‘Tarih’ Kategorisi için ArÅŸiv

Nizâm-ı Cedid

Salı, 06 Kasım 2007

Osmanlı Devletinde 18. asır sonunda, askerî ve idârî sâhalardaki düzensizliklere çâre bulmak için yapılan teşebbüslerin tamâmı. Ayrıca, Avrupa usûlleriyle meydana getirilen tâlimli orduya verilen isim.

Bu terim, ilk defâ Fâzıl Mustafa Paşanın sadrâzamlığı esnâsında, mâliyede yapılan bâzı yenilikler için kullanılmıştır. Daha sonra Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) devrinde de, şimdi anlaşılan manâda kullanılmağa başlanmıştır. Ancak, Nizâm-ı Cedid, geniş ve dar mânâda olmak üzere iki şekilde târif edilmiştir. Dar mânâda; Sultan Üçüncü Selim Han devrinde, Avrupaî tarzda yetiştirilmek istenen askerî kuvvetlerde, geniş mânâda ise; yine aynı pâdişah devrinde devlet teşkilâtının bütününde yapılmak istenilen yenilikler olarak bilinmektedir. Bu tariflerden ikincisi daha doğru olarak kabul edilir.

On sekizinci asır boyunca devam eden askerî baÅŸarısızlıklar, bunları tâkip eden günlerde ıslahat lâyihalarının verilmeleriyle neticelenirdi. Bunların içinde, Halil Hamid PaÅŸanın askerlik sahasındaki nizamnâmesi en önemlisidir. Sultan Üçüncü Selim’in tahta çıkışına kadar aÅŸağı yukarı yüz sene devam eden ıslahat hareketlerinin bir merhalesini teÅŸkil eden Nizâm-ı Cedid fikri, tamâmen bu pâdişâhın ÅŸahsına baÄŸlanır. Gerçekten de bu pâdişâh ÅŸehzâdeliÄŸi ve veliahtlığı esnâsında devletin içinde bulunduÄŸu durum için yapılan ıslâhât teÅŸebbüslerini yakından tâkip etmiÅŸtir.

Nizâm-ı Cedid hareketi, Sultan Üçüncü Selim’in tahta çıkışıyla berâber belli bir tertip içinde uygulanmaya baÅŸlandı. Böyle yeni bir sistemin konulması için, öncelikle bâzı yönlerden örnek alınacak Avrupalıların ilerlemesinin sebeblerinin incelenmesi ve devlet adamlarıyla âlimlerden teÅŸekkül edilecek bir danışma meclisinin kurulması îcab ediyordu. Pâdişâh, meÅŸveret (danışma) meclisi teÅŸkiliyle, yeni fikrin, bir ÅŸahsın deÄŸil, devletin malı olması gâyesini güdüyordu. Islahat için yirmi iki devlet adamından bu konudaki düşüncelerini açıklayan birer rapor hzırlamalarını istedi. Yirmi iki kiÅŸinin ikisi Avrupalı idi. Bunlardan Bertrauf Osmanlı ordusunda çalışan bir subay, diÄŸeri ise İsveç konsolosluÄŸunda çalışan D’Ohosson idi. Türk devlet adamlarının belli baÅŸlıları ise, Sadrâzam Koca Yûsuf PaÅŸa, Veli Efendizâde Emin, Defterdar Åžerif Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi, ÇavuÅŸbaşı Efendi ve târihçi Enver Efendiydi.

DiÄŸer taraftan Ebû Bekr Râtib Efendi, o devir için Avrupa’nın güçlü devletlerinden olan Avusturya’nın baÅŸÅŸehri Viyana’ya sefâret vazifesiyle gönderildi. Gönderilen bu elçiden, Avusturya’nın bütün müesseselerini incelemesi ve rapor etmesi istendi. Sekiz aylık bir seyahat neticesinde yazılan bu Sefâretnâme’de, alınması gerektiÄŸi bildirilen baÅŸlıca tedbirler ÅŸu maddeler içinde özetlenebilir:

1. Hazinenin dolu ve düzenli olması,

2. Askerin itâatli olması,

3. Devlet adamlarının doğru ve sâdık kimseler olması,

4. Halkın refah ve himâyesinin temini,

5. Bâzı devletlerle ittifak anlaşmalarının yapılması.

Ebû Bekr Râtib Efendiye göre, örnek seçilecek bir devletin askerî kânunları ve nizamları iktibas edilerek, kendi bünyemize uydurup, ihtiyacımıza cevap verecek bir Nizâm-ı Cedid ordusunun kurulması gerekiyordu. Pâdişâhın düşüncelerine tesir eden bu Sefaretnâme, Nizâm-ı Cedid programının hazırlanmasının bir safhasını teşkil ediyordu.

Kendisinden önceki pâdişâhların, ıslahat hareketlerindeki düşüncelerinden faydalanmasını bilen Sultan Üçüncü Selim Han, Sultan Üçüncü Ahmed Han devrinde yapılmak istenilen ıslahatın devlet adamlarından gizli olmasının zararlarını gördüğünden, devlet adamları ile âlimleri yanına çağırarak, onların düşüncelerinden faydalanma ve memleketlerin durumunu daha iyi tahlil etme imkânını ele geçirmek istedi. Ancak layihaları kaleme alan kimselerin askerlik sâhasında tecrübeli olmaması, köklü tekliflerin gelmesine mâni oldu.

Verilen layihalar, başlıca üç görüş üzerinde toplanıyordu:

1. Ordunun, Kânûnî Sultan Süleyman Kânunları’na göre ıslah edilmesi.

2. Sultan Süleyman Kânunları’na, Avrupa nizamlarını tatbik ederek yeniden ordu teÅŸkili,

3. Yeniçeri Ocağı tamâmen kaldırılarak, Avrupa usûllerine göre yeni bir ordunun kurulması.

Üçüncü düşüncede olanlara göre, devletin eski kânunları ihtiyaca cevap veremez hâle gelmiş, Yeniçeri Ocağına fesad karışmış bu da ordunun bozulmasına sebep olmuştu. Bu sebeplerden dolayıYeniçeri Ocağını bir tarafa bırakarak, tamamen Avrupa usûlleriyle yeni bir ordu kurulmalıydı.

Sultan Üçüncü Selim Han, bu fikirlerden üçüncüyü seçti. Programın uygulanması için tertip edilen heyetin başına, İbrâhim İsmet Bey gibi dirayetli bir şahsı getirdi. Bu zat, işin başlangıcında olabilecek tehlikeleri dile getirmişti. Islahat heyetinin hazırladığı program, yetmiş iki maddeden meydana geliyordu. Öncelikle askerlikle ilgili maddelerin tatbikatına geçildi.

Yeniçeri Ocağının birdenbire kaldırılmasının devlete vereceği zarar ortada olduğundan, bu ocağın ıslah edilmesi sırasında yeni ordunun kurulması çalışmalarına başlandı. Yeniçeri Ocağına haftada birkaç gün mecbûrî tâlim konuldu. Humbaracı, Topçu, Lağımcı ve Toparabacı ocaklarının yeni kanunnâmeleri hazırlandı. Bunlar ordunun teknik sınıflarını teşkil edeceklerdi.

Yeni ordunun teÅŸkili ise, Sadrâzam Koca Yusuf PaÅŸanın ZiÅŸtovi ve YaÅŸ anlaÅŸmalarından sonra cepheden İstanbul’a dönmesiyle baÅŸladı. Sadrâzamın Avrupa’dan subay da getirmesi, tâlimli piyâde askerinin teÅŸkilini hızlandırdı. Pâdişâh bu ordunun yeniçerilerden bağımsız olmasını ve genç yeniçerilerin buraya alınmasını istiyordu. Ancak bunun mahzurları düşünüldüğünden, yeni ordunun Bostancı Ocağına baÄŸlı, on iki bin mevcutlu ve örnek bir ordu gibi teÅŸkili yoluna gidildi. Levend ÇiftliÄŸi Kânunnâmesi ile yeni ordunun kadroları ve diÄŸer meseleleri açıklanmış oluyordu.

Nizâm-ı Cedid ordusunun kuruluÅŸunda ortaya çıkan diÄŸer bir problemse yeniçeri taraftarlarının çıkaracağı taÅŸkınlıktı. Bunun için halk arasında mûteber olan devlet adamlarından faydalanma yoluna gidildi. Yapılan propagandada, yeni ordunun İstanbul’da Rus tehlikesine karşı muhâfaza için kurulduÄŸunu, İstanbul’a karşı bir tehlike esnâsında Anadolu ve Rumeli’ne dağılmış olan, çiftçilikle uÄŸraÅŸan askerin geç gelmesinin doÄŸuracağı tehlikeler anlatıldı. Pek tesirli olmamakla berâber yapılan propaganda neticesi, ilk andaki tepkiler önlenmiÅŸ oldu. Sessizlikten istifâde etmek isteyen devlet, Anadolu’da asker yetiÅŸtirme hareketine giriÅŸti. Bu harekette, Karaman Vâlisi Kâdı Abdurrahman PaÅŸa ile Amasya Sancakbeyi Cabbarzâde Süleyman Beyin gayretleri semeresini verdi. Ancak Yeniçeri Ocağına tâlim mecburiyeti konması, hâriçten esamî satın alarak ulûfeye kaydolanların iÅŸine gelmedi. Ocak içinde usûlsüz âidât toplayanların, kânunnâme ile engellenmesi, çıkarcıları zor duruma soktu. Yapılan karşı propaganda neticesi önce Yeniçeriler tâlime çıkmamaya baÅŸladı, sonra da Nizâm-ı Cedide kaydolanların dağılmaları, devlet adamlarına Nizâm-ı Cedidin asker kaynağının sâdece ordu olduÄŸunu anlatmış oldu. Bu esnâda Levend’den baÅŸka Üsküdar’da Kâdı Abdurrahman PaÅŸanın askerlerinden teÅŸekkül eden yeni bir ordu tesis edildi.

Nizâm-ı Cedid ordusunun kurulmasının yanı sıra tophâne, tersâne ve mühendishânenin de yeniden organizasyonuna baÅŸlandı. Tophâne mensupları elenerek yenilendi, Avrupa’dan top döküm ustaları getirilerek yeni ve kuvvetli top îmâlâtına baÅŸlanıldı. Çok ihmâl edilmiÅŸ olan donanma ile tersânenin ıslahatına giriÅŸildi ve bu konu, Küçük Hüseyin PaÅŸaya verildi. Alınan tedbirler neticesinde donanma her yönden güçlendi. Fennî eÄŸitimde tahsil ve terbiyenin ilerlemesi için, 1773’te açılan Mühendishâne-i Bahri-i Hümâyûn geniÅŸletildi. Bu okullarda, geniÅŸ ölçüde yabancı öğretmenlerden faydalanıldı. Okulların kitap ihtiyacını karşılamak için de Üsküdar Matbaası yeniden tesis edildi.

Yapılan değişiklikler, devlet bütçesine ağır yük getiriyordu. Yükün kaldırılması için, sâdece Nizâm-ı Cedidin giderlerini karşılayacak İrad-ı Cedid denilen yeni bir hazine kuruldu. Ayrıca İrad-ı Cedid, ileride meydana gelebilecek harplerin giderlerini de karşılayacaktı. İki yüz bin kese değerinde olacak bu hazinenin gelir kaynaklarını, rüsûm-ı zecriye denilen tütün, içki ve kahveden alınan vergilerle, mahlûl mukataalardan alınan vergi ve her sene yenilenen beratlardan alınan vergiler teşkil ediyordu. Hazinenin hesaplarını görmek için de tâlimli asker nâzırı, İrâd-ı Cedid defterdarı tâyin edildi.

Nizâm-ı Cedid hareketi, askerî sâhadaki yeniliklerin yanısıra idârî, siyâsî ve ticârî sâhalarda aynı istikâmette bir takım teşebbüsleri beraberinde getirdi. İdârî sâhada, Anadolu ve Rumeli, yirmi sekiz vilâyete bölündü ve vezir sayısı buna uygun hâle getirildi. İdâreciliği menfî olan ehliyetsiz kişilere vezirlik verilmemesine dâir kânunnâme çıkarıldı ve tâyinlerin yapılması hakkı, pâdişâh ve sadrâzama verildi. Vezirlerin memuriyet süresi, en az üç, en çok beş yıl arasında sınırlandırıldı. Kadıların durumu, timar nizamnâmesi düzenlenerek, yapılacak muâmelelerin kânunnâmeye uygun olmasına dikkat edildi.

Osmanlı Devletinin iktisâdî, idârî, siyâsî sâhalarında yapılan yenilik ve ıslahatlar, yapılan menfî propaganda, içteki ve dıştaki baÅŸarısızlıklar sebebiyle istenilen neticeyi veremedi. Islahatları tatbik edenler arasında, pâdişâha tam olarak itaat edenlerin sayısının az olması da bu baÅŸarısızlıklarda rol oynadı. Hâricî düşmanlarla yapılan savaÅŸlar, Arabistan’da Vehhabî, Mora’da Rum, Balkanlar’da Sırp isyanları ile diÄŸer küçük çaptaki isyânları bastırmakta güçlükle karşılanılmasının suçu, devamlı Nizâm-ı Cedid askerine yüklendi. Yeniçeri Ocağı mensuplarının da Nizâm-ı Cedid askerinin çoÄŸalmasıyla kendi maaÅŸlarının ellerinden gideceÄŸi korkusu, yeniliklere cephe almalarına yol açtı. Fransa’nın Osmanlı Devleti aleyhine cephe alıp, İstanbul’daki Fransız sefirinin el altından Yeniçerileri, “MaaÅŸlarınız alınıp, devlet ileri gelenlerine dağıtılacaktır” ÅŸeklindeki tahrikleri de etkili oldu. Bu hareketin baÅŸarısızlığında korkak ve müsrif devlet adamlarının mühim tesiri oldu. Devlet bütçesinden yapılan masrafların artması, hileli sikke kesilmesi veya yeni yeni vergilerin konulmasına baÄŸlı olarak, eÅŸyâ fiyatları arttı. TaÅŸrada vergi tahsildarlarının yolsuzlukları halka büyük sıkıntı getirdi. Bu sebeplerden, yeniliÄŸe karşı olan unsurlar, Nizham-ı Cedid’in yıkılması için fırsat aramaya baÅŸladılar.

Napolyon’un Mısır Seferi sırasında Akka Kalesinin önündeki savaÅŸta baÅŸarı kazanan Nizâm-ı Cedid ordusundan, Sırp isyanlarına ve Rusya ile savaÅŸ tehlikesine karşı faydalanılmak istendi ve ordu Rumeline geçirildi. Ancak bu durumdan şüphelenen Rumeli âyânına, ordunun Sırp İsyânını bastırmakla vazifeli olduÄŸu îlân edildi. Fakat, Sadrâzam İsmail PaÅŸanın ve yeniliÄŸe muhâlif olanların Rumeli âyânı ve Yeniçerileri tahriki, olayların baÅŸlangıcı oldu. İlk hâdise TekirdaÄŸ’da meydana geldi. Burada, kurulacak Nizâm-ı Cedid ordusuna dâir fermanı okuyan kiÅŸiyi Yeniçeriler öldürdüler. Askeri Edirne’ye götüren Kâdı Abdurrahman PaÅŸaya mukâvemet edilmesi, iç harp tehlikesi derecesine ulaÅŸtı. İngiliz donanmasının İstanbul’u yakmakla tehdit ettiÄŸi ve düşmanın sınırlara asker yığdığı sırada böyle bir isyânın baÅŸlaması, devletin selâmeti açısından kötü neticeler verecekti. Bu sebeple Üçüncü Sultan Selim Han, Abdurrahman PaÅŸayı geri çağırdı. Ancak bu tedbir arzu edilen neticenin aksine, muhâliflerin taÅŸkınlıklarını arttırmaktan baÅŸka bir iÅŸe yaramadı. Zîra yenilik düşmanlarının şımarmalarına sebebiyet verildi. İstanbul’da BoÄŸaz yamakları isyan etti.

Edirne’deki hâdiseden sonra merkezde yapılan deÄŸiÅŸiklikler, fayda yerine zarar getirdi. Yeni tâyinlerle, görünüşte Nizâm-ı Cedid taraftarı olanlar, makam sahibi oldular. Ordunun da İstanbul’da bulunmayışını fırsat bilen Yeniçeri ve yenilik muhalifleri, Nizâm-ı Cedidi ortadan kaldırmaya karar verdiler. Bu karardan habersiz olan Pâdişâh, BoÄŸaz yamaklarını Nizâm-ı Cedid’e dâhil etmeye çalışıyordu. Köse Mûsâ PaÅŸa ise el altından haber göndererek, bu askerleri; “EÄŸer, Nizâm-ı Cedid elbisesi giyerseniz dinden çıkarsınız, giymezseniz ocaktan atılırsınız. Belki de Nizâm-ı Cedid sizi öldürecek” diye tahrik ediyordu. Tahrikler sonucu 26 Mayıs 1807 târihinde Büyükdere Çayırında toplanan yeniçeriler isyânı baÅŸlattılar. BaÅŸlarına reis olarak seçtikleri, Kabakçı Mustafa denilen serkeÅŸ de İstanbul halkına, yaptıkları iÅŸin mukaddes bir hareket olduÄŸu yolunda propaganda yaptı.

Bu esnâda Kaymakam Köse Murâd PaÅŸa, bir taraftan Pâdişâha isyânı önemsiz gibi gösterirken, diÄŸer taraftan, isyancıları bastırmaya hazırlanan Topçu Ocağına, karşı gelmemelerini emreden haberi gönderiyordu. Böylelikle isyan programı düzenli olarak tatbik edilmeÄŸe baÅŸlandı. İsyancılar Et Meydanında (Aksaray’da) toplandıktan sonra, devlet adamlarının içinde bulunan Nizâm-ı Cedid muhâlifleriyle anlaÅŸtılar. Pâdişâh durumdan haberdâr olduÄŸunda iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸti. İsyânın bastırılması için Nizâm-ı Cedidin kaldırıldığına dâir bir ferman yayınladıysa da, âsiler bu defâ da, Pâdişâhtan on bir kiÅŸinin kendilerine teslimini istediler.

Kendisine on bir kiÅŸinin isimlerinin listesi verildiÄŸinde çok üzülen Pâdişâh, bütün bunlara sebep, kendi yumuÅŸak huyluluÄŸu olduÄŸunu söyledi. Kan dökülmemesi için âsilerin istekleri kabul edildi. Âsiler verdikleri listede olan kiÅŸileri birer yolunu bulup katlettikten sonra bizzat Nizâm-ı Cedidin mîmârı olan Sultan Üçüncü Selim’e karşı hareketlere baÅŸladılar. Nihâyet Üçüncü Selim Han da iyi huyluluÄŸu, ÅŸefkati ve temiz ahlâkı yüzünden ÅŸehit edildi. İsyânın neticesinde de memleket, Avrupa’ya yetiÅŸmek yolunda uzun bir süre geri bırakılmış oldu.

Osmanlı’da Türklük Ve Hakaret

Salı, 06 Kasım 2007

AVNİ ÖZGÜREL

Elif Åžafak’ın davası dolayısıyla ‘Türklüğe hakaret’ meselesi gündeme geldi. Allah’tan ‘beraat’ vaki oldu da mesele fazla uzamadı… Eskiden yazar takımı korkardı devletten, ÅŸimdi devran döndü. Ve belli oldu ki ‘yazar’a dava açmak, yazdığını sorgulamak devlet açısından netameli iÅŸ!

Yurtdışında Türklüğe hakareti kanıksadık sayılır. ÖrneÄŸin bizde de pek çok hayranı olan ‘System of a Down’ adlı müzik grubu bir konser biletine, "Türkler ve köpekler giremez" diye yazdırdıydı, Ermeni asıllı gençlerden oluÅŸan topluluÄŸun bu tavrı haber dahi olmadı Türkiye’de… Orhan Pamuk’un demeçleri, Elif Åžafak’ın romanı falan derken besbelli içeride de alışılıyor buna…

‘Türk’ ve ‘Türklük’

Davalar gerek Anayasa, gerekse Ceza Kanunu’nun 301. maddesindeki ifadesiyle ‘Türklüğe hakaret’ suçlamasıyla açıldığı için kavram problemi var elbette. "Türk’ü anladık da Türklük ne" diyen pek çok deÄŸerlendirme okudum ben. Bunların çoÄŸu kavram bilinmediÄŸinden ya da neyin kastedildiÄŸi anlaşılmadığından deÄŸil elbette. Türklük derken murat edilenin, etnik kimlik tanımlaması yani sıfattan ibaret Türk kelimesine yüklenen maddi ve manevi deÄŸerlerin bütünü olduÄŸu bilinmiyor falan deÄŸil. Yaygın bir kanı Selçuklu ve Osmanlı asırlarında Türklüğün ‘muteber’ olmadığı, özellikle Osmanlı’da ‘Türk’ tanımının ‘köylü, kaba’ manasında kullanıldığıdır. Kısmen haklı, kısmen haksız bu yargı.

Ulus-devlet penceresinden bakarak, imparatorluÄŸu, imparatorluÄŸun zihniyet yapısını kavramak kolay deÄŸil elbette. Osmanlı şüphesiz hem Türk hem de Müslüman bir devletti. Ne Araplara ‘kavmi necip’ denilmesi Arapların Türklerden üstün kabul edildiÄŸi manasına gelir, ne de edebi Farsçanın hâkimiyeti İran’ın itibarı sayılır. Öyle olsa, yani Araplar gerçekten ’seçilmiÅŸ kavim’, Farslar bilge sayılmış olsa, altı asırda devleti yönetme mevkiine Arap veya Fars asıllı biri gelirdi… GelmemiÅŸ olmasına sadece tesadüf diyebilir misiniz? Ama bunu söylerken "Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda Türkler el üstünde tutulurdu" falan demek istemiyorum. Osmanlının Türklük duyarlılığı ayrı, Türk’e itibarı ayrıdır. Nitekim onca asırda sadaret makamına gelen Türklerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Fuzuli: "Gökten insen sana yer yok/ Yürü var gel, ya Arap’tan ya Acem’den.." diye boÅŸuna yakınmıyor. Ahmet Vefik PaÅŸa Bursa valiliÄŸi sırasında esnafı geziyormuÅŸ. Bursa malum, fazlasıyla göç alan bir kent. Kime sorduysa Rum, Ermeni, Arap, Arnavut, Çerkes, Gürcü çıkıyor. İlerde süklüm püklüm duran birine yaklaşıp: "Sen?" diye sormuÅŸ paÅŸa… Adam utana sıkıla "Ben Türk’üm" deyince sevinmiÅŸ, "Öyle mi bak ben de Türküm" demiÅŸ.. Muhatabının eÄŸilip bükülmesinin devam ettiÄŸini görünce cesaretlendirmek için, "Yahu ne var bunda utanacak, padiÅŸah da Türk" deyince dayanamamış adam: "EstaÄŸfurullah PaÅŸam."

Nüfus çoğunluğu

Osmanlı, Türk olmakla birlikte nüfus yapısı bakımından gayri Türk unsurların çoÄŸunlukta olduÄŸu bir devletti. Altı asır boyunca da siyasi örgütlenmede Türklüğe açıktan yapılacak her vurgunun imparatorluÄŸu çözeceÄŸi fikriyle hareket edildiÄŸi açıktır. Sadece son yarım asırda saray çevresinde Türklük, Türkçecilik yüksek sesle ifade edilir olmuÅŸtur. İmparatorluk ilk yıllarında beylikler döneminin sancısını yaÅŸadığı için saraya soylu Türk ailelerinden kız almamak prensibi benimsenmiÅŸtir. Keza aynı sebepten Türk boylarından gençler yetiÅŸtirip devleti onlar eliyle yönetmek yerine ‘devÅŸirme’ usulünü benimsemiÅŸtir. Kabile, boy duyarlılığı baskın gelen Türk unsurların OsmanoÄŸullarına üstünlük ve iktidar talebi gözardı edilemez. Oysa gerek harem, gerekse devÅŸirme kadroların Osmanlı dışında hiçbir mensubiyet duygusu yoktur. Dolayısıyla pek az istisna dışında rekabet sadece ‘kiÅŸisel hırs ve ihtiraslar’ temelindedir.

İmparatorluÄŸun son yarım asrında ortaya çıktı Türklük meselesi. Ama Ermenilik, Helenlik, Romenlik, Bulgarlık, Arnavutluk, Araplık iddiası ortaya konulduktan, Osmanlı’nın karşısına ‘istiklal’ talepleri gelmeye baÅŸladıktan sonra…

Son 25 yıl

Osmanlı tarihinin son 25 yılı fikir tartışmaları açısından bakıldığında kelimenin tam anlamıyla curcunadır. Abdullah Cevdet’in topluca İslam’ı terk edip Bahai dinine girmeyi, bunu biyolojik materyalizme geçiÅŸin ara basamağı saydığı deÄŸerlendirmelerini bugün onun ayarında bir köşe yazarı kaleme alsa başına neler gelir düşünmek dahi istemiyorum. Buna varana kadar her ÅŸeyin dışa vurulduÄŸu dönemdir sözünü ettiÄŸim.

Evveli de var tabii… Hem de ÅŸimdiki gibi Türklüğü aÅŸağılamak falan ne kelime, hem tek siyasi otorite hem halife olan 4. Murad’ın saltanat yıllarında yaÅŸamış olan ÅŸair Nef’i'nin Siham-ı Kaza’ adıyla çıkardığı hiciv mecmuasında (bunun elle çoÄŸaltıldığını söylememe gerek yok sanırım) dillendirdiÄŸi eleÅŸtirilerin ve kullandığı üslubun deÄŸil aynısının zerresinin dahi bugünün ÅŸair ve yazarlarınca kaleme alınabileceÄŸini sanmam.

Katline sebep olan 4. Murad’ı doÄŸrudan hedef alan son ÅŸiiri ÅŸudur:

"Sahibi hilafet

Oldu dev afet

Kuzgun kıyafet

Anlar da bunda

Nef’i vefadır

Åži’riyle nadir

Ol puşt-ı kâfir

Onlar da bunda…"

Troya Efsanesi

Salı, 06 Kasım 2007

Zaman: İÖ 13. yüzyıl?

Mekân: Çanakkale’nin güneyi

Zeus bize ünü sonsuza kadar sürecekse de gelmesi çok uzun süren ve yerine getirilmesi çok uzun sürecek olan bu alameti gönderdi. Yılan sekiz yavruyu ve onları yumurtlayan serçeyi yedi ki bu dokuz eder ve biz de Troya’da dokuz yıl savaÅŸacağız ama onuncu yılda kenti alacağız. HOMEROS, İÖ YAKLAÅžIK 750.

Troya Savaşı Efsanesi üç güzel kadın arasındaki rekabet hikayesiyle baÅŸlar: Zeus’un karısı Hera ve kızları Aphrodite ve Athena. Aralarındaki kıskançlık ölümlü Kral Peleus ile yeni karısı deniz perisi Thetis’in düğünlerinde baÅŸlamıştı. Uyumsuzluk tanrıçası Eris kutlamaya altın bir elma getirmiÅŸ ve bunun oradaki "en güzel kadına" bir armaÄŸan olduÄŸunu söylemiÅŸti.

Hera, Aphrodite ve Athena elmanın ve unvanın kendilerine ait olduÄŸunu iddia ettiler. Eris hiç de masumane olmayan bir öneride bulundu: Ailesindeki kadınlardan hangisinin elmayı hak ettiÄŸine Zeus karar verecekti. Zeus akıllılık edip bu görevi Troya kralı Priamos’un oÄŸlu Paris’e aktardı.

Hera kendisini seçtiÄŸi takdirde Paris’e akıllara hayallere sığmayacak derecede büyük bir güç vermeyi vaat etti. Athena savaÅŸ alanında inanılmaz baÅŸarılı olacak tarihi bir zafer vereceÄŸini söyledi. Aphrodite ise, yeryüzünün en güzel kadınının aÅŸkını vaat etti. Paris, siyasal gücü ve askeri zaferi bir yana itip altın elmayı, kendisine o en güzel kadını vaat eden Aphrodite’e verdi.

Bu karar yüzyıllar ötesine, "Paris’in Kararı" olarak ölümsüzleÅŸerek gelmiÅŸtir.

Flâman ressam Peter Paul Rubens’in bu 17. yüzyıl tablosunda Priamos’un oÄŸlu Paris, altın elmayı Peleus’un düğünündeki güzellik yarışmasında Aphrodite’ye veriyor.

DENİZE BİN GEMİ İNDİREN YÜZ

O dönemde dünyanın en güzel kadını, Zeus ile Leda’nın kızları Helena’ydı. Ancak ne yazık ki, Helena, Sparta kralı Menelaos ile evliydi. Daha da kötüsü, bu evliliÄŸin Helena’nın diÄŸer talipleri arasında büyük kavgalara neden olacağından korkan ölümlü üvey babası Tyndareos, bütün öteki Yunanlı hükümdar ve savaşçılardan Helena’nın Menelaos ile evliliÄŸini koruyacakları sözünü almıştı.

Troya’ya dönen Paris, kendisinin Sparta’ya, Troya elçisi olarak atanmasını saÄŸladı. Sparta’ya vardığında Aphrodite gücünü kullanarak Helena’yı Paris’e âşık etti. İki sevgili Menelaos’un servetinin büyük bir kısmıyla Troya’ya kaçtılar. Böylece Sparta kralının karısını ve servetini geri almak üzere Troya’ya karşı "bin gemi" gönderen Yunanlılar’ın açtığı on yıl sürecek olan savaÅŸ baÅŸlamış oldu.

TROYA SAVAŞI: EFSANE Mİ, TARİH Mİ, HER İKİSİ Mİ?

Homeros’un İlyada’sında yer alan Troya Savaşı hikâyesi İÖ 750 yılından kalmıştır. Ardından gelen Yunan tarihçileri, özellikle Herodotos ve Thucydides, Homeros’un hikâyesini kabul etmiÅŸler ve Troya’nın İlyada’dâ anlatıldığı gibi Hellespont (ÅŸimdi Çanakkale BoÄŸazı) yakınlarında bir kent olduÄŸuna ve Mykenaİ (Argos) kralı Agamemnon liderliÄŸinde birleÅŸen Yunanlılar’la yapılan Troya Savaşı’nın gerçek olduÄŸuna inanmışlardır.

ÇaÄŸdaÅŸ yazarlar ve bilginler daha kuÅŸkulu davranmaktadırlar. Ne de olsa, Homeros’un hikâyesini ya da Troya’nın varlığını doÄŸrulayacak tarihi kayıtlar yoktur. Ancak İlyada’daki birleÅŸik bir Yunan gücünün -belki de köle ve doÄŸal kaynak elde etmek üzere-Batı Asya’ya uzun bir sefer düzenlemiÅŸ olması (Herodotos’a göre İÖ 1250 sularında) mümkündür.

Homeros’un Troya’sı (Troya VI örneÄŸine göre), aşılmaz surlarla sarılmış ve kulelerle korunuyor.

İLYADA’NIN TUNÇ ÇAÄžI BAÄžLAMI

İÖ 13. yüzyıl Akdeniz’i Homeros’un zamanından çok uzaksa da, İlyada’dâ artık doÄŸru olduÄŸunu bildiÄŸimiz belirli pek çok tanım vardır. ÖrneÄŸin İlyada’nın ikinci kitabında Troya’ya karşı silahlı birlik gönderen 164 ÅŸehrin listesi ve kısmen de tanımları yer almaktadır. Homeros’un saydığı yerlerin çoÄŸu kendi zamanında biliniyordu.

Ancak Michael Wood’un in Search of Trojan War adlı eserinde belirttiÄŸi gibi listede Homeros zamanında çoktan terk edilmiÅŸ ve Yunan coÄŸrafyacılarının bilmedikleri pek çok yer de vardı. ÇaÄŸdaÅŸ arkeolojik ve tarihi araÅŸtırmalar artık bunların gerçek mekânlar olduklarını ve Homeros’un onların konumlarını doÄŸru olarak bildirdiÄŸini göstermiÅŸtir.

(Solda) Troya’da ana giriÅŸ kapısı ve kule. Homeros, Troya’yı "zarif kuleleri" olan bir ÅŸehir olarak anlatmıştı. Bu tanım Hisarlık’taki surlara uymaktadır. (SaÄŸda) Homeros’un Troya’sının Türkiye’de Hisarlık’taki höyükte olduÄŸu fikrinin savunucusu Heinrich Schliemann.

Hisarlık höyüğü kesitinde birbiri üstüne binmiş katmanlar görülüyor.

TROYA GERÇEK BİR YER MİYDİ? ARKEOLOJİK KANITLAR

Ya Troya? Arkeologlar ve tarihçiler çok uzun zaman boyunca Çanakkale’nin güneyinde tarihte Troad diye anılan bölgede bu kentin kalıntılarını aramışlardır. En çok ilgi çeken bölge Homeros’un tanımladığı Troya coÄŸrafyasına uygun olan Hisarlık höyüğüdür. Homeros’un Troya için verdiÄŸi ayrıntılardan pek çoÄŸu -tam ve kusursuz olmamakla birlikte- arkeolojik araÅŸtırmaların bölgede ortaya çıkardığı buluntulara uygundur.

Troya’nın araÅŸtırılmasında baÅŸta gelen kiÅŸi Heinrich Schliemann’dır. Schliemann, 1870 ile 1890 arasında Hisarlık’ta kazılar yapmış, höyükte birbiri üstünde dokuz kent tespit etmiÅŸtir. (Bunlar I-IX olarak numaralanmıştır). Daha sonraki yıllarda Cari Blegen ve daha yakın zamanlarda Manfred Korfmann gibi arkeologlar tarafından Hisarlık’ta yapılan kazılar pek çok ara dönemi ortaya çıkarmıştır.

Schliemann ya da diÄŸerleri burasının Homeros’un Troya’sı olduÄŸunu kanıtlayan herhangi bir ÅŸey bulmamışlarsa da, Hisarlık’taki arkeolojik kanıtlar, özellikle de Troya VI ve VII(a) katmanları Homeros’un zaman ve mekân tanımlarının ayrıntılarından bazılarına uyum göstermektedir.

Homeros’un İlyada’da. Troya’yı "zarif kuleleri" ve "büyük kapıları" olan bir ÅŸehir olarak tanımlaması epey büyük ve etkileyici olan Troya VI’ya uymaktadır. Homeros, Troya’nın surlarının görkemli bir savunma yapısı olduÄŸunu ama batı kanadının o kadar güçlü olmadığını söylemektedir.

Troya Vl’nın çevresindeki surlar dört metre eninde ve kimi yerlerde dokuz metre yüksekliÄŸindedir ama batı yanındaki inÅŸaat çok daha zayıftır. Homeros ÅŸehrin ana giriÅŸinde büyük bir kuleden söz etmiÅŸtir. Arkeologlar Troya VI’nın ana giriÅŸinde gösteriÅŸli bir kapı bulunduÄŸunu saptamışlardır.

Hisarlık/Troya sakinlerinin Miken dünyasıyla iliÅŸkide olduÄŸu anlaşılmıştır: Kazıda Yunanistan’dan Tunç Çağı eserleri, özellikle Miken çömlekleri bulunmuÅŸtur. Schliemann’ın çıkardığı gösteriÅŸli nesneler güçlü bir kraliyet ailesinin bulunduÄŸunu göstermiÅŸtir. "Priamos’ın Hazinesi" içinde, altın yüzükler, bilezikler ve biri "Helena’nın Mücevherleri" olarak anılan iki soluk kesici altın taç vardır.

Schliemann’ın karısı Sophie’nin mücevherleri takınmış olarak çekilmiÅŸ fotoÄŸrafı Schliemann’ın büyük egosunun ve ün düşkünlüğünün simgesi olmuÅŸtur. Daha sonraları bu hazinenin aslında Troya II’den (Dokuz kentlik dizinin ikincisi) kaldığı anlaşılmıştır. Sonuçta, bu eserler Troya Savaşı’ndan bin yıl öncesine aittir. Hazine, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmuÅŸ ama sonra 1990′larda Moskova’da ortaya çıkmıştır.

Son olarak, Troya VI ve Troya VII dönemlerinin sonunda yangın ve yıkılmış taÅŸ izleriyle büyük bir olayın izleri vardır. Ancak Troya VI askeri bir güç tarafından deÄŸil de, deprem sonucu yıkılmış görünmektedir. Truva VII’nin bir savaÅŸta yıkılmış olması olasılığı daha güçlü olduÄŸundan Homeros’un Troya’sına en yakın olan da budur.

(Solda) Schliemann’ın arkeolojik çalışması sona erdikten yüz yıl sonra Hisarlık höyüğünde kazılar devam etmektedir. 1997′de kuzeybatıya dönük Tapınak’tan bir görüntü. Schliemann dokuz ayrı yerleÅŸim katmanı bulmuÅŸsa da daha sonraki çalışmalar ara katmanlar da olduÄŸunu ortaya çıkarmıştır. (SaÄŸda) Priamos’un hazinesinden altın salçalık. Hazine, İkinci Dünya Savaşı sonunda Berlin’den kaybolmuÅŸ ve sonra Moskova’da bulunmuÅŸtur.

TROYA ATI

Homeros, Troya at terbiyeciliÄŸinden sık sık söz eder. At kemikleri ve atlara iliÅŸkin malzeme buluntuları kesin olmamakla birlikte yine Homeros’un Troya’sına uymaktadır. Troya Atı’nı çok kimse bilir. Yunanlılar tahtadan dev bir at yapmışlar ve bunu Athena’ya bir armaÄŸan olarak Troya kapılarında bırakmışlardır. Yunan ordusu daha sonra Helena’nın kaybını kabul etmiÅŸ olarak geri çekilmiÅŸtir. Troyalılar zaferi kazandıklarına inanarak dev atı kentlerinin içine almışlardı.

Gece karanlığında atın içinde gizlenmiÅŸ olan bir Yunan askeri birliÄŸi çıkıp ÅŸehrin kapılarını dışarıda gizlenmiÅŸ olan askerlere açmışlardı. Böyle bir saldırıya hazırlıklı olmayan Troya erkekleri öldürülmüş, kadınlar yakalanıp köle ve odalık olarak satılmak üzere Yunanistan’a götürülmüştü. Helena da Yunanlılar tarafından yakalanıp kocasına iade edilmiÅŸti.

Homeros’un anlattığı bu Troya Atı’nın tarihi bir geçerliliÄŸi olabilir. YakındoÄŸu’da İÖ 13. yüzyıldan kalma yazılı metinlerde ve resimlerde bir kentin savunmasını yıkmak için at biçimli koçbaÅŸları kullanıldığı belirtilmiÅŸtir. Tarihçi Michael Wood, İlyada’daki Troya Atı’nın da böyle bir "kuÅŸatma makinesinin biçim deÄŸiÅŸtirmiÅŸ bir hatırlanması olabileceÄŸini ileri sürmüştür.

(Solda) İÖ 7. yüzyıl sonlarından kalma Mikonos’ta Troya Atı kabartmalı bir amfora. (SaÄŸda) Schliemann’ın karısı Sophie, "Priamos’un Hazinesi"nden takıları takınmış. Buna benzer fotoÄŸraflar Schliemann’ın keÅŸiflerine karşı büyük ilgi uyandırmış ama onun aşırılıklarını ve egosunu da gözler önüne sermiÅŸti.

TROYA GERÇEK Mİ, EFSANE Mİ?

Troya Savaşı’nın efsane mi, tarih mi, yoksa her ikisi de mi olduÄŸu kesin olarak saptanamaz. İlyada’da Tunç Çağı coÄŸrafyasının, politikasının ve maddi kültürünün bazı doÄŸru tanımları bulunmaktadır ve hikâyenin tümünde bir gerçeklik de bulunmaktadır. Ancak Troya Savaşı efsanesinin ayrıntılarının doÄŸrulanıp doÄŸrulanamayacağı konusunda Amerikan klasikçisi Jeremy B. Rutter’in sözleri akıldan çıkarılmamalıdır: "Troya Savaşı’nın tarihselliÄŸine inanmak ya da inanmamak, sonunda insanın benimsediÄŸi görüşe göre bir inanç eylemidir."

Troya Savaşı’nın sanata yansımasına bakacak olursak iki önemli yapıt öne çıkar. Biri, Hector Berlioz’un, librettosunu Vergilius’un Aeneis’inden esinlenerek kendisinin yazdığı ve 1855-58 yılları arasında bestelediÄŸi (ilk bölümü olan Troyalılar Kartaca’da, ilk kez 1863′te Paris’te sahnelenmiÅŸti) lirik tragedya Troyalılar, öbürü ise ünlü antik çaÄŸ oyun yazarı Euripides’in alevler içindeki Troya’dan bir dizi acıklı tablo sergileyen Troyalılar’ıdır.

Gel De Gururlanma…kanuni’nin Fransa Kralına Yazdığı Mektup…

Salı, 06 Kasım 2007

Ben ki sultanlar sultanı ,hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren ALLaH’ın yer yüzündeki gölgesi Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve RumeLi’nin Ve AnadoLu’nun Ve Azerbaycan’ın ve Åžam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin Ve Kudüs’ün ve bütün arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padiÅŸahı Sultan Bayezid Han oÄŸlu Sultan Süleyman Han oÄŸlu Sultan Süleyman Han’ım.Sen ki Fransa vilayetinin kralı Fransuva’sın.

hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektupla gönderip ülkenizi düşman istila edip şu anda hapiste olduğunuzu bildirip kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz.Söylediğiniz herşey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur.her şeyden haberdar oldum.yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bişey değildir.gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz.böyle bi durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır.biz de atalarımızın yolundayız ve daime memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz.gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır.yüce allah hayırlara bağışlasın.Allah2ın istediği ne ise o olsun.bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenebilirsiniz.Böyle Biliniz.

Åžeyh Edebali

Salı, 06 Kasım 2007

HAYATI

Tarihi kaynaklarda dogum yeri Adana havalisi Konya ve Karaman havalisi olarak belirtilsede menakib-i Ebu vefa tercemesinde Horasan in Merv sehrinde M,1206 yilinda dünyaya geldigi kaydedilmektedir.

Çocuklugunu Horasan da geçiren Seyh Edebali gençlik yillarinda Türkmen kafileleri ile birlikte göç ederek Adana bölgesine gelmis,burdanda Karaman yöresine gelerek yerlesmistir.

Karaman bölgesind ebir müddet kalan Seyh Edebali nin daha sonra tahsil için Sama gittigi ,tahsilini tamamladiktan sonra Hac farizasini itfa eyledigi,bundan sonrada Eskisehir civarinda �itburnu� köyüne gelip yerlestigi rivayet edilmektedir.

Ayni tarihlerde sögüt ve havalesinde bir uç beyi olarak görev yapan Ertugrul Gazi nin zaman zaman kendisiyle sohbet ettigi ,diger ahi seyhleriyle birlikte buradaki zaviyyesinde halki aydinlattigi dini nasihatlarda bulundugu kaydedilmektedir.

Nesri tarihinde bu husus söyle anlatilmaktadir.

Meger Osman Gaz nin halki arasinda bir Seyhi Aziz var idi.Edebali derlerdi.Gayet Sahibi kimselerdendi.Halkin itimadini almis tüm illerde meshur olmus idi.Dünyasi sonsuzdu.Kendine Dervis yolun tutarlardi.Hatta dervis deyü lakap ederlerdi.Bir zaviye yapip gelen ve gidene hizmet ederdi.Zaman zaman Osman Gazi dahi ona misafir olurdu.

Buraya kadar edindigimiz bilgiler degerlendirildiginde Seyh Edebali ,Mevlana Celaleddin-i Rumi(M.1207-1273) ile ayni tarihlerde Konya ve civarinda yasamis olmalarina ragmen bu iki din bilgininin bulustuklari ,sohbet ettiklerine dair bir bilgi nakledilmemektedir.Halbuki bu iki Hak ve halk asiginin bu denli yakin yörelerde yasayipta birbirlerinden haberdar olmamalari düsünülemez.Kanaatimiz odur ki bu iki isik birbirlerinin ziyasindan istifade etmislerdir,karsilikli sohbetlerde bulunmuslardir.

Hatta tarihi kaynaklarin belirttigi üzere Hazreti Mevlana büyük sofu Yunus Emre ile görüsmüsse ,zamanin degerli ahi seyhi Seyh Edebali ilede mutlaka görüsmüstür.Çünkü her ikisininde yasadigi bölge Sakarya boylaridir.

Bir Rüya ve Bir Olay;

Tarihi kaynaklarin müstereken belirttigine göre Eskisehir in itburnr köyünde oturan ,zaviyesinde halki dini yönden aydinlatan Seyh Edebali nin Malhatun adinda bir kizi vardi .Osman Gazi Seyhin zaviyesinde misafir oldugu günler Malhatun u görüp pederinden istedi isede,Seyh Edebali �Osman Gazi gibi bir emire kizini vermenin dogru olmayacigini� düsünerek reddetmistir.Ayni tarihlerde Eskisehir beyi olan Nurettin Caca beyde Seyhin kizini istemistir.

Osman Gazi Seyhin evinde konuk oldugu bir gecede kendisi için hazirlanmis olan odada yatacagi sirada bir kitap görür.Bu kitabin ne oldugunu sordugunda,hizmetinde olan Edebali nin dervislerinden Ahi Turgut �Kelamullahtir�der.Bunun üzerine Osman Gazi �Kuran-i Kerim in bulundugu bir yerde ayak uzatmak Kuran a saygisizliktir �diyerek diz üstü oturur ve geceyi öylece geçirir.Ayni gece Kuran-i Kerim in karsisinda diz üstü yan uyur vaziyette bir rüya görür.Rüyada ; Seyh Edebali nin koynundan çikan bir dolunay kendi koynuna girer.O anda göbeginden bir agaç biterBu agacin dallari öyle uzar ki üç kitaya ulasir.Bu agacin gölgesinde baglar ,bahçeler,uzanan yem yesil ovalar,Tuna,Meriç ,Dicle Firat ve Nil nehirleri akarOsman Gazi rüyasindan bir sesle uyanir.

�Osman Kuran a gösterdigin bu hürmetten dolayi mükafatlandiracagiz � Osman Gazi bu rüyayi Seyhin zaviyesinde bulunan Ahi Turgut a anlatir.Dervis Turgut da olayi Seyh Edebali ye nakleder.Görülen bu rüya ve Kuran a gösterilen bu hürmetten dolayi Seyh Edebali kizi Malhatun u Osman Gazi ye zevce olarak verir, ve evlenirler.

İhanet,yalan,iftira Dolu,alçakça Bir "himâyenin Belgelerle Görülebilecek Açık Tarihi

Salı, 06 Kasım 2007

İhanet, yalan, iftira dolu, alçakça bir "Himâyenin Belgelerle Görülebilecek Açık Tarihi"…

"Belgelerle Fransa Ermeni İlişkileri"

Osmanlı arÅŸiv belgelerinden heddam yazı dizisi…

Ermeniler Fransız maÅŸasıdır ,dün de bugün de …

Ermenilerin Türklere uyguladığı soykırımın hamisi Fransa yavuz hısrız hesabı olaylardaki rolünü örtbas etmeye çalışıyor.Ne cezayir ne de bir baÅŸkası…Sorulacak sorular ÅŸunlar;

Antep neden Gazi?

Urfa neden Şanlı?

MaraÅŸ neden Kahraman?

Neden taktık bu sıfatları bu şehirlerimize?

Kim işgal etti bu şehirlerimizi daha dün?

Ermeni piskoposu ve Fransa askerî ateşesi ayaklanan Ermenileri teşvik ve himaye ediyor!..

Orjinal Osmanlıca metin

Günümüz Türkçesi ile …

Sadâret Mektûbî Kalemi

Tarih: 29 Nisan 1896

Numara: 96

Hariciye Nezareti’ne

"Halep Fransa konsolos vekilinin Zeytun’dan MaraÅŸ’a dönüşünde eylemcilerden oldukları sabit olan bir takım Ermenileri himaye ile bunları bir takım iddia ve zararlı düşüncelere yönlendirmek gibi teÅŸvik ve kışkırtmalarda bulunduÄŸunu, bunun da Ermeni Katolik piskoposunun yaptığı kandırmacaların bir eseri olduÄŸunu, bu defa MaraÅŸ’a gelen Fransa BüyükelçiliÄŸi askerî ateÅŸesinin de bu yolda kandırmacalara devam ettiÄŸini, baÅŸka ifadeleri içeren Halep vilayeti’nden alınan 27 Nisan 1896 tarihli telgraf ek olarak sunulmuÅŸtur.

Adı geçenlerin açıktan açığa Katolikleri himaye ve korumaya kalkışmaları konusu üzerine, ileri sürülen görüşler dikkate değer göründüğünden gereğinin yapılması ve telgrafın iadesi."

BOA. A. MKT. MHM. 651/10

***********

"İhânetten idama mahkum olan Ermeni Dr.Karakin’in Fransa KonsolosluÄŸunda tercümanlık görevi!.."

Orjinal Osmanlıca metin

Günümüz Türkçesi ile …

Bâb-ı Âlî

Dâire-i Sadâret-i Uzmâ

Tarih: 10 Haziran 1895

Sivas Vilayeti’nden gelen ÅŸifreli telgrafın suretidir

Fransa Devleti’nin Sivas viskonsolosu maiyyetine Osmanlı Devleti tebaasından Doktor Karakin, büyükelçilikçe imtiyazlı tercüman tayin edildiÄŸi ve bunda hiçbir sakınca olmadığı halde, anılan sıfat ile tanınmasına dair Hariciye Nezareti’nden yazılan 19 Nisan 1895 tarihli tahrirat viskonsolos tarafından resmi yazı ile verilmiÅŸtir.

Amasya’da AÄŸaton Minasyan takma adıyla Merzifon’da Karabet adına (?) ecza ile yazılmış olan ve 1893 senesinde devren Amasya’da bulunduÄŸum sırada ele geçirilerek çözümü yapılan mektubun içeriÄŸinden Karakin’in fesat erbabından olduÄŸunun anlaşıldığı belirtilerek gerekli tedbirlerin alınması Sadaret’ten gelen 9 AÄŸustos 1894 tarihli telgrafla bildirilmiÅŸtir.

PadiÅŸahın yardımlarıyla Karakin ile yandaÅŸlarının zararlı düşüncelerine meydan verilmediÄŸi ve bu konuda gerekli görülen kiÅŸilerin yargılanarak haberleÅŸmelerinin sınırlandırıldığı 27 AÄŸustos 1894 tarihli cevap yazısı ile arz edilip bildirilmiÅŸti. Kanunî delillerin yetersizliÄŸi yüzünden Karakin’in o vakit mahkeme tarafından beraatine karar verilmiÅŸ ise de kendisi hükümetce şüpheli görülmüştür.

KardeÅŸi Doktor Dikran’ın da geçen sene Yozgat meselesinde müfsitlerin elebaÅŸlarından ve planlayarak adam öldürenlerden olması dolayısıyla Divan-ı Harb tarafından idam cezasına hüküm verilmiÅŸtir.

Hâlâ Yozgat’ta tutuklu olduÄŸuna göre Karakin’in tercümanlıktan yararlanarak ileride daha fazla fesat hareketlerinde bulunacağı, bundan ötürü hükümet ile konsoloshane arasında devam eden iyi iliÅŸkilerin zarar göreceÄŸi ve tartışmalara yol açma ihtimali yüksek olduÄŸundan bu konuda gereÄŸinin yapılması Sadaret’in isteÄŸine baÄŸlıdır.

Bâb-ı Âlî

Dâire-i Hâriciye Mektûbî Kalemi

Aded: 1625

Tarih:3 Temmuz 1895

Sadaret Yüksek Makamına

Fransa Devleti’nin Sivas viskonsolosunun maiyetine imtiyazlı tercüman tayin edilen Doktor Karakin’in geçmiÅŸte iÅŸlediÄŸi suçlar göz önünde bulundurularak hükümetçe şüpheli görüldüğü ve biraderi Dikran’ın da Divan-ı Harb tarafından Yozgat’ta tutuklandığı, Karakin’in tercümanlığa getirilmesi halinde bundan yararlanarak Hükümet ile Konsoloshane arasında devam eden iyi iliÅŸkilere zarar verebileceÄŸi ifade edilmiÅŸtir.

Buna dair Sivas Vilayeti’ne sunulan telgrafın gönderildiÄŸi bildirilmiÅŸ, gereÄŸinin yapılması hakkında 13 Haziran 1895 tarih ve 509 numaralı Sadaret’ten gönderilen yazınız tarafımdan incelenmiÅŸtir.

Bu konuda yapılan bildirim üzerine bu tercümanlığa bir baÅŸka kiÅŸinin tayin olunmasına dair sözkonusu KonsolosluÄŸa gerekli emirlerin verileceÄŸi Büyükelçilik’ten cevap olarak ifade olunmuÅŸtur.

Emir ve ferman emir sahibinindir.

Hariciye Nazırı Turhan

Sadâret Mektûbî Kalemi

Numara: 1625

Tarih: 4 Temmuz 1895

Sivas Vilayeti’ne

Cevap 10 Haziran 1895.

Karakin’in yerine baÅŸka bir kiÅŸinin tayini için Fransa KonsolosluÄŸu’na Büyükelçilik tarafından gerekli emirlerin verileceÄŸi Hariciye Nezareti’den bildirilmiÅŸtir.

BOA. A. MKT. MHM 660/2

**********

""Fransa Dışişleri Bakanı Ermenilere 10.000 frank yardımda bulundu" "

Orjinal Osmanlıca metin

Günümüz Türkçesi ile …

Tarih: 28 Eylül 1896

Paris BüyükelçiliÄŸi’ne

Åžifre

Filibe’de çıkan Emniyet adlı Türkçe gazetenin 25 Eylül 1896 tarihli nüshasında yer alanve padiÅŸaha arzedilen bir paragrafta Londra basınından Press Asuspasyan (?) dergisinde; 10.000 frank yardımda bulunan Fransa DışiÅŸleri bakanına Ermeni komitesinin tüm üyeleri adına teÅŸekkür edildiÄŸi yazılmıştır.

Sözü edilen DışiÅŸleri bakanı tarafından İstanbul’da humbara atan Ermeni ihtilalcilerine böyle bir maddi yardımda bulnulup bulunulmadığının araÅŸtırılarak acilen bildirilmesi padiÅŸah tarafından emredilmiÅŸtir.

Bu konuda gereÄŸi.

BOA. Y. PRK. BÅžK. 47/112

**********

"Fransa Dışişleri Bakanı Ermenilere 10.000 frank yardımda bulundu"

Orjinal Osmanlıca metin

Günümüz Türkçesi ile …

Bâb-ı ÂlîHâriciye NezâretiŞifre Kalemi

Telgraf

Sayı: 585

Tarih: 2 Kasım 1896

Münir Bey’den Tevfik PaÅŸa’ya

Bu sabah Sainte Clotilde Kilisesi’nde, Ermeniler tarafından, ölüler gününde düzenlenen bir cenaze töreni yapılmıştır. Bir Ermeni Katolik papazının icra ettiÄŸi ve Peder Char:-):-):-):-)n’ın da eÅŸlik ettiÄŸi ayine yüz elli kadar kiÅŸi katılmıştır.

Ayinin ortasında, ayini yöneten Ermeni papazı kısa bir konuşma yapmış ve dinleyicilerine seslenerek, Haçlı Seferleri zamanında Ermenilerin silah arkadaşlarını kurtardıklarını, Fransızlara hatırlatmayı amaçlayan birkaç cümle okuyup, bugün ise Ermenilerin binlerce şehit vererek ve yalvaran kollarını Fransaya uzatmakta olduklarını söylemiştir.

Ermeni halkını kurtarmak için tüm Fransızların hayırseverliklerine çağrıda bulunmaktadırlar. Bu söylevin sonunda Peder Char:-):-):-):-)n tarafından, Ermeniler yararına para yardımı yapılması sağlanmıştır.

BOA. HR. SYS. 2747/57

**********

""Fransa’nın Ermeni nüfüsu oyunları""

Orjinal Osmanlıca metin

Günümüz Türkçesi ile …

Tarih: 7 Kasım 1896

Paris BüyükelçiliÄŸi’ne

Åžifre

Mösyö Hanotaux’un yaptığı konuÅŸmanın bütün Rus gazeteleri tarafından kabul gördüğü ve bu konuÅŸmada Ermeni nüfusunun üç milyondan az aÅŸağı yani iki ile üç milyon raddesinde bulunduÄŸunun gösterildiÄŸi bugünkü ihbarlardan anlaşılmıştır.

Sizin de bildiğiniz gibi nüfus sayımında her nasılsa Ermeni nüfusu fazla gösterilmişse de bütün Osmanlı ülkesindeki Ermeni nüfusu ancak dokuz yüz bin civarında bulunmaktadır. Söz konusu konuşmada ise Ermeni nüfusunun bu kadar fazla gösterilmesinin devlet siyasetine çok zararlı olacağı açıktır.

Bugün padiÅŸahla görüşen Mösyö Cambon’un Anadolu’da henüz hiç bir ıslahat yapılmadığını beyan etmesi üzerine iÅŸin sorumlusu Åžakir PaÅŸa’dan açıklama istenmiÅŸtir. Åžakir PaÅŸa yaptığı açıklamada nahiyeler teÅŸkilatı gibi bir iki önemsiz madde dışında, kararlaÅŸtırılan ıslahatın tamamının uygulamaya konulduÄŸunu, söz konusu bir iki maddenin ÅŸimdiye kadar yerine getirilememesinin kendisinin bu konuda tesadüf ettiÄŸi bazı zorluklardan ileri geldiÄŸini, bununla beraber konsoloslardan bir kere sorulması halinde gerçek durumun böyle olduÄŸunun

ortaya çıkacağı cevabını vermiştir.

Mösyö Cambon’un büyük ıslahat hakkında yapılanların aksini iddia etmesi, Mösyö Hanotaux’un dokuz yüz binden fazla olmayan Ermeni nüfusunu üç milyondan biraz aÅŸağı göstermesi gibi konular bir gizli amaca dayanabileceÄŸinden bu nüfus konusunun hemen düzeltilmesinin saÄŸlanması için acilen ciddi giriÅŸimlerde bulunularak söz konusu konuÅŸma ve tesirlerine dair Paris BüyükelçiliÄŸi’nin edindiÄŸi malumatın süratle bildirilmesi istenmektedir.

BOA. Y. PRK. BÅžK. 48/60

Tüm Osmlanlı PadiÅŸahları Kısa Kısa…..

Salı, 06 Kasım 2007

Osman Gazi

Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi, 1258′de, Sögüt’te doÄŸdu. Babası Ertugrul Gazi, Annesi Hayme Hatun’dur. Osman Gazi, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukça geniÅŸ, vücudunun belden yukarı kısmı, aÅŸağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızıçuhadan yapılmış Çagatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniÅŸ yenliydi.

Osman Gazi değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi.

Osman Gazi, 1281 yılında Sögüt’te, Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiginde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaÅŸmakta çok ustaydı. AÅŸiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oÄŸlu Orhan Gazi doÄŸdu.

Sögüt’te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, 1326′da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından öldü.

Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey

Kız çocukları: Fatma Hatun

Orhan Gazi

Orhan Gazi, 1281 yılında doÄŸdu. Babası Osman Gazi, annesi Kayı aÅŸiretinin ileri gelenlerinden Ömer Bey’in kızı Mal Hatundu. Orhan Gazi, sari sakallı, uzunca boylu, mavi gözlüydü. YumuÅŸak huylu, merhametli, fakir halki seven, ûlemaya hürmetli, dindar, adalet sahibi, hesabını bilen ve hiçbir zaman telaÅŸa kapılmayan, halka kendisini sevdirmiÅŸ bir beydi. Sık sık halkın arasına karışır, onları ziyaret etmekten çok hoslanırdı.

Orhan Gazi, Babası Osman Gazi’nin 1326′da vefatıüzerine beyliÄŸin başına geçti. Orhan Gazi, 1346′da Bizans Imparatoru VI. Yoannis Kantakuzenos’un kızı Teodora ile evlendi. Ayrıca, Yarhisar Tekfur’unun kızı Holofira, Bilecik tekfuruyla evlendirilirken, düğün basılıp Holofira esir alındı ve Orhan Gazi ile evlendirildi. Müslüman olduktan sonra adı Nilüfer Hatun olarak deÄŸiÅŸtirildi; bu evlilikten, ileride Osmanlı Devleti’nin üçüncü hükümdarı olacak Murad Hüdavendigâr doÄŸdu.

Erkekçocukları: Süleyman Pasa, Murad Hüdavendigâr, Ibrahim, Halil, Kasim

Kızçocukları: Fatma Hatun

I. Murad

Sultan Birinci Murad, 1326′da, Bursa’da doÄŸdu. Babası Orhan Gazi, annesi Bizans tekfurlarından Yar Hisar Tekfuru’nun kızı olan Nilüfer Hatun’dur (Holofira). Sultan Birinci Murad, uzun boylu, degirmi yüzlü ve iri burunluydu. Kalın ve adaleli bir vücuda sahipti.

Başına mevlevî sikkesi üzerine destar sarılı bir baÅŸlık giyerdi. Çok sade giyinir ve kırmızı zeminli beyaz elbiseden hoÅŸlanırdı. İlk eÄŸitimini, annesi Nilüfer Hatun’dan aldı. Daha sonra tahsilini tamamlamak için Bursa’ya gitti. Buradaki Medreselerde ilim ve sanat adamları ile beraber çalıştı.

Sultan Birinci Murad, gayet nazik, sevimli ve çok halim selim bir insandi. Âlim ve sanatkârlara hürmet gösterir, fakirlere ve kimsesizlere sefkatli davranirdi. Dahî bir asker ve devlet adamiydi. "Dervis Gazilerin, Seyhlerinin, Krali Murad Gazi" diye anilan Sultan Birinci Murad, bütün hayati boyunca plânli ve programli hareket etti.

Sultan Birinci Murad, Bizans Kilisesi’ne göre bir kâfir ve İsa düşmanı olarak görülse de, fethettiÄŸi yerlerde yaÅŸayan Hristiyan halka iyi davrandığı için onların sevgisini kazanmıştı. 1382 yılından itibaren "Murad Hüdavendigâr" diye anılan Sultan Birinci Murad, Birinci Kosova Savaşı’ndan sonra savaÅŸ alanını gezerken, Sırp Asilzâdesi Milos Obraviç (Sırp Kralı Lazar’ın damadı) tarafından hançerlenerek ÅŸehit oldu (1389).

Erkekçocukları: Yakub Çelebi, Yıldırım Bayezid, Savcı Bey ve İbrahim

Kızçocukları: Nefise ve Sultan Hatun

I. Bayezit

Yıldırım Bayezid 1360 yılında Edirne’de doÄŸdu. Babası Murad Hüdavendigâr, annesi Gülçiçek Hatundur. Yıldırım Bayezid yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, koç burunlu, elâ gözlü, kumral saçlı, sık sakallı ve geniÅŸ omuzluydu. GirdiÄŸi savaÅŸlarda gösterdiÄŸi cesaretten ve hızlı hareket etmesinden dolayı ona ‘Yıldırım’ lakabı takılmıştı.

ÇocukluÄŸunu Bursa Sarayı’nda kardeÅŸleriyle birlikte geçirdi. İyi bir eÄŸitim gördü. Devrin en büyük âlimlerinden dersler aldı. GençliÄŸinde Kütahya sancağında valilik yaptı. Sultan Murad Hüdavendigâr’in vasiyeti gereÄŸi 1389 yılında padiÅŸahlığa getirildi. Tahta çıktığında 29 yaşındaydı.

Sirbistan’ın başında, Kosova savaşında ölen Kral Lazar’ın oÄŸlu Stefan Lazareviç vardı. Barış antlaÅŸması için geldiÄŸi Edirne’de Kız kardeÅŸi Maria’yi Bayezid’e verdi. Bu evlenme sayesinde Osmanlı-Sırp dostluÄŸu kuruldu. Yıldırım Bayezid Timur’la yaptığı Ankara Savaşı’nda yenildi ve esir düştü. 13 yıl süren saltanatı sonunda esaretinin baÅŸlamasından 7 ay 12 gün sonra vefat etti.

Yıldırım Bayezid şiirlerinde "Yıldırım" mahlasını kullanırdı:

“Ehl-i hicran fitne-i agyar

Ortada bir bahanedir sandim.”

Erkekçocukları: Musa Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi, İsa Çelebi, Mehmed Çelebi, Ertugrul Çelebi, Kasım Çelebi

Kızçocukları: Fatma Sultan

I. Mehmed

Sultan Çelebi Mehmed , 1389 yılında Edirne’de doÄŸdu. Babası Yıldırım Bayezid, annesi de Germiyanogulları’ndan Devlet Hatun’dur. Orta boylu, yuvarlak yüzlü, beyaz tenli, kırmızı yanakli ve geniÅŸ gögüslüydü. Kuvvetli bir vücuda sahipti. Gayet hareketli ve cesurdu. GüreÅŸ yapar ve çok kuvvetli yay kiriÅŸlerini bile çekebilirdi. PadiÅŸahligi süresince bizzat yirmi dört savaÅŸa katilan Çelebi Mehmed, bu savaslarda kirka yakin yara aldi. Basinda kullanmis oldugu sarik, altin islemeli kavugu ile gayet güzel görünürdü. İçi kürklü ve yakası dik olan bir kaftan giyinirdi.

Sultan Çelebi Mehmed müslümanlara karşı göstermiÅŸ olduÄŸu adaleti, aynı zamanda hristiyan topluluklara karşı da gösterdi. İyi bir idareci ve politikacıydı. Tahsilini Bursa Sarayı’nda tamamladı. Daha sonra Babası tarafından Amasya sancakbeyliÄŸine tayin edildi ve bu sırada devlet iÅŸlerini öğrendi.

Fetret Devri’nden sonra Anadolu’daki beylikleri tekrar bir araya toplamayı baÅŸaran Sultan Çelebi Mehmed’e Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu gözüyle de bakılabilir.

Sultan Çelebi Mehmed 26 Mayıs 1421 de Edirne’de vefat etti. Ölüm haberi gizlendi. Osmanlı PadiÅŸahları arasında ölümü gizlenen ilk PadiÅŸah o oldu. Cenazesi Bursa’ya

getirilerek YeÅŸil Türbe’ye defnedildi.

Erkekçocukları: Mustafa Çelebi, İkinci Murad, Ahmed, Yusuf, Mahmud.

Kızçocukları: Fatma ve Selçuk Hatun.

II. Murad

Sultan İkinci Murad 1402 yılında doÄŸdu. Babası Çelebi Mehmed, annesi Dulkadirogullari’ndan Süli Bey’in kızı Emine Hatun’dur. Uzun boylu, beyaz tenli, doÄŸan burunlu ve güzel yüzlü bir PadiÅŸahtı. Çok güzel konuÅŸurdu. Kendisinin en büyük mutluluÄŸu, Fatih Sultan Mehmed gibi eÅŸine az rastlanacak bir insanın Babası olmaktı.

Sultan İkinci Murad, sakin ve huzurlu bir hayat yaÅŸamayi arzu eden, fakat gerektiÄŸi takdirde çok hareketli, cesur ve hiçbir seyden yılmayan bir kiÅŸiliÄŸe sahipti. Avrupalılar, Onun, istediÄŸi takdirde bütün Avrupa’yı fethedebilecek bir kimse olduÄŸunu kabul etmiÅŸlerdir. Otuz yıllık saltanatı süresince, ülkesini çok büyük bir ÅŸan ve ÅŸerefle idare ederek, emri altında bulunan herkesin sevgisini kazandı. Dindar, âdil ve lütufkâr bir PadiÅŸahtı. ÇocukluÄŸu Amasya’da geçen Sultan İkinci Murad, tahta çıktığında on dokuz yaşındaydı.

Erkekçocukları: Fatih Sultan Mehmed, Ahmed, Alâeddin, Orhan, Hasan, Ahmed

Kızçocukları: Şehzade ve Fatma Hatun.

Fatih

Fatih Sultan Mehmed, 29 Mart 1432′de, Edirne’de doÄŸdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eÄŸitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiÄŸi söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârlari sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoÅŸlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan AkÅŸemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok deger verdigi âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet sogukkanlı ve cesurdu. EÅŸsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı iÅŸlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir ÅŸey söylemezdi.

Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiÅŸ olan felsefî eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadakı adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancıülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtti. Nitekim Astronomi bilgini Ali Kusçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı.

Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdigi kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

20 yaşında Osmanlı PadiÅŸahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Dogu Roma İmparatorlugu’nu ortadan kaldırarak Fatih ünvanını aldı. Hz. Muhammed’in hadisi ÅŸerifinde müjdelediÄŸi İstanbul’un fethini gerçekleÅŸtiren büyük komutan olmayı da baÅŸaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneÄŸi ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiÅŸ bir Türk hükümdarıydı. Ortaçag’ı kapatıp, yeniçag’ı açan Cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi. O’nun Roma’yı fethedeceÄŸi düşüncesiyle zehirlendiÄŸi de kaynaklarda yer almaktadır.

II. Bayezid

Sultan İkinci Bayezid, 3 Aralik 1448′de, Dimetoka’da doÄŸdu. Babası Fatih Sultan Mehmed, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniÅŸ gögüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elâydı. Cesur ve atılgandı.

Aynı zamanda çok hâlim-selim, dindar, hosgörülü bir PadiÅŸahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduÄŸu için, oÄŸlu Åžehzade Bayezid’e iyi bir egitim verdi. O’na devrin en meÅŸhur âlimlerinden ders okutturdu, bütün İslâm ilimlerini en iyi ÅŸekilde öğrenmesini saÄŸladı.

Sultan Ikinci Bayezıd, yedi yaşında iken, Hadim Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün imkânlar vardı.

Sultan İkinci Bayezid, dindar bir kimse olduğu için kendisine Bayezid-i Velî denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Merhametli bir Padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.

Arapça ve Farsça’yı gayet iyi biliyordu. Çagatay lehçesi ve Uygur alfabesini de ögrendi. Islâm ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512′de PadiÅŸahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaÅŸadı ve 26 Mayıs 1512′de vefat etti.

Erkekçocukları: Mahmud, Ahmed, Sehinsah, Yavuz Sultan Selim, Mehmed, Korkud, Abdullah, Âlimsah

Kızçocukları: Aynisah, Gevher, Mülük Sultan, Hatice Sultan, Selçuk ve Hüma Hatun.

Yavuz

Yavuz Sultan Selim, 10 Ekim 1470′de doÄŸdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun, Dulkadirogullari Beyligi’ndendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniÅŸ omuzlu, kalın kemikli, Omuzlarının arası geniÅŸ, yuvarlak baÅŸlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiÄŸit bir PadiÅŸahti. Sert tabiatli ve cesurdu. Iyi bir egitim gördü.

Babası Sultan Ikinci Bayezid, PadiÅŸah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliÄŸini ögrenmesi için, Åžehzade Selim’i Trabzon Sancagı’na vali olarak tayin etti.

Åžehzade Selim, Trabzon’da devlet iÅŸlerinin yanında, ilimle uÄŸraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Åžehzade Selim’in bu arada komÅŸu devletlerle de ilgilendi.

Valiligi sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi müslüman oldular.

Çok güzel ata biner, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Güreşmekte, ok atmada ve yay çekmede ustaydı. Savaştan hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazi bir kişiligi olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve agaçtan tabaklar kullanırdı.

Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr hazineyi agzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti:

"Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayûn benim mührümle mühürlensin".

Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen PadiÅŸahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi.

Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara "Sakalımı ele vermemek için kesiyorum" dedigi rivayet edilir. 22 Eylül 1520′de, "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz otuz yaşında iken vefat etti.

Hayatının son dakikalarında Yasin-i Åžerif okuyordu. Kanûnî Sultan Süleyman, Fatih Camii’nde Babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i, sekiz yıla seksen yıllık iÅŸ sığdırmış büyük bir PadiÅŸah olarak deÄŸerlendirdiler.

Erkekçocukları: Kanuni Sultan Süleyman

Kızçocukları: Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan, Sah Sultan

Kanuni

Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Nisan 1495 Pazartesi günü, Trabzon’da doÄŸdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Hafsa Hatun Türk ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman, yuvarlak yüzlü, elâ gözlü, geniÅŸ alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.

Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulastığı bir devir olmuÅŸtur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaÅŸlardan itibaren çok titiz bir ÅŸekilde yetiÅŸtirmeye basladı. Benzeri görülmemiÅŸ bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eÄŸitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun’dan (Yavuz Sultan Selim’in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul’a, dedesi Sultan İkinci Bayezid’in yanına gönderildi. Åžehzade Süleyman, burada KaraKızoglu Hayreddin Hızır Efendi’den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaÅŸ teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu. On beÅŸ yaşına kadar Babası Yavuz Sultan Selim’in yanında kalan Åžehzade Süleyman, kanunlar geregi sancak istemesi üzerine, önce Sarkî Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliÄŸine tayin edildi (1509).

Yavuz Sultan Selim’in, 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağırılan Åžehzade Süleyman,Babasının kardeÅŸleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul’da kalarak Babasına vekâlet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliÄŸinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520′de, yirmibeÅŸ yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden baÅŸka erkek kardeÅŸi olmadığı için tahta geçiÅŸi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir PadiÅŸah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı iÅŸlerde hiç acele etmez, gayet geniÅŸ düsünür ve verdigi emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceÄŸi adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Sigetvar kusatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında yetmis bir yasinda vefat etti.

Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icad etmesinden degil, mevcut kanunlari yazdırtıp çok sıkı bir ÅŸekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman, adaleti seven bir PadiÅŸahtı. Mısır’dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araÅŸtırma sonunda halkın zulme ugradığını düşünmesi ve Mısır Valisini deÄŸiÅŸtirmesi bunun açık kanıtıdır.

Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanin en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin Padişah olması, "Arslan öldü, yerine kuzu geçti" diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına ugradılar.

Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.

Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,

Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi".

Erkekçocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa

Kızçocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan

II. Selim

Sultan İkinci Selim, 28 Mayıs 1524′de, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Kanûnî Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan’dır.

Hürrem Sultan, Slav kökenlidir. Sultan İkinci Selim, orta boylu, açık alınlı, mavi gözlü, ince kaslı ve sarışındı. ÅžehzadeliÄŸinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiÅŸtirildi. Devlet idaresini iyice ögrenmek için de Anadolu’nun çesitli yerlerinde sancakbeyliÄŸi yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.

Sarı Selim olarak da anılan İkinci Selim, Kütahya sancakbeyi iken Babası Cihan PadiÅŸahı Kanûnî Sultan Süleyman’ın ölüm haberi üzerine İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 günü kırk iki yaşında tahta geçti. Sarı Selim, daha önceki Osmanlı Sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdar olarak tanınır.

Babasının saltanatı sırasında diÄŸer kardeÅŸleri Åžehzade Bayezıd ve Åžehzade Mustafa’nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve Babası Kanûnî’ye göre oldukça silik bir idare sergilemiÅŸtir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtiÅŸamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed PaÅŸa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükûmeti ayakta tutmuslardır. Sultan İkinci Selim’in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatlı olmayan Ali PaÅŸa’nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaÅŸanmıştır. Sekiz yıl PadiÅŸahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya’ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul’da ölen ilk Osmanlı PadiÅŸahıdır.

Sultan İkinci Selim’in tahta çıktğıi ilk yıllarda, bazı siyasî çekiÅŸmeler yaÅŸandı. Sokullu Mehmed PaÅŸa bu çekiÅŸmelerden galip olarak ayrıldı ve on beÅŸ yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu.

Sultan İkinci Selim, Babası Kanûnî Sultan Süleyman’dan 14. 892.000 km2 olarak devraldığı devlet topraklarını, oÄŸlu Sultan Üçüncü Murad’a 15.162.000 km2 olarak bırakmıştır.

İkinci Selim de şair hükümdarlardandı. Saheser beyitlerinden biri şudur:

"Biz bülbül-i muhrik-i dem-i sekvayi firaKız

Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden"

Erkekçocukları: Üçüncü Murad, Abdullah, Osman, Mustafa, Süleyman, Mehmed, Cihangir.

Kızçocukları: Fatma Sultan, Sah Sultan, Gevherhan Sultan, Esma Sultan.

III. Murad

Sultan Üçüncü Murad, 4 Temmuz 1546 günü, Manisa’nın BozdaÄŸ yaylasında dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dur. Annesi Venedikli’dir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, degirmi yüzlü, kumral sakallı, elâ gözlü ve beyaz tenli bir PadiÅŸahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi.

Merhametli bir kişilige sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsçayı çok iyi derecede öğrenmisti. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyiliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanûnî Sultan Süleyman tarafindan Alaşehir sancakbeyiliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim, Padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancakbeyiliğine atandı.

ÅžehzadeliÄŸi sırasında bulunduÄŸu Manisa’da devrin en deÄŸerli ulemâsından dersler aldı. Osmanlı PadiÅŸahları içinde en âlim PadiÅŸahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim’in vefatı üzerine Manisa’dan İstanbul’a gelerek, 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da Babası Sultan İkinci Selim gibi devlet iÅŸlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükûmet daha ziyade Sokullu Mehmed PaÅŸa tarafindan idare edildi. Bunda Sokullu’nun tecrübe ve dirayeti ile Sultan Ikinci Murad’in idare tarzı büyük rol oynamıştır.

Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca Istanbul’dan hiç çıkmadı ve saraydakı kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanati onun devrinde baÅŸladı. 29 yaşında çıktığı tahtta yirmi yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camii’nin avlusuna defnedildi.

Sokullu Mehmed Pasa’nın ağırlığını hissettirdigi III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniÅŸ sınırlarına ulaÅŸtı. Babası İkinci Selim’den devraldığı 15. 162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2′ye çıkardı. İngilizlerle de dostâne iliskiler geliÅŸtirildi.

İlk Ingiliz daimî elçisi onun zamanında gönderildi. Papa’nın Katolik Avrupa’da kurabileceÄŸi haçlı ittifakına karşı Protestan Ingiltere ile iliÅŸkiler geliÅŸtirildi. Daha sonra bu ittifaka, Hollanda da dahil edildi. Devlet iÅŸlerini Sokullu’ya devreden Sultan Üçüncü Murad zamanında sarayda kadınlar devlet iÅŸlerine çokça karışmaya baÅŸladılar bu durum, Sokullu’nun ölümünden sonra daha da artarak devam etti.

Erkekçocukları: Üçüncü Mehmed, Selim Bayezid, Mustafa, Osman, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Abdullah, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemsah, Yusuf, Hüseyin , Korkud, Ali, Ishak, Ömer, Alaeddin, Davud.

Kızçocukları: Ayse Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Fahriye Sultan.

III. Mehmed

Sultan Üçüncü Mehmed, 26 Mayıs 1566′da, Manisa’da doÄŸdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan’dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed’e benzemesi için, büyük dedesi Kanûnî Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. İyi bir ilim tahsili yaptı ve Tâcü’t-Tevârih yazarı Hoca Sadeddin Efendi’den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583′te Manisa sancakbeyiliÄŸine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa’dan, Babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiÄŸi İstanbul’da, Osmanlı tahtına geçti.

Sultan Üçüncü Mehmed, annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hâkimiyet kurdu. Bazı konularda PadiÅŸahı zorlayıp istediÄŸini yaptırıyor, bu da devlet iÅŸlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dindar olup, tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed’in ismi anılınca, saygısından derhal ayaga kalkardı. Üçüncü Mehmed devri, duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celâlî isyanları ve İran savaÅŸlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir ÅŸekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı.

Erkekçocukları: Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Selim, Mahmud

I. Ahmed

Sultan Birinci Ahmed, 18 Nisan 1590 günü, Manisa’da doÄŸdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dir. Iyi bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça’yi mükemmel derecede ögrenmisti. Ok atmak, kiliç kullanmak, ata binmek gibi savas ve askerlik alanlarinda çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed’in vefati üzerine 21 Aralik 1603′te, Eyüb Sultan’da kiliç kusanarak tahta geçti.

Sultan Birinci Ahmed, Kanûnî Sultan Süleyman’dan sonraki PadiÅŸahlar içinde devlet isleriyle yogun sekilde ugrasan ilk PadiÅŸahti. Çocuk denecek yaslarda bile mükemmel kararlar alirdi. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kisilerle birlikte olur ve onlara akil danisirdi.

Sultan Birinci Ahmed’in hayatinda on dört sayisinin önemli bir yeri vardir. Çünkü, on dört yasinda PadiÅŸah olmus, on dört yil saltanat sürmüs ve Osmanlı PadiÅŸahlarinin on dördüncüsüdür. Dindar bir PadiÅŸah olan Sultan Birinci Ahmed’in Hz.Muhammed’e olan bagliligi o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir siir yazmis ve o siiri kavugunda ölünceye kadar tasimistir. O siir sudur:

"N’ola tâcim gibi basimda götürsem dâim

Kadem-i resmini ol Hazreti Sâh-i Resûlün

Gül-i gülzâri nübüvvet, o kadem sahibidir

Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün"

Sultan Birinci Ahmed, yakalandigi tifüs hastaligindan kurtulamayarak 21 Kasim’i 22 Kasim’a baglayan gece 1617 yılında yirmi seKız yasinda vefat etti.

Erkekçocukları: Ikinci Osman, Dördüncü Murad, Sultan Ibrahim, Bayezid, Süleyman, Kasim, Mehmed, Hasan, Selim, Hanzâde, Ubeyde,

Kızçocukları: Gevherhan Sultan, Ayse Sultan, Fatma Sultan, Atike Sultan

I. Mustafa

Sultan Birinci Mustafa, 1592 yılında, Manisa’da doÄŸdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan’dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padiÅŸahtı. İki defa padiÅŸahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.

Sultan Birinci Mustafa, aÄŸabeyi Sultan Birinci Ahmed’in padiÅŸahlığı süresince, on dört yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaÅŸadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde ÅŸehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padiÅŸahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliÄŸi tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için

ÅŸehzadeler "izale" olunur veya bir odaya

kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed, tahta geçtiÄŸinde kardeÅŸini öldürtmemiÅŸ, ancak sarayda mahbus tutmuÅŸtur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa, Osmanlı hanedanının en büyük erkek evlâdı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulemâ, asker ve devlet erkânının ittifakı ile hal (tahttan indirme) edilmiÅŸtir. Sultan Genç Osman’ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülûs etmiÅŸse de bir buçuk yıl sonra aklî dengesizliÄŸi nedeniyle tekrar tahttan indirilmesi icab etmiÅŸtir.

Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii vâlide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.

Sultan Birinci Mustafa, dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hattâ sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dinî eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti.

Sultan Birinci Mustafa, ikinci padişahlığının başlamasından bir buçuk yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislâm fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da "Aklî dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı" gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten on altı yıl sonra, 20 Ocak

1639 günü sinir hastalığından Topkapı Sarayında vefat etti.

Genç Osman

Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 tarihinde, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfirûz Haseki Sultandır. Mahfirûz Haseki Sultan aslen Rum’dur. Sultan Genç Osman, on dört yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetiÅŸmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman, iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doÄŸu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman zekî, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padiÅŸahtı.

Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından,

Åžeyhülislam Es’ad Efendi’nin ve

Pertev PaÅŸa’nın kızları ile evlendi. Yavuz

Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu.

Kendisine plânlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır

bir ÅŸekilde tahtan indirilerek, Yedikule

zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan

Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed’in Sultanahmed Camii’nin yanındaki türbesine defnedildi.

Tahta çıkar çıkmaz devlet erkânı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislâmdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.

Erkek çocukları: Ömer, Mustafa

Kız çocuğu : Zeynep Sultan

IV. Murad

Sultan Dördüncü Murad, 26 Temmuz 1612 tarihinde, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padiÅŸahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.

Sultan Dördüncü Murad, çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Din büyüklerine hürmet eder

Åžeyhülislâm Yahya Efendi’ye "Baba" diye

hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokaÄŸa çıkma yasağı koydu. Arapça’yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teÅŸvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin kanat takarak,

Galata Kulesi’nden Üsküdar’a uçmasıydı.

Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder insiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi; hain ve hilekâr sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. On yedi yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, içkiye aşırı bağımlılığından dolayı henüz 28 yaşında vefat etti.

Sultan Dördüncü Murad’ın saltanatını iki devreye ayırmak mümkündür. Henüz on bir yaşında iken tahta geçtiÄŸinden devlet iÅŸleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan’ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed PaÅŸa’yı askere parçalatmışlar, genç padiÅŸahı da korkuyla dehÅŸete düşürmüşlerdir. Osmanlı memleketlerinde asayiÅŸ ve huzur kalmamış, zorbalar ÅŸehirleri ele geçirmiÅŸlerdi. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad biraz da ÅŸiddet yolu ile bütün zorbaları sindirmiÅŸ, tekrar devlet hakimiyetini kurmuÅŸtur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan iÅŸsiz, güçsüz, zorba takımını kontrol altında tutmuÅŸ, ÅŸiddetli ceza ve hattâ idamlarla tekrar idarî ve adlî nizamı kurabilmiÅŸtir.

Ýbrahim

Sultan Birinci İbrahim, 5 Kasım 1615 tarihinde, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan’dır. Sultan Birinci İbrahim, uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiÅŸtirilmesi için çok gayret göstermiÅŸti. AÄŸabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın âni vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuÅŸ Åžehzade İbrahim’i çok sarstı ve padiÅŸah olduÄŸuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkânın ısrarlarından ve aÄŸabeyi Sultan Dördüncü Murad’ın cenazesini gördükten sonra aÄŸabeyinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa PaÅŸa, Taht Odası’na geçen Sultan Birinci İbrahim’in başına

Hırka-i Saadet Dairesi’nden getirilen,

Hz. Ömer’in Sarığı’nı yerleÅŸtirdi. Sultan

Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:

"Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama lâyık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hâl eyle ve birbirimizden hoşnûd eyle".

Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiÄŸi ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet iÅŸleriyle bizzat ilgilenmeye baÅŸladı. Sultan Birinci İbrahim, tahta çıktığında soyunun tek ÅŸehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oÄŸlu Åžehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doÄŸduÄŸunda ülkede ÅŸenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkâr bir padiÅŸahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan’ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padiÅŸahlık yaptıktan sonra, 18 AÄŸustos 1648 tarihinde, boÄŸularak öldürüldü.

Sultan Birinci İbrahim hakkında, kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, aklî dengesinin bozuk olduÄŸuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim’in özelliklerinden ve yaptığı iÅŸlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için "Deli" demektedirler. Sultan Birinci İbrahim’e "Deli" ve "Gaddar" diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Åžii EmirgûneoÄŸlu’nun adamları olduÄŸu söylenmektedir.

Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiğinde yirmi beş yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda

bulunan KemankeÅŸ Kara Mustafa PaÅŸa

devlet iÅŸlerini en iyi ÅŸekilde yürüttü. KemankeÅŸ Kara Mustafa PaÅŸa, Safeviler’le Kasr-ı Åžirin AntlaÅŸmasını imzalayıp, İstanbul’a geldikten sonra, giriÅŸtiÄŸi malî iÅŸlerde de baÅŸarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaÅŸlarının düzenli olarak verilmesini saÄŸladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleÅŸmiÅŸ oldu. Donanma iÅŸleriyle de ilgilenen KemankeÅŸ Mustafa PaÅŸa, her yıl belirli miktarlarda Kadırgalar yapılıp donatılmalarını saÄŸladı.

Erkek çocukları: Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad.

Kız çocukları: Ümmü Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan.

IV. Mehmed

Sultan Dördüncü Mehmed, 2 Ocak 1642′de, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Rus asıllı Turhan Hatice Sultan’dır. Sultan Dördüncü Mehmed, orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiÄŸi için vücudu öne eÄŸikti. Annesi onu çok iyi yetiÅŸtirdi. İyi bir tahsil gördü. Babası Sultan İbrahim’in öldürülmesi üzerine 8 AÄŸustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padiÅŸah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte "Avcı Mehmed" olarak anılır.

İçkiyi yasaklayıp, içki imalâthanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı. Sultan Dördüncü Mehmed, zamanında Osmanlı Devleti en geniş sınırlarına kavuştu.

Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkânının oybirliÄŸi ile, 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı ÅŸeklinde sürdü. 6 Aralık 1693′de Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a gönderildi ve Yeni Cami’deki türbesine, annesi Turhan Sultan’ın yanına defnedildi.

Erkek çocukları : İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Bayezid.

Kız çocukları : Hatice Sultan, Safiye Sultan, Ümmü Gülsüm Sultan, Fatma Sultan.

II. Süleyman

Sultan İkinci Süleyman, 15 Nisan 1642′de, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha DilaÅŸub Sultan’dır. Orta boylu, kır sakallı, ÅŸiÅŸman ve halim selim bir padiÅŸahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha DilaÅŸub Sultan tarafından titizlikle yetiÅŸtirildi. OÄŸluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu.

Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askerî zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı.

Sultan İkinci Süleyman, dört yıl gibi kısa bir süre padiÅŸahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü, Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanûnî Sultan Süleyman türbesine gömüldü.

II. Ahmed

Sultan İkinci Ahmed, 25 Åžubat 1643 günü, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan’dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meÅŸgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet iÅŸlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.

Sultan İkinci Ahmed, hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Åžairlere ve ÅŸiire çok düşkündü. Üç yıl yedi ay ondört gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Åžubat 1695 günü Edirne’de vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Kanûnî Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.

Erkek çocukları: İbrahim, Selim

Kız çocukları: Atike Sultan, Hatice Sultan, Asiye Sultan.

II. Mustafa

Sultan İkinci Mustafa, 6 Åžubat 1664 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia GülnuÅŸ Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Kuvvetli bir ilim tahsili yaptı. Tahta geçtiÄŸinin üçüncü günü yapacağı iÅŸleri anlatan bir hatt-ı hümâyûn yayınladı. Yazısında: "Zevk, sefa ve rahatı kendimize haram eylemiÅŸizdir" diyordu. Yine vezirlerinden birine yazmış olduÄŸu yazı şöyledir: "Bana ağırlık ve hazine lâzım deÄŸil. Yerine göre kuru ekmek yerim. Vücudumu din uÄŸruna harcarım. Sıkıntının her çeÅŸidine sabrederim. Milletime hizmet tamam olmadıkça, seferden dönmem. Elbette sefere bizzat kendim giderim".

Erkek çocukları: Birinci Mahmud, Üçüncü Osman, Üçüncü Ahmed, Küçük Ahmed, Hüseyin, Selim, Mehmed, Murad, Osman

Kız çocukları: Ümmügülsüm, Ayşe, Emetullah, Emine, Rukiye, Safiye, Zahide, Atike, Fatma, Zeyneb, Zahide.

III. Ahmed

Sultan Üçüncü Ahmed, 30 Aralık 1673 günü doÄŸdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia GülnuÅŸ Sultan’dır. Annesi Girit asıllıdır. Sultan İkinci Mustafa’nın öz kardeÅŸi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doÄŸan burunlu ve buÄŸday tenli idi. Son derece zekî, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı.

Sultan Üçüncü Ahmed, aÄŸabeyi Sultan İkinci Mustafa’nın vefatı üzerine 22 AÄŸustos 1703 tarihinde otuz yaşında iken Edirne’de tahta geçti. Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lâle Devri boyunca padiÅŸahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şâirdi. "Necib" mahlasıyla ÅŸiirler yazdı. Ayrıca musiki ile de yakından ilgileniyordu. Divan ÅŸairlerinden Urfalı Nabi Efendi’nin hem kendisini hem de ÅŸiirlerini çok

severdi.

GençliÄŸi diÄŸer Osmanlı ÅŸehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Åžehzadelerin öldürülmesi geleneÄŸi kalktığından, rahat bir hayat sürdü. İstediÄŸi her ÅŸeyle ilgilendiÄŸi için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa’daki geliÅŸmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devleti’ne gelmesi için çok çaba sarfetti. Yirmi yedi yıl gibi uzun bir süre tahtta

kalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil isyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde

padişahlıktan çekildi.

Sultan Üçüncü Ahmed’in padiÅŸahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padiÅŸah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed’in sadrazamlığa getirdiÄŸi Çorlulu Ali PaÅŸa, ona idarî konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmed’e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu.

Sultan Üçüncü Ahmed zamanında, Rusya ile olan iliÅŸkilerde gerginlik yaÅŸandı. Bunun sebebi Rusya’nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, Balkanlar’daki toplumları slavlaÅŸtırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi.

Erkek Çocukları: Birinci Abdülhamid, Üçüncü Mustafa, Süleyman, Bayezid, Mehmed, İbrahim, Numan, Selim, Ali, İsa, Murad, Seyfeddin, Abdülmecid, Abdülmelik

Kız Çocukları: Emine, Rabia, Habibe, Zeyneb, Zübeyde, Esma, Hatice, Rukiye, Saliha, Atike, Reyhan, Esime, Ferdane, Nazife, Naile, Ayşe, Fatma, Emetullah, Ümmüselma, Emine, Rukiye, Zeyneb, Sabiha.

I. Mahmud

Sultan Birinci Mahmud, 2 AÄŸustos 1696 günü, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Saliha Valide Sultan’dır. Büyük annesi GülnuÅŸ Sultan’ın sevgi ve ilgisiyle büyüdü. Sekiz yaşından beri kafes hayatı yaÅŸadığı halde zekâsı, iyi niyeti ve kuvvetli karakteri sayesinde kendini harap etmekten kurtardı. Küçük yaÅŸlardan itibaren çeÅŸitli hocalardan dersler aldı. Tarih, edebiyat ve ÅŸiirle meÅŸgul oldu. Özellikle mûsıkî ile uÄŸraÅŸtı.

Sultan Birinci Mahmud, 1 Ekim 1730 tarihinde otuzbeÅŸ yaşında iken padiÅŸah oldu. Devrindeki en deÄŸerli kimseleri seçip iÅŸ başına getirdi. Karakter sahibi, azimli, müşfik, merhametli, dikkatli ve sabırlı bir insandı. Kendi zevkinden çok milletin refahını düşünerek hareket etti. Bu sayede babası ve amcasının düştüğü hatalara düşmedi. Hayatının son iki yılını hasta geçiren Sultan Birinci Mahmud, 13 Aralık 1754 tarihinde ellidokuz yaşında iken vefat etti. Sultan İkinci Mustafa’nın Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.

III. Osman

Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1699 günü, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan İkinci Mustafa, annesi Åžehsuvar Valide Sultan’dır. Åžehsuvar Valide Sultan Rus asıllıdır. Tahta çıktığı ellialtı yaşına kadar sarayda hapis hayatı yaÅŸadığı için sinirli bir yapıya sahipti. Ancak yine de ÅŸefkat ve merhamet sahibi, özellikle yalanı ve rüşveti sevmeyen bir insandı.

Sultan Üçüncü Osman mûsıkîden nefret ettiği için bütün müzisyenleri saraydan uzaklaştırdı. Sarayda dolaşırken cariyelerle karşılaşmak istemediği için ayakkabılarına demir ökçeler taktırmıştı. Ökçelerden çıkan sesi duyan cariyeler padişahın geldiğini öğrenip yoldan çekiliyorlardı. İki yıl, on ay, onsekiz gün saltanat sürmüş bu süre içinde yedi tane veziriazam değiştirmiş, dönemi boyunca içte ve dışta barış ve huzur yaşanmıştır.

Sultan Üçüncü Osman’ın zaman zaman kıyafet deÄŸiÅŸtirerek halkın arasına karıştığı bilinmektedir. 30 Ekim 1757′de vücudunda çıkan bir çıbanın verdiÄŸi hastalıkla vefat etti. Cenazesi, Yeni Cami’de Sultan Birinci Mahmud’un yanına defnedildi.

III. Mustafa

Sultan Üçüncü Mustafa, 28 Ocak 1717 günü, İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Sultan Üçüncü Ahmed, annesi MihriÅŸah Sultan’dır. Sultan Üçüncü Mustafa orta boylu, iri gözlü, yassı burunlu ve siyah sakallı idi. Heybetli ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Çok iyi bir tahsil yaptı. Astroloji ile meÅŸgul oldu. İslâm ve Osmanlı tarihlerini inceledi.

Sultan Üçüncü Mustafa, son derece dindar, tutumlu, müşfik, çalışkan ve cömert bir insandı. İki dakika süren ve İstanbul’un hemen hemen yarıdan fazlasını yıkan büyük depremde evlerini, yakınlarını kaybeden halka kendi kesesinden yardım etti. Adaletle hükmeder, haksızlıklara asla göz yummazdı. Yalandan, riyadan ve rüşvetten nefret ederdi. Asla gurura kapılmaz, büyüklük taslamaz, yapamayacağı iÅŸleri vaadetmezdi.

Sultan Üçüncü Mustafa, yenileÅŸmenin gerektiÄŸi fikrindeydi ve ıslahat yapmak istiyordu. Prusya Kralı İkinci Frederik’in ıslahat hareketlerini duymuÅŸ, Ahmed Resmî Efendi’yi ona göndermiÅŸti. Prusya Kralı İkinci Frederik, Sultan Üçüncü Mustafa’ya Ahmed Resmî Efendi aracılığı ile baÅŸarısının üç altın anahtarı dediÄŸi öğütlerini gönderdi.

- Bol bol tarih okuyun, eski tecrübelerden faydalanın.

- Güçlü bir orduya sahip olmaya çalışın ve barış zamanında askerlerinizi sürekli eğitime tâbi tutun.

- Hazineniz daima parayla dolu bulunsun, ekonomiye önem verin.

Sultan Üçüncü Mustafa, bu öğütleri dinledikten sonra acı acı güldü. Sonra da "Biz de bunları yapmak niyetindeyiz, lâkin yolu nedir?" diye mırıldandı. Memleketine en büyük felâketin Rusya’dan geleceÄŸini düşünüyordu. Müdafaa için geceli gündüzlü çalışarak her türlü hazırlığı yaptı. SavaÅŸlarda kullanılmak üzere hazineyi altınla doldurdu.

Süveyş Kanalını bile açtırmayı düşünüyordu. Fakat iş başına getireceği yetenekli devlet adamlarının olmaması onu üzüyordu. Rus Savaşı sırasında üzüntüsünden hastalandı ve kalp yetmezliğinden dolayı 21 Ocak 1774 günü vefat etti.

Sultan Üçüncü Mustafa, orduda bir yenileÅŸme gerektiÄŸi fikriyle hareket ediyordu. Askerlere eÄŸitim kuralları getirdi. İtirazlara aldırmadan tüfeklere süngü taktırdı. Yeni bir tophane kurdurup güçlü toplar döktürdü. Bahriye, istihkâm ve topçu okulları açtı. YaÅŸlı subaylara bile eÄŸitim mecburiyeti getirdi. Ordudaki ıslahat konusunda Baron de Tott adlı Macar uyruklu Fransız’dan çok yararlandı. Baron de Tott, Osmanlı topçu sınıfını yeniden ele alıp modernize etti ve askere Avrupa usûlü eÄŸitim yaptırdı.

Sultan Üçüncü Mustafa şair bir padişahtı. Cihangir mahlasıyla yazdığı şiirleri çok meşhurdur. Şiirlere "el-fakir Mustafa Han-ı Sâlis" şeklinde imza atardı. Şiirlerinden birisinde şöyle der:

Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele

Devlet-i çerh-i denî verdi kamu müptezele

Şimdi ebvâb-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı heman merhamet-i Lem Yezel’e.

Erkek çocukları: Üçüncü Selim, Mehmed

Kız çocukları: Şah Sultan, Fatma Sultan, Bekhan Sultan, Fatma Sultan, Hibetullah Sultan

I. Abdülhamid

Sultan Birinci Abdülhamid, 20 Mart 1725 tarihinde, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Üçüncü Ahmed, annesi Rabia Åžermi Sultandır. Annesi ona kuvvetli bir tahsil yaptırdı. Zamanındaki mevcut tarihlerin hepsini gözden geçirdi. Hat sanatı ile de meÅŸgul oldu. Merhametli, nazik ve saf bir insan olarak tanınıyordu. Saltanatı süresince birçok ıslahat ve imar hareketlerinde bulundu. Devlet iÅŸleriyle daima yakından ilgilendi. Her sorun hakkında fikir ve görüşlerini vezirlerine bildirirdi. Yetenekli vezirler atamaya çalıştı. Halka karşı daima ÅŸefkatli ve ılımlı davrandı.

Sultan Birinci Abdülhamid henüz tahta geçmişti ki, kendisinden cülûs bahşişi istendiğini duydu. Kaşlarını çatıp sertleşen Sultan Birinci Abdülhamid şöyle dedi: "Hazinede bahşiş yoktur, bundan böyle cülus bahşişi verilmeye! Asker evlâtlarımıza fermanımız duyurula!". Askerler bir parça söylendilerse de, işi daha fazla ileriye götürmeden dağıldılar.

Sultan Birinci Abdülhamid, siyasî ve askerî ıslahatlara giriÅŸti. Avrupaî tarzda mektepler açtı. Yeniçeri ocağına ve donanmaya yeni bir çehre kazandırmaya çalıştı. Sürat Topçuları Ocağı’nı kurdurdu, Yeniçerilerin sayımını yaptırdı ve gereksiz yere fazla para alanları tespit ettirdi. Bu faaliyetleri yürüten Sadrazam Halil Hamid PaÅŸa, menfaatleri bozulanlar tarafından padiÅŸaha ÅŸikâyet edildi. Halil Hamid PaÅŸa, yaptığı tüm olumlu çalışmalara raÄŸmen, bu konuda yanıltılan Sultan Birinci Abdülhamid’in emriyle idam edildi.

Sultan Birinci Abdülhamid, bütün baÅŸarısızlıklara raÄŸmen Osmanlı padiÅŸahları arasında iyi niyeti ve gayreti ile anıldı. 1782 yılı yazında İstanbul’da çıkan yangında itfaiye iÅŸlerini bizzat kendisi yürütmesi sonucu halkın sevgi ve takdirini de kazanmıştı.

Dindarlığı ve iyiliÄŸi sebebiyle halkın "velî" olarak gördüğü Sultan Birinci Abdülhamid, onbeÅŸ yıl iki ay onyedi gün süren saltanattan sonra, 1789 yılı Nisan ayında 64 yaşında vefat etti. Cenazesi Bahçekapı’da kendi yaptırdığı türbesine defnedildi.

Erkek Çocukları : Dördüncü Mustafa, İkinci Mahmud, Murad, Nusret, Mehmed, Ahmed, Süleyman.

Kız Çocukları : Esma, Emine, Rabia, Saliha, Alimşah, Dürrüşehvar, Fatma, Melikşah, Hibetullah Zekiye.

III. Selim

Sultan Üçüncü Selim, 24 Aralık 1761 tarihinde, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Üçüncü Mustafa, annesi MihriÅŸah Sultan’dır. Annesi Gürcü asıllıdır. Kâhinlere inanan babası Sultan Üçüncü Mustafa, onların yeni doÄŸan oÄŸlu Selim’in eÅŸsiz bir cihangir olacağını söylemeleri üzerine, büyük bir sevince kapılmış, yedi gün yedi gece bayram yapılmasını emretmiÅŸtir.

Sultan Üçüncü Selim, doÄŸum günündeki bu hava içinde büyüdü. Sarayda çok güzel bir ÅŸekilde yetiÅŸtirildi. Sultan Üçüncü Mustafa, kendisinden sonra oÄŸlu Sultan Üçüncü Selim’in padiÅŸah olmasını istemiÅŸti. Ancak, babasından sonra padiÅŸahlığa amcası Sultan Birinci Abdülhamid getirildi. Sultan Birinci Abdülhamid, Sultan Üçüncü Selim’i sarayda göz önünde bulunduruyor, ancak yine de onun eÄŸitimine önem veriyordu. Amcası Sultan Birinci Abdülhamid’in ölümü üzerine, Sultan Üçüncü Selim 7 Nisan 1789 günü, 28 yaşındayken Osmanlı tahtına oturdu.

Sultan Üçüncü Selim, edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklıydı. Yazmış olduÄŸu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelere asılmıştır. Arapça ve Farsçayı çok iyi konuÅŸuyordu. Merhametli bir insan olan Sultan Üçüncü Selim ciddi bir eÄŸitim görerek yetiÅŸti. İyi bir şâir, tamburî, neyzen ve hânende idi. Bestekâr da olan Sultan Üçüncü Selim, güzel sanatlara düşkün ve açık fikirliydi, ancak zaafa varacak kadar yumuÅŸak karakterliydi ve Osmanlı Devleti’nde batıcılığın yerleÅŸmesini istiyordu.

Sultan Üçüncü Selim tahta çıktığı zaman, halk ona büyük ümitler baÄŸladı. Halk genç hükümdarın, Osmanlı Devleti’ni o eski güçlü ve ihtiÅŸamlı devirlerine geri döndüreceÄŸini düşünüyordu.

Sultan Üçüncü Selim, 29 Mayıs 1807 tarihinde Osmanlı padiÅŸahlığını Åžehzade Mustafa’ya terk ettikten sonra bir yıl iki ay daha yaÅŸadı. Alemdar Mustafa PaÅŸa Olayı sırasında yeni padiÅŸahın adamları tarafından, 28 Temmuz 1808 tarihinde öldürüldü. Cenazesi, Lâleli Camii avlusunda babası Sultan Üçüncü Mustafa’nın yanına defnedildi.

IV. Mustafa

Sultan Dördüncü Mustafa, 8 Eylül 1779 günü, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nüketseza Kadın Sultan’dır. Annesi Nüketseza Kadın Sultan, Sultan Dördüncü Mustafa’nın iyi bir tahsil yapması için çok çaba harcadı. Ancak hırslı, kurnaz ve asabî bir insan olan Sultan Dördüncü Mustafa, eÄŸitim ve öğrenimden çok zevk ve sefa içinde yaÅŸamaya önem verdi.

Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda, tahttan indirilen amcazâdesi Sultan Üçüncü Selim’in yerine, 29 Mayıs 1807 günü tahta çıktığında yirmisekiz yaşındaydı. Sultan Dördüncü Mustafa’nın ÅŸehzadeliÄŸi boyunca, kendisine bir evlât gibi davranan Sultan Üçüncü Selim aleyhinde isyancılarla iÅŸbirliÄŸine girmesi ve onun öldürülmesi için emir vermesi, karakteri hakkında fikir vermektedir.

Tahta çıktığında devletin merkezî otorite ve hakimiyeti gittikçe zayıflıyor, Sultan Üçüncü Selim ve Nizam-ı Cedid yandaÅŸları yakalandıkları yerde öldürülüyordu. Sultan Dördüncü Mustafa’nın tahta çıkmasını saÄŸlayan Kabakçı Mustafa ve yandaÅŸları devlet yönetiminde etkin rol oynuyor, kendi adamlarını önemli mevkilere getiriyorlardı.

Osmanlı Devleti, bu isyandan sonra yeniçerilere çok büyük tavizler verdi. Ancak yeniçerilerin istekleri hiçbir zaman bitmedi. Hatta Osmanlı tarihinde hiç görülmemiş bir antlaşma yapıldı. Kabakçı Mustafa isyanında baş rol oynayan yeniçeri ağalarının, kendilerini sağlama almak için yaptıkları bu antlaşmaya göre, yeniçeriler devlet işlerine karışmayacak ve Osmanlı Devleti bu isyandan dolayı Yeniçeri ocağını sorumlu tutmayacaktı.

Sultan Üçüncü Selim taraftarları, bu karışık ortam içinde Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa PaÅŸa’ya sığınmışlardı. Alemdar Mustafa PaÅŸa Osmanlı-Rus savaÅŸları sırasında büyük baÅŸarılar göstermiÅŸ ve ordu mensuplarının sempatisini kazanmıştı.

Sultan Dördüncü Mustafa hat sanatıyla uÄŸraÅŸtı. Gayet güzel yazıları vardır. Osmanlı hanedanından Sultan BeÅŸinci Murad’dan sonra en az padiÅŸahlık yapanlardan birisidir.

Kız çocukları: Emine Sultan

II. Mahmud

Sultan İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi NakÅŸidil Valide Sultan’dır. Orta boylu, geniÅŸ omuzlu, beyaz sakallı, zarif ve sevimli yüzlüydü. DiÄŸer Osmanlı padiÅŸahları gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Öğrenimi ile, Sultan Üçüncü Selim, padiÅŸahlığı sırasında bizzat meÅŸgul olmuÅŸtu.

Cesur, temkinli, sabırlı ve azimli bir kiÅŸiliÄŸe sahip olan Sultan İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Olayı sonrasında, 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta çıktığında yirmi üç yaşındaydı. Zekî ve bilgili bir insan olan Sultan İkinci Mahmud, Avrupa’daki yenileÅŸme hareketlerini benimsemiÅŸti. Adalet iÅŸlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine "Adlî" ünvanı verildi.

Åžiiri, edebiyatı ve bilimi seven, halk arasında dolaÅŸmayı ve onların dertlerini dinlemeyi gerekli gören Sultan İkinci Mahmud, Osmanlı Devleti’ni gerek sosyal bakımdan, gerekse uygarlık açısından ileri bir ülke yapmaya çalıştı. Sultan İkinci Mahmud, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü, dinlenmek için gittiÄŸi kardeÅŸi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki köşkünde, elli dört yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaÅŸları arasında Divan Yolu’ndaki türbesine defnedildi.

Erkek çocukları: Abdülmecid, Abdülaziz, dört tane Ahmed isimli Şehzade, Bayezid, Abdülhamit, Süleyman, Mehmed, Murad, Nizameddin, Mehmed, Abdullah, Osman

Kız çocukları: Emine Sultan, Hamide Sultan, Hayriye Sultan, Şah Sultan, Saliha Sultan, Ayşe Sultan, Atike Sultan, Fatma Sultan, Münire Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Adile Sultan.

Abdülmecid

Sultan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 günü doÄŸdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan’dır. Sultan Abdülmecid, babasının arzusu yönünde bir eÄŸitim ve terbiye gördüğü için ıslahatçı fikirlere sahipti. Batı âlemine karşı hayranlık besliyordu. Babasının vefatı üzerine, henüz 17 yaşında iken Osmanlı tahtına oturdu. Devletin ilerleyiÅŸi için Avrupaî hayat tarzının ülke çapında yaygınlaÅŸtırılmasını istedi. Saltanatının henüz dördüncü ayında ilân ettiÄŸi Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu sebebiyle Tanzimat Dönemi padiÅŸahı olarak şöhret bulmuÅŸtur.

