Felsefe Sözlüğü..d…
DEĞER: Kişinin, isteyen, ihtiyaç duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey. İnsanların ihtiyaç ve istemeleri farklı olduğundan sayısız değer türleri vardır.
DEİZM: Vahiy ya da bir kilise öğretisi aracılığıyla edinilmiş her türlü dinsel bilgiye karşı çıkan buna karşılık belirli bir dinsel bilgi bütününü herkesin doğuştan taşıdığını ya da us yoluyla elde edebileceğini savunan görüşe denir. Deizm, tanrılık gücünün sadece yaratma işlemiyle sınırlandığını ve bir kez yaratıldıktan sonra dünyanın hiçbir işine karışmadığını eş deyişle dünyayı yönetmediğini belirtir.
Deizmin dayandığı “doÄŸal” din kavramı baÅŸlıca iç kaynaktan beslenir. İnsan usuna duyulan inanç, dogmacılığa ve hoÅŸgörüsüzlüğe yönelen vahiy öğretisinin, reddedilmesi ve tanrının düzenli bir dünyanın ussal mimarı biçiminde kavranması. Deizmciler Hıristiyanlıkta ve dünya dinlerinde görülen ibadet, inanç ve öğreti farklılıklarının temelinde evrensel olarak benimsenmiÅŸ din ve ahlak ilkelerinin, ussal bir özün bulunduÄŸunu öne sürerler.
Deizimcilere göre kendi başına doğal din, her türlü kuşku ve yozlaşmadan uzaktır. Bu yüzden us yoluyla doğrulanmış yalın ahlakı, doğrular dışında Hıristiyanlığın sonradan eklediği tüm öğelere karşı çıkarlar.
DEKARTÇILIK (Cartezyanizm): Descartes’in felsefesi Descartes, düşünsel felsefenin büyük çapta aÅŸamacılarından biridir. AntikçaÄŸ Yunan, şüpheciliÄŸinden yüzyıllarca sonra şüpheciliÄŸi temel bir yöntem olarak kullanmış ve bunu analitik geometri adı verilen matematiksel bir kesinlikle uygulamaya çalışarak yepyeni doÄŸrulara varmayı denemiÅŸtir. Temel yöntem, şöyle özetlenebilir: önce bir ilke olarak, edinilmiÅŸ bütün bilgilerinden şüphe etmeliyim ve onları bir yana bırakarak ilk ve saÄŸlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların bütün düşünceleri birbirine baÄŸlıdır, birbirinden çıkar. Bir düşünmeyi doÄŸuran ondan önce gerçekleÅŸmiÅŸ baÅŸka bir düşüncedir. Düşünceler bir neden sonuç zinciri içerisinde sürüp gider(mekanizm) öyleyse sırayı titizlikle kovalarsam doÄŸru olmayan bir düşünceyi doÄŸru sanmaktan sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam doÄŸru olana ulaÅŸabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek ÅŸey şüphe etmektir. Bütün bilgilerden şüphe etmek, düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse, var olduÄŸumda şüphesizdir. Düşünüyorum öyleyse varım.şüphe edemeyeceÄŸim ilk ve saÄŸlam bilgim budur. Åžimdi, neden sonuç zincirini titizlikle kovalayarak, bütün öteki bilgileri bu temelden çıkarabilirim.
Descartes’in baÅŸlıca öğretileri ÅŸunlardır.
1)Gerçeklik, özü düşünme, olan zihin ile özü üç boyutlu uzam olan madde biçiminde ikiye ayırabilir.
2)Tanrı, zihin ve madde kavramları doğuştan gelir ve deneyimden kaynaklanmaz.
3)Felsefede doğruya erişmenin yanılmaz yöntemi, şüphe edilemez, açık ve seçik bir önerme ya da kavramlara ulaşıncaya değin her şeyden şüphe etmektir.
Descartesçi düşünürlerin çoÄŸu Descartes’in “ Düşünüyorum, öyleyse varım” deyiÅŸinde anlatımını bulan, düşünen öznenin düşündüğünden, dolayısıyla var olduÄŸundan şüphe edemeyeceÄŸi yöntemindeki önermenin, ilk ve açık seçik doÄŸru olduÄŸu görüşünde birleÅŸir. Gene Descartesçilerin büyük bir bölümü , bu ilk doÄŸru temelinde yalnızca usa dayalı bir felsefede ve bilim sisteminin kurulabileceÄŸi görüşündedir. Buna baÄŸlı olarak Dekartçılık bütünüyle usa bir :-):-):-):-)fizik geliÅŸtirilebileceÄŸini savunur.
DEMİOURGOS: Düzenleyici Tanrı… Antik Yunan düşünürü Platon’a göre ‘iyi’ ideası düzenleyici bir Tanrı’dır. Yaratmış deÄŸil biçim vermiÅŸtir. AntikçaÄŸ Yunanlılarında yaratma düşüncesi yoktur; bir sanatçı, bir mimar gibi yapma, düzenleme, biçimlendirme çabası vardır. Bu anlayışa göre dünya yoktan var edilmemiÅŸ, idealar gibi ilksiz ve sonsuz olan biçimsiz özdekten düzenlenip biçimlendirilerek meydana getirilmiÅŸtir. Platon’a göre bu biçimlendirmede örneklik eden idealardır, evrendeki bütün varlıklar bu ideal ilk örneklerine uygun olarak özdeÄŸi biçimlendirme yoluyla yapılmışlardır. Bu terim Platon’ca evren ruhu, gnostiklerce ikinci Tanrı ve Hegel’ce düşünce süreci anlamında kullanılmıştır.
DENEYCİLİK: Alm. Empirismus, Fr. empirisme, İng. empiricism
Bilgimizin biricik kaynağının deney olduÄŸunu savunan bilgi öğretisi. Bu öğretiye göre, bütün bilgilerimiz deneyden gelir; anlıkta deneyden gelmeyen hiç bir ÅŸey yoktur. YeniçaÄŸ felsefesinde deneyci bilgi öğretisinin (empirizmin) kurucusu Locke’dur. BaÅŸlıca temsilcileri F. Bacon, D. Hume, J. 5. Mill.
Karşıtı bkz usçuluk.
DETERMİNİZM: Ahlaki seçimler dahil bütün olayları, özgür iradeyi ve insanın baÅŸka türlü davranabilmesi olanağını dışlayan, önceden varolan nedenlerce belirlendiÄŸini savunan kuram. Bu kurama göre evrenin tümüyle ussal bir yapısı vardır; belirli bir durumun eksiksiz bilgisine sahip olmak, o durumun, geleceÄŸine iliÅŸkin yanılmaz bilgiyi de olanaklı kılar. Laplace’e göre, evrenin bugünkü durumu, önceki durumunun sonucu, sonraki durumunun ise nedenidir. Bir zihin, belirli bir anda doÄŸada iÅŸleyen bütün güçleri ve doÄŸanın bütün bileÅŸenlerinin karşılıklı konumunu bilebilse, küçük ya da büyük her birimin hem geleceÄŸini, hem geçmiÅŸini kesin olarak bilebilir.
Determinizm yandaşlarına göre, kuramları, ahlaki sorumluluğun kabulüne aykırı değildir. Örneğin belirli bir davranışın kötü sonuçları önceden görülebilir; bu da insana ahlaki sorumluluk yükler ve insan eylemlerini etkileyebilecek engelleyici bir dış neden oluşturur.
DİALEKTİK: Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yolu.
Diyalektik düşüncenin baÅŸlangıcı, doÄŸayı ve evreni oluÅŸturduÄŸu düşünülen ateÅŸ, hava, su, toprak gibi ilk öğelerin (arkhe) aralarındaki karşılıklı çatışma-dönüşme iliÅŸkileri biçiminde, Sokrates öncesi fizikçilerde görülür. Daha sonra ÅŸeylerin karşıtlarından yola çıkarak var olmaları ve gene karşıtları içinde yok olmalarını ele alan Herakleitos, diyalektiÄŸi evrenin etkin bir ilkesi olarak düşünmenin öncüsü oldu. Aristoteles’e göre, bazı kabullerden yola çıkarak usavurma yoluyla bunları saçmaya indirgeyerek karşıtlarını kanıtlama tekniÄŸi anlamında diyalektiÄŸin kurucusu Elealı Zenon’du.
DiyalektiÄŸi bir yöntem olarak ilk kullanan ise Sokrates’tir. Sokrates için diyalektik, karşılıklı, karşılıklı soru-yanıt yoluyla kavramlara açıklık getirme yöntemidir. Karşı tarafın yanıtından yola çıkarak bunun gene onun düşünceleri açısından tutarsız ve çeliÅŸik olduÄŸunu göstermek, yöntemin ilk aÅŸamasıdır. Bundan sonra karşılıklı soru- yanıtlarla, tartışma konusu kavram çeÅŸitli açılardan ele alınır, açımlanır.
Sokrates’in açıklama yöntemini belirli bir varlık görüşüne baÄŸlayan Platon, diyalektiÄŸi bilgi görüşüne dayalı bir eÄŸitim yöntemi olarak geliÅŸtirdi. Ona göre diyalektik, bir varlık sıralaması içinde en alt düzeyden gittikçe yükselerek sonunda idea’lara varmak için izlenen bir öğretme ve öğrenme sürecidir.
YeniçaÄŸ felsefesinde diyalektik terimini ilk kullanan Kant’tır. Kant’a göre diyalektik yanılgını mantığıdır;; kendi halindeki us, bazı usavurma iÅŸlemlerini mantıksal sınırlarına kadar götürüp sonunda kendisiyle çatışma içine düşer. Ortaya çıkan antinomileri (çatışkıları) gidermek içinse Kant’ın “transandantal diyalektik” adını verdiÄŸi yöntem uygulanır; iki karşıt sav arasındaki çatışma, hem tezin, hem de antitezin karşıtının olanaksızlığı kanıtlanarak giderilir. Böylece Kant için diyalektik, hem usun içine düştüğü doÄŸal bir yanılgı biçimi, hem de bunu düzeltmek için kullanılacak bir eleÅŸtiri ve yanlış gösterme yöntemi haline gelir.
Diyalektik anlayışının temelinde yatan üçlü düşüncesini Kant’tan alan Hegel, buna bambaÅŸka bir anlam yükledi. Hegel’e göre, gerçekleri oluÅŸturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına(antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliÄŸini oluÅŸturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını saÄŸlayan bilinç içeriÄŸini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduÄŸu gibi dünya tarihinin de oluÅŸum ilkesidir.
Diyalektik usavurmayı Hegel’den ve Sokrates öncesi filozoflardan alan Karl Marx’a göre diyalektik tarihsel bir süreçtir; ekonomik temelli bazı toplumsal oluÅŸumların zaman içinde karşıtlarını üretmeleri, karşıtların giderek çatışmaya dönüşmesiyle de yeni oluÅŸumun etkisini ortadan kaldırması biçiminde yürür.
Diyalektik kavramı günümüzde, :-):-):-):-)fizik teriminin tam karşıtı olarak yeni ve bilimsel bir dünya görüşünü dile getirir.
DİALEKTİK İDEALİZM: Hegel’in idealizmine diyalektik idealizm denir.
Hegel, tarihin ve düşüncenin diyalektik bir süreç içinde geliÅŸtiÄŸini savunmuÅŸ, dinden siyasete, mantıktan estetiÄŸe kadar bütün alanlar için geçerli gördüğü bu sürecin Mutlak Tin’e ya da zihne (geist) varılmasıyla son bulacağını ileri sürmüştür. Düşüncenin özünde gerçeÄŸin ancak bir bütün olarak kavranabileceÄŸi yatar. Diyalektik, görünürdeki bütün farklılıkların birliÄŸe kavuÅŸtuÄŸu :-):-):-):-)fizik bir süreç “mutlak” ise, var olan her ÅŸeyi kendinde toplayandır.
Varlığın diyalektik geliÅŸim süreci, Hegel’in tin ya da zihin, bazen de idea dediÄŸi Geist’ın kendini belli bir amaca doÄŸru geliÅŸtirmesi, özgürleÅŸmesi sürecidir.Bu süreç içinde “idea” diyalektiÄŸin üçlü aÅŸamasından geçer.İlk aÅŸamada “idea” kendi içindedir ve henüz bir olanaktır. Kendini gerçekleÅŸtirmesi için ikinci bir alan gerekir, bu da doÄŸadır. Ama “idea” doÄŸada kendi özüne aykırı bir duruma düşer, kendine yabancılaşır. Bu aykırılıktan üçüncü aÅŸama olan kültür dünyasında kurtulabilir. DoÄŸada “idea”yı yönlendiren yasa olan zorunluluÄŸun yerini üçüncü aÅŸamada özgürlük alır; özgürlük, tinin devlet, sanat, felsefe ve din gibi, bireylerin üstündeki bazı kurumlarda ve o kurumlarla kendini gerçekleÅŸtirmesidir. Bu son aÅŸamada da tin üç basamak içinde kendini geliÅŸtirir. İlk basamak “öznel tin” dir ve tek tek insanların yaÅŸamındaki henüz tamamlanmamış idedir. İkinci basamak “nesnel tin”dir ve burada kendini toplum, tarih devlet olarak gerçekleÅŸtirir. Üçüncü basamak ise “mutlak tin” dir ve burada tam bilincine ulaÅŸarak kendini sanat, din ve felsefe ile ölümsüz kılar.
Diyalektik idealizm yani Hegelci diyalektik, nesneleri soyutlayarak her birini kendi başına ve deÄŸiÅŸmez özellikleri olan birimler olarak gören “:-):-):-):-)fizik” düşünce biçiminin tersine, nesneleri hareket ve deÄŸiÅŸimleri, karşılıklı iliÅŸkileri ve etkileÅŸimleri içinde ele alır. Her ÅŸey sürekli bir oluÅŸ ve yok oluÅŸ süreci içindedir. Bu süreç içinde hiçbir ÅŸey sürekli deÄŸildir; her ÅŸey deÄŸiÅŸir ve yerini baÅŸka bir ÅŸeye bırakır. Bütün ÅŸeyler çeliÅŸkili yanlar ya da yönler içerir. Bu yönler arasındaki çatışma deÄŸiÅŸimin itici gücüdür ve sonunda ÅŸeylerin deÄŸiÅŸime uÄŸramasına ya da ortadan kalkmasına yol açar. Hegel deÄŸiÅŸme ve geliÅŸmeyi doÄŸada ve toplumda somutlaÅŸan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak görür.
DİALEKTİK MATERYALİZM: DoÄŸada ve tarihte belirleyici olan süreçlerin , kendi içlerindeki karşıtlık yoluyla oluÅŸtuÄŸunu ve bütün olayların bu maddi temelli iliÅŸkilerle açıklanması gerektiÄŸini savunan felsefe görüşü. Tarihsel materyalizm ile birlikte Marksist dünya ve tarih görüşünü oluÅŸturur. Marx ve Engels’e göre materyalim, duyularla algılanabilen maddi dünyanın zihin ya da ruhtan bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak ele alınmasına dayanır. Marx ve Engels zihinsel ya da ruhsal süreçlerin varlığını reddetmemiÅŸler, ama düşüncelerin temelde maddi koÅŸuların ürünleri ve yansımaları olduÄŸunu savunmuÅŸlardır. Maddeyi zihin ya da ruha bağımlı olarak ele alan , zihin ya da ruhun maddeden bağımsız olarak var olabileceÄŸini savunan bütün kuramları ise, maddeciliÄŸin karşıtı olarak gördükleri idealizm altında toplamışlardır. Onlara göre, maddeci ve idealist görüşler felsefenin tarihsel geliÅŸimi boyunca uzlaÅŸmaz bir karşıtlık içinde olmuÅŸtur. Bu nedenle materyalizm ve idealizmi birleÅŸtirmeye ya da uzlaÅŸtırmaya yönelik bütün çabaların kaçınılmaz olarak karışıklık ve tutarsızlığa yol açacağını savunan tam bir maddeci yaklaşımı benimsemiÅŸlerdir.
Marx ve Engels kendi diyalektik anlayışlarını büyük ölçüde Hegel’in görüşlerinden yola çıkarak geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Hegel deÄŸiÅŸme ve geliÅŸmeyi doÄŸada ve toplumda somutlaÅŸan Mutlak Tin’in ya da İdea’nın bir dışavurumu olarak görürken, Marx ve Engels deÄŸiÅŸimi ve geliÅŸimi maddi dünyanın doÄŸasında var olan bir özellik olarak görürüler. Bu nedenle Hegel’in yaptığı gibi olayların gerçek akışının “diyalektiÄŸin ilkeleri”nden çıkarsayamayacağını, ilkelerin olaylardan çıkarılması gerektiÄŸini savunurlar.
Marx ve Engels’in bilgi kuramının çıkış noktası, bütün bilgilerin duyular yoluyla elde edildiÄŸi maddeci öncüldür. Ama bilgiyi yalnızca verili duyu izlenimlerine dayandıran mekanik görüşün tersine bu kuram, pratik çalışma sürecinde toplumsal olarak elde edilen insan bilgisinin diyalektik geliÅŸimini vurgular. İnsanlar nesnelere iliÅŸkin bilgileri yalnızca bu nesnelerle pratik etkileÅŸim içinde ve pratiklerine denk düşen düşünceleri biçimlendirerek edinirler. Düşüncelerin gerçekliÄŸe uygunluÄŸunun, yani doÄŸruluÄŸunun sınanmasını saÄŸlayan tek araç toplumsal pratiktir. Bu bilgi kuramı, kendinde ÅŸeylerin yaratıcılığından dolayı insanların yalnızca duyumlanabilir görüntüleri bilebileceÄŸini öne süren öznel idealizme ve duyular üstü gerçekliÄŸin duyulardan bağımsız saf sezgi ya da düşünce ile bilinebileceÄŸini öne süren nesnel idealizme yanı ölçüde karşı çıkar.
Diyalektik materyalizm: doğa, toplum ve bilinç olgularını evrensel bir varlık anlayışı içinde bütünler ve bu bütünlüğün aynı çelişme yasasıyla geliştiğini meydana koyar.Diyalektik idealizm, gelişme olgusunun genel yasalarının bilimidir, öylesine ki bilimsel gelişme olgusunu bütün öğretiler içinde tek başına temsil eder. Her bilim, gerçeğin farklı alanlarındaki gelişmesini ancak o alanda geçerli yasalara bağlar, diyalektik materyalizm bizzat gelişme olgusunu genel yasalara bağlar. Bu genel yasalar, kurgusal varsayımlar değil; bizzat doğanın, toplumun ve işleyişinden çıkarılmış ve onlara uygulanarak denetlenmiş ve doğrulukları saptanmış bilimsel yasalardır. Bu yasalar, karşıtların birliği ve savaşı yasası, nicelikten niteliğe ve nitelikten niceliğe geçiş yasası, olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası adlarıyla anılırlar. Bu yasalar, evrende var olan her şeyin bizzat nasıl devinip geliştiğinin, süreklilikte kesintinin ve karşıtlıkların birdenbire dönüşümlerle, nasıl aşıldığının, eskinin yıkılıp yeninin nasıl oluştuğunun anahtarını verir. Diyalektik idealizm, hem bilme ve hem de yapmanın öğretisi olmakla, kuramla kılgının ( teoriyle pratiğin) bağımlılığını da ortaya koymuştur. Kuramsız kılgı ve kılgısız kuram olmaz. Kılgı kuramla başarılı olabildiği gibi kuram da kılgıdan yansır.
DİL ve LEHÇELER: Dünya üzerinde göçler arttıkça, kültürler karıştıkça yeni diller türüyor. Ama insanoğlu dillerin tam olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını hala bilmiyor.
İncil’deki göndermeler dışında dillerin nasıl ortaya çıktığına dair pek bir bilgi yok. Adem ile Havva’nın bile ne dil konuÅŸtuÄŸu bilinmiyor. Bugün dünyada 2 bin 7 yüz dil ve 7 binden çok lehçe var. Sadece Hindistan’da 365 ve Afrika’da bin farklı dil konuÅŸuluyor.
Yazı ise M.Ö. 4 yüzyılda Mezopotamya bölgesinde Sümerler tarafından keşfedildi. Sümerler ve Babiller bir saati 60 dakikaya ve bir dakikayı 60 saniyeye bölüp, bugün kullandığımız saat sistemini buldular.
Bugün dünyada 2 bin 7 yüz dil ve 7 binden çok lehçe var. Sadece Hindistan’da 365 ve Afrika’da bin farklı dil konuÅŸuluyor. En zor öğrenilen Kuzeybatı İspanya’da ve güneybatı Fransa’da kullanılan Baskların dili, dünyadaki hiçbir dile benzemiyor. Mandarin, İngilizce’den sonra dünyada en çok insanın konuÅŸtuÄŸu dil. Ama ülke dili olarak en çok kullanılan ikinci dil İspanyolca.
En yeni dil güney Afrika’da kullanılan Afrikaan dili. 17. yüzyılda Roma Katolik Kilisesinin zulmünden kaçan Hollandalı ve Alman Protestanlar 18. yüzyılda Afrika’nın güneyine yerleÅŸtiler ve 20. yüzyılın baÅŸlarında Flamanca ve Almanca’nın ağırlıklı olduÄŸu ama diÄŸer dillerden de etkiler alan yeni Afrikaan dilini geliÅŸtirdiler. Bu dil, neredeyse 90 yıl içinde en çok konuÅŸulan ikinci dil halini aldı.
Kültürler buluÅŸup karıştıkça yeni diller ortaya çıkıyor. Modern ulaşım ve ticaretin neden olduÄŸu küçük yerleÅŸim birimlerinden büyük ÅŸehirlere göç, tüm dünyada dillerin geliÅŸimini etkiliyor. ÖrneÄŸin Londra’da 700 farklı dil konuÅŸuluyor. New York, Los Angeles, Mayami ve Singapur için de aynı ÅŸey geçerli. İnternetin saÄŸladığı kültürler ve bölgeler arasında serbest iletiÅŸimin de dilleri etkileyeceÄŸi kesin.
Dünyanın en küçük ülkesi Vatikan, Latince’nin resmi dil olarak kabul edildiÄŸi tek ülke. Tüm yurttaÅŸlarının aynı dili konuÅŸtuÄŸu ülke Somali. Kuzey Afrika’da yaÅŸayan Berberilerin konuÅŸtukları dil ise sadece sözlü.
DOGMA: Her türlü inceleme ve eleÅŸtirmenin üstünde tutulan, doÄŸruluÄŸu denemesiz ve tartışmasız kabul edilen ve deÄŸiÅŸmez sayılan düşünce… Genellikle dinlerin saltık gerçeklik olarak ileri sürdükleri ve baÄŸlılarından tartışmasız inanılmasını istedikleri genellikle dinsel ilkeleri dile getirir. ÖrneÄŸin Tanrı’nın evreni yarattığı böylesine bir dogmadır.
DOGMATİZM: Din ya da yetkelerce ileri sürülen düşünce ve ilkeleri kanıt aramaksızın, incelemeksizin ve eleÅŸtirmeksizin bilgi sayılan anlayış… Temelde skolastik bir anlayıştır, günümüzde deÄŸiÅŸme ve geliÅŸmeyi yadsıyan öğretileri ve anlayışları adlandırır. Özellikle :-):-):-):-)fizik öğretilerin tümü inakçı (dogmatik) öğretilerdir. Deney alanının dışında kalan bütün savlar inakçı olmak zorundadır. Bu zorunluluk Tanrı sözünden baÅŸlayıp Aristoteles’in sözüne kadar genelleÅŸmiÅŸtir. ÖrneÄŸin OrtaçaÄŸ Hıristiyan kültüründe herhangi bir kuralın gerçek sayılması için Aristoteles’in söylemiÅŸ olması yeterli sayılıyordu. Dogmatizmin zorunlu sonucu zorbalıktır. Deneylerle tanıtlanamayan kurallar, engizisyon iÅŸkenceleriyle tanıtlanmaya çalışılmıştır. Dogmatizm, suçlu olmayanın ateÅŸe atılsa bile yanmayacağı inancına kadar varmıştır. Bundan da ateÅŸe atılınca yanan kiÅŸinin suçlu olduÄŸu sonucu çıkarılmıştır. İnak(dogma)’ın inan’dan farkı, inan’ın asla tanıtlanamayacak olanı kabul etmesine karşılık, inak’ın herhangi bir yetkeye baÄŸlanan bir veriyi tanıtlamış olarak kabul etmesidir. ÖrneÄŸin ortaçaÄŸ skolastiÄŸinde herhangi bir sözü Aristoteles’in söylemiÅŸ olduÄŸunu tanıtlamak, o sözün doÄŸruluÄŸunu tanıtlamak demekti. Herhangi bir sistemde deÄŸiÅŸmez formüller düşlemek, bir düşüncenin tartışmasız kabulünü istemek, bilginin bağımlılığını göz önüne almaksızın her zaman ve her yerde geçerli saltık bilgiler olduÄŸunu ileri sürmek inakçılıktır.
DOÄžMATİKLER: DoÄŸmatikler:Bilginin imkansız olduÄŸunu iddia eden kuÅŸkucu bakış karşısında bilginin kaynağı tartışmasına hiç girmeden bilginin kesinlikle mümkün olduÄŸunu iddia ederler.Dogmatiklere göre,doÄŸru herkes için için geçerli bir bilgi türüdür.doÄŸru bilginin neden ve nasıl olanaklı olduÄŸunu açıklama ihtiyacı duymazlar ve bilginin olmadığından asla şüphe etmezler. Bilginin duyu, deney, akıl, sezgi, gözlem, vahiy, olgu…gibi yollardan elde edildiÄŸini iddia ederler.
DOĞRULAMA: Bir varsayım ya da önermenin doğruluğunu denetlemek için, deney ve mantıksal kanıtlama yoluyla yapılan işlemlerin tümü.
Doğrulanabilirlik ilkesi : Önermelerin bilimsel anlam taşıyıp taşımadığını belirlemeye yarayan bir ilke. Buna göre bilimsel anlamı olan önerme, olgusal yoldan nasıl doğrulanabileceğini bildiğimiz önermedir.
DOĞRULANABİLİRLİK: Bilimde önermelerin olgularla doğrulanabilme niteliği.
DÜALİZM: Herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürme… Bircilik ve çokçuluk terimleri karşılığıdır.
Felsefe alanında ilk dualist, antikçaÄŸ Yunan düşünürü Anaksagoras’tır. Anaksagoras, özdekle ruhu kesin olarak birbirinden ayırıyor ve sonsuza kadar da birbirlerinden ayrı kalacaklarını söylüyordu. Anaksagoras’ın nus adını verdiÄŸi bir ruh özdeksel yapıdadır ama yaratan olmak bakımından yaratanın karşısında bulunmakla, beraber birbirine indirgenemeyen temelli bir ikilik meydana getirir.
Fransız düşünür Descartes de evrendeki bütün gerçeklikleri birbirine indirgenemeyen ruh ve özdek ikiliğinde toplar. Dualizm, temelde tanrılık yer (öte dünya) ile insanlık yer (dünya) ayrımını ileri süren dinsel ikicilikten yansımıştır ve evrenin özdeksel birbirini yadsıyan gerici bir görüştür. Dualistlerin tümü idealisttir, çünkü özdensel yapının karşısında bir de ruhsal yapı olduğunu kabul ederler.
DUYUMCULUK (Şüphecilik): Duyumların getirdiği bilgini öznel olduğunu ileri süren şüphecilik. Duyumcu şüphecilik, duyumun nesnel temelin bırakıp öznel yanını ele alır. Bu bakımdan hem duyumcu hem öznelci bir yapıdadır. Antik çağ Yunan düşüncesinin ünlü şüphecileri: Pyrhon, Aenesidemos, Timon gibi düşünürler nesnelerin algıladığımız biçimde var olduklarından şüphelenmek gerektiğini ileri sürerler; çünkü her insanın duyumu başkadır ve herkes kendi duyumuyla algıladığından, başkasınınkine benzemeyen, kendine özgü bir bilgi edinir.
Aenesidemos bunu kanıtlamak için on kanıt ileri sürer. Bu kanıtlar şöyle özetlenebilir: hepimiz aynı biçimde algılasaydık hepimiz aynı düşünceleri ya da bilgileri edinirdik, oysa hepimizin çeşitli ve birbirimizinkine benzemeyen düşünceleri var. Öyleyse nesnel gerçeklik yoktur, bilgilerimizden daima şüphe etmeliyiz. Duyumcu şüpheciler, bundan, katıksız idealist bir sonuç çıkarırlar: aynı nedenin çeşitli sonuçları olabilir: güneş karartır, kızartır, eritir ve yakar, öyleyse nedensellik yoktur, nedensellik olmadığına göre oluş yoktur. Duyumcu şüphecilerin düştükleri bu yanılgı, duyumun nesnel temelini bırakıp sadece öznel yanını almanın sonucudur.
1- Bütün bilgilerin yalnızca duyumlardan geldiÄŸini, duyu algılarına dayandığını ileri süren öğreti. // Formülünü Locke’un ÅŸu ünlü tümcesinde bulur: "Daha önce duyularda bulunmayan hiç bir ÅŸey anlıkta yoktur."
2- (Ruhbilimsel açıdan) Bütün ruhsal olayları duyumlara geri götüren (indirgeyen) anlayış.
3- (Ahlak felsefesi açısından) YaÅŸamın anlam ve ereÄŸini duyu hazlarında bulan öğretiler. DuyumculuÄŸun ilk- çaÄŸda temsilcileri; Kyrene Okulu ve Epikurosçulardır. YeniçaÄŸda ise özellikle Locke ve Condillac’tır.
DÜRZİLER: Dürzilik, Fatımi halifesi Hakim Biemrillah’ı tanrı olarak kabul eden ezoterik bir inanç akımıdır. XI. Yüzyılda Suriye’de ortaya çıkan bu akımın adını kurucularından Ebu Abdullah Muhammed bin İsmail AnuÅŸtegin ed-Derezi’ den aldığı ileri sürülmektedir. Kimi araÅŸtırmacılar DürziliÄŸi İslam’ın Batıni akımları arasında saymalarına karşın, Sünni ÅŸeriatıyla olduÄŸu kadar Åžii-Batıni anlayışla da çatışan tarafları vardır.
Dürziler bugün Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün’de dağınık topluluklar biçiminde yaÅŸamaktadırlar. En yoÄŸun olarak yaÅŸadıkları bölge Lübnan’ın daÄŸlık yöreleridir. Dürziler uzun yıllardan beri Lübnan dağının güneyi ile Anti-Lübnan daÄŸlarının batısı arasında kalan; kuzeyde Beyrut’tan güneyde Sur’a ve Akdeniz kıyılarından Åžam’a kadar uzanan bölgede oturmaktadırlar. Ayrıca az sayıda da olsa Avrupa, ABD ve hatta Avustralya’da da Dürzi toplulukları bulunmaktadır. Dünya üzerinde toplam sayılarının yaklaşık 350.000 kadar olduÄŸu sanılmaktadır.
Müslümanlar, Dürzileri Müslüman olarak görmezler. Oysa Dürziler kendilerini Müslüman olarak, hatta Müslümanların en doÄŸru inançlısı biçiminde deÄŸerlendirirler. Kendilerini “Muvahhidin” (Tanrı’nın birliÄŸine inananlar) olarak adlandırırlar.
DÜRZİLİĞİN KÖKENİ: Dürziler’in ırk olarak kökenleri konusu tartışmalıdır ve oldukça farklı köken kuramları ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre Dürziler’in kökeni Hititler’e ya da Galatlar’a kadar geri götürülür. Bazı araÅŸtırmacılar, eski İran kavimlerinden Persler’in ve Medler’in inançları olan Mazdeizm ile Dürzilik arasındaki benzerlikleri kanıt sayarak, Dürziler’in bu kavimlerin soyundan geldiklerini ileri sürerler. Kimi etnograflar ise Dürziler’in Asurlular tarafından sürgün edilmiÅŸ barbar bir kavmin devamı olduklarını savunurlar.
Dürziler’in kökeni hakkında bir baÅŸka görüş, bunları Fenikeliler ile ve özellikle Eski Ahit’te I. Krallar 5:6’da sözü edilen ve Süleyman Tapınağı’nın yapımı sırasında Lübnan daÄŸlarından kereste saÄŸlayan Sayda’lı işçilere baÄŸlamaktadır. Uzun yıllar boyunca Lübnan’da yaÅŸamış olan Haskett-Smith, “The Druses of Syria” (Suriye Dürzileri) adlı yapıtında: “Dürziler, kendilerinin Süleyman Tapınağı’nı yapanların torunları olduklarını ileri sürüyorlar; oysa Eski Ahit ve Yahudi tarihi hakkında bilgileri pek sınırlı” diye belirtmektedir.
Dürziler, kendilerini Arap ırkından sayarlar. Dürzilerin kökeni konusunda en çok yandaÅŸ toplamış olan görüş, Dürziler’in Yemen’deki Süryani kökenli Araplar oldukları biçimindedir. Bu görüşe göre Dürziler, büyük bir sel felaketinden sonra Yemen’den ayrılarak kuzeye göç ettiler. İslam’ın yayılması sırasında bu yeni dini benimseyerek, Lübnan’ın daÄŸlık yörelerini yurt edindiler.
Dürziler’in kökeni hakkında Batı’da geliÅŸtirilmiÅŸ olan bir söylenceye göre Dürziler, Haçlı Seferleri sırasında Lübnan daÄŸlarına yerleÅŸmiÅŸ olan Dreux Kontu ve adamlarının soyundan gelmektedirler. Bu topluluÄŸun torunları kendi dil ve dinlerini tümüyle yitirmiÅŸlerdir. Dürzi sözcüğünün kökeni de Dreux’den türemiÅŸtir.Söylenceye göre, XII. yüzyılda yörede kalıp, memleketlerine dönemeyen bu Haçlılar, Müslümanların baskısı karşısında Comte de Dreux’nün komutası altında daÄŸlara çekilmiÅŸler ve yerliler ile evlenerek ayrı bir topluluk oluÅŸturmayı baÅŸarmışlardır. XVII. Yüzyılda bu söylence daha da geliÅŸtirilmiÅŸ ve Dürziler’in başında bulunan Emir II. Fahreddin’in Lorraine hanedanı ile kan bağı bulunduÄŸu ve bu yolla ilk Kudüs Haçlı Kralına baÄŸlandığı ortaya atılmıştır. Fahreddin’in 1613-1618 yılları arasında Floransa ve Paris’te kaldığı, hem Medici hanedanı hem de Fransa Kralı XIII. Louis ile Osmalılar’a karşı ittifak kurduÄŸu bilinmektedir.
DürziliÄŸin inançsal kökeni Mısır’daki Fatımi devletine dayanmaktadır. AraÅŸtırmacılar DürziliÄŸin tarih sahnesine çıkışını, Fatımi halifesi Hakim Biemrillah’ın kendisinin tanrı olduÄŸunu ileri sürdüğü 1017 yılı olarak kabul ederler. Bu yıl Dürzilerce takvim baÅŸlangıcı biçimde deÄŸerlendirilir. Hakim’in veziri olan Hamza bin Ali, Hakim’in tanrılığına dayanan bu yeni inancı yaymak görevini üstlenir ve Hakim’in imamlığını ve tanrılığını savunan iki risale kaleme alır. Bu risalelerde Allah’ın yedi imama hulul ederek insan biçimine büründüğünü, Hakim’in özünde Allah’ı bulunduran son imam olduÄŸunu iddia eder. Hamza, Hakim’in tanrılığının yanısıra, kendisinin de peygamber olduÄŸunu ortaya atar. Hamza bu yeni inançları yayması amacıyla AnuÅŸtegin ed-Derezi’yi Suriye’ye gönderir. AnuÅŸtegin, Suriye ve civarında yaptığı propagandalarda oldukça baÅŸarılı olur. DiÄŸer taraftan 1020 yılında Hamza, Kahire’de bir camide inançlarını açıkça duyurur ve bunun üzerine Hamza karşıtı büyük bir ayaklanma baÅŸlar. Hamza, bir süre Hakim tarafından korunur ve sonra ortadan yok olur. Halife Hakim ise, giderek geniÅŸleyen ayaklanma karşısında özellikle Fustat kentine karşı müthiÅŸ bir intikam hareketine giriÅŸir. Ne var ki tam bu sırada halife Hakim de 23 Åžubat 1021 gecesi esrarengiz biçimde ortadan kaybolur. Hakim ve Hamza’nın yandaÅŸları Mısır’ı terketmek ve Suriye’de AnuÅŸtegin ed-Derezi tarafından oluÅŸturulan topluluklara katılmak zorunda kalırlar.
Zamanla güçlenen Dürziler, Haçlı Seferleri sırasında İsmaililer ile birleşerek İslam ordularına karşı Hıristiyanların yanında yeralırlar. Ancak bu dönemde o yörede yaşayan İsmaililer ile Dürziler arasındaki ilişkiler hakkında açık bir fikir edinmek olanaklı değildir. Bir çok araştırmacı bu iki mezhebi birbirine karıştırmıştır. Kesin olarak bilinen her iki mezhebin de Haçlı Seferlerinin sonuna kadar Hıristiyanların müttefiki olarak kaldıklarıdır.
Haçlı Seferlerinden sonra yörede varlıklarını sürdüren Dürziler, Kaysiler ve Yemanilerdiye iki kola ayrıldılar. Yemaniler Mercidabık savaşında (1516) Osmanlılar’ın yanında yeraldı. Daha sonraki yıllarda sık sık çıkardıkları ayaklanmalar ve kargaÅŸalıklarla Osmanlı İmparatorluÄŸundaki sorunlu topluluklardan biri olma özelliklerini sürdürdüler. Birinci Dünya Savaşı sırasında diÄŸer Arap kabileleri gibi Osmanlılar’a karşı harekete geçtiler ve Fransız iÅŸgali sonucu (1918) Osmanlı yönetiminden ayrıldılar. Fransızlar Dürziler’in yaÅŸadıkları yörede özerk “Cebel-i Dürz EmirliÄŸi”ni kurdular (1921). Dürzi EmirliÄŸi 1936 yılında kaldırıldı ve Dürziler’in bir kısmı Suriye’ye bir kısmı Lübnan’a baÄŸlandı.
4. Vasiyetlere Uymak: Bazı ahlak kurallarından oluÅŸan ve “Hasıl” da denilen vasiyetlere uyulması zorunludur. Bu kurallar:
Doğru sözlü olmak (Sıdk al-Lisan).
Kardeşlik, mezhep üyelerini koruma (Hıfz al-İhvan).
Önceki tüm ibadetlerin ve dinsel inançların terk edilmesi.
İblis’ten ve tüm kötülerden uzak durmak.
Hakim’in tek tanrı olduÄŸuna inanmak (Tevhid al-Hakim).
Hakim’in buyruk ve eylemlerine boyun eÄŸmek.
Hakim’in iradesine teslim olmak.
Öğretileri ÅŸu ÅŸekilde özetlenebilir: Yalnızca tek bir Tanrı vardır. O, bilinmez ve bilinemez, tahayyül edilemez. Yalnızca O’nun varlığını, varolduÄŸunu doÄŸrulayabilir ya da bilebiliriz. Tanrı insan biçiminde dokuz kez görünmüştür. Bunlar, bedenlenme (incarnation) biçiminde deÄŸildir, zira Tanrı bir bedene gerek duymaz, bu belirmeler daha çok bir insanın elbise giymesi gibi Tanrı’nın beden giymesi tarzında olmuÅŸtur.
Dürziler’de bilgeliÄŸe yalnızca belirli bir dinsel eÄŸitimi tamamlamış olan seçkin kiÅŸilerce ulaşılır; bunlara “akıllılar” anlamına gelen “Ukkal” denir. Bunlar baÅŸlarına beyaz sarık sararlar ve kendi aralarında özel toplantılar düzenlerler. Dürzilikte “Ukkal”in uygulamakta olduÄŸu dokuz dereceli bir hiyerarÅŸik yapılanma bulunmaktadır. İnisiyasyonun ilk yılında deneme süresini tamamlayan aday asıl üyeliÄŸe kabul edilebilir. Çıraklık devresini tamamlayan Dürzi’nin ancak ikinci yılda inancının simgesi olan beyaz sarık takmasına izin verilir ve mezhebin tüm gizem törenlerine katılmaya hak kazanır.
ÇoÄŸunluÄŸu oluÅŸturan diÄŸerleri Dürzi inançlarının yalnızca sınırlı bir bölümünü bilirler ve bunlara da “cahiller” anlamına gelen “Cuhhal” denilir. Bunlar ancak herkese açık ibadet yerlerinde buluÅŸurlar. Böylelikle iki katlı bir inançsal yapıya sahip olan Dürzilik, kendine özgü bir ezoterik yapı ortaya koymaktadır. Bu tür iki katlı inançsal yapıların özellikle Manicilik, Bogomiller, Paflikyanlar ve Batı’da Katharlar’da bulunduÄŸu bilinmektedir.
Dürzilerin inançsal ilkelerinin yalnızca bir tür inisiyasyondan geçmiş kendi mezhep üyelerine açıklanan gizler olması nedeniyle, inanç ve öğretileri tam olarak bilinmemekle beraber Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet karışımı bir uzlaşımcı sentez gibi değerlendirilmektedir.
Tapınmaları gizli olduğundan törenleri hakkında güvenilir bilgilere sahip değiliz. Yüksek ağaçlıklar arasında veya dağların tepelerinde gizlenmiş kutsal yapılarında hemen hiç süsleme yoktur. Belirli bir ritüelleri ve okudukları bir duaları da yoktur, ama törenler sırasında ilahiler söyler ve kutsal kitapları okurlar.
Son olarak, sanki gizli bir örgüte benzerliklerini tamamlamak için, Dürziler’in birbirlerini tanıyabilmek amacıyla benimsedikleri iÅŸaret ve ÅŸifreler olduÄŸunu ve bunların karşılıklı olarak alınıp verilmemesi halinde gizemlerine dair tek sözcük etmedikleri bilinmektedir.
TAMPLİYELER VE DÜRZİLER: Haçlılar’ın Kutsal Topraklar’da egemen oldukları dönemde, Tampliyeler’in karşılaÅŸtığı DoÄŸu’ya özgü birçok gizemci inanç akımlarından biri de Dürzilik’tir. Dürziler’in inanç sisteminin ve ezoterik uygulamalarının Tampliyeler’i etkilediÄŸi sıkça ileri sürülen bir savdır. Bu sava göre Tampliyeler, daha sonra Avrupa’ya aktarılan ve zamanla Masonluk sistemine yerleÅŸen bir takım inanç ve geleneklerinin esinini Dürziler’den almışlardır.
Tampliyeler’in Dürziler ile bağıntısının hem tarihsel hem de geleneksel bir takım kanıtları olmakla beraber, bunun Masonluk ve Tampliyeler üzerinde ne gibi etkileri olduÄŸu konusunda yalnızca varsayımlarda bulunulabilir.
Leonard W. King’in Gnostikler ile ilgili yapıtında ileri sürdüğüne göre: “Mısır halifesi Hakim’in mezhebin kurucusu olduÄŸu ileri sürülmesine karşın Dürziler’in, Procopius’un VI. yüzyılda Lübnan ve Suriye’de hızla çoÄŸaldıklarını söylediÄŸi Gnostik mezheplerin kalıntıları olmaları daha akla yakındır. KomÅŸuları arasındaki yaygın kanıya göre Dürziler, dana ÅŸeklindeki bir puta tapınmakta ve gizli toplantılarında Roma döneminde Ophitler’e (yılanı kutsallaÅŸtıran ve ona tapan bir tarikat), OrtaçaÄŸda Tampliyeler’e ve çağımızda da Masonlar’a atfedilen törenler yapmaktadırlar.”
Bu görüşün baÅŸka yazarlarca da onaylandığı görülüyor. Ancak King’e göre, önemli ve ilginç olan nokta: “Dürziler’in kendi önderlerinin İskoçya’da gizlendiÄŸine inanmalarıdır”. KuÅŸkusuz bu, Tampliyelerin o yörede çok güçlü oldukları dönemlerden kalma bir inanıştır.
DUYUMCU ŞÜPHECİLİK: Duyumların getirdiği bilgini öznel olduğunu ileri süren şüphecilik.
Duyumcu şüphecilik, duyumun nesnel temelin bırakıp öznel yanını ele alır. Bu bakımdan hem duyumcu hem öznelci bir yapıdadır. Antik çağ Yunan düşüncesinin ünlü şüphecileri: Pyrhon, Aenesidemos, Timon gibi düşünürler nesnelerin algıladığımız biçimde var olduklarından şüphelenmek gerektiğini ileri sürerler; çünkü her insanın duyumu başkadır ve herkes kendi duyumuyla algıladığından, başkasınınkine benzemeyen, kendine özgü bir bilgi edinir.
Aenesidemos bunu kanıtlamak için on kanıt ileri sürer. Bu kanıtlar şöyle özetlenebilir: hepimiz aynı biçimde algılasaydık hepimiz aynı düşünceleri ya da bilgileri edinirdik, oysa hepimizin çeşitli ve birbirimizinkine benzemeyen düşünceleri var. Öyleyse nesnel gerçeklik yoktur, bilgilerimizden daima şüphe etmeliyiz. Duyumcu şüpheciler, bundan, katıksız idealist bir sonuç çıkarırlar: aynı nedenin çeşitli sonuçları olabilir: güneş karartır, kızartır, eritir ve yakar, öyleyse nedensellik yoktur, nedensellik olmadığına göre oluş yoktur. Duyumcu şüphecilerin düştükleri bu yanılgı, duyumun nesnel temelini bırakıp sadece öznel yanını almanın sonucudur.
DRUİDLER: Druidler kısaca Kelt rahipleri olarak tanımlanırlar. Druidlerin Kelt toplumu içindeki yerleri çok önemlidir . Toplumsal bir çok olayda rol oynadıkları gibi dağınık olan Kelt kabileleri arasında birleştirici bir rol de oynuyorlardı .
Druid sözcüğünün kökeni de tartışmalıdır. Latince’de druidae ÅŸeklinde geçer. Bu sözcük hiç bir Kelt-Roma yazıtında bulunmadığı için orjinali bilinmemektedir fakat Galya dilinde druvis ya da druvids ÅŸeklinde olduÄŸu tahmin edilmektedir. Eski İrlanda dilinde ise bu sözcük tekil olarak druà , çoÄŸul olarak druid ÅŸeklindedir. Etimolojisi bilinmemekle beraber , YaÅŸlı Plinus bu sözcüğün Yunanca drà j (meÅŸe) ve Hint-Avrupa kökenli wid- (bilmek) sözcüklerinden türediÄŸini söylemektedir. Aynı ÅŸekilde Keltlerin kutsal yerlerinden ( nemeton) bir olan Anadolu’da , Galatya’daki alanın adı da Drunemeton’dur.
Druidlerin öğretileri her şeyden önce ezoterik öğretilerdi ve sadece seçilmiş müritlere sözlü olarak aktarılırdı . Bu yüzden druidlerin öğretilerini tam olarak bilemiyoruz. Antik yazarlar ve Kelt efsane ve öykülerinden derleyebildiğimiz kadarı ile druid öğretisini belirleyebiliyoruz.
ANTİK ÇAÄž YAZARLARINA GÖRE DRUİDLER: Druidler hakkında antik kaynaklarda bazı bilgiler bulmaktayız. Druidler üzerine en ayrıntılı bilgileri edindiÄŸimiz yazarlardan biri Julius Caesar’dır. Caesar “Gallia Savaşı “ adlı eserinde druidler hakkında ayrıntılı bilgi verir: “Bütün Gallia’da sayılan ve sevilen ÅŸahıslar iki sınıfa ayrılır. Halka ise hemen hemen esir gözü ile bakılır . Kendiliklerinden hiç bir iÅŸe giriÅŸmedikleri gibi herhangi bir mesele konusunda görüşleri alınmaz. […] Yukarıda sözü edilen iki sınıftan biri Druidler, öteki ise şövalyelerdir. Birinciler din iÅŸleri ile uÄŸraşırlar, resmi ve özel kurban törenini yapar, ayinlere iliÅŸkin meseleleri yorumlarlar. Bir çok genç ders onların etrafına toplanır, son derece saygı gösterirler. Çünkü genel ya da özel bütün anlaÅŸmazlıklarda kararı bu adamlar verir. Herhangi bir suç iÅŸlendiÄŸi ya da öldürme olayı olduÄŸu ya da miras ve sınırlar hakkında bir kavga çıktığı zaman verilecek hükmü bu adamlar kararlaÅŸtırır, mükafat ve cezayı belirlerler.Herhangi bir ÅŸahıs ve ya kabile, kararlarını yerine getirmezse onların kurban kesmesini yasaklar. Bu onların en ağır cezasıdır. Bu iÅŸi yapması yasaklananlar dinsiz ve cani sayılırlar. Herkes onlardan sakınır. İliÅŸki kurmaktan ve konuÅŸmaktan çekinir. Onlara dokunsalar zarar geleceÄŸinden korkarlar. İsteseler bile hakları verilmez. Hiç bir imtiyaz elde edemezler. Bütün bu Druidlerin tek bir reisi vardır, aralarında en büyük otoriteye sahiptir. Öldüğü zaman ya mevki bakımından üstün olan biri onun yerine geçer ya da eÅŸit rütbede olanlar çoksa Druidlerin oyuna baÅŸvurur, hatta bazen silah kuvveti ile reislik için mücadele ederler. Bu Druidler senenin belirli bir zamanında bütün Gallia’nın merkezi sayılan bir bölgede, Carnut’ların arazisi içinde kutsal bir yerde toplanırlar. Bütün kavgalı olanlar her taraftan buraya gelir ve Druidlerin verdiÄŸi karar ve hükümlere boyun eÄŸerler. Öğretilerinin Britanya’da keÅŸfedilerek oradan Gallia’ya geçtiÄŸine inanırlar. Bugün bu konuyu daha derin olarak incelemek isteyenler çok kere onu öğrenmek üzere Britanya’ya giderler.
