Sosyalizm Nedir?

Sosyalizm sözcüğünün kullanımı XIX. yüzyılın ilk çeyreÄŸine kadar gider. Sözcüğün ilk kez kullanıldığı tarih ve sözcüğün isim babası konusunda birçok çeliÅŸkili tez karşıtlaşır (J. Elleinstein, 1984). Kısmen anektodik olan bu tartışmalar temel bir sorun çıkarırlar gene de: sosyalizm hangi dönemde “üretilmeye” baÅŸlamıştır (E. Durkheim).

1766’da keÅŸiÅŸ Ferdinand Facchinei socialismo sözcüğünden baÅŸlangıçta özgür ve eÅŸit insanlardan oluÅŸan, karşılıklı anlaÅŸmaya dayalı bir toplum öğretisi anladığını söyler. Sözcük yirmi yıl sonra baÅŸka bir İtalyan yazarı, Appiano Buonafede tarafından kullanılmıştır. 1803’te ise Vicenze’li bir din adamının, Giacomo Giulani’nin kaleminde rastlanır bu sözcüğe; Giulani XVI yüzyılın bireyci teorilerini çürütmeye çalışmıştır. Bununla birlikte sözcüğün modern anlamda kullanılması Fransa’da ve İngiltere’de aÅŸağı yukarı aynı zamanda 1830-1840 arasında doÄŸmuÅŸtur (Elie Halévy)

Sözcük İngiltere’de, 1835’te Robert Owen tarafından kurulan Association of all classes off all nations tartışmaları sırasında yaygınlaÅŸmıştır. Elie Halevy ÅŸunları söylüyor bu konuda: “Sözcük o dönemde André Lalande’ın Vocabulaire technique et critique de la philosophie adlı yapıtının çok önemli “Sosyalizm” maddesine katkısı baÄŸlamında Robert Owen’ın son derece popüler eÄŸilimini yansıtmaktaydı ve buna göre özgür bir kooperatif birlikleri topluluÄŸuyla devletin yardımı olmadan, devlete baÅŸkaldırı içinde yeni bir iktisadi ve ahlaksal dünya kurulabilirdi.”

Aynı yazar, bir bölümü Supplément du Vocabulaire de la philosophie’de yayımlanan Fransız Felsefe DerneÄŸi’ne gönderdiÄŸi bir mektupta “Socialist hatta Socialism sözcüğüne 24 AÄŸustos 1833 tarihinde Londra’daki bir devrimci gazetede rastladığını” söyler. “Gazete A socialist imzalı bir mektubu yayımlamış. Dolayısıyla sözcüğün bu tarihte İngiltere’de yaygın biçimde kullanıldığını kabul etmek gerekir.” Sosyalist sözcüğü Fransa’da Saint-Simon’cularla birlikte ortaya çıkmıştır. Ekim 1830’un ikinci yarısında Saint-Simon’culuÄŸa geçen gazete Le Globe 1 Åžubat 1832’de Joncitres’in Victor Hugo’nun Les Feuilles d’Automne’u üstüne bir makalesini yayımlar. Yazar şöyle diyor bu yazısında: “Biz kiÅŸiliÄŸi sosyalizme feda etmek istemiyoruz, sosyalizmi de kiÅŸiliÄŸe feda etmek istemiyoruz. Bu ÅŸu anlama gelir genel yaÅŸamdan zevk duymak, baÅŸka insanların mutluluklarından duyulan mutlulukla titremek, baÅŸka insanlarla birlikte aÄŸlamak… ve bunları aile mutluluÄŸu, içe dönük ÅŸiir, iki insanın birlikte aynı düşü görmesiyle uzlaÅŸtırmak”

—————-

Bu anlayış tuhaf biçimde netlikten yoksundur kesinlikle. Bu sözcüğü büyük olasılıkla ilk kez Pierre Leroux kullanmış ve kesin anlamını vermiÅŸtir ona. Birçok vesileyle de sözcüğün isim babası olduÄŸunu yinelemiÅŸtir. Greve de Samarez’de (1863) şöyle der: “Sosyalizm sözcüğünden ilk kez ben yararlandım. O zaman hiç kullanılmamış, yeni ve gerekli bir sözcüktü bu:ben sözcüğü geçerlilik kazanmaya baÅŸlayan bireyciliÄŸe karşı destekledim.

Yaklaşık yirmi beÅŸ yıl önce.” Sözcüğün kullanımını yaygınlaÅŸtıran Leroux’nun yapıtının tarihi ve baÅŸlığı bilinmektedir günümüzde. Pierre Leroux Revue encyclopédque’in ekim-aralık 1833 tarihli sayısında “Bireycilik ve Sosyalizm” adlı önemli bir makale kaleme almış ve burada hem İngiliz ekonomi politiÄŸini hem de Saint-Simon öğretisini reddetmiÅŸtir.

Elie Halevy ise onun isim babalığını reddetmiÅŸ ve Leroux’nun “bu sözcüğü, gerçekten gerekli yeni bir sözcük olduÄŸundan çeÅŸitli vesilelerle kullanan birçok Saint-Simon’cudan biri olduÄŸunu” ileri sürmüştür: bütün vakitlerini “bireycilik”i lanetlemekle geçiren insanlar ondan çok zor vazgeçebilirlerdi.” Bununla birlikte ÅŸunu kesinlikle kabul etmek gerekir ki o bu sözcüğü yaratmamışsa da ilk kez sistematik biçimde kullanmış ve önce sosyalizmi Prosper Eufanıln’ın yorumladığı Saint-Slmon’cu bir öğreti gibi göstermiÅŸtir: “ezici, asimile eden yenipapalık; bu öğreti insanlığı bir makineye dönüştürecektir ve bu düzende gerçek, yaÅŸayan doÄŸalar, bireyler kendi kaderlerini ellerinde tutan bireyler olmaktan çıkıp yararlı maddeler haline geleceklerdir.” Bu ÅŸekilde tanımlanan sosyalizm Leroux’nun lanetlediÄŸi bir öğretidir, birlik, beraberlik düşüncesinin abartılmasıdır ve bu düşünce içinde var olan aşırılıklar “özgürlük adına insanları vahÅŸi kurtlara dönüştüren, toplumu da en küçük parçalara ayıran İngiliz ekonomi politiÄŸinin bireyciliÄŸin aşırılıklarına uygunsuz biçimde denk düşer.

Ama “Bireycilik ve Sosyalizm” adlı yazısının 1847’de tekrar basımı dolayısıyla eklediÄŸi bir notta ÅŸu görüşlere yer vermiÅŸtir: “bir kaç yıldan beri toplumsal reformlarla ilgilenen, bireyciliÄŸi eleÅŸtiren ve lanetleyen bütün düşünürlere sosyalist deme alışkanlığı doÄŸdu I…l dolayısıyla mutlak sosyalizme karşı her zaman mücadele etmiÅŸ olan bizler de sosyalist olarak tanınıyoruz bugün [….] EÄŸer sosyalizm Özgürlük, KardeÅŸlik, EÅŸitlik, Birlik kavramlarından hiçbirini feda etmeyen, tersine onları uzlaÅŸtıran bir öğretiyse hiç kuÅŸkusuz sosyalistiz biz”. Ve gerçekten de Leroux 1834 yıllarındaki bireycilik ve “sosyalizm” eleÅŸtirisiyle sosyal demokrat idealinin tanımının taslağını çiziyordu.

Louis Reybaud, aÄŸustos 1836, kasım 1837 ve nisan 1838’de Revue da deux mondes’da üç inceleme yazısı yayımlar “Modern sosyalistler “ ( Saint-Simon’cular, Charles Fourier, Robert Owen ). Bu yazılar sosyalizm sözcüğünün modern anlamla 1830’a doÄŸru ortaya çıktığını kesinler. Fransa’da Fourier ve Saint-Simon’cuların yazılarında, İngiltere’de Robert Owen’ın yazılarıında dikkat çeker. Bu yenisözcük yeni gerçeklikleri karşılamaktadır.

Sosyalist ögretiler XIX. yüzyıl başında kendiliklerinden ortaya çıkmamıştır. Kökenleri sanayi devrimi ve sanayi devrimiyle birlikte gelen sefalettir. İnsanın makinelerin geliÅŸmesine kurban edilmesinin engellenmesini isterler ve kapitalist üretim örgütlenmesinin kaçınılmaz biçimde doÄŸurduÄŸu yoksulluÄŸun, iÅŸsizliÄŸin, üretim fazlalığının yaygınlaÅŸmasının nedenlerini araÅŸtırırlar. Birbirlerine baÄŸlı bir üreticiler topluluÄŸu vizyonunun bencilce kar peÅŸinde koÅŸmasının karşısına bir kardeÅŸlik dayanışmasını çıkarırlar. Bu yeni öğretilerin kökleri vardır hiç kuÅŸkusuz. Sosyalizınin entelektüel kökenleriyle ilgili çifte problem ve Fransız devrimi sırasında XVI ve XVII. yüzyıldan baÅŸlayarak sosyalist taleplerin ortaya çıkması bu ÅŸekilde gerçekleÅŸir. 1913 yılında Lenin’in ünlü formülü, “Marx’ın öğretisinin, XIX. yüzyılda, insanlığın en iyi yaratımlarının, Alman felsefesinin, İngiliz ekonomi politiÄŸinin ve Fransız sosyalizminin bir sonucu olduÄŸu” düşüncesi Marksizmin uygun ve hoÅŸ bir biçimde takdim edilmesidir ama sosyalizmin kökenleri sorusuna yanıt getirmez.

Ayrıca birdenbire sosyalist öğretiler çoÄŸalmaya baÅŸlar. L. Reybaud’nun hatırlattığı üç ad tek bir formüle indirgenmiÅŸ basitleÅŸtirici bir sosyalizm vizyonunu ifÅŸa etmeye yeterlidir ama sosyalist öğretilerin çoÄŸalması, Marksist sosyalizmin yayılması ve güçlenmesi, tarihi akışı içinde bu öğretileri sahiplenen bir işçi sınıfı hareketi aracılığıyla karşılaÅŸtığı güçlüklerin teorik yansımaları, nihayet gerçek sosyalizmin trajik yazgısı, sosyalizmin sorunsal birliÄŸini ve deÄŸiÅŸim içinde sürekliliÄŸinin anlamını tanımlamaya çalışan fikir tarihçilerinin karşılaÅŸtıkları güçlüklerin boyutları hakkında bilgi verir.

Öte yandan Leroux’nun sosyalist olmakla birlikte Saint-Simon’cu otoritarizm karşısında çekincelerinin gösterdiÄŸi gibi demokrasi ve sosyalizmin baÄŸdaÅŸabilirliÄŸi temel sorusu sorulmuÅŸtur artık. Sosyalizm sözcüğünün tarihi böylece bizi üç temel soruyu incelemeye götürür:

• sosyalizmin derin ve farklı kökenleri sorusu,

• sosyalizmin birliÄŸini saÄŸlayan belirleyici özellikler sorusu,

• demokratik sosyalizm olasılığı sorusu sıkı biçimde birbirlerine baÄŸlıdır.

Fransız devrimi bu üç problemi birbirine bağlar çünkü toplumsal sorunları çözmeye çalışırken insan hakları talebiyle despotizmi birleştirir, çünkü bu amaçla eski formüllere, altın çağ ve ilkel komünizm düşleri ve cüretli yeniliklere dönüşü harekete geçirir ve nihayet çünkü bir çok sosyalist onun yıkıcı özelliklerini eleştirir. Böylece sosyalist geleneklerin demokrasiyle kurduğu ilişkilerin bir yorumunu taslaklandırdığını ileri süren herkes her şeyden önce bir soruyu irdelemek zorunda kalacaktır: Fransız devriminde toplumsal sorunun doğuşu (Ph. Raynaud, 1991).

Krallığın çöküşü arifesinde devrimci taleplerin yeni özellikler kazandığı çok iyi bilinir. Robespierre ve Marat Jakobenlere yansıtırlar bunu. Jakoben cumhuriyeti, kısmen koÅŸulların etkisiyle görülmemiÅŸ bir toplumsal siyaseti yürürlüğe koyar; bu siyasetin ilkeleri (bu baÄŸlamda söz gelimi Enragés, Dolivier, L’ange, Babeuf adları akla gelir) XIX. yüzyıl sosyalist kuramcıları arasında ve günümüze kadar çeliÅŸkili yorumlara yol açmıştır.

1792 aÄŸustos’undan nisan’ına kadar basında olsun, çeÅŸitli toplantılarda olsun halkın egemen sınıfa karşı mücadelesi sürekli yüceltilmiÅŸtir. Paris’te Jacques Roux temel ihtiyaç mallarına narh koyulmasını ister, Lyon’da ise L’Ange tahıl için maksimum fiyat talep eder. Enragé’lerin (KudurmuÅŸlar) belli baÅŸlıları Varlet, Roux, Chaher, Leclerc hayat pahalılığına karşı halkın ÅŸiddetli protestolanna tanıklık ederler. Spekülatörlere ve vurgunculara göz açtırılmamasını isterler ve “bir sınıf baÅŸka bir sınıfı hiçbir ceza görmeden aç bıraktığında özgürlüğün boÅŸ bir hayalet olduÄŸunu, varlıklı kimse tekel aracılığıyla insanlara ölüm ve yaÅŸam hakkı tanıdığında eÅŸitliÄŸin boÅŸ bir hayalet olduÄŸunu” söylerler.

25 Haziran 1793’te kızıl papaz Jacques Roux Konvansiyon’da tarihçi Albert Mathiez’in “KudurmuÅŸlar Manifestosu” baÅŸlıklı metnini okur ve “bencil insanın toplumun en çalışkan sınıfına karşı ölümüne bir savaÅŸa giriÅŸtiÄŸinden” sözeder. “Yer yüzündeki ürünlerin, toprağın, suyun, ateÅŸin, havanın bütün insanlara ait olduÄŸunu, ticaretin, mülkiyet hakkının insanları sefalet ve açlıktan öldürmekten baÅŸka bir ÅŸey olmadığını” söyleyecek kadar ileri gider. Bununla birlikte Kızıl Papazın talepleri asla tutarlı bir öğreti biçimini alamaz. EÅŸitlikçi özlem sankülot’ların ÅŸiddetine düşman Dolivier ve L’Ange’ın sistemlerinde daha geliÅŸmiÅŸ bir biçim altında ifadesini bulur. Jaur Histoire socialiste de la Révolution française adlı yapıtında onları çok önemser.

Mauchamps papazı yurttaÅŸ Pierre Dolivier temmuz 1793’de Essai sur lajustice primitive pour servir de prrncipe genérateur au seul ordre social qui peut assurer l’homme tous ses droits et tous ses moyens de bonheur adlı metnini yayımlar. Korkunç mülkiyet eÅŸitsizliÄŸi hukuksal eÅŸitliÄŸi yalanlar öyle ki hukuksal eÅŸitlik yemden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Şöyle diyorlar: “MaÄŸdurlar da mal mülk sahibi olabilirler. Onlar kesinlikle ve hiçbir biçimde dışlanmış deÄŸildir. Yeni yasa kiÅŸilerin kayrılmasını ortadan kaldırmış ve istisnasız herkese geliÅŸme ve ilerleme yollarını açmıştır. İşte eÅŸitlik sözcüğünden anladıkları! Nasıl da hayale ihtiyaç var, nasıl birtakım sözcükler zorla kabul ettiriliyor. Hiçbir ÅŸeyleri olmayanlar kazanabilirler, ama her ÅŸeyden önce, niçin hiçbir ÅŸeyleri yok bunların?”. Dolivier büyük çiftlikleri ortadan kaldırmayı ve toprağı ne kadar aile varsa o kadar küçük köy iÅŸletmesine bölmeyi önerir. Adını söyleme cesareti gösteremeyen bu tarım yasası Jakobenlerin tasarladıkları biçimde bir eÅŸitlik mücadelesini aÅŸar. Toplumsal eÅŸitlik aristokratik ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasıyla karışmaz artık, malların eÅŸit biçimde paylaşılması eÄŸilimi ağır basar burada, mülkiyet ilkesi tehdit edilir ve bir mülksüzleÅŸtirme pahasına bireysel mülkiyetin sistematik biçimde dağıtılması önerilir. Ne var ki Dolivier, ltersine, bir küçük mülkiyet sahibi toplumu imajından kopmaz.

—————–

François Joseph Lange (L’Ange [Melek] denir) 1790’da Plaintes et representations d’un cito yen decrt passif aux citoyens désrétécés act baÅŸlıklı broşüründe yoksulları etkileyen siyasal haklardan yoksun bırakmaya karşı çıkar. 1792’de Lyon belediyesine bir bildiri sunar: ekmeÄŸin bolluÄŸu ve doÄŸru fiyatını saptamanın basit ve kolay yolları. Üreticiler tarafından beslenen kooperatif ambarları bireysel çabaların uyumlu duruma getirilmesini saÄŸlayabilir… Ertesi yıl daha da ileri gider. Reméde a tout, ou Constitution invulnérable de félicité publique, projet donné maintes fois, sous différéntes formes adlı broşüründe bir kırsal komünizm çerçevesi içinde bireysel mülkiyetin sonunu tasarlar. Broşür dağıtılmaz. L’Ange ya da Dolivier ’nin uzun vadeli görüşleri artan pahalılığın getirdiÄŸi acil sorunları çözemezdi. Jakobenler daha çok, bir dönemde KudurmuÅŸlar tarafından açıklanan halk hareketinin baskısıyla önlemler almışlardı ve bu önlemler vesilesiyle sosyal demokrasiden söz edilebilmiÅŸdir.

Jakobenlerin sosyal politikalarının doruk noktasını belirleyen fiyat ve ücretlerin genel maksimum deÄŸerinin saptanmasından çok Saint-Just ’ün onaylattığı ventöse (26 Åžubat ve 3 Mart 1794) kararnameleridir. Bu kararnamelere göre kuÅŸkulu yollardan edinilen mallara el konacak ve bedava dağıtılacaktır bu mallar. Ama gerçekten uygulanabilen tek ilke tazminat ilkesi olmuÅŸtur. Saint-Just Institutlons republicaines öngördüğü gibi “yoksulları giydirmek ve örtmek için zenginleri soymak” yerine dilenciliÄŸin üstesinden gelmeye yönelik bir ulusal hayır planına dönülür. Zenginlere karşı saldırganlık, idealleri bağımsız küçük üretici statüsünün genelleÅŸtirilmesinde yatan Paris’li sankülot’un eÅŸitlikçiliÄŸinin aşılmasını düşündürmez asla Robespierre ’in ahlaksal eÅŸitlikçiliÄŸi de bireysel mülkiyetle birliktedir: devletin, her insanın yaÅŸama hakkına tecavüz etmedikçe güvencesi olduÄŸu toplumsal konvansiyon Thermidor tepkisi içinde EÅŸitlerin komplosu bir dönemde desteÄŸini gerekli bulan jakoben burjuvazinin teÅŸvik ettiÄŸi bir halk hareketinin teorik ve pratik cüretinin son tanıklığıdır.

1828’de Buonarroti’nin belirtmiÅŸ olduÄŸu gibi Babeuf ve arkadaÅŸları Direktuvar’ı alaÅŸağı etmek için komplolar düzenlemiÅŸlerdir. Mayıs 1796’da tutuklanan Babeuf 1797’de idam edilir. Sylvain Maréchal’in EÅŸitler Manifestosu Babeuf’çülerin toplumsal öğretisini açıklar. Temel temalar Fransız devriminden sonra, “daha büyük ve artık son olacak baÅŸka bir devrimi” bildiren bölümlerde toplanmıştır. Gerçek eÅŸitlikle ilgilenen EÅŸitler “tarım yasası”nı aÅŸarlar ve “daha ince ve daha adil bir ÅŸeye (ortak çıkar ya da çıkarların ortaklığı)” deÄŸinirler: Bireysel toprak mülkiyetine son, toprak kimsenin deÄŸildir. Dünya nimetlerinden ortak yararlanmayı talep ediyoruz, istiyoruz: meyveler herkesindir’.

L’Ange’ın v,e Robespierre’ci giriÅŸimlerin mülkiyeti ortak çıkarın emrine verme ve herkesin yaÅŸama hakkıyla ilgili Fourier öncesi sezgilerinin yanında Fransız devriminin büyük eÅŸitlikçi düşüncelerinin üçüncü öbeÄŸi EÅŸitler’in eseridir.

Bu eşitlikçilik sosyalist midir? Esasen hayır. Ama bu olumsuz yanıt bir dizi gerekli açıklamaya dayanır ve bunlar aracılığıyla sosyalizme ait olan şeyler belirir, oysa sosyalizmin uzak entelektüel kökenlerine bağlı olan şeyler daha kavranabilir kılınmıştır.

Her ÅŸeyden önce ÅŸunu belirtelim ki bütün sözleÅŸmelerde ortak olan maÄŸdurlara yardım önlemleri sosyalizmden kaynaklanmaz. Özel ya da genel hayır ve yardım kurumlarının geliÅŸmesini destekleyen teorileri ortaklaÅŸa reddettiklerini söylemek sosyalist öğretiler arasındaki ayrılıkların boyutlarını küçümsemek anlamına gelmez. Sosyalistler toplumların zararlarını gördükleri kötülüklere hiç deÄŸiÅŸmeyen bir iktisadi yaÅŸam içinde hayır kurumları ya da yardım sandıklan oluÅŸturarak çare getirme anlayışı içinde deÄŸildirler. Sosyalizm her zaman örgütleyici olmak ister ve hayırın hiçbir ÅŸeyi örgütlemediÄŸi kanısındadır. Öte yandan bireysel mülkiyete baÄŸlılık egemen modalitelerini ve biçimlerini eÅŸitlikçi gerekliliÄŸe baÄŸlar. 14 Haziran 179l’de Le Chape her yasasının kabul edilmesi sadece burjuvazinin çıkarlarına uygun bir çalışma özürlüğünü deÄŸil halkın özlemlerini, az ya da çok bireysel mülkiyetleri eÅŸitleÅŸtirme iradesiyle belirlenmiÅŸ talep defterlerindeki mülkiyete feodal engel karşı protestoları egemen kılar, bu taleplerin kesinlikle dokunulmaz ve kutsal mülkiyet hakkını ancak çok istisnai durumlarda zorlamasına izin verir. Halk sınıflarının en aktif grubu da bağımsız üreticilerden, dükkan iÅŸletenlerden oluÅŸmuÅŸtur.

Dolayısıyla ilk sosyalistlerin sanayi toplumunun düzensizliklerini ifÅŸa etmeleri ve devrimci özgür bireysel giriÅŸimi eleÅŸtirmeleri nedensiz deÄŸildir Mülkiyet hakkının bu teorik önceliÄŸi çok katı biçimde sosyalist olmaktan çok Rousseau’cu olan eÅŸitlikçiliÄŸe sadece Eski Rejim’in ekonomik mevzuatının yeniden canlanmasından ve varsayımsal bir kırsal komünizm çerçevesi içinde mülkiyetin soyut biçimde olumsuzlanmasından gelen iki aldatıcı çıkış yolu bırakır. Bu özellikleriyle bu çıkış yolları gerileyicidir. Sanayi devrimi daha gücüldür hiç kuÅŸkusuz ama tarım komünizmi sermaye birikimiyle ilgili olsun, büyük imalathanelerin işçilerinin statüsüyle ilgili olsun ilk iÅŸaretlerinin erken algılanması konusunda hiçbir iÅŸaret vermez. Buradan iki sonuç çıkar. Bir yandan bazı kilise babalarına, More, Campanella , daha sonra Moreliy ya da Mably ’ye maledilen ve Babeuf ya da L’Ange’ın düzenlerinin doÄŸrudan yansıttıkları ilkel komünizmler sosyalizmlerin az ya da çok eski biçimlen deÄŸildir, öte yandan da sosyalizmin entelektüel kökenleri aslında bu uzak öğretilere ve onlara hayat veren soylu deÄŸerlere dayanır.

İlkel komünizmden sosyalizmlere doğru kesiklikler vardır.. Ve birçok nedene dayanır bu.

Birincisi, sosyalistler iktisadi koşulların görülmemiş biçimde alt-üst olmasından gelen ve bazıları zararlı olan sonuçlarını dikkate alırlar.

İkincisi, önerdikleri çözümler, yepyeni bir tarihsel bağlam içinde, ilkeleri daha sonra saptanacak olan çözümlerin basit aktarımına indirgenemez.

Gerçekten de Durkheim’ın belirtmiÅŸ olduÄŸu gibi eski komünist öğretiler basit, çileci bir yaÅŸam önerirler. Zenginliklerin üretimi gerekli bir amaçtır, kolektif bir yaÅŸamın merkezi deÄŸildir.Esasen zenginlik zararlıdır. Toplumun yapısını bozar ve insanları hayvanlarla birlikte ortaklaÅŸa sahip oldukları temel gereksinimlerin tatminine yönlendirirler. Sosyalistler hiç kuÅŸkusuz zenginliklerin adaletsiz biçimde dağılmasını kabul etmemiÅŸlerdir ama sanayi yaÅŸamının olaÄŸanüstü atılımını da dışlamamışlardır ve üretici iÅŸlevlerin Örgütlenmesinin tersine çaba harcamışlardır.

Üstelik bu tür bir örgütlenmenin en doyurucu formülünü bulabilme çabaları içinde karşılarına sürekli, Fransız devrimi sırasında tarihsel olarak egemen olmuş bireyci mantık çıkmıştır ve onlar bireyi, hem ilkel komünizmi hem hiyerarşik toplumları karakterize eden kolektiviteyle sıkı biçimde ilişkilendirmeden bu mantığı dikkate almayı becerememişlerdir.

Konjonktürel ya da yapısal karakterinin araÅŸtırılmasında yarar olan nedenlerle baÅŸarıya ulaÅŸmış olsun ya da olmasın sosyalistlerin hedefi devrimci bireyciliÄŸi yönetmektir. “Bireylerin eÅŸitlik adına hiyerarÅŸiye karşı baÅŸkaldırısı”yla, “özgürlük adına geleneklerin ifÅŸa edilmesiyle” yansıyan bir bireycilik

İşi liberal bireyciliğin ve burjuva toplumunun eleştirisinin kaçınılmaz biçimde devrimci bireyciliğin mantığında yattığını iddia etme noktasına kadar götürmemekle birlikte sosyalizmlerin iki gerekliliğin, bireysel özerkliğin ve toplumsal birliğin uzlaşması vaadini vermek istedikleri kesindir. Bu modern özerklik ilkesi siyasal ve iktisadi liberalizmin teorisyenlerinin kendi üsluplarına göre talep ettikleri ilkeyi üstlenme iradesi sosyalist tasarıları eski komünizmlerden ayırır. Ne var ki bu hırs onların bütün tarihleri boyunca dile getirilecek olan bir iç gerilimi besler. Bu anlamda Fransız devrimi sırasında ortaya çıkan eşitlikçi özlemler sosyalizmlerin daha sonraki belirsizliklerini gösterirler ve bu nedenle de insan haklarının gerçekleşmesinin işareti olarak kabul edilebilirler; çünkü gerçek eşitlik hukuksal eşitliğe gerçek anlamını ve içeriğini vermiştir bu durumda ama öte yandan da gerçek olmayan bir eşitliğin hukuksal anlamda bir hayal olduğu ve özgürlükleri de tahrip ettiği ifşa edilmiştir.

Eski komünizmlerden ayrılan sosyalist tasarıların gene de bazı ortak özellikleri ve özel gerilimleri vardır. Elie Halevy’nin belirttiÄŸi gibi bütün sosyalizmler “kendi haline bırakılmış sanayiciliÄŸin istismarcılıklarına ve aşırılıklarına karşı tepkiler” baÄŸlamında olumsuz biçimde tanımlanırlar. Ama önerilen sistemlerin çeÅŸitliliÄŸi olumlu bir tanımı da mümkün kılar çünkü bunların ortak özelliÄŸi bireysel giriÅŸimlerin keyfiliÄŸine dayalı bir toplumsal düzenin yerine yepyeni, görülmemiÅŸ bir örgütlenme biçimi getirmektir. Tüm sosyalist okullar bu atılımla beslenirler ve amaçlan toplumsal örgütlenmeyi iyileÅŸtirmek deÄŸil deÄŸiÅŸtirmektir. Öte yandan bunların tümü toplumsal örgütlenme içinde üretim dünyasının önemini de kavramışlardır ve bütün çabalarını pazarın rastlantılarının yerine bilinçli ve örgütlü araçların kullanılması, iktisadi iÅŸlemlerin bilinçli biçimde yönlendirilmesi üstünde yoÄŸunlaÅŸtırmışlardır Ve nihayet tümü sanayileÅŸmeyle gelen ve işçilerle yöneticileri karşı karşıya getiren sıkıntı verici ve zararlı çatışmalara duyarlıdırlar. Bu alanda Marksist vokabüler göründüğü kadar yenilikçi deÄŸildir. -Plerre Leroux 1834’te “Proleterlerin burjuvaziye karşı güncel mücadelesi mi?” ifÅŸaatını yapmıştır. Bir an için düzenin cin zensizliÄŸe egemen kılınması, ekonomik güçlerin örgütlenmesinin pazarın rastlantılarına egemen kılınmasının devlete ya da özyönetimli kooperatiflere ait olup olmadıkları meselesini bir yana bırakalım ve sosyalist okulların bu görece yakınlığının kaba ütopik sosyalizm ve bilimsel sosyalizm karşıtlığını saf dışı ettiÄŸini belirtelim.

—————————

Miguel Abensour’un belirttiÄŸi gibi Engels ’in, el kitabı Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm ’de formüle ettiÄŸi bu karşıtlık amacı kesinlikle ütopik radikalliÄŸi dışlamak olmayan, tersine onun amacını gerçekleÅŸtirmek olan uzun bir teorik yolculuÄŸun karmaşıklığını gizler.

Gerçekten Marx ve Engels’ten kesinlikle çok uzak olmayan tutucu ütopyalar eleÅŸtirisi Insani imkansızlıklar listesini çıkarmaya çalışır. Marx “bilim adına, düşçü ütopyacıları sarsan ÅŸimÅŸekleri çaktıran bir Jupiter” deÄŸildir (M. Abensour, 1976). Üstünde düşündüğü amacın dışında deÄŸildir o, Owen, Fourier ve Saint-Simon gerçekten etkiler kendisini. Buna inanmak için Marx’ın ilk sosyalistler karşısındaki konumunun basit biçimde ifade edildiÄŸi Komünist Parti Manifestosu’nu tekrar okumak yeterlidir. Onlara bakışı ve deÄŸerlendirmesi devrimcidir. Olumludur. Marx’a göre sosyalistlerin yazıları mevcut toplumun temellerine saldırır ve “dolayısıyla o dönemde işçileri aydınlatma konusun da çok deÄŸerli gereçler saÄŸlamışlardır”. Bu sistemlerin yaratıcılarını devrimciler olarak görür ve onları “genel bir çilecilik ve kaba bir eÅŸitlikçilik” tasarlayan Fransız devriminin çaÄŸdaÅŸ komünist kuramcılarından kesin biçimde ayırır.

Ona göre Saint-Simon, Fourier ve Owen sanayinin geliÅŸmesiyle atbaşı giden “sınıf çatışmasının bilincindedirler”. Marx düşüncelerini onların projesiyle birleÅŸtirmek ister ve bu projenin yetersizliÄŸini ifÅŸa etmek gibi bir amacı yoktur.

Genellikle belirtilenin tersine, Marx ilk sosyalist sistemlerin bilimsel yetersizliÄŸi üstünde durmaz, o daha çok bunların aradıkları “sosyal bilim”e mal ettikleri rolün altını çizer. Gerçekten de onlar bu bilimden, propagandası önce yayılmasını, daha sonra da uygulamasını saÄŸlayacak olan bir toplum planı çıkarmak isterler. Bilim onlar için bir toplumsal etkinlik yerine geçer çünkü proletaryanın, acılarını bildikleri ama devrimci gücünden habersiz oldukları yeni sınıfın tarihsel rolünü kavrayamamışlardır.

Sonuç olarak Marx’ın arzusu büyük hayalci üstatları saf dışı etmek deÄŸildir, tersine, efendilerinin düşüncelerine manyakça baÄŸlılıkla ve toplum düzenini yıkmak için sınıf çatışmalarından destek almayı reddetmeleriyle gerici olan sekter çömezlerini ayıplama pahasına onların giriiÅŸimine somutluk ve gerçeklik kazandırmaktır.

Çünkü söz konusu olan kesin ya da kurumsal deÄŸiÅŸimler deÄŸil yıkmadır. M. Abensour esasen “çatışkılı ütopya/bilim” ikilisinin “kısmi devrim-tam devrim”ayrımını gerçekten maskelediÄŸi düşüncesini ön plana çıkarmaya çalışır. Marx’ın öteki metinleri, özellikle Hegel’in Hukuk Felsefesinin EleÅŸtirisine Katkı ve Yahudi Sorunu bu yaklaşımın temelinin kanıtlarıdır. Marx ilk sosyalistlerin projelerinde, toplumun sadece yeni siyasal örgütlenmesinden kesinlikle tatmin olmadıkları ama gerçek devrimciler olarak toplumun temellerine saldırma önerileriyle özdeÅŸleÅŸtirir kendini. Sadece siyasal olan bir devrim kısmi bir devrimdir ve hayalci eÄŸilimler içindedir… genç Marx’ın çeÅŸitli yanlarında iÅŸlediÄŸi sezgi budur. Ve öte yandan Marx sözgelimi siyasal mücadelelere radikal biçimde yabancı kalan ve “mutlaka safdışı edilmesini” isteyen, uygarlığın iki temel direÄŸi evlilik ve ticarete ÅŸiddetle çatan bir Fourier’ye bu yüzden gönül borcu duyar.

Her şey burada düğümlenir çünkü sosyalistlerin buluşları aynı zamanda yanılgıları ve teorik ve pratik hatalarıdır. Bu buluş bütüncül bir olgu olarak sanayi toplumunun bulunuşudur ve bu olgu donanmış olduğu siyasal örgütlenmeye indirgenemez, aynı zamanda toplumsal sonuçlarından bağımsız olarak anlaşılabildiğinden iktisadi örgütlenmesine de indirgenemez.

Eski toplumsal ilişkileri alt üst eden, son derece tartışmalı ve gelişmesinin gizliden gizliye gerekli kıldığı ama aynı zamanda da bu toplumun frenlediği yeni toplumsallık biçimleri barındıran yeni ilişkiler getiren bir sanayi toplumu.

Bütün sosyalistler, toplumun siyasal örgütlenmesinin, iÅŸleyiÅŸinin sadece kısmi bir görünümünü verdiÄŸini düşünürler ve dolayısıyla muhtemelen temsili demokrasiye ve insan haklarına saygılı olmaya karşı belli bir kayıtsızlığın eÅŸlik ettiÄŸi farklı siyasal rölativizasyon biçimlerine yönelirler. Bu kayıtsızlığın hatta bu insan hakları inkarının sadece Marksistlere özgü bir tavır deÄŸil, sosyalistlerde genel olarak görülen bir tavır olduÄŸunu hatırlatmaya gerek var mıdır? Saint-Si mon, 1803’te bir gerçeÄŸi dile getirmemiÅŸ midir?:“toplumsal özgürlük sorununun çözümü gibi görülen insan hakları bildirgesi aslında bu sorunun gerçek anlamda dile getirilmesinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir[….] Parlamenter yönetim biçimi kesinlikle tüm öteki yönetim biçimlerine tercih edilmelidir; ama bu sadece biçim’dir ve temel olan mülkiyet’in oluÅŸmasıdır”. İnsan hakları karşısında sosyalist tavırlar alma konusunda Marksizmin özgünlüğü bu baÄŸlamda aÅŸma iradesinin bütün özelliklerini sergilemektir ve demokratik siyasal yaÅŸama özgü gerilimleri derinleÅŸtirmek deÄŸildir.

Fransız-Alman Yıllıkları ÅŸubat 1844’de Marx’ın çok bilinen bir metnini (“Yahudi Sorunu Üstüne”) yayımlamışlardır. Bu metinde insan hakları bildirgesinin asla inkar edilmemiÅŸ ünlü bir eleÅŸtirisi yer almıştır. Sözünü ettiÄŸimiz bu aÅŸma iradesi dikkate alındığında bu metnin örnek bir deÄŸeri vardır. “Yahudi sorunu” denince 1840’ta Yahudilerin Prusya’daki durumunu anlamak gerekir. 4 Mayıs 1816 fermanından sonra Yahudiler siyasal görevler alamazlar ve bazı ikinci derecedeki görevlerden de uzaklaÅŸtırılırlar. Yahudi sorunu tarihsel olarak Yahudilerin hukuksal-siyasal dışlanmalarıyla tanımlanır ve bu dışlanma geleneksel Hıristiyan Yahudi düşmanlığıyla yönlendirilir ve genci bir devlet tarafından da benimsenir. Marx’ın alelacele burjuvalarla aynı kefeye koyduÄŸu Yahudilerin statüsü diye bir derdi yoktur. Ama sürekli kaymalarla, dinsel özgürlükten siyasal özgürlüğe geçerek gerçek insan özgürlüğünün koÅŸullarını belirlemeye çalışacaktır. Bu açıdan bakıldığında Yahudi sorunu’nun temel tezi siyasal özgürlük statüsüyle ilgilidir. Bu siyasal özgürlüğün yetersiz ve aldatıcı olduÄŸu düşünülür. Insanların gerçek özgürlüğü konusunda siyaset masasında oyun oynanmaz. Burjuva toplumunun çeliÅŸkilerinin analizi yapılmadan insan özgürlüğü olmaz. Maddi çıkarların üretildiÄŸi dünya insanlığın ve onun özgürlük ve mutluluÄŸuyla oynandığı dünyadır. İnsan haklarının Marksist eleÅŸtirisinin baÄŸlamı budur. Genellikle belirtilenin tersine, Marx ilk sosyalist sistemlerin bilimsel yetersizliÄŸi üstünde durmaz, o daha çok bunların aradıkları “sosyal bilim”e mal ettikleri rolün altını çizer. Gerçekten de onlar bu bilimden, propagandası önce yayılmasını, daha sonra da uygulamasını saÄŸlayacak olan bir toplum planı çıkarmak isterler. Bilim onlar için bir toplumsal etkinlik yerine geçer çünkü proletaryanın, acılarını bildikleri ama devrimci gücünden habersiz oldukları yeni sınıfın tarihsel rolünü kavrayamamışlardır.

Sonuç olarak Marx’ın arzusu büyük hayalci üstatları saf dışı etmek deÄŸildir, tersine, efendilerinin düşüncelerine manyakça baÄŸlılıkla ve toplum düzenini yıkmak için sınıf çatışmalarından destek almayı reddetmeleriyle gerici olan sekter çömezlerini ayıplama pahasına onların giriiÅŸimine somutluk ve gerçeklik kazandırmaktır.

Çünkü söz konusu olan kesin ya da kurumsal deÄŸiÅŸimler deÄŸil yıkmadır. M. Abensour esasen “çatışkılı ütopya/bilim” ikilisinin “kısmi devrim-tam devrim”ayrımını gerçekten maskelediÄŸi düşüncesini ön plana çıkarmaya çalışır. Marx’ın öteki metinleri, özellikle Hegel’in Hukuk Felsefesinin EleÅŸtirisine Katkı ve Yahudi Sorunu bu yaklaşımın temelinin kanıtlarıdır. Marx ilk sosyalistlerin projelerinde, toplumun sadece yeni siyasal örgütlenmesinden kesinlikle tatmin olmadıkları ama gerçek devrimciler olarak toplumun temellerine saldırma önerileriyle özdeÅŸleÅŸtirir kendini. Sadece siyasal olan bir devrim kısmi bir devrimdir ve hayalci eÄŸilimler içindedir… genç Marx’ın çeÅŸitli yanlarında iÅŸlediÄŸi sezgi budur. Ve öte yandan Marx sözgelimi siyasal mücadelelere radikal biçimde yabancı kalan ve “mutlaka safdışı edilmesini” isteyen, uygarlığın iki temel direÄŸi evlilik ve ticarete ÅŸiddetle çatan bir Fourier’ye bu yüzden gönül borcu duyar.

Her ÅŸey burada düğümlenir çünkü sosyalistlerin buluÅŸları aynı zamanda yanılgıları ve teorik ve pratik hatalarıdır. Bu buluÅŸ bütüncül bir olgu olarak sanayi toplumunun bulunuÅŸudur ve bu olgu donanmış olduÄŸu siyasal örgütlenmeye indirgenemez, aynı zamanda toplumsal sonuçlarından bağımsız olarak anlaşılabildiÄŸinden iktisadi örgütlenmesine de indirgenemez. Bunun ağırlık noktası da bilinir. Buıjuva demokrasisinde sivil ve siyasal özgürlükler insanlara sadece geçici doyumlar saÄŸlayabilirler. Esasen dinsel olan bu dünya ve öte dünya karşıtlığı gerçek yaÅŸamın gerçek yaÅŸamdan, olabildiÄŸince çok sayıda insana ahlaksızca bir çalışma ve deÄŸiÅŸ tokuÅŸ empoze eden gerçek sadelikten çok uzak olduÄŸu demokratik devlet de vardır. Siyasal haklar kolektif yaÅŸama ancak uzaktan katılabilen yurttaÅŸların haklarıdır. YurttaÅŸlık hakları burjuva toplumuna dahil olan insanların haklarıdır. Böylece Insan Hakları Bildirisi öteki insanlardan ve kolektiviteden ayrı “bencil insan”ın haklarını benimser. Sivil özgürlükler sınırlı bir özgürlük anlayışına baÄŸlı kalırlar ve bu anlayışa göre baÅŸkası her zaman bir engeldir ve hiçbir zaman yardımcı olmaz benim eylemlerime. Özgür olmak insanın, baÅŸkalarına aldırmadan, malını mülkünü kendi çıkarına göre kullanarak “keyfine göre” davranmasıdır.

İnsan Hakları Bildirisi’nin andığı eÅŸitlik, giriÅŸim, alma, satma konusunda eÅŸit özgürlüğe indirgenir. Güvenlik bencilliÄŸe dayalı bir toplumsal düzeni güvence altına almak için kamu gücüne baÅŸvurma anlamına gelir. Haklar, kesin olarak sadece biçimsel özgürlükleri saÄŸlayabilirler. Bunlar bir sınıfın baÅŸka bir sınıfa tahakkümünü maskelemeye yönelik hukuksal hayallerdir. Bu bildiri aynı zamanda Hegelvari Aufhebung anlamında sanayi toplumunun toptan yıkılmasını destekleyen deÄŸiÅŸtirme, düzenleme ya da tamamlama demektir.

—————————————–

Marksizmin bir ekonomist sapmasının unsurları hiç kuşkusuz çok ince diyalektik özellikler taşıyan bu metinde gösterirler kendilerini; ama çok önemli değildir bu. Yahudi sorunu insanlığın mutluluğu, bu dünyadaki Tanrı krallığı, burjuva toplumunu belirleyen çatışmaya son verme, toplumun global ve tamamen rasyonel biçimde yeniden örgütlenmesiyle uzlaşması ve barışa kavuşmasıyla ilgili olduğundan sosyalist vizyonların temelini oluşturan siyasal karışıklıkları kesin biçimde açıklığa kavuşturur.

Totalitarizmin çaÄŸdaÅŸ eleÅŸtirileri Marksizm esasen bir çatışmalar fikri olmadığının altını çizmiÅŸtir yeteri kadar. Altını çizdiÄŸi toplumun bölünmesi, çatışmalar, zıtlıklar aslında geçicidir. Proleterlerin kurbanları oldukları bölünmeler baÄŸlamında yeniden fethedilen bir birlik rüyası Marksizmin temelini oluÅŸturur ve Marksizm bu baÄŸlamda demokratik mantığa, çatışmaların giderilmesine yani aynı zamanda sürmesi mantığına karşıdır. İlk sosyalistlerin -M. Abensour’un deyiÅŸiyle büyük hayalci-potansiyel olarak totaliter olabileceklerini ileri sürerek deÄŸil, iki gereklilik arasında, bireysel özerklik ve birlik arasında gerçekten uzlaÅŸtırmadan birleÅŸtirdikleri, yeniden gündeme getirdikleri gerilimin, Marksist sosyalizmin biçimlerinden birini, sosyalist hareketler içinde tarihsel olarak empoze edilmiÅŸ biçimini oluÅŸturduÄŸu yeni bir teorik düzenlemeyi gerekli kılmasıyla daha ileri gitmek mümkündür.

Sözgelimi bu gerilimin “yüce hayalci” Fourier ’nin yapıtlarında gösterildiÄŸi açıktır; Fourier’nin bütün metinleri, sonsuza kadar yorumlanabilecek radikal spontanlık ve sivilize düzensizlik eleÅŸtirisi, tutkuların ve çılgınlıkların tam özgürlüğü, toplulukların uyumlu örgütlenmesi arasındaki bu paradoksal ittifakı belirtirler.

Sosyalizmlerin belirsizlikleri ve Marksist sosyalizmin bunları çok endiÅŸe verici bir biçimde sunması Claude Lefort ya da Hannah Arendt tarafından ifade edilmeden çok önce Jean Jaurés ’nin, amacı sosyalizmde insanlığın ve adaletin zaferini selamlamak olan Alman sosyalizminin kökenleri tezinde yer almıştır. Jaurés sosyalizmin “Luther’in öğretisi ve yazılarında yer aldığını gösterebilir ancak Luther sivil eÅŸitliÄŸin yollarını gerçekten sadece Hıristiyan eÅŸitliÄŸi peÅŸinde koÅŸarak hazırlamıyordu, aynı zamanda Özgür iradeye de karşı çıkarak kutsallığın insan iradesini soyutlamayı reddediyordu ve böylelikle “ekonomi politikte sosyalizm olacak olan gerçek Özgürlük anlayışı”nın taslağını çiziyordu.

Gerçekten de Almanların “her bireysel iradeyi kutsal ve insani ÅŸeylerin düzenine baÄŸlamak gibi bir alışkanlıkları vardır”, öyle ki onlara göre siyasal özgürlük “ancak devletin vatandaÅŸlar arasında kurduÄŸu adil düzene göre deÄŸer kazanabilir”. Böylece Jaurés Alman dehası ve Fransız dehası arasındaki ayrımı getirir, bunlardan biri zıtların uzlaÅŸtırılmasına götürülür, öbürü ise ikisinden birinin ön plana çıkarılmasına.

Almanlara göre bireyin Özgürlüğü devlet tarafından saÄŸlanmalı ve güvence altına alınmalıdır buna karşılık Fransızlar bireysel Özgürlüğün karşısına kolektif gücü çıkarırlar. Bu ayrım yapıt içinde çeÅŸitli tarzlarda biçimlendirilmiÅŸtir. “Sivil toplumda devlet sosyalizmi denen ÅŸeyi taslaklandıran” ve “gerçek ve tam özgürlüğü kiÅŸinin bireyselliÄŸinde, bireyin soyutlanmasında, sözde Özgür iradede deÄŸil evrensellikte ve devlette gören” Hegel’e saygı gösterilmesine duyarlıdır.

Son tahlilde bütün insanları tek ve aynı sosyalizm çatısı altında birleÅŸmeye çağıran, Alman diyalektik sosyalizmiyle Fransız ahlaksal sosyalizmi arasında uyum kurmaya çalışan Jaurés’nin teÅŸvik edilmesini yönlendiren bu anlayıştır. Bu uyumun ilkesi Fransız sosyalizmini, döneme göre, daha tam ve somut bir sosyalizmi getirecek olan diyalektik süreç içine oturtmaktır.

Benolt Malon’un çizgilerini belirlediÄŸi tam sosyalizm Jaurés tarafından Fransız sosyalistlerinin ayrı bir özgürlüğü ve soyut adaleti ön plana çıkarmalarının aşılması biçiminde anlaşılmıştır. Jaurés göre gerçek sosyalizm Marx ’ın ve Lassalle ’ın sosyalizmidir. DoÄŸrudan doÄŸruya Hegel’den gelir. Hegel

diyalektiÄŸi Mutlak’ın ve ldea’nın daha eksiksiz bir dönemi içinde çözümlenerek önceki dönemlerin çeliÅŸkilerini gösterir. Marx, ekonomi ve tarihin diyalektik yürüyüşünü sergileyerek, olayların sürecini, insanın beynine aktarımının yerine koyar.

Jaurés’nin düşündüğü sosyalizm Hegel ÖrgenciliÄŸinin, sivil toplum ve siyaset toplumu ayrımını aÅŸma konusunda Marksist iradenin, onları aÅŸma amacıyla çatışmaları keskinleÅŸtiren ve belirsiz bildirilere meydan okuyan bir tarih anlayışının mirasıdır. İlk sosyalizmlerde görülen iç gerilimler ne olursa olsun, bu ÅŸekilde bulunan çıkış yolunun aslında, onların adil ve Özgür bir düzenle ilgili barışçı özlemlerinin bazı boyutlanudan vazgeçilmesinden geçtiÄŸini inkar etmek boÅŸtur. Özellikle Jaurés demokrasi lehinde siyasal ve teorik tavırlarına raÄŸmen (Discours a la jeunesse ve Discours de Toulouse) Fransız demokratik sosyalizminin bazı belirsizlikleri burada köklerini deÄŸilse bile ifadesini bulur, Jaurés’nin “ministerializm”i de, İnsan hakları bildirisi karşısında Marx ınkinden daha titiz tavrı da yapıtlarında demokrasi ve sosyalizmin sadece konjonktürel deÄŸil yapısal uyumunu da saÄŸlayabilecek öğreti unsurları bulunmasına olanak vermez. Böyle bir uyum araÅŸtırması sosyal demokrasinin belirgin özelliÄŸidir. Sosyal demokrasi 1890 yıllarında, doÄŸal olarak sınıflar arasında uzlaÅŸma saÄŸlamaya yönelmiÅŸ parlamenter demokrasi içindeki bazı sosyalist partilerin derin angajmanından doÄŸmuÅŸtur. 1914 öncesi revizyonist bunalım bu angajmanın yol açtığı Ortodokslar ve reformistler arasındaki gerilimleri öğretisel baÄŸlamda ön plana çıkarır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Leninizm’in mutlak biçimde reddedilmesi daha kesin ayrılıklara yol açar. Sosyal demokrasinin iki belirgin özelliÄŸi, sosyalizmin temsili demokrasi biçimlerine saygı içinde aÅŸamalı olarak ve barışçı yollardan kurulması tercihi ve bolÅŸevizme kararlı bir muhalefet saptanır.

Burada gerçek anlamda işçi partileri olan, kurumlar, sendikalar ve derneklerle işçi sınıfı için de kök salmış ve Fransız karşı-örneÄŸinin gösterdiÄŸi gibi bu özellikleriyle seçim iliÅŸkilerine anlam ve güç veren sosyal demokrat partilerin nitelik ve stratejisini açıklamak gibi birÅŸey söz konusu olamaz. Biz sadece, Alain Bergougnioux ve Bernard Manin (1979) gibi, Kautsky ’nin yapıtlarının ve özellikle de Proleterya Devrimi ve Programı (1922) adlı yapıtının “tüm sosyal-demokrat partileri açık ya da kapalı, sert ya da yumuÅŸak biçimde karakterize eden Lenin’ciliÄŸe karşı muhalefetin en derin ve en etkili kavramsallaÅŸtırmasını temsil ettiÄŸini” belirtmek istiyoruz.

Kautsky devrimci ÅŸiddet yanlıları Lenin, Troçki, Buharin ’e karşı terörün mutlaka devrime baÄŸlı olduÄŸuna inanmaz. Onun baÄŸlı olduÄŸu proletarya devriminin iktisadi temelini üretim araçlarının kolektifleÅŸtirilmesi oluÅŸturur. Hareket noktası demokrasidir çünkü demokrasi proletaryayı eÄŸitir ve silahlı mücadeleden korur. Devrimden önce gerekli olan demokrasi aynı zamanda sosyalist toplumu da oluÅŸturacaktır ona göre. Hiç kuÅŸkusuz her toplumda baskı da gereklidir ama demokrasi için tek bir baskı türü vardır ve bu çoÄŸunluÄŸun azınlığa baskısıdır. İşçi sınıfının fethedilmesi olan genel seçim her halükarda proletarya için zararlı deÄŸildir öyle ki proletarya iktidarını demokrasi üzerine inÅŸa edebilir. Buna karşılık halka baskı yapanları demokrasiden dışlamayı öneren Leninist irade her türlü muhalefeti dışlamaya yönelik müthiÅŸ bir ÅŸiddetten yanadır. Kautsky geçici bir proletarya diktatörlüğü aracılığıyla devletin ortadan kaldırılması rüyasına karşı devletin, demokratik biçimiyle var olmasının modern bir toplumun düzenli biçimde iÅŸleyebilmesi için gerekli olduÄŸu görüşüyle karşı çıkar.

Alman sosyal-demokrasisi tarihi temelde parti ve işçi sınıfı özdeÅŸliÄŸini varsayan bu teorik yapının sınırlarını belirlemiÅŸtir. Daha genel olarak sosyal-demokrat partiler yavaÅŸ yavaÅŸ Keynes’çi tekniklere dayalı bir ekonomi politiÄŸi benimsemiÅŸler ve kapitalizmin reforme edilmiÅŸ yapılarındaki sosyal önlemleri ön plana çıkarmışlardır.

Sol, komünist, yıkıcı bir eleÅŸtiriyle pazar ekonomisinin temelini koruma kaygısı içindeki bir sağın eleÅŸtirisi arasında kalan sosyal demokrasi üretim araçlarının ÅŸiddete baÅŸ vurulmadan toplumsallaÅŸtırması için çaba gösterdikten sonra mülkiyet rejiminin tamamen deÄŸiÅŸtirilmesinden vazgeçmiÅŸtir. Uzun süre yinelenen devrimci üs lup bir öğretiden, yaratıcısının düşüncesinde kapitalizmin yeni bir gençliÄŸini getirecek olan ama burada sosyal demokratların devleti iktisadi bir birey gibi gördükler Keynesçilikten esinlenen kısa vadeli makroekonomik önlemleri kapsamıştır. Nihayet 1959’da Bad Godesberg programı sosyal demokrasinin, yetersizliklerini toplum ve toplumsal eÅŸitlik yararına devlet müdahaleleriyle kapatmak pahasına kapitalist yapılara uyarlanmasını resmileÅŸtirir. Bir açık ekonomi çerçevesi içinde Keynes’çi çarelerin iÅŸ olanakları yaratma baÄŸlamında çaresiz kaldığı dönemde ekonomik hayatı harekete geçirme baÄŸlamında gitgide sınırlı kalan sosyal demokrasi özünü yitirmiÅŸ gözükür. Bir demokratik sosyalizmi etkin kılma iradesi her zaman pazar ekonomisine baÄŸlı düzensizlikleri ve sıkıntıları bir türlü aÅŸamayan bir demokrasinin zaferinden abartılı bir keyif duymadan sosyalizmden vazgeçmeyle sonuçlanacaktır. Dolayısıyla baÅŸlangıçta sanayi toplumunun çeliÅŸkileri ve çatışmalarının aşılması iradesiyle beslenen daha sonra ise bu uzun dönemece raÄŸmen onun formülünü iyileÅŸtirmeye katkısı olmayan temsili demokrasinin erdemlerini tanımaya götüren bir sosyalizmin kaderi bu olacaktır.

Sosyalizm başka yollar benimseyebilir miydi ya da bugün de yapabilir mi bunu? Eğer demokratik sosyalizm günümüzde haiz işlenmesi gereken bir öğretiyse bu hiç kuşkusuz doğmakta olan bir sosyalizm içinde demokrasiye özgü gerilimleri aşmaktan çok derinleştirmeyi düşünenlerin yapıtlarına bir dönüş pahasına olabilir.

Bentham yararcılığına çok ÅŸey borçlu olan Robert Owen’m düşüncesi ve eylemi bu perspektif içinde yeniden irdelenmelidir. Bununla birlikte bu ÅŸekilde düşünülen sosyalizm, Max Weber ’e göre, liberal” kapitalizmden bütünüyle kopamaz çünkü tüm etkinliklerin rasyonalizasyonu baÄŸlamında aynı süreç içinde yer alır ve kağıt üstündeki haklarla “temel” haklar arasında, yasanın biçimsel genelliÄŸiyle kesin müdahale talepleri arasında bölünmüş modern doÄŸal hukukun iç çatışmasını sergiler (Weber, 1922).

Böylece, Max Weber’e göre negatif bir diyalektik insan haklarından sosyalizme götürür Aydınlanma diyalektiÄŸi bizi daha örgütlü ve daha barışçı bir topluma mı götürmektedir yoksa genel bir bürokratikleÅŸmeye mi? Weber’in çıkardığı sonuç kabul edilsin, edilmesin çözümlemeleri sosyalizmin gündemde olduÄŸunu düşündürür. BeÄŸenelim, beÄŸenmeyelim insan hakları düşüncesi ve yasalar önünde eÅŸitlik ilkesi gerçekten demokrasinin geliÅŸmelerine doÄŸru götürürler ve bu geliÅŸmeler sosyalistlerin sürekli deÄŸerlendir dikleri gerekliliklerle karşı karşıyadırlar.

Yorum Yapın


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný