler çalışmalarıyla bezemek , süsleyip topluma sunmaktır.Törenler kuruluşlar için halkla ilişkiler açısından çok ilginç fırsatlar sağlar.Halkla ilişkiler uzmanları hem bu noktaları yakalamalı hem de ilginç düzenlemelerle insanların takdirini kazanıp , ilgisini çekebilmelidir.Bu takdir ,hem kuruluşa hem de kuruluşun halkla ilişkiler birimine ait olacaktır.

A. Durumsallık Yaklaşımı Ve Çevre

06 Kasım 2007

A. DURUMSALLIK YAKLAŞIMI VE ÇEVRE

Yönetim ve organizasyonlarda durumsallık yaklaşımının üzerinde önemle durduğu diğer bir koşul , organizasyonların içinde faaliyette bulundukları çevre olmuştur. Pek çok araştırmacı çevre koşullarının organizasyonları nasıl etkilediğini , çevre koşullarına bağlı olarak organizasyon yapılarının , karar mekanizmalarının , önderlik tarzlarının farklılık gösterip göstermediğini araştırmıştır.

Durumsallık Yaklaşımı organizasyonu açık sistem olarak ele aldığından asıl sorun çevre koşullarının bu sistemi nasıl etkilediğini ortaya koymaktır. Durumsallık Yaklaşımının ulaştığı genel sonuç , çevre koşullarının özelliklerine bağlı olarak organizasyon yapıları ve organizasyonda kullanılan çeşitli süreçler farklılık göstermektedir. Bu ilişki aşağıdaki gibi gösterilebilir. ( Şekil 4).

Şekil 5 : Çevre koşullarının organizasyona etkisi .

Bilindiği gibi klasik firma teorisinin de etkisiyle klasik teori ve daha sonra neo klasik teori işletmeyi kapalı bir sistem olarak görmüş ve işletmenin dış çevreden etkilenmediğini , bunun yerine kendi yaptığı faaliyetlerle çevreyi kendisinin etkilediğini öne sürmüştür. Oysa çevrenin işletme hayatı ve yönetimi üzerinde etkisi çok büyüktür.

Çevre’yi , organizasyonun sınırları dışında kalan her şey olarak tanımlamak mümkündür.

Organizasyon sınırını , organizasyonun kontrolü altında olan değişkenlerle kontrolü dışında bulunan değişkenleri birbirinden ayıran bir çizgi olarak düşünürsek bu sınırın dışında kalan her türlü fiziksel ve sosyal faktör dış çevreyi oluşturan birer unsurdur. Bunları ;

• Teknolojik Çevre

• Ekonomik Çevre

• Yasal Çevre

• Doğal Çevre

• Sosyal Çevre olarak sıralayabiliriz.

a. Teknolojik Çevre

Teknolojik çevre bir örgütün yapısı ve süreçleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Günümüzde insanlar artık teknolojinin ne yapabileceğini değil ne yapması gerektiğini sormaktadır. teknolojik çevreyi oluşturan faktörler ise aşağıdaki gibidir.

• Ar- Ge harcamaları

• Patent korumacılığı

• Yeni ürünler

• Yeni teknoloji

• Otomasyon

b. Ekonomik Çevre

Teknolojik çevre gibi ekonomik çevre de yine örgütler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Ekonomik koşullar iyi olduğu takdirde işletmeler daha kolay yönetilecektir, ekonomik koşullar bozulduğu zaman ise işletmeler bundan oldukça fazla etkilenecektir. Ekonomik çevreyi oluşturan faktörler şöyle sıralanabilir:

• İşletme karları

• Enflasyon oranları

• Verimlilik

• İşsizlik oranları

• Ödemeler dengesi

• Faiz oranları

• Vergi oranları

• Tüketici harcamaları

• Para politikaları

c. Yasal Çevre

Hukuki ve politik çevrede genellikle göz ardı edilmesine rağmen gerçekte oldukça önemli bir çevre değişkenidir. Yürürlüğe konabilecek yasalar veya hükümetin izlediği politikalar organizasyonların hayatı üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu sebeple işletmeler faaliyetlerinde bu gibi unsurları da göz önüne almalıdırlar. Yasal çevrenin faktörleri şöyle sıralanabilir:

• Tüketicileri koruyan kanunlar

• Tekellere karşı kanunlar

• Çevre koruma kanunları

• Vergi kanunları

• Teşvikler

• Uluslararası mevzuat

• Mevcut hükümet

• Siyasi istikrar

d. Doğal Çevre

Doğal çevre örgütün çevresindeki doğal kaynakları ve doğal olayları kapsayan çevredir. Bu çevrenin faktörleri şöyle sıralanabilir.

• Çevre kirlenmesi

• Enerji eksikliği

• Doğal kaynakların israfı

• Doğal afetler

e. Sosyal Çevre

Son yıllarda sosyal çevre giderek önem kazanmaya ve karmaşıklaşmaya başlamıştır. Sosyal çevre genel olarak sosyal değerler ve sosyal güçlerden oluşmaktadır. Sosyal çevre kültürel normlar ve bireysel , grupsal ve sosyal beklentilerle ölçülür.

Günümüzde yönetim inanılmaz bir oranda değişen sosyal değerlerle başa çıkmak zorundadır. Sosyal çevrenin bir diğer önemli unsuru da gelir ve eğitimin etkisidir. Birçok insan sosyal değişikliklerin düşük gelir ve tatminsizlik sebebiyle oluştuğuna inanmaktadır. Bunun tersinin de doğru olduğunu ifade eden gerçekler vardır. Eğitilmiş bireyler ise sosyal değerleri ve organizasyondaki yönetimi daha kolay etkiler hale gelmiştir. Ayrıca iyi eğitilmiş elemanlar içeren işletmelerde daha yetenekli ve kaliteli bir yönetim istenecektir.

Sosyal çevreyi oluşturan faktörler aşağıdaki gibi sıralanabilir :

• Okur-yazar oranları

• Eğitim seviyeleri

• Gelenekler

• İnançlar , değerler

• Yaşam biçimleri

• Coğrafi dağılım

• Nüfusun yaşı

Çevresel faktörlerin açıklanmasından sonra sıra bu faktörlerin örgütün yapı ve işleyişi üzerindeki etkilerine gelmektedir. Çevre koşullarının hangi boyutlara göre incelenmesi gerektiği konusunda tam bir görüş birliği olmadığını hemen belirtmek gerekir. Değişik yazarlar çevreyi incelerken değişik boyutlar kullanmışlardır.

YAZARLAR ÇEVRE BOYUTLARI

Emery ve Trist (1965) İlişkisiz Karşılıklı ilişkili

Terreberry (1968) Durgun Çalkantılı

Thompson (1967) Homojen Heterojen

Dengeli Değişken

Aldrich (1972) Dengelilik Dengesizlik

Yoğunlaşmış Dağınık

Homojen Heterojen

Child (1972) Basit Kompleks

Durgun Değişken

Burns ve Stalker (1961) Az değişirlilik Yüksek değişirlilik

Lawrence ve Lorsch (1969) Dengeli Değişir

Hinings (1974) Kestirilebilir Kestirilemez

Çevre ; organizasyon yapı ve süreçlerini etkileyen bir koşul olarak ele alındığında , çevresel koşulların yukarıdaki boyutlarla ifade edilen niteliklerine göre “en uygun” sayılacak yapı ve süreçler farklı olacaktır. Örneğin çevresel koşulların durgun ve kestirilebilir olduğu bir ortamda faaliyet gösteren bir organizasyonun yapısı , çalkantılı bir ortamda faaliyet gösteren bir organizasyonun yapısından ve kullandığı süreçlerden farklı olacaktır. İşte, durumsallık yaklaşımının ana fikri , bu tür değişik çevresel koşullarda en uygun olan organizasyon yapı ve süreçlerini belirlemektir. Bu konuda önemli uygulamalı teorik çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmalar:

• Burns – Stalker çalışması

• Lawrence- Lorsch çalışması

• Emery – Trist çalışması

• James Thompson çalışması

• Robert Duncan araştırması olarak sıralanabilir.

B. DURUMSALLIK YAKLAŞIMI ve ÇEVRE KONUSUNDA YAPILAN ÇALIŞMALAR

1. BURNS – STALKER ÇALIŞMASI

Organizasyon – Çevre ilişkileri konusunda en çok bilinen çalışmaların başında Londra Tavistock Enstitüsünden Tom Burns ile G.M. Stalker’in 1961 de İngiltere’de 20 endüstri işletmesi üzerinde yaptıkları araştırma gelmektedir. Makine sanayinde ve elektronik sanayinde faaliyette bulunan 20 işletmeyi incelemişler ve araştırma sırasında yönetici ve büro personeline mülakatlar uygulamışlardır.

Burns ve Stalker şu sorunun cevabını araştırmışlardır: İşletmelerin organizasyon yapıları ve yönetim uygulamaları (süreçler) dış çevre koşulları tarafından nasıl etkilenmektedir.?

Çevresel faktörlerin işletme yönetimini nasıl etkilediği araştırılmış ; ve farklı çevresel koşullara sahip bu örgütlerden elde edilen bilgiler ışığında yönetim sistemleri iki temel grupta toplanmıştır. Biri Mekanik Yönetim Sistemi , diğeri ise Organik Yönetim Sistemidir.

Mekanik yönetim sistemi klasik yönetim sisteminin ilkelerinin özelliklerine uygun , istikrarlı koşullar altında çalışan işletmeler için söz konusu olmaktadır. Mekanik organizasyon yapısı çevre koşullarının durgun ve dengeli , değişim hızının çok az olduğu durumlarda en uygun yapı ; organik yapı ise çevre koşullarının sürekli ve hızlı olarak değiştiği durumlarda en uygun organizasyon yapısı olarak belirtilmektedir.

1.a. Mekanik Organizasyon Yapısı :

Bu yapının özellikleri şunlardır:

• İşletmenin karşı karşıya olduğu problem ve işler belirli uzmanlık alanlarına bölünmüştür.

• İşletmedeki her personel , bütün işletmeyi ilgilendiren amacı dikkate almak ve ona göre davranmak yerine, kendi departmanının faaliyet alanına giren ve bütünün çok küçük bir parçası olan amaçlara göre davranmaktadır.

• Her uzmanlık ve fonksiyonel kademedeki haklar ve sorumluluklar ayrıntılı olarak belirlenmiş ve buralarda hangi teknik ve metotların kullanılacağı kararlaştırılmıştır.

• Otorite ve emir-komuta ilişkileri açık ve seçik olarak belirlenmiştir.

• Örgüt üyeleri arasındaki ilişkiler , esas itibariyle ast-üst ilişkisi şeklindeki dikey ilişkilerdir.

• Yapılacak işler ve gösterilecek davranış büyük ölçüde üst kademelerdekilerin verdikleri kararlar ve emirler doğrultusundadır.

• Emir – komuta ve kurmay personel arasındaki farklılıklar açık seçik olarak belirlenmiştir.

• Kontrol alanı genellikle dardır ve yakınan nezaret vardır.

1.b. Organik organizasyon yapısı :

Organizasyon yapısının başlıca özellikleri şunlardır:

• Örgüt üyelerinin yapacakları işler sürekli olarak , örgüt üyelerinin birbirleri ile olan ilişkilerine göre yeniden ayarlanır

• Ayrıntılı ve dar görev tanımları yerine , iş genişletmesine dayanan sistem esastır.

• Pek çok karar alt kademelerde verilir ve azami merkeziyet esastır.

• Emir – komuta zincirine sıkı sıkıya bağlanmak yerine , problemlere çözüm bulabilecek kişilerle temas ve ilişkiye önem ve ağırlık verilmektedir.

• Personelin belirli işlerde ihtisaslaşmasından çok personelin yapacağı işin organizasyonun genel amaçlarına göre sürekli olarak değişmesi esastır.

• Yatay haberleşme en az dikey haberleşme kadar önemlidir

• Örgüt üyeleri arasındaki haberleşme emir-komuta haberleşmesinden çok , danışma niteliğinedir.

• Organizasyon genel olarak çevre faktörlerine karşı daha açıktır.

• Organik yapı , mekanik yapının sahip olduğu ilişki ve görevlerdeki açıklık ve hiyerarşik yapıdan uzaklaşan bir yapıdır.

• Mekanik yapıda personel kendi fonksiyonel alanı içinde kendi işi üzerinde çalışır. Kendi işini teknik olarak en iyi şekilde yapması beklenir. Başkalarının ne yaptığı onu ilgilendirmez. Oysa organik yapıda personel ne işi yapacağını ve nasıl yapacağını sürekli olarak başkaları ile haberleşerek geliştirir.

Burns ve Stalker’ın yaptıkları araştırmalar sonucu vardıkları en önemli bulgulardan biri, değişken çevrede faaliyet gösteren ve organik yapıyı benimseyen örgütlerin , mekanik yapıyı benimseyen örgütlere nazaran daha başarılı olduklarıdır.

“İdeal örgüt” için bir ilkeler kümesi veya her zaman her yerde geçerli ideal bir yönetim biçimi yoktur. Hakim olması gereken yönetim düşüncesi , önce değişen koşullar açısından Pazar ve teknoloji durumunu doğru olarak yorumlamak , daha sonra koşullara uygun yönetim sistemini tasarlamak ve bunu hayata geçirmektir.

2. LAWRANCE-LORSCH ÇALIŞMASI

Harward Üniversitesi profosörlerinden Paul Lawrance ve Jay Lorsch tarafından 1967’de yapılan ve ABD plastik endüstrisinden 6,ambalaj(container) endüstrisinden 2 ve gıda endüstrisinden 2 olmak üzere toplam 10 işletme üzerinde yapılan bu araştırma da,durumsallık yaklaşımının gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur.

Lawrance ve Lorsch, yaptıkları araştırmalarında şu temel problemin cevabını araştırmışlardır. Değişik çevre şartları altında hangi tür örgüt yapıları daha etkindir?

Bu araştırmalarının bulgularına göre örgütlerin yapı biçimleri pazardaki talebin niteliği ile teknolojik çevredeki değişim hızına göre değişmektedir. Lawrance ve Lorcsh 1)Talebin niteliği,2)Teknolojik çevredeki değişim hızı üzerinde dururlar ve iki kavram ortaya atarlar:1)Farklılaşma ,2)Tamlaşma.

1)Farklılaşma:Bu kavram ile farklı fonksiyonel departmanlardaki yöneticilerin bilgisel ve duygusal farklılıkları kastedilmektedir. Ortaya çıkan biçimsel farklılıklar buradan kaynaklanır. Pazarlama departmanının yapısı, örgütlenme kriteri ile AR_GE’ninki birbirinden farklıdır .Bu durum yöneticileri bilgisel ve, duygusal ve davranış bakımından farklılaştırır. Departman farklılıkları yöneticilerin farklılıklarından kaynaklanır. Aynı işletme içinde çeşitli departmanların özellikleri ve yönetsel kriterleri farklıdır. Biçimsel yapıdaki değişikliklere farklılaşma diyoruz. Ancak talebin niteliği ve teknolojik değişimlerde farklılaşmaya neden olan dış etkenlerdir.

2)Tamlaşma(Bütünleşme):Örgütlerin faaliyetlerini sürdürürken çevreye uyum macıyla farklı işlevsel departmanlar arasından gerçekleştirmek zorunda oldukları bir işbirliğidir. Farklılaşma ne kadar artarsa tamlaşma o kadar azalır.

Örgütlerde çeşitli hizmetlerde bulunan alt birimlerin üyeleri iş tiplerine göre ve kendi eğilimlerine göre,örgüt yapılarını geliştirmektedirler. Yapı iki değişkenin etkisi altındadır. Bunlar işin tipi ve eğilimlerdir. İş tipi teknolojik değişim hızı ile talebin niteliğine göre değişir. Örneğin;personel departmanı sendikalara göre çalışır. Sendikal faaliyetleri büyükse personel departmanı daha önemli olacak ve büyüklüğü artacaktır.

Lawrance ve Lorcsh araştırmasının ulaştığı genel sonuç şu olmuştur:Bir organizasyon biriminin iç yapısı(farklılaşma ve bütünleşme) ilgili çevre koşullarının durumuna bağlı olarak şekil alacaktır.Dinamik, değişken ve belirsiz bir ortamda organizasyonun farklılaşmış ve bütünleşmiş olması uygun olurken, durgun ve belirli bir ortam,organizasyon birimlerinde fazla bir farklılaşma gerektirmeyecektir.

Lawrance ve Lorcsh araştırmasının şu amaca hizmet ettiği söylenebilir:Organizasyon içindeki her birimin yapı ve süreçlerini (formalleşme derecesi,önderlik tarzı,haberleşme tarzı,kişilerarası ilişkiler vs.) bu birimin içinde bulunacağı alt çevrenin özelliklerine(değişim,belirsizlik)uygun olarak belirlemek gerekecektir.aksi halhe organizasyon biriminin etkinliği azalacaktır.

Lawrance ve Lorcsh araştırması da “en iyi organizasyon yapısının” mevcut olmadığını,”en iyi”nin çevre koşullarına göre değiştiğini göstermiştir.En iyi (ve başarılı)organizasyon yapısı, çevre koşullarının özellikleri ile uyum içinde olan organizasyon yapısıdır.

3.EMERY-TRİST ÇALIŞMASI

Londra Tavistock Enstitüsünden Fred Emery ile Eric Trist’in yapmış olduğu çalışma,organizasyon-çevre ilişkilerinin anlaşılması,kavramlaştırılması ve kullanılması konusunda önemli katkılarda bulunmuştur.1965’de yayınladıkları ve “Organizasyon çevrelerinin etkileyici doku-yapısı” adını verdikleri makalelerinde Emery ve Trist bir organizasyonun veya organizasyonun çeşitli alt birimlerinin ilişkili olabilecekleri çevreleri sınıflamışlar ve bu çevrelerle ilişkileri uyumlu ve sürekli olarak yürütebilmek için ne gibi yolların izlenmesi gerektiği üzerinde durmuşlardır. Bu çalışmalarında Emery ve Trist, mekanik bir şekilde,belirli,üniversel sayılan ilkelerin ve karar yöntemlerinin her organizasyonda uygulanamayacağını,yapılması gereken ilk işin organizasyonun ilişkide bulunduğu çevrelerin anlaşılması ve özelliklerinin belirlenmesi olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Çalışmanın ağırlık noktası,çevrelerin sınıflandırılması ve özelliklerinin belirlenmesi ile bu çevrelerle ilişkileri yürütebilmek için ne tür stratejilerin uygun olacağı üzerinedir.

Fakat organizasyon yapısını oluşturan unsurların ne şekilde olacağı üzerinde durmamışlar,sadece yapının en uydun sayılan stratejiyi uygulamaya elverişli olması gerektiğini söylemişlerdir.

Emery ve Trist organizasyon ile çevresi arasında ilişkileri incelerken dört tür ilişki (içsel karşılıklı bağlılık,input alışveriş karşılıklı bağlılık,output alış-veriş karşılıklı bağlılık,çevresel karşılıklı bağlılık ilişkileri) üzerinde durmuş ve en önemli ve güç olanın çevresel karşılıklı bağlılık ilişkileri olan tür olduğunu belirtmişlerdir. Bu grup esas itibariyle çevresel unsurların kendi aralarında ilişkileri ifade eden (organizasyon ile çevreler arasında değil) dolayısıyla organizasyonun faaliyetlerini endirekt olarak etkileyen ilişkilerdir.

Emery ve Trist çalışması hangi çevre koşullarında ne tür bir organizasyon yapısının uygun olacağı üzerinde durmamıştır. Ancak”Çevre” unsurunun kavramsallaştırılması,sınıflandırılması ve organizasyon ile ilişkilendirilmesi konusunda,durumsallık yaklaşımının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur.

4.JAMES THOMPSON ÇALIŞMASI

Örgüt ve çevre koşulları hakkında önemli çalışmalar yapan bilim adamlarından biri de James Thompson’dur.Thompson çalışmalarında iki ana konu üzerinde durmuştur.Bunlardan ilki örgütün çevresini sınıflamak ve özelliklerini belirleyerek örgüt yapısı ile ilişkilerini belirlemek,ikincisi ise örgütün çevre unsurları ile ilişki kurarken kullanabileceği stratejilerdir.

Thompson’a göre resmi organizasyon yapısı hangi esasa dayanırsa dayansın,her organizasyonda problemleri,teknikleri,yaklaşımları birbirinden farklı üç ayrı alt sistem görmek mümkündür. Bunlardan birincisi teknik,ikincisi koordinatif(örgütsel-yönetimsel) ve üçüncüsü ise kurumsal alt sistemdir.

Kurumsal alt sistem işletmenin amaçlarının,strateji ve politikalarının belirlendiği alt sistemdir. Bu sistem ilgili çevre unsurları ile direkt temas halinde olan,onlardaki gelişmeleri izleyen ve gerekli amaç-strateji değişikliklerini gerçekleştiren alt sistemdir.

Koordinatif alt sistem ise diğer iki düzey arasında koordinasyonu sağlayan,kurumsal düzeyin uzun vadeli,amaç ve planlarını,kısa vadeli ve uygulanabilir amaç ve planlar haline dönüştüren alt sistemdir.Thompson çevre unsurlarını durgun-değişkenve basit(homojen)-karmaşık(heterojen) kavramları üzerinde incelemiştir.

James Thompson çalışması çevre ile ilgili sınıflama ve bunun organizasyon yapı ve işleyişi üzerindeki etkisi,organizasyonların çevreleri ile ilişki kurarken hangi stratejileri izleyebilecekleri üzerinde durmuştur.

5. ROBERT DUNCAN ARAŞTIRMASI

Robet Duncan yaptığı çalışmalarda organizasyon çevre ilişkisini,çevrenin özelliklerini,bunların nasıl belirleneceğini ve çevrenin nasıl faal hale getirileceğini araştırmıştır.

Araştırmalarında üç imalat örgütünün on karar vere biriminde ve üç araştırma geliştirme örgütünün on iki karar verme biriminde,bu organların karar verirken nelerden etkilendiklerini,bu örgüt üyelerinin çevresel faktörleri nasıl değerlendirdiğini ve belirsizliğin kararlar üzerindeki etkisini araştırmıştır. Duncan çevrenin kavramsallaştırılmasında basit-karmaşık ve statik-dinamik boyutlarını kullanmıştır. Duncan bir de algılanan belirsizlik boyutunu incelemiştir.

Bu araştırma sonucunda eğer zaman önemli ise,çözülmesi gereken problemler rutin özellikli ise,çevrenin örgütten talepleri belirli ise ve örgüt kapalı sisteme yakın ise formal bir yapı,mekanik örgüt yapısı uygun olacaktır. Bunların tam tersine belirsizlik derecesi yüksek ortamlarda çalışan örgütlerde ise karar organları daha karmaşık ve informal yapıda olabilir.

Duncan’ın araştırmasının ortaya koyduğu nokta,bir örgütün etkinliğinin amaçların gerçekleştirilebilmesinin,kullandığı karar mekanizmaları ile karar organlarının yapısının ve çevresel faktörlerin özelliklerine uygun olmasına bağlı olduğudur.

BÖLÜM 5

A. MATRİX ORGANİZASYON

Günümüzde işletmelerin faaliyetlerinin karmaşıklaşması;çevre koşullarının hızla

değişmesi;tek boyutlu organizasyon yapılarının işlerliğini azaltmış,işletmeleri çok boyutlu organizasyon yapısını kullanmaya yöneltmektedir.

Matrix organizasyonun en önemli özelliği ; en az iki bölümlere ayırma kriterinin birlite kullanılmasıdır.Daha etkin bir başarı sağlayabilmek için ; belirli fonksiyonel departmanların emir komutasında olan personel aynı zamanda bir projeyi tamamlamakla görevli bir yöneticinin emir komutasına verilir.

Matrix organizayonların en önemli özelliği ; tepe yöneticilerinin tüm yetkileri kendinde toplamayıp,proje ve fonksiyonel yöneticilere devretmesidir.Böylelikle tepe yöneticileri daha etkin stratejik kararlar alabilmektedir.Ancak bu organizasyon ; klasik yönetim ve organizasyon teorilerinin temel ilkesi olan emir-komuta ilkesine ters düşmektedir.Matrix organizasyonlarda; proje yöneticileri ve fonksiyonel yöneticiler olmak üzere iki tip yönetici vardır.Organizasyon üyeleri bu iki yönetici grubuna karşı da sorumludurlar.Bu iki tip müdür arasında yetki anlaşmazlığı nedeniyle sorunlar çıkmaması için sorumlulukları açıkça belirlenmeli ve aralarında koordinasyon sağlanmalıdır

Şekil 6: Matriks organizasyon yapısı

Yararları Sakıncaları

Bu tip organizasyonlarda beşeri Bölüm sayısının ve uzmanlaşmış

kaynaklardan da en iyi biçimde kişilere duyulan gereksinimin

yararlanılır. Uzmanlığa dayalı bir artması, harcamaları artırmıştır.

çalışma söz konusu olduğundan

farklı proje gruplarına katılan Nitelikli insanların bulunmayışı ya

personelin daha iyi biçimde da eksikliği sıkıntı yaratır.

yetişmesi ve üst düzeylere

aday olması söz konusudur.

Matrix organizasyonların yapısı Proje bölümünde çalışan personel,

esnektir,standartlaşma yok gibidir. proje bitiminde eski görevleri olan

Standartlaşma için gereken kesin yol fonksiyonel birimlere dönmek ve yöntemler yerine yeni ve farlı faaliyetlere istemeyebilirler.

başvurulur.

a. Durumsallık Yaklaşımının Getirdiği Yenilikler

Durumsallık görüşü gerçekçi bir planlamayı gerektirir.Farklı koşullar altında ,denetim ile birlikte yürütmeyi sağlayacak ana kurallar belirler,organizayonla ilgili en ideal düzenlemelerin tespitinde rol oynar.Durumsallık görüşü ; sorunları çözmede yeni ve pratik bir yaklaşım şeklidir.

B. MATRİX ÖRGÜTLER

Proje Yönetimi de denilen matrix yapıların verimlilik ve etkinliği, hiyerarşik yapılara göre daha hızlı işlemektedir.Proje; kendine özgü özellikleri olan işler grubu olarak tanımlanır.Bir iş grubunu “proje” haline getiren ana özellikler şunlardır:

1. İş grubu içinde yer alan faaliyetlerin belirli başlangıç ve bitiş noktalarının bulunması

2. İş grubunun ve bunun içindeki faaliyetlerin genellikle bir kez olmak üzere yapılması

3. İş Grubu içindeki bu faaliyetlerin her yönden her zaman tam olarak bilinmemesi

4. İşlerin zamanında bitirilememesinin örgüt açısından önemli kayıplara neden olması

İş grubu içinde yer alan her işin bitiş zamanı maliyeti ve kalitesi açısından belirli standartların olması

Matrix örgüt uygulaması “proje” ve “proje ekibi” nin doğuşu ile başlamıştır.Proje ekibi belli bir amacı gerçekleştirmek üzere örgütün çeşitli görev alanlarından biraraya gelen üyelerden oluşur.Proje Yöneticisi; gerekli bütün faaliyetler üzerinde tam bir yetkiye sahiptir ve gönüllü işbirliğine, üyelerin eşitliğine ve uzman bilgilerine serbset ve çok yönlü iletişim ortamını oluşturmak durumdadır.

Ana Örgüt ile Proje Yönetimi arasındaki ilişkinin derecesi geniş ölçüde, verilen görevin niteliğine ve projede çalışan iş görenlerin uzmanlık düzeyine bağlı olacaktır.Bir projenin gerektirdiği teknoloji ve uzman bilgi nekadar yüksek düzeyde , projede çalışan uzmanların sayısı ne kadar çok ve çözüm aranan sorunlar ne kadar karmaşık olursa, ana örgütün projeyi denetleme ve ona yön verme olanağı da bu ölçüde az olacaktır.

Proje Yönetimi genellikle geçici bir nitelik taşır.Verilen görevin tamamlanması ya da amacın gerçekleştirilmesi halinde proje de son bulmaktadır.

a. Geleneksel Yapı ile Çeşitli Projelerden Oluşan Matrix Örgüt Yapısı

Şekil 7: Matriks örgüt yapısı

Matrix bir örgüt yapısı herbiri belli amaçları gerçekleştirmek üzere oluşturulmuş çok sayıda projenin etrafında şekillenmiştir.Bu tür örgütlerde ana örgütün geleneksel , hiyerarşik ve otoriter yapısı yanında ,esnek uzmanlaşmış ve üyelerin eşitliğine, kedi kendilerini denetlemeyi ve kendi kendilerine yön vermeyi ana ilke olarak kabul eden çok sayıda projenin farklı yapıları görülmektedir.

Aynı kişinin birden çok proje de görev almasına olanak vardır.Bir taraftan geleneksel bölümlerin diğer taraftan belirli projelerin üyesi olan bu kişiler için rol ilişkileri ve bu ilişkilerin yol açtığı rol uyuşmazlıkları çoğu kez oldukça önemli sorunlar doğurur.

C. MATRİX YAPININ ÖZELLİKLERİ VE BU YAPI İÇİNDEKİ İLİŞKİLER

Matrix yapı içinde 3 önemli ilişki türü bulunmaktadır. Bunlardan birincisi proje yöneticisi ile işlevsel birim yöneticileri arasındaki ilişkilerdir.İkincisi bir uzmanlık bölümü içinde çalışan ve belli bir projeye dahil olan kişilerle uzmanlık bölümü yöneticileri arasındaki ilişkilerdir.Üçüncüsü ise , proje yöneticisi ile belirli bir uzmanlık bölümü elemanı olupta bu proje ekibi içinde yeralan eleman arasındaki ilişkilerdir.

Böyle bir ilişkiler topluluğunu tanımlayan matrix yapının başlıca özellikleri şunlardır:

 Projeyi oluşturan işlerin gerçekleştirilmesi sorumluluğun, işlevsel yöneticiler ve proje yöneticisi ortaklaşa taşımaktadır.

 Proje yönetici ile işlevsel yönetici arasında hiyerarşik bir bağ yoktur.

 Matrix örgütte yetkinin kaynağı mevkii ve pozisyon değil bilgi ve yetenektir.

 Örgüt içi iletişim çok yönlüdür.

D. MATRİX YAPIDA KARŞILAŞILAN SORUNLAR

1. Karışıklık ve düzensizliğe göre açık oluşu :

Matrix örgütteki ikibaşlılık ,sorunların emirlerle değil , ikna eder ve tartışılarak çözülmesi, mevkiye dayanan yetki yerine ,bilgiye ve kişiliğe dayanan yetkinin geçmesi, işlerle ilgili sürekli değişiklik ,matrix yapıya alışmamış kişiler üzerinde bir düzensizlik izlenimi oluşturabilir

2. İş İlişkilerinde açıklık ve sorun çözme yaklaşımıı gerektirmesi

Projenin belli bir sürede,belli bir maliyetle ve belirli kalitede tamamlanmak zorunda olması matrix yapı içinde çalışan herkezin tan bir işbirliği içinde çalışmasını gerektirir.Projedeki her gecikme örgütteki herkezin geleceğini olumsuz olarak etkileyecektir.

3. Kişilerin Performansını değerlendirme sorunu:

İşlevsel yönetici açısından olay,ekip içinde yer alan işgörenin uzmanlık bilgisine ne derece sahip olduğudur.Proje yöneticisi açısından ise bu işgörenin projenin sorunlarını ne ölçüde çözebildiğidir.

4. İnsan ilişkilerinde yumuşaklık:

Matrix yapıdaki ilişkiler göz önüne alındığında, örneğin bir proje yöneticisi için en önemli güç kaynağı insan ilişkilerindeki yetenek olacaktır.İkna edici olabilmenin önemli koşulu kuvvetli bir iletişim yeteneğine sahip olmaktır.

5. Tam bir iletişim zorunluluğu:

Projeyi ilgilendiren her türlü değişme ve kararların hızla tüm ilgili elemanlarına aktarılması gerekir.Bunun için çok yönlü ve karbon kopyalı iletişim koşuldur.

6. Çatışmalara açık olması:

Proje yöneticisi ile işlevsel bölümler arasında sürekli olarak maaliyet , öncelik, zamanlama, araç-gereç,çözüm yolu vb. konularda anlaşmazlıklar çıkacaktır.

7. Önderlik Gerekliliği:

Matrix bir yapı içinde çalışacak kişilerin belirsizliklere dayanan kişiler olması gerekecektir.Önderlik ; yol göstericilik ya da iş görenin , birimin kendi sorununu kendisi çözer hale getirmesi esastır.

BÖLÜM 6. DURUMSALLIK YAKLAŞIMI AÇISINDAN LİDERLİK

6.1 LİDERLİĞİN TANIMI VE KAPSAMI

Liderlik, belirli kişisel ve grup amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir kimsenin başkalarının faaliyetlerini etkilemesi ve yönlendirmesi süreci olarak tanımlanabilir. Bu durumda lider; başkalarını belirli bir amaç doğrultusunda davranmaya sevk eden, etkileyen kişidir. Liderlik süreci; lider, izleyiciler ve koşullardan oluşan bir süreçtir.

Lider ve yönetici kavramları çoğu kez birbirine karıştırılır. Oysa birbirinden farklı kavramlardır. Liderlik için muhakkak biçimsel bir örgütün varlığına ve biçimsel yetki ile donatılmış olmaya ihtiyaç yoktur. Birçok lider herhangi bir biçimsel yetkiye sahip olmaksızın büyük kitleleri peşinden sürüklemiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi liderin muhakkak bir yönetici olması gerekmez. Diğer taraftan her yönetici de liderlik yeteneklerine sahip olmayabilir. Ancak bu durum özellikle günümüz yöneticileri açısından önemli bir dezavantaj yaratabilir. Örgütlerin hiyerarşik yapılardan uzaklaştığı günümüzde yöneticilerin liderlik becerileri giderek önem kazanmaktadır. Sonuçta her yönetici aynı zamanda bir yönetici olmak zorunda değildir ancak yöneticilerin aynı zamanda liderlik özelliklerine sahip olmaları gerekir.

Yönetici ile lider arasındaki farkı şöyle açıklamak mümkündür; “yönetici işleri doğru yapar; lider ise; doğru işleri yapar.” Yöneticiler planların yapılması, örgüt yapısının oluşturulması ve elde edilen sonuçların kontrol edilerek değerlendirilmesi yani karmaşıkla başa çıkılması faaliyetlerini gerçekleştirir. Lider ise değişimle başa çıkmaya çalışır. Tüm faaliyetlere yön vererek vizyon oluşturma, bu vizyonu tüm çalışanlarla paylaşma ve bu sırada karşılaşılan problemleri çözüme kavuşturma liderin görevleri arasındadır.

Liderlik sadece örgütün üst basamaklarında gerçekleştirilen bir faaliyet olarak düşünülmemelidir. Lideri izleyenlerin sayısı, izlenen amaçlar ve içinde bulunulan koşullar farklı olabilir. Bu faklılıklar liderliği ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla liderlik bir genel müdür için düşünülebileceği gibi bir ustabaşı için de düşünülebilir. Burada önemli olan bir grubu etkileme işidir.

Liderliğin doğuştan gelen bir yetenek mi yoksa öğrenilebilen bazı beceriler bütünü mü olduğu tartışmalı bir konudur. Yönetim gurularının bir bölümü liderliğin öğrenilebilir ve öğrenilmek zorunda olunan bir beceri olduğunu ifade etmektedir. Bazılarına göre ise liderlik bir karakter olup doğuştan kazanılmaktadır.Liderlik doğuştan bir takım özellikleri getirmekle birlikte ilk çocukluk dönemi uygun bir eğitim, yapılan hatalar, çalışma hayatında karşılaşılan çeşitli zorluklar, liderliğin ortaya çıkmasında etkilidir.

Dolayısıyla liderlik bütünü ile doğuştan kazanılmış bir beceri olarak düşünülmemelidir.İletişim becerilerinin geliştirilmesine yönelik bir eğitim bu konuda önemli bir avantaj sağlayacaktır.

6.2 LİDERLİKTE DURUMSALLIK MODELİ

Durumsallık modelleri, liderlik sürecinin oluşturduğu koşullara ağırlık veren modellerdir.Genel varsayım; değişik koşulların değişik liderlik tarzlarını gerektirdiğidir.

Durumsallık modeline göre liderin etkinliğini belirleyen öğeler şunlardır:

 Önderin yönetim biçimi,

 Durumsal öğeler,

Mevkiden kaynaklanan güç,

Görev yapısı,

Ast-üst ilişkileri

Durumsallık modeli, en iyi liderlik davranışının çeşitli durumlara göre değişebileceğini savunur ve her durum ve koşula uygun evrensel bir liderlikten bahsedilemeyeceğini öne sürer.

Durumsallık kuramına göre, bir liderlik tarzının durumun gerektirdiği şartlara uygun davranılırsa etkili olabileceğidir. Başka bir deyişle, durum, liderlik davranışını belirler. Bu kuramı temsil eden çalışmalar, Fiedler’in durumsallık modeli, Hersey ve Blanchard’ın durumsallık modeli, House’un amaç-yol modeli, ve Vroom ve Yetton’un karar verme modelidir .

6.2.1 FİEDLER’İN DURUMSALLIK MODELİ

Fiedler’e göre liderin kişiliği ile bulunduğu ortamın karmaşıklığı ve yapısal özelliği bir araya gelerek lideri yaratır. Durumsallık yaklaşımına göre liderin etkinliği öncelikle liderin örgüt içerisinde bulunduğu yere ve karşı karşıya kaldığı şartlara bağlıdır. Bu nedenle bazı liderler ortaya çıkan şartlara göre bir organizasyonda başarılı olurken, başka bir organizasyonda başarılı olmayabilirler.

Bu yaklaşıma göre kişin bir grup içerisinde lider olarak ortaya çıkması veya başarılı bir lider olması sadece onun özellik veya yeteneklerine bağlı olmadığı gibi, grup üyeleri ile olumlu ilişkiler geliştirmesine de bağlı değildir.

Belirli bir zaman dilimi içerisinde liderin grup-iş ilişkisi açısından kurduğu denge , grubun yapısal özelliği ve liderin sahip olduğu örgütsel otoritenin derecesi onun liderlik özelliklerinin ortaya çıkmasına veya başarılı lider olarak davranışlarını sergilemesine neden olacaktır.

Fiedler , liderlik tarzlarını ölçmek için LPC (least prefered co-worker) adında bir ölçek oluşturmuştur. Geliştirdiği ölçeği uygulaması sonucunda davranışa-yönelik (relationship oriented) ve işe-yönelik (task ariented) olmak üzere iki liderlik tarzı bulmuştur. Davranışa yönelik tarzda liderler, astlarıyla sıkı ilişkiler kurmayı hedeflerler. İşe yönelik tarzda ise, liderler verilen işleri tamamlamayı amaçlarlar. Ve ancak durumun getirdiği tarzda davranan liderler etkili olmayı başarırlar.

Fiedler’e göre liderlik tarzı değişmesi çok zor olan sabit bir özelliktir. Liderlik tarzını yöneticilere tüm iş arkadaşlarını düşünmesi, aralarında çalışmayı en az tercih ettiği arkadaşını tarif etmesini istemiştir. Buna göre temel liderlik tarzının ne olduğuna karar verilecektir. Buna göre iki tarz tanımlanmıştır.

İlişkiye Yönelik Lider: En az tercih edilen arkadaş olumlu tanımlanmış ise; ilişkiye yönelik lider olarak tanımlanır. İzleyenleri ile güçlü ve olumlu duygusal bağlar geliştirmenin önemini kabul eden liderdir. Bu lider, inisiyatif tarzını ya da kişiye yönelik tarzını kullanır.

İşe Yönelik Lider: En az tercih edilen arkadaş olumsuz tanımlanmışsa bu tarz lider olduğu tanımlanır. İlişkiye değer vermeyen bunun yerine işi, görev odaklı haline getiren liderdir. Astlarından sadece görevlerini yerine getirmelerini ister ve davranışlarıyla ilgilenmez. En olumlu ve en olumsuz durumlarda bu liderlik davranışı etkin ve uygundur. Bunun nedenini Fiedler şöyle açıklamıştır;en olumlu durumlarda grup yönetilmeye hazırdır ve liderden ne yapılmasını gerektiğini söylemesini beklemektedirler: en olumsuz durumlarda ise, liderin kişiye-ilişkiye yönelik davranışı hiç sonuç vermeyecektir, bu nedenle işe yönelik bir davranış göstermesi kendisini daha başarılı yapacaktır.

1.Durum 2.Durum 3.Durum 4.Durum 5.Durum 6.Durum 7.Durum 8.Durum

Üye-Lider ilişkileri İyi İyi İyi Zayıf Zayıf Zayıf Zayıf Zayıf

Başarılacak işin niteliği + liderin mevki gücü Yüksek Yüksek Düşük Düşük Yüksek Düşük Düşük Düşük

Etkin liderlik tarzı Fazla Az Fazla Az Fazla Az Fazla Az

SONUÇ T T T R R R R T

T=İşe Yönelik Lider

R=İlişkiye Yönelik Lider

Şekil: Fiedler’in Durumsallık Modeli

Fiedler 3 tane durumsal boyut tanımlamıştır:

Lider ve izleyenler arasındaki ilişkiler:Bu değişken, liderin izleyiciler tarafından sevilip tutulduğunu, lidere olan güven ve bağlılıklarını ifade etmektedir.Çalışanlar tarafından, seviliyorsa, güven ve saygı duyuluyorsa liderlik için olumlu bir ortam var demektir.

Başarılacak işin niteliği: Yapılacak işle ilgili önceden belirlenmiş belirli bir yol ve yöntemlerin bulunup bulunmadığı ile ilgilidir. Eğer varsa, liderlik için olumlu bir durum var demektir. Karışık ve rutin dışı işlerde liderin işin yapılma usulleri ile ilgili belirli bir yol ve yöntemleri yoktur, bu durum liderlik için olumsuzdur.

Liderin mevki gücü:Liderin ödüllendirme, cezalandırma, işe son verme terfi ettirme gibi yetkilerinin derecesini ifade eder. Organizasyon içinde liderin bu tür yetkileri az yada fazla olabilir. Fazla olması liderlik için olumlu, az olması liderlik için olumsuz durumu ifade etmektedir. Liderin görev gücünün yetersizliği halinde grup çalışmalarının bazıları onun bilgisi dışında geçekleşecek, liderin grup üyeleri ve onların davranışlarını kontrol etme özelliği azalacaktır. Böyle bir durum ise liderin ortaya çıkmasını ve başarısını olumsuz etkileyecektir.

Fiedler Durumsallık Modelinin bazı zayıflıkları vardır;

 Durumsallık değişkenleri karmaşıktır ve değerlendirilmesi zordur.

 Model astların özelliklerine çok az ilgi göstermektedir.

 Liderin ve astların değişen teknik becerilerine hiç dikkat edilmemektedir.

Bu eleştirilere rağmen, bu model liderliği anlamak, kavramak ve öğrenmek için oldukça ilginç bir modeldir. En önemli katkısı şartlara uygun somut cevaplar aramasıyla araştırmalara yeni bir boyut kazandırmasıdır.

Fiedler liderlerin iyi veya zayıf olarak nitelendirilmeyeceklerini belirtmiştir.Çünkü bazı durumlarda lider görevini oldukça iyi yerine getirirken şartların değişmesiyle bazı durumlarda da bu gerçekleşmeyebilir. Bundan dolayı organizasyonlar durumu uygun hale getirerek etkin liderliği kazanabilirler. Uygun durum uygun liderlik tarzlarıyla eşlemediği hallerde liderin değil, durumun değiştirilmesi gerektiğinin üzerinde durmuştur.

6.2.2 HERSEY VE BLANCHARD’IN DURUMSALLIK MODELİ

Durumsallık liderlik kuramlarının bir başkası da Blake ve Mouton’nun liderlik modelinden esinlenerek Hersey ve Blanchard tarafından geliştirilmiştir. Bu modele göre, eğer astlar daha az yetenekli eğitim düzeyleri düşük ve kedilerine güvenleri daha az ise, yetenek, eğitim ve kendine güven seviyesi yüksek olan astların liderlerinden görmek istedikleri davranışlardan daha farklı davranış görmek isteyeceklerdir.Bu modelde olgun olmayan astlar için lider göreve dönük ilişkilere daha çok önem verecek , ancak olgunluk seviyesi arttıkça hem yüksek görev hem de yüksek ilişki davranışı sergileyecektir.Olgunluk yüksek düzeye ulaştığında ise lider; yüksek ilişki, düşük görev davranışı sergileyerek işlerin yapılma sürecinde astların da görüş ve fikirlerini alarak onların da karar verme sürecine katılmalarını sağlayacaktır. Olgunluk en üst düzeyde olduğunda ise, lider düşük ilişki düşük görev davranışı sergileyerek işlerin yapılma sürecini tamamı ile astlarına bırakarak “personel güçlendirme” denilen kavramın gerçekleşmesini sağlayacaktır.

Fred Fiedler’in , liderlik tarzının değişmesi çok zor, sabit bir özellik olduğu görüşünün tersine, liderlerin değişen durumlara göre değişebileceklerinin ve esnek olduklarının görüşü üzerinde durulmuştur.İki tür davranış biçimi belirlenmiştir:

Otoriter davranışlar: Lider tek yönlü iletişim kullanır. Astlarına görev hakkında bilgi verir, neyi, ne zaman , nasıl ve nerede yapacaklarını söyler.Otoriter lider astlarını kontrol eder ve denetler.

Destekleyici Davranışlar: İki yönlü iletişim kullanılır. Lider, astları dinler, destek olur ve kararların alınma sürecinde onlarında katılımını sağlar.

Bu model, otoriter ve destekleyici liderlik tarzlarının farklı bileşimlerine göre, astların farklı seviyelerdeki hazır olma durumlarını belirlemiştir.Çalışanların bu kuruma ilk girişlerinde, otoriter liderlik ön plandadır. Yeni gelenler enerjiktir ve işe şevkle başlar.Liderin iş konusunda talimatlar vermesine hazırdırlar, çünkü işe başlama ve öğrenmeyle ilgili başlangıçta sıkıntılıdırlar. İşi ve görevleri öğrenme sürecinde de otoriter liderlik ön plandadır, çünkü çalışanlar hala işle ilgili tüm sorumluluğu üzerlerine almaya hazır değillerdir. Bu noktada, lider destekleyici davranışlarını kullanmaya ihtiyaç duymaktadır yada çalışanlarda güven ve isteği sağlayabilmek için yol gösterici (koçluk) tarzı ön plana çıkabilmektedir.

Yol gösterici (koçluk) tarzda; iki yönlü iletişim ve güven motivasyonu sağlar. Liderin hala karar almadaki kontrolü ve sorumluluğu vardır. İzleyenler yani çalışanlar artık görevi yerine getirme konusunda kendilerine güven hissediyorlarsa otoriter tarza gerek yoktur. Bundan sonra liderin açık iletişimi aktif hale getirip;çalışanları dinleyerek ve yardım ederek neler öğrendiklerini belirlemeye, çalışanları geliştirmeye başlaması gerekmektedir. Destekleyici liderlikte lider ve izleyiciler karar alam sürecini paylaşır.

Lider, destekleyici ve otoriter davranışlarının en iyi birleşimine karar vermek için izleyenlerin durumunu, olgunluğunu sürekli takip etmek zorundadır.

6.2.3 HOUSE’UN AMAÇ-YOL MODELİ

Robert House ve öğrencileri tarafından geliştirilen Yol-Amaç kuramına göre, liderler hem iş tatmini hem de motivasyon sağlamayı ve hem de performansı etkileyebilirler.Ancak her durum için geçerli ve etkili olabilecek tek tip bir liderlik tarzı yoktur.Bu kurama göre dört tip liderlik tarzı vardır.Destekleyici, yönlendirici, başarı-odaklı ve katılımcı liderlik tarzları.

Destekleyici liderlik astlarının kişisel isteklerine önem verir. Bu tarz liderler, ekiplerine son derece dostça, açık ve yakın davranırlar ve sürekli bir takım ruhu yaratmaya çalışırlar.

Yönlendirici tarzda liderler, astlarına ne yapmaları gerektiğini söylerler. Bu tarz liderler kurallara yönetmeliklere önem verip sürekli yüksek performans için plan ve program yaparlar.

Başarı-odaklı liderler ise astlarına başarmaları için açık ve kesin hedefler koyarlar.

Son olarak katılımcı liderlik tarzında liderler kara verme sürecinde astlarının fikirlerini de alırlar.

Kurama göre her farklı durum farklı tip liderlik tarzını gerektirir.Ayrıca kuramı tamamlayan iki tip çevresel faktör olan astların kişisel özellikleri ve astların içinde bulundukları iş ortamı da alınan sonuçları birebir etkilemektedir.Astların liderin davranışlarını kabul edebilmelerini ve iş tatmini sağlayan üç tip kişisel özellik vardır: Yetenek, kontrol ve istekler/güdüler. İş ortamını belirleyen üç faktörse: astların görevleri,örgütün otorite sistemi ve iş grubudur.Dolayısıyla bu kurama göre, lider herhangi bir davranışta bulunmadan önce hem astlarının kişisel özelliklerini hem de iş ortamının gerektirdiği durumları çok iyi analiz etmeli ve buna göre en uygun davranışı seçmelidir.

DURUM LİDERLİK TARZI SONUÇ

Astların özgüveni düşük Destekleyici liderlik tarzı Asların işi başarma konusunda güvenleri yükselir.

Belirsiz durum Yönlendirici liderlik tarzı Ödüle giden yol kesinleşir

İş için mücadele yoksa Başarı-odaklı liderlik tarzı Yüksek amaçlar belirler

Yanlış ödüllendirme Katılımcı liderlik tarzı Astların isteklerini ve nasıl ödüllendirilmek istediklerini belirler.

Şekil:Çeşitli durumlarda Amaç-yol kuramına göre uygulanacak liderlik tarzları.

6.2.4 VROOM VE YETTON’UN KARAR VERME MODELİ

Bu model karar almaya katılımı ve liderlik davranışlarını ilişkilendirmektedir.Görev yapılarını tekdüze ve tekdüze olmayan farklı faaliyetleri getirdiğini düşünen araştırmacılar,lider davranışının görev yapısını yansıtacak şekilde uyarlanması gerektiğini önermektedirler.

Bu modelde, karar almada katılımın miktarını belirleyebilmek için bir dizi sıralı kural önerilmektedir.Beş davranış ve sekiz tane durumsallık sorusu tanımlanmıştır.

Tanımlanan davranışlar:

A1:Problemi siz çözebilirsiniz ya da o anda elinizd3e olan bilgiyi kullanarak kendiniz karar alırsınız.

A2:Gerekli olan bilgiyi astlardan alırsınız, daha sonra problem için bir çözüme karar verirsiniz.

C1:Problemi ilgili olan astlarda bireysel olarak paylaşırsınız, onları bir grup olarak bir araya getirmeden, fikirlerini ve önerilerini alırsınız.

C2:Problemi bir grup olarak astlarınızla paylaşırsınız, ortak fikirler ve önerileri alırsınız.Daha sonrada astların etkisini yansıtacak veya yansıtmayacak şekilde karar alırsınız.

G2:Problemi astlarınızla bir grup olarak paylaşırsınız,ortak fikirler ve öneriler alırsınız. Ve kararı bir çözüm üzerinde uzlaşarak grupla alırsınız.

Durumsallık Soruları:

Alınacak kararın teknik kalitesi ne kadar önemlidir?

Astların alınacak kararı benimsemeleri ne kadar önemlidir?

Liderin etkin bir karar almak için ihtiyaç duyacağı bilgi ve veriler mevcut mudur?

Problem açıkça tanımlanmış mıdır?

Kararın benimsenmesine dair olasılık yüksek midir?

Problemin çözümüne yol gösterecek amaçlar astlar tarafından paylaşılıyor mu?

Astlar arasında problemin çözümünde izlenecek yolla ilgili çatışma mevcut mu?

Astlar etkin bir karar alabilmek için gerekli bilgi ve veriye sahip mi?

Bu model, astları ne kadar ve hangi şekilde katılımın gerektiğini saptayabilmek için çok etkili bir modeldir.Bu model ayrıca liderlik araştırmalarının kişiye değil de duruma yöneltilmesi gerektiğinin üzerinde durmaktadır. Liderler tarzlarını belirlemeden önce, durumu analiz edip, tespit etmelidir.

Şekil: Vroom ve Yetton’un Karar Verme Modeli

SONUÇ

Klasik ve Neoklasik örgüt kuramlarının katı ve dogmatik yapıları ve örgütleri kapalı sistemler olarak gören bakış açıları, 1960’larda gelişen Sistem Yaklaşımının etkisi ile yavaş yavaş kırılmış ve 1970’li yıllarda yapılan pek çok çalışmada ulaşılan ilginç sonuçlar çerçevesinde, yönetsel düşüncede yeni bir akım hakim olmaya başlamıştır Durumsallık yaklaşımı adını alan bu yönetsel düşünce akımı temelde bir örgütün önemli bir parçası ile ilgili dışsal çevre unsurları arasındaki karşılıklı ilişkiyi ele almaktadır.

Daha açık bir ifade ile, yönetimde durumsallık yaklaşımı asli bir örgütsel departmanı çevresel faktörler açısından temel bir stratejinin seçimi konusunda mukayeseli olarak ele almaktadır.

Durumsallık yaklaşımını, klasik ve Neoklasik yaklaşımlardan farklı kılan en önemli özellik, bu yaklaşımın evrensel ve öngörücü bir nitelik taşımayıp, buna karşılık durumlarla ilgili olmasıdır.Durumsallık yaklaşımı örgütü bağımsız değişken niteliğe sahip içsel koşulların ve dışsal parametrelerin durumuna göre belirlenebilecek bağımlı bir değişken olarak ele alır.Buna göre örgüt yapısı bir takım içsel değişkenlerin yada dışsal parametrelerin değişik durumlarına göre farklı şekiller alabilecektir. Dolayısı ile de örgütsel, yönetsel ve liderlik etkinliklerinin belirli ilkelerin uygulanması ile değil; içsel ve dışsal koşullara uyumlu yapının oluşturulması ile sağlanabilecektir.

Durumsallık yaklaşımı açısından örgütsel yapı ve süreçleri etkileyen durum ve koşulların neler olduğu konusu önem kazanmaktadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda belirleyici durum ve koşullarla ilgili iki faktör, teknoloji ve çevre üzerinde durulmuştur.Dolayısıyla yapılan çalışmalar ve araştırmalar bu iki faktör açısından bir ayrıma tabi tutulabilmektedir. Buna göre bir içsel bağımsız değişken olan teknoloji ile örgüt yapısı arasındaki ilişki çeşitli bilim adamları tarafından araştırılmış ve örgütün tamamında veya farklı departmanlarında kullanılan teknolojinin türüne göre, organizasyon yapısının mekanik veya organistik bir şekil alabileceği sonucuna varılmıştır.

Diğer taraftan dışsal bir parametre olarak çevre ile örgüt yapısını araştıran çalışmaların sonucunda; demografik yapı, ekonomik koşullar, siyasi koşullar, kültürel yapı, hukuki koşullar,Pazar koşulları, rekabet koşulları gibi çevresel faktörlerdeki değişimin hızına, karmaşıklığa ve belirsizliğe göre farklı örgüt yapılarının başarılı olduğu vurgulanmıştır.

Özet olarak, durumsallık yaklaşımında tüm örgütlere uygulanabilecek tek bir evrensel modelin olmadığı; içsel ve dışsal koşullara göre uygun bir örgütsel yapı, yönetim ve liderlik tarzlarının belirlenebileceği görüşü vurgulanmıştır.

KAYNAKÇA

ATAMAN , Göksel , İşletme Yönetimi , Türkmen Kitabevi , İstanbul, 2001

AKAT,İtler, BUDAK ,Gönül , BUDAK , Gülay , İşletme Yönetimi , Beta Basımevi ,İstanbul

BİRDAL İlker , AYDEMİR Nilgün; Yönetim Teorileri, Sistem Yayıncılık Matbaacılık A.Ş., 1992.

DİNÇER, Ömer, FİDAN,Yahya, İşletme Yönetimi ,1.Basım, Beta Yayınları A.Ş. İstanbul,1996 .

DUNCAN, Robert, Characteristics of Organizational Environments and Perceived Environmental Uncertainty , Administrative Science Quarterly, Vol:17, No:3, 197 EFİL,İsmail , İşletmelere Yönetim ve Organizasyon ,2.Basım, Uludağ Üniversitesi Basım Evi , Uludağ , 1994.

ERDOĞAN , İlhan ,İşletmelerde Davranış , İstanbul, 1997

EREN, Erol, Yönetim ve Organizasyon, İ.Ü. İşletme Fakültesi Yayını, İstanbul, 1991.

EREN,Erol, Yönetim ve Organizasyon , İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yayını , İstanbul,1998.

ERTÜRK, Mümin, Yönetim ve Organizasyon, 4. Basım, Beta Basım A.Ş., İstanbul, 2000.

HAMPTON David, Comtemporary Management,Mc Graw Hill,1987.

HATİBOĞLU, Zeyyat, İşletmelerde Staratejik Yönetim , Lebib Yayınları , İstanbul, 1995.

HELLRIEGEL , Don, and SLOCUM, John,Jr: Management Contingency Approaches , Second Edition, Addison, Wesley Pub. Co. 178, U.S.A. ,1974.

HOWARD, Carlise, Management : Concept and Situations, Scince Research Associates, 1976.

www.insankaynaklari_com liderlik teorilerihtml.

JUDITH R. Gordon, A Diagnostic Approach To Organizational Behaviour, Allyn And Bacon Publisher, Boston, 1991.

KOÇEL, Tamer, İşletme Yöneticiliği, 8. Baskı, Beta Basım A.Ş., İstanbul, 2001.

KOÇEL, Tamer, İşletme Yöneticiliği, Beta Basım A.Ş., İstanbul, 1993.

LAWRANCE Paul, Jay W. Lorsch, Managing Differentiation and Integration, Graduate School of BA, Harvard Unv., Boston, 1967. Dinçer.

LUNGREN, Earl F. Organizational Management Systems and Process ,San Francisco; Confield Pres,1974.

PEKER, Ömer, Yönetimi Geliştirmenin Sürekliliği, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları No : 258, Ankara, 1995.

STROH Linda,Jeanne Brett ve diğerleri,”Agency Theory and Variable Pay Compensation Strategies”,Academy of Management Journal,June 1996,V:39,No:33.

Vizyon Nedir ?

06 Kasım 2007

1. Vizyon nedir ?

Günümüzde rekabet ortamı, insan kaynakları yönetiminin güçlükleri ve toplumsal yapıların ve taleplerin hızlı değişimi nedeniyle organizasyonların çözmek durumunda olduğu çok sayıda sorun vardır.

Bu sorunların her birinin çözümünün diğerleriyle bir şekilde bağlantılı olduğu hemen görülebilir. Bu sorunların içinde en temel ve zorlu olanı şirket içinde hedef ve amaç birliği sağlamak ve bağlılık oluşturmaktır.

Organizasyonlarda;

· İnsanlar ve birimler arası uyumsuzluklar

· Kaynak israfı,

· Birbirini desteklemeyen bölümler

· Günlük iş yükü nedeniyle monotonluk ve sıradanlık duygusu

gibi sorunlar neden mevcuttur ? Dolayısıyla, organizasyonlarda birbirinden farklı faaliyetleri, işlevleri ve projeleri uyumlu kılabilecek olan şey nedir ? Farklı uzmanlıkları ve görevleri olan insanları bir mozaiğin parçaları gibi bütünsel uyum içinde çalıştıracak, tek bir hedefe kilitleyecek, sinerji yaratacak olan şey nedir ?

Bütün bu soruların yanıtı tek bir sözcükte düğümleniyor; VİZYON.

Vizyon, kavramsal olarak görülmek istenen veya görülen bir resim veya manzara anlamına gelir. (latince visio; görme anlamına gelir)

Herhangi bir kurumun vizyonu ikiye ayrılır; bugünkü vizyon ve gelecek vizyonu

Bugünkü vizyon, bize içinde bulunduğumuz yeri gösterir ve hangi noktadan hareket ederek değişmeye başlayacağına işaret eder.Çıkış noktasıdır.

Gelecek vizyonu, bize varmak istediğimiz hedefi gösterir. Varış noktasıdır.

Gelecek vizyonu eğer iyi belirlenmiş ve paylaşılan bir vizyon ise , kurumun çalışanlarını bir mıknatıs gibi kendine çeker. Ondan uzakta kalmak rahatsızlık verir.

SAMKO için bugünkü ve gelecek vizyonu ile ilgili belirleme yapabilmek için gerekli bazı sorular ekli listede verilmiştir.

2. Vizyonun etkisi nedir ?

Pazarın ve insanların gelecekteki ihtiyaçlarından yola çıkılarak oluşturulan gelecek vizyonu, bugünden yarına doğru içinde bulunduğumuz yolculukta bize stratejilerimizi belirlerken bir rota çizmektedir.

Yönetim için vizyon, işletmenin rasyonel bir tabanda yeniden yapılanabilmesi için bir referans noktasıdır.

Çalışanlar ne için çalışırlar ? Çalışanlar için muhasebe kayıtlarını girmek veya yeni bir teklif yazmak gibi dar açıdan tanımlanmış işleri yapmak çok az heyecan yaratır. İnsanlar bunu ifade etmeseler de çalıştıkları organizasyonun sosyal ve erdemli bir amaca hizmet etmesini isterler. Organizasyon toplum için saygın ve değerli bir amacı yerine getirmelidir. Bu tanımlama, yapılan işleri hem kendi hem de toplum nezninde önemli daha önemli hale getirir.

TOSHIBA şirketinin vizyonu şöyledir;

Toshiba grubu şirketleri olarak kendimizi insanlara ve geleceğe olan inancımızın üstünde insanlar için daha iyi bir hayat kalitesi sağlamaya ve dünya toplumunun gelişmesinin sürmesi için üstümüze düşeni yapmaya kararlıyız.

Böyle bir vizyonla Toshiba kazancını insanlığa ve gelişmeye katkı sağlayarak elde ettiğini kabul etmektedir. Kendini, piyasada küçük manevralarla para kazanan bir işletme olarak değil, daha yüksek bir amaca hizmet veren bir kurum olarak tanımlamaktadır.

Toshiba’da çalışanlar, elektronik devre tasarlamaktan daha büyük ve yüce bir iş yapıyorlar, insanlığa ve uygarlığa katkıda bulunuyorlar.Bu şekilde değerlendirildiğinde vizyonun, diğer işlevlerinin yanısıra çalışanlar için motivasyon sağladığı görülür.

3. Vizyonun içeriği nasıl olabilir ?

Kurumun bugünkü vizyonu içerik olarak kurumun kendisini, içinde bulunduğu iş ya da alanı ne şekilde gördüğünü kapsar.

Etkili bir gelecek vizyonu ise insan ihtiyaçlarından yola çıkar. Bir şirket eğer gelecekte müşteri ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapılanmaya gidecekse, öncelikle ” Gelecekte insan ihtiyaçları neler olacak ve biz bunu şirket olarak nasıl karşılayabiliriz ? ” diye sormalıdır.

Gerçekleşmesi beklenen değişimlerin ve etkileşimlerin sonucunda ortaya çıkacak olan gelecekte varılmak istenen nokta tanımlanmalıdır. Ancak bu noktanın bugünkü açıyla görülen sabit bir nokta olduğu sanılmamalıdır. Geleceğin vizyonunu geliştirmek için olayları bir etkileşim ve değişim süreci içinde görmek gerekir.

Apollo 7′nin astronotları aya gitmek üzere dünyadan ayrıldıklarında uzay aracını aya yönlendirmediler. Süreyi ve hızı hesaplayarak oraya vardıklarında ayı bulunacağı noktaya doğru yola çıktılar.

Gelecek vizyonuna sahip olmak, ” tepkisel ” olmakla ” önceden etkili ” olmanın arasındaki farkı belirler. Gelecek vizyonu olmayan bir şirket sadece gelişmelere karşı tepki verir. Vizyonsuzluk, organizasyonu edilgin olmaya iter.

Dolayısıyla gelecek vizyonu, seçilmiş bir gelecek için önceden harekete geçmektir.

4.Vizyonu paylaşmak ?

Vizyonun anlaşılmaması veya paylaşılmaması, onun yokluğuna eşdeğer bir durumdur.

Peter Senge, insanların başkalarının hedefleri için koşmadığını, sadece kendi inandıkları hedefler ya da gelecekte ulaşmak istedikleri hedefler için içten çalışacaklarını belirtiyor. Bunun için paylaşılan bir vizyonun katılımla gerçekleştirilmesi ve geliştirilmesi gerektiğini açıklıyor.

Bu yaklaşımın iki yararı vardır;

Birinci yarar, işin içinde olan insanların işlerini düşünmesini, birlikte diyaloga girmelerini sağlamak ikincisi, ortaya çıkan vizyonun gelişim sürecine çalışanlar da katıldığından, vizyonun arkasındaki fikir çalışanlarca daha kolay ve iyi anlaşılacak olmasıdır.

5. Etkili vizyon

Etkili bir vizyon, insanları hedef doğrultusunda harekete geçiren bir vizyon olmalıdır. Dolayısıyla, bütün vizyon bildirgeleri, bir tasarıyı anlatmaktan çok, eyleme geçmeye teşvik etmelidir.

İnsanlara çalıştıkları şirketin değerlerini en derinden hissettirmeli ve şirketin ne şekilde etkili olacağının tarifini yapmalıdır.

6. Vizyon ve Başarı

Vizyonu ve hedefleri olmayan bir şirket başarılı olamaz.Çünkü başarılı olup olmadığını karşılaştırabilecek bir referansı yoktur. Yönetim, şirketi neyin başarılı veya başarısız kıldığını araştıramaz.

BUGÜNKÜ VİZYONUMUZ İÇİN SORULAR

1. Müşterilerimiz kimlerdir?

2. Müşterilerimizle nasıl çalışıyoruz ?

3. Tedarikçilerimizle nasıl çalışıyoruz ?

4. Yönetim Kurulu ile nasıl ilişki kuruyoruz ve nasıl çalışıyoruz ?

5. Çalışanlarla nasıl bir ilişkimiz var ?

6. Hangi dağıtım kanallarından müşterimize ulaşıyoruz ?

7. Onlar için ürettiğimiz değer nedir ?

8. Rakiplerimiz kimlerdir ?

9. Rekabet üstünlüğümüzün kaynağı nedir ?

10. Pazarda nasıl algılanıyoruz ?

11. Bugün bizi tek ve vazgeçilmez kılan yeteneklerimiz ve güçlü alanlarımız nelerdir ? 12. Değerlerimiz nelerdir ?

13. Bize para kazandıran asıl iş nedir ?

14. İşyerimiz çalışanlar için nasıl bir çalışma yeri ?

15. İnsanlar birbirine nasıl davranıyorlar ?

16. Bugünümüzü garanti altında tutan nedir ?

17. Gelecek için neler yapıyoruz ?

18. İçinde bulunduğumuz sektördeki insanlarla nasıl bir ilişkimiz var ?

19. Organizasyonumuzun toplum içindeki rolü nedir ?

20. Çevremizdeki dünyaya olan katkımız nedir ?

GELECEK VİZYONUMUZ İÇİN SORULAR

1-Gelecekte müşterilerimiz kimler olacak?

2. Müşterilerimizle nasıl çalışacağız ?

3. Tedarikçilerimizle nasıl çalışacağız ?

4. Yönetim Kurulu ile nasıl ilişki kuracağız ve nasıl çalışacağız ?

5. Çalışanlarla nasıl bir ilişkimiz olacak ?

6. Hangi dağıtım kanallarından müşterimize ulaşacağız ?

7. Onlar için ürettiğimiz değer ne olacak ve bu değeri nasıl üreteceğiz ?

8. Rakiplerimiz kimler olacak ?

9. Rekabet üstünlüğümüzün kaynağı ne olacak ?

10. Pazarda nasıl algılanacağız ?

11. Bugün bizi tek ve vazgeçilmez kılan yeteneklerimiz ve güçlü alanlarımız neler olacak ?

12. Değerlerimiz neler olacak ?

13. Bize para kazandıracak asıl iş ne olacak ?

14. İşyerimiz çalışanlar için nasıl bir çalışma yeri olacak ?

15. İnsanlar birbirine nasıl davranacaklar ?

16. Geleceğimizi garanti altında tutan nedir ?

17. Gelecek için neler yapıyor olacağız ?

18. Organizasyonumuzun toplum içindeki rolü ne olacak ?

19. Çevremizdeki dünyaya olan katkımız ne olacak ?

20. İçinde bulunduğumuz sektördeki insanlarla nasıl bir ilişkimiz olacak?

Vizyon

Bugüne ya da geleceğe ilişkin bir tanımdır. Büyük bir resim içinde şirketin ulaşmak istediği yerdir. Almak istediği sonuçtur.

Misyon

Özellikle vizyonun nasıl başarılacağına ilişkin bir görev tanımıdır.

Amaçlar

Vizyona ulaşmak için belirlenen misyonun (görevin) yürütülmesi sırasında başarılacak ara veya paralel basamaklardır. Bunlar kurumsal amaçlar olabileceği gibi proje amaçları veya iş amaçları da olabilir. Bir kuruluş için önemli olan vizyonun, misyonun ve amaçların uymlu olmasını sağlamaktır. Burada temel belirleyici faktör vizyon’dur.

Kurumsal Politika

Organizasyonun iki zaman dilimi arasında uygulamayı kararlaştırdığı eylemleri kalıplayan onların sınırlarını ve yönünü çizen kurallardır.

Strateji

Misyonu ve kurumsal politikayı başarmak için sonuç üretmeye dönük üst düzey eylem planlarıdır.

Taktik

Stratejinin bir alt kademesi olarak yine sonuç üreten eylem planıdır.

Hedefler

Ölçülebilir başarı basamaklarıdır. Bütün projeleri, girişimleri, çalışmaları ölçmek için kullanılabilir.

Temel Değerler

İşletmedeki insanları ve kararları yöneten arka plandaki yöneticidir. İşletmenin temel değerleri aslen insanların kafasında yazılıdır. İşletme yönetimi de kendisi bazı temel değerler belirleyip bunları aşılamaya çalışır.Ama pekçok şirkette işler, tamamen insanların kafasındaki temel değerlere göre yürür. Eğer kurumsal yönetim, yazılı olan temel değerlerle, insanların aklındaki temel değerleri birleştirebilirse işletmenin yönetimi kontrol altına alınabilir.

Kültür

Temel değerlere benzer. İnsanların işletme içinde neler yapacaklarını belirler. Her işletmenin kendi içinde kültürü vardır. Bunun yanısıra departman kültürü, takım kültürü gibi alt kültürler de vardır. Bu kültürlerin hepsi yazılı olmamakla birlikte insanların çeşitli olaylar karşısında tutum ve davranışlarını belirler.

Yaşamımızın Her Alanında VİZYON…

Günümüzde sıkça duyduğumuz, toplumumuzda, iş ortamlarımızda, gazete ve dergilerde okumuş olduğumuz, çoğu kez yanlış anlaşılan “vizyon” üzerine görüşler…

Sözlük anlamı; görme, görüş, öngörü, önsezi, hayal gücü, hayal düş, rüya olarak açıklanan bu kelime kendi anlamı içinde birçok ifadeye de birlikte anlam kazandırmaktadır.

Vizyon nedir, ne değildir ?

Vizyon kişi ve kuruluşların varmak istediği noktanın piksel konumudur. Ulaşmak istediği hedef ve amaçlarıdır. İleride gelmek istediği, gelecekte gelebileceği hayal ettiği yerdir.

Vizyon toplumları, ülkeleri, kuruluşları ileri götüren, başarıya ulaştıran, kişileri lider, kuruluşları alanlarında olmaya götüren güçtür. Bu güç, diğer bir anlamda hedeflere ulaşma, onları gerçekleştirme isteği ve azmidir.

Vizyon öyle bir olgudur ki ! kişileri, kuruluşları, toplumu, ülkeleri yıllarca belirli amaçlar doğrultusunda peşinde sürüklemiş, hedeflerini gerçekleştirmek için çoğu kez tereddütsüz risk aldırmaya zorlamış ve gücün türevini oluşturmuştur.

Tarihe ismini yazdıran kişi, lider ve önderlerimize baktığımızda hepsinin mutlaka bir vizyonlarının olduğunu görürüz. Bu kişiler içinde bulundukları zorlukların ötesinde başarılması imkansız gibi görünen, hedeflerini ortaya koyarak, mücadele edip başarıya ulaşmış liderlerdir. Vizyonlarıyla bizleri bu günlere taşımışlardır.

Tarihin tozlu yaprakları arasına henüz girmeyen ve her fırsatta vizyoner yapısı ve kişiliği teyid edilen ulu önderimiz ATATÜRK’ün en büyük hedefi Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak ve onu yaşatacak ortamı ve şartları ileri nesillere devretmekti. Bunu gerçekleştirmek için sayısız engelleri aşarak yoktan bir ulus yaratmıştır. Vizyonuyla dünya tarihine ismini ve ulus olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kazandırmıştır.

Bireyler olarak başarıya ulaşmak istiyorsak, öncelikle bu gün bulunduğumuz yeri, amaçlarımızı ve hedeflerimizi çok iyi belirlemeliyiz. Kişisel vizyonumuzu oluşturarak kendimize, ailemize, kuruluşumuza, toplumuza, ülkemize ve hatta üzerinde yaşadığımız dünyamıza fayda yaratabilecek farklı hedefleri görerek, gözeterek insanlığa değer katabiliriz.

Vizyon başarıya ulaşmaktır. İnsanın temel ihtiyaçlarından biriside başarıdır. Her insan başarılı olmak ister. Bu başarıya ulaşmak içinde bir güce, bir görüşe ve bilinçli bir stratejiye ihtiyacı vardır. Bu görüş ileriyi görebilmek fark yaratabilmek için, her insanın içinde oluşturması ve çevresiyle paylaşabileceği bir arzu olmalıdır. Oluşturulan bu coşku ve güçle de toplumu başarıya ulaştırmalı. Başarıya ulaşabilmiş toplumumuzla da mutluluğu yakalamalıyız.

Vizyonu olmayan kişi ve kuruluşlar karşılarındaki güçlü organizasyonların varlığı altında kaybolurlar. Günümüz rekabet şartları, küreselleşen dünyamızda başarının anahtarı olarak vizyonu belirlemektedir. Kuruluşlar çağın gereksinimlerini ve müşteri beklentilerini tam anlamıyla analiz etmeli, başarılı olmak için hedeflerine çalışanların hayal gücünü, önsezilerini ve bütünü oluşturan parça vizyonlarını ekleyerek varmak istediği hedeflere takım olarak odaklanmalıdır. Yani kısaca;

Vizyon rüyadır,

Vizyon güçtür,

Vizyon önsezidir,

Vizyon düş mühendisliğidir,

Vizyon ulaşılmak istenen noktadır,

Vizyon başarıya ulaşmanın anahtarıdır,

Vizyon hedeftir …,

Kısacası vizyon, günde binlerce hatta yüz binlerce kişinin geçtiği kentin en işlek caddesindeki mağazamızın titizlikle ve özenle hazırladığımız vitrinidir. Onun başarısı da gün boyunca kaç kişinin bu vitrinin önünde durup, kaç kişiden beğeni aldığının, kaçının etrafındakilere ve dostlarına “bak şurada böyle bir yer var” diye tanımladığının ve ürünlerini övdüğünün, beklentileri karşıladığının ölçütünün doğru orantısıdır.

GEÇMİŞ Mİ, GELECEK Mİ

Bugün 28 Şubat. Siyasi tarihimizin her önemli olayı gibi yine gündemi o günlerin aktörleri dolduruyor. Yaşadıklarımız tabii ki geleceğimizi etkiler ama biz siyasette geçmişi yaşanmış bir gerçeklik,* iktidar mücadelelerinin toplam neticesi olarak görmüyor, öyle kabul edemiyor ve sanki o günlerde yapamadıklarımızın hıncını almak istercesine hararetle tartışıp duruyoruz. 1920′lere de böyle yaklaşıyoruz, 30′lara, 60′lara da… Birileri için geçmişte takıldığı bir olay turnusol kağıdı oluyor, sizin o olaya bakışınız onun gözünde demokratlığınızın da*tek ölçüsünü teşkil ediyor. Böylece geçmişte bizi bölüp duruyor. Acaba geçmişe karşı daha demokrat olmaya çalışırsak hem tarihimizle, hem karşımızdakiyle daha barışık olabilirmiyiz? Belki de artık şimdiye kadar bize pek az şey kazandıran, tersine enerjimizi tüketen, bir türlü sonu gelmez geçmiş tartışmaları yerine bugün elimizde var olanla daha iyi bir geleceği nasıl kurabiliriz diye düşünmeliyiz.

NOSTALJİYİ BIRAK, VİZYONA BAK

Nostalji kelimesi önceleri, vatan ve yurt hasreti anlamında kullanılırdı. Kişiyi doğduğu, büyüdüğü yerlere çeken bu duygu, hasret, daussıla, gurbet, özlem gibi büyülü kelimelerde ifadesini buldu. Bugün bu kelime daha çok "geçmişe özlem"i anlatmak için kullanılıyor. İnsanın köklerini araması, hayatının izlerini sürmesi, geçmişe sahip çıkması anlamında "nostalji" doğal bir duygu. Ancak Türkiye’de geçmiş, geleceğin rolünü çaldı. Geçmişi tartışmaktan, geleceğin haritasını çizemedik.

Osmanlılın Karlofça’dan sonra 221 yıl süren gerileme dönemi, gelecek korkusunun genlerimize kadar işlemesine, geçmişe sığınmamıza yol açtı. Şarkı bile "Titrerim mücrim gibi baktıkca istikbalime…" diyordu. "Bilge ol da geçmişe özlem çekme /Zamanın oğlusun sen artık…"diyen Mevlana’nın torunları kendilerini "dönülmez akşamın ufkunda" hissediyor, "Yarab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı…"diye yakınıyordu. Geçmişe aşırı özlem, gelecek için vizyon üretimine zaman bırakmadı. Vizyonsuzluk, siyaseti "dedim-dedi" kavgasına dönüştürdü, ekonomide ise ufuksuz kaldık. Yeni yüzyılın başı ülkenin yoğun nostaljiyi bir tarafa bırakmak ve geleceği önce beyinlerimizde kurmak için iyi bir fırsat olabilir. .

VİZYON NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Vizyon anlatılması zor bir kavram. Bu nedenle önce vizyonun ne olmadığını ele alalım:

Vizyonun umutsuz günlerde görülen seraplarla alakası yok. .

Vizyon, bir macera arayışı, bir koyup üç alınacak bir kumar değil. Güzel bir geleceğe, santim santim de olsa her gün biraz daha yaklaşamıyorsak vizyon, bir bilim-kurgu öyküsüne dönüşüverir.

Vizyon; Turgut Özal’ın bulduğu bir kavram değil. Tarih güzel günler görmek için bir şeyler düşünen, yapan liderler, filozoflar ve bilim adamları ile dolu

Vizyonun ne olmadığını kısaca ele aldıktan sonra bu yeteneği tanımlamak daha kolay. Vizyon bugünün hayalini, yarının gerçeği kılmak için ortaya konan beyinsel çaba. Geleceğe nüfuz eden görüş yeteneğine sahip olmak için ille de büyük bir lider ve filozof olmak gerekmez. Biraz ülke ve insan sevgisi, biraz umut ve heyecan, biraz düşünce ve analiz herkesin görüş mesafesini uzatabilir.

Vizyon "beyindeki göz"dür: Hayaller düşüncenin, bilimin, analizin potasında eritildiğinde, su verilmiş çelik gibi somutlaşır. Vizyon sahibi adam için gelecek gözle görünürcesine gerçektir. Vizyon beyindeki radardır. Vizyon sahibi kişi daha ilk adımı atarken tablonun bitmiş halini beyninde canlandırabilir.

Vizyonun hareket noktası gerçekliktir: Vizyon geleceğin gerçekliğini yakalama azmidir. Vizyon sahibinin başı bulutlardadır ama ayağı daima yere basar. Mevcut gerçekliği tam olarak algılayan bir kişi, neyin, nasıl ve hangi noktaya kadar değişebileceğini daha berrak bir şekilde görür. Bu niteliği ile vizyon ütopyadan çok farklıdır.

Vizyon geleceği bölüşmektir: Yalnız tek bir kişinin beyninin içinde kalan yaratıcı ve ufuklu düşünceler "vizyon" olarak tanımlanamaz. Vizyon binlerce, milyonlarca insan tarafından paylaşılmadıkça değişim gecikir. Toplumda "Neyimiz eksik?", "Neden olmasın?" gibi sorular yaygınlaştıkça, geleceği kurtarmak kolaylaşır. Vizyon herkesin kavrayacağı şekilde açık ve net bir şekilde ifade edilmelidir..

Vizyon, geleceği kurmaktır: Vizyon, yalnız vizyon olarak kalırsa bir işe yaramaz. Vizyonu geleceğin derinliğine uzanan köklere benzetirsek, ağacın gövdesi misyondur. Gelecek ile ilgili hayaller, bir misyon belgesinde özetlenerek, hayat boyu sürecek bir göreve dönüştürülür. Belirlenen misyona uygun olarak hazırlanan stratejiler, planlar, programlar, uygulamalar bir süre sonra meyvesini vermeye başlar. Paylaşılan bir vizyon, insanları daha cesur, daha girişimci yapar. Vizyon sahibi günlük sıkıntılar altında ezilmez.

Vizyon umuttur: Vizyon, bugünden yarınlara uzanan bir iyimserlik, insanları heyecanlandıran bir umut içermelidir. Çünkü hiç kimse sisli bir gelecek vaadinin peşinden gitmek istemez. Gerçek hayatın karşımıza başarılar ve fırsatlar kadar, yenilgiler, krizler ve afetler çıkaracağını hepimiz biliriz.. Ama yalnız iyimser ve pozitif bir bakış açısı bize bu zorlukları yenebilecek enerji ve gücü verebilir. Harvard’ın kıdemli profesörlerinden David Landes, ulusların zenginlik ve yoksulluğunun nedenlerini irdelediği kitabının son cümlelerinde de aynı gerçeği vurguluyor:

"Dünya iyimserlerin olacak. Hep haklı çıktıkları için değil ama hayata pozitif baktıkları için… Onların olumlu beklentileri çoğu kez gerçekleşmez ama yalnız iyimser insanlar, bir şeye ulaşmanın, hatalarını düzeltmenin, iyileştirmenin ve başarının yolunu bulabilir. Uyanık ve eğitimli bir iyimserlik eninde sonunda iyi sonuç verir. Karamsarlık ise insanlara yalnız haklı çıkmanın boş tesellisini sunabilir."

Şair Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu mısraları ise vizyonun en kısa tanımı:

"Bir alem kurulur gibi yeniden

Baştanbaşa hayal, düşünce ve rüya…"

İÇİNDEKİLER

1-VİZYON NEDİR?

2-VİZYONUN ETKİSİ NEDİR?

3-VİZYONUN İÇERİĞİ NASIL OLABİLİR?

4-VİZYONU PAYLAŞMAK NEDİR?

5-ETKİLİ VİZYON NEDİR?

6-VİZYON VE BAŞARI NEDİR?

7-BUGÜNKÜ VİZYONUMUZ İÇİN SORULAR?

8-GELECEK VİZYONUMUZ İÇİN SORULAR?

9-VİZYON

10-MİSYON

11-AMAÇLAR

12-KURUMSAL POLİTİKA

13-STRATEJİ

14-TAKTİK

15-HEDEFLER

16-TEMEL DEĞERLER

17-KÜLTÜR

18-YAŞAMIMIZIN HER ALANINDA VİZYON…

19-GEÇMİŞ Mİ GELECEK Mİ?

20-NOSTALJİYİ BIRAK VİZYONA BAK

21-VİZYON NEDİR, NE DEĞİLDİR?

KAYNAKÇA

1-www.vizyoner.kolayweb.com

2-www.gucluturkiye.com

3-www.google.com

4-www.basariyolu.com

5-www.stratejiyonetim.com

T.C.

NEWPORT ÜNİVERSİTESİ

TÜRKİYE TEMSİLCİLİĞİ

İŞLETME BÖLÜMÜ

KURUMSAL GELİŞİM DERSİ

VİZYON NEDİR?

SONGÜL AYDIN

İstanbul, 2002

Hava Kirliliği

06 Kasım 2007

HAVA KİRLİLİĞİ Hava, atmosferi meydana getiren gazlarin karisimidir. Saf hava, basta azot ve oksijen olmak üzere argon, karbondioksit, su buhari, neon, helyum, metan, kripton, hidrojen, azot monoksit, ksenon, ozon, amonyak ve azotdioksit gazlarinin karisimindan meydana gelmistir. Bu gazlarin dagilimi ise % 78’i azot, hacim olarak %21’ni ve agirlik olarak %23’ ünü olusturan oksijen ise oldukça reaktif bir gazdir. Diger gazlar ise atmosfer hacminin %1’ini olustururlar. Atmosferi olusturan bu gazlarin, en kararsiz olanlari su buhari ve karbondioksittir. Atmosferdeki su buhari miktari, denizler, göller, nehirler ve bitkilerden buharlasma ile artar ve bulutlardan sis, çig, yagmur olusumu ile de azalir. Su buharinin bu degiskenligi, bu olaylarla birbirini öyle takip dengeler ki , su buharinin atmosferdeki miktari degismez. Karbondioksit ise normalde çok küçük yer teskil eden bir birlesendir. Insan ve hayvanlarin teneffüsü ve bitkilerin fotosentez olayi ile atmosferdeki miktari dengede tutulur. Atmosferdeki azot orman yanginlari, simsek gibi dogal atmosfer olaylari ve yanma sonucu meydana gelir.

HAVA KIRLILIGI Dogal olarak saf atmosfer az veya çok miktarda, büyük bölümü suni olan yabanci maddelerin üretimi ile kirletilir. Bunlarin basinda petrol ürünleri ve endüstriyel kirleticiler gelmektedir. Özellikle son yillarda, endüstriyel aktivitenin, sehirlesmenin ve nüfusun armasi ile kirletici maddelerin kullanimi ve miktarida hizla artmaktadir. Atmosfere dagilarak, onu kirleten kirleticiler kati, sivi ve gaz halindedirler. Çesitli kaynaklardan meydana gelen kirlilik maddeleri toz, is, sis, buhar, kül, duman vb. olarak havaya geçerler. Atmosferdeki bu kirleticiler, kirletici kaynaklardan atmosfere dogrudan verilen kirleticiler ve kirleticilerle atmosferik özellikler arasinda kimyasal olaylar sonucu olusan kirleticiler olmak üzere iki sekilde bulunurlar.Atmosfere kirletici kaynaklardan yayilan kirleticiler, kükürtdioksit, azot oksitler, karbon monoksit, hidrokarbonlar asili vaziyette bulunan kati partüküllerdir. Bunlardan; Kükürt Bilesikleri:Petrol ve kömür gibi kükürt içeren maddelerin yakilmasi ve kükürt içeren bazi maddelerin islenmesi sirasinda kükürt gazi açiga çikar. Bu kükürt bilesiklerinin solunmasi, bronsit ve astim gibi hastaliklara yol açabilir.

Azot Oksitleri:

Azot oksitleri daha çok enerji santrallerinden ve motorlu araçlarin egzoz borularindan yayilir. Bir azot oksit olan nitrojen dioksit (NO2 ) solunmasi kalp, akciger ve karaciger rahatsizliklarina ve solunum yolu hastaliklarina yol açar.

Karbon Oksitleri

:Fosit yakitlarin kullanilmasi ve orman yanginlari gibi nedenlerle atmosfere büyük oranda karbondioksit (CO2 ) gazi yayilir. Bunun yaninda, oksijenle metanin tepkimeye girmesiyle olusan karbonmonoksit (CO) gazi da bir kirleticidir. Karbon oksitleri bas dönmesi ve reflekslerde yavaslamaya sebep olur. Havada yüksek oranda bulunmalari ölümlere neden olabilir.

Hidrokarbonlar:

Motorlu tasitlarda kullanilan petrolün, tüm olarak yanmamasi etilen (C2H4) ve benzen (C6H6) gibi hidrokarbonlarin çevreye salinmasina neden olur.Bu hidrokarbonlar, havadaki baska kimyasal maddelerle tepkimeye girdiginde, gözlere ve solunum yollarina zararli etkileri olur. Benzen gibi bazi hidrokarbonlarin kanser yapici etkileri de vardir.Bu kirleticilerle, atmosferik özelliklerin olusturdugu kimyasal reaksiyonlarin en önemlileri ise fotokimyasal olaylardir ki, bunlardan özellikle floroklorokarbonlar, günesten gelen zararli UV (ultraviole) isinlarina karsi yeryüzünü koruyan ozon tabakasinda büyük tahribata yol açmaktadir.

Dogal veya insan yapisi sonucu atmosfere karisan kirleticiler, her iki halde de Atmosfere yayildiklari anda hizla kimyasal reaksiyonlar olustururlar ve hava akimlari ile karisir, dagilir, yayilir ve tasinirlar. Böylece kirleticiler, kaynaktan çikip, alicilara ulastiginda karakterleri degisebilir. Genel olarak kirlilik,havadaki kati parçaciklar vekükürtdioksit miktarina göre belirlenir. Oysa atmosferde olusan kimyasal olaylarda, organik maddeler büyük rol alir. Çünkü organik maddeler, atmosferde ister reaksiyona girsinler, ister girmesinler kimyasal reaksiyonlarin çekirdegini olustururlar. Hava kirliligi denildiginde, kirleticiler ve bunlarin bulundugu atmosfer ortami ayni derecede rol oynar. Herhangi bir yerde hava kirliligi çalismasi yapildiginda, ilk olarak o bölgenin meteorolojik kosullari ve havanin kimyasal yapisi incelenmelidir.

Bölgesel, meteorolojik ve cografik faktörlerin, havanin kirletilmesi üzerinde büyük bir etkisi vardir. Hava kirlenmesi, üç yüzyildan beri bazi sehirlerde önemli bir sorun olmaktadir. Genel olarak iki tip hava kirlenmesi vardir. Bunlardan biri isli, kurumlu, sülfürlü olan Londra Tipi Hava Kirlenmesi, digeri ise Los Angeles Tipi Hava Kirlenmesidir. Bazi yerlerde ise bunlarin her ikisinin karisimindan ibaret bir hava kirlenmesi görülmektedir.

Londra tipi hava kirlenmesinde, en yüksek konsantrasyon (kirlilik) sabahin erken saatlerinde olur. Bu tip, oldukça düsük sicaklikta ve oldukça yüksek nemde meydana gelir. Zerrelerle ve kükürt dioksit gaziyla atmosfer kirletilmistir. Londra tipi hava kirlenmesinin, bronsit ve astim rahatsizliklarina neden oldugu ileri sürülmektedir.1952 Yilinda Londra’yi kaplayan kalin sis ve duman tabakasi, iki hafta içerisinde dört bin insanin ölümüne yol açmis, bir o kadar insan da üç ay içerisinde can çekiserek ölmüstür.

Normal olarak, gündüz hava isinirken, yukari dogru çikan hava cereyani 200-750 m’lik bir karisim derinligi meydana getirir. Fakat yüksek basinçta ve zemin yüzeyindeki soguk hava kütlesinde, havanin durgun oldugu havzalarda, gündüzleri havanin ani isinmasi ile inversiyon meydana gelir. Bu çesit olaylar sehirlerde havanin kirlenmesine yol açar. Iste Los Angeles tipi hava kirlenmesi bu olayin sonucudur. Fotokimyasal olan Los Angeles tipi hav kirlenmesinde, en yüksek konsantrasyon ögleyin 11 ile 13 saatleri arasinda olur. Bu olay genellikle yüksek sicaklikta ve oldukça düsük nemde, açik günlerde meydana gelir. Londra tipi hava kirlenmesinden diger önemli bir fark, atmosferde ozon ve peroksiasetilnitrat gibi bazi bilesiklerin bulunmasi sebebiyle kimyasal oksitlemenin olusmasidir. Bu bilesikler, 50 milyon otomobilin egzozundan çikan ve LosAngeles çukurlugunda toplanan azot oksitlerin ve hidrokarbonlarin komplesk karisimlarin ve günes isiginin etkisi ile olusurlar. Bu tip kirlenme, degisik tarim ürünlerine, çiçeklere ve agaçlara çesitli zararlar verir. Ayrica gözlerde rahatsizlik ve görüs mesafesinin kisalmasi, ölüm oranlarinin artmasi gibi etkileri de vardir.

Atmosfer ile ilgili alanlarda çalisan bilim adamlarinin en önemli gündem maddelerinden birini uzun zamandan beri ozon tabakasindaki delik olusturmaktadir.Bir grup, alinan tedbirler ile problemin ortadan kalktigini ve önemli bir problem olmadigini iddia ederken, diger bir grup ise bu düsünceye katilmamaktadir.

Ozonun en önemli düsmani kloroflorokarbon (CFC)gazlaridir. Bu gaz 1930’da Thamos Midgely adli arastirmacinin General Motors firmasi için yaptigi çalismalar sonucu gelistirilmis ve sogutma maksatli ev aletlerinde kullanilmaya baslanmistir. 1940’li yillarin ortalarinda ABD’deki sogutucularin büyük bir çogunlugu CFC ile çalisiyordu. Ilerleyen yillarda CFC üretimi ciddi boyutlarda artti ve yeni kullanim alanlari buldu.

1970’de ozon tabakasi üzerindeki olumsuz tesire ilk defa Paul Crutzen dikkat çekti; onun yaptigi çalismada zararli maddelerin azot oksitleri oldugu tespit edildi.1974’de Richard Stolarski ve Ralph Cicerone uzay mekiklerinin egzozlarindan çikan klorinin ozona zarar verdigi uyarisinda bulundular. Ayni yil F. Sherwood Rowland ve M. Molina strotosfere ulasan CFC’lerin ozona zarar verdigini ilk defa iddia ettiler ve CFC üretiminin en kisa zamanda sinirlandirilip yasaklanmasini istediler. Devam eden çalismalar bu ikazi destekleyici neticeler verince, 1976’da ABD’de, spreylerde CFC kullaniminin 1978’den itibaren yasaklanma karari alindi. Ilerleyen yillarda milletler arasi girisimler basladi. Bu arada ozonun Antarktika üzerinde inceldigi tespit edildi (1985). 1987’de 140 ülkenin imzaladigi Montreal Protokolü ile CFC üretimindeki artislarin durdurulmasi ve üretimin 1998’de yariya indirilmesi kararlastirildi. 1992’de Kopenhag’da yapilan toplantida ise CFC’lerin gelismis ülkelerde 1996’da , gelismekte olan ülkelerde ise 2010 yilinda tamamen üretimden kaldirilmasi kararlastirildi. 1996’da, yapilan çalismalarla milletler arasi protokollere uyulmasi halinde ozon tabakasinin kendini tamir edebildiginin 21. Yüzyilda gözlenebilecegi tahmini öne sürüldü.

PEKI OZON NASIL DELINIYOR?

CFC’lerin ozonu tahrip etme mekanizmasi S. Rowland ve M. Molina tarafindan tespit edildi ve bilim adamlari 1955 Kimya Nobeli ile mükafatlandirildi. Açiklanan mekanizmaya göre; stratosfere ulasan bir CFCI3 molekülü yogun ultraviyole isinlarinin tesiriyle bir klor atomunu birakarak CFCI2 haline gelmekte, tek basina kalan klor atomu artik tam bir ozon katili durumunu almaktadir. Çünkü bu klor atomu, ozon molekülü ile (O3) reaksiyona girerek bir oksijen molekülü (O2) ve klormooksit (CIO) meydana getirir. Ancak islem burada bitmez, ortamda bol miktarda bulunan bir oksijen atomu klormonoksit ile etkilesir ve oksijen atomu, molekül haline (O2) gelir.

Klor atomu da yeniden tek basina kalarak yeni bir ozon molekülünü parçalayip ortama oksijen molekülü ile bir klormonoksit çikmasina sebep olur ve bu islem stratosferde devamli tekrarlanir durur.Bu mekanizmanin tespiti ile CFC’lerin ne kadar tehlikeli oldugu ortaya net bir sekilde konmustur.

BIZE YÖNELEN TEHLIKE!!!

Ülkemizde bu konu ile ilgili çalismalar yapilmadigi gibi, özellikle cilt kanserindeki artislar kamu oyuna duyurulmayip herhangi bir uyarida bulunulmamistir. Halbuki ABD’de yapilan arastirmalarda stratosferdeki ozonun %1’lik azalmasinin cilt kanseri vak’alarinda % 3’lük artisa sebep oldugu tespit edilmis ve ülkenin cilt kanseri risk haritasi çikarilarak yayinlanmistir.

Diger taraftan popüler bilim dergilerinde, ozondaki %1’lik azalmanin, yer yüzüne ulasan ultraviyole radyasyonunun %2’lik bir artisini netice verdigi yazilmaktadir. Ultrviyole isinlarinin artisinin, sadece cilt kanserini degil, göz rahatsizliklari ve bagisiklik sistemi bozukluklarini da beraberinde getirmekte oldugu ifade edilmektedir.

GELECEGIMIZI ULTRAVIYOLE MI KARARTACAK?

Görüldügü gibi tehlike küçümsenecek gibi degildir. Ancak Bati’daki gelismelerin ortaya çikardigi bu problem, yine yukarida anilan protokolleri hazirlayip tehlikeyi sezenler tarafindan ele alinip, çözümlenmek üzere önemli adimlar atilmistir. Ozonun kendini yenilemesi zaten bilinmektedir. Her yagmur yagdiginda içimize çektigimiz degisik kokulu taze havada bol miktarda ozon oldugu gibi, her çakan simsekte, her düsen yildirimda bol miktarda ozon açiga çikmaktadir. Yeter ki insanoglu, CFC’leri yasakladiktan sonra yeni bir ozon katili icat etmesin.

Ozon tabakasinin delinmesi ile ortaya çikan yeni bir sanayi ise “saglikli bronzlasma” adi altinda bir taraftan insanlari deniz kenarinda yakarken,diger taraftan da yine onlari ultraviyoleden koruyucu kremler ve çesitli sivilara buluyarak cilt kanserinden korumalari için paralarini almaktadir. Bu günes kremleri hakkinda sanki çok ciddi ilmi çalismalar yapilmis gibi bir hava verilmektedir. Halbuki bu krem ve sivilarin hiçbirinin ciddi bir koruyuculugu olmadigi gibi, tam aksine korundugunu zanneden insanlar günes altinda daha fazla kalmasina ve cilt kanseri riskinin artmasina da sebep olmaktadirlar.

1996 Ekim’inde, Nasa “Toplam Ozon Haritasi” adiyla yapmis oldugu çalismalarda elde edilen ölçümleri bulunmaktadir. Antarktika üzerinde ozonun en az oldugu bölge “Ozondaki delik”tir. Ozon ölçümleri, 1950’lerde Güney Kutbu’nda ilk çalismalari gerçeklestiren Dabson’in adina izafeten “Dabson Birimi” ile ölçeklendirilmektedir. HAVA KIRLILIGI KAYNAKLARI VE NEDENLERI

Atmosfer, genellikle içerisine karisan toksinli maddeleri eriterek etkisiz hale getirmesine ragmen meteorolojik ve topografik sartlara bagli olarak devamli bir sekilde kirlenmektedir. Çesitli amaçlarla yakilan atesler, fabrika ve ev bacalarinin dumanlari, araçlarin egzost gazlari havaya zehirli gazlardan olan karbon monoksit, kükürtdioksit ve nitrik asit gibi gazlarin bol miktarda karismasina neden olur. Hava kirliligine neden olan kirleticilerin, kaynaklarina göre hava kirliligi, tabii kaynaklardan meydana gelen kirlilik ve insan faaliyetleri sonucu suni kaynaklardan meydana gelen kirlilik olmak üzere iki sinifa ayrilir.Tabii kirliligi olusturan,dogada bulunan kirletici kaynaklarindan; tozlar, meteorlar, yeryüzündeki büyük çöl alanlarindan ve kumluk alanlardan rüzgarlarla atmosfere tasinirlar; orman yanginlari ile atmosfere önemli miktarlarda duman ve zehirli gazlar karisir;foto kimyasal olaylarla azot dioksit; yanardaglardaki volkanik faaliyetler sonucunda kükürt dioksit, hidrojen klorür, hidrojen florür;deniz çalkalanmasindan sodyum klorur sayilabilir.

Hava kirliliginde, tabii kirlilik kaynaklarindan çok suni kaynaklardan meydana gelen kirlilik önemlidir.Çünkü günümüzde insanlari en çok ilgilendiren, özellikle büyük yerlesim merkezleri ve sanayi alanlarindaki hava kirliligidir.Bu kirlilikte daha çok insanfaaliyetleri sonucu meydana gelir. Insan yapimi kirlilik kaynaklarini ise kabaca:

1. Ulasim

2. Kati yakitlar

3. Elektrik santralleri

4. Endüstri ve isinma için kullanilan yakitlar

5. Endüstriyel islemler

Olarak sinirlanabilir. Insan tarafindan olusturulan kaynaklardan olusan bu kirlilik, bulunan bölgenin endüstriyel gelisimi, nüfusu, sehirlesme durumu gibi faktörlere bagli olarak degisim gösterir.

HAVA KIRLILIGININ ZARARLI ETKILERI Hava kirliliginin, basta insan sagligi olmak üzere görüs mesafesi , metaryaller, bitkiler ve hayvan sagligi üzerinde olumsuz etkileri vardir.

Kati yakitlar ve akaryakit gibi karbonlu maddelerin tam yanmamasindan meydana gelen kati ve sivi etkiye sahiptir. Hava kirliliginin, sanatsal ve mimari yapilar üzerinde tahrip edici ve bozucu etkisi vardir. Bitkiler üzerinde ise öldürücü ve büyümelerini engelleyici olabilmektedir. Bu nedenle hava kirliligi hem canlilarin sagligi açisindan, hem de ekonomik yönden zarar vericidir.

Hava kirliliginin insan sagligi üzerindeki etkileri, atmosferde yüksek miktardaki zararli maddelerin solunmasi sonucu ortaya çikar. Insanlarin saglikli ve rahat yasayabilmesi için teneffüs edilen havanin mutlaka temiz olmasi gerekir. Havanin dogal yapisini bozan ve kirleten maddelerin baska bir deyisle kirli havanin solunmasi, özellikle akciger dokularini tahrip edici ve öldürücü olabilmektedir. Solunum yolu ile hava içerisindeki parçaciklar ve duman,teneffüs esnasinda yutulur ve akcigere kadar ulasir.Solunum sisteminin derinliklerinde depolanan bu parçaciklar, akciger kanserlerine kadar varan hasarlar yapabilmektedir. Diger taraftan kömür ve diger yakitlarin yanmasindan olusan duman ve isin astim, çesitli burun ve bogaz hastaliklari hatta mide hastaliklari gibi özellikle solunum yollari ile ilgili hastaliklara belirli ölçüde sebep olabilecegi öne sürülmektedir. Siddetlihava kirliligine maruz kalinmasi durumunda, bunun insan sagligina olan etkisi ile hava kirliliginin düsük miktarlarina, uzun zaman maruz kalmanin etkileri farkli olmaktadir. VE ÖNLEMLER

• Özellikle sanayi merkezleri ve büyük yerlesim alanlari üzerinde daha çok hissedilen hava kirliliginin azaltilmasi amaciyla birtakim önlemlerin alinmasi gerekir.Bunlardan bazilarini asagidaki gibi siralayabiliriz:

• Sanayi ve is merkezlerinin mümkün oldugu kadar yerlesim merkezleri disina alinmasi

• Kisisel vasita kullanimi yerine toplu tasimaciligin yayginlastirilmasi ve elektrikli tasima araçlarinin gelistirilmesi ve kullaniminin artirilmasi

• Konutlarda yakit yakma tekniklerinin gelistirilmesi ve özellikle sanayi alanlarindaki bacalara, hava filtrelerinin takilmasi ayrica yakit olarak dogal gaz kullaniminin yayginlastirilmasi

• Sehir merkezlerindeki yogun trafigin çevre yollara aktarilmasi

• Agaçlandirma çalismalarinin artirilmasi, özellikle hava kirliliginin yogun oldugu yerlerde yesil alanlarin arttirilmasi

• Sehir yerlesim planlarinda meteorolojik faktörlerin özellikle rüzgar durumunun göz önünde bulundurulmasi

• Halkin, hava kirliligi konusunda bilinçlendirilmesi için ilkögretimden baslamak üzere tüm okullarda ve sivil toplum örgütlerince bu amaca yönelik egitim programlarinin hazirlanmasi

Reklamcılığın Tanımı Ve Özellikleri

06 Kasım 2007

Birinci Bölüm

REKLAMCILIĞIN TANIMI VE ÖZELLİKLERİ

I. GİRİŞ

Dünyada milattan önceki dönemlerde insanlığın sosyolojik ve ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda eski medeniyetler tarafından ilk önceleri basit yöntemlerle, doğaçlama ve bilinçsiz bir şekilde uygulanmaya başlayan ve daha sonraları on beşinci yüzyılın ortalarında matbaanın icat edilmesiyle gerçek kimliği konusunda hızla yol almaya başlayan reklamcılık; yirmi birinci yüzyıla gelindiğinde yaşamın her alanında var olan, insanoğlunun günlük yaşamın bir parçası olan ve hatta zaman zaman hayatını yönlendiren, seçimlerini etkilemek suretiyle de alışkanlıklarını dahi belirleyen bir araç halini almıştır.

Pazar ortamında büyük bir hızla aynı tür ürün ve hizmet üreten işletmeler tarafından, gerek kitlesel tüketim mallarında gerekse de hizmetler anlamında, birbirine benzeyen, birbirini ikame edebilecek birçok ürün ve hizmet tüketicinin beğenisine sunulmaktadır. Durum böyle olunca, tek hedefi tüketici olan tüm bu etkinliklerin pazar ortamını bir rekabet arenasına dönüştürmeleri çok da zor olmamıştır. Böyle bir arenada üretici firmaların, aracıların kendilerini ve ürettikleri ya da pazarladıkları mal yada hizmetleri tüketiciye duyurmak, kabul ettirmek ve rakiplerinden farklılaştırmak amacıyla kullanabilecekleri en önemli duyurum ve tanıtım aracı olarak “reklam” karşımıza çıkmaktadır.

II. TANIMLAR

Kitle iletişim araçlarından faydalanılarak kamuoyu oluşturmanın öneminin kavranması ile birlikte, yeni teknikler türemeye başlamış ve zamanla değişik adlarla literatüre girmiştir. Reklam konusu üretici ve pazarlamacı işletmeler açısından ele alındığında; üretilen mal ve hizmetlerin tüketiciye tanıtılması ve duyurulması, pazarda yer alan aynı tür mal ve hizmetlerin çokluğu karşısında tüketicinin, o işletmenin ürettiği mal veya hizmeti tercih etmesi için ikna edilmesidir. Tüketicinin beğenisine sunulan ürüne olan ihtiyacın ve talebin sürekliliğinin sağlanmasında reklamın büyük katkısı vardır. Tüketici açısından ise pazarda tüketicinin ihtiyaçlarına cevap veren birçok ürün arasından kendi yararına en uygun ve rasyonel bir seçim yapmasına yarayan bir araç olduğu gibi, çeşitli mal ve hizmetleri tanıtan, bu mal ve hizmetleri nereden, nasıl, ne fiyatla sağlayabileceğini ve ne şekilde kullanacağını tanımlayan, günümüz yaşam biçiminde zaman açısından tüketiciye yardımcı olan bir yapıdadır. Tanım olarak ele alındığında reklam için değişik ifadelerle karşılaşılabilmektedir:

A. Reklam bir işin, bir malın veya bir hizmetin para karşılığında genel yayın araçlarında tarif edilerek halka duyurulmasıdır. Bu tanımda reklamın bir ücret karşılığında yapılması, genel yayın araçlarının kullanılmak suretiyle geniş kitlelere ulaşılması ön plana alınmaktadır.

B. Bir mala veya hizmete ilişkin bir iletiyi sözlü ya da görüntülü olarak pazar birimlerine sunmak için yapılan eylemlere reklam yapmak denir. Bu tanımda reklamın iletişim yönü öne çıkartılmakta ve bu iletişimin yönünün reklamı yapan işletmeden tüketicilere doğru gerçekleştiği vurgulanmaktadır.(Şekil 1.1) Bu süreçte yer alan unsurlardan olan kanal, bu amaçla kullanılan kitle iletişim araçlarıdır. Reklamın mesajına, ayrılan bütçeye ve amacına uygun olarak ayrı ayrı ya da belli bir bileşim içinde birkaçı bir arada kullanılabilir. Tanımı yorumlarken etkin bir iletişimin gerçekleşebilmesi için kaynak ve alıcının ortak deneyimi paylaşmaları, kaynağın hedef kitleyi yeterince analiz etmesinin gerekliliğini göz ardı edilmemelidir. Bu sürecin devamlılığını sağlayan ve süreci şekillendirmeye yardımcı olan geri besleme ise hedef kitlenin reklama gösterdikleri tepkileri ve bunların çeşitli yöntemlerle ölçümlenmesini ifade etmektedir.

C. “Reklam, tüketicileri bir mal veya markanın varlığı konusunda uyarmak ve mala veya markaya, hizmet veya kuruluşa doğru eğilim yaratmak amacıyla göze veya kulağa hitap eden mesajların hazırlanması, bu mesajların yayınlanmasıdır”, şeklinde düzenlenmiş bu tanımda ise reklamın bilgilendirici ve motive edici yönünden bahsedilmektedir.

KAYNAK MESAJ KANAL ALICI

GERİ BESLEME

Şekil 1.1. Reklamın iletişim yönü ve süreci

D. Bir diğer tanım ise, reklam, ya satın almanın sürekliliğini ya da tüketicinin diğer bir mala kaymasını sağlamak konusunda tüketicilere etki etme amacını güden işletme faaliyetlerinin ek gider unsuru biçiminde yapılan tanımlamadır. Burada tüketicinin halen kullandığı malı zihninde sürekli taze tutabileceği ya da tüketicinin başka bir mala yönelmesinin de reklam ile mümkün olabileceği üzerinde durulmaktadır.

E. American Marketing Association (Amerikan Pazarlama Birliği) tarafından yapılan tanıma göre ise; “bir malın, bir hizmetin veya fikrin bedeli karşılığı ve bu bedeli kimin ödediği açıkça anlaşılabilecek şekilde, yüzyüze satış dışında kalan tanıtım faaliyetleridir.” Bu tanımı dikkatli incelediğinde AMA’ın tanımının reklamcılıktan ziyade reklamı tarif ettiğini düşünebilir, bu yüzden burada geçen kavramların irdelenmesi gerekecektir:

1. Bedeli karşılığı: Bir ürün veya hizmetten medyada olumlu olarak bahsedildiğinde izleyici için eğlendirici veya ilgilendirici olduğu varsayıldığı için ürün ortaya çıkmış olacaktır. Bu tanıtımdır ve bundan çıkar sağlayan organizasyon tarafından herhangi bir ödeme yapılmamıştır. Diğer taraftan reklamcılık, reklamı hazırlayanın bir hikayeyi anlatmak için basılı yayın araçlarından bir yer veya zaman dilimi satın alarak yayınlanması veya basılması şeklidir.

2. Yüzyüze satış: Bireysel satış ancak gerçek bir yüz yüze tanıtımın yapıldığı durumda söz konusu olacaktır. Her ne kadar reklamcılık kişisel satışı tamamlayıcı veya onun yerine kullanılabilir gibi görünse de aracı kullanılarak kişisel olmayan bir şekilde gerçekleştirilir.

3. Mal, Hizmet ve fikirler: Bu ifadeden anlaşılabileceği gibi reklamcılık elle dokunulabilen mallardan daha fazlası ile ilgilidir. Reklamcılık alanında son yıllara bakıldığında bankalar, sigorta şirketleri, tatil yerleri gibi hizmet sektöründe faaliyet gösteren işletmelere ait reklamların; otomobiller, içecek maddeleri ve deterjan reklamları kadar yoğun şekilde reklam yoluyla tanıtıldığı görülmektedir. Ayrıca satılan ürün ve hizmetler kadar toplumun çıkarı amaçları için de kullanılmaktadır.

4. Kimin ödediği belli olan: Bu ifade reklamı propagandadan ayırmaktadır. Hem reklamcılık hem de propaganda insanların görüş ve hareketlerini etkilemeyi amaçlar. Fakat propaganda da bazen durumu zora sokmaya neden olan kaynağın belirsizliği vardır. Diğer taraftan reklamcılık tanıttığı fikirlerin kaynağını ortaya çıkarır ve tanınmasını sağlar. Zaten aksi durumda bu amaçla harcanan kaynaklar boşa gitmiş olur.

Yukarıda açıklanan tanımlardan hareketle reklamcılığı şu şekilde ifade etmek mümkündür: Bir mal veya hizmetin sürüleceği piyasanın ve bu mal ya da hizmetin alıcısı olacakların tanınması için yapılacak araştırmalar, reklam amacının reklam giderlerinin ve mesaj türlerinin tasarlanması, reklam bütçesi, reklamın ne zaman yapılacağı, hangi iletişim araçlarının kullanılacağı konusundaki kararlar ve reklam içeriğinin hazırlanması gibi faaliyetlerin bütünüdür.

III. REKLAMIN ÖZELLİKLERİ VE FONKSİYONLARI

Yapılan tanımlamalar ve tanımlara ait unsurların irdelenmesi neticesinde reklama ait ortak özellikler:

A. Reklam, pazarlama iletişimi içerisinde yer alan bir elemandır.

B. Belirli bir ücret karşılığı yapılır.

C. Reklam, reklam verenden tüketiciye doğru akan bir iletiler bütünüdür.

D. Reklam, bir kitle iletişimidir.

E. Reklam yapan kişi, kurum, kuruluş bellidir.

F. Reklam ile tüketici bilgilendirilmeye ve ikna edilmeye çalışılır.

G. Reklam, diğer pazarlama iletişimi elemanları ile, işletmenin belirlediği pazarlama stratejisi doğrultusunda saptanan pazarlama hedeflerine ulaşmak için koordineli bir şekilde çalışır, şeklinde özetlenebilir.

Reklamın tüketici açısından anlamı ve amacı ise: aynı türden ve ihtiyacını karşılayabileceği mal ve hizmetler içinden kendi ihtiyacını en iyi şekilde tatmin edebileceği, uygun ürünü bulması için yardımcı olan bir rehber olmasıdır.

Reklamın üretici işletmeler açısından amacı ise; satışlarına olumlu katkılar sağlaması ürüne ait var olan talebin arttırılması ve sürdürülmesidir. Ancak reklam bir pazarlama öğesi olarak daha başka işlevleri de yerine getirmektedir. Bu açıdan reklamın fonksiyonları şu şekilde özetlenebilir:

A. Tüketiciyi bir ürün ve hizmetle ilgili daha fazla bilgi edinmesi için teşvik eder.

B. Tüketiciye bir ürünün nereden alınabileceği, ürünün fonksiyonları, markanın güvenirliği, sağlamlığını hatırlatır, müşteri güvenini tazeler.

C. Malı denemek için tüketiciyi cesaretlendirir.

D. Tüketiciyi eğitir ve bilinçlendirir.

E. Marka imajı ile ilgili tasarım, imajı korumak veya değiştirmek gibi işlevleri yerine getirir.

F. Şirketin kamuoyundaki imajı ile ilgili fonksiyonları yerine getirir.

VI. HALKLA İLİŞKİLER VE REKLAMCILIK İLİŞKİSİ

Kamuoyu oluşturarak insanların tutum ve davranışlarının etkilenmesi amacını taşıyan teknikler olarak “Halkla İlişkiler” ve “Reklamcılık” bazı alanlarda benzerlikler gösterebildiği gibi farklılıklara da sahiptirler. Bu anlamda birbirlerinin alanlarına sıkça girdikleri ve hatta işlevlerinin karıştırıldığı dahi olmaktadır.

A. Halkla İlişkiler Ve Reklamcılığın Farklı Yönleri

1. Reklamcılık

a. Zaman Süreci: Reklamcılıkta amaç, faaliyetin bir an önce satışlara yansıtılması ve kısa vadede sonuç alınmasıdır.

b. Satış Amacı : Reklam faaliyetlerinin doğal amacı reklamı yapılan malın veya hizmetin müşteriye tanıtılması ve satın alınmasıdır.

c. Bütçeler : Reklamın başarılı olabilmesi için uygun medya, zaman, mesaj, tanıtım yöntemi vb. unsurlar kullanılmaktadır. Bu yöntem ve araçların kullanılması ise yeterli büyüklükte bütçeye ihtiyaç vardır.

d. Ulaşılan Kitle : Reklam mesajının iletildiği kitle potansiyel müşteri kitlesidir. Kullanılan medya da hedeflenen alıcı veya kullanıcı kitlesine ulaşır nitelikte olmalıdır.

e. Mesajlar : Reklam faaliyetlerinde kullanılan mesajlar her zaman tam olarak gerçeği yansıtmayabilir veya eksik olabilir. Unutulmamalıdır ki bu amaçla yayıncı kuruluşlara büyük paralar harcanmaktadır.

2. Halkla İlişkiler

a. Zaman Süreci: Halkla ilişkiler sonuçların alınması açısında daha sabırlıdır. Uzun vadede yapılan çalışmalarla hedef kitleyi ikna etmeyi hedefler.

b. Satış Amacı : Halkla ilişkilerde satış hiçbir zaman etkinliğin amacı değildir. Ancak oluşturulacak ve hedef kitle üzerinde bırakılacak düzgün kurum imajı netice olarak satışlara yansıyabilir.

c. Bütçeler : Halkla ilişkiler faaliyetleri için de belirli bir bütçe gerekse de bu reklamla ölçülebilecek seviyelerde değildir. Gerektiğinde küçük bir bütçe ile de etkinlikler sürdürülebilir.

d. Ulaşılan Kitle : Halkla ilişkilerin hedef kitlesi çok geniştir. Sınıf, meslek, yaş grubu gibi ayrımlara girmez.

e. Mesajlar : Halkla ilişkiler etkinliklerinde verilen-gönderilen mesajlar tamamen gerçek, yalın ve abartısızdır. Çoğu zaman etkinlikler gazetecilik açısından haber değeri taşıdıklarından ve toplumu ilgilendirdiğinden medyada yer bulması için bir ücret de ödenmesi gerekmez.

B. Halkla İlişkiler Ve Reklamcılığın Ortak Yönleri

Yukarıda açıklanan yönlerden farklılıkları bulunan bu tekniklerin ortak alanları da mevcuttur.

1. Her ikisinin de amacı kamuoyu oluşturmaktır.

2. Kitle iletişim araçları, kullanım yöntemleri farklı da olsa her iki teknik tarafından da yoğun biçimde kullanılırlar.

3. Etkinliklerinin başarıya ulaşması için araştırma yöntem ve tekniklerini kullanmak zorundadırlar.

4. Bazen çok büyük benzerliklere rastlayabileceğimiz planlama ve programlama faaliyeti yürütürler.

5. Etkinliklerin programlanmasında zamanlama kavramı her ikisi için de son derece önemlidir.

IV. REKLAMIN SINIFLANDIRILMASI

Reklam değişik yaklaşımlara göre sınıflandırmalara tabi tutulmuştur.Bu sınıflandırmalardan kabul görmüş olanlar aşağıdaki gibi sıralanabilir.

A. Reklamı yapanlara göre;

1. Üretici reklamı

2. Aracı reklamı

3. Hizmet işletmesi reklamı

B. Amaçları açısından;

1. Birincil talep yaratmayı amaçlayan reklam

2. Seçici talep yaratmayı amaçlayan reklam

C. Hedef pazar açısından;

1. Tüketicilere yönelik reklam

2. Aracılara yönelik reklam

D. Taşıdığı mesaj açısından

1. Mal reklamı

2. Kurumsal reklam

E. Zaman açısından

1. Hemen satın aldırmaya yönelik reklam

2. Uzun dönemde satın aldırmaya yönelik reklam

F. İşlenen konu açısından

1. Doğrudan davranış yaratan reklam

2. Dolaylı davranış yaratan reklam

G. Ödeme açısından

1. Bireysel reklam

2. Kolektif reklam

H. Coğrafi alan açısından

1. Bölgesel reklam

2. Ulusal reklam

3. Uluslararası reklam

4. Global reklam.

V. KURUMSAL REKLAM

Yapılan bu sınıflandırmalar kapsamında içeriği açısından halkla ilişkilerin uygulamalarına en yakın olan tür olan kurumsal reklamcılıktır. Kurumsal reklamlarda genel olarak halkla ilişkilerin prensipleri uygulanır. Bu yüzden kurumsal reklamcılığa çoğu yerde halkla ilişkiler reklamcılığı dendiğini de görüyoruz. Kurumsal reklamcılıkta beklenen fayda, ürün ve hizmetleri müşteri beğenisine sunulmuş bulunan kurumların toplumun duyarlı olduğu konulara bakış açısını ve sosyal sorumluluk anlayışını müşteriye anlatmak ve bunun sonucu olarak müşteri kitlesini genişletmek ve sağlanan kurum imajının ve saygınlığının sürekliliğini sağlamaktır.

Kurumsal reklam çalışmaları ile en çok işlenen konular; çevre sağlığı, temiz doğa ve korunması, gençlik programları, kültürel değerlerin ortaya çıkarılması ve korunması, sporun ve sporcuların desteklenmesi faaliyetleri, sanatsal aktiviteler, toplumsal ve ekonomik sorunlar, toplumun belli bir konuda bilgilendirilmesi gibi konular işlenmektedir. Bu konuda en tipik örneklerden biri de Benetton firmasının her yıl belli bir global sorun üzerine çektirdiği fotoğraflardır. Genelde sansasyon yaratacak ve dikkatleri çekecek konuları kullanırlar.

İkinci Bölüm

REKLAMCILIĞIN GELİŞİMİ

Tarihte reklamla ilgili araçlara ilk olarak eski Mısır, Babil, eski Yunan ve Roma’da yapılan kazılarda rastlanmıştır. Modern anlamıyla reklam olarak niteleyemeyeceğimiz örneklerin reklamcılığın çıkış hareketleri olarak değerlendirilmesi daha doğru bir yaklaşımdır. Ortaçağda ilkel örneklerinin görüldüğü reklamlar, ticari reklam, hatta ilan denilebilecek şekillerde gerçekleşmiştir. Bağırarak müşteri çekmeye çalışmak, duvarlara ürün fiyatlarını kazımak vb. girişimler bu konudaki tipik örneklerdendir. Daha sonraları ürünlerin markalanmaya başlanması, üretim tezgahlarının kurulması ve ürünün değişik yerlerde pazarlanması anlamına gelen nakliyeciliğin gelişmesi reklamcılığın gelişmesi anlamındaki belirli yapı taşlarını oluşturmaktadır.

Reklamcılığın en önemli atılımı onbeşinci yüzyıl ortalarında matbaanın bulunmasıdır. Bu icat sayesinde el ilanlarının basılıp geniş insan kitlelerine ulaşılması, hazırlanan duvar afişleri ile insanların etkilenmesi süreci başlatılmış oluyordu. Duvar ilanı konusundaki ilk örnek, 1480 yılında Londra’da bir kitap için hazırlanmış bir ilandı ve hedef kitle rahiplerdi. Matbaacılıkta ise seri basım tekniğinin geliştirilerek reklamın insan toplulukları üzerindeki etkisinin ve boyutlarının da gelişmesi reklamcılığın gücünün artmasına neden olmuştur. Seri basım tekniği ile çoğaltılan gazeteler, dergiler vb. yayınlar reklamcılığın da aynı paralelde gelişmesini sağlamıştır. İlk gazete ilanı 1525 yılında Almanya’da basılmış olmasına rağmen gazete yoluyla reklam ancak 1704 yılında Boston gazetesinde yayınlanmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise reklamcılığın etik ilkeleri gündeme gelmiş ve bazı dergilerin yayınladıkları reklamların güvenirliği konusunda halkı uyardıkları ve Amerikan Reklamcılar Derneğinin “Reklamcılıkta Doğruluk” ilkesini benimsediği görülmektedir.

Ekonomik alanda reklam, sanayileşme hareketi ile birlikte gelişmeye başlamıştır. Bu alanda reklamı ortaya çıkaran; sanayide makineleşme hareketi ve bunun doğal sonucu olarak da kitle üretimidir denilebilir. Ancak bu dönemde yapılan reklamlar yeterince detaylı ve profesyonelce hazırlanmadıkları için yeterince etkili olamamışlardır. 1920’li yıllar ise reklamcılıktaki gelişmenin hızlandığı, pazarlama ve satışın üretimle aynı düzeyde önem kazandığı dönem olmuştur. Aynı dönemde reklamlarda sloganlar etkili olmaya başlamış ve radyolarda sesli reklamlar yer almaya başlamıştır. Dünyada ilk ticari radyo istasyonunun kurulması ise ABD’nde 1922 yılında gerçekleşmiştir. 1929’da yaşanan ekonomik buhran süresince dünyada birçok büyük şirket iflas etmişse de ürünlerinin tanıtımını reklam yoluyla yapan ve piyasada daha tanınan şirketlerin krizden daha az zararla çıktığı görülmüştür. Reklamcılık açısından önemli yapı taşlarından bir diğeri de A.C.Nielsen, George Gallup Arch Crossley ve Daniel Starch gibi kişiler tarafından tüketici eğilimlerinin araştırılmasına yönelik araştırma şirketlerinin kurulmasıdır.

1940 yılından itibaren televizyonun medyadaki yerini almasıyla birlikte reklamların gelişimi hız kazanmış ve reklam harcamaları da büyümeye başlamıştır. Reklam şirketlerinin kurulması ve bu olgunun bir sektör kimliğine kavuşması bu dönemlere rastlamıştır. İkinci dünya savaşından sonraki yıllarda uluslar arası ticaretin artması, ülkelerin ticari açıdan birbirine daha bağımlı hale gelmesi ve özellikle çok uluslu şirketlerin sayılarının artması neticesinde reklam şirketleri de çok uluslu yapılara dönüşmeye başlamıştır. Medyada kullanılan teknolojinin gelişmesine paralel olarak reklamcılık da teknolojik anlamda ilerlemeler kaydetmiş, dijital teknolojisinin bu alandaki katkıları yadsınamaz olmuştur.

Dünyada reklamcılığın gelişimine katkıda bulunan olay ve olgular ise şu şekilde sıralanabilir:

* Teknik gelişmeler: İmalat, nakliye, dağıtım ve haberleşme kolaylıkları.

* Üretimdeki artış.

* Hedef kitledeki artış: Nüfustaki artış, orta sınıfın gelişimi, iyi yaşam standardı arayanların artması.

* Pazarlama olgusundaki önemli gelişmeler.

* Araştırma yöntemlerinin gelişimi ve bu konuda uzman kuruluşların ortaya çıkması.

* Ambalajlamadaki gelişmeler.

* Eğitimdeki gelişmeler: Üniversitelerde bu alanda eğitime önem verilmesi.

* Pazar gelişimi, imalat ve serviste gelişim, kaliteyi arttırma çabaları.

* Kredi imkanlarının artması.

* Büyük ve self-servis marketlerin yaygınlaşması.

* Dağıtım kanalı ve alanındaki gelişmeler.

Türkiye’de reklamcılık geçirdiği aşamalar açısından dünyadaki gelişim sürecine paralellik göstermektedir. Ancak tarihsel anlamda incelendiğinde, örneğin basın reklamları, Avrupa’da 16ncı ve 17nci yüzyıllarda başlamış olmasına rağmen, ülkemize ancak 19. yüzyıl ortalarında başlamıştır. Reklamcılığın ilkel dönemlerinde bizde de tellallar, duvar ilanları kullanılmakla beraber matbaanın kurulması ve gazetelerin basılmaya başlaması ile gerçek kimliğine doğru gelişmeye başlamıştır. Ticari anlamdaki ilk reklam ise 1864 yılında Tercüman-ı Ahval gazetesinde yayınlanmıştır.

Bu dönemde rekabet ortamının olmaması, genelde sektörlerde bir veya birkaç girişimcinin olması reklamcılığın gelişmesini olumsuz etkilemiştir. Ülkemizde ilk reklam firmasının kurulması ise 1908 yılında gerçekleşmiştir. Cumhuriyet döneminde özel girişimcilerin artması, seri üretim imkanlarının artması, BM, NATO gibi çok uluslu teşkilatlara üye olma ve sonucundaki ticari etkileşimler, insanların eğitim ve kültür düzeyindeki olumlu değişim reklamcılığın gelişmesine katkıda bulunan unsurlar olarak

göze çarpmaktadır. Radyo ve televizyon reklamcılığının kullanılmaya başlamasının bu gelişme sürecinde önemli bir yer tuttuğunu söylenebilir. Ancak gerçek ilerleme ve dünya reklam piyasası ile paralellik 1980’li yıllardan itibaren yaşanmaya başlanmış ve yabancı ortaklı reklam şirketlerinin ülkemizde faaliyet göstermeye başlaması ile birlikte, reklamcılık alanında gelişmiş ülkelerle rekabet edilebilecek duruma gelinmiştir.

“Dünyadaki globalleşme süreci ile uyum içinde bulunan Türkiye’de reklamcılık, son yıllarda gerek harcanan para gerekse nitelik olarak çok hızlı bir gelişme göstermiştir. Bu gelişme pazarın reel olarak her yıl %10-20 oranında büyümesi anlamındadır. Sektörün yapısı da geleneksel ölçülerden pazar ekonomisinin standartlarına doğru bir gelişme eğilimi içerisindedir. Dış ticaretin serbestleşmesi, dünya markalarının Türk pazarına girmesine ve üretim yatırımı yapmalarına neden olmuştur. Bu gelişmenin yarattığı rekabet ortamı yerli üreticilerde reklamın gerekliliği inancını doğurmuş, aynı zamanda sağlıklı medya planlama ihtiyacı, medya verilerinin derlenmesi ve kullanımı gibi bilimsel yöntemleri de beraberinde getirmiştir. Reklamın etkinliğinin ölçülmesinde de çağdaş yöntemlerin daha fazla uygulandığı bir aşamaya gelinen ülkede, söz konusu gelişmeler reklam ajanslarının yapılanmalarında da benzer sonuçlar yaratmıştır. Bugün Türk reklam sektörünün AB ve ABD standartlarını benimseme ve uygulamada diğer birçok sektörün önünde olduğu söylenebilir.

Türk pazarının önemli göstergeleri arasında yer alan reklamcılık sektöründe faaliyet gösteren firma sayısı, özellikle 1970′lerden sonra çok hızlı bir büyüme göstermiştir. Bugün 15 ve daha fazla eleman çalıştıran, müşteri ilişkileri, yaratıcılık ve medya bölümlerine sahip ve müşterilerine tüm alanlarda hizmet verebilecek şekilde örgütlenmiş reklam ajansı sayısı 100′ün üzerindedir. Ayrıca 30 civarında film yapım ve fotoğraf firması da aktif bir şekilde reklamcılık faaliyetlerini sürdürmektedir. Reklamcılar Derneği üyesi olan 64 ajansın 13 tanesi yabancı bir reklam ajansına hisse devrederek ortak olmuş, 9′u ise yabancı bir ajansla işbirliği kurmuş durumdadır. Reklam ajanslarında çalışanların sayısı yaklaşık 3000 kişidir.”

Üçüncü Bölüm

REKLAM AJANSLARI VE TÜRKİYE’DEKİ REKLAM HARCAMALARI

I. REKLAM AJANSLARI

Reklamla ilgili kurum ve kuruluşlar söz konusu olduğunda bu işle profesyonel olarak uğraşan, başka bir deyişle reklam kararının verilmesi, hazırlanması, yayınlanması, yayın öncesi ve sonrası etkinlik araştırmalarının yapılması gibi faaliyetleri gerçekleştiren kuruluşlar akla gelmektedir. Reklam sektörü sözcüğü ise; kuruluşlar olarak reklamverenleri, reklam ajanslarını, medya ajanslarını, reklam mecralarını ve reklamın üretiminde rol alan yapımcıları kapsamaktadır. Bu çerçevede reklamverenler denildiğinde; perakende mal satıcılarını, büyük üretici ve pazarlayıcı holdingleri; reklam ajansları ve medya ajansları ise; kurumlaşmış firmayı, yapım kuruluşları olarak ta film yapım firmasını ifade etmektedir. Reklam ajansları iletişim stratejisinin hazırlanmasından başlayıp, yaratıcı çalışma, tasarım ve uygulanması dahil olmak üzere entegre reklam hizmeti veren kuruluşlardır.

Diğer bir deyişle; “Reklam ajansı tanım olarak: reklamverenlerle, reklam etkinliklerini planlamak, geliştirmek ve yönetmek için ve bunun karşılığında bir ücret ya da komisyon almak üzere anlaşma yapan ticari hizmet kuruluşudur”. Sanayi ve Ticaret Bakanlığının tebliğlerinde yer alan tanıma göre: “Reklamları reklamverenin duyduğu ihtiyaç doğrultusunda ve onun onaylayacağı biçimde hazırlayan ve reklamveren adına yayınlanmasına aracılık eden ticari iletişim uzmanı gerçek ya da tüzel kişidir.”

Tanımlarda da ifade edildiği gibi, reklam ajansları, ürünle ilgili olarak kitle iletişim çabalarını planlamak ve üretici adına bu faaliyetleri yürütmek adına çalışırlar. Genel olarak reklam ajansları uygulama alanlarının genişliğine göre Tam Hizmet Ajansları ve Sınırlı Hizmet Ajansları olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. “Tam hizmet örgütleri haline gelen ajansların sağladıkları hizmetler sürekli çeşitlenmektedir. Reklam ajansları bütünleşik pazarlama iletişimi çabalarını yürütürken, reklam metni hazırlanması, yaratıcı çalışmalar, prodüksiyon, medya satın alma gibi doğrudan reklamla ilgili hizmetlerin yanı sıra markalama, ambalaj dizaynı, duyurum, sponsorluk hizmetleri, diğer halkla ilişkiler faaliyetleri,

pazarlama araştırmaları, satış noktası düzenlemeleri, satış promosyonları, satışçı eğitimi gibi çok çeşitli çabaları da birlikte yürütmektedirler.”

Reklam ajanslarının marka yaratma ve yaşatma sürecinde sorumluluğunu üstlendikleri hizmetler şunlardır:

A. Pazarlama stratejisine uygun iletişim stratejisi

B. Entegre iletişim planı

C. Yaratıcı çalışma

D. Uygulama ve yapım

E. Basılı işler

F. Doğrudan pazarlama

G. İnteraktif pazarlama

H. Medya stratejisi, planlaması, satın alınması

G. Sponsorluk uygulaması

H. Marka ve rakip analizleri

I. Medya ortamı analizleri

J. Medya ortamı analizleri

II. TÜRKİYE’DE REKLAM AJANSLARININ DURUMU

A. Genel Bilgiler :

“Dünyadaki globalleşme süreci ile uyum içindeki Türkiye’de reklamcılık, harcanan para olarak değilse de, nitelik olarak çok hızlı bir gelişme göstermiştir. Sektörün yapısı geleneksel ölçülerden pazar ekonomisinin standartlarına doğru gelişme göstermiştir. Dış ticaretin serbestleşmesi, dünya markalarının Türk pazarına girmesine, hatta üretim yatırımı yapmalarına neden olmuştur. Bu gelişmenin yarattığı rekabet ortamı, yerli üreticilerin bir bölümünde reklamın gerekliliği konusunda bir inanç oluşmasına neden olmuştur. Aynı zamanda, sağlıklı medya planlama ihtiyacı, başta izlenme verileri olmak üzere, medya verilerinin derlenmesi ve kullanımı gibi bilimsel yöntemleri getirmiştir. Şimdi reklamın etkinliğinin ölçülmesinde de çağdaş yöntemlerin daha fazla uygulandığı aşamaya gelinmiştir. Söz konusu gelişmeler reklam ajanslarının yapılanmalarında da benzer sonuçlar yaratmıştır. Türk reklam ajansları çok uluslu reklam ajansları ile ortaklık ve işbirliği ilişkilerine girmişlerdir. Özetle; Türk reklam sektörünün AB ve Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATTS) standartlarını benimseme ve uygulamada diğer birçok sektörün önünde olduğu söylenebilir. Nitekim Hükümet, adı geçen anlaşmalar çerçevesinde reklam sektörünü her türlü dış rekabete dayanabilecek güçte görerek taahhüt listesine koymuş ve GATTS’a bildirmiştir.Reklam ajanslarının çok uluslu şirketlerle kurduğu ortaklıklar, gerek ürettikleri reklam ürünleri gerek kurum olarak yapılanma ve yönetim kural ve uygulamaları açısından da aynı standartlara ulaştıkları söylenebilir.Son yılların en önemli gelişmesi reklamların denetlenmesidir. Gümrük Birliği’ne giriş sürecinde çıkarılan uyum yasaları, reklamların devlet kurumlarınca denetlenmesine olanak yaratmıştır. İki kamu denetim organı vardır. Birincisi Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile kurulan Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulu’dur. İkincisi ise RTÜK’tür. Reklam ajansları, reklamverenler ve reklam mecrası kuruluşların ortaklaşa kurdukları Reklam Özdenetim Kurulu (RÖK) hiçbir hukuksal dayanağı olmadığı halde yanıltıcı reklamların önlenmesi konusunda 1994’tenberi başarılı çalışmalar yapmaktadır. Tamamen mesleki etik anlayışı ile kurulan bu mekanizma, reklamveren – reklam ajansı – medya üçlüsünün temsilcilerinden oluşan tarafların reklam kurumuna sahip çıkmaları ve uzun vadede, kamu denetiminin büyük ekonomik cezaları ile sağlanmak istenen dürüst reklamcılığı yerleştireceği beklenmektedir.”

B. Reklam Ajanslarının Siyasal Yaşama Etkileri :

Dünyada ilk önceleri ABD ve Fransa gibi başkanlık sisteminin söz konusu olduğu yerlerde ortaya çıkan ve daha sonraları birçok ülkede kullanılmaya başlanan siyasal pazarlama, 1990’lı yıllardan itibaren ülkemizde de çalışma alanı bulmuştur. Genel anlamda siyasi yaşamda propaganda olarak gerçekleştirilen halkın düşüncelerini etkileme çalışmaları, özellikle seçim dönemlerinde reklam ajansları tarafından reklamcılık ilkeleri çerçevesinde ve profesyonelce yapılmaya başlanmıştır. Burada amaç, siyasal rekabette de ticari rekabette olduğu gibi ürünler arasındaki farklılıkların ortaya konması ve tüketici olan seçmenin düşünce ve davranışlarını etkilemektir. Siyasi reklamların, siyasal kampanya iletişiminin en önemli öğesi olarak parti örgütü, gönüllüler ve parti yandaşlarında heyecanı arttırması, tutumlarını pekiştirmesi gibi fonksiyonları da vardır. Bunun yanında siyasal partinin kamuoyundaki görünürlüğünü arttırarak bilinçaltı reaksiyonların oluşmasına da katkısı vardır.

Ülkemizde televizyon hariç tüm medya unsurlarına açık olan siyasal reklamlar, toplumsal anlamda bir sorumluluğu da beraberinde getirmektedir ki bu sorumluluk herhangi bir marka ürün ile ilgili sorumluluktan oldukça farklı ve büyük boyuttadır. Demokrasilerde mesajlarını seçmene daha iyi anlatanlar iktidara sahip veya ortak olabilmektedir. Bir ikna metodu olarak kullanılan siyasi reklam ve kampanyaların, ülkenin geleceğini belirleyecek grupların belirlenmesi üzerinde rol oynayan önemli birer faktör olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Türkiye’de siyasal rekabetin ve seçmenlerin değişen özellikleri, siyasal reklamın daha kapsayıcı bir biçimde ele alınmasını zorunlu kılmıştır. 3 Kasım 2002 günü yapılan seçimler öncesinde de bu anlamda çeşitli kampanyalar gerçekleştirilmiştir. Siyasal anlamda hedeflenen tutum ve davranış değişikliklerinin daha kapsamlı bir şekilde ele alınması gereğinden hareketle siyasi partilerin bir kısmı reklam ajansları vasıtasıyla kampanyalarını yürütmüşlerdir. Bu kampanyaları uygulayan reklam ajansları bir fikir vermesi amacıyla Tablo 3.1 de gösterilmiştir.

Tablo 3.1

2002 genel Seçimleri ve Reklam Ajansları

Siyasi parti Ajans Adı

Anavatan Partisi Terminal-İstanbul

Adalet ve Kalkınma Partisi Arter

Cumhuriyet Halk Partisi Birikim/FCA

Doğru Yol Partisi Cenajans

Genç Parti Ali Taran

Saadet Partisi Mass-Ast

Yeni Türkiye Partisi Wunderman

III. REKLAM HARCAMALARI

Türkiye’de reklam taşıma potansiyeli bulunan medya kuruluşları olarak 16’sı ulusal, 15′i bölgesel, 229’u yerel ölçekte yayın yapan 260 televizyon kanalı (53’ü kablolu), 30 ulusal, 108 bölgesel 1062 yerel yayın yapan 1200 radyo istasyonu, tüm ülkede dağıtımı yapılan 32 gazete ve 85 dergi sayılabilir. Ölçülebilir belli başlı mecralar olan ulusal televizyon kanalları, ulusal gazete ve dergiler, ulusal ve bazı bölgesel radyolar, tüm sinemalar ve tüm açık hava mecra kuruluşlarına ödenen yayın ücretleri ele alındığında USD ölçeğinde Tablo 3.2’deki gibi bir durum ortaya çıkmaktadır:

Tablo 3.2

Yıllara Göre Reklam Harcamaları

__________________________________________________ ____________________

Yıllar Milyon USD

__________________________________________________ ____________________

1993 675

1994 375

1995 635

1996 770

1997 950

1998 930

1999 925

2000 1.055

2001 540

Yıllar bazında genel anlamda reklam harcamalarında bir artış olduğu gözlenmekle birlikte ekonomik açıdan kriz yılları olan 1994 ve 2001’de bu alanda yapılan harcamaların düşmüş olması dikkat çekidir. Bu rakamların reklam araçlarına göre dağılımlarının ise Tablo 3.3’deki şekilde gerçekleştiği tahmin edilmektedir.

Tablo 3.3

Harcamaların Reklam Araçlarına Dağılımı

__________________________________________________ ____________________

Reklam Aracı Yüzde Payı

__________________________________________________ ____________________

Basın (dergiler dahil)** % 31

Televizyon ***************** % 32

Radyo ************************ % 5

Açık hava ******************** % 6

Sinema ********************** % 1

A. 2002 Yılı İlk Dönem Reklam Yatırımları

Reklamcılar Derneğinin 2002 yılının ilk dönemine ait gerçekçi tahminlere ulaşmak amacıyla medya yöneticilerden alınan bilgiler doğrultusunda, ilk altı ay için yaptıkları tahminlere göre ana mecranın net yayın gelirleri Tablo 3.4’de gösterilmiştir:

USD Pay (%)

Televizyon 185.000.000 50,08

Basın 135.000.000 36,55

Açık hava 26.000.000 7,04

Radyo 19.000.000 5,14

Sinema 4.400.000 1,19

TOPLAM 369.400.000 100

Tablo 3.4

Kaynak : Reklamcılar Derneği resmi sitesinden (www.rd.org.tr) alınmıştır.

B. Reklam pastası

Tablolar incelendiğinde; 2002 yılının ilk yarısında ana mecralardaki reklam yatırımının 369.400.000 USD (KDV hariç) olduğu söylenebilir. Bu rakam göz önünde bulundurulduğunda yılın ilk yarısında, geçen yılın aynı dönemine kıyasla sektörde yaklaşık %41 reel büyüme gerçekleşmiştir. 2001 yılında dramatik bir gerileme yaşayan reklamcılık sektörü de, hala 6 yıl önceki rakamların gerisinde olmakla birlikte, grafiğin tekrar yukarı dönmesi sevindirici bir gelişmedir.

Bu yılın ilk altı ayında televizyon harcamaları geçen yıla nazaran %60 büyüyerek 185 milyon dolara yükselmiştir. Burada, krizin etkisinin azalması, tüketicinin harcama eğiliminin artması, Dünya Kupası gibi etkenlerden bahsetmek mümkündür. (Tablo 3.5)

Ocak-Haziran 2002 Ocak-Haziran 2001

USD Pay (%) USD Pay (%) Artış (%)

TV 185.000.000 50,08 115.500.000 44,00 60,17

Basın 135.000.000 36,55 103.500.000 39,43 30,43

Açık hava 26.000.000 7,04 22.500.000 8,57 15,56

Radyo 19.000.000 5,14 18.500.000 7,05 2,70

Sinema 4.400.000 1,19 2.500.000 0,95 76,00

TOPLAM 369.400.000 100 262.500.000 100 40,72

Tablo 3.5

Kaynak : Reklamcılar Derneği resmi sitesinden (www.rd.org.tr) alınmıştır.

Dördüncü Bölüm

REKLAMIN PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK BOYUTU

I. PSİKOLOJİK VE SOSYAL YAKLAŞIMLAR

Reklam hayatımızın dört noktasına temas eder:

- İkna edici yönüyle,

- Dürüstlüğü veya abartılı yönüyle,

- Kalitesi veya kalitesizliğiyle,

- Hayat tarzımız ve değerlerimiz üzerindeki kültürel etkisiyle.

A. Reklamcılık ve iyi kalite standartları

İyi ve kötü kalite arasındaki karşıtlık farkını kişisel algılama belirler. Bazen de kişiler başkalarının davranışları üzerinde etki oluşturabilecek kişisel fikirler ortaya atarlar. Bu ise “reklam kişilerin almaması gereken şeyleri istemesini sağlamaktır” şeklindeki sava benzer. İyi ve kötü kalite ile ilgili bir yasa veya yaygın bir kural yoktur. Hangi reklamın iyi bir kaliteye sahip olduğunu veya hangisinin testi geçemeyecek seviyede olduğunu belirleme konusunda ana sorun reklamın tatminkar içeriği ile ilgilidir. Bu konu da reklamın kullandığı etik, ahlaki ve estetik değerlere bağlı olarak değişebilir. Reklamcılığın tartışmaya açık dört yönü vardır:

1. Ürünün bizzat kendisi ile ilgili ahlaki değerler: Alkollü içecekler, sigara, doğum kontrol ürünleri, hijyenik kadın ürünleri vb.

2. Mesajın yayınlandığı zaman veya konunun uygunsuzluğu: Yemek saatlerinde müshil ilacı veya akşamüstü ailece seyredilen saatlerde iç çamaşırı reklamı gibi.

3. Bazı kesimler tarafından nahoş karşılanabilecek cinsel içerikli veya korku gibi öğelerinin kullanılması.

4. Hoş karşılanmayacak tekniklerin kullanımı: Mesajın gereğinden fazla tekrar edilmesi, çok yüksek sesli müzik, sunumun çirkinliği, vb.

B. Ürünle ilgili konular:

Eğer bir kişi ürünün kendisine karşı tepkiliyse, onun reklamı da aynı kapsamda değerlendirilerek sonuçta değer kaybedecektir. Reklam toplam ürün yelpazesinin en çok göz önünde olan kısmıdır. Mantıken ürüne karşı olmak demek reklamına karşı olmaktan ayrı değerlendirilmelidir. Sigara reklamlarının görsel medyada ve radyoda yayınlanmasının engellenmesi bu ikilemi gösteren tipik bir örnektir. Ürünün yasal yaptırımları vardır ve özel vergiye tabidir. Bazıları sigara üreticilerinin ürünlerinin tanıtımının radyo ve televizyonda yayınlanmasına hakları olduğunu savunmaktadır. Eğer sigara insanlar için gerçekten zararlıysa bunun tüm ülkedeki satışlarının yasaklanması gerekir. Pek tabii ki bunların reklamlarının televizyon ve radyo haricindeki diğer medyada yayınlanmasına izin verilmesi bu çelişkili durumun bir ifadesidir. Reklamının yasadışı olarak kabul edilmesinden önce bu ürünlerin kullanılmasına ait ahlaki değerlendirmeleri genel olarak yapılmalıdır. Bu konudaki geçerli yaklaşım bu ürünün satışının tamamen yasaklanması şeklinde olmalıdır.

C. Mesajın zamanlaması ve içeriği:

Bir müshil ilacının yemek saatinde yayınlanması örneğinde olduğu gibi diğer yönleriyle kabul edilebilir bir ürünün reklamının yayınlanma zamanındaki yanlışlık reklamı yapan açısından tatsız olabilir. Tabii ki bir diğeri de yemek yerken televizyon seyretmenin tatsız olacağını savunabilir. Televizyondaki reklamlardaki karışıklık izleyiciyi kızdırabilir. Yazılı medyadaki gazete ve dergilerin yeni yıl öncesindeki sayılarındaki yoğun reklam bombardımanı sıradan tüketici açısından kabul edilebilir bir durumdur. Televizyondaki reklamları seyretmekten kaçan birinin gazete ve dergilerdeki reklamlar neticesinde coşkuya kapılması çok daha kolaydır. Fakat mesajların akışı içinde bazı reklamlar izleyicinin belli bir bölümüne hitap eder ve iletişim de bu grup tarafından alınabilir. Örneğin halen tam olarak çözülememiş konulardan birisi, cumartesi sabahı gibi çocukların yoğun olarak televizyon seyrettikleri saatlerde hangi reklamların gösterileceğidir.

D. Cazibenin yadsınması:

Cinsellik konusundaki fikirler son derece sübjektiftir. Hiçbir reklam yapımcısı reklamda cinsellik öğesini bilerek toplumun çoğunluğunu karşısına alacak düzeyde kullanmayacaktır, fakat bu öğenin de reklam mesajına ilgiyi çektiği de şüphesizdir. Reklamı izleyen her zaman cinsellik olgusunu mesajla bağdaştıramayabilir. Bazıları için cinsellik içeren bir şey bir diğeri için daha ağır başlı olarak nitelenebilir ve toplumun kabul edilebilirlik değerlerinin hızlı ve sürekli bir değişim içinde olduğu dikkate alınmalıdır. Bu güne kadar korkunun bir dikkat çekici unsur olarak kullanımı, daha çok “aklı başında” olarak nitelendirilebilecek ürünlerin satışı için söz konusu olmuştur. Hatta hayat sigortası gibi herkesçe bilinen bir ihtiyacın karşılanması durumunda bile, bazı durumlarda poliçenin satılabilmesi için korkunun cazibesinin kullanımı gerekebilir. Ancak sigara içmenin akciğer kanserine yol açabileceği örneğinde olduğu gibi, korkunun cazibesi bu mesajı alan alıcılar tarafından reddedilebilir. Yine aynı şekilde, vücut kokusunun sosyal ortamda kişinin kendini kabul ettirmesi ile ilişkili korkuları içeren durumlar da tartışılabilir konulardır. Sonuç daha temiz kokan bir toplumdur, fakat reklam hoş karşılanmayabilir. Bir kez daha mesaj sübjektiftir.

Bazı kimseler çok basit düzeyde ve insan zekasını aşağılayan reklamlara karşıdırlar. Bu değerlendirmeye göre, bu tür mesajların marketin geneli için ve genel medya için tasarlandığı düşünüldüğünde; onlar için anlamsız gelebilir. Bu reklamcıların karşılamak zorunda olduğu zor sorunlardan biridir.

E. Hoş karşılanmayan tekniklerin kullanımı:

Mesajın gereğinden fazla tekrar edilmesi, çok yüksek ses, ses efektleri, sevilmeyen kişilerin, seslerin ve müziklerin kullanılması gibi hususlar özellikle televizyon medyasında reklamın itici unsurlarındandır. Bu teknikler ancak dikkatin başka türlü çekilemeyeceği durumlarda kullanılmalıdır. Diğer bir deyişle bazı reklamcılar tarafından eğer reklam hedef kitle ile iletişimin devam ettirilmesini sağlamak amacındaysa bu taktiklerin kaçınılamaz olduğunu iddia edilmektedir. Diğer taraftan bazı eleştirilere göre de bu çeşit reklamların kullanılması yaratıcılığın iflası demektir ve eğer yaratıcılık için daha fazla zaman ve düşünce harcanırsa bunlara ihtiyaç olmayacaktır. Sonuç olarak denilebilir ki; esas problem değişik insanların değişik standartlara sahip olmasındadır.

II. REKLAMLAR, SOSYAL DEĞER SİSTEMLERİ VE HAYAT TARZLARI

Reklamlara karşı yapılan suçlamalardan biri de; yaşam eğilimlerinin reklamlar tarafından fazlasıyla etkilendiği ve bunun sonucu olarak da, dünyamızın değerlerine hükmedilmekle kalınmayıp aynı zamanda da alçaltılmakta olduğudur. Bir sosyal bilimci olan Ronald Berman sosyal değişim ve reklamcılık arasındaki karşılıklı etkileşim üzerinde yaptığı araştırma sonucunda şu sonuca varmıştı: “Sosyal düzene ait değişik görüşlerden kaynaklanan ve reklamlar üzerindeki iddialarla ilgili ideolojik eleştiriler ve pragmatik eleştiriler arasında kesin bir ayırım yapılmalıdır. Reklamcılık hayatımızda genelde düşünüldüğünden daha önemli bir duruma gelmiştir. Teknolojik açıdan; endüstriyelleşen ülkelerde tatminsizlikle birlikte anılır. Toplumun çoğunluğu açısından; entelektüel girişime cesaret verir. Kapitalizmin en çok öne çıkan formu olarak da; sosyal yargı için sihirli bir çubuktan daha aşağı olmadığıdır.”

Bu görüşün ışığı altında; reklamın değerler ve hayat tarzları üzerindeki etkileri materyalizm, anında tatmin ve tüketim seviyesi, ahlak, etik ve estetik standartlar, uyum ve farklılık, kişiler arası ve grup ilişkileri, çocuklar başlıkları altında incelenebilir.

A. Materyalizm: Somut şeylere sahip olma arzusudur. Özellikle orta ve alt sınıfa ait insanlar evlerinde televizyon seyrederken gördükleri hayat tarzları ve reklamlarda tanıtımı yapılan ürünlerden etkilenerek onlara sahip olmak isterler.

B. Ahlak, Etik ve Estetik Standartlar: Reklamcılığa karşı yapılan suçlamalardan biri de toplumun estetik ve kültürel standartlarını bozduğu veya itibarını zedelediği yönündedir. Reklamın toplumun kültürel değerlerini yükseltmek konusunda sorumluluğu olduğunu söylemek pek gerçekçi olmayacaktır. Onun amacı reklamcıdan alıcıya ikna edici mesajlar taşımaktır. Bazılarını ikna ederken diğerlerini gücendirebilecektir.

C. Uyum ve farklılık: Diğer bir suçlama unsuru ise, reklamın toplulukları ikna etmesi neticesinde beğenisi ve seçimleri aynı olan homojen bir toplum oluşmasına neden olmasıdır. Ancak gerçekte reklam piyasada aynı türde yeni bir ürün olduğunu haber verir. Seçim yine tüketicinindir ki bu da gerçekte farklılığı yaratır.

D. Kişilerarası ve grup ilişkileri: Özellikle şehirlerde yaşayan insanlar zamanla kendi kimliklerini yitirirler. İnsanlar arasındaki ilişkiler zorlanmaya başlar. Bu durumda değişik ırk, din, cinsiyet, gelir ve yaş grupları arasındaki ilişkinin reklamların etkisi altında gerildiği iddia edilir. Örneğin kadın vücudunun reklamlarda kullanılması kadın örgütlerini reklamlara karşı harekete geçirmektedir. Bu konunun çözümü reklamların toplumu olduğu gibi mi, yoksa olması gerektiği gibi ideal bir bakışla mı göstermesi gerektiğinin belirlenmesine bağlıdır.

E. Çocuklar: Çocuklar toplum içinde çok geniş bir azınlık olduğu ve dış etkilere karşı savunmasız oldukları için bu konu da özel olarak ele alınmaktadır. Sıradan bir çocuk geleneksel bir medya unsurunun önünde veya okuyarak harcadığı zamanın çok fazlasını televizyon seyrederek geçirir. Bazı toplum eleştirmenleri, toplum tarafından kabul görmeyen değerlerin şekillenmesi suretiyle çocukların yozlaştırıldığını savunurlar. Gerçekte tartışma konusu olan ailenin ve çocukların değer yargıları arasındaki çatışmadır. Bu konuda yapılan araştırmalar göstermiştir ki; çocuklar televizyonun savunmasız kurbanları değildir.

Kamuoyunun reklamlarla ilgili olarak neler düşündükleri araştırmacılar tarafından 50 yılı aşkın bir süre üzerinde çalışılmış bir konudur. Zamana göre değerlendirildiğinde reklamcılıkla ilgili düşüncelerin olması gerekenden daha az geliştiğini söylemek mümkün olmakla birlikte; üniversite öğrencileri, işadamları, dergi okurları ve toplumun geri kalanı gibi grupların düşüncelerinde de değişik boyutlar gözlenmiştir. Yüksek eğitim grubuna dahil olan kişiler düşük eğitimlilere göre daha fazla eleştirel görüşe sahiptir. Düşük gelir grubundaki kimseler orta seviye gelir grubuna oranla reklamlardan daha az tatmin olurlar. İşadamları reklamlar hakkında üniversiteliler kadar olumsuz değildir. Reklamlara karşı tutumlar çok boyutludur. Araştırmalar göstermiştir ki; kamuoyu reklamların ekonomik boyutundan ziyade sosyal yönüyle daha çok ilgilidir. Reklamların sosyal yönüyle ilgili olumsuz düşünceler şöyle sıralanabilir:

- Reklam zorunlu bir ihtiyaç değildir.

- Reklamların birçoğu ortalama tüketicinin zekasını aşağılar.

- Reklamlar genelde insanların almaması gereken şeyleri alması için kandırır.

- Genelde reklamlar tanıtılan ürün hakkında gerçek dışı bir resim ortaya koyar.

- Bir ürünün reklamı yapılırken üretici şirketler tüketiciyi, ürünün iyi tarafları ve avantajları kadar, kısıtlamaları veya kötü tarafları hakkında da bilgilendirmeye zorlanmalıdırlar.

- Reklamlar insanların gerçekte ihtiyacı olmayan ürünleri almasına neden olur.

- Çoğu ürüne ait reklam gerçekleri yansıtmaz.

- Reklamlar ürünlerin performansları ve kalitesi hakkında güvenilmez birer bilgi kaynağıdır.

- Televizyon reklamları çocukları çok fazla suiistimal ederler.

- Reklamlar insanların zekasından çok duygularına hitap ederler.

- Reklamlara harcamak üzere her şirkete kanunla belirlenmiş belirli bir üst limit belirlenmelidir.

- Bir reklamın insanları yanlış yönlendirdiği veya yanlış bilgi verdiği kesinleştiği takdirde üretici firma müşteriler tamamen bilgilendirilinceye kadar gerçekleri yayınlamaya zorlanmalıdır.

- Reklamlar insanların gereksiz şeylere arzu duymasını sağlayarak doğal kaynakların ziyan olmasına neden olur.

- Bugünün reklamlarına ait standartlar on yıl öncekilere kıyasla çok daha düşüktür.

İnsanlar reklamlardan şikayet ederken genelde can sıkıcı veya rahatsız edici şeklinde sınıflandırarak bir tek reklamdan bahsederek eleştirirler. Bir reklamdan rahatsız edici diye bahsedildiğinde onun; (1) Reklamı yapılan ürünle kişisel deneyimlerin birbirini tutmaması, (2) Gerçekdışı ve rahatsız edici sunum yöntemleri kullanılarak ürünün öneminin abartılması, (3) Dinleyiciye üstünlük taslayarak yapılan konuşma tarzı, (4) Aşırı şekilde tekrar yapılmasındandır. Genelde kötü olarak değerlendirilen reklamların ya mesaj konusu veya ürünün kendisi kötü olarak nitelendirilirler.

Beşinci Bölüm

İNTERNET REKLAMCILIĞI

I. İNTERNET REKLAMCILIĞI

“Reklamın niteliğinde bir değişiklik olmamakla birlikte, bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ile birlikte uygulanmasında bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. İnternet yoluyla reklamın kullanıcılara ulaşması son derece kolaylaşmış, ayrıca elektronik posta adreslerine gönderilen reklamlar ile aracısız reklam imkanına kavuşulmuştur. E-posta ile yapılan reklamlar, klasik usulde yapılan reklamlara göre daha avantajlıdır. Bu tür reklamlar öncelikle tüketiciye doğrudan ulaşmaktadır. Posta kutusunu açan kişi, içeriğini okumasa bile en azından firmanın adı ile karşılaşmaktadır. Ayrıca bu tür reklamlar, diğer reklam usullerine göre son derece masrafsızdır ve daha ucuza mal edilebilmektedir.. E-posta yolu ile yapılan reklamların bir başka avantajı ise müşteri kitlesine hızlı ulaşmasıdır. Bir tuş yardımı ile aynı anda binlerce adrese reklam gönderme imkanı mevcuttur. E-posta yolu ile reklam yapmak telefon ile reklamdan daha güvenlidir ve belirli bir zamanda yapılmasına da gerek yoktur. İş saatleri dışında da gönderilen e-postalar, ertesi iş günü reklam yapılan kimsenin bilgisayarında okunabilecektir. Muhtemel müşteri kitlesinin seçimini yapmak daha kolaydır. Kitap alıcılarının e-posta adreslerinin toplanması ve sadece onlara yönelik kitap reklamı yapılması gibi. Bütün bu avantajlı tarafları ile elektronik posta yoluyla reklam

günümüzde bir sektör haline gelmiştir .”

Doğrudan müşteriye yapılan bu reklam türü, reklamı yapan ve reklamı yapılan açısından faydalı olmakla birlikte; elektronik postasına reklam gönderilen kimseler açısından hoş karşılanmayabilir. Birden fazla kimseye yapılan bu reklamlar için adreslerin elde edilmesi çoğunlukla daha önceleri gerçekleşmektedir. Özellikle ‘daha hızlı ve çok para kazanmak istemez misiniz’ veya ‘yardım için bu e-maili siz de bütün tanıdıklarınıza yollayın’ gibi mesajlarla muhtemel müşteri kitlesinin elektronik adresleri elde edilmektedir. Ayrıca bazı tartışma forumlarındaki adresler de bu amaçla kullanılabilmektedir. Çoğu zaman da “who is” data bankları veya haber grupları vasıtası ile de e-posta adresleri toplanmaktadır. Toplanan bu adreslerden oluşturulan ve satışa sunulan CD’lerde 80 milyon civarında adres bulunabilmektedir.

E-posta adreslerinin de belirli bir kapasitesi bulunmaktadır. Dolayısıyla e-adreslere gönderilen özellikle reklam türü postalar kişinin posta kapasitesini doldurmakta ve başka posta alabilmesine engel olmaktadır. E-posta kutusu dolan ve bu sebeple kendisine gönderilen diğer e-postaları alamayan internet kullanıcıları bu durumdan yakınmaktadır.

II. İNTERNET REKLAMCILIĞI VE “SPAM”

İnternet üzerinden bu şekilde birden fazla kimseye elektronik posta yolu istenmeyen mesajların gönderilmesi işlemine “Spamming” denilmektedir. “Spam” kelimesi, İngilizce bir kelime olup, ilk defa Hormel Foods Corparation adlı bir firmanın bir kutu içinde baharatlı domuz eti ve jambon için kullandığı bir kısaltmadır. “Spiced Pork And Ham” kelimelerinin ilk harflerinden oluşmaktadır. Sonraları e-posta yolu ile kitlelere reklam yapılmasında kullanılmaya başlanmıştır.

“Spamming”in değişik tanımlarını yapmak mümkündür. Avusturya İnternet Kullanıcılarının sitesi olan VIBE’de “spamming” için bir kanun kuralı öngörülmüş ve “spam” için “e-posta formunda rahatsız edici, sıkıntı verici haberler” tanımı getirilmiştir.

Fransız Ulusal Enformasyon ve Özgürlük Komisyonu’na göre (Commission Nationale de l’Informatique et des Libertés) spam, hiçbir temas olmaksızın tartışma forumlarından, dağıtılan listelerden ve web sayfalarından elde edilen elektronik adreslere alıcının talebi olmaksızın ara-sıra büyük hacimlerde gönderilen ve ticari amaç taşıyan e-postalardır.

Uluslararası Ticaret Örgütü’nün 1996 yılında yayınlamış olduğu “ICC Guidelinies on Interactive Marketing Comminication”’da da “spam”ın tanımına rastlamak mümkündür. Buna göre, “spam”, bir bülten veya haber grubu üzerinden ticari amaç taşımayan bu forum konularında olmayan ve gönderilmesine açıkça izin verilmeyen reklamlardır.

III. TÜRKİYE’DE “SPAM” VE ENGELLENMESİ

Türk hukuku içinde “spam”ı yasaklayan özel bir düzenleme olmamasına karşılık, mevcut yasaların çerçevesinin engelleyebilecek hükümler açısından yeterli olduğu görülmektedir. Haksız rekabet hükümlerinin uygulama alanı, faraziyelerle sınırlanmıştır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ise, sadece içeriği reklam olan e-postalara karşı bir yaptırıma sahiptir. Medeni Kanunun 24. madde ve devamı hükümleri, kitlelere gönderilen gayri ticari e-postalara karşı en etkin korumayı sağlayan hükümler olarak görülmektedir. Burada teknik önlemlerin alınmasının yeterli olduğu da ileri sürülebilir. Ancak her internet kullanıcısının bu önlemleri almak zorunda bırakılması doğru değildir. Ayrıca getirilen filtre sistemlerinin “spam”ı tamamen engellemediği, bu filtrelerin aşılabildiği de bilinmektedir. Bir kimsenin e-adresine onun açık rızası olmadıkça içeriği reklam mahiyetinde olan, kitlelere gönderilen ve şahsi olmayan postalar gönderilmemelidir. Kişilere gönderilecek “spam” mahiyetinde e-postalar için önceden rızası alınmalı ve kişi bu rızasından her zaman vazgeçebilmelidir. Ayrıca “spam”ı içeriğinden bağımsız olarak tanımlamak ortaya çıkan problemlerin çözümlenmesinde kolaylık sağlayacaktır. Böylece ticari amaç dışında, e-adreslere gönderilen istenmeyen postalara karşı daha etkin bir koruma da sağlanabilir. “Spam” sadece reklam olarak kabul edilmemeli, istenmeyen ve kitlelere gönderilen e-posta olarak tanımlanmalı ve özellikle kimlik gizlenerek, yanlış adres verilerek e-posta gönderen kişi ve kuruluşlar için mevcut yasalar çerçevesinde yaptırımlar uygulanmalıdır.

BİBLİYOGRAFYA

Avusturya İnternet Kullanıcıları Sitesi, www.uni-freiburg.de/rz/rzschiften

Dunn, Barban, Krugman, Reid, Advertising, Its role in modern marketing, The Dryden Press, Orlando,Fl.,1990

Fill Chris, Marketing Communications, Prentice Hall Europe, Great Britain Redwood Books, 1995

Göksel A.B., Yurdakul N.B.,Temel Halkla İlişkiler, İzmir, E.Ü.İletişim Fak.Yayınları, 2002

Kadıbeşegil M.Salim, Halkla İlişkilerde Temel İlkeler, İzmir, Tükelmat A.Ş, 1986

Kocabaş Füsun – Elden Müge, Reklamcılık Kavramlar, Kararlar, Kurumlar, İstanbul, İletişim Yayınları, 1997

Kocabaş Füsun – Elden Müge – Yurdakul Nilay, Reklam ve Halkla İlişkilerde Hedef Kitle, İletişim Yayınları, İstanbul,2002

Mediacat Dergisi, Ekim 2002 sayısı

Memiş Tekin, www.c4group.net, makale, (Hukuki açıdan kitlelere e-posta gönderilmesi, spamming)

Nelson, R.P., The Design of Advertising, Iowa, Wm.C.Brown Publishers, 1989

Reklamcılar Derneği resmi sitesi, www.rd.org.tr

Resmi Gazete, 21.12.1995 R.G. sayısı, 22500, Md.3.,Tanımlar, sf.25

Türkiye Bilgi Bankası internet sitesi, www.tbb.gen.tr

Wright John S., Wills L.Winter,Jr.,Sherilyn K.Zeigler, Advertising, Tata McGraw-Hill Pub.Company, New Delhi, 1983

İzmir İlinin Çevre Sorunları

06 Kasım 2007

İZMİR İLİNİN GENEL ÇEVRE SORUNLARINA GENEL BİR BAKIŞ

İzmir İli’nin 1.197.300 hektar olan toplam arazi varlığının % 42,9’unu orman, %41,8’ini tarım arazisi ve çayır-mera, % 15,3’ünü ise yerleşim alanları ile kayalık ve bataklıklar oluşturur.İlin dağ ve tepelik yükseltileri volkanik kökenli andezit ve türevleri kayalardan oluşmaktadır. Akarsu havzalarının düz bölümlerini oluşturan alüvyonel araziler geniş bir alanı kaplamaktadır. Geriye kalan topraklar ise kahverengi orman toprakları, kırmızı Akdeniz toprakları, rendzina toprakları ve organik topraklardır.Verimliliğe göre toprak sınıflandırmasında en büyük pay orman ve fundalıkların yer aldığı (%54,8 )VII.sınıf arazilere aittir. İlin toplam arazisinin 974,043 hektar (% 81,4 )değişik derecelerde erozyona bağlı arazilerdir. Erozyona bağlı arazi miktarının yüksek olmasının nedeni, eğimin yüksek veya dik sınıfa giren arazi miktarının fazla olması ile ilgilidir. Erozyonun başlıca nedeni olan eğim durumunun yanında, orman yangınları, ormandan tarım alanı kazanma çabaları ve eğimli tarım arazilerinin bilinçsiz toprak işleme ile bitki örtüsü ve değişik amaçlarla yok edilmesi sayılabilir. Bu sebeplerden dolayı özellikle son yıllarda İzmir’de sel felaketleri yaşanmakta,büyük can ve mal kayıpları meydana gelmektedir.

İzmir’de çevre sorunları ele alınış öncelikleri ile şöyle sıralanabilir:

1.Nüfus Sorunları

İzmir İli ülkemizin en hızlı artan metropol alanına sahip kentlerimizden biridir. İlimizin 1990 yılı genel nüfus sayımına göre nüfusu 2.694.770’dir. Toplam 28 ilçe ve 640 köye sahip, nüfusunun 1.757.414’ü metropol belediye hudutları içinde bulunan bir kentimizdir.Türkiye’nin en büyük doğal körfezinin kıyısında kurulu ulaşım, tarım ve ticaret açısından bir merkez konumunda olan İzmir batı ile ticari ilişkilerin arttığı son yüzyılda ülkemizin önemli iç ve dış ticaret merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu özellikleri nedeniyle nüfusu her geçen gün artmakta, hızlı bir göç merkezi olma özelliğini korumaktadır. İzmir’de yıllık nüfus artışı %0 30.14’dür. Bu konumu ile nüfusu Türkiye ortalamasının üzerinde artan yoğun göç ve gecekondu sorunu ile karşı karşıya olan illerimizin başında gelmektedir. Her yıl yaklaşık 10000 aile İzmir’e göç etmektedir.Nüfus hareketleri son derece fazla olan İlimizde, hızlı kentleşme ve sanayileşme nedeniyle altyapı yetersizliği ortaya çıkmakta, sosyo-kültürel yapı değişmektedir. Sonuçta çevre her yönüyle bozulmakta ve sağlıksız bir hal almaktadır.

2.Planlama Yetersizliğinden Kaynaklanan Sorunlar

Çevre sorunlarının temel nedenlerinden biri planlama eksikliğinden kaynaklanan çarpık kentleşmedir. Ülke çapında “Ulusal Çevre Planının” bulunmaması, çevre düzeni planlarının her bölge için varolmayışı ve eldeki imar planlarının çok az uygulama olanağı bulması gibi sebeplerle kentimiz de bu plansızlıktan nasibini almış ve çarpık kentleşme ortaya çıkmıştır.Böylece yerleşimler verimli tarım topraklarına kaymış, Karşıyaka-Bostanlı ve Narlıdere bölgesindeki bütün narenciye, meyve bahçeleri ve bostanlar bugün çok katlı lüks betonlar ile dolmuştur. Kenti çevreleyen dik arazi gecekondu istilası altındadır. Ülkemizin sayılı tarım bölgelerinden biri olan Bornova ve Kemalpaşa Ovası bugün kentleşme, üniversite ve sanayi kuruluşlarının yayılması ile tarım yapılamaz haldedir.Kemalpaşa-Turgutlu yöresindeki kiraz ve şeftali bahçeleri bu uğurda elden çıkmıştır.Eğer acil önlemler alınmazsa kısa bir süre sonra Kemalpaşa örneğini, Menemen ve Torbalı örnekleri izleyecektir.

Bu nedenle 3194 sayılı İmar Kanunu’nda ve Çevre Bakanlığı’nın kuruluş ve

görevleri ile ilgili Kanun Hükmünde Kararnamede yer alan çevre düzeni planlarının ivedilikle gerçekleştirilmesi ve mevcut nazım imar planlarının çevre düzeni planlarına entegrasyonunun yapılması şarttır.Ancak hazırlanacak ülke ve bölge plan kararlarına uygun olarak yapılan çevre düzeni planları sayesinde konut, sanayi, tarım, turizm, ulaşım amaçlı kullanılabilecek alanlar ve arazi kullanılması sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilebilecektir.

3. Sanayileşme

İzmir, Türkiye’nin en önemli ticaret ve endüstri merkezlerinden biri olması nedeniyle,sanayiler İzmir kentinin en önemli çevre problemlerini oluşturmaktadır. Bir kısmı asırlık maziye sahip geleneksel işletmeler şeklinde olan bu tesisler, halen ilk günkü teknolojilerle etrafı kirleterek topluma çok pahalıya mal olan verimsiz üretimlerini sürdürmektedir. İzmir’deki eski endüstri kuruluşları arasında kuru üzüm ve tütün işletmeleri, zeytinyağı fabrikaları sayılabilir. Bütün bu tesisler kentin en yoğun yerleşim alanı içinde kalmış tesislerdir. İzmir’deki endüstri kuruluşları çoğunlukla iç körfez çevresinde yerleşmişlerdir. Büyük Kanal Projesinin geliştirilmesiyle birlikte atıksuyu olan tüm işletmelerden Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği’nde belirtilen kanalizasyon standartlarını sağlayacak şekilde ön arıtma tesisi kurmaları istenmiştir. Bugün 28 adet işletmenin ön arıtma tesisi mevcuttur. Ancak arıtma tesislerinin düzenli çalıştırılmaması ve kaçamak yollarla doğrudan deşarjlar körfez kirliliğinde önemli kirlilik kaynağını oluşturmaktadır.

İzmir yöresinde sanayi yerleşimi planlamak zor ve kısıtlayıcı faktörlerle karşı karşıya olmak demektir. Zira yörenin su varlığı kısıtlı, yoğun tarımsal üretkenliği ise bu kısıtlı su varlığına dayalıdır. İzmir’den kent dışına kaçan sanayi tesisleri bu kısıtlı su kaynağına talip olmakta ve en verimli alanların elden çıkmasına yol açmaktadır. Endüstri kuruluşları bugüne kadar zengin tarım alanlarına sahip, Bornova ve Kemalpaşa Ovalarına ulaşımın su ve elektrik temininin kolay olması gibi nedenlerle düzensiz bir şekilde yerleşmiştir. İzmir ve civarındaki yeni endüstriyel gelişim alanları ise Torbalı,Tire,Menemen ve Aliağa yöreleridir. Çevre problemlerinin çözümünde sanayiye yer seçimi en önemli konulardan biridir. Hiçbir altyapısı bulunmayan yerlerde sadece ulaşım kolaylığı, su teminin kolay olması gibi nedenlerle gelişigüzel kurulan sanayi tesislerinin zaman içinde çevre kirliliği problemleri yaratmaları kaçınılmazdır. Nitekim bu İzmir kenti için de böyle olmuştur. Başlangıçta verimli tarım arazilerinde, hiçbir önlem alınmadan gelişigüzel kurulan sanayi tesisleri, gerek atıksuları gerekse baca gazları ve katı atıkları vasıtasıyla çevreyi kirletmekte daha sonra birtakım yasal düzenlemelerle kirlenmeyi azaltıcı tedbirler aldırılmaya uğraşılmaktadır.

İzmir ili sınırları içerisinde bulunan metropol alanda faaliyet gösteren sanayi kuruluşlarının toplam sayısı ve arıtma tesisleri durumu aşağıda sunulmuştur:

• Toplam işletme sayısı: 3590

• Ön Arıtma Tesisi Kurmak Zorunda Olan İşletme Sayısı: 28

• Ön Arıtma Tesisi Mevcut İşletme Sayısı: 28

• Kuru Sistem Çalışan İşletme Sayısı: 2479

• Önlem Tesisi Mevcut İşletme Sayısı: 723

• Önlem Tesisi Proje Aşamasında Olan İşletme Sayısı: 162

• Önlem Tesisi Olmayan İşletme Sayısı: 66

2560/3009 sayılı Kanun ile 3030 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu ve 4.9.1988 tarih ve 19919 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’ne göre metropol alan içerisinde faaliyet gösteren işletmelerin, İZSU Genel Müdürlüğü Atıksuların Kanalizasyon Şebekesine Deşarj Yönetmeliği hükümlerine göre kanal standartlarının sağlanıp sağlanmadığına ilişkin denetimi Büyükşehir Belediye Başkanlığı (İZSU Genel Müdürlüğü ) tarafından yapılmaktadır.

Ancak; ilgili tesislerin cezai işlemleri ile kapatma kararlarının takibi İzmir Çevre Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.İlçelerde faaliyet gösteren işletmelerin Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği’nde yer alan alıcı ortama deşarj standartlarının sağlanıp sağlanmadığına ilişkin denetimleri ise İzmir Çevre Müdürlüğü tarafından yürütülmektedir.

İlçelerde faaliyet gösteren sanayi kuruluşlarının toplam sayısı ve arıtma tesisi durumu ise aşağıda sunulmuştur:

• Toplam İşletme Sayısı: 2573

• Arıtma Tesisi Kurması Gereken İşletme Sayısı: 159

• Arıtma Tesisi Mevcut İşletme Sayısı: 138

• Arıtma Tesisi Kurması İçin Tebligat Yapılan İşletme Sayısı: 21

Sanayi Bölgeleri veya Organize Sanayi Bölgelerinin yer seçiminin altyapısı hazır yerlerde planlı ve doğru bir şekilde yapılması gereklidir.Sanayi ve organize sanayi bölgeleri yer seçiminde Bakanlıklar arası koordinasyon sağlanmalı, özellikle DPT, Sanayi Bakanlığı, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Belediyeler mutlak surette Çevre Bakanlığı’nın ve İl düzeyinde de Mahalli Çevre Kurullarının görüşünü almalıdır. Organize Sanayi Bölgeleri ve Sanayi Bölgeleri ÇED Raporu hazırlanacak faaliyetler içine alınmalıdır.

4. Altyapı Sorunları:

Yüzyılların ihmali ile dev boyutlu hale gelen su, kanalizasyon, yağmur suyu drenajı, yol, ulaşım gibi altyapı eksikliği İzmir İli içinde çok büyük sorun teşkil etmektedir. Bu tür sorunların çözümünün hem çok zor,hem de çok pahalı olduğu açıktır. Ancak mutlaka ve hızlı şekilde çözümlenmeleri gerekliliği de ortada olan bir gerçektir.Çevre sorunlarının temel nedenlerinden birisi de altyapı eksikliğidir.

İzmir Metropol alanı içinde Büyük Kanal Projesi’nin çalışmalarının henüz tamamlanmamış olması sebebiyle halen İzmir kentinin evsel ve endüstriyel atık suları körfeze deşarj edilmekte,bu da körfezin hızla bozulmasına sebep olmaktadır.Yine pek çok ilçenin kanalizasyon ve arıtma şebekeleri olmadığı için atıklarını direkt olarak en yakın alıcı su ortamına vermekte ve böylece yüzeysel su kaynaklarını hızla kirletmektedirler.(Örneğin; K.Menderes, Nif Çayı vb.). İller Bankası tarafından kanalizasyon tatbikat projesi hazır olan ve yaşanan yoğun kirlilik nedeniyle acil çözüm bekleyen ilçelerde dahi (Çeşme, Foça, Seferihisar vb.) İller Bankası ödeneklerinin yeterli olmaması sebebiyle projelerin tamamlanması çok uzun süreler almaktadır.

Pek çok ilçenin avam projeleri hazır olmasına rağmen Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yatırım programına alınmadığı için beklemekte veya yatırım programına alınanlar ödenek yetersizliği nedeniyle yıllarca bitirilememektedir. Bu konuda Çevre Bakanlığı’nın DPT ve İller Bankası Genel Müdürlüğü ile koordinasyona geçmesi, öncelikli ilçelerin belirlenerek programa alınmasının sağlanması faydalı olacaktır. Ayrıca,İller Bankası Genel Müdürlüğü’nün finans sorununun çözümünde çevre fonundan destek sağlanması,yurt dışından kredi temin edilmesi, halkın maddi katılımının sağlanması yada altyapı işinin özelleştirilmesi altyapı sorunlarının çözümünü kolaylaştıracaktır.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ:

Körfez kirliliğinin önlenebilmesi için ; Büyük Kanal Projesi’nin bir an önce tamamlanması amacıyla gerekli finans sağlanmalı.

Tüm ilçelerin alt yapı sistemlerinin ( kanalizasyon+arıtma) bir an önce tamamlanması amacıyla gerekli finansın sağlanmalı .(Öncelikle Seferihisar İlçesi’nin ve Çeşme İlçesi’nin arıtma tesislerine finans bulunmalı )

İlçelerde yapımı planlanan katı atık bertarafı tesislerin finans temininin sağlanmalı.

Havza Yönetim Planlarının oluşturulabilmesi için gerekli yasal düzenlemenin yapılması.Öncelikle Gediz Deltası’nda doğal kaynakların planlanması ,arazi ve kaynak kullanımlarından doğacak çelişkilerin önlenmesi ,arazi kullanım kullanım önceliklerinin belirlenmesi ,Havza Planlarına baz teşkil etmesi amacıyla Delta’ya yönelik master plan çalışmalarının ivedilikle yapılmalı.

Tarımsal nitelikli alanları koruyabilmek ve sağlıklı bir planlama yapabilmek amacıyla; İmar Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle İmar planlarının onaylanmasından önce Belediyelerin ilgili kuruluşların görüşlerini almaya zorlanması , sit alanlarında olduğu gibi ağır yaptırımların uygulanmalı.

Öncelikle Ülke bazında,daha sonra bölge ve yerel bazda arazi kullanım ve Islah Planları’nın Bayındırlık Bakanlığı ile koordineli olarak yapılması sanayi tesislerinin düzensiz bir şekilde ve tarım arazilerinin üzerine yerleşiminin engellenmesi , denetimlerinin kolaylaştırılması açısından Organize Sanayi Bölgelerinin oluşturulması uygun yer seçimi yapılmış, alt yapısı tamamlanmış Bölgelerde sanayilerin toplanması , yeni kurulacak olanlara bu bölgelerde yer gösterilmesi çevre açısından bir çok problemin çözümünü kolaylaştıracaktır.Organize Sanayi Bölgeleri’nin mutlaka Çed Yönetmeliği kapsamına alınması gereklidir.

Çevre Fonu Genel Bütçeden çıkarılmalı , Çevre Vakıflarının Çalışmalarına yeni bir düzenleme ve yapılanma getirilerek ; İlin çevre sorunlarının çözümünde (arıtma+kanalizasyon +çöp bertarafı v.b) fondan destek sağlanmalı,Çevre Kanunu’na istinaden uygulanan cezaların belli bir yüzdesi, cezayı kesen yerel idarede kalmalı ; ancak Çevre sorunları ile ilgili harcamalarda kullanılması için kesin kurallar konulmalı ve denetlenmeli.

İZMİR İLİNİN ÇEVRE SORUNLARININ İNCELENMESİ:

1. Su kirliliği

KÖRFEZ KİRLİLİĞİ VE BÜYÜK KANAL PROJESİ

İzmir İlinin en önemli çevre problemi körfez kirliliğidir.İzmir kentinde hızlı nüfus artışı ve sanayinin gelişimi sonucunda kentte oluşan tüm atık suların ve yüzey drenaj sularının ulaştığı nihai alıcı ortam olan İzmir Körfezi 1960’larda başlayarak hızlı bir kirlenme süreci içine girmiş ve bugün Türkiye’nin en önemli kirlilik odaklarından biri haline gelmiştir.

