Felsefe Tarihine Kısa Bir Bakış

FELSEFE TARİHİNE KISA BİR BAKIÅž İlk çaÄŸ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doÄŸmuÅŸ olan Hellenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçaÄŸ kavramı, bilindiÄŸi gibi, geniÅŸtir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle baÅŸlar — aÅŸağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluÄŸunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doÄŸup geliÅŸmiÅŸtir. UzakdoÄŸu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde baÅŸlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçaÄŸ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçaÄŸ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiÅŸ olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından baÅŸarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doÄŸru olmaz mıydı?

DoÄŸru olmazdı, çünkü, göreceÄŸiz ki, bugün bildiÄŸimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuÅŸtur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçaÄŸ ya da Antik ÇaÄŸ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda baÅŸlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, ÅŸu sınırladığımız biçimiyle İlkçaÄŸ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiÅŸ olan Hellenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.

Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir ÅŸeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları — mythosları, efsaneleri — öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayalgücünden doÄŸmadırlar; gelenekle kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduÄŸuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kiÅŸilerin veya kuÅŸakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doÄŸa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiÅŸtir. Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doÄŸa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını saÄŸlarlar.

Åžimdi sözü geçen mythoslarda: “Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?” “Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?” sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuÅŸku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar.

Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar. İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.

Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doÄŸmuÅŸtur.

İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaÅŸamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuÅŸtu: Din ve geleneÄŸin çizdiÄŸi dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kiÅŸinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak iste-yen bir tasarım almaya baÅŸlamıştı.<

İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.

Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın Arapçada aldığı biçimdir. Türkçeye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiÅŸ. Philosophia bileÅŸik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuÅŸtur: philia ile sophia’dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniÅŸ anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliÄŸi sevme de-mekti.

Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un söylediÄŸine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış. Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiÅŸ. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doÄŸru yalnız tanrı-lara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliÄŸi sevmek, dolayısıyla ona ulaÅŸmaya çalışmak yaraşır.

Herakleides Pontikos’un bu bildirdiÄŸinin doÄŸru olduÄŸuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaÅŸtırma — ilerde göreceÄŸimiz gibi — Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaÅŸmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin ÅŸiÅŸirme, temelsiz bilgilerını koyuyorlardı. Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaÅŸtırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor.

Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doÄŸru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doÄŸruyu arama iÅŸidir. Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen ÅŸey: doÄŸrudur, hakikattir. Felsefe, doÄŸru’ya varmak ister, bunun için uÄŸraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleÅŸtiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyiÅŸiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır.

Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna

inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak.

Felsefenin adını olduÄŸu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da buluyoruz. Isa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (AÅŸağı yukarı bugünkü Izmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (DoÄŸa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doÄŸanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduÄŸumuz bu geliÅŸme ile Yunan felsefesi baÅŸlamış oluyordu. Nitekim, göreceÄŸiz, bu geliÅŸme bizi sonra dosdoÄŸru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruÄŸuna ulaÅŸtıracaktır.

İonia’da karşılaÅŸtığımız bu geliÅŸmeden önce, hiçbir yerde bu çeÅŸit düşünceler, bu çeÅŸit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü UpaniÅŸad’ları bile sıkı sıkıya dine baÄŸlıdırlar. Bunlarda da doÄŸa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduÄŸu gibi, doÄŸanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araÅŸtırılması olmayıp, din açısına baÄŸlı kalarak yapılmış yorumlardır.

Yunan felsefesini DoÄŸu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçaÄŸ sonlarında yapıldığını görüyoruz: Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün DoÄŸu’da olduÄŸu savını yaymışlardır: ÖrneÄŸin, 1.8. 2. yüzyılda yaÅŸamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı “Platon, Attika diliyle konuÅŸan Musa’dan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir” demiÅŸtir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri olduÄŸu ileri sürülmüştür. Günümüze kadar sürüp gelmiÅŸ olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, DoÄŸu dinlerinden alınma çeÅŸitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette DoÄŸu’dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmiÅŸlerdir. Ama,

Yunanlıların DoÄŸu’dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini iÅŸleyiÅŸ ve deÄŸerlendiriÅŸlerinde, Yunan düşüncesinin, baÅŸka hiçbir yerde bulamadığımız baÅŸarısını çok açık olarak görebiliriz. Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doÄŸmuÅŸtu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taÅŸmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluÄŸu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliÅŸtirmiÅŸti. Böylece doÄŸan bu geometri, pratiÄŸe baÄŸlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneÄŸin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduÄŸu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek baÅŸlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir baÄŸlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaÅŸtıkları büyük baÅŸarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliÅŸtirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuÅŸtur. Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda DoÄŸu’da çok ilerlemiÅŸ olan baÅŸka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiÄŸin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneÅŸ ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi. Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiÄŸin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros’tan Ptolemaios’ a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuÅŸlardır.

Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doÄŸruya ve bilgiye, doÄŸrunun ve bilginin kendisi için yönelmiÅŸ olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir ÅŸeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaÅŸmak istemeyi Eski DoÄŸu’nun hiçbir yerinde bulamıyoruz. Eski DoÄŸu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini DoÄŸu’da bulmak için uÄŸraÅŸmalar, bir yandan DoÄŸu’nun efsanelik bir bilgeliÄŸi olduÄŸu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçaÄŸ sonlarında DoÄŸu ve Yunan bilgeliklerini geniÅŸ bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eÄŸiliminden ileri gelmiÅŸtir denilebilir.

İlkçaÄŸda filozof tipini de yalnız Yunanistan’da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereÄŸini bilgide bulan, bilmek için yaÅŸayan; öbür yandan, edindiÄŸi bilgileri yaÅŸamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski DoÄŸu kültürlerinin hepsinde bulduÄŸu-muz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduÄŸuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan’da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araÅŸtırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur. Pythagoras ve baÅŸkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman baÅŸka ulusların peygamberleri, ermiÅŸleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa baÅŸlangıçta, okul ile akademi arasında bir ÅŸey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleÅŸilmiÅŸtir; bu çevreler, birer bilim derneÄŸi, birer bilim tarikatı gibi bir ÅŸeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar. BaÅŸlangıçlarda bulduÄŸumuz bu filozof tipinden sonra, yavaÅŸ yavaÅŸ, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiÅŸ olan bir bilgin, bir araÅŸtırıcı, bir derleyici tipi — Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles’de gördüğümüz gibi — öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiÅŸ bir pratik filozof, bir yaÅŸama sanatçısı, bir eÄŸitici tipi geliÅŸmiÅŸtir:

Sokrates, bu tipin, bütün İllkçaÄŸ için en büyük örneÄŸi olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı’nın bilimi ile DoÄŸu’nun dini kültlerinin karşılaÅŸtıkları bu dönemde, daha çok din coÅŸkusu ile dolu, kurtuluÅŸu öğütleyen tipi görüyoruz.

Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu baÅŸlangıçları, onun sonraki, bugüne deÄŸin süren geliÅŸmesi için baÅŸlıca bir ölçü olmuÅŸtur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniÅŸ olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak iÅŸlemek için gerekli kavram kalıplarını araÅŸtırıp bulmuÅŸ, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koya-bilmiÅŸtir. Antik düşüncenin özelliÄŸi ile tarihinin öğretici önemi iÅŸte buradadır. Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduÄŸu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoÄŸurulmuÅŸtur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan baÅŸarıların bir ana kaynağıdır.

Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eÅŸanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik ÇaÄŸ denildiÄŸine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında baÅŸlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceÄŸiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir ÅŸey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiÄŸi yolda yürümüştür. Öbür yandan, İskender’in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz’in doÄŸusuna, ta Asya’nın içerlerine kadar yayılmıştı. Hellenizm (DoÄŸu Akdeniz çevresinin hellenleÅŸmesi, kültürce YunanlılaÅŸması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de DoÄŸu’ya ulaÅŸmış ve böylece DoÄŸu Akdeniz’de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin baÅŸlıca düşünürleri, Grekçe yazan DoÄŸululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri DoÄŸu’da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.

Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız ÅŸehirler halinde, aralarında sıkı politik bir baÄŸlılık olmadan yaÅŸamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde geliÅŸmiÅŸtir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneÄŸinin ilk temellerini kurmuÅŸlardır. Bu dönemin sonlarına doÄŸru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini ÅŸehirden ÅŸehire taşıdıklarını görüyoruz. Pers savaÅŸlarının kazanılması Yunanistan’ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliÄŸe ulaÅŸtıkları gibi kültür bakımından da bir birliÄŸe varmışlardır. Atina’nın bulun-duÄŸu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuÅŸtur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze deÄŸin, yön verici bir etkide bulunmuÅŸlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur. Aristoteles, İskender’in öğret-meni idi. İskender’in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi baÅŸlamış (Hellenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaÅŸ yavaÅŸ önemini yitirmiÅŸtir.

Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1. İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

3. Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda geliÅŸen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her ÅŸeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaÅŸan bilimlerin bir karmaÅŸası geçmiÅŸtir. Felsefe kendini bu baÄŸlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uÄŸraÅŸmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe, her ÅŸeyden önce, doÄŸru yaÅŸayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaÅŸtıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliÄŸi ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuÅŸtur. Bu geliÅŸme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.

4. Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında DoÄŸu’dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiÅŸtir.

Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara da bir göz atalım:

a. İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler (parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar

(citationlar) olarak buluyoruz.

b.Platon ile Aristoteles’in en önemli yapıtları elimizde bulunmaktadır.

c. Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.

ç. Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar ÅŸunlardır: Roma Stoa’sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius ile Cicero’nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile İskenderiyeli Philon’un yapıtları; Yeni pythagorasçı literatürden kalıntılar; Plotinos’un Ennead’ları; Yeniplatoncuların bazı yapıtları — özellikle Proklos’un — Yeni platoncuların ve baÅŸkalarının Platon ile Aristoteles’in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).

Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçaÄŸ’da bir de felsefe tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles’in yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun uzun söz açar. Metafizik’inin başında, kendisinden önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki, Sobates’ten önceki filozofları bilmek bakımından büyük bir önem taşır. Aristoteles’in öğrencilerinden Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki, ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaÅŸmıştır. Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü baÅŸlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler bakımından görüşlerini anlatırlar.

Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini, fılozofların yaÅŸamları bakımından anlatan biografların yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaÅŸamış olan Diogenes Laertios’un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeÅŸit derlemedir, çeÅŸitli kaynaklardan derlenmiÅŸ, kaynakların eskiliÄŸi deÄŸiÅŸmektedir.

Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doÄŸmuÅŸtur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleÅŸtiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de baÅŸlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos’un) meydana geliÅŸiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduÄŸu soruları gelir.

Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doÄŸması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır. Nitekim bir yandan Yunan doÄŸa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların “doÄŸa üzerine” adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia’ları (Tanrıların doÄŸuÅŸu) ile kosmogonia’larıdır (Evrenin doÄŸuÅŸu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana geliÅŸi üzerine birçok ÅŸeyler anlatır. Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “En eskilerin”, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak deÄŸil de, dine baÄŸlı kalarak düşündüklerini söyler.

“En eskiler”in tipik örneÄŸi olarak Hesiodos’u alabiliriz. Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya baÅŸladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos’a göre, baÅŸlangıçta Khaos vardı. Khaos, türevi bakımından, “esneyen boÅŸluk” demektir. Bu da bize, hiçliÄŸi, boÅŸ uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların oluÅŸacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor. Bu, varolanlardan önce gelmiÅŸ olan ve varolanların kendisinden doÄŸmuÅŸ oldukları hiçliÄŸi, kavram olarak belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir ÅŸey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, iÅŸin içine tanrıları vb. karıştırmama eÄŸilimi var; Hesiodos, burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor:

1. Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,

2. Eros: DoÄŸurtucu erkek ilke. Bu iki güç de, kiÅŸiliÄŸi olan, insanımsı birer varlık ile kiÅŸi olmayan, salt kavram arasında bulunan ÅŸeylerdir. İşte, bu üçünden — Khaos, Gala ve Eros’tan — sonra tanrılar ve nesnelerin çokluÄŸu meydana gelmiÅŸtir: Khaos, kendisinden Erebos — karanlığı, geceyi — ile Aitheros’u — aydınlığı, gündüzü — ortaya çıkarmıştır; Gaia da baÄŸrından göğü, denizleri ve daÄŸları yaratmıştır; gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren çifttir.

Sözü geçen dönemde “Kosmos (evren), nereden gelip nasıl oluÅŸmuÅŸtur?” sorusu yanında, üzerinde durulup düşünülen ikinci ana soru “İnsanın bu dünyadaki yeri ve ödevi nedir? DoÄŸru olan yaÅŸayış hangisidir?” sorusudur. BaÅŸka bir deyiÅŸle: Kosmogonia üzerindeki düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge’nin özdeyiÅŸlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge’nin kalan sözlerinden bir

iki örnek: Atmak Solon: “İşin sonunu düşün”; Korinthoslu Periandros: “Öfkeni yen”; Lesboslu Pittakos: “Hiçbir ÅŸeyde aşırı olma”. Bunlar, görülüyor ki, doÄŸru, akıllıca yaÅŸamak için birtakım öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge’nin düşüncelerinde tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin tipleridir. Onlarda olduÄŸu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup birbirine karışırlar.

Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile Yedi Bilge’nin özdeyiÅŸleri felsefi düşünceye bir hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi arınmış biçimine yaklaÅŸacaktır.

Bugünkü anlamıyla felsefe, nerede ve nasıl başladı?

Felsefeye ve düşünce tarihine iliÅŸkin bugünkü bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan’da baÅŸlamış olduÄŸunu söylememizi gerektiriyor. Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye çalıştığı çevrenin kaynağı ve temeli nedir?>, <insan yaÅŸamının anlamı ve amacı nerededir?s gibi sorulara, akla dayanarak karşılık bulmaya çalışan ilk düşünürlere. eski Yunanistan’da rastlıyoruz. Bt: düşünürler, mitosların (efsanelerin) ve dinlerin bu çeÅŸit sorulara verdikleri cevaplarla yetinmemiÅŸler; akla ve kavramlara dayanan felsefesel-bilimsel karşılıklar bulmaya çalışmışlardı. ister Çin’den, Hint’ten, Önasya’dan, ister Yunanistan’dan kaynaklanmış olsunlar, mitoslar, bu çeÅŸit sorulara cevap verirken dinsel düşüncenin kendine özgü özelliklerinden kurtulamıyorlardı. Mi-toslarda ele alınan en genel sorulara (örneÄŸin. <evrenin kaynağı nedir?> sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç, üzerinde temelleniyordu. BaÅŸka bir deyiÅŸle, mitoslarda, akla dayanan ‘özgür düşüncenin iÅŸleyiÅŸi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda, kavramlar deÄŸil imgeler (imailar) ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde, kavramlar (genel ve soyut düşünceler) deÄŸil, somut varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları (tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kiÅŸi olarak kavradıkları) bazı güçleri, yani çeÅŸitli tanrıları iÅŸin içine sokarak, evrenin ve insanoÄŸlunun Orta’ya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı. Evrenin kaynağında (kökünde) <ne vardır?> diye sormuyorlardı; <kim vardır?> diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doÄŸa olaylarını, kiÅŸi olarak tasarlanan ve inanç konusu akın güçlerle açıklama çabasından baÅŸka ÅŸey deÄŸildi.

Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu:

Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi. Kara - Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun değildi. 0, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu.»

İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da. eski Yunanistan’da ve baÅŸka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız ‘imgeye dayanan bu mitosçu düşüncenin eleÅŸtirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca deÄŸil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların kanmaya çalışılmasından doÄŸmuÅŸtur. Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiÅŸ olan ve özü bakımından dinden farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaÅŸamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiÄŸimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

Eski Yunan’dan önce felsefesel ve bilimsel düşünce kesinlikle yok muydu?

Eski Çin. Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında, hem daÄŸa hem de insan yaÅŸamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduÄŸu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eÄŸilimi de görülüyor. Yani eski DoÄŸu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin ağır basmasıdır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, eski DoÄŸu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiÅŸ ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araÅŸtırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduÄŸu gibi bazı bilgileri de DoÄŸudan ya da baÅŸka yerden aldıkları halde, bambaÅŸka bir biçimde iÅŸlemiÅŸ, geliÅŸtirmiÅŸ ve düzenlemiÅŸlerdi. ÖrneÄŸin eski Mısır’da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doÄŸurduÄŸu taÅŸkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluÄŸundan doÄŸmuÅŸtu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememiÅŸti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik’ ve pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi baÅŸardılar. Aynı ÅŸeyi, Babil’lilerin dinsel amaçları gözetmekten doÄŸan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara deÄŸil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteÄŸine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda. dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiÅŸ alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine baÄŸlanmış. amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar. Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak deÄŸil, doÄŸruluÄŸu (hakikati) salt doÄŸruluk olduÄŸu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü “bilgi ve bilgelik sever” düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da. ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz

(100 soruda felsefe 16-18)

FELSEFE MENÜ

ANASAYFA

Yorum Yapın


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -