‘Spor’ Kategorisi için Arşiv

Neden Karakartal?

Salı, 06 Kasım 2007

NEDEN KARAKARTAL?

Besiktas’a bu lakap kara bir günde takildi. Bir gün önce takima hayatini adayan Seref Beyi kaybeden Besiktas Fenerbahçe ile çok önemli hayati bir maça çikiyordu. Beraberlik ya da yenilgi ile sampiyonluga veda edecekti. Iste böyle bir günde 90 dakika rakip kaleye müthis akinlar yaptilar. Tribünlerdeki seyircilerin ‘Kartallar gibi saldiriyorlar. Herbiri birer kartal!’ benzetmesi ile o günden beri Kara Kartal lakabini tasir Besiktas.. O gün golsüzlük bozulmamis, sampiyonluga veda edilmisti, ancak kalici olan birsey vardi. O da Kara Kartal’di.

NEDEN SIYAH-BEYAZ?

Balkan savasindan Osmanli imparatorlugu yenik çikmisti. Koskoca Balkan topraklari artik yoktu. Ülkede bu durum büyük üzüntü yaratti. Özellikle gençler savasin sonucunu uzun süre kabullenemediler. Bu ortamda, adi daha sonra Besiktas Osmanli Jimnastik Kulübü olarak degistirilen kulübün üyeleri Balkan savaslarinda verilen kayiplarin anisina renkleri içinde bulunan kirmiziyi siyaha çevirmeye ve Balkan topraklari geri alinincaya kadar spor alanlarinda siyah-beyaz renklerle mücadele vermeye karar verirler.

Ama ondan sonraki yillarda Balkan topraklari geri alinamadigindan Besiktas’in renkleri kirmizi-beyaz’a döndürülmeden siyah-beyaz olarak kalir.

AMBLEM

Kulüp Armasi ve Anlami

Besiktas’in kulüp armasi kurulus tarihini simgelemektedir. Armadaki ilk beyaz çubuk biri (1), üç siyah çubuk üçü (3), ikinci beyaz çubuk da ikinci biri (1) ifade etmektedir. Armanin tümü dokuz parçadan olusmaktadir ki bu dört rakam yan yana geldigi zaman Hicri takvimdeki 1319′u meydana getirir. Bu rakamin Rumi yil karsiligi ise Besiktas Kulübü’nün kurulus yili olan 1903′dür.

Amblem’deki Türk Bayragi ise Turkiye Futbol Federasyonu’nun hediyesidir.

Besiktas Türk Bayragini kullanma hakkini Yunan Milli Takimiyla oynanan bir maçta Türk Milli Takimini temsil ettigi için almistir. Baska hiçbir Türk Kulübünün böyle bir hakki yoktur.

TARIHÇE

Düsünce ve yazma özgürlügünün olmadigi, hatta toplanti bile yapmanin yasak oldugu bir devirde iki kisi bir araya gelmeye korkarken, yasaklara uymayanlarin agir sekilde cezalandirildigi bir dönemde kuruldu Besiktas…

Güres, boks, barfiks, jimnastik ve halterle baslayan branslar kisa sürede duyulunca katilimlar çogaldi ve kurucu Osmanpasa ve ogullari tarafindan ilk yönetim kurulu kuruldu.

Tabii, sporun suç sayildigi bir ortamda ilk antrenmanlarda sporcularin suç isledikleri gerekçesiyle tutuklandiklari oldu! Kulübün çalismalari bir süre durduruldu.Kulübün adi ancak Osmanli Besiktas Terbiye-i Bedeniye adi altinda çalismalarina yeniden baslayabildi. 1909′da adi tekrar Besiktas Osmanli Jimnastik Kulübü olarak degisti.

Meshur Hasköy Yangininin oldugu gün, Besiktasli gençler yanginin nerede oldugunu ararken, Taskisla’da forma ve sortlarla futbol oynayan Ingilizleri görürler. Oyunu çok begenen Katip Tevfik top birara disari kaçinca mesin yuvarlagi kapip kaçar ve Besiktasa getirir.

Besiktas futbol takiminin ilk temellerini Besiktasli bir genç olan Seref Bey atti. Tüm maddi sikintilar arasinda Besiktas’in ilk futbol takimi kuruldu. En önemli amaç ise rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe ile bu sekilde de rekabete girilebilecegine inanilmasiydi..

1920 yilinda Istanbul Türk Idman Birligi iki grup halinde oynandi. 23 Temmuz’da yapilan Besiktas-Darüssafaka müsabakasini Besiktas alarak sampiyon oldu.

1921-22 sezonunda BJK, 2. kez Pazar Ligine katildi. 14 maçta 10 galibiyet ve 4 beraberlikle tekrar sampiyon oldu.

1923-24 Kurtulus Savasi bitiminde yeni bir döneme giren BJK 22 Agustos’taki final maçini da alarak sampiyon oldu.

Üçüncülükler Serisi! 1924-25 sezonunda 24 takimin katildigi mücadelede Besiktas Galatasaray’a yenilerek 3. oldu.

1925-26 sezonunda maçlarda eliminasyon sistemine geçildi. Çok zayif bir takima yenilerek elenen BJK sezona veda etti. G.saray 1. oldu.

1926-27 yilinda lig BJK, GS, FB, Vefa, Süleymaniye, Beykoz, Harbisye arasinda oynandi. Besitas GS ve Fb’nin ardindan üçüncü oldu.

1927-28 sezonu Amsterdam Olimpiyatlari nedeni ile yapilmadi

1928-29 Besiktas yine Gs ve FB’nin ardindan üçüncü oldu.

1929-30 Besiktas yine FB ve GS’nin ardindan üçüncü olabildi.

1930-31 Besiktas yine FB ve GS’nin ardindan üçüncü olabildi.

Olayli Lig! 1931-32 Maç hasilatlari konusunda federasyonla anlasamayan FB ve GS ligden çekilince ilk yariyi BJK lider kapadi. Ikinci devre o da ligden çekildi, çünkü iki ezeli rakibi yokken oynamak anlamsizdi.

Ilk ikincilik! 1932-33 sezonunda ilk ikincilik alindi. FB ile ezeli maçini oynanyan BJK ilk kez burada Kara Kartal lakabini aldi.

Ve SAMPIYONLUK! 1933-34 sezonunda rakiplerini geride birakan BJK sampiyon oldu.

1934-35 sezonuna fitina gibi giren BJK kulüp içinde cikan iç savaslar sonucu 3. olabildi. Huzursuzlugun nedeni Seref Bey’in çabalariyla kurulan bir tesise onun isminin verilmemesi idi.

1935-36 Huzursuzluk devam etti ve bu sezon da 3. olarak kapatildi.

Averaj Sistemi! 1937-38 Getirilen bu sistemle namaglup olarak ligi 3. bitirdi..

Muhtesem bir Dönem! 1938-39 Bu sezondan itibaren BJK tam 5 kez üst üste sampiyon oldu!

18′de 18! 1940-41 sezonunda BJK rekorlar kirarak yine sampiyon oldu. 18 maçin 18′ini de aldi.

1941-43 Muhresem bir Besiktas.. Gol kralliklari ve sampiyonluk!

Bu sezondan sonra puanlama degisti. Galibiyet 2, beraberlik 1 puan oldu… 1943-44 Sampiyonlugun yine en büyüyk adayi olan BJK tek yenilgisi olmasina ragmen aldigi 2 beraberlikle 2. oldu.

1944-45 ”tamam Besiktas bitti. Artik bir daha sampiyon olamaz” sözlerine BJK’li Hakki Baba’nin cevabi ”Karsilik vermeye gerek yok! Biz cevabimizi sahada veririz” oldu. Gerçekten cevaplarini sahada verdiler ve Kartal bu sezon da sampiyon oldu.

1945-46 Yenilmiyordu Besiktas… Bu sezon da Sampiyonluk!

1946-47 Parlak olmayan dönemler.. Üçüncülük!

1947-48-49 Ikincilik!

1949-50 Bu sezon ve sonraki sezonda da Sampiyonluk!

Ilk Profesyonel Sampiyonluk! 1951-52 il Türkiye profesyonel ligi.. Futbol çig gibi yayiliyor ve pesinden bir sürü insani sürüklüyor! Rakiplerine 7 puan fark atan BJK yine sampiyon..

1952-53 sezonu FB’nin ardindan ikincilik..

1953-54 Yine zirve, yine sampiyonluk!

1954-55 Averaj kurbani olan BJK ikincilik!

1955-56 Averaj kurbani olan BJK üçüncülük!

1956-57 BJK taraftari kahroldu! Ilk kez 5. siraya düsüldü..

1957-58 toparlanamayan BJK ligi 4. bitirdi!

Milli Lig 1957-58 Federasyon kupasi adi altinda lige çikan BJK, GS ve FB2yi yenerek sampiyon oldu.!

1959 Dev Mücadele! ve Sampiyonluk

1962-63 Sampiyonluk kil payi GS’a kaptirildi!

1963-64 Sampiyonluk kil payi FB’ye kaptirildi!

1965-66 Sampiyonluk!

1966-67 Sampiyonluk

Karanlik Yillar!!

1967-81 yillari arasi BJK için karanlik yillar oldu!

1967-68 2.lik!

1968-69 3.lük!

1969-70 9.luk!

1970-71 6.lik!

1971-72 4.lük!

1972-73 6.lik!

1973-74 2.lik!

1974-75 5.lik!

1975-76 11.lik!

1976-77 4.lük!

1977-78 5.lik!

1979-80 11.lik!

1980-81 5.lik!

1981-82 uzun aradan sonra yine sampiyonluk.. ”En Centilmen Takim” ünvani..

1982-83 5.lik!

1983-84 4.lük!

1984-85 Averajla 2.lik!

1985-86 Averajla sampiyon!

1986-87 2.lik!

1987-88 2.lik!

1988-89 2.lik!

1989-90 Sampiyonluk!

1990-91 Sampiyonluk!

1992-93 2.lik!

1993-94 4.lük!

1994-95 Sampiyonluk!

UNUTULMAYANLAR

Besiktas, Türkiye’de kurulan ilk spor kulübü.. Istanbul Ligini kazanan ilk kulüp.. En büyük penalticilar, en büyük voleciler hep Besiktasin.. 5 yil üst üste olmak üzere 8 yilda 7 sampiyonluk kazanan tek takim..

Ilk Kurulan Spor Kulubu (1903)

Ilk Tescil Edilen Spor Klubu(1910)

Ilk Spor Tesisi ve Lokali Kuran Kulup(Akaretler-1909)

Ulu onder Ataturk’un ilk ilgilendigi ve ziyaret ettigi kulup(1914)

Balkan, Canakkale ve Istiklal savaslarinda en fazla sehit veren kulup

Ilk Resmi Istanbul ligi Sampiyonu(1924)

En Fazla Resmi Istanbul Ligi sampiyonu(15 Kez)

Ust Uste Bes Yil Istanbul Sampiyonu Olan Tek Kulup(1939-1943)

Istanbul Liglerinde En Fazla Gol Atan Takim(1 Sezonda 90 Gol, 8 Yilda 599 Gol)

Resmi ligde 18 macta 18 galibiyet alan takim

Resmi liglerde en fazla "namaglup sampiyon" olan takim(7 Kez)

Turk Milli Takimi’ni Temsil Hakki Verilen Tek Takim

Ambleminde AYYILDIZ olan tek kulup

Ecnebilere karsi en iyi neticeleri alan kulup

Ilk Eskirim Sampiyonu Kulup

Ilk Atletizm Sampiyonu Kulup

Ilk Gures Sampiyonu Takim

Ilk Voleybol Sampiyonu Takim

En Fazla Centilmenlik Kupasi Aalan Takim(19 Kez)

Ilk Basbakanlik Kupasi

Ilk Federasyon Kupasi

20 Takim Arasinda Yapilan Ilk Turkiye Ligi’nde Sampiyon Olan Takim

Genc Takimlar Futbo Ligi’nde en cok lstanbul ve Turkiye sampiyonu olan kulup(30 Kez) Otimpiyatlara ilk defa bayan sporcu yollayan kulup (1936-Berlin)

Eskrimde Balkan sampiyonu olan kulup

"19 Mayis Genclik ve Spor Bayrami" fikrini ortaya atip uygulamasini ve kanunlasmasini saglayan kulup

Ulkemizde ilk defa sahnede spor gosterisi ve jimnastik hareketi duzenleyen kulup (1910) (Kadikoy Apollon Sinemasi)

Grekoromen guresi, oncetikle kuluplere, daha sonra da Turkiye’ye yayan kulup

Ilk sualti sportari yapan kulüp

Ilk kitalar arasi seyahat yapan kulup(USA)

i!k boks subesi kuran antronerler yetistiren kulup

Atletizm, eskrim, boks, basketbol, gures ve futbolda Turkiye sampiyonluklan olan kulup

Avrupa takimlarina en fazla oyuncu veren kulup

Turkiye’de dekatlon yarislari yapan ilk kulup

Istanbul’da ilk defa Beynelminel gures turnuvasi yoneten kulup(1910-1911)

Turk Milli Takimi’ni Temsil Hakki Verilen Tek Takim

Sirikla Atlamayi Turkiye’ye getiren kulup(Ressam Namik Ismail)

Ilk maraton musabakasini kazanan sporcu Besiktasli "Maratoncu Ibrahim" dir

Ilk "Atis Poligonunu" kuran kulup

Okullarda "Beden Terbiyesi" dersleri veren kulup

Turkiye’nin en zengin tesislerine sahip kulubu

Turkiyede Gokdeleni olan tek kulup

Turkiyede her bransta "Spor Okullari" acan tek kulup

Altyapisindan futbolcu yetistiren tek kulup

Turkiye Liginde Namaglup Sampiyon olan tek takim

Uc buyukler arasinda en fazla kupayi elinde bulunduran kulup

Ust uste 56 mac yenilmeyen "Yenilmez Armada"

Ust uste en fazla arka arkaya galip gelen takim(18 Kez) Iki senede sadece 1 yenilgi alan tek takim

Resmi Bir macta 10 gol atan tek kulup Fenerbahce’yi ve Galatasaray’i Dunya uzerinde en cok yenen kulup Inonu stadinda 10 sene hicbir Anadolu takimina yenilmeyen tek takim (Taaki Trabzon Maglubiyetine kadar)

İiööçsatatürk Ve Deniz Ve Kürek Sporlari

Salı, 06 Kasım 2007

iiÖÖçsAtatürk ve Deniz ve Kürek Sporlari

Büyük Atatürk’ün bilfiil yaptigi üç spor vardir: Askerlik hayatinda basladigi ve ömrünün son yillarina kadar firsat buldukça sürdürdügü binicilik, istanbul da geçirdigi yaz tatillerinde devamli olarak ugrastigi yüzme ve kürek sporlari…

Yaz aylarinda , Florya Köskünde istirahatte bulundugu günlerde sandala binerek kürek çekmekten pek hoslandigi gerçektir. O’nun kürek sporuyla ilgili bir anisini, 1930 larin ünlü kürek sampiyonlarindan olan rahmetli Prof. Dr. Bedii Gorbon söyle nakletmistir:

- " Hiç unutmam; sene 1935 ve tarih de 29 Hazirandi. Galatasaray Lisesinde son sinif talebesiydim. Rahmetli Müdür Muavini Muslih Peykoglu, aksam çikista beni bekliyordu. Yürü haydi gidiyoruz dedi. Nereye diye sordum. Cevap vermedi Dogru Bebek e gittik. Galatasaray Kulübü denizcilik Lokali bebek teydi o zamanlar. Tek çifte fitayi denize indirmemi istedi Hoca. Fitayi denize indirdim. Ancak ondan sonradirki, bana su hususu açikladi: Gazi , Florya da bizi bekliyor; kürek çekecek, dedi. iste o anda büyük bir heyecanin tüm benligimi kapladigini hissetttim. Adeta tir tir titriyordum.

Bir motör bizi aldi, Florya’ya götürdü. Köskün önünde fitayi motörden denize indirdik. Biraz sonra Atatürk köskün iskelesinde göründü. Ayaginda lastik pabuçlar, elinde sigarasi, üstünde de slip bir yün mayo vardi.

Gazi’yi ilk defa yakindan görüyordum. Ne büyük insandi. Fitaya bindi. Elli metre kadar kürek çektikten sonra yoruldu. Bana dönerek:

-" Senin çok acayip bir sandalin var!.." dedi "Biraz sen kürek çek de göreyim…"

Tam kirkbes dakika Atatürk’ü dolastirdim. insana müthis hamle veren hali vardi. O zamanlar Türkiye rekoru bendeydi. eger kronometre tutulsaydi, bu rekoru çoktan kirmis olurdum o gün.

Gazi bu geziden pek memnun olmustu. Köskün rihtimina çikinca bana döndü:

- " Ne arzu ediyorsun?.." diye sordu.

Ne isteyebilirdim? Zaten dilim tutulmustu. Onun varligi benim için en büyük mükafat degil miydi?…

- "Sagliniz pasam dedim"

Hangi kulüpten oldugumu sordu. Galatasarayli oldugumu söyledim. "Bütün arkadaslarinin gözlerinden öperim " dedi, bizi eliyle selamladi.

Hiç durmadan fita ile Bebek’e kadar kürek çektim. Kulübe geldigim zaman haberi duyan bütün arkadaslarin heyecan içinde beni beklediklerini gördüm. O gece heyecanimdan sabaha kadar uyuyamadimdi…".

Büyük Atatürk’ün binip çektigi bu tarihi tek çifte fita uzun yillar "Galatasaray klübünün denizcilik subesi müzesinde muhafaza edilmisti…

Büyük Atatürk, istanbul’da bulundugu yaz aylarinda özellikle Moda Koyu’nda yapilan yelken ve kürek yarislarini "Acar" motöründen veya "Ertugrul" yatindan izlemekten de büyük haz duyardi. Basta 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayrami münasebetiyle Moda Koyunda yapilan büyük deniz sporlari senlikleri olmak üzere, önemli yarisma günleri "Acar" motöründen veya "Ertugrul" yati erkenden Moda Koyu’na gelip demirler, Atatürk ve beraberindekiler bütün günü burada yarislari izleyerek geçirirlerdi.

Yarismalar veya deniz senlikleri baslayacagi saatte "Acar" motöründen veya "Ertugrul" , Atatürk’ün yarislari en iyi sekilde izleyebilecegi yere gelirdi. Büyük kurtaricinin yarislari izlemeye gelisi denizciler için de ayri bir heyecan ve gurur vesilesi olurdu.

Yarismalara katilacak teknelerin Cumhurbaskanligi yati veya motörü önünden geçerken Atatürk’ü selamlayislari o güne bambaska bir renk katardi. Atatürk , kendisini selamlayan sporculara küpeste kenarindan mukabelede bulunarak onlara en büyük tesviki verirdi.

Yarismalar sona erdikten sonra Cumhurbaskanligi yati veya motörü Moda Koyundan demir alarak Florya istikametinde yola çikarken koyu dolduran yelkenliler ve kayiklarda bulunanlar tarafindan sevgi gösterileri arasinda ugurlanir ve bu tekneler Atatürk’ün yatinin arkasindan Moda Burnu açiklarina kaar sevgi konvoyu halinde giderlerdi…

Deniz sporlari Merkezi Olarak Seçtigi Yer

Atatürk 1937 yilinda Fenerbahçe ve çevresindeki gezinti ve tetkikleri sirasinda Fenerbaçe Burnu’nun Kalamis Koyu’na bakan kiyilarini pek begenmis ve buradaki köhne mendiregin derhal onarilmasini; Fenerbahçe kiyilarinin gençligin deniz sporlariyla ugrasacagi bir merkez haline getirilmesi yolunda ilgililere direktifler vermisti.

Fenerbahçe Burnu’nun Kalamis Koyu’na bakan kiyilarinin bu amaçla degerlendirilmesi ancak onun ölümünden sonra kendiliginden dogan bir ihtiyaçla mümkün olabilmisti.

Bu kiyida bugün istanbul Yelken Kulübü, Fenerbahçe Spor Kulübü ve Galatasaray Spor Kulübü nün deniz sporlari tesisleri siralanmaktadir. Yan yana siralanan bu üç tesis bugün Atatürk’ün bu kiyilar hakkindaki arzusunu dile getirmis olmanin huzur verici tablosunu olusturmaktadir.

Satatürk Ve Fenerbahçe

Salı, 06 Kasım 2007

iiÖÖçsAtatürk ve Fenerbahçe

"Fenerbahçe Kulübünün her tarafa mazhar-i takdir olmus bulunan asari mesaisini isitmis ve bu Kulübü ziyaret ve erbab-i himmeti tebrik etmeyi vazife edinmistim. Bu vazifenin ifasi ancak bugün müyesser olabilmistir. Takdirat ve tebrikatimi buraya kayd ile mübahiyim. "

5.5.1334

ORDU KUMANDANI

Mustafa Kemal

1894 yilindan itibaren, Izmir’den Istanbul’un Kadiköy yakasina yerlesen Lafontaine, Whittall gibi Ingiliz ailelerinin fertleri arasinda oynanmaya baslanan futbol, çevrenin Türk genclerince büyük bir merak, heyecan ve gipta ile seyrediliyordu. Ne var ki, onlarin böyle bir sporu yapmak söyle dursun, adini dahi anmalarina olanak yoktu. çünkü Padisah II. Abdülhamid’in amansiz baski rejimine göre degil onbir gencin, ikisinin bile bir araya gelmesi saltanat icin son derece sakincaliydi. Ancak 1907 yilina gelindiginde Türk genclerinden Ziya (Songülen), Ayetullah ve Necip (Okaner) gizli de olsa bir futbol klübü kurmaya karar verdiler. Semtlerinin adi olan Fenerbahçe’yi isim, Fenerbahçe Burnu’ndaki feneri de amblem olarak sectiler. Kiskançlik ve asaletin timsali Sari-Lacivert ise takimin renkleri olarak belirlendi.

Atatürk’ün, stadina büstünün konmasina izin verdigi tek kulübdür.

1908 Mesrutiyeti’nin ilanina kadar calismalarini gizlice yürütmek zorunda kalan Fenerbahçe, bu tarihten sonra yürürlüge giren Cemiyetler Kanunu’yla tescil edildi ve basaridan basariya kosacak olan bir büyük camia, Türk sporundaki seckin yerini almss oldu.

Büyük kurtarici 3 Mayis 1918 günü Kulübümüzü ziyaret etti ve hatira defterine Kulübü ve üyelerini öven satirlar yazdi. Atatürk, 10 Agustos 1928 günü, 3-3 berabere biten Gazi kupasi maçindan sonra üçü Galatasarayli ve ikisi Fenerbahçali olan bes kisinin önünde aynen sunlari söyledi:

" - Burada üçe üçüz…

çünkü ben de Fenerbahçeliyim!

" Bu arada, 5 Haziran 1932′de Kulübümüzün Kusdili’ndeki binasi yaninca, ilk bagis yine büyük kurtaricimiz Atatürk’ten geldi. Bu önemli olay, kulubümüzün tarihinde gerçekten apayri bir yere sahiptir ve bizi sonsuza kadar mutlu kilacaktir…

Sporun Dünü Ve Bugünü

Salı, 06 Kasım 2007

SPORUN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Günümüzde spor çeşitli özellikleri ile en önemli toplumsal kurumlardan biri olmuştur. Gerek sporcuların performans sınırlarının son derece genişlemesi, gerekse sporun, toplumsal, ekonomik ve po¬litik açıdan büyük önem kazanması sporun niteliğinde ve niceliğin¬de büyük değişikliklere yol açtı. Spor çeşitli meslek grupları arasına yeni bir meslek, sporcu da yeni tip bir "işçi" olarak girdi. Oysa, da¬ha yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar, spor, "boş zamanlan değer¬lendirme ve bedensel gelişme" aracı, yarışma ise bir "eğlence" idi. Günümüzde ise ekonomik açıdan büyük bir üretim ve tüketim alanı ve uluslararası düzeyde İse bir savaş nedeni olabilecek kadar etkili bîr propaganda aracı olmuştur. Sporda amaç da değişmiş, sportmen¬ce bir yarışmanın yerini, kazanmak için her yolun denendiği bir sa¬vaş almıştır. Endüstri devrimini tamamlamış ülkelerde bütün ahlâk ve toplum değerlerini ikinci plana iten performans kavramı, etkisini sporda da göstermiş, yarışma İle kazanma eş anlamlı olmuştur. Bu gelişmeyi daha iyi kavramak için, önce, sporun bir tanımını yapmak gereklidir. Spor sözcüğü latince kökenli olup OF: Delport ve ME dis-port sözcüklerinin kısaltılmış şeklidir (52 J.Oyun, oyalanma, işten uzaklaşma anlamlarını taşımaktadır. Ancak bu anlam ile yetinmek is¬temeyen spor düşünürleri, daha çok sporun amacını ya da bazı özel¬liklerini ön planda tutan çeşitli tanımlar yaptılar (52 ). Kısaca bu ta¬nımlar verilecek olursa:

"Sporun, bugünkü en önemli işlevi, saldırganlık dürtüsü için ba¬rışçı ve arındırıcı bir boşalma olanağı sağlamaktır… Bir ülkenin Ulu¬sal Marşı çalınırken düşmanlık duygularının uyanmadığı tek yer Olimpiyat Oyunlarıdır/’

"Spor, bireyin toplumsal uyumunu sağlamakta, bireylerin ruhsal ve bedensel sağlıklarını güvence altına almaktır."

"Sporun gerçek görevi, genç insanları savaşa hazırlamaktır."

"Spor kitlelerin afyonu, Olimpiyat Oyunları da, bir tür susponsuvarlı milliyetçiliktir."

"Spor başarıyı genişletme ve yarışmada üstün gelmek ve kazan¬mak amacı ile harcanan bir çabadır." :

Ancak, görüldüğü gibi, bu tanımların hiç birisi sporun özünü kavrayamamakta ve bu yüzden, sporun günümüzde gösterdiği gelişmenin ve kazandığı önemin nedenlerini ortaya çıkarabilecek ipuçlarını vermemektedir. Kanımıza göre ilk uygun spor tanımı şöyle olmalıdır.

"Spor; bireyin, biyolojik kökenli içgüdülerin neden olduğu dürtülerin amaca ulaşmasını sağlarken, aynı zamanda temel gereksinmelerini de karşılayan bir davranış biçimidir. Amacı ise, bireysel, toplumsal ya da ekonomik olabilir."

Bireyin, içgüdülerini doyuma ulaştırırken, aynı zamanda temel içgüdülerin bu derece geniş ve kapsamlı bir şekilde karşılayabilen, başka bir davranış biçimi yoktur. Spor, bu nedenle günümüzde ev¬rensel ve toplumsal bir kurum olmuştur.

Ancak sporun bu derece evrenselleşmesi için, bireyin içgüdü ve gereksinmelerini karşılaması yeterli değildir. Sporun bu evrensel boyutlara ulaşması için, diğer bazı koşullar da yirminci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştiler.

İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda başlayan teknolojik patla¬ma, dünyanın görüşünü değiştirdi. Üretim araçlarındaki gelişmeler, bir yandan üretimi ve buna koşut olarak, çalışanların artan üretimden aldıkları paylarını artırıp, onların zenginlik düzeylerini yükseltirken, diğer yandan çalışma saatlerini azaltıp, boş zamanlarının çoğalması¬nı sağladı. Artık, çalışan kesim daha az çalışıp, daha çok kazanıyor¬du. Bu ise, daha çok sayıda insanın gerek sporcu, gerekse seyirci ola¬rak spor ile ilgilenmesini sağladı. Bu gelişmeye ek olarak, kitle ileti¬şim ve ulaşım araçlarındaki gelişmeler de, insanlara dünyanın çeşitli yerlerindeki spor karşılaşma ve yarışmalarını kolayca İzleme olana¬ğı verdi. Bugün artık dünyanın herhangi bir yerindeki bir yarışma için, binlerce insan şehirden şehre, ülkeden ülkeye dolaşmakta, bu¬nu yapamayan yüz milyonlarca insan da aynı yarışmayı evinde rahat bir şekilde oturarak anında televizyondan izleyebilmektedir. İnşaat teknolojisindeki gelişmeler, daha büyük ve daha konforlu stadyumlar yaparak, daha çok sayıda seyircinin, daha konforlu bir şekilde yarış¬maları ve karşılaşmaları izlemelerine olanak verdi. Bütün bu geliş¬melerin sonucu olarak spor, politik alanda etkili bir propaganda, eko¬nomik alanda ise yeni bir tüketim aracı olarak büyük önem kazandı ve çağımızın en önemli kurumlarından biri oldu. Bugün, uluslar ara¬sı spor örgütlerinin yaptırım gücü uluslararası politik örgütlerin yap¬tırım gücünden çok daha fazladır. Örneğin, bugün uluslararası poli¬tik örgütler iki devletin savaşmasını önleyemez ama uluslararası spor örgütleri, savaşan iki devletin ulusal spor takımlarını yarıştırabilirler ve her ikisi de bunu olağan karşılar.

Bütün bu gelişmelerin en ilginç sonucu ise, spor sözcüğünün söz¬lük anlamı ile sporun bugünkü durumu arasında ortaya çıkan çeliş¬kidir. Çünkü çeşitli tanımlara ve sözlük anlamına göre sporda üretim yoktur. Spor üretici olmaktan kaçmalıdır. Oysa bugün spor kurumla¬rının en önemli işlevi üretmek olmuştur. Ve bugün spor dünyanın en değerli işlevi üretmektedir. Bu ürün "Tüketici" dir. Spor malzeme¬sinden turizme ve stadyumlardaki seyyar satıcılara kadar uzayan bir tüketim zinciri ekonomiye büyük katkıda bulunmaktadır.

Bu durumu zamanında fark eden, politikacılar ve işadamları der¬hal işe elkoydular. Çünkü sporun sağladığı bu olanaklardan daha çok yararlanabilirlerdi. Ancak bunun için halk yığınlarının spora göster¬dikleri ilginin sürekli olması gerekiyordu. Bu ise ancak bir tek şekil¬de sağlanabilirdi. "Daha yüksek performans". Bu zorlamanın sonu¬cu olarak, yüksek teknoloji ve bilim işe karıştı. Spor alanları, spor araç ve gereçleri, sporcunun performansını yükseltmeye katkıda bu¬lunacak şekilde geliştirildi. Tıp bilim dalı, fizik bilim dalı ve bu iki bi¬lim dalı içinde ve arasında kalan bir sürü bilim dalları, insanın bedense) gücünün sınırlarını belirlemek ve daha yüksek performansa ulaşmanın yolları aramaya koyuldular. Kazanılan yeni bilgiler ve yöntemler uygulanmak üzere antrenman bilim dalının emrine veril¬di. Antrenmanlar, erken çocukluk çağlarına indirildi, süresi ve sıklığı artırıldı. Böylece "Daha yüksek performans-daha yüksek ilgi, daha yüksek ilgi-daha yüksek performans" kısır döngüsü içine girildi, do¬ping gibi, şike gibi yozlaşma belirtileri ortaya çıktı.

Ancak, bütün bu olumsuz gelişmelere karşın, sporun pek göze çarpmayan bir özelliği varlığını sürdürüyordu. O da "Sporun bir uy¬garlık öğesi" oluşu. Evet, spor bir uygarlık öğesidir. Çünkü uygarlık, çağın kültürel ve teknolojik değerlerini yakalamak ve onlarla iç içe yaşamaktır. Uygar toplumlar tek tip düşünmeye karşı olan toplumlar¬dır. Birlik ve bütünlüklerini, karşıt ve farklı görüşleri bir arada yaşa¬yarak korurlar. Karşıt fikirlere saygı ile katlanırlar. Çünkü, fikre saygı değil fikirleri savunma hakkına saygıları vardır. Uygar toplumlarda yaşayan uygar insan da karşısındakine, kendisinden farklı olma hak¬kı, farklı düşünme hak ve özgürlüğünü veren insandır. Uygar insan, renk, ırk, din ve kültür farkı gözetmeden, bütün insanları sayan, se¬ven ve insan olmaktan onur duyan insandır. Bu tanıma göre, spor ve sporcuda bu özellikler vardır. Sporcu itaatli değildir, disiplinlidir. İta¬at etmek, boyun eğmektir. Disiplin ise, bir benimseme ve karar ver¬me sürecinden sonra gösterilen davranıştır. Sporcu çalışkandır. Öz¬veri sahibidir. Sporcu için, renk, ırk, din, kültür ya da düşünce farkı yoktur. Karşıtlarının ya da takım arkadaşlarının, politik düşünceleri, ırkı, rengi, ulusu, dinsel inançları, toplumsal konum ve düzeyi ya da geldiği toplum onu ilgilendirmez. Karşı takım ya da takım arkadaş¬larının kişisel ve toplumsal özellikleri ne olursa olsun, sahaya çıkar, yarışmayı ya da karşılaşmayı kazanmak için elinden geleni yapar. Kazanır ya da kaybeder. Bu önemli değildir. Onun asıl görevi yarış¬mak, en büyük amacı kazanmaktır. Bunun en güzel örneğini, İranlı ve Iraklı voleybolcular verdiler. İki ülke arasındaki savaşın en sıcak günlerinde, bir uluslararası turnuvada sportmence karşılaştılar. Konu şöyle özetlenebilir. Sporda ileri ülkeler, uygarlıkta da ileridirler ya da uygarlıkta ileri ülkeler sporda da ileridirler.

SPOR PSİKOLOJİSİ

İnsan vücudu, bilindiği gibi fizyolojik, psikolojik ve sosyolojik bir saç ayağı üzerinde iç ve dış dengesini kurmuştur. Bu ayakların her biri, insanın sağlıklı bir yaşam sürmesini ve sağlıklı davranışlar sergilemesine neden olmaktadır. Aşağıdaki satırlarda spor psikoloji ile ilgili bazı temel kavramların tanımlarını bulacaksınız.

Başarının psikolojik önkoşulları nelerdir?

Sportif başarı bedensel performans zihinsel performans ve psikolojik performansın toplamlıdır. Özellikle derby maçları olarak tanımlanan, üstün fizik kondisyon ve mükemmel tekniğe sahip en iyi sporculardan oluşan takımlar arasındaki müsabakalar aslında “psikolojik maçlar”dır. Bu gibi durumlarda başarılı olmak için gereken ön koşullar bilen ve uygulayabilen sporcu ile antrenör başarılı olacaktır. Kazanmak, galip gelmek ya da yenilmemek olarak düşünülmemelidir. Sadece sonucu düşünmek ve ne olursa olsun galip gelmeye çalışmak sporcunun doğru düşünmesini ve doğru davranmasını engeller. Sporcu sadece mevcut potansiyelini sergilemeyi düşünmelidir. Rakibin gücü, maçın önemi, seyircinin tezahüratı, basının izlemesi, sporcu izin vermediği sürece performansını etkileyemez. Sporcu başarısını sağlayanında, engelleyeninde yalnızca kendisi olduğunu bilmelidir. Tek rakip vardır, o da sporcunun kendisi kendisini yendiği zaman, yani izleyicinin, basının, rakibinin, hakemin, hatta hava ve saha durumunun başarısına tanık olmaya hazır beklediğine inandığı zaman kazanmış demektir. Ve sonuç kendiliğinden gelir. Bu güvenle sahaya çıkan sporcu her şeyin kendi kontrolünde olduğuna inandığı için ne gerekiyorsa yapacaktır. Çünkü, beyni ile vücudu arasında önlenemeyecek bir iletişim vardır. Aksini düşünürse vücut da o şekilde hareket eder ve vücut nasıl davranırsa beyin o şekilde düşünür. Panik halinde hareket eden, koordinasyon bozuk, telaşlı davranışlar sergileyen, hakeme sinirle el kol hareketleri yapan, takım arkadaşlarına bağıran bir sporcunun beyni, o gün kötü bir günde olduğunu, her şeyin ters gittiğini, bu kadar şansız bir günde kazanmanın mucize olacağına düşünmeye başlar. Düşüncesinde yenilgiyi kabullenen, kazanacağı konusunda şüpheler olan sporcu, asla kazanamaz. Başarılı sporcu mücadeleyi seven, zorluklarla başa çıkmayı zevkli hale getirebilen, yaratıcı, büyük düşünen ve hayaller kurmaktan korkmayandır. En yeni tekniklerle, en iyi koşullarda ve en bilgili antrenörlerle çalışan, benzer yetenekli birçok sporcudan sadece bazılar şampiyon veya yıldız sporcu olur. Çünkü, onlar psikolojik olarak başarmaya hazırdırlar. Kendine güvenir, yenmek ya da yenilmemek için oynamaz, sadece elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. Yaptığı işten zevk alır ve kendisi izin vermedikçe hiçbir şeyi ya da kimsenin başarısını engelleyemeyeceğini bilir. Kendisi ile ilgili asla olumsuz düşünmez. Sadece o anı yaşar ve hata yapmaktan korkmaz. Olumlu davranışlara yol açacağına inanır. Neşeli rahat ve kendinden emindir.

Sporda psikolojik bilgi edinme nedir?

Bir antrenör sporcularını seçerken ve antrenman planlaması yaparken onların fiziksel özellikleri kadar, psikolojik özelliklerini de göz önünde bulundurmalıdır. Birçok antrenör sporcuların neler hissettiğini çok iyi bildiğini, onları anlayabildiği çünkü daha önce (sporcuyken) benzer şeyleri kendisinin hissetmiş olduğunu düşünür. Ancak bu tür subjektif değerlendirmeler yanıltıcıdır. Sporcular hakkında doğru bilgiler elde edebilmek için bilinçli yöntemler seçilmelidir. Spor psikolojisinde en çok kullanılan tanı koyma yöntemleri; vak’a tarihçesi, gözlem, deney, test ve sosyometridir.

Vak’a tarihçesi: Bir sporcunun hayatı ve özgeçmişi hakkında bilgi toplamayı ifade eder. Bilgiler genellikle anket yöntemi ile toplanır. Gerekli olduğu hallerde sporcuya yakın kişilerle görüşme yapılır.

Amaç sporcunun umutları, hobileri, spor geçmişi, ulaşmak istediği hedefler, evindeki yaşam koşulları, ailesinin tavrı ve eğitim tarzı, geçmişteki başarı ve başarısızlıkları ile okul ve mesleki durumunu tespit edebilmektir.

Gözlem: Yeni bilgiler edinmek için planlı bir şekilde sporcunun gözlenmesidir. Bu yöntem sporda vazgeçilmez tanı yöntemlerinden biridir. Sporcunun bir başkası tarafından gözlenmesi (dış gözlem) sonucu, yorgunluk belirtileri, saldırgan tepkileri, öğrenmedeki ilerlemesi, korkuları, etkileşim şekilleri ve belirli durumlardaki duygusal tepkiler saptanabilir. Bunun yanı sıra sporcunun da kendisini gözleyerek (içebakış) ne zaman heyecanının yükseldiğini, hangi durumlarda dikkatini tam olarak toplayabildiğini özel antrenman ve yarışmalarda ne düşündüğünü, neler hayal ettiğini saptaması yararlı olur

Deney: Bir olayın planlı ve kasıtlı olarak gerçekleştirilmesidir. Sporda deney ve testi kesin olarak birbirinden ayırmak olası değildir. Deneyde daima bağımlı bağımsız değişkenler bulunur. Bağımsız değişken deneyi yöneten kişi tarafından tespit edilip düzenlenir. Bağımlı değişken ise tespit edilmiş koşulları bağlı olarak gözlemlenen değişiklilerdir. Örneğin, uykusuzluğun basketboldeki isabet yüzdesi üzerine etkisi araştırıldığında, uykusuzluk bağımsız değişken, isabet yüzdesi bağımlı değişkendir.

Test: Sporda test yöntemleriyle hem yetenekler hem de kişilik özellikleriyle ilgili bilgiler toplanır. Örneğin zeka testleri, fiziksel uygunluk testleri v. b Bu testlerin kullanım, uygulama ve değerlendirilmesi ilgili test prosedürüne uygun yapılmalıdır.

Sosyometri: Bir grup veya takımın öncelikle duygusal yapısını belirlemeye yarayan tüm çalışmaların ortak adıdır. Bu çalışmalar belli kriterlere göre kabul görme veya reddedilme yoluyla gerçekleşir. Böylece gruptan dışlananlar ve sevilen kişiler ile grup içi ilişkiler ve sorunların nedenleri tespit edilebilir

Antrenörlerin, ancak tanı koyma yöntemleriyle sporcuları hakkında doğru bilgilere ulaşmaları ve buna dayanarak sporcuların gelecekteki davranışlarını hem tahmin etmeleri hem de sevk ve idare etmeleri olasıdır

Sporda düşünce süreçleri nelerdir?

Sporda düşünce sürecinin özelliklerinin ve çeşitlerinin bilinmesi hem antrenörün, hem de sporcunun teknik ve taktiği bilinçli olarak uygulayabilmesi açısından yararlıdır. Yarışmalar sırasında son derece heyecan duyulan ortamlarda ve her an beklenmedik durumlarla karşı karşıya olan sporcunun her şeye rağmen kendinden isteneni yapabilmesi hiç de kolay değildir.

Yarışma devam ederken bulunduğu pozisyon içerisinde hedefi, kendi durumunu, takım arkadaşlarının ve rakibin durumunu süratle değerlendirerek doğru hareket etmek zorundadır. Yapılan her hatayı veya olası daha uygun hareketi dışarıdan kolaylıkla gözleyip eleştirmek olasıdır. Sporcudan yoğun yüklenme içerisinde ve süratle hareket ederken mantıklı ve doğru hareket etmesi beklenir. Antrenörler genellikle antrenmanlar içinde söylediklerine uygun davranan sporcunun yarışmalarda bunları unutmuş gibi davranmalarını anlamakta güçlük çekerler. Oysa bilinme gerekir ki yarışmalarda gerçekleştirilmesi istenen düşünce süreçleri ancak yarışmaya benzeyen anlam ve önemi olan ortamlarda öğretilebilinir. Ve sporcunun deneyini geçirdiği hazırlık sezonu ile sporun türü, düşünme şeklini etkiler. Sporda görülen düşünce çeşitleri aşağıda örneklenmeye çalışılmıştır.

Somut düşünce: Özellikle küçük yaştaki sporcuların düşünme şekli, somut olarak algılanabilene bağlıdır. Bu yüzden oyun içindeki olası gelişmeleri önceden zihinde canlandırarak soyutlamaları olası değildir. Ancak 10-12 yaşından itibaren sporcudan somut düşünceyi gerçekleştirmeleri beklenebilir.

Yeniden üretilen düşünce: Yeni ilişkileri kavrama ve yeni çözümler geliştirmede büyük yarar sağlar. Yeni hareketler bulunması bunlar arasında bağlar kurulması yeteneğidir. Ve hayal gücüyle yakından ilişkilidir. Özellikle dans, artistik patinaj, ritmik cimnastikte yaratıcı düşünce yeteneğine gereksinim vardır. Ama genelde tüm performans sporcuları için yaratıcı düşünce zorunludur

Kavram düşüncesi: Hareketlerin öğrenilmesi ve uygulanmasında temel oluşturur. Sözlü olarak yapması gerekeni anlayabilen sporcu, becerilerini daha net ve istenen hedefe yönelmiş olarak gerçekleştirebilir.

Her kavramın bir içeriği vardır. Bu kavramın açık ve net olarak ortaya konması daha çabuk öğrenilmesini sağlar. Bu antrenör ve sporcunun birbirini anlayabilmesi için şarttır.

Soyut düşünce: Sporcunun edindiği deneyimleri göz önünde bulundurarak karşılaştığı benzer sorunların üstesinden gelebilmesini sağlar. Bu sayede sporcu var olan yetenek ve becerilerini sonuç elde etmeyi sağlayacak şekilde organize edebilir.

Sezgisel düşünce: Sporcunun daha önceden edindiği benzer bir deneyim olmamasına karşı yeni olan sorun ile ilgili çabuk ve doğru karar verebilmesidir. Örneğin sporcunun uygulanmakta olan taktiğe uygun olmayan bir harekete bulunarak takımına sayın kazandırması ya da antrenörün iyi bir oyuncuyu görünen bir neden olmaksızın değiştirmesi gibi.

Kontrollü düşünce: Sporcunun kendi hareketlerini analiz edebilmesi ve hatayı kendi dışındaki nedenlerle(rakip, antrenör, takım arkadaşları, hakem v. b)aramak yerine, kendi yanlışlarını tespit etmeye yönelmesidir. Bu sayede sporcu kendisini bilinçli olarak izleyerek var olan yanlışlarını düzeltebilir.

Batıl düşünce: Bu düşünce şeklinde, arasında ilişki bulunmayan olay da nesnelerle başarı ya da başarısızlık arasında ilişki kurulmaktadır. Örneğin belli bir forma, maskot, muska, v. b Bağımlı şekle gelmedikten sonra özellikle genç sporcularda duygusal dengenin korunması açısından yararlı olabilir.

Sporda hedef belirlemenin önemi nedir?

Sporda hedef belirleme, sporcunun amacına ulaşabilmek içim öncelikle elde edilmesi gereken özelliklerin ortaya konulması anlamına gelir. Hedeflerin belirlenmesi, sporcunun performansını geliştirmek için planlamalar yaparken antrenöre yol gösterir.

Sporcudan beklenenlerin neler olduğunu açık ve anlaşılır biçimde ortaya koyacağı için de sporcunun motivasyonunu artırarak, çalışmanın kalitesini yükseltir. Sporda hedefler belirlenirken sporcunun sahip olduğu fiziksel ve psikolojik beceriler göz önünde bulundurulmalıdır.

Ulaşılması çok zor olan hedefler ya da hemen başarılabilecek kolay hedefler bir yarar sağlamaz. Sporda yeni başlamış, kendi kapasitesi ve spor branşıyla ilgili yeterli bilgisi olmayan genç sporcularda hedef belirlemeyi antrenör yapılmalıdır.

Ancak, ilerlemiş sporcularda, hedefin sporcunun kendisi tarafından belirlenmesi sporcunun daha istekli ve sorumlu davranmasını sağlar. Bu durumu antrenör ve sporcu arasında samimi ve güvene dayalı bir ilişki bulunmalı, sporcunun hedeflerini belirlemesine ona yardımcı olmalıdır.

Sporcunun eğer varsa o andaki hastalık veya sakatlık gibi problemleri unutulmamalı, onlar da göz önüne alınmalıdır. Hedeflerin ne zaman ve ne düzeyde olduğu bilinmelidir. Örneğin; hafta sonu oynanacak basketbol maçında 5 tane üç sayılık atış yapabilmek veya 10 savunma ribauntu alabilmek gibi. Genelde sporcular ve antrenörler hedefleri maçı kazanmak olarak belirler. Oysa maçı kazanmak sporcuların kendi dışındaki başka faktörlere de bağlıdır. Örneklersek ; rakibin durumu, izleyicilerin etkisi, hakem, hava durumu v.b

Bu nedenle sonuç yerine performans düzeyi ile ilgili hedeflerin belirlenmesi daha doğru olabilir. Performans hedeflerinin gerçekleşmesi sonucunda başarı kendiliğinden gelecektir

Hedefler ulaşıldıkça basamaklı olarak yükseltilebilir. Hedefler sadece yarışmalar için değil, antrenmanlar için de belirlenmelidir. Sporcu yarışmadan daha uzun bir süreyi antrenmanlara ayırmaktadır. Hedeflerin belirlendikten sonra not şeklinde yazılarak sporcunun sürekli görebileceği bir yere asılması yararlı olur. Hedefler başarıldıkça abartılı olmayan ödüller verilmesi sporcunun motivasyonunu devam ettirecek ve kendine olan güvenini artıracaktır. Sporcunun hedefleri yanımda takımlar için de hedefler belirlenebilir. Ancak takım hedeflerinin sporcu hedefleriyle ilişki olmasına dikkat edilmelidir.

Takım hedeflerinin belirlenmesi sporcuların birlikte çalışma ve başarma isteğini artırır. Belirlenen hedeflere ulaşılabilmesi için sporcunun antrenörü yanında, takım arkadaşları ve ailesi tarafından da desteklenmesi gerekir. Hedeflerin zihinsel hayal edilmesi onların gerçekleştirilmesinde etkili bir yoldur. Belirlenen hedeflerin neler olduğu, ne zaman gerçekleştirilmesi beklediği kartoteksler üzerinde yazılarak takip edilmeli ve kaydedilen ilerleme ile ilgili bilgiler sporcuya bildirmelidir.

Ama her şeyden önce sporcu ve antrenörü hedef belirlemenin yararına ve zorunluluğuna inandırmak gerekir.

MOTİVASYON

İnsanlar kendi ihtiyaçlarını karşılamak için motive olurlar.

Eğer sporcularınızın ihtiyaçlarının neler olduğunu anlarsanız ve bu ihtiyaçlarını karşılamalarına yardım edebilecekseniz, onları motive edecek anahtarı elde etmişsiniz demektir.

Sporcularımızla tek tek görüşüp, bu sezon neden spor yapmaya karar verdiklerini özellikle öğrenmeniz gerekir. Sporcularınızın neden spor yaptığı hakkında daha fazla bilgi edindikçe, onların davranışlarını anlamak, ve motivasyon sorunlarıyla uğraşmak daha kolay olacaktır.

Spor psikologları gençlerin iki önemli ihtiyacının şunlar olduğunu belirlemişlerdir.

• Eğlenmek; teşvik ve heyecanı da içerir

• Kendini değerli hissetmek; yeterli ve başarılı hissetmeyi de içerir.

Bu bölümde sporcularınızın bu iki ihtiyacının karşılanmasına nasıl katkı¬da bulunabileceğinizi Öğreneceksiniz.

İhtiyaçlar, Ödüller, Motivasyon

Antrenörler, spora katılımlarını sağlayarak, sporcuların motivasyonunu etkileyebilirler. Farklı sporcuları, farklı zamanlarda farklı şeyler motive eder

veya ödüllendirir. Kupalar, madalyalar, para, Övgü, ve bir turnuva seyahati

dış kaynaklı ödüllere örnektir—bunları oyunculara başkaları verir, İç kaynaklı ödüller, oyuncular spora katıldığında içlerinden tatmin olmalarını

sağlayan şeylerdir. Eğlenmek, kendini yeterli ve başarılı hissetmek iç kaynaklı ödüllerdir.

Başkaları tarafından takdir edilmek ve kupa almak gibi dış kaynaklı ödüller motive edici olabilir, fakat iç kaynaklı ödüller değer kazandıkça bunlar daha az önemli hale gelir. Dış kaynaklı ödüllerden farklı olarak iç kaynaklı ödüller ateşleyicidir. Antrenör olarak bunu sizin temin etmeniz gerek¬mez. Yapmanız gereken, her oyuncuya kendi iç kaynaklı ödülüne ulaşma¬sını sağlayacak maç ve antrenman koşullarını yaratmaktır. İyi motivasyon

kaynağı olan antrenörler, oyuncuları motive etmezler. Bunun yerine, oyuncuların kendini motive edeceği uygun iklimi ve şartları yaratırlar. Ve iç mo¬tivasyonun oluşmasına yardım edecek dış kaynaklı Ödülleri ustaca kullanır¬lar. Oyuncular, eğlenme, ve önemli hissedilme gibi iç kaynaklı Ödüllerden mahrum kalırsa oynama motivasyonunu kaybeder ve bırakmaya aday olurlar. Bu bölümün ilerki kısımlarında ödüllerin özel kullanımını daha de¬taylı olarak ele alacağım, fakat şimdilik iç kaynaklı Ödüllerin uzun vadede en iyi motivasyon kaynağı olduğunu aklınızda tutun. Şimdi en önemli iki iç kaynaklı ödüle daha yakından bakalım: eğlenmek ve kendini önemli hisset¬mek.

Eğlenme Gereksinimi

İnsanlar sadece spor değil, her türlü oyunu neden oynar? Bu soru asır¬lar boyu filozofların ve bilim adamlarının merakını çekmiştir. Ancak yakın zamanda bunun nedenini öğrenmeye başladık. Her birimiz belli bir teşvik ve heyecan ihtiyacı ile doğarız; buna genellikle harekete geçme (uyarılma) ihtiyacı denir ki, ben buna sadece eğlence derim.

Optimal Uyarılma

Uyarılma seviyeniz çok düşükken sıkılırız ve teşvik/tahrik ararız. Uyarılmanın esas amacı eğlence aramak olduğu zaman, biz buna "oynama" deriz. Bazen de kendimizi istediğimizden daha fazla uyarılmış buluruz ve endişe¬li ve ürkek hale geliriz. Sonra da bir şekilde uyarı düzeyimizi düşürmeye çalışırız.

Diğer bir ifadeyle, insanlar optimal bir uyarı seviyesine ihtiyaç duyarlar ne çok fazla, ne çok az. Bu optimal uyarı düzeyi kişiden kişiye değişir. Hepimiz, fazla uyan ile başarılı olan veya çok az uyarı ile yetinen insanlar tanırız. Kişiden kişiye değişen sadece optimal uyarı seviyesi değildir, gün içinde hepimizin daha fazla veya az uyarıyı tercih ettiğimiz periyodlar vardır. Eğer antremanlarımızı normal olarak akşam üstü yaparken sabah erken saate alırsanız, bunun doğru olduğunu göreceksiniz.

Akış Duygusu

Optimal uyarıyı arzu edilebilir yapan nedir? Neden bunu ararız? Bunun ce¬vabı optimal uyarıyı yaşarken kendinizi nasıl hissettiğinizde yatar, ki bir bi¬lim adamı buna "akış duygusu" demiştir. Akış, kendinizi bir faaliyete tam olarak verdiğinizde ortaya çıkar; zaman kavramını kaybederiz, her şeyin düzgün gittiğini hissederiz, zira can sıkıntımız veya endişemiz yoktur.

Akışı yaşarken, dikkatimiz faaliyetin tam ortasında yoğunlaşmıştır ve bu da kendiliğinden konsantrasyon sağlar. Akış içindeyken kendimizle ilgilen¬meyiz zira düşüncelerimiz faaliyete odaklanmıştır. Ne sıkıntı, ne de baskı duymadığımız için, kendimizi ve çevremizi kontrol ettiğimizi hissederiz. Bir sporcu bunu şöyle açıklamıştır: "Yaptığınız işle o kadar meşgulsünüzdür ki, kendinizi oyundan ayrı olarak düşünemezsiniz."

Akış duygusu mutluluk vericidir ve iç kaynaklı ödülü sağlar. Faaliyetle¬re sadece akış duygusunu tatmak için katılırız çünkü bu eğlencelidir. Spor¬lar da şüphesiz gençler arasında popülerdir, zira uyarılmayı optimal seviye¬ye yükselterek eğlenmeyi sağlar.

Ama her zaman değil. Bazı gençler için spor basit bir eğlence değildir; yeterli uyarıyı sağlamazlar veya aşırı uyarırlar. Antrenörler, sporu sıkıcı ve monoton veya sporcunun endişe edeceği kadar tehlikeli hale getirmenin sorumlusudurlar. Şimdi burada genç sporcuların optimal uyarı ve dolayısıyla akış duygusunu kazanmasına yardım edecek bazı öneriler bulacaksınız.

• Öğrenilecek ve uygulanacak becerilerin güçlük derecesini sporcunun ye¬teneğine uygun olarak düzenleyin. Görev mücadele duygusu yaratacak kadar zor olmalı, fakat başarı ihtimali görmelerine engel olacak kadar da güç olmamalıdır. Bu çok Önemli nokta şekil 6.2′de gösterilmiştir. Eğer sporcuların yeteneği fazla, fakat görev kolay ise sıkılırlar. E-ğer sporcuların yeteneği az, fakat görev zor ise endişe duyarlar. Fa¬kat yetenekleri mevcut zorlayıcı özelliğe makul bir derecede ya¬kınsa, sporcunun akışı hissetmesi ve eğlenmesi o kadar imkan dahi¬lindedir.

• Antremanları, değişik egzersiz¬ler ve beceri geliştirecek etkin¬liklerle teşvik edici hale getirin.

• Bundan da öte, gençlerin, yeni re becerileri öğrenmelerine yardımcı olacak etkinlikler tasar¬lamalarına izin verin.

• Kendilerine sıra gelinceye kadar uzun süre beklemeleri yerine, herkesi fa¬al tutun. Bu bölümün ilerideki kısımlarında ve Kısım IU’de verilecek olan önerileri uygulayarak antremanları da maçlar kadar eğlenceli hale getire¬bilirsiniz.

• Antrenman ve maçlar sırasında devamlı talimat vermekten kaçının. Spor¬culara size dikkat etmedikleri ve faaliyeti özümsemedikleri zaman süre tanıyın. Müsabaka sırasında sizin devamlı olarak çizgi kenarından tali¬mat yağdırmanız sporcuların akış duygularını engeller.

Diğer Eğlence Kaynakları

Eğlence için optimal uyarı ve akış elde etmeye çalışırken, sporcular eğlence¬yi, sporla olan ilgilerini paylaşan diğer gençlerle birlikte olmakta bulurlar. Bu katılma sebebini fark edemeyen antrenörler istemeyerek, sporculara ta¬kım arkadaşları ile sosyal ilişki kurma fırsatı vermeyen bir takım havası ya¬ratırlar. Bu, oyuncuların sosyalleşmesini ve kendiliğinden oluşan havai olaylara katılma fırsatını büyük çapta azaltan aşırı disiplinli antrenman veya müsabakalarda meydana gelir. Antrenörler takımda, oyunculara sanki aynı takımda değil de birbirlerine karşı oynuyormuş hissini veren bir rekabet or¬tamı da yaratabilirler.

Sporcuların sporu bırakma nedenini araştıran çalışmalar sonucunda, eğ¬lenmenin sporcu için ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Sporu bırak¬manın en sık görülen nedenleri şunlardır:

• Diğer etkinlikleri daha eğlenceli buldum.

• İlgimi kaybettim.

• Yeterince oynayamadım.

• İşe yaramadı ve keyif vermedi.

• Antrenörden hoşlanmadım.

Eğer spora katılmada eğlence unsurunu kaldırırsanız, sporcuları da çıkarmanız gerekir. Ve tamamen bırakmasalar bile, motivasyonları önemli öl¬çüde kaybolur.

Öyleyse sporcuları nasıl motive edersiniz? Anahtarın bir tanesi, sporu sıkıcı ve baskı yaratıcı değil, zorlayıcı ve heyecanlı hale getirerek, eğlence ihti¬yaçlarını karşılamalarına yardımcı olmaktır. Diğeri ise değerli olduklarını hissetme ihtiyaçlarını tatmin etmelerine yardımcı olmaktır.

Kendini Değerli Hissetme Gereksinimi

Hepimiz, başarıyı yakalamak, yetenekli ve değerli insanlar olduğumuzu

hissetmek gibi temel ihtiyaçları paylaşırız. Toplumumuzda, değerimizin

büyük çapta başarma yeteneğimize bağlı olduğunu çabucak öğreniriz. 5 yaşındaki çocuklar bile bunu anlar ve sporla bağlantılı olarak bunu şöyle formüle ederler.

Galibiyet = Başarı

Yenilgi = Başarısızlık

Bundan dolayı, katılmak sporcuları potansiyel olarak tehdit eder, çünkü başarılarını kendilerine olan saygılarıyla özdesleştirirler. Kazanmak başarılı olmaktır, yetenekli olmaktır, değerli bir insan olmaktır; kaybetmek ise başa¬rısızlık, yeteneksizlik, değersizliktir.

Sporcular makul bir miktar başarıyla tanıştıkları zaman bu onların yete¬nek duygusunu güçlendirir, diğer yönden ise daha mükemmele ulaşma dürtülerini pekiştirir. Fakat sporcular başarıyla tanı sam azlarsa, kendilerini başarısızlıklarından dolayı suçlarlar ve bunu yeteneksizliklerine bağlarlar. Tekrarlanan başarısızlıklarda, sporcular başarıdan emin olmadıkları takdir¬de, onurlarını en azından başarısızlıktan kaçınmak suretiyle korumaya ka¬rar verebilirler. Erken gelen başarı veya başarısızlığın yaşanması, iki çok farklı sporcu tipini ortaya çıkarar: biri başarıya ulaşmak için motive olmuş¬tur, diğeri başarısızlıktan kaçınmak için motive olmuştur.

Galipler Neler Düşünür?

Başarıya motive olan sporcular, başarısızlığa motive olmuş sporculara nazaran, galibiyete ve mağlubiyete çok farklı yaklaşırlar. Wendy Winner, örnek bir basan motivasyonlu sporcu olup, galibiyeti yeteneğinin bir sonucu ola¬rak görür, bu da ona yeniden kazanacağına dair güven telkin eder. Wendy bazen bir başarısızlıkla karşılaşırsa, bunu yetersiz gayret göstermesine bağ¬lar; bu gerekçe onun yeteneksizliğini yansıtmadığı için kendine olan güve¬nine tehlike teşkil etmez. Wendy, başarmak için sadece daha çok çalışmaya ihtiyacı olduğuna inanır. Dolayısıyla başarısızlık, motivasyonunu azalt¬maktan ziyade artırır.

Wendy için, spor yapar¬ken tesadüfi bir başarısızlık kaçınılmazdır ve kendisin¬den kaynaklanan bir hata değildir. Dolayısıyla makul düzeyde başarısızlık riskini almaya isteklidir başarı için risk almak gereklidir. VVendy ve onun gibi sporcu¬lar, kendileri için şüphe et¬mek ve üzülmekten ziyade, enerjilerini sporun meydan okuyan yönüne çevirirler. Başarıları için itibar kazanır¬lar ve başarısızlıkları için so¬rumluluğu yüklenirler. Bu sporcularımıza kazandırma¬nız gereken sağlıklı bir dav¬ranıştır.

Mağluplar Nasıl Düşünür?

Tam tersine, başarısızlığa motive olmuş, kendinden şüphe eden, endişeli Larry Loser ile tanışın. Larry başarısızlıklarını yetenek eksikliğine ve ender başarılarını da şansa, veya zayıf veya beceriksiz rakiplerine bağlar. Bu dü¬şünce tarzı felaket yaratır; Larry başarısızlık için kendini suçlar, başarıları için ise ya çok az özgüven kazanır ya da hiç kazanmaz.

Larry Loser gibi sporcular, bu kötü durumu değiştirecek güce sahip olmadıklarına inanırlar, çünkü bundan önceki deneyimleri onlara ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar sonucun hep aynı olduğuna inandırmıştır: başarısız¬lık. Vardıkları sonuç şudur, "Çalışmanın faydası olmadı, dolayısıyla benim sorunum yeteneksizlik. Öyleyse neden çalışayım?

Spor galipleri ve mağlupları çok net bir şekilde belirler, Larry Loser gibi başarısızlığa motive olmuş sporcuların, kendilerine güvenlerini korumak için, katılmamak veya başarısızlıktan kaçınmak için manevra yapmaktan başka pek az seçeneği vardır. Birçok arkadaşının sporu bırakması¬nı önermesine rağmen, aile, ant¬renör ve meraklı bakışların baskı¬sı Larry’nin oynamaya devam et¬mesini sağladı ve "ödül için" oynayarak kendine güvensizlik baskısından korunmayı öğrendi.Azami gayretini sarf etmek yerine, Larry, hemen hemen farkına varmadan sadece ödül için çaba gösterir, ve eğer başarısız olursa,sadece yeterince gayret sarf etmediğini söyleyebilir. Bunu niye ya¬par? Çünkü azami gayretini gös¬terip de başarısız olursa, başkala¬rı onun yeteneksiz olduğunu an¬layacaklardır. Larry’nin düşüncesine göre diğerlerinin onun yetenek eksikliğini anlaması yerine ki bu onun için değersiz olmakla eşan¬lamlıdır çaba sarfetmemek daha az tehdit edicidir. Azami gayreti sarf etmemeyi tercih etmek, kaçınmak için ümitsizce çabaladığı başarısızlığın ihti¬malini artıran bir trajedidir.

Ama trajedi daha da büyür. Antrenörler genellikle başarıyı Ödüllendirir¬ler, zira bu daha adil görünür herkes yetenekli değildir, ama herkes gayret

gösterebilir. Larry Loser ve onun gibi başarısızlığa motive olmuş sporcular

için, tam bir gayret göstermek yeteneksizliğinin keşfedilmesi riskini taşır.

Antrenörün teşvikinden sonra başarısızlık göstermesi, antrenörü şaşırtır ve¬

ya kızdırır. Antrenör bunun motivasyon eksikliğine yorar, fakat Larry motivasyonsuz değildir. Tam tersine -öz güvenine olan tehditten kaçınmaya- çok iyi motive olmuştur. Bu bir kısır döngü haline gelir.

Larry Loser’ın diğer bir genel numarası da, kendini mazeretlerle donatmasıdır. "Bacağım ağrıyor," "Ayakkabım iyi değil," "Gözüme bir şey kaçtı", "Kendimi iyi hissetmiyorum," vs.

Takımında Larry Loser’ler olan antrenörler, sorunu sık sık, onlara bazı başarılar tattırarak çözmeye çalışırlar. Ama sporcular bir kere Larry gibi düşünmeye başladıklarında, antrenörü daha da şaşırtıp, hüsrana uğratacak şe¬kilde, başarıyı kabullenmeme eğilimine girerler. Başarısızlığa motive spor¬cular kendilerine güvenlerini kazanmak için başarıyı kabullenmek isteme¬lerine rağmen, kendilerinden tekrar başarı bekleneceği korkusuyla bunu reddederler. Başarının gerçekleşmesinden o derece korkabilirler ki, kasıtlı olarak galip gelmekten kaçınırlar. Başarısızlığa motive sporcular, kendi başa¬rılarını kabullenmeyi öğrenmeye başlayıncaya kadar, yeteneklerine ve dola¬yısıyla kendilerine olan güvenlerini artırma ümidi yoktur.

Takımınızda, hem Wendy VVinner’ler, hem Larry Loser’ler, hem de bu iki sporcunun özelliklerine değişik derecelerde sahip sporcular bulacaksınız. Larry Loser ve onun gibi olmaya meyilli sporcuları tanımanız ve onların motivasyon sorunlarını yanlış teşhis etmemeniz Özellikle önemlidir. Larry Loser’in sorunu çözülemez gibi görülüyorsa da öyle değildir. Biraz sonra bir çözüm şekli önereceğim.

Gerçekleşen Kehanet

Sporcuların basarı veya başarısızlıklarına sebepler bulmaları gibi, antrenör¬ler de böyle şeyler yaparlar. Bu sebepler ifade edildiğinde antrenörleri sporcularından, onların performans motivasyonunu etkileyecek belli bazı beklentilere iter. Doug’un durumu bunun nasıl meydana geldiğini gösterir.

Doug geçen sezon, onu antremanlarda sık sık cesaretlendiren Antrenör Hanson’ın yönetiminde başarıyla basketbol oynadı. Bu sezon, yeni antrenör Mr. Johnson’un yönetiminde bir türlü "havasını" bulamadı. Kendine fazla güveni olmayan Doug, kötü oynamasını giderek yetenek eksikliğine bağla¬maya başladı. Antrenör Johnson’un onun yeteneğini fazla önemsemediğini, Çünkü ona yardımcı olmak için çok az zaman ayırdığını ve antrenör Han-son’dan çok daha az teşvik ettiğini hissetti. Doug’un endişeleri arttıkça da¬ha da kötü oynamaya ve yavaş yavaş işi sermeye başladı. Bir süre sonra, te¬sadüf bir iyi performans ve antrenör Johnson’un teşviki bile fayda vermedi.

Doug, teşvikine gereken olumlu tepkiyi göster m ey ince, antrenör Johnson’un cesareti kırıldı ve Doug’un gayret göstermemesini tembelliğine verdi. Sonuçta kaybolan hevesi yavaş yavaş yeniden kazandırma ümidiyle, antrenör Johnson Doug’u birinci takımdan çıkarıp ikinci takıma gönderdi. Şimdi, işe yaramadığına daha çok inanan Doug takımdan ayrıldı.

Antrenör Johnson, Doug’u ikinci takıma göndermekle, ona, açıkça beklentilerini boşa çıkardığını belirtmişti. Fakat antrenörler çoğu zaman bek¬lentilerini daha dolaylı olarak iletirler. Örneğin, kendilerinden daha fazla şey bekledikleri oyuncuları daha sık ödüllendirirler. ("Zamanımı niye bu çocukla harcayayım ki?") Antrenörler takıma daha fazla katkıda bulunma¬larını sağlamak için daha iyi oyuncularla daha yakın ilişkiler kurabilirler. Bu mesajlar dolaylı olabildiği halde, gençler bunları çok kolay kaparlar.

Bu beklentiler sporculara iletildiğinde, sporcular antrenörlerinin kendi¬leri için yaptıkları tahminleri gerçekleştirmek için çalışabilirler. Tabii bu beklentiye dönüşen tahminler olumlu veya olumsuz olabilir.

Tahmin edeceğiniz gibi başarısızlığa motive sporcular olumsuz beklentilere en hassas olanlardır. Zaten kendilerine güven duymayan bu sporcular, antrenörün kendilerinden fazla bir beklentileri olmadığını fark ettiklerinde, bu sadece onların şüphelerini güçlendirir: "Hoca iyi olmadığını düşünüyor, öyleyse ne diye çabalayayım?" Başarısızlığa motive sporculara olumlu bek¬lentiler iletildiğinde, bunları da, tesadüfi başarıları reddettikleri aynı neden¬lerle reddederler.

Diğer taraftan başarıya moti¬ve olmuş kendilerine güveni yüksek sporcular genellikle antrenörlerinin veya başkaları¬nın olumsuz beklentilerini red¬dederler. Onlardan bekleneni yapmak yerine daha fazla çalı¬şarak, başkalarına hatalarını göstermek isterler. Olumlu bek¬lentiler, şüphesiz, başarıya moti olmuş sporcuların kendi yete¬neklerine olan inançlarını daha da güçlendirir.

Buraya kadar, sporcularını¬zın motivasyonunu etkilemek için olumlu yönde birşey yapıp yapamayacağınız hususunda endişe ediyor olabilirsiniz. Ba¬şarıya motive olmuş sporcu ay¬rıca sizin tarafınızdan motive edilmeye ihtiyaç duymaz ve size başarısızlığa motive olmuş sporcuya yardım etmek için yapılacak fazla bir şey yokmuş gibi gelebilir. Fakat umudunuzu yitirmeyin—okumaya devam edin.

Sporcular Başarısızlıktan Korkmayı Nasıl Öğrenirler

Organize sporlar, çocukların ilk Öğrendikleri bahçe oyunlarından çok farklıdır. Bazı farklar belirgindir: formalar ve nizami sahalar, kurallar ve hakem¬ler, seyirciler ve skor kaydediciler, ve onların antrenörü olan siz. Fakat diğer bazı görünmeyen farkların da ayırdında olmanız gerekir. Bu farklar başarı¬sızlıktan korkmayı öğrenen sporcular için temel nedenlerdir, ve bu nedenle¬ri anlamak, motivasyon sorunlarının üstesinden gelmek için yaptığım öne¬rilerin kıymetini anlamanıza yardım edecektir.

Öğrenmeye Değil Performansa Önem Verin

Gençleri spor becerilerini öğrenmek için kendi hallerine bıraktığınız zaman antrenör/ izlenme baskısı ve seyirciler yokken başarısızlıktan kaçınmakta çok beceriklidirler. Hedeflerini elde edemediklerinde, çıtayı biraz in¬dirirler, hatalarından ders alırlar ve tekrar denerler. Bu şekilde bir kaç antreman ve ayarlamayla başarı hemen hemen garanti edilmiştir. Ama bu yolla daha zor hedeflere ulaşamazlar mı diyorsunuz? Yanlış! Gençler başardıkça, aktivitelerinin zorlayıcılığını devam ettirmek için hedeflerini doğal olarak biraz büyütürler. Böylece büyüklerin müdahalesi olmaksızın, gençler İki zıt kuvvet arasında uyum sağlayacak şekilde hedeflerini ayarlarlar: de¬vamlı başarısızlıktan kaçınacak kadar küçük gerekli mücadele unsurunu sağlayacak kadar yük¬sek. Bunun sonucu olarak gençler, hedeflerini mevcut yeteneklerinin üst sınırına yakın tutmaya yönelir¬ler. Bu kendini ayarlayıcı öğren¬meyle, hatalar başarısızlık olarak değil, öğrenme sürecinin doğal bir parçası olarak görülür.

Ama gençler organize sporlara başladığında, değerlendirme res¬mi ve açık hale gelir. Dikkatler öğ¬renmekten, uygulamaya döner. Öğrenme sürecinin doğal bir par¬çası olan hata ve yanlışlar şimdi uygulamada başarısızlık olarak yorumlanabilir.

Gerçekçi Olmayan Hedefler

Gençler organize sporlara başladığında bazı başka şeylerle de karşılaşırlar. Antrenörlerin üstün performansı tercih ettiğini ve başarılı sporculara daha çok pirim verdiklerini hemen fark ederler. Kendilerinden daha fazla beceri¬ye sahip olanları kıskanan ve benzer ilgiyi arzulayan daha az becerili spor¬cular, daha iyiler gibi olmaya gayret ederler. Bunu yaparken, bu gibi genç sporcular hedeflerini kendi beceri düzeylerinin çok üstünde olduğuna ka¬rar verebilirler.

Ve bazen sporcular böyle gerçekçi olmayan yüksek hedefleri kendileri seçmeseler dahi bazen antrenörleri ve aileleri seçerler. Örneğin, antrenörler, bütün takım için aynı performans he¬defini koyabilirler, fakat bu ancak ta¬kımdaki bir kaç en iyi sporcunun ula¬şabileceği seviyededir. Ve, çocukları¬nın, başarısıyla Özdeşleşip sanki ken¬dileri yıldız olacakmış havasına giren ebeveynler, çocuklarını ulaşamayacak¬ları hedeflere elde etmeleri için ikna et¬me hatasına düşerler.

Hata kimde olursa olsun, sonuç ay¬nıdır. Gerçekçi olmayan hedefler ba¬şarısızlığı hemen hemen garanti eder. Onlar gençlerin, kendi koydukları hedefler değil, başkalarının koyduğu he¬deflere ulaşmak için oynamalarına neden olurlar. Trajik olarak, genç sporcu¬lar bu hedeflerin gerçekçi olmadığını fark edemezler; performanslarının iyi olmadığına inanarak kendilerini yeteneksizlikle suçlarlar ve değersiz ol¬duklarını sanırlar.

Dış Kaynaklı Ödüller ve İç Kaynaklı Motivasyon

Üçüncü olarak, gençler organize sporlara başladığında, sadece kendilerini tatmin etmek için (iç kaynaklı motivasyon) ustalaşmaya çalıştıkları spor be¬cerileri, dış kaynaklı ödüllerin özenle hazırlanmış sisteminin bir konusu ha¬line gelir. Madalyalar, kupalar, şiltler, takdirnameler ve benzeri şeyler, genç¬lerin spor yapma nedenlerinde pek de arzulanmayan değişikliklere ne¬den olabilir. Sporcular, kendilerini tatmin etmek için oynamak yerine, önce¬likle bu dış kaynaklı ödülleri kazanmak için oynamaya başlayabilirler. Dış kaynaklı ödüller kişisel hedeflerin değil başkalarının belirlediği hedeflerin elde edilmesi için verilir. Tekrar belirteyim, gerçekçi olmayan hedeflere ulaşmanın cazibesine kapılan sporcuların akıbeti başarısızlık olur.

Dış kaynaklı ödüllere aşırı önem vermenin başka bir olumsuz yanı daha vardır bağımlılık yaratabilirler. Kupaların ve madalyaların ışıltısına kapı¬lan bu tür bağımlı sporcular alışkanlıklarını beslemek için devamlı olarak daha fazla ve daha büyük ödüller isterler. Artık, yetenekleri dahilinde kaza¬nılacak altın kalmadığında, yarışmaya devam etmenin değeri kalmadığını düşünürler.

Kaç tane sportif "bağımlı" var? Kupa ve madalyalar (dış kaynaklı ödül¬ler) sporcuların spor yapma motivasyonunu ne kadar zayıflatıyorlar? Bunu gerçekten bilmiyoruz, fakat genç sporculara bu ödüllerin anlamını öğrete¬rek böyle sonuçları önleyebilirsiniz.

Dış kaynaklı ödüllerin, iç kaynak¬lı motivasyonu zayıflatması, dış kaynaklı Ödüllerin hiç verilmemesi gerektiği anlamına gelmez. Dış kaynaklı Ödüller uygun şekilde kullanıldığın¬da, spor becerilerini öğrenmek için mücadele eden sporcuların motivas¬yonu için mükemmel teşvik araçları¬dır. Ve şüphesiz, hepimiz başarıları¬mızın takdir edilmesini ve onların anılarını sürdürmeyi isteriz.

Üstünde durduğumuz konu dış kaynaklı ödüllerin kendisi değil,

sporcuların bu Ödüllere atfettikleri anlamdır. Antrenörler, sporculara, sözleri ve davranışları ile devamlı olarak, dış kaynaklı ödüllerin spor becerilerini geliştirmek ve daha büyük he¬defleri elde etmek için gösterdikleri çabanın ödülü olduğunu öğretmelidir¬ler. Bu ödüller bir insanı diğerinden daha iyi hale getirmez, gelecekteki ba¬şarıları garanti etmez, ve spor yapmanın, esas amacı değildir. Antrenörler,sporcuların, spor yapmanın bu önemli nedenini, spor yapmanın kendisi ol¬duğunu hatırlamalarına yardımcı olmalıdır. Sporcular bu mesajı anladıkla¬rında, dış kaynaklı ödüllerin onların spor yapmalarını motive eden duygu¬ların altını oyması olası değildir.

Özet olarak, şimdi, organize sporlara katılan sporcuların başarısızlıktan korkmalarının üç nedenini biliyorsunuz.

• Öğrenme sürecinin doğal bir parçası olan hata ve yanlışların (ve hata yap¬ma hakkının) başarısızlık olarak yanlış yorumlanması.

• Rekabet baskısı nedeniyle, sporcuların önlerine gerçekçi olmadığına inandıkları yüksek hedefler koymaları ve bunlara ulaşamamaları duru¬munda başarısız olacakları sonucuna varmaları.

• Sporcuların kişisel hedeflerine ulaşmaktan ziyade dış kaynaklı ödüller için oynamaya yönelmeleri.

Sporcuların Motivasyonunu Yükseltmek

Bundan önceki bölümlerde Önerdiğim ve bundan sonraki bölümlerde tartı¬şacağım hemen her şey, doğrudan veya dolaylı olarak sporcularınızın moti¬vasyonunun yükseltilmesine yardımcı olacaktır. Komut verme tarzından çok işbirliği tarzını benimsemenizin yanı sıra, sporcularınızın iyiliğini öne alıp, kazanmayı ikinci planda bırakma kararı vermeniz temel ön koşullar¬dır.İletişim becerileri de, sporcuların başarı motivasyonu/ile bağlantılıdır. Ve, sporcuların eğlenme ihtiyaçlarının karşı¬lanması için bazı yöntemleri belirttim. Geriye kalan, her genç sporcunun kendini değerli hissetmesi için bir yol bulmaktır. Bu ulaşılması güç bir he¬deftir; gerçek galiplerin az, mağlupların çok olduğu bu ortamda her sporcu¬nun başarıyı tatmasını sağlayacak bir yol bulmanız gerekir.

En basit çözüm mağlubiyeti ortadan kaldırmaktır; bu yöntemde, başarı¬sızlığa motive olan sporcular üreten kısır döngü asla başlayamaz. Şüphesiz bu gerçekçi değildir; ayrıca kaybetmeyi öğrenmenin olumlu yönleri vardır. Çözüm, sporcuların (ve antrenörlerin) kaybetme deneyimlerini yorumla¬malarını değiştirmeyi öğrenmelerinde yatar.

Başarı Galibiyet Değildir

Bu değerlilik konusunda temel sorun, sporcuların ailelerinden, antrenörle¬rinden, takım arkadaşlarından ve medyadan, kendi değerlerini galibiyet ve¬ya mağlubiyetlerine göre ölçmeyi öğrenmeleridir. Bu inancın yıkıcı sonucu, sporcuların kendilerine değer verme duygularını, sadece başkalarının ken¬dilerini değersiz hissetmesini sağlayarak devam ettirebilmeleridir.

Kazanmak önemlidir, fakat kişisel hedefleri elde etme çabalarından son¬ra gelmelidir. Başarı, başkalarının performansını değil, sporcunun kendi he¬deflerini aşmasında görülmelidir. Bu, sporda motivasyonu anlamanın en önemli prensibidir. Tekrar okuyun "Başarı, başkalarının performansını değil, sporcunun kendi hedeflerini aşmasında görülmelidir. Bu ifadesi kolay, fakat gerçekleştirmesi güç bir prensiptir. Eğer antrenörlüğünüz sporcularınızın bu prensibi anlamasını ve uygulamasını sağlarsa onların mükemmel spor¬cular ve başarılı yetişkinler olmalarına, diğer antrenörlük faaliyetleriniz¬den daha fazla yardımcı olacaktır.

Bu kişisel hedefler, galibiyet veya mağlubiyetin sonuçlarıyla ilgili hedef¬lerden ziyade, özel performans veya davranışların kilometre taşlarıdır. Per¬formans ve diğer davranış hedeflerine odaklanan kişisel hedefler aşağıda verilmiştir:

• Amacım geçen haftakinden 15 cm daha ileri atlamaktır.

• El arkası vuruşumu (back hand), köşeye % 75 daha derinlemesine vurabi¬lecek şekilde geliştirmek istiyorum.

• Daha fazla gevşemeyi ve oyundan zevk almayı öğrenmek istiyorum.

Gerçekçi Kişisel Hedefler Belirlemek

Sporcular Kişisel hedeflere daha fazla önem vererek, spora katılımlarının önemli bir kısmını kendi başarılarını kontrol altına alabilirler. Burada önemli olan, sporcuların kendileri için makul bir başarı derecesini garanti edecek gerçekçi hedeflet belirlemektir. Bütün rekabet bas¬kıları ve aile ve takım arkadaşı etkilerine karşın, sporcuya, ken¬disine uygun hedefleri saptama¬sı için gerçekçi bir perspektife sahip olmasında yardım edecek olan antrenördür.

Takım hedefleri bu kişisel he¬deflerle karıştırılmamalıdır. As¬lında, her takım üyesinin, kendi beceri düzeyine göre belirlenmiş kişisel hedefleri olması halinde, bunları elde etmek için çaba gös¬termeleri takım hedefine olan ih¬tiyacı ortadan kaldırır. Şu kadar maçta galip gelmek veya falanca kupayı kazanmak gibi takım he¬defleri belirlemek yararlı değildir ve biraz önce anlattığım kişisel hedefleri zayıflatır. Takım halinde oynamayı öğrenmek, birbirine saygı duymak, eğ¬lenmek, sportmence oynamak gibi takım hedefleri daha uygundur. Takım hedeflerini ve her bir oyuncunun kişisel hedefini elde etmek, kazanmaktan daha önemlidir. Bunun yanı sıra sporcular hem kişisel, hem de takım hede¬flerini elde ettiklerinde galibiyet genellikle kendiliğinden gelir.

Kişisel Hedefler Belirlemenin Önemi

Maçı kazanmak, kişisel hedefleri elde etmekten daha az önemli hale gelince, sporcular antrenmana daha çok motive olurlar. Antrenmanlar sporculara, antrenörlerinin yardımı ile kişisel hedeflerini elde etmek üzere çalışma im¬kanı verir. Müsabakalar işin sonu olarak değil, kişisel hedeflerin elde edil¬mesinde peryodik testler olarak görülür. Sporcular kendilerini galibiyet ve¬ya mağlubiyete göre değil, özel performans ve davranış hedeflerine göre, başarılı veya başarısız olarak yargılarlar.

Çeşitli kaynaklardan edinilen bilgiler, sadece üstün yetenekli sporcuların değil, daha az başarılı olanların da spora bu bakış açısından bakmaktan ya¬rarlandığını ve hoşlandığını göstermiştir. Diğerlerini yenmeye değil, kendi hederlerine yoğunlaşırlar. Bu perspektifin sonucu inanılmaz derecede olumludur. Sporcular, gerektiğinde, gerçekçi olduklarından emin olmak üze¬re antrenörün rehberliğinde, kendi hedeflerini belirlemelerine müsaade edildiğinde, gelişmelerinden sorumlu hale gelirler. Kontrolü ellerinde bulun¬durduklarını hisseder, ve başarılarıyla onurlanıp, başarısızlıklarının sorum¬luluğunu duyarlar. Daha önce de belirttiğim gibi, sporcuları motive etmede bu ilk adımdır.

Antrenörler, sporcuların gerçekçi hedefler belirlemelerine yardımcı olabilmek için iyi muhakemeye, bunun için de her sporcunun beceri seviyesini değerlendirebilmeye ihtiyaç duyarlar. Ve bu da, belki sizin de bu bölümü okurken düşündüğünüz başka bir can alıcı noktayı ortaya çıkarır.

Sporcuların Limitlerini Anlamak

Sporcular sadece motivasyon eksikliği nedeniyle düşük performans göster¬mez. Düşük performans, sporcuların yeteneklerinin sonucuna geldiklerinin

bir işareti de olabilir. Ne gayreti artırmak, ne de kendilerine dünya kadar,

güvenmeleri, performanslarını yükseltmeyecektir.

Sporcular, katılma motivasyonlarını kaybetmeden kendi sınırlarını incelikle kabul etmeyi öğrenmelidirler. Hiç kimse mükemmel değildir, kaldı ki,özellikle antrenörleri, ebeveynleri, ve yakın arkadaşları mükemmel olmanın kendine güvenmek için gerekli olduğunu hissettirirken, bir çok sporcu mükemmel olmayan performansın tehdidi altındadır.

Bir çok sporcunun, kendilerine güvenlerinden endişeye düşmeden kişi¬sel limitleriyle yüz yüze gelmeyi öğrenirken yardıma ihtiyaçları vardır. Ant¬renörler, her sporcunun bir süperstar veya profesyonel olacağı gibi saçmalıkları dikte etmek yerine, her sporcuyu kendi limitlerini araştırmaya ve keşfetmeye teşvik ederek olgunlaşmalarına yardım etmelidir. Sporcular sadece bu yoldan gerçekçi hedefler koymayı öğrenebilirler. Ama antenörler onları limitleri olmadığına inandırırsa, sporcular gerçekçi olmayan hedefle¬re yönelecek ve bu da başarısızlıklarına ve belki de sakatlanmalarına yol açacaktır.

Başarıyı Tatmak

Antrenörler sporcuların gerçekçi hedefler koymalarına yardım ettiklerinde, sporcular kaçınılmaz olarak daha fazla başarılı olurlar ve kendilerini daha güçlü hissederler. Daha güçlü olmak, kendilerine olan güvenlerini ve kay¬betme endişesi olmadan orta zorluktaki becerileri kazanmalarını sağlar. Gayretlerinin olumlu sonuç verdiğini ve ufak tefek başarısızlıkların daha zi¬yade yetersiz gayretten kaynaklandığını keşfederler. Gerçekçi hedefler bu endişenin getireceği başarısızlığı Önler. Başarısızlık sporculara değersiz ol¬duklarından ziyade daha fazla çalışmaları gerektiğini belirtir. Kazanmayı daha az, kişisel hedefleri elde etmeyi daha çok vurgulayım. Bu prensip sporcuların kendilerine güven duymalarının anahtarıdır. Sadece kendilerine olan güvenlerini devam ettirmekle kalmaz onu daha da artırır.

Motivasyondan endişeye

Bu noktada belirlemek/istediğim konu özellikle motivasyonun sürdürülmesi ve artırılmasıyla ilgilidir, çünkü biliyoruz ki, iyi motive olmak, iyi performans göstermek ve katılmaktan hoşlan¬mak için gereklidir. Bazı antrenörler hatalı olarak, daha fazla motivasyo¬nun daha iyi olduğuna inanırlar, ama sporcular aşırı motive edilmiş veya uyarılmış olabilirler.

Uyarılma - Performans İlişkisi

Eğlenmek için optimum bir uyarıl¬ma düzeyi olması gibi, iyi perfor¬mans göstermek için de optimum bir uyarılma düzeyi vardır. Sporcular çok fazla veya çok az uyarıldıkları zaman, olması gerektiği kadar iyi performans gös¬teremezler; fakat yeterli düzeyde uyarılırlarsa, en iyi performansı yakalarlar.

Bu optimal uyarılma seviyeleri farklı branşlar için değişiklik gösterir. Şe¬kil 6.4′de gösterildiği üzere golfte topu deliğe sokmak, veya atıcılık veya bowlingde olduğu gibi hassas hareket kontrolü gerektiren spor becerileri düşük uyarılma seviyesinde; basketbol, beysbol ve voleybol nisbeten daha yüksek uyarılma seviyelerinde; ve halter veya amerikan futbolundaki to¬pu sahibinden koparına ve bloklama gibi büyük kas hareketi gerektiren be¬ceriler daha yüksek uyarılma seviye¬lerinde daha iyi uygulanırlar. Opti¬mum uyarılma seviyeleri sporcudan sporcuya değişir. Bir sporcu bir spor becerisini başka bir sporcuya nazaran daha az uyarılma düzeyinde daha iyi yapabilir. Eğer biraz motivasyon iyi ise, daha fazlası neden daha iyi değildir? Sporcular özellikle başarısızlığa motive sporcular aşırı motive olduklarında ya da uyarıldıklarında başarılı ola¬mama hususunda endişeli ve tedirgin olurlar. Endişe, kasların daha fazla kasılmasına-ve kasın daha gevşek ve rahat olduğu durumundaki kadar yu¬muşak ve düzgün hareket edememesine neden olur. Oyuncular hareketi yapmaktan ziyade, nasıl yaptıklarını düşünürler. Bunun sonucu olarak dikkatleri müsabakaya tam olarak odaklanamaz ve kontrollerini kaybettik¬lerini zannedebilirler.

Muhtemelen hatırlayacağınız gibi bu, alıntıyı sporcular en iyi perfor¬manslarını yani performanslarının zirve noktasını akış durumunda, ya¬ni optimal düzeyde uyarıldıklarında yakalarlar.

Dolayısıyla, sporcularınızın motivasyonunu optimum seviyeye çıkarma¬larına yardım etmeniz gibi, aşırı tedirgin olduklarını bunu düşürmelerine de yardımcı olmanız gerekir. Bunu yapabilmek için, onların neden tedirgin olduklarını anlamanız lazımdır.

Tedirginlik Sebepleri

Sporda tedirginliğin temel nedeni, sporcuların; gerçekleştirilmesi onlar için önemli olan, antrenörlerinin, ebeveynlerinin, seyircilerin veya kendilerinin beklentilerini yerine getirip getiremeyeceklerinden emin olmama durumu¬na gelmeleridir. Sonuçta, önemine bağlı olarak sporcu ne kadar belirsizlik içindeyse, tedirginliği de o kadar büyük olur.

Bazı antrenörler bunu anlamazlar ve sporcuların daha az belirsizlik his¬setmelerini sağlayacak yerde bunun artmasına neden olurlar. Bazı antrenörler örneğin, sporcuları maç kadrosuna girip girmeyecekleri konusunda be¬lirsizlik için bırakırlar. Diğer bazıları, devamlı olarak sporculara maçı ka¬zanmanın şüpheli olduğundan bahsederek, onları kendi kişisel yetenekleri hakkında tereddüt içinde bırakırlar. Ebeveynler ve takım arkadaşlarının yanı sıra, antrenörler de sporcuların sosyal statüleri veya takım için önemleri konusunda güvensizlik hissetmelerine neden olabilirler. Antrenörler genel¬likle sporcuları tedirgin etmek değil, motive etmek için çalışırlarken, güven¬sizlik hissine sebebiyet verirler. Bu antrenörler maalesef bu bölümde tartışı¬lan motivasyon sürecini anlamamışlardır.

Birçok faktör sporu sporcular için önemli yapar. Önceden gördüğümüz gibi, kazanmanın kendisi çok önemlidir, çünkü sporcular kazanmayla, ken¬dine güven arasında bağ kurarlar. Ek olarak, oyunun sonucunun topluma duyurulması, maçın gösterişli hale getirilmesi, ve şüphesiz her tür dış kay¬naklı Ödüller maçın önemini artırır.

Bazı antrenörler sporcuların duygusal durumlarına özellikle duyarsız görünürler ve oyunun önem ve belirsizlik derecesini azaltarak, bazı sporcu¬ların tedirginliklerini giderme ihtiyacında olduklarını fark edemezler. Bu¬nun yerine sporculara maçın önemini ve oyun içindeki belirsizlikleri hatır¬latan geleneksel bir maç öncesi moral konuşması yaparlar. Yeterince motive olmamış sporcular için, bu tür konuşmalar uyarılmayı optimal seviyeye çıkarabilir. Ama hali hazırda optimal uyarılmış sporcular için, bu konuşma onları optimal seviyenin ötesine iterek tedirginliklerine yol açar. Ve zaten tedirgin olan sporcular için ise çok korkutucudur.

Çoğu antrenörler alışılmışın dışında moral konuşmaları yaparak, kendi tedirginliklerini uygun seviyeye getirmelerine yardımcı olmaya çalışırlar. Maalesef, bunun faydadan çok zararı dokunur. Moral konuşması işe yara¬maz, çünkü sporcuların bireysel ihtiyaçlarına cevap vermez. Bir sporcu ant¬renörün etkileyici bir şekilde konuşmasına ihtiyaç duyarken, diğeri rahatla¬tıcı bir telkine ihtiyaç duyar.

Aşırı tedirgin sporcuların endişelerini normal düzeye getirmek için, per¬formanslarının nasıl değerlendirileceği hususundaki belirsizlikleri ve maça verdikleri önemi azaltmanın yollarını bularak yardımcı olabilirsiniz. Bunu gerçekleştirmek için çok etkili bir yöntem keşfettik. Sporcuların, kendilerini değerlendirme ölçütü olarak, kazanmayı değil kendi gerçekçi kişisel hedef¬lerine ulaşmayı almalarını sağlamak için tereddüde neden olan tehdidi or¬tadan kaldırmak gerekir; ve bu pek kolay bir iş değildir. Kişisel hedeflere önem verilmesiyle, sporcular yeteneği belirsiz bir rakibi yenmeye değil, sa¬dece kendi performans hedeflerini elde etmeye çalışırlar. Sporcular kendile¬rine güvenlerini galibiyet ve mağlubiyet ile ilintilendirmedikleri zaman, spor tehdit edici yönünü yitirir ve sporcular kaybetmekten korkmazlar.

Motivasyon nedir?

Sportif yüksek performansın elde edilmesi için sporcunun uzun ve yoğun antrenmanlara katlanması, ulaşılmış olduğu performansı değişik hava koşulları altında, rakip ve seyirci etkisine rağmen sergileyebilmesi onun motivasyonu ile ilgilidir.

Değişik nedenlere bağlı olarak bir davranışta bulunmak veya bulunmamak, bir işi yapmak ya da yapmamak motivasyonun hangi yönde ve ne kadar kuvvetli olduğu ile bağlantılıdır.

Burada motiv, bireyin içinde yaşadığı biyolojik ve sosyal ortamda varlığını sürdürmeye yönelik davranışlarının nedenidir. Motivasyon ise bilinçli ve bilinçsiz, kalıtımsal ve öğrenilen psikolojik seyir ve durum için kullanılan bir terimdir. Kısacası motivasyon, durumun şartları ve motiv arasındaki oyundur. Motivasyon performansı olumlu yönde etkileyecek şekilde kullanabilmek için antrenörün sporcularını yakından tanıması, onların ilgi ve gereksinimleri konusunda ilgilere sahip olması gerekmektedir. Bu konuda olanak var ise bir psikologla çalışmak en yararlı şekildir.

Yeterli motivasyon nedir?

Sporcunun fizyolojik ve psikolojik açıdan yarışmaya hazır olma durumudur.

Yetersiz motivasyon nedir?

Burada motivasyon düzeyi düşüktür. Yetersiz motivasyon durumundaki sporcu keyifsizdir, nedensiz yorgunluk hisseder, yarışmayı bırakma eğiliminde veya bir an önce yarışmanın bitmesi isteğindedir. İşte bu ortamda sporcuda “start tembelliği” söz konusudu

Start tembelliği nedir?

Sporcunun bir yarışmada yetersiz motivasyona sahip olması nedeniyle ortaya çıkan durumdur. Bu arada sporcu isteksizdir, yarışmayı bırakmak ister, savaşım isteği yoktur, sahip olduğu motor yetenekleri tam verimi ile kullanılmaz.

Start tembelliğinden nasıl kurtulunur?

Start tembelliği durumundaki bir sporcuda yapılması gereken ruhsal gerilimi artırmaktadır. Bnun için psikotonik antrenman uygulanmalıdır.

Aşırı motivasyon nedir?

Aşırı motivasyon durumundaki sporcu sinirli ve telaşıdır. Bacaklarda halsizlik, ellerde titreme görülebilir. ”Start telaşı” olarak isimlendiriln bir durum söz konusudur. Sporcunun davranışlar kontrolsüzdür.

Start telaşı nedir?

Sporcunun bir yarışmada aşırı motivasyona sahip olması nedeniyle ortaya çıkan durumdur. Burada sporcu kontrolsüz davranış ve aşırı gergin bir davranış biçimi sergiler.

Start telaşından nasıl kurtulunur?

Start telaşı durumundaki bir sporcuda yapılması gereken ruhsal gerilimi azalmaktır. Bunun için psikoayarlama antrenmanı uygulanmalıdır.

Psikotonik antrenman nedir?

Psikotonik antrenman, sporcuların psikolojik durumunu ayarlamak için kas tonusunun (geriminin) bilinçli olarak ayarlanması prensibine dayanır. Uygulamaya bakıldığında bir çok kas tonusunu ayarlama tekniği vardır. Bunlar sırasıyla, otojenik antrenman tekniği, progresif (gittikçe artan) rahatlama tekniği, psikofizik antrenman tekniği, aktif tonus ayarlama tekniği v. b dir

Psikoayarlama antrenmanı nedir?

Psikoayarlama antrenmanı, sporcuların psikolojik durumunu bir uzman denetiminde ve onun yönlendirmesiyle ayarlamak için kas tonusunun (geriminin) bilinçli olarak kontrol edilmesidir. Psikosomatik problemlerin azaltılması veya yok edilmesi hedeflenir. Psikoayarlama yoluyla yarışma için uygun zihinsel durum elde edilebilir, gereksiz enerji kaybı önlenebilir, sporcuda başarı ile ilgili kendine güven duygusu geliştirilir.

Otojen çalışma (traning) nedir?

Sporcuların psikolojik yönden yarışmalara hazırlanması içim kullanılan psikoregülasyon (psikolojik düzenleme) teknikler içinde en yaygın olanı otojen traning (otojen antrenman)dır. Ruhsal ve bedensel gevşemeyi sağlayarak dinlenme süresini kısaltır. Otojen traning, fazla ışık ve gürültüden uzak bir odada yatar ya da oturur halde yapılabilir. Oturur durumda dirsekler dizlerde dayanmalı, baş öne doğru eğilmelidir.

Daha sonra son derece sakin ve huzurlu olduğu düşünülerek diğer bütün düşünceler kafadan uzaklaştırılır. Ve aşağıdaki sırlanan altı psikofizik alıştırması uygulanmayı başlanır:

a-Kolların giderek ağırlaştığı ve sıcaklık hissiyle kaplandığı düşünülür.

b-Bacakların giderek ağılaştığı ve sıcaklık hissiyle kaplandığı düşünülür.

c-Karın bölgesinin üst kısmının ve giderek tüm vücudun sıcaklık hissiyle kaplandığı düşünülür.

d-Nefes alıp vermeye dikkat kesilerek, kontrol edilir.

e-Kalp atışlarına dikkat kesilerek düzenliliği kontrol edilir.

f-Alnın serinlik hissiyle kaplandığı düşünülür.

Otojen training (otojen antrenman) tek başına uygulamayı öğrenene kadar deneyimli bir uzman eşliğinde çalışılmalıdır.

Biyofeedback(Biyolojik Geri Bildirme) ile gevşeme

Biyolojik geri bildirme gevşeme, sporcuların psikoenerji yöntemlerine ve enerjilerine yaptıkları aktivitelere göre optimal(en uygun) kullanımlarına yardımcı olur. Eğer sporculardan üst düzeyde verim almak istiyorsak onların fiziksel ve psikolojik kapasitelerini geliştirmelerine yardımcı olmak gerekir. Sporcular vücutlarındaki gerginliklerle ilgili yeterli bilgiye sahip değillerse biyolojik geri bildirimle gevşeme çalışmaları gereklidir. Kas gerginliğini öğrenmede üç çeşit biyolojik geri bildirim kullanılabilir.

a- Deri sıcaklığı: Deri sıcaklığı genel gerginlik düzeyini işaret etmede önemli bir göstergesidir. Kaslar gevşek olduğundan deride daha fazla kan akışı olduğundan deride sıcaklığı yükselir, kaslar gergin olduğundan deride daha az kan akışı olduğundan deri sıcaklığı azalır.

b- Deri yüzeyinin elektrik aktivitesi: Derideki elektriksel aktiviteyi ölçen birçok yol vardır. Bunların içindeki en kullanışlı olan”galvanik deri tepkisi”dir (Galvanic Skin Responce-GSR). Vücut gergin olduğunda. ter bezleri gergin kaslarda meydana gelen ısıyı kaybetmek için daha aktif olur. Deride nem olduğunda elektrik aktivitesinin bir noktadan, diğer bir noktaya akışı daha kolaylaşmaktır. GSR ile derideki bir noktadan diğer bir noktaya olan bir dakikalık elektrik aktivitesi ölçülür. Bu ölçüm sporcuya işitsel veya görsel uyaranlarla bildirilir. Sporcular kaslarını gerdirme ve gevşetme çalışmalarıyla derideki nem oranlarını alçaltıp, yükseltmeyi öğrenmelidir. Bunun sporcular tarafından öğrenilmesi çok zaman almaz.

c- Kasların elektriksel aktivitesi: Kaslarla çok düşük düzeyde olan elektriksel aktiviteler”elektromyografi” EMG ile ölçülerek gerginlik tespiti yapılır. EMG yöntemiyle kas gerginliği ölçmek özellikle sporcuların özel kas gruplarında gerginlikler yaşandığında ve GSR ile sonuç alınmadığında oldukça yararlıdır.

Biyolojik geri bildirim

Gökmen Özdenak-26.10.2003-fotomaç

Salı, 06 Kasım 2007

1

Gökmen Özdenak-26.10.2003-Fotomaç

Şükür edin!

Sezon başından beri bakıyorum… En ağır eleştiriyi alan Fatih Terim ve Galatasaray, doğal olarak bu kadar kötü oynamalarına rağmen lider Beşiktaş’ın 5 puan gerisinde ve Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura çıkma şansını koruyor. Bu da Türkiye Süper Ligi’ndeki kalitesiz rekabetin ölçüsünü gösteriyor.

Ama ülkede öyle bir üst düzey fanatizm yaşanıyor ki; tüketici konumundaki taraftar kaliteli ve heyecan duyabileceği zevkli karşılaşmalar değil, şartlar ne olursa olsun, ne kadar kötü futbol oynanırsa oynansın, istediği hep rakibin üstünde olmak istiyor. Bu doğrultuda da mücadeleler oynandığı için hiçbir futbolcu, hiçbir takım ve hiçbir teknik direktör daha iyiyi yapabilmenin ne arayışında, ne de hırsında.

"Kötü de oynasa kazanıyor" veya "Kazanan haklıdır" gibi amigo yorumcuların söylemleri de bu fanatik taraftarlarla aynı kulvarda olduklarını gösteriyor.

Her zaman söylüyorum, Galatasaray gücü yettiği sürece oyuna hakim olmaya çalışıyor. Rakibi rahatsız eden bir baskı yapıp, yardımlaşmalı, pas yüzdesi yüksek, yani iyi niyetle çaba sarfeden bir takım görüntüsünde. Ama fizik kapasitesindeki düşüş başladığında işte o andan itibaren bütün dengeler bozuluyor. Tabii iyi oynadığı dediğim anlarda bile istenen gol pozisyonlarını görmek maalesef mümkün değil. Bu mücadele yalnız orta sahada yapılıyor. Zaman zaman güzel kanat organizasyonları gerçekleştiriliyor. Ancak burada da ceza alanına yapılan ortalarda futbolcular topun kendilerine gelmesini bekliyor. Topa gdip "darbe" yapacaklarına "yorgunluk" nedeniyle topun kendilerine gelmesini beklemeleri golün gelmemesine neden oluyor.

Hakan Şükür için çok önemli bir maçtı. 200. golüne ulaştı. Kutluyorum. Bugüne kadar Galatasaray’a dönmesine karşı çıkanları mahçup etti. Şükür de olmasaydı ne olacaktı?

Galatasaray’da futbolcuların olağanüstü bir özgüven eksikliği var. Her oyuncu korkak. "Acaba topu kaybeder miyim?" diye düşünüp, pas verirken bile tedirgin olmaları ve zaman zaman son vuruştaki balansın iyi ayarlanamaması gol kaçırmalarının en büyük nedeni. Her zaman söylediğim gibi; mücadele gücünün kazanılması sonucunda bu goller oluşacaktır.

2

Osman Tanburacı- 25.12.2002- Akşam

Samsun’da ilginç uygulama

Galatasaray maçı başlamak üzere, stat hoparlöründen bir ses; ‘Galatasaray seyircisi için özel tribün ayrılmamıştır. Maça gelecekler Sarı-Kırmızı kaşkol, forma ve flamalarla gelmesinler. Oturuş, karışık olacaktır, ses çıkartılmayacaktır. İmza; Samsun Valiliği.’

Madde 1: Samsun’da hiç Galatasaraylı yok mu? Neden özgürlükler bu kadar kısıtlanır?

Madde 2: Neden bu anons statta yapılır ki. Gelecek olan dışarıda!

Yanlışı yanlışla sıvandığı sürece yanlış, mantar gibi ürer! Galatasaray da mevsimin ilk maçında Samsun’dan gelen altı otobüsü Ali Sami Yen’e beş yüz metre mesafede durdurmuş ve Samsunlu’yu otobüsün içine hapsederek maça sokmamıştı!

TMOK Semineri’ne katılan yabancı konuşmacılara bunu söyledim güldüler. ‘Hüküm giymemiş herkes özgürdür’ dediler. Yapılanlardan utandım!

***

Ayıbın daniskası

Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri’ne hiçbir yönetici, futbolcu, hakem ve basın mensubu katılmadı!

Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!

Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.

Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.

Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.

Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:

TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.

TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!

Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!

İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!

Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!

Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.

Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.

Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.

Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:

TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.

TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!

Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!

İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!

3

"Sporda Şiddet ve Fanatizm" Semineri

20.12.2002 İstanbul

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK), Futbol Federasyonu, Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi (CIES) ve Galatasaray Üniversitesi`nin işbirliğiyle düzenlenen "Sporda Şiddet ve Fanatizm" konulu seminer, İstanbul`da başladı.

Ataköy Olimpiyatevi`nde 2 gün sürecek seminere, TMOK Başkanı SinanErdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka, CIES Müdürü Denis Oswald ve dinleyiciler katıldı.

Seminerin açılış konuşmasını yapan TMOK Başkanı Sinan Erdem, Türkiye`nin genç bir nüfusa sahip olduğunu ve spor sahalarında şiddetin yaşandığını belirterek, "Fanatizm ve şiddetin bilimsel olarak işlenmesi gerektiği kanaatindeyim" dedi.

Prof.Dr.Erdoğan Teziç ise, spor hukuku alanında öğrenim süreci başlatmayı düşündüklerini açıkladı. Futbolda şiddetin tüm ülkelerde yaygın bir tablo ortaya çıkardığını vurgulayan Prof.Dr.Teziç, kulüp yöneticilerinde bazı nitelikler aranıp aranmaması konusundaki soruların gündeme gelmesi gerekliliğine dikkati çekti. Futbolun tüm bireylerinin spor etiğine uygun davranması gerektiğini kaydeden Prof.Dr.Teziç, hakemlerin adil olması, sporcuların seyircileri tahrik etmemesi, taraftarların da şiddetten kaçınması gerektiğini dile getirdi.

Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka ise, federasyon olarak yasal olarak belirlenen cezaların yeterli olmadığını belirterek, "Cezaların artırılması talebinde bulunacağız" dedi. UEFA`nın, statlarda çıkan olaylar sonunda çok yüksek düzeyde cezalar verdiğini belirten Saka, "Türkiye`de ise biz ancak, yeni yapılan düzenlemeye rağmen 2.5 milyar lira para cezası verebiliyoruz. UEFA`nın verdiği büyük cezalar caydırıcı oluyor. Seyirciler Avrupa kupası maçlarında olay çıkartmıyor. Ancak lig maçlarında bu olaylar olabiliyor. En kısa sürede bu cezaların yükseltilmesini talep edeceğiz" diye konuştu.

Saka, geçen sezon "Futbolda şiddete hayır" konulu kampanya yürüttüklerini hatırlatarak, bu sezon ise "Maç nasıl başladıysa, öyle bitsin" sloganını yerleştirmeye çalışacaklarını ve bu konuda kampanyadüzenleyeceklerini sözlerine ekledi. Toplantıda ayrıca CIES Müdürü Oswald, sporda şiddetin bilimsel olarak nelere dayandığı ve bu konudaki önlemleri içeren bir sunum yaptı. Bugün öğleden sonra devam edilecek seminer, yarın sabah yapılacak sunumlarla sona erecek.

insanin, baska bir nesnede kendini gormesi veya kendini tamamlayan bi unsur oldugunu dusunup "tamam işte bu !" diyip alternatifleri yok ederek ona baglanmasi

Arkadaşlar biliyorsunuzdur FANATİZM psikoloji tehlikeli sınırına yakın ve tedavisi zor olan bir hastalık tır. Ben taraf tutmaya tamamıyla katılıyorum her insan rengini benimselidir. Ama fanatizme kesinlikle karşıyım futbol terörü denen olay benim düşünce yapıma tamamıyla karşıdır insanların kendileri ile aynı rengi benimsemeyen insanlara karşı takındıkları şiddet dolu tutum anlaşılamaz bir karmaşadır ama herşeye rağmen BEŞİKTAŞ - LAZİO maçının başlamasına 45 dakika kala söyleyeceğim tek cümle şudur :

VUR KIR PARÇALA BU MAÇI KAZAN…

Sadakat ve Fanatizm Üzerine

Fatih Demirci

Kavramlar trafik işaretlerine benzer. Trafikte belli bir "araç"ı kullanmak için "ehliyet"e sahip olmak zorunludur ve bu ehliyeti elde etmek için de araç bilgisinden trafik işaretlerine kadar pek çok şeyi bilmek gereklidir. "Bilimsel" alanda çalışma yapacak kişinin de bu yolda seyredebilmesi aynı şekilde kavramlara vukufiyetine bağlıdır. Trafik işaretlerini iyi bilmeyen, aralarındaki küçük ayrıntıları fark etmeyen "sürücü" ya yanlış bir yola girecek ya da yolculuğunu kazasız bitiremeyecektir. Bunun gibi pek çok konuda bu işaretlerle kavramlar arasında benzerlik kurulabilir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kavramları asgari düzeyde dahi olsa bilmeden bilim yapmak mümkün olmasa gerektir.

Kavramlar kadar önemli olan bir şey de aralarındaki nüanslardır. Eğer kavramların aralarındaki benzerlikler aynılık olarak algılanıp, farkları göz ardı edilirse o zaman, diyelim ki, ciddiyet ile asıksuratlılık, evham ile şüphe, modernlik ile modernizm, entelektüel ile aydın………vs. .arasında bir fark olmaması gerekirdi. Oysa bu kavramlar aynı zihinsel zemini paylaşıyor izlenimi verseler bile, aralarında o kadar büyük farklar var olabilir ki, zıddı olan bir kelimenin bile bazen bu kadar uzak anlam taşımadığı görülebilir.

Sadakat araçla amacı birbirinden ayırt ettiği için amacı elde etmek için zaman zaman araçlar konusunda esneklik gösterebilir. Ama fanatizm araçları amaç haline getirir, bu konuda en küçük esnekliği bir taviz olarak algılar ve katı davranır. Oysa bu katılık, hem amaç hem de araç açısından onun kısa ya da uzun vadede kendi kendini tüketmesine neden olabilir. Marks’ın deyişiyle "Katı olan her şey buharlaşır". Buna bağlı olarak sadakat, zaman zaman teslimiyet ve boyun eğmeyi içermeyen bir "uzlaşma"yı da içerebilir ama fanatizm hep "çatışma"dan yanadır. Çünkü fanatizm, daima karşıtlarıyla kendini tanımlar ve "çatışma", onun kendisini yeniden tanımlamamsına imkân veren bir beslenme kaynağıdır.

Fanatizm, nefrette olduğu gibi sevgide de ölçüsüz ve dengesizdir. "Severken öldürmek" deyimini literatüre fanatizm kazandırmıştır.

Sadakat de fanatizm gibi, her talep karşısında mutlaka bir gerekçe istemeyebilir ama her talebin altında bir makuliyet olduğunu hisseder veya sezer. Oysa fanatizmin makuliyet diye bir problematiği yoktur. Onun için, en azından sezilebilir düzeyde bir "akla uygunluk"tan daha çok, talep edilen şeyin her halükârda yerine getirilmesi söz konusudur. Bizim atasözlerimiz arasında yer alan "Akıllı düşman akılsız dosttan iyidir" sözü hangisinin tercihe şayan olduğunun veciz bir ifadesidir.

Sadakat, "bağlılık" üzerine kuruludur, fanatizm ise "bağımlılık" üzerine. Sadakat pozitif yönde eylemlere yöneltirken, fanatizm negatif yönde eylemlere yöneltir. Sadakat, çoğunlukla yardım eder, destek olur, inşa eder, fanatizm ise ya kendini ya da başkalarını ya da birşeyleri "feda" eder, yok eder.

Sadakat ve fanatizm, aynı tarlada yetişen iki farklı bitki gibidir. Dolayısıyla ikisi de aynı fiziksel zemine sahip olma yönüyle benzerlik gösterirler. Çoğunlukla birinin diğeriyle karıştırılmasının sebebi de bundandır. Sadakat, o tarladaki ekilmiş, sulanmış, çapalanmış, toprağı gübrelenmiş, bunun sonucunda da meyve vermiş ya da vermesi beklenen bir bitkiye benzerken, fanatizm, neredeyse bir "hüdai nabit" gibi kendiliğinden bitmiş, meyve vermeyen, vermesi de mümkün olmayan ,vermediği gibi, sulanıp çapalanmasa bile diğer ürün veren bitkiden kat kat daha fazla çoğalan, çoğaldıkça diğer bitkinin hayat alanını daraltan bir ayrık otudur. Ama buna rağmen fanatizmin günübirlik değişim değeri (fiyatı) ucuz ve sürümü çok daha kolay olduğu için daha çok o sulanır, gübrelenir ve gürbüzleştirilir.

Dikotomik bir bakış açısına sahip olan fanatizme göre dünyada iki renk vardır. Siyah ve beyaz. Beyaz, kendisinin de dahil olduğu "iyi"yi temsil eder, siyah da kendisi ve kendisi gibi olanların dışındaki her şeyi ve "kötü"yü. Oysa sadakat için sonsuz sayıda renk vardır. Onun için asıl olan aydınlıkla karanlıktır. Renkler ne de olsa ışığın bir türevidir. O bu renklerden birisine bağlanmış olmakla birlikte esas sevmediği, ışığın olmadığı bir durum yani karanlıktır. Ona göre, renkler farklı farklı olabilir ama sonuçta hepsi ışıktır, aydınlıktır. Asıl sorun, hangi rengin var olduğu değil, renklerden herhangi birinin hiç olmadığı bir durumun (karanlığın) var olmasıdır.

Fanatizmin lügatinde "alternatif" diye bir şey yoktur. Dünya onun için tek boyutludur ve bu hep onun boyutudur.

Sadakat elbette ki inançlıdır, fanatizm ise "kesin" inançlıdır. Bir düşüncede sabit ve istikrarlı bir inancı temsil eden sadakate karşılık fanatizmde bu inanç ; eğer dinden kaynaklanıyorsa taassuba, parti felsefesinden kaynaklanıyorsa partizanlığa, ideolojiden kaynaklanıyorsa bağnazlığa dönüşmeye mukadderdir.

Sadakate, "müsademe-i efkar" dan geçilerek ulaşılır, fanatizme ise, "müsadere-i efkar" dan. Fanatizm, kendine güvensizliğini korkuyla kapatmaya çalışır, korktuğu ölçüde de korkutur. Bunun için fanatizmin vazgeçilmez aracı şiddettir.

Fanatizmin lügatinde soru işareti yoktur. O, bu işaretin sadece noktasını kullanır. Bütün cümleleri noktayla biter fanatizmin. Oysa sadakat, bütün yazım işaretlerini kullanır. Onun farkı, bu işaretleri yerli yerinde kullanmasıdır.

Fanatizm için öğrenme "ezberleme", öğretme ise "dikte etme"dir. Fanatizm, karşısında diktafon cahiller güruhunu buldukça mest olur. Ezberci eğitim ve öğretimin belki de en kötü yanı, cahil bırakmasından öte potansiyel fanatik yetiştirmesidir.

Fanatizm, her eleştiriyi derhal savuşturulması (ve hemen ardından karşı hamle yapılması) gereken bir "saldırı" olarak algılar. Sadakat ise, en azından eleştiriyi dinleyip anlamaya çalışır. Yanlış eleştiriye verecek cevabı daima vardır ve doğru eleştiri için ise rötüş yapmaya hazırdır.

Fanatizm bütün sevimli olabilecek kavramları deforme eder, tanınmaz bir hale getirir, deyim yerindeyse eciş bücüş bir biçime sokar, ya faydasız, ya fonksiyonsuz ya da zararlı bir kalıba girmesine neden olur. Fanatizmin elinde milliyetçilik şovenizme, inanç taassuba, takım taraftarlığı holiganizme, parti sempatisi partizanlığa, yönetmek hükmetmeye, ciddiyet asıksuratlılığa, disiplin de zorbalığa dönüşür.

Velhasıl, fanatizmle sadakat arasındaki fark, fiziksel değil kimyasaldır. Delilikle deha arasında ne kadar fark varsa sadakatle fanatizm arasında da o kadar fark vardır.

Sadakati fanatizme dönüştürmek, onu öldürmek demektir.

“Fanatizm”in memleketi yok!

Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır.

Dr.Hakan Kulaçoğlu

NTV-MSNBC

11 Mayıs— Önceki hafta oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçı ile giriş yapacağım bu yazıya, ilk bakışta “geç kalmış” sıfatını yükleyebilirsiniz, ancak değildir. Aksine, aksine, siz de birazdan bana hak vereceksiniz ki, “tam zamanında” yazılmış ya da başka bir deyişle “aceleci davranma” tuzağına düşmemiş bir yazıdır.

İnsanoğlu bir garip yaratık malumunuz. Duyguları var ve o duygular maça hep 1-0 önde başlıyorlar. Bu durum, birçok konuda olduğu gibi yazarlık uğraşında da insanı zorluyor, bazen ciddi biçimde mahçup ediyor. Duygularını yeterince şekillendirmeden, akılla ve mantıkla terbiye etmeden, maçın ya da olayların ilk heyecanıyla yazı yazmaya kalkan yazarlar bir hafta sonrasında komik durumlara düşüyorlar.

Ben bu konuda çok şanslıyım. İşin başından beri yazı günümü “çarşambadan sonrası” olarak seçtim zira. Kendime biraz zaman tanırım; sevinci, üzüntüyü, hırsı, siniri, kasveti, öforiyi mümkün olduğunca soyup sıyırıp konuya sakin kafayla bakmaya çalışırım.

***

Bendeniz, doğal olarak, ciddi derecede Trabzonsporlu’yum. Trabzonspor hastası falan değil, sağlıklı bir Trabzonsporlu’yum. Lakin; saf değilim, cahil değilim, kör değilim, köle değilim. Kimsenin hakkına göz dikmem; ama kendi kulübümün hakkına da asla el ve dil uzattırmam.

***

Trabzonspor-Fenerbahçe maçından sonra yaygın spor medyasındaki tek taraflı yayınları görünce elbette çok üzüldüm. Sadece o kadar değil, çok da sinirlendim. Buna karşılık, oturup bir yazı döşenmedim. Yalnızca, Trabzon’da gördüklerimi eş-dost sohbetlerinde anlattım. Maçı, kapalı tribünde kolkola izlediğimiz, kaçan golleri, tartışmalı pozisyonları birlikte değerlendirdiğimiz Fenerbahçeli dostlardan duyduklarımı; yani, kale arkasında taşkınlık yapan Fenerbahçe taraftarlarının kimler tarafından deplasmanlara taşındığını, ne kadarının toksikoman ve ilaç bağımlısı olduğunu; onca olayı çıkaracak, durup dururken daha maç başlamadan polisi ve medya mensuplarını taş yağmuruna tutacak cesaret düzeyine nasıl ulaştıklarını aktarmaya çalıştım. Daha Trabzon’a gelirken yolda iki vatandaşı döner bıçağıyla yaraladıklarını söyledim. Trabzonspor seyircisinin maç sırasında sahaya attığı yabancı cisimleri, maçtan sonra otel önünde yaptığı taşkınlığı anlattım. Otel önünde bekleyen kalabalığın, yaralanan taraftarın öldüğü şeklindeki yalan haber sonrasında tekbir getirmeye başlayıp taş ve pet şişeye sarıldığını söyledim. Benzerini her şehirde ve her konuda defalarca yaşadığımız bu provakasyonun nasıl bir toplumsal sıkıntı olduğunu hatırlattım. Ve bekledim.

Neyi mi bekledim? Bu haftaki Fenerbahçe-Galatasaray maçını tabii. Çünkü iki maçı birbirinden ayrı düşünmek doğru olmazdı. Hatta, sadece ikisini de değil. Diğer iddialı maçları da; sadece iki ya da üç camiayı da değil tüm camiaları, tüm kulüpleri, tüm şehirleri… Hatta tüm dünyayı.

***

Buna karşılık, Fenerbahçe yazarları başka bir yol seçtiler. Önceki pazar günü boyunca yaşanan olayları, okuyuculara hep tek taraflı olarak ilettiler. Biraz da yenilginin siniriyle, Trabzon’a ve Trabzonspor’a saldırdılar, hakaret ettiler. Kulüpdaş oldukları yöneticilerinin engin hoşgörüsünü (!) son damlasına kadar kullanarak yaşananları tiraja dönüştürme çabasına saplanıp kaldılar.

Fenerbahçeli yöneticiler de, “klasik parçalı formalı” kalemlerden aşağı kalmadılar. Kendilerine benzersiz bir misafirperverlik örneği sunan Trabzonspor Kulübü’nü ölçüsüzce suçladılar. Bunu yaparken de, bir gün olsun İstanbul deplasmanına gelen Trabzonspor kafilesine bir “hoşgeldin” bile demediklerini hatırlayamadılar.

Oysa, önlerinde bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi vardı. Nice ilginç olay daha yaşanacak, nice gürültüler daha kopacaktı. Onlar, belki bunun hesabını yapamadılar, belki de Galatasaray’a uygulayacakları tarihi evsahipliğinin (!) alt yapısını hazırladılar.

***

İşte 6 Mayıs pazar günü boyunca Kadıköy’de yaşananlar. İki büyük camianın müsabakasında güvenliği sağlamak için görevlendirilen, 2500’ü çevik kuvvetten olmak üzere 6 binin üzerinde polis memuru (Trabzonspor-Fenerbahçe maçındaki sayı, çevre illerden gelen destekle 600 idi.)… Stad kapısında ayrı, tribünde ayrı eziyet gören misafir seyirciler… Soyunma odasına giderken özel güvenlik görevlilerince tartaklanan misafir oyuncular… Stadyum hoparlöründen sinkaf eden maaşlı memur… Türkiye’nin en büyük kentinde, medeniyetin göbeğinde (!) yaşanan, akıl almaz, uygarlığa sığmaz tuhaflıklar…

***

Bu pazar bir kez daha görüldü ki, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Her kentte, her stadyumda olaylar yaşanıyor. Federasyon, emniyet güçleri ve kulüp yöneticileri ellerinden geldiğince bu olumsuzluğu önlemeye çalışıyorlar. Aklı başında spor yorumcuları da, bazen çok mantıklı ve yararlı öneriler sıralıyorlar.

Ancak olaylar bir yandan devam ediyor. Ve en acısı, bazı kişiler ve gruplar bu fanatizmden ikincil çıkar sağlamaya, bunu hedefe giden yolda bir silah olarak kullanmaya çalışıyorlar. Daha bir hafta önceki deplasman maçından şikayetçi olan “forma aşkı” sahibi bir takım yazarlar, iç saha maçında yaşanan olayları görmezden geliyorlar; hatta, misafir oyuncuları taciz eden stad görevlilerine değil de, mağdur durumdaki oyunculara suç buluyorlar.

***

Sevgili futbolseverler!.. Futbol ligimizi, bir oyun alanı olarak kabul edip adam gibi eğlenme yoluna gideceksek, bazı şeylerin değerlendirmesi iyi ve doğru yapmak zorundayız. “Bilmem kaç bin kişilik stadyum yarattık” diye övünmek güzel şeydir de, asıl önemli nokta, o tesiste spor faaliyeti izlemeye gelen insanların birbirlerine ve oyunculara nasıl muamele ettikleridir. Bir futbol stadyumunun kapasitesi elbette göstergedir; ancak çok daha önemlisi, o tesisi yönetecek şahısların, tribünlerinde oturacak insanların niteliğidir.

Bir spor kulübünün, yer aldığı kategoride şampiyonluğa ulaşması elbette önemlidir. Ancak en önemli başarı, aynı zamanda örnek kulüp de olabilmek, ikisi arasında tercih yapmak durumunda kalındığındaysa tereddüt etmeksizin ikinci şıkkı seçmektir.

***

Velhasıl… Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır. O, sadece sporun değil, tüm uğraşların sıkıntısıdır. Bugün dünya üzerinden futbolu kaldırınız, fanatizm başka bir sporda, başka bir oyunda kendini göstermekten geri kalmayacaktır. Sportif faaliyetleri tümden durdursanız, belki briçte, hatta satrançta baş gösterecektir. Tüm beyinlerin, tüm yüreklerin kazanmaya ama mutlaka kazanmaya şartlandığı, asaletin ve nezaketin bunca estetik müdahale geçirdiği bir alemde maalesef kaçınılmaz sonuç bu olacaktır.

Eğitimin, sadece yabancı dil öğrenimine indirgendiği; medyanın, her kulübün bayrağını banknot olarak gördüğü bu gözü dönmüş sistemde, diğer tüm iyi olasılıkların toplamı, yukarıdaki kötü olasılığın yanına bile yaklaşamamaktadır; bir süre daha yaklaşamayacaktır.

Hiçbir kulübün ve camianın, hiçbir kentin veya semtin kendini bu büyük sorunun dışında göstermek gibi bir şansı ve hakkı -birkaç haftalığına da olsa- yoktur. Büyük kulüpler ve büyük camialar, kendilerinin bu sorundan daha büyük olduklarını, hem kendilerine hem de rakiplerine kanıtlamak zorundadır. Onlara yakışan sadece ve sadece budur. Lâfla fanatizm olmakta ve fakat lâfla fanatizm önlenememektedir…

istik felsefeye düşkün olanlar için “ sufizm “ kavramının ne denli önemli yer tuttuğunu, bu konuya kafa yormayanlar bilemez.

Bu sözcüğe hangi özellikle bakacağımızı belirleyerek anlam vermeliyiz…

Zira, Sufizm, başlı başına araştırmaya ve yaşama dönük bir felsefedir. Bu bilince yoğunlaşabilenler olduğu gibi, sadece teorik yönünde kalmayı tercih edenler de bulunmaktadır…

Sufizmi değerlendirmek isteyenler, sorgulayıcı ve aktif olabilmek açısından popüler bilime yaklaşım yapmak zorundadır.

Mistisizmin özü sayılacak olan tasavvuf felsefesi veya başka bir ifadeyle gerçek felsefe, hiçbir şeye inanmayan ya da her şeyin ardında bit yeniği arayan, kül yutmaz, karizmatik, alaycılığı sanat haline dönüştürmüş karakterlere dahi hitap etme durumundadır.

Fakat ortada bir sorun var!..

Sufizme gönül verenlerin, önce, üstlendikleri misyondan silkinip kurtulmaları, sahte yol aydınlatıcılarla, çok donanımlı iyi eğitilmiş irfan sahipleri arasında salınmamak için oldukça dikkatli olmaları gerekir…

Mistisizm boyutlarında, Mümin ile müslüman arasında nasıl belirgin bir fark varsa, kendini aslını bilme durumunda yoğun bir çaba harcayan Sufi ile mümin arasında da o derece önemli farklar bulunmaktadır.

Mümin kişi sadece iman ve tevekkül ile yetinirken, Sufizm ile uğraş veren kişi, kendi hakikatını arama yolundadır… Aktif olmayan bir mümin, konunun derinliğine dalma cesaretini gösteremez.

Mümin bir insan, aynada gördüğü aksinin kim olduğu sorusuna, doğal olarak “ben” yanıtını verecektir…

Ama Beden karşıtı bir ben!..

O bu yargıya, dış dünyayla ilişkisinden kaynaklanan, bölük pörçük yaşantıların yansıttığı bir bütünlükle varmıştır. Gerçek felsefenin kırıntısı düşüncelerine uğramadığı içindir ki; “ Ben “ tesbitini beş duyu kayıtları içinde sınırlamıştır…

Sufi ise duyuları- duygularını terk etmek zorunda olduğundan mutlaka farklı bir “ Ben’e ” ulaşacaktır.

Bir sufiye yapılan eleştiri bombardımanı, yerini tepkiye bırakmadan sonuçlanır. Gerçi Allah’a tevvekkül eden bir mümin de kendine çeki düzen verme isteğini ortaya koyan somut adımlar atar. Ancak dayandığı nokta değişiktir. Varlık müşahadesi içinde yerini bulduğu pek söylenemez…

Bu nedenlerle Sufinin istikrarlı bir çalışma temposu yakalaması ve nefsi hareketlerden kaçınması gerekmektedir. Bir gün er veya geç, beklemediği bir anda ayağına mutlaka basılacaktır!..

Sufist ekolde, insanın mutlak arınması amaçlandığı için, ona her an bir yaptırımın -imtahanın- olması doğaldır. Bu uygulamalar kimi zaman hızlanır kimi zaman da hız keser. Hem içten hem de dıştan gelir. Beden üzerinde baskıcı bir güç oluşturana dek böylece devam eder. Beden-Beyin içinde yaşanacak tüm kavga ve çatışmalar, bedendeki elektriğin sıfır noktaya gelmesine kadar sürer. Bu arada kişi, kendini pasifize edebilmek için ne gerekiyorsa yapmayı denemelidir. Bireysel hayattan ancak böyle kurtulur…

Şayet bir sufide herhangi bir olay kaşısında elektiriklenme söz konusu ise, henüz olgunlaşma dönemi başlamamış demektir.

Bir sufi düşünce kargaşa, yozlaşma, yönlendirme, baskı ve yaşam koşullarını zehirleyen ortamdan asla bunalmamalıdır.

Sufi teori, Shakespeare’in “ Hamlet “ e söylettiği o ünlü, “ Olmak ya da olmamak. İşte mesele bu. “ dizesinden, “ Olmamayı “ yaşam koşulu gibi kabul eder…

Mümin vasıflı insan bu tür çalışmaları pek algılayamaz

Şüphesiz, bireyselliğin başka şekilde çözülebilmesi mümkün değildir.. Şartlanma, değer yargıları ve egemen kültürün baskısı ancak bu yöntemle kalkabilir. Sufinin boş işlerle uğraşmaktan vazgeçtiğini açık olarak göstermesi gerekir. Bireyin yaratılış itibariyle kaabiliyetinin yüksek oluşu, hakikâtine arif olmada oldukça yatkın bir potansiyel oluşturur. Bu oldukça önemli bir husustur.

Dikkat edilmesi gereken şey, bu teorinin ciddi plan ve programına uymaktır. Doğaldır ki, sufilere olan yaptırımların türü, bireylere göre değişiklik gösterecektir. Hayata geçirilebilirliği ve uygulanabilirliği böyledir.

Bu önemli ayrıntıların gözden kaçırılmaması gerekiyor!..

Şayet Allah yolunda olan insan her türlü uygulamaya hazır hale gelirse, mevcut beyin programında mutasyon neticesi, kendine irfan sahibi olabilir…

Sufizmde fanatik olmak gerekiyor..!

İstanbul - 16.05.2001

üşünce dünyamda alternatifli konulara yer olsa gerek. Farklı yazılar yazma hevesim herhalde böyle doğuyor diye düşünüyorum. Hatırlayacaksınız, bir müddet önce “ Sufizm ve Fanatizm “ başlıklı bir yazı yazmıştım. Şimdi de bir başkasına değiniyorum: Bilim ve Fanatizm’e !

Çağımızda bilimin tartışmasız bir yeri var. En önemli getirisi de toplumla olan ilişkisidir. Ancak bilimin toplum ile uyum içinde olduğu da söylenemez. Şöyle ki ; bilim kendi içinde mükemmelleşirken, toplum bilim konusunda cahilleşiyor ve toplumla bilim arasında büyük bir kopuş yaşanıyor. Veya “ Her konuya at gözlüğü ile bakmanın getirdiği bir alışkanlıkla “ sadece onu benimseyip diğer faktörleri bir kenara itiyor. Toplum içinde sivrilen, sözü geçen ve "öncü" konumundaki insanlarda da yaygınlaşan bu fanatikliğin zamanla diğer kesimlere sıçradığına tanık oluyoruz. Bilim Fanatizmi de bu örneklerden biridir.

Geçenlerde basında yer alan bir haber, bilimselliğin mistisizmle bağdaşmayacağını şu cümlelerle açıklamaya çalışıyordu: Haber metni şöyle..“On sekizinci yüzyılda, özellikle ünlü bilimci Newton ‘un bilimdeki müthiş buluşları sonucunda ( Kendisi de bir teologdu ), bilim ve felsefe insanları, Batı dinlerindeki Tanrı kavramının içeriğini de "zenginleştirdiler". Bilimin doğanın yasalarını keşif macerası ilerledikçe, ortaçağın ve öncesinin Tanrı kavramı da gelişti: Bu, Tanrı kavramının da, İnsanın evreni kavrayışına paralel gelişen süreciydi. On sekizinci yüzyılda bir kısım felsefe insanları, evreni Tanrı’nın yarattığı harika bir mekanizma olarak tanımlıyorlardı. Buna göre Tanrı, bütün evreni ve insanları yarattı, o yaratıcı dahidir, ama yarattıktan sonra da, evrenin gelişmesine karışmadı, kendi haline bıraktı, insan ise bu tıkır tıkır çalışan mekanizmaya uyumlu yaşamalı.

Yukarıdan aşağıya, Tanrı’dan krala ve aşağıya doğru kurulan hiyerarşik mekanizma da bu uyumun bir parçasıdır . Bu görüş, donmuş, gelişmeyen bir evren görüşüydü. Bugün bilimin hiçbir alanında bu görüşün esamesi bile okunmaz. Evrenin ve hayatın her alanında GELİŞİM esastır.

Koskoca evren bitmek bilmez bir devinim içindedir, asla bitmeyecek sürekli bir gelişim içindedir. Bu süreçte, değişmeyecek hiçbir şey olamaz. Nitekim, bütün bilimsel gözlemler de bunu gösteriyor. Galaksimiz bile uzayda, çeşitli sürprizlerle karşılaşa karşılaşa, uzayda yol alıp gidiyor. Ne güneşimizin bir sürekliliği var, ne dünyamızın sabit bir geleceği ! ” (1)

Bilim Fanatizmi, haklılığını moleküler biyolojiye ve canlılardaki moleküler/genetik düzeydeki evrimsel gelişmeye bağlıyor. Antropolojiyi örnek gösteriyor. Gerisi büyük bir palavra, yalan ve şarlatanlıktır diyebiliyor. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda o dönemin rasyonalist düşüncesi bilimin her şeyi açıklayabileceğine, bilebileceğine inanıyordu. Bugün bilimin zerre kadar böyle bir iddiası yoktur. " Büyük yaratıcı" nın olmadığını göstermek gibi bir çabası da yoktur. Bilim, tersine, bugün ürettiği bilginin bile " geçiciliğini" vurgular.” Bilim Fanatizmi " ne kapılanların üstünde durdukları ve kaygılarına sebep olan esas nokta, bilimin mistik kavramlarla yan yana anılmasıdır. Bilimi savunanlara göre, “böyle bir değerlendirilmenin yapılması üzüntü vericidir. Çünkü bilimin varlığı farklı alanlara yayılmaktadır. Örneğin Kuran’ın dini, ahlaki öğütler vermek, Allah’ın gücüne dikkât çekmek için kullandığı sağduyu bilgilerini,bilimsel açıdan vurgulamak doğru değildir.

Bilim “neden?” ve “nasıl?” sorularına yanıt aramakta ve amaca dönük açıklamalardan kaçınmaktadır. Bilimsellikte bir olgu yine doğal bir olayla belgelenmektedir. Ve işin içerisine asla mistik anlayış karışmamalıdır. Oysa mistisizm vesilecidir. Ve her olayın nedenini, niçinini Allah’a bağlamaktadır. Bu felsefe mistik eksenli bir toplum anlayışına kaymak demektir. Oysa tek yol Bilim ve Tekniktir. “

Bilim Fanatikleri düşüncelerini ayrıca , “Bizler başta sağlık ve diğer sorunlarımızın çözümü için bilime sarılıyoruz, bilimin bu çabasına sanki çok gerekliymiş gibi mistik duyguları katma gibi bir eğilime girmeye gerek yok. “ şeklinde sürdürürken aşırıya varan telaşlarını ise şöyle dile getiriyorlar:

“ Bizler bilimi bu haliyle batağa itiyoruz ! “

Bilim Fanatikliği inanç noktalarını varsayım gibi kabul etmekte ve Mutlak Yaratıcının doğruluğunu veya yanlışlığını test etmede bir sakınca görmemektedir.

Bu düşünce tarzı biraz mantıksız değil mi ?

Din fanatizmini kabul etmeyenler, inancı reddeden bilimin kendi kendine Fanatik konuma düşmesine acaba nasıl razı olabiliyorlar. Bu hususu tekrar gözden geçirmekde yarar var.!.

Biz, Bilime evet ama mistisizmi kabul etmeyen Fanatik yanlılığına hayır diyoruz!

İstanbul - 15.01.2002

Gökmen Özdenak-26.10.2003-fotomaç

Salı, 06 Kasım 2007

1

Gökmen Özdenak-26.10.2003-Fotomaç

Şükür edin!

Sezon başından beri bakıyorum… En ağır eleştiriyi alan Fatih Terim ve Galatasaray, doğal olarak bu kadar kötü oynamalarına rağmen lider Beşiktaş’ın 5 puan gerisinde ve Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura çıkma şansını koruyor. Bu da Türkiye Süper Ligi’ndeki kalitesiz rekabetin ölçüsünü gösteriyor.

Ama ülkede öyle bir üst düzey fanatizm yaşanıyor ki; tüketici konumundaki taraftar kaliteli ve heyecan duyabileceği zevkli karşılaşmalar değil, şartlar ne olursa olsun, ne kadar kötü futbol oynanırsa oynansın, istediği hep rakibin üstünde olmak istiyor. Bu doğrultuda da mücadeleler oynandığı için hiçbir futbolcu, hiçbir takım ve hiçbir teknik direktör daha iyiyi yapabilmenin ne arayışında, ne de hırsında.

"Kötü de oynasa kazanıyor" veya "Kazanan haklıdır" gibi amigo yorumcuların söylemleri de bu fanatik taraftarlarla aynı kulvarda olduklarını gösteriyor.

Her zaman söylüyorum, Galatasaray gücü yettiği sürece oyuna hakim olmaya çalışıyor. Rakibi rahatsız eden bir baskı yapıp, yardımlaşmalı, pas yüzdesi yüksek, yani iyi niyetle çaba sarfeden bir takım görüntüsünde. Ama fizik kapasitesindeki düşüş başladığında işte o andan itibaren bütün dengeler bozuluyor. Tabii iyi oynadığı dediğim anlarda bile istenen gol pozisyonlarını görmek maalesef mümkün değil. Bu mücadele yalnız orta sahada yapılıyor. Zaman zaman güzel kanat organizasyonları gerçekleştiriliyor. Ancak burada da ceza alanına yapılan ortalarda futbolcular topun kendilerine gelmesini bekliyor. Topa gdip "darbe" yapacaklarına "yorgunluk" nedeniyle topun kendilerine gelmesini beklemeleri golün gelmemesine neden oluyor.

Hakan Şükür için çok önemli bir maçtı. 200. golüne ulaştı. Kutluyorum. Bugüne kadar Galatasaray’a dönmesine karşı çıkanları mahçup etti. Şükür de olmasaydı ne olacaktı?

Galatasaray’da futbolcuların olağanüstü bir özgüven eksikliği var. Her oyuncu korkak. "Acaba topu kaybeder miyim?" diye düşünüp, pas verirken bile tedirgin olmaları ve zaman zaman son vuruştaki balansın iyi ayarlanamaması gol kaçırmalarının en büyük nedeni. Her zaman söylediğim gibi; mücadele gücünün kazanılması sonucunda bu goller oluşacaktır.

2

Osman Tanburacı- 25.12.2002- Akşam

Samsun’da ilginç uygulama

Galatasaray maçı başlamak üzere, stat hoparlöründen bir ses; ‘Galatasaray seyircisi için özel tribün ayrılmamıştır. Maça gelecekler Sarı-Kırmızı kaşkol, forma ve flamalarla gelmesinler. Oturuş, karışık olacaktır, ses çıkartılmayacaktır. İmza; Samsun Valiliği.’

Madde 1: Samsun’da hiç Galatasaraylı yok mu? Neden özgürlükler bu kadar kısıtlanır?

Madde 2: Neden bu anons statta yapılır ki. Gelecek olan dışarıda!

Yanlışı yanlışla sıvandığı sürece yanlış, mantar gibi ürer! Galatasaray da mevsimin ilk maçında Samsun’dan gelen altı otobüsü Ali Sami Yen’e beş yüz metre mesafede durdurmuş ve Samsunlu’yu otobüsün içine hapsederek maça sokmamıştı!

TMOK Semineri’ne katılan yabancı konuşmacılara bunu söyledim güldüler. ‘Hüküm giymemiş herkes özgürdür’ dediler. Yapılanlardan utandım!

***

Ayıbın daniskası

Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri’ne hiçbir yönetici, futbolcu, hakem ve basın mensubu katılmadı!

Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!

Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.

Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.

Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.

Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:

TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.

TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!

Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!

İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!

Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!

Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.

Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.

Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.

Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:

TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.

TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!

Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!

İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!

3

"Sporda Şiddet ve Fanatizm" Semineri

20.12.2002 İstanbul

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK), Futbol Federasyonu, Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi (CIES) ve Galatasaray Üniversitesi`nin işbirliğiyle düzenlenen "Sporda Şiddet ve Fanatizm" konulu seminer, İstanbul`da başladı.

Ataköy Olimpiyatevi`nde 2 gün sürecek seminere, TMOK Başkanı SinanErdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka, CIES Müdürü Denis Oswald ve dinleyiciler katıldı.

Seminerin açılış konuşmasını yapan TMOK Başkanı Sinan Erdem, Türkiye`nin genç bir nüfusa sahip olduğunu ve spor sahalarında şiddetin yaşandığını belirterek, "Fanatizm ve şiddetin bilimsel olarak işlenmesi gerektiği kanaatindeyim" dedi.

Prof.Dr.Erdoğan Teziç ise, spor hukuku alanında öğrenim süreci başlatmayı düşündüklerini açıkladı. Futbolda şiddetin tüm ülkelerde yaygın bir tablo ortaya çıkardığını vurgulayan Prof.Dr.Teziç, kulüp yöneticilerinde bazı nitelikler aranıp aranmaması konusundaki soruların gündeme gelmesi gerekliliğine dikkati çekti. Futbolun tüm bireylerinin spor etiğine uygun davranması gerektiğini kaydeden Prof.Dr.Teziç, hakemlerin adil olması, sporcuların seyircileri tahrik etmemesi, taraftarların da şiddetten kaçınması gerektiğini dile getirdi.

Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka ise, federasyon olarak yasal olarak belirlenen cezaların yeterli olmadığını belirterek, "Cezaların artırılması talebinde bulunacağız" dedi. UEFA`nın, statlarda çıkan olaylar sonunda çok yüksek düzeyde cezalar verdiğini belirten Saka, "Türkiye`de ise biz ancak, yeni yapılan düzenlemeye rağmen 2.5 milyar lira para cezası verebiliyoruz. UEFA`nın verdiği büyük cezalar caydırıcı oluyor. Seyirciler Avrupa kupası maçlarında olay çıkartmıyor. Ancak lig maçlarında bu olaylar olabiliyor. En kısa sürede bu cezaların yükseltilmesini talep edeceğiz" diye konuştu.

Saka, geçen sezon "Futbolda şiddete hayır" konulu kampanya yürüttüklerini hatırlatarak, bu sezon ise "Maç nasıl başladıysa, öyle bitsin" sloganını yerleştirmeye çalışacaklarını ve bu konuda kampanyadüzenleyeceklerini sözlerine ekledi. Toplantıda ayrıca CIES Müdürü Oswald, sporda şiddetin bilimsel olarak nelere dayandığı ve bu konudaki önlemleri içeren bir sunum yaptı. Bugün öğleden sonra devam edilecek seminer, yarın sabah yapılacak sunumlarla sona erecek.

insanin, baska bir nesnede kendini gormesi veya kendini tamamlayan bi unsur oldugunu dusunup "tamam işte bu !" diyip alternatifleri yok ederek ona baglanmasi

Arkadaşlar biliyorsunuzdur FANATİZM psikoloji tehlikeli sınırına yakın ve tedavisi zor olan bir hastalık tır. Ben taraf tutmaya tamamıyla katılıyorum her insan rengini benimselidir. Ama fanatizme kesinlikle karşıyım futbol terörü denen olay benim düşünce yapıma tamamıyla karşıdır insanların kendileri ile aynı rengi benimsemeyen insanlara karşı takındıkları şiddet dolu tutum anlaşılamaz bir karmaşadır ama herşeye rağmen BEŞİKTAŞ - LAZİO maçının başlamasına 45 dakika kala söyleyeceğim tek cümle şudur :

VUR KIR PARÇALA BU MAÇI KAZAN…

Sadakat ve Fanatizm Üzerine

Fatih Demirci

Kavramlar trafik işaretlerine benzer. Trafikte belli bir "araç"ı kullanmak için "ehliyet"e sahip olmak zorunludur ve bu ehliyeti elde etmek için de araç bilgisinden trafik işaretlerine kadar pek çok şeyi bilmek gereklidir. "Bilimsel" alanda çalışma yapacak kişinin de bu yolda seyredebilmesi aynı şekilde kavramlara vukufiyetine bağlıdır. Trafik işaretlerini iyi bilmeyen, aralarındaki küçük ayrıntıları fark etmeyen "sürücü" ya yanlış bir yola girecek ya da yolculuğunu kazasız bitiremeyecektir. Bunun gibi pek çok konuda bu işaretlerle kavramlar arasında benzerlik kurulabilir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kavramları asgari düzeyde dahi olsa bilmeden bilim yapmak mümkün olmasa gerektir.

Kavramlar kadar önemli olan bir şey de aralarındaki nüanslardır. Eğer kavramların aralarındaki benzerlikler aynılık olarak algılanıp, farkları göz ardı edilirse o zaman, diyelim ki, ciddiyet ile asıksuratlılık, evham ile şüphe, modernlik ile modernizm, entelektüel ile aydın………vs. .arasında bir fark olmaması gerekirdi. Oysa bu kavramlar aynı zihinsel zemini paylaşıyor izlenimi verseler bile, aralarında o kadar büyük farklar var olabilir ki, zıddı olan bir kelimenin bile bazen bu kadar uzak anlam taşımadığı görülebilir.

Sadakat araçla amacı birbirinden ayırt ettiği için amacı elde etmek için zaman zaman araçlar konusunda esneklik gösterebilir. Ama fanatizm araçları amaç haline getirir, bu konuda en küçük esnekliği bir taviz olarak algılar ve katı davranır. Oysa bu katılık, hem amaç hem de araç açısından onun kısa ya da uzun vadede kendi kendini tüketmesine neden olabilir. Marks’ın deyişiyle "Katı olan her şey buharlaşır". Buna bağlı olarak sadakat, zaman zaman teslimiyet ve boyun eğmeyi içermeyen bir "uzlaşma"yı da içerebilir ama fanatizm hep "çatışma"dan yanadır. Çünkü fanatizm, daima karşıtlarıyla kendini tanımlar ve "çatışma", onun kendisini yeniden tanımlamamsına imkân veren bir beslenme kaynağıdır.

Fanatizm, nefrette olduğu gibi sevgide de ölçüsüz ve dengesizdir. "Severken öldürmek" deyimini literatüre fanatizm kazandırmıştır.

Sadakat de fanatizm gibi, her talep karşısında mutlaka bir gerekçe istemeyebilir ama her talebin altında bir makuliyet olduğunu hisseder veya sezer. Oysa fanatizmin makuliyet diye bir problematiği yoktur. Onun için, en azından sezilebilir düzeyde bir "akla uygunluk"tan daha çok, talep edilen şeyin her halükârda yerine getirilmesi söz konusudur. Bizim atasözlerimiz arasında yer alan "Akıllı düşman akılsız dosttan iyidir" sözü hangisinin tercihe şayan olduğunun veciz bir ifadesidir.

Sadakat, "bağlılık" üzerine kuruludur, fanatizm ise "bağımlılık" üzerine. Sadakat pozitif yönde eylemlere yöneltirken, fanatizm negatif yönde eylemlere yöneltir. Sadakat, çoğunlukla yardım eder, destek olur, inşa eder, fanatizm ise ya kendini ya da başkalarını ya da birşeyleri "feda" eder, yok eder.

Sadakat ve fanatizm, aynı tarlada yetişen iki farklı bitki gibidir. Dolayısıyla ikisi de aynı fiziksel zemine sahip olma yönüyle benzerlik gösterirler. Çoğunlukla birinin diğeriyle karıştırılmasının sebebi de bundandır. Sadakat, o tarladaki ekilmiş, sulanmış, çapalanmış, toprağı gübrelenmiş, bunun sonucunda da meyve vermiş ya da vermesi beklenen bir bitkiye benzerken, fanatizm, neredeyse bir "hüdai nabit" gibi kendiliğinden bitmiş, meyve vermeyen, vermesi de mümkün olmayan ,vermediği gibi, sulanıp çapalanmasa bile diğer ürün veren bitkiden kat kat daha fazla çoğalan, çoğaldıkça diğer bitkinin hayat alanını daraltan bir ayrık otudur. Ama buna rağmen fanatizmin günübirlik değişim değeri (fiyatı) ucuz ve sürümü çok daha kolay olduğu için daha çok o sulanır, gübrelenir ve gürbüzleştirilir.

Dikotomik bir bakış açısına sahip olan fanatizme göre dünyada iki renk vardır. Siyah ve beyaz. Beyaz, kendisinin de dahil olduğu "iyi"yi temsil eder, siyah da kendisi ve kendisi gibi olanların dışındaki her şeyi ve "kötü"yü. Oysa sadakat için sonsuz sayıda renk vardır. Onun için asıl olan aydınlıkla karanlıktır. Renkler ne de olsa ışığın bir türevidir. O bu renklerden birisine bağlanmış olmakla birlikte esas sevmediği, ışığın olmadığı bir durum yani karanlıktır. Ona göre, renkler farklı farklı olabilir ama sonuçta hepsi ışıktır, aydınlıktır. Asıl sorun, hangi rengin var olduğu değil, renklerden herhangi birinin hiç olmadığı bir durumun (karanlığın) var olmasıdır.

Fanatizmin lügatinde "alternatif" diye bir şey yoktur. Dünya onun için tek boyutludur ve bu hep onun boyutudur.

Sadakat elbette ki inançlıdır, fanatizm ise "kesin" inançlıdır. Bir düşüncede sabit ve istikrarlı bir inancı temsil eden sadakate karşılık fanatizmde bu inanç ; eğer dinden kaynaklanıyorsa taassuba, parti felsefesinden kaynaklanıyorsa partizanlığa, ideolojiden kaynaklanıyorsa bağnazlığa dönüşmeye mukadderdir.

Sadakate, "müsademe-i efkar" dan geçilerek ulaşılır, fanatizme ise, "müsadere-i efkar" dan. Fanatizm, kendine güvensizliğini korkuyla kapatmaya çalışır, korktuğu ölçüde de korkutur. Bunun için fanatizmin vazgeçilmez aracı şiddettir.

Fanatizmin lügatinde soru işareti yoktur. O, bu işaretin sadece noktasını kullanır. Bütün cümleleri noktayla biter fanatizmin. Oysa sadakat, bütün yazım işaretlerini kullanır. Onun farkı, bu işaretleri yerli yerinde kullanmasıdır.

Fanatizm için öğrenme "ezberleme", öğretme ise "dikte etme"dir. Fanatizm, karşısında diktafon cahiller güruhunu buldukça mest olur. Ezberci eğitim ve öğretimin belki de en kötü yanı, cahil bırakmasından öte potansiyel fanatik yetiştirmesidir.

Fanatizm, her eleştiriyi derhal savuşturulması (ve hemen ardından karşı hamle yapılması) gereken bir "saldırı" olarak algılar. Sadakat ise, en azından eleştiriyi dinleyip anlamaya çalışır. Yanlış eleştiriye verecek cevabı daima vardır ve doğru eleştiri için ise rötüş yapmaya hazırdır.

Fanatizm bütün sevimli olabilecek kavramları deforme eder, tanınmaz bir hale getirir, deyim yerindeyse eciş bücüş bir biçime sokar, ya faydasız, ya fonksiyonsuz ya da zararlı bir kalıba girmesine neden olur. Fanatizmin elinde milliyetçilik şovenizme, inanç taassuba, takım taraftarlığı holiganizme, parti sempatisi partizanlığa, yönetmek hükmetmeye, ciddiyet asıksuratlılığa, disiplin de zorbalığa dönüşür.

Velhasıl, fanatizmle sadakat arasındaki fark, fiziksel değil kimyasaldır. Delilikle deha arasında ne kadar fark varsa sadakatle fanatizm arasında da o kadar fark vardır.

Sadakati fanatizme dönüştürmek, onu öldürmek demektir.

“Fanatizm”in memleketi yok!

Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır.

Dr.Hakan Kulaçoğlu

NTV-MSNBC

11 Mayıs— Önceki hafta oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçı ile giriş yapacağım bu yazıya, ilk bakışta “geç kalmış” sıfatını yükleyebilirsiniz, ancak değildir. Aksine, aksine, siz de birazdan bana hak vereceksiniz ki, “tam zamanında” yazılmış ya da başka bir deyişle “aceleci davranma” tuzağına düşmemiş bir yazıdır.

İnsanoğlu bir garip yaratık malumunuz. Duyguları var ve o duygular maça hep 1-0 önde başlıyorlar. Bu durum, birçok konuda olduğu gibi yazarlık uğraşında da insanı zorluyor, bazen ciddi biçimde mahçup ediyor. Duygularını yeterince şekillendirmeden, akılla ve mantıkla terbiye etmeden, maçın ya da olayların ilk heyecanıyla yazı yazmaya kalkan yazarlar bir hafta sonrasında komik durumlara düşüyorlar.

Ben bu konuda çok şanslıyım. İşin başından beri yazı günümü “çarşambadan sonrası” olarak seçtim zira. Kendime biraz zaman tanırım; sevinci, üzüntüyü, hırsı, siniri, kasveti, öforiyi mümkün olduğunca soyup sıyırıp konuya sakin kafayla bakmaya çalışırım.

***

Bendeniz, doğal olarak, ciddi derecede Trabzonsporlu’yum. Trabzonspor hastası falan değil, sağlıklı bir Trabzonsporlu’yum. Lakin; saf değilim, cahil değilim, kör değilim, köle değilim. Kimsenin hakkına göz dikmem; ama kendi kulübümün hakkına da asla el ve dil uzattırmam.

***

Trabzonspor-Fenerbahçe maçından sonra yaygın spor medyasındaki tek taraflı yayınları görünce elbette çok üzüldüm. Sadece o kadar değil, çok da sinirlendim. Buna karşılık, oturup bir yazı döşenmedim. Yalnızca, Trabzon’da gördüklerimi eş-dost sohbetlerinde anlattım. Maçı, kapalı tribünde kolkola izlediğimiz, kaçan golleri, tartışmalı pozisyonları birlikte değerlendirdiğimiz Fenerbahçeli dostlardan duyduklarımı; yani, kale arkasında taşkınlık yapan Fenerbahçe taraftarlarının kimler tarafından deplasmanlara taşındığını, ne kadarının toksikoman ve ilaç bağımlısı olduğunu; onca olayı çıkaracak, durup dururken daha maç başlamadan polisi ve medya mensuplarını taş yağmuruna tutacak cesaret düzeyine nasıl ulaştıklarını aktarmaya çalıştım. Daha Trabzon’a gelirken yolda iki vatandaşı döner bıçağıyla yaraladıklarını söyledim. Trabzonspor seyircisinin maç sırasında sahaya attığı yabancı cisimleri, maçtan sonra otel önünde yaptığı taşkınlığı anlattım. Otel önünde bekleyen kalabalığın, yaralanan taraftarın öldüğü şeklindeki yalan haber sonrasında tekbir getirmeye başlayıp taş ve pet şişeye sarıldığını söyledim. Benzerini her şehirde ve her konuda defalarca yaşadığımız bu provakasyonun nasıl bir toplumsal sıkıntı olduğunu hatırlattım. Ve bekledim.

Neyi mi bekledim? Bu haftaki Fenerbahçe-Galatasaray maçını tabii. Çünkü iki maçı birbirinden ayrı düşünmek doğru olmazdı. Hatta, sadece ikisini de değil. Diğer iddialı maçları da; sadece iki ya da üç camiayı da değil tüm camiaları, tüm kulüpleri, tüm şehirleri… Hatta tüm dünyayı.

***

Buna karşılık, Fenerbahçe yazarları başka bir yol seçtiler. Önceki pazar günü boyunca yaşanan olayları, okuyuculara hep tek taraflı olarak ilettiler. Biraz da yenilginin siniriyle, Trabzon’a ve Trabzonspor’a saldırdılar, hakaret ettiler. Kulüpdaş oldukları yöneticilerinin engin hoşgörüsünü (!) son damlasına kadar kullanarak yaşananları tiraja dönüştürme çabasına saplanıp kaldılar.

Fenerbahçeli yöneticiler de, “klasik parçalı formalı” kalemlerden aşağı kalmadılar. Kendilerine benzersiz bir misafirperverlik örneği sunan Trabzonspor Kulübü’nü ölçüsüzce suçladılar. Bunu yaparken de, bir gün olsun İstanbul deplasmanına gelen Trabzonspor kafilesine bir “hoşgeldin” bile demediklerini hatırlayamadılar.

Oysa, önlerinde bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi vardı. Nice ilginç olay daha yaşanacak, nice gürültüler daha kopacaktı. Onlar, belki bunun hesabını yapamadılar, belki de Galatasaray’a uygulayacakları tarihi evsahipliğinin (!) alt yapısını hazırladılar.

***

İşte 6 Mayıs pazar günü boyunca Kadıköy’de yaşananlar. İki büyük camianın müsabakasında güvenliği sağlamak için görevlendirilen, 2500’ü çevik kuvvetten olmak üzere 6 binin üzerinde polis memuru (Trabzonspor-Fenerbahçe maçındaki sayı, çevre illerden gelen destekle 600 idi.)… Stad kapısında ayrı, tribünde ayrı eziyet gören misafir seyirciler… Soyunma odasına giderken özel güvenlik görevlilerince tartaklanan misafir oyuncular… Stadyum hoparlöründen sinkaf eden maaşlı memur… Türkiye’nin en büyük kentinde, medeniyetin göbeğinde (!) yaşanan, akıl almaz, uygarlığa sığmaz tuhaflıklar…

***

Bu pazar bir kez daha görüldü ki, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Her kentte, her stadyumda olaylar yaşanıyor. Federasyon, emniyet güçleri ve kulüp yöneticileri ellerinden geldiğince bu olumsuzluğu önlemeye çalışıyorlar. Aklı başında spor yorumcuları da, bazen çok mantıklı ve yararlı öneriler sıralıyorlar.

Ancak olaylar bir yandan devam ediyor. Ve en acısı, bazı kişiler ve gruplar bu fanatizmden ikincil çıkar sağlamaya, bunu hedefe giden yolda bir silah olarak kullanmaya çalışıyorlar. Daha bir hafta önceki deplasman maçından şikayetçi olan “forma aşkı” sahibi bir takım yazarlar, iç saha maçında yaşanan olayları görmezden geliyorlar; hatta, misafir oyuncuları taciz eden stad görevlilerine değil de, mağdur durumdaki oyunculara suç buluyorlar.

***

Sevgili futbolseverler!.. Futbol ligimizi, bir oyun alanı olarak kabul edip adam gibi eğlenme yoluna gideceksek, bazı şeylerin değerlendirmesi iyi ve doğru yapmak zorundayız. “Bilmem kaç bin kişilik stadyum yarattık” diye övünmek güzel şeydir de, asıl önemli nokta, o tesiste spor faaliyeti izlemeye gelen insanların birbirlerine ve oyunculara nasıl muamele ettikleridir. Bir futbol stadyumunun kapasitesi elbette göstergedir; ancak çok daha önemlisi, o tesisi yönetecek şahısların, tribünlerinde oturacak insanların niteliğidir.

Bir spor kulübünün, yer aldığı kategoride şampiyonluğa ulaşması elbette önemlidir. Ancak en önemli başarı, aynı zamanda örnek kulüp de olabilmek, ikisi arasında tercih yapmak durumunda kalındığındaysa tereddüt etmeksizin ikinci şıkkı seçmektir.

***

Velhasıl… Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır. O, sadece sporun değil, tüm uğraşların sıkıntısıdır. Bugün dünya üzerinden futbolu kaldırınız, fanatizm başka bir sporda, başka bir oyunda kendini göstermekten geri kalmayacaktır. Sportif faaliyetleri tümden durdursanız, belki briçte, hatta satrançta baş gösterecektir. Tüm beyinlerin, tüm yüreklerin kazanmaya ama mutlaka kazanmaya şartlandığı, asaletin ve nezaketin bunca estetik müdahale geçirdiği bir alemde maalesef kaçınılmaz sonuç bu olacaktır.

Eğitimin, sadece yabancı dil öğrenimine indirgendiği; medyanın, her kulübün bayrağını banknot olarak gördüğü bu gözü dönmüş sistemde, diğer tüm iyi olasılıkların toplamı, yukarıdaki kötü olasılığın yanına bile yaklaşamamaktadır; bir süre daha yaklaşamayacaktır.

Hiçbir kulübün ve camianın, hiçbir kentin veya semtin kendini bu büyük sorunun dışında göstermek gibi bir şansı ve hakkı -birkaç haftalığına da olsa- yoktur. Büyük kulüpler ve büyük camialar, kendilerinin bu sorundan daha büyük olduklarını, hem kendilerine hem de rakiplerine kanıtlamak zorundadır. Onlara yakışan sadece ve sadece budur. Lâfla fanatizm olmakta ve fakat lâfla fanatizm önlenememektedir…

istik felsefeye düşkün olanlar için “ sufizm “ kavramının ne denli önemli yer tuttuğunu, bu konuya kafa yormayanlar bilemez.

Bu sözcüğe hangi özellikle bakacağımızı belirleyerek anlam vermeliyiz…

Zira, Sufizm, başlı başına araştırmaya ve yaşama dönük bir felsefedir. Bu bilince yoğunlaşabilenler olduğu gibi, sadece teorik yönünde kalmayı tercih edenler de bulunmaktadır…

Sufizmi değerlendirmek isteyenler, sorgulayıcı ve aktif olabilmek açısından popüler bilime yaklaşım yapmak zorundadır.

Mistisizmin özü sayılacak olan tasavvuf felsefesi veya başka bir ifadeyle gerçek felsefe, hiçbir şeye inanmayan ya da her şeyin ardında bit yeniği arayan, kül yutmaz, karizmatik, alaycılığı sanat haline dönüştürmüş karakterlere dahi hitap etme durumundadır.

Fakat ortada bir sorun var!..

Sufizme gönül verenlerin, önce, üstlendikleri misyondan silkinip kurtulmaları, sahte yol aydınlatıcılarla, çok donanımlı iyi eğitilmiş irfan sahipleri arasında salınmamak için oldukça dikkatli olmaları gerekir…

Mistisizm boyutlarında, Mümin ile müslüman arasında nasıl belirgin bir fark varsa, kendini aslını bilme durumunda yoğun bir çaba harcayan Sufi ile mümin arasında da o derece önemli farklar bulunmaktadır.

Mümin kişi sadece iman ve tevekkül ile yetinirken, Sufizm ile uğraş veren kişi, kendi hakikatını arama yolundadır… Aktif olmayan bir mümin, konunun derinliğine dalma cesaretini gösteremez.

Mümin bir insan, aynada gördüğü aksinin kim olduğu sorusuna, doğal olarak “ben” yanıtını verecektir…

Ama Beden karşıtı bir ben!..

O bu yargıya, dış dünyayla ilişkisinden kaynaklanan, bölük pörçük yaşantıların yansıttığı bir bütünlükle varmıştır. Gerçek felsefenin kırıntısı düşüncelerine uğramadığı içindir ki; “ Ben “ tesbitini beş duyu kayıtları içinde sınırlamıştır…

Sufi ise duyuları- duygularını terk etmek zorunda olduğundan mutlaka farklı bir “ Ben’e ” ulaşacaktır.

Bir sufiye yapılan eleştiri bombardımanı, yerini tepkiye bırakmadan sonuçlanır. Gerçi Allah’a tevvekkül eden bir mümin de kendine çeki düzen verme isteğini ortaya koyan somut adımlar atar. Ancak dayandığı nokta değişiktir. Varlık müşahadesi içinde yerini bulduğu pek söylenemez…

Bu nedenlerle Sufinin istikrarlı bir çalışma temposu yakalaması ve nefsi hareketlerden kaçınması gerekmektedir. Bir gün er veya geç, beklemediği bir anda ayağına mutlaka basılacaktır!..

Sufist ekolde, insanın mutlak arınması amaçlandığı için, ona her an bir yaptırımın -imtahanın- olması doğaldır. Bu uygulamalar kimi zaman hızlanır kimi zaman da hız keser. Hem içten hem de dıştan gelir. Beden üzerinde baskıcı bir güç oluşturana dek böylece devam eder. Beden-Beyin içinde yaşanacak tüm kavga ve çatışmalar, bedendeki elektriğin sıfır noktaya gelmesine kadar sürer. Bu arada kişi, kendini pasifize edebilmek için ne gerekiyorsa yapmayı denemelidir. Bireysel hayattan ancak böyle kurtulur…

Şayet bir sufide herhangi bir olay kaşısında elektiriklenme söz konusu ise, henüz olgunlaşma dönemi başlamamış demektir.

Bir sufi düşünce kargaşa, yozlaşma, yönlendirme, baskı ve yaşam koşullarını zehirleyen ortamdan asla bunalmamalıdır.

Sufi teori, Shakespeare’in “ Hamlet “ e söylettiği o ünlü, “ Olmak ya da olmamak. İşte mesele bu. “ dizesinden, “ Olmamayı “ yaşam koşulu gibi kabul eder…

Mümin vasıflı insan bu tür çalışmaları pek algılayamaz

Şüphesiz, bireyselliğin başka şekilde çözülebilmesi mümkün değildir.. Şartlanma, değer yargıları ve egemen kültürün baskısı ancak bu yöntemle kalkabilir. Sufinin boş işlerle uğraşmaktan vazgeçtiğini açık olarak göstermesi gerekir. Bireyin yaratılış itibariyle kaabiliyetinin yüksek oluşu, hakikâtine arif olmada oldukça yatkın bir potansiyel oluşturur. Bu oldukça önemli bir husustur.

Dikkat edilmesi gereken şey, bu teorinin ciddi plan ve programına uymaktır. Doğaldır ki, sufilere olan yaptırımların türü, bireylere göre değişiklik gösterecektir. Hayata geçirilebilirliği ve uygulanabilirliği böyledir.

Bu önemli ayrıntıların gözden kaçırılmaması gerekiyor!..

Şayet Allah yolunda olan insan her türlü uygulamaya hazır hale gelirse, mevcut beyin programında mutasyon neticesi, kendine irfan sahibi olabilir…

Sufizmde fanatik olmak gerekiyor..!

İstanbul - 16.05.2001

üşünce dünyamda alternatifli konulara yer olsa gerek. Farklı yazılar yazma hevesim herhalde böyle doğuyor diye düşünüyorum. Hatırlayacaksınız, bir müddet önce “ Sufizm ve Fanatizm “ başlıklı bir yazı yazmıştım. Şimdi de bir başkasına değiniyorum: Bilim ve Fanatizm’e !

Çağımızda bilimin tartışmasız bir yeri var. En önemli getirisi de toplumla olan ilişkisidir. Ancak bilimin toplum ile uyum içinde olduğu da söylenemez. Şöyle ki ; bilim kendi içinde mükemmelleşirken, toplum bilim konusunda cahilleşiyor ve toplumla bilim arasında büyük bir kopuş yaşanıyor. Veya “ Her konuya at gözlüğü ile bakmanın getirdiği bir alışkanlıkla “ sadece onu benimseyip diğer faktörleri bir kenara itiyor. Toplum içinde sivrilen, sözü geçen ve "öncü" konumundaki insanlarda da yaygınlaşan bu fanatikliğin zamanla diğer kesimlere sıçradığına tanık oluyoruz. Bilim Fanatizmi de bu örneklerden biridir.

Geçenlerde basında yer alan bir haber, bilimselliğin mistisizmle bağdaşmayacağını şu cümlelerle açıklamaya çalışıyordu: Haber metni şöyle..“On sekizinci yüzyılda, özellikle ünlü bilimci Newton ‘un bilimdeki müthiş buluşları sonucunda ( Kendisi de bir teologdu ), bilim ve felsefe insanları, Batı dinlerindeki Tanrı kavramının içeriğini de "zenginleştirdiler". Bilimin doğanın yasalarını keşif macerası ilerledikçe, ortaçağın ve öncesinin Tanrı kavramı da gelişti: Bu, Tanrı kavramının da, İnsanın evreni kavrayışına paralel gelişen süreciydi. On sekizinci yüzyılda bir kısım felsefe insanları, evreni Tanrı’nın yarattığı harika bir mekanizma olarak tanımlıyorlardı. Buna göre Tanrı, bütün evreni ve insanları yarattı, o yaratıcı dahidir, ama yarattıktan sonra da, evrenin gelişmesine karışmadı, kendi haline bıraktı, insan ise bu tıkır tıkır çalışan mekanizmaya uyumlu yaşamalı.

Yukarıdan aşağıya, Tanrı’dan krala ve aşağıya doğru kurulan hiyerarşik mekanizma da bu uyumun bir parçasıdır . Bu görüş, donmuş, gelişmeyen bir evren görüşüydü. Bugün bilimin hiçbir alanında bu görüşün esamesi bile okunmaz. Evrenin ve hayatın her alanında GELİŞİM esastır.

Koskoca evren bitmek bilmez bir devinim içindedir, asla bitmeyecek sürekli bir gelişim içindedir. Bu süreçte, değişmeyecek hiçbir şey olamaz. Nitekim, bütün bilimsel gözlemler de bunu gösteriyor. Galaksimiz bile uzayda, çeşitli sürprizlerle karşılaşa karşılaşa, uzayda yol alıp gidiyor. Ne güneşimizin bir sürekliliği var, ne dünyamızın sabit bir geleceği ! ” (1)

Bilim Fanatizmi, haklılığını moleküler biyolojiye ve canlılardaki moleküler/genetik düzeydeki evrimsel gelişmeye bağlıyor. Antropolojiyi örnek gösteriyor. Gerisi büyük bir palavra, yalan ve şarlatanlıktır diyebiliyor. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda o dönemin rasyonalist düşüncesi bilimin her şeyi açıklayabileceğine, bilebileceğine inanıyordu. Bugün bilimin zerre kadar böyle bir iddiası yoktur. " Büyük yaratıcı" nın olmadığını göstermek gibi bir çabası da yoktur. Bilim, tersine, bugün ürettiği bilginin bile " geçiciliğini" vurgular.” Bilim Fanatizmi " ne kapılanların üstünde durdukları ve kaygılarına sebep olan esas nokta, bilimin mistik kavramlarla yan yana anılmasıdır. Bilimi savunanlara göre, “böyle bir değerlendirilmenin yapılması üzüntü vericidir. Çünkü bilimin varlığı farklı alanlara yayılmaktadır. Örneğin Kuran’ın dini, ahlaki öğütler vermek, Allah’ın gücüne dikkât çekmek için kullandığı sağduyu bilgilerini,bilimsel açıdan vurgulamak doğru değildir.

Bilim “neden?” ve “nasıl?” sorularına yanıt aramakta ve amaca dönük açıklamalardan kaçınmaktadır. Bilimsellikte bir olgu yine doğal bir olayla belgelenmektedir. Ve işin içerisine asla mistik anlayış karışmamalıdır. Oysa mistisizm vesilecidir. Ve her olayın nedenini, niçinini Allah’a bağlamaktadır. Bu felsefe mistik eksenli bir toplum anlayışına kaymak demektir. Oysa tek yol Bilim ve Tekniktir. “

Bilim Fanatikleri düşüncelerini ayrıca , “Bizler başta sağlık ve diğer sorunlarımızın çözümü için bilime sarılıyoruz, bilimin bu çabasına sanki çok gerekliymiş gibi mistik duyguları katma gibi bir eğilime girmeye gerek yok. “ şeklinde sürdürürken aşırıya varan telaşlarını ise şöyle dile getiriyorlar:

“ Bizler bilimi bu haliyle batağa itiyoruz ! “

Bilim Fanatikliği inanç noktalarını varsayım gibi kabul etmekte ve Mutlak Yaratıcının doğruluğunu veya yanlışlığını test etmede bir sakınca görmemektedir.

Bu düşünce tarzı biraz mantıksız değil mi ?

Din fanatizmini kabul etmeyenler, inancı reddeden bilimin kendi kendine Fanatik konuma düşmesine acaba nasıl razı olabiliyorlar. Bu hususu tekrar gözden geçirmekde yarar var.!.

Biz, Bilime evet ama mistisizmi kabul etmeyen Fanatik yanlılığına hayır diyoruz!

İstanbul - 15.01.2002

Gökmen Özdenak-26.10.2003-fotomaç

Salı, 06 Kasım 2007

1

Gökmen Özdenak-26.10.2003-Fotomaç

Şükür edin!

Sezon başından beri bakıyorum… En ağır eleştiriyi alan Fatih Terim ve Galatasaray, doğal olarak bu kadar kötü oynamalarına rağmen lider Beşiktaş’ın 5 puan gerisinde ve Şampiyonlar Ligi’nde bir üst tura çıkma şansını koruyor. Bu da Türkiye Süper Ligi’ndeki kalitesiz rekabetin ölçüsünü gösteriyor.

Ama ülkede öyle bir üst düzey fanatizm yaşanıyor ki; tüketici konumundaki taraftar kaliteli ve heyecan duyabileceği zevkli karşılaşmalar değil, şartlar ne olursa olsun, ne kadar kötü futbol oynanırsa oynansın, istediği hep rakibin üstünde olmak istiyor. Bu doğrultuda da mücadeleler oynandığı için hiçbir futbolcu, hiçbir takım ve hiçbir teknik direktör daha iyiyi yapabilmenin ne arayışında, ne de hırsında.

"Kötü de oynasa kazanıyor" veya "Kazanan haklıdır" gibi amigo yorumcuların söylemleri de bu fanatik taraftarlarla aynı kulvarda olduklarını gösteriyor.

Her zaman söylüyorum, Galatasaray gücü yettiği sürece oyuna hakim olmaya çalışıyor. Rakibi rahatsız eden bir baskı yapıp, yardımlaşmalı, pas yüzdesi yüksek, yani iyi niyetle çaba sarfeden bir takım görüntüsünde. Ama fizik kapasitesindeki düşüş başladığında işte o andan itibaren bütün dengeler bozuluyor. Tabii iyi oynadığı dediğim anlarda bile istenen gol pozisyonlarını görmek maalesef mümkün değil. Bu mücadele yalnız orta sahada yapılıyor. Zaman zaman güzel kanat organizasyonları gerçekleştiriliyor. Ancak burada da ceza alanına yapılan ortalarda futbolcular topun kendilerine gelmesini bekliyor. Topa gdip "darbe" yapacaklarına "yorgunluk" nedeniyle topun kendilerine gelmesini beklemeleri golün gelmemesine neden oluyor.

Hakan Şükür için çok önemli bir maçtı. 200. golüne ulaştı. Kutluyorum. Bugüne kadar Galatasaray’a dönmesine karşı çıkanları mahçup etti. Şükür de olmasaydı ne olacaktı?

Galatasaray’da futbolcuların olağanüstü bir özgüven eksikliği var. Her oyuncu korkak. "Acaba topu kaybeder miyim?" diye düşünüp, pas verirken bile tedirgin olmaları ve zaman zaman son vuruştaki balansın iyi ayarlanamaması gol kaçırmalarının en büyük nedeni. Her zaman söylediğim gibi; mücadele gücünün kazanılması sonucunda bu goller oluşacaktır.

2

Osman Tanburacı- 25.12.2002- Akşam

Samsun’da ilginç uygulama

Galatasaray maçı başlamak üzere, stat hoparlöründen bir ses; ‘Galatasaray seyircisi için özel tribün ayrılmamıştır. Maça gelecekler Sarı-Kırmızı kaşkol, forma ve flamalarla gelmesinler. Oturuş, karışık olacaktır, ses çıkartılmayacaktır. İmza; Samsun Valiliği.’

Madde 1: Samsun’da hiç Galatasaraylı yok mu? Neden özgürlükler bu kadar kısıtlanır?

Madde 2: Neden bu anons statta yapılır ki. Gelecek olan dışarıda!

Yanlışı yanlışla sıvandığı sürece yanlış, mantar gibi ürer! Galatasaray da mevsimin ilk maçında Samsun’dan gelen altı otobüsü Ali Sami Yen’e beş yüz metre mesafede durdurmuş ve Samsunlu’yu otobüsün içine hapsederek maça sokmamıştı!

TMOK Semineri’ne katılan yabancı konuşmacılara bunu söyledim güldüler. ‘Hüküm giymemiş herkes özgürdür’ dediler. Yapılanlardan utandım!

***

Ayıbın daniskası

Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri’ne hiçbir yönetici, futbolcu, hakem ve basın mensubu katılmadı!

Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!

Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.

Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.

Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.

Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:

TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.

TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!

Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!

İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!

Geçen hafta cuma-cumartesi günleri Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde mükemmel bir seminer düzenlendi ve bu seminere ne yazık ki konuyla ilgili ferd-i vahit katılmadı. Beş yüz kişilik salonda elli kişi vardı, futbol teröründen şikayet eden Canaydın, Yıldırım, Bilgili başta olmak üzere Süper Lig yöneticilerinden hiç kimse yoktu. Basından ise ben, Hürol Bilal, Altan Ayanoğlu ve birkaç TV kameramanı ile fotoğrafçı vardı. Ayıp ki ne ayıp!

Seminer, uluslararası nitelikte yapıldı. Fransız ve İsviçreli konuşmacıların ifadeleri simültane tercüme olarak katılımcıların kulaklarına anında fısıldandı. Emeği geçenlerin tümüne teşekkürler. Eğer bu ülkede şiddet ve fanatizmden şikayet eden varsa önce bu oturumu düzenleyenlerden bin kere özür dilemeli ve katılmadıkları için pişman olmalıdırlar.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Galatasaray Üniversitesi, Futbol Federasyonu ve CIES’in (Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi) ortak emeği ile gerçekleştirilen Sporda Şiddet ve Fanatizm Semineri Türkiye’de yaşanan olaylara kuvvetli bir ışık tuttu. Yabancı konuşmacılar şiddet ve fanatizmin sosyal boyutlarını incelerken aldıkları önlemleri ve uygulamadaki etkinliklerini dile getirdiler. Genel görüş şuydu; eğitim düzeyi, yaşam koşulları ve ekonomik göstergeler şiddet olaylarının temelini teşkil ediyor. Bilinçli toplumlarda bu tür fanatizm ‘tutulan takımla bütünleşme ve başarıda onların da payının olduğunun hissedilmesi’ şeklinde yorumlanıyor. Yani fanatik taraftarlık kendine de saygı istiyor. Başarıdaki imzada onların da adının geçmesi ait olunan takıma bir katkı payı olarak algılanıyor.

Türkiye’de hakem kararlarına yapılan itirazlar, eleştiriler, küfür edebiyatı, medyanın toplumu tahrik edici yayınları tartışılırken Batı’da bunların yerini ırkçılık ve milliyet kavramları alıyor. UEFA’nın üzerinde durduğu bu görüşler toplumsal değerler için yapılıyor. Oysa bizde bireysel sapmalar hala cezasız kaldığı için sadece günlük şiddet olaylarıyla sonuçsuz bir şekilde mücadele sürüyor. Avrupa’dan ayrıldığımız nokta bizim hala hastalığı tesbit edemeyişimiz ve yaptırımlardaki aczimiz olarak ortaya çıkıyor. Yasalarımız var uygulamıyoruz. Para cezalarımız hafif. Caydırıcı önlemlerimiz yetersiz.

Futbolda terorizm bir modernizasyon sorunu olarak gözleniyor. Çağı yakalayamamış toplumlarda alt sınıf şiddeti tırmanıyor. Bunun için de görev sadece polisin değildir deniyor. Kültür sorunu, sorumlulukların belirlenmesi, iletişim ve federasyonların uygulamaları şiddete çare olarak tanımlanıyor.

Spor yöneticilerimizin de birçok eksiğinin olduğu vurgulanan seminerde şu isimler görüş belirtti:

TMOK Başkanı Sinan Erdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Erdoğan Teziç, CIEG Müdürü Denis Oswald, Futbol Federasyonu’ndan Orhan Saka, GSÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Duygun Yarsuvat, TMOK Hukuk Komisyonu Başkanı Kısmet Erkiner, GSÜ ve Neuchatel Ünv. Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Henri Bolle, Prof. Dr. Artun Ünsal, Togay Bayatlı, Erdoğan Arıpınar, Tahkim Kurulu Başkanı Türker Arslan, Prof. Dr. Erdener Yurtcan, Kahraman Bapçum, Emniyet Teşkilatından Kenan Başaran, Fransız Sosyolog Patrick Mingon, Dr.Christophe Jaccoud, Dr. Anastassia Tsoukala, İsviçreli Sosyolog Dr. Jean-Philippe Dubey, Pascal, Chatelain, ve William Nuytens.

TMOK bu semineri kitap haline getirecek, bari katılmayanlar alıp okusa… Bir hata daha yapmasalar!

Bir başka hata da Polis Okulu’ndan geldi. Salonda iki gencecik Polis Okulu öğrencisi vardı. Seminere katılış sebepleri ise ilginçti. Bu iki genç okulda çok küçük bir hata yapmışlar ve hafta sonu izinleri kaldırılmış, ceza olarak seminere gönderilmişler!

İşte bizim suç ve ceza anlayışımız!

3

"Sporda Şiddet ve Fanatizm" Semineri

20.12.2002 İstanbul

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK), Futbol Federasyonu, Uluslararası Spor Araştırmaları Merkezi (CIES) ve Galatasaray Üniversitesi`nin işbirliğiyle düzenlenen "Sporda Şiddet ve Fanatizm" konulu seminer, İstanbul`da başladı.

Ataköy Olimpiyatevi`nde 2 gün sürecek seminere, TMOK Başkanı SinanErdem, Galatasaray Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Erdoğan Teziç, Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka, CIES Müdürü Denis Oswald ve dinleyiciler katıldı.

Seminerin açılış konuşmasını yapan TMOK Başkanı Sinan Erdem, Türkiye`nin genç bir nüfusa sahip olduğunu ve spor sahalarında şiddetin yaşandığını belirterek, "Fanatizm ve şiddetin bilimsel olarak işlenmesi gerektiği kanaatindeyim" dedi.

Prof.Dr.Erdoğan Teziç ise, spor hukuku alanında öğrenim süreci başlatmayı düşündüklerini açıkladı. Futbolda şiddetin tüm ülkelerde yaygın bir tablo ortaya çıkardığını vurgulayan Prof.Dr.Teziç, kulüp yöneticilerinde bazı nitelikler aranıp aranmaması konusundaki soruların gündeme gelmesi gerekliliğine dikkati çekti. Futbolun tüm bireylerinin spor etiğine uygun davranması gerektiğini kaydeden Prof.Dr.Teziç, hakemlerin adil olması, sporcuların seyircileri tahrik etmemesi, taraftarların da şiddetten kaçınması gerektiğini dile getirdi.

Futbol Federasyonu Başkanvekili Orhan Saka ise, federasyon olarak yasal olarak belirlenen cezaların yeterli olmadığını belirterek, "Cezaların artırılması talebinde bulunacağız" dedi. UEFA`nın, statlarda çıkan olaylar sonunda çok yüksek düzeyde cezalar verdiğini belirten Saka, "Türkiye`de ise biz ancak, yeni yapılan düzenlemeye rağmen 2.5 milyar lira para cezası verebiliyoruz. UEFA`nın verdiği büyük cezalar caydırıcı oluyor. Seyirciler Avrupa kupası maçlarında olay çıkartmıyor. Ancak lig maçlarında bu olaylar olabiliyor. En kısa sürede bu cezaların yükseltilmesini talep edeceğiz" diye konuştu.

Saka, geçen sezon "Futbolda şiddete hayır" konulu kampanya yürüttüklerini hatırlatarak, bu sezon ise "Maç nasıl başladıysa, öyle bitsin" sloganını yerleştirmeye çalışacaklarını ve bu konuda kampanyadüzenleyeceklerini sözlerine ekledi. Toplantıda ayrıca CIES Müdürü Oswald, sporda şiddetin bilimsel olarak nelere dayandığı ve bu konudaki önlemleri içeren bir sunum yaptı. Bugün öğleden sonra devam edilecek seminer, yarın sabah yapılacak sunumlarla sona erecek.

insanin, baska bir nesnede kendini gormesi veya kendini tamamlayan bi unsur oldugunu dusunup "tamam işte bu !" diyip alternatifleri yok ederek ona baglanmasi

Arkadaşlar biliyorsunuzdur FANATİZM psikoloji tehlikeli sınırına yakın ve tedavisi zor olan bir hastalık tır. Ben taraf tutmaya tamamıyla katılıyorum her insan rengini benimselidir. Ama fanatizme kesinlikle karşıyım futbol terörü denen olay benim düşünce yapıma tamamıyla karşıdır insanların kendileri ile aynı rengi benimsemeyen insanlara karşı takındıkları şiddet dolu tutum anlaşılamaz bir karmaşadır ama herşeye rağmen BEŞİKTAŞ - LAZİO maçının başlamasına 45 dakika kala söyleyeceğim tek cümle şudur :

VUR KIR PARÇALA BU MAÇI KAZAN…

Sadakat ve Fanatizm Üzerine

Fatih Demirci

Kavramlar trafik işaretlerine benzer. Trafikte belli bir "araç"ı kullanmak için "ehliyet"e sahip olmak zorunludur ve bu ehliyeti elde etmek için de araç bilgisinden trafik işaretlerine kadar pek çok şeyi bilmek gereklidir. "Bilimsel" alanda çalışma yapacak kişinin de bu yolda seyredebilmesi aynı şekilde kavramlara vukufiyetine bağlıdır. Trafik işaretlerini iyi bilmeyen, aralarındaki küçük ayrıntıları fark etmeyen "sürücü" ya yanlış bir yola girecek ya da yolculuğunu kazasız bitiremeyecektir. Bunun gibi pek çok konuda bu işaretlerle kavramlar arasında benzerlik kurulabilir. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, kavramları asgari düzeyde dahi olsa bilmeden bilim yapmak mümkün olmasa gerektir.

Kavramlar kadar önemli olan bir şey de aralarındaki nüanslardır. Eğer kavramların aralarındaki benzerlikler aynılık olarak algılanıp, farkları göz ardı edilirse o zaman, diyelim ki, ciddiyet ile asıksuratlılık, evham ile şüphe, modernlik ile modernizm, entelektüel ile aydın………vs. .arasında bir fark olmaması gerekirdi. Oysa bu kavramlar aynı zihinsel zemini paylaşıyor izlenimi verseler bile, aralarında o kadar büyük farklar var olabilir ki, zıddı olan bir kelimenin bile bazen bu kadar uzak anlam taşımadığı görülebilir.

Sadakat araçla amacı birbirinden ayırt ettiği için amacı elde etmek için zaman zaman araçlar konusunda esneklik gösterebilir. Ama fanatizm araçları amaç haline getirir, bu konuda en küçük esnekliği bir taviz olarak algılar ve katı davranır. Oysa bu katılık, hem amaç hem de araç açısından onun kısa ya da uzun vadede kendi kendini tüketmesine neden olabilir. Marks’ın deyişiyle "Katı olan her şey buharlaşır". Buna bağlı olarak sadakat, zaman zaman teslimiyet ve boyun eğmeyi içermeyen bir "uzlaşma"yı da içerebilir ama fanatizm hep "çatışma"dan yanadır. Çünkü fanatizm, daima karşıtlarıyla kendini tanımlar ve "çatışma", onun kendisini yeniden tanımlamamsına imkân veren bir beslenme kaynağıdır.

Fanatizm, nefrette olduğu gibi sevgide de ölçüsüz ve dengesizdir. "Severken öldürmek" deyimini literatüre fanatizm kazandırmıştır.

Sadakat de fanatizm gibi, her talep karşısında mutlaka bir gerekçe istemeyebilir ama her talebin altında bir makuliyet olduğunu hisseder veya sezer. Oysa fanatizmin makuliyet diye bir problematiği yoktur. Onun için, en azından sezilebilir düzeyde bir "akla uygunluk"tan daha çok, talep edilen şeyin her halükârda yerine getirilmesi söz konusudur. Bizim atasözlerimiz arasında yer alan "Akıllı düşman akılsız dosttan iyidir" sözü hangisinin tercihe şayan olduğunun veciz bir ifadesidir.

Sadakat, "bağlılık" üzerine kuruludur, fanatizm ise "bağımlılık" üzerine. Sadakat pozitif yönde eylemlere yöneltirken, fanatizm negatif yönde eylemlere yöneltir. Sadakat, çoğunlukla yardım eder, destek olur, inşa eder, fanatizm ise ya kendini ya da başkalarını ya da birşeyleri "feda" eder, yok eder.

Sadakat ve fanatizm, aynı tarlada yetişen iki farklı bitki gibidir. Dolayısıyla ikisi de aynı fiziksel zemine sahip olma yönüyle benzerlik gösterirler. Çoğunlukla birinin diğeriyle karıştırılmasının sebebi de bundandır. Sadakat, o tarladaki ekilmiş, sulanmış, çapalanmış, toprağı gübrelenmiş, bunun sonucunda da meyve vermiş ya da vermesi beklenen bir bitkiye benzerken, fanatizm, neredeyse bir "hüdai nabit" gibi kendiliğinden bitmiş, meyve vermeyen, vermesi de mümkün olmayan ,vermediği gibi, sulanıp çapalanmasa bile diğer ürün veren bitkiden kat kat daha fazla çoğalan, çoğaldıkça diğer bitkinin hayat alanını daraltan bir ayrık otudur. Ama buna rağmen fanatizmin günübirlik değişim değeri (fiyatı) ucuz ve sürümü çok daha kolay olduğu için daha çok o sulanır, gübrelenir ve gürbüzleştirilir.

Dikotomik bir bakış açısına sahip olan fanatizme göre dünyada iki renk vardır. Siyah ve beyaz. Beyaz, kendisinin de dahil olduğu "iyi"yi temsil eder, siyah da kendisi ve kendisi gibi olanların dışındaki her şeyi ve "kötü"yü. Oysa sadakat için sonsuz sayıda renk vardır. Onun için asıl olan aydınlıkla karanlıktır. Renkler ne de olsa ışığın bir türevidir. O bu renklerden birisine bağlanmış olmakla birlikte esas sevmediği, ışığın olmadığı bir durum yani karanlıktır. Ona göre, renkler farklı farklı olabilir ama sonuçta hepsi ışıktır, aydınlıktır. Asıl sorun, hangi rengin var olduğu değil, renklerden herhangi birinin hiç olmadığı bir durumun (karanlığın) var olmasıdır.

Fanatizmin lügatinde "alternatif" diye bir şey yoktur. Dünya onun için tek boyutludur ve bu hep onun boyutudur.

Sadakat elbette ki inançlıdır, fanatizm ise "kesin" inançlıdır. Bir düşüncede sabit ve istikrarlı bir inancı temsil eden sadakate karşılık fanatizmde bu inanç ; eğer dinden kaynaklanıyorsa taassuba, parti felsefesinden kaynaklanıyorsa partizanlığa, ideolojiden kaynaklanıyorsa bağnazlığa dönüşmeye mukadderdir.

Sadakate, "müsademe-i efkar" dan geçilerek ulaşılır, fanatizme ise, "müsadere-i efkar" dan. Fanatizm, kendine güvensizliğini korkuyla kapatmaya çalışır, korktuğu ölçüde de korkutur. Bunun için fanatizmin vazgeçilmez aracı şiddettir.

Fanatizmin lügatinde soru işareti yoktur. O, bu işaretin sadece noktasını kullanır. Bütün cümleleri noktayla biter fanatizmin. Oysa sadakat, bütün yazım işaretlerini kullanır. Onun farkı, bu işaretleri yerli yerinde kullanmasıdır.

Fanatizm için öğrenme "ezberleme", öğretme ise "dikte etme"dir. Fanatizm, karşısında diktafon cahiller güruhunu buldukça mest olur. Ezberci eğitim ve öğretimin belki de en kötü yanı, cahil bırakmasından öte potansiyel fanatik yetiştirmesidir.

Fanatizm, her eleştiriyi derhal savuşturulması (ve hemen ardından karşı hamle yapılması) gereken bir "saldırı" olarak algılar. Sadakat ise, en azından eleştiriyi dinleyip anlamaya çalışır. Yanlış eleştiriye verecek cevabı daima vardır ve doğru eleştiri için ise rötüş yapmaya hazırdır.

Fanatizm bütün sevimli olabilecek kavramları deforme eder, tanınmaz bir hale getirir, deyim yerindeyse eciş bücüş bir biçime sokar, ya faydasız, ya fonksiyonsuz ya da zararlı bir kalıba girmesine neden olur. Fanatizmin elinde milliyetçilik şovenizme, inanç taassuba, takım taraftarlığı holiganizme, parti sempatisi partizanlığa, yönetmek hükmetmeye, ciddiyet asıksuratlılığa, disiplin de zorbalığa dönüşür.

Velhasıl, fanatizmle sadakat arasındaki fark, fiziksel değil kimyasaldır. Delilikle deha arasında ne kadar fark varsa sadakatle fanatizm arasında da o kadar fark vardır.

Sadakati fanatizme dönüştürmek, onu öldürmek demektir.

“Fanatizm”in memleketi yok!

Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır.

Dr.Hakan Kulaçoğlu

NTV-MSNBC

11 Mayıs— Önceki hafta oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçı ile giriş yapacağım bu yazıya, ilk bakışta “geç kalmış” sıfatını yükleyebilirsiniz, ancak değildir. Aksine, aksine, siz de birazdan bana hak vereceksiniz ki, “tam zamanında” yazılmış ya da başka bir deyişle “aceleci davranma” tuzağına düşmemiş bir yazıdır.

İnsanoğlu bir garip yaratık malumunuz. Duyguları var ve o duygular maça hep 1-0 önde başlıyorlar. Bu durum, birçok konuda olduğu gibi yazarlık uğraşında da insanı zorluyor, bazen ciddi biçimde mahçup ediyor. Duygularını yeterince şekillendirmeden, akılla ve mantıkla terbiye etmeden, maçın ya da olayların ilk heyecanıyla yazı yazmaya kalkan yazarlar bir hafta sonrasında komik durumlara düşüyorlar.

Ben bu konuda çok şanslıyım. İşin başından beri yazı günümü “çarşambadan sonrası” olarak seçtim zira. Kendime biraz zaman tanırım; sevinci, üzüntüyü, hırsı, siniri, kasveti, öforiyi mümkün olduğunca soyup sıyırıp konuya sakin kafayla bakmaya çalışırım.

***

Bendeniz, doğal olarak, ciddi derecede Trabzonsporlu’yum. Trabzonspor hastası falan değil, sağlıklı bir Trabzonsporlu’yum. Lakin; saf değilim, cahil değilim, kör değilim, köle değilim. Kimsenin hakkına göz dikmem; ama kendi kulübümün hakkına da asla el ve dil uzattırmam.

***

Trabzonspor-Fenerbahçe maçından sonra yaygın spor medyasındaki tek taraflı yayınları görünce elbette çok üzüldüm. Sadece o kadar değil, çok da sinirlendim. Buna karşılık, oturup bir yazı döşenmedim. Yalnızca, Trabzon’da gördüklerimi eş-dost sohbetlerinde anlattım. Maçı, kapalı tribünde kolkola izlediğimiz, kaçan golleri, tartışmalı pozisyonları birlikte değerlendirdiğimiz Fenerbahçeli dostlardan duyduklarımı; yani, kale arkasında taşkınlık yapan Fenerbahçe taraftarlarının kimler tarafından deplasmanlara taşındığını, ne kadarının toksikoman ve ilaç bağımlısı olduğunu; onca olayı çıkaracak, durup dururken daha maç başlamadan polisi ve medya mensuplarını taş yağmuruna tutacak cesaret düzeyine nasıl ulaştıklarını aktarmaya çalıştım. Daha Trabzon’a gelirken yolda iki vatandaşı döner bıçağıyla yaraladıklarını söyledim. Trabzonspor seyircisinin maç sırasında sahaya attığı yabancı cisimleri, maçtan sonra otel önünde yaptığı taşkınlığı anlattım. Otel önünde bekleyen kalabalığın, yaralanan taraftarın öldüğü şeklindeki yalan haber sonrasında tekbir getirmeye başlayıp taş ve pet şişeye sarıldığını söyledim. Benzerini her şehirde ve her konuda defalarca yaşadığımız bu provakasyonun nasıl bir toplumsal sıkıntı olduğunu hatırlattım. Ve bekledim.

Neyi mi bekledim? Bu haftaki Fenerbahçe-Galatasaray maçını tabii. Çünkü iki maçı birbirinden ayrı düşünmek doğru olmazdı. Hatta, sadece ikisini de değil. Diğer iddialı maçları da; sadece iki ya da üç camiayı da değil tüm camiaları, tüm kulüpleri, tüm şehirleri… Hatta tüm dünyayı.

***

Buna karşılık, Fenerbahçe yazarları başka bir yol seçtiler. Önceki pazar günü boyunca yaşanan olayları, okuyuculara hep tek taraflı olarak ilettiler. Biraz da yenilginin siniriyle, Trabzon’a ve Trabzonspor’a saldırdılar, hakaret ettiler. Kulüpdaş oldukları yöneticilerinin engin hoşgörüsünü (!) son damlasına kadar kullanarak yaşananları tiraja dönüştürme çabasına saplanıp kaldılar.

Fenerbahçeli yöneticiler de, “klasik parçalı formalı” kalemlerden aşağı kalmadılar. Kendilerine benzersiz bir misafirperverlik örneği sunan Trabzonspor Kulübü’nü ölçüsüzce suçladılar. Bunu yaparken de, bir gün olsun İstanbul deplasmanına gelen Trabzonspor kafilesine bir “hoşgeldin” bile demediklerini hatırlayamadılar.

Oysa, önlerinde bir Fenerbahçe-Galatasaray derbisi vardı. Nice ilginç olay daha yaşanacak, nice gürültüler daha kopacaktı. Onlar, belki bunun hesabını yapamadılar, belki de Galatasaray’a uygulayacakları tarihi evsahipliğinin (!) alt yapısını hazırladılar.

***

İşte 6 Mayıs pazar günü boyunca Kadıköy’de yaşananlar. İki büyük camianın müsabakasında güvenliği sağlamak için görevlendirilen, 2500’ü çevik kuvvetten olmak üzere 6 binin üzerinde polis memuru (Trabzonspor-Fenerbahçe maçındaki sayı, çevre illerden gelen destekle 600 idi.)… Stad kapısında ayrı, tribünde ayrı eziyet gören misafir seyirciler… Soyunma odasına giderken özel güvenlik görevlilerince tartaklanan misafir oyuncular… Stadyum hoparlöründen sinkaf eden maaşlı memur… Türkiye’nin en büyük kentinde, medeniyetin göbeğinde (!) yaşanan, akıl almaz, uygarlığa sığmaz tuhaflıklar…

***

Bu pazar bir kez daha görüldü ki, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Her kentte, her stadyumda olaylar yaşanıyor. Federasyon, emniyet güçleri ve kulüp yöneticileri ellerinden geldiğince bu olumsuzluğu önlemeye çalışıyorlar. Aklı başında spor yorumcuları da, bazen çok mantıklı ve yararlı öneriler sıralıyorlar.

Ancak olaylar bir yandan devam ediyor. Ve en acısı, bazı kişiler ve gruplar bu fanatizmden ikincil çıkar sağlamaya, bunu hedefe giden yolda bir silah olarak kullanmaya çalışıyorlar. Daha bir hafta önceki deplasman maçından şikayetçi olan “forma aşkı” sahibi bir takım yazarlar, iç saha maçında yaşanan olayları görmezden geliyorlar; hatta, misafir oyuncuları taciz eden stad görevlilerine değil de, mağdur durumdaki oyunculara suç buluyorlar.

***

Sevgili futbolseverler!.. Futbol ligimizi, bir oyun alanı olarak kabul edip adam gibi eğlenme yoluna gideceksek, bazı şeylerin değerlendirmesi iyi ve doğru yapmak zorundayız. “Bilmem kaç bin kişilik stadyum yarattık” diye övünmek güzel şeydir de, asıl önemli nokta, o tesiste spor faaliyeti izlemeye gelen insanların birbirlerine ve oyunculara nasıl muamele ettikleridir. Bir futbol stadyumunun kapasitesi elbette göstergedir; ancak çok daha önemlisi, o tesisi yönetecek şahısların, tribünlerinde oturacak insanların niteliğidir.

Bir spor kulübünün, yer aldığı kategoride şampiyonluğa ulaşması elbette önemlidir. Ancak en önemli başarı, aynı zamanda örnek kulüp de olabilmek, ikisi arasında tercih yapmak durumunda kalındığındaysa tereddüt etmeksizin ikinci şıkkı seçmektir.

***

Velhasıl… Artık fanatizm, her kentin, her ülkenin, her kıtanın sorunudur. Doğduğu yer bilinmemekte, hiçbir yerde doymamakta, sabit bir adreste oturmamakta, zorunlu ikamete tabi tutulamamaktadır. O, sadece sporun değil, tüm uğraşların sıkıntısıdır. Bugün dünya üzerinden futbolu kaldırınız, fanatizm başka bir sporda, başka bir oyunda kendini göstermekten geri kalmayacaktır. Sportif faaliyetleri tümden durdursanız, belki briçte, hatta satrançta baş gösterecektir. Tüm beyinlerin, tüm yüreklerin kazanmaya ama mutlaka kazanmaya şartlandığı, asaletin ve nezaketin bunca estetik müdahale geçirdiği bir alemde maalesef kaçınılmaz sonuç bu olacaktır.

Eğitimin, sadece yabancı dil öğrenimine indirgendiği; medyanın, her kulübün bayrağını banknot olarak gördüğü bu gözü dönmüş sistemde, diğer tüm iyi olasılıkların toplamı, yukarıdaki kötü olasılığın yanına bile yaklaşamamaktadır; bir süre daha yaklaşamayacaktır.

Hiçbir kulübün ve camianın, hiçbir kentin veya semtin kendini bu büyük sorunun dışında göstermek gibi bir şansı ve hakkı -birkaç haftalığına da olsa- yoktur. Büyük kulüpler ve büyük camialar, kendilerinin bu sorundan daha büyük olduklarını, hem kendilerine hem de rakiplerine kanıtlamak zorundadır. Onlara yakışan sadece ve sadece budur. Lâfla fanatizm olmakta ve fakat lâfla fanatizm önlenememektedir…

istik felsefeye düşkün olanlar için “ sufizm “ kavramının ne denli önemli yer tuttuğunu, bu konuya kafa yormayanlar bilemez.

Bu sözcüğe hangi özellikle bakacağımızı belirleyerek anlam vermeliyiz…

Zira, Sufizm, başlı başına araştırmaya ve yaşama dönük bir felsefedir. Bu bilince yoğunlaşabilenler olduğu gibi, sadece teorik yönünde kalmayı tercih edenler de bulunmaktadır…

Sufizmi değerlendirmek isteyenler, sorgulayıcı ve aktif olabilmek açısından popüler bilime yaklaşım yapmak zorundadır.

Mistisizmin özü sayılacak olan tasavvuf felsefesi veya başka bir ifadeyle gerçek felsefe, hiçbir şeye inanmayan ya da her şeyin ardında bit yeniği arayan, kül yutmaz, karizmatik, alaycılığı sanat haline dönüştürmüş karakterlere dahi hitap etme durumundadır.

Fakat ortada bir sorun var!..

Sufizme gönül verenlerin, önce, üstlendikleri misyondan silkinip kurtulmaları, sahte yol aydınlatıcılarla, çok donanımlı iyi eğitilmiş irfan sahipleri arasında salınmamak için oldukça dikkatli olmaları gerekir…

Mistisizm boyutlarında, Mümin ile müslüman arasında nasıl belirgin bir fark varsa, kendini aslını bilme durumunda yoğun bir çaba harcayan Sufi ile mümin arasında da o derece önemli farklar bulunmaktadır.

Mümin kişi sadece iman ve tevekkül ile yetinirken, Sufizm ile uğraş veren kişi, kendi hakikatını arama yolundadır… Aktif olmayan bir mümin, konunun derinliğine dalma cesaretini gösteremez.

Mümin bir insan, aynada gördüğü aksinin kim olduğu sorusuna, doğal olarak “ben” yanıtını verecektir…

Ama Beden karşıtı bir ben!..

O bu yargıya, dış dünyayla ilişkisinden kaynaklanan, bölük pörçük yaşantıların yansıttığı bir bütünlükle varmıştır. Gerçek felsefenin kırıntısı düşüncelerine uğramadığı içindir ki; “ Ben “ tesbitini beş duyu kayıtları içinde sınırlamıştır…

Sufi ise duyuları- duygularını terk etmek zorunda olduğundan mutlaka farklı bir “ Ben’e ” ulaşacaktır.

Bir sufiye yapılan eleştiri bombardımanı, yerini tepkiye bırakmadan sonuçlanır. Gerçi Allah’a tevvekkül eden bir mümin de kendine çeki düzen verme isteğini ortaya koyan somut adımlar atar. Ancak dayandığı nokta değişiktir. Varlık müşahadesi içinde yerini bulduğu pek söylenemez…

Bu nedenlerle Sufinin istikrarlı bir çalışma temposu yakalaması ve nefsi hareketlerden kaçınması gerekmektedir. Bir gün er veya geç, beklemediği bir anda ayağına mutlaka basılacaktır!..

Sufist ekolde, insanın mutlak arınması amaçlandığı için, ona her an bir yaptırımın -imtahanın- olması doğaldır. Bu uygulamalar kimi zaman hızlanır kimi zaman da hız keser. Hem içten hem de dıştan gelir. Beden üzerinde baskıcı bir güç oluşturana dek böylece devam eder. Beden-Beyin içinde yaşanacak tüm kavga ve çatışmalar, bedendeki elektriğin sıfır noktaya gelmesine kadar sürer. Bu arada kişi, kendini pasifize edebilmek için ne gerekiyorsa yapmayı denemelidir. Bireysel hayattan ancak böyle kurtulur…

Şayet bir sufide herhangi bir olay kaşısında elektiriklenme söz konusu ise, henüz olgunlaşma dönemi başlamamış demektir.

Bir sufi düşünce kargaşa, yozlaşma, yönlendirme, baskı ve yaşam koşullarını zehirleyen ortamdan asla bunalmamalıdır.

Sufi teori, Shakespeare’in “ Hamlet “ e söylettiği o ünlü, “ Olmak ya da olmamak. İşte mesele bu. “ dizesinden, “ Olmamayı “ yaşam koşulu gibi kabul eder…

Mümin vasıflı insan bu tür çalışmaları pek algılayamaz

Şüphesiz, bireyselliğin başka şekilde çözülebilmesi mümkün değildir.. Şartlanma, değer yargıları ve egemen kültürün baskısı ancak bu yöntemle kalkabilir. Sufinin boş işlerle uğraşmaktan vazgeçtiğini açık olarak göstermesi gerekir. Bireyin yaratılış itibariyle kaabiliyetinin yüksek oluşu, hakikâtine arif olmada oldukça yatkın bir potansiyel oluşturur. Bu oldukça önemli bir husustur.

Dikkat edilmesi gereken şey, bu teorinin ciddi plan ve programına uymaktır. Doğaldır ki, sufilere olan yaptırımların türü, bireylere göre değişiklik gösterecektir. Hayata geçirilebilirliği ve uygulanabilirliği böyledir.

Bu önemli ayrıntıların gözden kaçırılmaması gerekiyor!..

Şayet Allah yolunda olan insan her türlü uygulamaya hazır hale gelirse, mevcut beyin programında mutasyon neticesi, kendine irfan sahibi olabilir…

Sufizmde fanatik olmak gerekiyor..!

İstanbul - 16.05.2001

üşünce dünyamda alternatifli konulara yer olsa gerek. Farklı yazılar yazma hevesim herhalde böyle doğuyor diye düşünüyorum. Hatırlayacaksınız, bir müddet önce “ Sufizm ve Fanatizm “ başlıklı bir yazı yazmıştım. Şimdi de bir başkasına değiniyorum: Bilim ve Fanatizm’e !

Çağımızda bilimin tartışmasız bir yeri var. En önemli getirisi de toplumla olan ilişkisidir. Ancak bilimin toplum ile uyum içinde olduğu da söylenemez. Şöyle ki ; bilim kendi içinde mükemmelleşirken, toplum bilim konusunda cahilleşiyor ve toplumla bilim arasında büyük bir kopuş yaşanıyor. Veya “ Her konuya at gözlüğü ile bakmanın getirdiği bir alışkanlıkla “ sadece onu benimseyip diğer faktörleri bir kenara itiyor. Toplum içinde sivrilen, sözü geçen ve "öncü" konumundaki insanlarda da yaygınlaşan bu fanatikliğin zamanla diğer kesimlere sıçradığına tanık oluyoruz. Bilim Fanatizmi de bu örneklerden biridir.

Geçenlerde basında yer alan bir haber, bilimselliğin mistisizmle bağdaşmayacağını şu cümlelerle açıklamaya çalışıyordu: Haber metni şöyle..“On sekizinci yüzyılda, özellikle ünlü bilimci Newton ‘un bilimdeki müthiş buluşları sonucunda ( Kendisi de bir teologdu ), bilim ve felsefe insanları, Batı dinlerindeki Tanrı kavramının içeriğini de "zenginleştirdiler". Bilimin doğanın yasalarını keşif macerası ilerledikçe, ortaçağın ve öncesinin Tanrı kavramı da gelişti: Bu, Tanrı kavramının da, İnsanın evreni kavrayışına paralel gelişen süreciydi. On sekizinci yüzyılda bir kısım felsefe insanları, evreni Tanrı’nın yarattığı harika bir mekanizma olarak tanımlıyorlardı. Buna göre Tanrı, bütün evreni ve insanları yarattı, o yaratıcı dahidir, ama yarattıktan sonra da, evrenin gelişmesine karışmadı, kendi haline bıraktı, insan ise bu tıkır tıkır çalışan mekanizmaya uyumlu yaşamalı.

Yukarıdan aşağıya, Tanrı’dan krala ve aşağıya doğru kurulan hiyerarşik mekanizma da bu uyumun bir parçasıdır . Bu görüş, donmuş, gelişmeyen bir evren görüşüydü. Bugün bilimin hiçbir alanında bu görüşün esamesi bile okunmaz. Evrenin ve hayatın her alanında GELİŞİM esastır.

Koskoca evren bitmek bilmez bir devinim içindedir, asla bitmeyecek sürekli bir gelişim içindedir. Bu süreçte, değişmeyecek hiçbir şey olamaz. Nitekim, bütün bilimsel gözlemler de bunu gösteriyor. Galaksimiz bile uzayda, çeşitli sürprizlerle karşılaşa karşılaşa, uzayda yol alıp gidiyor. Ne güneşimizin bir sürekliliği var, ne dünyamızın sabit bir geleceği ! ” (1)

Bilim Fanatizmi, haklılığını moleküler biyolojiye ve canlılardaki moleküler/genetik düzeydeki evrimsel gelişmeye bağlıyor. Antropolojiyi örnek gösteriyor. Gerisi büyük bir palavra, yalan ve şarlatanlıktır diyebiliyor. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda o dönemin rasyonalist düşüncesi bilimin her şeyi açıklayabileceğine, bilebileceğine inanıyordu. Bugün bilimin zerre kadar böyle bir iddiası yoktur. " Büyük yaratıcı" nın olmadığını göstermek gibi bir çabası da yoktur. Bilim, tersine, bugün ürettiği bilginin bile " geçiciliğini" vurgular.” Bilim Fanatizmi " ne kapılanların üstünde durdukları ve kaygılarına sebep olan esas nokta, bilimin mistik kavramlarla yan yana anılmasıdır. Bilimi savunanlara göre, “böyle bir değerlendirilmenin yapılması üzüntü vericidir. Çünkü bilimin varlığı farklı alanlara yayılmaktadır. Örneğin Kuran’ın dini, ahlaki öğütler vermek, Allah’ın gücüne dikkât çekmek için kullandığı sağduyu bilgilerini,bilimsel açıdan vurgulamak doğru değildir.

Bilim “neden?” ve “nasıl?” sorularına yanıt aramakta ve amaca dönük açıklamalardan kaçınmaktadır. Bilimsellikte bir olgu yine doğal bir olayla belgelenmektedir. Ve işin içerisine asla mistik anlayış karışmamalıdır. Oysa mistisizm vesilecidir. Ve her olayın nedenini, niçinini Allah’a bağlamaktadır. Bu felsefe mistik eksenli bir toplum anlayışına kaymak demektir. Oysa tek yol Bilim ve Tekniktir. “

Bilim Fanatikleri düşüncelerini ayrıca , “Bizler başta sağlık ve diğer sorunlarımızın çözümü için bilime sarılıyoruz, bilimin bu çabasına sanki çok gerekliymiş gibi mistik duyguları katma gibi bir eğilime girmeye gerek yok. “ şeklinde sürdürürken aşırıya varan telaşlarını ise şöyle dile getiriyorlar:

“ Bizler bilimi bu haliyle batağa itiyoruz ! “

Bilim Fanatikliği inanç noktalarını varsayım gibi kabul etmekte ve Mutlak Yaratıcının doğruluğunu veya yanlışlığını test etmede bir sakınca görmemektedir.

Bu düşünce tarzı biraz mantıksız değil mi ?

Din fanatizmini kabul etmeyenler, inancı reddeden bilimin kendi kendine Fanatik konuma düşmesine acaba nasıl razı olabiliyorlar. Bu hususu tekrar gözden geçirmekde yarar var.!.

Biz, Bilime evet ama mistisizmi kabul etmeyen Fanatik yanlılığına hayır diyoruz!

İstanbul - 15.01.2002

İiööçsatatürk’ün Spor Politikasi

Salı, 06 Kasım 2007

iiÖÖçsAtatürk’ün Spor Politikasi

Büyük Atatürk’ün ölümünü takip eden günlerde, o zamanlar yalniz Avrupa’nin degil, dünyanin en güçlü günlük spor gazetesi olan ve Fransa’da yayinlanan "L’Auto", yayinladigi genis bir makalede Atatürk’ün spora verdigi büyük önemi uzun uzun överken su satirlara da yer vermisti:

"Dünyada ilk defa beden egitimini mecburi kilan devlet adami o oldu. Yalniz kâgit üzerinde ve nutuklarda degil, bunu bilfiil yerine getirdi. Stadyumlar ve çesitli spor merkezleri tesis ettirdi. Halkevlerinin spor kollarini bizzat mürakabe etti ve milletin mukadderatina hâkim oldugu günden itibaren Türkiye’de spor, gittikçe artan bir önem ve deger kazandi…"

Atatürk ileride de görecegimiz gibi; gerçekten, dünyada beden egitimini ülkesinde mecburi kilan ilk devlet adamiydi. Onun "Saglam kafa saglam vücutta bulunur" sözü de, yarattigi genç Türkiye devletinin gelecegi için düsündügü ana esaslardan biriydi hiç kuskusuz. Nitekim daha Cumhuriyetin ilanindan önceki günlerde hazirlanan hükümet programlarinda da bunu bulmak ve görmek mümkündür.

18 Agustos 1923 tarihli hükümet programinda bu konuda su satirlarin yeraldigi dikkati çeker:

"…Maarifin terbiyevi vazifelerinden birincisi, çocuklarin terbiye ve talimi, ikincisi terbiye ve talibi, üçüncüsü milli güzidelerin yetistirilmesi için lazim gelen vasitalarin izhar ve teminidir. çocuklarin terbiye ve talimi bittabil mektepler vasitasiyla temin edilecek ve mekteplerin asri tekemmulata mazhar olabilmeleri için muallimlerin daha iyi yetistirilmesine ve tatil zamaninda açilacak derslerle tevsi-i malimat etmelerine, binalarin islahina, alat-i dersiyenin ikmaline çalisilacaktir.

Halkin talim ve terbiyesi için gece dersleri ve çirak mektepleri tahsis olunacak, halk lisani ile halkin ihtiyacina muvafik milli güzidelerin yetistirilmesi için istidat ve kabiliyeti tebarüz eden ve ailesinin kudret-i maliyesi müsaid olmayan gençler orta ve yüksek mekteplerde suret-i mahsusada himaye ve muavenete mazhar olacaklari gibi ihtisas peyda etmeleri için Avrupa’daki irfan mekteplerine gönderileceklerdir. Muhtelif suabat-i ilmiye ferdin bedeni ve fikri kabiliyetleri gibi ahlaki ve içtimati kabiliyetleri de inkisaf ettirilecektir. Bu maksada vusul için bir Terbiye-i Bedeniyye Darülmualilmini açilacak, izcilik teskilatina ehemmiyet-i mahsusa verilecek, programlar ile mektepler teskilati tedricen içtimai esasata tevcih olunacaktir…"

Hükümet programinda bahsi geçen "Terbiye-i Bedeniyye Darülmualilmini" çok geçmeden kurulup "Gazi Terbiye Enstitüsü" adi altinda Ankara’da hizmete girmisti nitekim.

"Atatürk, Türk sporunun ilk ögreticilerinin yetistirilmesi konusunda da acele göstermisti. Beden Egitimi ögretmeni yetistirecek okul tesis edilmeden önde çapa Muallim Mektebi’nde bir kurs açilmis ve bunun basina da Avrupa’da beden egitimi ögrenimi yapmis bulunan Selim Sirri Bey (Tarcan) getirilmisti. Bu arada bayan beden egitimi ögretmeni yetistirmek üzere de isveç’ten iki bayan ögretim üyesi getirtilmis, bunlarda çapa Muallim Mektebi’ndeki özel kurslarda görev alarak kiz ögrencileri yetistirmislerdi.

Atatürk bu konunun üzeinde büyük bir titizlikle durdugundan bu da kâfi görülmemis ve ögretmen adaylari arasinda, bu dokuz aylik kursta basari gösterenler ihtisasta bulunmak üzere Avrupa’ya gönderilmislerdi. Atatürk bu kurslara subaylarin da katilmalarini özellikle arzulamisti. Bu nedenle kursa katilip basari saglayan subaylar da askeri okullarda modern beden egitiminin ilk tatbikatçilari olabilmeleri için Avrupa’ya ihtisas egitimine yollanmislardi.

8 Ocak 1925 tarihli "Vatan" gazetesinin birinci sayfasinda yayinlanan bir haber fotograf bu konuda pek ilginç ve degerli bir kanittir. "Avrupa’ya Tahsile Gidecek Gençlerimiz" basligi altinda yayinlanan bu haberde söyle denilmektedir:

"Maarif Vekaleti tarafindan muallimlik tahsil edilmek üzere birkaç gencin Avrupa’ya izami (gönderilmesi) takarrür ettigini (kararlastirildigini) yazmistik. Yapilan musabaka imtihaninda muvaffak olan gençlere dün harcirahlari tesviye edilmistir (yolluklari verilmistir). Bunlar üç güne kadar Avrupa’nin muhtelif sehirlerine gideceklerdir. Bu gençlerden Vildan Asir ve Suad Hayri Beyler Terbiye-i Bedeniyye (BedenEgitimi) tahsili için Belçika’nin Gand shrine; Ulvi cemal ve Cezmi Rifki Beyler Musiki tahsili için Paris’e, Sadi Bey Ulum-u Tabiiye (Tabii bilimler) tahsili için Berlin’e, Muhiddin Sebati ve Refik Bey’ler de Resim tahsili için Paris’e gideceklerdir.".

Bu gençlerden Sadi Irmak ve Suat Hayri ürgüplü daha sonra tarafsiz Basbakan olarak devlet hizmetinde bulunan kisiler olacaklardi; Vildan Asir Savasir da uzun yillar Beden Terbiyesi Genel Müdürlügü yapacakti…

Ankara’da kurulan "Gazi Terbiye Enstitüsü"nün beden egitimi bölümü için Almanya’dan Kurt Dainas adina bir uzman ögretmen getirilmisti ve bu bilgili hoca tarafindan bu enstitünün Beden Egitimi bölümü faaliyete geçirilmisti. Bu sirada ihtisas için Avrupa’ya gönderilmis bulunan asker ve sivil beden egitimi ögretmenleri de yurda döndüklerinden genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Beden Egitimi ögretim kadrosu vücut bulmus oldu.

Türk sporunun temelini olusturacak bu beden egitimi ve spor uzmanlari konusunun bu yolla halline çalisirken Türk sporu da ciddi olarak ele alinmisti. "Türkiye idman Cemiyetleri ittifaki", Türk sporunun ilk resmi örgütü olarak vücut bulup faaliyete geçmis durumdaydi. Bu örgütün durumu Bakanlar Kurulu’nun 16 Ocak 1924 tarihli toplantisinda ele alindi. Ali Sami Bey (Yen) tarafindan örgüt adina verilen dilekçe üzerinde görüsmelerde bulunan Atatürk baskanligindaki icra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu), 170 sayili karariyla Türkiye idama Cemiyetleri ittifaki’ni "Türk gençliginin terakki ve tealisine hadim ve kayd-i menfaatten tamamen azade oldugu ve her memlekette idman Cemiyetleri’nin bu surette telakki edilerek her türlü himayeye mazhar bulunduklari cihetle" kaydi ile "menafii umumiyeye hadim cemiyet (kamu yarari dernek)" kabul edilmisti. Bu kararla Türkiye’de devlet ilk kez spora ve sporcuya yardim eli uzatmis oluyordu.

Böylece Basvekil ismet Pasa’nin kisa bir süre önce Türkiye idman Cemiyetleri ittifaki Reisi Ali Sami Bey’e: "Hükümete güvenin, bütçeye spor için tahsisat konulacaktir" seklinde verdigi sözün ilk bölümü de yerine getirilmis oluyordu.

Türk sporunun iki büyük örgütünüm; "Türkiye idman Cemiyetleri ittifaki" ile "Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi"nin basinda bulunan iki degerli spor adami ittifak Baskani Ali Sami (Yen) ile Komite Genel Sekreteri ve Uluslararasi Olimpiyat Komitesi’nin Türkiye Temsilcisi Selim Sirri (Tarcan) Beyler biraraya gelip Türkiye’nin 1924 Paris Olimpiyat Oyunlari’na katilmasinin gerektigine karar verdikleri zaman Türkiye Cumhuriyeti henüz ilk aylarini yasiyordu. Avrupa’nin en güçlü devletlerine karsi yaptigi savastan yeni çikmis muzaffer Türkiye’nin spor dünyasinin bu en büyük gösterisine katilmasinda yalniz sportif açidan degil, politik bakimindan da büyük yarar olacagi muhakkakti. Ancak ne ittifak, ne de Komite böylesine bir masrafi karsilayabilecek parasal güce asla ve asla sahip degillerdi. ikisi biraraya gelseler bile bu masrafin altindan kalkabilmelerine imkan yoktu. Bu konuda hükümetten yardim istenmesini uygun gördüler.

Genç Türkiye Cumhuriyeti de parasal yönden ciddi bir sikinti içindeydi. Böyle olmasina ragmen Atatürk’ün emir ve direktifleriyle Türk sporu için bu yardim yapildi. Yine ayni tarihi (16 Ocak 1924) tasiyan Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile, 1924 Olimpiyat Oyunlari hazirliklari için ve "simdilik" kaydiyla 17.000 lira Türkiye idman Cemiyetleri ittifaki Merkez-i Umumisi emrine verildi. Bu kararnamenin altinda Bakanlar Kurulu üyeleriyle birlikte Cumhurbaskani olarak da Gazi Mustafa Kemal’in imzasi bulunuyordu.

Böylece genç Türkiye Cumhuriyeti, 1924 Paris Olimpiyat Oyunlari ile en büyük spor organizasyonunda ilk kez temsil edilmis oldu. Türk sporculari atletizm, bisiklet, eskrim, futbol, güres ve halter dallarinda dünyanin en seçkin sporculariyla yarismak ve dünya sporunu yakindan görüp tanimak imkan ve firsatini buldular.

Fenerbahçe Tarih

Salı, 06 Kasım 2007

Fenerbahçe Tarih

1894 yilindan itibaren, Izmir’den Istanbul’un Kadiköy yakasina yerlesen Lafontaine, Whittall gibi Ingiliz ailelerinin fertleri arasinda oynanmaya baslanan futbol, çevrenin Türk gençlerince büyük bir merak, heyecan ve gipta ile seyrediliyordu. Ne var ki, onlarin böyle bir sporu yapmak söyle dursun, adini dahi anmalarina olanak yoktu. Çünkü Padisah II. Abdülhamid’in amansiz baski rejimine göre degil onbir gencin, ikisinin bile bir araya gelmesi saltanat için son derece sakincaliydi. Ancak 1907 yilina gelindiginde Türk gençlerinden Ziya (Songülen), Ayetullah ve Necip (Okaner) gizli de olsa bir futbol kulübü kurmaya karar verdiler. Semtlerinin adi olan Fenerbahçe’yi isim, Fenerbahçe Burnu’ndaki feneri de amblem olarak seçtiler. Kiskançlik ve asaletin timsali Sari-Lacivert ise takimin renkleri olarak belirlendi. 1908 Mesrutiyeti’nin ilanina kadar çalismalarini gizlice yürütmek zorunda kalan Fenerbahçe, bu tarihten sonra yürürlüge giren Cemiyetler Kanunu’yla tescil edildi ve basaridan basariya kosacak olan bir büyük camia, Türk sporundaki seçkin yerini almis oldu.

Kitle Sporunu Ve Sportif Olayı Teşvik Eden Faktörler

Salı, 06 Kasım 2007

1.KİTLE SPORUNU VE SPORTİF OLAYI TEŞVİK EDEN FAKTÖRLER

Sağlıklı bir hayat sürmenin temel şartlarından biri olan bir spor , kitle sporu ve zirve sporu olmak üzere iki ayrı şekilde uygulanmaktadır.Zirve sporları,sporcuların en yüksek performansa ulaşmak için belirli kurallar dahilinde ve belirli oyun sahalarında , belirli bir amaca ulaşmak için kıyasıya mücadele verdikleri müsabakalardır.Zirve sporunun dalları toplumun tüm bireyleri tarafından sağlıklı olabilmek için , daha az mücadeleye dayalı , kitle sporu şeklinde uygulanmaktadır.

Sağlıklı toplumu meydana getiren önemli unsurlardan birinin spor olduğu bilincine varan uluslar , bu konuya çok önem vererek , devlet politikaların da kitle sporunun geliştirilmesi ve yaygınlaştırıl-

ması için tedbirler almışlardır.

Ülkemizde kitle sporunu teşvik etmek amacıyla yapılan ilk resmi atılım 22 mayıs 1922 yılında kurulan Türkiye İdman Cemiyetleri ittifakı (TİCİ) tarafından yapılmıştır. (1)

Türkiye , hükümet programlarında 1965 yılından itibaren günümüze kadar bütün hükümet programlarında -kitle sporunu teşvik edici tedbirlere yer vermiştir. İkinci kalkınma planından

itibaren günümüze kadar bütün kalkınma planlarında da kitle sporunu teşvik etmek için uygulanacak politikalar saptanmıştır.

Bireylerin spora teşvikinde ve benimseyeceği spor dalının

seçiminde çevre faktörlerinin ve güdüleyici faktörlerin rolü vardır.

Aşağıda bahsedeceğimiz bu faktörler araştırmamızda hipo-

tezlerin ve yorumlanmasında göz önünde tutulmuştur.

Katılımcının içerisinde yaşadığı kültürel ortamı , dini tutum

ve davranışlarını , mensup olduğu sosyal tabakayı , devamlı ilişki içerisinde bulunduğu kişi ve gurupları , ”Sosyo -Kültürel Çevre Faktörleri” arasında sayabiliriz.(2)

Katılımcının mevcut spor branşlarından hangisine veya hangilerine katılabileceğinin tayininde önemli rol oynayan , ülke ekonomisinin genel durumu ve gelişmişlik seviyesi , boş zamanlara imkan verecek ortamın varlığı , fırsat eşitliğinin bulunduğu bir ortam ekonomik çevre şartlarını oluşturur .(3)

Demografik çevreyi oluşturan faktörler arasında katılımcının

mesleği , mesleki başarısı , tahsili , geliri , yaşı , mensup olduğu etnik

gurubu , cinsiyeti ve fiziki çevresi sayılabilir.Coğrafi çevreyi tayin

eden faktörler ise ,spor yapmaya imkan verecek ortamın varlığı veya bu coğrafi çevrenin hangi spor branşlarının öncelikle yapılmaya müsait olduğu , arazinin genel durumu ve ilklimdir.Nitekim aynı sosyo-kültürel , demografik ve ekonomik şartların objektif etkisi karşısında katılımcıların etkilenme derecesi ,kişilik ve tepkileri muhtelif olabilmektedir.Katılımcının psikolojik kişiliğinin oluşmasında rol oyna-yan faktörlerde , ihtiyaçlar , güdüler , tutumlar , kişilik ve öğrenme şeklinde sıralanabilir.(4) Şimdi sırasıyla bu faktörleri inceleyelim.

1.1 KİTLE SPORUNU VE SPORTİF OLAYI TEŞVİK EDEN ÇEVRE FAKTÖRLERİ

1.1.1 Sosyo kültürel faktörler:Kişinin tutum ve davranışlarının

kültür , alt kültürler , sosyal sınıflar , danışma (referans) grupları ,

yüz yüze (birincil) gruplar ve aile tarafından etkilendiği bilinmektedir. (5)

Aile: Aile , yüz yüze ve samimi ilişkilerin güçlü olduğu birincil

gruplardır.Boş zaman değerlendirme eğitiminin il başladığı yer ailelerdir.(6)

Ancak , boş zaman değerlendirme faaliyetleri , ailelerin eğitimi

ekonomik ve kültür düzeylerine göre değişebilmektedir.Bu nedenler

boş zaman faaliyetlerinden biri olan yaygın spor faaliyetlerine katılıp katılmamak veya seçeceği spor dalı bu çerçeve içinde değerlendirilebilir.

Birincil(yüz yüze) gruplar: Bir süre içinde karşılıklı ilişkide bulunan her birinin ötekilerle ikinci elden , başka insanlar yoluyla değil de yüz yüze ilişki kurmalarına imkan verecek kadar az sayıda insan gruplarına birincil gruplar denir.Aile , okul ,arkadaş grubu , oyun

grubu , dini gruplar ve komşular birincil gruplara örnektir.Birincil

grupların , kişilerin davranışları üzerinde güçlü etkileri vardır.(7)

Nitekim , kişiler birincil guruplarla sürekli ilişki içindedirler.

Birincil gruplar sosyal münasebetler ağı içerisinde sporla olan münasebetleri o kişinin de sportif faaliyetlere katılmasında özendirici orta-ma oluşturmaktadır.

Referans gurupları: Kişinin , üyesi olmadığı ,fakat üyesi olmak

için özlem duyduğu ve kendisini onunla nitelendirdiği gruplara referans grupları denir.(8)

Bu gruplar kişideki ”değer” duygusunun önemli bir kaynağını

oluşturur.Grup tarafından kazanılmış başarı , iftihar ve tatmin duygusu yaratır; grup prestijinin kaybı da kişinin kendini değerlendirilişine tehdit oluşturur.(9)

Kişiler , özellikle çocuklar , referans gruplarındaki kişilerin vasıflarına , davranışlarına özenirler ve onları kendi egosuna mal ederler.Bu durum sporda referans gruplarının kişileri belli spor branşlarına yönelmesinde etkili olmaktadır.Referans guruplarının kitle iletişim araçlarıyla da desteklenmesiyle , ön plana çıkarılması daha da etkilemekte ve teşvik etmektedir.

Sosyal tabakalar: İnsanlar iş bölüme ve ihtisaslaşmaya dayanarak hem dikey , hem de yatay olarak farklılaşmalar göstermeleri sonucu kendi aralarında birleşerek sosyal tabakalar meydana getirirler.Sosyal tabakalar toplum içerisinde , üst tabaka , orta tabaka ve alt tabaka olarak sıralanabilmektedir. Sosyal tabakaları oluşturan bireylerin konum ve sahip oldukları imkanlar ölçüsü de boş zaman faaliyetlerine yönelir ve spor dallarının seçiminde farklılıklar gösterirler.

Sosyal tabakaların oluşmasında gelir seviyesi tam ölçü olmakla

beraber , üst tabaka yer alan bireylerin maliyeti yüksek olan spor

branşlarına yöneldikleri gözlenmektedir.

Alt kültürler: Bir cemiyetin içerisinde bulanan topluluklarda

kültürel normlarda farklılıklar görülebilir . Bir toplulukta yaşayan

kişi , topluluk dışındaki diğer insanlarla karşılıklı ilişkiler kuramamaya başlayınca veya az ilişki çerisinde bulununca , özel kimlikteki alt kültürler gelişirler. alt kültürler çoğu kez bölgesel farklılıklar

taşırlar.Aynı cemiyet içerisinde , farklı topluluklarda sosyal çevre

özelliklerinin farklılaşmasın veya alt kültürel oluşması , sportif faaliyetlerin farklı şekilde gelişmesine temel hazırlamaktadır.Genel anlamda alt kültürlerin spor faaliyetlerine olumlu veya olumsuz yönde tesirinin yanısıra , spor branşlarının seçiminde de önemli etkisi vardır.(10)

Kültür: Günümüzde bir toplumun yaptığı , yarattığı her şey o

toplumun kültürü olarak görünmektedir.Daha açık bir değişle bir

toplumun yaşamak ve çevresini düzenlemek için yarattığı ve eğitim

yoluyla eski kuşaklardan aldığı her şey onun kültürüdür.(11)

İlkel toplumlara bakınca spor yarışmalarında bazı törenlerin ve dinsel ayinlerin birlikte bulunduğunu görüyoruz . Bu günkü kuvvet gösterileri. taraftar liderleri amigolar , organize alkışlar ,bandolar ,özel marşlar , maskotlarla gösteriler bir bakıma aynı nitelikteki bir toplumun uzantısıdırlar.(12)

Dikkati çeken bir başka noktada , dünyadaki çeşitli toplulukların zevkleri , tercihleri ve benimsedikleri değerlere bağlı olarak farklı spor alanlarına ağırlık verdikleridir.Bu farklılıklarda kültürel gelenekler önde gelir.Örnek olarak;cimnastik Amerika ‘da , Avrupa ülkelerine ya da Japonya’ya göre daha az yaygındır ve daha az önem taşır.Yine voleybol Amerika’dakinden daha popülerdir.Bunun yanında Amerikan tarzı futbol , diğer ülkelerde pek ilgi görmez.

Bunların yanı sıra toplumların spor dallarındaki tercihlerinde-

ki farklılıklar kültürle birlikte ekonomik temellere dayanmaktadır.

Afrika ülkelerinin uzun mesafe koşularında , Türkiye’nin güreşte ,

Amerikalıların zencilerin bokstaki başarılarına bu açıdan bakmak gerekir.

1.1.2 Demografik faktörler:

Eğitim: Eğittim , bilgi , davranış ve kabiliyetlerin geliştirilmesi

ve kazandırılması için uygulanan sürekli faaliyetler dizisidir . Eğitim

genel anlamı ile yetişkin nesiller tarafından , sosyal hayata hazır olmayan nesiller üzerinde uygulanan bir işlemdir .(13)

Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı , beden eğitimi dersi

öğretim programında ”Genel eğitimin tamamlayıcısı ve ayrılmaz bir

parçası olan beden eğitimi , aynı zamanda kişinin eğitimidir.” Şeklinde ifade edilmektedir.(14)Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere , beden eğitiminin sporda ilk basamağı oluşturduğu ve eğitimin bir parçası olduğu önemle vurgulanmaktadır.

Ayrıca eğitimin yayılması ve sporun okul müfredat programlarına alınışı sporun yaygınlaşmasını etkileyen faktörler arasındadır.

Zira okullarda spor dersi alan öğrenciler ileriki yaşantılarında geçmişte edindikleri bu tecrübeden dolayı spora katılabilirler.(15)

Gelir:Gelir seviyesinin yüksek olduğu toplumlarda spora katılım ve başarı gelir seviyesin düşük olduğu toplumlara oranla çok yüksektir .Ancak toplumun gelir seviyesinin yüksek oluşu , tek basına sporun aygınlaştırılmasını ve başarıyı getirmez. Bunun yanında hem ekonomik hem de sosyal gelişmişlik gereklidir .

Ülkeler arasında gelir açısından farklılıklar olduğu gibi , kişiler ve aileler arasında da farklılaşmalar spora katılma bakımından farklılıklar getirebilmektedir.Zira bazı kişilerin ve ailelerin spora ve diğer boş zaman faaliyetlerine çok fazla harcama gücü yokken bazılarının durumu daha fazla harcama yapmaya müsaittir.Bu durum gelir seviyesi düşük olan ailelerin boş zaman faaliyetlerine ve dolayısıyla sportif faaliyetlerine katılmalarını büyük ölçüde engelleyici rol oynayacaktır. Ayrıca farklı gelir gruplarına mensup kişi ve ailelerin yöneldikleri spor faaliyetleri de farklı olabilmektedir.(16)

Yaş:Yapılan araştırmalarda , ileriki yaşlarda sportif faaliyetlerden çekilmenin artmakta olduğu tespit edilmiştir.(17)Yaşla beraber sportif faaliyetlerden çekilmenin yapılan spor dallarının çeşidi ile ilgili olmakla beraber vücudun kassal aktivitelerinin yaşla beraber oransal olarak azalmasından kaynaklanmaktadır.Vücutta meydana gelen biyolojik değişimi yanı sıra psikolojik olarak da sporda doyum ilgiyi azaltarak çekilmeyi hızlandırmaktadır.Diğer yandan amatör olarak spor yapanlar hayatını kazanmaya başlamalarıyla beraber spor hobisi geri plana itebilmektedirler.

Gençlik yıllarında profesyonel olarak spor yapanlar ise ileri ki

yıllarda amatör olarak spor yapmaya devam etmektedirler.

Yediden yetmişe kadar her yaştaki bireylerin yarışabileceği az

efor gerektiren spor dallarının yaygınlaştırılması ve spor yapabilecekleri spor komplekslerinin yapılması her yaştaki bireylerin spora katılmasını teşvik edecek dolayısıyla da yaş faktörünün olumsuz etkilerini büyük oranda ortadan kaldıracaktır.

Fizik ve Coğrafi çevre:Her toplum veya topluluk mutlaka bir

fiziki çevre içerisinde bulunur ve bunların yapısal özellikleri farklı sportif faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde zemin hazırlar.

Sosyal çevre olarak düşünebileceğimiz okul , aile , işyeri ve in-

san tarafından işlenmiş , değerlendirilmiş olan fiziki çevre şartları

sportif faaliyetlerin hangi branşta yoğunlaştığına ışık tutmaktadır.

Dağlık olmayan bir çevrede dağ ve kış sporlarının gelişmesini beklemek mümkün değildir.(18)

Kültür ve medeniyet seviyesi artıkça ‘’sosyal” hayatın fiziki çevreye üstünlüğü artmaktadır.Böyle toplumlarda fiziki çevre şartlarının

sportif faaliyetler üzerindeki etkisini de azaltmaktadır.(19)

Irsiyeteğişik spor branşlarındaki başarı ile sporcunun fizik-

sel özellikleri arasında bir korelasyon olduğu muhakkaktır.Daha çok uzmanlaşmış spor ve sporcu için geçerli olan bu görüş yaygın spor

faaliyetleri içinde kısmen geçerlidir.Bir boş zaman aktivitesi olarak

yaygın spor faaliyetlerinde kişiler daha fazla başarılı olabilecekleri branşları ve fiziksel özelliklerine uygun sportif faaliyetleri seçebilmektedirler.Fiziksel özellikler ise ırsidir.Bu değişik fiziksel özellikler kişinin değişik spor branşları için değişik performanslar göstermesine sebep olur.(20)

Zencilerin güç ve fiziki üstünlük isteyen branşlardaki üstünlükleri , Japonların ise hareketli sporları olan uyumu bu özelliklere örnek teşkil etmektedir.

Cinsiyet:Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadınların

erkeklere oranla sportif faaliyetlere katılma oranı düşüktür.

Erkek yaratılmış insan türü genellikle dişisinden daha iri daha

kuvvetli daha dayanıklı ve sportif faaliyetlerinde fizyolojik bakımından daha yeterlidir.Aynı kas demetine sahip olsalar dahi erkek çocuklar kıs çocuklardan daha kuvvetlidirler.Egzersiz cinsiyet farkını ortadan kaldırmaz.(21)

Diğer açıdan kadınların aile içindeki rolleri ailelerin kız çocuklarını daha yakından izlemeleri koruması kısıtlaması kadınların spora katılmalarını olumsuz yönde etkileyen faktörlerdir.

1.1.3.Ekonomik Çevrenin Etkisi:

Ekonomik ve Teknolojik Durum:İnsanlar sınırsız gereksinimlerle sınırlı araçlar arasındaki dengesizliği olanaklar ölçüsünde gidermek için etkinliklerde bulunurlar.İnsanların emek ve zaman harcayarak giriştikleri bu tip etkinliklere ekonomik etkinlikler ve bu etkilerle ilgili olarak ortaya çıkan olaylara da ekonomik olaylar denir.

Ekonomi her roplumda ve her dönemde rol oynamıştır.Ancak zamanımızda teknolojik alandaki hızlı gelişmeler bu önemi daha da arttırmıştır.Çünkü son iki yüzyıl içinde teknoloji,bilimle yakın işbirliği yapmış ve bir çeşit bilimin uygulama alanı haline gelmiştir.

Ekonomik ve teknolojik yönden gelişmiş olarak nitelendirilen

ülkeler, emek yoğun yerine sermayenin üretimde yoğun olarak kullandığı ülkelerdir. Böyle ülkeler vatandaşlarına boş zaman ortamı yaratan ülkelerdir.

Boş zaman yaratması bakımından sermayenin yoğun olarak kullandığı gelişmiş ülkelerde spor daha çok teşvik görmektedir.(23)

Ülke ekonomisinin durumu spor için ayrılabilecek maddi kaynakları sınırlayabileceği gibi,aynı zamanda arttırabilmek bilindiği gibi sporun yapılması için gereken tesisler ve personel istihtamında ekonomik yatırımlara gereksinme vardır.Ve bu ülkelerin ekonomik durumlarına tamamen bağlıdır.

Diğer yandan teknolojik yönden gelişmiş ülkeler ürettikleri kaliteli ve cezbedici spor araç,gereç,malzemeler ile bireyleri spora özendirebilmektedir.

Boş zaman faaliyetlerine imkan verecek ortamın varlığı:Boş zaman faaliyeti,kişinin mesleki,ailevi ve sosyal ödevlerini yerine getirdikten sonra bağımsız iradesiyle girişebileceği dinlenòìåìòìòìòìøòìòìøòìòìòìòìøáøòìòìòìòìòìòìåòìòì òìåòìòìòìÛÕåòìòìòìòìøòìòìåòìòì

U] c

U] c dd<dd<

U] c

U] c

ından biride bu fertlerin boş zaman faaliyetlerinde spor yapma eğilimlerini teşvik etmektir.(26)

Fırsat Eşitliği:Çeşitli yaş ve statüde bulunan kimselerin spor yapabilme imkanlarına kavuşturulması ideal olan bir hedeftir.Ancak özellikle gelişmekte olan ülkeler kaynaklarını en verimli tarzda değerlendirmek durumundadırlar.Şu halde sporun kitlelere yayılması için gerekli hizmetleri planlarken kaynak dağılımında etkinliği de azalmaması esas alınır.Böylece spor hizmetleri ile yatırımlar kitlelere dönük bir hale getirilirken , bu konuda fırsat eşitliğinin de sağlanmasına dikkat edilmelidir.(27)

Spor hizmet ve yatırımlarının topluma yararlı hale getirilmesinde göz önünde tutulacak fırsat eşitliğinin nasıl olması gerektiği konusunda bir çok görüşler ortaya çıkmıştır.Bunlardan birisi herkesin zeka ve kabiliyetleri ölçüsünde imkanlardan faydalandırılması görüşüdür. Ferdin rengi , cinsiyeti ve mensup olduğu sosyal tabakaya bakmaksızın herkese ancak kabiliyetine göre imkan tanınması ve kalitenin esas alınmasının en adil yol olması görüşüdür.Bu görüş doğrultusunda mevcut insan gücü açığı kapatılacak , spor alanında ihtiyaç duyulan vasıflı eleman sağlanacaktır.

Bir sosyal sorun olarak ortaya çıkan amatör ve profesyonel ayrımı tartışılan konuların başında gelmekte ve fırsat eşitliğini gündeme getirmektedir. Spora ayrılan kaynakların büyük bir bölümünün profesyonel spor dallarına ve sporcularına aktarılması amatör spor dallarının gelişmesini engellemektedir.Bu durum spor un tabana , halk kitlelerine yayılmasını engellemekte ve evrensel yarışmalarda uzun vadeli başarıyı olumsuz yönde etkilemektedir.

1.2.GÜDÜLEYİCİ FAKTÖRLER

1.2.1.İhtiyaçlar: İhtiyaçlar kişilerin şahsiyet özelliklerine göre değişik görünümler arz ederler .Aynı zamanda ihtiyaçlar kişinin içinde yaşadığı toplumun kültürüne ve demografik faktörlere bağlı olarak farklılaşabilmektedir.Katılımcıyı harekete geçiren güç, ”ihtiyaçlar”dır ve ihtiyaçlar spor programlarının kaynağını oluştururlar.(28)

Sporun topluma yaygınlaşması , o toplumdaki insanların çoğunluğu tarafından spora katılmanın ihtiyaç olarak benimsenmesine bağlıdır.(29)

Kişiler , sağlıklı ve güzel bir vücuda sahip olma isteği , sosyalleşme , arkadaş edinme , beğenilme , taktir edilme ,statü kazanma ,para kazanma gibi arayışları sebebiyle spor faaliyetlerine katılmaya ihtiyaç duyabilmektedirler.

İhtiyaçların uyanmasına etki eden faktörler , kişinin fizyolojik durumu, statüden gelen ip uçları ve zihinsel süreçtir.Bunları kısaca açıklayalım:

1.2.2.Güdüler (insiyaklar): Güdü ,kişini yaşadığı biyolojik ve sosyal ortamda varlığını sürdürmeye yönelik ihtiyaçlarını gidermek için gösterdiği davranışlarının psikolojik sebeplerine denir.Güdüler kişilerin belli bir karara yönelmesinde veya bu kararı kendince uygun bir yöne yönlendirmesinde etkili olabilmektedir.(30)

Güdülenmenin kaynakları sosyal ve biyolojik olmak üzere iki şekilde ortaya çıkmaktadır .Üstün olma , para kazanma güdüleri sosyal güdülerdir.Hareket , oyun , hareket ederek rahatlama , yüksek kondisyona sahip olma , sağlıklı olma güdüleri biyolojik gidilerdir.

1.2.3.Kişilik ve Tutumlar: Kişilik , insanın çevresine kendine özgü bir şekilde uymasını sağlayan psiko-fizyolojik iç güdülerin dinamik bir organizasyonudur.Görülüyor ki kişilik , doğuştan gelen biyolojik özelliklerle çevreden gelen sosyal etmenlerin birbiri üzerine yaptıkları etkilerin meydana getirdikleri ahenkli bir bütündür.(31)

Toplumların değişik ahlak kuralları , değişik gelenekleri , değer yargıları ve hatta ekonomik ve siyasi rejimi fertlerin kişiliklerinin belirlenmesinde rol oynar .Kişiliklerde , normal-nevrotik ve dışa içe dönük tipler olarak birbirlerinin zıddını ifade eden tipler şeklinde ayırım yapılmaktadır.

Bireyler kişilik tiplerinin özellikleri doğrultusuna göre farklı spor dallarını tercih ederler ve bu özellikleri spor faaliyetlerine katılma tarzını etkiler.

Tutum , hedef katılımcının spora ve spor programlarına karşı onun potansiyel davranışını ifade eder.Kişi kendisinin veya başka kişilerin beden faaliyetlerinin değeri hakkında bir bilgiye sahiptir.Bu faaliyetleri kendisi için iyi , tehlikeli , zevkli ve benzeri gibi bulabilir. Ayrıca bedeni ve spordaki kapasitesi hakkındaki görüşü de psikolojik hazırlığa yansır.Bu faktörler , kişinin bedensel faaliyetlere karşı tutumunu açıklar.Kişinin bedensel olarak aktif olması veya olmaması bu tutuma veya psikolojik hazırlığa ve mevcut hayat şartlarına bağlıdır.(32)

1.2.4.Öğrenme: Öğrenme , yaşama ve öğretim yolu ile davranışlarda bir değişikliğin meydana gelmesidir. Daha kısa bir söyleyişle öğrenme , bilgi ve tecrübe yoluyla davranışların değiştirilmesidir.Öğrenmekle yeni bilgiler , yeni beceriler, yeni davranışlar kazanılır ,eskiden kazanılanların bir kısmı pekiştirilir , bir kısmı terk edilir.(33)

Okul ve boş zamanlardaki spor deyimleri ile öğrenilen sporların,daha sonraki yaşlarda spora katılma konusunda rolü olacağı kesindir.(34)