İzmir Körfezi’ne yaklaşık 300 noktadan evsel ve endüstriyel atık deşarj edilmektedir.Bu atık sularla körfeze deşarj edilen kirlilik yükleri sabit olmayıp giderek artmakta ve dolayısıyla kirlenme bölgeleri sınırları sürekli olarak genişlemektedir.

Körfeze giren organik madde, askıda katı madde, azot, fosfor, ağır metal ve toksik maddelerin oluşturduğu kirlilik yüklerinin önümüzdeki 30 yıl içinde bugünkü değerlerin yaklaşık 3 katına çıkacağı tahmin edilmektedir.Bunun sonucunda, herhangi bir önlem alınmadığı taktirde, bugün yaşanan kirlenme seviyesinde çok daha kötü durumlarla karşılaşılacağı anlaşılmaktadır.

Körfez kirliliğini oluşturan diğer unsurlar yağmur suları, tarımsal arazi,drenaj suları ve körfeze boşalan akarsuların getirdiği kirleticilerden oluşmaktadır.İzmir Körfezine Sazlıca Deresi, Kavaklı Deresi, Bostanlı-Ilıca Dereleri, Tahtalı Deresi, Bornova Deresi, Manda Çayı, Arap Çayı, Melez Çayı, Poligon Deresi, Balçova Deresi, Laka Deresi, Kocasu Deresi gibi çeşitli büyüklükteki dereler ve Gediz Nehri dökülmektedir. Bu dereler ve Gediz Nehri havzaları içinde oluşan tüm kirliliği körfeze taşımaktadır. Özellikle Kemalpaşa Sanayi Bölgesi’nin ve Manisa İlinden gelen atık suları körfeze taşıyan Gediz Nehri önemli kirletici kollardan biridir.

Körfezin kurtulmasına ve nefes almasına olanak sağlayacak en büyük proje bilindiği gibi Büyük Kanal Projesi’dir. Bu proje 1982 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İller Bankası’nca Dünya Bankası’ndan sağlanan krediyle ortaklaşa başlatılmıştır. Büyük Kanal Projesi, kentte oluşan evsel ve endüstriyel tüm atık suların yaklaşık 65 km. uzunluğunda ana kollektörlere bağlanan 95 km uzunluğunda yan kollektör, yan kollektörlere bağlanan 430 km. uzunluğunda ara kollektörler ve ara kollektörlere bağlanan yaklaşık 2000 km. uzunluğundaki mevcut pis su şebekesi ile ana kollektör güzergahındaki 4 büyük ve 2 küçük pompa istasyonu yardımıyla Çiğli’de 2000 ha. alan üzerinde kurulan arıtma tesisinde toplanıp arıtılmasını kapsamaktadır.

Çiğli Bölgesinde inşa edilmiş olan ortalama 7 m³/sn kapasiteli atık su arıtma

tesisi devreye alınmış olup, şu anda ortalama 4-4.5 m³/sn atık su tesise gelmekte

ve arıtımı gerçekleştirilmektedir. Büyük Kanal Projesi kapsamı dışında kalan

bölgelerde bulunan sanayi tesislerine de 2872 sayılı Çevre Kanunu’na istinaden

gerekli önlemler alınması yönünde gerekli çalışmalar sürdürülmektedir.

Güzelbahçe bölgesi hariç İzmir’in tüm atık suları tamamlanmış ve halen inşa

faaliyetleri devam eden kollektörler ve pompa istasyonları vasıtasıyla toplanıp,

mevcut arıtma tesisinde arıtılması gerçekleştirilecektir.

İzmir İli atıksu arıtma tesisi tamamlanmış olup; İlimiz sınırları içerisinde pek

çok bölgede kanalizasyon tamamlanamadığı için dereler üzerine kurulan su alma

yapıları vasıtasıyla arıtma tesisine su aktarılmaya çalışıldığı,Bornova-Karşıyaka-Çiğli İlçeleri sınırları içerisinde bulunan derelerinin ıslah çalışmalarının devam ettiği, Melez üzerine kurulan su alma yapısıyla gelen atık suların merkezi arıtmaya iletildiği, Manda Deresi üzerine kurulan su alma yapısı ile Alsancak kollektörünün yakın zaman içerisinde tamamlanması planlanmakta olup, ilçelerdeki şebeke bağlantılarının tamamlanmasıyla atık su arıtma tesisi tam işlevine ulaşabilecektir.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığınca yapımı sürdürülen Büyük Kanal projesi

için kullanılan Dünya Bankası kredisi 31.12.1995 tarihinde sona ermiştir.Dünya bankasından yaklaşık 100 Milyon dolar kredi kullanılmış olup kredinin geri

ödemesi 1992 yılında başlamıştır. Borcun tamamı 2004 yılında sona erecektir.

Projenin bütünü 500 Milyon dolardır.

BÜYÜK KANAL PROJESİ KAPSAMINDA DEVAM EDEN ÇALIŞMALAR:

-Gümrük pompa istasyonu, Güneybatı ve Alsancak kollektörlerinden toplanacak

olan atık suyu ana kuşaklama kanalına oradan da arıtma tesisine iletecektir.

-Bornova kollektörleri, Bornova, Çay, Siteler ve Bayraklı kollektörleri tamamlanmış olup, mevcut kanalizasyon şebekesinin entegrasyonu büyük ölçüde tamamlanmıştır.

-Arap Deresi bağlantısı, Atıksu kanalı gibi çalışmakta olan dere kollektöre bağlanmış olup, bu dere ile iç körfeze taşınan atıksuların önemli bir bölümü atık su arıtma tesisine aktarılmaktadır.

-Manda Deresi yatağına deşarj edilen atık sular bir kuşaklama kanalı ile toplanarak büyük kanala aktarılmasına yönelik imalatlara başlanmıştır.2001 yılı şubat ayına kadar tamamlanması planlanan Manda Deresi Kuşaklama kanalı sayesinde dere yatağının yaklaşık 2.7 km.lik kısmı yazın kuru kalacak ve bu dereden iç körfeze atık su girdisi önlenmiş olacaktır.

-Bornova kollektörleri için toplam 3 trilyon TL harcanmış olup, 700 milyar TL’lık daha yatırım yapılacaktır.

-Çiğli ve Egekent Bölgesinin atıksularını taşıyarak arıtma tesisine iletecek olan bu kollektörler yaklaşık 16 km uzunluğundadır. Köllektör hattının 2001 yılı ortalarında tamamlanması planlanmış olup, 2000 yılında tamamlanmış imalatlar için 1.5 Trilyon TL. olup, 2001 yılında 7 Trilyon TL’lik yatırım yapılacaktır.

-Şemikler kollektörü toplam 3.5 km uzunluğunda olup, tamamlanmıştır. Şemikler

kollektörü için 2000 yılında 1.5 Trilyon liralık yatırım yapılmıştır.Şemikler bölgesinin şebeke bağlantıları da tamamlanmış olup, atık suların arıtma tesisine iletimi yapılmaktadır.

-Alsancak kollektörü, Alsancak bölgesinin tüm atıksularını toplayarak Gümrük

Pompa istasyonuna iletecek olan yaklaşık 4 km uzunluğunda ve tamamı polietilen

boru olan Alsancak Kollektörünün sözleşmesi imzalanmış olup, Temmuz 2001 de

tamamlanması planlanmaktadır. Bu iş için 1.5 Trilyon TL.lık yatırım

yapılacaktır.

-Güneybatı kollektörleri, Narlıdere’den itibaren Gümrük Pompa İstasyonuna kadar

tüm sahil bandı boyunca körfeze deşarj edilmekte olan tüm atıksuları toplayarak

Gümrük Pompa İstasyonuna iletecek olan yaklaşık 17 km. uzunluğundaki Güneybatı

Kollektörlerinin tamamı polietilen boru olacaktır. İşin 2001 sonuna bitirilmesi

planlanmaktadır. Bu iş kapsamında 3 Trilyon TL lık yatırım yapılacaktır.

-Melez Çayı Deltası ve Manda Çayı Yatak Islahı; İzmir körfezine kelen kirlilik

yüklerinin yaklaşık ¼ lük kısmını taşıyan ve yaklaşık 8000 hektarlık alandan

gelen atıksular ile yaz aylarında bile 2.5-3 m3/sn lik debisiyle açık kanal

gibi çalışan Melez Deresi ile Manda Deresinin deniz ile birleştikleri ve dere

yatağı ile denizin iç içe geçtiği mansap kısımlarının ıslahı yapılmaktadır.

İşin tamamının Şubat 2001’ de tamamlanması planlanmaktadır. Bu güne kadar 1.8.

TrilyonTL harcanmış olup, 500 Milyar TL daha harcanacaktır.

-Melez kollektörü; 19.5 km uzunluğundaki Melez Kollektörü ile Melez Deresine

deşarj edilmekte olan tüm atıksular toplanarak Arıtma Tesisine iletilecektir.

Böylece hem Melezden körfeze atıksu deşarjı tamamen önlenecek, hem de büyük

oranda yerleşim alanlarından geçen Melez Deresi açık kanal işlevinden

kurtulacaktır. Melez Kollektörü İnşaatı 13.12.2000 tarihinde ihale edilmiş olup,

2001 sonuna kadar tamamlanması planlanmaktadır. İşin tamamlanması için 3 Trilyon

TL lık yatırım yapılaması gerekmektedir.

-Bostanlı-Ilıca Deresi Kuşaklama Kanalı ile Karşıyaka Yalı Kollektörü Projelerinin hazırlanması: Körfezi kirletici iki önemli dere olan Bostanlı ve Ilıca Deresine gelen atıksuları toplayacak birer kuşaklama kanalı ile Karşıyaka Deresine yalıdan deşarj edilmekte olan ve Karşıyaka kollektörleri ile toplanamayan atıksuları toplayacak bir hattın projelendirilmesi işi başlamış olup, tamamlanması için 39 Milyar TL harcanacaktır. İşin 2001 yılında tamamlanması planlanmaktadır. Bostanlı ve Ilıca Kuşaklama kanalları için ayrı ödenek 2.5. Trilyon TL. Karşıyaka Yalı Kollektörünün ödeneği ise 1 Trilyon TL dir. 3 işin ihalesi de 22.12.2000 günü ayrı paketler halinde yapılacaktır.

-DDY nin geçişleri ise; Maltepe ve Peynircioğlu Dereleri üzerindeki köprü geçişleri ve her iki derenin köprü altında kalan kısımlarının ıslahı işi başlamış olup, 2001 yılında 750 Milyar TL harcanacaktır.

Büyük Kanal Projesinin bileşenlerinden olan Güzelbahçe Bölgesindeki kollektör, pompa istasyonları ve şebekelerle toplanan atıksular yaklaşık 60 km uzunluğundaki ana kuşaklama kollektörleri vasıtasıyla mevcut arıtma tesisine iletilmesi yerine, sadece bu bölgenin atıksularının arıtılacağı bir arıtma tesisi ve deniz deşarjı yapılması planlanmıştır. Güzelbahçe kanalizasyon projesi kapsamında bu bölgenin tüm şebeke ve kollektörlerin inşaat ihalesi gerçekleştirilmiş olup, 2001 yılı sonunda tamamlanacaktır. Buna paralel olarak da sözkonusu bölgeden şebeke ve kollektörlerle toplanan atıksuların arıtılacağı 100.000 eşdeğer nüfus ( 250 lt/sn ortalama debi) kapasiteli Atıksu Arıtma Tesisinin yapımı için ihale hazırlıklarının yapıldığı bildirilmiştir. Güzelbahçe kanalizasyon projesinde öngörülen Güzelbahçe bölgesi ve askeri tesislerinde atıksularını arıtacak olan arıtma tesisi Narlıdere İstihkam Viyadüğü’nün yanındaki yaklaşık 15 bin metrekare alana inşa edilecek olup, şebeke ve

kollektör çalışmalarına paralel olarak 2001 yılı sonunda tamamlanması planlanmaktadır.

İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi’nce proje bütünü içinde yer alan işlerden

tamamlanmış nitelikte olanlar aşağıda sunulmuştur:

-Pompa istasyonlarına ekipman alımı

-Çiğli Pompa İstasyonu

-Bayraklı-Karşıyaka Pompa İstasyonu arası tünel inşaatı

-Etüt- Proje Mühendislik İşler

-Çiğli Arıtma Tesisi

-Bornova Kollektörü

-Sanayi Kollektörü

-Karşıyaka Kollektörü

-Kurumsal İyileştirme Projesi

-Mali Varlıkların Denetlenmesi

-Bilgisayar İhalesi

-Çiğli Pompa İstasyonu-Arıtma Tesisi Enerji Temin Projesi İşi

-Karşıyaka Pompa istasyonu Enerji Temin Projesi İşi

-Ana Kuşaklama Kanalı 3.Kısım İnşaatı

-Ana Kuşaklama Kollektörü 4. Kısım İnşaatı

Proje bileşenlerinden devam eden çalışmalar aşağıda belirtilmektedir.

-Bayraklı pompa İstasyonu (Mekanik ve Elektrik Montaj İşleri Dahil)

-Gümrük Pompa İstasyonu (Mekanik ve Elektrik Montaj İşleri Dahil)

-Atıksu Arıtma Tesisi

-İzmir Büyük Kanal Projesi 4.Kısım Kuşaklama Kollektörünün TCDD’nin Basmane-Afyon Hattı Km.1+359’dan geçişinde köprü inşaatı

-Kutu Menfez İnşaat İşi

-İzmir Büyük Kanal Projesi 4.Kısım Kuşaklama Kollektörünün TCDD’nin Alsancak-Halkapınar Kuşak Hattı ile Alsancak-Aydın Hattının Km. 1+609’dan Geçişinde Köprü İnşaatı

-İzmir Büyük Kanal Projesi 800 mm’lik Şehitler Kollektörünün TCDD’nin Basmane-Afyon Hattının Km.2+480’de Halkapınar Gar Yollarının Altından Geçirilmesi İşi

-İller Bankasından Devralınan Kısım

-Etüt-Proje Mühendislik İşleri

-Kamulaştırma

-Biyolojik Atıksu Arıtma Tesisi

-Piyale ve Şehitler Kollektörü İnşaatı

İhale Edilecek İşler:

-Bayraklı-Karşıyaka Pompa İstasyonları Arasındaki Tünelin İç Kaplaması

-Bayraklı Pompa İstasyonuna Enerji Nakil Hatlarının Projelendirilmesi ve İnşaatı

-Basınçlı Hat İnşaatı İşi

-Dere Bağlantıları

Ayrıca Narlıdere istihkam ve Güzelbahçe bölgelerinden gelen evsel atıksuların

arıtılması için 100.000 EN (Eşdeğer Nüfus) kapasiteli betonarme arıtma tesisinin

yapımı planlanmaktadır

ALT YAPI KONUSUNDA ACİL ÇÖZÜM BEKLEYEN İLÇELER

Denizlerimizin ve Nehirlerimizin kirlenmesinin önlenmesi amacıyla öncelikle turistik bölgelerde bulunan alt yapı tesislerinin tamamlanması gerekmektedir. İl sınırları içerisinde bulunan sanayi tesislerinin hemen hemen tamamında arıtma tesisi tamamlanmış durumdadır.

Çevre Müdürlüğü çalışmaları İzmir İli sınırları içerisinde; 2872 sayılı ÇevreKanunu ve İlgili Yönetmelikler ile Bakanlık Genelgeleri doğrultusunda sürdürülmektedir.İl sınırları içerisinde 28 İlçe bulunmaktadır. Bu ilçeler sınırları içerisinde bulunan tüm sanayi tesisleri, turistik tesisler ve sitelerden Çevre Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda arıtma tesislerini kurmalarını istenmektedir. Arıtma tesisi olan işletmelerin periyodik denetimleri yapılmakta, gerekli standartları sağlayanlara deşarj izin belgesi verilmektedir.

ALİAĞA

Aliağa Merkezde kanalizasyon şebekesi inşaatı İller Bankası tarafından sürdürülmekte olup, 2000 yılı itibarı ile %70’nin tamamlandığı, 2002 yılı itibarı ile %95’nin tamamlanacağı planlanmaktadır. Arıtma tesisi yapımı için kamulaştırma yapıldığı, ancak projesi ile ilgili bir çalışmanın olmadığı bilinmektedir.

BAYINDIR

İlçenin merkezinde kanalizasyon bulunmakta olup, arıtma tesisi bulunmaması nedeniyle toplanan sular 3 ayrı noktadan deşarj edilmektedir.

İlçeye bağlı Çırpı ve Canlı Belediyelerinin kanalizasyon sistemi bulunmakta olup

arıtma tesisi bulunmamaktadır.İlçeye bağlı sadece Turan Köyünde kanalizasyon bulunmakta olup;bunun dışındaki köylerde ise fosseptik bulunmaktadır.

BERGAMA

İlçenin merkezinde kanalizasyon şebekesi mevcut olup, arıtma tesisi bulunmamaktadır.Arıtma tesisi projesi İller Bankası tarafından hazırlanmıştır.

BEYDAĞ

İlçe merkezinde kanalizasyon sistemi bulunmakta olup, arıtma tesisi yoktur.

ÇEŞME

Proje Başlama Tarihi:1986

Proje Yürütücüsü :İller Bankası

Proje Kapsamı:Çeşme ilçesinin tamamı. Ana Toplayıcı,Şebeke,Taşıyıcı Hatlar,Terfi

Merkezleri,Deniz Deşarjı

İhale Kapsamı:Ana Toplayıcı, 16 adet Terfi Merkezi, Deniz Deşarjı

İşin Maliyeti:Projenin tamamlanabilmesi için yaklaşık 3 trilyon lira (1996 birim

fiyatları) (37.500.000 USA Doları) gerekmektedir.

Projenin kapsamının tamamlanması İller Bankası ödenek sorunları nedeniyle

sınırlı kalmaktadır.

Turizm Bakanlığı, Atak Projesi kapsamında Çeşme, Alaçatı ve Çevresi Fizibilite

Etüdü’nü Eylül 1997’de tamamlamıştır. Bu çalışmada ilçenin içme suyu sisteminin ve su kaynaklarının iyileştirilmesi ve kanalizasyon sistemi birlikte ele alınmıştır. Proje iki aşamalıdır.

1.Etap

Çeşme ve Alaçatı kanalizasyon sistemleri birleştirilerek Alaçatı’nın güneyinde yer alan deniz deşarjından ön arıtma yapılarak deşarj edilecektir. Çiftlikköy, Dalyan mevkiileri proje kapsamı dışındadır.

Toplam yatırım: 17.77 milyon dolar

Turizm Bakanlığı Hibesi: 4.901 milyon dolar

Çeşme- Alaçatı Belediyeleri: 12.865 milyon dolar

Çeşme ve Alaçatı Belediyeleri ÇALBİR adı altında Belediyeler Birliği kurmuşlardır. Projede Belediyeler için belirtilen finansın bu birlik tarafından sağlanması düşünülmektedir.Bunun için Dünya Bankası’ndan 13 milyon dolar kredi alınmıştır. Çeşme İlçesinin büyük bir kısmını kapsayan Ilıca-Alaçatı kanalizasyon+derin deniz deşarjı ana kollektör hattı tamamlanmış olup, test çalışmaları sürdürülmektedir.

6 Ekim tarihinde Belediye meclisinde yapılan toplantıda “Atıksu Yönetmeliği”

çıkarıldıktan sonra abonelerin kanalizasyona bağlantılarının yapılacak ayrıca

kollektöre yakın yerlerinde bağlantıları yapılacaktır.

2.Etap

Arıtma tesisinin geliştirilmesi ve ödenek temini durumunda diğer bölgelerinde kanalizasyon sistemine dahil edilmesi bu dönemde gündeme alınmıştır

Toplam Proje Yatırımı: 103.14 milyon dolar

Çeşme Merkez kanalizasyon+derin deniz deşarjı hattında çalışmalar sürdürülmektedir. Bu hattın 1 yıl içerisinde bitirilmesi planlanmaktadır.

İller Bankası’nın ihalesini yaptığı ana toplayıcı hat ve terfi merkezleri projesi kapsamında kollektör ve şebekeler tamamlanmış olup, kollektöre şebeke bağlantıları yapılmıştır. TM2 terfi merkezinde bulunan pompalar hazırlanmış olup, elektrik bağlantısı 1 ay içinde yapılarak İller Bankası tarafından montaj işlemine geçilecektir.

DİKİLİ

İlçenin merkezinde kanalizasyon ve derin deniz deşarjı mevcuttur.İlçeye bağlı Çandarlı Beldesi merkezinde İller Bankası tarafından yürütülen kanalizasyon şebekesi çalışmalarının 2000 yılı itibarı ile %15’nin tamamlandığı, 2002 yılı itibarı ile 80’ninin tamamlanacağı planlanmaktadır. Arıtma tesisi yeri ile ilgili kamulaştırmanın bittiği arıtma tesisi projesi için İller Bankasına müracaat edilecektir.

FOÇA

Foça Kanalizasyon ve Arıtma Tesisi Projesi:

Foça İlçesi Foça ve Yenifoça olmak üzere iki ayrı projede ele alınmaktadır.

Proje Başlama Tarihi:24.11.1994

Proje Yürütücüsü:İller Bankası

Proje Kapsamı:Toplayıcı,Kollektör,Şebeke,Muayene ve Parsel Bağlantı Hatları,

Terfi Hatları, Terfi Merkezleri

İşin Durumu: İhalesi,Yer teslimi yapıldı, terfi merkezleri ile kanalizasyon ve

arıtma tesisi inşaatı devam etmektedir.

İşin Maliyeti:340.000.000.000.TL (1995 birim fiyat)

Arıtma Tesisi Maliyeti:250.000.000.000 TL (1995 birim fiyat)

Eski Foça Özel Çevre Koruma Bölgesi’dir ve özellikle yerleşim merkezi I. Derece Arkeolojik Sit Alanı’ dır. Bu nedenle,münferit arıtma tesisleri yerine ortak arıtma tesisinin kurulması Bakanlığımız Genelgesi’nin projeye katkı payı olarak kullanılması, arıtma tesisine öncelik tanınarak baştan arıtma tesisinin yapılması Bakanlıkça ve Valilikçe uygun görülmüş olup, yapım çalışması devam eden arıtma tesisinin tamamlanarak 2001 yılında devreye alınması planlanmaktadır.

b) Yeni Foça Kanalizasyon ve Arıtma Tesisi Projesi

İller Bankası tarafından 1993 tarihinde hazırlanmış bir proje olmasına rağmen nüfus değişikliği nedeniyle uygulanabilirliği tamamen yok olmuş olup, çalışmalar proje hazırlatılması aşamasındadır.

KARABURUN

İlçede altyapı sistemi bulunmamaktadır

KEMALPAŞA

İlçe Merkezinde Kanalizasyon bulunmamakta olup; Ulucak,Armutlu, Ören, Bağyurdu,

Yukarı Kızılca Beldelerinde kanalizasyon sistemi mevcut olup arıtma tesisi olmaması nedeniyle atıksular Nif Çayına deşarj edilmektedir.Sadece Halilbeyli Köyüne ait atıksu arıtma tesisi mevcuttur.

KINIK

İlçede kanalizasyon sistemi bulunmakta olup arıtma tesisi olmaması nedeniyle

atıksular Bakırçay’a Deşarj edilmektedir.

KİRAZ

İlçenin kanalizasyon sistemi ve kentsel atıksu arıtma tesisi bulunmaktadır ancak

arıtma tesisi henüz devreye alınmamıştır.

MENDERES

Menderes ilçesinde içerisine alan Tahtalı Baraj Havzasında İller Bankası 3.Bölge Müdürlüğü ve Köy Hizmetleri 16. Bölge Müdürlüğü tarafından yürütülen alt yapı çalışmaları kapsamında, Köy Hizmetleri 16. Bölge Müdürlüğü tarafından 2000-2001 yılı programı içinde yer alan 11 köy ve 3 mahallenin alt yapı çalışmaları ile birlikte 4 terfi hattı, 2 arıtma tesisi ve 2 foseptik bulunmakta ve çalışmalar devam etmektedir. İller Bankası 3. Bölge Müdürlüğü tarafından Menderes İlçesi altyapı çalışmalarının %30’u tamamlanmış olup geri kalan bölümü için ek sözleşmenin onaylanması beklenmektedir.

Özdere Belediyesi kanalizasyon çalışmaları İller Bankası tarafından yürütülmekte

olup,proje ihalesi 1999 yılı rakamlarıyla arıtma tesisi hariç 4 trilyon liradır. Kanalizasyon çalışmaları yerleşimin ve kirlilik yükünün yoğun olması sebebiyle

Orta Mahalleden itibaren yapılmaya başlanmış olup çalışmalar devam etmektedir.

Çalışmalar devam etmektedir.

Gümüldür Beldesi kanalizasyon projesi ihalesi ise İller Bankası tarafından 29.09.2000 tarihinde yapılmıştır. Belde bazında kanalizasyon sistemi ve arıtma sistemi bulunmamakla birlikte Gümüldür pansiyonlar bölgesindeki işletme ve konutları içine alacak ve münferit arıtma tesisi ile sonuçlanacak kanalizasyon sistemi çalışmaları devam etmektedir.

MENEMEN

İlçede kanalizasyon sistemi bulunmakta olup arıtma tesisi yoktur.

SEFERİHİSAR

Seferihisar Kanalizasyon Projesi:

Proje iki etapta ele alınmaktadır.

I.ETAP PROJE:

Proje Başlama Tarihi: 1991

Proje Yürütücüsü:İller Bankası

Proje Kapsamı: Seferihisar-Akarca-Sığacık mevkiilerini içermektedir. Toplayıcı Kollektör, Parsel Bağlantı Hatları, Muayene ve Parsel Bacaları, Terfi Hatları,Terfi Merkezlerini kapsamaktadır.

İşin Durumu:Proje tamamlanmış, İhale edilen inşaat kapsamında sadece ana toplayıcılar yapılarak iş tasfiye edilmiş olup; daha sonra ara toplayıcılar,şebeke, terfi merkezleri ve muayene bacalarını kapsayan iş tekrar ihale edilerek 29.9.1998 tarihinde yer teslimi yapılmıştır.

II.ETAP PROJE:

Proje Başlama Tarihi: 1995

Proje Yürütücüsü: İller Bankası

Proje Kapsamı: Ürkmez – Payamlı – Doğanbey Kıyı şeridini içermektedir. Şebeke,

Pissu Toplayıcı Hatları, Şebeke ve Toplayıcı Muayene Bacaları, Parsel Bacaları,

Parsel bağlantıları, Terfi Hatları, Basınçlı Terfi Hattı ve 6 adet Terfi Merkezlerini kapsamaktadır.

İşin Durumu:% 65’i tamamlanmıştır.

İşin Maliyeti:Projenin tamamlanabilmesi için 1 trilyon liraya (1996 birim

fiyatları) ihtiyaç duyulmaktadır.

Her iki aşama için kanalizasyon tatbikat projelerinde, arıtma tesisi yerleri ayrılmış, ancak kamulaştırma işlemleri yapılmamış olup; proje ve inşaat yapımı ile ilgili herhangi bir ihale sözkonusu değildir.

SELÇUK

İlçenin merkezini kapsayan kanalizasyon sistemi mevcut olup, kanalizasyon İller Bankası tarafından yapılan arıtma tesisine bağlıdır. Arıtma tesisi çalışmaktadır

ve deşarj izni bulunmaktadır.

ÖDEMİŞ

İlçenin Kanalizasyon sistemi mevcut olup, arıtma tesisi ile nihayetlenmemektedir. Atıksular Küçük Menderes Nehrine deşarj edilmektedir.

İlçeye ait Belediyelerin tümünde kanalizasyon sistemi bunmakta olup,köylerinden sadece İlk Kurşun Köyünün arıtma tesisi bulunmakta olup ekonomik nedenlerden dolayı çalıştırılamamaktadır.

TİRE

İlçenin kanalizasyon sistemi tamam olup, arıtma tesisi olmaması nedeniyle

atıksular Küçük Menderes Nehrine Deşarj edilmektedir.

TORBALI

İlçede kısmi kanalizasyon sistemi bulunmaktadır, arıtma tesisi olmaması nedeniyle atıksular Küçük Menderes Nehrine Deşarj edilmektedir.

URLA

Urla Kanalizasyon ve Arıtma Tesisi Projesi:

İlçede Kanalizasyonun ilk uygulaması İller Bankası’nın yaptığı ihale ile 1980 yılında başlamıştır. Proje iki etap halinde planlanmıştır.

I.ETAP

Proje Başlama Tarihi: 21.8.1998

Proje Kapsamı: Urla merkez, İskele ve Zeytinalan şebeke inşaatı

İşin Durumu: % 70’i tamamlanmış olup, 2000 yılı Nisan ayında devreye alınması

planlanmaktadır. TM4 (Zeytinalanı) TM6 (Kalabak) terfi merkezleri ve ön arıtma

tesisinin inşaatı tamamlanmıştır. Ana kollektör yapılmıştır. Ön Arıtma ve Derin

Deniz Deşarjı kısmı (İskele kum denizinden Karantina adası açığına kadar olan 2

km.lik hat) İller Bankası tarafından ihale edilmiş, havuzların inşaatı tamamlanmış, deşarj hattının 1400 m’si. döşenmiştir.

I.Etap projenin 2002 yılında tamamlanması planlanmaktadır.

II.ETAP

Proje Kapsamı: Çeşmealtı bölgesi ana kollektör ve şebeke inşaatı

II:Etap projenin 2004 yılında tamamlanması planlanmaktadır.

2.Hava kirliliği

İZMİR İLİNDE HAVA KİRLİLİĞİ AÇISINDAN GENEL DURUM

Hava kirliliği ölçümleri İlde, Sağlık Müdürlüğü’ne ait yarı otomatik cihazlarla İlin meteorolojik durumu nedeniyle genellikle Kasım – Mart ayları arasında 3 istasyonda (Buca, Karşıyaka, Gürçeşme) yapılmakta ve sonuçlar günlük olarak takip edilmektedir. İl ortalama günlük ölçüm değerleri Hava Kalitesi’nin Korunması yönetmeliği’nde belirtilen sınır değerlerin altında kalmaktadır. Mevcut ölçüm ağına ilave olarak Büyükşehir Belediyesi tarafından 4 adet (Alsancak, Konak, Karşıyaka, Bornova) sabit tip tam otomatik ölçüm istasyonu kurulmuştur. Bu istasyonlarda tespit edilen ölçüm değerleri anında bilgisayara aktarılarak değerlendirilmektedir. Ancak bu otomatik ölçüm istasyonlarının sayısının arttırılmasında yarar görülmektedir.

Çevre Müdürlüğü ve diğer ilgili kuruluşların itinalı ve koordineli çalışmaları

sonucunda 1993-2001 yılları arasında SO2 ve PM ölçümleri değerlerinde yıllara göre büyük bir düşüş olduğu görülmektedir.

Ayrıca, Bergama ve Ödemiş İlçeleri’nde de kış sezonunda hava kirliliği ölçüm

çalışmaları başlatılmıştır.

HAVA KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ AÇISINDAN YAPILAN ÇALIŞMALAR

2001-2002 Yılı Kış Sezonunda Kullanılacak Yakıtların Özellikleri:

İlde hava kirliliğinin önlenmesi amacıyla bu kış sezonu boyunca il sınırları içerisinde yer alan tüm katı yakıtlı kaloriferli binalarda, sobalarda ve sanayi tesislerinde Çevre Bakanlığı’nın 1040-3401 sayılı 24.5.1993 tarihli Genelgesine uyan ithal kömürlerin ve elenmiş halde satışa sunulan en az 4000 kcal/kg alt ısıl değere sahip, en çok %0.9 yanıcı kükürt oranında olan yerli kömürlerin kullanılması, tüm kömürlerin torbalanarak satılması sağlanmalıdır.

Sanayi sektöründen gelen ve toplam kirlilik içinde yaklaşık % 25-30 civarında payı bulunan sanayi kirliliğinin azaltılması için konut ve sanayide mevcut sıvı yakıtlı kazanlarda kükürt oranı düşük (% 1.5) olan 4 no’lu fuel-oil veya başka bir deyişle özel kalorifer yakıtı kullanılmasına, desülfürizasyon tesisini kurmadan 6 nolu fuel-oıl kullanan tesislere yasal işlem uygulanmasına karar verilmiştir.

Kömür Uygunluk Belgeleri:

Belirtilen yakıt özellikleri doğrultusunda İzmir ili sınırları içinde kömür satışı

yapmak isteyen firmaların Çevre İl Müdürlüğü’nden Satış İzin Belgesi ve Uygunluk

Belgesi alması zorunlu kılınmıştır. Çevre İl Müdürlüğü, D.E.Ü. Maden Müh.

Bölümü, Büyükşehir Belediye Başkanlığı, MTA Ege Bölge Müdürlüğü elemanlarından oluşan heyet tarafından Mahalli Çevre Kurulu Kararı ile belirlenen yakıt özellikleri doğrultusunda,İl sınırları içinde kömür satışı yapmak isteyen

Firmalar denetlenmektedir.

.

Yakıtlarla İlgili Yapılan Denetimler:

Metropol alan içerisinde bulunan depoların ve kaloriferli binaların denetimleri,

Çevre İl Müdürlüğü, Büyükşehir Belediyesi ve Sağlık İl Müdürlüğü tarafından

yapılmaktadır. İlçelerde söz konusu denetimler Kaymakamlıklar tarafından

yürütülmektedir. Şehir girişlerinde kömür taşıyan araçların denetimi Büyükşehir

Belediyesi ve Sağlık İl Müdürlüğü elemanları tarafından yapılmaktadır.

3.Atıklar

İZMİR İLİNİN ATIK KİRLİLİĞİ AÇISINDAN GENEL DURUMU

Son yıllarda hızlı nüfus artışına paralel olarak, şehirlerin büyümesi ve teknolojinin gelişmesi neticesi katı atık yoğunluğu ve kişi başına düşen katı atık miktarı gün geçtikçe artmaktadır. İzmir şehrinde atıkların toplanması ve bertaraf tesisine taşınması, ilgili belediyesi tarafından, bertarafı ise Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilmektedir. Metropol alanı içerisindeki ilçe Belediyeleri tarafından toplanan katı atıkların büyük bir kısmı İzmir’e 25 Km. mesafede bulunan Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’nda, diğer bölümü de Uzundere Kompost Tesisi’nde bertaraf edilmektedir. Atıkların taşınması sırasında biri Büyükşehir Belediyesine (Halkapınar) biri Konak Belediyesine(Gediz) diğeri Karşıyaka Belediyesine(Örnekköy) ait 3 adet transfer istasyonu kullanılmaktadır.

İzmir’de oluşan Katı Atıkların Miktarı ve Bileşimi:

Metropol Alanda yer alan İlçe Belediyelerine ait günlük toplam 2000 ton evsel

çöpün 400 ton’u Uzundere Mevkii’nde kurulu bulunan kompost tesisine gönderilmektedir. Geri kalan 1600 ton evsel çöp Harmandalı Mevkii’nde bulunan

düzenli depolama alanında depolanmaktadır.

8.4.1992 tarihinden, 2000 yılı sonuna kadar alana yaklaşık:

-3483197 ton evsel atık

-510.296 ton sanayi atığı

-32842 ton imha

-12344 ton enfekte hastane atığı depolanmıştır.

Harmandalı Düzenli Atık Depolama Tesisi evsel atık depolama bölgesinden kaynaklanan deponi gazının yakılarak elektrik enerjisine dönüştürülmesi amacıyla 5.6.1996 tarihinde Gaz Yakma Tesisi devreye alınmıştır. Alanda mevcut gaz toplama bacalarından verimli olan 18 bacadan toplanan gaz yakma tesisine verilmektedir. 1250 m/saat’lik gaz yakma kapasitesine sahip tesiste, deponi gazları 1000 °C’ de yakılarak, çevreye olan olumsuz etkileri önlenmektedir.

Vadi şeklinde olan katı atık depolama alanının en derin bölgesi ortalama 25 m. olup toplanan deponi gazının içerisinde %40-60 oranında metan gazı mevcuttur. İlçelerde bulunan sanayi ve hastane atıkları da Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Sahasında depolanmaktadır. Sadece Foça ilçesinde düzenli çöp depolama alanı bulunmaktadır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden alınan bilgiler doğrultusunda, senelik ortalama

katı atık miktarı 2336 ton/gün olarak belirlenmiştir.

İzmir Katı Atık Yönetimi Projesi kapsamında İzmir’in katı atığının nicelik ve nitelik bakımından incelemesi müşavir ve kontrolör firmanın yürütmüş olduğu saha çalışmaları ile yaz ve sonbahar döneminde gerçekleştirilmiştir. Sonbahar saha çalışmaları sırasında elde edilen neticelerde Harmandalı Düzenli Depolama Sahası’nın, Uzundere Kompost Tesisi’nin, Halkapınar Transfer İstasyonu’nun kabul

etmiş olduğu katı atık miktarları saptanmış olup; İzmir metropol alanı içerisinde toplanan katı atıkların % 71’inin Harmandalı Düzenli Depolama Sahası’na verildiği; % 9’unun Halkapınar Transfer İstasyonu’na aktarıldığı; geriye kalan % 20 ‘lık kısmının ise Uzundere Kompost Tesisi’nde değerlendirildiği ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan Harmandalı Düzenli Depolama Sahası’na iletilen katı atıkların % 86.4’ünü evsel, % 13.4’ünü endüstriyel ve % 0.2’sini enfekte nitelikli atıkların oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Saha çalışmaları kapsamında, farklı sosyo-kültürel yapıdaki semtlerde, sanayi ve

ticari faaliyetlerin yoğun olduğu bölgelerde meydana gelen katı atıklar için de elek ve laboratuvar analizleri gerçekleştirilmiştir. İzmir geneli bu bağlamda beş gruba ayrılmış ve neticelerin aritmetik ortalaması alınmıştır. Farklı sosyo-kültürel yapıdaki semtlerde toplanan katı atıklar için gelir seviyesi arttıkça kağıt, cam, şişe, teneke-metal, plastik vb. ambalaj atığı oranlarının da arttığı; buna mukabil gelir seviyesi düştükçe bu oranların tersine döndüğü, organik madde ve diğer atık madde oranlarının arttığı gözlenmektedir.Organik madde olarak ifade edilen grup içinden alınan numuneler Üniversitelaboratuvarına götürülerek, organik madde muhtevası, su muhtevası ve kalorifikdeğerlerinin bulunması sağlanmıştır. Farklı sosyo-kültürel yapıdaki semtlerde,

sanayi ve ticari faaliyetlerin yoğun olduğu bölgelerde meydana gelen katı atıkların ortalama kalorifik değerlerinin; gelir seviyesi yükseldikçe yükseldiği görülmektedir.

Katı Atıkların Bertaraf Edilmesi:

İzmir metropol alanı içerisinde toplanan katı atıkların % 71’i Harmandalı Düzenli Depolama Sahası’na verilmekte; % 9’u Halkapınar Tranfer İstasyonu’na aktarılmakta; geriye kalan % 20 ‘lık kısmı ise Uzundere Kompost Tesisi’nde değerlendirilmektedir. Diğer taraftan Harmandalı Düzenli Depolama Sahası’na iletilen katı atıkların % 86.4’ünü evsel , % 13.4’ünü endüstriyel ve % 0.2’sini enfekte nitelikli atıklar oluşturmaktadır.İlçelerde bulunan sanayi ve hastane atıkları Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Sahasında depolanmaktadır. İlin kuzey aksında yer alan Foça İlçesinde düzenli katı atık depolama sahası bulunmaktadır.

Atıkların Toplanması ve Taşınımı:

İzmir şehrinde atıkların toplanması ve bertaraf tesisine taşınması, ilgili belediyesi tarafından, bertarafı ise Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilmektedir. Atıkların taşınması sırasında biri Büyükşehir Belediyesine, diğerleri İlçe Belediyelerine ait olan 3 adet transfer istasyonu kullanılarak katı atıkların Harmandalı Düzenli Depolama Sahasına gönderilmesi sağlanmaktadır. Bunun yanısıra Buca ve Bornova’da yeni transfer istasyonları planlanmakta olup, ÇED Ön Araştırma Raporu çalışmaları devam etmektedir.

Atık Depolama Sahaları ve Aktarma İstasyonları:

İzmir şehrinin katı atıklarının çevreye zarar vermeden ve en uygun teknoloji ile

toplanarak değerlendirilmesi ve uzaklaştırılması yöntemlerinin saptanması amacıyla İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Boğaziçi Üniversitesi arasında bir protokol yapılmış ve 14.5.1987 yılında çalışmalara başlanılmıştır.Bu çalışmalar sonucunda şehirde üretilen katı atık oranının 2000-2100 ton/gün arasında değiştiği ve spesifik atık oranının 1-1.1 kg/kişi-gün arasında olduğu saptanmıştır. Yapılan protokol gereği ortaya çıkan sonuçlar değerlendirilmiş ve toplanan çöplerin su içeriğinin çok yüksek (% 80’e varan oranlarda) ve kalorifik değerinin çok düşük olduğu tespit edilmiş; bu nedenle katı atık bertarafı amacıyla “düzenli atık deponi alanı” yapılmasına karar verilmiştir.

İzmir Büyükşehir Belediyesi mücavir alanı içerisinde; ulaşım kolaylığı, toprak,

topografik, iklimsel, hidrolojik, jeolojik, hidrojeolojik özellikler, arazi büyüklügü, yerel ve çevresel koşullar ile deponi alanına yönelik diğer ihtiyaçlar gözetilerek uygun bir alan arayışına gidilmiş; Harmandalı Köyü civarındaki bölge en uygun alan olarak tespit edilmiştir.Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı, yürürlükteki mevzuatın Belediyelere verdiği yükümlülükler çerçevesinde, İzmir metropol alanı içerisinde oluşan atıkların bertarafı amacıyla kullanılan 6 adet düzensiz çöp depolama alanının

kapatılmasıyla, Büyükşehir Belediyesi tarafından 8.4.1992 tarihinde hizmete açılmıştır. Alan, Harmandalı Köyü’nün 2,5 Km. doğusunda, şehir merkezine 25 Km.

mesafede bulunmaktadır. 900.000 m2’lik bir yüzölçümüne sahip deponi alanında şehrin evsel, endüstriyel ve hastane atıkları kendilerine ayrılmış özel bölgelerde ayrı ayrı bertaraf edilmektedir. Deponi Alanı 15 yıl boyunca İzmir’in ihtiyacını karşılamak üzere planlanmış olmakla birlikte; mevcut kapasite, gerekli önlemlerin alınmaması halinde 2003-2004 yıllarına kadar yeterli olabilecektir. Sözkonusu alanın seçiminde yeraltı su kaynagı bölgesinde bulunmaması, arazinin jeolojik açıdan geçirimsizliği yüksek killi malzeme ile kaplı olması (Hacettepe Üniversitesi’ne yaptırılan jeolojik etüd raporuna göre hidrolik geçirimlilik katsayısı 10(-8)-10(-10) m/sn), hakim rüzgar yönünün Harmandalı Köyü’ne ve şehre zarar vermeyecek kuzey-kuzeybatı doğrultusunda olması etkili olmuştur.

Tesisin etrafı çitle çevrilmiş olup; içerisinde 2 katlı idari bina, araç bakım atölyesi, depolama alanına gelen tüm atık miktarının belirlenebilmesi için kantar ve kantar binası bulunmaktadır. Ayrıca tesis içerisinde araçların hareket kabiliyetinin sağlanması açısından stabilize yollar inşa edilmiştir. Arazinin doğal yapısı itibariyle hidrolik geçirimsizlik katsayısının yeterli olması nedeniyle sızdırmazlığın sağlanması için ilave herhangi bir önlem alınmamıştır.

Tesis 1992 birim fiyatları ile 13.568.385.545 TL’sına mal olmuştur.

Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’na halen ortalama olarak 1600 ton/gün evsel, 4,5 ton/gün enfekte ve 150 ton/gün endüstriyel atık girişi olmaktadır.Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’na gelen endüstriyel atıklar, deponi alanında ayrılmış olan özel kısımda depolanmaktadır. Asbest atıkları, plastik torbalarla gömülmekte, pil atıkları teneke kaplarda betonlanarak depolanmaktadır.Radyoaktif atıklar kesinlikle deponi alanına alınmamaktadır.

Hastane ve klinik atıkları Tıbbi Atıkların Kontrolu Yönetmeliği esasları doğrultusunda hastanelerde ayrı olarak renkli poşetlerde biriktirilerek,Harmandalı’na iletilmekte; deponi alanında ayrılmış olan özel alanlarda depolanmaktadır. Bu atıklar derinliği 2-5 m. arasında olan zemini geçirimsizleştirilmiş; üzeri önce 30 cm. sönmemiş kireç, daha sonra toprak ile örtülmekte; depolama işlemi biten alanlar işaretli levhalarla belirlenmektedir.Evsel atıksu arıtma tesislerinden kaynaklanan çamurlar katı atıklarla karıştırılarak depolanmaktadır. Endüstriyel arıtma çamurları ise tehlikeli atıkların bertaraf edildiği kısımda depolanmaktadır.

İzmir’in çöp karakteristiğine bakıldığında organik madde içeriğinin çok yüksek olduğu, özellikle yaz aylarında bu değerin % 60-70’lere çıktığı görülmektedir. Harmandalı Düzenli Atık Depolama Tesisi evsel atık depolama bölgesinden

kaynaklanan deponi gazının yakılarak elektrik enerjisine dönüştürülmesi amacıyla

5.6.1996 tarihinde Gaz Yakma Tesisi devreye alınmıştır. Alanda mevcut gaz toplama bacalarından verimli olan 18 bacadan toplanan gaz yakma tesisine verilmektedir. 1250 m/saat’lik gaz yakma kapasitesine sahip tesiste, deponi gazları 1000 C’de yakılarak, çevreye olan olumsuz etkileri önlenmektedir.

Vadi şeklinde olan katı atık depolama alanının en derin bölgesi ortalama 25 m.olup toplanan deponi gazının içerisinde %40-60 oranında metan gazı mevcuttur.İzmir İli’nde Depolama Tesisi’ne uzak semtlerin atıklarının taşınmasında kolaylık sağlanabilmesi için transfer istasyonlarına ihtiyaç duyulmaktadır.Bu nedenle halen şehirde 3 adet transfer istasyonu bulunmaktadır. Bu istasyonlardan biri olan Halkapınar transfer istasyonu İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından işletilmekte olup; Eylül 1994 tarihinde yeni düzenlemeler yapılarak hizmete açılmıştır. Halkapınar Transfer İstasyonuna, şehir merkezinden küçük araçlarla toplanarak gelen katı atıklar, 30 ton/adet kapasiteli 6 adet tıra nakledilmekte ve Harmandalı Düzenli Depolama Sahası’na gönderilmektedir. Buca ve Bornova ilçeleri için yeni transfer istasyonları planlanmakta olup ÇED Ön Araştırma çalışmaları devam etmektedir.

Atıkların Değerlendirilmesi:

Uzundere Kompost Tesisi’ne gelen katı atıklar kompostlama ünitesine alınmadan

önce mekanik yöntemle ön ayrımdan geçmekte ve geri kazanılabilir atıklar ayrılmaktadır. Bu ayıklama esnasında ayrılan geri kazanılabilir malzemeler preslenerek satışa sunulmakta, organik maddeler ise kompostlama ünitesinde işlenmektedir. Kompostlanamayacak maddeler ise bölgedeki mevcut depo sahasına

gönderilmektedir.

Tesisin etrafı çitle çevrili olup; içerisinde işletme ve idari binalar bulunmaktadır. Kompost açık sistemle üretilmekte olup; 42 günde kompost elde edilmektedir. Kompost tesisine gelen atıgın % 18’i ince kompost, % 40’ı işe yaramayan malzeme, % 40’ı nem ve % 2’si geri kazanılabilir malzeme olarak ayrılmaktadır.

Uzundere Kompost Tesisi 500 ton/gün (160.000 ton/yıl, 320 gün/yıl) çalışma kapasitesine göre kurulmuş olup, tesis çevre ilçe belediyelerinin (Güzelbahçe, Balçova, Narlıdere, Gaziemir, Buca) getirdikleri katı atıkları kabul etmektedir.

Tesis tam kapasite ile çalıştırılmadığı için, çoğu kez bu ilçeler katı atıklarını Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’na boşaltmak zorunda kalmaktadırlar. Tesiste rehabilitasyon çalışmaları tamamlanarak tesis 6.6.2001 tarihinde tekrar hizmete açılmıştır.

Uzundere Kompost Tesisi’ne Menderes, Görece, Oğlananası, Sarnıç ve Değirmendere Beldelerini içine alan Tahtalı Çöp Aktarma Rampası, Güzelbahçe, Narlıdere, Balçova ve Konak gibi İlçelerimizin evsel çöplerinin geldiği, Tahtalı Çöp

Aktarma Rampası’nda 2 adet Tırın devreye girmesiyle Rampaya ait atıklar Harmandalı Çöp Deponi Alanı’na gönderilmektedir.

Kompost Tesisi’nde çöplerin ayıklanarak, kompost yapımına uygun bölümlerin

alınmasının ardından işe yaramayan ve büyük çoğunluğunu naylon ve plastiklerin oluşturduğu çöplerin 1988 yılından bu yana Kompost Tesisine yaklaşık 1 km.

mesafede bulunan ve yeri Orman Bölge Müdürlüğü’nden kiralanan bir alana dökülerek üstü toprakla kapatılmak suretiyle bertaraf edilmektedir.

Dökü alanında sondaj çalışmaları yapılarak alanın değişik yerlerine bacalar açılmaktadır. Metan gazını yakmak amacıyla yakma tesisinin kurulması planlanmış,

ancak yeterli düzeyde metan gazı bulunamamıştır.

Geri Kazanılabilir Atıkların Toplanması:

Hurda camların ülke ekonomisine kazandırılabilmesi için İzmir Büyükşehir

Belediyesi ve Şişe Cam Fabrikaları ile ortaklaşa sürdürülen çalışmalar kapsamında, şehrin belli merkezlerine yerleştirilen 300 adet cam kumbara ile renkli ve renksiz hurda camlar toplanmaktadır.

24.4.1992 tarihinden itibaren ilkokullarda başlatılan bir kampanya ile ağır

metal içerikleri nedeniyle insan ve çevre sağlığını tehdit eden piller toplanmakta; çimento ile blok haline getirilerek Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’nda geçirimliliği en az olan bölgede tehlikeli atıklar için ayrılmış kısımda depolanmaktadır. Şimdiye kadar 8600 Kg. pil toplanmıştır.

Gerek Sivil Toplum Kuruluşlarından gerekse kamu kuruluşlarından gelen aşırı

talep doğrultusunda, Müdürlüğümüzce daha fazla geri dönüşümlü malzemenin toplanabilmesi amacıyla merkezler oluşturulması düşünülmüş ve öncelikle halkın yoğun olarak gittiği ve kolay ulaşılabilecek yerler olması sebebiyle alışveriş merkezlerinde "Geri Dönüşüm Noktaları" oluşturulması planlanmıştır.

Bu amaçla İlimizde bulunan Carrefour, EGS, Kipa, Migros (Balçova) ve Tansaş

(Narlıdere, Çiğli, Gaziemir) Mağazalarına Müdürlüğümüzce yaptırılan ayrı toplama

konteynırları yerleştirilmiştir.

Bu proje ile ,

- İzmir Valiliği Çevre Koruma Vakfı tarafından yaptırılan, ayrı toplama

konteynırlarının hipermarketlere dağıtılarak, halkın, geri kazanılabilen

atıkları ayrı toplaması ve bu atıkların ekonomiye geri kazandırılması

amaçlanmaktadır.

- Geri Dönüşümlü Atık Toplama Merkezleri, Çevre Koruma Vakfınca

yaptırılmış olan ev görüntüsünde, plastik-petler için yeşil gövde üzerine sarı

çatı, metal ve içecek kartonları için mavi gövde üzerine sarı çatı, kağıt ve

kartonlar için sarı gövde üzerine kırmızı çatıdan oluşmuş üç adet geri dönüşüm

konteynırı ile Şişecam’a ait atık cam toplama konteynırından oluşacaktır.

Katı Atıkların Çevre Üzerindeki Etkileri:

Günümüzde yoğun kentleşmeyle birlikte katı atık sorunu özellikle büyük kentlerimizde büyük bir çevre problemi haline gelmiştir. Köyden kente göçlerle birlikte yoğun ve plansız yapılaşma neticesi diğer büyük şehirlerimizde olduğu

gibi İzmir’de de katı atıkların bertarafı için kullanılmaya uygun alan kalmamıştır. Özellikle metropol alanı dışındaki alanlarda katı atık sorununun büyük boyutlara ulaşmış olması, uzun yıllardır çöplerin ilçe ve belde belediyeleri tarafından gelişigüzel bir şekilde uygun görülen alanlara ve özellikle yüzeysel su kaynakları civarına, ormanlık alanlara ve yol kenarlarına atılması neticesi çevresel açıdan su, arazi ve hava kirliliği problemleri ortaya çıkmıştır.

Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’na ilişkin oluşan problemler tesisin dizayn

edildiği şekilde işletilememesinden kaynaklanmaktadır. Sözgelimi Belediyeler arasındaki iletişim eksikliği ve ekipman yetersizliği nedeniyle evsel atıklar zaman zaman gerektiği şekilde gömülememekte; bu da martılar tarafından çöplerin karıştırılmasına neden olmaktadır. Kaynağında ayırma gerçekleşmediğinden çöpler

cam, plastik, kağıt gibi niteliklerine göre ayrı olarak depolanamamaktadır.Büyükşehir Belediyesi’nde mevcut olan iş makinalarının yetersiz oluşu ve kullanım ömrünü tamamlaması nedeniyle Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’ndaki çalışmalar verimli olarak sürdürülememiş; bu nedenle depolama alanına gelen çöpün toprağa serilmesi işi özelleştirilmiştir.

Depolama Alanı’nda organik atıkların oksijensiz ortamda mikrobiyolojik olarak ayrışması sonucu metan gazı ağırlıklı olmak üzere, karbondioksit, hidrojensülfür, amonyak, azotlu bileşikler vb.gazlar oluşmakta; bu gazlar herhangibir önlem alınmadan atmosfere verildiğinde, patlamalara ve zehirlenmelere neden olarak çevre ve insan sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenlerden dolayı; Harmandalı Katı Atık Deponi Alanı’nın evsel atık depolama bölgesinde çöplerin ayrışmasından kaynaklanan deponi gazlarının miktarının belirlenmesi, toplanması, gaz yakma sisteminin projesi, inşaası ve gazın elektrik enerjisine dönüşümü ile ilgili İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 14.11.1995 tarihinde bir ihale yapılmıştır. Konu ile

ilgili çalışmalar tamamlanmış olup; 5.6.1996 tarihinden itibaren yeni sistem devreye girmiştir. Halihazırda alanda mevcut gaz toplama bacalarının verimli olan 18 adedinden yüksek yogunluklu polietilen borular yardımıyla toplanan gaz ana kollektör ile deponi gazı yakma tesisine verilmektedir. 1250 m3/saat’lik gaz yakma kapasitesine sahip tesiste, deponi gazları 1000 C’te yakılarak, çevreye olumsuz etkiler önlenmektedir.

3.Gürültü kirliliği

GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ AÇISINDAN İZMİRİN GENEL DURUMU

1) Trafik Gürültüsü

Kara, demiryolu ve hava trafiğinden kaynaklanan gürültülerdir. Kara trafiğindeki

araçlardan kaynaklanan gürültü kirliliğinin önlenmesi amacıyla zorunlu haller dışında klakson çalınması, radyo ve teyplerin dışarıya taşacak şekilde ve rahatsız edici tarzda çalınması ve yüksek ses çıkartan ve özel eksoz taktırılarak gürültü yayan araçların faaliyetinin önlenmesine karar verilmiştir.

İzmir sınırları içerisinde G.D. ve K.B istikametinde meskun mahal içerisinde geçmekte olan demir yolu hatları bulunmakta olup, seferler sırasında yüksek düzeyde gürültü kirliliği yaratmaktadır. Hava trafiği açısından; bir adet sivil,bir adet askeri amaçlı olmak üzere metropol alan içerisinde iki adet hava alanı bulunmaktadır.

Sivil amaçlı olarak kullanılan Adnan Menderes Havaalanından kalkan ve inen uçakların Şehir üzerinden geçmeleri sebebiyle aşırı derecede gürültü meydana

getirmektedirler.

2) Şantiye ve Endüstri Gürültüleri

Metro, Büyük Kanal Projesi, Çevre Yolu, Konut ve İş merkezleri yapımı ile şehir

içindeki alt yapı bakımı ve düzenlemeleri nedeniyle yoğun gürültüler oluşmaktadır.

3) Eğlence Yerlerinin Gürültüleri

Şehir içerisinde bulunan eğlence mekanlarının (Bar-Disco-Cafe-Düğün Salonları

v.b.) daha çok meskun mahal içerisinde veya çevresinde bulunmaları nedeniyle gürültü Kirliliği etkileri daha fazla olmaktadır.

GÜRÜLTÜ KONTROL YÖNETMELİĞİ ÇERÇEVESİNDE YAPILAN ÇALIŞMALAR VE YASAL YAPTIRIMLAR

Gürültü Kontrolü ve Cezaları

İzmir sınırları içerisinde gürültü kirliliğinin önlenmesi amacıyla İzmir Çevre Müdürlüğü tarafından kontrol ve gürültü ölçümleri yapılmaktadır. Bu çalışmalar sırasında gürültü ölçüm cihazları kullanılmaktadır.

Çevre mevzuatı doğrultusunda gerekli uyarılara uymayan, önlem almayan ve

kirliliğe devam eden kişi, kurum ve kuruluşlara 2872 Çevre Kanunu’nun ilgili cezai hükümlerince maddi ceza uygulanacağı gibi fabrika, atölye, işyeri ve eğlence yeri

sahipleri mahallin en büyük mülki amirince verilecek bir aylık süre zarfında

durumu düzeltmedikleri taktirde müesseseleri kısmen veya tamamen süreli veya

süresiz olarak kapatılır.

İZMİR’İN ÇEVRE SAĞLIĞI İÇİN SÜRDÜRÜLEN PROJELER

Gediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes ve Kuzey Ege Nehir Havzaları Kirlilik Kontrolü ve Entegre Yönetimi Projesi

Fransa-Türkiye çevre alanında ikili işbirliği çerçevesinde, Fransa’da yerleşik Uluslar arası Su Ofisi’nin katkılarıyla “Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz ve Kuzey Ege Nehir Havzaları Entegre Yönetimi Projesi” Kasım 1997 tarihinde başlatılmıştır. Projenin amacı; tanımlanan bölgede su kaynaklarının entegre yönetimini sağlayabilecek bir modele ulaşmaktır. Proje Master Plan, Fizibilite ve Yatırımlar olmak üzere üç aşamada planlanmıştır.

Proje sonucunda Fransız tarafınca hazırlanarak Bakanlığa sunulan nihai raporda da belirtildiği üzere Proje kapsamında, Kısa Dönem İçin 24 adet Eylem Programı belirlenmiştir. Bunların Havzalara göre dağılımı şöyledir:

- Kuzey Ege Nehir Havzası 1

- Gediz Nehir Havzası 11

- Küçük Menderes Nehir Havzası 7

- Büyük Menderes Nehir Havzası 4

Bu eylemlerin su kaynakları kullanım planlaması, yönetimi, gereksinimlerine göre

dağılımı ise,

- Su Kaynakları 3

- Su Kullanım Biçimleri 7

- Su Kalitesi 12

- Atıksuların Yeniden Kullanımı 1

- Yönetim 3

Yapılan çalışmalar neticesinde seçilmiş bir nehir havzası ölçeğinde fizibilite çalışmalarının sınanması uygun görülmüştür. Bunun için, İzmir İline yakınlığı ve

İzmir İli ile yakın etkileşim içerisinde olması nedeniyle Gediz Nehir Havzası

seçilerek, Gediz Nehir Havzası Pilot Planı hazırlanmıştır.

Gediz Havzası ile ilgili olarak hazırlanan eylem programı çerçevesinde yapılması gereken 11 projeden biri olan “Gediz Nehri Havzası Bor Kirliliğinin Jeolojik ve

Hidrojeolojik Yönden Araştırılması Projesi” çalışmaları devam etmektedir Fizibilite çalışmasının getirdiği en önemli önerilerden biri Havza Gözlem Evi’nin oluşturulmasıdır. Yürürlükte olan mevzuatlar gereği değişik kurumlar tarafından yapılan çalışmalarda ortak bir dil kullanımının sağlanması, verilerin tek bir merkezde toplanarak veri üreticileri ile kullanıcılarını bir araya getirmek açısından Gözlemevinin kurulması gerektiği vurgulanmaktadır.Ancak böyle bir gözlemevinin oluşturulabilmesi için, izleme-denetleme ağının geliştirilmesi gerektiği belirtilmiştir.

GEDİZ HAVZASI KİRLİLİK ETÜD PROJESİ

Menemen Ovası sulama suyunun iyileştirilmesi amacıyla 26 Haziran 1996 tarihinde İzmir ve Manisa Valilikleri arasında imzalanan Protokolün 6. maddesi gereğince Gediz Nehri kirliliğinin kontrolü amacıyla Gediz Havzası boyunca, Gediz Nehri ve kollarında ilk etapta tespit edilen toplam 19 kirlilik tespit noktasından su

numuneleri alınmaya başlanmış, daha sonra Kuş Cenneti’nde ki iki nokta birleştirilerek toplam 18 noktadan 10 ayrı tekerrürde alınan su numuneleri “Su

Kirliliği Kontrolu Yönetmeliği Teknik Usüller Tebliği” Hıfzısıhha Enstitüsü Müdürlüğü’nde analiz ettirilmiş


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy