Uluslararası Ticaretin
BÖLÜM I
ULUSLARARASI TİCARETİN TEMELİ
1.1. Ticaret Kavramı
Ticaret, genel olarak üretici ve tüketici arasında varolan malların el değiştirmesi (alım - satım) ve hizmet etkinliklerine ilişkindir. Tek devlet açısından bakıldığında iç ve dış ticaret ayırımına gidilirken, devletlerarası toplulukta bu ayırım, ulusal ve uluslararası ticaret adlarını alacaktır. Aynı şekilde, ticaret politikaları da ulusal ve uluslararası ticaret politikaları olarak adlandırılır.
Dünya ticareti, yeryüzündeki devletler arasında, herbir devletin dış ekonomi politikaları ile sınırlı olmak üzere, malların ve ticari hizmetlerin değişimine yönelik ilişkilerin tümü şeklinde tanımlanabilir. Metodoloji açısından dış ticaret kavramını dünya ticareti kavramından ayırmak gerekir. Dış ticaret, tek bir devletin diğer devletlerle olan ilişkilerini, sınır ötesi ticari etkinliklerini ifade eder .
Dış ticaretin olduğu kadar, dünya ticaretinin de karşıt kavramı iç ticarettir. İç ticaret, ekonomi politikası açısından dış ilişkileri belirli şekilde sınırlandırılmış bir ülkede malların ve hizmetlerin değiş-tokuşunu kapsar.
Bir ülkenin izleyeceği dış ticaret politikası, üst kavram olan dış ekonomi politikası içinde yer almaktadır. Dış ekonomi politikası geniş anlamda “hükümetlerin ticaret ve üretim faktörleri akışlarının yönüne, bileşim ve hacmine müdahaleye yönelik tüm faaliyetler”, dar anlamda ise “hükümetin dış ticaret ve yatırımları sınırlaması, düzenlemesi, teşvik etmesi veya bunlara yol göstermesi” olarak tanımlanabilir. Dış ekonomi politikası, ülkenin genel ekonomi politikası ile uyum içinde olmalıdır. Başlıca dış ekonomi politikaları; dış ticaret politikası, ödemeler dengesi politikası, dış yatırım politikası ve dış yardım politikasıdır Bunlardan dış ticaret politikası, cari işlemlerden özellikle ihracat ve ithalat kalemlerinde yürütülen hükümet faaliyetlerini ifade eder. Bu politikanın uygulanmasının ekonomide doğurduğu etki, kaynakların yeniden tahsisi olmaktadır. Örneğin, belli bir malın ihracında uygulanan sübvansiyon, kaynakların bu malın üretiminde yoğunlaşmasına yol açmaktadır
Dış ticaret politikası açısından bir devletin dış ticareti etkileyebileceği araçlar, başlıca, yasaklar, gümrük resmi, ticaret antlaşmaları, primler, sübvansiyonlar ve idari korumacılık olarak sınıflandırılabilir. Bunlardan yasaklar, ithalât ve ihracat yasaklarıyla, transit geçiş yasakları şeklinde bir ayırıma tâbi tutulurken, gümrük resmi de aynı şekilde ithalât, ihracat ve transit ticarette uygulananlar olarak üçe ayrılmaktadır, önceki yüzyıllarda, dış ticareti etkileme araçları ithalât, ihracat ve transit geçiş yasakları ile sınırlıyken, modern gelişmeler, herşeyden önce gümrüklerin doğrudan sonucu etkileyici bir rol oynadıklarını göstermektedir.
Gümrükler ortaya çıktıklarından bu yana geçirdikleri gelişim içinde, esas aldıkları değerlere ve olgulara göre çeşitlenmişlerdir, ilk uygulama olan mali gümrük, malın miktarı ve değerinden bağımsız olarak, malikin şahsından alınmaktaydı. Sonraki gelişmelerde; sınır gümrüğü, koruma gümrüğü, ithal gümrüğü, ağırlık gümrüğü (ağırlığına göre), değer gümrüğü (değerine göre), pazarlık (görüşme) gümrüğü ve savaş gümrüğü gibi uygulamalar ortaya çıkmıştır.
Ticaret antlaşmalarının akdine ilişkin gelişmelerin başlangıcı, yine dış ticareti etkileme araçlarından biri olan yasaklar dönemine kadar uzanmaktadır. Bu dönemde en çok gözetilen ulus (en ziyade müsaadeye mazhar millet) kaydı ortaya çıktığı gibi, yabancıların hukuki durumu, şube açma hakkı, sanayi hukuku ve benzerleri gelişmiştir.
Dünya ticaretinin yanında, değişim temeline dayanmayan, yani ivazsız olan uluslararası mal ve hizmet akışına da rastlanmakladır. Özellikle savaş sırasında ganimet alınması (kara ve deniz savaşlarında ganimet hakkı), evvelce olduğu gibi fethedilen ülkelerden götürülen ahalinin kökleştirilerek, bedelsiz hizmetler sağlanması ve halta son zamanlarda olağan hale gelen savaş tazminatları ve demontajlar (fabrika sökme fiilleri) örnek gösterilebilir. Bir zamanlar önemli mal hareketlerine sebep olan deniz haydutluğu, haraç, cizye, hediye gibi bedelsiz mal akışları, yakın zamanlarda gelişmekte olan ülkelere yönelik karşılıksız kalkınma yardımları, kapsamları bakımından önemli etkileri olsa da, dünya ticaretinin çerçevesi dışında kalırlar
Dünya ticareti, bir üst kavram olan dünya ekonomisine göre kapsam bakımından daha dardır. Uluslararası ekonomik ilişkiler, malların ve ticari hizmetlerin değişimi dışında kalan para politikaları ile sosyal politikaları da içermektedir
1.2. Uluslararası Ticaretin Önşartları
Ekonomik Açıdan Üretim Azlığı veya Fazlalığı
Ekonomi politikası açısından, belirli sınırlar içinde bulunan çeşitli ülkelerde ihtiyaç boşluklarının varlığı veya üretim miktarının ülke ihtiyacını aşması yani üretim fazlalıklarının bulunması olgusu, bütün dünya ticaretinin temelini oluşturmaktadır. Ancak, bazı ülkeler kendine yeterli olma iddiasıyla, dünya ticaretinin işleyişi dışında kalmaya çalışabilir.
Malların ve hizmetlerin değişimine yönelik siyasal iradenin varlığı, her türlü dünya ticaretinin en önemli psikolojik itici gücüdür. Ancak, bu iradenin her zaman bazı gelişmelerin sonucunda doğal olarak ortaya çıktığı söylenemez. Çünkü, ekonomik ihtiyaçlara veya fazla üretime rağmen, ekonomiye yabancı nedenlerle az veya çok dışa kapanmaların olduğu siyasal tablolar görülmüştür.
Değişime esas olacak malların elde bulunması, ihtiyaç boşluklarının bulunması (ihtiyaç olan yerlerin bulunması) kavramının karşıt kavramıdır. Değişim mallan ya doğrudan ihtiyaçların karşılanmasına yararlar, veya şu ya da bu şekilde paraya dönüşen ikame malları söz konusudur. Dünya ticaretinin yeni yeni gelişmeye başladığı dönemlerde, tüketime yönelik değişim malları dünya ticaretinin konusunu oluştururken, günümüzde hemen bütün dünya ticareti paranın yardımı ile yürümektedir. Bugün uygulanan para ekonomisine ulaşma, uzun ve değişikliklerle dolu bir yoldan geçmiştir. Zamanımızda bile dünya ticaretinde zaman zaman saf değişime yani takasa dönüşler gerçekleşebilmektedir
İhtiyaçların Uluslararası Alanda Giderilmesi, Taşımacılık ve Güvenlik Sorunu
Değiş-tokuş (mübadele), alım-salım ve bunları gerçekleştirecek taşıma olanakları olmaksızın hangi türden olursa olsun hiçbir ticaret gerçekleşemez; buna bağlı olarak, dünya ticareti de varolmaz. Taşıma olanakları, maddi bakımdan dünya ticaretinin sınırlarını, kapsamını, yoğunluğunu ve yönünü belirler. Taşıma yöntemleri, iç su yollarını da içeren kara ulaştırması yanında deniz ve hava ulaştırmasından ibarettir. Daha ilk çağlarda, taşımacılık yollarının hukuki durumu, pratik bir anlam kazanmıştır. Sonuç olarak; dünya ticaret hukuku ve uluslar arası ulaştırma hukuku birbirleriyle çok yakından ilgili ve uygulamada da içice geçmiş iki daldır.
Bunun yanında, taşıma olanaklarının varlığı, güvenlik olmaksızın işlemez hale gelebilir. Güvenlik olmaksızın, dünya ticaretinin konusunu oluşturan malların, onları gönderen kişilerle ulaştırma araçlarının, varış mahallerine herhangi bir hasar ve zarar görmeden ulaşabileceği bir dünya ticareti düşünülemez. Burada iç ticaret ile dünya ticareti arasındaki farklılık açıkça ortaya çıkmaktadır; iç ticarette güvenlik, o sırada politik iktidarı elinde bulunduranlar tarafından sağlanırken, dünya ticareti, hiç bir devletin tekelci gücüne tâbi olmayan ortamlarda (örneğin açık deniz), bir ticaret yolunun başlangıç ve bitim noktalan arasında gerçekleşmektedir.
İlkçağlarda geniş toprak parçalarında az sayıda insanın yaşaması, düşük nüfus yoğunluğu, henüz eksik olan hukuki korumanın yerini bir dereceye kadar tutmuş olabilir. O çağlarda bile en azından hareket ve varış yerlerinde belirli bir güvenliği sağlama kaygıları vardı. Sonraki yüzyıllarda, dünya ticaretinin güvenliği için, kısmen uluslararası örf ve âdet hukuku kurallarında, ağırlıklı olarak da iki veya çok-taraflı uluslararası antlaşmalarda ifadesini bulan, daha kapsamlı ve karmaşık bir garantiler sistemi gelişmiştir. Bununla birlikte, dünya ticaretinde güvenlik sorunu bugün bile önemini korumaya devam etmekte ve henüz tümüyle çözümlenememiş bir sorun olarak kalmaktadır.
1.3. Uluslararası Ticaretin Gelişim Süreci
Genel Olarak
İnsanlık tarihi boyunca dünya ticaretinin gelişimi, çeşitli dalgalanmalar, zaman zaman olumlu veya olumsuz gelişmeler göstermiştir. Bu nedenle, uluslarası ticaretin önşartları, hiç bir zaman kusursuz, en yüksek yarar elde edilecek şekilde gerçekleşememiştir .
Bir görüşe göre, tarih boyunca uluslararası ticaret hukuku üç aşamadan geçmiştir. İlk aşamada Ortaçağ “tacir hukuku”, ülkeler arasında gidip gelen değişik uyruklardan tacir topluluğunu yönelen gerçek bir uluslararası örf ve âdet hukuku olarak mevcuttur, ikinci aşama, bu hukukun ulusal hukuk sistemleriyle bütünleştirilmesi faaliyetlerini kapsamaktadır. Evrensel nitelikli olmakla birlikte, bu faaliyetler her ülkede farklı zamanlarda ve değişik nedenlerle yürütülmüştür. Çağdaş olan son aşama, uluslararası ticaret hukukun uluslararası düzeyde birleştirilmesini amaçlamakta, siyasi ve ekonomik açılardan uluslararası eğilimleri yansıtan yeni bir tacir hukukun doğmasına neden olmaktadır.
Uluslararası ticaret hukukunun, devletler hukukunun genel gelişimi ile aynı çizgiyi izleyen tarihçesi, ağırlığın, bir ölçüde devletler hukuku doktrininden alınarak, yüzyıllarca doktrinden önce gelmiş devlet uygulamalarına verilmesiyle daha iyi anlaşılabilir. Gelişimin başlangıcı, Baltık’dan Akdeniz’e uzanan amber yolu ile Çin’den Suriye yolu ile Batı dünyasına ulaşan eski ipek yoludur. Bunun yanında, ilk dönemlerden başlayarak önceleri hükümdarların mali çıkarları, sonraları da bağımsız devletlerin altın, gümüş ve kıymetli taşları hedef alan aktif dış politikalarının uluslararası dış alım-satımın genişlemesine bağlı olan çıkarları da bu alandaki güçlü etkenlerdendir. M.S. 6. Yüzyılda Roma ve Kartaca arasında yapılan ticaret antlaşmaları ile Bizans ve Pers imparatorluklarının sınır ticaretine ilişkin düzenlemeleri yanında, 12. Yüzyılda İngiliz Kralı ve diğer Ortaçağ hükümdarlarının ticaret antlaşmaları, uluslararası ticaret hukukunun devletler hukukunun ortaya çıkışına kadar uzandığını göstermektedir. Bu nedenle, bu hukuk dalı da devletler hukukun dayandığı tarihi olguları paylaşmaktadır. Bunlardan biri, barış döneminde uygulanan devletler hukukunun da dayanağını oluşturan mütareke ve barış antlaşmalarıdır. Yapılan antlaşmalara konan ticaret şartında, antlaşmanın taraflarından biriyle üçüncü devletler arasında savaş sırasında da ticaretin süreceği gibi tarafsızlık hukukunun ilk örnekleri olan düzenlemeler de yeralmıştır.
Tarihçe
Tarih Öncesinde ve İlkçağ’da
Günümüzde dünya ticareti, çoğu kez Yeniçağ’ın bir eseri olarak görülmektedir. Gerçekte, bütün çağlarda, o zamana göre bir dünya ticareti olmuştur, ilkçağın mal hareketleri ise "dünya ticareti" yerine uzak ticareti (uzakla ticaret) terimi ile açıklanmaktadır. Bu terim niteliği itibariyle temelde dünya ticaretinden farklı olsa bile, o dönemde de Amerika’nın keşfine kadar bilinen dünyanın Avrupa-Asya-Afrika kıtaları topluluğu ile sınırlanmış faaliyet bölgesinde ticaret yapılmaktaydı.
Son çalışmalar en eski uygarlığın Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağısında Sümer’de başladığını ortaya çıkarmıştır. “Fırat, Dicle, Nil gibi nehir ülkelerinde başlayan uygarlığın önemi 19. yüzyılın arkeolojik kazılarından sonra anlaşıldı. Amerikalı Doğu Bilimci James Henri Breasted (1865-1935) bu uygarlık beşiğine ‘Bolluk Hilâli’ adını vermişti. Bilgin düşüncesinin kolay anlaşılabilmesi için bir de resim yapmıştı: Güneydoğu Anadolumuzun Harran Ovası’nın biraz yukarısına sırtını dayamış bir hilâl resmi idi bu. Hilâlin bir sivrisi Nil Deltası’na, öbür ucu Iran Körfezi’nin kuzeyine dayanıyordu, iç kısmı ise Arabistan’ın kısır kum çöllerine bakıyordu… Dünya ticaretinin merkezi, hilâlin iki yayı arasında bulunuyordu.”
Yapılan arkeolojik kazılar, dünya ticaretinin başlangıcının, henüz yazının bulunmadığı tarih öncesi çağlara kadar uzandığını göstermektedir. Başlangıçta ticari ulaştırma, son zamanlara kadar Afrika’da yaygın olarak kullanıldığı gibi sırt taşımacılığı ile yürütülüyordu. Sonraları, taşıma hayvanı ve kervanlarla yapılan ulaştırma şekli gelişti. Bu aşamaya henüz ilk Mısır hanedanı kurulmadan erişildiği kesinleşmiştir. Erken Mısır Döneminden kalma ilk yazılı belgeler, taşıma yollarının bütün güçlüklerine rağmen, o dönemde dünya ticaretinin bilinen bir müessese olduğunu ve o zamanki hükümetlerin ihtiyaç boşluklarını gidermede bu olanağı en iyi şekilde kullandıklarını göstermektedir. Kara ulaştırmasının yanında ilkel de olsa bir deniz ulaştırmasının, Mısır ticari seferleriyle, büyük bir olasılıkla Doğu Afrika’ya yönelik olarak başladığı anlaşılmakladır.
Ancak, bu ticaretin ne derecede piyasa ekonomisi özellikleri taşıdığı belli değildir. Eski Mısır kaynakları, güneye, Afrika’ya ve kuzeye Akdeniz ülkelerine yönelik, devlet güdümündeki ticari seferler yardımı ile gerçekleşen bir devlet ticaretinin varlığını göstermektedir. Ancak Mısır’ın Yeni imparatorluk döneminde, gelişmiş bir piyasa ekonomisinin ilk belirtileri göze çarpmaktadır. Fenikelilerin ikinci Bin Yıl boyunca geliştirdikleri canlı dünya ticaretinde piyasa ekonomisinin açık rolü vardı. Bazı Asur tabletleri “Asurlu tüccarların Anadolu, Suriye ve Mezopotamya arasında kalay ticareti yapıp yüzde 100 kar sağladıklarına ilişkindir . Mısır’da II. Ramses ile Hitit Kralı Hitaser arasında yapılan barış antlaşmasında, pek çok konu yanında, her iki ulusun ticaret ve sanayinin de saldırılardan korunacağı taahhüt ediliyordu. Yunanlılar ve Romalılar da dünya ticareti içinde yeralmışlardır. Roma imparatorluğunun yükselme devrinde, dünya ticaretinin herşeyden önce taşımacılık alanındaki teknik şartlar açısından en yüksek düzeye eriştiği anlaşılmaktadır.
Ortaçağ’da
Ortaçağların eski tacir hukuku uluslararası niteliğini dört unsura borçluydu: Kilise hukuku kadar evrensel olan pazar hukukunun birleştirici etkisi, denize ilişkin örf ve âdet hukuk kurallarının evrenselliği ve özellikle ticari uyuşmazlıkları çözmekle görevli mahkemelerin varlığı ile hukuki nitelikli ticari sorunlarla uğraşan noterler. Eski tacir hukukunun özelliği, hukukçular tarafından değil, uluslararası iş gören toplulukça geliştirilmiş olmasıdır.
Ortaçağ Avrupasında 9. Yüzyıldan başlayarak yaşanan gelişmeler, uluslararası hukukun özellikle ticaret ve deniz ticareti (taşımacılığı) alanlarına katkıda bulunmuştur. Bu gelişimin başlıca nedenleri, ihtiyacı duyulan malların alış-verişi ile, kralların yabancı tüccarlardan aldığı vergilerin çekiciliğiydi. Bu dönemde, kralların siyasi iktidarı büyük ölçüde ellerinde toplamasıyla, "zararla karşılık verme" gibi ilkeler de uygulanmaya başlanmıştır. Yine aynı zamanlarda, İtalyan şehir devletleriyle, kuzeyde ticaretle uğraşan şehirlerin Akdeniz ve Asya’ya yönelik ticari faaliyetleri yoğunluk kazanmıştır. Artık, ticaret antlaşmalarına "En çok gözetilen ulus kaydı" konulmakta, hiristiyan ve müslüman ülkeler arasındaki ticaret özel antlaşmalarla yürütülmekteydi.
Mekkelilerin geliştirdiği antlaşma sistemi ile Araplar, Suriye, Habeşistan, İran, Yemen gibi ülkelerin hükümdarlarıyla yaptıkları antlaşmalar sayesinde, ticaret kervanlarını bu topraklardan tam bir güvence altında geçiriyorlardı. Yapılan antlaşmalar daha çok bir imtiyaz fermanı niteliğini taşıyordu. Tacirlerin yabancı ülkelere yerleşerek faaliyette bulunmalarının yaygınlaşmasıyla, o ülkelerde bulunan tacir vatandaşlarının haklarını korumak isteyen ülkelerin girişimleriyle, yine bu dönemde konsolosluk müessesesi ortaya çıkmıştır. Mekkeliler, ticaret yaptıkları ülkelerden imtiyazlar elde edebilmek için, geniş bir yelpazeyi kapsayan ülkeler topluluğuna elçiler göndermişlerdir.
Ortaçağ’ın varlığını uzun yüzyıllar korumayı başaran Hansa Birliği, ticaretle uğraşan Alman şehir devletlerinin kurduğu bir konfederasyon olarak kuzey Avrupa ticaretini yönlendirmiştir. Birliğin ortaya çıkış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilk örgütlenme yabancı ülkelerde bulunan Alman tacirlerin 13. Yüzyılda kurduktan birliktir. Almanya’da siyasi otoritenin zayıflamasını izleyen karmaşa döneminde, Hamburg, Bremen, Köln ve Lübeck gibi şehirler, korsan ve haydutlardan korunmak amacıyla kendi aralarında antlaşmalar imzaladılar. Ortak çıkarları, bu şehirleri gerçek bir siyasi ve ekonomik konfederasyon çatısı altında toplamıştı. Birliğin ortak bir resmi merkezi olmamakla birlikte, Ballık ticaretinin merkezi durumundaki Lübeck, yabancılar tarafından Birliğin merkezi olarak kabul ediliyordu. Saptanmış belli bölgesel sınırlar olmadığından, sadece Alman nüfusa sahip şehirler Birliğe üye olabiliyorlardı. Zaman zaman üye şehirlerden toplanan vergilerle mali kaynak yaratılırken, savaş zamanının ağır masrafları da daha ağır vergilerle karşılanıyordu. 14. Yüzyıl, Birliğin gücünün zirvesinde olduğu dönemdir. Danimarka kralına karşı yürütülen başarılı bir savaştan sonra. Hansa Birliği’nin şehirleri, İskandinavya’daki ticaret tekelini ele geçirmişlerdir (1370). Bu dönemde dini oruçlar nedeniyle Avrupa Ekonomisinde önemli bir yiyecek olan ringa balığı ticaretinden büyük kârlar elde edilmiştir
15. Yüzyılda, kıyı şehirleriyle içeride bulunanlar arasında süregelen anlaşmazlıklar, Birliğin gücünü giderek azalttı. Almanya’da merkezi politik gücün yokluğu, Hollandalı ve Fransız tacirlerin ringa balığı ticaretini Baltık Denizinden Kuzey Denizine kaydırmaya yönelik rekabetlerine güç katarken. Yeni Dünya’nın da yeni bir pazar olarak ortaya çıkması Birliğin çöküşünü hızlandırdı. 17. Yüzyılda Birlik çözülmüştü.
Ortaçağın bir başka önemli olgusu da, bu dönemde deniz ticaret kurallarının derlenmesidir. Deniz ticareti ve taşımacılığına ilişkin olarak Akdeniz’de Milattan önceki dönemlerde yaşanmaya başlanan gelişmeler, Fenikeliler ve Yunanlılar tarafından geliştirilen deniz örf ve âdet hukuku kurallarını 7. ve 9. Yüzyıllar arasında kodifiye eden Rodos Deniz Kanunları (Lex Rhodia) ile somutlaşmıştır. 10. ve 12. Yüzyıllarda İtalya’da Amalfı şehri kanunları (Tabuta Amalfitana) ve Fransa’da Oteron (l 160) içtihatları bu gelişimin devamıdır. 14. Yüzyılda ise ispanya’nın Barselona şehrinde derlenen ve Akdenizin denizcilik kanunu olarak da adlandırılan Consolato del Mare ile İsveç’le Wisby Deniz Kanunları (Leges Wisbuenses) Devletler Hukukunda uluslararası deniz ticaret kurallarının oluşumuna önemli katkılarda bulunmuştur. Denizcilik ile ilgili düzenlemelerin böylesine evrensel bir nitelik taşımasının nedeni, yöresel hükümdarların değil, tacirlerin uygulamalarıyla gelişen bir hukuk olmasında yatmaktadır.
Uluslararası ticaret hukukunun gelişimine ilişkin bu dönemde, uluslararası iş topluluğuna ait örf ve âdet kurallarının yarattığı ticari kurumlar bugün de geçerliliğini koruduğu gibi, varlıkları modem iş hayatı için vazgeçilmez niteliktedir. Tacir hukuku, kozmopolit niteliği ve genel hukuka göre taşıdığı üstünlükleriyle Ortaçağ’ın sonunda Batı dünyasında yaygınlaşan ticaretin başlıca temelini oluşturmuştur.
Ortaçağ’da uluslararası ticaret alanında yaşanan bir başka gelişme, konsolosluk müessesesinin kazandığı önemdir. Uluslararası ilişkilerin yarattığı bir kurum olan konsolosluğun ilk örnekleri eski Yunan ve Roma uygarlıklarında görülebilir. Ortaçağ’da faaliyet gösteren consules mercatorum ise modern anlamda konsolosluk müessesesinin öncüsüdür. Konsolosluk, Ortaçağ İtalyasında şehirlerde ikamet eden yabancı tüccarlar arasından bir temsilci seçilmesi uygulamasına dayanmaktadır. Ortaçağ şehir devletleri arasında yoğunluk kazanan ticari ilişkilerin bir sonucu olarak atanan konsüller bulunduktan ülkede kendi uyruklarının haklarını korumakla görevliydiler
Ortaçağ’da, deniz hukukuna ilişkin kuralların düzenlenmesi ve denize ilişkin örf ve âdet hukuku kurallarının kodifiye edilmesine paralel olarak, ülkelerarası ticareti düzenleyen bir kurallar bütünü geliştirilmiştir. Bu dönemde, pazar, panayır ve limanlarda iş gören tacirlerin, uyrukluğunda bulundukları devletlerin hukukundan ayrı olarak uyguladıktan bir kurallar bütünü mevcuttu. Tacirler arasında, bilgi ve deneyim esas alınarak seçilmiş hakimlerden oluşan tüccar mahkemeleri, varolan ticari örflere açıklık kazandırarak hukuki tanımlar yaptılar. Bu mahkemeler, hakimlerin modern çağın hakemleri gibi davrandıkları davalarda, hukuk kurallarını gecikmeksizin uygulayarak, tacirlerin amacına en iyi şekilde hizmet ettiler. Yerel yöneticiler ise tacirler arası hukuki ilişkileri düzenleyebilecek nitelikte olan yürürlükteki kanunların varlığını ileri sürmek yerine, artan vergi gelirlerini düşünerek bu faaliyet ve uygulamaları desteklediler. Bu dönemde izlenen ‘bırakma yapsınlar’ eğilimi bağımsız kuralların gelişimini desteklemiştir. Bu şekilde doğan Lex Mercatoria sistemi, yerel kurallardan bağımsız olmak yanında, yaptırımı da kendi içinde taşımaktaydı. Kurallara uymayanların bazı önemli pazarlarda iş yapmaktan alıkonması veya ünvanların değerini yitirmesi yaptırımlara örnek olarak verilebilir. Bu döneme ait bazı kavramlar ise zamanımızda bile önemini korumaya devam etmektedir.
İşte bu koşullar altında doğan ve zamanımızda da varlığım korumaya devam eden bir kurum olan konsolosun görevleri, uzun zaman esas olarak ticari niteliğini korumuştur. Ancak gelişmekte olan bazı ülkelerin uygulamasında görüldüğü gibi uyruklara yönelik yargı yetkisi de konsolosa verilebilmektedir. Günümüzde, diplomatik ve ticari faaliyetler arasında zaman zaman gözlenen özdeşleşme, artık bu iki alanın birbirinin içine geçmesinden kaynaklanmaktadır. Pek çok resmi diplomatik görüşme, ülkeler arasındaki ticaretin geliştirilmesine yönelik olduğu gibi, bu amaca yönelik faaliyetler de diplomatik görüşmelere zemin hazırlamaktadır. Geleneksel olarak ticari konularla ilgilenen konsoloslar, zamanımızda, bazı antlaşmaların uygulanışını yürütmek ve denetlemek, ticaret gemilerine ilişkin belirli işlemleri yapmak gibi alanlara taşarak faaliyet konularını genişletmişlerdir.
Yeni ve Yakınçağlarda
İtalyan şehir devletlerinin Avrupa’daki pek çok devlet ve Akdeniz’in tümü ile aralarındaki bağı sağlayan ticaret anılaşmaları, zaman içinde olgunlaşacak bir uygulamaya zemin hazırlamıştır. Bu uygulama başlıca şu amaçlara yönelikti: Tekel, tercihli muamele veya eşit muamele yolu ile en uygun şartlarda ticaret serbestisini sağlamak; korsanlara karşı güvence devletlerin uyrukluklarındaki tacirleri yurt dışında temsil etmek amacıyla yabancı ülkelere geniş yetkilerle konsolos atamaları gibi. 15. Yüzyılın ikinci yansında ticaret serbestisi ilkesi, geleneksel haklar, en çok gözetilen ulus kaydı, ulusal muamele gibi kuralların varlığı ile belirgin hale gelmişti. Sonraları Batı uygarlığı ile Latin Amerika, Afrika ve Asya’da kurulan yeni devletler arasında yapılan ticaret ve deniz taşımacılığı antlaşmaları, antlaşmaya taraf devletlerin uyruklarıyla onların mal varlıklarına yönelik pek çok yeni kuralın ortaya çıkmasına yardımcı oldu. 17. ve 19. Yüzyıllar arasındaki dönemde kozmopolit ve evrensel nitelikli tacir hukuku, ülkelerin ulusal hukuk sistemlerine aktarılmıştır. Ancak, bu dönemde bile uluslararası iş topluluğunun hukuk yaratan örf ve âdet kuralları, Ortaçağ’daki canlılığını korumuştur. FOB ve CİF olarak bilinen satış sözleşmesi türleri ile ihracatta sık başvurulan bir yöntem olan ticari krediler de bu dönemin ürünleridir. Avrupa, Ortaçağın ekonomik durgunluğundan kurtulduğunda, Roma hukuku ve kanonik hukuk yanında ticaret hukuku da evrenselleşme eğiliminde olan bir başka hukuk dalı olarak ortaya çıkmıştır. Şehirlerin, pazarların, bankaların gelişmesi, denizcilik ve sınır ötesi ticaretin giderek yaygınlaşması ve ticari merkezlerin önem kazanmasıyla, iş ilişkilerini düzenleyecek kurallar topluluğuna gerek duyulmaya başlandı. Roma hukuku pek çok yönden bu amacı gerçekleştirmekte yetersiz kaldığından, tüccar birlikleri, kendi kurallarım ve mahkemelerini oluşturdular. Bu kurumlar, pratik, âdil, iş hayatının örf ve âdet kurallarına dayanan kural ve usullere kaynaklık etti. Zaman içinde bu kurallar, lâik ve dini makamlarca örf ve âdet hukuku olarak tanınıp uygulanmaya başlandı. Sonuç olarak da, tacir hukuku genel kabul gören ticari kurallar bütünü olarak uluslararası bir nitelik kazandı.
Liberal kapitalizmin yaygın olduğu dönemde devletin ticari ilişkilerden büyük ölçüde elini çekmesi, uluslararası ilişkilerin özel kişilerin ilişkisine dönüşmesine yol açmıştır. Devletin görevi ise, kontrolü altındaki bölgelerin yatırımcılar ve yapacaktan yatırım için güvenli tutulması ile sınırlı kalmıştır. Sadece, Çin, Japonya, Tibet gibi dışa açılan ülkelerde, batılı anlamda ve batılı tüccarlar için kabul edilebilir nitelikte bir ticaret serbestisi tesis etmek veya yeni tanınan devletlerle yapılan ticaret ve deniz taşımacılığı antlaşmalarında dış ticareti korumaya yönelik minimum standartlar saptamak gibi durumlarda devlet müdahalesi gerekli görülmüştür.
BÖLÜM II
ULUSLARARACI TİCARET TEORİSİ
2.1. Klasik Dış Ticaret Teorisi’ne Giriş
Klasik iktisatçılar özellikle aşağıda belirtilen üç önemli sorunun cevabını aramıştır
Ülkeler arasında hangi mallar ihraç ve ithal edilir? Dünya üzerindeki üzerinde ki ülkeler ara*sındaki ticaretin yönü ne şekilde oluşur?
Uluslararasında ticareti yapılan malların fiyatları ne şekilde oluşur? Denge ticaret haddi nasıl belirlenir?
Dış ticaretten sağlanan kâr ne kadardır? Dış ticaret, gerek dünya gerekse ülkeler açısın*dan kârlı bir iş midir? Eğer böyle ise, bu kâr ticarete katılanlar arasında nasıl buluşulur?
Birinci soruya klasik teori şu basit cevabı vermektedir: Her ülke, kendisinde nisbi olarak ucuza üretilen malların üretiminde ihtisaslaşmalı ve tüketiminden fazla üretilen mallar, ihtiyacı duyu*lan diğer mallar ile değiştirilmelidir. Şüphesiz bu mallar, diğer ülkelere göre nisbi olarak ucuza üretilmektedir. Buradan, üçüncü sorunun cevabı da kolaylıkla çıkarılabilir. Her ülke nisbi olarak ucuza ürettiği malın üretiminde ihtisaslaşacağı için, dünya ölçeğinde bir ihtisaslaşmaya gi*dilecektir. Bunun sonucunda, bazı ülkeler bazı malları daha ucuza üretecek ve aynı kaynaklar ile daha fazla çıktı sağlanacaktır. Sonuçta, dünya üretimi artacaktır. Bundan ticaret yapan bü*tün taraflar kazançlı çıkacaktır. Son olarak ikinci sorunun cevabına geçebiliriz. Klasik teoriye göre denge ticaret haddi veya uluslararası fiyat, uluslararası arz ve talep ilişkileri sonucunda ortaya çıkmakta ve ticaret yapan tarafların uluslararası ticaretten doğan kazançlarını belirle*mektedir.
2.2. Klasik Dış Ticaret Teorisi’nde Varsayımlar
Günümüz dünyasında 205 bağımsız ülke, yüz binlerce malın ticaretini yapmaktadır. Bu se*beple incelenen konuların basit, anlaşılır olması ve karmaşıklıktan kurtarılması için gerçek dünyadan bazı soyutlamalar yapmak kaçınılmaz olmaktadır. Teoriyi anlamlı bir şekilde ele alıp inceleyebilmek için, önce bazı basitleştirici varsayımlarda bulunmak gerekir. Ancak teori*deki bu varsayımların çokluğu ölçüsünde de gerçek hayattan uzaklaşılır. Dış ticaret teorisinde birinci basitleştirici varsayım, ekonomide paranın nötr olduğunu kabul etmektir. Ekonomik sistem paranın dışında ondan bağımsız olarak işlenmektedir. Diğer bir de*yişle, sistemdeki "reel" ve "parasal" değişkenler birbirinden bağımsız olarak belirlenmektedir. Reel sektörde nisbi fiyatlar önem taşımakta, mesela bir paket sigara ile kaç tane gazoz içilebileceği veya kaç saatlik çalışma ile bir kilo et satın alınabileceği üzerinde durulmaktadır.
Ekonomide fiyatların tam esnek olduğu ve tam rekabet şartları altında belirlendiği diğer bir var*sayımdır. Bir mal veya hizmet fiyatının arz talebe bağlı olarak serbest bir şekilde oluşumuna, müdahale edilmediği kabul edilmektedir. Ekonomide asgari ücreti asgari kiraları belirleyen ya*saların bulunmadığı, mal ve hizmetlerin fiyatlarına devletin müdahale etmediği ve engelleyici diğer kısıtlamaların olmadığı bir ekonomik ortam düşünülmektedir.
Klasik iktisatçıların kabul ettikleri basitleştirici bir diğer önemli varsayım, emek-değer teorisidir. Bu varsayıma göre emek, tek bir üretim faktörü olup kapalı bir ekonomide bütün malların fiyat*ları, emek değeri ile ölçülmektedir.
Ticaret yapan her ülkede üretim faktörleri miktarının sabit olduğu diğer bir önemli varsayımdır. Klasik teoride uluslararası faktör hareketliliğinin olmadığı var sayılmaktadır. Ülke içinde üretim faktörleri tam hareketlidir (mobil). Fakat ülkeler arasında bu hareketlilik yoktur. Bir üretim faktö*rü, ülke içinde kendisine en yüksek geliri sağlayacak şekilde serbestçe hareket edebilirken ül*keler arasında bu hareketlilik söz konusu değildir.
Uluslararası ticarete konu olan malların ticaretinde, zevklerde meydana gelen değişmeler se*bebiyle ani bir değişme söz konusu olmadığı ve ekonomide gelir dağılımının veri olduğu diğer bir varsayımdır. Ekonomi, tam istihdam ve tam kapasite durumundadır. Ayrıca; dünyada sade*ce iki ülke ve iki malın var olduğu, her ülkede iki malın üretildiği, dış ticarette kota ve diğer kısıt*lamaların olmadığı, ulaştırma ve haberleşme maliyetlerinin sıfır olduğu da varsayılmaktadır.
2.3. Adam Smith Ve Mutlak Üstünlükler Teorisi
Glasgow Üniversitesi profesörlerinden Adam Smith (1723-1790), Klasik İngiliz iktisatçılarının babası olup, serbest ticaretin en önemli savunucularından biridir. 1776 yılında Ulusların Zen*ginliği (The Wealth of Nations) isimli meşhur kitabında, dünyada serbest ticaretin gerek ülke*lerin ve gerekse dünya refahının artması bakımından çok daha yararlı olacağını savunmuştur. Smith kitabında, akıllı bir aile reisinin dışarıda daha ucuza satın alabileceği bir şeyi hiçbir za*man evde yapmaması gerektiğini savunarak işbölümüne verdiği önemi ortaya koymuştur.
Adam Smith’e göre ülkeler, kapalı ekonomi durumuna göre daha kârlı olduğu için dış ticaret ya*parlar. Bir ülke bir malı diğerine göre mutlak olarak daha ucuza üretiyorsa, o malın üretiminde ihtisaslaşmalı, buna karşılık mutlak üstünlüğe sahip olmadığı malların üretim ve ihracatını üs*tünlüğe sahip olan ülkelere bırakmalıdır. Smith’in anladığı anlamda üstünlük, bir matın diğer ülkelere göre bir ülkede daha prodüktif üretilmesidir. Bu şekildeki uluslararası ihtisaslaşma so*nucunda, üretim faktörleri ülkeler arasında daha etkin bir şekilde kullanılacak ve dünya üreti*minde artış sağlanacaktır. Bundan, şüphesiz birbirleri ile ticaret yapan tüm ülkeler yararlana*caktır.
Adam Smith’in Mutlak Üstünlükler Teorisi, mantıklı olmakla beraber birçok yönden eksiktir. Te*ori, uluslararası ticaretin sadece küçük bir kısmını açıklamaktadır. Smith’in bu görüşleri daha sonra R. Torrens ve David Ricardo tarafından geliştirilmiş ve daha tutarlı bir duruma getirilmiş*tir.
2.4. Davıd Ricardo Ve Klasik Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi
Dış ticaret teorisinde A. Smith’in Mutlak Üstünlükler Teorisi önemli bir yere sahip olmasına rağ*men, uluslararası ihtisaslaşmayı yalnızca mutlak üstünlükler ile açıklamak mümkün değildir. Çünkü, eğer bir ülke bütün malları diğerine göre mutlak olarak daha ucuza üretirse durum ne olacaktır. Bu sorunun cevabını, David Ricardo Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi ile vermiştir.
Ricardo, bir ülkenin iki farklı malda mutlak olarak dezatavantajı olmasına ve diğer bir ülkenin bu malların üretiminde mutlak üstünlüğü olmasına rağmen, ülkeler arasında yine de ticaret yapı*labileceğini ve bu ticaretten her iki ülkenin de kârlı çıkabileceğini göstermiştir. Ricardo’ya göre her iki malın üretiminde de mutlak olarak dezavantajı olan bir ülke, daha az dezavantaja sahip olduğu malı üretip ihraç ederse, bu malın üretim ve ihracatında karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olur. Diğer taraftan bu ülke, daha fazla mutlak dezavantajı olduğu malın üretimini durduracağı için, bu malı diğer ülkeden ithal edecektir, işte bu kurala ekonomi öğretisinde, Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi adı verilir.
Ricardo’nun Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi’ni daha basit olarak şu klasik örnek ile de açık*lamak mümkündür. Eğer bir avukat hem sekreterden daha hızlı daktilo yazmasını bilir ve hem de avukatlık hizmetlerini yürütmeye kalkarsa, iki işi aynı anda yapmaya kalkışmasından dolayı kayba uğrayacaktır. Avukat, kendi mesleği olan hukukçuluğa devam edip yanısıra işlerini yü*rütecek bir sekreter alırsa, yazı yazmaya ayırdığı zaman karşılığında avukatlık yaparak çok daha fazla kazanç sağlayabilecektir. Çünkü bir saat avukatlık yaparak elde edeceği gelir, bir saat sekreterlik hizmetini kendinin görmesiyle elde edeceği gelirin çok üzerinde olacaktır.
2.5. Heckscher-Ohlin Faktör Oranları Teorisi
İsveçli iktisatçı ve tarihçi Eli F. Heckscher 1919 yılında yayınlanan Gelir Dağılımı Üzerine Dış Ticaretin Etkisi isimli makalesinde ve daha sonra öğrencisi olan iktisatçı ve politikacı Bertil Ohlin 1933 yılında yayınlanan Bölgesel ve Uluslararası Ticaret isimli kitabında dış ticareti, malların üretim fonksiyonlarının ülkeler arasında farklı olması ile açıklamışlardır. Bu sebeple, bu iki iktisatçının adına izafeten geliştirdikleri modele; Hecksher-Ohlin Teorisi veya Faktör Oranları yada Faktör Yoğunluğu Teorisi adı verilmektedir. Heckscher-Ohlin Modeli, klasik karşılaştırmalı üstünlükler teorisinin eksikliklerini ortadan kaldırmaya çalışmakta olup, Karşı*laştırmalı Üstünlükler Teorisi’nin modern bir açıklamasıdır.
Dış ticaret, değişik ülkeler farklı faktör yoğunluklarına sahip oldukları için yapılmaktadır. Çün*kü, dünya üzerindeki ülkelerden bazıları, özellikle Türkiye gibi gelişme yolunda olanlar fazla emeğe, Almanya, ABD, İngiltere gibi sanayileşmiş ve gelişmiş olanlar daha fazla sermayeye sahiptirler. Bu durumda, bir ülkede hangi üretim faktörü diğerine göre daha bol ise, o ülke o fak*törün yoğun olarak kullanıldığı malın üretiminde ihtisaslaşacak ve o malı ihraç edecektir.
2.6. John S. Mill ve Karşılıklı Talep Kanunu
Klasik dış ticaret teorisini incelerken, üretim maliyetleri üzerinde durmuş ve ülkelerin karşılaş*tırmalı olarak üstün oldukları üretim dallarında ihtisaslaşarak bu dallardaki ürünleri ihraç edip, karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olmadıkları dallardaki ihtiyaçlarını ithalat yoluyla giderdiklerini belirtmiş idik. Bu açıklamalarımız birkaç yönden eksik bulunmaktadır. Gerçekten ticaretten sonra uluslararasında hangi fiyatın oluşacağı ve yapılacak olan ticaret hacminin ne olacağı konularında tam bir açıklık yoktur. Ayrıca, bir malın fiyatını yalnız arz koşulları ve maliyetler belirlemez. Arz ve talep koşulları birlikte belirler. Bu ve buna benzer soruları cevaplayabilmeniz için talep ile ilgili faktörlerin neler olduğunu bilmemiz gerekir.
Talep yönünden dış ticaret teorisine katkıda bulunan ilk iktisatçı John S. Mill’dir (1803-1873). Mill’e göre dış ticaret durumunda oluşacak fiyat, karşılıklı talep kanunu tarafından belirlenir. Karşılıklı Talep Kanunu’na göre oluşan uluslararası fiyat, her iki ülkenin de ticaret dengesini sağlayacak şekilde belirlenmelidir. Diğer bir deyişle oluşan uluslararası fiyattan Türkiye’nin ku*maş karşılığında teklif edeceği buğday miktarı, İngiltere’nin buğday karşılığında vermek iste*yeceği kumaş miktarına eşit olmalıdır. Bu eşitliği sağlayan uluslararası fiyattan Türkiye’nin buğday ihracatı, İngiltere’nin buğday ithalatına, İngiltere’nin kumaş ihracatı ise Türkiye’nin ku*maş ithalatına eşitlenerek uluslararası ticarette denge sağlanır. Oluşan denge fiyatının üzerin*de veya altında bir fiyattan Türkiye’nin vermek istediği buğday miktarı ile İngiltere’nin talep etti*ği buğday miktarı birbirine eşit olmayacağı için, uluslararası ticarette dengeye ulaşılamaz.
J. Stuart Mili tarafından ortaya atılan Karşılıklı Talep Kanunu, daha sonra İngiliz iktisatçısı F.Y. Edgeworth ve ondan otuz yıl sonra da A. Marshall tarafından geliştirilen teklif eğrileri ile geo*metrik olarak açıklanmıştır. Teklif eğrisi, çeşitli dünya fiyatlarında belirli miktardaki ithal malı karşılığında ne miktar ihraç malı teklif edileceğini gösteren bir eğridir. Diğer bir deyişle, bir ülke*nin kendi malından vereceği belli bir miktar karşılığında diğer ülkenin malından ne miktar talep edeceğini ifade eder.
2.7. Dış Ticareti Açıklamaya Yönelik Yeni Modeller
Günümüzde 205 dolayında ülke arasında milyonlarca mal ve hizmetin ticaretini oldukça basit*leştirilmiş iki ülke-iki mal temeline dayanan dış ticaret modelleri ile açıklamak mümkün değildir. Dünya üzerindeki 205 bağımsız ülkenin birbirleri ile iki malın ticaretini yaptıklarını düşünelim. Böylece, uluslararasında 32.220 muhtemel mal değişim yönü bulunacaktır. Dış ticarete konu olan mal sayısı arttıkça bu rakam geometrik olarak hızla yükselecektir. Bu durumda, dünya ticaretini sadece Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi ile açıklamaya çalışmak konuyu biraz basit*leştirmek olur.
Bu gelişmeler karşısında iktisatçılar, özellikle 1960′lardan sonra dış ticareti açıklamaya yöne*lik yeni teoriler geliştirmişlerdir. Bu ayırımda bu teoriler ele alınarak dış ticareti açıklamaya yö*nelik yeni görüşler ortaya konacaktır. Bununla beraber teorik modeller ile gerçek dünya arasın*daki ilişki noksanlığı yine de devam etmektedir. ABD niçin büyük ölçüde buzdolabı ihraç edip, aynı zamanda buzdolabı ithal etmektedir? Yine, Almanya ve İtalya neden hem otomobil ihraç edip, hem de ithal etmektedirler?
İktisatçılar bu soruların cevaplarını araştırmaktadırlar. Fakat bu konuda ortaya çıkan bir ger*çek vardır. O da, sermaye tanımının mutlaka "araştırma-geliştirme", "işgücü kalitesi" ve "üreti*min fiziki imkanları" anlamında genişletilmesi gereğidir. Hufbauer’in de belirtmiş olduğu gibi, dünyamızın bugünkü şartları içinde bir tek teori, sanayi ürünleri ticaretini açıklamaya yeterli değildir. Bu sebeple, dış ticareti açıklamaya yönelik modellere, mutlaka gayri safi milli hasıla, nüfus, ekonomik uzaklık ve ülkelerin tarihi ticaret bağlarını da birer açıklayıcı değişken olarak dahil etmek gereklidir. Ele alınan dış ticaret modelleri kapsamlı modeller olmayıp, Heckscher-Ohlin modelinin açıklayamadığı tamamlayıcı niteliği ağır basan "alternatif veya "ikâme" tica*ret modelleridir.
2.7.1. Mevcudiyet Modeli
İrving Kravis tarafından ortaya atılan Mevcudiyet (availability) Modeli’ne göre dış ticaretin se*bebi, bir malın bir ekonomide bulunmamasıdır. Ülkeler, kendilerinin üretemedikleri veya çok pahalıya ürettikleri malları dış ticaret yoluyla elde edeceklerdir.
2.7.2. Teknolojik Açık Modeli
Dış ticareti açıklamaya yönelik ve Posner (1961) tarafından öne sürülen Teknolojik Açık Mo*deli yönetim tekniklerinde, üretim sürecinde veya ürünlerde, değişik ülkelerde farklı hızlarda meydana gelen teknolojik yeniliklere dayanmaktadır. Teknolojik yenilik üretimde farklılık ya*ratmakta, yeniliğin meydana geldiği malda o ülke önemli bir karşılaştırmalı üstünlük sağlamak*tadır. Böylece, teknolojik yenilik diğer ülkelere sıçramadan önce üretilen mallar, bu yeniliğe sa*hip olmayan ülkelere ihraç edilmektedir. Özellikle bir sanayi malı, gelişmiş ülkelerde teknolojik birikimin sağladığı imkanlar kullanılarak öncelikle üretilmekte ve diğer ülkelere ihraç edilmek*tedir. Bu ihracat, diğer ülkelerin bu malın üretiminde kullanılan teknolojiyi öğrenmelerine kadar devam etmektedir.
Teknolojik gelişme ile araştırma ve geliştirme (A-G) harcamaları arasında çok yakın ilişki var*dır. Teknolojik gelişmeler, araştırma ve geliştirmeye büyük önem veren ve harcama yapan sa*nayileşmiş ülkelerde meydana gelir. Bunun sonucunda bulunan yeni tekniklerin sanayi sektö*rüne uygulanması sonucunda üretilen mallar, bu mallara sahip olmayan ülkelere ihraç edilir.
Araştırma geliştirme harcamaları, sanayileşmiş ülkelerde "yüksek teknoloji" gerektiren, hava*cılık, otomatik data proses makineleri, bilgisayar, haberleşme araçları, elektronik ve parçalan, ilaç, kimya, bilimsel araç ve gereçler ile elektrikli ve elektrikli olmayan makine imalat sanayii dal*larında yoğunluk kazanmıştır.
1993 yılında dünya ülkeleri arasında GSMH’larının yüzdesi olarak A-G. harcamalarına ayır*dıkları payın en yüksek olduğu ülkeler arasında ABD (%2.8), Japonya (%2.6), İngiltere (%2.3), Fransa (%2.3) ve Almanya (%2.5) yer alır.
Kısaca belirtmek gerekirse. A-G harcamalarının yüksek olduğu ülkelerde bu harcamalara bağlı olarak bulunan yeni tekniklerin sanayi sektörüne uygulanması ile üretilen mallar, henüz bu malları üretmeyen ülkelere ihraç edilmekte, böylece dış ticarete yol açılmaktadır. Nitekim 1967 yılında Grubber. Mehta ve Vernon, A-G. harcamaları ile ihracat performansı arasında çok kuvvetli bir ilişki bulmuşlardır. A-G. harcamaları sonucunda yeni bir ürün geliştiren firmalar, geçici de olsa bu üründe bir karşılaştırmalı üstünlük sağlamakta ve daha ucuza ürettikleri bu ürünü ihraç etmektedirler.
2.7.3. Mal Geliştirilmesi Modeli
Mal Geliştirilmesi Modeli R. Vernon tarafından 1966 yılında geliştirilmiştir. Esas olarak Tekno*lojik Açık Teorısi’ne dayanmaktadır. Vernon, bir ürünün üretiminde kullanılan çeşitli girdilerin ülkeler arasındaki karşılaştırmalı üstünlüklerinin farklı olduğunu, dolayısıyla malın karşılaştır*malı üstünlüğünün de ürünün hayat dönemi boyunca girdilerdeki değişmeye paralel olarak de*ğişebileceğini belirtmektedir. Bir malın hayat seyrinde üç aşama vardır: Yeni ürün, olgun ürün ve standart ürün.
Bir mal ilk icad edildiği zaman önce az miktarlarda değişik firmalarca üretilir. Bu aşamada malın kalitesi ve nitelikleri farklıdır. Fakat malın daha sonraki hayat döneminde kitlesel üretime geçil*dikçe malın kalitesinde standartlaşmaya gidildiği görülür. Bu durumda mal birçok ülke tarafın*dan üretilmeye başlanır. Dolayısıyla ileri teknoloji gerektiren bir mal önce sanayileşmiş ve ge*lişmiş ülkelerde icad edilir ve üretilir. Daha sonra bu mal diğer gelişme yolunda olan ülkelerde de üretilmeye başlanır. Bu süre içinde gelişmiş ülkeler henüz standartlaşmamış malları, geliş*me yolunda oları ülkeler ise standartlaşmış malları üretip ihraç ederler.
Mal geliştirilmesi modeline klasik örnek, ABD ile Japonya radyo üreticilerinin II. Dünya Sava*şı sonrasındaki üretim ilişkileridir. Savaş’tan hemen sonra ABD firmaları vakum tüplü radyo üreterek uluslararası pazara girmişlerdir. Birkaç yıl sonra Japon radyo üreticileri ABD teknoloji*sini kopya ederek ve daha ucuz işgücü kullanarak dünya piyasalarına egemen olmuşlardır. ABD, transistor teknolojisini geliştirerek yeniden dünya pazarını ele geçirmiş fakat Japonya yi*ne birkaç yıl sonra bu teknolojiyi de taklit ederek ABD’nin pazar egemenliğini kırmıştır. Bu defa ABD basılı devre teknolojisini kullanarak Japonya ile rekabete başlamıştır. Bu yeni teknolojinin sermaye veya emek yoğun olduğu henüz belli değildir. ABD’nin bu son teknoloji ile pazarda tu*tunup tutunamayacağı veya Japonya ile birlikte tüm pazarı daha ucuz emeğe sahip olan G. Ko*re, Tayvan veya Singapura bırakıp bırakmayacağını zaman gösterecektir.
2.7.4. Yetişkin İşgücü Modeli
Emeğin (işgücünün) kalitesi dünyanın her yerinde aynı değildir. Bazı ülkelerde emek kalitesi diğer bazılarına göre daha yüksek olup üretimde daha etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Bu*nun bir sebebi, emeğe yapılan yatırımlardır. Yani, işgücünün verimliliğini ve kalitesini yükselt*meye yönelik eğitim yatırımlarıdır. Emeğin, yoğun bir sermaye ile teçhiz edilmesi de, kalite far*kını yaratan diğer bir faktördür. Bu açıdan ABD, eğitilmiş kaliteli işgücü bakımından yoğun bir ülke olarak düşünülebilir. Aynı şekilde, R. Baldwin’in yapmış olduğu araştırmaya göre, ABD’nin ihracatı ile oldukça yüksek seviyede eğitilmiş işgücü arasında pozitif bir fonksiyonel ilişki vardır.
2.7.5. Faktörler Arasında Tamamlayıcılık Modeli
Jaroslav Vanek doğal kaynaklar ile sermayenin üretimde tamamlayıcı olduklarını öne sürerek, bu iki faktör arasındaki ilişkinin dış ticareti açıklamak açısından üzerinde önemle durulması gereken bir konu olduğunu belirtmiştir.
Bu konuda Seiji Naya, ABD, Japonya, Hindistan ve Kanada’nın dış ticaret kalıplarında sermaye-emek oranları üzerinde doğal kaynakların önemli bir rolü olduğuna işaret etmektedir. Adı geçen ülkelerde doğal kaynak yoğun sanayiler aynı zamanda büyük ölçüde sermaye kullan*maktadırlar. Bu sebeple, doğal kaynak yoğun bir ticaret kalıbı, sermaye-yoğun bir nitelik kaza*nabilmektedir. Kanada’da tarım ve hammadde kaynaklı ihracat, nisbi olarak sermaye-yoğundur. Japonya’da ise tarımsal malların ihracatı sermaye-yoğundur. Naya da aynen Vanek gibi doğal kaynaklar ile sermaye arasında tamamlayıcı bir nitelik olduğunu vurgulamaktadır.
2.7.6. Ölçek Ekonomileri Modeli
Bu teori, dış ticareti ölçek ekonomileri ile açıklamaya çalışmaktadır. Geniş bir iç pazara sahip olan büyük ülkeler, içsel ve dışsal ölçek ekonomilerden yararlanarak üretimde azalan maliyet*lerden (artan getiri) istifade ederler. Bu şekilde düşük maliyetle üretmiş oldukları mallarda karşılaştırmalı üstünlük elde ederek bunları diğer ülkelere ihraç ederler. Mesela ABD’nin iç paza*rı, bir malı çok miktarda ve optimum ölçekte üretmeye uygun büyüklüktedir. Buna karşılık Bel*çika ve Hollanda’nın iç pazarı oldukça küçüktür. Dolayısıyla, üretimde iç pazar büyüklüğüne bağlı olarak ölçek ekonomilerinden yararlanma, bazı üretim sektörlerinde rekabetçi bir avantaj elde etmek için önemli bir faktör olmaktadır. Burada küçük ülkeler, ancak ihracat pazarlarını iç pazara katarak daha büyük ölçekli ve düşük maliyetli üretim yaparak ölçek ekonomilerden ya*rarlanabilirler. B. Wilkinson, Kanada için yapmış olduğu araştırmasında, ölçek ekonomilerinin sanayi ürünleri ihracatında önemli bir yer tuttuğunu açıklamıştır.
2.7.7. Gelir ve Tercihlerde Benzerlik Modeli
Gelir Ve Tercihlerde Benzerlik Modeli, İsveçli iktisatçı Staffan Burenstam Linder tarafından öne sürülmüştür. Linder, dış ticareti, ülkelerarası kişi başına gelir karşılaştırmalarına dayana*rak açıklamaktadır. Linder’e göre sanayi malları ticareti, ülkeler arasındaki gelir dağılımı ve ki*şi başına gelir seviyesi yakınlığından kaynaklanır. Linder, ülkeler arasında gelir dağılımı ve ki*şi başına gelir seviyesi farkı ne kadar az olursa, dış ticaretin o kadar çok olacağını belirtmekte*dir.
Linder, her malın önce yurt için tüketim için üretildiğini ve yurt içinde talebi olmayan bir malın sa*dece ihracat amacıyla üretilemeyeceğini belirtmektedir. Ülkede yurt içi üretim, iç talebe bağlı olarak yapılır. Yurt içi üretim dâhili talebe göre büyük miktarlara ulaşırsa, ölçek ekonomileri do*layısıyla ülke o malın üretiminde uluslararası pazarlarda rekabet gücü kazanır. Ülkede çoğun*luğun zevk ve tercihlerine göre üretilmesi ekonomik olmayan mallar ise, azınlık tercihlerine benzeyen başka ülkelerden yapılan ithalat ile karşılanır. Meselâ Türkiye’de halkın büyük bir kesimi domuz eti yemez ve bu sebeple domuz beslenmez. Az miktarlardaki domuz eti ve ondan mamul madde ihtiyacı ise, bu eti büyük ölçüde üreten ülkelerden ithal edilerek karşılanır.
2.7.8. Tekelci Rekabet ve Dış Ticaret Modeli
Tekelci Rekabet Modeli, iktisat teorisinde Edward H. Chamberlin (1933) tarafından geliştiril*miştir. 1930′lardan itibaren geçen zaman içinde, dünya ekonomisinde çok sayıda firma temel*de aynı ihtiyaçları karşılayan, fakat birbirlerinden çok farklı malları üretmeye başlamışlardır. Bu değişik marka ve talepteki mallar, birbirine benzer olmasına rağmen, tam anlamıyla ikâme malları da değildir. Otomobil (Renault tam olarak Opel’in aynı değildir), deterjan (Omo tam ola*rak Persil’in aynısı değildir), diş macunu (İpana, Colgate’in aynısı değildir), bisküi (Eti, Ülker’in aynısı değildir) ve alkolsüz meşrubat (Coca Cola, Pepsi’nin aynısı değildir) sektörlerinde bir*birlerinden farklılaştırılmış aynı nitelikte çok sayıda mal üretilmektedir. Bu mallar yalnız fiyatla*rı ucuz olduğu için değil alışkanlık yarattığı için bazen de marka bağımlılığı yarattığı için dış ül*kelerce de talep edilebilmektedir.
Ayrıca, dünya uluslarının farklı zevk ve tercihleri vardır. Dolayısıyla tüketiciler, piyasada müm*kün olduğunca farklı malların olmasını arzu ederler. Mesela her zaman hep aynı renk ve tipteki kazak ve elbiseleri giymek istemezler. Bazen beyaz, bazen sarı, bazen de kırmızı renkleri ter*cih ederler. Her tüketicinin toplumda çok farklı zevk ve tercihleri vardır. Mallar temelde aynı ihti*yacı karşılıyor bile olsa, aralarında mutlaka çeşitlilik olmalıdır. Bu şartlar altında her ülke farklı zevkleri karşılayacak nitelikte mal üretmeye başlar ve dolayısıyla ülkeler arasında ihtisaslaşmaya gidilir. Böylece, sanayilerarası ticaret, farklı ülkelerde yaşayan kişilerin değişik zevklerini tatmin etmek amacıyla da ortaya çıkar.
BÖLÜM III
DIŞ EKONOMİ POLİTİKASI VE GÜMRÜK TARİFELERİ
3.1. Dış Ekonomi Politikasının Kapsamı Ve Tanımı
İçinde yaşadığımız yirminci yüzyılın ikinci yarısında hükümetlerin izlemiş oldukları ekonomik politikalarını kesin çizgilerle birbirinden ayırıp iç ve dış ekonomi politikaları olarak sınıflandır*mak oldukça güç bir iştir.
Dış ekonomi politikası, ülkedeki bütün ekonomik faaliyetlerle yakından ilgili bulunmakta ve günlük yaşantımızın her döneminde etkisini göstermektedir. Meselâ, dış ticareti kısıtlayıcı bir hükümet politikası tüketicilerin ithal mallarına daha yüksek bir fiyat ödemelerine sebep olur*ken, liberal bir dış ticaret politikası uluslararası ihtisaslaşmanın sağlamış olduğu avantajlardan daha fazla yararlanılmasını mümkün kılmaktadır. Aynı şekilde izlenen dış ekonomi politikası sonucunda ülke içi üreticiler ile ihracatçılar korunup bunların dış ülkelere daha fazla mal sat*maları mümkün olabileceği gibi, bunun tam tersi de söz konusu olabilmektedir.
3.2. Dış Ekonomi Politikası Türleri
Başlıca dış ekonomi politikası türleri dört tanedir.
3.2.1. Dış Ticaret Politikası
G. Haberler, dış ticaret politikasını, bir ülkenin dış ekonomik ilişkilerini düzenleyen bütün ön*lemler olarak düşünmektedir. Bu tanım, dış ticaret politikası tanımının kapsamını biraz aşarak daha çok dış ekonomi politikası tanımına yaklaşmaktadır. Bela Balassa dış ticaret politikası*nın kapsamını sadece ithalat ve ihracat üzerindeki tarife, miktar kısıtlamaları ve mâli yardım*larla sınırlamaktadır. Aslında dış ticaret politikası, bilançonun câri işlemler hesabında ihracat ve ithalat kalemleri üzerindeki tüm hükümet faaliyetlerini kapsayan bir çeşit dış ekonomi politi*kasıdır.
3.2.2. Ödemeler Bilançosu Politikası
Ödemeler bilançosu (dengesi) politikası hükümetlerin ödemeler bilançosunu dengede tutmak veya denge bozulur ise dengeye getirmek için yapmış olduğu tüm faaliyetleri kapsayan bir poli*tikadır. Hükümetler, kısa dönemde ödemeler bilançosunda denge sağlayabilmek için diğer ül*ke veya kurumlardan borç para almak ya da kendi uluslararası rezervlerini kullanarak ödeme*ler bilançosu açığını kapatmak zorundadırlar. Eğer yine ödemeler bilançosu açık veriyor ise, o zaman daha köklü önlemler almak zorunda kalırlar.
3.2.3. Dış Yatırım Politikası
Dış yatırım politikası uluslararası uzun dönemli sermaye yatırımlarının teşviki veya caydırıl*ması ile ilgili kararlan kapsamaktadır. Bu yatırımlar, uluslararası özel dolaysız yabancı serma*ye yatırımları ile uluslararası uzun dönemli portföy yatırımları olarak başlıca iki kısma ayrılabi*lir. Uluslararası dolaysız yabancı sermaye yatırımı, uluslararasında bir sermaye transferi ol*makla birlikte aynı zamanda teşebbüs, teknoloji, risk taşıma ve organizasyon aktarımı da sağ*lamaktadır. Günümüz ekonomilerinde oldukça önemli bir yer tutan uluslararası yatırım ve üre*tim yapan çok uluslu şirketlerle ilgili dış ekonomi politikası kararları da, dış yatırım politikası başlığı altında toplanabilir. Çünkü çok uluslu şirket yatırımları bir çeşit özel dolaysız yatırım*dır.
3.2.4. Dış Yardım Politikası
Dış yardım politikası, hükümetten hükümete olan ve yardım alan ülkede alt yapının kurulması, ekonomik kalkınmanın sağlanması veya askeri savunmanın gerçekleştirilmesini içeren hükü*met borç ve hibelerini kapsamaktadır. Dış yardım politikası, diğer dış ekonomi politikası türle*rinden çok daha sonra ortaya çıkmıştır. Günümüzde gelişme yolunda olan ülkelere yapılan kalkınma yardımları dış yardım politikasının temel araçlarındandır.
3.3. Dış Ekonomi Politikasının Amaçları
Bir ülkede tam istihdamın sağlanması, az çok bir fiyat istikrarı, uygun bir büyüme ve âdil bir gelir dağılımı şeklinde özetleyebileceğimiz ekonomi politikasının genel amaçları vardır. Dış eko*nomi politikasının bunları tamamlayan başlıca amaçlan aşağıda sıralanmıştır:
Ekonomik Refahı Arttırma
Ödemeler Bilançosu Dengesini Sağlama
Ekonomik Kalkınmayı Gerçekleştirme
Tam istihdamı Sağlama
Ekonomik Koruma Sağlama
3.4. Dış Ekonomi Politikasının Araçları
Genel ekonomi politikasında olduğu gibi, dış ekonomi politikasında da hükümetler değişik araçlar kullanarak uluslararası ticaret ve faktör hareketlerinin yönüne, bileşimine ve içeriğine müdahale ederler. Fakat iç ekonomi politikası araçlarından farklı olarak dış ekonomi politika*sındaki araçların çoğu, diğer ülkeler ile yapılan anlaşmalar dolayısıyla büyük ölçüde etkilen*mektedir.
3.5. Gümrük Tarifelerinin Tanımı Ve Kapsamı
Gümrük tarifesi geniş anlamda dış ekonomi politikasının, dar anlamda ise dış ticaret politikası*nın en eski ve en çok kullanılan araçlarından biridir. Gümrük tarifesi ifadesinde iki temel kav*ram vardır. Bunlar, gümrük ve tarifedir. Gümrük, belli bir malın gümrük sınırını geçişinde öde*nen vergi ve harçlardır. Tarife ise, uluslararası ticarete konu olan bütün mallara uygulanan ver*gileri belirleyen listelerdir.
Başlıca üç tür tarife sistemi vardır. Bunlar; tek kolonlu, çift kolonlu ve üç kolonlu tarife sistemleri*dir. Gümrük vergileri tek taraflı olarak ve bir yasa ile konuyor ise böyle tarifelere "otonom tarife" denir. Eğer vergiler uluslararası anlaşmalar ve karşılıklı görüşmeler sonucunda belirleniyor ise bu tip tariflere "sözleşmeli tarife" adı verilir. Gümrük vergileri uluslararası anlaşmalarla belirlenince, bunların artık tek taraflı kararlarla değiştirilmesi mümkün değildir.
3.6. Tarifelerin Ekonomik Etkileri
Ticaretin vergilendirilmesi, muhtemelen ticaretin doğuşu ile yakın tarihlerde başlamıştır. Ulus*lararasında yapılan ticarete konulan gümrük vergilerinin başlıca iki amacı vardır. Bunlar, dev*let hazinesine gelir sağlamak ve yerli sanayii dış rekabete karşı korumaktır.
Gümrük vergileri, devletin kolay gelir sağlama yollarından biri olduğu için dış ticaret politikası*nın en eski aracıdır. Kolay tahsil edilir, kısa sürede istenilen gelir elde edilir. Özellikle gelişme yolunda olan ülkelerde devlet hazinesinin önemli bir gelir kaynağını oluşturur. Gümrük vergile*rinden etkili bir gelir sağlayabilmek için bu vergilerin geniş tüketim alanı olan mallara uygulan*ması ve ticareti kısmayacak şekilde gümrük gelirlerini maksimize eden seviyede olması gere*kir. Talep esnekliği sert olan mallar üzerine konan gümrük vergilen tüketimi kısarak vergi gelir*lerinin azalmasına yol açabilir.
3.7. Tarife Türleri
Gümrük tarifeleri başlıca advalorem ve spesifik olmak üzere ikiye ayrılır. Ayrıca bunların bir*leşiminden oluşan karma vergiler de vardır. Advalorem vergiler ithal edilen malın değeri üze*rinden yüzde olarak alınır. Spesifik vergiler ise ithal edilen malın fiziki birimleri başına sabit mik*tarlarda tahsil edilir. Eğer ithal bir otomobilin CİF fiyatı üzerinden yüzde 50 oranında vergi alı*nırsa, bu advalorem bir vergidir. Eğer vergi ithal edilen her bir otomobil başına 1 milyar TL ola*rak tahsil edilirse, bu spesifik bir gümrük vergisi olur.
3.8. Tarife Dışı Engeller
Gümrük tarifeleri, serbest dış ticarete getirilen önemli bir kısıtlama türü olup, hükümetlerin dış ticarete müdahale için kullandıkları klasik ve geleneksel bir dış ekonomi politikası aracıdır. Dış ticaretin hızla büyüdüğü ve karmaşıklaştığı 20′nci yüzyılın ikinci yarısında tarife dışı kısıtla*malar, önemli bir yer tutmaya başlamıştır. GATT çerçevesinde gerçekleştirilen Çoktaraflı Tica*ret Görüşmeleri sonucunda, çeşitli tarihlerde gümrük tarifelerinde çok önemli indirimler sağlan*mıştır. Bundan dolayı artık gümrük tarifeleri, dış ticarete müdahale aracı olarak çok daha az kullanılan ve fazla etkin olmayan bir araç durumuna gelmiştir. Buna karşılık tarife dışı kısıtla*malar, gerek gelişmiş ve gerekse gelişme yolunda olan ülkeler açısından önem kazanmaya başlamıştır.
Uluslararası ticarette miktar kısıtlamaları dışında oldukça fazla miktarda tarife dışı kısıtlama*lar vardır. Bu kısıtlamaları ithal yönlü ve ihraç yönlü olmak üzere iki temel gruba ayırmak mümkündür, ithal yönlü tarife dışı kısıtlamalar, ithal mallarının yurt içi fiyatlarını yükselterek it*hal malları yurt içinde üreten sanayicileri korur.
3.8.1. İthalat Kotaları
Tarifeler, serbest uluslararası ticarete getirilen önemli bir kısıtlamadır. Ancak ekonomide piya*sa işleyişini aksatmaz. Tarifeler dışında miktar kısıtlamaları diğer bir deyişle kotalar, tarife dışı kısıtlamalar içinde en önemli olanıdır ve piyasa işleyişini aksatabilir. Kota, gümrük tarifesinden farklı olarak, ithalat miktar veya değeri üzerinde mutlak bir sınırlama getirir. Aslında Bhagwati’nin de belirttiği gibi kota kaldırılması ve konması daha kolay olan bir çeşit tarifedir. Araların*daki tek fark, kotanın maliyetleri dikkate almaksızın otomatik bir koruma sağlamasıdır. Güm*rük tarifeleri, ithal malı fiyatlarını arttırarak bu malların ithalatını dolaylı yoldan etkilerken, kota ülkeye girecek mal miktarını doğrudan doğruya sınırlandırır ve yerli üreticileri daha fazla korur.
3.8.2. İhracatın Kontrolü
Günümüz ekonomilerinde en önemli sorunlardan biri de, ihracatın arttırılmasıdır. Bununla bir*likte bazı durumlarda ihracatın kontrol edilmesi de gerekebilir. İhracatın kontrolü aşağıda iki grup altında açıklanmıştır.
İhracat kontrolünün ithalat yapan ülkenin isteği üzerine uygulanması (Gönüllü ihracat kısıtlamaları)
İhracat kontrolünün ihracat yapan ülkenin isteği üzerine uygulanması
3.8.3. Tarife Benzeri Önlemler
Gümrük tarifeleri gibi ithal mallarının fiyatlarını arttırarak ithalat hacmini daraltan bütün diğer kısıtlamalar tarife benzeri önlemler olarak kabul edilir. Bu önlemler arasında dolaylı vergiler en önemlisidir.
3.8.3.1. Dolaylı Vergiler
Dolaylı vergiler, üretim veya satış aşamalarında bir mal üzerine konulan vergilerdir. Dolaylı vergiler, bütün mal ve hizmetleri kapsar. AB ülkelerinde uygulanan genel satış ve katma değer vergileri, bu tür vergilerdir. Selektif dolaylı vergiler nisbeten daha az sayıda malı kapsar. Genel dolaylı vergilerdeki bir değişiklik bütün mal ve hizmetleri etkiler. Bunun sonucunda ekonomide*ki tüketim, yatırım, ihracat ve ithalat gibi global büyüklüklerde de değişmeler meydana gelir.
3.8.3.2. İthalat Teminatları
Dolaylı vergilerin dışında ithal teminatları da diğer bir tarife benzen önlemdir, ithal teminatı, it*halatçının ithal edeceği mal bedelinin belli oranını ithalat öncesinde yetkili bankalara yatırmasıdır. ithal teminatı karşılığı olan paralar, ithal malları ülkeye gelinceye kadar yetkili bankalar veya merkez bankasında bloke edilir. Böylece ithalatçı elindeki likiditenin bir kısmını ithal temi*natı olarak yatırdığı için ithalata ayıracağı fonlar azalır. Ayrıca âtıl bir kaynak olan bu fonlardan faiz geliri elde edemeyeceği için gelir kaybına uğrar. Bu fonların yetkili bankalarda bloke edil*mesi, piyasada para hacmini sınırlandıracağı için ekonomide deflasyonist bir etki de yaratır. Bunun sonucunda genel talep hacmi ile birlikte ithal mallarına yönelik talepte bir düşme olur ve ithal hacmi küçülür. Ancak, ülkemizde ithalat teminatı uygulaması yürürlükten kaldırılmıştır.
3.8.3.3. Tarife Kotaları ve Mevsimlik Gümrük Vergileri
Tarife benzen önlemler arasında en önemlileri tarife kotaları ve mevsimlik gümrük vergilendir. Tarife kotaları, ilan edilen gümrük vergisinin (fiili vergi) ancak belli bir miktar ithalat için geçerli olması, bunun aşılması durumunda yasal vergi oranına kadar yavaş yavaş yükseltilmesidir. Vergi oranının yüksek olduğu mallar için uygulama, çok taraflı ticaret sistemi çerçevesinde ya*sal olarak yapılabilmektedir.
3.8.3.4. İthalat Vergileri ve Fonları
Gümrük vergisine eşdeğer ithalat vergileri de bir tarife dışı kısıtlamadır. Türkiye’de 1993′e ka*dar belediye hissesi, damga resmi, destekleme fonu, maden fonu, konut fonu, ulaştırma altya*pıları resmi gibi çok sayıda gümrük vergisine eşdeğer ithalat vergisi uygulanmıştır. GATT bu tür vergilere, ancak bir hizmet karşılığı tahsil edilmeleri ve ayırımcılık yapılmaması şartıyla izin vermiştir.
3.8.4. Fiyat Denetimleri
Bu tür kısıtlamalar değişken vergiler, asgari fiyat ve gönüllü ihracat fiyatı gibi uygulamalardır. Özellikle ortak tarım politikası çerçevesinde AB tarafından kullanılan değişken ithalat vergileri ile yurt içi fiyatın dünya fiyatındaki değişmelerden etkilenmesi önlenmek istenmektedir. Böylece gümrük tarife oranı iç fiyatı belirli bir seviyede sabit tutacak ve malın dünya fiyatında meydana gelen değişikliklerin etkilerini azaltacak şekilde değiştirilmektedir. Asgari fiyat uygulamasında ithal edilen malın fatura fiyatı ne olursa olsun, iç fiyata yakın bir bedel üzerinden ad valorem vergilendirilmesi suretiyle ithalat artışı engellenebilmektedir. GATT çerçevesinde bu kısıtlama ile mücadele için Tokyo Turu’nda bir Gümrük Kıymet Kodu kabul edilmiştir. Tokyo Turu esna*sında her ülkenin kendine göre farklı gümrük değerini belirleme mevzuatı bulunuyordu Bu du*rum, gümrük vergisine esas olacak malın matrahının belirlenmesinde ülkeler arasında farklı*lıklara ve haksız rekabete yol açmakta idi. 12.4.1979 tarihinde imzalanan ve 1.1.1981 ‘de yü*rürlüğe giren Kod, ülkeler arasındaki bu farklılıkları ortadan kaldırmıştır.
3.8.5. Gözetleme Ve İzleme Önlemleri
Gözetleme ve İzleme Önlemleri, fiyat ve miktar araştırmaları, anti damping ve telâfi edici vergi*ler olarak üç alt ayırım içinde ele alınabilir. Fiyat ve miktar araştırmaları, malın gümrüğe geli*şinden sonra ithalata hemen izin verilmemesi ve bu sebeple ithalatın yavaşlatılması sonucunu doğurmaktadır. Anti damping ve telâfi edici vergiler bu ünitede ayrıca ele alınacağı için bunlar üzerinde burada durulmayacaktır.
3.8.6. Fikri Mülkiyet Haklarının Korunması
Buluş sahiplerinin haklarını ve diğer ticaretle ilgili bütün fikri mülkiyet haklarını koruma altına alan yasalar vardır. Ancak tartışma konusu olan, korumanın derecesidir. Son yıllarda teknolo*jik gelişmenin uluslararası rekabet gücü üzerindeki önemli etkisi sebebiyle fikri mülkiyet hakları (FMH) konusundaki anlaşmazlıklar artmıştır. ABD, FMH’nın korunmasına aykırı davranan ül*kelere, misillemede bulunmaktadır.
GATT’ın 1994′te biten Uruguay Turu sonundaki Nihai Senedi ile hâlen yürürlükte bulunan GATT kurallarının FMH’nın korunmasına imkan verecek şekilde değiştirilmesi amaçlanırken, bu hakların uluslararası ticarete engel oluşturmaması gerektiği de vurgulanmıştır. Uruguay Turu Nihai Senedi’ndeki dış ticarete ilişkin FMH konusundaki Ticaret İle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması, ülkeler arasındaki iç düzenleme farklılıklarını gidermeyi, kapsam, koru*ma süresi, tanınan haklar ve şekil yönünden hakkın kazandırılmasında ortak normları ve as*gari standartları sağlamayı amaçlamıştır.
3.8.7. Damping Ve Anti Damping Vergisi
Dampingin Tanımı ve Kapsamı
Damping sorununun uluslararası boyutta dünya ekonomisinin gündemine gelmesi, 1920′li yıllara rastlar. Daha sonra GATT’ın imzalanmasıyla anti damping ile ilgili hükümler bağlayıcı özelliği olmasa da yürürlüğe girmiştir.
Damping tanımında yer alan "piyasanın bozulması" olayı 1959 yılındaki GATT Genel Kurulun*da ele alınmış ve bunun şartları belirlenmiştir. Buna göre damping uygulaması ile bir ülkede pazarın bozulabilmesi için aşağıda belirtilen şartların gerçekleşmesi gerekir:
Belli ülkelerden belirli ürünlerin ithalatında çok hızlı ve önemli artışların olması veya potan*siyel bir artış tehlikesinin bulunması,
İthal ürünlerin, ithalatçı ülkedeki benzer kalitedeki ürünlerin fiyatlarının çok altında bir fiyat*la satılması,
Yerli üreticilerin bu durumdan şikayetçi olmaları veya bu ithalat yüzünden tehlikeli bir duru*ma düşmeleri,
Fiyat farklılıklarının hükümet müdahalesi sonucunda ortaya çıkmaması.
Anti Damping Vergisi Uygulaması
Anti damping vergisinin uygulanabilmesi için üç aşamalı bir soruşturmanın yapılması gerekir. Birinci aşamada ilgili hükümet; dampingli ithalatın ilgililere zarar vermesi, maddi zarar verme ihtimali yaratması, pazar bozulmasına yol açması veya bir üretimin yapılmasını geciktirmesi üzerine bir soruşturma başlatır, ikinci aşamada, ilk toplanan bilgilere göre bir damping olayı meydana gelmiş ve bu konuda zarar ortaya çıkmış ise, geçici vergi konur. Üçüncü aşamada, soruşturma sonucunda damping olayı kanıtlanırsa, geçici anti damping vergisi kesinleştirilir. Soruşturma esnasında dampingli ithalatın, ilgili sektörde bir zarar yarattığının kanıtlanması gerekir. Bu zarar, ithalat sebebiyle sektörde ortaya çıkan "olumsuz etkiler"dir. Bunlar; kâr pay*larının ve satışların azalması, pazar payının daralması, kapasite kullanım oranlarının, pro*düktivitenin ve ist