Sultan Abdülmecid, batılı yazarların takdir ve sevgiyle andıkları bir padiÅŸahtı. Âdil, merhametli, ıslahatçı, yenilikçi bir insan olan Sultan Abdülmecid, çok genç yaÅŸlardan itibaren içki kullanmaya baÅŸladı. 25 Haziran 1861 tarihinde, 39 yaşında iken İstanbul’da veremden dolayı vefat eden Sultan Abdülmecid, Yavuz Sultan Selim’in türbesi yanındaki mezarına defnedildi.

Sultan İkinci Mahmud, ölüm döşeÄŸinde iken, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış olan Kavalalı Mehmed Ali PaÅŸa, Osmanlı kuvvetlerini Nizip’te yenilgiye uÄŸratmıştı. Sultan Abdülmecid böyle karmaşık bir ortamda tahta çıktı. Mısır Sorunu, Rus donanmasının Hünkâr İskelesi AntlaÅŸmasına uyarak İstanbul’a gelmesi üzerine bir Avrupa sorunu haline geldi.

BaÅŸta İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti ile Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali PaÅŸa arasındaki Mısır sorununu çözmek için bir konferans düzenlediler. Avrupa Devletleri, Mısır’da güçlü bir yönetim istemiyorlardı. Kavalalı Mehmed Ali PaÅŸa’ya karşı Osmanlı Devleti’nin tarafını tuttular ve bu ortamda Londra SözleÅŸmesi imzalandı (1840).

Buna göre; Mısır Osmanlı Devleti’ne baÄŸlı kalacak, ancak yönetimi Mehmed Ali PaÅŸa ve oÄŸulları yürütmeye devam edecekti. Mısır seksen bin altın vergi ödeyecekti. Suriye, Adana ve Girit tekrar Osmanlı yönetimine bırakılıyordu.

Hünkâr İskelesi AntlaÅŸmasının süresi bitince, Londra’da yeniden bir konferans düzenlendi (1841). Toplantıya Osmanlı Devleti’nden baÅŸka Rusya, Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya katıldı. Konferansta alınan kararlara göre, BoÄŸazlar’da egemenlik hakkı Osmanlı Devleti’ne ait olacak, ancak barış döneminde hiçbir savaÅŸ gemisi BoÄŸazlar’dan geçmeyecekti.

Bu antlaÅŸma ile Fransa ve İngiltere Akdeniz’deki güvenliklerini saÄŸlamış oluyorlar, Osmanlı Devleti’nin BoÄŸazlar üzerindeki kayıtsız ÅŸartsız haklarına kısıtlama geliyordu. Rusya ise Hünkâr İskelesi AntlaÅŸması ile BoÄŸazlar üzerinde saÄŸladığı üstünlüğü kaybetmiÅŸ oluyordu.

Abdülaziz

Sultan Abdülaziz 8 Åžubat 1830 tarihinde İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan İkinci Mahmud, annesi Pertevniyal Valide Sultan’dır. Elâ gözlü, beyaza yakın kumral tenli, sert bakışlı ve top sakallıydı. AÄŸabeyi Sultan Abdülmecid’in vefatı üzerine 25 Haziran 1861 günü tahta çıktığında 31 yaşındaydı. Müsrif bir padiÅŸah olarak tanınmasına raÄŸmen, çok sade giyinir, sarayda terlik ve entari ile dolaşırdı. Babası öldüğü zaman dokuz yaÅŸlarındaydı. Ancak aÄŸabeyi Sultan Abdülmecid, onun eÄŸitimine gerektiÄŸi gibi dikkat etti. ÅžehzadeliÄŸi sırasında rahat ve korkusuz bir hayat sürdü. Çok iyi Fransızca konuÅŸurdu. Åžiire ve müziÄŸe de ilgisi vardı. Kendine ait besteleri vardır. Resim yapma kabiliyeti de çok üstün olan Sultan Abdülaziz, Osmanlı donanmasına ısmarlayacağı gemilerin plânını bizzat kendisi çizmiÅŸti. Ok atmayı, ata binmeyi, avlanmayı ve özellikle güreÅŸmeyi çok severdi. Güçlü, kuvvetli ve pehlivan yapılıydı. En iyi pehlivanlarla güreÅŸir ve sırtlarını yere getirirdi.

V. Murad

Sultan BeÅŸinci Murad 21 Eylül 1840 tarihinde İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Åževk-Efza Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Sultan BeÅŸinci Murad, çocukluÄŸunda ve gençliÄŸinde iyi bir eÄŸitim gördü ve Fransızca öğrendi. Okumaya çok meraklı olduÄŸundan dolayı, Fransa’dan kitaplar getirtir ve sürekli olarak okurdu. Edebiyata karşı çok ilgiliydi. Aralarında Ziya PaÅŸa ve Namık Kemal’in de olduÄŸu devrin bir çok ÅŸairi ile yakın dostluk kurmuÅŸtu. Yabancı kültürlerin etkisi altında kalan Sultan BeÅŸinci Murad, piyano çalardı. Batı müziÄŸi stilinde besteler bile yapmıştır. Avrupalı prenslerle dost olmuÅŸ, onlarla mektuplaÅŸmış olan Sultan BeÅŸinci Murad, yerli ve yabancı gazeteleri yanından eksik etmezdi.

Sultan Abdülaziz ile beraber çıktığı Avrupa seyahati sırasında Avrupa’yı yakından görüp hayran kalmış olan Sultan BeÅŸinci Murad, bu gezi sırasında İngiltere’de tanıştığı Gal Prensi (sonradan İngiltere Kralı olan VII.Edward) ile yakın bir dostluk kurdu. Gal Prensinin tesiri altında kalıp mason olan Sultan BeÅŸinci Murad, çok müsrif ve ihtiras sahibi bir insandı. PadiÅŸah olmak için amcasının ölümünü beklediÄŸini açıkça söylerdi.

Sultan BeÅŸinci Murad, tahttan indirilen Sultan Abdülaziz’in yerine 30 Mayıs 1876′da padiÅŸah oldu. Ancak, Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için meÅŸrutiyetin kurulmasını isteyen, bu düşünce ile tahta güvendikleri bir hükümdar getiren aydınların umudu yine kırılmıştı. 93 gün kaldığı Osmanlı tahtından 31 AÄŸustos 1876 günü indirildi. 28 yıl daha sarayda yaÅŸayan Sultan BeÅŸinci Murad, 29 AÄŸustos 1904 tarihinde vefat etti ve annesi Åževk-Efza Kadın Efendi’nin Yeni Cami’deki türbesine defnedildi.

II. Abdülhamid

Sultan İkinci Abdülhamid, 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaÅŸta iken annesini kaybettiÄŸi için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiÅŸtirdi. ÇocukluÄŸunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padiÅŸahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoÅŸgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.

Bekârlığı sırasında çok serbest bir hayat yaÅŸayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boÅŸ zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye baÅŸladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı Devleti’ni uyguladığı politikalarla 33 yıl ayakta tutmayı baÅŸarmış bir padiÅŸahtır.

Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, bunu devletten geri almamıştı.

BoÅŸ vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eÅŸyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece ÅŸefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid’in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde ender rastlanan bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiÅŸ ve eÄŸitim konusunda hizmet verecek birçok mekân yaptırmıştır.

Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilâyetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmuş, ilkokulları köylere kadar ulaştırmıştır.

İstanbul’da ÅžiÅŸli Etfal Hastahanesi’ni ve Dârülaceze’yi kendi ÅŸahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen içme suyunu borularla İstanbul’a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, BaÄŸdat’a ve Medine’ye kadar da demiryolları döşetmiÅŸtir. Büyük ÅŸehirlere atlı tramvay hatları yaptırmıştır.

V. Mehmed ReÅŸad

Sultan Mehmed ReÅŸad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. ÇocukluÄŸu, padiÅŸah olan babasının yanında geçti. EÄŸitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi.

Sultan Mehmed Reşad, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmed Reşad günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu.

Sultan BeÅŸinci Mehmed ReÅŸad, İttihat ve Terakki partisinin desteÄŸiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan İkinci Abdülhamid’in padiÅŸahlığı sırasında devlet iÅŸleriyle yeterince ilgilenmemiÅŸti. PadiÅŸahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver PaÅŸa, Talat PaÅŸa ve

Cemal PaÅŸa’nın eline geçmiÅŸti.

Mehmed Vahdeddin

Sultan Mehmed Vahdeddin otuz altıncı ve son Osmanlı padiÅŸahıdır. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Gülistu Kadın Efendi’dir. 2 Åžubat 1861 tarihinde İstanbul’da doÄŸdu. Babası Sultan Abdülmecid, Sultan Mehmed Vahdeddin doÄŸduÄŸu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi de, o henüz çok küçükken vefat etmiÅŸlerdi. Çocuk denecek yaÅŸlarda hem öksüz, hem yetim kalan Sultan Mehmed Vahdeddin, babası Sultan Abdülmecid’in kadınlarından Åžayeste Kadın tarafından büyütüldü.

Sultan Abdülaziz’in saltanatı sırasında henüz bir çocuk olduÄŸu için serbest yetiÅŸti. EÄŸitim ve öğrenimi ile aÄŸabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz padiÅŸah deÄŸilken bile yakından ilgilendi. Sultan İkinci Abdülhamid, saltanat yıllarında da bu tutumunu deÄŸiÅŸtirmedi, ona hep deÄŸer verdi ve onu korudu. Bu yüzden aÄŸabeyinin saltanat yıllarında rahat bir hayat yaÅŸadı.

Sultan Mehmed Vahdeddin, çok okurdu, okuduğunu iyi anlardı. Özellikle fıkha ait eserler ilgisini çekmişti. Kitabeti ve imlâsı düzgündü. Zekî bir insandı, fikirlerini kâğıt üstüne aktarmakta zorluk çekmezdi. Çok nazik bir insan olan Sultan Mehmed Vahdeddin, Viyana seyahati sırasında hem yanındakileri hem de yabancıları nezaketine hayran bırakmıştı. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi.

Sultan Mehmed ReÅŸad, padiÅŸah olduÄŸu zaman, yaÅŸ bakımından Sultan Mehmed Vahdeddin’den daha büyük olan Sultan Abdülaziz’in oÄŸlu Yusuf İzzeddin veliaht idi. Yusuf İzzeddin’in ölümü üzerine veliahtlığa Sultan Mehmed Vahdeddin getirildi.

Veliaht olarak bulunduÄŸu yıllarda, Birinci Dünya Savaşı çıktı. SavaÅŸ sırasında Osmanlı Devleti’nin veliahtı olarak Almanya’ya resmî bir gezi yaptı. Bu seyahatinde yanında Mustafa Kemal de bulunudu. Sultan Mehmed ReÅŸad’ın ölümü üzerine, Sultan Altıncı Mehmed Vahdeddin sanı ile padiÅŸah oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin KuruluÅŸu

Salı, 06 Kasım 2007

Türkiye Cumhuriyeti’nin KuruluÅŸu

YENİ TÜRK DEVLETİ’NİN KURULUÅžU

CUMHURİYETİN İLÂNI

1-Büyük Millet Meclisinin Açılması

ve Yeni Türk Devleti’nin KuruluÅŸu

Mustafa Kemal PaÅŸa, 8 Nisan’da yayımladığı bildiride, Damat Ferid’in Aydın ilini Yunanistan’a teslim ettiÄŸini, tecavüze uÄŸrayan Türklerin müdafaasına engel olduÄŸunu, İtilaf Devletleri’ni askerî iÅŸgalde bulunmaya davet ettiÄŸini fakat milletin bu sefer tedbirli ve hazırlıklı davranacağını Damad Ferit Hükûmetini tanımayacağını açıklıyordu. İstanbul iÅŸgal altında olduÄŸundan normal faaliyetini sürdüremeyen Mebuslar Meclisi’nin olaÄŸanüstü yetki ile Ankara’da toplanması için her türlü tedbir alınmıştı. 19 Mart 1920′de bu hususta her tarafa bildiri gönderildi. Yapılan seçimler sonunda mebuslar Ankara’da toplandılar. 23 Nisan 1920′de Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal PaÅŸa derhâl bir hükûmet teÅŸkil edilmesini istedi. Meclis, kurucu meclislerin sahip oldukları bütün haklara sahip olduÄŸu gibi hükûmet vazifesini de üzerine almış bulunuyordu. Yeni kurulan bu devlet teÅŸri, icra ve kaza kuvvetlerini kendinde topladığından bir "cumhuriyet" demekti. Fakat ÅŸartlar uygun olmadığından bu deyim o dönemde kullanılmamıştır. Mustafa Kemal PaÅŸa, Türkiye Büyük Millet Meclisi baÅŸkanlığına seçildi; böylece hem devlet, hem de hükûmetin başına geçmiÅŸ oldu.

Büyük Millet Meclisi, ilk iş olarak çıkarttığı 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile yurtta meydana gelen olumsuz cereyanları önlemek, ayaklanmaları kışkırtanları ve ayaklanmalara katılanları yola getirmeyi amaçlıyordu.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun çıkarılmasından hemen sonra Büyük Millet Meclisi, 3 Mayıs 1920′de ÅŸu 11 vekili seçerek programını yapmış ve yeni Türk Devleti’nin ilk hükûmetini I.İcra Vekilleri Heyeti adıyla kurmuÅŸtur.

* Bakan:Mustafa Kemal PaÅŸa,

* İçişleri: Cami Bey (Aydın),

* Adliye; C.Arif Bey (Erzurum),

* Bayındırlık :İ. Fazıl Paşa (Yozgat),

* Dışişleri :Bekir Sami Bey (Amasya ),

* Sağlık :Adnan Adıvar (İstanbul),

* İktisat :Yusuf Kemal Tengirşenk (Kastamonu),

* Maliye:Hakkı Behiç (Denizli ),

* Maarif r. Rıza Nur (Sinop ),

* Millî Müdafaa:Fevzi Paşa (Kozan-Adana ),

* Erkan-ı Harbiye :Albay İsmet İnönü (Edirne ).

İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet tarihimizde fevkalâde önemli bir mevkiye sahiptir. İlk meclisin fevkalâdeliği farklı ve zıt fikirlere sahip milletvekillerinden meydana gelmiş olmasına rağmen ülke savunması ve bütünlüğü konusunda tek bir ses ve tek bir yürek olabilmesidir. Bu temel hassasiyetine bağlı olarak ilk meclisin diğer özelliklerini de şu şekilde sıralayabiliriz;

1. Bu meclis her şeyden önce millî bir meclistir. Meclis üyeleri tamamiyle Türklerden oluşmuştur. Bundan dolayı da "Meclis-i Kebir-i Millî "adını almıştır.

2. Meclis idealist, demokratik bir ruha sahiptir.

3. Olağanüstü hâl meclisidir. Yasama, yürütme ve yargı kavramlarını temel güçler olarak benimsemiş olmakla beraber bu güçleri kendi bünyesinde toplamıştır.

4. Meclisin temeli ve bekası fedakârlık esasına dayandırılmıştır.

5. Şüphesiz bu meclis kahraman bir meclisti.

Kısaca İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk milletinin tarihteki mevkiine paralel yüksek seviyeli bir meclisti.

2-TBMM’nin Açılmasından Sonra

Meydana Gelen Askerî ve Siyasî Olaylar

Türk İstiklâl Savaşı’nda, giriÅŸilen mücadeleyi baÅŸarısızlığa uÄŸratmak için, ülke sınırları dahilinde çeÅŸitli yörelerde iç isyanlar meydana gelmiÅŸtir. Bu tür isyanların bir kısmı saltanat ve hilâfet adına, bir kısmı da Türk yurdunu parçalayarak yeni siyasî oluÅŸumları gerçekleÅŸtirmek amacıyla çıkarılmıştır. BMM’nin meÅŸruiyetine karşı çıkarılan ve ülke bütünlüğünü tehlikeye düşüren, askerî, siyasî ve sosyal yönlerden büyük zararlar meydana getiren bu isyanlar sonuç itibariyle BMM Hükûmeti tarafından bastırılmıştır.Anadolu’da meydana gelen iç isyanların yanı sıra DoÄŸu Anadolu Rus destekli Ermenilerin, Güney Anadolu ise İngiliz Ermeni ve Fransızların iÅŸgaline uÄŸramıştı. Buna karşılık Türkiye Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milli sınırları içindeki topraklarının bir bütün olduÄŸunu kabul etmiÅŸ ve bunu gerçekleţtirmek için harekete geçmiÅŸtir.

İlk olarak Kâzım Karabekir PaÅŸa komutasındaki kuvvetler Ermeniler’i bozguna uÄŸratarak Sarıkamış ve Kars’ı Türkiye’ye kazandıran Gümrü AntlaÅŸmasını 2 Aralık 1920 tarihinde imzaladı. Kısa süre sonra anlaÅŸma yoluyla Ardahan ve Artvin de ana vatana baÄŸlandı. Böylece Misak-ı Millî’nin DoÄŸu Anadolu’daki sınırına kısmen ulaşılmış oluyordu.

Güney ve GüneydoÄŸu Anadolu’da meydana gelen iÅŸgale karşı bölge halkı kendi imkânlarıyla bu haksızlığa karşı koymaya çalışmıştır. Bu bölgelerimizde açılan Adana, MaraÅŸ, Urfa ve Antep Cepheleriyle Anadolu’da kurtuluÅŸa giden yol açılmıştır. Güney cephelerimizde Türk kuvvetlerinin kazandığı zaferler sonucu Fransa, 20 Ekim 1921′de Ankara Hükûmeti ile Ankara İtilâfnamesini imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaÅŸma, Fransa ile Türkiye arasındaki savaşı sona erdirmiÅŸ, Türklere karşı batılı devletlerin kurmuÅŸ oldukları ortak cephe yıkılmıştır.

DoÄŸu ve kısmen güney cephelerinde çarpışmalar baÅŸarıyla sona erince Ankara Hükûmeti bütün gücüyle Batı Cephesi’ne yönelme imkanı buldu. Batı Cephesi’ndeki dağınık birlikler düzenli bir ordu hâline getirildi ve cephe komutanlığına İsmet Bey (İnönü) atandı.

Bu sırada ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri 9 Temmuz 1920′de Bursa’yı iÅŸgal ederek EskiÅŸehir yönünde ilerlemeye baÅŸladı. İnegöl-Pazarcık yoluyla ilerleyen Yunanlılar İnönü mevkiinde Türk kuvvetleriyle karşılaÅŸtılar. 9-10 Ocak 1921 günlerinde savaÅŸ sürdü. Yunan kuvvetleri 11 Ocakta geriye çekildiler. Üç aylık bir aradan sonra yeniden saldırıya geçen Yunanlılar, 23-31 Mart 1921 tarihleri arasında yine İnönü’de Türk kuvvetleri karşısında bozguna uÄŸradılar. Fakat yeni birliklerle desteklenen Yunan Ordusu 10 Temmuzda saldırıya geçerek Afyon (13 Temmuz), Kütahya (17 Temmuz) ve EskiÅŸehir’i (19 Temmuz) iÅŸgal ettiler. Türk ordusu Sakarya hattına çekildi. Yunanlılar’ın son büyük saldırısı Sakarya hattında durduruldu. 22 gün ve gece süren (23 AÄŸustos-13 Eylül 1921) Sakarya savaşı Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Artık saldırı sırası Türk ordusuna gelmiÅŸti. Anadolu’dan düşman kuvvetlerini atmak için bir yıllık bir hazırlıktan sonra 26 AÄŸustos 1922 tarihinde saldırıya geçildi. 30 AÄŸustosta düşman kuvvetleri periÅŸan edildi. Yunan baÅŸkomutanı Trikopis esir edildi (2 Eylül 1922). 9 Eylülde İzmir’de Yunan kuvvetleri denizine döküldü. 11 Eylülde Bursa kurtarıldı. Esirlerden baÅŸka Anadolu’da baÅŸka Yunan askeri kalmadı.

Yunan kuvvetlerinin ezilmesinden sonra Mudanya’da mütareke görüşmeleri 3 Ekim 1922 tarihinde baÅŸladı.11 Ekimde imzalanan Mudanya Mütarekesi’ne göre, Türkler ile Yunanlılar arasındaki savaÅŸ 14-15 Ekim gecesi sona erecek, Meriç ırmağına kadar olan DoÄŸu Trakya Yunanlılar tarafından boÅŸaltılacak ve İstanbul, barış antlaÅŸması imzaladıktan sonra İtilaf Devletlerince boÅŸaltılacaktı.

Trakya’yı teslim almak için 19 Ekim 1922 ‘de İstanbul’a gelen Ankara temsilcisi Refet PaÅŸa büyük gösterilerle karşılandı. 4 Kasım’da İstanbul Hükûmeti kendi görevinin sona erdiÄŸini ilan etti. 26 Kasım’da Trakya Türk yönetimine geçti. Böylece Yunan iÅŸgaline uÄŸramış olan bütün vatan toprakları kurtarılmış oluyordu.

Sıra barışın yapılmasına gelmiÅŸti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti 20 Kasım 1922 tarihinde toplanan Lozan Konferansı’na İsmet PaÅŸa baÅŸkanlığında bir heyet gönderdi. Görüşmeler 4 Åžubat 1923′te kesildi. Ancak tarafların barış isteÄŸi ağır basınca 23 Nisan’da görüşmeler yeniden baÅŸladı ve 23 Temmuz 1923 tarihinde XX. yüzyılın en önemli barış antlaÅŸmalarından biri olan Lozan AntlaÅŸması imzalanarak yeni Türk Devleti dünyaca tanınıyor, sınırları saptanıyordu.

Türkler dışında, Birinci Dünya savaşının bütün maÄŸlûp devletleri, kendilerine zorla kabul ettirilen antlaÅŸmalara boyun eÄŸmek zorunda kalmışlardı. Türk milleti ise Sevres AntlaÅŸması gibi bir esaret belgesini kendi tarihinin ÅŸeref ve haysiyetine layık görmemiÅŸ, istiklâlinin sona erdiÄŸinin zannedildiÄŸi bir anda, vatanın müdafaası için neler yapabileceÄŸini düşmanlarına önce savaÅŸ meydanlarında göstermiÅŸtir. Daha sonra bu baÅŸarılarını I.Dünya Savaşı’nın galiplerine, karşılıklı eÅŸitlik prensibine dayanan bir antlaÅŸmayla tasdik ettirmiÅŸ kendi üzerine oynanan bütün oyunları bozmuÅŸtur.

I. Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan adaletsiz anlaÅŸmalar, Avrupa’da yeni bir savaşın çıkmasına sebep olup yürürlükten kalkmış fakat gerçek barışın kurulmaya çalışıldığı Lozan AndlaÅŸması ise I. Dünya Savaşı sonrasının günümüze kadar geçerliÄŸini koruyan tek antlaÅŸması olmuÅŸtur. AntlaÅŸmanın Türk milleti bakımından önemini en güzel ÅŸekilde Mustafa Kemal PaÅŸa açıklamıştır. " Bu antlaÅŸma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevres AntlaÅŸması’yla tamamlandığı zannedilmiÅŸ büyük bir suikastin, sonunda neticesiz bırakıldığını ifade eder bir vesikadır".

3-Türk İnkılâbı

Lozan Barış Andlaşması, Millî Mücadele hareketinin askerî ve siyasî açıdan başarıyla tamamlanmasını, yeni Türk devletinin milletler arası toplulukta tanınmasını sağlayan önemli bir vesikadır. Genel olarak Misak-ı Millî ilkelerinin gerçekleştiği Lozan sonrasında, millî devlet, siyasî, sosyal ve ekonomik alanda zorunlu hale gelen yeni bir teşkilatlanmaya gidecektir.

Mustafa Kemal PaÅŸa’nın "Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medenî icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymak" ÅŸeklinde tanımladığı Türk İnkılâbında esas amaç, millî modern bir devlet hâline gelmek olarak tespit edilmiÅŸtir. Türk inkılâbında, batılı anlamda millî bir toplum yaratmada, nazarî de olsa, millîlik ile medeniliÄŸin bir bütün olarak ortaya çıktığı ve birbirine baÄŸlı iki kavram olduÄŸu görülür.

Saltanatın kaldırılmasından sonra Cumhuriyetin ilânıyla, Mustafa Kemal PaÅŸa’nın "Medeniyet yolunda yürümek, muvaffak olmak hayatın ÅŸartıdır" prensibinin gerçekleÅŸmesinde önemli bir adım atılmıştır. Cumhuriyetin ilânı ise her ÅŸeyden önce, kurulan yeni devletin bir "Millî Türk devleti" olduÄŸunu ve devlet kültürünün Türk benliÄŸi ve gelenekleri üzerine kurulması gerektiÄŸini ortaya koymuÅŸtur.

Cumhuriyet rejimi ve Türk millî devlet fikri Mustafa Kemal PaÅŸa’nın en baÅŸta gelen temel inkılâpları olmuÅŸtur. Onun yaptığı diÄŸer inkılâplar, bu temel inkılâpları tamamlayan yenilikler mahiyetindedir.

A-Saltanatın Kaldırılması

İtilâf Devletleri, 28 Ekim 1922′de Lozan’da toplanacak barış konferansına B.M.M. Hükûmetiyle birlikte İstanbul Hükûmeti temsilcilerini de davet etmiÅŸlerdi. İtilâf Devletleri’nin bu davranışı Ankara ve İstanbul Hükûmetleri ÅŸeklinde iki ayrı otoritenin varlığını kabul ettirerek, ülkede ikilik yaratmak suretiyle Millî Mücadele Hareketini baÅŸarısızlığa uÄŸratmak amacını taşımaktadır. Ancak bu teÅŸebbüs, 1 Kasım 1922′de saltanatın kaldırılmasıyla sonuçlanan Büyük Millet Meclisi kararının oluÅŸmasına zemin hazırlamıştır.

Tevfik PaÅŸa, Sadrazam unvanıyla 29 Ekim 1922′de BMM BaÅŸkanlığına çektiÄŸi telgrafta Lozan görüşmelerine İstanbul Hükûmeti temsilcilerinin de katılımını talep etmiÅŸti. Mustafa Kemal PaÅŸa, konuyu 30 Ekim 1922 tarihli BMM Genel Kurul görüşmelerine getirdi. Toplantıda iki ayrı görüş çarpışmıştır. Birinci grup milletvekillerinden Antalya Mebusu Rasih Bey (Kaplan), Hakkari Mebusu M.Müfit (Kansu) Bey ve Sıhhıye Vekili Dr. Rıza Nur Bey’in dile getirdikleri görüş: "Bab-ı Ali ve padiÅŸahın hükümsüzlüğü" ÅŸeklindeydi. İkinci grup liderlerinden Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (UlaÅŸ) Bey’in ifade ettiÄŸi görüş ise; "Tevfik PaÅŸa’nın telgrafına ret cevabı yeterlidir, baÅŸka bir iÅŸleme gerek yoktur" ţeklindeydi.

Dr. Rıza Nur’un hazırladığı, Mustafa Kemal PaÅŸa’nın da aralarında bulunduÄŸu 82 mebusun imzasını taşıyan önergede "Osmanlı İmparatorluÄŸu ve Sultanlığın devrildiÄŸi, TeÅŸkilât-ı Esasiye kanunu ile hükümranlık haklarının millete ait bulunduÄŸu" görüşü yer almıştı. Oya sunulan bu önerge İkinci Grup milletvekillerinin toplantıya katılmaması nedeniyle yeterli çoÄŸunluk saÄŸlanamamış ve kabul edilmemiÅŸtir.

1 Kasım 1922′de tekrar toplanan mecliste gerek Dr. Rıza Nur’un gerekse aynı gün verilen 26 imzalı Hüseyin Avni Bey’in önergeleri üzerindeki tartışmalar sırasında Mustafa Kemal PaÅŸa konuya müdahale ederek geniÅŸ bir konuÅŸma yaptı.

Bu konuÅŸmadan sonra konuyla ilgili önergeler,TeÅŸkilât-ı Esasiye, Åžer’iye ve Adliye Komisyonlarına gönderildi. Bu komisyonlar ortak olarak hemen toplandı. Komisyon görüşmelerinde bir kısım mebusların hilâfet ve saltanatın ayrılmasına karşı çıkmaları üzerine Mustafa Kemal PaÅŸa söz alarak ÅŸu konuÅŸmayı yaptı.

"…Türk milleti hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldu bittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi deÄŸildir. Mesele, zaten oldu bitti hâline gelmiÅŸ olan bir gerçeÄŸi kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek,usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir".

Bu konuÅŸma üzerine komisyonda çözüme kavuÅŸan konu, sür’atle tasarı hâline geldi ve aynı gün ikinci oturumda genel kurula sunuldu. Tasarı oy birliÄŸi ile kabul edilerek 1 Kasım 1922 tarihinde kanunlaÅŸtı. 308 sayılı kanunla hilâfet ve saltanat ayrılmış, hilâfete dokunulmamış, saltanat ise kaldırılmıştır.

Gerçekte saltanatın kaldırılması,16 Mart 1920′de sona eren, Osmanlı saltanat makamının sahip olduÄŸu "hâkimiyet" mefhumunu çok daha önce 1921 TeÅŸkilât-ı Esasiye Kanunu ile Türk milletine intikalini saÄŸlayan inkılâp hareketinin son halkasıdır.

Saltanatın kaldırılması ile İstanbul’da Tevfik PaÅŸa kabinesi 4 Kasım 1922 de toplanarak istifa etmiÅŸ,17 Kasım 1922 ‘de de son Osmanlı Sultanı Vahdettin İngiliz himayesinde ülkeyi terk etmiÅŸtir.

B-Cumhuriyetin İlânı

Mustafa Kemal PaÅŸa,1921 Anayasası’nın ilk maddelerinde yer alan "Hâkimiyet kayıtsız ÅŸartsız milletindir" ve "Millî iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organ Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir " ifadelerini daima "Cumhuriyet" ÅŸekliyle yorumlamıştır.

Gerçekten de 1921 TeÅŸkilât-ı Esasiye Kanunu ile kurulmuÅŸ olan siyasî rejim geniÅŸ anlamı ile Cumhuriyet’ten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Ancak Cumhuriyet resmen ilân edilmemiÅŸ ve devlet baÅŸsız bir ÅŸekilde kurulmuÅŸtur .

26 Ekim 1923′de ortaya çıkan bir hükûmet buhranı sonucu BaÅŸvekil Fethi Bey istifasını vermiÅŸti. 28 Ekim akÅŸamı Çankaya’da yeni hükûmet teÅŸekkülü ile ilgili çalışmalar sırasında Cumhuriyetin ilanı kararlaÅŸtırıldı. Toplantı sonrasında Mustafa Kemal PaÅŸa, İsmet PaÅŸa ile birlikte 1921 anayasasının bazı maddelerini deÄŸiÅŸtiren deÄŸiÅŸikleri tespit ettiler.

29 Ekim 1923 günü konu önce Halk fırkası grubunun öğleden sonraki oturumunda gündeme geldi. Mustafa Kemal PaÅŸa’nın bir gün önce tespit ettiÄŸi deÄŸiÅŸiklikler uzun görüşmelerden sonra kabul edildi. Kanun teklifi, Kanun-i Esasi encümeni tarafından usulen incelenerek meclise sunuldu.

TBMM 29 Ekim 1923 tarihinde 364 sayılı kararla Cumhuriyeti ilân etti. Cumhuriyetin ilânı ile 1921 Anayasası’nın 1,2,4,10,11 ve 12. maddeleri ÅŸu ÅŸekilde deÄŸiÅŸtirilmîştir.

Birinci maddeye "Türkiye Devleti’nin ÅŸekl-i hükûmeti Cumhuriyettir" cümlesi eklenmiÅŸtir.

İkinci madde; "Türkiye Devletinin dini İslâm, resmî lisanı Türkçedir" ÅŸekliyle tespit edilmiÅŸtir. Bu madde 1921 Anayasası’nda mevcut olmayıp ana yasamıza ilk defa girmiÅŸtir.

Dördüncü madde; Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare konularında Bakanlar Kurulu vasıtasıyla yönetir.

Onuncu madde; Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.

On birinci madde; Türkiye CumhurbaÅŸkanı devletin baÅŸkanıdır. Bu sıfatla gerekli gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na baÅŸkanlık eder.

On ikinci madde; BaÅŸbakan, CumhurbaÅŸkanı tarafından ve meclis üyeleri arasından seçilir. DiÄŸer bakanlar, BaÅŸbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra CumhurbaÅŸkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis toplantı hâlinde deÄŸil ise, onaylama Meclis’in toplantısına bırakılır.

Yapılan bu önemli deÄŸiÅŸiklerden sonra aynı gün CumhurbaÅŸkanlığı seçimi yapılarak, Mustafa Kemal PaÅŸa yeni Türk Devletinin ilk CumhurbaÅŸkanı olmuÅŸtur. 30 Ekim 1923′te ise Malatya Mebusu İsmet PaÅŸa, M. Kemal PaÅŸa tarafından BaÅŸbakan olarak atanmış ve yeni kabine teÅŸekkül ettirilmîştir.

C-Halifeliğin Kaldırılması

İslâm’da din ve devlet iÅŸleri birbirinden ayrılmaz parçalardır. İslâm Devleti’nin başı hem ülkesinde dini koruyan bir "imam" hem de sınırların güvenliÄŸini saÄŸlayan bir "Devlet baÅŸkanı" dır. Cismanî ve ruhanî olmak üzere her iki otoriteyi (iktidarı) uhdesinde toplamıştır. Hristiyanlık’ta olduÄŸu gibi "kilise-devlet" ayırımı yoktur. İşte İslâm tarihinde "dinî" ve "dünyevî" görevleri bünyesine toplayan devlet baÅŸkanlarına "halife" denmektedir.

Saltanatın kaldırılmasından sonra Hilâfet muhafaza edilmiÅŸ, Abdülmecit Efendi halife olarak TBMM tarafından seçilmiÅŸti. Halife Abdülmecit Efendi seçilirken kendine sadece "dini reis" olarak yetkiler verilmiţti.

Lozan sonrasında halifelik konusunda gerek Meclis’te, gerekse kamuoyunda tartışmalar yoÄŸunlaÅŸtı. Basının önemli bir bölümü Hilâfet’in korunmasını savunmuÅŸtu. Meclis’te Halk Fırkası mebusları tarafından Halifenin yetkisini aÅŸtığı iddialarının ortaya atılmasına karşılık, aynı görüşte olmayan mebuslar da vardı. Ortaya çıkan bu görüşlerden ilki; Mustafa Kemal PaÅŸa’nın savunduÄŸu gibi Hilâfet’in yabancı güçlerce kullanılabileceÄŸi endiÅŸesinden hareketle artık zararlı bir niteliÄŸe sahip olduÄŸu ÅŸeklindedir. İkinci tavır ise asıl halifeliÄŸin kaldırılmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında İslâm ülkeleriyle aralarındaki baÄŸları keserek, devletin dış itibarını zedeleyebileceÄŸi mahiyetindedir.

Mustafa Kemal PaÅŸa, Åžubat 1924′te İzmir’de iken Hilâfet’in kaldırılması kararını almıştır. İsmet PaÅŸa, Kazım Karabekir PaÅŸa ve Fevzi PaÅŸa ile birlikte aldığı Hilâfet’in, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye ile Åžer’iye ve Evkaf Vekaletlerinin kaldırılma kararını daha sonra 1 Mart 1924′te meclisi açış nutkunda dile getirecektir.

Hilâfet’in kaldırılma meselesi önce 2 Mart 1924′te Halk Fırkasın da görüşülerek kabul edildi. 3 Martta toplanan Meclis Genel kuruluna ise üç ayrı kanun teklifi sunuldu ;

1) Urfa mebusu Åžeyh Saffet Efendi’yle 53 arkadaşının Hilâfetin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türkiye dışına çıkarılmasıyla ilgili kanun teklifi.

2) Siirt Mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının Åžer’iye ve Evkaf vekaletiyle Erkan-ı Harbiye Vekaleti’nin kaldırılmasıyla ilgili kanun teklifi.

3) Manisa Mebusu Vasıf Bey ve 50 arkadaşının eğitim ve öğretimin birleştirilmesiyle ilgili kanun teklifi.

Bu kanunlarda yapılan görüşme ve tartışmalar beÅŸ saat kadar sürdü. Saat 18:45′te TBMM söz konusu tasarıları 429,430 ve 431 sayı ile kanunlaÅŸtırdı.

Buna göre "Ţer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye Vekâleti kaldırılmış, eÄŸitim öğretim Millî EÄŸitim Bakanlığına baÄŸlanarak birleÅŸtirilmiÅŸtir.

Hilâfet’in tamamen kaldırılmasıyla ilgili karar kanunlaÅŸtıktan sonra İstanbul Valisi tarafından Abdülmecit Efendi’ye tebliÄŸ edilmiÅŸ ve yurt dışına çıkması saÄŸlanmıştır.

Aslında halifeliğin kaldırılmasının siyasî gayeden çok daha önemli kültürel ve tarihî manası vardır. On dokuzuncu yüzyılın başlarından beri sürüp gelen yenilikçi-lâik grubun, dinci-muhafazakârlara karşı zaferini ifade etmiştir.

Hilâfetin kaldırılması yurt dışında büyük tepkilere yol açmıştır. Batı dünyası bu olayı şaşkınlıkla karşılayarak hayranlıklarını ifade etmişler, İslâm dünyası ise olumsuz tepkilerini dile getirmiştir.

d-Anayasa Hareketleri

23 Nisan 1920 tarihinden itibaren artık resmî bir hüviyet kazanan millî teÅŸkilât gayelerini daha açık bir biçimde ortaya koymaya baÅŸlamıştır. Mustafa Kemal’in 19 Mart 1920 tarihinde askerî ve mülkî erkâna gönderdiÄŸi seçim talimatında, Meclis’in 23 Nisan 1920 tarihinde açılmasına karar verilmiÅŸ, 22 Nisan 1923 tarihli telgraf ile de söz konusu tarihten itibaren mülkî ve askerî makamların ve bütün milletin müracaat edeceÄŸi makamın "Meclis" olacağı duyurulmuÅŸtur.

23 Nisan 1920′de Ankara’da toplanan BMM, yeni Türk devletinin ilk siyasî organı olarak faaliyete geçmiÅŸti. Aynı gün ilk oturumda en yaÅŸlı üye sıfatıyla Åžerif Bey, yaptığı konuÅŸmada, "Türk milletinin yabancı köleliÄŸine karşı çıkarak,geleceÄŸini tayin etme hakkına sahip olduÄŸuna ve bağımsızlık yolunda direnmek azminde olduklarını " açıkladı.

Açılışından hemen sonra çalışmalarına baÅŸlayan BMM’nin aldığı 1 numaralı kararla İstanbul Meclis-i Mebusan’ından gelen milletvekillerinin kendi çatısı altında toplanmaları kararlaÅŸtırılmış, bununla birlikte kendi kuruluÅŸunu da düzenlenmiÅŸtir.

24 Nisan ‘da Mustafa Kemal PaÅŸa söz alarak geniÅŸ bir konuÅŸma yapmış ve hükûmetin kuruluÅŸu ile ilgili temel ilkeleri açıklamıştır. Bu ilkeler meclis tarafından kabul edilerek aynı günkü beÅŸinci oturumda yapılan oylamada 110 rey alarak Meclis BaÅŸkanlığı’na seçilmiţtir.

Mustafa Kemal PaÅŸa’nın hükûmet kurulmasının lüzumuna iÅŸaret eden teklifi 25 Nisan 1920 tarihinde kabul edildi ve "Kuvve-i İcraiye’nin" teÅŸkiline karar verildi. Aynı gün yapılan görüşmelerde ayrıca BaÅŸkanlık Divanı seçimleri de tamamlandı.

Mustafa Kemal PaÅŸa’nın Meclis’e hükûmetin kurulması ile ilgili olarak verdiÄŸi teklifte, hükûmetin yapısına iliÅŸkin ilkeler özetle ÅŸu ÅŸekilde belirtilmîştir:

1-Hükûmet kurmak zorunludur.

2-Geçici olarak bir padişah kaymakamı (vekili) ortaya çıkarmak uygun değildir.

3-İrade-i millîye’nin vatanın kaderine hâkim olmasının kabul edilmesi zorunludur.

4-TBMM’nin üstünde güç yoktur.

5-Meclis, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.

Mustafa Kemal’in bu tekliflerinden de anlaşılacağı gibi dönemin zarureti gereÄŸi, "Meclis Hükûmeti" sisteminin uygun bulunduÄŸu, ayrıca kuvvetler birliÄŸi prensibinin benimsenmesi lüzumu telkin edilmektedir.

23,24 ve 25 Nisan günü alınan kararların Millî Hâkimiyet ilkesine dayanan bir meclisi ve hükûmeti oluşturması bakımından anayasa niteliği taşıdığı söylenebilir.

Mustafa Kemal PaÅŸa’nın 24 Nisan 1920′de kabul edilen anayasa niteliÄŸindeki teklifi 13 Eylül 1920′de TBMM’ye verilerek, 18 Eylülde mecliste alınan ve siyasî ,sosyal , askerî ve idarî yönden düzenlemeleri öngören program, 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın hazırlanmasına temel teÅŸkil etmiÅŸtir. 20 Ocak 1921 tarihli TBMM’de 85 sayı ile kabul edilen anayasa, 23 madde ve bir de ayrı maddeden meydana gelmektedir. Bazı önemli maddeleri ÅŸunlardır:

"Madde1:Hâkimiyet bilâ kayd-u şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

Madde 2:İcra kudreti ve teÅŸrii salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan BMM’de tecelli ve temerküz eder.

Madde 3:Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti Büyük Millet Meclisi Hükûmeti unvanını taşır".

Görüldüğü gibi kabul edilen bu maddelerle ayrı bir "Türkiye Devleti"nin varlığından bahsedilmektedir. Osmanlı Devleti’nin yok olmasıyla yeni bir devletin kuruluţunu, hukukî yönden belgelemiţtir.

Yeni anayasa aynı zamanda Millî Hâkimiyet’i esas alan ve vatanın kaderine Millî Hâkimiyetin temsilcisi olarak BMM’nin el koymasını mümkün kılan bir siyasî ve hukukî vesikadır.

1921 Anayasası Millî Mücadele’nin olaÄŸanüstü ÅŸartları içinde hazırlanmış geçici bir anayasadır. Meclis’in ve Millî Hükûmetin durum ve yetkisini, ÅŸekil ve niteliÄŸini tespit ve ifade eden ilk kanundur.

1921 Anayasası’nda kuvvetler birliÄŸi sistemi hâkimdir. Türkiye’de bütün kuvvet ve yetkilerin kaynağı millettir. Millî iradeyi millet namına temsil eden tek yetkili organ, BMM’dir. Meclis yasama ve yürütme yetkilerine sahiptir.

Kuvvetler birliÄŸine dayanan Meclis Hükûmeti sistemi 1921 Anayasası ile ilk defa Türkiye’ye girmektedir. Reissiz bir Cumhuriyet kuran bu anayasa ile millî irade Meclis tarafından temsil ve yürütülmekte, böylece kuvvetler birliÄŸi esası, millî kuvvetlerin ÅŸuurlu bir merkezde toplanmasını ve tek bir iradeye baÄŸlanmasını da zorunlu kılmaktadır.

20 Ocak 1921 tarihli Anayasa’da yapılan en önemli deÄŸiÅŸiklik 29 Ekim 1923′te Cumhuriyet’in ilânı ile olmuÅŸ, devlet ÅŸekli bu ilanla Cumhuriyet olarak deÄŸiÅŸtirilmîştir.

1921 tarihli anayasanın kabul edilmesinden sonra siyasî alanda önemli inkılâplar gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Kasım 1922′de saltanat kaldırılmış, Ekim 1923′de Cumhuriyet ilân edilmiÅŸ ve Mart 1924′te ise halifelik kaldırılmıştır; ayrıca eÄŸitim-öğretim alanında birtakım yenilik hareketleri ile Türk milleti siyasî,sosyal ve kültürel alanında hızlı bir deÄŸiÅŸim içine girmiÅŸtir.

Bu hızlı deÄŸiÅŸimde toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir anayasanın hazırlanmasını 1924 tarihînde 491 sayı ile TeÅŸkilât-ı Esasiye Kanunu olarak TBMM’de kabul edilmiÅŸtir.

Toplam 105 maddeden oluÅŸan 1924 Anayasası’nın önemli maddeleri ÅŸunlardır:

1-Türkiye Devleti bir Cumhuriyet’tir.

2-Türkiye Devleti’nin dini İslâm dinidir. Resmî dili Türkçedir. BaÅŸkenti Ankara ÅŸehridir.

3-Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.

4-TBMM milletin tek ve gerçek temsilcisi olup millet adına hâkimiyet hakkını kullanır.

5-Yasama yetkisi ve yürütme gücü BMM’de toplanır.

6-Meclis yasama yetkisini kendi kullanır.

7-Meclis yürütme yetkisini kendince seçilmiÅŸ CumhurbaÅŸkanı ve onun atayacağı bir Bakanlar Kurulu eliyle kullanır. Meclis, hükûmeti her vakit denetleyebilir ve düţürebilir.

8-Yargı hakkı, millet adına, usulü ve kanununa göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır

Yeni Türk Devleti’nin ikinci anayasası olan 1924 Anayasası 1921 Anayasası’nın dayandığı temel ilkelerden esinlenmiÅŸ, millî hâkimiyet, tek meclis ve kuvvetler birliÄŸi, meclisin üstünlüğü prensipleri geliÅŸtirilerek kabul edilmiÅŸtir.

1924 Anayasası, 1921 Anayasası’ndan yumuÅŸak bir kuvvetler ayrımına yer vermekle, parlâmenter rejime geçiÅŸte bir adım daha ileri gitmiÅŸtir. Millî Hâkimiyet ve meclisin üstünlüğü sistemini geliÅŸtirmekle, anayasa alanını daha geniÅŸ ve yaygın bir ÅŸekilde düzenlemekte, kamu özgürlüklerine geniÅŸ bir ÅŸekilde yer vermektedir.

1924 Anayasası beÅŸ kez deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramıştır. Nisan 1928, Aralık 1931, Aralık 1934, Åžubat 1937 ve Kasım 1937 tarihînde yapılan deÄŸiÅŸikliklerle devletin dini İslâm’dır ibaresi kaldırılmış, seçmen yaşı 18′den 22′ye çıkarılmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiÅŸ, Cumhuriyet Halk Partisi programındaki altı ilke anayasa ilkeleri olarak kabul edilmiÅŸtir.

1924 Anayasası dil bakımından 1945 ve 1952 yıllarında mana ve mefhumuna dokunulmaksızın iki defa değişikliğe uğramış ve 1960 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

e-Hukuk, Eğitim ve Sosyal Alanlarda Yapılan İnkılâp Hareketleri:

Hukuk kuralları toplum yaşayışını düzenler. Fertlerin huzur ve güven içerisinde yaşamasını sağlar. En gelişmiş toplum düzeni olan devletle, fertler arasındaki ilişki modern hukuk kurallarının uygulanmasıyla arzu edilen seviyeye ulaşır.

Yeni Türk devletinin kurulmasıyla birlikte başlayan batılılaşma hareketi zorunlu olarak devlet, cemiyet ve hukuk hayatında lâikliği bir temel prensip olarak öngörmüştür. Batı ülkelerinin kanunları, önemsiz değişikliklerle kabul edilmiş ve Türk toplumunun kısa bir zamanda Avrupa hukuk sistemine girmesi sağlanmıştır.

Mustafa Kemal PaÅŸa Hukuk İnkılâbının gerekliliÄŸini 1 Mart 1924′te TBMM’de ÅŸu konuÅŸmasıyla ifade etmiÅŸtir:

"… adlî telakkimizi, adlî kanunlarımızı,adlî teÅŸkilâtımızı,bizi ÅŸimdiye kadar ÅŸuur-i gayr-ı ÅŸuuri tesir altında bulunduran, asrın icabatına gayr-ı mutabık revabıttan (baÄŸlardan) bir an evvel kurtarmaktır. Millet her mütemeddin memlekette (medenî memlekette) olan terakki-i adliyenin memleketin ihtiyacına tevakuf eden (uyan) esasatını istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tâbi olarak adliyemizde her güna tesirattan silkinmek ve seri terakkiyata atılmakda asla tereddüt olunmamak lâzımdır. Hukuk-ı medeniyede,hukuk-ı ailede takip edeceÄŸimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat ve hurafelere merbutiyet (baÄŸlılık) milletleri uyandırmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk Milleti üzerinde kabus bulundurulamaz".

Modern hukuk sistemine ulaşmanın bir gereği olarak, özellikle 1926 yılından itibaren, büyük yenilik hareketleri yapılmaya başlanmıştır.

Medeni Kanun : İsviçre’de 1907 yılında hazırlanan ve 1912 yılında yürürlüğe giren kanundan alınarak 17 Åžubat 1926 tarihinde kabul edilmiÅŸtir.

Ceza Kanunu : 1889 tarihli İtalyan ceza kanunundan alınarak 1 Mart 1926 tarihînde kabul edilmiştir.

Hâkimler Kanunu: 3 Mart 1926′da kabul edilen bir kanunla yargı organlarının bağımsızlığı ve halkın çıkarları gözetilmeye çalışılmıştır.

Ticaret Kanunu : Alman ve İtalyan kanun ve eserlerinden yararlanılarak hazırlanan kara ticareti ile ilgili kısım 29 Mayıs 1926′da deniz ticaretiyle ilgili kısım ise 15 Mayıs 1929′da yürürlüğe girmiÅŸtir.

İcra ve İflas Kanunu : 24 Nisan 1929 yılında İsviçre’den alınmış ancak faydalı olmaması neticesinde 30 Haziran 1932′de yeniden düzenlenerek kabul edilmîştir.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu: EÄŸitim, toplumsal bir ihtiyaçtır. Toplumun kültür ve karakterini muhafaza eder,hatta düzeltir. Bu nedenle de devlet hizmetleri arasında yer alır. Türkiye’de eÄŸitim ve öğretimin modernleÅŸmesi Tanzimat’la birlikte baÅŸlamış,gerçek anlamda modern eÄŸitim-öğretim sistemine geçiÅŸ Cumhuriyet devrinde mümkün olmuţtur.

Mustafa Kemal PaÅŸa,16 Temmuz 1921′de Ankara Maarif Kongresi’nde millî kültürün önemini ve gerekliliÄŸini ÅŸu konuÅŸmasıyla ifade etmiÅŸtir:

"… Bir millî eÄŸitim programından bahsederken eski devrin hurafelerinden ve fikri vasıflarımızla hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, doÄŸudan ve batıdan gelebilen bütün tesirlerden tamamıyla uzak, millî seciye ve tarihîmize uygun bir kültür kastediyorum.

Çünki millî dehamız tamamıyla inkişafı, ancak böyle bir kültür ile sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür şimdiye kadar takip olunan ecnebi kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir".

Mustafa Kemal PaÅŸa, 1 Mart 1922′de TBMM’de yaptığı konuÅŸmada eÄŸitim-öğretim alanında yapılacak yeniliklerin temel prensiplerini tespit etmiţtir;

-Hükûmetin en önemli görevi maarif işleridir.

-Eğitim-öğretim müesseseleri tek bir teşkilât tarafından idare edilmelidir.

-Hazırlanacak eğitim programı milletimizin sosyal ve hayatî ihtiyaçları ile çağın icaplarına uygun olmalıdır.

-EÄŸitimin hedefi milliyetçi, medeniyetçi ve ilmî zihniyete sahip bir nesil yetiţtirmektir.

Bu geliÅŸmelerin ardından Millî EÄŸitim Bakanı Saruhan Mebusu Vasıf (Çınar) Bey ve elli arkadaşının Tevhid-i Tedrisat (EÄŸitim-öğretimin birleÅŸtirilmesi) konusundaki önergesi görüşülerek benimsenmiÅŸtir. 3 Mart 1924′de ise tasarı TBMM Genel Kurulu’na getirilmiÅŸ ve deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramadan kabul edilmiÅŸtir.

EÄŸitim ve öğretim kadrolarını Millî EÄŸitim Bakanlığı bünyesinde toplayan ve medreseleri kaldıran bu kanunla Türk EÄŸitimine "Millî"lik vasfı kazandırılmış, ayrıca millî kültür anlayışında birlik saÄŸlanmak istenmiÅŸtir. Ayrıca, 2 Mart 1926′da kabul edilen maarif teÅŸkilâtı hakkında kanun ile de eÄŸitim hizmetlerine yeni düzenlemeler kazandırılmıştır.

Harf İnkılâbı; Harf İnkılâbı’na kadar bu konuda ülkemizde birçok tartışmalar yapılmıştır. Yeni Türk Devleti’nin kurulmasından sonra,1923 İzmir İktisat Kongresi’nde Lâtin harflerinin kabulü ile ilgili önerge verildiyse de kongre gündemiyle alâkalı görülmemiÅŸ, tartışılmadan Maarif Vekaleti’ne gönderilmiţtir.

1927 yılı sonlarına doÄŸru harf meselesinde ciddî çalışmalar baÅŸladı.1928 yılında Maarif Vekâleti bir alfabe encümeni kurdu. Kurul, Lâtin harflerine dayalı bir alfabe üzerinde çalışmalarda bulundu. Mustafa Kemal PaÅŸa İstanbul Sarayburnu’nda yaptığı 8 AÄŸustos 1928 tarihli konuÅŸmasında bu çalışmaların neticesi hakkında "Yeni Türk harflerini kabul ediyoruz" diyerek ilk haberi verdi.1 Kasım 1928 TBMM açış konuÅŸmasında ise Lâtin esasından alınan Türk alfabesinin, Türk diline uygun olduÄŸunu belirterek, okuma yazma oranı üzerinde olumlu etkiler saÄŸlayacağını ifade etti. Daha sonra üç milletvekilinin TBMM’ye verdiÄŸi yeni Türk alfabesinin kabulü ile ilgili önerge Genel Kurul’da görüşülerek, 1 Kasım 1928 günü 1353 sayı ile kabul edildi.

Yeni harflerin kabulü ile birlikte bütün yurtta eÄŸitim-öğretim seferberliÄŸi baÅŸlatıldı.1 Ocak 1929 tarihinde Millet Mektepleri açıldı. 31 Mayıs 1933′te İstanbul Dar’ül Fünun’u kaldırılarak yeni bir üniversite kurulması kararlaÅŸtırıldı.

Türk Tarih Tezi; Tarih, insanların zaman ve mekân itibarıyla geçirdikleri gelişmeleri sebep-sonuç ilişkisi içerisinde inceleyen ilim dalıdır. Tarih gerçeklerin ortaya çıkmasına yarar. Tarihi zengin bir millet güçlüdür. Güçlü bir milletin oluşması manevî miraslarına sahip çıkmasıyla mümkündür.

"Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır".

Mustafa Kemal PaÅŸa eksik ve yanlış gördüğü tarih anlayışını deÄŸiÅŸtirerek yeni ve doÄŸru bir tarih anlayışı getirmek istemiÅŸtir. Bu amaçla Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmak üzere 15 Nisan 1931′de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) " kuruldu. 1932′de Ankara’da tarihçilerin katıldığı ilk "Türk Tarih Kongresi" toplandı ve "Türk tarih tezi" bu kongrede tartışıldı.

Kongre sonucu ortaya çıkan yeni tarih tezi şöyledir; "Türk milletinin tarihi ÅŸimdiye kadar yazıldığı gibi yalnız Osmanlı tarihinden ibaret deÄŸildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir ve temasta bulunduÄŸu milletlerin medeniyetleri üzerine tesir etmiţtir."

Mustafa Kemal Paşanın tarih ilmine bu kadar çok değer vermesinin nedeni, tarihi, devletin ilerlemesi ve modernleşmesi için manevî bir destek olarak görmüş ve kullanmış olmasıdır. Ona göre Millî Mücadele sonrasında Türk halkı benliğini bulabilmesi için en güvenilir vasıtayı tarih ilmînden almıştır.

Türk Dili İnkılâbı; Dil İnkılâbı,Türk İnkılâbının temel prensiplerine de uygun olarak dilde millileştirme ve bu akıma güç kazandırma inkılâbıdır.

Harf İnkılâbı’nın olumlu sonuçlar vermesi üzerine 12 Temmuz 1932′de "Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)" kuruldu. Cemiyetin amacı Türkçenin sözlük, terim, dil bilgisi, cümle bilgisi, etimoloji konularını inceleyerek Türkçenin geliÅŸtirilmesine çalışmaktır.

Cemiyetin çalışmalarıyla halk dilinde yaşayan kelimeler dilimize tekrar kazandırıldı. Konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrılıklar ortadan kaldırıldı. İnkılâplar içerisinde "Türklük şuurunu" en fazla geliştirmeye yarayan, dilimiz üzerinde yapılan bu çalışmalardır.

Mustafa Kemal Paţa, Türk dilindeki gerekli geliÅŸmenin önemini 1932′deki ÅŸu konuÅŸması ile ifade etmektedir:

"Millî Kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti’nin temel direÄŸi olarak temin edeceÄŸiz. Türk dilinin kendi benliÄŸine,aslındaki güzellik ve zenginliÄŸine kavuÅŸması için,bütün devlet teÅŸkilatımızın dikkatli,alakalı olmasını isteriz".

Åžapka İnkılâbı ve Kılık-Kıyafet DeÄŸiÅŸimi; 1925 yılında yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal PaÅŸa 24 AÄŸustos 1925′te Kastamonu ve İnebolu’ya yaptığı seyahatinde ÅŸapka, kılık-kıyafet konusunda halkla konuÅŸtu. Halka giydikleri kıyafetin millî olmadığını daha medeni bir görüntüye bürünülmesi gerektiÄŸini anlattı. GiydiÄŸi ÅŸapkayı ve kıyafetini halka göstererek buna uyulmasının gereÄŸi üzerinde durdu. Çünkü Mustafa Kemal PaÅŸa batı medeniyetinin bir bütün olarak ele alınmasını ve bunun bir gereÄŸi olarak da medenî kıyafetin kabul ve tatbik edilmesini istiyordu.

2 Eylül 1925′de Bakanlar Kurulu memurlara ÅŸapka giydirilmesi için bir kararname yayımladı. Ancak, Meclis bu kararnameyi anayasaya aykırı olduÄŸu gerekçesiyle kabul etmek istememiÅŸtir. Bu geliÅŸmelerin ardından TBMM 25 Kasım 1925 tarihinde 671 sayı ile ÅŸapka giyilmesi hakkındaki kanunu kabul etti. Yine 2 Eylül 1925′de cübbe ve sarık giymek, din adamlarının dışındaki kimselere yasak edilmiţtir.

3 Aralık 1934 tarihînde de 2596 sayılı kanunla din adamlarının, dinî kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giyecekleri tespit edilmiş, en yüksek düzeydeki din görevlisi bu uygulamanın dışında bırakılmıştır.

Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması; Mustafa Kemal PaÅŸa, 30 AÄŸustos 1925′de Kastamonu’da yaptığı bir konuÅŸmada tekke ve zaviyelerin kapatılmasını ve tarikatların kaldırılmasının lüzumundan bahsederek "En doÄŸru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir" ÅŸeklindeki sözleriyle halka akılcı olan yolu göstermiţtir.

30 Kasım 1925 tarihli bir kanunla tekke, zaviye ve türbeler kapatılmış ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır.

Milletlerarası Takvim ve Saatin,Yeni Rakamların Kabulü ve Ölçülerde DeÄŸiÅŸiklik; Osmanlı Devleti döneminde uygulanan Hicri ve Rumi takvimler üzerinde MeÅŸrutiyet’le birlikte yeni düzenlemeler yapılmak istendiyse de baÅŸarı saÄŸlanamamıştı. 26 Aralık 1925′te kabul edilen bir kanunla Hicrî ve Rumî takvim kaldırılarak Milâdî takvim ve milletler arası saat uygulaması kabul edilmiţtir.

26 Mart 1931 tarihinde çıkarılan 1782 sayılı kanunla da arşın, endaze, okka, çeki gibi bölgelere göre farklılık arz eden birimler kaldırılarak Avrupa’dan alınan metre ve kilo gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiÅŸtir.

Bu değişiklikler gerek ülke içinde, gerekse milletler arası ilişkilerde önemli kolaylıklar sağlamıştır.

Soyadı Kanunu’nun Kabulü ve Eski Unvanların Kaldırılması; Gerek toplumsal iliÅŸkilerde, gerekse nüfus iÅŸlerinde meydana gelen karışıklıkları önlemek amacıyla 21 Haziran 1934′te "Soyadı Kanunu" kabul edilmiÅŸtir.

Soyadı Kanunu ile Türkler kendi adından başka bir de soyadı alacaktı. Soyadları Türkçe olacak, yabancı ırk ve millet adları ile ahlâka aykırı soyadı kullanılmayacaktı.

TBMM Mustafa Kemal PaÅŸaya 24 Kasım 1934′te " Atatürk" soyadını vermiÅŸ, 17 Aralık 1934′de ise bu soyadını baÅŸkası tarafından alınmamasını kararlaÅŸtırmıştır.

26 Kasım 1934 tarihinde ise "Ağa , hacı, hafız, hoca, molla, efendi, bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi, hazretleri" gibi lâkap ve unvanlar savaş madalyası dışındaki madalya ve nişanların kaldırılması kabul edilmiştir.

Millî Bayramlar ve Genel Tatil; 23 Nisan 1921′de TBMM’ye verilen iki ayrı önergede 23 Nisan gününün, Türk Milleti’nin bağımsızlığını elde etmesinin yıl dönümü olması nedeniyle resmî bayram olarak kabul edilmesi istenmiÅŸti. Önerge aynı gün Meclis Genel Kurulu’nda görüşülerek kabul edilmiÅŸ ve kutlanmıştır.

27 Mayıs 1935 tarihinde ise Millî Bayramlar ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun TBMM tarafından çıkarılmıştır. Bu kanun ile cuma günü olan hafta tatili pazar günü olarak değiştirilmiştir. Dinî bayramlardan Ramazan Bayramı tatili 3 gün, Kurban Bayramı tatili 4 gün olarak tespit edilmîştir. 30 Ağustos bir gün Zafer Bayramı adıyla, 23 Nisan bir buçuk gün Millî Egemenlik Bayramı adıyla,1 Mayıs bir gün Bahar Bayramı adıyla resmî bayramlar olarak kabul edilmiştir.1 Ocak tarihi ise bir buçuk gün Yılbaşı tatili olarak tespit edilmiştir.

Kadın Haklarının Kabulü; Millî Mücadele’nin kazanılması topyekûn Türk milletinin eseridir. Türk kadını savaÅŸ döneminde, erkeÄŸinin yanında görev almış, sırtında çocuÄŸu ile cepheye koÅŸmuÅŸ, dolayısıyla toplumdaki haklı yerini bir defa daha ispat etmiÅŸtir. Ancak kadınlarımızın toplumdaki bu önemli yerine karşılık medenî ve siyasî haklarında birtakım eksiklikler vardı. Bu konu üzerinde en fazla duran Mustafa Kemal PaÅŸa olmuÅŸtur.21 Mart 1923′te Konya Kızılay Kadınlar Åžubesi’nin bir toplantısında yaptığı konuÅŸmada kadın haklarının tanınması ile ilgili birçok konuya temas etmiÅŸtir.

1926 yılından itibaren kadınlarımız kademeli olarak medenî, siyasî ve sosyal haklarına kavuÅŸmuÅŸtur. İlk olarak 17 Åžubat 1926′da "Medeni Kanunu’nun" kabulü ile Türk kadını medeni haklarına kavuÅŸmuÅŸtur. 3 Nisan 1930′da çıkarılan "Belediye Kanunu" ise kadınlara belediye seçimlerinde oy verme ve seçme hakkını getirmiÅŸtir. Siyasî alandaki bu ilk hak daha sonra geliÅŸtirilerek Türk kadınlarına 26 Ekim 1933′te Köy İhtiyar Heyetleri’ne seçme ve seçilme hakkının tanınması saÄŸlanacaktır. Nihayet 5 Aralık 1934′te yapılan anayasa deÄŸiÅŸikliÄŸi ile Türk kadını milletvekili seçmek ve seçilmek hakkını elde etmiÅŸtir.

Türk Millî Mücadelesi maddî imkânsızlıklar içinde kazanılmış büyük bir zaferdir. Ancak bu zaferin kazanılmasından sonra yeni Türk devleti büyük bir mücadeleye daha girmek zorunda kalacaktır. Mustafa Kemal PaÅŸa bu mücadeleyi İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı ÅŸu konuÅŸmasında "ekonomik mücadele" olarak tespit ve iÅŸaret etmiÅŸtir;

"…Siyasî,askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, kazanılacak baÅŸarılar yaÅŸayamaz ve sürekli olamaz. Yeni Türkiye’mizi lâyık olduÄŸu kuvvete yükseltebilmek için birinci derecede ve en çok ekonomimize önem vermek mecburiyetindeyiz. Zamanımız tamamen bir ekonomi devrinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Millî Hâkimiyet ise ekonomik hâkimiyetle kuvvetlenmektir. Yeni devletimizin,yeni hükûmetimizin bütün esasları,bütün programları ekonomi programından çıkmalıdır".

Gerçekten de demir yollarının, dış ticaretin, bankacılığın yabancıların elinde olduğu, sanayinin ise olmadığı ülkede devlet, ekonomik meselelere öncelikle el atarak iktisat kongresinde özetle şu kararlar almıştır:

-Devlet,özel sektörün gerçekleştiremediği teşebbüslere bizzat el atarak,iktisadî açıdan görevlerini yerine getirmelidir.

-Yurt içi ham madde üretimine dayalı sanayi dalları kurulmalıdır.

-Özel teşebbüsü kredilendirecek bir devlet bankası kurulmalıdır.

-Küçük imalâttan, büyük iţletmeye bir an evvel geçilmelidir.

-Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.

-Sanayi desteklenmeli ve millî bankalar kurulmalıdır.

Bu kararlar, Cumhuriyet’in ilânı ile birlikte yeni Cumhuriyet hükûmetlerine ışık tutacak, ekonomik alanda önemli mesafeler kaydedilecektir.

Cumhuriyetin ilânından sonraki ilk on yıl, Türk devletinin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı saÄŸlaması bakımından hazırlık yılları olmuÅŸtur. Bu yıllarda yeni devlet derlenme toparlanma, alt yapıyı düzenleme, ekonomiyi yeniden organize etme çabalarında bulunmuÅŸtur. Tarım üretiminin ve tarımda verimliliÄŸin arttırılması çabasına yönelinmiÅŸ, demir yolu yapımına önem verilmiÅŸ, Türkiye’yi demir aÄŸlarla örme politikası hedef olarak seçilmiÅŸtir. Ekonomideki yabancılaÅŸmayı önlemek için imtiyazlı yabancı ÅŸirketler elinde bulunan demiryolları ve limanlar, maden iÅŸletmeleri ile büyük kentlerin su, elektrik, hava gazı, haberleÅŸme ve taşıma ihtiyacını gideren iÅŸletmeler devlet tarafından satın alınarak millileÅŸtirilmiÅŸtir. Ayrıca iktisadî kalkınmanın finansmanı için gerekli kredi müesseselerinin kurulması ve etkili bir organizasyona kavuÅŸturulması çabalarında da bulunulmuţtur.

1929 yılında bütün dünyayı sarsmış olan ekonomik bunalım Türkiye’nin iktisadî ve sosyal geliÅŸmesinde yeni bir dönem açmıştır. İktisadi sıkıntının getirdiÄŸi baskı Türk devletinin daha sonraki dönemlerde sert tedbirler almasına yol açacaktır.

Bu dönemde yapılan yatırımlar daima devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Tarıma kıyasla, sanayileşmeye öncelik, eğitim ve nüfus artışına ağırlık verilmiştir.

Atatürk döneminde alınan tedbirler sonucu fert başına millî gelir yıllık ortalama artış hızında, altın rezervlerinde önemli artışlar kaydedildi. Tarımda, sanayide, ulaÅŸtırmada ve bayındırlık hizmetlerinde ileri mesafeler kaydedilmiÅŸ. Türk ekonomisi kendi kendine yetecek duruma gelmiÅŸtir. Bu yeterlilikteki en önemli faktör, Atatürk’ün ekonomi politikasındaki temel amacın, "İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmek,toplumun kısa zamanda kalkınabilmesi için de ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaÅŸması" olduÄŸu söylenebilir.

Osmanlı Devleti döneminde saÄŸlık hizmetleri sistemli bir ÅŸekilde yürütülmemekteydi. Bugünkü gibi ayrı bir bakanlık ÅŸeklinde teÅŸkilâtlanma mevcut deÄŸildi. İlk saÄŸlık teÅŸkilâtı 16 Åžubat 1328(1913)’de "Sıhhıye Müdüriyeti Umumiyesi" adıyla Genel Müdürlük olarak kurulmuÅŸ ve Dahiliye Nezareti’ne baÄŸlanmıştır. TBMM’nin açılmasından sonra oluÅŸturulan ilk hükûmette ise "Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (SaÄŸlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı)" adıyla ayrı bir bakanlık ihdas edilerek, saÄŸlık hizmetlerine gereken önem verilmiÅŸtir.

Millî Sağlık Politikası; "Vatandaşların sağlığını korumak, takviye etmek, ölüm oranını azaltmak, nüfusu arttırmak, bulaşıcı hastalıklardan korunmak ve bu yolla da millet fertlerinin sıhhatli vücutlar hâlinde yetişmesini temin etmek" olarak tespit edilmiştir.

Bu politika doÄŸrultusunda 1930′da "Umumî Hıfzısıhha Kanunu" çıkarılmış, 1921′de "Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti (Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu)" ve tıp odaları kurulmuÅŸ, HemÅŸire Okulu, Numune Hastahaneleri, DoÄŸum ve Çocuk Hastahaneleri açılmıştır. Hastane, hekim, saÄŸlık memuru ve ebe sayısında artış meydana getirecek tedbirlerin alınması ile ülkede saÄŸlık alanında önemli geliÅŸmeler saÄŸlanmıştır.

4-Çok Partili Döneme Geçiş Denemeleri ve İnkılâba Karşı Tepkiler:

a-İlk BMM’nde OluÅŸan Gruplar ve Muhalefet

23 Nisan 1920 günü açılan BMM aldığı "1" nolu kararla İstanbul Meclis-i Mebusanı’na katılan üyeleri de kendi çatısı altına almıştır. Böylece BMM üç ayrı ÅŸekilde katılmalarla meydana gelen bir meclis olmuÅŸtur.

1) 19 Mart 1920 seçim talimatına göre seçilmîş üyeler

2) Meclis-i Mebusan’dan gelen üyeler

3) Yunanistan ve Malta’dan gelen üyeler

BMM’nin üye sayısı konusunda bazı ihtilâflar vardır. Bu üyeler 66 seçim çevresinden seçilmiÅŸlerdir. ÇeÅŸitli meslek gruplarına mensup olan milletvekilleri, deÄŸiÅŸik düşünce yapılarına, hayat tarzlarına ve kültürlere sahiptir. Misak-ı Millî ilkelerinin gerçekleÅŸmesi bütün milletvekillerinin ortak ideali olmakla beraber bunun dışındaki konularda fikir birliÄŸi mevcut deÄŸildi. Farklı menÅŸelerden gelmelerinden dolayı farklı düşüncelerin de sahibiydiler.

Damar Arıkoğlu meclisteki grupları İstiklâl, Muhafazakâr ve Bolşevikler olmak üzere üçe ayırır. Julıan E. Gillespie ise "Kemalistler, İstiklâl grubu, Enver Paşa taraftarları ve Bolşevikler" şeklinde 4 grupta toplamaktadır.

Mustafa Kemal Paşa ise grupları beşe ayırmakla birlikte bu gruplardan başka isimsiz olarak özel maksatlı bazı küçük grupların da faaliyet hâlinde olduklarını söylemektedir. Bu gruplar şunlardır:

1) Tesanüt grubu (dayanışma grubu)

2) İstiklâl grubu (bağımsızlık grubu)

3) Müdafaa-i Hukuk zümresi (hakları savunma grubu)

4) Halk zümresi(halk grubu)

5) Islâhat grubu(reform grubu)

Tesanüt grubu üyeleri bir çeşit sendikalizmi savunan bir program etrafında toplanmışlardır. Sayıları 40 kadar olan İttihat ve Terakki yanlıları bu grup içerisinde yer almıştır. Halk zümresi mensupları ise Bolşevik olmaya meyilli sol eğilimli milletvekillerinden meydana gelmiştir. İstiklâl grubu milletvekillerinin ekseriyeti ise ileri görüşlü gençlerden oluşmuştur.

1920 yılı sonlarına doğru ortaya çıkan bu grupların yanı sıra aynı dönemlerde kurulmuş "Türkiye Komünist Fırkası" ve "Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası" adlarında iki de parti mevcuttur. Ancak sol eğilimi temsil eden bu partilerin 1921 yılı Ocak ayından itibaren faaliyetlerinin sindirildiğini görüyoruz.

Mustafa Kemal PaÅŸa Meclis’te oluÅŸan bu grupları bir araya getirmek ve bir uzlaÅŸma saÄŸlamak için çaba sarf etmiÅŸtir. BaÅŸarılı olamayınca da "Anadolu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu" adıyla bir grup kurma çalışmalarına baÅŸlamıştır.

Mustafa Kemal Paţa TBMM’de mevcut grupları birleÅŸtirmek suretiyle Meclis’e iÅŸlerlik kazandırmak istediyse de bunda baÅŸarılı olamadı. Bunun üzerine 10 Mayıs 1921 günü Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nu kurdu. Bu teÅŸekkül A-RMHC’nin Meclis grubunu oluÅŸturmuÅŸtur.10 Mayıs tarihli toplantıda grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler ve Mustafa Kemal PaÅŸa’nın hazırladığı A-RMHG’nin amaçlarını gösteren iki temel madde de kabul edildi. Bu maddeler ÅŸunlardır:

Birinci Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde memleketin bütünlüğünü ve milletin bütün maddî ve manevî kuvvetlerini gereken hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin resmî ve özel bütün kuruluş ve tesislerinin bu ana gayeye hizmet etmeye çalışacaktır.

İkinci Grup, devlet ve milletin teÅŸkilâtını TeÅŸkilât-ı Esasiye Kanunu’nun koyduÄŸu ilkeler çerçevesinde sırasıyla ÅŸimdiden tespite ve hazırlamaya çalışacaktır.

A-RMHG, grup baÅŸkanlığına Mustafa Kemal PaÅŸayı, baÅŸkan vekilliÄŸine de Edirne milletvekili Mehmet Åžeref Beyi getirmiÅŸtir. Mustafa Kemal PaÅŸa Meclisteki bütün milletvekillerinin aslında A-RMHG’nin tabiî üyeleri olduÄŸunu belirtmiÅŸtir. Ancak bunun dışında kalanlar daha sonra 2. Grubu meydana getirerek ciddi bir muhalefet hareketini baÅŸlatacaklardır.

Mustafa Kemal PaÅŸa Ankara’da 1922 yılının Aralık ayında gazetelere verdiÄŸi demeçte "Halk Fırkası" adında bir siyasî parti kuracağını açıklamıştır. Ayrıca Halk Fırkası’nın dayandığı iki temel ilkenin "Tam bağımsızlık" ve "kayıtsız ÅŸartsız millet hâkimiyeti" olduÄŸunu ifade ederek, kurulacak partide bütün milletin temsil edileceÄŸini belirtmiţtir.

TBMM, 1 Nisan 1923′te seçimin yenilenmesine karar vermiÅŸ, 3 Nisanda ise seçim kanununda birtakım deÄŸiÅŸiklikler yapmıştır.

8 Nisan 1923′te Mustafa Kemal PaÅŸa yayımladığı "seçim hakkında beyanname" ile mecliste mevcut olan A-RMHG’nin Halk Fırkası’na dönüşeceÄŸini bildirdi.

Aynı beyanname ile grubun programını 9 madde hâlinde yayımladı. Seçimlerden sonra TBMM’nin ikinci dönemi 11 AÄŸustos 1923′te açıldı.9 Eylül 1923′te ise Halk Fırkası kuruluÅŸunu tamamladı. Genel BaÅŸkanlığına da kurucusu Mustafa Kemal Paţa getirildi.

Bilindiği gibi, muhalefet, bütünüyle siyasî sürecin bir parçası ve unsuru, hükûmet veya iktidarın alternatifidir. İktidarın bir tamamlayıcısıdır. Nerede bir topluluk varsa orada değişik isim ve şekillerde siyasî çatışma vardır. Toplum ne kadar az gelişmişse, gruplar ve fertler arasındaki fikir ve çıkar çatışmaları da o kadar sert ve şiddetli olur. Gelişmiş toplumlarda ise bu çatışma birtakım usul ve kurallara bağlanmıştır. Siyasî anlaşmazlığın organize ifadesi "Siyasî Muhalefet" müessesiyle nihaî çözümü bulmuştur. Siyasî muhalefet, demokratik, liberal, parlâmenter, anayasal çoğunluk, hürriyetçi gibi çeşitli isimler taşıyan bütünüyle müesseseleşmiş bir siyasî toplumun temel kuruluşunu ve mihenk taşını oluşturur.

Osmanlı Devleti’nde meydana gelen ilk muhalefet hareketi Genç Osmanlıların 1865′te kurdukları cemiyet ve faaliyetleri olarak kabul edilir. Cumhuriyet Türkiye’sindeki ilk muhalif siyasî parti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmakla birlikte, ilk BMM’nin açılmasıyla, siyasî parti hüviyeti altında olmaksızın, baÅŸlayan ve geliÅŸen bir muhalefet hareketi olduÄŸu kesindir.

Mustafa Kemal PaÅŸa’nın A-RMHG’yi kurmasından önce Erzurum Mebusu Hoca Raif Efendi , YeÅŸilzade Salih Hoca ve arkadaÅŸları A-RMHC’den ayrılarak "Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’ni" kurmuÅŸlardı. Bu cemiyetin muhalif olduÄŸu konulardan birisi "Komünist faaliyetlerinin artması" diÄŸeri ise "Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde meydana gelen deÄŸiÅŸiklikler" olarak gösterilmiÅŸtir. Ayrıca mevcut cemiyet ilkelerinin başına da, Hilâfet ve Saltanat makamının ve devlet ÅŸeklinin olduÄŸu gibi bırakılmasını saÄŸlayıcı birtakım eklemeler yapmışlardır.

BMM’de A-RMHG’nin kurulmasıyla, bu grubun dışında kalan Erzurum Mebusu Celalettin Arif Bey, Hüseyin Avni Bey ve arkadaÅŸları ikinci grubu meydana getirmiţlerdir. Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti de bu grubu desteklemiţtir.

Esas amacı Mustafa Kemal PaÅŸanın kiÅŸisel egemenlik kurmasına karşı çıkmak olan ikinci grup, BaÅŸkumandanlık Kanunu’nun süresinin üçüncü uzatılışında resmen oluÅŸmuÅŸ kabul edilmekle beraber, bu tür bir muhalefetin daha eskilere dayandığı açıktır.

Birinci ve ikinci Müdafa-i Hukuk Grupları Meclis’te sık sık birbirleriyle çatışmışlardır. Bu yüzden bir kısım vekiller(bakanlar) istifa etmek zorunda kalmışlardır. Vekil seçimi ile ilgili kanunda istekleri yönünde deÄŸiÅŸiklik yaptırarak Rauf Beyin İcra Vekilleri Heyeti Reisi (BaÅŸbakan) seçmeleri grubun sayısal gücünün küçümsenmeyeceÄŸini gösterir. Ancak ikinci grup Meclis’in ilk dönemi sonuna doÄŸru bu gücünü kaybederek dağılmaya yüz tutmuÅŸ ve seçimlerin yenilenmesiyle de tamamen Meclis’ten uzaklaÅŸmışlardır.

b-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası :

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet dönemi siyasî tarihinde kurulan ilk muhalefet partisi olarak kabul edilir. Meclis’te gerek ikinci grup muhalefetin, gerekse Halk Fırkası sonrası muhalefetin hazırladığı zemin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın oluÅŸmasını saÄŸlamıştır.

HalifeliÄŸin kaldırılmasına, Mustafa Kemal PaÅŸanın yakın silâh arkadaÅŸlarından Rauf ve Adnan Beyler, Refet, Kâzım Karabekir, Ali Fuad ve Cafer Tayyar PaÅŸa’lar olumsuz tepki göstermiÅŸlerdir. Giderek ÅŸiddetlenen muhalefet hareketi 1924 yılının Ekim ayına gelindiÄŸinde Refet PaÅŸa, Dr. Adnan, İsmail Canbulat ve Rauf Beylerin etrafında toplanmaya baÅŸladı.

Bu arada hem milletvekili hem orduda görevli olan generaller ya ordudan ya da milletvekilliÄŸinden uzaklaÅŸtırılarak ,Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin günlük politika cereyanları dışında kalması saÄŸlanmıştı. Askerlik görevinden Refet PaÅŸadan sonra Kazım Karabekir PaÅŸa ve Ali Fuat PaÅŸa istifa ederek siyasî hayatı seçmiÅŸlerdir.

Muhalifler gerçek bir Cumhuriyet rejimine ulaÅŸabilmek için, Halk Fırkası’nın Meclis üzerindeki baskısını kaldırmayı baÅŸlıca zorunluluk olarak görmekteydiler. Nihayet 9 Kasım 1924′te Halk Fırkası’ndan kopmalar ilk olarak on milletvekilinin istifasıyla baÅŸlamış, daha sonraki günlerde de bu ayrılmalar devam etmiÅŸtir.

17 Kasım 1924′te ise TCF’nin kurulması tamamlanarak genel sekreterliÄŸine Ali Fuat PaÅŸa, Genel BaÅŸkanlığına da Kâzım Karabekir PaÅŸa getirildi. Dr. Adnan ve Rauf Beyler de ikinci baţkan olarak görevlendirildi.

TCF’nin dayandığı esas fikir, muhalefet olmaksızın bütün kuvvetlerin Meclis’te toplanmasının otoriter bir sistem doÄŸuracağı fikri idi. Bu nedenle fırkanın demokratik olmasına ve inkılâplara taraftar olmasına dikkat edilmiÅŸtir. Bu amaca ulaÅŸmak için de fırka, mevcudunu 30 kiÅŸiyle sınırlandırmıştır.

TCF’nin program ve nizamnamesi incelendiÄŸinde; ferdî hürriyetlere taraftar, din düşüncesine ve inançlara saygılı bir tavır aldığı görülür. Cumhuriyet rejimi, liberalizm ve demokrasi yeni partinin kabul ettiÄŸi temel prensiplerdir.

İktidar olmak için deÄŸil de sadece iktidarla muhalefetin yan yana çalışmasını temin etmek amacıyla kurulduÄŸu iddia edilen TCF Meclis’te çok asabî bir ortamda doÄŸmuÅŸtur. Hükûmetle fırka üyeleri arasında çok sert tartışmalar meydana gelmiÅŸtir. TCF yaklaşık 7 ay süren siyasî hayatı boyunca oldukça geniÅŸ taraftar kitlesine sahip olduÄŸu söylenebilir.

DoÄŸuda meydana gelen Åžeyh Sait İsyanı, İstiklâl Mahkemeleri’nin kurulmasına ve Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılmasına sebep olmuÅŸtur. Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, TCF mensuplarından eski Urfa Mutasarrıfı Fethi Bey’i isyanla ilgisi olduÄŸu gerekçesiyle hapse mahkûm etmiÅŸ, bu karara dayanarak ta 25 Mayıs 1925′te bölgedeki TCF’nin ÅŸubelerini kapatmıştır.3 Haziran 1925′te toplanan Bakanlar Kurulu, aldığı kararla TCF’nin ülkedeki bütün ÅŸubeleri ile birlikte kapatılmasını kararlaÅŸtırmıştır.

Mustafa Kemal PaÅŸa TCF’nin kurulmasından önceleri memnun olduÄŸunu bildirdiyse de, daha sonra muhalefet partisinin programını tenkit ederek, TCF’nin diktatörlükle ilgili dokundurmalarından memnuniyetsizliÄŸini ifade etmiÅŸtir. Dönemin BaÅŸvekili İsmet İnönü ise TCF’nin çıkışını; "Bu memlekette muhalefet ihtilâl demektir" ÅŸeklinde yorumlamıştır.

c-Serbest Cumhuriyet Fırkası :

Serbest Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet döneminde çok partili siyasî hayata geçiş için girişilen ikinci teşebbüstür. Mustafa Kemal Paşa ülkedeki mevcut tek parti yönetiminde, hükûmetin eleştirisiz bir durumda olmasından dolayı yeni bir muhalif partinin kurulmasını istemiştir. Bu maksatla da yakın arkadaşlarından Ali Fethi (Okyar) Beyi Paris Büyükelçiliğinden getirerek yeni bir parti kurmakla görevlendirmiştir.

KuruluÅŸunu bizzat Mustafa Kemal PaÅŸa’nın teÅŸvik ettiÄŸi SCF, 12 AÄŸustos 1930′da İstanbul’da Ali Fethi Bey tarafından kurulmuÅŸtur. Meclis içinde 15 milletvekilinin partiye katılmasıyla kurulan SCF liberalizmi savunan bir parti programıyla siyasî hayata atılmıştır.

Ayrıca "Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve lâiklik" ilkeleri temel prensipler olarak kabul edilmiş, seçimlerin tek dereceli olması ve kadınlara siyasî hakların verilmesi savunulmuştur.

SCF, açıldıktan sonra, kısa dönemde büyük bir suretle geliÅŸti. Ekim 1930′da yapılan yerel seçimlerde, partinin yeni ve teÅŸkilâtsız olmasına raÄŸmen büyük bir baÅŸarı göstererek 502 belediyeden 22’sini kazandığı görülmüştür. Üstelik SCF her bölgede seçime katılmamıştır. Ali Fethi Bey; "Belediye seçimlerini aslında katıldığımız her yerde Serbest Fırka kazanmıştır. Halk Fırkası beklenmedik ÅŸekilde yenilmiÅŸtir" derken, farkın bu derece fazla olmasının sebebini seçimler sırasındaki baskıya baÄŸlamıştır.

Ali Fethi Bey’in, yerel seçim öncesindeki Ege gezisi sırasındaki halkın hükûmet aleyhine, inkılâplar aleyhine gösteriler yapması partinin sonunun gelmesine zemin hazırlamıştır.

SCF’nin iktidar olma temayülünün yarattığı hava, CHF mensuplarını rahatsız etmiÅŸ ayrıca yerel seçimlerdeki yolsuzluk iddiaları mecliste sert tartışmalara neden olmuÅŸ, giderek büyüyen bu tartışmalar Mustafa Kemal PaÅŸa ile Ali Fethi Beyi karşı karşıya getirmiÅŸtir. Bu olumsuz geliÅŸmeler karşısında, Ali Fethi Bey 17 Kasım 1930′da Dahiliye Vekâleti’ne verdiÄŸi dilekçede; "…fırkanın,Gazi hazretleriyle siyasî sahada karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceÄŸi anlaşılmıştır" diyerek SCF’nin feshine karar verildiÄŸini açıklamıştır.

SCF’nin kendi kendini kapatmasıyla, TCF’ndan sonra çok partili siyasî hayata geçiÅŸ için yapılan ikinci teÅŸebbüs de baÅŸarısızlıkla sonuçlanmıştır. SCF’nin kapanmasından sonra CHF ileri gelenleri daha katı bir tek parti yönetimi anlayışıyla siyasî iktidarı 1950 yılına kadar ellerinde bulunduracaklardır.

TCF ve SCF’nin siyasî hayatımızda önemli izleri olmakla beraber bu partilerin dışında kurulmuÅŸ veya kurulma teÅŸebbüsünde bulunulmuÅŸ partiler de mevcuttur. Ancak kurulan bu partilerin gerek mecliste gerekse halkoyunda çok önemli etkileri olmadığı söylenebilir.

TCF ve SCF’nin yanı sıra 1930′da Ahali Cumhuriyet Fırkası, Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi, Lâyık Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Fırkası gibi siyasî teÅŸekküller kurulmuÅŸsa da bu partilerin çalışmalarına izin verilmemiÅŸtir.

d-Şeyh Sait İsyanı

Åžeyh Sait İsyanı, 13 Åžubat 1925 günü Genç ilinin Ergani ilçesine baÄŸlı Piran köyünde baÅŸlamıştır. Kısa zamanda geniÅŸleyen isyan hareketi bölgede etkili olmuÅŸtur. İsyancılar önce Genç’i, daha sonra MuÅŸ, Çapakçur, Elazığ ve Palu’yu ele geçirdiler. 7 Mart’ta Diyarbakır’ı kuÅŸattılarsa da baÅŸarılı olamadılar. Daha sonra ordu birliklerinin olaya hâkim olmasıyla isyan hareketi gerilemeye baÅŸladı. Åžeyh Sait ve isyanın elebaşıları 15 Nisanda ele geçirildi. Ancak isyanın bastırılması Mayıs ayı sonunu bulmuÅŸtur.

Şeyh Sait İsyanı, diğer isyanlarda görülmeyen birtakım özellikler taşır. Olay bütün ülkeyi içine almak amacı güden Türk inkılâbına karşı yapılmış bir harekettir. Bu harekette hilâfetin yeniden kurulmasını sağlama ve saltanatı geri getirme ideali de vardır.

Åžeyh Sait İsyanı’nın arkasında, İstanbul’da bulunan Kürt İstiklâl Komitesi Reisi Seyyit Abdulkadir ile İngilizlerin etkisi görülmektedir .Bu komite İngiltere’nin mandası altında bağımsız bir Kürt devleti kurmayı plânlamaktaydı.

İngiltere himayesi altında bir Kürdistan Devleti kurulmasını, bölgenin petrol yönünden taşıdığı önemden dolayı istiyordu. Bu amaçla bölgeyi ellerinde bulundurabilmek için Kürtleri, Türklere, Araplara hatta İran’a karşı kullanabileceklerdi. Ayrıca Musul Meselesi’nin görüşüldüğü bu dönemde bir taraftan Musul halkının Türkiye ile birleÅŸmesini önlerken, diÄŸer taraftan isyan hareketiyle Türkiye’yi siyasî istikrarı olmayan bir ülke ÅŸeklinde dünyaya tanıtmak istiyorlardı.

Dönemin BaÅŸbakanı Fethi Bey, olayı bir karşı ihtilâl denemesi olarak deÄŸerlendirmiÅŸ ve sıkıyönetim tedbirlerini yeterli görmüştür. İsmet PaÅŸa ise sert tedbirlerin alınmasında ısrar ederek, isyanı rejime yönelik ülke çapında bir hareket olarak deÄŸerlendirmiÅŸtir.2 Mart 1925′te Fethi Beyin baÅŸbakanlıktan ayrılmasıyla 3 Mart 1925′te İsmet PaÅŸa yeni hükûmeti kurmuÅŸ, ilk iÅŸ olarak Takrir-i Sükun Kanunu’nu TBMM’ye sunarak çıkmasını saÄŸlamıştır.

Yapılan plânlı bir askerî harekât sonrasında isyan tamamen bastırılmıştır. Åžeyh Sait ve Seyyit Abdülkadir’in de dahil olduÄŸu isyanın elebaşıları, Takrir-i Sükun Kanunu ile kurulan İstiklâl Mahkemelerinde yargılanarak idama mahkûm olmuÅŸlardır.

Cumhuriyet döneminde meydana gelen en önemli isyan hareketi şüphesiz Åžeyh Sait İsyanı’dır. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılmasına sebep olması bunun en çarpıcı delilidir. Ancak 1924 ile 1938 yılları arasında meydana gelen ve genelde Kürt kaynaklı isyan hareketleri de vardır. Bu ayaklanmaların hedefi

Osmanlida Haremin Gerçek Yüzü

Salı, 06 Kasım 2007

Bir ülkede deprem sözkonusu olursa jeologlar, hastalıklar sözkonusu olursa doktorlar, savaş sözkonusu olursa siyasiler ve askerler konuşurlar. Bu bizim ülkemizde de böyledir. Ancak bizde iki konu vardır ki bunlar üzerinde herkes konumuna, birikimine, eğitimine bakmadan üstelik de allame edasıyla konuşur. Bu konulardan bir tanesi dindir diğeri tarih.

Tarihle ilgili bir şeyler söz konusu olduğunda siyasetçi konuşur, gazeteci konuşur, televizyoncu konuşur vs. Bir Allah kulunun aklına da bu işin profosörleri bulup konuşturmak gelmez. Veya gelir de, onların söyleyecekleri işlerine gelmez.

Tarih deyince her zaman revaçta olan konulardan bir tanesi de Osmanlı ve haremidir.

Bunu içoğlanları takip eder. Ardından valide sultanlar, kadınlar saltanatı, devşirmeler vs. böyle gider.

İlim ahlakına sahip bir tarihçinin Osmanlı haremi konusunda söyleyeceği şeyler çok azdır. Çünkü elinde bu konuyla ilgili yeterli belge, döküman vs. yoktur.

Kalın duvarlarla çevrili harem binası, etrafındaki harem ağalarına ait binalar ve diğer ocakların daireleriyle adeta ulaşılması imkansız bir kale gibidir. İçinde değil, etrafındaki kendilerine ait binalarda yaşayan, zorunlu hallerde Haremin içine girmeleri gerektiğinde salavat-ı şerife getirerek dolaştıkları bir ortamdır. Her odanın kapısının girişinde, duvarlarında ayetler, hadisler, dualar bulunan bir mekandır Harem.

Zorunlu hallerde ancak harem ağalarına ve tabiplere açılan bu mekana yabancı seyyahların, tarihçilerin nasıl girip, orada adeta gezmiş dolaşmıs gibi haremi anlatışlarına şaşmamak elde değil. Kaldı ki bizimkilerin en çok esas aldıkları, kullandıkları kaynaklarda, ilmi otoritelerce yüzlerce kez tenkid edilmis, çürütülmüş bu batı tarihçilerinin kitaplarıdır.

I. Ahmed döneminde saraya gizlice girdiÄŸini iddia eden Venedik elçisi Ottavinano, ancak Revan Kasrı’nın önündeki havuza kadar olan yerleri görebildiÄŸini söyledikten sonra padiÅŸahın odasındaki cariyesiyle nasıl iliÅŸki kurduÄŸunu detaylarıyla anlatmakta ve insanlar da bu anlatıma deÄŸer vererek kaynak gösterirken yapılan ilmi ahlaksızlığa çanak tutmaktalar.

18. yüzyılda bile ancak yazlık sarayların boş haremlerini gezebilen batılı birkaç yazar, nedense göremedikleri kısmı hayalleriyle doldurmayı denemişlerdi. Havuzu gördüler ama havuz sefalarını kendileri uydurdular sonra da uydurduklarının resmini çizdiler. Hata yaptıklarını belki de hiç bir zaman düşünmediler çünkü kendi kırallarının kadınları ile yaşantıları öyleydi. Birlikte oldukları düzinelerce kadının yarı çıplak resim ve heykelleri ile saraylarının duvarlarını süsleyen bir zihniyetin Osmanlı hükümdarlarındaki edep kavramını anlayabilmelerini zaten beklemiyoruz.

Ama anlayamadığımız, bizim bize bunu nasıl yapabildiÄŸimiz. Yıllarca Topkapı sarayını gezdiren rehberlerin turistlere Harem’in duvarlarında yazılı Arapça metinleri göstererek bunların padiÅŸahların cariyeleri için yazdıkları aÅŸk ÅŸiirleri olduÄŸunu söylemelerini, ellerindeki broşürlerde de böyle yazmasını hangi düşünceyle izah etmek gerek bilemiyoruz. Zira bu Arapça metinlerin tamamı Kur’an ayetlerinden ve dualardan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil. Hükümdarların çıplak cariyelerin danslarını seyrettiÄŸi idda edilen Hünkar Sofası Daire’sinin duvarlarında Bakara Suresi 257. ayetinden itibaren yedi ayet yazılıdır ki bir ayetin meali aynen şöyledir: “Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” Sanki adeta Osmanlı hükümdarı bu ayetle gerçek hükümdarın kim olduÄŸunu, hükümdarım diye şımarıp azdığı taktirde NemrutlaÅŸabileceÄŸi ihtimalini, hergün bilinç altına kazıyor, iman edenlerin karlı bir konumda, Nemrut gibi imansızların ise ne derece zararda olduÄŸunu görüyor ve okuyordu.

Doğru! Bu sofada padişah eşleri, çocukları, kızları, validesi ile birlikte oturur ve helal dairesinde (yani kimseyi huzurunda yarı çıplak oynatmadan) sazlar çalınıp ilahiler söylenip eğlenilirdi. Ancak bugünkü insanların eğlence kavramından anladıkları şey otomatikman Osmanlı padişahının da öyle eğlenmiş olması gerektiğini düşündürtüyordu onlara.

Onlar bunları yaptıklarına dair (yani hamam havuz sefaları, yarı çıplak cariyelerin dans etmesi gibi) belge bırakmayınca bizimkiler hayallerini belge-vesika-kaynak haline getirdiler.

Öyle ya; bir erkeğin elinin altında 300-500 cariye olur da nasıl bunlarla gününü gün etmez ki. Hele hele 36 Osmanlı padişahının içinden 15 tanesinin sadece bir veya iki kadınla birlikte olduğu diğerlerinin de en fazla yedi sekiz kadınla aile hayatı yaşadığı belgelerle gözlerine soksanız bu sefer de pişkin pişkin sırıtıp Osmanlı padişahlarının erkekliklerini sorgulamaya kalkacaklar.

Hemen ÅŸunu da belirtelim; ÅŸu an tek eÅŸli (ama çok metresli) evlilik sisteminin içindeki insanlar olarak, Osmanlı padiÅŸahının birlikte olduÄŸu 7-8 kadın bile bize çok abartılı gelecektir. Ancak unutmamak gerekir ki Osmanlı’nın yaÅŸadığı dönemde tıpkı dünyanın her yerinde olduÄŸu gibi bir kralın güzel kölesini istediÄŸi gibi kulllanması ve bunların sayısının yirmiye otuza çıkması normaldi. O kadar normaldi ki krallar bu kadınlarının heykellerini yaptırıp saraylarının yüksek duvarları üzerine herkesin görebileceÄŸi ÅŸekilde koydurabiliyorlar ya da yüzlerce genç ve güzel kadınla hamam sefası yapabiliyorlardı. Bizim haremi sorguladığımız gibi Avrupalılar kendi krallarının bu hallerini asla sorgulamadılar. Tarihlerinin yaÅŸanmış bir gerçekliÄŸi olarak tarihlerinde bıraktılar.

Oysa biz, asla yaşanmamış sahneleri alıp, doğru gibi kabul edip, kendi kendimize duyduğumuz saygıyı ve özgüveni aramızdan kaldırdık.

1909 yılına kadar Harem Dairesi’ne padiÅŸahtan baÅŸka, ancak mecburiyet halinde Harem AÄŸaları ve doktorlar girebiliyorlardı. Son onüç yıllık dönem ise Haremi görenlerin hatıratlarında oldukça net bir biçimde anlatılıyor. Yazık ki (!) orada bile havuz – hamam sefaları yok.

Peki o zaman “Bu Harem nasıl bir yer?” denilebilir.

Kısa ve net bir cevap verelim: Tek idarecisinin Valide Sultan olduğu (yani padişahın annesi) kendisine ait, padişahın bile bozamadığı çok kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın, dönemin ilim anlayışına göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki görevlilerle evlendirilerek teliyle-duvağıyle-çeyizi ile gönderildiği bir bayanlar mektebidir.

Evet, tam anlamıyla böyledir. Çünkü saraya çeÅŸitli yollarla (esir alınarak veya satın alınarak) alınan kadın köleler yani cariyeler “Acemi” statüsü ile saraya girerler. Bunların padiÅŸahla görüşebilmesi mümkün deÄŸildir. Öncelikle padiÅŸahla karşılaÅŸabilecek, konuÅŸabilecek bir eÄŸitime tabi tutulmaları gerekmektedir. EÄŸer bunların içinden gerek zekası, gerek güzelliÄŸi ve kabiliyetleri ile dikkati çeken birisi olursa bunlar daha özel bir eÄŸitime tâbi tutulurlar ki saraydaki 500-600 cariyenin ancak %10’u bu guruba girebilir. Bu %10’un içinden onları yetiÅŸtiren kalfalar ve Valide sultanın dikkatini çekebilenler ancak, has odalık olabilir ki bunlar padiÅŸahın özel hizmetlisi konumundadır.

Eğer Has Odalık olarak ayrılan cariyeler padişahın dikkatini çekmeyi başarabilirlerse, yani padişahla karı-koca hayatı yaşarsa ikbal mertebesine yükselir. Genellikle de ikballer padişahın çocuğunu doğurduğunda Kadın Efendi olurlardı. Bunun bir üst mertebesi Kadın Efendinin Valide sultan olmasıdır ki o da ancak doğurduğu çocuk tahta çıkarsa mümkündür .Özetle bütün kıyamet 600 cariyenin içinden aynı anda sayıları dördü beşi geçmeyen Kadın Efendi ve İkballer yüzünden kopmakta.

Åžunu da belirtelim ki, Osmanlı padiÅŸahı dileseydi o dönemde dünyanın her yerinde olduÄŸu gibi bu 500-600 cariyeyi önünde resmi geçit yaptırıp içlerinden dilediÄŸini de seçebilirdi. Bunu yapabilecek siyasal otoriteye de, cariye köle konumunda olduÄŸu için dinsel özgürlüğe sahipti. Oysa o hareme girerken içeriye haber verilir ve onun geçeceÄŸi yol üzerindeki bütün dairelerin kapıları kapatılır, kazara bir cariye padiÅŸahla karşılaÅŸacak olursa yaptığı edepsizlik sayılır ve o cariye cezalandırılırdı. Öyle ki kitaplar, bu “kazara” karşılaÅŸmalara tahammül edemeyen padiÅŸahların yüksek ökçeli takunyalar yaptırıp Harem’in içinde iken bunlarla dolaÅŸtığını yazdı. GeldiÄŸi anlaşılsın ve yolunun üzerinden çekilsinler diye. Cariyeleri bırakın, çıktığı seferde nikahlı karısını bulunduÄŸu ÅŸehre getirtmeyi unuttuÄŸu için karısının sitem dolu mektuplarını alan padiÅŸahları yazdı arÅŸiv vesikaları.

Koca Sultan’ın sitem dolu mektuba cevabı ise;

“Varın söyleyin Hafsa Sultan’a: Biz gaza kılıcını kuÅŸanmışız. Gayrısından baÅŸkasını gözümüz görmez” olacakdı.

Buraya hatıralarına ve mahremiyetlerine hürmetsizlik olmasın diye isimlerini yazmayacağımız bir hükümdarımızın gözdesi ile arasında geçenleri de almak durumunda kalacağız. Zira köle bile olsa, rızası olmadan padişah ile karı-koca hayatı yaşamadıklarının pratikte delili gibidir bu hatıra.

Koca Sultan’ın aziz ruhundan özür dileyerek;

Kızı anlatır padiÅŸahımızın: “……….. kumraldı, ela gözlü idi, 23 yaşında kadardı. Gayet de iyi tahsil görmüş, son derece zarifti. Daha saraya intisab ettiÄŸi (girdiÄŸi) günden itibaren babam kendisinden pek hoÅŸlanmıştı. Artık, daima onu yanında gezdiriyor, kendisi ile uzun uzun, tatlı tatlı konuÅŸuyordu. Lakin bütün bu “iltifatı ÅŸahaneye” raÄŸmen elâ gözlü dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına “evet” demiyordu. Onun bu ÅŸiddetli mukavemeti babamın kendisine karşı alâkasını daha ziyade arttırıyordu. Bu hal böyle tam beÅŸ sene devam etti. Elâ gözlü güzelde hiç bir deÄŸiÅŸiklik yoktu……….”.

Bir bayram günü, çok güzel görünen kız padiÅŸahın huzuruna girer tebrikini yapar. Hünkar “Hâlâ inadında devam mısın?” diye sorar. Genç kız gözlerini yere indirip susar. Bunun üzerine Hakan “ Hem sen bugün ne kadar güzelsin!” der. Genç kızın bu iltifata cevabı ÅŸu olur: “Efendimiz!! Ömrüm oldukça size canımı feda etmeye daima hazır olacağım. Yanınızdan ayrılmam. Fakat bütün dünyayı bağışlasanız asla hareminiz olmam!.. Çünkü kocam olacak erkeÄŸin yalnız ve yalnız bir karısı, yani tamamen bana ait olmasını isterim, aksi halde kimse ile evlenmem…..”

Güzelden ümidini kesen Hükümdar ona bir konak alır, içini donatır. 45 Yasında gayet dindar bir kıranta (oturaklı, gösterişli, bakımlı, orta yaşlı) zatla evlendirir. Kocasının tek eşi olarak hayatını devam ettirir.

Binyediyüzlü yılların başında İstanbul’a gelen İngiltere Büyükelçisi’nin eÅŸi Lady Montague’nin hatıraları batılıların pek hoÅŸuna gitmedi. Hareme girebilen Lady’nin yazdıkları daha önceki ve sonraki batılıların yazdıklarına ters düştüğü için, gerek o dönemde, gerekse daha sonra Lady Montague’yi yalancılıkla itham eden pek çok yazar çıkacaktı. O’nun ülkesi olan İngiltere’de üstelik de 1800’lü yıllarda, evli bir erkek çok rahatlıkla karısını gazeteye “ihtiyaçtan satılık ev kadını” ilanı vererek satabildiÄŸi için, Osmanlının saraya giren kadın köleye maaÅŸ baÄŸlamasını, eÄŸitim vermesini, sonra da deÄŸerli çeyiz ve mücevherleri ile saraydan âzâd etmesini elbette anlamakta zorlanacak ve inkâr yolunu tercih edeceklerdi.

Aşağıda, onun mektuplarından yaptığımız alıntı, ne demek istediğimizi daha da iyi izah edecektir:

“Bu milletin din ve töreleri hakkında eksik bilgimiz var. Dünyanın bu tarafına seyrek geliniyor. Gelenler de ticaretten baÅŸka bir ÅŸey düşünmeyen tüccarlar. Türkler ise, bunlarla yüz-göz olmayacak kadar ağırbaÅŸlılar. Bu sebeple tüccarların getirdikleri bilgiler yalan yanlış oluyor.

Belki de dünyanın bütün kadınlarından daha hür….. Hayatı hiç aksatmadan, zevkle süren, kaygılardan uzak yaÅŸayan, boÅŸ vaktini komÅŸu ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla, ya da bol para harcayıp yeni yeni modalar çıkarmakla geçiren yeryüzündeki tek kadın.

Avrupa’da hiç bir saray düşünemem ki, orada yabancı bir kadına karşı bu kadar namusluca davranılsın.

Hamamda ikiyüz kadar kadın vardı. Hiç birinde bizdeki gibi alaycı gülüşmeler ve fısıldaÅŸmalara rastlamadım. Üstelik benim için “güzel, çok güzel” dediklerini iÅŸittim. Bir kadının, bir baÅŸka kadın için “güzel” diyebilmesi hâyâl bile edilemez.

Konakların hepsinde bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak bu cariyeler evin hanımına âit hizmetçiler. Evin erkeği ömrü boyunca bunları yolda görse tanımaz. Ne kadar garip değil mi?

Kış geceleri toplanıyorlar, geç vakitlere kadar öyle güzel ve saf eÄŸleniyorlar ki zamanın nasıl geçtiÄŸi hissedilmiyor. Her evde misafir odaları var. İkram ve misafirperverlik Türklerin yaÅŸama kudreti gibi bir ÅŸey…….”

Çok zor ve ağır bir konu olan Harem’i böyle bir kaç satırda özetlemek elbetteki mümkün deÄŸil. Ancak kendimizle, geçmiÅŸimizle barışma çabasının içinde küçük bir damla olmaktı niyetimiz.

Yazımıza bir soru ile son vermek istiyoruz:

Biz, zamanın hiç bir diliminde ve dünyanın hiç bir coÄŸrafyasında sarayına aldığı bir köleden “valide sultan” dediÄŸimiz zamanının “first lady”sini çıkaran bir baÅŸka medeniyet bilmiyoruz.

Siz biliyor musunuz?

Hünkar İskelesi Antlaşmasi

Salı, 06 Kasım 2007

HÜNKAR İSKELESİ ANTLAŞMASI

.

Osmanlılarla Ruslar arasında yapılmıştır. Mehmed Ali PaÅŸa’nın Mısır’da ayaklanması üzerine, devletin güvenliÄŸini saÄŸlamak amacıyla Rusya’dan yardım isteyen II. Mahmud, Fransa’nın Mehmed Ali PaÅŸa’ya destek çıkması üzerine Mehmed Ali PaÅŸa ile anlaÅŸmanın yolunu bulmaya çalıştı. Rus birliklerinin Karadeniz boÄŸazını geçerek Büyükdere önlerinde demirlemesi Fransa ve İngiltere’nin iÅŸine gelmedi. Bunun üzerine Fransa ve İngiltere PadiÅŸah ile Mehmed Ali PaÅŸa’nın arasını bulmaya çalıştılar.

Böylece PadiÅŸah ile Mehmed Ali PaÅŸa arasında 14 Mayıs 1833′de Kütahya antlaÅŸması imzalandı. GeleceÄŸini güvence altına almak isteyen Mısır Valisi Mehmed Ali PaÅŸa, Rus Çarı’na ittifak teklifinde bulunmuÅŸ, Çar’ın teklifi kabul etmesiyle de Osmanlılarla Ruslar arasında Hünkar İskelesi AntlaÅŸması imzalanmıştır.

Bu antlaşmaya göre;

1- Her iki devlette huzur ve güvenlikleri için birbirine yardım edecek.

2- 1829 yılında imzalanan Edirne antlaşması ile bu antlaşmada geçen diğer maddeleri onanmaktadır.

3- Osmanlılar Ruslardan yardım istedikleri takdirde, Rusya karadan ve denizden, her iki tarafında kararlaştırdığı sayıda bir kuvvetle yardım edecek.

4- Yardım isteyen taraf, yardıma gelen tarafın tüm masraflarını karşılayacak.

5- Antlaşma sekiz yıl geçerli olacak.

6- Bu savunma antlaÅŸması 2 ay içerisinde onanacak ve onanan nüshalar İstanbul’da karşılıklı takas edilecek.

Ayrıca antlaÅŸmanın gizli maddesine göre; Rusya herhangi bir Batı devleti ile savaÅŸa girerse, Osmanlı Devleti Çanakkale BoÄŸazı’nı Rusya ile savaÅŸan devletin donanmalrına kapayacak, Rus gemileri ise boÄŸazdan rahatça geçebilecekti.


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -