20. Yüzyıl Türkiye Madencilik Sektörüne Genel Bakış
20. YÜZYIL TÜRKİYE MADENCİLİK SEKTÖRÜNE GENEL BAKIŞ
GiriÅŸ
Anadolu’nun BatılaÅŸma Hareketi
Cumhuriyet Öncesi Madencilik
1923-1950 Madencilik Sektörü
1950-1980 Madencilik Sektörü
1980 Sonrası Madenciliğimiz Ve Özelleştirme Politikaları
Dünya Madenciliğinde Gelişmeler-Konjonktürel Dalgalanmalar
Teknolojik GeliÅŸmeler
Ekolojist Sivil Muhalefet Hareketleri
TekelleÅŸme ve Dikey Entegrasyon EÄŸilimleri
Kömür Politikalarında Gelişmeler
Türkiye Madencilik Sektörünün ve Maden Mühendislerinin Güncel Durumu-Genel Madencilik Sektörüne İlişkin Genel Değerlendirme
Madencilikte Hukuki GeliÅŸmeler
Madencilik ve Çevre
Madencilik Sektöründe Eğitim
Sonuç ve Öneriler
GİRİŞ
Bu raporda 20.Yüzyıl Madencilik Sektörünün kurumlarıyla birlikte geliÅŸmesi, Anadolu’nun BatılaÅŸma Hareketini dikkate alacak ÅŸekilde; Cumhuriyet Öncesi Dönem, Cumhuriyet (1923) ile Çok Partili Döneme GeçiÅŸ (1950) Arası Dönem, 1950 ile 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları Arası Dönem ve 1980 ile Günümüz Arası Dönemler olarak incelenmiÅŸtir.
Cumhuriyet öncesi dönemde, Anadolu MadenciliÄŸi, Batının bir yandan sınai ürünlerini satabilecek, öte yandan da sınai üretim için ucuz hammadde saÄŸlayacak dış pazarlara açılma politikasına paralel olarak yabancıların kontrolünde kalmıştı. İngilizler Susurlukta pandermit, Murgul Bakır İşletmesini, Fransızlar Balıkesir bölgesinde boraks madenlerini, MuÄŸla bölgesinde krom madenini, Balya’da kurÅŸun-çinko madenini, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Almanlar Zonguldak Töşkömürü Havzasını iÅŸlettiler.
Cumhuriyet ile birlikte, Devletçilik politikası kapsamında MTA ve Etibank kurularak Madencilik Sektörünün kurumsallaşması sağlandı, Madenciliğe dayalı Sanayileşmenin alt yapısı hazırlandı, Demir-Çelik Fabrikası kuruldu, krom ve kömür başta olmak üzere maden üretiminde önemli ölçüde artış sağlandı.1933 yılından sonra millileştirme politikasıyla çok sayıda maden işletmesi yabancılardan geri alındı.
Çok Partili Döneme GeçiÅŸ ile birlikte, özel sektörün ve yabancı sermayenin de sıcak bakacağı bir maden kanunu 1954 yılında çıkartıldı. 1960-1970 yılları arasında ülkenin siyasi ve sosyo-kültürel yapısındaki olumlu geliÅŸmelere paralel olarak gündeme gelen sanayileÅŸme politikaları doÄŸrultusunda İskenderun ve Erdemir Demir Çelik, SeydiÅŸehir Alüminyum, Bandırma Boraks ve Asit Borik, Antalya Ferrokrom, KBİ Samsun Blister Bakır, Çinkur Çinko-kurÅŸun, KümaÅŸ Manyezit Fabrikaları kuruldu. 1970’li yıllarda yaÅŸanan petrol krizleri nedeniyle, 1978 yılında 2172 sayılı Yasa ile linyit ruhsatları birleÅŸtirilerek havza madenciliÄŸine dayalı Termik Santrallar projelendirildi. Bu kapsamda linyit üretimi 5 kat artış gösterdi. Aynı Yasa kapsamında tüm Bor sahaları Etibank’a devredildi ve Bor ihracatı 25-30 milyon dolar düzeyinden 250 milyon dolar düzeyine çıktı.
1970’li yılların sonunda GeliÅŸmiÅŸ ülkeler tarafından uygulanmaya baÅŸlanan Yeni Dünya Düzeni kapsamında geliÅŸtirilen özelleÅŸtirme politikaları, büyük zahmetlerle kurulmuÅŸ madencilik sektörüne dayalı sanayiyi olumsuz yönden etkiledi. Kurumların idari ve mali yapıları bozularak zarar eden verimsiz iÅŸletmeler haline getirilmeye çalışıldı, aramacılık durma noktasına getirildi, özelleÅŸtirme kapatma ve yaÄŸma, talan politikasına dönüştü, İthalat teÅŸvik edildi.1980-1990 arasında planlanan santralların tamamlanması ile birlikte linyit ve elektrik üretiminde önemli ölçüde artışlar saÄŸlandı ancak 1990’lı yıllarda önemli bir geliÅŸme yaÅŸanmadığı gibi o yapılan termik santralar ile birlikte kömür sahaları özelleÅŸtirme kapsamına alındı. Kamu madenciliÄŸindeki olumsuz geliÅŸmelerin yanında, özel sektöre dayalı Mermer, Seramik, Cam, Çimento ve Endüstriyel Hammaddeler sektörlerinde önemli geliÅŸmeler yaÅŸandı. Mermerin 1985 yılında 3213 sayılı Maden Kanunu kapsamına alınmasıyla Mermer İhracatı 25 kat arttı.
İşte Madencilik Sektörü, 20.yüzyılı neredeyse başladığı gibi sahipsiz bitirdi. Gerçekten de Madencilik Sektörü olması gereken yerde midir?Madencilik Sektörü, dönem dönem olduğu gibi siyasi oteritenin teşvik etmesi durumunda yeni bir patlama yapabilir mi? Özelleştirme
Madencilik Sektörünü geliştirebilir mi? Bu soruların cevabı, bu raporda bulunmaya çalışıldı
ANADOLU’NUN BATILAÅžMA HAREKETİ
1789 Fransız Büyük İhtilalinin bütün dünyayı etkileyen, özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganlarının taşıdığı anlayış ve Batının yeni düşünce akımları 19. Yüzyıl sonlarında Osmanlı aydınlarının düşüncesinde bir bütün oluşturmuş, Batı uygarlığı ile Türk, İslam, Osmanlı düşüncesi, Fransız İnsan Hakları Bildirgesi ile birleşmiş, İmparatorlukta yepyeni bir kültür ortamı doğurmuştu.
19.Yüzyılın sonlarına doÄŸru aydınların toplum sorunlarıyla ilgili düşünceleri, sosyal *bilimler yönünden batıyı güncel olarak izleyecek düzeydi. Toplumdaki sosyal olaylar sonucunda ortaya çıkan geliÅŸmeler ve sosyal sorunlar ile bunların nedenlerinin bilinmeksizin gerçek reformun saÄŸlanmayacağı anlaşılmıştı. Bireylerin kendi yetenekleri ile bir sosyal deÄŸiÅŸimi baÅŸaramayacakları görüşü, reformların ancak iyi niyetli devlet adamlarınca yapılabileceÄŸi düşüncesini yaratmıştı. Temele toplumun bireyden baÅŸlayarak eÄŸitilmesi gerçeÄŸi konulmuÅŸtu. Ekonomik yönden “devlet himayeciliÄŸi” görüşüne devletin “eÄŸitim himayeciliÄŸi” düşüncesi katılarak böylece ileri aydınlar imparatorluktaki sosyal deÄŸiÅŸim görevinin tümünü devlete yüklemiÅŸti. DeÄŸiÅŸik düşüncelere sahip Osmanlı aydınları ağırlıklı olarak demokraside birleÅŸmiÅŸlerdi. Ancak, ilerici aydınlar BatılaÅŸma hararetinde,Emperyalizmi göz ardı edilmiÅŸ bir Batı iÅŸbirliÄŸini öngörmüşlerdi.
Batılaşma hareketinin asıl itici gücünü, Osmanlı egemen güçleriyle, Batı kapitalizminin kendisi oluşturmaktaydı; Başta sivil-asker bürokrasi artık üründen aldıkları paylarla biriktirilen servetlerini ve canlarını güven altına almak istiyordu. İkinci olarak, temel üretim aracı olan toprağın yeni sahipleri eşraf, ayan ve derebeyler fiili olarak el koydukları toprağın hukuksal olarak da mülkiyetini ister olmuştu. Batının özel mülkiyete ilişkin hukuk kuralları bunu sağlayacaktı kendilerine. Üçünçü olarak, ticaret ve finans kesimleri ile bütünleşen azınlıklar, yabancı uyruklu tacirler, toplumda liberal ekonominin tüm gereklerinin yerine getirilmesini istemekte ve Batılaşmadan bunu anlamaktaydılar.
BatılaÅŸmanın bir büyük desteÄŸi de Batının asıl kendisidir. Çünkü o yıllarda Batı, bir yandan sınai ürünlerini satabilecek, öte yandan da sınai üretim için ucuz hammadde saÄŸlayacak dış pazarlara gerek duymaktaydı. Böylece tüm tarafların istekleri bu dönemde birbirine uygun düşüyordu. Öyle olunca da, ekonomide liberal uygulamaya geçildi ve Batı kurumlarını topluma aktarmalar reform diye halka sunuldu. Bu kapsamda, önce 1838 tarihli Ticaret AndlaÅŸması, 1839 tarihinde Gülhane Hattı Hümayunu, 1856 tarihinde İslahat Fermanı ve 1858 tarihinde de Arazi Kanunnamesi ilan edildi. Genç Osmanlılar, Sultan Abdülhamit’ten aldıkları söze dayanarak çok arzuladıkları 1.MeÅŸrutiyet yönetimini 10 Aralık 1876 kurmayı baÅŸardılar ve MithatpaÅŸa, Namık Kemal ve Ziya PaÅŸa’nın da bulunduÄŸu komisyonca hazırlanmış olan “Kanuni Esası” yayınlandı. Ancak, Abdülhamit verdiÄŸi söze uymayarak çok kısa bir süre sonra meclisi dağıttı. Ülkede o günlere deÄŸin eÅŸi benzeri görülmemiÅŸ bir baskı rejimi de hemen baÅŸlamış oldu.
İlk meşrutiyet denemesi düşünürlerde sadece özgürlükle uğraşmanın sorunlarına çözüm getirmeyeceği düşüncesini yarattı. Çağdaşlaşma doğrultusunda toplum düşünce yönünden hazırlanmayınca olumlu sonuç alınamayacağı düşüncesi ve toplumu kalkındırma için yeni bir düşünce yapısının gerekli olduğu durumu ortaya çıktı.
1.MeÅŸrutiyet denemesinden sonra, Tanzimat ile açılan okullar ile birlikte medreselerin eski konumlarını koruyarak kalmaları, Batı hukuk sistemleri girerken ÅŸeriat mahkemelerinin muhafaza edilmesi ve sanayileÅŸmeyi hedeflerken ekonominin batılılara tanınmış olan haklar ile yerel kaynakların kullanılmasına dayanması üzerine tartışmalar yoÄŸunlaÅŸmaya baÅŸladı. Bu kapsamda, 2.MeÅŸrutiyet denemesi 1908 yılında Genç Osmanlıların yayınlarını okuyarak yetiÅŸen genç subayların yaptığı bir darbe ile baÅŸladı. Darbe yapanlar İttihat ve Terakki Cemiyetini bir siyasi parti olarak iktidara getirdiler. İttihat ve Terakki iktidarı bir adım daha atarak İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı “milli iktisat” denemesine giriÅŸti, 1914’te kapitülasyonları kaldırıp İmparatorluÄŸun para çıkarma yetkisini Osmanlı Bankasının elinden aldı. Tarımı ve sanayii teÅŸvik edecek yeni bir gümrük sistemi kurarak devlet eliyle “milli tüccar” yaratma politikası amaçladı. Ancak, bütün bu denemeler baÅŸarı saÄŸlayamadı. Yarı sömürge toplum yapısı deÄŸiÅŸmeden olduÄŸu gibi kaldı. Hanedana dayanan yöneticilerin yönetimindeki meclislerin iÅŸe yaramadığı gerçeÄŸi görüldü. Fransız ve İngiliz emperyalizmine karşı çıkan İttihat ve Terakki kadroları, sonuçta İmparatorluÄŸu “Alman emperyalizmi ve militarizmi”nin kucağına atmaktan baÅŸka bir ÅŸey yapamadılar.
Osmanlı İmparatorluÄŸu; 1878 Osmanlı - Rus ve Balkan savaÅŸları, 31 Mart Vakası, 2. MeÅŸrutiyetin ilanı, bir oldu bitti ile Birinci Dünya Savaşına girmesi ve hezimete uÄŸraması ile son buldu ve elde kalan son toprak parçasında, Anadolu’da Milli Bağımsızlık Savaşı baÅŸladı.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hedefleyen
Madencilik sektörü ve Maden Mühendislerinin sorunlarının meslek ve sivil toplum örgütleriyle birlikte çözmeyi hedefleyen
İktidardır.
Yukarıda çerçevesi çizilen demokratik bir düzen içerisinde üretken ve aydınlık bir Türkiye’nin yapılandırılması gerektiÄŸine inanan Maden Mühendisleri Odası bu amaç doÄŸrultusunda "Demokrasi Mücadelesini" sürdürmektedir. eÅŸrafıyla birlikte, yürüyüp gerçekleÅŸtirdikleri bir orta sınıf hareketiydi. Bu hareket sonuç olarak emperyalizmin Türkiye’deki nüfuzuna darbe vuran “millici”, ve “antiemperyalist” bir hareket olmuÅŸtur. Devrimci-milliyetçi kadrolar, bir yandan padiÅŸah, saltanat ve hilafeti ortadan kaldırırken ve Cumhuriyet’i ilan ederken, hukuktan eÄŸitime, vatandaÅŸlıktan kılık kıyafete kadar önemli sosya-kültürel deÄŸiÅŸiklikleri gerçekleÅŸtirdi ve emperyalizme karşı verilecek asıl mücadelenin iktisadi bir mücadele olacağını ortaya koydular.
Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun hezimete uÄŸramasının nedenlerini deÄŸerlendiren Mustafa Kemal ve arkadaÅŸları, “Hezimetin asıl nedeninin, sanayi alanında önemli mesafeler almış olan ülkelerle, tarımsal geliÅŸmeyi dahi tamamlayamamış olan bir ülkenin mücadele edemeyeceÄŸi ve baÅŸarı saÄŸlayamayacağı” tespitinde birleÅŸmiÅŸlerdi. Üstyapıda yapılacak deÄŸiÅŸikliklerin hayata geçirilebilmesi için altyapının da bu doÄŸrultuda hazırlanması düşüncesi hakim olmaya baÅŸladı.
1923 yılında, İzmir’de gerçekleÅŸtirilen İktisat Kongresinde izlenecek ekonomik politikanın liberal bir politika olacağı kararlaÅŸtırıldı. Ancak, 1929 yılında dünya ekonomik krizinin patlak vermesi, özel sektörde yeterli sermaye birikiminin olmaması nedenleriyle devletçi bir politikaya gidilmesini zorunlu kıldı. Devletçilik politikası ülke ekonomisinin temel yapısının kurulması, iktisadi bağımsızlığın saÄŸlanması yolunda önemli kazançlar saÄŸlamıştır. Bunların başında, özellikle 1933’ten sonra yabancı ortaklıkların millileÅŸtirilmesine hız verilmesi, ilk 5 yıllık kalkınma planının uygulanması, özel sermayenin karlı bulmadığı için kurmaya giriÅŸemediÄŸi bazı modern kuruluÅŸlar, fabrikaların kurulması gelmektedir. Ayrıca, Osmanlıdan kalan borçların ödenmesine devam edilmiÅŸtir. Böylece, 1931-1945 yılları arasında uygulanan devletçilik politikası, Türkiye’nin 150 yıllık sömürgeleÅŸme tarihinde emperyalizme karşı yürüttüğü en ciddi ve tutarlı baÅŸkaldırış oldu. Ancak, genç Cumhuriyet ile birlikte deÄŸiÅŸen ve geliÅŸen ekonomi ve siyasi düzen 2.Dünya Savaşı ertesinde bambaÅŸka deÄŸiÅŸimlere uÄŸrayacak ve bugünlere kadar süren istikrarsızlığın baÅŸlangıcı olacaktı.
2.Dünya Savaşı ertesinde, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal tablosu hayli ilginçti. Siyasi iktidar, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri asker-sivil bürokrat kadrolarının elindeydi. Bu kadrolar çeÅŸitli sınıf ve zümrelerin muhalefeti ile karşı karşıyadı. Özellikle, savaÅŸ sırasında palazlanan ihracat ve ithalatçılar, banker ve tefeciler bu kadroların iktidarda indirilerek oluÅŸacak iktidarda söz sahibi olmak ve bu güçle yabancı sermaye ile bütünleÅŸmek istiyordu. İkinci grup, eÅŸraf ve toprak aÄŸaları, Çiftçiyi Topraklandıma Kanunun 1945 yılında kabul edilmesi ve Köy Enstitüleri’nin geliÅŸmesi karşısında iktidara muhalefet etmekteydi. Küçük memuru, işçisi ve fakir köylüsü ile büyük halk yığınları, savaÅŸ yıllarından bürokrasinin beceriksizliklerinin yaratığı sıkıntı ve toprak reformunun yapılamamış olması nedenleriyle iktidardan soÄŸumuÅŸtu. Böylece iç ve dış zorunluluklar, tek partili dönemden çok partili dönme geçiÅŸi gerektirmiÅŸtir. Ancak çok partili döneme geçiÅŸ ve demokrasinin sınırları halkın dışında egemen sınıflarca belirlendi.
1950’den bu yana hep egemenlik mukaddesatçı bir görüşün etkisinde kalmış, hep Atatürk ilke ve devrimlerinden, insan haklarından, ulusal eÄŸitim sisteminden, ulusal ekonomi plan ve politikalarından tavizler verilerek, Cumhuriyet’in ilanından sonra hedeflenen ulusal egemenlik yerine parti egemenlikleri yaratılmıştır. Demokrasi, Hukuk, Ekonomi ve EÄŸitim kavramaları Ülkenin siyasi ve ekonomik yapısında hakim olan bu egemen grupların anladığı çerçevede çizildi ve uygulandı. Bu nedenle de ülkede ekonomik ve siyasi istikrar hiç bir zaman kurulamadı. Türkiye’nin siyasi hayatı o tarihten itibaren 27 Mayıs 1960, 12 önderliÄŸinde baÅŸlayan Milli Bağımsızlık Savaşı, asker-sivil aydın kadroların, Anadolu Mart 1971, 12 Eylül 1980 tarihlerinde askeri müdahalelerle kesintiye uÄŸrarken bu süreçlerde hep devrimci, demokrat ve Atatürkçü kesimler geriletildi. Ekonomi ise 24 Ocak 1980, 4 Åžubat 1988, 5 Nisan 1994 tarihlerinde hep işçi, memur, küçük esnaf ve köylüsünün fedakarlıklarına dayalı hazırlanan kararlar ile düzenlemeye çalışıldı ve ülke ekonomi açısından yüzyılı Aralık 1999’da IMF ile yapılan Stand-by AntlaÅŸmasıyla tamamladı. Ayrıca, bu süreç içerisinde Türk halkı Siyasetçi-Bürokrat-Kanun Kaçaklarından oluÅŸmuÅŸ çetelerle, yeni Hanedanlıklarla birlikte “Benim Memurum İşini bilir” anlayışı içerisinde rüşvet, hırsızlık, talan, hayali ihracat ile köşe dönmeci politikalarla, her türlü terör hareketleriyle, faali meçhul cinayetler ile toplu mezarlar ile tanışmış ve hatta ÅŸeriatçı hareketlerin Cumhuriyeti tehtid ettiÄŸine ÅŸahit olmuÅŸtur.
10 Aralık 1999 Helsinki zirvesi ile AB adaylık baÅŸvurusu, Türkiye’nin mevzuatının AB Mevzuatına uyarlanması, Enflasyonun AB düzeyine indirilmesi ve Batı standartlarında demokratikleÅŸmenin saÄŸlanması önkoÅŸullarıyla kabul edildi. Böylece Batıya karşı BatılaÅŸma hareketinde Batılı olmak için önemli bir süreç baÅŸladı
Yüz elli yıllık özgürlük ve demokrasi savaşından sonra bugün ülkemizde geliÅŸmiÅŸ demokrasilerde tamamen yasal olan bir çok eylem hala suç olarak yargılayan bir hukuk sistemine sahipsek, Türkiye’de özgürlük ve demokrasi kavgasının kitlesel boyutlarda henüz yeni baÅŸladığı anlaşılmaktadır Bugün kamuoyunda AB sürecine sıcak bakılmasının en önemli nedenlerinden biri, 1.MeÅŸrutiyet öncesinde de olduÄŸu gibi, demokratikleÅŸmenin ancak AB sayesinde gerçekleÅŸmesinin beklenmesidir.
İşte Maden Mühendisleri Odasının “Demokratik bir Kitle Örgütü” olarak demokrasi mücadelesi tarihsel geliÅŸmelerin sonucunda gelinen bu noktada baÅŸlamaktadır. Maden Mühendisleri Odası acısından istikrarlı bir İktidar;
düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi " altındaki tüm sözleşmelerin kapsamındaki hak ve özgürlükleri içerecek, "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" anlayışı içerisinde ve yargının bağımsızlığını sağlayacak, özgürlük ve barıştan yana Anayasal ve Siyasal düzeni başkaları istediği için değil kendi halkı için hedefleyen,
gelir dağılımındaki adaletsizliği, bölgeler arası dengesizliği, işsizliği ve göçleri ortadan kaldıracak politikaları öncelikle ele alacak,
İthalat ve rant ekonomisi karşısında; bilim ve teknolojiye dayalı, işçi sağlığı, iş güvenliği ile çevrenin göz ardı edilmeden, Mimar ve Mühendislerin denetim ve kontrolü altında, çalışanların örgütlülüğü anlayışı içerisinde kamu ve ülke yararına ve pazar olmaktan öte pazardan pay olacak üretimi savunacak,
KİT’leri içine düşürüldüğü; talan, yaÄŸma ve çalışanların kıyım durumundan kurtararak özerk ve çaÄŸdaÅŸ yönetim anlayışı içerisinde verimli ve etkin iÅŸletmelere dönüştürülmesini hedefleyen
Madencilik sektörü ve Maden Mühendislerinin sorunlarının meslek ve sivil toplum örgütleriyle birlikte çözmeyi hedefleyen
İktidardır.
Yukarıda çerçevesi çizilen demokratik bir düzen içerisinde üretken ve aydınlık bir Türkiye’nin yapılandırılması gerektiÄŸine inanan Maden Mühendisleri Odası bu amaç doÄŸrultusunda "Demokrasi Mücadelesini" sürdürmektedir.
CUMHURİYET ÖNCESİ MADENCİLİK
Dünyada ilk madencilik faaliyetleri Anadolu’da yapılmıştır. Antalya civarındaki Karain maÄŸarası ve Beldibi kaya sığınağında bulunan çakmaktaşı, okr kalıntıları, yontma ve orta taÅŸ devrinde (M.Ö. 10000) yaÅŸayan insanların madencilik faaliyetlerini kanıtlamaktadır. M.Ö. 7000 yıllarında Çatalhöyük’de yapılan silis madenciliÄŸi ve aynı yıllardaki çömlekçilik faaliyetleri, ilk çömlek atölyelerinin Anadolu’da kurulduÄŸunu göstermektedir. Bakır madenciliÄŸi ilk olarak Ergani yöresinde yaÅŸayanlar (M.Ö. 6000) tarafından yapılmıştır. Etiler devrinde madencilik daha da geliÅŸmiÅŸ ve demir çağına gelinmiÅŸtir. İlk madencilik ruhsatı Etiler’e ait olup, Ulukışla Gümüşköy’de bir kayaya oyulmuÅŸtur. Etiler devrinde kurÅŸun madenciliÄŸi de yapılmıştır. İlk altın para Kroisos (M.Ö. 560) zamanında Sart’da basılmıştır.
Anadolu madenciliği Romalılar devrinde doruğuna ulaşmıştır. Romalılar madenlerin bulunması ve işletmeciliğinde özellikle de, kurşun, bakır, demir, altın, gümüş, pandermit ve yapı taşlarının üretilip işlenmesinde çok büyük atılımlar yapmışlardır. Romalılardan kalan anıtsal mermer kentler; Anadolu uygarlığının günümüze ve geleceğe uzanan köprüleridir.
Selçuklular döneminde, seramik hammaddeleri iÅŸletmeciliÄŸi çok ilerlemiÅŸ, çini ve mozaik sanatının zirvesine çıkılmıştır. Osmanlı İmparatorluÄŸu dönemindeki madencilik faaliyetleri 17. yüzyıla kadar özellikle savaÅŸ sanayiine yönelik olarak devam etmiÅŸ ancak daha sonra Avrupa’daki atılımlara ayak uyduramayarak gerilemiÅŸtir.
Evliya Çelebi (1646), Seyahatnamesi’nde Gümüşhane’de 70 Ocaktan gümüş, Bulgaristan’daki Somakof madeninden de demir üretildiÄŸini, ayrıca her iki madende de izabe yapıldığını belirtmektedir.
Osmanlılar, maden kaynaklarını kamusal varlık sayarak devlet gereksinimlerine tahsis etmiÅŸler, özel mülkiyet konusu yapmamışlardır. Üretim biçimi olarak “kürecilik” denilen bir yöntem uygulamışlardır. Yükümlüler, bazı vergi ve yükümlülüklerden muaf tutulur ve kendilerine ücret olarak ürünün beÅŸte biri verilirdi. Bu yöntem çeÅŸitli aksaklık ve olumsuzluklarla 19. Yüzyıla kadar devam etmiÅŸtir.
Osmanlı, madenlerini ağırlıklı olarak ordusuna silah ve cephane, hazinesine de sikke(para) temini amacıyla işletmiştir. Cevherleri mamul maddeye dönüştürme ve daha çok kar elde etme düşüncesi olmamıştır.
19. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun Batı sermayesi ve sanayiine açıldığı yıllardır. Bu dönemde, Batılılar birçok ruhsatlar alarak üretime baÅŸlamışlardır. 1820’li yıllarda bulunan EreÄŸli Kömür Havzası’nda “Madenciyan” denilen kiÅŸiler ocaklar açmışlardır. 1858 yılında çıkarılan Arazi Kanunu ile ilk kez yasal kurallar konulmuÅŸtur. 1906 yılına kadar, çıkarılan çeÅŸitli nizamnamelerle madenciliÄŸe yön verilmeye çalışılmıştır. 1906’da yürürlüğe giren Maden Nizamnamesi,1954 yılında çıkarılan Maden Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak TaÅŸocakları nizamnamesi hala yürürlüktedir. Osmanlı döneminde Batılılar (Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya) bakır, krom, kurÅŸun, bor ve kömür madenleri ile ilgilenmiÅŸler ve küçük iÅŸletmeler kurmuÅŸlardır. ÖrneÄŸin, Susurluk’da pandermit ve Murgul Bakır Madeni iÅŸletmesi İngilizler, Balıkesir yöresi Boraks madenleri, Fethiye yöresinde krom madeni, Balya’da KurÅŸun-Çinko madeninin Fransızlar , Kuvarshan bakır madeni Almanlar tarafından iÅŸletilmiÅŸtir.
19. yüzyılın ilk çeyreÄŸinde bulunan Zonguldak Maden Kömürü Havzası, 1860’lı yıllarda buhar makinelerinin gemilerde kullanılmasına baÅŸlamasından ötürü stratejik bir öneme sahip olmuÅŸtur.
Osmanlı Devleti de savaÅŸ gemilerinde buhar makinesi kullanmaya yönelmiÅŸti. Buhar makinelerinde odun kullanmanın elveriÅŸli olmaması ve İngiltere’den kömür ithal edilmesi pahalıya mal olmakta ve savaÅŸ gemilerinde kullanılan kömürde dışa bağımlı olmak, yetkilileri düşündürmekteydi. Zonguldak TaÅŸ Kömürü Havzası’nın bulunuÅŸ tarihi 1829 olarak kabul edilmektedir. 1848 yılında bir fen heyeti EreÄŸli’ye giderek Havza’nın sınırlarını belirlemiÅŸ ve saha, 1848 yılında, PadiÅŸahın (Abdülmecit) kiÅŸisel mallarının hazinesi olan Hazine-i Hassa’ya baÄŸlı Emlak-ı Åžahane arasına alınmıştır. Bu Ferman EreÄŸli Kömür Havzasının iÅŸletme tarihinin 1848 olduÄŸunu belgelemektedir.
1848’den 1940 yılına kadar Havzanın yönetimi ;aÅŸağıda görüldüğü gibi gerçekleÅŸmiÅŸtir.
Hazine-i Hassa idaresi (1848-1865)
Bahriye (Donanma) dönemi (1865-1908)
Havzada Nafia Dönemi (1908-1909)
Ziraat Ticaret ve Orman Nezareti Dönemi (1909-1921)
Milli Mücadele Dönemi (1921-1923)
Cumhuriyetin ilk 17 yılı (1923-1940)
Bu dönemlerde Havza’da üretim; İngiliz, Fransız, Alman ve İtalyanların himayelerinde, ağırlıklı olarak bu devletlerin çıkarları ve yönlendirmeleri doÄŸrultusunda gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Üretim 1923 yılında 597 bin ton iken, bu rakam 1936 yılında 2 milyon 299 bin tona ve 1940 yılında 3 milyon tona çıkmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Havza’nın ulusal çıkarlara hizmet edecek biçimde deÄŸerlendirilmesine önem verilmiÅŸtir ve “Maadin ve Sanayi Mekteb-i Alisi” kurulmuÅŸtur. 1924 yılında kurulan ve 1932 yılında kapanan okuldan yaklaşık 70 civarında maden mühendisi mezun olmuÅŸtur. Bu yıllarda Zonguldak Maden Mühendisi Mektebinden ve yurt dışından mezun olanlarla birlikte toplam maden mühendisi sayısı 100 ün altındadır.
1924 yılında Türkiye İş Bankası’nın kurulmasıyla madencilik alanına yeni yatırımlar yapılmış ve Havza’da 4 ÅŸirket faaliyete geçmiÅŸtir. Havza’da üç lavvarla, Kozlu’da 10 MW. lık bir elektrik santral iÅŸletmeye alınmıştır. 1940’- larda ÇatalaÄŸzı Termik Santrali ile Sömi-kok ve biriket fabrikaları kurulmuÅŸtur. Havza 3467 sayılı Füziyon Kanunu ile Etibank’a devredilmiÅŸtir
Bor, elementer olarak son yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bileşenleri daha eski zamanlardan beri bilinmektedir. Yurdumuzda ilk bor tuzu yatağı 1815 yılında Balıkesir ili Susurluk ilçesinde bulunmuştur. 1865-1917 yılları arasında Türk,Fransız,İngiliz ve İtalyan girişimcilerin ruhsat aldıkları görülmektedir. Daha sonra dünya çapında bir kartel kuran İngiliz Borax Consolidated Ltd. Şirketi tarafından birer birer ele geçirilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Türkiye’nin maden zenginliklerinin nasıl sömürülüğünün anlaşılması bakımından, 1865 yılında Sultançayırı imtiyazının Dasmasurez ÅŸirketi tarafından alınıp iÅŸletilmesi önemli örnektir.
Bebek’te mermer iÅŸleri ile uÄŸraÅŸan Polonyalı mülteci, eski ortağı Fransız Decmezures’e alçı taşından yapılmış heykeller hediye eder. Heykellerde yüksek oranda boraks olduÄŸunu anlayan Fransız, Türkiye’ye gelir ve Sultançayırın’da pandermit üretimine baÅŸlarlar ve Paris civarında bir boraks rafine tesisi kurarlar. Ancak üretilen cevheri alçıtaşı adı altında yıllarca ucuz deÄŸer ve harçlar ödeyerek yurt dışına sevk ederler. Üretime baÅŸlamalarından 17 yıl sonra hile ortaya çıkarılır ve faaliyet durdurulur. Åžirket bazı hileli yollarla bir süre daha cevher sevkine devam eder.
Bu olay, Batı’nın Anadolu’daki hammadde kaynaklarına nasıl baktığı, hammaddeyi götürerek sanayi tesislerini kendi ülkelerine kurdukları, bunun yanında hileli yollarla doÄŸal kaynaklarımızı nasıl ucuza kapattıkları ve genel zihniyetlerini yansıtması açısından düşündürücüdür.
1923-1950 MADENCİLİK SEKTÖRÜ
Lozan Barış Görüşmeleri sırasında gerçekleÅŸtirilen İzmir İktisat Kongresi (17 Åžubat – 4 Mart 1923), Cumhuriyet döneminde izlenecek ekonomik politikayı saptıyordu. Bu kongrede özel sektör öncülüğünde liberal bir politika benimsenmiÅŸtir. İzmir İktisat Kongresi’nin “Sanayi ve sorunları” bölümünde Sanayi Bankalarının kurulmasından söz edilmektedir. Bu doÄŸrultuda, 1924 yılında İş Bankası ve 1925 yılında maden iÅŸletme ve kredi saÄŸlama amacıyla Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuÅŸtur. Kongrede, yabancı sermayenin Türk yasalarına uyma koÅŸuluyla faaliyet gösterebilecekleri benimsenmiÅŸtir
İzmir İktisat Kongresi’nde kabul edilen kalkınma ve sanayileÅŸme politikaları doÄŸrultusunda yabancı sermaye, kömür, bakır ve krom maden iÅŸletmeciliÄŸi baÅŸta olmak üzere, bu sektöre ortaklıklar ÅŸeklinde girmiÅŸtir. Bu dönemde Devlet, özel sektörün geliÅŸmesini teÅŸvik etmek amacıyla, 28 Mayıs 1927’de, 1055 Sayılı TeÅŸvik Yasası’nı çıkarmıştır.
1923 yılında başlayan bu model istenen başarıyı sağlayamamıştır. Ve 1932 yılında yeni bir değerlendirme ile Devletçilik Politikaları benimsenmiştir.
1932 yılı maden üretimleri şöyle gerçekleşmiştir. Taşkömürü 1.178.255 ton, linyit 14 000 ton ve kromit 55 000 ton dur. Bu rakamlar sanayileşme iddiasında olan bir ülke için yeterli düzeyde değildir.
1930’lu yıllara kadar, gerek Osmanlı Dönemi ve gerekse cumhuriyet döneminde, ülkenin doÄŸal kaynaklarının tespitine yönelik bilimsel çalışmalar yapıldığını söylemek mümkün deÄŸildir. Bu belirsizliÄŸin ortadan kaldırılması amacıyla maden aramalarına baÅŸlanması gerektiÄŸi bilinciyle 14 Haziran 1935 yılında Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kurulmuÅŸtur (MTA). Bu kuruluÅŸun bütün giderleri ile yatırımlarının her yıl Devlet Bütçesinden karşılanması prensibi ile;
Memleketimizde işletilmeye elverişli maden yatağının bulunup bulunmadığını,
İşletilen maden ve taşocaklarının da daha faydalı surette işletilmelerinin neleri gerektirdiğini; araştırmak, fenni ve jeolojik tetkikler, kimyasal tahliller yapmak, proje ve raporlar hazırlamak, verimlilik hesapları yapmak, bütün alma sorumluluğundan muaf tutulmuştur.
Aynı gün (14 Haziran 1935) MTA ile birlikte 2805 sayılı yasa ile, “Madencilik, Enerji Üretimi ve Dağıtımı alanlarında faaliyet göstermek üzere” ETİBANK kurulmuÅŸtur.
Etibank’a, kuruluÅŸ kanununun 5. Maddesinde “MTA’nın araÅŸtırmaları sonucunda verimliliÄŸi ve iÅŸletilebilirliÄŸi tespit olunan sahalarda Bakanlığın onayı ile iÅŸletmeler kurup, üretimi gerçekleÅŸtirmek görevleri verilmiÅŸtir. MTA, ekonomik deÄŸere haiz sahaları ilgili Bakanlık kanalıyla Etibank’a devretmeye, ETİBANK da, bu kaynakları iÅŸletmeye zorunlu kılınmışlardır.
Aynı zamanda Etibank ruhsat alabilir, ruhsat devir alabilir ve elde ettiÄŸi hakları ya da hisseleri baÅŸkalarına satabilir, devir edebilir. Her türlü cevheri ve hammaddeyi alıp satabilme yetkileri bu kanunla Etibank’a verilmiÅŸtir.
2804 ve 2805 sayılı yasalarla oluşturulan bu iki kuruluş, madencilik sektörüne yeni bir anlayış, yeni bir yaklaşım ve sağlıklı bir değerlendirme getirmiştir. Bu çalışmalar, dönemin yönetim kadrolarının, madenciliğin, ülkenin geleceğindeki yeri ve önemini sağlıklı biçimde değerlendirdiklerinin göstergesidir.
24 Haziran 1935’de 2819 sayılı kanunla Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ), ülkemizin elektrik enerjisine yönelik potansiyelinin saptanması amacıyla kurulmuÅŸtur. Bu kuruluÅŸun faaliyetleri de Devlet Hizmeti olarak benimsenmiÅŸtir.
Sümerbank, MTA, Etibank ve EİEİ’nin kurulmasıyla devletin sanayi alanındaki kurumsal altyapısı tamamlanmıştır.
Atatürk’ün 1935 yılı TBMM açılış nutkunda madencilikle ilgili görüşleri şöyledir:
“Maden İşleri yeni bir açılma devresindedir. Maden Mühendislerimizi ihtiyaca yeter sayı ve deÄŸerde yetiÅŸtirmeye önem vermek gerekir”.
“Kömür Havzasının rasyonel iÅŸletilmesi için tedbirler aramak da lazımdır”
“Maden İşletilmesi inkisaf (geliÅŸme) halindedir. Madenlerimiz bizim baÅŸlıca döviz kaynağımız olduÄŸu için de yüksek dikkatinizi celbe (çekmeÄŸe) deÄŸerlidir”.
“MTA’nın çalışmalarına azami inkisaf vermesini ve bulunan madenlerin planlı ÅŸekilde hemen iÅŸletmeye alınması lazımdır. Elde bulunan madenler için üç yıllık bir plan yapılmalıdır”.
EİEİ, enerji potansiyelinin saptanması, ülkenin enerji ihtiyacının karşılanması,kömüre dayalı termik santrallerin hayata geçirilmesi ile görevlendirilen Etibank ve linyit potansiyelinin saptanması hususunda MTA, 1935 yılından sonra önemli projeler üzerinde çalışmalara hemen başlamışlardır. Seyitömer, Soma ve Tavşanlı bölgelerinde arama ve üretim çalışmaları için gerekli yatırım kararları alınmıştır. Bu dönemlerde ülkemizin toplam linyit üretimi 150 bin ton civarındadır.
Etibank, ülkenin sanayi alanında yapacağı geliÅŸmelerin enerji ile desteklenmesi bilinciyle, kömüre dayalı santrallerin ve yakacak kömür ihtiyacının karşılanması için çalışmalara baÅŸlamıştır. Kömür rezervlerinin artırılması için aramalara hız verilmiÅŸtir. 1930 yılında 9 bin ton olan linyit üretimi 1939 yılında 185 bin tona ulaÅŸmıştır. 1940’lı ve 50’li yıllarda linyite yapılan yatırımlar sonucu (DeÄŸirmisaz, Soma, Tunçbilek, Seyitömer) üretimde artış saÄŸlanmıştır. 1946 yılında toplam linyit üretimi 460 bin ton düzeyindedir. 1957 yılında bu rakam 1.712.000 tona yükselmiÅŸtir.
Sanayileşme hedefine ulaşılabilmesi için demir ve çelik üretiminin gerçekleşmesi gerekir. 1937 yılında temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikaları 1939 yılında üretime geçmiştir. Hammadde ihtiyacının karşılanması amacıyla demir aramalarına başlanmış ve Divriği A Kafa Demir Yatağı 1938 yılında işletilmeye alınmıştır.
Dönem içerisinde, ülkenin petrol rezervlerinin saptanması ve işletilmesi, krom, bakır, manyezit, çinko ve kurşun başta olmak üzere birçok madenin aranması ve üretimiyle ilgili projelendirme çalışmalarının yürütüldüğünü görmekteyiz. Genel bir bilgi vermesi açısından 1938 yılı krom üretimi 280 bin ton, ihracatı ise 200 bin tondur. Bilister bakır üretimi 65 ton dur. 1940 yılında 3600 ton kurşun, 845 ton da manyezit üretilmiştir.
Ülkemizin bor yatakları, Milli Mücadele’den sonra da, uzun yıllar Avrupa’nın asit borik üretimi için deÄŸerli hammadde kaynağı olmaya devam eder. Borax Consolidated Ltd., Amerikalı kartel ortağı ile Türkiye’deki üretimi, dünyanın baÅŸka yerlerindeki yatakların kullanılma durumuna göre, çıkarlarına uygun, fiyat ve satış politikaları ile yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu her iki kartel Türkiye’de hiçbir zaman rafine tesis kurmayı istememiÅŸ ve düşünmemiÅŸtir. Bu iki kartel, 1950’li yılarda da Türkiye’yi kendi çıkarları doÄŸrultusunda yönlendirmeye devam ederler. (1950 yılında bor ihracatı 11.700 ton)
1950-1980 MADENCİLİK SEKTÖRÜ
1950’li yılların ikinci yarısında Etibank bor tuzlarıyla ilgilenmeye baÅŸlar. ÇeÅŸitli sıkıntılara raÄŸmen bor türevlerini üretip ihraç etme baÅŸarısını göstermiÅŸtir. Etibank’ın üretime baÅŸlamasından sonra (1960) üretim 97.5 bin tona yükselmiÅŸtir.
1958 yılından sonra bor yataklarına ciddi yatırımlar yapılmıştır. Bor türevlerini üretecek fabrikanın yabancılar tarafından kurulmayacağını, oyalama politikalarının devam edeceğini anlayan hükümet, Polonya Polimax kuruluşuyla temasa geçerek 1 Haziran 1964 yılında Bandırma Boraks ve Asit Borik -Fabrikalarının temelini atarlar.
Batı’nın, bu yıllardaki ülkemizin madenlerini, hammadde olarak götürme anlayışı, zaman zaman günümüzde de devam etmiÅŸtir. ÖrneÄŸin, 1980’li yılların baÅŸlarında arama çalışmaları tamamlanan Trona, baÅŸta FMC, Solvey ve RTZ gibi firmaların yıllarca oyalamaları sonucu bir türlü üretime geçilememiÅŸtir. Ancak bu konuda Türkiye’nin de üretimi saÄŸlayacak gereken stratejileri gösterebildiÄŸini de söylemek zordur.
Dünya bor rezervlerinin %60’ını elinde bulunduran ülkemizin, dünya pazarında söz sahibi olması, bor üretimini artırması, nihai ürünlere yönelmesinin doÄŸruluÄŸu 70 li yıllarda tartışılmış ve 2172 sayılı yasa ile tüm bor sahaları Etibank’ a devredilerek tekel olarak kamunun eline geçmiÅŸtir.
Bor yataklarının üretimi ve pazarlanması Kamu işletmeciliğine geçtikten sonra arama çalışmalarına hız verilmiş, rezervler 2 milyar tona çıkmış, nihai ürün eldesine yönelik politikalar geliştirilmiş, uzun yıllar 25-30 milyon dolar olan yıllık ihracatlar, bugün 250 milyon dolarlara ulaşmıştır. Günümüzde bu tablo da yeterli olmamakta, uç ürünlere yönelik endüstriyel yatırımların süratle gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Türkiye’nin sanayileÅŸmesini istemeyen Batı’lı ülkeler borda oynadıkları oyunları diÄŸer madenlerde de uygulamışlardır. Antalya Elektrometallurji Sanayi A.Åž’nin kurulması çalışmalarında, Fransız Pechiney-Compadec Grubu, Etibank’ la yaptığı uzun görüşmeler ve oyalamalar sonucu, hisselerin %60’ı Etibank’ın, %40’ı Fransız Grubunun olmak üzere bu ÅŸirketin kurulmasına karar verilir. İthal edilecek hizmet ve malzeme karşılığı olan 3.5 milyon doların 715 bin doları Fransız grubunun sermaye iÅŸtiraki, kalan kısmı ise kredi olarak verilecektir. Sonradan fabrikanın Türk lirası maliyeti yükseldiÄŸi, dışardan iÅŸletme sermayesi de getirilmediÄŸi için Pechiney’nin payı %20’ye inmiÅŸtir. Kurulacak olan tesiste 8000 ton düşük karbonlu ferrokrom ve 4000 ton karpit üretilecektir.
Üretilen ferrokromların ihracatını Fransız ÅŸirketi yapacaktır. Fiyatın düşük gösterilmesi nedeniyle ÅŸirket Etibank’a borçlarını hiçbir zaman ödemeyerek, tesisin ekonomik olarak sıkıntıya girmesine neden olmuÅŸtur. 1960 yılında ÅŸirketin Genel Müdürü Ankara’ya çaÄŸrılarak fabrikayı kurmaya mecbur edilmiÅŸtir. Pechiney firmasının oyalama taktikleri uzun yıllar devam eder. Uzun mücadeleler sonucu mahkemenin taktir ettiÄŸi bedelin %10 fazlasıyla ÅŸirket 97 milyon 200 bin TL bedelle Etibank tarafından satın alınır. Åžirket, Etibank’a geçtikten sonra Pechıney nin 270 dolara ihraç ettiÄŸini belirttiÄŸi ferrokromun tonu 500 dolara ihraç edilmeye baÅŸlanmıştır. Åžirket zarardan kurtularak kara geçmiÅŸtir
1957 yılında Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) kurularak,taÅŸkömürü ve linyit üretimi, dağıtımı ve satışları Etibank’tan alınarak bu kuruluÅŸa verilmiÅŸtir. 1950 yılında elektrik üretimi 789.5 milyon kWh’ dan 1959 yılında 2.587 milyon kWh’ a yükselmiÅŸtir. Linyit üretimi 1957 yılında 1.7 milyon ton iken, I. BeÅŸ yıllık plan dönemi sonunda 2.7 milyon ton/yıl’a, II. BeÅŸ yıllık plan dönemi sonunda 5 milyon ton/yıl’a yaklaÅŸmıştır. 1974 dünya petrol krizi sonucu ve petrolün ağırlıklı olarak ithalatla karşılanması, yeni deÄŸerlendirmelere neden olmuÅŸtur. Türkiye’de kömüre dayalı termik santrallerin kurulmasına karar verilmiÅŸtir. Dağınık haldeki linyit sahalarının havza haline dönüştürülmesi ve santrallerin kurulması çalışmalarına baÅŸlanmıştır. 1978 yılında çıkarılan 2172 sayılı yasa ile linyit sahalarının devletleÅŸtirilmesi gerçekleÅŸtirilmiÅŸ ve bu sahalara dayalı termik santraller kurulmuÅŸtur. 1975-1990 yılları arasında yapılan yatırımlar sonucu 4-5 milyon ton/yıl olan kömür üretimi, 50 milyon ton/yıl’a çıkmıştır. Kömüre dayalı termik santraller, bugün, kurulu gücün yaklaşık %30’u düzeyindedir. Kömür aramalarına hız verilerek toplam linyit rezervi 8.4 milyar tona çıkarılmıştır.
Demir çelik üretimi sanayinin en önemli girdisidir. 1937 yılında temeli atılan Karabük Demir Çelik Entegre Tesisleri, 1939 yılında yıllık 140 bin ton kapasite ile işletmeye alınmıştır: Daha sonra yüksek fırın kapasitesi 800 bin tona, çelikhane kapasitesi de 680 bin tona çıkarılmıştır.
1970 yılında üretime alınan İskenderun Demir Çelik Fabrikaları Entegre Tesisleri’nin bugünkü kapasitesi 2.2 milyon ton/yıl’dır. Yassı mamül üretmek üzere, A.Åž olarak, Erdemir Fabrikaları kurulmuÅŸtur.
1950’li yıllarda Toros DaÄŸları’nın kuzeyinde boksit rezervlerinin olduÄŸu bilinmektedir. Bu cevherlere dayalı olarak alüminyum tesislerinin kurulması için çalışmalara baÅŸlandı. O yıllarda kullanılan elektrik enerjisinin birim fiyatının çok düşük olması nedeniyle (1 ton alüminyum için 18-20 bin kWh elektriÄŸe ihtiyaç vardır) uygun bulunmuÅŸtur. 1959 yılında yakın doÄŸuda alüminyum tesisi kurmak isteyen dünyanın en büyük alüminyum üreticilerinden Reynolds Corp. fabrikayı Türkiye’de kurmaya karar verir. 1960 yılında Ankara’da yapılan görüşmelerde bir sonuca varılamadı. Reynolds Grubu fabrikayı kurmaktan vazgeçti. MTA SeydiÅŸehir’de 1962 yılında baÅŸlattığı aramalar sonucu 25 milyon ton görünür boksit rezervi tespit etti. SSCB ile yapılan görüşmeler sonucu 1965 yılında fabrikanın kurulması kesinleÅŸir. 60 bin ton alüminyum, 26 bin ton yarı mamul üretecek bir tesisin kurulması için anlaÅŸma imzalanır. Böylece, Türkiye kendi sanayisi için önemli bir girdi saÄŸlayacak SeydiÅŸehir Alüminyum Tesislerine sahip olmuÅŸtur.
Batı, Türkiye’nin sanayileÅŸmesini hızlandıracak yeni teknolojileri vermekte istekli deÄŸildir. Ülkenin alüminyum ve demir çelik sanayisini kurmasını Batılı tekeller arzulamadılar. Sovyet kredisi ile SeydiÅŸehir’de alüminyum tesisleri kuruldu. Tesisin temel atma töreninde Sovyet Büyükelçisi yaptığı konuÅŸmada “Siz Batıdan bu teknolojiyi istediniz, ama Batı size bu teknolojiyi vermedi, biz veriyoruz” dedi. ( Fuat KARAYAZICI-1996 Madencilik Bülteni Sayı 50)
1960’lı yıllarda kamunun, özel sektörün ve yabancı sermayenin ortaklığı ile madencilik alanında yeni kuruluÅŸlar oluÅŸturuldu. Bu kuruluÅŸlar, Karadeniz Bakır İşletmeleri (KBİAÅž), ÇİNKUR, KÜMAÅž, ve ERDEMİR’ dir. KBİ 1968 yılında 300 milyon lira sermaye ile 6 bankanın ve özel sektörün iÅŸtirakiyle Murgul ve Küre’deki bakır yatakları iÅŸletmek amacıyla kurulmuÅŸtur. Üretilen bakır konsantrelerinin Samsun’daki fabrikada blister bakır haline getirilmesi ile görevlendirilmiÅŸtir. Samsun Blister Bakır Tesisleri’nin yıllık kapasitesi 65 bin tondur. Ancak %60 kapasite ile yılda 40000 ton civarında üretim gerçekleÅŸtirilmektedir. Ülkemizin blister bakır ihtiyacı yaklaşık 110 bin ton/yıl civarındadır. Türkiye yılda 70 bin ton blister bakır ithal etmektedir. Ülkemizdeki bakır rezervlerinin azalarak, yaklaşık 10-15 yıllık bir ömrünün kalması, ithalatın gelecekte daha da artacağının izlenimlerini vermektedir.
ÇİNKUR, uzun yıllar ülkemizdeki çinko yataklarını değerlendirmiş ve 1995 yılında özelleştirilmiştir. Kümaş da 1996 yılında özelleştirilmiştir.
Devlet ve özel sektörün ortak olarak kurduÄŸu bu kuruluÅŸlarda, özel sektörün sermaye artırımına katılmaması nedeniyle, devletin hisseleri %99’a çıkmıştır. Bu uygulamanın baÅŸarılı olduÄŸu söylenemez. Nedenleri araÅŸtırılmalıdır. Madencilik sektörünün riskli olması ve uluslararası piyasalardaki fiyat dalgalanmaları sonucu, bazı yıllar zararla kapanmıştır.
1980 SONRASI MADENCİLİĞİMİZ VE ÖZELLEŞTİRME POLİTİKALARI
1980 sonrası dönemde Madencilik Sektörü iki önemli geliÅŸmenin etkisinde kalmıştır. Bunlardan birincisi; 1980′li yıllarda uygulamaya konulan Yeni Dünya Düzeni politikaları, diÄŸeri ise çevreyle iliÅŸkin çıkan yeni Yasa ve Yönetmelikler ile birlikte Madencilik Sektörü üzerinde geliÅŸen kamu baskısıdır.
Dünya Bankası, 1980 yılının başına kadar sadece KİT’lerin oluÅŸturulması için kredi açmakta kalmıyor, aynı zamanda iÅŸletme kredisi veriyordu. O tarihten sonra 180 derecelik bir sapma oldu. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Finans Örgütleri v.b. gibi uluslararası finans merkezleri KİT’leri satma ve tasfıye etme koÅŸuluyla kredi vermeye baÅŸladı.
1980’den bugüne kadar; Yeni Dünya Düzeninin referans noktaları olan küreselleÅŸme, serbest piyasa ekonomisi, özelleÅŸtirme, esneklik, rekabet, yabancı sermaye, uluslararası tahkim, MAİ, bilgi çağı, bilgi toplumu, ticaret devrimi, kalite, standart, çevre, moda, medya v.b. kavramlar günlük hayatımıza girmiÅŸtir
Yeni Ekonomik Düzen; 1970-1980 döneminde yaÅŸanan petrol krizleri sonucunda GOÜ’in (GeliÅŸmekte Olan Ülkeler) artan dış borçları ve buna karşılık ithalatlarını kısmaları sonucunda Dünya ticaretinde ve piyasalarında oluÅŸan durgunluktan çıkmak ve bu fırsatla GOÜ’i disipline etmek ve yeni kar alanları yaratabilmek amacıyla Merkez (ABD liderliÄŸinde GeliÅŸmiÅŸ yedi ülke) tarafından 1980’li yıllarda uygulamaya konulmuÅŸ ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel alanlarda bir bütün olarak deÄŸiÅŸimdir. ÖzelleÅŸtirme ise, Yeni Ekonomik Düzen içerisinde en önemli ekonomik uygulamadır.
Yeni Dünya Düzeni kavramı ise, Sovyet Bloku’nun dağılmasıyla netleÅŸmiÅŸtir. SoÄŸuk SavaÅŸ sonrası dünyada Merkez, karşıt bloka karşı artık kendi çevresini geniÅŸletmek durumunda olmadığı için, siyasal açıdan GOÜ’e ihtiyaç duymamaktadır. Öte yandan “teknoloji devrimi” Çevreden (GeliÅŸmiÅŸ Ülkeler dışında kalan ülkeler) saÄŸlayabileceÄŸi birçok malın (ÅŸimdilik petrol hariç) önemini çok azaltmıştır. Merkezde tarım üretimi öyle bir arttı ki temel gıda maddelerinde kendine yeter olmakta kalmadı büyük çapta ihracatçı oldu. DiÄŸer hammaddeler için sentetikler devreye girdi ve/veya geri kazanım teknolojilerle daha az hammadde kullanmaya baÅŸladılar. Merkez sanayilerinde katma deÄŸer ve istihdam yaratırken Çevreyi devre dışı bırakmıştır.
Yani Merkezle Çevre arasında bağ kuran karşılıklı dayanışmaya yol açabilecek ne siyasal, ne bir dizi ekonomik olgu bugün eski önemini taşıyor. Çevre, Merkez açısından daha çok malları, hizmetleri ve sermayesi için pazar olarak önemli, bunun içinde kişi başına gelirin arttığı dinamik ülkeler safında olmak gerekiyor. Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri, gelecekteki petrol ve doğal gaz gibi doğal kaynaklarından sağlayacakları gelirler ile yakın gelecekte dünyanın en önemli pazarları olacağı bu kapsamda değerlendirilmektedir.
Yeni Ekonomik Düzen, evrensel çapta serbest piyasa ekonomisini gerçekleÅŸtirme savıyla yola çıkmıştır. Ancak 1980’den bu yana ortaya çıkan sonuçlar ise bu savla pek baÄŸdaşır nitelikte olmadı. Merkez, bölgesel anlaÅŸmalar çerçevesinde neredeyse kartelleÅŸti; Çevre ülkelerinin en fakirleri yani (Çin ve Hindistan hariç) düşük gelirli ülkeler neredeyse dünya ekonomisinden dışlandığı bir yapı oluÅŸtu. Çevrede kiÅŸi başına gelir göreli gerilirken uluslararası düzeyde gelir bölüşümü fakirlerin aleyine deÄŸiÅŸti. Uluslararası iliÅŸkilerin demokratik niteliÄŸi kayboldu ve Merkez tarafından oluÅŸturulan kültürel milliyetçilik, tüm dünyayı etkilemeye baÅŸladı.
Teknolojik geliÅŸmelerle birlikte çevre kirliliÄŸi, ülkeler arasındaki gelir dağılımındaki adaletsizlik ile iÅŸsizliÄŸin artması, Ulus devletlerinin ÇUÅž’lerin (Çok Uluslu Åžirketler) karşısında zayıflaması sonucunda 20. yüzyılın sonlarına doÄŸru dünya genelinde Yeni Dünya Düzenine karşı toplumsal tepkiler geliÅŸmiÅŸtir. Hatta Seattle’da Aralık 1999’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü toplantısı yoÄŸun sokak olayları nedeniyle gündemli olarak gerçekleÅŸtirilememiÅŸ olup, bu durum Yeni Dünya Düzeni uzun dönemde inanılmazı içsel bir çatışma potansiyeli içinde olduÄŸunu göstermektedir. Bu toplumsal tepkiler karşısında ekonomi bilimcileri bugünlerde Yeni Dünya Düzeni sürecinin tamamlandığını ve yeni bir döneme, “Toplum ve Yenilikçi” döneme geçilmek üzere olduÄŸunu belirtmektedir.
Türkiye’de bu deÄŸiÅŸimin referans noktaları; ekonomide, 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları, siyasi ve hukuki alanlarda 12 Eylül Rejimi, 1982 Anayasası ve bunları tamamlayan Yasalar, Sosyo-Kültürel alanlarda ise, bir tarafta; serbest piyasa ekonomisi, medya, moda ve küreselleÅŸme ile geliÅŸen ve batı kültürüyle benzeÅŸen yeni yaÅŸam alışkanlıkları ve diÄŸer tarafta; bunların sonuçları ile serbest piyasa ekonomisiyle gelen iÅŸsizlik, göç ve kentleÅŸme sorunları karşısında ÅŸeriatçı-milliyetçi toplumsal muhalefetin geliÅŸmesidir.
Türkiye’de ÖzelleÅŸtirme programı; piyasa güçlerinin ekonomiyi harakete geçirmelerine imkan saÄŸlaması, üretkenlik ve verimliliÄŸin artması, mal ve hizmetlerin kalite, miktar ve çeÅŸitliliklerinin artırılması, mülkiyetin tabana yayılması, sermaye piyasasının geliÅŸiminin hızlandırılması, modern teknoloji ve yönetim tekniklerinin Türkiye’ye çekilmesi, çalışanlara hisse senedi vermek suretiyle iÅŸgücü verimliliÄŸin artırılması, devlete gelir saÄŸlanması v.b., olarak belirlenmiÅŸ olmasına raÄŸmen uygulamalar sonucunda “özelleÅŸtirme, devletin mali krizden çıkabilmek için bir borç-takas iÅŸlemine dönüşmüştür.” Ayrıca, büyüyen iç borç stoku ile birlikte reel faiz oranları ekonominin reel büyüme oranlarının üzerine çıkmış ve bu durum devletin “Mali Piyasalar” karşısında politika üretmesini engellemiÅŸtir.
1982 Anayasası kapsamında temel hak ve özgürlükler ile toplumsal örgütlenme sınırlandırılmış ve bunun karşısında yürütme yasama karşısında güçlendirilmiÅŸ ve bu güçle iktidara gelen Özal Hükümeti tarafından toplumsal muhalefetin olmadığı bir dönemde ağırlıklı olarak Kanun Hükmünde Kararnameler ile altyapısı hazırlanan özelleÅŸtirme politikaları 1980′li yılların sonunda baÅŸarısız olmuÅŸtur. Bunun en önemli nedenleri; yeterli sermaye birikimine sahip olmayan ve geliÅŸmeleri tamamen KİT’lere dayandırılmış olan yerli sermayenin KİT’lerin yabacı tekellere geçmesini istememeleri, siyasilerin bankalar baÅŸta olmak üzere KİT’leri partizanca kullanmaktan vazgeçmemeleri ve topluma gerekçelerin ÅŸeffaf olarak anlatılamamasıdır. 1990 yılından sonra gerçekleÅŸtirilen özelleÅŸtirme uygulamaları ise; özelleÅŸtirmelerin parti yandaÅŸlarına, arsa spekülatiflerine, ithalatçı tekellere yapıldığı anlaşılmış, teknoloji transferinin gerçekleÅŸmemesi bir yana bir çok iÅŸletme kapatılmış, üretim düşmüş, ithalat ve iÅŸsizlik artmıştır. Bu uygulamaların sonucunda özelleÅŸtirme karşısında toplumsal muhalefet güçlenmiÅŸtir. 1980′li yılların sonunda yabancı tekellere karşı özerkleÅŸmeyi savunan yerli sermaye 1990 yılların sonunda ise iç borç ödemeleri karşısında özelleÅŸtirmeyi savunmaya baÅŸlamıştır.
Türkiye; Merkezde ve bölgesindeki deÄŸiÅŸimleri iyi deÄŸerlendirememiÅŸtir. Sermayenin; rant ekonomisini ve ithalatı tercih etmesi; Siyasilerin KİT’leri ekonomik ve siyasi arpalık olarak görmesi, Türkiye’nin çeliÅŸkileri olmuÅŸ ve bu durum ülkeyi siyasi istikrarsızlık içerisinde borç batağına götürmüştür. Bugün gelinen noktada Türkiye, gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından dünyadaki ilk beÅŸ ülke arasındadır. Buna göre nüfusun en zengin % 20’sinin toplam gelirdeki payı % 55.9’iken, en fakir % 20’nin toplam gelirden aldığı pay % 5.0’dır. Buna baÄŸlı olarak bütçenin yaklaşık% 50 iç ve dış borç ödemelerine ayrılmaktadır. Özel sektör sanayinde faaliyet dışı gelirlerin net bilânço karı içindeki payı yaklaşık %50’ye çıkmıştır. Ayrıca kiÅŸi başına toplam borcun 1980 yılından 1998 yılı arasında % 310 artarken kiÅŸi başına milli gelir aynı dönemde % 105 artmıştır.
Demokrasi ile seçilerek gelen Hükümetler, ülkenin bu ekonomik sorunlarını IMF, Dünya Bankası ve bir-kaç sermaye grubu ile çözmeye çalışırken meslek odaları, sendikalar baÅŸta olmak üzere demokrasi güçlerini sistem dışına itmiÅŸler ve bu geliÅŸmeler sonucunda; “ÖzelleÅŸtirme ,siyasilere ve sermaye kesimine karşı sokakta demokrasi mücadelesine dönüşmüştür.” Bugün, çalışanların ücretleri, çiftçinin ürün bedelleri ile sosyal hak ve güvencelerin kapsamı IMF tarafından belirlenmekte, devlet kurumlarının yapılandırılması Dünya Bankası tarafından yürütülmekte, DemokratikleÅŸme hareketi AB tarafından yönlendirilmekte, TBMM sadece koordinasyonu saÄŸlamaktadır. “Egemenlik Kayıtsız Åžartsız Milletindir”anlayışı çökmüştür.
57. Hükümet tarafından çıkartılan Sosyal Güvenlik Yasası ile Uluslararası Tahkime ilişkin Anayasa Değişiklikleri karşısında, sendika ve meslek örgütleri her türlü siyasi ve ideolojik kimliklerini bir tarafa bırakarak sadece demokratikleşme ve insanca yaşam için bir araya gelerek Emek Platformunu oluşturmuştur. Bu durum, Türkiye Siyasi Tarihinde, ortak çıkarlar üzerinde dayatmalara karşı gelişen geniş bir toplumsal uzlaşmadır.
24 Ocak Kararları ile birlikte ekonomide ihracata dönük sanayi politikaları benimsenmiÅŸ ancak “karşılaÅŸtırmalı üstünlük teorisi” dikkate alınmayarak sanayileÅŸme göz ardı edilmiÅŸ, sadece bir-kaç imalat sektörünün teÅŸviklerle kapasitesi artırılarak ithal girdiler yoluyla ihracat artışı saÄŸlanabilmiÅŸtir. İthalat artışı engellenemediÄŸi gibi teÅŸvikli ucuz ithal hammadde girdileri karşısında ülke içi üretim alanları, rekabet edemediÄŸinde ekonomi dışında bırakılmıştır. Bu yanlış politikalar sonucunda en fazla “Madencilik Sektörü” etkilenmiÅŸ ve istikrarsızlığın sebebi olarak gösterilmiÅŸtir.
Türkiye Madencilik Sektörü içinde bulunduğu krizden çıkarak gelişebilmesinin tek koşulu özelleştirme politikaları gösterilmiş ve bu kapsamda tartışmaların özelleştirme üzerinde yoğunlaşması sonucunda da sektör ile ilgili sağlıklı politikaların oluşturulması engellenmiştir.
17.03.1984 tarih ve 2983 sayılı “Tasarrufları TeÅŸviki ve Kamu Yatırımlarının Hızlandırılması Hakkındaki Kanun” ile Türkiye’de baÅŸlayan ve 15 yıldır süren ÖzelleÅŸtirme çalışmalarının sonucunda Madencilik Sektörü baÅŸta olmak üzere Çimento sektörü hariç KİT’lerde önemli bir Mülkiyet devri gerçekleÅŸmemiÅŸtir. Ancak KİT’ler kendi kendini bitirme sürecine sokulmuÅŸtur.
Türkiye, 1970’li yılların sonlarında uygulamaya konulan 21. yüzyılın baÅŸlarında sürecini bitirmek üzere olan Yeni Dünya Düzeni içerisindeki sanayi ve teknoloji boyutunu ancak 1990’lı yılların ortalarında fark etmiÅŸtir ve geleneksel sanayi üretimi yapan KİT’lerde dönüşüm saÄŸlanamamış, modernizasyon/yenileme yatırımları gerçekleÅŸtirilmeyerek bilinçli veya bilinçsiz bir ÅŸekilde KİT’lerin kendi kendini kapatması politikası ortaya çıkmıştır. Bugün gelinen noktada KİT’lerin özelleÅŸtirilmelerinin ekonomikliliÄŸi tartışılmaktadır.
Osmanlı Dönemi’nden bugüne kadarki süreçte, Anadolu MadenciliÄŸi üzerinde Batının temel felsefesi; “ucuza hammadde ithal etmek ve Türkiye’ye mamul madde ihraç etmek olup, hiçbir dönemde sanayileÅŸmeye yönelik teknoloji yatırımı yapmamak” olmuÅŸtur. Batının kömür, bor, ferrokrom, alüminyum, tronaya iliÅŸkin yaklaşımları hep samimiyetsizlik içerisinde olmuÅŸtur. 1980 dönemine kadar madencilik sektöründeki önemli geliÅŸmeler, Devletin Planlı Politikaları çerçevesinde KİT’ler sayesinde gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bu nedenle Maden Mühendisleri Odası, ÖzelleÅŸtirme Politikalarının karşısında yer almıştır. Ancak KİT fetiÅŸizmi de yanlıştır. Ekonomik ömrünü tamamlamış olan bir kuruluÅŸ tasfiye edilebilir. Makinesi, teçhizatı satılabilir, hatta arsası ÅŸehrin içerisinde kalmışsa, arsasını satıp kendisi kullanabilir. Yeter ki, satış hasılatı KİT sistemi içinde kalsın. Satış hasılatını modernleÅŸme, yenileme yatırımları için kullanmak koÅŸuluyla. En kötüsü, bunların satış hasılatının bütçe açığını kapatmaya tahsisidir.
Elbette geliÅŸmekte olan Türkiye, madencilik ve enerji sektörlerinde yapılacak modernizasyon, yenileme ve yeni yatırımlarda neredeyse tamamen teknoloji ve finansman olarak dışa bağımlıdır. Bu gerçeÄŸi göz ardı etmeden kamunun etkin planlı politikaları ve denetimi çerçevesinde fizibil projelerin gündeme alınması ve KİT’Ier; bu anlayış içerisinde ulusal ekonomiye katma deÄŸer yaratacak biçimde yeniden yapılandırılması gerekmektedir
DÜNYA MADENCİLİĞİNDE GELİŞMELER
KONJONKTÜREL DALGALANMALAR
Dünya madencilik üretiminin hacim ve deÄŸer açısından ağırlığı, petrol, doÄŸal gaz ve kömür gibi yakıt madenleri, demir, manganez, nikel gibi demir-çelik sanayisine ana girdi saÄŸlayan metaller, bakır, çinko, kurÅŸun, kalay, altın, alüminyum gibi baz metaller ile fosfat, potas ve kükürt gibi endüstriyel minerallerden oluÅŸmaktadır. Bunların dışında kalan diÄŸer bütün madenler hem hacim hem de deÄŸer açısından fazla bir önem taşımamaktadır. Metallerin birim deÄŸerleri, dünya piyasalarını ve birbirlerini yakından izleyen New York (NYMB) ve Londra (LMB)’daki borsalarda oluÅŸan fiyatlarla belirlenmektedir. Fiyatlar kimi madenler için ise günden güne hatta saatten saate deÄŸiÅŸmektedir.
Stoklardaki artış yada düşüşler ile NYMB ve LMB dalgalanmaları birbirini etkilenmekte; stoklar arttığında, fiyatta düşmekte, stoklar azaldığında ise fiyatlar yükselmektedir.
Piyasa ekonomisinde, en zengin rezervleri içeren bir maden yatağı için bile yaşamanın önkoşulu borsa fiyatlarıdır. Yüzyılın sonunda genel eğilim ise, hemen hemen tüm maden fiyatlarının düşüş göstermesidir.
Fiyat düşüşlerine dayanamayan birçok küçük maden şirketi saha ve işletmelerini büyük firmalara devretmek zorunda kalmışlardır. Büyük firmalar ise bazı maden işletmelerini tamamen kapatmışlar ya da aralıklı olarak işletmektedirler.
Fiyat dalgalanmaları, çokuluslu madencilik ÅŸirketlerinin (ÇUÅž) milyonlarca $’lık arama fonlarını ve harcama kalemlerini de yönlendirmekte ve fiyatı düşen madenlerin bulunabileceÄŸi sahalarda arama yapılmamaktadır. Fiyat düzeyleri, ikame arayışlarını da yönlendirmekte ve pahalı bir metalin yerine, sanayi iÅŸkollarında hangi diÄŸer metalin (ya da plastik veya seramik gibi alternatif sentetik ürünlerin) kullanılabileceÄŸini tayin etmek için yürütülen bilimsel-teknolojik araÅŸtırmalara da büyük miktarlarda para harcanmaktadır.
Metropoller büyük ölçekli sanayilerinin ana girdilerini oluÅŸturan ve özellikle kendi topraklarında bulunmayan madenler konusunda dış kaynaklara muhtaçtırlar. ÖrneÄŸin çok zengin doÄŸal kaynaklara ve maden yataklarına sahip olan ABD bile, birçok maden açısından dışa bağımlıdır. AB ülkeleri hemen hemen her maden açısından dışa bağımlıdır. Japonya’nın maden kaynakları ise yok denecek düzeydedir ve mutlak dışa bağımlıdır. Bu nedenlerle, güvenli ve istikrarlı bir madensel hammadde gereksiniminin karşılanması açısından geliÅŸmiÅŸ ülkeler, stratejik olarak gördükleri bazı madenler için stok politikaları uygulamaktadırlar.
TEKNOLOJİK GELİŞMELER
20.yüzyılın ikinci yarısı boyunca, bir yandan, tekelleÅŸme sürecinde sermaye birikiminin yoÄŸunlaÅŸması gibi yapısal özellikler, öte yandan da zengin kaynakların azalarak düşük tenörlü cevherlere yönelinmesi eÄŸilimler sonucunda istihraç kapasiteleri ile cevher zenginleÅŸtirme tesislerinin ölçekleri oldukça büyük boyutlara ulaÅŸmıştır. ÖrneÄŸin; Yükleyici kapasiteleri birkaç m3’ten 100 m3’e yükseldi, 10 tonluk kamyonların yerini 300 tonluk kamyonlar aldı, kazı kapasiteleri de buna baÄŸlı olarak arttı. ZenginleÅŸtirme tesislerinin tuvönan girdi ölçekleri de aynı yönde artış gösterdi. Özellikle linyit, tuz, potas vb. yataklar ile plaserler gibi yumuÅŸak kayaçların üretildiÄŸi iÅŸletmelerde, kazı kapasiteleri oldukça büyük boyutlara ulaÅŸtı. Yükleyici-kamyon filolarının yerini; sürekli olarak hem kazan hem de yükleyen tek bir mekanizasyon ünitesi aldı; örneÄŸin, teker kepçe-ekskavatörler 5000 t/h’lik bir hızla kazdığı kömürü bantlara aktarmaya baÅŸladılar. Yer altı maden iÅŸletmelerinde de benzer geliÅŸmeler gözlendi ve kazı mekanizasyonun geliÅŸimi sonucunda emeÄŸin üretkenliÄŸi arttırıldı.
80’li yılların ortasında ortaya çıkan ekonomik gerilemeye ek olarak; madencilik sektörünün özyapısal karakterlerinden kaynaklanan kriz etkenlerinin en önemlilerinden biri de, dünya çapında yaygın ölçekte geliÅŸen devridaim (recycling) eÄŸilimlerinin etkisi olmuÅŸtur. Sanayi devriminden bu yana, metropollerdeki tüketim ekonomisiyle körüklenen mal üretiminin büyük boyutlarda hurda yığınları oluÅŸturması nedeniyle, sözkonusu ülkelerin izabe iÅŸkollarında, hurdaların yeniden deÄŸerlendirilmesi yöntemleri geliÅŸtirildi. Sonuçta, baÅŸta demir-çelik ve baz metallerin üretimiyle uÄŸraÅŸan iÅŸkollarındaki talep gerileyerek, maden yataklarından yapılan üretim düştü. ÖrneÄŸin, ABD’nin günümüzdeki alüminyum üretiminin yarısı, maden cevherinin iÅŸlenmesi yerine, bira veya kola kutuları gibi hurdaların devridaimiyle ikincil olarak gerçekleÅŸtirilmektedir
Metropollerde yüksek teknolojinin geliÅŸmesiyle birlikte, özellikle demir cevheri, boksit gibi hantal madencilik iÅŸleri, çevre ve toplumsal duyarlıklar nedeniyle, geri kalmış ülkelerdeki kaynaklara aktarıldı. ÖrneÄŸin, dünyadaki toplam demir cevheri üretiminin %90’ından fazlası, yüzyılımızın baÅŸlarında İngiltere, ABD, Almanya, Fransa, Belçika ve Rusya tarafından saÄŸlanırken, günümüzde aynı miktarın yarısı Brezilya, Çin HC, Hindistan, Venezuella, Moritanya vb. gibi ülkelerde üretilmektedir. Artık geliÅŸmiÅŸ ülkeler, ne büyük boyutlu madencilik yatırımlarının riskine katlanmayı, ne sendikalarla, ne de bürokratik engellerle uÄŸraÅŸmayı ne de çevreci muhalefete katlanmayı göze almaktadırlar. Hamaliye madencilik iÅŸlerini geri kalmış ülkelere bırakıp kendileri de daha hafif ancak getirisi fazla iÅŸlerle uÄŸraÅŸmaktadırlar. ÖrneÄŸin geliÅŸmiÅŸ ülkelerdeki ÅŸirketler, 1900-1950 yılları arasındaki dönemde bakır, çinko, kurÅŸun, kalay, demir ile uÄŸraşırken, 70’li yıllara kadar manganez, krom, vanadyum, lityum ve ilmenit cevherlerine ağırlık verdiler, daha sonra da alüminyum, kobalt, fosfat, barit ve rutil cevherlerine yöneldiler. Günümüzde ise bazılarının tüm dünya üretimleri 100 tonu geçmeyen, germanyum, galyum, platin, grubu metalleri ile Se ve Y gibi nadir toprak metallerinin cevherleri ile ilgilenmeye baÅŸladılar.
Bir diÄŸer teknolojik eÄŸilim de, geliÅŸmiÅŸ ülkelerin geri kalmış ülkelerden ithal ettikleri külçeleri iÅŸleyerek elde ettikleri %99.999… mertebesindeki çok yüksek saflıktaki metalik ürünler ile bazı madenlerden ürettikleri kimyasal maddeler, yarattıkları katma deÄŸerin çok üstünde fiyatlarla satmaları doÄŸrultusunda geliÅŸti. Bu geliÅŸmeler sonucunda demir, kömür ve boksit gibi birkaç maden ile kromit, kolemanit ve sölestin gibi madenler dışında ham cevher üretimiyle büyük kazançlar elde etme dönemi de dünyada kapanmıştır.
EKOLOJİST SİVİL MUHALEFET HAREKETLERİ
Yüzyılımızın sonlarına doÄŸru ortaya çıkan “çevreci”, “yeÅŸilci” ve ekolojist akımlar, madenciliÄŸin geliÅŸimini dünya ölçeÄŸinde engelleyerek, özellikle yakıt madenlerinin tüketim tarzını doÄŸrudan yönlendirebilecek kadar baÅŸarılı oldular. Aslında, çevre gündemi kapsamında tartışılan sera etkisi kaynaklı küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, nükleer tehlike vb. sadece YeÅŸilcilerin deÄŸil, herkesin ciddiye alması gereken bir düzeyde önem kazanmış ve artık günümüzde dünyanın sonunun gelip gelmediÄŸi deÄŸil, sona ne kadar kaldığı tartışılmaya baÅŸlanmıştır.
YeÅŸilci baskılar sonucunda, özellikle arsenik, kadmiyum, kalay, çinko, civa, bizmuth, kurÅŸun, telluryum, selenyum gibi ağır ve/veya toksit metallerin kullanım alanlarında yoÄŸun ikame arayışları baÅŸladı; talep geriledi ve fiyatlar düştü. Özellikle ABD, Kanada ve Avustralya gibi yaygın ve yoÄŸun madencilik iÅŸlerinin yürütüldüğü metropollerde, çevre mevzuatı hükümlerine uyulup uyulmadığının ciddi, sıkı ve etkin bir biçimde denetlenmesini saÄŸlayan iÅŸleyiÅŸlerin oluÅŸumu sonucunda, ocak dizaynları ile ilgili mühendislik kavramları da deÄŸiÅŸim geçirerek açık iÅŸletme sınırları önemli deÄŸiÅŸimlere uÄŸradı. ÖrneÄŸin, eÅŸdeÄŸer metalik içerik ile benzer topoÄŸrafya ve geometriye sahip iki maden yatağından biri için 1970’li yıllarda açık iÅŸletme tercih edilirken, 1980’lerden itibaren diÄŸeri için aynı ÅŸirketin yöneticilerince arazi ıslahı giderlerinin ağır yükü nedeniyle yer altı iÅŸletmesi kararı verildi.
Çevreci görüşler, kömür, petrol, doÄŸalgaz ve uranyum gibi yakıt madenlerinden üretilen enerji ile barajlardan üretilen hidroelektriÄŸin tümünün kullanımına ve ayrıca odun ile tezek yakımına, doÄŸayı kirlettiÄŸi ve tahrip ettiÄŸi gerekçesiyle kökten karşı çıkmakta ve bugün birincil enerji üretimindeki payı binde 2’yi bile bulmayan güneÅŸ, rüzgar, jeotermal, med-cezir enerjisi vb. gibi yeni ve yenilenebilir enerji türleri ile yetinilmesini tüm insanlığa çözüm olanak öneriyorlar. YeÅŸilcilerin enerji politikalarının sonuç vermesiyle bizim gibi GOÜ’in küçük ölçekli linyit ocakları kapanmaktadır. Ancak uç ürün deÄŸeri bazında 2 trilyon $ hacmindeki yakıt madenleri pazarında paylaşım savacı veren ÇUÅž’ler, sorunun özünü saklayan sığ ve kısmı politik programları ciddiye almadan çalışmalarını sürdürmektedirler
TEKELLEŞME VE DİKEY ENTEGRASYON EĞİLİMLERİ
Dünya madencilik sektörü, demiryolları, havayolları, denizyolları gibi kitlesel ulaÅŸtırma hizmetleri ile enerji sektörü gibi kendi özgül yapısından kaynaklanan nedenlerle de tekelleÅŸme eÄŸilimindedir. ÖrneÄŸin “Batı Dünyası’nda yakıt madenleri dışında üretimin deÄŸer bazında yarısından fazlası, 39; 1/3’inden fazlası, 15; 1/5’inden fazlası da 5 tüzel kiÅŸi tarafından gerçekleÅŸtirilmektedir. Sözkonusu tüzel kiÅŸiler arasında bazı geri kalmış ülkeler ile bazı metropollerin kendileri de bulunmaktadır. Örnek verilecek olursa, “Batı Dünyası” ndaki demir cevheri üretiminin %42’si, blister bakırın %57’si, kalayın %56’sı ve altının %55’i birkaç ÇUÅž eliyle üretilmektedir.
Yakıt madenlerinde ise, tekelleÅŸme daha da yoÄŸun yaÅŸanmaktadır. ÖrneÄŸin 1989 itibariyle, dünya ham petrol çıkartımının tonaj bazında 1/6’i, “yedi kardeÅŸ (seven sisters)in dördü (ARAMCO, Royal Dutch/Shell, EXXON ve BP) eliyle gerçekleÅŸtirilmiÅŸti. Ancak rafine ürün cirosu ile ilgili sıralamada, diÄŸer üçü (CHEVRON, Mobil, ve TEXACO) ile beraber yedisi birden listenin başına yerleÅŸerek dünya petrol türevleri üretiminin deÄŸer bazından 1/3’inden fazlasını ciro etmiÅŸlerdir. Ancak bu ÅŸartlar altında bile paylaşım savaşı bitmemiÅŸtir. Yedisinin de birbirinin hisselerini almak için milyarlarca dolar harcanmaktadır. ÇoÄŸunluk itibarıyla, yine bu yedisinin kontrolü altında bulunan doÄŸalgaz ve kömürün çıkartımı ile pazarlanması sürecindeki görünüm de pek farklı deÄŸildir.
Büyüklerin küçükleri yutmasıyla baÅŸlayan tekelleÅŸme sürecinin ileri aÅŸamalarında, ÇUÅž’lar da kendi aralarında birleÅŸerek daha da büyümekte ve ayrıca, bir anlamda müşteri-satıcı veya üretici-tüketici ittifaklarından oluÅŸan farklı iÅŸ kollarındaki ÅŸirketler arası birleÅŸmeler de gözlenmektedir.
TekkeleÅŸmenin bir diÄŸer yüzü ise, arama-ihzarat-istihraç-zenginleÅŸtirme iÅŸlemleri ile izabe, rafinasyon ve pazarlama gibi faaliyetlerinin tümünün birden tek bir ÇUÅž eliyle yürütülmesi anlamına gelen “dikey entegrasyon” eÄŸilimleriyle biçimlenmiÅŸtir. Bu eÄŸilimler, özellikle endüstriyel mineraller alanında, daha üst boyutlara sıçrayarak madencilik-metalurji ötesi sektörlerin madencilik faaliyetlerini de kendi bünyesi içine almalarına neden olmuÅŸtur.
Sonuç olarak;
Dünya ekonomisinde yüksek teknoloji kullanımının giderek yaygınlaşmasıyla, ekonomik yapı giderek hammadde-yoğun niteliğini yitirmekte ve kazanç sağlanan ticari ürünlerde giderek bir boyut küçülmesi görülmektedir. Dünya ticaret rakamları incelendiğinde; demir, bakır, çinko, kurşun ve kalay gibi geleneksel metallerin kullanımı düşerken, ileri seramik malzemeler, plastik ve polimer kökenli malzemeler gibi yüksek teknoloji malzemelerinin kullanımı giderek artmaktadır.
Çevre sorunları ve enerji fiyatlarının yüksekliÄŸi nedeniyle, hemen hemen tüm metallerde görülen ikincil üretim ve (Recycling) en ÅŸiddetli olarak alüminyum, demir çelik ve bakır sektörlerinde kendini hissettirmektedir. Birincil Alüminyum üretiminde gereken birim enerjinin % 5’i kadar bir enerji tüketimi ile hurda ürünlerin geri kazanılması giderek yaygınlaÅŸmakta olup bugün Dünya Alüminyum talebinin % 50’si ikincil üretimden karşılanmaktadır.
Yeni Dünya Düzeninin getirdiği en önemli değişim; kaynakların kıt olması, çevre ve insan sağlığı için atıkların kontrol edilmesinin ön plana çıkması, üretimde ve kullanımda önemli teknolojik gelişmelerin sağlanması sonucunda, daha az hammadde ve yakıt ile temiz bir çevre içerisinde insanlık için maksimum faydanın sağlanması gelişmişliğin temel göstergesi olarak gösterilmesidir. Bugün, kişi başına hammadde ve enerji tüketimleriyle hararetle planlamaların yapılması gerçekçi değildir. Planlamalar; teknoloji alanında ve dünya ticaretindeki gelişmeler göz ardı edilmeden istenilen standartlara uygun özellikte ve miktarda hangi hammaddelerin ne zaman üretilmesi gerektiğini içerecek şekilde kısa, orta ve uzun dönemli olması gerekmektedir.
MadenciliÄŸin geliÅŸmesi, artık kapalı ekonomi dönemindeki gibi her dalda ve her projenin desteklenmesi yoluyla olmayacaktır. İhracata dönük sanayileÅŸmede “rekabet edebilirlik” kıstası ön plandadır. Bu sebeple; rekabet gücü olabilecek dallarda, rekabetçi iÅŸletmecilik anlayışıyla yö
12 Åžubat 2008, 11:08 tarihinde.
sitenizi beÄŸendim