Siyasal Partiler Ve Türkiyedeki Parti Yasaklari

TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLER

DiÄŸer ülkelerde olduÄŸu gibi Türkiye’de de, siyasal partilerin ortaya çıkışında “temsili demokrasi”nin ve “oy hakkının geniÅŸletilmesi”nin önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. Türkiye’de ilk siyasal örgütlenmeler, I. MeÅŸrutiyet döneminin sonlarında, gizli olarak kurulan derneklerle baÅŸlamıştır.

1908 yılında II. MeÅŸrutiyet’in ilânından sonra, dernek kurma özgürlüğü tanınmış ve siyasal partiler de, dernek statüsüne sokulmuÅŸtur. Bunun sonucunda, çoÄŸunluÄŸu daha önce kurulmuÅŸ derneklerin tabanları üzerinde olmak üzere, birçok siyasal parti kurulmuÅŸtur.

Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı döneminde ise, bağımsızlık mücadelesini yürütmek üzere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluÅŸturulmuÅŸtur. Bu dernekler, Erzurum Kongresinde, “DoÄŸu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında; Sivas Kongresinde ise “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleÅŸtirilmiÅŸtir.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, TBMM’nin kuruluÅŸunda ve ulusal bağımsızlığın kazanılmasında çok önemli roller üstlenmiÅŸtir.

23 nisan 1920’de toplanan TBMM’nin, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin programını uygulaması ve bir bütün olarak hareket etmesi beklenirken, zamanla birtakım gruplaÅŸmalar ve düşünce ayrılıkları kendisini göstermiÅŸtir. DiÄŸer yandan, yeni kurulan devletin yapısında, siyasal partiler gibi, birtakım çaÄŸdaÅŸ kuruluÅŸlara da gereksinim duyulmaya baÅŸlanmıştır. Bu geliÅŸmelerin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’te HALK FIRKASI (Cumhuriyet Halk Partisi) kurulmuÅŸtur.

CUMHURİYET HALK FIRKASI(PARTİSİ)

TBMM’de gruplaÅŸmaların çoÄŸaldığı ve siyasal yaÅŸamda siyasal partilere gereksinim duyulmaya baÅŸlandığı bir ortamda, Mustafa Kemal, 6 Aralık 1922 tarihinde basına verdiÄŸi bir demeçle, “HALK FIRKASI” adını taşıyan bir siyasal parti kuracağını açıklamıştır.

8 Nisan 1923 tarihinde ise, Mustafa Kemal’in, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti BaÅŸkanı sıfatıyla, bir bildiri yayınladığı görülmektedir.

Dokuz maddeden oluÅŸtuÄŸu için 9 umde (ilke) olarak anılan bu metin, bir “seçim bildirgesi” dir. Bu seçim bildirgesi, aynı zamanda, kurulacak parti için de bir program hazırlığı niteliÄŸini taşımaktadır.

Daha sonra Mustafa Kemal ve partinin kuruluşunu destekleyen milletvekilleri, tüzük hazırlıklarına başlamışlardır.

Hazırlanan tüzükte, “HALKÇILIK”, “CUMHURİYETÇİLİK”, “MİLLİYETÇİLİK” temel ilkeler olarak gösterilmiÅŸ; “ULUSAL EGEMENLİK”, “DEVRİM” ve “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ” kavramlarına da yer verilmiÅŸ.

Daha sonra “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, “HALK FIRKASI”na dönüştürülmüş ve Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923’te İçiÅŸleri Bakanlığı’na baÅŸvurarak, “Halk Fırkası”nın kuruluÅŸunu bildirmiÅŸtir.

Bu geliÅŸim çizgisinin de ortaya koyduÄŸu gibi, Cumhuriyet Halk Partisi, KurtuluÅŸ Savaşı’nı örgütleyen ve yürüten “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıdır.

BaÅŸlangıçta “Halk Fırkası” olan partinin adı, 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında da “CUMHURİYET HALK PARTİSİ” olarak deÄŸiÅŸtirilmiÅŸtir.

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

Terakkiperver Fırka, kuruluÅŸunu tamamladıktan sonra, iktidara karşı sert eleÅŸtirilerde bulunmaya baÅŸlamıştır. Özellikle de on üç milletvekilliÄŸi için yapılan ara seçimlerde, kendilerine baskı yapıldığını iddia ederek, eleÅŸtirilerini arttırmıştı. Bu eleÅŸtiriler sırasında, parti mensuplarının "rakiplerine karşı din unsurunu kullanmayı faydalı" görmeleri, o sıralarda laikçi reformların baÅŸarılı olması için çok çaba gösteren CumhurbaÅŸkanı Mustafa Kemal PaÅŸa’ nın ÅŸimÅŸeklerini üzerlerine çekmiÅŸlerdir. Bu durum Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın Mustafa Kemal PaÅŸa tarafından, Cumhuriyet karşıtı ve gerici olarak damgalanmasına neden olmuÅŸtur.

Gazi, yeni partiyi; "parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır" ÅŸeklindeki görüşünden dolayı, dini bayrak olarak kullanmakla suçlayarak, bu partinin programlarında; "Biz halifeliÄŸi yeniden isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize mecelle yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, ÅŸeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi halifeliÄŸi kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size ÅŸapka giydirecek!" ÅŸeklinde, yeni rejime ters vaadlerde bulunduÄŸunu ileri sürerek, T.C.F.’nı ".. en hain kafaların ürünü.. yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı" olmakla suçlamıştır.

DoÄŸu Anadolu’da Åžeyh Sait İsyanı sırasında, BaÅŸbakan Fethi Bey’in bu partinin liderleri ile görüşerek, kendilerini uyardığı, buralardaki parti teÅŸkilatlarının ya frenlenmesini yahut da büsbütün kaldırılmasını önerdiÄŸi anlaşılmaktadır. Bu isyanın tehlikeli bir hal alması üzerine, Hükümet 25 Åžubat 1925′te "dinin siyasete alet edilmemesi hakkında tasarıyı kanunlaÅŸtırdı.".Ancak BaÅŸbakan Fethi Bey hakkında, C.H.P. Grubunda DoÄŸu olayları ile ilgili olarak verilen 18 imzalı soru önergesinden sonra, hükümete güven oylaması yapıldı ve Fethi Bey’e; 60′a karşı ,94 oyla güvensizlik gösterilmesi sonucu, kabine istifa etti. Yeni kabineyi kurmakla İsmet PaÅŸa görevlendirildi.

Åžeyh Sait isyanı karşısında, Terakkiperver Fırka’nın da Fethi Bey kabinesine destek olduÄŸu hatta, lideri Kâzım Karabekir PaÅŸa’nın, bu hükümetin verdiÄŸi sıkıyönetim kararını olumlu karşılayarak, isyan konusunda; "Dini alet ittihaz ederek millî mevcudiyeti tehlikeye koyanlar lanete ÅŸayandır. Bu hareket vatana hiyanettir.." diyerek, isyanı kınadığı görülmüştü. Ancak gerek Karabekir PaÅŸa’nın ve gerekse Rauf Bey ile öteki T.C.F. ileri gelenlerinin isyanı önlemek amacıyla, Takrir-i Sükun Kanunu’nun kabul edilmesiniÄŸ isteyen İsmet PaÅŸa’ya karşı çıkmaları, Cumhuriyet rejiminin korunması için radikal tedbirlere baÅŸvurulmamasından yana olduklarını ortaya koymuÅŸtu. Muhalefetin karşı çıkmasına raÄŸmen, İsmet PaÅŸa Hükümeti’nin bu konudaki isteÄŸi, T.B.M.M.’nde 4 Mart 1924 tarihinde 23 olumsuz ve 2 çekimsere karşı, 155 oyla kabul edilerek, Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girdi,. Bu kanunla beraber de İstikâl Mahkemeleri de yeniden göreve baÅŸladı.

Åžeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra, asilerin elebaÅŸlarının yargılanmaları sırasında, "Åžark İstiklâl Mahkemesi, dini propaganda ve tahriklerle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı irtibatlı görerek Fırkanın kapatılmasına karar…" verdi. Bu kararda İstiklâl Mahkemeleri’nin, partinin isyanla iliÅŸkisini, iddia etmesi ve partiye karşı hükümetin aldığı tavır da etkili olmuÅŸ, T.C.F. Bakanlar Kurulu Kararı ile, 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

Terakkiperver Fırka ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasındaki mücadele, bir noktadan bakıldığı zaman; MeÅŸrutiyetle Cumhuriyet’in mücadelesi gibi düşünülebilir. İnönü’nün deyimi ile, "Terakkiperver Fırka erkanı(da), reformcu kimselerdi ama, Osmanlı reformcusu idiler." Oysa Atatürk, bütünüyle çaÄŸdaÅŸlaÅŸmadan yana olup, devrimci yöntemlerle hedefe varmak istiyordu. Bu nedenle, Åžark İsyanını da bir ideoloji mücadelesi olarak deÄŸerlendirmiÅŸ etnik ve dinsel yanı olduÄŸu savunulan isyanın bastırılmasından sonra, T.C.F.’nın DoÄŸu’daki elemanları tevkif edilerek, parti hareketsiz bırakılmıştı.

Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasından sonra planlanan İzmir suikasti ise, MeÅŸrutiyetçilerle Cumhuriyetçilerin mücadelesinin son perdesi olmuÅŸ, bu isyan sırasında, iktidar Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan yararlanarak basın üzerinde de sıkı bir denetim kurmuÅŸ ve bu suikastin liderlerinin yanı sıra, diÄŸer muhalif simaların da etkisiz hale getirilmelerini saÄŸlamıştır. Yaklaşık yedi aylık siyasi yaÅŸamı kısa süren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet denemesi olurken, 1930 yılına kadar yeni bir deneme yapılmayacaktı.

Bu denemeden çıkarılan en önemli sonuçlardan birisi; çok partili rejim ile devrimlerin birlikte yürüyemeyeceğinin anlaşılmış olmasıdır. Bu nedenle, çok partili sistemin kurulması yolunda yeni bir denemeye girişilebilmesi için, Cumhuriyet yönetimi, devrimin tamamlanmasını beklemek zorunda kalacaktı

ŞEYH SAİT İSYANI

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasından yaklaşık üç ay sonra, DoÄŸu’ da (13 Åžubat 1925) Åžeyh Sait isyanı baÅŸladı. Aslında bu isyanı, Musul sorununda Türkiye’ yi zor duruma düşürmek isteyen İngilizler destekliyordu. İsyanın giderek geniÅŸlemesi ve cumhuriyetin varlığı için bir tehlike oluÅŸturmaya baÅŸlaması karşısında, BaÅŸbakan Fethi Bey, TBMM’nde güvensizlik oyu ile düşürüldü. Yeni hükümeti İsmet PaÅŸa kurdu. Bu hükümet güven oyu aldıktan sonra, Takrir-i Sükun (Sıkıyönetim) Kanunu, 4 Mart 1925′te TBMM’nde kabul edildi ve İstiklal Mahkemeleri göreve baÅŸladı. DoÄŸu İstiklal Mahkemesi, isyanla ilgili bularak, TCF’ nin kapatılmasına karar verdi. Bu geliÅŸme sonrasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararı ile 5 Haziran 1925 tarihinde kapatıldı. Bu siyasi mücadele, cumhuriyetçilerin, meÅŸrutiyetçilere karşı zaferi ile sona erdi. Terakkiperver Parti’ nin isyancılarla iÅŸbirliÄŸi ettiÄŸi belgelendirilememiÅŸtir. Bu partini genel baÅŸkanı Kazım Karabekir PaÅŸa da isyancıları kınamıştır. Ancak Türk inkılabına karşı olan bazı kesimlerin, bu parti içine sızarak, muhalefet etmek eÄŸiliminde oldukları anlaşılmaktadır.

İsyanı çıkaran Åžeyh Sait ve yandaÅŸları etkisiz hale getirildi ve baÅŸta Sait olmak üzere isyanın ileri gelenleri, idam edildi. Milli ordunun üçte ikisi bu isyanla uÄŸraÅŸmak durumunda kaldı. İngiltere ile Musul yüzünden bir sıcak savaşı bile göze almayı düşünen Türkiye’nin, bu konudaki pazarlık gücü azaldı. İsyan, Musul’un elden çıkmasında etkili oldu.

MUSTAFA KEMAL’ E SUİKAST GİRİŞİMİ

KurtuluÅŸ Savaşımız’ın önderi Atatürk’e karşı çeÅŸitli zamanlarda suikast giriÅŸimleri planlanmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra, gerçekleÅŸtirilmesi düşünülen, ancak plan aÅŸamasında kalan, İzmir Suikastıdır.

Bu giriÅŸimi İttihatçı, eski milletvekillerinden ve Atatürk’ün muhaliflerinden Ziya HurÅŸit’in yönettiÄŸi anlaşılmaktadır. Suikast planını yapanların arasında eski İttihatçıların bulunması dikkat çekicidir.

İttihatçıların Maliye Bakanı Cavit bey, Çerkez Ethem’in arkadaÅŸlarından Sarı Efe Edip, eski milletvekillerinden Dr. Nazım, İsmail Canbolat, Halis ile EskiÅŸehir milletvekili Arif ve İzmir milletvekili Şükrü Beylerin de bu suikast giriÅŸiminin önde gelen sorumluları arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu gibi kimseler, Mustafa Kemal ve partisi ile siyasi alanda bir mücadeleyi göze alamadıkları için, onun varlığını ortadan kaldırmaya karar vermiÅŸ bulunuyorlardı. Mustafa Kemal’in 7 Mayıs 1926 tarihinde baÅŸladığı yurt gezisi sırasında, 15 Haziran’da İzmir’i ziyaret etmesi planlanmıştı. İşte bu ziyaret, suikastçılar için kaçınılmaz bir fırsat olarak deÄŸerlendirildi. Suikastın nasıl yapılacağı en ince ayrıntısına kadar belirlendi ve olaydan sonra Yunan adalarına kaçılması kararlaÅŸtırıldı.

Suikastı gerçekleÅŸtireceklerin, Sakız Adası’na kaçırılması iÅŸini üstlenen motor sahibi Giritli Åževki, Atatürk’ün İzmir’e geliÅŸinin bir gün ertelenmesinden paniÄŸe kapıldı. Bu kiÅŸinin durumu İzmir valisi’ne bildirmesiyle plan ortaya çıktı.

Yapılan baskın sonucu suikastı planlayanlar, suç araçları ile birlikte kaldıkları otelde yakalandılar. İstiklal Mahkemesi, konu ile ilgili olduÄŸunu öne sürerek, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin bazı ileri gelenlerini de gözetim altına aldıysa da, daha sonra bu kiÅŸiler serbest bırakıldılar. İstiklal Mahkemeleri’nin suçlu bulduÄŸu 13 kiÅŸi idam edildi

İzmir Suikastı planı, cumhuriyetçilerle, meşrutiyetçilerin mücadelesinin son perdesi oldu. Olaydan sonra, İttihatçılar tamamen safdışı edildi ve muhalefette bir varlık gösterebilmeleri söz konusu olmadı.

SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde Türkiye’nin çaÄŸdaÅŸlaÅŸmasına yönelik önemli adımlar atılmış, hukuk sistemi deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ, giysi ve yazı reformu yapılmış ve Anayasa’da laiklik doÄŸrultusunda geliÅŸmeler saÄŸlanmıştı. Ancak ekonomik alandaki yoksulluk giderilememiÅŸti. Özellikle, 1929 yılında baÅŸlayan dünya ekonomik bunalımının olumsuz etkilerinin giderek artması ve aynı yıl memlekette kötü ürün alınması, halkın sızlanmalarına neden olmuÅŸtu.

Bunun yanısıra, siyasal ve hukuksal anlamda eÅŸitliÄŸi öngören Halkçılık İlkesi’nin,siyasal bir slogandan öteye gidememesi, daha da kötüsü bu ilkeyi savunan C.H.P. içinde bazı partililerin, siyasi nüfuzlarını kullanarak, kendi çıkarlarını korumaya yönelik çabaları, CumhurbaÅŸkanı ve Parti Genel BaÅŸkanı Mustafa Kemal Atatürk’ü çok üzüyordu. İşte bu ıstıraplara çare aranırken, BaÅŸbakan İsmet PaÅŸa, CumhurbaÅŸkanı’na ÅŸu öneride bulundu; "Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip ÅŸikayet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfuzu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız."

Aslında CumhurbaÅŸkanı Gazi Mustafa Kemal de, bir diktatör havası vermekten hoÅŸlanmıyordu. Sık sık çıktığı yurt gezilerinde halkın ne denli olumsuz ÅŸartlar içinde yaÅŸadığını görüyordu. Bu durum, O’nun sürekli olarak hükümetten ÅŸikayet etmesine yol açıyordu.

Özet olarak CumhurbaÅŸkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün bir muhalefet yaratmak istemesinin baÅŸlıca nedenleri şöyle sıralanabilir :

1. Eskiden beri ülkede varolan yoksulluğun, Cumhuriyet döneminde de sürüp gitmesi ve halkın şikayetleri. Bu durum siyasi rejimin geleceğini tehlikeye sokabilirdi. Mevcut hükümet ekonomik sorunları çözmede başarılı olamamıştı.

2. ÇaÄŸdaÅŸlaÅŸma yolunda 1923-30 yılları arasında en önemli inkılâplar gerçekleÅŸtirilmiÅŸ, bunlar Takrir-i Sükun Kanunu’nun koruyuculuÄŸunda yapıldığı için, toplumsal tepkileri test edilememiÅŸti. Muhalefete izin verildiÄŸi zaman bu tepkiler ölçülebilecekti.

3. Partiye üye olan, hatta Atatürk’e yakın olduÄŸunu iddia eden bir çok insanların hallerinden, hareketlerinden ÅŸikayet edilmesi almış yürümüştü. BaÅŸka bir deyiÅŸle, siyasi "nüfuz suistimali" vardı.

İktidar ile iyi ilişkiler içinde olmayı kendi çıkarları açısından gerekli gören; "Taşradaki eşraf, toprak ağası ve bir kısım tarım burjuvazisi ile kentlerde sınırlı biçimde gelişmiş bir kısım ticaret burjuvazisi de C.H.P. içinde egemen unsur olan bürokratlarla iktidar ittifakı yapmışlardı."

4. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, çağdaşlaşmayı demokratik sistemin kurulabilmesi ile mümkün görüyor, kendisinin diktatör olarak gösterilmesinden hoşlanmıyor ve "Ben millete miras olarak arkamda bir istibdad müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum." diyordu.

5. Takrir-i Sükun Kanunu 4 Mart 1929′da kaldırıldıktan sonra,Atatürk’ü deÄŸil, fakat İsmet PaÅŸa’yı ve onun kabinesini hedef alan, "rejime sadık ve inançlı bir muhalefet " hareketi baÅŸlamıştı. Bu muhalefet siyasi bir çatı altında örgütlenerek, iktidara eleÅŸtirileriyle yol gösterebilirdi.

6. Takrir-i Sükun Kanunu döneminde rejime karşı olanların önemli bir bölümü, "tehlike olmaktan çıkarılmış" ve bir bölümü de sindirilmiş bulunuyordu. Bu ortam rejimi sarsmadan bir muhalefetin kurulmasına olanak sağlıyordu.

7. Gazi, en yakın arkadaÅŸlarından ve eski BaÅŸbakanlarından olup, Paris BüyükelçiliÄŸi görevinden yurda dönen Fethi Bey gibi rejime sadık, güvenilir bir muhalif bulmuÅŸtu. Fethi Bey, kendisine yazdığı bir mektupta; "Hükümetin parasal ve ekonomik konulardaki baÅŸarısızlığından, parlamentoda fikir özgürlüğünün olmayışından ve hükümetin sorumsuzluÄŸundan.." yakınmıştı. Fethi Bey’in kuracağı bir muhalif partinin Türk Devrimi’ne karşıt tavır alması beklenemezdi. Böylelikle rejim güvence altında olurdu.

MENEMEN OLAYI

Gerici amaçlarını, muhalefet partilerinde gerçekleÅŸtirmeyi deneyen, ancak bu amaçlarında baÅŸarılı olamayan çevreler, rejime karşı olan nefretlerini bazı olaylarla da açığa vurmuÅŸlardır. Bunlardan birisi de Menemen Olayı’dır.

Dördünün adı Mehmet ve yaÅŸları henüz 18′i bulmayan, ikisinin adı da Hasan olan NakÅŸibendi Tarikatı’nın üyesi altı kiÅŸi, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen’ e gelerek, bir camiye baskın yaptılar. Camiden aldıkları yeÅŸil sancağın altına toplanmayanların kılıçtan geçirileceklerini söyleyerek, halkı tehdit ettiler. Bu olayın baÅŸkahramanı olan yeÅŸil sarıklı derviÅŸ Mehmet, kendisinin “Mehdi” (doÄŸru yolu gösteren kiÅŸi) olduÄŸunu, sınırda yetmiÅŸbin kiÅŸilik Halife ordusu’ nun” eklediÄŸini duyurdu ve ilçede bir terör havası estirmeye baÅŸladı.

Bu olayın bastırılması görevi, o sırada takımını sabah eÄŸitimine hazırlayan Öğretmen AsteÄŸmen Kubilay’ a verildi. Silahlarında tahta eÄŸitim mermileri olan askerler, süngülerini takınca, gericilerden biri silahını ateÅŸleyerek, Kubilay’ ı yaraladı. DerviÅŸ Mehmet, kör bir baÄŸ bıçağı ile Kubilay’ ın başını keserek, yeÅŸil sancağın üzerine dikti. Bu olayda Kubilay’a yardıma gelen Bekçi Hasan ve Åževki de ÅŸehit edildiler.

Cumhuriyet ve Türk İnkılabına yönelik bir hareket olarak nitelenen bu olay, bastırıldıktan sonra, sorumluları yargılanarak, suçlu görülenler idam cezasına çarptırıldılar. Menemen olayı olarak anılan bu olaydan sonra, dinsel çevrelerden İnkılaba karşı yöneltilen saldırılarda ve eleÅŸtirilerde önemli bir azalma görüldü. Bu olay, Türk Devrimi’nin bütün evrelerinin tamamlanmadan çok partili sisteme geçilmesinin sakıncalarını bir kez daha ortaya koydu. Bütün bu geliÅŸmelere karşın Atatürk, 1935 seçimlerinde bazı yerlerde CHP’nin adayları yerine bağımsız adayların seçilmesine yardımcı olarak, TBMM’ne az sayıda da olsa muhalif milletvekillerinin girmesini saÄŸladı. Böylece kendi döneminde mecliste bağımsız bir grubun temellerini atmış oldu.

“Siyasal Partiler Ve Türkiyedeki Parti Yasaklari” için 1 Yorum

  1. tolga diyor ki:

    aslında içerikli bir yazı dizisi ama tam olarak istediklerimiz yok mesala atatürk’ün çok partili rejime geçmek istemesinin nedenleri bunun sonuçları yok

Yorum Yapın