Erozyon Nedir?

06 Kasım 2007

EROZYON NEDİR?

Erozyon, "canlı toprağın aşınmasını ve taşınmasını önleyen bitki örtüsünün, insanların veya tabiat koşullarının etkisi ile bozulması ve yok olması sonucu, koruyucu örtüden yoksun kalan toprak materyalinin, insan faaliyetlerinin veya tabiat koşullarının etkisi ile parçalanması ve bulunduğu yerden başka bir yere taşınması ve yığılması olgusudur. Bu olgu, toprağın canlı bölümünün denizlere ve barajlara sürüklenerek, insanların istifadesinden çıkması suretiyle, kara parçalarının önce çoraklaşması ve sonuçta çölleşmesi kaçınılmaz sonucunu yaratmaktadır. Doğal bitki örtüsünden arındırılmış ormanlık yerlerde ise, yaprak ve dal faydalanması nedeniyle humus tabakası olmayan topraklar üzerinde erozyon son derece şiddetli seyretmektedir.

Erozyon doğanın yanlış kullanılması sonucu ortaya çıkan bir olgudur. Yanlış kullanım sonucu doğal denge bozulmakta, böyle olunca da doğal dengenin vazgeçilmez öğelerinden olan su ve rüzgar, arazi eğimini ve dereleri kullanarak yıkıcı bir güç konumuna gelmektedir. Bu kez savaş, varlığına her zaman gereksinme duyulan doğal olaylara karşı verilmektedir.

Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır.

Yapıcı Unsurlara Göre Erozyonun Çeşitleri

Özellikle ülkemizde tahribatı büyük boyutlara ulaşan su erozyonu, erozyon çeşitleri içerisinde en önemlisidir. Su erozyonundan sonra diğer erozyon çeşitleri önem sırasına göre; rüzgar, çığlar, heyelanlar ve buzullar olarak sıralanır. Çığ zaman zaman can ve mal kayıplarına neden oluyorsa da su erozyonu afeti karşısında ikinci planda kalmaktadır.

A) Su Erozyonu

Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86′sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir.

B) Çığlar

Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sanayi tesisi v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafiği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır. Türkiye’de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit edilmiş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir

Türkiye’nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45′ den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu’da çığ olaylarına sıkça rastlanmaktadır, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir.

C) Rüzgar Erozyonu

Rüzgar erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak nemliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir.

Mevcut Durum

Türkiye jeomorfolojik yapısı itibariyle engebeli bir ülkedir. Nitekim ülkemizin toplam alanının % 46′sını % 40′dan fazla eğime ve % 80′den fazlasını da % 15′den fazla eğime sahip sahalar teşkil etmektedir. İklim yarı kurak, yağışlar düzensiz ve şiddetli sağanak şeklindedir. Bütün bu olumsuz faktörlerin yanında, toprağı normal yapısı ile koruması gereken ormanlar, yangın ve kaçak kesim sonucu koruyucu vasfını büyük ölçüde yitirmiş, meralarda aşırı otlatma ve tarla açmaları ile korumasız hale gelmiştir.

Erozyon bütün Dünya’ da değişik şekil ve şiddette meydana gelmekte ise de yurdumuzda özellikle daha yaygın ve hızlı seyretmekte ve hemen hemen her çeşidi bulunmaktadır. Yüzeysel erozyon, oyuntu erozyonu, arazi kaymaları, rüzgar erozyonu ve çığlar bunların başlıcalarıdır.

Buna karşın Türkiye’de, erozyonla savaş çalışmaları ne yasal, ne teknik ve ne de sosyo-ekonomik yönlerden rayına oturmamıştır. Bunun sonucu olarak toprak servetinin kaybı yanında sık sık sel felaketleri meydana gelmektedir.

Örnek olarak 1998′de Batı Karadeniz selinde 30, 1995 İzmir selinde 63, ve yine 1995 Senirkent selinde 74 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, büyük derecede maddi zarar meydana gelmiş.

EROZYONUN ZARARLARI:

Bugün çöller ve çölleşme yarası almış bölgeler, tıpkı kanserli bir hücre gibi, sinsice yayılma eğilimdedir. Günümüzde de gelişmekte olan 100 Ülke, çölleşme tehdidi ile karşı karşıyadır. Sorun yer yüzünde 1 milyar insanın yaşamını ve geleceğini tehlikeye sokmaktadır. Dolayısıyla bu ülkeler ve insanlarla ilişkideki diğer ülkeleri ve insanları da tehlikeye sokmaktadır.

“Toprak aşınması” olarak da tanımlanan erozyon ise, bugün dünyada çölleşmenin en önemli nedenidir. Toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yok edilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprak, su ve rüzgar etkisiyle aşınıp taşınıyor.

Erozyon olayının temelinde insan unsuru ve onun doğaya, ormanlara ve otlaklara karşı olan olumsuz davranışları yatmaktadır. Dünyamız her yıl 7 milyon hektardan daha fazla, yani yaklaşık İrlanda büyüklüğünde bir alanı erozyonla kaybediyor. Türkiye topraklarını %85’inde orta, şiddetli ve çok şiddetli erozyon hüküm sürmektedir. Bu da 63 milyon hektar genişliğinde bir alan anlamına gelmekte. Son yıllarda hemen hemen her yağıştan sonra görülen sel, taşkın,toprak kayması ve çığ olayları, bu boyutta yaşanan erozyonun bir sonucudur. Bugün erozyon ile kaybettiğimiz topraklar Türkiye‘yi yakın bir gelecekte baştan başa çöle dönüştürecek boyutta. 1992 Rio Dünya Çevre Zirvesi’nde açıklanan veriler göre 2010 yılında,Türkiye’yi topraklarının %85’i çöl olacak. Türkiye’nin toprak kaybının yılda 1 milyar 400 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Oysa bilimsel verilere göre 1 cm toprağın oluşması için 300 ile 1000 yılın geçmesi gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin dünyadaki yıllık maliyetini 42 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Bu maddi kaybın ötesinde, suluk, göç ve hastalıklar da kaçınılmaz sonuç olarak çıkıyor.

Çölleşme, küresel ısınma ve biyolojik zenginliğin kaybı gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Toprağın uygun olmayan yöntemler ile kullanılması, sanayi faaliyetleri, ormansızlaşma, bitki örtüsünün yok edilmesi, bütün kıtalarda çölleşmeye yol açıyor ve bu süreci hızlandırıyor.

Vaktiyle bütün dünyada 8.8 milyar hektar olduğu tahmin edilen ormanların bugün üçte birden fazlası insani nedenlerle yok edildi. Bugün karaların ancak üçte birinin ormanlarla kaplı olduğu belirtiliyor. Dünyamız saatte 3 bin dönüm, dakikada 50 dönüm orman alanını her geçen gün biraz daha artan bir hızla kaybediyor. Bu tahminlere göre dünyamızdan her yıl 22 – 23 milyon hektar orman alanı eksilmekte. Gelecek yüzyılda, gelişmekte olan ülkeler yaşayan insanların yarısından fazlası yakacak odun bulamayacak. UNEP yetkilerince hazırlanmış raporlara göre tropikal ormanların % 80 ‘inin 2000’li yıllarda ortadan kalkacağı tahmin ediliyor.

Bir bölgenin ormanları kesilip, bitki örtüsü tahrip oldukça normal olarak bitki örtüsünün tutacağı , ekosistemin içinde kalıp çevreyi yeşillendirecek, pınarların akmasını sağlayacak olan su, sistemin dışına, denizlere doğru akar. Artan yüzey suyu, beraberin de toprakları da taşır, erozyona neden olur. Bu bir varsayım değildir, bilimsel olarak yıllardır çeşitli, ülkelerde ve bu arada ülkemizde yapılan ölçümlere dayanan bir gerçektir.

Erozyonun zararlarını kısaca ve maddeler halinde belirtecek olursak:

• Erozyonun verdiği en büyük zarar yeniden oluşması için binlerce yıl gecen örtü toprağımızın elden çıkmasıdır.

• Her yıl 4-5 trilyon destek vererek toprağa attığımız suni gübreden daha fazla doğal besin maddesi erozyonla kaybolan topraklar içinde elimizden çıkmaktadır.

• Toprakları erozyonla verimsizleştiren, giderek yok olan tarım arazileri, hızla artan nüfusu besleyemez olmuş ve kırdan kente göç hızlanmıştır. Göçler şüphesiz ekonomide çok ağır yükler ve sıkıntılar yaratmaktadır.

• Kaybettiğimiz topraklarımızın barajlarımızı doldurması ve ömürlerini kısaltmasının milli ekonomimizde yarattığı zararların boyutları çok büyüktür.

• 2000′li yıllarda suyun petrol kadar, belki daha önemli bir meta olacağı kesinleşmiştir. Bitki örtüsü ve toprak olmadan kar ve yağmur sularımızın boşa akıp gitmesi önlenerek rezervlere indirilmesi, depolanması ve su kaynaklarının düzenli ve sürekli beslenmesi mümkün değildir.

• Bitki örtüsünün kalkması erozyona başlıca sebep teşkil ederken toprak kaymaları, taşkınlar, sel ve çığ felaketlerine ve korkunç zararlara yol açmaktadır.

• Toprağın kaybı ile daha yerine koyamadığımız Orman varlığımızın milli ekonomideki yerini değerlendirmek için bir ağacın ömrü boyunca ürettiği fonksiyonel değerleri toplamının odun değerinin 2000 katı olduğunu dikkate almak yeter.

EROZYONUN ETKİLERİ:

A) EROZYONUN BİR ÜLKEYE ETKİSİ :

Erozyon toplumsal sorunların artmasına yol açmaktadır. Yanlış arazi kullanımı, tarım alanlarının verimini azaltmaktadır. Doğduğu ve büyüdüğü yerde geçim şansı ortadan kalkan insanların, kentlere göçmekten başka seçeneği kalmamaktadır. Köyden kente göç ise, alt yapının yetersiz olduğu kentlerdeki ekonomik ve toplumsal sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.

Kuşkusuz erozyon direk olarak oluştuğu yerdeki ülkeyi etkiler. Ama tarih kitapları, eski medeniyetlerin savaşlardan battığını yazar, ülkeye azar azar kemiren erozyon ve tarım üretimin düşmesi gibi uzun vadede ülkenin gücünü etkileyen etkenlerden söz etmez. Oysa, arkeolog ve ekologların bir arada çalıştıkları bazı projeler, çevre etkenler uygarlıkların çöküşünde ne kadar çok rol oynayabileceğini göstermektedir.

Bu örneklerden biri, orta Amerika‘nın Yukatan bölgesinde yüzyıllardan sonra birden çöken Maya medeniyetidir. Yeni verilere, göre Maya uygarlığının savaş gibi dış etkenlerden değil; nüfusun on yedi yy boyunca yavaş yavaş artması, tarımın yoğunlaşması, bitki örtüsünün tahribi sonucu toprağın taşına gücünün azalması gibi nedenlerle battığı sanılıyor. M.S. 250 tarihinde büyük bir ekolojik krizle, ülkenin nüfusu onda bire düşmüş.

B) EROZYONUN TARIMA ETKİSİ:

Erozyonun en büyük etkisi tarımadır. Topraktaki erozyon ile verimsizleşen giderek yok olan tarım arazileri, hızla artan nüfusu besleyemez olmuş ve kentlere göçler başlamıştır. Bu yaşanan göçler ülke ekonomisini olumsuz yönden etkilemektedir. Hayvancılığa ve tarıma dayalı ekonomimiz artık bitmiştir. Toprağın verim düşüklüğü ve nüfus artışı sebebiyle sürekli gerilemektedir. Nüfus artışına karşın tarım nüfusu sabit değildir. Her yıl buğday ithali sürekli artış göstermektedir. Artık çiftçinin eğitimininde önemi anlaşılmıştır ve yem bitkilerinin kültürü, çayır, mera ve sağlıklı süt konularında bilgi vermektedirler.

Tarım ve erozyon arasındaki ilişkiyi açıklayan en önemli örneklerden biri, 1950’li yıllarda tarıma açılan Kazakistan stepleridir. Birkaç yıl tarım yapıldıktan sonra, Hazar Denizi’nin kuzeyine rastlayan bu oldukça kurak bölgede, şiddetli erozyon baş gösterdi. Buraları otlak olarak kullanan atalarımız, bu konuda haklıymışlar. Tarım alanları terk edildi ve bu topraklar yeniden otlağa dönüştü. Aynı şekilde, Çin’de de otlaklardan tarıma kazanılan topraklar zorunlu olarak terk edildi. Daha küçük çapta da olsa, buna benzer örnekler Ülkemizde de yaşandı. 1950’de 16 milyon hektar tarım alanı, 1980’de 28,2 milyon hektara ulaştı, 1950’li yıllarda İç Anadolu’da Karapınar, Ürgüp yörelerinde, otlak olarak kalması gereken alanlar, çevredeki bazı çiftçilerin itirazına rağmen, tahıl tarımına açıldı. Birkaç yıl sonra eski otlaklar, o kadar inandırıcı bir çöl görünümünü almıştı. Bu arada, yeni tarım bölgelerinin bir kısmı terk edildi ve ülkenin tarım alanı1983’te 26,6 milyon hektara düşürüldü.

C) EROZYONUN BARAJLARA ETKİSİ

Hayatta kalabilmek için tüm canlıların ihtiyacı olan suda barajlarımızın erozyon sonucu toprağın kaymasıyla dolmakta yakın bir gelecekte yağmur ve kar sularını toplayamaz duruma geleceğiz. Şimdiden barajlarımızın ömrü azalmış milli ekonomimizi tehdit eden bir konuma gelmiştir. Erozyon ile birlikte akarsularla sürüklenen topraklar bir taraftan denizlere ve göllere taşınırken diğer taraftan da baraj göllerinde birikmektedir. Böylece trilyonlarca masraflarla inşa edilen, sulama ve enerji amaçlı bu yapıların ekonomik ömürleri iyice kısaltmaktadır. Küçük bir göl olan Tortum Gölü’ne yılda ortalama 2,5 milyon ton alüvyon (bereketli üst toprak) gelmekte ve her yıl gölün 15-20 metrelik bir bölümü kara haline dönüşmekte. 1936 yılında işletmeye açılan Ankara Çubuk 1 Barajı, bugün neredeyse dolmuş durumda. Fırat Nehri üzerinde havzadan aşağıya doğru Keban, Karakaya ve Atatürk barajları yer alıyor. Bu barajlara Fırat Nehri ile onun küçüklü büyüklü yan kollarından ve yamaç arazilerinden her yağıştan sonra önemli miktarda toprak taşınıyor. Keban’ın işletmeye alındığı 1974 yılından günümüze kadar geçen sürede baraj tabanında en az 693 milyon ton toprak birikmiş olduğu hesap ediliyor.

Erozyon sonucu ekonomik ömürleri dolmuş ve dolmakta olan 16 barajımızın durumu :

BARAJIN

Adı Coğrafi Bölgesi Rezervuar Hacmi m³ Yıllık taşınan Sediment Miktarı m³/yıl Su tutmaya başladığı tarih Ekonomik Ömrü

Tarih Toplam Yıl

Altınapa

Bayındır

Buldan

Çaygören

CIP

ÇubukI

Demirköprü

Hirfanlı

Karamanlı

Kartalkaya

Kemer

Kesikköprü

Selevir

Seyhan

Sürgü

Yalvaç İç Anadolu

İç Anadolu

Ege

Ege

Doğu Anadolu

İçAnadolu

Ege

İç Anadolu

Ege

Akdeniz

Ege

İç Anadolu

İç Anadolu

Akdeniz

Doğu Anadolu

Akdeniz 15689000

6970000

46000000

137622000

7000000

12500000

123160000

5980000000

24000000

195000000

538810000

97454000

74681000

1200000000

72196000

8900000 377417

102500

984000

915231

105800

166333

8563800

98400000

379000

2684263

4612955

624200

995857

11450000

931625

225700 1965

1964

1966

1970

1965

1935

1957

1957

1972

1970

1957

1964

1963

1955

1967

1971 1984

1992

2036

2047

2005

2010

1998

1990

1985

1989

1979

2030

1990

2025

2002

1998 19

28

72

77

40

75

41

33

13

19

22

66

27

70

35

27

TÜRKİYE’DE EROZYON

Erozyon, tüm dünyanın en önemli sorunlarından biridir. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) rakamlarına göre, dünya topraklarının %25′i ve 900 milyon insan, erozyondan etkilenmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, dünyanın son 20 yılda erozyon yüzünden canlı toprak kaybı 480 milyar tondur. Türkiye de büyük boyutlarda yaşanan erozyondan etkilenmektedir. Türkiye topraklarının yaklaşık %80′inde orta ve şiddetli erozyon yaşanmaktadır. Erozyon yüzünden bir yılda kaybettiğimiz canlı toprağın en az 500 milyon ton olduğu hesaplanmıştır. Bu toprakla birlikte kaybedilen çok kıymetli mineraller ve organik maddelerin 9 milyon ton ve değerinin en az 25 trilyon TL. olduğu bilinmektedir. Eğer önlem alınmazsa 25 yıla varmadan Türkiye topraklarının yüzde 85′ini kaybedecek. Rakamlardan da anlaşıldığı gibi karşı karşıya olduğumuz en büyük tehlike erozyondur.Ülkemizin hızla çölleştiği, Rio’da yapılan Dünya Çevre Zirvesi’nde de doğrulandı. Türkiye’de erozyon Avrupa’dakinin 17 katı, Amerika’dakinin ise 6 katıdır. Acil önlem alınmadığı taktirde, ülkemiz yakın bir gelecekte çöl olacaktır.

Hidrologlar, erozyon miktarını nehrin taşıdığı toprak, kil, kum gibi katı madde miktarını ölçerek kestirirler. Derlenen verilere göre, Fırat Nehri’nin taşıdığı yıllık ortalama katı madde miktarı 73 milyon ton. Erozyon şiddetini değerlendirmek bakımından daha yararlı bir değer elde etmek için bu rakam, Fırat’ın suyunu topladığı alan suyunu topladığı alana, teknik adıyla “havza” ya da “drenaj alanı” nın yüzölçümüne bölünür. Fırat’ın havzası 101 km² başına 727 ton toprak taşınmakta. Ülke çapında ortalama erozyon, gene bu birimlerle 600 ton kadar. Fırat havzasından daha da fazla erozyona , Kızılırmak (929 ton ), Dicle (1085ton) ve Yeşilırmak (1521 ton) havzalarında rastlanıyor. Bilimsel ölçümleri bir yana bırakılsa bile, bu havzaların en şiddetli erozyona uğrayan alanlar olduğunu görmek oldukça kolay: Ülkenin en bulanık, en çamurlu akan nehirleri bunlardır.

Ülkemizde en fazla aşınan ve en fazla taşınan Yeşilırmak havzasında, km² de 1521 ton erozyon, yılda ortalama 0,6 mm. üst tabaka toprağının kaybolmasına tekabül ediyor. Bu da çok şiddetli bir erozyon oranı, çünkü 1 mm üst toprağın oluşması genellikle bir yıldan çok daha fazla zaman alıyor. Erozyon, normal boyutlarında kalsa, her yıl oluşan yeni üst toprak ile aşağı yukarı bir dengede olacaktır. Ama aşınma, toprağın oluşma hızını geçtiği zaman, eko sistemden net bir toprak kaybı oluyor. Yeşilırmak havzası gibi alanlarda bu net toprak kaybının yıllar boyu sürmesi halinde, gelecek kuşaklar için toprağın taşıma gücü azalacak. Bu, sürdürülebilir bir durum değildir Etiyopya ve eski Maya ülkesi gibi toprağın, üzerinde yaşayan insanları besleyemez bir hale gelmesiyle sonuçlanabilecek bir durum. Neyse ki, ülkenin tümü Yeşilırmak havzasının hızıyla aşınmıyor. Türkiye ortalamasının altında erozyon gösteren havzaların arasında Seyhan (563 Ton), Gediz (582 Ton), B. Menderes (519 Ton), Göksu (331 Ton) bulunduruyor. Genelde, bir akarsu havzasında, akarsuyun her kolu üzerinde eğim, bitki örtüsü, arazi kullanımı özellikleri çok farklılıklar gösterebiliyor. Çoğu kez, havzaların üst kısımlarında aşınma ve taşınma olayları, aşağı havzalara kıyasla çok farklı olabiliyor. Aşınma oranı eğimin yüksek, arazinin de çıplak olduğu yerlerde çok yüksek. Toprak aşınması ise, nehrin akış hızına bağlıdır. Bir nehrin aşağı kesimlerinde eğim azalınca nehir yavaşlar ve genişler. Bunun sonucu, taşınan toprağın büyük kısmı nehir yatağında birikir.

Doğal dengesi bozulmamış küçük akarsu havzalarından taşınan toprağın genelde çok az olduğu görülür. Örneğin B. Menderesin kollarından Çine Çayı’nın taşıdığı miktar, havzanın her km²’si başına 103 ton olduğu halde B. Menderes havzası bir bütün olarak ele alındığında taşınan toprak miktarı 519 tondur. Çine Çayı da erozyonu az olmasının sebebi, bu havzanın bitki örtüsü oldukça sağlıklı, doğal toprak – su dengesinin bozulmamış bir alan olmasında yatıyor. Çine Çayı gibi akarsuların normal toprak – su dengesine yakın bir durumda olduğunu kabul edelim. Ülkemizde ortalama aşınma yılda km² başına 600 Ton olduğuna göre, bu karşılaştırmadan şöyle önemli bir sonuç çıkarılıyor: Demek ki ülkemizde, normal aşınma olayına kıyasla en az altı kat oranında erozyon hüküm sürmekte.

Ülkemizde gerçekten tarım yapılabilecek verimli topraklar, düşünülenin aksine, çok kısıtlıdır. 1. sınıf tarım toprakları ülke yüzölçümünün sadece %6,4′ü, 2. sınıf tarım toprakları ise %8,7′sini oluşturmaktadır. Buna karşılık, kişi, müessese ve tüm kamunun sorumsuzlukları sebebiyle bu son derece "değerli" topraklar, üzerinde tarım yapılması gerekirken, sanayi oluşumlarına, yerleşim alanlarına, karayollarına harcanmaktadır. Yalnız Trakya’da, yeni otoyol 8-10 km. kuzeydeki tarıma uygun olmayan araziden geçirilmediği için, yitirilen verimli toprak 50 bin hektardır. Tuğla fabrikaları yılda 20 bin dekar alüvyon toprağı yok etmektedir. Ancak bu söylemden, "ülkemizde sanayi kurulmasın, yerleşim alanları açılmasın ya da karayolu yapılmasın" anlamı çıkartılmamalıdır. A.Ü. Ziraat Fakülkesi’nden Prof. Koray HAKTANIR’ın da belirttiği gibi "Bir otomobil fabrikası başka bir yere kurulabilir, ama basit bir patates tarlası bir daha yaratılamaz. Bu felaketi engelleme amacıyla, büyük mücadeleler sonunda 1989′da çıkarılan "Tarım Alanlarının Amaç Dışı Kullanımının Önlenmesi" yasası, bir yıl bile geçmeden tadile tabi tutularak ve uygulamada "hükümsüz" kılınarak, sulu tarım alanlarına bile tesis yapılabilmesi mümkün kılınmıştır.

Ormansızlaşma, ülkemizin diğer bir felaketidir. Türkiye’de orman sayılan alanlar 20,2 milyon hektardır. Fakat bu alanların %56′sı bozuk ve verimsizdir. Nüfus başına düşen ormanın dünya ortalaması 12 dönüm iken, ülkemizde bu sadece 3,2 dönümdür. On dönümlük orman alanında yıllık hammadde odun oluşumu, Almanya’da 5,6m3, Romanya’da 4,6m3 iken bizde 1,4m3′tür. Türkiye, ormanlarının hem nitelik hem de niceliği bakımından son derece fakir bir ülkedir. Türkiye’nin 1993 yılı odun hammadde tüketimi 33 milyon m3′tür. Aynı yıl devlet ormanlarından 15 milyon m3, kavakçılık sektöründen 4 milyon m3 üretim yapılmış ve ithalatla da 3 milyon m3 sağlanmıştır. Geri kalan 11 milyon m3 devlet ormanlarından kaçak kesimlerden sağlanmıştır. Meraların tahribi olgusu da ülkenin geleceğini karartan bir diğer olgudur. 1935′te 44,3 milyon hektar çayır ve meramız vardı. Bu miktar bugün 21,7 milyon hektara inmiştir. 60 yılda meralarımızın yarısından fazlasını kaybettik. Ve kalan meralarımızın çok büyük çoğunluğu vasıf ve verimliliklerini kaybetmiştir. Bu konuda nedenler çeşitli ama temel neden aynıdır. Hemen tamamı devlete ait olan çayır ve meralarımızın sahibi yoktur ve bakanı koruyanı yoktur. Devletin çayır ve meralarının bugün 2001 yılında 1858 tarihli "Osmanlı Arazi Kanunnamesi" ile, esas itibariyle, yürütüldüğünü ve bu konuda hazırlanmış olan kanunun tam 35 yıldan beri, parlementomuzun genel kuruluna çıkarılmamıştır. Bunu sonucu dünyanın en az hayvan yetiştiren ülkesi Hindistan’dan et ithal ediyoruz. .

Tarımda da durum farklı değildir. Buğday üretimi 1988′de 20,5 milyon tondan 1995′te 15,7 (tahmini rekolte)’ye inmiştir. Bu durum kişi başına buğday üretimimizin 382 kg’dır. 1986 ile 1993 yılları arasında çavdar üretimi kişi başına 6,8 kg’dan 3,9 kg’a, yulaf üretimi 5,8 kg’dan 4,1 kg’a, pirinç üretimi 3,2 kg’dan 2,2 kg’a, ayçiçek üretimi 18,3 kg’dan 13,6kg’a, zeytin üretimi 19,6 kg’dan 9,2 kg’a düşmüştür. Bu yetersizliğin halka yansıyan bölümünü basit bir örnekle gösterebiliriz. İstanbul’da 1990 yılı Şubat ayında ekmeğin bir kilogramı 1250.-TL. iken, bugün 125.000.-TL (100 kat) olmuştur

Erozyonun asıl sebebi, bitki-toprak-su arasındaki dengenin insanlar tarafından bozulmasıdır. Yeşil örtünün yok edilmesi, toprakla su arasındaki barışıklığı bozar ve bu iki can yoldaşını birbirine düşman eder. Bitki-toprak-su dengesini bozmamızın yarattığı çok önemli diğer bir sorun da yakın zamanda açlığa ilaveten susuzlukğa mahkum olacağımızdır. Yıllık kullanılabilir su kapasitesi 110 milyar m3 olan, 200′den fazla kurulu barajı olan Türkiye susuz kalacak. Çünkü bütün barajlarımız büyük bir hızla toprak dolmaktadır. Keban Barajı’nın daha şimdiden üçte biri toprak dolmuştur. 150 yıl çalışmak üzere inşa edilen Sarıyar Barajı’nın 25 metrelik su bacasının sadece 5 metrelik kısmı su üzerindedir ve baraj 10 yıl sonra elektrik üretemeyecektir. ODTÜ’nün yaptığı bir araştırmaya göre, sadece erozyon yüzünden 16 barajımız verimli olmaktan şimdiden çıkmıştır. Seyhan Barajı’nda 20 yıl sonra elektrik üretimi yapılamayacaktır. Çukurova Üniversitesi’nin yaptığı incelemelere göre GAP’taki barajlarımız, beklenenden önce toprakla dolacaktır. Bu duruma hiç şaşırmamak gerektiğini belirtiyorlar. Zira, Fırat Nehri’nin tek başına yılda 110 milyon ton toprak sürüklediği devlet kuruluşlarının tespitidir..

Bu sorunları artıran çok önemli bir problemimiz de hiç şüphesiz, kontrol edemediğiniz nüfus artışımızdır. Türkiye’nin bugünkü nüfusu 62,8 milyondur. Bu nüfus beş yıl sonra 70 milyon ve on beş yıl sonra 100 milyon olacaktır. Ükemizin bugünkü ve mevcut gidiş karşısında gelecekteki kapasitesi, bu nüfusun hiçbir ihtiyacını karşılayabilecek durumda değildir.

Bugün nüfusumuzun %72,5′i kentlerde yaşamaktadır. Oysa daha beş yıl önce bu oran %59,2 idi. Son beş yılda kentlerimizin nüfusu 12 milyon artmıştır. Bu kentsel yığılma, mevcut 4 milyon işsiz hariç, her yıl en az bir milyon kişinin "yeni iş talebi" demektir. Gelişmiş ülkelerde, tarımda çalışanların sanayide çalışanlara oranı sürekli yükselmektedir. Ancak bu azalma, tarımda teknolojinin gelişmesi ve verimliliğin artması, sanayide ise istihdam artışları nedeniyle yavaş ve düzenli olarak gerçekleşmektedir. Ülkemizde ise, köylerden kentlere göç, böyle olumlu bir gelişme sonucu değil, toprak erozyonunun yarattığı yoksulluk, açlık ve susuzluk nedeniyle oluşmaktadır.

Ülkemizde oluşumu açıkça görülen bu olumsuzlukların yaratacağı ciddi sonuçları önlemenin tek yolu, kırsalda çiftçilik ve hayvancılıkla geçinen aileleri, yerlerinde memnun ve mutlu kılacak bir ortam yaratmaktır. Böylece hem tarımsal ve hayvansal ürün ihtiyaçlarımızın kendi imkanlarımızla karşılanması ve hem de kentlerdeki yığılmanın getirdiği pek çok ekonomik, sosyal ve sonuçta siyasal çalkantı ve çöküşün önlenmesi mümkün olabilecektir. Bunun olabilmesi için de, ülkemizin yeşil örtüsünü, ormanımızı, fundalığımızı, çayırımızı, meramızı korumalı ve bu suretle erozyona mani olarak, en kıymetli doğal varlığımız, tarımımızın ve hayvancılığımızın anası olan toprağımıza sahip çıkmalıyız.

Dünyadaki Erozyonun Türkiye İle Karşılaştırılması

Türkiye’deki akarsular ile sadece yüzer halde taşınan malzeme miktarı ortalama olarak yılda 345 milyon tonun üzerindedir. Dünyadaki akarsularda yüzer halde taşınan katı madde miktarı toplam 20 milyar ton düzeyindedir. Türkiye’deki akarsuların taşıdığı yüzer haldeki malzeme miktarı, dünyada taşınan katı madenin 1/50′sine denk düşmektedir.

Ülkeınizde 1 kilometrekarelik alandan aşınarak akarsulara karışan ince malzeme miktarı, yılda ortalama yaklaşık 600 tondur: Dünyada ise yılda ortalama 142 tondur.

Ülkemizde birim alandan taşınan katı materyal miktarı; Afrika’dan 22 kat, Avrupa’dan 17 kat ve Kuzey Amerika’dan 6 kat daha fazladır .

Bu rakamlar, ülkemizdeki erozyonun çok şiddetli olduğunu göstermektedir

TÜRKİYE’DE MERA ALANLARI VE SORUNLARI:

Türkiye’deki mera alanlarının % 87’si tarıma elverişli olmayan V.,VI. ve VII. Sınıf arazilerdir. Topoğrafik yapı nedeniyle genellikle dağlık olan ülkemizde tarıma elverişli düz araziler oransal olarak fazla değildir. Oldukça meyilli ve yüksek araziler mera olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle meralarımız erozyona karşı hassas yerlerdir. Dolayısıyla meralarımızda aşırı otlatmaya meydan vermeden, düzenli otlatma yapılmasının önemi daha da artmaktadır.

Eski çağlardan beri çeşitli kültürlere beşiklik etmiş Anadolu’da yer yer yoğun olarak tarım ve hayvancılık faaliyetleri yapıldığı bilinmektedir. Bu bölge, Urartu ve Hititler zamanında Anadolu’dan civar ülkelere tarımsal ürün ihraç etmekteydi. Daha sonraki dönemlerde, özellikle Osmanlılar zamanında iç isyanların çıktığı, asayişin kontrol altına alınamadığı devirlerde bir kısım halkın baskılardan kurtulmak için dağlık alanlara gitmesi ile dağınık bir yerleşim şekli ortaya çıkmıştır. Kapalı ekonominin uygulandığı bu kesimlerdeki nüfusun zamanla artması ve buna paralel olarak hayvan sayısının da artışı sonucu meralar üzerindeki aşırı ve düzensiz otlatma başlamış ve gittikçe artan yoğunlukta devam etmiştir. Böylece yıllardan beri devam eden aşırı ve düzensiz otlatma sonucu üzerindeki diri örtüsü büyük ölçüde tahrip olan meralarımız, erozyona maruz sahalar durumuna gelmiştir. Otlatma kapasitesi düşmüş olan bu sahaların yeniden verimli hale getirilmesi ve erozyon kaynağı olmaktan çıkarılması mera ıslahı çalışmalarının ana amacıdır. 1950’li yıllardan itibaren tarıma traktörün girmesi ile özellikle İç Anadolu platolarında bulunan mera alanlarının tarıma dönüştürülmesi hızlanmıştır. Diğer taraftan hayvan sayısındaki artış devam etmiştir. Birim sahada otlayan hayvan sayısı arttıkça meraların tahribi hızlanmıştır. Çünkü, aşırı ve erken otlatma meralardaki ot verim kapasitesini düşürdüğü gibi klimaks ot kompozisyonunu da bozmaktadır. Bu durum ise meraya özgü otların zayıflamasına ve zamanla ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Buna karşılık meralarda bulunan ve çoğunluğu yabancı olan dikenli ve acı ot türleri artmaktadır. Nitekim sığırkuyruğu (verbascum sp.), sütleğen (euphorbia), çoban yastığı (acantholimon), deve dikeni (alhagi) ve geven (astragalus) gibi dikenli otlar ortama hakim duruma gelmektedir. Özellikle yarı kurak bölgelerimizdeki subalpin ot kompozisyonu önemli ölçüde bozulmuş ve buralarda yerli otların yerini kurakçıl ve dikenli olan otlar istila etmiştir.

6831 sayılı Orman Kanununun 20, 21 ve 22. Maddelerine göre Orman Bakanlığı’nın sorumluluk alanına giren meralardan 1 milyon hektar saha alınacak önlemlerle yeniden verimli hale getirilebilecek sahalardır.

1935 yılında 44,3 milyon hektar olan meralarımızda otlayan hayvan sayısı 20,3 milyon büyükbaş hayvan birimi (BBHB) iken, 1950 yılında 28 milyon hektar merada, otlayan hayvan sayısı 21 milyon BBHB olmuş, bugün ise 21,7 milyon hektar sahada otlayan hayvan sayısı 27,2 milyon BBHB’ ne ulaşmıştır. Diğer bir anlatımla 1935 yılında 1 BBHB için 2.2 hektar mera sahası düşerken, bugün 1 BBHB için 0.79 hektar mera sahası düşmektedir.

25 Şubat 1998 tarihinde çıkarılan 4342 Sayılı Mera Kanunu ile mera alanlarının belirlenen kurallara göre kullanılması, sürekli denetiminin sağlanması ve korunması ilkeleri belirlenerek mera alanlarının disiplin altına alınması sağlanmıştır; ancak, mera ıslahı çalışmalarına henüz başlanılamamıştır.

MERA ALANLARININ ISLAH EDİLEREK EROZYONUN ÖNLENMESİ VE HAYVANCILIĞIN GELİŞTİRİLMESİ İÇİN NELER YAPILMALIDIR

Orman içi, orman kenarı ve orman üstü meraların teknik özellikleri, çerçevesinde yaşayan halkın sosyo-ekonomik sorunlarından dolayı diğer meralardan farklı özellikler taşımaktadır. Bu amaçla, mera alanlarından faydalandırılma karşılığı devlete gelir sağlama yaklaşımı ile değil halkın gelir ve kültür düzeyinin yükseltilmesi ile birlikte meraların ıslahı yapılmalıdır.

Yurdumuzda erozyonun önlenmesinde; en ucuz ve etkili metot, meraların rasyonel kullanılmasıdır; çünkü, aşırı hayvan otlatılması ve otlatma mevsimine uyulmaması sonucunda meralarımız erozyonun kaynağı haline gelmiştir.

Bütün dünyada olduğu gibi, hayvansal üretimde ahır hayvancılığı esastır. Bu amaçla; yem bitkileri üretimine ağırlık veren ve hayvancılığı geliştiren halk katılımlı entegre projelerin uygulamaya konması sağlanmalıdır. Mera alanlarındaki otlatma baskısını azaltmak için hayvan ırkları ıslah edilerek azami verim alınması sağlanmalı, ahır hayvancılığı geliştirilmelidir.

Kuruluşlar arası koordinasyonlar sağlanarak ortak projeler üretilmeli, meralardan faydalanan yöre halkının katılımı sağlanmalıdır.

Mera alanlarında otlatma planlamasının önemi örnek çalışmalar ile yöre insanlarına tanıtılmalı bu konuda eğitici çalışmalara ağırlık verilmelidir.

TÜRKİYE’DE EROZYONUN NEDENLERİ

1) Doğal Yapıdan Kaynaklanan Nedenler :

A) İklim

İklimin erozyon üzerine etkisi; yağış, sıcaklık ve rüzgarla olmaktadır. Bunların içerisinde en önemlisi yağış olup, yağışın da şekli, şiddeti, süresi ve rejimi erozyona farklı etkiler yapmaktadır. Diğer taraftan sıcaklık, yağışların çeşidini, toprağın donmasını ve nem içeriğini etkilemek suretiyle detaylı olarak erozyonun şiddetine tesir etmektedir. Bu açıdan Doğu Anadolu Bölgemizde toprağın 50 cm. derinliğe kadar donması ve sıcak havalarda gevşemesi olayı, diğer bölgelerimizde yağmur ve rüzgar, erozyon olayları açısından önemlidir.Ülkemizin dünyadaki konumu nedeniyle özellikle İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde yaz kuraklığı ve yağış azlığı/yetersizliği diğer bölgelere göre daha fazladır. Bu nedenden dolayı, bitki örtüsünün zayıf olduğu bu bölgeler ülkemizin erozyondan en fazla etkilenen bölgeleridir. Çünkü, kurak ve yarı kurak sahaların mevcut ekosistemlerinin bozulması kolay ve hızlı olmakta ve bozulan ekosistemlerinin tekrar eski haline getirilmesi de zor ve pahalı olmaktadır.

B) Topografya

Yamacın eğim ve uzunluğu erozyonda etkili topografık etkenlerdir. Erozyonun şiddeti ve toprağın yüzeysel akışla taşınmasına neden olan faktörlerin başında eğim gelmektedir.

Dünyada kara kütlesinin ortalama yüksekliği 700 m., Avrupa’nın 330 m., Afrika’nın 600 m., Asya’nın 1010 m. olmasına rağmen Türkiye’nin ortalama yüksekliği 1132 m. ‘ye ulaşmaktadır. Yükselti basamakları dikkate alınarak yapılan değerlendirme de 0-500 metre arasındaki alanlar ülkemizin % 17,5′u, 500-1000 metre arasındaki sahalar % 26,6′sını kaplamakta,1000-2000 metre arasındaki alanlar ise % 45,9′ a ulaşmaktadır.

Ülkemiz arazisinin eğimli ve engebeli olması, orman ve ot örtüsünün tahrip edildiği alanlarda doğal dengenin hızla bozulması sonucunu doğurmaktadır. Doğal dengenin bozulması sonucu hızla toprakların aşınması süreci başlamaktadır. Erozyonun şiddetli olarak devam ettiği alanlarda altta bulunan jeolojik yapı yer yer taşlı ve kayalık araziler halinde ortaya çıkmaktadır.

C) Jeolojik ve Toprak Yapısı

Ülkemizin jeolojik ve toprak yapısı; genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve değişmeye karşı fazla direnç göstermeyen taneli, tortul ve volkaniktir. Toprak ile jeolojik yapı arasında sıkı bir ilişki vardır. En fazla aşınmaya uğrayan zeminler Eosen ve Neojen zamanlara ait araziler ile volkanik kül ve tüflerdir. Genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve erozyona karşı fazla direnç göstermeyen gevşek yapılardan oluşan topraklarımız erozyona hassas bir yapıdadır. Bu nedenle, en fazla aşınan ve sellere en fazla malzeme veren kaynaklar kumlu, siltli, çakıllı olan pekişmemiş araziler ile bünyesine su aldığında kısa sürede eriyebilen tuzlu ve alkali maddeler bakımından zengin, milli ve killi depolar olmaktadır.

Ülkemizde, toprak örtüsünün tamamen yok olduğu eğimli alanlarda erozyonun şeklini, şiddet ve seyrini; jeolojik yapıyı oluşturan ana materyalin yapısı, bünye özelliği, yağış sularını tutma ve geçirme kapasitesi gibi fiziksel ve kimyasal özellikleri belirler. Öte yandan, kurak ve sıcak iklim şartları altında Anadolu’nun kapalı havzalarında çökelmiş olan tuzlu, alkali maddeler bakımından zengin killi, marnlı ve jipsli depolarda kimyasal erozyon ön plana geçmiştir.

Ülkemizde, bazı ana kayalar üzerinde oluşan toprak aşınması; kayalık-taşlık alanların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla buraların VIII. sınıfa giren araziler haline gelmesine yol açmıştır.

D) Bitki Örtüsü ve Ölü Örtü

Çıplak arazilere oranla bitki örtüsü ile kaplı arazilerde erozyon daha az meydana gelmektedir; çünkü, bitki örtüsü intersepsiyonla toprağa ulaşan yağışın miktarını, şiddetini ve mekanik etkisini azaltır,kökleriyle toprağı sarar ve taşınmasını önler. Orman toprakları ise, suyun akış hızını azaltır ve suyun toprağa sızmasını artırarak erozyonun şiddetini düşürür. Ayrıca; bitki örtüsü, toprak yüzeyinde biriktirdiği ölü örtü ile toprağı yağmura karşı korumaktadır. Özellikle, orman ölü örtüsü, en şiddetli yağışları yüzeysel akıma geçmeden toprak içerisine kolaylıkla geçirebilecek bir infıltrasyon kapasitesine sahiptir.

2) Sosyal ve Ekonomik Nedenler :

A) Ormanların Tahribi

Ülkemiz ormanları, bilinçsiz ve usulsüz faydalanmalar, otlatma, tarla açma ve bilinçsiz endüstrileşme gibi çok değişik kullanım amaçları ile tahrip edilmekte ve antropojen step alanına dönüştürülmektedir. Diğer taraftan bu alanlarımız orman niteliğini kaybettiği gerekçesiyle 1744/2 madde ve 2896/3302-2B gibi yasal düzenlemelerle orman tahdit alanı dışarısına çıkarılmakta ve böylece ormansızlaşma yaratılmaktadır. Mesela 1974-1994 yılları arasında 412:000 hektar alan orman tahdit alanı dışına çıkartılmıştır . Son yıllarda sık sık sel afetlerine uğrayan Bolu ilinin Düzce, Yığılca ve Kaynaşlı yerleşim birimlerinde 1968-1986 yılları arasında bu yasalarla ortaya çıkan orman azalmasının sırasıyla, 3876 ha., 2382 ha. ve 83,9 ha.olduğu saptanmıştır.

Ayrıca, Anadolu köylüsü, orman alanlarının tümünü adeta bir mera alanı gibi görmekte ve herhangi bir izin almaya gerek görmeksizin bu alanlarda gelişigüzel hayvan otlatmacılığını sürdürmektedir. Ancak, orman idaresince gençleştirmeye tefrik edilen sahaların dikenli tel ile koruma altına alınması halinde bu otlatmaya zorda olsa engel olunabilmektedir.

Bu şekilde; devlete ait orman alanlarının ve mera niteliği taşımayan hazine arazilerinin düzensiz ve aşırı otlatma amaçlı kullanılması da Türkiye’deki erozyonun artmasının ana etkenlerinden birini oluşturmaktadır.

Her yıl meydana gelen yüzlerce orman yangını ile de binlerce hektar orman yok olmaktadır. Yüksek eğimli orman alanlarında, ormanın ortadan kalkması sonucunda erozyon hareketleri hızla artmaktadır: Yeşil örtünün bir anda yangınlarla yok olması, sağnak şeklinde yağan ilk yağışlarla birlikte toprak kaybına ve bir çok yerin bir daha yeşil örtü ile kaplanamayacak şekilde elden çıkmasına, sahanın taş ve kayalığa dönüşmesine neden olmaktadır.

B) Tarım Alanlarında Yanlış Arazi Kullanımı

Ülkemizde yetenek sınıflarına göre tarıma uygun olmadığı halde tarım yapılan ve bu şekilde yanlış kullanılan arazinin alanı 6.1 milyon hektarı bulmaktadır.

Yanlış arazi kullanımı, değişik amaçlara yönelik uygulamalarla giderek artmaktadır. I. II.III. ve IV. sınıf arazilerdeki yaklaşık 172 000 hektar arazi yerleşme alanı ve sanayi alanı olarak kullanılmaktadır. Özellikle son 20 yıldan bu yana tarım alanları yerleşim ve ticari tesislerle işgal edilmesi büyük bir ivme kazanmıştır. Bu durum tarımda verimi azaltırken aynı zamanda sel ve taşkınları da artırmıştır.

Diğer taraftan 2634 Sayılı Turizmi Teşvik Kanunu, 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’na 3711 Sayılı Kanun’la eklenen 18. Madde, 6831 Sayılı Orrrıan Kanununun 17. ve 115. Maddeleri, 2924 Sayılı Orman Köylerinin Kalkındırılması Hakkındaki Kanun ve değişiklikleri ( 3763 ve 4127 Sayılı kanunlar), 3213 Sayılı Maden Kanunu önemli ölçüde orman tahribatına yol açmaktadır .

C) Meralarda Aşırı Otlatma

Verim kapasitesinin çok üzerinde ve düzensiz otlatılan meralarda ot örtüsünün tahrip olması yüzey erozyonunu arttırmaktadır. Mera kapasitesi aşıldığı andan itibaren, meradaki bitki örtüsü ve toprağın yapısı bozularak erozyona elverişli hale gelir. Meralarda, doğru otlatma mevsiminin seçilememesi ve aksine ağır otlatma yapılması, meraların aşırı derecede tahrip edilmesine neden olur. Dolayısıyla erozyonun kaynağı olarak vasfını kaybetmiş meralar büyük önem taşır.

D) Dağınık ve Düzensiz Kırsal Yerleşme

Tabiatı en çok kullanan, en çok bozan ve en çok düzelten insandır. İnsan müdahalesi olmadan meydana gelen erozyona normal erozyon denilmektedir. İnsan; tarımsal, sosyal ve ekonomik ihtiyaçları için bitki örtüsünü kaldırarak, toprağı diğer kullanım şekillerine dönüştürmektedir.

1997 nüfus sayımına göre, yurdumuzda orman içi ve civarı köylerde 7.050 milyon insan yaşamaktadır. Bu köylerin çoğu özellikle dağlık alanlarda birden fazla mahallenin birleşmesinden meydana gelmektedir.Bu köylerin önemli bir bölümünde yeterli ekonomik gelire sahip olmayan fakir insanlar yaşamaktadır. Bu durum, rakımı yüksek dağlık alanlarda ekosistemin bozulmasına ve böylece erozyonun hızlanmasına neden olmaktadır.

YURDUMUZDA EROZYONUN KABUL EDİLEBİLİR SINIRLARA ÇEKİLEBİLMESİ İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

Yurdumuzda, aşırı erozyonun nedenlerinden en önemlileri orman ve meraların tahribatıyla ortaya çıkmaktadır. Karşımızda insan bulunmaktadır; bu nedenle, erozyon sorununun havzada yaşayan ve doğal kaynakları yanlış kullanan yöre insanı ile birlikte çözmek gerekmektedir.Bu temel yaklaşımın hayata geçirilmesi için erozyonun havza bazında ele alınması, havzaya hizmet götüren tüm kurum ve kuruluşların halkın katılımı ile hazırladıkları gelir artırıcı faaliyetlerle desteklenen entegre projeler ile uygulama yapmaları gerekmektedir.Bu temel yaklaşım; Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nce halen yürütülen Doğu Anadolu Su Havzası Rehabilitasyon Projesi’nde denenmiş ve çok olumlu sonuçlar alınmıştır.

Bu olumlu tecrübeden hareketle orman rejimine dahil olan veya orman rejimine alınmak üzere tahsis edilen alanlarda erozyon kontrolü tedbirlerini havzada bulunan orman köylerinin kalkındırılması amacıyla köylünün katılımını esas alan bir anlayışla alınmasını öngören 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 58. Maddesi’ni değiştiren kanun teklifi yasalaşmalıdır.

6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 61. Maddesi, sadece orman dışı alanlarda yapılacak ağaçlandırmaları hükme bağlamıştır. Bu alanlarda yapılacak çalışmalar kapsamına erozyon kontrolü çalışmalarının dahil edilmesini, ayrıca yapılmış ve yapılacak barajların su toplama havzalarında ağaçlandırma ve erozyon kontrolü çalışmalarının Orman Bakanlığı’nca yapılabilmesi ve bununla ilgili finansmanın da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nce sağlanmasını öngören 6831 Sayılı Kanunun 61. Maddesi’ni değiştiren kanun teklifi yasalaşmalıdır.

Katılımcı havza yönetimine gidilmelidir: Sürdürülebilir havza yönetiminde yöre halkının katılımını da sağlayacak projeler üzerinde durulmalı ve program uygulamalarının ana ilkesi olmalıdır. Proje çalışmalarında yöre halkının desteği ve önerileri dikkate alınarak uygulamalar yapılmalı, projenin hazırlanmasından uygulanmasına kadar tüm kararlar halkın katılımı ile gerçekleştirilmeli ve böylece köylümüzün projeye sahiplenmesi sağlanmalıdır. Ülkemizdeki erozyonun boyutları karşısında bu felaketle mücadele için ayrılan kaynakların son derece kısıtlı olduğu göz önüne alınarak, ülkede yaşayan tüm fertlerin bu konuya duyarlı olması gerekmektedir. Bu nedenle, erozyon kontrolü tedbirlerinin alınmasında toprak ve arazi değerlendirme etüdlerinin çok iyi yapılması ve havzada yaşayan halkın çoğunluğunun benimseyeceği metotların uygulanmasına dönük gelir artırıcı faaliyetlerle desteklenen projelere ağırlık verilmelidir.

Parçalanmış ve üretimde etkinliğini yitirmiş arazilerin toplulaştırılmasına hız veren ve bu amaçla hazırlanan Arazi Toplulaştırma Yasası yürürlüğe konulmalıdır.

Önemli sel havzalarında Havza Islahı Grup Müdürlükleri kurulmalıdır. •

Toprak erozyonu ve doğurduğu zararlar konusunda halk bilinçli değildir. Erozyonun zararlarının halka anlatılması için her türlü basın organından yararlanılmalı, erozyon konusunda gelecekte bilinçli bir toplum yetiştirilmesi için ilkokuldan itibaren gerekli eğitim verilmelidir.

Sivil toplum örgütlerinin eğitim çabaları desteklenmelidir. Gerçekten son yıllarda , sivil toplum örgütlerinin sayısında bir artış olmuş ve bu konuda halkın bilgilendirilmesinde ve bilinçlendirilmesinde daha fazla gayret sarf edilmiştir.

Yapılan çalışmalarda amaçlanan sonucun alınabilmesi ve alınan ödeneklerin doğru hedeflere kanalize edilebilmesi için faaliyet gösterilecek sahaların yasal statüsünün bilinmesi ile saha seçimindeki önceliklere uyulmalıdır.

Erozyon kontrolü faaliyetlerinde başarılı sonuç alınabilmesi için tesis çalışmalarının tamamlanmasından sonra sahada yapılacak olumsuz müdahalelerin önlenmesine çalışılmalıdır. Bunun için sahanın hayvan otlatılması başta olmak üzere bitki örtüsünü tahrip edici etkenlere karşı korunması da ihmal edilmemelidir. Esas olan ağaçlandırılmış veya erozyon kontrolü tedbirleri alınmış sahaların yöre insanı tarafından korunmasıdır. Bu nedenle, yapılacak her türlü çalışmaya yöre insanının da katkısı sağlanmalı ve sahaların korunmasından da Köy Tüzel Kişiliklerinin desteği alınmalıdır.

Türkiye’de bugüne kadar çığlara karşı bir tedbir alınmamış ve çığ etüdleri de yapılmamıştır. Bu etüdlerin yapılarak uygulamalara süratle geçilmelidir. •

Türkiye’de, Toprak Muhafaza Milli Planı katılımcı yaklaşımla hazırlanmalıdır. Bu amaçla kurum ve kuruluşlar vakıf ve personeller bir araya gelerek söz konusu planın uygulanabilirliği tartışılmalı ve kuruluşların erozyon kontrolü çalışma konuları netleştirilmelidir. •

Türkiye’de il ve ilçe bazında sel dere havzalarının çalışma önceliği belirlenmelidir ve bu belirlenen öncelikli havzalar için katılımcı havza projeleri hazırlanmalı, uygulamaya konulmalı ve bölgelere göre uygulama model projeleri ortaya konulmalıdır.

Özellikle dağlık havzalarda silvipastoral uygulama projeleri yaygınlaştırılmalıdır.

Mülkiyet sorunlarının çözümlenmesi için Orman kadastrosu çalışmalarının bitirilmesine çalışılmalıdır. •

Erozyon kontrolü çalışmalarında, halkın sosyal ve ekonomik sorunlarını tespit eden ve bunu çözümleyebilen, toprak muhafaza ilmini tekniğini iyi bilen çeşitli disipline sahip teknik elemanlara son derece ihtiyaç olduğundan bu kalitede elemanların en kısa sürede yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu konuda ara elemanların yetiştirilmesi için de yeni okulların açılması uygun mütalaa edilmektedir. •

Ülke topraklarının korunması ve yetenek sınıflarına göre kullanılmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

AĞAÇLANDIRMA VE EROZYON KONTROLU GENEL MÜDÜRLÜĞÜNÜN ÖNEMLİ EROZYON KONTROLU, MERA ISLAHI VE YEŞİL KUŞAK PROJELERİ

Doğu Anadolu Su Havzası Rehabilitasyon Projesi :

Proje, Dünya Bankası ile Hükümetimiz arasında 25 Mart 1993 tarihinde imzalanmış ve uygulanmasına da aynı yıl başlanmıştır. Proje için 110 milyon ABD Doları harcanacaktır. Bunun 77 milyon doları dış kredi, 33 milyon doları ise iç paradır. Proje 2001 yılında bitirilecektir. Projeye, 1993 yılından itibaren Elazığ, Malatya ve Adıyaman’da başlanmıştır. 1998 yılında Adana, K.maraş ve Sivas , 1999 yılında da Isparta, Antalya, Mersin, Gaziantep ve Şanlıurfa dahil edilerek toplam 11 ilde 79 mikro-havzada uygulanmaktadır.

Projenin uygulandığı bölgelerde, tarım arazileri az ve bu arazilerin de sulama imkanları kısıtlıdır. Hayvancılık ve küçük ölçekte tarım halkımızın en önemli geçim kaynağıdır. Fakat bu sektörde de gerekli teknik bilgi finansman ve alt yapı eksik olduğu için köylümüz yeterli geliri elde edememektedir.

Projenin amacı; Köylülerin ortak olarak kullandıkları orman ve mera alanlarında erozyonu kontrol altına almak için sürdürülebilir bir yönetim şekli geliştirmek, çiftçi ve köylüyü, dağlık eko-sistemin ıslahında bizzat işe sokmak ve böylece erozyon kontrolü ve mera ıslahı çalışmalarında köylü ve çiftçi katılımını sağlamak, erozyon kontrolü ve meraların ıslahını kabul eden köylerde uygulayıcı kurumların, sulama tesisleri inşaatı, arıcılık ve tarımsal üretimi arttıran çeşitli gelir arttırıcı faaliyetleri ile kırsal kesimin kalkınmasını sağlamak, sonuçta erozyona karşı, halk katılımlı entegren düzeyde hazırlanmış, uygulanabilir bir örnek projeyi yaşama geçirmektir.

1999 yılı sonu itibariyle yapılan işler; 33121 ha erozyon kontrolü, doğal kaynakları koruyucu, mevcut eko-sistemi geliştirici çalışmalar yapılmıştır. 9526 ha. mera ıslahı gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalarda meraların gübrelenmesi ve mera yönetiminin düzenlenmesi için köylü ile işbirliğine gidilerek otlatmanın planlanması yapılmıştır. 2167 ha. bozuk ve çok bozuk meşe ormanlarının rehabilitasyonu tamamlanmıştır. 2131 ha sulanabilen ve sulanamayan tarım terasları inşa edilmiştir. 564 adet sulama havuzları tesis edilmiştir. 531631 m. sulama kanalı yapılmıştır. 4761 ha saha sulamaya açılmıştır. Köylüye, 25040 adet arı kovanı dağıtılmıştır.

Senirkent Erozyon Kontrolu Projesi:

Proje, Dünya Bankası, Toplu Konut İdaresi ve AGM’nin işbirliği ile uygulanmaktadır. Finansman miktarı 1.4 milyon ABD Doları olup süresi 3 yıldır.

Projenin Amacı: Senirkent ilçesinin güneyinde yer alan Kapı Dağları’ndan gelen sel ve taşkınların önlenmesi ve erozyonun durdurulmasıdır. Kapı Dağları’ndaki su toplama havzalarında şiddetli toprak erozyonu devam etmektedir. Ayrıca, bu dağlarda, su havzalarında oluşan sel ve taşkınlar Senirkent ve Uluborlu çevresinde can ve mal kayıplarına yol açmaktadır. Erozyon, sel ve taşkınların önlenmesi amacı ile Senirkent ilçe merkezini etkisi altında bulunduran Doğrudere, Su Yolu Deresi havzalarında ve bu havzaların devamı olan sahalarda toprak muhafaza, enerji ormanı tesisi, mera ıslahı ve nehir kenarı ağaçlandırmaları yapılmaktadır. 1999 yılı sonuna kadar 1737 ha. alanda çalışma yapılmıştır.

Çankırı-Taşyaka Meraları Islahı ve Erozyon Kontrolu Projesi:

1976 yılında 102300 ha’lık sahayı kapsayan proje, 11390 ve 56778 ha’lık iki uygulama projesi şeklinde yapılarak uygulanmıştır. FAO’dan gıda yardımı projesi ile uygulamalar desteklenmiştir. Proje, Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü, Orman Genel Müdürlüğü, Orman ve Köy İlişkileri Genel Müdürlüğü (ORKÖY), Tarım Bakanlığı ve Mahalli İdari Teşkilatların katılımlarıyla yapılan ortak bir çalışmadır. Projede, 42130 ha. mera ıslahı öngörülmüştür.

Adana-Akyatan Kumul Tespit Çalışmaları:

Çalışmanın amaçları; Adana-Akyatan Kumulu’ndaki tarım arazilerini, yolları, köyleri toz ve kum fırtınalarından koruyarak tarımsal üretimi ve daha önemlisi buralarda yaşayan vatandaşlarımızın günlük hayatlarını sıkıntısız ve tehlikesiz bir şekilde sürdürmelerini sağlamak, bugün için hiçbir ekonomik değer taşımayan alanların ağaçlandırılması ile ülke ekonomisine katkıda bulunmak ve işgücü istihdamı yaratmak, büyük balık rezervine sahip Akyatan Gölü’nün kumlarla dolmasını önlemek, 14 km. uzunluğundaki kıyı alanında deniz turizmi için yer kazandırmaktır.

Proje büyüklüğü 2021.65 ha. olup çalışmalara 1972 yılında başlanmıştır.

Adana-Çakıt Çayı Erozyon Kontrolu Projesi

1980 yılı İlkbaharında Seyhan Nehri’nin bir kolu olan ve Seyhan Gölü’ne dökülen Çakıt Çayı taşmıştır. Taşkın ve sel felaketi, bir taraftan trafiği en yoğun karayolu ağı olan E-5 karayolunu, diğer yandan da demiryolunu tahrip etmiştir. Ancak asıl büyük tehlikeyi ise Adana şehri atlatmıştır. Bu tehlike baraj altında kalan mahallelerin boşaltılması ve bu barajın kapaklarının açılmasıyla atlatılabilmiştir.

Felaketin görünür nedeni ani yağışlar sonucu karların erimesi ise de asıl önemli faktör Toroslardaki orman tahribinin olduğu şüphesizdir.

Sel ve taşkın zararlarına karşı başta Adana olmak üzere yerleşim merkezlerini ve tarım alanlarını korumak, Seyhan Barajı’nın dolmasını engellemek, kara ve demiryolu ağını korumak, havzada genel olarak toprak aşınma ve taşınmalarını önlemek amaçlarına yönelik olarak proje 1982 yılında başlamıştır. Projenin genel alanı 140056 ha.’dır. Bu alanın 41388 hektarında mera ıslahı, 60887 hektarında ağaçlandırma ve erozyon kontrolü çalışması, geriye kalan 37781 hektarlık alanda toprak sığ olduğu için korumaya alınarak otlandırma-örtü geliştirme çalışmaları yapılması planlanmıştır.

Kahramanmaraş Ahırdağı Erozyon Kontrolu Çalışması

Ahırdağı önceleri sedir ormanı iken usulsüz yararlanma ve düzensiz otlatmalar sonucunda orman örtüsüz (ot) karakterinde bir yapıya dönüşmüştür. Bu durum yakın zamana kadar kenti sel ve erozyon tehdidi altında bırakmıştır. Ayrıca Ahırdağı Havzası’ndan gelen sel ve rusubat; elektrik üretim amaçlı Menzelet Barajı, K.maraş Ovası’nın sulanmasını; şehrin içme ve sulama suyunu karşılayan Ayvalı Barajı’nı etkiler duruma gelmiştir.

Bu anılan olumsuz etkilerin yok edilmesi amacıyla Ahırdağı’nda erozyonu önleme amaçlı ağaçlandırma çalışmalarına 1963 yılında başlanmış olup özellikle son 5 yılda önemli çalışmalar yapılmıştır. 1998 yılı sonu itibariyle 8477 ha., son 5 yılda ise 3895 ha. ( toplam çalışmanın % 31′i) alanda çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmalar; kente, sanayi tesislerine ve barajlara rusubat akışını önlenmiştir. Kentin oksijen deposu olmuş; yaban hayatı gelişmiş; rekreasyon değeri artmıştır.

İzmir-Karşıyaka Erozyon Kontrolu Çalışmaları

İzmir’de 1995 yılında, 62 vatandaşımızın ölümü ve yüzlerce evin yok olmasıyla sonuçlanan sel baskını yaşanmıştır. Bundan sonra sellerin daha fazla zarar vermemesi ve İzmir çevresinde özellikle Yamanlar ve Bornova’daki çıplak alanların yeşillendirilip sel derelerinin ıslah edilmesi, İzmir’e sürekli ve kaliteli su temin etmek amacıyla su havzalarının yapılaşma ve kirlenmesine engel olmak, halkın rekreasyon ihtiyacını karşılayıp turizm potansiyelini arttırmak için başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere diğer kurum ve sivil toplum örgütlerinin yardımı da alınarak 1999 yılında protokol yapılmış ve erozyon kontrolü çalışmalarına başlanılmıştır. Meydana gelen sel felaketinden sonra su havzalarında 592 hektarlık alanda çalışma yapılmış olup çalışmalar devam etmektedir.

Vazgirt deresi Sel Havzası Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Çalışmaları

Yıllardan beri Vazgirt deresi, Erzincan’ın yerleşim alanlarını ve tarım alanlarını taşkın ve rusubat tehlikesi altında bulundurmaktaydı. Çalışmalara, 1958 yılında başlanmış olup, çeşitli erozyon kontrolü önlemleri alınmış 1989 yılında Vazgirt Deresi toplam alanı 33949 ha. olan Fırat Sağsahil Erozyon Kontrolü Projesi içine alınmıştır. Günümüze kadar 1333 ha. alanda erozyon kontrolü çalışması yapılmıştır: Derenin % 90′ında çalışmalar tamamlanmış, saha emniyet altına alınmıştır.

Ahırdağı Mera Islahı Çalışmaları

Ahırdağı eteklerinde erozyon kontrolü çalışmalarına 1963 yılında başlanmıştır. Havzanın erozyon kontrolü projesi ile düşünülen kısmı; uzun yıllardan beri aşırı ve usulsüz otlatmalarla dejenere olmuş, eğimin fazla olduğu bölümlerde koruyucu bitki örtüsünün yok olması sonucunda yağmurların etkisiyle toprağın taşınması hızlanmış ve zararlar meydana getirmiştir. Aşağı kısımlarda uygulanan çalışmaların emniyetini sağlamak için yüzeysel akışın zarar vermeden akışa geçmesini sağlamak, işgalci ve yem değeri düşük bitkilere terk edilmiş değerli mera vejetasyonunu yeniden geliştirmek ve mera altyapısını oluşturan tesisleri yaparak meradan daha iyi yararlanmak amaçlarına yönelik olarak 1989 yılında 6121 hektarlık alanda proje yapılmış ve aynı yıl uygulamaya geçilmiştir. 1999 yılı sonu itibariyle 1130 ha. mera ıslahı çalışması yapılmış olup çalışmalar devam etmektedir.

TÜRKİYE EROZYONLA MÜCADELE,AĞAÇLANDIRMA ve DOĞAL VARLIKLARIKORUMA VAKFI (TEMA)

TEMA Vakfı 1992 yılında, Hayrettin Karaca ve Nihat Gökyiğit tarafından kurulmuştur. Dünya çapında tanınan bir dendrolojist olan Hayrettin Karaca, yeni türler ve doğal hayatı incelerken, Türkiye’nin bin bir köşesini de ziyaret etme fırsatı bulmuştur. Gezileri sırasında yoğun erozyonu, bitki türlerinin yok oluşu, kuruyan çeşmeleri, yangınların kasıp kavurduğu ormanları gözlemleyen Hayrettin Karaca, doğanın tahrip ve yok olmasının önüne geçecek çalışmalar yapılması gerektiğine karar vererek, daha sonraları Toprak Dede olarak tanınmasına neden olan, ülkenin dört bir yanında bu sorunları dile getiren konuşmalar yapmaya başladı.

Bu durumu değerlendiren Hayrettin Karaca ve yakın arkadaşı Nihat Gökyiğit, bireysel çabalarla toplumun dikkatinin çekilemeyeceğini ve bir teşkilat içinde planlı, programlı hareket edilmesi gerektiği kararına vardılar ve TEMA Vakfı’nı kurdular. TEMA Vakfı’nın temel amacı Türkiye’nin geleceğini tehdit eden erozyon tehlikesi konusunda toplumsal duyarlılığı arttırmak ve etkin kamuoyu oluşturmaktır. TEMA’nın temel ilgi ve faaliyet alanları, toprak erozyonu, ormansızlaşma, tarım alanlarında verimlik ve biyoçeşitliliğin korunmasıdır.

TEMA kırsal kalkınma amaçlı erozyon önleme, mera ve havza ıslahı, ağaçlandırma projeler tasarlamakta ve uygulamaktadır. TEMA Vakfı, kamuoyunun ekosistemlere yönelik tehlikeler konusunda bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve çözümler üretmesine yardımcı olmaktadır. Bu nedenle vakıf bütçesinin önemli bir bölümü TEMA projelerine ayrılmaktadır. TEMA’nın amaçları ve faaliyet alanları konusunda daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, aşağıdaki bölümlerden yararlanabilirsiniz.

TEMA TARİHÇESİ

TEMA 12 Ekim 1992 tarihinde, Karaca Arboretum’un kurucusu, BM Çevre Ödülü sahibi Hayrettin Karaca ve Tekfen Holding kurucu ortaklarından, Türk-B.D.T. İş Konseyleri Başkanı Nihat Gökyiğit tarafından kurulmuştur.

1980 yılında Hayrettin Karaca’nın Türkiye’nin ilk özel arboretumunu kurması aynı zamanda TEMA düşüncesinin de başlangıcı olmuştur. Bitki toplamak amacıyla Türkiye’yi karış karış dolaşan Hayrettin Karaca, erozyon sorununun boyutlarını görünce, sorunun önemini herkese anlatmak ve kavratmak gerektiğine karar verir. 5 Ağustos 1992 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan bir röportajında Hayrettin Karaca, şunları söylemiştir: "Türkiye’nin denizlere, derelere, barajlara akıttığı toprağın içindeki değerler, madensel elementler ve gübrenin değeri Türkiye bütçesine eşit belki de. Eğer denizlere akıttığımız bu toprağı hesap edecek olursak, Türkiye’yi yeniden ihya ederiz. Bu kadar büyük bir toprak kaybı vardır Türkiye’nin, fakat biz bunu kayıp olarak hesap etmeyiz. Toprak için ölürüz, bir karış toprağı kimseye vermeyiz deriz, karışla vermeyiz ama kepçeyle veririz. Bugün Yeşilırmak, Kızılırmak, Doğu Karadeniz’deki bütün dereler bulanık değil çamur olarak akıyor. Çoruh’a dökülen bütün çaylar, Çoruh kayalarının üzerinden toprağı sökerek akıyor. Bu toprak benim değil artık, Rus toprağı. Batum bu giden topraklar yüzünden denizden 2.5 kilometre geride kalmış durumda. Kayalar bizim, toprak bizim değil."

Yakın dostu Nihat Gökyiğit ile beraber TEMA’yı kurarlar. Kuruluşa öncülük edenler sanayici olunca, kurucular da iş adamları arasından çıkar. Kurucular Heyeti’nin ihtişamlı listesine rağmen, TEMA oldukça mütevazı koşullarla hayata geçer. TEMA’nın ilk çalışanlarından biri olan ve TEMA Tanıtım ve Halkla İlişkiler Bölümü Başkanı ve Genel Müdür Yardımcısı Gülay Yaşin, o günleri şöyle anlatıyor:

"Yıl 1992. Ekim sonları. Tekfen Holding’de, TEMA Başkan Vekili Nihat Gökyiğit’i ziyaret ediyorum. Nihat Bey, bana büyük bir heyecanla hem TEMA’yı anlatıyor hem de hazırlanan broşürün son düzeltmelerini yapmaya çalışıyor. Böyle bir oluşumda görev almak istediğimi söyleyince beni Vakıf’a davet ediyor. Ertesi gün iş çıkışı bana verilen adrese gidiyorum. Hava soğuk ve adresi bulmakta bir hayli zorlanıyorum. Vakıf Merkezi olarak düşünülen küçük daireyi buluyorum. Hemen görüşmeye alıyorlar. Karşımda oturan beyaz sakallı, beyaz saçlı beyi daha önce hiç görmemiştim. Benimle iş mülakatı yapıyor ve bana sürekli "Bana kendini anlat" diyor. Ben de anlatıyorum. Kendisinin önce yazar olduğunu düşünüyor, sonra bir profesör olduğuna karar veriyorum. Ama O ne yazar, ne de profesör. Bana erozyonu anlatıyor, başlatmak istedikleri hareketi anlatıyor ve en sonunda, bugün gibi hatırladığım yüz ifadesiyle, inançla ve adeta gözleri dolarak; "Birgün bu Vakıfta çalışıyor olmandan dolayı göğsün kabaracak" diyor. Onun Hayrettin Karaca olduğunu öğreniyorum….Bu görüşmeden bir gün sonra TEMA’nın ilk elemanı olarak göreve başladım. TEMA Vakfı’nın kuruluşunun öyküsünü dinledim. Sayın Hayrettin Karaca, Karaca Arboretum için bitki toplamak üzere Türkiye’yi köşe bucak dolaşmakta ve gezileri sırasında tanık olduğu erozyon olayını yakın çevresindekilere anlatmaktaymış. Yakın arkadaşı Nihat Gökyiğit onun anlattıklarından çok etkilenmiş ve bu sorunu çözmek ve bütün toplumla paylaşmak için bir Vakıf kurma fikrini ortaya atmış. Bunun üzerine, Nihat Bey’in öncülüğü ile Cumhurbaşkanı, konuyla ilgili bakanlıklar, iş çevreleri, bilim adamları ziyaret edilmiş ve bu kişilerin de katılımı ile Vakıf kurulmuş… Ben TEMA’da göreve başladığımda, Levent’teki küçük dairede sadece yazı masası ve bir kaç sandalye vardı. Bilgisayar vb büro malzemelerini zamanla bağışlarla sağladık. O günlerde kimse bırakın TEMA adını, ülkenin çölleşmeye başladığını bile fark etmemişti. Televizyonda, gazetelerde konunun ele alınması için büyük çaba sarf ediyorduk. Bazıları ‘Ülkenin bu kadar çok sorunu varken, bir de erozyon mu çıktı?’ diyordu. TEMA üyesi olmak, TEMA destekçisi olmak saygın bir kavram, bir prestij olmaktan çok uzaktı henüz." 1998 yılında 50.000 üye sayısına ulaşan, TEMA’nın kuruluş hikayesi işte böyle.

Kurucu Üyeler

A – Gerçek Kişi Kurucu Üyeler

• SEMAHAT ARSEL

• AHMET OĞUZ DAĞDELEN

• S. MÜFİT ERBİLGİN

• NUMAT SABİT ESİN

• E. YALIM EREZ

• AHMET FİKRET EVYAP

• NİHAT GÖKYİĞİT

• SEVGİ GÖNÜL

• E. KAĞAN GÜRSEL

• MEHMET OSMAN KAVALA

• SUNA KIRAÇ

• ASIM KOCABIYIK

• RAHMİ M. KOÇ

• VEHBİ KOÇ

• ALİ KOÇMAN

• HALİS KOMİLİ

• H. AYDUK ESAT KORAY

• ENVER ÖREN

• AHMET ÖZKÖSEOĞLU

• SAKIP SABANCI

• AHMET SALAHOR

• ŞARIK TARA

• EROL USER

• SABRİ ÜLKER

• M. SELAHATTİN ÜZEL

• ORHAN YAVUZ

• RONA YIRCALI

B – Hükmi Şahıs Kurucu Üyeler

• AKFİL SANAYİİ VE TİCARET A.Ş.

• AKIN TEKSTİL A.Ş.

• AKSA AKRİLİK KİMYA SANAYİİ A.Ş.

• ALTINYILDIZ HOLDİNG A.Ş.

• ECZACIBAŞI HOLDİNG A.Ş.

• HAS OTOMOTİV TİCARET VE SANAYİİ A.Ş.

• HÜRRİYET GAZETECİLİK VE MATBAACILIK A.Ş.

• KALEBODUR SERAMİK SANAYİİ A.Ş.

• KARACA HOLDİNG A.Ş.

• MİLLİYET GAZETECİLİK A.Ş.

• ORTA ANADOLU TİC. VE SANAYİ İŞLETMELERİ T.A.Ş.

• SABAH YAYINCILIK A.Ş.

• SINAİ VE MALİ YATIRIMLAR HOLDİNG A.Ş.

• TATKO OTOMOBİL, LASTİK VE MAKİNE TİCARETİ T.A.Ş.

• TEKFEN HOLDİNG A.Ş.

• TÜRKPETROL VE MADENİ YAĞLAR T.A.Ş.

TEMA VAKFININ AMAÇ VE HEDEFLERİ

TEMA Vakfının Amaçları

• Ülkemizde doğal varlıkların ve çevre sağlığın korunması, erozyonla mücadele, toprak örtüsü ve toprağın korunması ve ağaçlandırmanın önemi hakkında kamuoyunu eğitmek ve bilinçlendirmek

• Erozyon felaketinin doğuracağı sonuçlar, alınacak önlemler konusunda halkımızı bilgilendirmek, bilinçlendirmek ve böylece oluşturulacak bilinçli ve etkin kamuoyu desteği ile hükümetleri erozyonla mücadelede, gerçekçi ve uygulanabilir politikalar üretme ve uygulamaya teşvik etmek

• Biyoçeşitlilik, toprak, su ve doğal çevrenin korunmasına ilişkin milli politikaların oluşturulmasına yardımcı olmak ve bu esaslardan ödün verilmemesi için mücadele etmek

• Ağaç ve orman sevgisini topluma mal etmek

• Hayvancılığın temeli olan çayır ve meraları koruyup, geliştirmek

• Doğal zenginliklerimizin bilinçsizce kullanılıp, geri dönüşümsüz bir şekilde yok olmasına izin vermeyerek, korumak, geliştirmek ve Türkiye’nin geleceğini güvenceye almak

• Çölleşmeyle mücadelede dünyaya örnek bir hareketi Türkiye’den başlatmak

• Doğal varlıkların, insan sağlığının, yeşil alanların, toprak ve bitki örtüsünün, ormanların, meraların korunması, geliştirilmesi ve yenilerinin teşkil edilmesini sağlamak için faaliyette bulunmak

Bu amaçları gerçekleştirmek için gerekli teşkilatın oluşturulmasını, yasaların çıkmasını sağlamak ve gönüllü kuruluşların öncülüğünde toplumun bütün kesimlerinin desteği ile erozyonla mücadelenin ikinci bir İstiklal Savaşı kabul edilerek erozyon tehlikesi ile mücadele

TEMA Vakfı’nın Hedefleri

TEMA’nın hedefi öncelikle ulusumuza, onun temsilcilerine, siyasal partilere ve hükümetlere, resmi ve özel kuruluşlara, eğitim kurumlarına, basın yayın organlarına, toprak erozyonunun nedenlerini, vahim sonuçlarını ve ülkemizin çöl olma tehlikesini anlatmaktır. TEMA bu hedef doğrultusunda, siyasi güçleri, doğal varlıkların yok edilmesi ve erozyon sorununa çare bulmadan iktidar olamayacaklarına inandırma çabasındadır. Bu nedenle erozyon sorununa karşı duyarlı, bilinçli ve etkin bir kamuoyu oluşturmaya çalıştırmaktadır.

TEMA Vakfı, ülkemizin en değerli hazinelerinden birinin toprak olduğunun bilincindedir. Bu nedenle, orman, çayır, mera ve tarım alanlarının, su ve bitki gen kaynaklarının, doğanın korunması ve erozyonun önlenmesi konusunda, belli bir devlet politikasının gerekli ve zorunlu olduğuna inanmaktadır. Bu hedeflere ulaşmak ancak teknik yönden yeterli bir kadro, teşkilat ve mali imkanlarla mümkündür.

Aflatoksinler

06 Kasım 2007

AFLATOKSİNLER

İsmail Ferit ÇAMLIBEL, 980516

19 Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü, SAMSUN

1. GİRİŞ

Dünya nüfusunun her geçen gün hızla artması, bilim çevrelerini düşündüren çeşitli sorunları beraberinde getirmektedir. Bunların başında şüphesiz beslenme sorunu gelmektedir. Artan nüfusa karşılık azalan tarım alanları, bilim adamlarını yeni teknikler ve kaynaklar aramaya zorlamaktadır. Dünya da gıda yetersizliği nedeniyle birçok ülkede insanların açlıktan ölmesi yanında gıda zehirlenmeleri nedeniyle de önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır.

İnsan beslenmesinde kullanılan gıda maddeleri ile yem ve yem maddeleri üretim-tüketim zincirinin herhangi bir aşamasında uygun olmayan koşullarda depolandıklarında mantarlar üreyerek onlarda istenmeyen değişikliklere ve bozulmalara yol açmaktadırlar (Erdem ve Özen, 1990).

Küfler, çeşitli antibiyotik, vitamin, enzim, organik asit, alkol, yağ ve hayvan yemi gibi ürünlerin eldesinde,bazı gıda maddelerinin olgunlaştırılmasında kullanılmaları açısından insanlar için oldukça yararlı mikroorganizmalardır. Ancak küflerin bu yararları yanında, çok tehlikeli yanları da vardır. Bu nedenle küfler günümüzde üzerinde en çok durulan mikroorganizmalar arasında yer almaktadır.

Doğada geniş bir yayılım gösteren küflerin bazıları parazit olarak, bazıları saprofit olarak, bazıları da simbiyotik olarak yaşamlarını sürdürmektedir.

İnsanlar ilk çağlardan beri bazı küflerden yiyeceklerini olgunlaştırmada yararlanmışlardır. Ayrıca çok sayıda küfünde insan sağlığını tehdit ettiği yapılan çalışmalarda saptanmıştır. İnsan sağlığına olumsuz etkilerinin başında kanserojen etkili ikincil metabolitleri oluşturmaları gelir. Genelde “mikotoksin” olarak isimlendirilen bu bileşikler oluşturucu küfe ve il kez belirlendiği ürüne göre isimlendirilir (Evren, 1999). Günümüze kadar varlığı ortaya konan mantar türlerinden 250 kadarının mikotoksin oluşturduğu ve bunlarda 20 kadarının insan ve hayvanlarda zehi12rlenmeye neden olduğu bilinmektedir (Erdem ve Özen, 1990). Küflerin insan sağlığına etkileri 2 şekilde olmaktadır. Küflerle doğrudan temas yoluyla beliren hastalıklara “mikozis” , mikotoksinlerle intoksikasyon sonucu oluşan hastalıklara da “mikotoksikoz” denir. Bilinen en tehlikeli mikotoksinler aflatoksinlerdir (Evren,1999).

2. AFLATOKSİNLER

Aflatoksinler, hücre ve mikroorganizma için belirli fonksiyonları olmayan sekonder metabolitledir. Kimyasal yapı olarak bifuron halkası ve lakton bağlantısı taşıyan yüksek yapılı “kumarin” bileşikledir. Difuranokumarin olarak bilinirler. Aflatoksinler renksiz veya sarı, iğne şeklinde kristallerdir. Kloroform, metanol, etanol ve dimetilsulfoksid içerisinde kolayca çözünürler. Petrol eterinde ve doymuş hidrokarbürlerde hiç çözünmezler. Kloroform veya benzen içindeki çözeltileri yıllarca dayanıklıdır (Erdem ve Özen, 1990).

Aflatoksinler, Aspergillus, Penicillum ve Rhizopus soylarında bulunan çeşitli mantar suşları tarafından sentezlenebilirler (Erdem ve Özen, 1990). Günümüzde aflatoksinlerin en az 18 yakın formu olmakla birlikte, doğal olarak 4 ana türü

B1, B2, G1 ve G2 sentezlenir. Aspergillus parasiticus’ un tüm suşları 4 aflatoksin türünü birden sentezlerken , Aspergillus flavus türünün bazı suşları sadece B1 ve B2 formunu sentezler. Aflatoksinler ultraviyolet ışık altında verdikleri renge göre ayrılmışlar ve mavi ışık veren iki tür B1 ve B2 olarak, yeşil ışık verenler ise G1 ve G2 olarak adlandırılmışlardır. B2 ve G2, B1 ve G1 ‘ in dehidro-türevleridir. M1 ve M2 ise B1 ve B2 ‘ nin türevleri olup aflatoksinli yem ile beslenen hayvanların süt idrar ve dışkılarından izole edilmiştir. Yem ile birlikte aflatoksin B1 alan bir ineğin aldığı B1 toksinin % 1-3 kadar bir miktarının sütünden M1 olarak izole edilebileceği bildirilmiştir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998). Sıralanan 6 ana aflatoksin bileşiğinden başka B2a ve G2a aflatoksinleri de izole edilmiş olup, bunlar B2 ve G2 aflatoksinlerinin 2 hidroksi türevleridir (Erdem ve Özen, 1990).

3. AFLATOKSİN OLUŞUMUNA ETKİ EDEN FAKTÖRLER

3.1. Mantar Türü

Toksijenik bir küf türünün bütün suşları toksin üretmeyebilir. Küf gelişimi izlenen her besin maddesinde aflatoksin içerme koşulu yoktur. Burada önemli olan gelişen mantarın A.flavus ve A.parasiticus türlerinden olup olmadığıdır (Evren,1999). Daha sonraki çalışmalar ile A.flavus ve A.parasiticus başta olmak üzere diğer bazı küf türlerinin de aflatoksin üretebildiği belirtilmişse de son bulgulara göre sadece A.flavus ve A.parasiticus aflatoksin üreten küflerdir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998).

3. 2. Besin Maddesinden Kaynaklanan Etkenler

Bu grup etkenler arasında, besin maddesinin bitkisel veya hayvansal kaynaklı olması ve bileşimi de önemlidir (Evren, 1999). Ancak aflatoksin meydana getiren mantarların gelişmesi yönünden böyle bir substrat bağımlılığı söz konusu değildir. Bu nedenle bu tür mantarlar her maddede üreyebilir ve toksin sentezleyebilirler(Erdem ve Özen, 1990). Besin maddeleri içindeki karbon kaynağı olarak karbonhidratlar, azotlu maddeler, iz elementler ve vitaminlerin miktarları ve bu bileşenlerin cinsleri aflatoksin oluşumu üzerine etkilidir (Evren, 1999).

3. 3. Çevre Koşullarının Aflatoksin Oluşum Üzerine Etkisi

3. 3. 1. Ortam Neminin Aflatoksin Oluşumu Üzerine Etkisi

Aflatoksin oluşturan küf mantarlarının çeşitli besinlerde gelişmesi için o besindeki en uygun nem miktarı araştırmacılar tarafından % 14-30 arası belirlenmiş (Erdem ve Özen, 1990). Bunun yanında Aspergillus cinslerinin %13-18 gibi çok az nem içeren besinlerde dahi gelişebileceği saptanmıştır. Küflerin gelişebilmesi için hava bağıl neminin en az % 65 olması gerekir (Evren 1999). Havanın nispi nemi ise % 75- 80 arasında bulunmalıdır(Erdem ve Özen, 1990). Aflatoksinlerin üretildiği optimum su aktivitesi ise 0,85 olarak bildirilmiştir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998).

3. 3. 2. Ortam Sıcaklığının Etkisi

Genellikle küf mantarlarının en uygun gelişme sıcaklıkları 20-30˚ C arasındadır. Buna karşı en düşük ve en yüksek gelişme sıcaklık sınırları küf türlerine göre değişik olmaktadır (Evren 1999). Aflatoksinlerin oluşum sıcaklığının 25-30˚ C arası olduğu, 10˚ C’nin altında oluşumun durduğu saptanmış (Şahin ve Korukluoğlu, 2000) Ancak diğer faktörlere de bağlı olarak 7,5- 40˚ C arasında aflatoksin üretilebildiğini bildiren çalışmalar mevcuttur (Ünlütürk ve Turantaş, 1998). Örneğin ; A.flavus için gelişme sıcaklıkları en düşük 7˚ C, en iyi 32˚ C ve en yüksek 45˚ C olarak verilmiştir. Buna karşın toksin üretimi 8˚ C de başlamakta en fazla 27˚ C olmakta ve 42˚ C’ ye kadar sürmektedir (Evren 1999).

3. 3. 3. Oksijenin Etkisi

Mantarların aerobik mikroorganizmalar olmaları nedeniyle oksijenin % 45’ ten 1’ e düşmesi özellikle A.flavus’ un gelişimini ve dolayısıyla ve aflatoksin üretimini önemli derecede azaltmaktadır (Erdem ve Özen, 1990). Olağan koşullarda küf mantarları aerob mikroorganizmalar grubunda olmalarına ve gelişmek için oksijene ihtiyaç duymalarına karşın % 1 gibi düşük bir oksijen varlığı bile küfün gelişmesi için yeterli olmakta ve toksin üretebilmektedirler (Evren, 1999).

3. 3. 4. pH’ nın Etkisi

Küf mantarları gelişmeleri için genelde nötr veya ona yakın pH derecelerini tercih ederler. Bu nedenle pH 6,5 – 8,5 arsında gelişmeleri ne uygun düzeydedir (Evren, 1999). Aflatoksin oluşturan küf mantarlarının gelişmesi için en uygun pH dereceleri araştırmacılar tarafından pH 3 – 4,5 olarak tespit edilmiştir (Erdem ve Özen, 1990).

Bu faktörlerin yanısıra tarlada, hasatta ve depolamada görülen mekanik hasar, ürün karıştırma, kızışma noktaları, süre, ortamın bileşimi, madensel elementler, kimyasal işlemler, bitki dayanıklılığı, küf enfeksiyonu, bitki varyete farklılığı, spor yükü ve mikrobiyal ekosistem toksin oluşumu üzerine etkili faktörlerdir (Evren, 1999).

4. AFLATOKSİNLERİN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Gıdalarda küflenme sonucu oluşabilen mikotoksinlerin çoğunluğunun insanlarda tedavisi olanaksız rahatsızlıklara yol açtığı kesinlik kazanmıştır. Bu nedenle gıdalardaki küfler üzerinde araştırmalar yapılmıştır (Evren 1997). Yapılan araştırmalarla besin ve besin hammaddeleri hasat ve işlenmesi sırasında veya sonrasında küf gelişimi sonucu ortaya çıkan, en önemli ve ne fazla korkulan mikotoksinlerin aflatoksinler olduğu ortaya çıkmıştır (Şahin ve Korukluoğlu, 2000).

Aflatoksinler, insanlarda akut ve kronik etkilerle kendilerini göstermektedir (Evren, 1999). Bu etki doza ve toksinin vücuda alınma sıklığına bağlı olarak değişmektedir. Aflatoksinlerin insanlar ve hayvanlar için toksijenik, mutajenik, teratojenik ve karsinojenik etkileri olduğu bilinmektedir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998).

4.1. Akut Etkiler

Akut zehirlenmelerde mukoz membronlarda sarılık ve fazla sayıda kanama alanları görülür. Karaciğerde yaygın olarak sentrilobuler nekrozlar ve yağ birikimi oluşur (Erdem ve Özen, 1990). Bu şekilde zehirlenme belirtileri çok fazla değildir. Kanada’da yediği etli börek ve spagettiden aflatoksinogen küfler izole edilen bir hastada, ağır hazım bozukluğu ve bilinen hastalık belirtilerine benzemeyen bulgular tespit edilmiştir. Yine ölen erkek bir hastada, sarı karaciğer distrofisi belirlenmiş ve hastanın ölümünden önce çok fazla miktarda ceviz yediği saptanmıştır. Ölünün karaciğerinde de aflatoksin B1 bulunmuştur.

Aflatoksinlerin akut toksitesi üzerine yapılan araştırmalar, en kuvvetli etkiye B1 tipinin sahip olduğunu göstermiştir. Toksik etkinin ölçü birimi olarak “LD50” alınır.

Şekil-1 Aflatoksinlerin Kimyasal Yapıları (Şahin ve Korukluoğlu, 2000).

Bu tanım vücut ağırlığı üzerinden denemede tatbik edilen ve deney hayvanlarının% 50’sinin öldüğü dozu ifade eder ve “Letal Doz” olarak isimlendirilir (Evren, 1999).

4.2. Kronik Etkiler

Gıda ile uzun süre aflatoksin alınırsa görülür. Sıcak bölgelerde risk oldukça yüksektir. (Evren, 1999). Karaciğer sirozu ve kaslarda sarılık kronik olaylarda ortaya çıkan belirgin semptomlardır. (Erdem ve Özen, 1990). Bunun yanında primer karaciğer kanseri, kalın bağırsak kanseri, mide kanseri, akciğer kanseri ve karaciğer başta olmak üzere iç organlarda yağlı dejenerasyonlarla beliren reys sendromu diğer hastalıklardandır (Evren, 1999).

Denemeler sonucu, aflatoksin alımı sonucunda insanlarda özellikle karaciğer kanseri vakalarında pozitif bir artış olduğu ortaya konmuştur (Talay, 1997). Aflatoksin

molekülü karaciğerde bir etkileşim aşaması geçirmektedir. Bu molekül karaciğer hücreleri ile birçok noktada reaksiyona girmekte, DNA ve RNA polimerazlar hızlı bir inhibasyona uğramakta, özellikle mRNA sentezindeki değişiklilerden etkilenerek protein sentezini önemli derecede bozmaktadır. Sonuçta da DNA’ya bağlı RNA sentezi ve bazı proteinlerin sentezi azalmakta ve hücre ölmektedir (Erdem ve Özen, 1990).

Yerfıstığının günlük diyette büyük payı olduğu izlenen Uganda, Kenya, Swaziland ve Mozambik gibi Afrika ülkelerinde alınan gıdalardaki Aflatoksin miktarının artması ile de primer karaciğer kanseri vakalarında da artma olduğu saptanmıştır. Tayland, Kenya, Mozambik ve Swaziland’da gıdalardaki aflatoksin konsantrasyonu ile örneklerin alındığı bölgelerdeki primer karaciğer vakaları arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir (Talay, 1997). Çocuklardaki Reye’s sendromundan da aflatoksinlerin sorumlu olduğu bildirilmiştir (Baysal,1999). Önceleri yalnız Afrika için bir tehlike olduğu düşünülürken, şimdilerde Çekoslovakya ve A.B.D. gibi gelişmiş ülkelerde de bildirilmektedir ( Sencer, 1991)

5. ÇEŞİTLİ GIDALARADA AFLATOKSİN BULAŞMA DURUMU

Mikotoksinlerle en fazla bulaşmaya uğrayan besinler, fındık, fıstık v.b. çerezler olarak belirtilse de, küf gelişimi olan tüm besin ve besin hammaddelerinde gelişen küfün mikotoksin oluşturma yeteneği varsa ve koşullarda mikotoksin oluşumu

için uygunsa yaygın bir bulaşmanın gerçekleşebileceği akıldan uzak

tutulmamalıdır (Şahin ve Korukluoğlu, 2000).

Aflatoksinlerin en çok bulunduğu besinlerin başında yağlı tohumlar, kuru bakliyat, sert kabuklu meyveler,kuru meyveler, tahıllar, salamura edilmemiş peynirler gelir (Baysal 1999).

A.flavus, başta kuru meyve ve çerezler olmak üzere çok sayıda gıda maddesinde bulaşma etmeni olarak verilmiştir. Örneğin; küflü peynir, çökelek, kaşar peyniri, domuz ve sığır eti, yer fıstığı,antepfıstığı,fındık,haşhaş,susam,çiğit,soy a, ayçiçeği, incir, buğday, pirinç, arpa, mısır, bulgur, un, kahve, kakao, nohut, yeşil mercimek, kuru fasulye, kırmızı mercimek, barbunya, havuç gibi ürünlerde bulaşık olduğu fazla sayıda araştırıcı tarafından saptanmıştır (Evren,1997).

5.1. Kabuklu Fındıklarda Aflatoksin

Sert kabuklu meyveler olarak adlandırılan fındık ve benzeri ürünler ağaç üzerinde gelişmekte ve sert bir kabuk tarafından korunmaktadır. Ser kabuk nedeniyle bu ürünler diğerlerine göre küf bulaşmasından daha az etkilenmektedir. Yapılan bir deneyde incelenen kabuklu fındık örneklerinin kabuk ve iç kısmından toplam 72 adet A.flavus izole edilmiştir. Bunlardan 18’i besiyeri ve fındıkta, 17’si ise yalnız fındık üzerinde aflatoksin oluşturmuştur. Örneklerde aflatoksin B1 ve G1 saptanmıştır (Evren,1999).

5. 2. Yerfıstıklarında Aflatoksin

Yerfıstıklarında oluşacak toksin miktarı çevresel koşullar yanında, küf cins, tür ve suşu ile meyve sağlamlığı,fıstık çeşidi,üretim tekniği, kurutma ve depolama koşulları ve tane nemiyle de oldukça ilgilidir (Evren,1999). Aflatoksin daha çok yerfıstığı ile ilgilidir. Toksini yerfıstığında bulunan A.flavus küfü yapar. Yerfıstığı kullanılırken nem miktarının %12’yi geçmemesi, yabancı maddelerden arınmış olması, hafif ısıda dış yüzeyindeki kırmızı derinin iyice ayrılması ve üzerinde dış zarların kalmamsı önerilir (Baysal,1999). Yapılan bir çalışmada 85 adet yerfıstığı örneğinde analizler yapılmış, sonuçta 1 adet yerfıstığında ve 1 adet fıstık ezmesinde aflatoksin bulunmuştur (Evren, 1999).

5. 3. Antepfıstıklarında Aflatoksin

Antepfıstığı, aflatoksin oluşumu açısından riskli gıdalar arasında yer alır. Bulaşma ağaçta, hasat sırasında, işleme ve özelliklede depolama sırasında gerçekleşir.

Antepfıstığı ile yapılan çalışmada, kabuk yüzeyi ve endospermden 66 A.flavus suşu izole edilmiştir ve bunlardan 22’sinin aflatoksin oluşturduğu saptanmıştır. Burada da B1 tipinin çoğunlukta olduğu belirlenmiştir (Evren,1999).

5. 4 . Buğday, Un ve Ekmekte Aflatoksin

Tahıllarda mikotoksin oluşumu ile ilgili bir yayında, tahılların mikotoksin oluşumuna oldukça uygun bir ortam olduğu belirtilmiştir. Buğday ve un gibi depolanan ve karbonhidratça zengin gıda maddelerinde aflatoksin B1 ve diğer aflatoksinlerin oluşma olasılığı çok yüksektir (Evren 1999).

5. 5 . Mısırda Aflatoksin

Mısır diğer tahıllara göre mikotoksin oluşumu bakımından daha fazla risk taşımaktadır. Mikotoksinli ürün doğrudan tüketildiğinde veya bu tip yem ile beslenen hayvanların et,süt ve yumurtlarının yenmesiyle insan sağlığı için tehlike oluşturmaktadır. Yapılan bir çalışmada ithal mısırların aflatoksin içermediği, yerli mısırlarda 58 örneğin, 27’sinde aflatoksin B1, B2, G1 ve G2 tiplerinden bulunduğu saptanmıştır.

5. 6 . İncirde Aflatoksin

Aflatoksin yönünden riskli gıdalardan bir diğeri de incirdir. Bir araştırmada incir örneklerinden 138 küf izole edilmiş ve izole edilen mikroorganizmalardan 12’si aflatoksin oluşturmuş ve bunların A.flavus türüne ait olduğu belirtilmiştir. Araştırmada izole edilen ve aflatoksin meydana getiren 12 suştan 11’inin (% 91,67) sadece aflatoksin B1, bir tanesinin ise aflatoksin B1 ve G1 meydana getirdiği saptanmıştır (Evren, 1999).

İncirlerin olgunlaşmasından sonra özellikle kuraklık gibi stres koşullarında aflatoksin oluşturan küfler meyve içinde gelişebilmektedir. Olgun incirlerin % 36′sının hasattan önce dalında aflatoksin içeriği saptanmıştır. hasattan sonra kurutma sırasında da koşullara bağlı olarak küf gelişmesi devam eder. bu nedenle kurutulmuş incirlerin ortalama %18-19 kadarı özellikle aflatoksin içerebilmektedir. (Ünlütürk ve Turantaş 1998).

5. 7. Süt Ürünlerinde Aflatoksin

Süt yenebilir hayvansal dokulardan insan diyetine geçen aflatoksin kalıntılarını içerme bakımından en riskli ürünlerden biridir. Yetişkinlere oranla büyümekte olan çocuklar için temel bir besin olduğu için gerek anne sütü ve gerekse ticari olarak satılan süt ve süt ürünlerinde aflatoksin M1’in bulunması gıda hijyeni bakımından büyük bir risk oluşturmaktadır. Ayrıca aflatoksin B1, aflatoksin B2a, aflatoksin M2 gibi diğer aflatoksin tiplerini de az da olsa süt ve süt ürünlerinde bulunabileceği göz ardı edilmemelidir. Karaioannoglo ve ark. Yunanistan’da topladıkları 99 çiğ süt numunesinin 4 tanesinde aflatoksin M1 rastlarken, pastörize edilmiş süt numunelerinin hiçbirinde rastlamamışlardır. Blanco ve ark. İspanya’da yaptıkları bir çalışmada, ticari UHT yöntemi ile muamele edilen sütlerde toplam 47 numunenin 14’ünde aflatoksin M1’e rastlanmıştır.

Aflatoksin M1 bakımından pozitif peynir numunelerinin yoğunluğu büyük ölçüde yoğunluk göstermektedir. Ancak kontaminasyon durumunun tehlikeli gibi görünse de yoğunluğunun risk oluşturmayacak kadar düşük seviyede olduğu ifade edilmektedir.

Birçok araştırmacı yoğurt imalini aflatoksin M1 miktarını etkilemediğini, bunun yanında miktarında bir artış gözlenildiğini belirtmişlerdir. Bazı çalışmalarda yoğurttaki asitlik nedeniyle sütteki aflatoksin B1’in B2a’ya dönüştüğü bazı çalışmalarda ise yoğurttaki M1 miktarında % 97 oranında düşme olduğu belirtilmiştir (Demirci 2000).

5. 8. Yumurtalarda Aflatoksin

Bilindiği gibi hayvansal ürünlerde aflatoksin bulunmasında en büyük etmen yemlerdir. Yemlerde bulunan aflatoksin yemin hayvanlar tarafından tüketilmesi sonucu hayvanın vücuduna ve yenebilen kısımlarına yerleşmektedir. Tavukların yemlerle alıkları aflatoksininin %90’ını 24 saatte dışkı ile attıkları belirtilmiştir. 90 yumurta örneğinde yapılan çalışmalarda bunların hiçbirinde aflatoksin B1 bulunmamıştır (Evren, 1999). Aflatoksin ; yumurta verimi, çıkış gücü, büyüme, yem tüketimi ve yumurta veriminde azalma, yumurta iç ve dış kalitesinin bozulmasında etkisini büyük ölçüde göstermektedir ( Özen, 1986).

5. 9. Et ve Et Ürünlerinde Aflatoksin

Mikotoksin oluşturan küfler belli tip sosislerin üzerinde üreyebilir, ancak bunların içeriye doğru işlemediği ileri sürülmektedir. Küfle çok fazla enfekte olmuş jambonlarda aflatoksin B1 bulunmuştur. Aspergillus glaucus su aktivitesi 0,85’den düşük olan biltong’larda uzun sürede aflatoksin oluşturabilir (Göktan, 1990).

Mikotoksin ete, diğer hayvansal ürünlerinde olduğu gibi hayvan yemlerinden taşınır. Etin küflenmesi her zaman mikotoksin oluşumunda rol oynamaz. Fermente sucuk gibi uzun sürede olgunlaştırılan ürünlerde istenmeyen küflerin gelişmesine sık sık rastlanmaktadır. Aflatoksin fermente sucukta olgunlaşma döneminin ilk haftasında meydana gelmektedir. A. flavus daha çok baharatlarda bulunur ve et ürünlerine baharatlar yoluyla taşınır. Bu arada et ürünlerinde A. flavus dışında, A.parasiticus’da aflatoksin oluşturabilmektedir (Evren, 1999).

6. TOKSİNDEN ARINDIRMA YÖNTEMLERİ

Herhangi bir gıda maddesinde bulanabilen aflatoksinlerin giderilmesi için fiziksel ,kimyasal ve biyolojik yöntemler araştırılmıştır (Evren, 1999)

6.1. Fiziksel Yöntemler

Aflatoksinlerin sıcaklıkla inaktive edilmesi için yüksek dereceler gerekir ve pratikte sıcaklık ile aflatoksin inaktivasyonu mümkün olmamaktadır. Örneğin; yerfıstığı ununda B1 aflatoksinini %80 ve B2 aflatoksinini % 60 oranında inaktive etmek için 150°C’de 30 dk.’lık bir işlem gerekmektedir. Aflatoksinlerin normal pişirme işlemlerine dayanıklı oldukları bildirilmektedir. Ultraviyole ışınları uygulaması, bu ışınların nüfuz gücünün az olması nedeniyle birçok gıda da aflatoksin inaktivasyonun da başarısızlıkla sonuçlanmıştır, ancak özellikle ince bir tabaka halindeki süte ultraviyole ışınlarının uygulanması inaktivasyonda olumlu sonuç vermektedir. Kontrolde özellikle yağlı tohumlar başta olmak üzere bitkisel ürünlerin A.flavus ile bulaşmasının önlenmesi ve bu ürünlerin uygun koşullar altında hasat edilerek depolanması önemlidir (Ünlütürk ve Turantaş 1998). Kırma ve öğütmeye tabi tutulan mısır örneklerinde aflatoksinlerin büyük kısmının ruşeym ve kabuk kısmında kaldığı, kırma ve unda ise sadece %7-10 arasında aflatoksin bulunduğu saptanmıştır. Özellikle yerfıstığı, antepfıstığı gibi iri taneli ürünlere uygulanan fiziksel ayırım, bozuk olan koyu renkli tanelerin el il veya “elektronik göz” adı verilen fotoelektrik hücrelerden geçirilerek ayrılması şeklinde yapılabilir. Mısır gibi küçük taneli ürünlerde fiziksel ayırım mümkün olmamaktadır. Bu tür ürünlerde kuru temizleme, yaş temizleme yoğunluğuna göre ayırım yöntemleri uygulanabilir (Evren, 1999).

6.2. Kimyasal Yöntemler

Kimyasal olarak inaktive edicilere örnek olarak pek çok kimyasal madde denenmiş ve asitler,alkaliler,aldehitler,oksitleyiciler, Cl2, SO2, O3, NH3 gibi gazlar; peroksit, osmiyum tetroksit, NaCl, KmnO4, H2O2 verilebilir. Kimyasal inaktivasyonda üründe kalabilecek sağlığa zararlı reaksiyon ürünlerinin kontrolü gerekmektedir. Ayrıca gıdanın besin değeri korunmalı, koku,tat, renk, doku özellikleri tüketici tarafından kabul edilebilir olmalıdır. Yapılan denemelerde yerfıstığında H2O2, yağı tohumlarda ve hindistan cevizinde Ca(OH)2 , pamuk çiğitinde NH3 aflatoksin detoksifikasyonu için kullanılmıştır (Evren, 1999). Aflatoksin inaktivasyonu için NH3 uygulaması (%0,5-2 amonyak gazı) mısırda başarılı sonuçlar vermiştir, ancak bu işlemlerden sonra mısırın kahverengiye dönüşmesi yüzünden, bu işlem daha çok hayvan yemi olarak kullanılacak ürünlere uygulanmaktadır. Sülfit ve bisülfit mısırda ren değişimine nede olmamakla birlikte detoksifikasyonda amonyak kadar etkili olmamaktadır. Detoksifikasyon sonrası oluşabilen yan ürünlerin sağlık üzerindeki etkileri tam olarak bilinmemektedir (Ünlütürk ve Turantaş 1998).

Bununla beraber, M1 toksinin inaktivasyonunda H2O2 ‘nin ışıkla birlikte uygulanmasının daha etkili olduğu bildirilmektedir (Ünlütürk ve Turantaş 1998).

6.3. Biyolojik Yöntemler

Bin kadar mikroorganizma ( maya,küf,bakteri v.b.) taranarak aflatoksinler üzerinde etkisi araştırılmıştır. Buna göre Flavobacterium auranticum sıvı ortamda aflatoksinleri yok etmiştir. Bu konuda çalışmalar sürmektedir. Aslıda aflatoksini ortamdan uzaklaştırması apsorbe etmesiyle gerçekleştirilmekte, fakat bu bakteri hücrelerinin ölümü ile apsorbe edilen toksinin yeniden serbest kalması önemli bir sorun teşkil etmektedir (Evren, 1999).

Literatür

Evren, M., 1999. Aflatoksinlerin etki şekilleri, gıdalarda bulunma durumları ve önleme çareleri, O.M.Ü. Ziraat Fakültesi Dergisi cilt:14 Sayı:2 , Samsun.

Evren, M., 1997. Samsun Piyasasında Satışa Sunulan Değişik Besinlerde Bozulma Etkeni Olan Küfler Üzerinde Araştırmalar, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Gıda Mühendisliği Anabilim Dalı Doktora Tezi, Samsun

. Erdem, H, Özen, N., 1990. Aflatoksinlerin İnsan ve Hayvan Sağlığı Açısından Önemi, O.M.Ü. Ziraat fakültesi Dergisi, Cilt:5, Sayı:1-2, Samsun.

Ünlütürk, A., Turantaş, F. 1998. Gıda Mikrobiyolojisi. Ege Üniversitesi Yayınları,1.Baskı , İzmir

Demirci, M.,2000. Süt Mikrobiyolojisi ve Katkı Maddeleri,VI. Süt ve Süt ürünleri Sempozyumu Tebliğler Kitabı, Tekirdağ

Baysal, A., 1999. Beslenme, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Teknolojisi Yüksekokulu Beslenme ve Diyetetik Bölümü Ders Kitabı, 8. Baskı,Ankara.

Göktan, D., 1990. Gıdaların Mikrobiyal Ekolojisi, Et Mikrobiyolojisi, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İZMİR.

Talay, M., 1997. Ekmek Bilimi ve Teknolojisi, 1. Baskı, İstanbul.

Sencer, E., 1991. Beslenme ve Diyet, İstanbul Üniversitesi, 1.Baskı, İstanbul

Çocukları Tanıyor Musunuz?

06 Kasım 2007

ÇOCUKLARI TANIYOR MUSUNUZ?

Newsweek dergisinin 10 Mayıs’99 tarihli sayısının kapağındaki soru buydu. Amerikan toplumuna sorulan bu soru, “ana babaların çocuklarını ne denli tanıdığını” sorguluyordu. Amerika’da yaşanan şiddet olaylarını yaratan çocukların anne babaları, “onların böyle bir şey yapacaklarının akıllarının ucundan geçmediğini” söylemişlerdi. Pek çok anne baba için de durum hemen hemen aynıdır: “Benim çocuğum mu yapmış? Olamaz böyle şey. Benim çocuğum bunu yapmış olamaz.”

Ergenlerin sorunlarının çoğu kez ortaya çıkan bir olayla patlak verdiğini açıklayan araştırmalar, anne babaların önce bir şok yaşadıklarını da belirtiyor. O zaman da yukarıdaki sorunun önemi çok büyük: “Çocuklarınızı tanıyor musunuz? Ne ölçüde tanıyorsunuz? İç dünyalarını biliyor musunuz? Sizinle paylaştığı şeyleri var mı? Çocuğunuzun arkadaşlarıyla neler konuştuğunu merak ediyor musunuz? Çocuğunuzla arkadaş mısınız?

Bunu sorduğum her anne babanın önce tepkiyle karşılayıp, “Bilmez olur muyum, elbette tanırım, o benim çocuğum” dedikten sonra düşünmeye başladığını gördüm. Bir süre sonra “Tanıdığımı sanıyorum, ama belki de tam olarak tanımıyorum” dediklerini duydum. Hepimiz “çocuklarımızı tanıdığımızı” sanırız, ama nelerini tanırız, nelerini biliriz? Bir anne, çocuğunun hangi yemekleri sevdiğini, hangilerini sevmediğini çok iyi bilir de “çocuğunun hayal kırıklıklarını” bilir mi? Bir baba, çocuğunun okuldaki derslerinin hangilerinde daha başarılı olduğunu bilir, ama gelecekten neler beklediğini bilir mi?

“Çocuklarımızın nelerini bildiğimizi” şöyle aklımızdan bir bir geçirirsek, “tutkularını, özlemlerini, korkularını, kaygılarını, kendisi hakkında neler hissettiğini” bilip bilmediğimizi sorgulayabiliriz. Böyle bir sorgulamayı gerçekten içtenlikle yaptığımız zaman, gerçekte çocuğumuzun iç dünyasındaki çok az şeyi bildiğimizi hayretle görürüz.

Aslında “kendimizi yeterince tanıyıp tanımadığımızı” sorduğumuz zaman da bizi çok şaşırtan sonuçlara varabiliriz.

Bu durumun çok önemli nedenleri var. Özetle görürsek:

· Yeni teknolojilerve eğlence endüstrisi aile yapısını

Değiştiriyor, ergen çağındaki gençler daha çok yalnızlık içinde kalıyor. Evlerimizdeki televizyonlar, radyolar, bilgisayarlar, İnternet, giderek “evdeki konuşma ortamı”nı kaldırıyor, bunun yerini, herkesin kendi algısına, kendi değerlendirmesine dayalı “tekil uğraşlar” alıyor. Bu durumun giderek artan oranda “yalnızlaşma”ya, “birbirine yabancılaşma”ya yol açtığı görülmektedir. Artık bir ev içindeki insanlar birbiriyle ancak günlük gereksinmeler için konuşmakta, duygu ve düşünce paylaşımı ortadan kalkmakta, böylece ortak yaşam değerleri de silinmektedir.

· İletişim ve bilgi teknolojilerinin, yaygınlaşması

yanında “pazar ekonomisi değerlerini” oluşturmakta yaygın biçimde kullanılması da sosyal değerlerde büyük bir değişime yol açmaktadır. Bu durum “çocuklar üzerindeki aile etkisini azaltmakta”, çevre etkisini arttırmaktadır. Bu çevre etkisinin de başında “yaşıtların etkisi” gelmektedir. Pazar ekonomisi değerleri ise “marka düşkünlüğü” ile, “moda ilgiler”i uyarmakla, “araba tutkunluğu” ile, “iyi yaşamayı harcanan para miktarı”yla ölçmeyle kendini göstermektedir. Bunların ruhsal ve sosyal doyum sağlayacak ölçüde elde edilememesi şiddet davranışları için altyapı oluşturmaktadır.

· Gençlerin “özdeşleşim modelleri” büyük ölçüde

değişmektedir. Toplumların olumlu örnekleri olan “bilim öncüleri”, “büyük sanatçılar”, “adalet savaşçıları”, “güçlü politik liderler” artık özdeşleşim örnekleri olmamakta, yeni örnekler “çıkar dünyasının”, “şiddet ortamlarının”, “hızlı zenginlerin” içinde aranmaktadır.

· Gençlerin sosyal değerlerini, inançlarını çevreleri

oluşturmaktadır. Bu yeni çevre de “yakın arkadaşlar”, “İnternet’ten bulunan gruplar”, TV ve sinemanın imajları olmaktadır. Buralardan gelen yoğun etkiler gençlerin “yeni sosyal değerleri”ni oluşturmaktadır. Bu değerlerle ailelerin geçmişten gelen değerleri arasındaki fark çok büyümektedir.

Geçmişten gelen “arkadaşlık, dostluk, dayanışma” değerleri, günümüzün “rekabetçi yarışma ortamı”nda yitip gitmekte, yerini, ne yolla olursa olsun “üstün olma” değeri almaktadır. Gene “dürüst olma, hak ettiğini kazanma, kendi kazandığına sahip olma” değerleri de değişmekte, “ne yolla olursa olsun, kimin olursa olsun sahip çıkma” düşüncesi yeni fırsatçı yaklaşımın değeri olarak ortaya çıkmaktadır.

Bütün bu etkenler birlikte düşünüldüğü zaman, yalnızlık duygusu, bunu gidermek için sanal dünyadan arkadaş bulma isteği (ve kolaylığı), bu yolla aktarılan yeni dünya düzeni değerleri, 12-19 yaş arası gençlerini büyük ölçüde değiştirmektedir.

Peki, durum gerçekten de böyle, ama biz ne yapabiliriz? Bu konuyu da başka bir yazımızda ele alalım.

Çocuklarla Sağlıklı İlişkiler Kurabilmek İçin Öneriler

06 Kasım 2007

ÇOCUKLARLA SAĞLIKLI İLİŞKİLER KURABİLMEK İÇİN ÖNERİLER

1.Çocuğunuzun yanında, yakınında, arkasında olduğunuzu hissettirin. Ona yapabilme süresi veya imkanı verin.

2.Kuralcı olmamaya çalışın. Anlayışlı hoşgörülü olun ve verdiğiniz emirleri kızarak değil, gülerek söyleyin.

3.Hayattan tat almayı kaçırmamaya çalışın.

4.Çocukla zıtlaşmaya gitmektense, onunla güzel şeyleri nasıl yapabilirim diye düşünün.

5.Sizi sonuca götürecek sertlik değil, sıcak bir ilişkidir.

6.Nerede durulmasını istediğinizi kesin, açık kısa ve öz olarak anlatın.

7.Mesajınızı bir kaç kere tekrarlamak gerekebilir. Ama her defasında tek kelimelik kesin ve açık emirler yeterli olacaktır.

8.Durumunu anlamaya ve öğrenmeye çalışın. Zorlayıcı, cezalandırıcı ve kuralcı olmayın. Disiplin kurallarının esiri olmanız gerekmiyor. Esnek ama kuralsız olmayın. Her kuralın çocuğunuzun durumuna göre esnetilebileceğini aklınızdan çıkarmayın.

9.Kendi ihtiyaçlarınızı göz ardı etme yolunu seçmeyin.

10.Sık sık yanlış yapıyorsa; bu durumun onun kendi yapısından kaynaklanabileceğini göz önünde bulundurun.

11.Çocuğunuza kızarak becerisizlikle suçlamamaya çalışın. Paniğe kapılmanız veya çocuğu paniğe sokmanız işleri daha da zorlaştıracaktır.

12.Diğer çocuklarla kıyaslamayın. Bu durum çocuğu üzmekten başka bir işe yaramıyacaktır.

13.Sürekli aynı şeyi tekrar ederek söylenmeyin. (Dırdırcı olmayın). Bir şeyi defalarca söylemek işe yaramadığı gibi, çocuğun dikkatinin dağılmasına da neden olacaktır.

14.Mutluluğu okul başarısında aramayın. Öğrenmenin çocuğunuza uygun yollarını bulmada bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

15.Çocuğunuzla ilişkinizi düzeltmek daha hoşgörülü olmak, olaylara olumlu yaklaşmak işinizi çok kolaylaştıracaktır.

16.Çocuktan beklediğiniz davranışları uygulayarak, çocuğa örnek olun.

Siz ve çocuğunuz sorunlarla baş edeceksiniz. Bu yolda zorluklar vardır. Bu zorluklar sizi yavaşlatacaktır. Sabır gösterin. Her şeyin bir anda düzeleceğini düşünmeyin. Kendinize ve çocuğunuza vakit tanıyın. Sonuca sizin verdiğiniz emekle ulaşılacağını unutmayın.

Psikolog size yolu ve yöntemi gösterecektir. Yolu aşmak ve işi yapmak size kalmaktadır. Sonuca yavaş yavaş ulaşılacaktır. Hiç kimsenin elinde sihirli değnek yoktur. Hiç bir çocuk psikologa geldiğinin ertesi günü mükemmel hale dönüşmeyecektir. Siz emek verdikçe bunun meyvasını ve karşılığını alacağınız açıktır.

Depremin Çocuklar Üzerindeki Genel Etkileri

06 Kasım 2007

DEPREMİN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ GENEL ETKİLERİ Depremden sonra çocuğunuz,

·depremin tekrarlayacağından veya bu felaketi hatırlatan şeylerden (örneğin, ambulans, kepçe, asker, itfaiyeci, siren sesi, toz kokusu, duman gibi) korkabilir

·ani seslerden ve gürültüden korkabilir

·depremden sonraki yaşamı konusunda endişeli olabilir

·yetişkinlerin depremi ve sonuçlarını engelleyememiş olması nedeniyle onlara olan güvenini yitirebilir

·deprem öncesine göre daha kolay kırılabilir, küsebilir ağlayabilir

·önceden sessiz, uyumlu bir çocukken gürültülü ve saldırgan hale gelebilir veya neşeli, girişken bir çocukken utangaç ve ürkek olabilir

·dikkatini toplamada güçlük çekebilir

·her zaman hoşlanarak oynadığı oyunları artık oynamak istemeyebilir

·daha hareketli olup, hareketlerini bir türlü kontrol edemeyebilir

·tek başına uyumaktan korktuğu için anne babası veya diğer bir kişiyle beraber yatmak isteyebilir

·uykuya dalmada güçlük çekebilir

·anne ve babasını gözünün önünden ayırmak istemeyebilir, yalnız kalmaktan korkabilir

·okula veya yuvaya gitmek istemeyebilir

·parmak emmek, altına kaçırmak gibi daha küçük yaşlarda gösterdiği davranışları tekrar sergilemeye başlayabilir

·iştahı kesilebilir

·mide bulantısı, karın ağrısı, baş ağrısı, kusma gibi fiziksel tepkiler gösterebilir

·anne-babasının istemediği ancak kendisinin yaptığı bir davranıştan veya söylediği sözden dolayı depremin meydana geldiğini düşünebilir ve bunun için suçluluk hissedebilir

·konuşmakta güçlük çekebilir

·küçük çocuklar tekrar tekrar depremle ilgili oyunlar oynayabilir

·büyük çocukların bazıları hep deprem hakkında konuşmak isterken, bazıları bunun konuşulmasından hoşlanmayabilir ve kendisi de konuşmayabilir

·yetişkinlerin büyük kayıpların yanında önemsiz gördüğü bir nesne çocuk için çok önemli olabilir. Örneğin, sevilen bir oyuncağını ya da battaniyesini kaybetme çocuğu çok üzebilir onun için ağlayabilir ve ısrarla onu geri isteyebilir.

BEBEKLİK DÖNEMİ

Bebekler depremden doğrudan etkilenmezler; ancak, annenin aşırı kaygı, korku ve güvensizlik duyguları içinde olması bebeğine vereceği bakımı ve onunla iletişimini olumsuz yönde etkileyebilir. Bebek, altı kirlendiğinde, acıktığında, kendini huzursuz hissettiğinde farklı türden ağlamalar gösterir. Annenin bunlara duyarsız kalması ve ihtiyaçları geciktirmesi ya da çok mekanik bir şekilde, bebekle konuşmadan onunla duygusal bir iletişime geçmeden bu ihtiyaçları karşılaması bebeğin gelişimine zarar verebilir. Bebekler stres ve güvensizlik koşullarında yoğun bir ağlama tutturabilirler,yatıştırılmaları, yeniden huzur ve güven duymaları güçleşebilir. Bu türden bir bakımın çok uzun sürmesi durumunda ise bebek ileride içine kapanabilir.

OKUL ÖNCESİ:

Okul öncesi dönemindeki çocuklar (2-5 yaş) depremin neden olduğu kayıplar ve yaşam şartlarında meydana gelen değişiklerle başa çıkmada oldukça zorlanırlar. Çünkü yaşamda bu tür deneyimleri az olduğu için başa çıkma yetenekleri de tam olarak gelişmemiştir. Bu nedenle de anne babanın, yakın akrabalarının ve öğretmenlerinin desteğine ihtiyaç duyarlar.

Bu dönemdeki çocuklar genellikle felaketten etkilendiklerini sözel olarak ifade edememelerine rağmen, kaygılı ve üzgün olduklarını davranışlarıyla belli ederler.

2-6 yaşları arasındaki çocuklarda görülebilecek bazı değişiklikler şunlardır:

·yeme sorunları; iştahsızlık ya da aşırı yemek yeme, kusma, ishal ya da kabızlık

·uyku sorunları; uyuyamama, aşırı uyuma ya da kabus görme

·parmak emme, altına kaçırma gibi bebeksi davranışlar,

·karanlıktan, hayvanlardan, yabancılardan veya canavarlardan korkma, daha önce korkmadığı, ancak ona depremi hatırlatan gürültülerden ve yerlerden korkma

·annesinin eteğine yapışıp onu bırakmama ve ayrılmaktan korkma

·kendini güvende hissettiği yerden ayrılmak istememe (çadırdan dışarı çıkmak istememe gibi)

·sürekli anne ya da babayla birlikte uyumak isteme

·tam olarak açıklayamadığı ağrılardan şikayet etme

·sinirlilik, söz dinlememe ve aşırı hareketlilik

OKUL ÇAĞI:

Bu yaş grubundaki çocuklarda bebeksi davranışlar oldukça yaygın biçimde görülebilir. Çocuk ya tam olarak içe kapanır ya da daha saldırganlaşır. Depremde özellikle oyuncaklarının, kendisine armağan olarak verilmiş olan eşyaların ve beslediği ev hayvanlarının kaybından çok etkilenirler.

6-11 yaşları arasındaki bir çocuk,

·daha sinirli olabilir; arkadaşları ve kardeşleriyle geçinmekte zorlanabilir.

·saldırgan davranışlar gösterebilir ya da içine kapanabilir, oyun oynamak istemeyebilir

·anne babasının dikkatini çekmek için kardeşleriyle yarış içine girebilir,

·arkadaşlarıyla ya da aile üyeleriyle birlikte olmak istemeyebilir, ya da anne-babasının yanından hiç ayrılmayabilir,

·okula gitmek istemeyebilir,

·kendini halsiz hissedebilir, sınıfta uyuya kalabilir,

·okul başarısı düşebilir,

·dikkatini toplamada zorlanabilir,

·geceleri kabus görebilir, iyi uyuyamayabilir,

·sanki hiç birşey olmamış ya da hissetmiyormuş gibi görünebilir,

·sık sık ağlayıp, sızlanarak mızmızlık yapabilir,

·yedirmenizi ve giydirmenizi isteyebilir,

·başağrısı, görme ve işitme ile ilgili şikayetlerde bulunabilir,

·ısrarlı kaşıntıları olabilir,

·mide bulantısı görülebilir,

·tam olarak açıklayamadığı ağrılardan şikayet edebilir,

·rüzgar, yağmur ve fırtına gibi diğer doğa olaylarından korkabilir,

·söz dinlemeyebilir,

·başından geçenlerle ilgili olarak sürekli konuşmak isteyebilir,

·daha önce olmayan tikler gösterebilir,

·konuşmada güçlük çekebilir, kekeleyebilir,

·depremde yaşadıklarını abartabilir ya da çarpıtabilir.

ERGENLİK:

Bu yaş grubunda akran ilişkileri çok önemlidir. Ergenler arkadaşlarından yakın ilgi ve kabul görmek; korkularıyla ve diğer tüm duygularıyla oldukları gibi kabul edilmek isterler. Kaygı ve gerginliklerini, saldırganlıkla, isyankarlıkla, içe kapanma ya da dikkat çekmeye çalışarak ortaya koyarlar. Bu yaş grubundaki gençler, pek çok kişi ölmüş iken kendilerinin kurtulmuş olmalarının verdiği bir suçluluk duygusu içinde olabilirler. Akranları tarafından kabul görmeyen ergenler içlerine kapanabilir ve bu ergenlerde depresyon gözlenebilir. Depremin yaralarının sarılmasıyla ilgili toplumsal çabalarda kendilerine yetişkinler kadar sorumluluk tanınmadığı için kendilerini engellenmiş hissedebilirler. Ergenlik dönemi, yetişkinliğe uzun bir geçiş dönemidir. Bu dönemin başında ve sonunda gençlerde gözlenebilecek tepkiler de değişebilir. Bu nedenle burada ergenlik dönemine ait tepkiler 11-14 ve 14-18 yaş grupları olarak ayrı ayrı ele alınmıştır.

11-14 yaşlarındaki ergenlerde gözlenebilecek tepkiler:

·fiziksel şikayetler (baş dönmesi, başağrısı, mide bulantısı gibi)

·aşırı yemek yeme ya da iştahsızlık

·aşırı uyuma ya da hiç uyuyamama şeklinde uyku bozuklukları

·belirsiz,tam açıklanamayan ağrı ve acılar

·daha önce ilgi duyduğu şeylere karşı ilgisini kaybetme ve içine kapanma

·sorumluluklarını yerine getirememe

·okula gitmeme, okul başarısında düşme

·anne babanın ve öğretmeninin dikkatini üzerine çekmeye çalışma

·okulda ve evde kurallara karşı gelme

·kardeşleriyle ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde bozulma, akranlarına ilgi göstermeme

·içki veya sigara içme, esrar ve eroin gibi uyuşturucuları kullanma eğilimi

·ölen yakınıyla birlikte olma isteğini dile getirme ve bazılarının bu sebeple intihar girişiminde bulunması.

14-18 yaşlarındaki ergenler ise,

·kendilerini suçlu hissedebilirler

·çaresizlik duyguları içinde olabilirler

·felaket karşısındaki duygularını kabul etmeyebilirler

·hareketlerinde aşırı bir artış ya da azalma olabilir

·dikkati toplama ve planlı davranmada güçlük çekebilirler

·aileden ve akranlarından uzaklaşıp yalnız kalmak isteyebilirler

·alkol, sigara ve uyuşturucu (esrar, eroin vb.) kullanmak isteyebilir ve suç işleyebilirler

·aile üyelerine ve akranlarına karşı saldırgan davranışlar içine girebilirler

·depremin ortaya çıkardığı bazı tepkileri kabullenmeyebilirler

·başağrısı ve belirsiz diğer fiziksel şikayetler olabilir

·hastalanmayla ilgili korkular yaşayabilirler

·genç kızlarda ağrılı ay hali ya da ay hali olmama görülebilir

Bazı ergenler deprem felaketinde kurtarma çalışmalarına yardım ettikleri için birçok yaralı ve ölüyle karşılaşmış olabilirler. Ergenler bu dayanılması güç görüntüler karşısındaki duygularını çoğu kez nasıl ifade edeceklerini bilemezler ve bazı ergenler engellenme, öfke ve suçluluk duygularıyla suç davranışlarına yönelebilirler. Deprem sonrası kurtarma ve yardım çalışmalarına etkin bir şekilde katılmış olan ergenlerde ayrıca aşağıdaki tepkiler görülebilir:

·Sindirim sistemi ile ilgili problemler

·Cilt döküntüleri

·Astım krizleri

·Sinirlilik ve gerginlik

BU TEPKİLER NE ZAMAN ÖZEL İLGİ GEREKTİRİR? Yukarıda sayılan tepkiler çocuk ve gençlerin deprem gibi bir felaketi takip eden zamanda göstermeleri beklenen doğal tepkilerdir. Çocuk ya da genç, depremden önce fiziksel şiddete maruz kalmış, ciddi bir hastalık geçirmiş, ya da birtakım sorunları ve problemleri olmuş ise depremin psikolojik etkilerini daha yoğun yaşayabilir. Özellikle deprem öncesinde bunların üstesinden gelememiş iken bir de depremi yaşadıysa bu felaketle başa çıkmada çok zorlanabilir. Yukarıda sayılan olağan tepkilerin uzun süre devam ettiği ve çocuğun günlük yaşamını sürdürmesini engellediği durumlarda tepkilerine özel bir ilgi gösterilmelidir. Böyle durumlarda çocuk ya da gencin uzman bir kişi tarafından değerlendirilip desteklenmesi gerekebilir. Bu durumlar şöyle sıralanabilir:

·Çocuğun davranışlarında ve genel halinde ortaya çıkan ve 2 haftadan daha uzun süren olağan dışı değişimler gözlendiğinde

·Çocuk yukarıda sayılan olağan tepkilerden pekçoğunu birarada gösteriyorsa

·Çocuğun davranışlarındaki değişimler çok farklı durumlarda da görülüyorsa, örneğin, hem evde, hem de okulda arkadaşlarıyla birlikteyken

·Çocuk kendine zarar vermeye çalışıyor ya da vereceğini ifade ediyorsa

·Çocuğun daha önceden iyi olan okul başarısında önemli ve devam eden bir düşüş gözlemleniyorsa,

BU TEPKİLERLE BAŞA ÇIKMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR? Çocukları bilgilendirmek, onlara duygusal destek vermek, felaketle başa çıkmadaki çabalarınıza onları da katmak ailenizi bir araya getirmede yardımcı olacaktır. Deprem gibi büyük bir felaket karşısında ailenin birbirine kenetlenmesi, aile ilişkilerini depremden sonra da devam edecek şekilde güçlendirir.

·Deprem hakkında konuşmaktan çekinmeyin.

Başınızdan geçen olayı küçümsemeyin. Size ne kadar zor gelirse gelsin gerçekleri saklamadan olan biteni çocuğunuza anlatın. Eğer çocuk üzülecek diye gerçekler saklanırsa, o zaman neler olduğunu kendisi anlamaya ve yorumlamaya çalışacaktır. Böyle bir durumda kendisinin fikir yürütmesi daha fazla endişelenmesine ve korkmasına neden olur. Çocuğa, gerçekleri saklamadan anlaşılır bir dilde anlatmak onun size güven duymasını sağlar. Ergenlerin ise bu konuyu akranları ve diğer yetişkinlerle konuşmasına, tartışmasına izin verin. Ergenler de deprem ve alınacak önlemler konusunda ne kadar bilgilenirlerse yaşamlarını da o kadar kontrol altına alabilir; gelecekleriyle ilgili planlar yapıp çalışabilirler.

·Deprem konusunu siz açmayın, fakat çocuğunuz bu konuda konuşmak istediğinde onu

dinleyin, sorularını cevaplayın, ona destek olup onu rahatlatın. Çocuğunuzun duygularını ifade edebilmesi için gerekirse mutlu, üzgün, kızgın, korkmuş gibi duygu bildiren kelimeleri kullanarak siz kendi duygularınızdan söz edin.

·Çocuğunuzu neler hissettiğini söylemesi için zorlamayın, bırakın kendisi için uygun

zamanı o seçsin. Birey bazen kendinde aşırı stres yaratan durumları kabul etmekte zorlanır. Bu durumda yaşanan stresi inkar etmek faydalı olabilir. Aynı şekilde ağlamak, aşırı uyumak ya da hayaller kurarak bu travmatik durumdan geçici olarak uzaklaşmak çocukları ve özellikle ergenleri rahatlatabilir.

·Çocuğunuzu depremin, hiçbir şekilde onun bir hatası sonucu olmadığı konusunda ikna

edin. Ona anlayabileceği bir dilde depremin ne olduğunu, neden olduğunu ve depremin kendi davranışları ya da sözleri için bir ceza olmadığını açıkça anlatın. Örneğin, “deprem aynı yağmurun yağması, rüzgarın esmesi gibi bizim kontrolümüzde olmayan bir olay, yani sen akşam yemeğini yemediğin, kardeşine küfür ettiğin, arkadaşını dövdüğün, anneni üzdüğün için olmadı” gibi ifadeler kullanın.

·Çocuğunuzun bu olayda daha fazla örselenmesine elinizden geldiğince engel olun.

Örneğin, televizyonda yıkılmış evleri, ağlayan insanları, yaralıları gösteren programları izlemesini engelleyin. Çocuğunuzu onu üzen, tekrar depremi hatırlatan durumlardan, olaylardan ve yerlerden korumaya çalışın.

·Elinizden gelen en kısa sürede depremden önceki ev düzeninizi sağlamaya ya da yeni

bir düzen oluşturmaya çalışın. Çocuklar için düzenli bir günlük program uygulayın. Örneğin, her sabah kalkıp birlikte kahvaltı etmek, ortalığı toplamak, birlikte oyun oynamak, öğle yemeğinden sonra birlikle bir süre kitap okumak, uyumak gibi. Farklı birşeyler yapmanız gereken günlerde çocuğunuza bunu önceden anlatın.

·Çocuğunuza karşı sıcak ve sevecen davranın.

Çocuğunuz sizin yanınızda olmak istiyor, yalnız kalmaktan korkuyorsa ona sarılın, kucaklayın, öpün, onu sevdiğinizi, onun yanında olacağınızı, onu bırakmayacağınızı söyleyin. Dokunma, okşama, sarılma özellikle küçük çocuklar için çok önemlidir. Felaket döneminde, bir süre için çocuğun istediklerini yapmanın bir sakıncası yoktur, aksine böyle olağanüstü bir dönemde az da olsa gerekebilir. Bu dönemde çocuğunuzun şımaracağından korkmayın.

·Yatma zamanı geldiğinde çocuğunuzun yanında olmaya çalışın.

Uykudan önce ona hikaye okuyun ya da anlatın, sırtını okşayın, gün hakkında sessizce konuşun. Geceleri istiyorsa ışığı açık bırakın, biraz fazla uyumasına ya da çok korkuyorsa yanınızda yatmasına göz yumun.

·Herhangi bir nedenle çocuğunuzdan bir süre ayrılmanız gerekirse, ona nereye

gideceğinizi mutlaka anlatın ve döneceğinizden emin olmasını sağlayın.

·Çocuğunuzdan beklediğiniz davranışlar ve sorumluluklar hakkında onunla konuşun.

Çocuğunuzun isteklerini yerine getirmeniz onun bu olayda yaşadıklarını atlatması için ne kadar gerekli ise bir yandan da düzenli bir yaşama geçmek için kurallar koymak da o kadar önemlidir. Eğer çocuğunuz hiçbir kuralı dinlemiyorsa, onunla yapması ve yapmaması gereken davranışları ve o davranışları neden yapması ya da yapmaması gerektiği konusunda konuşun. İstediğiniz davranışları sergilediğinde "aferin ne kadar güzel" gibi sözlerle onu ödüllendirin. Çok zorda kalsanız bile ona vurmayın ve herhangi bir fiziksel ceza uygulamayın.

·Ailenin birarada olmasını sağlayın:

Aile üyelerinin birlikte olması travmanın atlatılması için önemlidir. Ayrıca akrabalarınız ya da komşularınız sizi merak edip, telefonla aradıklarında çocuğunuzla bunu paylaşın. Bunlar çocuğa başkaları tarafından da düşünülüp sevildiği duygusunu verecektir. Sosyal destek için akrabalarınızla ve yakın aile çevrenizle ilişkilerinizi en kısa sürede yeniden kurun ve sürdürün.

·Çocuğunuzun kendini ifade etmesini kolaylaştırın.

Çocuğu deprem hakkında oyunlar oynaması (kepçe, kamyon, ambulans vs. ile), resimler yapması veya bu konuda yaşadıklarını, hissettiklerini yazması için destekleyin. Böylece çocuk sözel olarak ifade edemediği duygularını ortaya koyma olanağı bulacaktır. Yaptığı resimleri ya da yazdıklarını eve asabilir ya da yakın akrabalarınıza gönderebilirsiniz.

·Çocuğunuzun bazı şeyleri kontrol etmesini sağlayın.

Deprem gibi üzerinde hiçbir kontrolümüzün olmadığı bir durum yaşarken biz de kendimize olan güvenimizi yitirebiliriz. Hayatımızın kontrolümüz altında olduğunu hissetmek bizim güvenlik duygumuz için ne denli önemli ise; çocuklar için de o kadar önemlidir. Bu nedenle günlük yapılan işleri planlayın ve planlamaya çocuğunuzun da katılmasını sağlayın. Ayrıca çocuğunuza mümkün olduğunca çok ufak ta olsa kararlar alabilmesi için seçenekler sunmaya çalışın. Örneğin, birkaç giysiyi, yiyeceği ya da oyuncağı gösterip kendisinin karar vermesini sağlayın.

·Çocuğunuzun yetişkinlere yeniden güvenmesini sağlayın.

Deprem felaketi çocuğun sadece kendine olan güvenini değil, deprem felaketine engel olamadıkları için yetişkinlere olan güvenini de yitirmesine neden olur. Çocuğunuzun güvenini tekrar kazanmak için, ona verdiğiniz sözleri mutlaka tutun ya da yerine getiremeyeceğinizi düşündüğünüz şeyler için söz vermeyin.

·Çocuğunuzun geleceğe güvenle bakmasını sağlayın.

Kısa süreli gelecek için çocuğunuzla birlikte gerçekleşebilecek planlar yapın ve gerçekleştirin. Örneğin, haftaya okul kaydını yenileyelim, anneannenlere gidelim gibi. Böyle deneyimler çocuğun gelecekle ilgili belirsizlikten kurtulmasını ve tekrar gelecekten birşeyler beklemesini sağlar.

·Eşinizi kaybettiyseniz çocuğunuzun, onunla olan ilişkisini ve onun verdiği bakımı

özleyebileceğini unutmayın. Bu özlemini, sizin bakımınızı protesto ederek ifade edebilir. Bu konuda duyarlı ve toleranslı olun.

·Çocuğunuzun sağlığına dikkat edin.

Sağlıklı bir çocuk diğer yaşamsal güçlüklerle daha kolay başa çıkar. Bu nedenle çocuğunuzun dengeli beslenmesine, yeterince dinlenmesine, temiz yerlerde bulunmasına ve kişisel temizliğine dikkat edin.

·Çocuğunuz aile ile ilgili ek sorumluluklar aldıysa, arada bir bunları azaltma yollarını

arayın. Örneğin, bir sabah daha geç uyanması ya da günlük işler yerine arkadaşları ile birtakım faaliyetler yapması için fırsat tanıyın. Size ve aileye yardım etmek için yaptıkları konusunda kendisini takdir ettiğinizi ve onunla gurur duyduğunuzu sık sık dile getirin.

·Ergenlik çağındaki gençlere sosyal ilişkilerini yeniden kurmaları konusunda destek

olun. Gençlerin deprem felaketini atlatabilmelerinde, arkadaş bağlarını tekrar kurmaları önemlidir. Bu bağların kurulması için yetişkinlerin gençleri desteklemesi gerekebilir. Sosyal etkinliklere katılmaları için onları cesaretlendirin; spor yapabilmeleri için gönüllü kuruluşlardan yardım isteyin, gereken koşulları oluşturun. Hiçbir şey yapamıyorsa yürüyüşler yapmasını sağlayın. Ayrıca normale dönme çalışmalarında gençlerin de katkısını almak onların kendine olan güvenlerini artırabilir, gençlerin el ele vererek birlikte çalışması ise birliktelik duygusunun gelişmesi için önemlidir. Başkalarına yardım etmek pek çok gencin kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. Bu amaçla gerektiğinde bulunduğunuz bölgede gönüllü kuruluşların sağladığı rehabilitasyon olanaklarından yararlanın.

·Çocuğunuzun uyku problemleriyle ilgilenin.

Gece uykusunda korkuyla sayıklayan ya da uykudan ağlayarak uyanan çocuğunuzun yanına gidin, onu sakinleştirin, odayı hemen aydınlatmayın ve yüksek sesle konuşmayın. “Herhalde çok kötü bir rüya gördün” diyerek onun gördüklerini anlatmasını sağlayın ve kesmeden dinleyin. Sakın “korkacak bir şey yok “ demeyin. “Anladım çok korkmuşsun, tüm bunlar sana gerçekmiş gibi geldi” diyerek korkusunu anladığınızı belirtin ama bunun gerçek olmadığı konusunda onu ikna etmeye çalışın. Yanında duracağınızı, şimdi güvende olduğunu söyleyin ve mümkünse tekrar uykuya dalana kadar yanında durun. Uyku sorunu olan çocukların gündüz oyun ve diğer etkinliklerle yorulmalarını sağlayın. Gece uykusundan önce mümkünse ılık bir banyo aldırın. Tüm bunlar çocuğun kaygısını azaltacak ve kendini güvende hissetmesini sağlayacaktır.

·Niçin okula gitmek istemediğini anlamaya çalışın.

Böyle bir felaketten sonra küçük çocukların okula gitmek istememelerinin bir nedeni ailelerinden ve sevdiklerinden ayrılmak istememeleri olabilir. Ailenin de güvensizlik nedeniyle çocuğu okula göndermedeki isteksizliği bu durumu daha da körükleyebilir. Eğer çocuğunuz okulda başarılı bir çocuksa okula geç başlatmayın ya da okula gidemediği günlerin sayısını olabildiğince az tutun. Bu çocuklar, okulda bazı şeyleri kaçırdıkları ve arkadaşlarına yetişemeyecekleri düşüncesiyle de okula gitmek istemeyecekleri için başarıları düşecektir. Başarısı düşük olan çocuklar ise deprem sonrasındaki bu karmaşıklık ve belirsiz yaşam koşullarında okula ve ev ödevlerine konsantre olmakta güçlük çekecekler ve okul başarıları daha da düşecektir. Bu nedenle günlük yaşamınızı mümkün olduğunca düzene sokun ve çocuğunuzun bu sebeple bir endişe yaşamamasını sağlayın. Öğretmeniyle iletişimini koruyun; hatta deprem öncesine göre daha yoğun bir iletişime geçin. Çünkü çocuğunuz sizin problemlerinize duyarlıdır ve bunlara bir yenisini katmamak için size sorunlarından söz etmeyebilir. Bunun yerine yakın bulduğu öğretmeniyle derdini paylaşabilir ya da bu sorunu okul ortamında gösterebilir.

·Çocuğunuzun yasına destek olun.

Yaşanan deprem felaketinin ve buna bağlı kayıpların ardından çocuğun ölüm hakkındaki soruları artacaktır. Bu soruların altındaki önemli kaygılardan biri anne ya da babasını kaybedeceği korkusudur. Bazen kendi ölüm korkunuzdan dolayı, bazen de kendi yasınızı yaşadığınız için çocuğun bu konudaki soru ve endişeleriyle çok fazla ilgilenemeyebilirsiniz. Anne babalar bazen de çocuklarının üzülmemeleri ve onları acıdan korumak için ölüm hakkında konuşmak istemeyebilirler. Ancak çocuklarla ile duyguları paylaşmak, onlarla anlayabilecekleri düzeyde konuşmak ve kullandığımız kelimelere dikkat ederek açıklamalarda bulunmak yararlıdır. Çünkü çocuklar bilmedikleri konularda fanteziler üretmeye ve kendi kendilerine bazı açıklamalar getirmeye çalışacaklardır. Genellikle de bu açıklamalar çocuklar için gerçek olandan daha korkutucudur. Anne ya da babasından birini kaybeden ve diğerinin de öleceğinden korkan bir çocuğa yanında olduğunuzu onu hiç bırakmayacağınızı ve yeniden eskiden yaptığı pek çok şeyi yapabileceğini söyleyerek gelecekle ilgili endişelerini gidermeye çalışın. Ölen anne ya da babası kendisini bırakıp gittiği için öfkeli olan bir çocuğun da öfkesini boşaltmasını sağlayın. Kum, su ve oyun hamuru gibi malzemelerle oynama, spor yapma çocuğa bu konuda yardımcı olacaktır. Ayrıca yakını ölen herkesin onun yaşadığı duyguların aynısını yaşadığını hatırlatın. Anne ya da babasının ölümünden kendini sorumlu tutan ve bu yüzden yoğun suçluluk duygusu yaşayan çocuklar ise genellikle onu üzdükleri, ya da kızdıkları bir zamanda onun ölmesini istedikleri için bunun gerçekleştiğini sanırlar. Bu çocuklara, yaşamda bazı olayların (ölüm ve doğal afetler gibi) bizim kontrol edemeyeceğimiz olaylar olduğunu ve bu ölümün de kesinlikle kendi hatasından kaynaklanmadığını anlamasını sağlayın. Ergenlerin yası yaşamak istemelerini ve bazen yalnız kalmak istemelerini anlayışla karşılayın, onlara destek olun ve ölen kişi hakkında konuşmak istediklerinde mutlaka konuşun ve giderek olumlu anıları ön plana çıkarın.

BU OLAYLA AİLENİZLE BİRLİKTE BAŞEDİN! Deprem gibi doğal bir afette ortaya çıkan bu çok normal ama geçici tepkilerle her birinizin tek tek başetmesi elbette önemlidir. Ancak aile olarak yaralarınızın daha kısa sürede sarılması ve normal günlük yaşama dönebilmeniz için aşağıdaki noktalara dikkat etmeniz önemlidir.

·Çok büyük bir felaket yaşadığınızı; şaşırmış, sarsılmış ve desteğe ihtiyacınız olduğunu kabul etmeniz iyileşme sürecinin çok önemli bir kısmıdır.

·Her aile üyesinin depremden farklı bir şekilde etkilenmiş olduğunu ve herkesin yeniden eskiye dönmesinin farklı sürelerde gerçekleşebileceğini unutmayın.

·Yaşamı yeniden kurma çabalarına ve günlük işlere tüm aile üyelerini katın.

·Aile üyelerinin rollerinde bazı değişmeler olabilir; esnek ve dikkatli olun. Örneğin, bir ergen hayatında ilk kez kardeşlerinin de bakımını üstlenmek zorunda kalabilir. Bu arada ergenin kendi ihtiyaçlarının da karşılanmış olmasına dikkat edin. Ev ile ilgili sorumlulukları bir kişiye yüklememeye çalışın, paylaşın.

·Birbirinize yakın ilgi, şefkat ve anlayış gösterin.

Çocukların Depreme Olan Tepkilerini Neler Etkiler?

06 Kasım 2007

ÇOCUKLARIN DEPREME OLAN TEPKİLERİNİ NELER ETKİLER?

Çocukların deprem felaketi karşısındaki tepkileri birbirinden farklı olabilir. Bazıları depremin hemen ardından birtakım davranış değişiklikleri gösterirken, bazıları günler ve haftalar, hatta aylarca hiçbirşey olmamış gibi davranıp daha sonra problemli davranışlar sergileyebilirler. Bu yüzden önümüzdeki aylar içinde elinizdeki broşürü zaman zaman alıp okuyun. Böylece depremin normal psikolojik etkileri konusunda hem daha iyi bilgilenecek hem de önerileri unutmamış olacaksınız.

Çocukların depremden etkilenme derecesini bir takım faktörler belirlemektedir. Bunlar:

·Ailenin tepkisi: Çocuk depremden doğrudanetkilenmese bile ailesinin deprem karşısındaki tepkileri ve korkularından çok etkilenebilir. Çocuğun deprem karşısında çaresiz kalan ailesine olan güveni sarsılabilir. Ailesinin felaket karşısındaki korku ve kaygılarından en çok da okul öncesi yaş grubundaki çocuklar etkilenirler. Bu nedenle bir yandan kendinizi diğer yandan da çocuklarınızı yeniden güçlendirmeye çalışınız.

·Kayıp derecesi: Çocuğun deprem felaketinde tanık olduğu ya da gördüğü hasar ve kayıp ne kadar büyük ise etkilenme derecesi de o kadar fazla olacaktır. Özellikle aileden bir veya daha fazla kişinin öldüğü veya ağır yaralandığı, çocuğun kendisinin yaralandığı ya da evinin ve okulunun yaşanamaz hale geldiği durumlarda çocuk, bu felaketle başa çıkmada oldukça zorlanır. Aile üyelerinden birinin ölümünden dolayı rollerin değiştiği, örneğin, annenin baba, ablanın anne rolünü üstlenmek zorunda kalması gibi durumlarda aile içi ilişkilerde zorluklar yaşanacaktır. Çocuk, bu koşullarda yeni yaşama geçerken daha da zorlanacaktır.

Depremi yaşamayan çocuklar bile, hiçbir kayıpları olmadığı halde televizyonda gördüklerinden ve yetişkinlerin olay hakkındaki konuşmalarından etkilenebilir ve benzer tepkileri gösterebilirler.

·Yaş / Cinsiyet: Çocukların zihni yetişkinlerinkinden daha esnek ve işlenmeye daha uygun olduğu için, çocuklar hem olumlu hem de olumsuz etkilere daha açıktırlar. Bu nedenle felakette yaşanan olaylardan etkilenme olasılıkları daha yüksektir. Cinsiyet açısından ise kız çocuklarında içe dönük ve sessiz, sakin olma; erkek çocuklarında ise hiperaktif davranışlar (olduğu yerde duramama, sürekli hareket etme) daha fazla görülmektedir.

·Daha önceki yaşantılar: Depremden önce başka örseleyici yaşantıları olan çocuklar bu felaketten daha çok etkilenebilirler. Örneğin, anne babası boşanmış, kendisi şiddete maruz kalmış, aile içinde şiddeti gözlemlemiş ya da ailesinde ciddi bir sağlık problemi yaşayan çocuklar gibi. Ayrıca deprem öncesinde de bazı psikolojik problemleri olan veya okul başarısı zaten iyi olmayan çocukların, bu tür yaşantıları olmayan çocuklara göre deprem felaketinden daha çok etkilenmeleri beklenebilir. Ancak şu da unutulmamalıdır ki yaşça daha büyük olup daha önceki yıllarda stresli durumlardan geçmiş ve bununla başedebilmiş çocukların, deprem felaketinin yarattığı etkilerden de diğer çocuklara göre daha kolay sıyrılması mümkündür.

·Depremin dolaylı etkileri: Deprem felaketinin pek çok olumsuz etkisi, sadece çocuğun doğrudan yaşadığı deprem sarsıntısı, yıkıntılar, yaralanma ve kayıplar nedeniyle ortaya çıkmaz. Depremin dolaylı etkileri de çocuğun yaşadığı güçlükleri artırıcı bir rol oynayabilir ve iyileşme sürecini geciktirebilir.

·Günlük yaşantı: Evin yıkılması veya hasarlı olması nedeniyle başka yere taşınılması, kalabalık ve rahat olmayan alışılmışın dışındaki ortamlarda yaşamak zorunda kalınması ve günlük işleyişin çeşitli nedenlerle aksaması durumlarında çocuklar deprem felaketinden daha fazla etkileneceklerdir.

·Ayrılık: Çocuk ailesinden herhangi bir bireyi kaybetmemiş olsa da, herhangi bir nedenle bir süre onlardan ayrı yaşamak zorunda kaldığında, bu durum onun üzerinde ilave bir kaygı ve stres yaratacaktır.

·Aile içi ilişkiler: Aile içinde hastalık ya da ölüm gibi nedenlerle rollerin değiştiği, aile içi ilişkilerin bozulduğu, ailedeki yetişkinlerden birinin fazla miktarda alkol almaya başladığı, şiddetin ortaya çıktığı ya da var olan şiddetin arttığı durumlarda iyileşme gecikecektir.

·Ekonomik koşullar: Ailenin geçim kaynaklarının kısıtlandığı ya da yok olduğu, ihtiyaçların karşılanmasının aksadığı durumlarda çocuk daha olumsuz etkilenecektir.

·Sosyal destek: Anne babanın çocuğuna olan ilgi ve desteğinin azalması, çocuğun arkadaşları ve komşularıyla ilişkide olduğu sosyal çevrenin bozulması da çocuğun düzelmesini geciktirecektir.

Bunama (Demans)

06 Kasım 2007

BUNAMA (DEMANS)

"Benim babam 65 yasında. Bir kaç aydır davranışlarında değişiklikler olmaya başladı. Çok çabuk unutuyor.Her şeyi tekrar tekrar soruyor.Yakın akrabalarımızı bile zaman zaman tanımıyor.Hatta her gün gördüğü torunlarına bile; Sen kimin oğlusun? Buraya neden geldin ?… gibi sualler soruyor.Evin içinde tuvaleti bulumadığından bazen küçük abdestini altına kaçırıyor sonra üzülüp ağlıyor . Birde her şeyden önemlisi yeni olayları hatırlamıyor.Mesela sabah konuşulanlar hiç olmamış gibi davranıyor ancak eskileri günde bir kaç defa dinlediğimiz oluyor. Bu durum zaman zaman düzeliyor ama genelde artıyormuş gibi geliyor bize."

İnsanoğlunun beyni diğer tüm organları gibi her gün biraz daha yaşlanmakta ve işlevini eskisine göre daha az yapabilmektedir. Genelde bu kayıp uzun zamanlarda gerçekleştiğinden çevre tarafından farkedilmezler. Ancak yukarıda anlatılan tablo gibi bizim demans olarak değerlendirdiğimiz tablolar oluştuğunda herkesin rahatça farkettiği BUNAMA (Demans) tablosu ortaya çıkar. Bu durumun ne zaman ve hangi nedenle ortaya çıktığı konusu burada açıklayamayacağımız kadar uzundur. Ancak Bunumada (demans ) ortaya çıkan belirtileri aşağıdaki gibi sıralamak mümkindir.

- Bellek bozukluğu olması yani yeni bilgileri öğrenme ve daha önceden öğrenilmiş bilgileri hatırlama yeteneğinin bozulması buna bağlı olarak hafızadaki boşlukları uydurulmak suretiyle doldurulması.

- Konuşmada bozulma,

- El kol ve ayaklarda gözle görülür bir bozulma olmamasına rağmen günlük işlerini yerine getirememe (Elbiselerini giyememe , düğmelerini düğmeleyemez ,kaşığı tutamam vs)

- Duyu organlarında bozukluk olmadığı halde nesneleri tanıyamama, isimlendirememe ne işe yaradıklarını söyleyememe.

- Tasarlama organize etme karar verme belli işleri sıraya koyma ve soyut düşünme yeteneğinin bozulması gibi durumların varlığı.

Bu durum demans olarak adlandırır. Bu rahatsızlıkların tedavi neticesi tam manasıyla düzeltilmesi mümkin olmayabilir ama kişinin günlük işlerini daha iyi yapabilmesi çevresi ile yaşadığı uyum problemlerinin en aza indirilmesi için yapılacak bir takım müdahaleler vardır.

*********Ailelerin yapacağı en önemli şey: bu tür hastaları mümkin ise hep aynı evde ikamet ettirmek , eşyalarının yerini hep sabit tutmak yani hayatındaki değişiklikleri en aza indirmeye çalışmaktır. Çünki öğrenme yetenekleri de kısıtlanan bu tür hastalar yeni çevreye uyum sağlamakta çok zorlanırlar. Bu nedenle yaşadıkları her problemde çevresindekilere sıkıntı verebilecek olaylara neden olurlar.

Çocuklar İçin Depremin Anlamı Nedir?

06 Kasım 2007

ÇOCUKLAR İÇİN DEPREMİN ANLAMI NEDİR?

Çocuklar da yetişkinler gibi deprem felaketinden korkarlar. Ne var ki depremi, biz yetişkinler gibi kontrolümüz dışında olan doğal bir olay olarak anlamakta güçlük çekerler. Üstelik çocuklar, kendilerini koruyan ve tamamen güven duydukları yetişkinlerin bu olay karşısında çaresiz kalmasından endişe duyarlar.

·Okulöncesi dönemdeki çocuklar bu felaketin, anne-babasının onaylamadığı bir düşüncesi ya da davranışı nedeniyle başlarına geldiğini sanırlar.

·Okul çağındaki çocuklar ise doğal olayları anlayabilirler. Ancak, böylesine büyük bir felaketi daha önce yaptıkları kötü bir davranıştan dolayı kendilerine verilen bir ceza olarak algılayabilirler.

·Ergenlerin depremi algılayışı ise yetişkinlerinkine oldukça benzerdir. Ancak bu felaketin kendi başlarına gelmiş olmasından öfke duyabilirler.

Çocuklarınızla Etkili İletişim Kurma Yolları

06 Kasım 2007

ÇOCUKLARINIZLA ETKİLİ İLETİŞİM KURMA YOLLARI

Körfez Depremi gibi büyük bir coğrafi bölgede yer alan ve toplumun büyük bir kısmını etkileyen doğal felaketler, sadece bölgede yaşayanları değil tüm ulusu derinden sarsan olaylardır. Bölgede yaşayanlar için kendilerine fiziksel ve sosyal destek veren çevrenin neredeyse tümüyle zarar görmesi, durumu daha da güçleştirir. Evimizi, yakın akraba ve arkadaşlarımızı kaybetmiş olmanın acısı büyüktür. Bu kayıpların üstüne, yaşam koşullarındaki değişmeler de eklendiğinde yaşadığımız stres artar. Örneğin, kötü hava koşulları, barınma koşullarının istediğimiz gibi olmaması, çocukların okul durumu, artçı depremlerin sürme olasılığı gibi pek çok faktör yaşanan stresi arttırır. Ayrıca üzüntü, pişmanlık, öfke gibi yaşamakta olduğumuz tüm duygular çocuklarımızla olan ilişkilerimizi daha da güçleştirebilir. Ne var ki çocuklar da bu doğal felaketten aynı bizim gibi etkilenmişlerdir. Araştırmalar doğal felaketlerden en çok yara alan grupların çocuklar, gençler ve yaşlılar olduğunu göstermektedir. Ancak anne ve babalarından, arkadaşlarından, öğretmenlerinden ve diğer aile üyelerinden yakın ilgi ve destek gören çocukların doğal afetin sonuçlarından daha az etkilendiklerini ve daha kolay ve çabuk başa çıktıklarını iyi biliyoruz.

Çocuklarınıza yardımcı olabilmeniz için sizin yardıma muhtaç durumda olmamanız gerekir. Eğer kendinizi çocuklarınızla aşağıda önerildiği şekilde ilgilenecek kadar iyi hissetmiyorsanız psikolojik yardım almaktan çekinmeyin. Kendinizi iyi hissetseniz, önerilere uysanız bile deprem sonrasındaki bu iyileşme sürecinin zaman alacağını, bazı olayların ve yaşantıların zaman zaman durumu geriye götüreceğini bilin. İyileşme sürecinde, en çok yarar gördüğünüz önerilere ağırlık verin, geleceğe yönelin ve genellikle olumlu bir tutum içinde olmaya çalışın. Elinizdeki broşür bu konuda size yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır. Bu broşürün dışında ihtiyacınız olan her türlü desteği alabileceğiniz herkese ve her kuruma baş vurmaktan çekinmeyin.

Çocukların Yakınlarının Kaybını Anlamalarına Nasıl Yardımcı Olabilirsiniz?

06 Kasım 2007

ÇOCUKLARIN YAKINLARININ KAYBINI ANLAMALARINA NASIL YARDIMCI OLABİLİRSİNİZ? Ailenin bir üyesi öldüğünde, tüm çocuklar şöyle ya da böyle bundan etkilenir ve yetişkinlerden farklı davranırlar. Yaşı çok küçük olan çocuklar ölümü anlamakta zorlanabilirler. Sevdiği birini kaybeden bir çocuğun kendini güvende hissetmesi ancak ailedeki en yakın üyelerden gelecek sevgi ve şefkatle mümkündür.

Ölüm acısının ve yaşanan karmaşık duyguların üstesinden gelmek çok güçtür. Küçük çocuklar aileden birinin ölümüyle ilgili duygularını dile getiremezler. Bu yüzden çocuklar, ölüm hiç olmamış ve kendileri bundan hiç etkilenmemiş gibi davranabilirler. Ölümle ilgili duygularını anlaşılması zor, farklı davranışlarla ve oyunlarıyla belli ederler. Çok küçük çocuklar bile, ifade edememelerine rağmen derin bir yas duygusu yaşarlar.

Okul öncesi yaştaki çocuklar ölümü genellikle geçici bir durum sanırlar. Ölenin geri gelmesinin mümkün olduğuna inanırlar. Çizgi filmlerde ölen ve tekrar yaşama dönen kahramanları gördükleri için bu inancı taşımaktadırlar. Yaşları 5 ila 9 arasında olan çocuklar, ölümü yetişkinler gibi algılamaya daha hazırdırlar ama yine de kendilerinin veya yakınlarının ölebileceğine inanmazlar.

Çocuklar sevdikleri birinin ölümü karşısında nasıl davranırlar?

Yas tepkisi beş aşamadan oluşur. Bunlar şok, korku, öfke, suçluluk ve kederdir. Bu aşamalar, aslında ister çocuk, ister yetişkin, ister doktor, ister hemşire olsun, ölümü yaşayan herkes için geçerlidir. Ancak herkesin bu aşamalardan geçerken gösterdiği davranışlar farklılaşabilir.

Kardeşi ya da anne-babasından biri ölen bir çocuk, çok büyük bir şok yaşayabileceği için bu ölümün gerçek olduğuna inanmaz. Sanki olmamış gibi davranabilir. Aile üyeleri ya da akrabalar, kendileri olayın şokunu üzerlerinden atamadıkları için, çocuğu istemeden ihmal edebilirler. “Çocuktur” diye onun neler hissettiği ile ilgilenmeyebilirler. Bu da durumu daha karmaşık hale getirir.

Anne ya da babasının ölümünden sonra çocuk kendisine şimdi kimin bakacağını merak eder, endişe duyabilir. Sevdiği diğer insanları da kaybedeceğini düşündüğü için yoğun bir korku içinde olabilir. Yakınlarının eteğine yapışır ve sıklıkla kendisini sevip sevmediklerini ya da ne kadar sevdiklerini sorabilir.

Ölen kişi, çocuğun dünyasında çok önemli bir yer tuttuğu ve çocuk kendini onun yanında güvende hissettiği ve o kişinin ölümü ile birlikte bu güven duygusunu yitirdiği için çocuk öfkelenebilir, kızabilir ve saldırganlaşabilir. Bunlar normaldir. Bu öfke onun itiş-kakışmalı oyunlarında, kabuslarında, gergin ve sinirli davranışlarında kendini gösterebilir. Çocuğun öfkesini, ailenin sağ kalan bireylerine yöneltmesi de epey sık görülür.

Annesi ya da babası ölen bir çocuk genellikle, daha küçük bir çocukmuş gibi davranabilir. Bebeksi tavırlarla, sürekli beslenmeyi, kucaklanmayı ve altının bağlanmasını isteyebilir. Konuşması bebek gibi olur parmağını emmeye, kekelemeye ve gece altını ıslatmaya başlayabilir.

BUNLARIN ÇOK DOĞAL AMA GEÇİCİ TEPKİLER OLDUĞUNU UNUTMAYIN.

Küçük çocuklar yakınlarının ölümüne kendilerinin sebep olduğuna inanırlar. Şöyle ki, eğer depremden çok daha önce, kardeşi, anne ya da babasına kızdığı için, yaşının gereği çok doğal bir tepki olarak, “keşke ölse” diye düşünmüşse bu dileğinin gerçekleştiğini sanır ve bundan büyük bir suçluluk duyabilir. Çocuk baş ve mide ağrısı çekebilir, kendisinin de öleceğinden korkabilir. Daha büyük çocuklar ölen kişiyi taklit edici davranışlar içine girebilir.

Çocuğun ölüm olayı karşısında gösterebileceği bu davranışların hepsi normaldir. Bu tür bir yas sürecinden geçen kişi için zaman önemli bir faktördür. Uzmanlara göre, çocuğun önemli bir ölüm olayının ardından 6 ay sonra, artık yavaş yavaş normal davranışlarına dönmesi ve günlük yaşantısını sürdürmesi beklenir. Ancak aileler, bu davranışların yanında, normal olmayan belirtilerin de farkında olmalıdırlar. Ölümü izleyen haftalarda, bazı çocukların ölen yakınının sağ olduğu konusunda ısrar etmesi doğaldır. Ama ölümün uzunca bir süre inkar edilmesi veya ölenin arkasından ağlayıp üzülmekten kaçınma, üzüntüyü uzun bir süre bastırmak, sağlıklı tepkiler değildir. Bu davranışlar, daha ileride kendini ciddi sorunlar halinde gösterebilir. Eğer bu altı aylık süre sonunda, söz konusu tepkiler devam ediyorsa ve aşağıdaki türden belirtiler varsa, çocukla ilgilenen kişilerin bir öğretmen, çocuk doktoru ya da bir ruh sağlığı uzmanından yardım istemeleri yararlı olacaktır.

·Çocuğun altı aydan daha uzun sürecek şekilde, gündelik olaylar ve faaliyetlerle ilgilenmemesi, herşeye karşı ilgisiz olması;

·Altı aydan daha uzun bir süre, “bebeksi” davranışlarını sürdürmesi;

·Ölen kişinin davranışlarını aşırı şekilde taklit etmesi, sürekli onunla beraber olmak istediğini tekrarlaması;

·Arkadaşlarından uzaklaşması;

·Okul başarısının çok önemli bir şekilde gerilemesi; okula gitmek istememesi;

Ölüm Olayının Çocuğa Söylenmesi:

Sevilen birinin ölümünün ardından geride kalanlar için en zor işlerden biri, bu konuyu çocuğa söylemektir. Aile üyeleri zaten kendileri kederliyken, bu sorun katmerlenmektedir

Ölümü kabul etmek ve bu üzüntünün üstesinden gelmek, pek çok yetişkin için bile çözülmesi zor bir sorun olduğundan, onlar çocukların da bu konuyla başedemeyeceğine inanırlar. Ölümle ilgili konuşmalardan, törenlerden çocuğu uzak tutmaya çalışarak, onu koruyacaklarını sanırlar. Asıl bu durum çocukları endişelendirir, şaşkınlık yaşamalarına ve kendilerini yalnız hissetmelerine yol açar. Çevrelerindeki insanlardan en çok destek ve güvence istedikleri bir zamanda, zihinlerini kurcalayan pek çok soruyla başbaşa kalırlar. Bu sorulardan bazıları arasında: “Bana şimdi kim bakacak?”, “Babam/annem/kardeşim/dedem, vb. neden öldü?”, “Ne zaman gelecek?” gibi sorular bulunmaktadır. Çocukların bu sorularına, onların anlayabileceği tatlı bir dille, olabildiğince gerçek ama basit cevaplar verin. Örneğin, 5 yaşından küçük bir çocuğa, ölen kişinin, uzun bir yolculuğa çıktığını, bu yolculuğun bildiğimiz yolculuklardan farklı olduğunu, o yüzden kendisine veda edemediğini ama her zaman bizi sevmeye devam edeceğini, bizi düşüneceğini söyleyebilirsiniz. Eğer çocuk 6 yaşında ya da daha büyük ise, ölümü, diğer canlıların (bir çiçek veya bir hayvan gibi) ölümü ile ilgili bir örnek vererek açıklayabilirsiniz.

·Ölümün ardından olabildiğince kısa bir sürede gündelik yaşantıya dönün. Kimsenin kendisini bırakmayacağına, onu sevip bakacağına inanabilmesi için, şefkat ve ilginizi sık sık, çok açık bir biçimde gösterin. Sorularına yanıt vermiş olsanız bile o size tekrar tekrar sorabilir.

·Sabırlı davranın ve sorularını tekrar tekrar yanıtlayın. Bazen çocuğun sorularının cevaplanması kadar sormaya cesaret edemediği ancak sizin sezdiğiniz ihtiyaçları da önemli olabilir. Bunların hepsi için çocuğu tatmin edecek şekilde açıklama yapmaya dikkat edin. Örneğin “Babam ne zaman geri gelecek?” sorusunun altında, “Bize kim bakacak?”, “Bizi kim koruyacak?” korkusu olabileceğinden, yanıtınız şöyle olabilir: “Yavrum, baban maalesef geri gelmeyecek, biz onu artık göremeyeceğiz ama hep seveceğiz. Hep düşüneceğiz. Ama merak etme hayatımız çok fazla değişmeyecek, sen okuluna gidebileceksin, arkadaşlarınla oyun oynamayı sürdürebileceksin. Ben de hep yanında olacağım ve seni koruyacağım.”

Çocuk böyle bir durumda yapılması gereken uygun davranışların da ne olduğunu bilemeyebilir. Sorular sorması, hissettiklerini söylemesi için cesaret verin. Kendi başınızdan geçmiş ölüm olaylarında neleri merak ettiğinizi; ailedeki bu kayıpla ilgili olarak yaşadığınız duyguları paylaşın. Ama asla, “Metin olmalısın, ağlamamalısın, sen ağlarsan o da üzülür gibi” sözlerle, neler hissetmesi, neler hissetmemesi gerektiğini söylemeyin.

·Size sevgisini göstermesine izin verin. Yakın bir zamanda sevdiği başka insanların ölmeyeceği konusunda güvence verin. Ölüm olayının çocuğun o kişiye yönelik herhangi bir kızgınlığıyla ya da öfkesi ile ilişkili olmadığını özellikle vurgulayın.

·Ölen kişinin ölümünden sonra yapılacak törenlere şu ya da bu şekilde çocuğun da katılmasını sağlayın. Cenaze töreninin ne olduğu ve neden yapıldığını ona açıklayın, fakat gelmesi için ısrar etmeyin. Korku içinde olan bir çocuğu cenaze törenine gitmesi için zorlamak doğru değildir. Onun yerine, dua etmesi, bir süre sonra ziyaret etmek amacıyla kabristana götürülmesi uygun olacaktır.

·Çocuklar bir kez ölümü kabullendiklerinde, yaşadıkları kederi, zaman zaman ve bazen de hiç beklenmedik anlarda ifade edeceklerdir ve bu uzun sürebilir. Geride kalan akrabaların, çocukla birlikte olabildiğince fazla zaman geçirmeleri, ona korku ve üzüntülerini açıklamak için fırsat tanımaları çok yararlıdır. Ancak özellikle okul çağındaki ve daha büyük çocukların, istedikleri zaman yalnız kalmalarına da izin verin. Zaman zaman üzüntülerini kendi başlarına yaşamak istemelerini anlayışla karşılayın.

ÇOCUKLARIN ÖLÜMÜ ANLAMALARI VE ÖLÜMÜN ÜSTESİNDEN GELEBİLMELERİ İÇİN, HER FIRSATTA ÇOCUĞU SEVİN, YALNIZ KALMAYACAĞINA VE GÜVENDE OLDUĞUNA İNANDIRIN. GERÇEKLERİ ANLAYACAĞI DİLLE ANLATIN VE VERDİĞİNİZ CEVAPLARIN TUTARLI OLMASINA DİKKAT EDİN.


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy