Renè Descartes
Descartes’in yaÅŸarken birçok kez portresi yapılmıştır. Descartes’in Flaman sanatçı Frans Hals’a (y. 1580-1666) hiç poz vermediÄŸi bilinmekle birlikte, bu portrede Hals’in üslubu fark edilir. 1596’da Fransa’da doÄŸdu. Cizvitlerin elinde, felsefe ve matematik dahil mükemmel bir eÄŸitim aldı. Daha sonra, doÄŸduÄŸu yer olan Poitiers’deki Poitiers Üniversitesi’nden mezun oldu. Parlak bir öğrenci olarak, çeÅŸitli yetkelerin ileri sürdüğü, tek tek incelediÄŸi savların çoÄŸunun geçersiz olduÄŸunu fark etmekle birlikte , çoklukla neye inanacağını bilemedi. Kendi dediÄŸine göre, eÄŸitimini tamamlamak için orduya katıldı ve hiçbir savaÅŸa tanık olmamakla birlikte Avrupa’yı bir asker olarak köşe bucak dolaÅŸtı. Bu yolculuklar ona insanın dünyasının kitaplarda anlatıldığından çok daha çeÅŸitli ve çeliÅŸkilerle dolu olduÄŸunu öğretti. Emin olabileceÄŸimiz, kesin olarak bilebileceÄŸimiz bir ÅŸey olup olmadığı sorusu kafasına böyle takıldı. Hollanda’ya yerleÅŸti. O sırada Hollanda Avrupa’nın en geniÅŸ ifade özgürlüğüne sahip ülkesiydi. Descartes, araÅŸtırmalarını felsefe, matematik ve bilim alanlarında sürdürerek insan düşüncesinin temellerini incelemeye burada giriÅŸti. Kabaca 1629-1649 arasında niteliÄŸi çok yüksek özgün eserler verdi. Felsefede en önemli eserleri, 1637’de yayımlanan Yöntem Üzerine KonuÅŸmalar ile, 1641’de yayımlanan Meditasyonlar ’dır. 1649’da İsveç Kraliçesi Kristina, kendisine felsefe öğretmesi için Descartes’i Stockholm’e davet etti. İsveç’in sert kışları yüzünden ciÄŸerlerinden hastalanan Descartes 1650’de öldü.
Felsefenin Öyküsü Bryan Magee
Descartes da yöntemli bir kuÅŸkuculuk yaklaşımı ile , kesinliÄŸinden kuÅŸku duymayacağı bir “ilk bilgi” nin olanaklılığını arıyordu sanırım. BildiÄŸiniz gibi Descartes matematik eÄŸitimi almıştı ve bu konuda çok iyi idi. Analitik Geometri’yi temellendirdi. Düşüncesini matematiÄŸin kurgusu etkiledi. MatematiÄŸin apaçıklığından kuÅŸku edilmeyen aksiyomları gibi , “gerçeklikler temel ve kuÅŸku duyulmaz önermelerde baÅŸlayıp , türetilmiÅŸ önermelere doÄŸru dizgesel olarak ilerleyerek düzenli bir yolda tanıtlanmalıydı.” BaÅŸlangıçta , dayanacağı çıkış noktası için, kendinden önceki tüm otoriteleri bir kenara bıraktı. Deyim yerindeyse sıfırdan baÅŸlamalıydı. BaÅŸlangıç için “düşünmeyi” diÄŸer bir deyiÅŸle “us” u seçti. Usun bilgi elde yöntemi üzerinde düşündü. DoÄŸuÅŸtan düşüncelerin açık ve seçikliÄŸine inanıyordu. Ki bu düşünceler duyular tarafından henüz bulanıklaÅŸtırılmamıştı. Kendisi bir katolikti. İnancı tamdı. Çıkış noktasında tüm otoriteyi akla vermekle, gelecekte bunun nelere yol açacağını ne kadar öngörmüştü bilemiyorum.
Cogito, ergo sum; je pense, donj je suis."
Düşünüyorum, öyleyse varım.
Kesin olan bir ÅŸey var.
Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek.
Şüphe etmek düşünmektir.
Düşünmekse var olmaktır.
Öyleyse var olduğum şüphesizdir.
Düşünüyorum, o halde varım.
İlk bilgim bu sağlam bilgidir.
Şimdi bütün öteki bilgileri
Bu bilgiden çıkarabilirim.
Bizim çıkış noktamız bireyin öznelliğidir.
Çıkış noktamızdan bakıldığında
‘düşünüyorum öyleyse varım
gerçeğinden başka bir gerçek olamaz.
Herhangi bir gerçekten önce,
bir mutlak gerçek olmalıdır.
Bu gerçeği kavramak basittir,
zira bireyin varlığında mevcuttur.
~ Rene Descartes ~
On yedinci yüzyıl, Descartes’in yüzyılı, bir çeliÅŸkiler yüzyılıydı. HoÅŸgörüsüzlük çağıydı. Ama aynı zamanda düşünce ve sanat devlerinin çağıydı. ÇaÄŸdaÅŸ akılcı, bilimsel düşünceyi baÅŸlatan Descartes gibi büyük filozoflar çağıydı. Gelileo ve Descartes bütünüyle açıklık ve yararlılık anlamında bilimin güçlü rönesansını kendi kendilerine baÅŸlattılar. Rönesansın yeniden canlanma hızı, Descartes’in, bir böcek bilimcinin kelebeÄŸi örnek dolabına iÄŸnelemesi gibi, tek bir itiÅŸle ortaçağı duvara çivilemesiyle korundu. Ulusların “tibetleÅŸtirilme”sine, orijinal Avrupa kavramı, karışık uluslar çeÅŸitliliÄŸine dönüştürmeye eÄŸilimli ulusçuluÄŸun geliÅŸmesine karşın, Descartes, pozitif bilimlere, özellikle matematiÄŸe yönelmesiyle, Avrupa’nın bütünü için ortak bir payda saÄŸladı: bilimsel düşünce, akıl. Ölümünden sonra Newton tarafından mükemmelleÅŸtirildiÄŸi zaman, Kant henüz – her ne kadar bu ciddi filozofu öyle canlandırmak olanaksız gibi görünse de- ergenliÄŸin olgunlaÅŸmamış dürtülerine boyun eÄŸen bir gençken, fizik rehberlik konumuna çıktı. Paradoks ÅŸundadır: Bütün bunları baÅŸlatan Descartes, insanı yalnızca akıl olarak – hayvanları da makine- kavramış ve insanın bedeni olmasını yalnızca olumsuz anlamda kabul etmiÅŸtir. Filozoflar için insan bedeni ilgi alanı olmaktan çıkmıştı. Descartes penceresinin önünden gelip geçen insanları görmüyordu, bütün gördüğü “ chapeaux et manteaux, rien de plus” tü.(Åžapka ve manto, baÅŸka bir ÅŸey yok) Tanrıbilim büyük ilgi görüyordu ancak akılla uyum saÄŸlaması gerekmiÅŸti. Descartes –simgesel olarak- yeÅŸil ipek giysilerini, siyah giysiyle (İspanyolların da giydiÄŸi) deÄŸiÅŸtirmiÅŸ, giysisinin sadeliÄŸini kolalı bir yaka ve gümüş kabzalı bir kılıçla güçlükle gidermiÅŸti. Ona göre res cogitans (düşünce) res extensa’ya (beden) karşıtlık oluÅŸturduÄŸundan, bedenini siyah giysilerle örterek onu reddetmeye çalışmış ve ruhunu geliÅŸtirmek için, düşünmeye çekildiÄŸi yanan sobanın yanındaki köşesinde onu açılan kanatları üstünde uçmaya bırakmıştı.Descartes çaÄŸdaÅŸ devirleri baÅŸlatan adamdı. Descartes, Aristoteles tarafından önerilen çokluk yerine tek ve mükemmel scientia anlayışıyla çaÄŸdaÅŸ insanın iÅŸini basitleÅŸtirdi. Rönesansın çeliÅŸkileri ortasında yitmiÅŸ Avrupalı insanı Descartes’in sadeleÅŸtirme yeteneÄŸi kurtardı. Descartes önemli olan mitos deÄŸil, sade, açık ve bağımsız düşünce olduÄŸunu kabul ettirdi. Akıl kullanarak, insanların yeniden kendi kendilerine olan güvenlerini kazanmalarına, tarihten ve tarihte yaÅŸamalarına yardım etti. İnsan yaÅŸamı geçmiÅŸten geleceÄŸe taşındı. Yirmi yaşından itibaren Descartes’in yolu çizilmiÅŸti. Bunu yazdığı bir nottan biliyoruz; “ Hayatta hangi yolu izleyeceÄŸim?” Ne iyi ki, düşünme mesleÄŸini seçti ve Peguy’un sözleriyle, “çok akıllıca bir adımla iÅŸe koyulan Fransız centilmeni” oldu; Galileo gibi, dünyanın mekanik ve insanın idealist yorumunu baÅŸlattı. Descartes’e göre, dünya saf bir iÅŸleyiÅŸ, makinelerin makinesi, modern teknolojimizin tohumuydu. Descartes yeniçaÄŸda Batı’nın en büyük dahisiydi, yüzlerce yıl önce Miletli filozofların kendi kendimize korkulan soruları sormamızı öğretmiÅŸ oldukları gibi, asıl Avrupa gerçeÄŸini yumuÅŸak bir sesle ifade etmiÅŸ ve hepimize düşünmeyi öğretmiÅŸ bir gentilhomme’du. Descartes, yaÅŸamda yittiÄŸini hissetti; kendini kuÅŸkulardan kurtulmuÅŸ hissetmek için gerçeklikle buluÅŸmak istedi. Ama kuÅŸku etmek düşünmektir- diye düşündü Descartes- ve ben ne düşünüyorsam oyum ( “je ne suis qu’une chose que pense”) ( Düşüncemin hazinesi). Ona göre, düşünmek var olmaktı, ve düşünce varolan tek gerçeklikti. Onun, res cogitans’ı (düşünen özne) res extensa’yla (beden) zıttı. Onun idealizmi, Leibniz’de, Barok düşüncenin doruÄŸunda kendini buldu. Dekartçı düşüncenin hatası, insanı akılcı ve bu nedenle özgür olarak tasarlamasıydı. Bilinçaltı kavramını açıklamak için Freud ve Jung’u beklemek gerekliydi. Gerçek ÅŸu ki, Descartes’in düşüncesi en üstün biçimde bir matematikçinin düşüncesiydi ve geometrik kuramları öznel gerçekliÄŸini geliÅŸtirmek için ona yeterince yer bırakmadı. Yirmi yaşından itibaren Descartes’in yolu çizilmiÅŸti. Bunu yazdığı bir nottan biliyoruz; “ Hayatta hangi yolu izleyeceÄŸim?” Ne iyi ki, düşünme mesleÄŸini seçti ve Peguy’un sözleriyle, “çok akıllıca bir adımla iÅŸe koyulan Fransız centilmeni” oldu; Galileo gibi, dünyanın mekanik ve insanın idealist yorumunu baÅŸlattı. Descartes’e göre, dünya saf bir iÅŸleyiÅŸ, makinelerin makinesi, modern teknolojimizin tohumuydu. Descartes yeniçaÄŸda Batı’nın en büyük dahisiydi, yüzlerce yıl önce Miletli filozofların kendi kendimize korkulan soruları sormamızı öğretmiÅŸ oldukları gibi, asıl Avrupa gerçeÄŸini yumuÅŸak bir sesle ifade etmiÅŸ ve hepimize düşünmeyi öğretmiÅŸ bir gentilhomme’du. Descartes, yaÅŸamda yittiÄŸini hissetti; kendini kuÅŸkulardan kurtulmuÅŸ hissetmek için gerçeklikle buluÅŸmak istedi. Ama kuÅŸku etmek düşünmektir- diye düşündü Descartes- ve ben ne düşünüyorsam oyum ( “je ne suis qu’une chose que pense”) ( Düşüncemin hazinesi). Ona göre, düşünmek var olmaktı, ve düşünce varolan tek gerçeklikti. Onun, res cogitans’ı (düşünen özne) res extensa’yla (beden) zıttı. Onun idealizmi, Leibniz’de, Barok düşüncenin doruÄŸunda kendini buldu. Dekartçı düşüncenin hatası, insanı akılcı ve bu nedenle özgür olarak tasarlamasıydı. Bilinçaltı kavramını açıklamak için Freud ve Jung’u beklemek gerekliydi. Gerçek ÅŸu ki, Descartes’in düşüncesi en üstün biçimde bir matematikçinin düşüncesiydi ve geometrik kuramları öznel gerçekliÄŸini geliÅŸtirmek için ona yeterince yer bırakmadı. Descartes bize, matematiÄŸi kesin ve ince, biyolojiyi el yordamıyla ve iÄŸrenç bulan Kant gibi, sorgulayıcı bir entelektüel olarak görünür; bu nedenle canlı varlıkları makinelere çevirerek biyolojiyi daha kesin hale getirmeye çalıştı. Descartes, gerçek dünyanın nicel ve sınırlı, geometrik ve gürültüleri ve renkleriyle çevremizdeki dünyanın nitel, aracısız ve aldatıcı olduÄŸunu düşündü. Özünde o, Maya’nın Vedacı öğretisi, duyumsal dünyanın aldatıcı göreceliÄŸidir. Descartes yargıda fazlasıyla katıydı. Bütün insanlar için “akıl” ortaktır diye kabul ettiÄŸi zaman, hataların yalnızca özgür iradeyle iÅŸlendiÄŸini de kabul ediyordu. Onun akılcılığı tarihe karşıttı; tarihten yoksundu. Bilimsel yeniliÄŸiyle büyülenmiÅŸ biçimde, kuÅŸkulu her düşünce ya da inancın, yalnızca mutlak mükemmeller arasında hareket eden “saf düşünceyle” ya da akılla (kavrayış) kurulmadığını savladı. Bu nedenle, Descartes doÄŸa üzerinde zafer kazandı ama insana özgü iÅŸlerde baÅŸarısız oldu. Descartes evrene meydan okudu. Ona göre, bilmece yani çözülemez bir ÅŸey yoktur ve hiçbir ÅŸey “keÅŸfedilemeyecek kadar uzak olamaz” Fransız filozof için gerçeklik dünyası ve düşünce dünyası birbirine olaÄŸanüstü bir temel anahtar, matematiksel usavurumla baÄŸlı iki evrendir. Descartes’la birlikte yaÅŸamda bir telaÅŸ baÅŸlar, birÅŸeyler yapmak, insanın yazgısını açıklamak telaşı, ona göre, ÅŸeyler yalnızca düşünüldükleri zaman varolurlar ve düşünmeler olarak yeniden hayat bulmak için gerçeklikler olarak ölebilirler.
Felsefe Öyküleri
Fèlix Marti - İbánez
DESCARTES’İN KRONOLOJİK YAÅžAM ÖYKÜSÜ
1596, 31 Mart, Touraine, La Haye’de doÄŸdu; aristokrat bir ailenin dördüncü çocuÄŸuydu. 1606 Jesuitler’in 1604’te La Flëche’de açtıkları Kraliyet Kolejine gönderildi ve 1614’e dek orada eÄŸitim gördü. 1614-16 Paris’te geçirdi ve zamanının çoÄŸunu okul arkadaşı Mersenne ile birlikte matematik çalışmaya ayırdı. Ayrıca matematikçi Mydorge ile tanıştı. 1616 Kolej eÄŸitimini bitirdikten sonra Poitiers Üniversitesine girerek tüze ‘derecesi’ aldı. Ama hiçbir zaman avukatlık yapmadı. O sıralarda toplumsal konumu olan bir insan genellikle ya kiliseye ya da orduya katılırdı. Descartes ikincisini seçti. 1617-29 Gezilerle geçirdiÄŸi ‘‘dünyanın kitabı’’ndan öğrenme dönemi; ilkin Hollanda’ya gitti 1618 Hollanda’yı İspanyollardan kurtarmaya çalışan Protestan Orange Prensinin ordusuna katılarak Hollanda’nın BirleÅŸik İller (Nassau) Prensi Maurice’in hizmetine girdi —ardından Orange Prensinin ordusundan ayrılarak Danimarka, Danzig, Polonya ve Almanya’yı dolaÅŸtı —sonra otuz yıl savaÅŸlarında Bavyera’nın Katolik Dükünün ordusuna katıldı (ordu yaÅŸamı döneminde Descartes’ın herhangi bir çarpışmaya girmediÄŸi düşünülür; kendisi askeri yaÅŸamı ‘‘büyük bir tembellik ve derbederlik’’ olarak görür) —aynı yıl 10 Kasımda Hollanda’da bir kolej müdürü olan doktor ve matematikçi Isaac Beeckman ile tanıştı (Beeckman’ın Descartes’ın matematik ve felsefeye yönelmesinde etkisi çok büyüktür) 1619 10 Kasım, güney Alman kenti Ulm yakınlarında sıcak bir odada kalırken daha sonra yaÅŸamında dönüm noktası sayacağı düşünü gördü (bu ünlü düş yorgunluk, hazımsızlık, ateÅŸ gibi nedenlere baÄŸlıdır ve onun için salt simgesel önemi vardır) 1621 Macar İmparatorluk ordusuna katıldı 1622 Fransa’da kaldı (Britanny ve Paris) 1623 Poitou’da annesinden ona kalan mülkü sattı (27,000 livre) ve geçimini güvence altına alacak düzenlemeler yaptı 1623-25 İtalya gezisi 1625 Paris’te Mersenne (kolejden arkadaşı) ile yeniden buluÅŸtu 1628 Kardinal Bérulle ile karşılaÅŸtı ve ondan yeteneklerini kullanması konusunda olanaklı en büyük moral desteÄŸi aldı (1629 ve 1630’da sırasıyla Franeker’de ve Leyden’de olgunluk (matrikülasyon) sınavlarını almasına karşın bir aristokrat için gereksiz gördüğü herhangi bir dereceyi almakla ilgilenmedi) 1628-49 Kendini yalıtmak için Fransa’yı terkederek Hollanda’ya yerleÅŸti ve yoÄŸun bir düşünme ve araÅŸtırma dönemine girdi. Kafa dinginliÄŸine çok önem verdiÄŸi için, bu önlemi özellikle oradaki ilk kışı sırasında kağıda geçirilen Kurallar’ında sık sık yakındığı litterati ile, yarı-felsefeciler ile ilgili olarak almış olmalıdır. BaÅŸka bakımlardan kaygısı yoktu, ve bir tecim ülkesi olan Hollanda’da bir çöldeymiÅŸ gibi yaÅŸadı. Orada Mersenne ile yazışmayı sürdürdü, Beeckman ile dostluÄŸu ve ayrıca Mydorge, Hortensius, Huygens and Frans van Schooten (büyük) ile iliÅŸkileri sürdü. 1629 Kurallar’ı yazıya geçirdi (1701’de basıldılar) 1633Le Mond’un taslağının tamamlandığı sırada Mersenne’den aldığı bir mektupta Galileo olayını öğrendi ve özgürlüğünü ve boÅŸ zamanını korumak için çalışmasını bastırmaktan vazgeçti 1635 Birlikte yaÅŸadığı Hollandalı hizmetçisinden (Helen) bir kızı oldu 1637 Söylem Fransızca’da anonim olarak yayımlandı 1640 Çok sevdiÄŸi kızını beÅŸ yaşında yitirdi; acısının çok derin ve yıkıcı olmuÅŸ olduÄŸu söylenir; Meditasyonlar yayımlandı (çalışma yedi yıl sonra Fransızca’ya çevrildi) 1642 Ateizm ile suçlandı; Utrecht yerel yetkeleri tarafından mahkum edildi 1643 Bir kez daha mahkum edildi; Prenses Elizabeth ile karşılaÅŸtı ve aralarında kurulan dostluk geometriden politik bilime, tıptan :-):-):-):-)fiziÄŸe dek çeÅŸitli konuları tartıştıkları mektuplarla sürdü (Prensesten parasal destek almadı; aslında Prensesin böyle bir olanağı da yoktu) 1644Felsefenin İlkeleri Amsterdam’da yayımlandı (Elizabeth’e adanmıştır) 1645 Utrecht üniversitesi ‘nötral sansür’ uyguladı (yandaÅŸ ya da karşıt tüm yorumlar yasaklandı) 1647 Aynı ÅŸey Leyden’de uygulandı; Felsefenin İlkeleri Fransızca’ya çevrildi; Paris’e gitti ve Pascal ile buluÅŸtu; İsveç kraliçesi Kristina Descartes’ın kitaplarını okumaya baÅŸladı. 1648 Bir kez daha Paris’e gitti ve Gassendi, Hobbes ve ölmek üzere olan Mersenne ile görüştü; bir yurtluk ve yıllık gelir teklifini (Montmor’dan) yine özerklik kaygısıyla kabul etmedi 1649Ruhun Tutkuları yayımlandı Kasım ayında İsveç kraliçesi Kristina’nın çaÄŸrısı üzerine ‘‘kışın insanların düşüncelerini donduran’’ Stokholme’e, ‘‘kayalar ve buzlar arasındaki ayıların ülkesi’’ne gitti 1650 1 Åžubat zatürreye yakalandı ve on gün sonra, 54 yaşında, öldü. Son sözlerinin ÅŸunlar olduÄŸu söylenir: ‘‘İşte böyle ruhum, ayrılma zamanı geldi’’; 1667’de mezarı Paris’e taşındı.
KARTEZYEN ŞÜPHE
Descartes, bir matematik dehasıydı ve bu alanda cebirin geometriye uygulanmasından oluÅŸan yeni bir kod buldu. Bu kol, analitik geometri ya da koordinat geometrisi olarak çeÅŸitli adlar altında bilinir. Descartes, aynı zamanda, diyagramı da buldu. Bir diyagram üzerinde yer alan herkesin bildiÄŸi o iki çizgi onun adını taşımaktadır. Bunlara Kartezyen koordinatlar denir; Kartezyen de, Descartes adından türetilmiÅŸ bir sıfattır. MatematiÄŸin apaçık ve tümüyle güvenilir kesinlikleri Descartes’i heyecanlandırmaktaydı. Böylece, matematiÄŸe kesinliÄŸini veren ÅŸeyin, bilginin öteki alanlarına uygulanıp uygulanamayacağını düşünmeye baÅŸladı. EÄŸer bu mümkün olabilirse, hiçbir ÅŸeyin kesin olarak bilinemeyeceÄŸini savunan Septikleri kolayca çürütebilecek bir ÅŸey olacaktı elimizde. Fakat, bundan da önemlisi, modern anlamıyla bilimin üzerinde inÅŸa edilebileceÄŸi dünya hakkında kesin bilgi elde etmenin bir yöntemine kavuÅŸabilecektik. Descartes, matematiÄŸin, kesinliÄŸini ÅŸu bir dizi nedene borçlu olduÄŸunu sonucuna vardı. Matematik tanıtlamalar, son derece basit az sayıda öncülden baÅŸlamaktaydı; bu basitlik, (iki nokta arasındaki en kısa mesafe düz bir çizgidir önermesinde olduÄŸu gibi) o denli temel ve apaçıktı ki onlardan şüphe etmek olanaksızdı. Daha sonra, her seferinde mantıksal bir adım atılarak bu tanıtlamalardan tümdengelimsel biçimde ilerlenirdi. Her adım, yanlışlanamaz, çok basit ve yine kesindi. Daha sonra, –ki bu matematiÄŸin büyüsüne kapılmış herkesi kendinden geçiren bir ÅŸeydir – her biri basit ve apaçık olan öncüllerden yine her biri basit ve apaçık olan mantıksal adımlarla ilerlerken, ne basit ne de apaçık olan sonuçlara vardığınızı fark edersiniz: Önünüzde öngörülmemiÅŸ buluÅŸlarla dolu bir dünya açılmaya baÅŸlar. Bu buluÅŸların çoÄŸu ÅŸaşırtıcıdır ve uygulamada büyük yararları vardır; ayrıca hepsinin doÄŸruluÄŸuna güvenilebilir. İnsana, keÅŸfedilmeyi bekleyen bu dünyanın bir sonu yokmuÅŸ gibi gelir. Descartes’in yaptığı gibi, matematikçiler beklenmedik yeni yollar açmışlar hep. Åžimdi, bu yöntemi matematiksel olmayan bilgilere tastamam uygulamak mümkün müdür, diye sorar Descartes. MatematiÄŸin dışında doÄŸruluÄŸundan şüphe edilemez önermeler bulabilirsek, onları, tümdengelimsel kanıtlamalarda öncül olarak kullanabiliriz; bu durumda, onlardan mantıksal olarak çıkarsadığımız herÅŸey doÄŸru olmak zorundadır. Bu bize, bilgi yolunda buluÅŸlarına yüzde yüz güvenebileceÄŸimiz yöntemsel bir temel saÄŸlayacaktır. Fakat, böyle öncüller var mıdır? Yoksa, matematik ve mantık dışında, kesin olarak bilebileceÄŸimiz bir ÅŸey yok mudur? Bu tür kesin öncüller arayışında Descartes üç evreden geçti. İlkin, doÄŸrudan ve dolaysız deneyi önüne koydu. Çıplak gözle kilise kulesine ya da bir bölümü suya batmış ÅŸu aÄŸaca baktığımda, elbette duyularımın dolaysız tanıklığına güvenebilirim. Ama heyhat! AraÅŸtırma sırasında, doÄŸrudan gözlemin bizi sık sık yanılttığı ortaya çıkmaktadır. Gündüz altın gibi parlayan, günbatımında kızıllaÅŸan ÅŸu kilise kulesi, diÄŸer zamanlarda gri görünmektedir. Suya girdiÄŸi noktada eÄŸik görünen ÅŸu dalın, sudan çıkartıldığında düz olduÄŸu görülüyor. Dolayısıyla, onlara ne kadar doÄŸrudan baksam da, aklım ne kadar uyanık ve tetikte olsa da, gerçekte ÅŸeylerin bize göründüğü gibi olduklarından asla emin olamayız.
Felsefenin Öyküsü
Bryan Magee
DESCARTES’İN BİR MEKTUBUNDAN ALINTI
Prenses Elisabeth’e
Egmond, 6 ekim 1645 Madam,
Bazen şöyle bir şüpheye düştüğüm oluyor: elimizde bulunan nimetleri olduğundan daha büyük ve daha değerli hayal ederek, elimizde bulunmayan nimetleri de bilmeyerek veya gözden geçirmek için üzerinde durmayarak, memnun ve neşeli olmak mı yoksa her ikisinin de gerçek değerini tanımak için, fazla bilgili ve düşünceli olarak, kederli olmak mı daha iyidir? Üstün iyinin neşe olduğuna inansaydım ne pahasına olursa olsun, neşeli olmaya çalışmak gerektiğinden şüphe etmezdim ve can sıkıntısını şarapta boğan yahut tütünle uyuşturanların kabalığını doğrulardım. Fakat fazileti işlemekten yahut da (aynı şey olan) elde edilmesi irademize bağlı bulunan bütün nimetlere sahip olmaktan ibaret olan üstüm iyi ile, bu nimetleri elde etmeden sonra gelen memnunluğu birbirinden ayırıyorum. Bundan ötürü, zararımıza da olsa, hakikati bilmenin, bilmemekten daha büyük bir olgunluk olduğunu göz önüne alarak, az neşeli fakat çok bilgili olmanın daha iyi olduğunu kabul ediyorum: Böylece ruhumuzun en memnun olduğu an, en neşeli olduğumuz zaman değildir; tersine büyük neşeler genel olarak donuk ve ciddidir, kahkahalı neşelerse, ufak ve geçicidir: Bunun için boş, hayaller peşinde koşarak yanılmaya düşmeyi asla doğru bulmam; zira bundan gelen bütün zevk ancak ruhun dışına dokunabilir, halbuki içi, yalancılıklarını görerek, acı duyar. Ruhumuz durmaksızın başka şeylerle uğraşırken, bunun farkına varmayabilir, fakat o zaman da adı geçen saadete kavuşamaz, çünkü saadet hareketimize -bağlıdır, halbuki böyle bir hal ancak talihten gelebilir.. Fakat, bazıları bizi memnun olmaya götüren, bazıları da tersine, memnun olmaktan alıkoyan aynı derecede doğru, birçok düşüncelerle karşılaşmak imkanı olduğu yerde, bana öyle geliyor ki, tedbir daha çok memnunluk verenleri kabul etmemizi emrediyor; hatta dünyadaki şeylerin hemen hepsine iyi veya kötü görünen bir yandan bakmak mümkün olduğuna göre, herhangi bir şeyde maharetimizi göstermek gerekiyorsa; o da onlara, bilhassa en çok lehimizde görünen seviyeden bakmayı bilmektir, sanırım, elverir ki bunu aldanmadan yapalım. insanın kendinden çok başka insanlara iyilik etmesi daha yüksek ve daha şerefli bir şey olduğuna göre, buna en fazla meyledenler ve sahip oldukları nimetlerden en az bahsedenler, gene en yüksek ruhlardır. Ancak zayıf ve alçak ruhlardır ki kendilerine gerektiğinden fazla değer verir, ve üç damla su ile ağzına kadar dolan vazolara benzerler. Altesinizin bunlardan olmadığını biliyorum, bu alçak ruhları ancak, kendileri için bir menfaat göstererek, başkaları için zahmete teşvik etmek mümkün olduğu halde, Altesinizin menfaati için, kendilerine, ancak kendisini ihmal ettiği takdirde, sevdiklerine uzun zaman faydalı olamayacağını göstermek; ve sağlığıma bakmasını yalvarmak gerektir. Benim de yaptığım budur. Madam, Altesinizin, Pek saygılı ve pek itaatli Hizmetkârı Descartes.
*Descartes, Ahlâk üzerine Mektuplar, (Çeviren Mehmet Karasan), İstanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1992, sf.53-54, 620
DESCARTES ve TIP
Descartes’in felsefeye katkıları , Vesalius’un anatomiye, Harvey’in fizyolojiye, Galileo’nun fiziÄŸe katkılarına eÅŸit tutulur ve Descartes’in kusursuz mantığı ve anlaşılması kolay tarzıyla onlardan ilerde olduÄŸu sonucuna varılır. Deneyden çok sezgi ve mantığa güvenmekle, elbette kimi yanlışlar yapmıştır. Hapşırma sırasındaki kalp hareketlerini açıklarken –Harvey’in yeni kuramını desteklemesine karşın –bunun nedeninin beyin boÅŸluklarının içerdiÄŸi balgamın burun deliklerinden geçmesi olduÄŸunu ve esnemenin de beyin zarından havanın atılmasıyla oluÅŸtuÄŸunu ileri sürmüştür. Ama bu tür hataların yanında, ruhun iÅŸlevleriyle –düşünme yeteneÄŸi olan tinsel bir akıl(res cogitans) bedenin iÅŸlevleri –yalın bir uzamsal varlık (res extensa) –arasında kesin bir ayrım yapması yatmaktadır; düşünce ruhtan, ısı ve hareket bedenden çıkmaktadır, ruh bedende, “kaptan köprüsündeki pilot gibi” yerleÅŸmiÅŸtir ve ansefalin ortasında bulunan conarium ya da epifiz bezinden geçerek iÅŸlevlerini yerine getirir; ruh bezdeki yerinden, hayvan ruhu aracılığıyla bedenin kalanını harekete geçirir; bedensel hareketi, duyarlılığı hatta kanı harekete geçiren bu hayvansal ruhtur. Bu Dekartçı fizyolojik mekanizma, insan ve ruh arasındaki uyumlu iliÅŸkiyi her zaman idare eden Tanrı tarafından yönetilir. Descartes’in bu küçücük bezi seçmesinin nedeni, ansefal içinde eÅŸi olmayan –ruh ve düşüncede olduÄŸu gibi tek ve bölünemez –bir yapı olduÄŸunu düşünmesiydi, herhalde, ona hazine dairesinin en derin köşesinde gömülü bir inci görünümünü veren beyin içindeki belirsiz yeri de Descartes’ın merakını uyandırmıştır. Leyden’de bir kadının gövdesinin incelenmesi sırasında, Descartes’ın epifiz bezini görmek ve dokunmak istediÄŸi tek zamanda onu bulmayı becerememesine kadar ironiktir! Biyolojik mekanizmalar anlayışı bütün fizyolojik görüngüleri hareket yasalarına uygun biçimde iÅŸleten kalp ateÅŸine baÄŸlamış ve abartıya yol açan Aristotelesçi kalp ateÅŸi kavramı lehine dokuların kendilerine özgü iÅŸlevlerini reddetmiÅŸtir. Bezlerin iÅŸlevlerini, bezlerdeki damar ağızları yoluyla kanda oluÅŸan basınca ve burada maddelerin süzülmesine, sindirimi de mekanik ve termal görüngüye baÄŸlamıştır. Descartes ayrıca, bütün hastalıkları kalp damarları iÅŸlevlerindeki karışıklıkların neden olduÄŸu kan dolaşımı yetersizliÄŸinin kanda yarattığı deÄŸiÅŸikliklere baÄŸlayarak, sinir sistemi, hayvan ruhu ve enfeksiyonları –bu “patolojik yangınlar” –üzerine de çalıştı. Optik ve göz bilgisi üzerine çalışmaları dikkate deÄŸer. Tıp bilgisinin dogmatik ve sezgisel olduÄŸu gerçeÄŸine karşın, Descartes çaÄŸdaÅŸ bilimsel düşünce biçimine dayanan bir fizyolojik öğreti kurdu. Öncellikle, hiç kimsenin önce KonuÅŸma sının içerdiÄŸi yönteme baÅŸ vurmadan onun (Descartes’ın) doÄŸrularının bile ÅŸaÅŸmaz olduÄŸunu kabul etmemesini öğretti. Houssay’ın dediÄŸi gibi, “Onun fizyolojik öğretisinin temeli günümüzün mekanik ya da fizyokimyasal öğretilerinden çok da farklı deÄŸildir.” İçten gülüşlü ve kara kara düşünür görünen kara giysili gentilhomme ’a doktorların ödenemez tarihi borçları vardır.
Felsefe Öyküleri
Félix Marti İbánez
1637′de Yöntem Üzerine KonuÅŸma’da Descartes çalışmalarının amacını etkileyici bir biçimde ortaya koyuyor: "Bizi doÄŸanın efendisi yapabilecek pratik bir felsefe ve fizik." Descartes , insanın iÅŸleyerek üzerinde ‘efendiliÄŸini kurabileceÄŸi üç alanı belirlemeye yöneliyor: Fiziksel çevre, insan bedeni ve bedene yakından baÄŸlı olan ruh. Felsefesinin bunlara karşılık gelen ve ancak 1647′de belirlenen üç’ ürünü; mekanik, tıp ve "diÄŸer bilimlerin tam bilgisini önvarsayan ve bilgeliÄŸin en son aÅŸaması olan en yüksek ve en yetkin ahlâk sistemi"dir. Söz konusu pratik anlayışa nasıl ulaÅŸabileceÄŸini önce 1619′da kehanetimsi bir rüyada görüyor ve sonra, 1620′lerde buna iliÅŸkin görüşünü açıklıyor: Aklın Idaresi İçin Kurallar da °bilim birdir" diye yazıyor, çünkü neyi incelerse incelesin, bilen zihin birdir. Dolayısıyla, doÄŸada da yalın yöntemsel yaklaşımın geçerli olması gerekir. Bunun dışında, doÄŸa felsefesi tümüyle matematik -ÅŸekiller ve sayılar- cinsinden yapılabilir. Bu gereklilik basit bir akıl yürütmeyle doÄŸrulanır: Sayılar ve ÅŸekiller bizim gerçekten akledebileceÄŸimiz ÅŸeylerdir -daha sonra ifade edeceÄŸi gibi bunlar ‘açık ve seçik’tir. Pratik doÄŸrulaması da aynı derecede basittir: Eski bilim dalları arasında fizik baÅŸarılı olamazken, matematiksel olarak yapılan mekanik baÅŸarıya ulaÅŸmıştır. Akılsal olanla pratik olan arasındaki bu uyum, evrensel yöntemi bulduktan tam on yıl sonra, 1629-30′da keÅŸfettiÄŸi derin :-):-):-):-)fizikle açıklanabilir. Benim aklım ve doÄŸal dünya aynı yaratıcının ürünüdür. Demek istediÄŸi, dünyanın benim akledebileceÄŸim bir ÅŸey olduÄŸudur. Tanrı’nın dünyayı insanların anlayabilecegi gibi yaratmasının bir sebebi -1641′de Altıncı Meditasyon’da bunu, a priori degil, empirik olarak keÅŸfettigimizi yazar - insanın mutluluÄŸuna büyük deÄŸer vermesidir.
Descartes Sözlüğü’ne "Önsöz"
Prof. Dr. Stephane Voss
MEDİTASYON
Descartes’ın, kendi :-):-):-):-)fiziksel dizgesinin nihai sunumu için "Meditasyonlar" baÅŸlıgını seçmesinin büyük bir önemi var. Öncelikle, bu çalışmanın ele alınış tarzı, on altıncı yüzyılda ve on yedinci yüzyılın başında ibadete ait geniÅŸ bir yazı topluluÄŸunun etkilerini gözönüne sermektedir, örnek olarak Cizvit Tarikatı kurucusu Ignatius Loyola’nın (1491- 1556) yazıları verilebilir. Spiritual Exercises adlı yazısında Ignatius "tinsel deneyim"i şöyle tanımlıyor: "Kendi bilincini meditasyon yoluyla, temaÅŸa ya da ibadet yoluyla sessizce ya da yüksek sesle inceleme yolu" ve şöyle devam ediyor Loyola, "ruhun gereksinimleri genellikle olgularla doyurulmaz, daha çok içsel duyuyla ve ÅŸeyler için duyulan arzuyla olur" (Execitia Spiritualia (1548), çev. Loongıidge, s. 4 ve 7). Yeni kurulmuÅŸ olan Cizvit koleji La Fleche’te, Cizvitler tarafından eÄŸitilmiÅŸ olan Descartes, kendi "Meditasyonlar" ını açıkça duraÄŸan olgu kümeleri olarak tasarlamamıştır, etkisi yalnızca yazarı izlemeye hevesli ve metinde bulunan düşünümleri içselleÅŸtirenler tarafından duyulabilecek bir dizi devingen deneyim olarak tasarlamıştır: "Benimle birlikte ciddi bir ÅŸekilde meditasyon yürütmek isteyen ve yürütebilecek olanlar dışında kimseyi bu kitabı okumaya zorlamıyorum" (Meditasyonlara Önsöz AT VII 1 1 : CSM II 8). BaÅŸlangıçtan itibaren bu içsel ya da öznel yönelim ortadadır. Düşüncenin akışı, dünyadan soyutlanmış yalnız düşünürün düşünümlerini izlemektedir: "Bugün zihnimi her türlü kaygıdan arındırdım ve kendim için esnek bırakılmış serbest bir zaman ayırdım. Burada tamamiyle yalnızım" (AT VII 17-8: CSM 11 12). Ner "Meditasyon" bir günü kaplayacak ÅŸekil- de tasarlanmıştır ve her biri, bir sonraki keÅŸif aÅŸaması baÅŸla- madan önce, o ana dek kazanılmış olan içgörüleri yineleyen bir özetle son bulmaktadır.
Descartes Sözlüğü
John Cottingham
Doruk Yayıncılık.
ZİHİN VE BEDEN
Descartes ‘zihin’ (fransızca esprit, Latince mens) ya da ‘ruh’ (Fransızca ame, Latince anima) terimini bilinçli, düşünen ben’e iÅŸaret etmek için kullanır Yöntem Üzerine KonuÅŸma’da belirttiÄŸi gibi (AT VI 330: CSM I 127) "sayesinde benim ben olduÄŸum bu ‘Ben’ ". Daha sonra, Meditasyonlarda bu kavrayışı daha tam hale getirir: İkinci Meditasyon’da ‘Öyleyse ben neyim?’ diye sorar ve yanıt verir: "Ben kati anlamıyla yalnızca düşünen bir ÅŸeyim (res cognitans), yani ben bir ‘zihin veya zekâ veya akıl veya ratioyum* (mens, sive animus, sive intellectus, sive ratio, AT VII 27: CSM II 18). Daha sonra, ‘düşüncenin’ tanımı iradi ve akli faaliyetleri içerecek ÅŸekilde geniÅŸletilir: "Öyleyse ben neyim? Düşünen bir ÅŸey Bu (ÅŸey) nedir? KuÅŸku duyan, idrak eden, evetleyen, redde den, isteyen ve istemeyen bir ÅŸey …" (AT VII 28: CSM II 19 bu pasajda, imgeleme ve duyusal algıya sahip olma ‘düşünen bir ÅŸeyin’ yaptıklarının listesine eklenir, ancak bu son iki yeti daha sonra, Altıncı Meditasyon da kendilerine ait özel bir kategoride incelenmeyi (ele alınmayı) gerektirir hale gelir; Descartes’ın "düşünce" genel yaftası altında sınıflandırdığı akli ve iradi faaliyetler hakkında Meditasyonlar ın sonunda ortaya çıkacak merkezi olgu bunların cisimden tamamıyla ayrı bir töze ait olduklarıdır. "Bir yandan, yalnızca düşünen, uzama sahip olmayan bir ÅŸey olduÄŸum denli, kendimin açık ve seçik bir ideasına sahibim; ve diÄŸer yandan yalnızca uzama sahip, düşünmeyen bir ÅŸey olduÄŸu denli, açık ve seçik bir cisim ideasına sahibim" (Altıncı Meditasyon, AT VII 78: CSM Ii 54; Descartes ‘ın zihnin cisimsel olmadığı tezi, zihnin bedenden özsel ayrıklığı, en çarpıcı ve ihtilaflı öğretileri arasındadır. Muhtelif sebeplerden ötürü bu teze doÄŸru yöneliÅŸi görülmesine raÄŸmen, bu tez için verdiÄŸi saf :-):-):-):-)fiziksel uslamlamaları zayıftır. VarolduÄŸundan kuÅŸku duyamazken bir bedene sahip olduÄŸundan kuÅŸkulanmaya muktedir olmasının "[kendisinin) bütün özü ya da doÄŸası düşünmek olan bir töz olduÄŸunu ve varolmak için herhangi bir yere ya da maddi ÅŸeye gerek duymadığını ve … beden varolmasa dahi ne ise o olmaktan çıkmayacağını" gösterdiÄŸini ileri sürer ( Yöntem Üzerine KonuÅŸma, Bölüm IV, AT VI 33: CSM I 127).
Descartes Sözlüğü
John Cottingam
KÖTÜ CİN
Bu bizi Descartes’in düşüncesinin ikinci ayağına getirir. Bir ÅŸey yaptığına kesin olarak inandığını, sonra uyandığında onun bir rüya olduÄŸunu anladığını anlatır sık sık. Bazen bu rüyalar günlük faaliyetleri hakkında basit rüyalardır. Rüyasında ateÅŸin başında oturup okuduÄŸunu ya da masasında yazdığını görür; bütün bu sürede aslında yatakta uyumaktadır. Tam o anda rüya görmediÄŸinden nasıl emin olabilir? Bütün bunlar, rüya, sanrı ya da buna benzer bir ÅŸey görmediÄŸinden asla kesin olarak emin olamayacağını göstermekteydi. Descartes şüphe edilmezlik arayışında neredeyse umutsuzluÄŸa kapılmak üzereyken, ÅŸeytanca bir niyetle deÄŸneÄŸi baÅŸka bir yöne eÄŸdi ( Bu da düşüncesinin üçüncü evresiydi). Bendeki bütün yanlışların ve yanılsamaların, benim bilmediÄŸim, tek amacı beni aldatmak olan ve üzerimde insan üstü bir güç uygulayabilecek –beni uyutabilecek, sonra uyanıkken olduÄŸu kadar canlı rüyalar görmemi veya gördüğüm her ÅŸeyin bana baÅŸka bir ÅŸeymiÅŸ gibi görünmesini saÄŸlayabilecek ya da iki kere ikinin beÅŸ ettiÄŸine beni inandırabilecek –daha yüksek bir ruhun varlığından kaynaklandığını varsayalım, dedi. Böylesine kötü bir ruhun bile beni hakkında aldatamayacağı bir ÅŸey var mıdır? Descartes böyle bir ÅŸeyin var olduÄŸu sonucuna vardı: Bilincimin ürünleri, her ne olurlarsa olsunlar, vardırlar. Onlardan her zaman yanlış çıkarımlar yapabilirim; örneÄŸin, gerçekte böyle bir şömine yokken, rüyamda bir şöminenin yanında durduÄŸumu varsayabilirim. Kendimi şöminenin yanında duruyor varsaymam, yani böyle bir varsayımda bulunmuÅŸ olmam, kaçınılmaz olarak gerçektir. Dolayısıyla, bu ve diÄŸer bütün örneklerde bir ÅŸey vardır ki ondan sarsılmaz biçimde emin olabilirim: Bu deneyimlerde bulunan benim. İşte buradan mutlak kesinliÄŸe sahip bir ÅŸeyler çıkartabilirim. Her ÅŸeyden önce bu, kendimin, var olan, yaÅŸayan bir varlık olduÄŸunu bildiÄŸim anlamına gelir. DoÄŸamı bilemeyebilirim; daha doÄŸrusu, bu doÄŸanın neliÄŸi hakkında tümüyle yanlış düşüncelerim olabilir; fakat, var olduÄŸum kesindir. Üstelik, baÅŸka hiçbir ÅŸeyi deÄŸilse bile en azından bilinçli deneyimleri olan bir varlık olduÄŸumu, özgül bilinçli deneyimlerim olduÄŸunu mutlak bir kesinlikle bilirim. Descartes bu sonucu, o zamandan sonra çok ünlü olacak ÅŸu Latince sözcüklerle dile getirdi: Cogito ergo sum. Pek uygun olmamakla birlikte bu ifade genellikle şöyle çevrilir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”
Felsefenin Öyküsü
Bryan Magee
AKIL VE MADDE
İnsanın indirgenemez niteliÄŸinin, akıl sahibi bir varlık olmasında yattığı yolunda Descartes’ın vardığı sonuç, onu ÅŸu dünya görüşünü geliÅŸtirmeye yöneltti: İnsan, iki farklı tözden, yani akıldan ve maddeden oluÅŸur. Descartes insanları, kendileri dışında var olan, gözlemledikleri maddi nesnelerden oluÅŸan, bir dünyayı deneyimleyen özneler olarak gördü. DoÄŸanın böyle – akıl ve madde, özne ve nesne, gözleyen ve gözlemlenen olarak – iki tür varlığa ayrılması, batılı insanın dünyaya bakış tarzının yapısal bir parçası haline geldi. Bugün filozoflar bundan “ Kartezyen ikilik” olarak söz ederler. Descartes ile 20. yüzyıl arasında bu ikiliÄŸi kabul etmeyen (en itibarlıları Spinoza ile Schopenhauer olan) pek az filozof vardır. Bu ikiliÄŸe ancak 20. yüzyılda yaygın biçimde itiraz edilmiÅŸtir, bazı filozoflar bu ikiliÄŸe baÄŸlı kalmayı sürdürmüşlerdir) Batıdaki insanları bu dünyayla ilgili bilgilerimizle kesinliÄŸin olanaklı olduÄŸuna ikna etmekte Francis Bacon ile Galileo bile Descartes’ın gerisinde kalır. kesin bilgiye ulaÅŸmak için size gereken, doÄŸru yöntemi izlemektir; ancak bunu yaparsanız, size kaya gibi saÄŸlam, güvenilir bilgiler verebilecek sarsılmaz bir bilim kurabilirsiniz. Bilimi, eÄŸitimli batılı insana “beÄŸendiren” herkesten fazla Descartes oldu. Kesinlik arayışı, büyük oranda onun etkisiyle batıdaki düşünsel etkinliÄŸe egemen olmaya baÅŸladı ve yöntemle ilgili düşünceler bu arayışın merkezine yerleÅŸti; çünkü, Descartes kendini bu tür kesin bilgiler veren deÄŸil, bu bilgiye nasıl ulaşılacağını gösteren biri olarak görmekteydi. En eski, yani Sokrates öncesi filozofların, “Var olan nedir?”i, ya da “Dünya neden oluÅŸur?” kendilerine temel soru olarak aldıklarını anımsayacaksınız. Sokrates, onun yerine farklı bir soruyu geçirmiÅŸti: “ Nasıl yaÅŸamamız gerekir?” Bu sorular ve onlardan türeyenler yüzyıllar boyunca felsefeye egemen oldu. Fakat daha sonra Descartes geldi ve onların yerine yine farklı bir soru koydu: “Ne bilebilirim?”. Böylelikle, bilgikuramı felsefenin merkezine yerleÅŸti ve üç yüzyıl boyunca orada kaldı; öyle ki sonra gelen filozofların çoÄŸu, felsefenin temelde bilgikuramından oluÅŸtuÄŸunu düşünmeye baÅŸladılar. Bu nedenle, Descartes’ın ilk modern filozof olduÄŸu düşünülür ve üniversitelerde felsefe eÄŸitimi gören öğrencilerin çoÄŸu zaman iÅŸe Descartes’in eserleriyle baÅŸlamaları gerekir. Bunun baÅŸka bir nedeni daha vardır. Şüpheyi bir yöntem olarak kullanmakla –mantıksal açıdan kuÅŸku duyulması olası bir ÅŸeye baÄŸlanmayı sistemli olarak askıya almakla, böylelikle alıştığımız fikirleri ve varsayımları kat kat soymakla –Descartes bizi dosdoÄŸru her ÅŸeyin başına, baÅŸlama çizgisine götürür. Sorunun birinci tekil ÅŸahıs biçiminde sorulması, onun keskin kenarıdır: “Biz insanlar için neyi bilmek olanaklıdır?” deÄŸil, “ Ne bilebilirim?” Bu gençlere bir çaÄŸrıdır ve doÄŸrudur.
“SAÄžDUYU, DÜNYADA EN İYİ PAYLAÅžTIRILMIÅž ÅžEYDİR; ÇÜNKÜ HER İNSAN KENDİ PAYININ İYİ OLDUÄžUNU SANIR”
RENÉ DESCARTES
Felsefenin Öyküsü
Bryan Magee
AHLÂK
Descartes ‘ın ahlâk konusunu ağırlıklı olarak tartıştığı metinlerin Bohemya Prensesi Elisabeth ile yazışmalarından ve Tinin Tutkuları (1649) adlı kitabından oluÅŸtuÄŸu görülmektedir. Descartes ahlâk alanında temel olarak tutkuların nasıl ortaya çıktıklarını ve buna baÄŸlı olarak nasıl denetim altında tutulabileceklerini çözümlemeye çalışır. Tutkular ona göre duygular ve imgelemle avnı öbektedir, yani zihnin dışarıdan edindiÄŸi algılardır. Bu düzenekçi incelemenin ardında ahlâki bir yaklaşım da sezilir: tutkuların hangi düzeneÄŸe göre ortaya çıktıklarım araÅŸtırmaktaki ana amaç, onların nasıl denetlenebileceklerinin bilgisini edinmektir. Tutkular üzerinde doÄŸrudan denetimimiz olmasa da ne olduklarını ve nasıl ortaya çıktıklarını öğrendikten sonra onları dolaylı olarak denetim altına alabiliriz. Böylece yol açabilecekleri kötülükleri önlemek ve onlardan neÅŸe türetmenin becerisini kazanmak olanaklıdır. Son çözümlemede, her ne kadar bir ahlâk dizgesi oluÅŸturmanın felsefenin en önemli amaçlarından biri olduÄŸuna deÄŸinse de ya da ahlâk bilimini "bilgi aÄŸacı"nın ayrılmaz bir parçası olarak görse de Descartes ‘ın dört başı mamur, dizgeli bir ahlâk felsefesi öğretisi yoktur. KuÅŸkusuz bu eksıklikte ani ölümünün de payı büyüktür.
Felsefe Sözlüğü
Bilim ve Sanat Yayınlar
AKILCILIÄžIN DOÄžUÅžU
Duyulara dayanan bilginin, doÄŸası gereÄŸi güvenilir olmadığı, bilgiden ziyade yanlışa kaynaklık ettiÄŸi, bu dünyanın bilgisine ancak aklımızı kullanarak ulaÅŸtığımız inancına dayanan, akılcılık olarak bilinen felsefe okulu, bu sonuçtan doÄŸdu ve o zamandan beri batı felsefesinin kalıcı geleneklerinden birini oluÅŸturdu. En görkemli dönemine 17. 18. yüzyıllarda ulaÅŸtı. Descartes dışında en önemli temsilcileri Spinoza ve Leibniz’di, fakat batı düşüncesi üzerinde hep önemli bir etkisi oldu. Descartes’ten sonraki büyük filozoflardan çok azı, Tanrı’nın varlığının şüphe götürmezliÄŸiyle ilgili görüşünü paylaÅŸtı. Fakat, Descartes batı düşüncesine bazı temel ÅŸeyler getirdi. Descartes’in, bilimsel buluÅŸun mantığının, iÅŸe şüphe götürmez olgulardan baÅŸlamamızı, sonra bu olgulardan tümdengelimsel akıl yürütmeyle zincirleme olarak mantıksal sonuçlar çıkartmamızı gerektirdiÄŸine duyduÄŸu inanç, batı biliminin temeli haline geldi. Ondan sonra gelen düşünürler, öncüllerimizin içini doldurmak için gerek duyduÄŸumuz bu şüphe götürmez olguların tespitinde, kontrollü ve disiplinli gözlemin (dolayısıyla duyularımızın) vazgeçilmez bir rolü olduÄŸuna inanmaya baÅŸlasalar da, Descartes’in, temel yöntemi (güvenilir olgulardan baÅŸlamak, sonra bu olgulara mantığı uygulama ve bu şüphe ne denli zoraki de olsa şüphe edilecek en ufak ÅŸeyin bile içeri girmesine izin vermemek) doÄŸru koyduÄŸunu düşünmekten geri durmadılar. Descartes, insanları, bu yöntemin, dünya hakkında güvenilir bilgiler verebilecek matematiÄŸe dayalı bir bilimi mümkün kıldığına ve dünyayı mutlak kesinlikle anlamanın tek yolu olduÄŸuna inandırdı.
Felsefenin Öyküsü
Bryan Magee
İKİCİLİK
Ikicilik, doÄŸaları kökten bir biçimde karşıt olan ” iki ayrık tözün, zihnin (veya düşünen töz’ün) ve bedenin (veya uzamsal töz’ün) olduÄŸuna dair Descartesçı düşünceye verilen standart bir etikettir. Descartes llkeler de şöyle yazmaktadır "Her töz kendi dogasını oluÅŸturan temel bir özelliÄŸe sahiptir ve sahip olduÄŸu diÄŸer tüm özellikler bu temel özellik sayesinde mevcuttur. Uzunluk, derinlik ve geniÅŸlikte uzam cisimsel tözün; düşünce ise düşünen tözün doÄŸasını oluÅŸturur. (AT VII 25: CSM I 210). Altıncı Meditasyon da, açıklandığı gibi, uzam ve düşünce özellikleri karşılıklı olarak’ uyuÅŸmaz özelliklerdir Uzamsal bir ÅŸey düşünemeyen bir ÅŸey’dir ve düşünen bir ÅŸey uzamsal bir ÅŸey deÄŸildir (karÅŸ. AT VII’ı, 78: CSM 11 547. Ancak, Descartes ‘ın evreni tam olarak kaç tane töz içermektedir? Ontolojik bir bakış açısından, ‘ikicilik’ terimi bir yandan tekçilik (özellikle Spinoza ’nın savunduÄŸu tek bir töz olduÄŸuna dair görüş) ile, öte yandan da çokçuluk (örneÄŸin Leibniz ’in savunduÄŸu ve evrenin sınırsız çoklukta töz içerdiÄŸine dair görüşü ile karşıtık içerisindedir. Burada sayılar (’Bir,’Iki’,'”çok”) yanıltıcı olabilir. Çünkü zihinler dikkate alındığında Descartes bir çokçudur: “Her bir bireysel insan zihni ayrı ve ayrık bir tözdür. İster birimizin kendisini düşünen bir ÅŸey alarak kavrıyor olması ve düşünsel olarak ister uzamsal ister düşünen olsun diÄŸer tüm tözlerden ayırması gerçeÄŸi dikkate alındığında, her birimizin her bir diÄŸer düşünen tözden ayrı olduÄŸu kesindir… " İlkeler Bölüm I, madde 60. Öte yandan. cisimsel töz durumunda Descartes ın konumu tekçidir.Kaya , taÅŸ ve gezegenler gibi bireysel cisimler töz deÄŸildirler; sadece" her yere yayılan uzamsal tek bir tözde oluÅŸmuÅŸ deÄŸiÅŸikliklerdir. Tözlerin sayılarının bu bakışımsızlığına raÄŸmen Descartes tözden kavram veva kategori olarak bahsetmektedir ve "ikicilik" etiketinin yol açtığı ÅŸey de budur. Bir kolaylıkla iki tane açık ve seçik ÅŸeye sahip olabiliriz. Bunlardan birincisi yaratılmış olan düşünen töze, diÄŸeri de cisimsel töze iliÅŸkindir (İlkeler Bölüm I, madde 54).
Ancak bu sınıflandırmanın tam olabilmesi için, kelimenin tam anlamıyla töz olarak nitelendirilebilecek tek töz olan "yaratılmamış ve bağımsız olan düşünen töze, yani Tanrı’ya iliÅŸkin fikrimizi de bu iki açık ve seçik fikre katmak zorunluluÄŸu vardır. (karÅŸ. llkeler Bölüm I, madde 5 ‘İkicilik’ terimi, özellikle çaÄŸdaÅŸ zihin felsefesi tarafından Descartes ‘ın zihnin cisimsel olmaması doktrinine atıfta bulunmak için kullanılmaktadır. Descartes’ın ortaya koyduÄŸu ÅŸekliyle "bu ‘ben’ -yani beni ben yapan ruh- bedenden tamamiyle ayrıktır ve beden var olmasa dahi kendisi olmaya devam eder" (AT VII 33: CSM I I2. Descartes Sözlüğü-John Cottingham Bu alıntıyı, "Zihin ve Beden" "Akıl ve Madde" konularıyla birlikte okumakta yarar var. MutluluÄŸa eriÅŸmek için ne yapmalıyız, hangi araçları kullanmalıyız? Descartes’e göre, mutluluÄŸu dışarıdan deÄŸil, kendimizden beklemeliyizdir. MutluluÄŸa varmanın üç aracı var: “ DoÄŸru” yu açık olarak bilmek; “doÄŸru”yu iyice istemek; elimizde olmayan ÅŸeylerle ilgili bütün isteklerimizden vazgeçmek. Ancak biz kendimiz istersek, bilgiyi eylemlerimize kılavuz yapabiliriz; yoksa duyum ve duygular düşüncelerimizi bulandırıp bize dış nimetlere aşırı deÄŸer verdirirler. Oysa gerçek deÄŸerin ne olduÄŸunu bilmek ve bunu bilmeyi istemek, insanı ruhun hazlarına, ruhun kendisi gibi sonsuz olana bu hazlara ulaÅŸtırır. Bunun için bir de elimizde olanla olmayanı ayırt etmeyi bilmek gerekir.
Görülüyor ki, Descartes’in gerek duygulanımlar öğretisi, gerekse ahlak anlayışı bilgi teorisine dayanmakta. Descartes’e göre, bilgide de bir isteme vardır. Bilgimizi biz yargılar halinde dile getiririz; bu yargı da bir tasarıma ya da bir düşünceye evet ya da hayır demektir; bu “evet” ile “hayır” da birer istenç (irade) ediminden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.
Felsefe Tarihi
Prof. Macit Gökberk
Tümeller Nedir?
Tümeller, aralarında belli bir bağ bulunan birçok özel şeyleri düşünmek için aynı fikri kullanmamızla oluşur. Bu fikirle gösterilen şeyleri aynı ad altında topladığımızda, bu ad da tümeldir. Örneğin, iki taş gördüğümüzde, özlerini düşünmeksizin, yalnız iki olduklarını dikkate alırsak, zihnimizde iki sayısı dediğimiz bir sayı fikri oluşur. Böylece, daha sonra, iki kuş ya da iki ağaç gördüğümüzde, onların da, özleri üzerine düşünmeksizin, yalnız iki olduklarını gözönüne alırsak, önceden kafamızda oluşturduğumuz aynı düşünceyi yeniden düşünerek tümelleştiriyor ve ona tümel adını veriyoruz. Aynı yolla, üç kenarlı bir şekil gördüğümüz zaman, zihnimizde, üçgen düşüncesi dediğimiz belli bir fikir oluşuyor ve daha sonra genellikle üç kenarlı şekilleri gözönüne getirmek için bu düşünceyi kullanıyoruz. Ancak da özel olarak üç kenarlı şekillerden bazılarının dik bir açıya sahip olduğunu, bazılarının sahip olmadığını görünce, zihnimizde tümel bir dik açılı üçgen düşüncesi oluşur ve daha genel ve tümel olan öncekiyle karşılaştırılınca, bu onun türünden olabilir. Ve dik açıya da, dik açılı üçgenlerin öteki tüm üçgenlerden ayrılmasına neden olan tümel ayrılık denilebilir. Bundan başka öteki kenarın karelerinin toplamının hipotenüsün karesinin toplamına eşit olduğunu gözlemlendiğimizden bu özelliğe dik açılı üçgenlerin tümel özelliği diyebiliriz. Nihayet bu üçgenlerden bazılarının hareketsiz olduğunu varsaydığımızda, bunun bu üçgenlerde tümel bir ilinek olduğunu kabul ediyoruz; cins, tür, ayrım, öze (proper), ilinek.