Druidler savaÅŸlardan uzak kalırlar ve baÅŸkaları gibi savaÅŸ vergisi vermezler. Askerlikle ve baÅŸka ödevlerle yükümlü deÄŸillerdir. bu kadar büyük imtiyazların cazibesine kapılan bir çok genç kendiliklerinden öğrenim için onlara gelirler çokları da aileleri ve akrabaları tarafından gönderilirler . SöylendiÄŸine göre Druidlerin okulunda bir yığın mısra ezberletilir. Bundan ötürü , bazı kimseler yirmi yıl öğrenim görürüler. Druidler öğretilerini yazıya dökmeyi günah sayarlar , oysa diÄŸer bütün iÅŸlerde , resmi ve özel hesaplarda Grek harflerini kullanırlar. Bence bunu , ÅŸu iki nedenden ötürü kabul etmiÅŸlerdir : Ya öğretilerinin halk tarafından bilinmesini arzu etmezler , ya da öğretiyi edinenlerin yazıya güvenerek hafızalarını geliÅŸtirmeyi ihmal etmelerinden korkarlar. Gerçekten de , yazının yardımı öğrencinin ezberleme çabasını ve hafızanın iÅŸlemesini körletebilir. Öğretmek istedikleri en belli baÅŸlı inanç ruhların ölmediÄŸi ve ölümden sonra bir kiÅŸiden baÅŸka kiÅŸiye geçtiÄŸidir. Bu inanç ölüm korkusunu ortadan kaldırdığı için onları kahramanlığa yönelten en büyük etki olarak görülür. Bundan baÅŸka , yıldızlar ve hareketleri , evrenin ve yeryüzünün büyüklüğü , tabiatın özü , ölümsüz tanrıların kuvvet ve kudretleri konusunda bir çok tartışmalar yaparlar ve bilgilerini gençliÄŸe aktarırlar. Bütün Gal milleti dini törenlerine son derece büyük bir baÄŸlılık gösterir . Bu yüzden fazla ağır hastalıklara yakalanmış olanlar ve ya savaÅŸta tehlike karşısında kalanlar , ya kurban olarak insan keserler , ya da keseceklerine dair adakta bulunurlar. Bu gibi kurbanlarda Druidleri rahip olarak kullanırlar . Bir insan hayatı yarine bir insan hayatı kefaret olarak ödenmezse , ölümsüz tanrıların duyduÄŸu kızgınlığın yatıştırılamayacağına inanırlar. Özel hayatta olduÄŸu gibi genel hayattada kurban töreni yaparlar. Bazıları da çok büyük heykeller yaparak sazlardan örülmüş uzuvlarını diri insanlarla doldururlar. Sonra ateÅŸliyerek yakarlar . İnsanlar alevler içinde can verirler . Hırsızlık , haydutluk ya da herhangi bir cinayet iÅŸlerken yakalananların idam edilmesinden ölümsüz tanrıların çok fazla hoÅŸlandıklarına inanırlar. Fakat bu gibi adamların sayısı eksilince masumları bile kurban etmekten çekinmezler. Bütün Gal’ler , Dis denilen tanrısal babadan doÄŸduklarını ileri sürerler ve Druidler’den öğrendiklerini söylerler.” Keltlere karşı savaÅŸan bir komutan tarafından yazılmış olsa da , burada Druidler hakkında önemli ipuçları buluyoruz. Strabon ise Geographia adlı kitabında druidlerin yaÅŸantısına şöyle deÄŸinir: “DoÄŸaüstü öğretilerine ek olarak ahlak sorunlarıyla da uÄŸraşıyorlardı. Ve bu sebeple heskesten daha doÄŸru olarak biliniyorlardı. Hem teker teker bireylerlerle ilgileniyorlar hem de toplumun iyiliÄŸi için çalışıyorlardı. Yasal olaylarda da karar verme gücüne sahiptiler. Bu suretle savaÅŸların gidiÅŸini kontrol eden ve savaÅŸa katılacak orduları denetleyen ve özellikle cinayet suçlarında karar veren kiÅŸiler olarak da biliniyorlardı. Bunlar çok sayıda olmaya devam ettikçe bir o kadar da toprağın göndereceÄŸine inanıyorlardı. Ve onlarla birlikte diÄŸerleri de ruhun ve evrenin, gelecekte bir zamanda su ve ateÅŸ herÅŸeyi yenecek olduÄŸu halde, ölümsüz olduÄŸu fikrini savunuyorlardı.” Diodorus ise druidlerden şöyle bahseder: “Druid adı verilen ve büyük saygı gören bazı filozoflar ve din adamları vardı…Adetlerine göre bu filozoflardan biri olmadıkça hiç bir kurban töreni yapılmazdı . Çünkü , sunularının tanrılara ancak tanrısal doÄŸadan nasibini almış bu adamlar vasıtası ile ulaÅŸacağına ve isteklerinin yine bu adamlar tarafından yapılması gerektiÄŸine inanıyorlardı. SavaÅŸ söz konusu olduÄŸunda da gerek düşmanları gerekse de kendi halkları onların ve ÅŸarkı söyleyen bardların sözünü dinliyorlardı.”
Romalı Hippolyte ise MS üçüncü yüzyılda druidlerle Pythagoras’çılar arasında baÄŸlantı kurar: “Druidler Pythagoras’çı felsefenin ateÅŸli savunucularıdır. Bunu onlara Pythagoras’ın müridi ve kölesi Zalmolxis öğretmiÅŸtir. Pythagoras’çı hesaplar ve büyü pratikleri sayesinde yaptıkları öngörülerle Keltler üzerinde büyük etki sahibi olmuÅŸlardır.” İskenderiye’li Clemens ise çok daha deÄŸiÅŸik bir görüs ortaya atar: “Alexander , Pythagoras’çı semboller üzerine olan eserinde Pythagoras’ın Asurlu Nazaratus’un öğrencisi olduÄŸunu ve ayrıca Brahmanlar’dan ve Galatlar’dan ders aldığını söyler.” Her iki yazarın da yazdıkları gerçekle çok iliÅŸkili olmasa da Druid öğretisinin diÄŸer ezoterik öğretilerle olan iliÅŸkisine deÄŸindikleri için anlamlıdır.
DRUIDLER’İN TOPLUM İÇİNDEKİ YERLERİ VE ÖĞRETİLERİ: Daha önce de belirttiÄŸimiz gibi Druid öğretisi sözlü olarak yayıldığı için kesin hatları ile bilememekle beraber antik yazarlar ve eski Kelt metinlerinden yararlanarak Druid öğretisinin ana hatlarını çıkartabiliyoruz.
Daha önce de Caesar’ın verdiÄŸi bilgide gördüğümüz gibi Druidler bütün Kelt kabileleri arasında saygı görmekte idi ve toplumsal olaylarda , kabileler arasında yargılama ve karar verme hakları vardı. Strabon’un da aktardığı gibi savaÅŸlarda “arabuluculuk yapabiliyorlar ve sona erdirebiliyorlardı”.
Druidler’in toplumsal görevlerinden biri de törenleri yönetmekti. Bir Druid töreninin en güzel betimlemesini Plinus vermektedir. Keltlere göre meÅŸe kutsaldı, eÄŸer meÅŸe aÄŸacı üzerinde ökse otu var ise bu onu çok daha kutsallaÅŸtırıyordu. Bu tören ise bir meÅŸe aÄŸacında yetiÅŸen ökse otunun bulunması üzerine düzenleniyordu. Tören için uygun zaman gelecek ayın altıncı günü olarak seçiliyordu ve bu gün için yemek ve kurban edilecek iki beyaz boÄŸa hazırlanıyordu. Daha sonra meÅŸe aÄŸacındaki ökse otu altın bir orak ile druidler tarafından kesiliyor ve toplanıyordu. Daha sonra da boÄŸalar kurban ediliyordu. Bu tören daha sonraları “yeni yıl” törenleri ile de iliÅŸkili olduÄŸundan , günümüzde “ yılbaşı çiçeÄŸi” diye satılan bitkilerin aslında ökse otuna benzedikleri ve bu geleneÄŸi yaÅŸattıklarını görürüz.
Bazı antik çağ yazarları Druidlerin ayrıca insan kurban edildiği törenleri de yönettiklerini yazmaktadırlar.
Toplumsal statülerinin ötesinde Druidler’in en büyük iÅŸlevi gerek dini gerek toplumsal alanda büyük bilgi sahibi olmaları ve bunu yeni nesillere de aktarmaları idi. Kelt ülkesinin bir çok bölgesinden , tanınmış Druidler’den eÄŸitim almak üzere bir çok öğrenci gelirdi. Bu özelliklerinden ötürü ola gerek , Pomponius Mela Druidler’i “BilgeliÄŸin Üsdatları” ( Magistri Sapientiæ ) diye adlandırır.
Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi Druidler öğretilerini kesin olarak sözlü aktarıyorlar ve adayın hafızasında tutmasını istiyorlardı. Ayrıca Druid öğretisine göre sözün bir enerjisi vardı ve dikkatli kullanılması gerekiyordu.
Antik kaynaklarda Druidlerin öğretileri farklılıklar göstermektedir. Caesar’ın da aralarında bulunduÄŸu bir çok yazara göre Druidlerin öğretileri :-):-):-):-)fizik öğretilerdi ve ruhun ölümsüzlüğü üzerine kurulmuÅŸtu. Daha önce de gördüğümüz Kelt mitlerinde olduÄŸu gibi Druidler de ruhun bedenden bedene geçtiÄŸini , çeÅŸitli kalıplarda varlığını sürdürdüğünü ileri sürmektedir. Geleneksel anlatım bu inancı daha önce Tuân Mac Cairill öyküsünde gördüğümüz gibi sürekli :-):-):-):-)morfozlar ÅŸeklinde sembolize ediyordu. Kelt efsanelerindeki “dev” motifi de aynı zamanda yabani , evrimleÅŸmemiÅŸ olan kiÅŸiyi sembolize etmekteydi. Tuân Mac Cairill öyküsünde olduÄŸu gibi balık ise :-):-):-):-)morfozda ileri bir aÅŸamayı sembolize ediyordu. :-):-):-):-)morfozlar ile anlatılmak istenen en önemli olay ise , Druid öğretisinin temeli olan erginleme idi. Druidler’in yanına öğretiyi öğrenmek ve yetiÅŸmek için gelen adaylar belli sınavlardan geçerler, diÄŸer erginlenmeye dayalı öğretilerde olduÄŸu gibi ölüm ve yeniden doÄŸma sembolizmi ile derece atlarlardı. Orta ÇaÄŸ boyunca varlığını sürdürecek şövalyelik kurumunun da kaynağını Druid öğretilerinden aldığı düşünülmektedir. Strabon Druidler’in ruhun ölümsüzlüğüne olan inançları ilginç bir açıklama yapmakta ve Druid inançlarına göre Evrenin ve insanların ruhunun yok edilemez, hatta zaman zaman ateÅŸ ve su galip gelse de ÅŸeklinde inanıldığını belirtmektedir. Ruhun ölümsüzlüğüne olan inançları , daha önce de belirttiÄŸimiz gibi Druidlerin antik yazarlar arasında , Pythagorasçı olarak tanınmalarına neden olmuÅŸtur. Hallstatt döneminde, Keltler’in Grekler ile iliÅŸkileri olsa da Druid öğretisi ve Kelt inançları Pythagorasçılık’tan farklıdır. Diodorus’a göre ise Druidler “filozof ve teologlar”dır. Aynı zamanda tanrılar ile iletiÅŸim kurma yeteneÄŸine sahiptirler. Druid öğretisinin önemli bir bölümünü de astronomi ve takvim bilgisi teÅŸkil etmektedir. Antik ÇaÄŸ yazarlarının bir çoÄŸu buna deÄŸinmektedir. Druidler’in bilgilerinin bir bölümü de ÅŸifalı otlar üzerinedir. Druidler’in bitkiler konusunda çok bilgili olduklarını ve ilaçlar hazırladıklarını biliyoruz. Bu bilgileri o dönem yazarları tarafından bilinmekle birlikte bazıları tarafından da büyücülük olarak yorumlanmıştır. Günümüze Asterix çizgi romanına kadar gelen “kazan kaynatan” druid imajı da buradan doÄŸmaktadır. Druidler’in tıp üzerine çalışmaları daha sonra eÄŸer ‘doktor’ Hristiyan ise mucize , eÄŸer Hristiyan deÄŸilse de büyü diye yorumlanmıştır.
Druid Öğretisinde Kutsal Yerler
Druid öğretisine göre , evren üç bölümden oluÅŸmuÅŸtu. Bunlardan birincisi üzerinde yaÅŸadığımız toprak , ikincisi Fomorianlar’ın , hayaletlerin ve kaybolmuÅŸ ruhların bulunduÄŸu yeraltı ve üçüncüsü Batı adalarının ve Avalon’un olduÄŸu Görünmeyen Dünya ya da Öteki Dünya. Keltlerin evrenin her üç bölümü için de deÄŸiÅŸik inanışları vardı. Üzerinde yaÅŸadığımız yerde daha sonra da göreceÄŸimiz gibi en çok aÄŸaçlar ve korular kutsaldı. Kutsal alanlar buralarda seçiliyor ve toplantılar buralarda yapılıyordu. Koruların dışında daÄŸlar da kutsaldı. Druid öğretisine göre daÄŸlar ilhamın geldiÄŸi , tanrısal varlıkların insanlarla konuÅŸtuÄŸu yerlerdi. Bir çok daÄŸ ve tepe güneÅŸ tapımı için kullanılıyordu. Hristiyanlığın geliÅŸinden sonra da bu daÄŸlar kutsallığını korumuÅŸtur. ÖrneÄŸin Fransa’daki Mont-Saint-Michel önce güneÅŸ tapımı için kullanılan daha sonra da Hristiyanlığın kutsal yerlerinden biri olan tepelere bir örnektir. DaÄŸların Druidler için bir önemi de buralardan çok daha iyi astronomik gözlemlerin yapılabilmesidir. Bunlar dışında su kaynaklarının da kutsal olduÄŸundan daha önce söz etmiÅŸtik.
Yeraltı dünyası ise daha gizemlidir. Yeraltı dünyasına açılan kapılar ise maÄŸaralardır. MaÄŸaralar bir çok deÄŸiÅŸik inanca esin kaynağı olmuÅŸlardır. MaÄŸaralar solunum sistemine benzetilmiÅŸ , Keltler tarafından canlı olduÄŸu kabul edilen yeryüzünün soluk alıp verdiÄŸi yer olarak düşünülmüştür. Bazı maÄŸaralardan doÄŸal olaylara baÄŸlı olarak garip sesler gelmesi ise hem buralarda bilinmeyen canlıların yaÅŸadığına hem de yeraltı ruhlarının varlığına kanıt sayılmıştır. MeÅŸhur Fingal MaÄŸarası da bu maÄŸaralardan biridir. İskoçya’da bulunan bu maÄŸaranın eski adı an Uaimh Binn , “Melodili MaÄŸara” idi. Bu maÄŸaradan gelen sesler - belki de kuÅŸ sesleri- öte dünyadan gelen sesler olarak yorumlanıyordu. İrlanda’da da bu tür maÄŸaraların olması , İrlanda bardlarının “MaÄŸaralar” adı verilen bir öykü dizisi oluÅŸturmasına da kaynaklık etmiÅŸtir. Ne yazık ki bu öykülerden günümüze sadece bazı parçalar ulaÅŸabilmiÅŸtir. MaÄŸaralar yeraltı dünyasına , “Periler Ülkesi”ne bir geçiÅŸ olarak kabul edildiÄŸi gibi bazı yeteneklerin de kazanıldığı bir yer olarak görülmüştür. MaÄŸaralara girip çıktıktan sonra çalgısını ustalıkla kullanan çalgıcı öyküleri de bu inancın bir uzantısıdır. Aslında Druid öğretisine göre -elimizde çok fazla kanıt olmasa da- maÄŸaraların aslında bilinçaltını ya da insanın kendi içine yapılan yolculuÄŸu temsil ettiÄŸini ve maÄŸaraya girip çıkma motifinin erginlenmenin bir adımını oluÅŸturduÄŸunu düşünebiliriz. MaÄŸara içinde uyuyan kahraman ya da maÄŸara içinde yaÅŸayan bilge motifinin de böyle bir sembolizm ile iliÅŸkili olduÄŸunu düşünebiliriz. Adalar etrafları sularla çevrili olduÄŸu için gerek fiziksel gerekse ruhsal olarak çevrelerinden soyutlanmış , izole edilmiÅŸ yerler olarak kabul edilirlerdi. Bu görüşle adalar hem tanrıların barınması için hem de ölülerin ruhlarının yer alması için ideal yerlerdi . Adalar ayını zamanda inziva yerleri idi. Bu bakımdan insanın kendi kendine dönmesi, ada gibi kendini soyutlaması da ada sembolizmi ile belirtilir.
Adanın etrafının sularla kaplı olup çevresinden soyutlanmış olması , buraların yargı için de ideal olduklarının düşünülmesine neden olmuÅŸlardır. Ayrıca burada kara veren yöneticiler de insan etkisinden uzak sadece tanrıları dinleyerek karar veriyor diye inanılıyordu. Pagan Avrupa’sında adalar bazı tanrılara kutsaldı. ÖrneÄŸin Isle of Man, Manannan MacLir’e ; Baltık Denizi’nde bulunan Rügen Adası , Rugevit’ e kutsallardı. Keltler arasında ölenlerin ruhlarının batı adalarına gittiÄŸi inancı yaygındı. Bu inanç Orta ÇaÄŸ boyunca da Kral Arthur efsanesinde olduÄŸu gibi varlığını sürdürecekti. Orta ve Yeni ÇaÄŸ boyunca varlığını sürdüren ve Keltler’den kalan bir baÅŸka inanış da “hayalet ada” inanışıdır. Keltler de bazı adaların yok olup sonradan ortaya çıktıklarına inanıyorlardı.
Druid Öğretisinde Ağaç Kültürü
Sembolik olarak aÄŸaç yeraltı dünyası , yer ve gök arasında bir baÄŸlantıyı temsil etmektedir. Kelt sembolizminde en önemli olarak meÅŸe gücü ve elma aÄŸacı ölümsüzlüğü sembolize eder. AÄŸacın bir önemi de üzerinde tanrıların habercileri olan kuÅŸları barındırmasıdır. Kökleri ise geçmiÅŸe , yeraltına doÄŸru gider. Bu yüzden efsanelerde ölülerin ruhları dallar arasında ya da aÄŸaçların gövdelerinde bulunurlar. Kutsal korular Druidler için kutsal mesajı aldıkları ve erginlenmenin olduÄŸu yerlerdir. Druidler buralarda , nemeton denilen kutsal yerlerde açık havada ritüelleri gerçekleÅŸtirirlerdi. Bu yüzden de Druidler’den günümüze tapınaklar binaları kalmamıştır.
Druidler , ellerinde bir aÄŸacın küçük bir sembolü olan deÄŸnekleri taşırlardı. Bu deÄŸnekler druidin gücünün belirtisi olduÄŸu kadar bunlarda sihir gücü de olduÄŸuna inanılırdı. Ayrıca bu deÄŸneklerin yapıldığı madde ya da aÄŸaç taşıyanın toplum içindeki yerini de belirttiÄŸinden büyük önem taşımakta idi. Druidler için kutsal olan bir bitki de ökse otu idi. Bununla iliÅŸkili törenlerin nasıl yapıldığını yukarıda incelemiÅŸtik. Ökse otu aynı zamanda ay sembolizmi ile de ilgili idi. Bu nedenle Druidlerin meÅŸe üzerindeki ökse otunu kesmek için kullandıkları orak da hilal biçiminde idi. Ökse otu aynı zamanda üzerinde bulunduÄŸu aÄŸacı ruhu ve eliksir’i olarak da kabul ediliyordu. Aynı ÅŸekilde ökse otunun bir baÅŸka adı da “MeÅŸe suyu” idi.
Ogam
Daha önce de belirttiÄŸimiz gibi Druidler öğretilerinin sözlü olarak yayılmasını istiyorlar ve kesinlikle yazılı hale getirmiyorlardı. Bunun nedenleri arasında öğretilerinin ezoterik olması ve yazılı olanın öğretinin anlatımındaki deÄŸiÅŸikliklerle deÄŸiÅŸememesi vardır. Druidler’in öğretilerini sözlü olarak aktarmaları onların yazıyı bilmedikleri ya da küçümsedikleri anlamına gelmemelidir. Tam tersi olarak yazıya çok büyük saygı göstermiÅŸler ve dikkatli kullanmışlardır. Bir Druid yazısı olmamakla birlikte bazı deÄŸneklerin ve kutsal kayaların üzerinde iÅŸaretler kullanmışlardır. Ogam adı verilen bu iÅŸaretler Keltlere özgüdür ve bir tür ÅŸifreli yazıdır. TaÅŸların üzerlerinde ve ahÅŸap malzemelerde , özellikle de deÄŸneklerde rastlanmıştır. Ogamlar mantık olarak Grek ateÅŸ iÅŸaretlerine benzemekte idi. AteÅŸ iÅŸaretleri yerine atılan çentiklerden oluÅŸuyordu ve her bir çentik sayısı bir sese karşılık geliyordu.
Aslında Ogamların yazıdan da öte bir sembolizmi vardı. Her bir iÅŸaret aynı zamanda bir aÄŸaca ya da bir hayvana da karşılık gelebiliyordu . Bunu tam tersi olarak da belli ÅŸekilde ve düzende dizilen aÄŸaçlar bir anlam verebiliyordu. Druides’ler diÄŸer ezoterik topluluklardan farklı olarak, druidler aralarına kadınları da kabul ediyorlardı ve bunlar druides adını alıyorlardı. Druideslerin inisiyasyonlarının nasıl olduÄŸu bilinmemekle birlikte özellikle savaşçıların ve asillerin yetiÅŸmesinde büyük payları olduÄŸu bilinmektedir. Bu durum Orta ÇaÄŸ efsanelerinde sık sık geçen “Bilge Kadın” motifine de kaynaklık etmektedir. Orta ÇaÄŸ efsaneleri ile ilgili bölümümüzde göreceÄŸimiz gibi bu kadınlar şövalyenin yolculuÄŸu boyunca karşısına çıkarlar ve inisiyasyonda yardımcı olurlar. Druidesler eÄŸitimde olduÄŸu kadar , ilaç hazırlamada , ÅŸifalı bitkilerin bulunmasında da söz sahibi idiler.
Druideslerin özellikle İskoçya’da Sein Adası’nda toplandıkları ve buraya erkekleri almadıkları söylenir. Söylenceye göre burada dokuz druidesin (Gallizenæ) öndeliÄŸinde kendini adamış genç kızlar vardı. Halk arasında druideslerin burada sihir ve büyü ile uÄŸraÅŸtıkları düşünülür, hatta hava olaylarına hükmettikleri, istedikleri hayvanın ÅŸekline girdikleri de söylenirdi. Hristiyanlığın yayılmasından sonra druid inançlarını tamamen silmek isteyen Hristiyanlar, druidesleri halkın gözünde cadılara çevirmiÅŸler ve halkı onlara düşman etmeyi baÅŸarmışlardır. Bard’lar Kelt toplumlarında, genellikle konularını kahramanlık destanları olarak seçen ozanlara bard denilirdi. BaÄŸlı oldukları ÅŸefin yanında bulunurlar, onun baÅŸarılarını da kutlarlardı. Bard daha çok Galya’da kullanılan bir isimlendirme idi, çünkü bu ozanlara Galya’da bard denildiÄŸi gibi, Bretagne’de Barzh, İrlanda’da da Fil ( çoÄŸulu filid ) denilmekteydi. Barzh’ların dini karakterleri çabuk kaybolmasına karşın, bardlar, ilham ve sanat yeteneklerinden olsa gerek, saygı görmeye devam etmiÅŸleridr.
Filid ise yedi dereceli idi. Derece elde taşınan deÄŸneÄŸe göre belli oluyordu. Böylece sıralama Ollamh (altın deÄŸnek), Anruth (gümüş deÄŸnek) ve geri kalan beÅŸ derece (bronz deÄŸnek) ÅŸeklinde oluyordu. Bardlar ile ilgili önemli bir nokta da müzisyen Druidler ile karıştırılmamaları gerektiÄŸidir. Bir çok Kelt dini törenine müzik eÅŸlik etmekle beraber, bu törenlerde müzik aletini çalan druidler bardlardan farklı idi. Kelt efsanelerinde müzik aletleri önemli bir yer tutmaktadır. Dagda ve Lug’un sihirli arpları vardı. Efsaneye göre bu aletler üç farklı tür müzik çalmaktaydılar. Bunlardan birincisi güldürüyor , ikincisi aÄŸlatıyor , üçüncüsü de uyutuyordu. Bu inanış , Keltler’in, müziÄŸin insan üzerindeki etkisini incelediklerini göstermektedir. Bardlar ise ÅŸiir okurken, aynı zamanda cruth denilen bir tür lir de çalarlardı. Galya’da Roma iÅŸgalinden sonra , yerli dili kullandıkları için , gözden düşen bardlar burada MS. İkinci yüzyıldan itibaren kaybolmaya baÅŸlamışlardır. Bardlar Galya’da dini sınıftan sayılmalarına raÄŸmen , İrlanda’da sonraları aÅŸağı sınıftan kabul edilirlerdi. Gal ülkesinde ise , özellikle Breton prensler tarafından çok tutulan bardlar varlıklarını Orta ÇaÄŸ’a kadar sürdürmüşlerdir.
Nitekim ben de Yöntem AraÅŸtırmaları’nda, böyle bir bütünleyiÅŸin Tarih ve tarihsel DoÄŸruluk olarak sürekli bir akış halinde bulunduÄŸunu benimsedim. Bu temel uzlaşım noktasından yola çıkarak, felsefe insanbilimin iç çeliÅŸkilerini gün ışığına çıkarmaya giriÅŸtim ve kimi kurumlarda da, seçmiÅŸ bulunduÄŸum yöntembilimsel düzlem üzerinde, bu güçlüklere getirilebilecek geçici çözümlerin bir taslağını yaptım. Ancak yine söylemek bile fazla ki, eÄŸer Tarih ile DoÄŸruluk bütünleyici deÄŸilseler, eÄŸer olgucuların [pozitivistlerin] ileri sürdükleri gibi, yalnızca Tarih’ler ve DoÄŸruluk’lar varsa, o zaman çeliÅŸkiler ve bireÅŸimsel asmalar bütün anlamlarını yitirirler. Bu nedenle, eldeki yapıtı kaleme alırken su temel sorunu ele almak bana gerekli göründü: bir insan DostluÄŸu var mi?”
Demek ki Sartre , Varlık ve Hiçlik ’te “varlık” ı tanımlarken, bu kez de Diyalektik Us’un EleÅŸtirisi ’nde bu varlığın bir “varoluÅŸ ideolojisi” ni saptamak istiyor yukarıdaki soruyu sorarak: “Bir insan DoÄŸruluÄŸu var mi?” (“GerçekliÄŸi var mi?”) Aslında bu soru, bir insan gerçekliÄŸinin olup olmadığının sorusudur. Çünkü, “insan”, “varlık” olarak, bir varoluÅŸ kazanabilmek için, ilk önce, bir “gerçekliÄŸe” sahip olmak zorundadır. Zira, bu gerçeklik çerçevesinde ve bu gerçeklik tarafından “insan” ancak bir varoluÅŸ elde eder. Ve onu biçimlendirir. İşte, bu biçimlendirme iÅŸinde, varlığın, bu gerçeklik dolayısıyla - yaratmış olduÄŸu gerçeklik dolayısıyla –“proje” ler yapması ve onlara göre bir varolma çizgisi çizmesi söz konusudur.
Salt bu nedenle Sartre , “varlık” ı tanımlarken,onda,“benliÄŸin kendisine doÄŸru yönelen bir iliÅŸki”den çok, “…doÄŸrudan doÄŸruya bu benliÄŸin kendisi”ni bulmuÅŸtur.Çünkü, varlığın içinde bulunduÄŸu sorun, onun, “kendi benliÄŸini olumlama olgusu”dur. “Olumlama olgusu” ise, kabullenmek ve yadsımak olgularının arasında sürekli bir gidiÅŸ geliÅŸ, sürekli bir devimdir. Bu gidiÅŸ geliÅŸ, bu devim, varlığın gidiÅŸ geliÅŸ ve deviminden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Onlar, belirli bir süreç oluÅŸtururlar. Bu süreç ise, varlığın oluÅŸma sürecidir.OluÅŸma ile birlikte bu süreçte, varlık, gerçeklik kazanmaktadır. Gerçeklik kazanma olgusu, bir çok gerçeklik kazanma biçimlerini ve yollarını yapısında barındırır doÄŸal olarak.