Sıfır Olma Yolunda
Sıfır Olma Yolunda Sıfır Olma Yolunda
Hamza AYDIN
* İnsanın mânevî tekâmülünde, ‘sıfır’ neden önemli bir semboldür?
* GeleneÄŸin ve modern Batı psikolojisinin ‘ego’ya bakışlarındaki farklılıklar…
* Ben ve öteki ayrımına yol açan ego teşekkülü, ne zaman, nasıl başlar?
* Nefsin mahiyeti (varlık konumu) nedir?
* İnsanın hakikate yolculuğu niçin ego motifleri üzerinden olmaktadır?
* İnsanlar niçin farklı mükemmellik zirvelerine sahiptirler?
* Farklı fıtratlar ve karakterlerin kaynağı nedir?
* Kendini sıfırlamış büyükler, niçin toplumun mânevî sigortalarıdır?
Süleymaniye Camii bütün muhteÅŸemliÄŸine raÄŸmen, müthiÅŸ bir sükûn taşıyor insan ruhuna. Kendini deÄŸil, temsil ettiÄŸi anlayışı nazara veriyor. Günümüzün çok katlı yapıları gökdelenler ve apartmanlar ise, bırakın huzur ve sükûnu, güvensizlik hissi telkin ediyor. Bediüzzaman’ın (ra) ifadeleri içinde bu farklılık, niyet, nazar, mânâ-yı ismî, mânâ-yı harfî olarak adlandırılan kendine ve varlığa bakışın koordinatlarıyla alâkalıdır. Modern mimarî âdeta ‘Allah’ı kabul etmeyen’ bir varlık düşüncesi içinde ‘insancılık’ yapan Hümanizm’in insanı tanrılaÅŸtırma projesini çaÄŸrıştırıyor. Süleymaniye Camii ise, varlık içindeki konumundan hareketle, ‘insanın acziyet gerçeÄŸi’ni iÅŸaretleyen metafizik tasavvuru öne çıkarıyor. MetafiziÄŸi gündeminden çıkarmış insan ise, bu büyük yapıların içinde, büyük bir cakayla ‘Ben varım!’ diyor. Ateist tasavvurdan bolca beslenen zihninin oyunları içinde nefsi ÅŸiÅŸiyor, bu ÅŸiÅŸkinlik onu uçuruyor, uçtuÄŸu yerden hayata baktığında sanıyor ki, sahiden kendisinden baÅŸka her ÅŸey küçüktür. Oradan bağırıyor: ‘Var mı benden daha büyük?…’ Bu adam, gözü önünde akan hayata taşınmış bütün varlığı sahipleniyor, ‘Hepsi benimdir!’ diyor, savaÅŸlar çıkarıyor, ekosistemin dengesini bozuyor, sosyal adaleti dinamitliyor; öldürerek, yok ederek varlığını bütün bir dünyaya gösteriyor. İçindeki potansiyelleri, kulluk yolunda, adalet ve barışın temsilciliÄŸi istikametinde deÄŸil, Firavun, Nemrud ve zalim olma yolunda inkiÅŸaf ettiriyor.
İnsanlar, günümüzde refah kadar, huzur arıyor. Oysa ego şişmesi yaşayan insanların ikliminde refah yeşerse de, iç huzur yeşeren bir şey değildir.
Mânevî gelişimde "sıfır" sembolü
"Sıfır" dairevî, kürevî bir ÅŸekle sahip olup, sembolik açıdan bütünü ve birliÄŸi temsil eder. Sıfır, hem kadîm kültürde, hem de tasavvuf psikolojisinde, Allah’ı gösteren ve O’na aynalık yapan bir dürbün ve temsildir. Arapçadaki "hû" da, ÅŸekil olarak yuvarlak olup "O"nu (Allah’ı) gösterir. İnsanın sıfırı andıran secde hâli de, Allah’a en yakın olduÄŸu andır. İnsanoÄŸlu ilk doÄŸduÄŸunda, tertemiz bir öz (ruh) ile, iyi veya kötü yönde geliÅŸmeye açık adeta sıfır konumunda yaratılmıştır. Ona yaratılışında emanet olarak verilen "ene"nin varlığı itibarî olup, mâhiyetçe su buharına benzer. Su buharı, sıvılaÅŸabilir, buz haline gelip, katılaÅŸabilir, kirlenebilir, temizlenebilir, hatta tekrar sıvı haline gelip, buhara da dönüşebilir. Bu açıdan benliÄŸin oluÅŸumu, ÅŸekillenmesi, modern psikolojide ve gelenekte, su buharına ve buzlanmaya benzetilmiÅŸtir. Ego, altıncı aydan itibaren ÅŸekillenmeye baÅŸlar. Çocuk üç yaşına geldiÄŸinde belli bir kıvama eriÅŸir. Bülûğ çağına kadar olgunlaÅŸmaya devam eder. Benlik ve bir nevi ego kristalizasyonu olan kiÅŸilik, bir örtü olup, insanın ruhunu (özünü) kuÅŸatır. Anahtar ve çekirdeÄŸe benzetilen benlik emaneti üzerinde, nisbî hakikatlerin ve güzelliklerin açığa çıkmasına vesile olan kiÅŸilik yapıları inÅŸa edilir. Batı kültüründe insanın ego ve kiÅŸilik maskesiyle hayatını sürdürmesi teÅŸvik edilirken, İslamî psikolojide, insanın kiÅŸilik maskesini (dış benlik) eriterek, ruhu ve vicdanıyla (iç benlik) buluÅŸması, kalb ve ruhun hayat derecelerine çıkması teÅŸvik edilir. Bu itibarla, bugünkü Batı kültüründe imaj, görüntü, dış baÅŸarı ve maddî zenginliÄŸe çok aşırı deÄŸer verilirken, gelenekte ve tasavvuf düşüncesinde vurgu, egonun sıfırlanmasına dayalı olarak ÅŸekillenen iç temizliÄŸine, gönül ve ahlâk zenginliÄŸine yapılır. Ego ÅŸiÅŸmesinin deÄŸiÅŸik tezahürleri olan riya, şöhret, kibir, gurur, kendi ameline güvenme, kendini öne çıkarma gibi insanlık hâlleri mânevî hastalıklar olarak görülür. Ego ÅŸiÅŸmesi yaÅŸamamak için Bediüzzaman’ın İhlas Risalesi’ndeki tavsiyesi; bir buz parçası nev’indeki kiÅŸiliÄŸi ve enaniyeti, Kur’ân’ın kevserinden süzülen tatlı havuzun içine atıp eritmektir.
Nefsin(ego) varlık konumu
Nefis, beden ile ruhun arasında bir mahiyet arzettiÄŸinden, insan yaratılış itibarıyla O-O deÄŸil (hüve-lâ hüve) makamında veya berzahında bulunur. İbn-i Arabi’nin literatüründe nefis, iki ÅŸey arasında bulunduÄŸu yer ile tanımlanır(O-O deÄŸil). Açarsak, insan nefsi(egosu), hem cennete doÄŸru yükselen Tûba aÄŸacının, hem de cehenneme doÄŸru kök salan Zakkum aÄŸacının potansiyel tohumlarını ihtiva eden iki anlamlı bir varlık olup, bu iki anlam arasında binlerce derecelendirme gözlenmektedir. Bu açıdan nefis(ego) hem Allah’ı ("O"nu) gösteren hem de "O"ndan uzaklaÅŸan iki yönlü geliÅŸme potansiyeline sahiptir. Nefis veya ego, kendine zâtî bir kıymet verdikçe "O deÄŸil" yönüne doÄŸru kayar ve kendini küçük Firavun, Nemrud, ilâh veya ilâhe olarak görmeye baÅŸlar. Öte yandan nefis veya ene, kendini hiç bilse, kendine zâtî bir deÄŸer vermese ve her ÅŸeyi Allah’tan bilse, o zaman da "O" yönünde ilerleyen ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya baÅŸlar. Bu yüzden mânevî yolculuk, ilâhî tecellilere mazhar oluncaya kadar, "O deÄŸil" ismi altında toplanan nefsanî sıfatların ve isteklerin yok edilmesini veya yönlerinin helâl daireye çevrilmesini gerektirir. Bu mânevî yolculuÄŸun diÄŸer bir adı da ego noktasında "sıfırlaÅŸma" sürecidir. Çünkü ego ya ÅŸiÅŸme veya sıfırlaÅŸma yönünde geliÅŸip yeÅŸerir. Ego ÅŸiÅŸmesi, her türlü kiÅŸilik ve karakter bozukluÄŸunun temelini oluÅŸtururken, egonun eritilmesi de her türlü insanî güzelliÄŸin baÅŸlangıç noktalarından birini teÅŸkil eder. Gelenekte ve İslam’ın kalb ve ruhî hayatında, Allah’a doÄŸru gidiÅŸ ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya çalışma, "ferdin kendini sıfırlama yolculuÄŸu" olarak da tarif edilir. Bediüzzaman (ra) bu meseleyi açıklarken şöyle der: "Ene kendini bizzat var bilirse, yokluk ve karanlığa düşer, kendini yok bilirse varlığa ulaşır. Yoklukta varlığı, varlıkta yokluÄŸu bulunan iki yönlü izafî varlıktır. O halde eneyi yırt, ‘Hüve’yi göster. "
Fıtratların farklı kemâl noktaları
Fıtrat kelimesine "bir şey üzerine yaratılmak" mânâsı veren İbn-i Arabi, insanların yaratılırken, işler, hâller ve ilimler alanından biri üzerine daha baskın yaratıldığını belirtir. Bediüzzaman (ra) Sözler isimli eserinde (30. Söz, Zerre Bahsi 3. Nokta) bu hakikate daha farklı bir şekilde yaklaşarak, günümüz Türkçesiyle "Sani-i Hakîm her şey için o şeye münasip bir kemâl (mükemmellik) noktası ve feyz alabileceği ona lâyık bir varlık derecesi tayin etmiştir. Her varlığa kendisi için takdir edilen kemâl noktasına çalışıp gitmesi için de bir istidat (potansiyel kabiliyetler, eğilimler) vermiş ve varlıkları o kemâl noktalarına doğru sevk etmektedir." demektedir.
İnsanoÄŸlunun ulaÅŸabileceÄŸi mükemmellik noktaları, iÅŸler, hâller ve ilimlerden oluÅŸan egonun üçlü sacayağı üzerinde ÅŸekillenir. Dolayısıyla üçlü sacayağını esas alan mükemmellik modelinde, farklı ağırlık ve denge merkezlerine dayalı farklı mükemmellikler oluÅŸur. Bazı insanlar, ilim ağırlıklı, bazıları his veya hâl ağırlıklı, bazıları da iÅŸ ağırlıklı mükemmellikler sergilerler. Ama her insan kendi istidadı ölçüsünde kendi mükemmelliÄŸinin zirvesine çıkabilir ve kendi fıtrat grubunda, potansiyelleri ölçüsünde kendi var oluÅŸ koordinatlarının sıfırı olabilir. Ama bir baÅŸkasının sıfırı olamaz. Kendi sıfır dürbününden Allah’ı gösteren bir âyine olur. Benlik yapısında sivrilikler ve çıkıntılar olduÄŸu müddetçe, âyinelik fonksiyonunu yerine getirmede problemler yaÅŸanır ve bu, insanın kendi nefsiyle imtihanı olarak tarif edilir.
İbn-i Arabi, dinin temel maksatlarından biri olan "insan mükemmelliÄŸi"nin (kâmil insan olma), iÅŸler, hâller ve ilimler olarak üç alana dayalı modeller üzerinden gerçekleÅŸtirildiÄŸini belirtir. Bu üçü arasında hem fert, hem de toplum seviyesinde dengenin ve adaletin saÄŸlanması dinin temel emirlerindendir. Bazı peygamberler, iÅŸler alanında, bazı peygamberler hâller (gönül ve duygular) alanında bazıları da ilimler alanında mükemmellik modellerini zirvede temsil etmiÅŸlerdir. Son Peygamber olan ve bütün insanlığa gönderilen Hz. Muhammed (sas) ise, iÅŸler, hâller ve ilimler alanlarının üçünde ve bu alanlara ait fıtrat gruplarının hepsinde insan mükemmelliÄŸinin bütününü zirve noktasında temsil ettiÄŸinden, varlık aÄŸacının en güzel meyvesidir. Bediüzzaman da (ra) bu paralelde Peygamberimiz’i (sas) nefislerin terbiyecisi, akılların rehberi ve kalblerin sevgilisi olarak bizlere tanıtmaktadır (19. Söz, 7. ReÅŸha).
Bediüzzaman (ra), Sözler (24. Söz, İkinci Dal) isimli eserinde, "Niçin bir hakikat çok renklere girer?" sorusunu cevaplarken kullandığı "zühre", "katre" ve "reÅŸha" temsilinde, insanların dokuz mizaç, kiÅŸilik (fıtrat) kabilesine ait olduÄŸunu ve bu temsillerin aynı zamanda bu dokuz kiÅŸilik taifesinin hakikat yolculuklarına iÅŸaret ettiÄŸini küçük dipnotta belirtir. Allah’ın isimlerinin tecellilerine ayna olma noktasında, zühre, hakikat güneÅŸinden gelen ışığı kendi rengini de katarak yansıtan çiçek; katre ve reÅŸha damla ve parlak su sızıntısı mânâlarına gelir. Ancak reÅŸha, ışığı doÄŸrudan kaynağından alıp, kendinden hiçbir ÅŸey katmadan yansıttığı için zirveyi temsil eder. ReÅŸhanın doÄŸrudan hakikat güneÅŸini gösteren, renksiz ve gölgesiz bir âyine (sıfır) olarak, egosunu sıfırlayarak hakikate yolculuÄŸu temsil ettiÄŸini ifade eder. İnsan kendi benliÄŸinin ait olduÄŸu fıtrat grubunda, üzerindeki nimetleri Allah’tan bildiÄŸinde, kendisinde sadece kusur ve noksanlık bulunduÄŸunu idrak ettiÄŸinde, diÄŸer grup üyeleriyle meÅŸveret ve kolektif ÅŸuur sofrasında bir araya geldiÄŸinde, reÅŸha yolunda giden insan olma sürecine ilk adımını atar. Bu açıdan insanın sıfır olmaya çalışması, hem diÄŸer kiÅŸilik gruplarındaki güzellikleri ve renkleri kendi bünyesinde toplayıp beyaz renge dönüştürerek insanlık havuzunda, hakikat güneÅŸi altında erimesi, hem de sahip olduÄŸu her ÅŸeyi Åžems-i Ezelî olan Cenab-ı Hakk’tan bilip, O’na vermesi ve O’ndan bilmesi demektir. Yapılan iÅŸlerde egonun memnuniyetini deÄŸil "Rıza-yı İlâhî’yi aramalı" ÅŸeklinde özetlenebilecek bu var oluÅŸ seviyesi, Bediüzzaman’ın (ra) ifadelerinde çok farklı bir temsille taçlanır. Ona göre, kiÅŸi kendini kuru bir asma çubuÄŸu olarak görmeli, öyle bilmeli (sıfır olma konumu), sahip olduÄŸu nimetleri ve güzellikleri de kendisine Rahman ve Rahim olan Allah (cc) tarafından takılan üzüm salkımları olarak idrak edip, hamd ve şükür ufkunda dolaÅŸmalıdır.
Farklı faziletlerin kaynağı
İnsan mahiyeti itibarıyla, bütün ilâhî isimleri fıtratında topladığı için, bu esmayı bir dereceye kadar, kabiliyetler ÅŸeklinde kendinde gösterir. Ancak her insanda bir veya birkaç isim, baskın olarak tecelli eder ve davranışlarında öne çıkar. Peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden biri, insanların yaratıldığı fıtrat kalıbı üzerinde inanç, düşünce ve fiillerinin, onlardaki hâkim esma motifiyle uyum içinde ÅŸekillenmesine vesile olmaktır. Fıtratımızın süslendiÄŸi her ilâhî ismin ne olduÄŸu ve bunun Hak ile olan münasebetine dâir ilim, bizatihi istemedikçe ve yolunda olmadıkça, kiÅŸiye verilmez. Esmâ-i İlâhîye’nin odak noktası olan insanda, dengeli ve uygun bir ÅŸahsiyetin, karakterin ortaya çıkıp çıkmaması, bu konudaki azim ve gayrete, irade, ÅŸuur ve vicdan eÄŸitimine baÄŸlıdır.
Fıtratlara dağıtılan ahlâkî özellikler, ilâhî sıfatlar olduÄŸundan, hepsi güzeldir ve insanların doÄŸuÅŸtan gelen fıtratlarında kısmen ve potansiyel olarak vardır. Bu noktada "Allah’ın üç yüz (veya üç yüz altmış) ahlâkı vardır. Kendi isteÄŸiyle bunlardan biriyle ahlâklanan kimse Cennet’e girer." hadîsi çok mânâlıdır. Bu da insanların kendi fıtrat çizgilerinde hakikatı bulabileceklerinin bir baÅŸka delilidir. Çünkü Allah’ın güzel ahlâkları bütün fıtrat motiflerine dağıtılmıştır. Her insana, yaratılırken bu güzel ahlâk havuzundan, takdir-i ilâhî olarak, birer parça verilmiÅŸtir. KiÅŸi yaratılıştan kendisine verilen bu fıtrî ahlâkî deÄŸerleri koruyabilir ve imanla zenginleÅŸtirebilirse, sâlih bir kul olma yoluna daha kolay girer.
“Ben Sıfırım”
İnsan kendini "sıfır" kabul etmeli; "sıfır" bile deÄŸil, Arapçadaki hâliyle "sifir" bilmeli. Çünkü "ı"larda kendini hissettiren bir sertlik var. Kendinde bir ÅŸey vehmeden kaybetmiÅŸtir. İkram ve imtihan-ı ilâhî olarak bazı ÅŸeyler kendisine gösterilse veya güzel rüyalar görse, bunu dahi anlatıp kendine pay çıkaran hasta ruhlar vardır. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Daha tehlikelisi de "Aczimize binaen Allah zaman zaman lütfediyor böyle…" denmesidir. Bir adam uçsa, gitse aÄŸacın tepesine konsa, sonra da bunu saÄŸda-solda anlatsa, bu adam boÅŸtur. Ben nezâketim icabı böyle diyorum, yoksa o adam bomboÅŸtur. Çünkü Hak dostları Cenab-ı Hakk’ın sırlarını ifÅŸa etmez. Bu türlü lütuflar uluhiyete ait sırlardır, ifÅŸa edilmez. Allah da zaten sırrını yayacak kimselere onları bildirmez. Bunlar imtihan vesilesidir. Bunlar tehlikeli ve ses çıkarılmaması gereken, bir yerde cepteki bozuk paralardır, hissettirilmemesi gerekir. Bozuk paraları şıkırdatırsan avcılar seni duyar, bu avcılar yaman olur, endiÅŸe et ki seni vurur.
Allah’ın has kulları kendisini hiçbir ÅŸey görmez. Meselâ, Kutup önünü hep sisli-dumanlı görür. Ufku açık deÄŸildir. Herkes onu ulaşılmaz zirvelerde müşâhede eder; ama o kendisini çukurlar içinde görür.
Ayakların hep yere bassın, düştüğün zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın. Kendi vehimlerinle oluşturduğun dünyada bulunduğunu zannettiğin yüksek yerlerden düşersen, düştüğün yer en derin çukurlar olur ve hiçbir yerin sağlam kalmaz. Dikkat et, makamın, olduğun zannettiğin yer değilse, düşmen de kaçınılmazdır.
M. Fethullah Gülen
- Kaynak: www.herkul.org. Kırık testi. 18.11.2001
Toplumun mânevî sigortaları: Kâmil insanlar
Âlemlerin yaradılış hikmetlerinden biri, kâmil insanların yetiÅŸmesidir. İnsan mükemmelliÄŸinin zirvesi, ubûdîyet makamıdır. İnsanın, önce Allah’ın kulu olması gerekir. İnsan-ı kâmil, vahyedilmiÅŸ son dine göre Allah’a ibadet ve her dille O’nu tesbih eder. Kâmil insan, nefsini bilir ve kendine hiçbir deÄŸer vermez. Kendini sıfır görür. Kulluk dairesinin iÅŸlerini, Rububiyet dairesinin iÅŸleriyle asla karıştırmaz. Kendilerinden bir iÅŸ zâhir olduÄŸunda, bunu nefislerine atfetmezler. İnsan-ı kâmiller, murad-ı ilâhîye uygun olarak merhametli, affedici, seven, cömert, âdil insanlardır. İbn-i Arabi, kâmil insanların, âlemlerin mânevî sütunu olduÄŸunu söyler. İnsan-ı kâmilleri olmayan âlemler çöker, ölür veya ölmeye yüz tutar. Modern zamanlardaki tabiat, çevre, toplum yozlaÅŸması ve çürümesi, yeryüzündeki insan-ı kâmillerin sayısındaki azalmanın açık bir iÅŸareti olarak da yorumlanabilir. Bu açıdan kâmil insanlar, bulundukları beldelerin mânevî sigortalarıdır. Çevrenin ve toplumun görünmeyen kazalardan korunmasına vesile olurlar. Bu hakikate baÄŸlı olarak akıllı insanlar, hem görünen, hem de görünmeyen kazalara karşı, insan-ı kâmil yetiÅŸtiren kurumlara ve insanlara destek olarak kendilerini sigorta ederler.
Özetle, "sıfır insan" olmak, insana emanet olarak verilen benliÄŸin saÄŸlıklı kristalizasyonuna, doÄŸuÅŸta fıtraten sahip olduÄŸu ve ego teÅŸekkülüyle kısmen kaybettiÄŸi "Allah’ı gösteren bir ayna olma" özelliÄŸini tekrar Kur’an ve Sünnet’in ölçüleri içinde iradesiyle geri kazanma yolunda verilen mücadelenin bir baÅŸka adıdır. Peygamberlerin (as) tebliÄŸ ettiÄŸi yolda yürüyen insanlar, bu yüzden sürekli kendilerini sıfırlama gayreti içinde olmuÅŸlar, tevazu ve mahviyetleriyle insanlara yol göstermiÅŸlerdir. Peygamberimiz’i (sas) ve getirdiÄŸi vahyî bilgiyi, terbiyeyi kabul etmeyen ve sadece aklı rehber edinen kimseler de, sürekli kendilerinde bir deÄŸer ve önem vehmetmiÅŸ, egolarını ÅŸiÅŸirerek, kendilerini yeryüzü tanrıları, ilâhları, ilâheleri olarak görmüşlerdir. Bu insanlar kendilerini yücelterek, hatta kendilerine tapınarak gurur ve kibir içinde hayat sürerek nefislerinin kölesi olmuÅŸlar ve insanlığa geçici, dünyevî lezzetlerin ve aldatıcı zevklerin yolunu göstermiÅŸlerdir. Netice itibarıyla bu yolda ilerleyen insanlar, "Ve insan aldandı.." hakikatinin talihsiz temsilcileri olmuÅŸlardır