Bilim Felsefesi 3 Devami
YeÅŸil bir ÅŸeyin renkli olup olmadığını saptamak için gözleme baÅŸ vurmaya gerek yoktur. ‘YeÅŸil’ ve ‘renk’ sözlerinin anlamlarını bilmemiz yeter. Bu tür önermelere analitik önermeler diyoruz. Matematik ve Mantık önermeleri de bu guruba gider. Öte yandan ‘Dünya yuvarlaktır’, ‘Sabir basınç altında gazlar ısıtılınca genleÅŸir’, ‘Ankara Türkiye’nin BaÅŸkentidir’ gibi önermeler ‘sentetik’ dir.
Dünyanın yuvarlak olup olmadığını, ‘dünya’ ile ‘yuvarlak’ sözlerinin anlamlarına bakarak saptayamayız; bunun için gözleme baÅŸvurmak zorunludur. Bilimsel önermeler bu guruba girer.
Bilim mantıksaldır. Bu özellik iki yönden kendini göstermektedir: a.Bilim ulaştığı sonuçların her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister. Birbiriyle çelişen iki önermeyi doğru kabul etmez. b.Bilim bir hipotez ya da teoriyi doğrulama işleminde mantıksal düşünme ve çıkarsama kurallarından yararlanır. Hipotezlerin veya teorik önermelerin bir özelliği doğrudan test edilmemeleridir. Bir teoriyi doğrulamak için gözlem olgularına baş vurmak gerekir. Ancak bunu yapabilmek için önce teoriden birtakım gözlenebilir sonuçlar (bunlara ön deyiler de diyebiliriz) çıkarmaya ihtiyaç vardır. Bu çıkarsama işlemi ise dedüktif mantığın kurallarına dayanmaksızın başarılamaz.
Bilim objektiftir. Birçok kimseler bilimsel objektifliÄŸi mutlak bir anlamda yorumlarlar. Bu doÄŸru deÄŸildir. KuÅŸkusuz bilgin doÄŸruyu arama çabasında kiÅŸisel eÄŸilim, istek ve önyargıların etkisinde kalmamaya, olguları olduÄŸu gibi saptamaya çalışacaktır. Ancak unutmamalıdır ki, bilim, sanat, edebiyat, felsefe gibi bir insan uÄŸraşısıdır. Bir hipotezin kurulmasında veya seçiminde bilim adamı ister istemez bazı deÄŸer yargılarına, hatta bir ölçüde kiÅŸisel duygu ya da, beÄŸenilere yer vermekten kaçınamaz. Bilim’de özellikle bula, belli kurallara indirgenebilen bir süreç deÄŸildir. Yeni bir Hipotez veya teorinin ortaya konması aklımıza olduÄŸu kadar, hatta belki daha fazla, sezgi ve muhayyelize dayanan, yaratıcı bir oluÅŸumdur. Kaldı ki en basit gözlemlerimizde bile tam ve katıksız bir objektiflik saÄŸlanamaz. İnsanoÄŸlu bir fotoÄŸraf makinesi deÄŸildir; bütün algılarımız bazı varsayım ve kavramlar çerçevesinde oluÅŸmaktadır. Günlük yaÅŸamda olduÄŸu gibi bilim’de de çevremizde olup biten her ÅŸeyi deÄŸil, ancak bazı ÅŸeyleri algılar veya gözleriz. YaÅŸama veya araÅŸtırma amacımıza göre bir seçmeye gitmek, ancak konumuza iliÅŸkin olgularla ilgilenmek bizim için hem doÄŸal, hem de bir zorunluluktur. Böyle olunca, bilimde objektiflik mutlak deÄŸil, sınırlı ve özel anlamda yorumlanmak gerektir. Bu da bilimsel olma iddiası taşıyan her sonuç veya ‘doÄŸrunun’ güvenilir olması, bir iki kiÅŸi veya grubun tekelinde deÄŸil, kamunun (meslek çevresinin) soruÅŸturmasına açık ve elveriÅŸli olacak biçimde dile getirilmesi demektir.
Bilim eleÅŸtiricidir. Bilim, ne denli akla uygun görünürse görünsün, her sav ya da teori karşısında, hatta bu sav veya teori yerleÅŸmiÅŸ, herkesçe kabul edilmiÅŸ olsa bile, eleÅŸtirici tutumu elden bırakmaz. Bilim bu tutumunu yalnız bilim dışı görüşlere karşı deÄŸil, kendi içinde de sürdürür. Bilimde her teori veya görüş olgular tarafından desdeklendiÄŸi sürece ‘doÄŸru’ kabul edilir. Yeni bazı olguları açıklama gücünü gösteremeyen, ya da bazı gözlem verilerinin doÄŸrulmadığı bir teori daha önceki statüsüne bakılmaksızın eleÅŸtiriye tabi tutulur; ya bilinen tüm olguları kapsayacak biçimde deÄŸiÅŸtirilir. Ya da buna olanak yoksa bir yana itilir; yerine daha güçlü bir teori konmaya çalışılır.
ÖrneÄŸin:Newton’un yerçekimi hipotezi 200 yıl boyunca bir doÄŸa yasası olarak kabul edildiÄŸi halde, geçen yüzyılın sonlarına doÄŸru bazı olguları açıklamada yetersizliÄŸi görülünce, eleÅŸtiriye uÄŸramış, daha sonra daha güçlü olan Einstein teorisine yerini bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da gösterir ki, bilimde hiç bir ‘doÄŸru’ deÄŸiÅŸmez deÄŸildir
Bilimin bu kendi kendini eleÅŸtirme özelliÄŸi ona kendi kendini düzeltme yeteneÄŸi vermiÅŸtir. Bilimde hiç bir hata veya yanlışa sapma sürekli olamaz. Gözlem verilerinin durmadan artması doÄŸrulama sürecinde süreklilik kazandırmakta, bu da hataların ayıklanmasına, bilgilerimizin giderek daha güvenilir olmasına yol açmaktadır. Kendi kendini eleÅŸtirici ve düzeltici bir süreçte dogmalara, deÄŸiÅŸmez ‘doÄŸru’lara elbette yer yoktur.
Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla deÄŸil, olgu türleri ile uÄŸraşır. Bu nedenledir ki, sınıflama bilimsel araÅŸtırmada ilk adımı oluÅŸturur. ‘Belli koÅŸullar altında su 100 derecede kaynar!, ‘Bakır iletkendir’, ‘Bir gazın hacmi, sıcaklık sabit tutulduÄŸunda, basınçla ters orantılı deÄŸiÅŸir’ gibi önermeler tek tek olguları dile getirir. Bilimsel önermeler genelleme niteliÄŸinde olup ya bir sınıf olgunun paylaÅŸtığı bir özelliÄŸi, ya da olgular arasında deÄŸiÅŸmez bazı iliÅŸkileri dile getirir. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına bir önemi yoktur; o ancak inceleme konusu bir olgu sınıfına üye ise, dolayısıyla bir genellemeyi doÄŸrulama (veya yalanlama) iÅŸleminde kanıt görevini görüyorsa önemlidir.
Bilim baÅŸka bir bakımdan da geneli arayıcıdır. Yetkili bilim çevresinin denetim ve eleÅŸtirisine açık olmayan, kiÅŸiye özgü kalan bulgu veya ‘doÄŸrular’ bilimsel nitelikten yoksundur. Bilimin bu kamuya açıklık niteliÄŸi, onun belli bir dil ya da ifade vasıtası ile anlatılır olmasına baÄŸlıdır. Kamuya açıklanamayan, kiÅŸisel kalan bulgular ne denli önemli olursa olsun, bilimsel türden bilgi sayılamaz. Bilim benzer koÅŸullar altında belli bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilmesi gereÄŸine baÄŸlıdır. Bu gereÄŸi karşılanamayan, elde edilen bulgulara ne yoldan ulaşılacağı dile getirilemeyen kiÅŸisel baÅŸarılar, bizim için ÅŸaşırtıcı ya da çok göz kamaÅŸtırıcı olabilir, fakat bilimsel olamaz.
Bilim seçicidir. Evrende olup biten olgular çeşit ve sayı yönünden sonsuzdur. Bilimin bunların tümü ile ilgilenmesi hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bir olgunun bilime veri niteliği kazanabilmesi için ya inceleme konusu bir propleme ilişkin olması, ya da bir hipotez veya teorinin test edilmesinde kanıt değeri taşıması gerekir. Bu bakımdan bilimsel araştırmaya konu olan olgular, tüm olguların ancak küçük bir parçasını kapsamaktadır. Bilimsel nitelik taşıyan bütün gözlem ve deneyler, ancak belli bir hipotezin ışığında belli olgulara yöneldiğinde etkinlik kazanır. Gelişi güzel yürütülen, olgular arasında seçici olmayan bir gözlem ya da deneyin güvenilir sonuç vermesi şöyle dursun, bir enerji ve zaman kaybından başka bir şey olduğu söylenemez. Bilgin olgu istifi yapan bir koleksiyoncu değildir, o ancak araştırma amacına uyan, cevabını aradığı sorulara ilişkin olguları saptamaya çalışır.
Bilim de bütün diÄŸer giriÅŸim ve çabalarımız gibi, açık veya üstü örtük birtakım temel inançlara dayanır. Varsayım denen bu inançlarımız düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini oluÅŸturur. ÖrneÄŸin, sabahleyin rastladığımız bir kimseye ‘günaydın’ dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiÄŸimiz kiÅŸinin Türkçe bildiÄŸini farzetmiÅŸ olmalıyız ki, ona baÅŸka bir dilde deÄŸil Türkçe’de seslenmiÅŸ olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir etkinlik olan bilimsel araÅŸtırma da, çok kez ifade edilmeyen, hatta belki bilinç altında bulunan, bazı temel inanç ve varsayımlara dayanmaktadır.
Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1.Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,
2.Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,
3.Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraşı oluşturduğu.
1.varsayım, çevremizde olup bitenlerin hayal ürünü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen nesnel bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. 2. varsayım bilgi edinmenin olanak dışı olmadığı, 3.varsayım ise bilginin değerli şey olduğunu söylemektedir. Gerçekten, temelde incelemeye konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.
Bu temel varsayımlar yanında özellikle Doğa Bilimleri için geçerliği söz götürmez birkaç varsayımı daha belirtebiliriz.
Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigüzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı, tutarlı, kapristen uzak bir dünyadır. Örneğin, suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı kaprisli bir dünyada, olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan, bunları dile getirip açıklamaya çalışan bilim için de olanak yok demektir.
Her olgu, bizim için saptanabilir olsun olmasın, kendinden önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunun kısaca anlamı şudur: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklanmasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına başvurarak yapar. Örneğin, suyun kaynaması için 76 cm barometrik basınç altında sıcaklığın 100 dereceye çıkmış olması gerekir. Burda suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz:
Y=f(X1, X2,..Xn)
Formulde, ‘Y’ sonucu, (X1,X2..Xn) ler de ön koÅŸulları göstermektedir. ‘f’ ise iliÅŸkinin fonksiyonel olduÄŸunu ve bu fonksiyonda ‘Y’ nin bağımlı, ‘X’ nin ise bağımsız deÄŸiÅŸken olduÄŸunu belirtmektedir.
Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder.Bu ise,zaman ve uzayın ‘realite’ denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduÄŸu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olamayacak birtakım doÄŸadışı ‘nesne’lere yönelmekten alıkoyduÄŸu gibi, bu tür nesneleri inceleme konusu yapan çalışmaların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. ÖrneÄŸin din, mitoloji ve :-):-):-):-)fizik incelemeler gibi.
Bilim ‘var olan her ÅŸeyin bir miktarla var olduÄŸu’ ilkesine baÄŸlıdır. Bu nedenledir ki, bilginler elde ettikleri bulguları nicelik türünden dile getirmeÄŸe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle deÄŸil, ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir geliÅŸmedir. İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen birtakım özelliklerin (ÖrneÄŸin sıcaklık, sertlik, yoÄŸunluk, öğrenme yeteneÄŸi, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun geliÅŸtirilen ölçme araçları kullanılarak ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniÄŸinde eriÅŸilen yetkinlik o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek artık çok güç görünmektedir.
Bilimin dayalı olduÄŸu varsayımlara iliÅŸkin Einstein’ın ÅŸu sözleri önemle üzerinde durulmaya deÄŸer: ‘Teorik kavramlarımızla gerçek dünyayı anlamanın olanaklı olduÄŸu inancı olmaksızın, dünyamızın iç uyumuna inanmaksızın, bilim denen ÅŸeyin ortaya çıkması beklenemezdi. Bu inanç her türlü bilimsel buluÅŸun temel itici gücüdür ve daima öyle kalacaktır.[6]
Bilime egemen temel varsayımların (Kepler’in düşüncesinde görüldüğü gibi) :-):-):-):-)fiziksel nitelikte olduÄŸuna deÄŸinen tanınmış çaÄŸdaÅŸ Fizik bilginlerinden biri de şöyle demektedir: ‘Modern teorik Fizikçi de, bilmeyarek, en az bir :-):-):-):-)fiziksel ilkenin güdümündedir. DoÄŸanın yeni kanunlarını bulma çabasında O, bu kanunların matematiksel olarak basit ve açık bir biçimde dile getirilebileceÄŸi inancını taşır. Böyle bir inancın güdümünde olmaksızın, Fizik’in bir tek genel kanunu bulma olacağı düşünülemez bile.’[7]
Yukarda kısaca değindiğimiz temel varsayımların :-):-):-):-)fiziksel nitelikte olup olmadığı sorusu ayrı bir inceleme konusudur. Ancak şu kadarını belirtelim ki, bilimin son 300 yıllık süre içindeki başdöndürücü gelişmesi dayandığı varsaymların geniş ölçüde geçerli olduklarını kanıtlayıcı niteliktedir.