‘Sosyoloji’ Kategorisi için ArÅŸiv

Sosyal Fobiklerde Panik Bozukluk

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyal fobiklerde panik bozukluk görülme olasılığı yüksektir. Panik bozukluk birdenbire ortaya çıkan çok kısa bir süre içinde en üst seviyeye ulaşan ve yoğun olarak yaşanan korku ve endişe halidir. Çeşitli bedensel tepkilerle kendini gösterir. Bunların bir kısmı terleme, üşüme, titreme, bulantı gibi sosyal fobide de karşımıza çıkan tablolardır. Bu belirtiler sosyal fobiklerde de görülebilmektedir.

Panik bozukluk yaşayan kişinin içinde bulunduğu ruh hali, kötü bir şey olacakmış hissiyle seyreden yoğun endişe, korku veya dehşet olarak tanımlanabilir.

Panik Bozukluk, beklenmedik bir anda ve yerde aniden ortaya çıkan ve "panik atak" olarak adlandırılan belirtilerle kendini gösteren bir hastalıktır. Hastaya panik bozukluÄŸu tanısı konulabilmesi için hastanın en az iki “beklenmedik panik atağının” bulunması gerekmektedir.

Panik bozukluk krizleri beyin kimyasındaki değişimler sonucu yaşanır. Panik bozukluk yaşayan hastaların önemli bir kısmında, fobik kaçınma davranışı tespit edilmektedir.

Hasta tekrar panik geçirme endişesiyle kendilerini aşırı korumaya alır. Aklında hep o korku vardır. Durumunu kontrol edemediği için yabancı ortamlara girmekten korkar.

Dolayısıyla toplumsal ve mesleki etkinliklerden kaçınmaya başlar. Panik atağın ya da atakların ardından ortaya çıkan bu tabloya tıp dilinde "agorafobi" adı verilir.

Agorafobi, eskiden yalnızca meydanlardan, açık alanlardan korkma olarak değerlendirilirdi. Daha geniş açılımlı bakıldığında ise yalnız başına kalmaktan, yalnız sokağa çıkmaktan, kalabalık yerlere girmekten duyulan korkular da agorafobiye dahil edilebilir.

Agorafobikler sosyal fobiklerden farklı olarak kalabalık ortamlarda başkaları tarafından olumsuz değerlendirilmekten değil kalabalıkta bayılmaktan, kontrollerini kaybetmekten,

kalabalık içinde sıkışıp kalmaktan korkarlar. Yaş ilerledikçe panik bozukluğunun görülme sıklığı azalır, 65 yaşın üzerinde çok ender olarak görülür

Neden Ben?

Salı, 06 Kasım 2007

Görebildiğim kadarıyla SFnin her durumda geçerli olabilecek kesin bir nedeni yok. Örneklere bakıp genellemeler yaparak neden-sonuç ilişkisi kurmak bizi doğru sonuca ulaştırmayabilir. Nedenler kişiden kişiye değişebilir. Yine de ben burada okuduklarımdan, gözlemlerimden ve kendimden yola çıkarak bazı varsayımlarda bulunmaya çalışacağım.

Kişiliğin oluşumunda en büyük pay genellikle ana babaya aittir. Çocuğun fikirlerini, inançlarını ve davranışlarını büyük ölçüde ana baba şekillendirir. Ana babanın söz ve davranışları çocuk için birer mesajdır ve çocuk onlardan görüp duyduklarını -bilinçsizce de olsa- modelleyerek içselleştirir, benliğinin bir parçası haline getirir.

SFnin ortaya çıkışında da ana babanın kiÅŸilik özellikleri ve çocuk yetiÅŸtirme tarzlarının büyük etkisi vardır. SFlilerin çoÄŸunun ana babalarının da sosyal korkuları bulunan, baÅŸkalarının düşüncelerine fazla duyarlı kiÅŸiler olduÄŸu söyleniyor. Ben bunu kendi ailemde görebiliyorum. Hatta bunun bir örneÄŸine babamın lise yıllarından kalma bir ders kitabında rastlamıştım. Bir sayfasına tarih atıp ÅŸu notu düşmüştü: "…Bundan sonra çok çalışmam icap ediyor. BaÅŸkalarına karşı mahcup olmak istemem. Onun için İngilizce’yi kurtarmalıyım…" İşte ‘BaÅŸkaları ne der?’ kaygısının açıkça ortaya konuluÅŸu…Ailenin aşırı koruyucu bir tutum içinde bulunması çocuÄŸun pasifize olmasına yol açabilir ve böylece kendi başına kararlar alıp uygulamaktan korkan çekingen bireyler yetiÅŸir. Dış dünyanın güvenli bir yer olmadığını öğrenen çocuk büyüyünce de kendini güvensiz hissetmeye ve insanlara kuÅŸkuyla bakmaya devam eder. Bu yüzden de insanlarla saÄŸlıklı iliÅŸkiler geliÅŸtirmekte zorlanır. Ben ilkokuldayken, evimize uzaklığı yürüyerek 10 dakika olan okula beÅŸ yıl boyunca güvenlik gerekçesiyle faytonla gidip gelmiÅŸtim. DoÄŸup büyüdüğüm mahallenin çocuklarıyla ancak ortaokuldayken tanışabildim.

Ezilen, sövülen, dövülen, aşağılanan, küçük görülen, alay edilen bir çocuğun içinde "Sen değersizsin, dövülecek bir nesnesin, sevilmeye layık değilsin." mesajı yer edinir. Kendisini ezilmiş hisseden, değersiz bulan, sevilmeye layık görmeyen biri de insanlarla iletişim kurarken rahat davranmakta zorlanır ve aşağılık duygusuyla ya çekingen, pısırık, haklarını korumaktan aciz ya da başkalarını ezmeye çalışan, baskın, saldırgan bir kimliğe bürünebilir. Benim yetiştiğim aile ortamında fiziksel şiddete pek başvurulmazdı ama yine de korku merkezli bir disiplin anlayışı hakimdi. Hayır deme hakkım yoktu. Bana sağlanan rahatlık itaatkar bir evlat olduğum sürece geçerliydi.

Olduğu gibi kabul edilmeyen, nasıl olduğuna değil, nasıl olması gerektiğine önem verilen, sözleri önemsenmeyen, duygularını olduğu gibi ifade etmesine izin verilmeyen, ana babasının istediği kalıplara girmek zorunda bırakılan bir çocuk zamanla kendi özünden kopar ve duygularına yabancılaşır.

Çocuğun isteklerini bastırarak ona -örneğin- neyi, ne zaman yemesi veya giymesi gerektiğini dayatan bir ana baba çocuğa onda bir eksiklik, bozukluk olduğu mesajını verir ve bu yolla kendi hissettiklerine güvenmemeyi öğretir. Giyeceği çorabın kalınlığı bile annesi tarafından belirlenen bir insanın da kendi başına girişimlerde bulunup sorumluluk alması kolay olmaz. Ailemle birlikte olduğum süre içerisinde yaşantımı büyük ölçüde annem düzenliyordu. Bugün bile hala tatillerde eve gittiğimde "Kazağını giy, üşürsün. Reçelden niye yemiyorsun?" gibi denetlemelerine devam ediyor.

Sosyal ortamlara alışkın olmak SFnin ortaya çıkma olasılığını düşürebilir. Yüz yüze iletişimin yoğun olduğu bir ortamda yetişen kişilerde SF görülme riskinin daha az olduğunu tahmin ediyorum. Gözlemlerime göre çocukluğunda dış dünyayla teması fazla olan, özellikle de çok sayıda insanla muhatap olmayı gerektiren satış ve pazarlama türünden işler yapmış kişiler genellikle daha aktif, girişken, dışa dönük, kolay iletişim kurabilen bir yapıda oluyorlar. (Çalışmak muhtemelen çocuğun değil, ailenin tercihidir ve çocuk genellikle yaşam koşulları öyle gerektirdiği için bir işte çalışır. Bence onun için insanlar böyle işleri mizaçlarına uygun olduğu için yapmış değillerdir. Tersine, bu işlerde çalıştıkları için öyle bir kişilik geliştirmişlerdir.) Bu durum sosyal beceriyle açıklanabilir. İnsanlarla ne kadar birlikte olunursa bireyler arası iletişimde toplumun beklentileri o kadar iyi öğrenilebilir ve kişi nerede ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını bildiği için sosyal ortamlarda kendini rahat hissedebilir. Dört duvar arasından çıkma fırsatını çocukluğumda yeterince bulamamanın olumsuz etkisini bu yönden de yaşadığımı söyleyebilirim.

Çevrenin çocuktan beklentileri yüksekse ve bu beklentileri yerine getiremediğinde çocuk kınanıyor, eleştiriliyor, başkalarıyla kıyaslanıyorsa; yaptıklarında hep bir kusur aranıyor, hatalarına hoşgörü gösterilmiyorsa çocuk muhtemelen kendisine ve başkalarına karşı aynı tutum ve davranışları sergileyecektir. Kabul görebilmek için hiç hata yapmaması gerektiğine inanacak, bu mükemmeliyetçiliği nedeniyle de hata yapmaktansa hiçbir şey yapmamayı tercih edecek, mesela derste öğretmenin sorduğu bir soruya -yanlış ya da eksik birşeyler söyleme endişesiyle- cevap vermekten kaçınacaktır.

SFlilerin birinci dereceden akrabalarında da SF görülme oranının yüksek olması genetik yatkınlığa kanıt olarak gösterilebiliyor. "Ana babada SF var, çocuklarda da var; o halde bu kalıtımla geçmiştir." gibi çıkarımlar yapılabiliyor. Ben doğuştan getirilen kalıtımsal özelliklerin SFnin oluşumuna direkt bir etkide bulunmadığına inanıyorum. Aile üyelerinin birbirlerine benzer biçimde SFye yatkın özelliklere sahip olmalarının nedeni ana babaların tutum ve davranışlarının çocuk tarafından taklit edilip benimsenmesinde aranabilir. Bence aile çocuğa SFyi "kalıtımla" değil, "eğitimle" aktarır.

Zihinsel altyapısı önceden hazırlanmış olan SF bazen belirli bir olaydan sonra gün yüzüne çıkmış ve travmatik sosyal koşullanma ile yerleşmiş olabilir. Örneğin öğrenci sınıfta ders anlatırken bir hata yapmış ve arkadaşları ona gülmüştür. O da küçük düştüğünü, rezil olduğunu düşündüğü için utanç hissine kapılmış ve bedensel belirtiler göstermiştir. Bir dahaki sefere ders anlatmak için yine tahtaya çıktığında önceki deneyimi olumsuz beklentilere yol açacak, bulunduğu ortam duygularını tetikleyecek ve bu defa benzer bir hata yapmasa ve kimse ona gülmese bile o yine aynı şeyleri yaşayabilecektir;

Sosyal Fobi Nedir?

Salı, 06 Kasım 2007

(Sosyal Fobi): Utanç verici bir duruma düşmekten, onaylanmayacak bir davranışta bulunmaktan, alay edilmekten, rezil olmaktan, eleştirilmekten, reddedilmekten, beğenilmemekten, olumsuz olarak değerlendirilmekten duyulan korku.

SF anksiyete bozukluklarından biridir ve sosyal anksiyete bozukluğu olarak da isimlendirilir. Yunanca kökenli bir kelime olan fobinin bire bir çevirisi korkudur. Fobi kavramı psikolojide irrasyonel (gerçekçi olmayan, akıl dışı) ve aşırı korkular için kullanılır.

SFyi basitçe utangaçlık veya aşırı utangaçlık olarak tanımlamak bence doğru olmaz. SF utangaçlığın ötesinde utanma korkusudur ve bundan fazlasını da kapsar. Başkalarının beklentilerine fazla önem verme, kendi isteklerini açıkça ortaya koyamama, hayır diyememe, aşırı düzeyde kendinin farkında olma, kendini fazla eleştirme, hataları gözünde büyütme, incelendiği düşüncesiyle kalabalık ortamlarda göz önünde bulunmaktan rahatsızlık duyma gibi eğilimler SFlilerin belirgin nitelikleri olarak sayılabilir. SFnin temelinde onaylanmama korkusu vardır ve "Başkaları ne der?" sorusu arttıkça SFye yatkınlık da artar.

SFyle aynı kategoride değerlendirebileceğimiz çekingen kişilik bozukluğu da kendine güven eksikliği ve düşük özsaygı, sosyal becerilerde yetersizlik inancı, kabul göreceğinden emin olmadıkça sosyal ilişkiye girmekten kaçınma gibi belirtileri içerir.

SFnin Yaygın Olarak Ortaya Çıktığı Durumlar

SFliyi korkutan çok farklı ortamlar bulunabilir. Bunların ortak özelliği diğer insanlarla -en azından aynı ortamın paylaşılmasıyla- bir ilişki içinde olunmasıdır. SFliler genellikle yalnızken rahattırlar. Bu rahatlığın bozulması -genelleşmiş bir SFnin göstergesi olarak- insanın bulunduğu her ortamda gerçekleşebileceği gibi, SF belli durumlara ya da konulara özgü de olabilir. İşte birkaç örnek:CinsellikSınava girmeTartışmaya girişmeGenel tuvaletlere gitmeAlışverişte pazarlık etmeKarşı cinsle iletişim kurmaTopluluk önünde konuşmaGenel yerlerde yemek yemeStatüsü yüksek biriyle konuşmaBaşkalarının önünde soyunup giyinmeSFnin Belirtileri

Fizyolojik Belirtiler

(Bedeninizde ortaya çıkan değişiklikler)

Yüz kızarması

Terleme

Ağız kuruması

Kalp çarpıntısı

Nefes kesilmesi

Nefes darlığı

TitremeZihinsel Belirtiler

(Sosyal ortamlarda nasıl olmanız gerektiği ve kendiniz ile ilgili düşünceleriniz)

Güçsüzüm.

Yetersizim.

Çirkinim.

BeÄŸenilmiyorum.

Sevilmeye layık değilim.

Mükemmel olmalıyım.

Asla hata yapmamalıyım.

Kaygılı olduğumu belli etmemeliyim.

Çok rahat davranmalıyım.

Kusursuz görünmeliyim.

Kimseyi gücendirmemeliyim.

Herkesin beğenisini kazanmalıyım.

Davranışsal Belirtiler

(Kaçınma yöntemleriniz)

Korkulan ortama girmeme

Korkulan ortamı terk etme

Göz temasından kaçınma

İlgisiz şeyler düşünme

Hayallere dalma

Konuyu deÄŸiÅŸtirme

Alkol kullanma

EleÅŸtirel Sosyolojinin Temel Kavramlari

Salı, 06 Kasım 2007

EleÅŸtirel kuram ,Marksçı teorinin durumundan,özellikle bu kuramın ekonomik determinizme eÄŸiliminden rahatsız olan bir grup Alman yeni Marksistlerin ürünüdür. Frankfurt Okulu ismini,Almanya’da 1923’te kurulmuÅŸ olan Frankfurt Toplumsal AraÅŸtırmalar Enstitüsü’nden almaktadır. Okul Frankfurt’ta 23 Åžubat 1923’te resmi olarak kurulmuÅŸtur.Üyeleri bu resmi kuruluÅŸtan önce de aktiftirler.1930’larda Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte,çoÄŸu önde gelen üyeleri Amerika’ya göç ederek bilimsel çalışmalarına orda devam etmiÅŸlerdir.Bu faaliyetlerini Kolombiya Üniversitesi’’yle iÅŸbirliÄŸi içinde olan bir enstitüde sürdürmüşlerdir.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrra eleÅŸtirel kuramcılardan bazıları Almanya’ya geri dönmüşlerdir.DiÄŸerleri ise BirleÅŸik Devletler’de kalmışlardır.EleÅŸtirel kuram bugün Frankfurt Okulu’nun sınırları dışına taÅŸmıştır.Sonraki eleÅŸtirel kuramsal geliÅŸmeler için baÅŸlangıç noktası olmuÅŸtur da diyebiliriz.

Frankfurt felsefecileri,,Horkheimer,Adorno ve Macuse’den Habermas’a kadar iki kuÅŸak boyunca,pozivistik felsefelerde ahlaki akıla empoze edilen sınırları eleÅŸtirmekle ilgilenmiÅŸlerdir.Pozitivizmin bu anlamdaki eleÅŸtirisi,sonradan eleÅŸtirel kuram olarak adlandırılacak olan düşüncenin en merkezi ilgilerinden biri olmuÅŸtur. EleÅŸtirel kuram içinde baÅŸat olan bir tek öğe varsa o da,Hegel ve klasik Alman felsefesindeki anlamıyla - bilgiyi,insanın bütünleÅŸmesini ve özgürlüğü ilerletecek bir biçimde dünyanın dönüştürülmesiyle birleÅŸtiren bir eleÅŸtirel yetenek olarak- kavranan Akıl’ın (Vernunft) savunucusudur.Frankfurt felsefesi Marks’ın izinde gitmeye ve böylece Hegel’in Kantçı ikilemleri -yalnızca saf ve pratik Akıl deÄŸil,fakat fenomenlerle bilinmez “kendinde ÅŸeyler”in benimsenmesini de- aÅŸmasından yararlanarak modern Marksizm’i de yenilemeye çalışmaktadır.

Frankfurt Okulu’nun toplum teorisi kesinlikle kötümser içeriktedir. Frankfurt Okulu da kitle toplumu ve kültürüne dayalı bir teori geliÅŸtirmiÅŸti:Kapitalizm giderek merkezileÅŸirken,toplumsal yapısı aadım adım atomlaÅŸmıştı.Burjuvazi on dokuzuncu yüzyılda kamusal kurumları,yani devletten ayrı olan kendi iÅŸlerini yürütüp kültürlerini örgütleyen kurumların alanlarını geniÅŸletmiÅŸti.

EleÅŸtirel sosyal teoriyi ortaya koyabilmek için giriÅŸilen ilk çabalardaki kavram sebeptir.Sebep kavramının anlamı,Hegelci gelenekten kaynaklanır.Marcuse’ye göre sebep,var olan toplumların doÄŸasını eleÅŸtirmek ve toplumla mücadele etmek için kullanılabilir.

EleÅŸtirel kuram büyük ölçüde sosyal ve entelektüel yaÅŸamın çeÅŸitli yönlerinin eleÅŸtirisi üzerinde yoÄŸunlaÅŸmıştır.Marx’ın çalışmaları (felsefi düşüncenin eleÅŸtirel analizi,kapitalist sistemin doÄŸasına yönelik eleÅŸtirel deÄŸerlendirmeler) etkilidir.Çalışmaların çoÄŸu topluma ve çeÅŸitli bilgi sistemlerine yoÄŸun eleÅŸtiriden oluÅŸur.Okulun çalışmalarının nihai hedefi toplumun doÄŸasını daha analitik olarak sergilemektir. Getirdikleri eleÅŸtiriler ÅŸu alanlarda yoÄŸunlaşır:

1 - Marksçı Kuramın Eleştirisi : Eleştirel kuram marksçı kuramdan kök almakla birlikte ona eleştirel olarak yaklaşarak onu yeniden üretmiştir.Bu kuramdan en çok rahhatsız oldukları nokta ekonomik determinizm olmuştur.Bu nedenle ekonomik determinist,mekanistik Marksislere yönelik eleştirilerini yööneltmişlerdir.Bazıları,örneğin Habermas Marksın orjinal çalışmalarının bir kısmında içerilmiş olan determinizni eleştirmiştir;fakat çoğunluğu eleştirilerini neo-marksistler üzerinde yoğunlaştırmışlardır.Çünkü bunlar Marksın çalışmalarını fazlasıyla mekanistik olarak yorumlamışlardır.Eleştirel kuramcılar,,ekonomik deterministleri,,ekonomik alanda odaklanmalarını yanlış olmadığını fakat aynı zamanda sosyal yaşamın diğer yönlerini de aynı ölçüde değerlendirmeleri gerektiğini vurgulamışlardır.Bu dengesizliği düzeltmek için eleştirel kuramcılar dikkatlerini kültürel alanda yoğunlaştırmaya yönelmişlerdir.Buna ek olarak eleştirel okul,görünüşte Marksçı kuramı uygulayan Sovyetleri de bu bağlamda yoğun eleştiri altına almıştır.

2 - Pozitivizm Eleştirisi : Pozitivizm eleştirisi kısmen ekonomik determinizmin eleştirisi ile bağlantılıdır.Bu bağlamda pozitivizm bütün çalışmalarına tek bir bilimsel methodun uygulanabilirliği düşüncesini kabul eder.Bütün disiplinler için fiziksel bilimleri güvenilirlik ölçütü olarak ele alır.Pozitivistler bilginin doğal olarak tarafsız olduğunu kabul ederler.Değerlerin dışlanabileceğini düşünürler.

Bu noktadan hareketle eleÅŸtirel okul çeÅŸitli açılardan pozitivizme karşı gelmiÅŸtir.Pozitivizm sosyal yaÅŸamı maddeleÅŸtirir ve onu doÄŸal bir süreç olarak görür.Ancak eleÅŸtirel kuramcılar insan eyleminde ve bu eylemin sosyal yapıları etkileme yolları üzerinde odaklanır..Özetle eleÅŸtirel kuramcılara göre pozitivizm aktörleri göz ardı eder ve onları “doÄŸal güçler” ce belirlenmiÅŸ pasif bütünlüklere indirger.Bu baÄŸlamda ele alındığında eleÅŸtirel kuramcılar bilimin genel yasalarının hiç sorgulanmadan insan eylemine uygulanabileceÄŸini kabul etmez.DiÄŸer bir eleÅŸtiri noktası da ÅŸudur:Pozitivizm amaçlara yönelik araçların yeterliliÄŸinin deÄŸerlendirmekle yetinir.Ancak amaçları için benzer deÄŸerlendirmeye yönelmez.DoÄŸal olarak bu eÄŸilim içsel olarak konservatiftir ve dolayısıyla mevcut sistemi sorgulamaz.Sonuç olarak mevcut düzen maddeleÅŸtirilmiÅŸ olur;Olgular kesin çizgiler içinde ele alınır.Pozitivizm aktör ve sosyal bilimciyi pasifliÄŸe sürükler.

3 - Sosyolojinin EleÅŸtirisi : EleÅŸtiri aççısından sosyolojiyi de bir hedef olarak seçmiÅŸlerdir.Bilimsel methodu kendi içinde bir amaç olarak benimsemesi nedeniyle okulun eleÅŸtirisiyle karşı karşıya kalmışttır.Dahası bu baÄŸlamda,sosyoloji status quo’yu kabullenmekle suçlanmıştır.EleÅŸtirel okul sosyolojinin ciddi olarak toplumu eleÅŸtirmediÄŸini,hatta çağın sosyal yapısını aÅŸmadığını ileri sürer.Okula göre sosyoloji mevcut yapısıyla,çağın ttoplumu tarafından baskı altına alınan insanlara görevini yapmaktan uzaktır.EleÅŸtirel sosyologlar insani olan herÅŸeyi sosyal deÄŸiÅŸkenlere indirgeme eÄŸilimindedirler.Toplumda,bireylerde odaklanmaktan ziyade bir bütün olarak toplumda odaklandıklarında sosyologlar birey ve toplumun etkileÅŸimini göz ardı etmiÅŸ olurlar.Aslında çoÄŸu sosyologlar bu eleÅŸtiriyi haketmezler ama bu görüş eleÅŸtirel okulun sosyologlara yönelttiÄŸi temel bir saldırıdır.

4 - Modern Toplumun EleÅŸtirisi : EleÅŸtirel okulun çoÄŸu çalışmaları modern toplumun eleÅŸtirisini amaçlamıştır.Erken Marksist teori,özellikle ekonomi üzerinde yoÄŸunlaşırken,eleÅŸtirel okul kültürel düzeye yoÄŸunlaÅŸmıştır.DiÄŸer bir deyiÅŸle okul,egemenlik üzerine vurgu yapar;ancak bu vurgu modern toplumda ekonomik öğelerden ziyade kültürel öğelerin egemenliÄŸi ile iliÅŸkilidir.EleÅŸtirel okul modern toplumda bireyin kültürel olarak baskı altında olduÄŸu düşüncesinde odaklanır.EleÅŸtirel okul modern toplumda rasyonalite tarafından üretilmiÅŸ olan baskının ekonomik sömürünün yerini aldığı görüşünü benimser.EleÅŸtirel okul çok açık olarak Weber’in formal rasyonalite ve tözel rasyonalite ayrımını kabul etmiÅŸtir.EleÅŸtirel okul öncelikle formal rasyonalitenin bir biçimi üzerinde yoÄŸunlaşır:Modern teknoloji.Teknoloji çok etkilidir.İnsanı esir alırken tarafsız gibi gösterilir.Teknoloji bireyselliÄŸi yok eder.Bireyin içsel özgürlüğü modern teknoloji tarafından iÅŸgal edilmiÅŸtir.

5- Kültürün EleÅŸtirisi : Frankfurt okulu özellikle kültürel alanda odaklanmıştır.Bu eleÅŸtirilerini “kültürel endüstri” anlayışında özetlemiÅŸlerdir.Kültür endüstrisi kitle kültürünü yansıtır.Bu endüstriye iliÅŸkin olarak eleÅŸtirel düşünceleri iki ÅŸey rahatsız eder:

a - Endüstrinin sahteliği.Bu endüstri önceden hazırlanıp programlanır ve medya

yoluyla da kitlelere ulaştırılır.

b - İnsanlar üzerinde pasifleştirici baskıcı etki.

EleÅŸtirel teori asıl olarak hakikate ulaÅŸmakla,evrensellik ve kurtuluÅŸla ilgiliydi. Frankfurt Okulu’nun epistemolojisinin temelinde,,Hegelci totalik kavramı ile onun toplumun ve tarihin yasaları biçimindeki ifadesi bulunuyordu.EleÅŸttirel teori farklı düşünce formlarını belirli toplumsal gruplarla iliÅŸkilendirmemektedir.

ELEŞTİREL TEORİ ÇERÇEVESİNDE J. HABERMAS VE K.MARX

Frankfurt Okulu’nun çalışmaları 1960’lı yıllarda yaygın biçimde bilinmeye ve toplum bilimlerinde etkili olmaya baÅŸlamıştı.Ancak,yeni bir eleÅŸtirel teorisyenler kuÅŸağının üyesi olan Jurgen Habermas’ın gözlemlediÄŸi gibi,Frankfurt Okulu’nun Horkheimer ve Adorno tarafından belirlenmiÅŸ olan programı,kapitalist rasyonaliteye yönelttiÄŸi eleÅŸtirinin normatif temelini oluÅŸturması açısından,tarihte nesnel bir teleoloji bulunduÄŸunu öngörmüştü.Bu ÅŸekilde,gündelik dünyanın tarihsel açıdan karmaşık ve deÄŸiÅŸken pratikleri,gözardı edilmiÅŸ ve merkezileÅŸmiÅŸ kültür endüstrisinin ideolojik reflekslerine indirgenmiÅŸ oluyordu.Frankfurt Okulu’nun teorisinin baÅŸlıca temalarından birisine göre,tüm kapitalist toplumlar,kapitalist üretim tarzının ayrılmaz bir parçasını oluÅŸturan merkezileÅŸmiÅŸ bir devlet aygıtının egemenliÄŸinde,benzer bir yapıya ve ideolojiye sahipti.

Çalışmalarında Frankfurt Okulu’nun devletin düzenlediÄŸi bir kapitalizm görüşüne çok ÅŸey borçlu olan Habermas,iÅŸte bu tür bir indirgemeciliÄŸe meydan okumuÅŸtu.Onun modern toplum analizinde,eleÅŸtirel teorinin kavramlarının birçoÄŸu birleÅŸtiriliyordu:Bilgi, çıkarlara baÄŸlıydı; bilim ve teknoloji giderek üretim ve idarenin denetimine girmiÅŸti;toplumsal bilinç teknokratik bir hal almış ve araççı akıla dayalı bir yapıya sahip olmuÅŸtu.

Habermas’a göre felsefi bilgi self-refleksiyon ile iç içedir,böylece,biz insan var oluÅŸunun belirli göstergeleri,özellikle de insan bilgisinin kendisinin doÄŸası ve statüsü üzerine,yönelebiliriz.Dolayısıyla,Habermas teknikal ve pratik ilgiler arasındaki iliÅŸkiler ile,bunların bilgi formlarının incelenmesini,kendi başına bir self-refleksiyon olayı olarak görür.

EleÅŸtirel okulun kültürel düzeyde ilgi alanlarından biri,Habermas’ın meÅŸruluklar(legitimations) olarak belirlediÄŸi olgudur.Bunlar politik sistemin anlaşılmasını güçleÅŸtirmek ve buÄŸulandırmak,tam olarak ne olduÄŸuna iliÅŸkin olarak bu sistemi kapalı hale getirmek baÄŸlamında yaratılır,oluÅŸturulur.

EleÅŸtirel okulun en iyi bilinen diyalektik çalışmaları Habermas’ta dikkati çekmektedir.Habermas’ın bilgi ve insan çıkarları arasındaki iliÅŸkiye iliÅŸkin irdelemeleri,subjektif ve objektif öğeler arasındaki daha geniÅŸ çaplı iliÅŸkiler diyalektik iliÅŸkiye bir örnektir.Habermas ÅŸu noktanın özellikle farkındadır:Subjektif ve objektif faktörler birbirinden soyutlanmış olarak ele alınamazlar.Habermas’a göre,bilgi sistemleri objektif düzeyde var olur fakat insan çıkarları daha subjektif olgulardır.

Habermas üç bilgi sistemi ve bunlara karşılık gelen çıkarlar arasında bir ayrımlaÅŸma yapar.Her bilgi sisteminin arkasında yatan ve yönlendiren çıkarlar genellikle halktan insanlar tarafından bilinmezler ve eleÅŸtirel kuramcıların görevi bunları,bu arka planı,açıklamaktır.Birinci tür bilgi sistemi analitik bilim veye klasik pozitivist bilgi sistemleridir.Bu tür bilginin arkasında yatan çıkar teknik kontroldür.Bu kontrol çevreye,diÄŸer toplumlara veya toplumda insanlara uygulanır.Habermas’a göre analitik bilim,baskıcı kontrolü saÄŸlayan bir araçtır.İkinci bilgi sistemi insani bilgidir.Bu bilginin çıkarı,amacı dünyayı,yaÅŸamı anlamada temellenir.Bu bilgi ÅŸu genel görüş çerçevesinde hareket eder:GeçmiÅŸimizi anlamak genel olarak bugün olanı anlamamıza yardım eder.Bu bilginin karşılıklı ve kendini anlamaya yönelik pratik bir çıkarı vardır.Bu bilgi ne baskıcı ne de özgürleÅŸtiricidir.Üçüncü bilgi sistemi türü eleÅŸtirel bilgidir.Habermas ve Frankfurt Okulu’nun benimsediÄŸi bilgidir.Habermas ve diÄŸerleri tarafından oluÅŸturulan eleÅŸtirel bilginin,kitlelerin kendi alt-bilinçlenmesini(self-cousciousness) saÄŸlayacağı ve ümit edilen özgürleÅŸimle sonuçlanacak bir sosyal harekete yol açacağı düşünülmüştür.

Habermas’ın Marx’ın teorilerine iliÅŸkin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:Habermas’ın temel amaçlarından biri tarihsel materyalizmin yeniden üretimidir.Marx’ın baÅŸlangıç noktasını(insan potansiyeli,duyumsal insan etkinliÄŸi,insansal varoluÅŸ) kendisine baÅŸlangıç noktası yapmıştır.Ancak Habermas’a göre Marx insani oluÅŸumun birbirinden analitik olarak farklı iki bileÅŸeni arasında bir ayırım yapmamıştır.-İş(veya emek,amaçsal rasyonel eylem) ve sosyal(veya sembolik) etkileÅŸim(veya iletiÅŸimsel eylem)- Habermas açısından Marx ikinci öğeyi ihmal etmiÅŸ ve bu ikinci öğeyi de “iÅŸ”e indirgemiÅŸtir.Marx’ın yaklaşımındaki sorun insanın kendi kendine üreten eyleminin emeÄŸe indirgenmesidir.Habermas,bu baÄŸlamda şöyle der:İş ve etkileÅŸim ayırımı benim baÅŸlangıç noktamdır.Tüm çalışmalarında bu ayırım süreklilik gösterir.Bu kavramlar yerine ÅŸunları kullanmak eÄŸili gösterirmaçsal-rasyonel eylem(purposive-rational action) ve iletiÅŸimsel eylem(communicative action)

Amaçsal-rasyonel eylemi de ikiye ayırırraçsal eylem(instrumental action) ve stratejik eylem(strategic action).Bu iki eylem biçimi tasarlanmış kişisel çıkar elde etmeyi içerir.Araçsal eylem,seçilmiş bir amaca ulaşmada en iyi araçları rasyonel olarak hesaplayan tek bir aktörle ilgilidir.Stratejik eylem,bir amaca ulaşmak için amaçsal rasyonel eylemde birbirleriyle işbirliği yapan iki veya daha fazla kişiyi içerir.Her iki eylem türünde amaçlanan;araçsal yetkinliktir.

Habermas’ı Marx’tan ayıran temel nokta ÅŸudurmaçsal-rasyonel eylem(iÅŸ) deÄŸil fakat iletiÅŸimsel eylem en kapsayıcı ve özellik belirten insan olgusudur.İletiÅŸimsel eylem sosyo-kültürel yaÅŸamın olduÄŸu kadar insani bilimlerin temelidir.Marx iÅŸ üzerinde yoÄŸunlaşırken,Habermas iletiÅŸimde odaklanmıştır.ÇeÅŸitli tarihsel aÅŸamalarda,özellikle kapitalizmde eleÅŸtirel olarak iÅŸi analizde Marx iÅŸ üstünde yoÄŸunlaÅŸmakla kalmamış aynı zamanda özgür ve yaratıcı iÅŸi ölçüt almıştır.Habermas’ın temel aldığı alan amaçsal-rasyonel eylemden ziyade iletiÅŸimsel alan olmuÅŸtur.Habermas’ın hareket noktası çarpıtılmamış iletiÅŸimdir,yani zorlayıcı,baskıcı olmayan iletiÅŸim.Bu ölçütten hareketle Habermas çarpıtılmış iletiÅŸimi eleÅŸtirel olarak analiz edebilmiÅŸtir.Habermas iletiÅŸimi çarpıtan sosyal yapılarla ilgilenmiÅŸtir.Marx ise iÅŸin çarpıtılmasının yapısal kaynaklarını irdelemiÅŸtir.Hareket noktası olarak farklı ölçütler kullanmış olsalar da yine temel alınan bir ölçüte sahiptirler.Bu durum onlara çeÅŸitli tarihsel olgulara iliÅŸkin deÄŸerlendirmelerinde tutarlılık kazandırmıştır.Habermas özellikle Weber’i ve önceki eleÅŸtirel kuramcılar gibi kuramcıları ölçüt yoksunluÄŸuna sahip olmaları ve relativizme kaymaları noktasında eleÅŸtirmiÅŸtir.

Marx ve Habermas arasında ve hareket noktası olarak temel alınan ölçüt açısından diğer bir paralellik daha vardır:Her ikisi için bu temel hareket noktaları,onlar için sadece analitik olarak başlangıç noktası olmayıp aynı zamanda onların politik amaçlarını temsil eder.Diğer bir deyişle Marx için amaç komünist toplum,çarpıtılmamış işin ilk defa var olacağı toplum,Habermas için politik amaç çarpıtılmamış iletişimin var olduğu bir toplumdur.Hemen gerçekleştirilmesi gereken amaçlar açısından Marx çarpıtılmamış iş açısından(kapitalist) engellerin ortadan kaldırılması arayışı içindeydi;Habermas ise özgür iletişime yönelik engelleri ortadan ladırmayı amaçlar.

Marx’da olduÄŸu gibi,Habermas için de geleceÄŸin ideal toplum temeli çaÄŸdaÅŸ dünyada mevcutturç.BaÅŸka bir biçimde söyleyecek olursak,Marx için insani oluÅŸum öğeleri kapitalist toplumda “iÅŸ” te içkindir.Habermas için çarpıtılmamış iletiÅŸimin öğeleri çaÄŸdaÅŸ iletiÅŸimin her eyleminde bulunmaktadır.

Bu nokta bizi Habermas’ın çalışmalarında temel konuya yani “rasyonelleÅŸme” ye getirir.Bu konuda Habermas hem Marx hem de Weber’den etkilenmiÅŸtir.RayonelleÅŸme konusunda Habermas’ın amaçsal-rasyonel ve iletiÅŸimsel eylem arasında yaptığı ayırım önemini korur.O’na göre,çalışmalar amaçsal-rasyonel eylemin rasyonelleÅŸmesi üzerinde odaklanmıştır.Bu odaklanma üretim güçlerinin geniÅŸlemesi ve teknolojik kontrolün yaÅŸam üzerindeki etkisinin artışıyla sonuçlanmıştır.RasyonelleÅŸmenin bu biçimi Weber ve Marx’ta olduÄŸu gibi modern dünyada temel,belki de tek temel sorundur.Ancak,burada sorun genel olarak rasyonelleÅŸmenin deÄŸil amaçsal-rasyonel eylemin rasyonelleÅŸmesidir. Habermas için amaçsal rasyonel eylemin rasyonelleÅŸmesine yönelik sorunun çözümü iletiÅŸimsel eylemin rasyonelleÅŸmesinde yatar.İletiÅŸimsel eylemin rasyonelleÅŸmesi egemenlikten,özgür ve açık eyleme yol açar.Burada rasyonelleÅŸme özgürleÅŸmeyi,iletiÅŸim üzerindeki sınırlamaların kaldırılmasını içerir.

Sosyal normlar düzeyinde böylesi rasyonelleÅŸme bireysel esneklik ve düşünümsellikte artışlara yol açacak olan normativ baskı ve katılıktaki azalmayı içerir.Bu yeni,,daha az sınırlayıcı veya sınırlayıcı olmayan normativ sistemin geliÅŸtirilmesi Habermas’ın sosyal evrim kuramının kalbinde yatar.Yeni bir üretim sistemi yerine rasyonelleÅŸme yeni,daha az çarpıtan normativ sisteme yol açar.Bu açıdan Habermas Marxist köklerini keserek maddi düzeyden normativ düzeye geçiÅŸ yaptı diye eleÅŸtirilmiÅŸtir.Ancak Habermas bu eleÅŸtiriye karşı gelerek yanlış anlaşıldığını ileri sürmüştür.Bu evrimin son noktası Habermas için rasyonel bir toplumdur

EÄŸitim Sosyolojisi

Salı, 06 Kasım 2007

Eğitimden bahsedildiğinde, genellikle, eğitim işine eğitimci ve öğrenci olarak katılanlar; öğretmenler ve öğrenciler, çocuklar ve gençler, anaokulu öğretmen ve bakıcıları, çıraklar ve ustalar, anne-babalar ve okul yöneticileri vs. akla gelir. Yâni eğitim deyince ilk akla gelen,eğitici ile eğitilenler arasındaki kişisel ilişkilerdir. Daha açık bir söyleyişle; öğretmen ili öğrenci arasındaki karşılıklı ilişkilerin şekli ve izleri, çocuk gelişiminin ortaya çıkardığı ihtiyaçlar, eğitsel ilişkinin meydana geldiği okul ve çevre ortamı, eğitime etki eden çevre faktörleri, çocukların tecrübe kazanmaları ve yetenekleri, eğiticinin pedagojik hedefleri, kullanılan eğitim araç ve metodları ile ilgileniriz.

EÄŸitim, toplumun sosyal kurumlarından bir tanesidir. Her çocuk belirli bir aile içinde doÄŸar, belirli bir sosyal tabakanın dilini ve görgü kurallarını öğrenir, bir köy veya ÅŸehir ortamında büyür, ilkokulda ve öğretim sisteminin diÄŸer okullarında okur. Küçük çocukluk yaÅŸlarından itibaren çeÅŸitli arkadaÅŸ çevredeki içine girerek oyunlarını bu çevreler içinde oynar, sohbet eder, bu gruplarla bütünleÅŸir. Kitap, gazete, dergi okur; sinemaya, tiyatroya gider, radyo dinler, televizyon seyreder… Bütün bunlar insanların ve özellikle yeni yetiÅŸen nesillerin içinde yaÅŸadıkları toplumdan etkilenme yollarından bazılarıdır. İçinde yaÅŸanılan bu ortamlar, çocukları ve gençleri hayatın amacı, önyargılar ve deÄŸer hükümleri, tutumlar, vaziyet alışlar, bütün düşünce ve davranış yönlerinden etkiler, yönlendirir ve kalıplaÅŸtırır. İşte burada kısaca deÄŸinilmeye çalışılan toplum ile eÄŸitsel yetiÅŸtirme arasındaki karşılıklı iliÅŸkileri, baÄŸlantıları ve etkilemeleri inceleyen bilim dalına EÄŸitim Sosyolojisi denir.

Türkiye’de "EÄŸitim Sosyolojisi" olarak adlandırılan bilim dalı, dünyada kendisi ile ilgili literatürdeki ikili yaklaşımın ikisini birden ifade etmektedir. Bu bilim dalının tarihinde özellikle etkili olmuÅŸ bu ikili yaklaşım ÅŸunlardır: Türkçeye "EÄŸitim Sosyolojisi" olarak çevirebileceÄŸimiz "Sociology of Education" ("Erziehungssoziologie", "Soziologie der Erziehung"), toplumun sosyal yapısını bir bütün kabul ederek onun kurumlarından birisi olan eÄŸitimi ele alıp incelemektedir. Burada sosyolojik metodlar kullanıldığı gibi, araÅŸtırmaların odak noktası ve konuya bakış açısı da sosyolojiktir. Türkçeye "EÄŸitsel Sosyoloji" olarak çevrilebileceÄŸimiz "Educational Sociology" ("Paedagogische Soziologie") ise odak noktası olarak eÄŸitimi almakta; eÄŸitim sistemi, öğretmen-öğrenci iliÅŸkileri, sınıfların durumu, ders programları, eÄŸitimde uygulanan metodları vs. incelemektedir. Yaklaşımlar farklı olmasına raÄŸmen ele alınan konular aÅŸağı yukarı aynı olduÄŸu için, EÄŸitim Sosyolojisi derslerinde her iki yaklaşımın da eÄŸitim ve toplum konularını ele alma tarzları ve çıkardıkları sonuçlar birlikte verilmeye çalışılmaktadır. Zaten son yıllarda bu tartışmaların en yoÄŸun olduÄŸu Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde de iki akımın birbirine yaklaÅŸtığı ve birleÅŸtiÄŸi görülmektedir.

Eğitim Sosyolojisinin ana konularına girmeden önce, eğitim ve sosyoloji kelimelerini, bizim için ne ifade ettikleri noktasından ele almak lâzımdır. Sosyolojik açıdan eğitim, bireyin içinde yaşadığı toplumda yeteneğini, tutumlarını ve olumlu yöndeki diğer davranış biçimlerini geliştirdiği bir süreçler toplamıdır. Başka bir tanıma göre de eğitim, bireyin toplumsallaşması ve ferdî gelişimini - ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda - en yüksek düzeye çıkarması için düzenlemiş, kontrollü bir çevredeki toplumsal süreçtir. Sosyolojiye göre eğitim, bir sosyalleşme veya sonradan topluma katılanlar için bir integrasyon (bütünleşme, kaynaşma, intibak) sürecidir. Sosyoloji ise, insanların meydana getirdikleri toplulukların ve toplumsal kurumların sistematik incelemesini yapan bir bilimdir. Sosyoloji, insanın sosyal davranışlarını inceler, toplumsal davranışın kalıplaşmış şekillerini, bu alandaki toplumsal kuralları ve "toplumsal yasaları" tespit etmeye çalışır; modern toplumlarla ilgilenir.

Eğitim, toplum içinde cereyan eden bir sosyalleşme olgusu olarak ele alındığında, okullar ve diğer eğitim-öğretim birimleri de bu toplumsal olguyu organize ettiğinden eğitim de bir sosyal olay olarak ele alınmakta; eğitim olgusuna sosyal yönden yapılan yaklaşım ve incelemeler de Eğitim Sosyolojisi adı altında toplanmaktadır.

1.2. Eğitim Sosyolojisinin tarihi gelişimi ve teorik yaklaşımlar

Gerçi Eğitim Sosyolojisi genel sosyolojiden, felsefeden, ekonomiden, psikolojiden, sosyal antropolojiden, siyaset biliminden çok yararlanır, bunların konularına yeni yaklaşımlar getirir, bu bilim alanlarının kavramlarını kullanır; ama Eğitim Sosyolojisine teorik yaklaşımlar genellikle tanınmış sosyoloji teorisyenlerince yapılmıştır. Eğitim Sosyolojisinin tarihî gelişimi içindeki inceleme ve araştırmalara daha sonraki bölümlerde ayrıntılı olarak girileceği için; burada kısaca teoriler üzerinde durulacaktır. Eğitim Sosyolojisine etkide bulunan belli başlı teorik görüşler şöyle sıralanabilir :

1.2.1 Emile Durkheim’in eÄŸitime sosyolojik yaklaşımı

EÄŸitim Sosyolojisinin kurucu Emile Durkheim’dır. Durkheim’a göre her sosyal düzen, onu meydana getiren fertlerin dışında bağımsız olarak var olan ve kiÅŸilerin deÄŸiÅŸmelerine bakmadan devam eden bir gerçekliktir. Sosyal kurumlar birer kalıp, birer nehir yatağıdır; çocuklar ve gençler onun içinde ÅŸekillenir, oradan akıp giderler. Sosyal ÅŸekiller, bireyleri kendi istediÄŸi biçimde ÅŸekillendirmek için baskı ve zor kullanır; bu baskı ve zorlama bazı konularda ve bazı dönemlerde çok sert hissedildiÄŸi gibi, bazen da hemen hiç hissedilmeyecek kadar hafif kalır. Sosyal kurumların güçleri özellikle bu kurumların içinde geçerli olan kurallardan saptığımızda kendisini göstermektedir.

Dünyada milyarlarca birey ve bir o kadar da bireysel yaşayış anlayış biçimleri vardır. Oysa dünyadaki toplumsal yaşayış-anlayış biçimlerinin ve kültürlerinin sayısı daha azdır. Ancak bütün çeşitliliğine rağmen, hem fertlerin hayatında hem toplumların düzenlerinde bir çok ortak özellikler bulunmaktadır.

Bir toplumdaki sosyal organizasyonlar, toplum fertlerini çeÅŸitli ÅŸekillerde kontrol ederler. Bu kontrolün aşırı ÅŸekillerinde insan, topluma bütün ÅŸahsiyeti ile. katılır; yaÅŸayışının bütün safhalarını ve çeÅŸitlerini içinde yaÅŸadığı sosyal bünye tayin eder. Öte yandan sosyal kurumlar kendilerine tam itaat eden kiÅŸilere rehberlik ederler, korurlar, destek olurlar (F.Tönnies’in cemaat tipi toplumları).

Sosyal kontrolün zayıf olduğu toplumlarda fertler bazı yönlerden kontrol altına alınır, diğer noktalarda serbest bırakılır. Herkes sadece belirli konularda ve belirli oranlarda sosyal yaşayışa katılır. Bu sosyal kurumların insanları yönlendirmesi ve koruması da sadece belli noktalarda olur. Ancak o kadar çok sosyal kurum insan hayatı ile meşgul olur ki, genel olarak insanın bütün hayatı sosyal kurumlarca şekillendirilmiş ve yönlendirilmiş olur.

Ancak Durkheim’a göre, modern toplumlar bireyleri korumak ve yönlendirmek özelliÄŸini yitirmiÅŸtir. Yeni sosyal kurumlar insanlardan pek az konuda pek az ÅŸey istiyor; diÄŸer konularda onu kendi haline bırakıyor. KiÅŸi, karşılaÅŸtığı pek çok problemleri kendi başına çözmek zorunda kalıyor. Modern toplumlar, eskisinden çok daha karmaşık olmasına raÄŸmen bireylerin yaÅŸayışını kontrol edip destekleyememektedir. Modern sosyal hayatta bütün güç devletlerin elinde toplanmış; devlet ile fert arasındaki pek çok sosyal kurum önemini ve gücünü kaybetmiÅŸtir.

Durkheim, toplumsal hayatın, hatta ferdî hayatın açıklanmasında tamamen din, hukuk, mantık, ahlâk, aile vs. gibi toplumsal olaylara ve kurumlara dayanmış; diÄŸer faktörleri hesaba katmaz görünmüştür. Bu bakımdan da çaÄŸdaşı G.Tarde ile çatışmaya düşmüştür. Tarde, bütün toplumsal hayatı ferdî yaÅŸantı ve bilhassa taklit ile açıklamak çabasında bulunmuÅŸtur. Tarde ile Durkheim’ın fikirleri, âdeta "psikolojizm" ile "sosyolojizm"in çatışması gibidir; birisi sosyal olayı, diÄŸeri ferdî psikolojiyi tamamen reddetmektedir. Bu tartışmalar Türk bilim hayatına da aynen yansımış; Durkheim ekolünün fikirlerini Ziya Gökalp, Tarde ekolünün görüşlerini de Sâtı Bey dile getirmiÅŸtir.

Sosyal kurumları, "sosyal kollektif duyguların kristalize olmuş bir şekli" olarak niteleyen Durkheim, eğitimi de bir sosyal kurum olarak kabul eder. Ona göre eğitim, toplumun bir fonksiyonudur. çeşitli toplum tiplerine göre değişen eğitim, yetişkin nesillerin genç nesillere etkisi; çocukları belli bir düzeyde ve toplumun istediği şekilde bedensel, ahlâkî ve zihni düzeye çıkarmaktır.

Durkheim’ın görüşlerine genel olarak bakıldığında, onun eÄŸitimi çocukları ve gençleri sosyalleÅŸtirme olarak aldığı görülmektedir. O halde eÄŸitim, toplumun ihtiyaçlarına göre ÅŸekillenecektir. Böyle olunca da, her toplumun kendi devamlılığını sürdürmek için ortaya koyduÄŸu ahlâk, deÄŸerler ve diÄŸer sosyal normlar, eÄŸitimin genç kuÅŸaklara benimseteceÄŸi ilk unsurlar olacaktır.

1.2.2. Max Weber

Modern sosyolojinin kurucularından Weber, insanın hareket ve davranışlarını sosyal iliÅŸki ve baÄŸlanışlar çerçevesinde ele almıştır. Sosyal iliÅŸkiler, taraflar arası anlaÅŸmalardan doÄŸabildiÄŸi gibi, dışardaki bir güç tarafından da empoze edilebilir. Weber, sosyal kurumların hepsinin, hem tarih içinde dikey geliÅŸim açısından hem de ÅŸu andaki yaygın durum bakımından ideal tiplere, soyut tiplere indirgenebileceÄŸini iddia ediyor; böylece sosyal gerçeÄŸin tabakalar içinde daha iyi anlatılabileceÄŸini düşünüyor. Weber’in bilhassa hâkimiyet teÅŸekkülü ve ÅŸehir tipolojileri ile hukuk ve din sosyolojisi üzerindeki analizleri dikkati çekmektedir.

Sosyal hayatta bütün faktörler birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler. Ekonomik ilişkilerin din ve diğer sosyal ilişkiler üzerinde büyük etkileri olduğu gibi, meselâ, her din de bir iktisadî ve sosyal ahlâk yaratmaktadır. İnsanların duygularını, düşüncelerini, vaziyet alışlarını etkileyen faktörlerin içinde dinin önemli bir yeri vardır. Kapitalizm de, Protestanlığın getirdiği kapitalist zihniyetin bir eseridir. Dinler ahlâkî değerleri, ahlâkî değerler de sosyal ve ekonomik hayatı şekillendirmektedir.

EÄŸitim, fertlerin ilerde toplumsal yapı içinde alacakları statüyü belirleme açısından çok önemlidir. Weber’e göre eÄŸitimin esas görevi, kiÅŸinin ilerde toplumsal yapıda ulaÅŸacağı yere ulaÅŸması için kiÅŸileri ve grupları hazırlamaktır. Yani eÄŸitim, kiÅŸilerin ve grupların, bürokrasi ve sosyal tabakalaÅŸma içinde ilerde alacakları yere hazırlama çalışmalarıdır. Weber’in tipoloji yaklaşımı, EÄŸitim Sosyolojisi araÅŸtırmalarında çok etkili olmuÅŸtur.

1.2.3. Eğitim Sosyolojisi-Eğitsel Sosyoloji tartışmaları

EÄŸitimin toplumsal yönünün ele alınması, A.B.D.’nde iki ayrı eÄŸilimin geliÅŸmesine yol açtı: bunlardan birincisi konuyu sosyolojinin bir dalı olarak alan EÄŸitim Sosyolojisi, ikincisi ise konuyu eÄŸitim açısından ele alan EÄŸitsel Sosyolojisi akımlarıdır.

Eğitim Sosyolojisi akımına mensup sosyologlar eğitimcileri, okulları ve diğer kurumları toplumsal ve kültürel çerçeveleri, içinde anlamaya çalışırlar. Amaç, eğitim ile toplum arasındaki ilişkilerin kavranmasıdır. Bu araştırmalarda, sosyolojik metod ve teknikler kullanılır. Toplumsal rollerin eğitim alanında nasıl oynandığı da incelenir. Eğitim ile -diğer toplumsal kurumlar olan- ekonomi, politika, din, aile gibi kurumlar arasındaki ilişkiler ele alınır. Okullar ve eğitim sistemleri ile toplumsal yapı arasındaki bağlantılar, eğitim politikacısı, teorisyenleri ve eğitim uygulayıcılarının toplumsal kökenleri vs. de Eğitim Sosyolojisi akımına mensup olanların araştırma konuları olmuştur.

Eğitsel Sosyolojisi ise, eğitimin teori ve uygulamalarına normatif olarak yaklaşmakta, istatistik verilerden, deneysel araştırmalardan kaçınmaktadır. Ahlâk, politika, eğitim uygulamaları ve pratik sorunlar üzerinde durmaktadırlar.

Ancak daha sonraları bu iki akımın ortak bir çizgi üzerinde birleÅŸme çabaları görülmektedir. BilindiÄŸi gibi, kıt’a Avrupasının genellikle teorik sosyal görüşler ileri süren sosyologlarına karşı -özellikle Avrupalı G. Tarde ve H. Spencer’den esinlenen - Amerikalı sosyologlar (L.F.Ward, A.W. Small, G. Ratzenhofer, W. McDougall, C.H. Cooley, G.H. Mead v.s.) konuyu, fertten hareket ederek açıklamaya çalışmışlar ve toplumsal gerçeÄŸi mikroskobik parçalara ayırmışlardı. Daha sonra gelen T. Parsons, Robert K. Merton, C.W. Mills gibi Amerikalı sosyologlar ise kendi ülkelerindeki deneysel ve sayısal araÅŸtırma akımı ile Avrupalı düşünürlerin bütünü kapsayan teorik görüşlerini birleÅŸtirmek istemiÅŸlerdi. Sosyal bilimlerin problem tespit etme, hipotez koyma, veri toplama, verilerin analizi, deÄŸerlendirilmesi, yorumu ve ortaya konan hipotezin test edilmesine dayanan araÅŸtırma yöntemi, eÄŸitim dahil bütün sosyal bilimler alanında hızla yayıldığı için, Amerika’daki EÄŸitim Sosyolojisi ve EÄŸitsel Sosyoloji akımları da bir taraftan deneysel araÅŸtırmalarda normatif teorilerin kabul edilmesi, diÄŸer taraftan sosyal kural ve deÄŸerlerin deneysel olarak incelenmeye baÅŸlanması ile ortak bir noktaya doÄŸru gelmiÅŸ bulunmaktadır.

1.2.4. Yapısal-Fonksiyoncu Eğitim Sosyolojisi

Toplumlar, hayatiyetlerini sürdürmek için bazı ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. Bu ihtiyaçların karşılanması sırasında ortaya çıkan sosyal kurumların hemen hepsi belli bir takım toplum gereksinmeleri için var olmuşlardır. Başka bir deyişle, her toplum kendi ihtiyaçlarına göre bazı sosyal kurumlar oluşturur. Her ihtiyaç ve görev bir sosyal kurum meydana getirmektedir. Sosyal yapı gerçi sonradan oluşur ama, oluştuktan sonra görevlerin çoğalmasına ve değişmesine göre farklılaşır; yeni yapılar ortaya çıkartır. Bir toplum içinde çeşitli görevleri yerine getiren sosyal kurumlar, kendi aralarında uyumlu bir bütünlük gösterir.

Sosyolojideki yapısal-fonksiyoncu görüşün en baÅŸta gelen temsilcileri Amerikalı sosyologlar olan Talcott Parsons ve Robert K. Merton’dur. Parsons’a göre toplumsal sistem, belirli statülerdeki kiÅŸilerin rollerine uygun karşılıklı etkileÅŸimleri sayesinde kurulmakta; bu iliÅŸkiler kalıplaşınca toplumsal yapı oluÅŸmaktadır. Parsons’da toplumsal olaylar kiÅŸiler arası iliÅŸkilere indirgenmektedir. Bireyler, birbirlerine zıt gibi görünen karşıt ikililer ("diktomi") içinden özgür seçim yaparak toplumsal sistemi oluÅŸtururlar. Ancak fert, bu özgür davranışları’ seçerken, toplumsal açıdan bunun hoÅŸ görülüp görülmeyeceÄŸini; deÄŸerlere, kurallara, ahlâka ve diÄŸer sosyal kurumlara uyup uymayacağını ve -uymaması halinde- tehlikeleri göz önüne almalıdır. Her toplumun kendine has bir deÄŸerler tipolojisi ve amaçlar dizgesi vardır; her toplum kendi kültürel modelini devam ettirmek ister.

Parsons’ın sosyolojisinde genellikle sosyalleÅŸme, benimseme ("internalizasyon"), kiÅŸileri belli görev ve sosyal statülere yerleÅŸtirme ("allokasyon"), kiÅŸileri farklı rol, davranış kalıpları, sosyal sınıf, yerleÅŸim yerlerinde vs. farklılaÅŸtırma ("differentiation"), ÅŸahsiyet, sosyal ve kültürel sistemler gibi konular üzerinde durulur. KiÅŸinin toplum içindeki hedeflerini, onun rolleri, ihtiyaçları ve toplumsal deÄŸerler organizasyonları belirler. Burada okul, bir sosyal sistem olarak ele alınır. Okul, aktörler arasındaki, yani öğretmen-öğrenci ve öğrencilerin kendi aralarındaki karşılıklı etkileÅŸimlerinin bir sonucudur. Okul, sosyalleÅŸmeyi saÄŸlayan yerlerden biridir. Hattâ giderek çocukların ve gençlerin sosyalleÅŸmesi tamamen okulların görevi haline gelmektedir. Okullar, hem toplum kültürünü çocuklara ve gençlere öğretmek, benimsetmek hem de fertleri ilgi ve yeteneklerine göre belli görevlere yerleÅŸtirmekle görevlidirler. Okul, hem kiÅŸilere kendi ÅŸahsiyetlerini kazandıracak hem toplumsal rolleri öğretecek, bireylerin ÅŸahsi ihtiyaçlarını karşılayacaktır.

Sosyolojideki fonksiyonalist görüşün eksikliklerini tamamlamak isteyen R.K. Merton, özellikle fonksiyon kavramı üzerinde durmaktadır. Fonksiyonlar her zaman toplumsal bütünlüğü sağlamıyor; bazen da bozuyor, sarsıyor. Bireylerin birbirleriyle uyumlu davranışlar göstermelerine yarayan kültürel yapı (değerler, normlar, amaçlar) ile davranışlar arasındaki ilişkileri gösteren toplumsal yapı, uyumsuzluk içine düştüğünde, bir gerilim ve kopma hali ("anomi") ortaya çıkar. Bu durumda kişiler sahipsiz, amaçsız kalır; hiçlik duygusuna kapılır, boşluğa düşer. Toplumsal yapı değişmeleri sırasında kültürel yapının değişmesi, böyle anomi durumları yaratır. Bu durumlarda eğitim sistemine ve kurumlarına büyük rol ve ağır bir görev düşmektedir. Okulların kültürel ve toplumsal değişmeye karşı takınacakları tavır, yetiştirdikleri kişiler ve toplum açısından çok önemlidir.

1.2.5. Bilgi Sosyolojisi, Fenomenolojik Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi bağlantıları

Son yıllarda İngiliz sosyologlarından bir grup geleneksel EÄŸitim Sosyolojisine karşı radikal öneriler getirmekte; EÄŸitim Sosyolojisine yeni bir yön vermek istemektedirler. Özellikle Michael F.D. Young’ın önderliÄŸinde geliÅŸen bu yaklaşımı açıklayabilmek için onun dayandığı bilgi sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiye kısaca göz atmak gerekmektedir.

Bilgi sosyolojisi; insan bilgisi, bilinci ve tasavvurları ile bunların içinde oluÅŸtuÄŸu sosyal yapı ve olgular arasındaki iliÅŸkileri araÅŸtırır. Bilgi, toplumsal bir olgudur; ahlâk, politika, dil, din, hukuk, ekonomi gibi toplumsal alanlardaki bilgiler, toplum yapısının ürünüdürler. İnsanın bilgisi üzerinde toplumun etkilerine, toplum üyesi bütün bireylerin ve sosyal kurumların toplumdaki yaygın bilgi yapısı ile uyum içinde olmalarına eskiden beri dikkat çekilmiÅŸtir. Hele hele A.Comte’un "Üç Hal Kanunu"nda tamamen bir bilgi sosyolojisi görülmekte, bütün insanlık tarihi bu ÅŸekilde açıklanmaktadır. Durkheim, düşünmenin ve bilginin toplumsal bilinç içinde oluÅŸtuÄŸuna, toplumsal örgütlenmedeki deÄŸiÅŸmelerin bilgide ve düşünmede de deÄŸiÅŸiklikler yarattığına iÅŸaret etmiÅŸ; Levy Bruhl, ilkel ve uygar zihniyet ile toplumlar arasındaki sıkı baÄŸlantılara deÄŸinmiÅŸ; Max Scheler, bilgi üzerindeki toplumsal etkilerin farklılığına göre bilgileri sınıflamaya çalışmış; Karl Mannheim, düşünme ile toplumsal durumun birbirine çok baÄŸlanmasının ideolojik düşünceyi doÄŸurduÄŸunu iddia etmiÅŸtir. Polonya asıllı bir Amerikan sosyologu olan F.Znaniecki, bilginin yayılmasını saÄŸlayan araçlar, bilgileri geliÅŸtiren ve yayan kiÅŸilerin toplumsal rol ve statüleri üzerinde araÅŸtırmalar yaparak eÄŸitim sosyolojisi ile bilgi sosyolojisini birleÅŸtirme yönünde büyük adımlar atmıştır. Fransız sosyologu G.Gurwitch, bilgi çeÅŸitleri ile toplumsal sınıflar ve gruplar arasındaki karşılıklı fonksiyonel iliÅŸkileri araÅŸtırmaya ve bu iliÅŸkilerin oluÅŸturduÄŸu bilgi sistemlerini incelemeye çalışmışlar.

Alfred Schütz tarafından kurulmuş olan fenomenolojik sosyoloji ise, günlük hayatta insanların kurduğu sosyal yapı ve tipleri teorik tavır almadan, dışardaki gözlemciler tarafından analiz etmek, kavramak ve apaçık tasvir etmek fikrini savunuyor. İnsan, tabiatın bir eseridir, ama diğer tabiat maddeleri gibi değildir. İnsan, anlamlı davranan, birbirleriyle iletişim kurup etkilenen; daha önceden yapılaşmış bir kültür ortamı içinde doğmuş olmasına rağmen gene de kendi kendine anlamlı ve orijinal bir şahsiyet oluşturan varlıktır. Sosyoloji, tarih içinde oluşmuş sosyal yapı ve sosyal ortamlar ile günlük hayat içinde yaşayan insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri ve bağlantıları ("Intersubjektivitaet") inceler. Her insan, içinde yaşadığı sosyal yapı ile karşılıklı yönlendirme ve sınırlamalar yaparak oluşur.

Bilgi sosyolojisi ve fenomenolojik sosyolojiden yola çıkan M.F.D. Young, geleneksel eğitim sosyolojisine karşı çıkmaktadır. Ona göre, toplumdaki politik güçler faaliyetlerini şimdi eğitsel bilginin organizasyonunda yoğunlaştırmışlardır. Günümüzde akıl ve bilim tehlikeli bir şekilde mutlaklaştırılıyor; çeşitli sosyal, politik ve eğitsel davranışları etkiliyor. akıl ve bilim "dogmaları", feodal toplum yapısındaki kilise dogmaları haline geliyor. Young, akıl ve bilimin dogmatik yanına hücum etmektedir. Eğitim Sosyolojisi, kurumları, fikirleri, öğretimin elemanlarını, yetenek ve başarıyı başlangıç noktası olarak almalı, bunların altında yatan anlamları bulmaya çalışmalıdır. Eğitimsel bilgi tâ program düzenlemeden, mâli ve idari kontrolden öğretmenlerin yetiştirilmesine kadar politiktir. Bilgilerimiz, politik güçlerin istediği gibi toplumsal tecrübelerin ve kitaplar!n aktardığı gibi oluşmaktadır. Hele son zamanlarda kitle iletişim araçlarının ya resmî kurumların ya da güçlü sermaye gruplarının elinde olması, yalnız okullardaki çocukların ve gençlerin değil, evlerinde oturan her yaştaki insanların da propaganda, beyin yıkama ve telkin şeklindeki politik ve yönlendirmeli bilginin elinden kurtulamadığını; davranışlarımızın ve vaziyet alışlarımızın buna göre şekillendiğini daha açık göstermektedir.

Eğitim Sosyolojisi araştırmalarına etki eden daha başka teorik görüşlere, ilerde başka konular işlenirken zaman zaman temas edilecektir.

1.3. Eğitim Sosyolojisi biliminin inceleme alanları ve bu kitapta ele alınacak konular

Klâsik yoldan giden bir çok sosyologlar Eğitim Sosyolojisini, toplumsal gelişmeyi sağlayan ve toplumsal bozuklukları çözmeye çalışan bir bilim alanı olarak görürler (L.Ward, W.J. Goode, Ellwood vs.)

Kinneman, Peters gibi sosyologlar Eğitim Sosyolojisini, eğitimin toplumsal amaçlarını belirlemeye çalışan bir bilim olarak ele almışlar ve çalışmalarını bu yönde sürdürmüşlerdir.

Gene bir grup Amerikan sosyologu, Eğitim Sosyolojisini, sosyolojinin eğitim sorunlarına ve konularına uygulanması olarak almaktadırlar. Burada sosyolojinin uygulandığı esas alan, program geliştirme alanıdır. Bu görüşe göre, Eğitim Sosyolojisi bir bilim değil, bir teknolojidir (M.P. Smith, Kulp, Leslie Zeleny).

Eğitimi bir toplumsallaşma (sosyalizasyon) süreci olarak ele alan sosyologların sayısı da bir hayli fazladır. S.D. Sieber, D.E.Wilder, F.Brown, Ellwood gibi sosyologlar çocuğun toplumsallaşma sürecini incelemişler, bireyi etkileyen toplumsal grupları konu olarak almışlardır. Eğitim Sosyolojisi, sadece okuldaki toplumsallaşma ile değil, bütün hayat boyunca süren toplumsallaşma ile ilgilenmektedir. Eğitim sosyologu G.Payne, Eğitim Sosyolojisinin konusu olarak bireyin eğitimle kazandığı, uyduğu ve organize ettiği toplumsal ilişkileri almaktadır. Başka bir deyişle Eğitim Sosyolojisi, insanın sosyal davranışlarını kazanmasıyla ilgilenmektedir. Ancak az-çok kapalı ve ilkel topluluklarda çocuğun sosyalleşmesi, kuşaklar arası ve aile içindeki ilişkiler vs. ile ilgilenirken; daha gelişmiş ve modern toplumlarda, genellikle eğitim-öğretim amacıyla kurulmuş örgütlerle ilgilenilmektedir.

Başka bir grup sosyolog ise, eğitim-öğretim kurumlarının toplumdaki yeri ve okulun toplumsal fonksiyonları üzerinde durmaktadırlar. okul içindeki toplumsal hayat, öğretmen-öğrenci ilişkileri, öğrencilerin kendi aralarında kurdukları gruplar arası ilişkiler, öğretmenin okuldaki rolü; kısaca toplumun küçük bir modeli olarak okulun ele alınıp incelendiği eserler de çoktur.

En geniş anlamda Eğitim Sosyolojisi, eğitim ile diğer toplumsal kurumlar arasındaki fonksiyonel ilişkileri incelemektedir. Eğitim politikalarının ve eğitim teorilerinin toplumsal kaynakları, eğitim sistemlerinin toplum yapısı ile ilişkileri Eğitim Sosyolojisinin inceleme konularıdır.

Bu kitapta çeşitli başlıklar altına dağılmış olarak incelenecek konular da şöyle özetlenebilir :

* Eğitim ile toplum arasındaki ilişkiler / Toplum için veya topluma karşı eğitim - Formel ve informel (örgün ve yaygın) eğitimde toplumun rolü - Toplumsal bir kurum olarak okul.

* İnsan, eğitim ve toplum / İnsanın sosyal tabiatı / Sosyal ve kültürel bir varlık olarak insan / Sosyalleşme, dil ve kültür kazanma / Sosyal rolleri öğrenme / Sosyal interaksiyon (karşılıklı ilişkiler) / Sosyal değerler, normlar ve kurumlar / Sosyal benlik, insan davranışlarının oluşumu ve değiştirilmesinde grup dinamiği.

* çocukluk ve gençlik yaşlarında şahsiyetin oluşumu - Aile / Arkadaş grupları / Okul / Meslek / Aile, okul ve meslekte rol ve tutumların kazanılması.

* Eğitim, kültür ve toplum - Kültürün toplum düzenindeki yeri / Sosyo-kültürel sistem / Kültür değişmeleri ve? toplum değişmeleri - toplum tipleri, kültür tipleri.

* Eğitime etki eden sosyal faktörler / Aile / Sosyal sınıflar ve tabakalar / Öğretmen - Okul - Kitle iletişim araçları / Politik ve ekonomik sistem - Sosyal hareketlilik.

* Eğitimin sosyal fonksiyonları / Politik, ekonomik ve seçme fonksiyonları / Toplumsal düzeni sürdürme ve değiştirme.

* Okulun sosyal yapısı / Öğretmen-öğrenci, öğretmen-anne-baba ilişkileri / Okul hayatında demokrasi / Okulun diğer sosyal kurumlarla, aile, din, ekonomi, yönetim vs. ile ilişkileri.

* Eğitim, politika ve toplum / Politik güçler ve toplumsal sistemler arasındaki bağlantı / Politik güçler ve eğitim / Eğitimde şans ve fırsat eşitliği / Eğitim politikası ve sosyal politika ilişkileri / Yetenekleri boşa harcama / Gençleri meslek sahibi yapmak.

* Toplumlar ve okul kuruluş sistemleri / Toplum modelleri ve okul sistemleri / Toplumsal değişme ve eğitimde demokratlaşma / Okul yapısı ve kültürel yapılar.

1.4. Eğitim Sosyolojisinde kullanılan metodlar

Eğitim - Sosyolojisi araştırmalarında, genellikle diğer davranış bilimlerinin kullandığı belli başlı teknik ve metodlardan yararlanılır ki, bunlar kısaca şunlardır :

* Tarihi belgelerin ve edebî eserlerin çözümlenmesi ve yorumu;

* Araştırmacının eğitim olgusuna bizzat katılarak doğrudan gözlem yapması;

* Belirli bir toplumsal grup veya kurum hakkında tasvirî bilgi toplama ve değerlendirme ("Örnek olay araştırması", "Case study");

* Eğitim araştırmalarında, eğitim ve diğer sosyal konulardaki istatistiklerden yararlanma;

* Eğitim problemlerinin çözümünde teorik modeller önerme ve deneme;

* Okul ve sınıfla ilgili araştırmalarda grupların psikolojik davranışlarının matematiksel olarak ölçülmesi için kullanılan sosyometri.

1.5. Eğitim Sosyolojisinin önemi

Eğitim Sosyolojisi dersinin öğretmen ve eğitimcilere kazandıracağı yararlar da şu noktalarda özetlenebilir :

a) Bir öğretmenin karşısındaki öğrenciler çok çeşitli toplumsal menşelerden; ailelerden, yerleşim yerlerinden, sosyal sınıf ve tabakalardan gelmektedirler. Öğretmen, öğrencilerin içinden çıktığı sosyal çevreyi ve oradaki sosyal ilişkileri iyi bilmelidir.

b) Öğretmen, içinde çalıştığı okuldaki toplumsal olguyu ve bir sosyal kurum olarak okulun sosyal işleyişini bilmeli; eğitim-öğretim çalışmaları sırasında bundan faydalanmalıdır.

c) Modern öğretim yapmak isteyen bir öğretmen, karşısındaki öğrenci grubunun özelliklerini bilmeli; grup dinamizmi, grup davranış ve dayanışması ile ilgili bilgi sahibi olmalıdır.

d) Eğitim Sosyolojisi, öğretmenlere, içinde bulundukları toplumun kültürü, eğitimi etkileyen toplumsal güçler ve etkileme biçimleri, toplumsal gelişme, toplumsal roller vs. konularında sağlıklı bilgiler vermektedir.

e) Eğitim Sosyolojisi, ülkenin ve çağdaş toplumsal düzenin eğitim sorunları karşısında, öğretmenlerin daha bilinçli hareket etmelerinde ve mümkün çözümler göstermelerinde yardımcı olur.

1.6 Eğitim ile toplum arasındaki ilişkilere tarihi bir bakış

Uzun yüzyıllar boyunca eÄŸitim, toplumun ahlâk kurallarının, ekonomik ve politik yapısının belirlediÄŸi - ama kesin olarak belirlediÄŸi - ve mevcut toplumsal düzeni aynen devam ettirmeyi saÄŸlayacak vatandaÅŸlar yetiÅŸtirmeyi amaçlayan bir sistem olarak görüldü. Öyle ki, toplum düzeni ve onun felsefî ahlâki ve politik kuralları, öğretmen ile öğrenci arasındaki iliÅŸkiyi, eÄŸitimin amaçlarını, eÄŸiticinin hedeflerini, eÄŸitim araçlarını ve vasıtalarını tek başına belirliyordu. Avrupa’da 18. yüzyılın ortalarına kadar hem okullarda hem de okul dışı dinî ve meslekî eÄŸitim kurumlarında verilen eÄŸitim, eÄŸiticilerin öğrenciler üzerindeki kesin egemenliÄŸine dayanıyor ve yeni nesiller mevcut toplumsal düzenin devamını saÄŸlamak için zamanın toplumsal ihtiyaçlarına ve gereklerine göre düzenleniyordu.

Tarihte artık klâsik olmuş olan bu tezi ilk defa 1888 yılında W.Dithey, "eğitim, toplumun bir fonksiyonudur" şeklinde formüle etmişti. Buna göre eğitim hedefleri toplumun hedeflerinin aynısı idi. Eğitim düşünce ve hareketleri sosyal yapıya bağlı ilişkiler tarafından, "toplumsal güç" ve politik çıkarlar bakımından belirleniyordu. Öyle ki eğitim, mevcut yönetim-yönetilen (iktidar-halk) ilişkilerinin sağlamlaştırılarak sürdürülmesine yarıyordu.

18. yüzyılın ortalarından itibaren aşırı derecede hızlanmış olan toplumsal deÄŸiÅŸmede eÄŸitim, çok önemli bir rol oynayamadı. W.F. Ogburn’ün "kültürel geri-kalma" (cultural lag", "kulturelles Zurückleiben") teorisine göre, toplumdaki bütün kültürel unsurlar aynı deÄŸiÅŸme sürecini paralel zamanlar içinde geçirmediler; "maddî kültür" dediÄŸimiz bilim ve teknik keÅŸifleri, bilgi ve metodları, "manevî kültür" ("immaterialle Kultur") dediÄŸimiz toplumsal kurumlar, deÄŸerler, kurallar, dünya görüşleri, örgütler vs. den daha yavaÅŸ bir geliÅŸme gösterdiler ve onların gerisinde kaldılar. Oysa günümüzde ise tam tersi bir durumla karşılaÅŸmaktayız. Bugün maddî kültür unsurları alabildiÄŸine bir geliÅŸme içinde bulunmalarına karşın, manevî kültür unsurları önemli bir gerilik içinde bulunmakta; yeni deÄŸerler yaratılmadığı gibi eskilere karşı da vaziyet alınmakta ve insanlar büyük bir manevi boÅŸluk içinde bunalımlara düşmektedirler.

Genellikle Eğitim Sosyolojisinin kurucusu olarak kabul edilen Fransız sosyologu E.Durkheim, eğitimi toplumun bir fonksiyonu olarak görmeye devam etti. Ona göre eğitim, topluma bağlı değişkenlerden biri idi ve amacı da çocukları ve gençleri, içinde yaşadıkları topluma katmak, oraya uyum yapmalarını sağlamak; bu toplumsal ve politik sistemi anlamalarını ve işleyişine katılmalarını temin etmek idi. Hatta bazı anne-babalar istemeseler bile, çocukların başarılı olabilmeleri için, içinde bulundukları toplum düzenine uygun, sosyal yönden arzu edilen çerçevede yetiştirmek zorundadırlar. Bu, çocukların hayatta başarılı olabilmeleri için vazgeçilmez bir esastır.

EÄŸitim-toplum iliÅŸkilerindeki bu aşırı görüş insanın tamamen toplum tarafından ÅŸekillendirildiÄŸini kabul ediyor ve onu, toplum düzeni içindeki sosyal rollerden kendisine uygun düşenleri seçip oynayan bir "rol oyuncusu" olarak görüyordu. Ancak bu görüşün bir antitezi olarak, eÄŸitim toplumdan bağımsız bir deÄŸiÅŸken olduÄŸu ve toplumun eÄŸitim tarafından ÅŸekillendirilip deÄŸiÅŸtirdiÄŸi görüşü savunulmaktadır. Dilthey’in tezine tamamen zıt olan bu görüşe göre de "toplum, eÄŸitimin bir fonksiyonudur". EÄŸitim, toplumu yenileÅŸtirme ve deÄŸiÅŸtirme, mevcut toplumsal, politik güç ve fikirleri kontrol altına alma, ÅŸekillendirme gücüne sahiptir. Sosyal bilimler tarihinde bu tip bir görüşün ilk savunucularından biri J.G.Fichte idi. Ona göre, eÄŸitim sisteminde ve bilhassa ilkokul düzeyindeki eÄŸitim-öğretim yürüten öğretmenlerin çalışmalarıyla toplum yapısında büyük deÄŸiÅŸikler olur. Fichte, Alman milletinin Napolyon’un iÅŸgalinden kurtulmasının ancak bu yolla mümkün olabileceÄŸini savunuyordu. Tanınmış Amerikalı eÄŸitim düşünürü J. Dewey de 1899′da yayınladığı "EÄŸitim ve Toplum" adlı eserinde, eÄŸitim sistemini, toplumsal deÄŸiÅŸimin doÄŸrudan doÄŸruya bir aracı olarak görüyor; toplumsal reformların yapılmasını okullardan bekliyordu.

Yukarıda kısaca söz edilen görüşler, eÄŸitim ile toplum arasında diyalektik bir iliÅŸki olduÄŸunu göstermektedir. Bu kitapta iÅŸlenecek olan eÄŸitim ile toplum arasındaki baÄŸlantılara, düşünce tarihinin ilk dönemlerinden beri dikkat çekilmektedir. Platon, Aristoteles, Poseidonius, Çiçero gibi antik Yunan ve Roma dönemi düşünür ve siyasetçilerinin eserlerinde eÄŸitim olgusuna toplumsal, felsefî ve politik yaklaşımlar görülmektedir. OrtaçaÄŸ düşünce hayatında da, toplumsal yaÅŸam ile eÄŸitim bir görülmeye devam etmiÅŸtir. Ancak daha sonra eÄŸitim ve toplum, felsefî ve teolojik görüşlerin kontrolünden kurtulmuÅŸtur. Bu, İngiltere’de de J.Locke; Fransa’da, J.-J. Rousseau ve Almanya’da J.G.Herder tarafından gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Bilimsel ve teknik keÅŸifler, icatlar, gittikçe artan nüfus, üretim tekniÄŸinde ortaya çıkan yeni düzenlemeler sosyal yaÅŸayış biçimindeki deÄŸiÅŸiklikleri zorunlu kılmıştır. Bu arada politik iktidarlar da toplumsal deÄŸiÅŸmeye ayak uydurmak zorunda kalmışlardır. O zaman bu sosyo-ekonomik deÄŸiÅŸiklikler içerisindeki insanlarda kendi çıkarlarını düşünen, rasyonel davranan, feodal yapılardan ve geleneksel meslek baÄŸlarından kurtulan bireyler olarak ortaya çıktılar. Bunun sonucu olarak da, eÄŸitim ve öğretim anlayışı ferdin kendini bağımsızlaÅŸtırmasına ve toplum yapısındaki deÄŸiÅŸikliklere uymak zorunda kaldı.

J.-J. Rousseau, ferdin doÄŸuÅŸtan getirdiÄŸi saf tabiatını temele alan bir eÄŸitim teorisi geliÅŸtirdi. Onun "Emile veya EÄŸitim Üzerine" adlı pedagojik romanında vurgulamak istediÄŸi, ferdin doÄŸuÅŸtan esas olarak temiz olduÄŸu, ancak feodal toplumun ve eÄŸitim dahil bütün toplumsal kurumların daha sonra kiÅŸinin temizliÄŸini ve ahlâkını bozduÄŸu idi. Ona göre eÄŸitim, toplumun, dinî, felsefî, ahlâki ve politik sistemlerin çocuÄŸa kabul ettirilmesi deÄŸil; çocuÄŸun serbest geliÅŸimini, "tabiî geliÅŸimini" saÄŸlayıcı bir düzen olmalı idi. Rousseau’nun eÄŸitim anlayışı yalnız bu deÄŸildir; onun eÄŸitim anlayışını toplum anlayışı ile birlikte ele almalıdır. Ona göre toplum, o topluma katılan insanların bağımsız ve mantıklı düşünüp anlaÅŸmalarıyla ("sosyal sözleÅŸme") kurulmalıdır; bu da ancak demokratik bir cumhuriyet ÅŸeklinde mümkündür. Onun "tabiata geri dönme" ÅŸeklindeki eÄŸitim görüşü toplum ve medeniyet düşmanı bir görüş deÄŸil, sosyal eÅŸitsizliÄŸe ve çatışmalara yol açan o zamanki eÄŸitim ve toplum düzenine karşı bir vaziyet alıştır.

Rousseau’nun açtığı bu çığır, daha sonra da devam etmiÅŸ ve bugün de hâlâ temsilcileri bulunmaktadır. Bunların en tanınmışları M.J.A. Condorcet, I.Kant, W.v. Humboldt, K.Marx, S.Freud, W.Reich, H.Marcuse, J.Habermas tır. Bunlar eÄŸitimden, insanın kendini gerçekleÅŸtirmesi ve haklarını elde etmesi ("Emanzipation") yolunda ona yardım etmesini istemekte ve genellikle radikal ütopyalar ÅŸeklinde, daha iyi ve çocuklara uygun bir toplum kurulmasını hayal etmektedirler. Bunlara göre toplumsal statüler, çocukların kimin çocuÄŸu olarak doÄŸduklarına veya ailelerin servetlerine bakılmaksızın, ÅŸans eÅŸitliÄŸine dayalı bir eÄŸitim sistemi içinde yetiÅŸecek çocukların yükselebilecekleri yerlere göre verilmelidir. Yani eÄŸitim, bir taraftan çocukları ve gençleri toplumsal ve geleneksel baÄŸlardan kurtardığı gibi, öte yandan da toplumsal yapı, eÄŸitim tarafından belirlenmiÅŸ olmaktadır. Toplumun eÄŸitimi veya eÄŸitimin toplumu belirlediÄŸi ÅŸeklindeki diyalektik görüşlere gerçekçi bir yaklaşımla bakıldığında bunların aslında iç-içe oldukları, birbirlerini karşılıklı etkiledikleri ve belirledikleri ortaya çıkmaktadır.

Eğitimin toplumsal olarak üstlendiği görev, diyalektik bir yapı göstermektedir; eğitim hem yetiştirdiği çocukları ve gençleri içinde yaşayacakları topluma uyan birer şahsiyet olarak yetiştirmek için toplum düzenini ve kültürünü onlara aktarmakta hem de bu çocuklara ve gençlere, toplum yapısını değiştirici, düzeltici ve ileriye götürücü, eleştirici düşünceyi vermeye çalışmaktadır.

Eğitimde bu iki yöne daima dikkat edilmelidir; gençler hem devlet ve toplum için, onların kültür ve kanunlarına uyacak şeklinde yetiştirilmeli hem de ileriye yönelik olumlu değişiklikleri yapabilecek güçte olmalıdırlar. Aslında birbirine zıt gibi görünen bu hususlar, daha dikkatlice incelendiğinde, sadece görünürde bir zıtlık olduğu ortaya çıkar; eğitimde her iki husus ne kadar mükemmel bir şekilde gerçekleştirilse, zıtlığın o kadar belirsiz bir şekilde ortadan kalktığı görülecektir. Yalnız burada toplumsal ve bireysel ilgi ve ihtiyaçlar çok dikkatli

Tabii Hukuk’a Saldırı

Salı, 06 Kasım 2007

Burjuvazinin sözcülüğünü yapan ve sanayi devriminin zaferini ilan eden bazı 17. yüzyıl düşünürleri, geleneksel tabii hukuk kavramı aleyhine bir saldırı baÅŸlattılar. Her ikisi de Protestan Kilisesine üye olmayan Hugo Grotius ve Samuel Pufendorf, tabii hukukun Tanrı’dan bağımsız olarak varolabileceÄŸini savundular. Thomas Hobbes biraz daha ileri giderek tabii hukuku “barışı saÄŸlamaya yönelik maddelere” yani, basit ve çıkarcı bir aygıta indirgedi. Onun ele aldığı “tabiat” ilahi bir düzenin deÄŸil, aksine güvensizliÄŸin psiko-biyolojik doÄŸasının ve geleneksel sadakat ve baÄŸlılık iliÅŸkilerinin artık bir arada tutmayı baÅŸaramadığı bir dünyada yaÅŸayan “sahipsiz insanlığın” bir yansımasıydı. Hookers’in gelenekselciliÄŸine sınırsız saygı duyuyor gibi görünen John Locke bile, tabiat kanunlarının sadece “bir anlama aracı” olduklarını kabul etmek zorunda kaldı. ÇoÄŸunlukla mülkiyet haklarının kutsallaÅŸtırılacağını taahhüt eden bu felsefi çabalar, tabii hukuk kavramını dünyevileÅŸtirdi ve sınırlarını hukuk biliminden ahlak felsefesine kadar geniÅŸletti. Bütün bu geliÅŸmeler sosyal bilimlerin ortaya çıkışına zemin hazırladı.

18. yüzyıl boyunca seküler ya da “aydın” görüşlü yazarlar pek çok sosyal kötülüğün sorumlusu olarak dini ve batıl inançları gördü. Anti-klerikalizm (ruhban sınıfı karşıtlığı) neredeyse bütün sosyal eleÅŸtirilerin rutin bir özelliÄŸi haline geldi. Dinin Avrupalıların yaÅŸamındaki kronikleÅŸmiÅŸ sorunları hafifletmeyi baÅŸaramadığına inananlar, sosyal düzenin yeni kaynaklarını ortaya çıkarmak için bir araÅŸtırma baÅŸlattılar. Sonuçta toplumun önceden belirlenmiÅŸ ilahi takdire ve tabii hukuka göre yapılandırılması gerektiÄŸini savunan geleneksel görüş, yerini, toplumun insanın kendi “yetenekleri” ya da “planları” tarafından yapılandırıldığını ya da yapılandırılması gerektiÄŸini savunan görüşe bıraktı. Böylece modern dünyanın felsefi ve sosyolojik teorilerinden çoÄŸuna kaynaklık edecek olan seküler, sosyal hümanizm ortaya çıkmaya baÅŸladı. Daha zengin ve daha güvenli bir toplum yaratmak amacıyla Hobbes, Mandeville, d’Holbach, Halvétius, Spinoza ve Hume gibi düşünürler önceleri geleneksel sosyal düşünce tarafından bastırılan ya da kontrol altında tutulan kiÅŸisel çıkar ve bencillik gibi duyguları iÅŸlevselleÅŸtirmenin ya da maniple etmenin yollarını aradılar. Bu spekülasyonun en önemli sonuçlarından biri, bugün sosyal sistemler olarak adlandırılabilecek yapının keÅŸf edilmesiydi. Bu dönemde düşünürleri büyüleyen ÅŸey, -din, ahlak ya da devletin müdahalesi olmaksızın- düzen ve geliÅŸmeyi “kendiliÄŸinden” meydana getirecek olan tüzel etkileÅŸim aÄŸlarının kurulabilmesiydi. Sosyal sistemler görüşü edebi eleÅŸtiri ve sosyal yergiye çok ÅŸey borçludur. Bu görüş, 18. yüzyılın baÅŸlarında, “kiÅŸisel zaafların” doÄŸru bir ÅŸekilde iÅŸlenmesinden kaynaklanan “kamusal çıkarlar” üzerine hararetli yorumlarıyla tanınan Bernard Mandeville tarafından savunuldu. Bu yüzyılın sonlarında Adam Ferguson geliÅŸtirdiÄŸi tanımla bu kavramı daha da geniÅŸletti. Ona göre kurumlar, “herhangi bir beÅŸeri planın idarecisi deÄŸil, aksine beÅŸeri faaliyetin sonucudurlar”. Adam Smith bu görüşü kısa süre içerisinde Batı sosyal düşüncesine egemen olacak terimlerle açıkladı: “Sistemler pek çok açıdan makinelere benzer”. Zaman ilerledikçe sosyal düşünce tarafından geliÅŸtirilen –mekanik, organik, sibernetik ve nihayet semiotik- sistemlerden her biri birbiri ardınca sosyolojik din analizlerinde kullanılabilmiÅŸtir.

Şüphecilik Ve Spekülasyon

Salı, 06 Kasım 2007

OrtaçaÄŸlarda ve Rönesans’ta kuramcıların aradığı toplumun yasal düzeni, insan ırkını spiritüel/manevi mükemmelliÄŸe çağıran bir düzendi. 17. ve 18. yüzyıllarda düşünürler düzen arayışlarını devam ettirdi. Ancak artık onları ilgilendiriyor gibi görünen bu düzen, bazı basit, doÄŸal standartlara göre dillerin, örf ve adetlerin ve dinlerin çeÅŸitliliÄŸini açıklayabiliyordu. Bütün bunlar içerisinde aklın oynadığı rol, özellikle empiristler gibi bazı gruplar tarafından küçümsenirken, rasyonalistlerin de aralarında bulunduÄŸu bazıları tarafından abartılıyordu.

17. ve 18. yüzyıllarda geleneksel sosyal düşünce entelektüel saldırılara maruz kaldı ve –1960’da Richard Hooker’ın Of the Law of Ecclesiastical Polity adlı eserinin yayınlanmasından sonra- gittikçe savunmaya çekildi. Artık geleneÄŸi savunanlardan daha fazla dayanışma içerisinde olan muhalifler arasında çok sayıda Rönesans ve Aydınlanma düşünürü yer alıyordu: Niccolo Machiavelli ve Thomas Hobbes gibi politika eleÅŸtirmenleri, Bernard Mandeville gibi hicivciler, İtalyan hukukçu Giovanni Battista ve Fransız ve İskoç aydınlanmasının felsefecileri (Crane Brinton’a göre daha doÄŸru ifadesiyle sosyologları). Geleneksel sosyal düşüncenin söz konusu kritiÄŸinin ardındaki entelllektüel ilham kaynakları da, oldukça farklıydı. Bunlar, Isaac Newton’ın mekanik felsefesi, René Descartes’ın insan merkezli epistemolojisi, Francis Bacon’ın empirisizmi (ve teleoloji aleyhtarı yazıları) ve gerek toplumu gerekse ekonomiyi daha “gerçekçi” yani, daha az dini ya da ahlaki temeller üzerine inÅŸa etmeyi amaçlayan çeÅŸitli spekülatif düşünce sistemlerini içeriyordu. Ulus devletin yükseliÅŸi ile sosyal ve ekonomik teori hakkında söz söyleme yetkisini din adamlarından devralan, toplumun yeni üyesi tüccar ya da burjuva sınıfının doÄŸuÅŸu, aynı derecede önemliydi.

Sosyal Fobi Ve İlaç Kullanımı

Salı, 06 Kasım 2007

Fobiler en yaygın psikiyatrik hastalık grubudur. Hayat boyu fobi yaygınlığı % 33.4 olarak bulunmuÅŸtur. Bu oran sosyal fobi için % 111.5 dir. Özellikle sosyal fobinin te­davisi son yıllarda tartışılan önemli bir konu haline gelmiÅŸtir ve bunun sonucu olarak farmakoterapötik dikkat bu hastalık üzerinde yoÄŸunlaÅŸmıştır

Sosyal fobinin tedavisinde kullanılan ilaçlar şunlardır: Benzodiazepinler

-Antidepresanlar

-Buspiron

-Beta Blokerler

Benzodiazepinler: Özellikle yüksek potensli benzodiazepinler, örneÄŸin klonaze-pam, alprazolam gibi, yüksek dozda ve uzun süreli kullanımda etkin bulunmuÅŸtur. Ancak bu ilaçların bağımlılık yapıcı etkisi ve sosyal fobide alkol ve madde kötü­ye kullanımının yüksek oranlarda olduÄŸu unutulmamalıdır.

Antidepresanlar: Sosyal fobi tedavisinde trisiklik, SSRI ve RIMA türü antidepresan ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçların hepsinde plaseboya üstünlük gösteril­miÅŸtir. Ancak yüksek doz kullanımın da etkisiyle ve trisikliklerin rahatsız edici yan et­kilerinin fazla olması nedeniyle ilaç bırakmanın fazla olduÄŸu gözlenmektedir. Bir MA-Ol olan fenelzin ile RIMA olan moklobemid karşılaÅŸtırıldığında eÅŸit düzeyde etkin bu­lunmuÅŸtur. Moklobemidin düşük yan etkileri ve kullanım kolaylığı dolayısıyla bu hastalıkta baÅŸarılı bir ÅŸekilde kullanılabileceÄŸi gösterilmiÅŸtir. Aynı ÅŸekilde SSRI la-rm yüksek doz ve uzun süreli kullanımının da sosyal fobi tedavisinde etkinliÄŸi göste­rilmiÅŸtir.

Buspiron: Anksiyolitik bir ilaç olan buspironun antifobik etkisi olmadığını öne sü­ren araÅŸtırmacılar olduÄŸu gibi, yüksek dozlarda kullanımının sosyal fobide etkin ola­cağını belirtenler de vardır.

Beta Blokerler: Sosyal fobide kullanımlarının özellikle performans anksiyetesin-de etkili olabileceÄŸi bildirilmiÅŸtir. Bazı hallerde anksiyetenin fizyolojik be­lirtilerinin giderilmesinin sosyal fobi tedavisinde dolaylı katkı saÄŸlayacağı düşünüle­rek kullanılabilir.

Ancak bütün Beta Blokerlerin aynı etkileri göstermeyebileceği unutulmamalıdır. Örneğin Atenolol ün plasebo ile karşılaştırıldığı bir çalışmada plaseboya üstünlüğü gösterilememiştir.

Özgül fobilerin tedavisinde benzer ilaçlar kullanılmakla beraber tedavi ağırlığı baÅŸta davranış tedavileri olmak üzere ilaç dışı tedavilerdir. Aynı ÅŸekilde sosyal fobi te­davisinde de ilaca ilaveten davranışçı ve diÄŸer tedaviler kullanılabileceÄŸi gibi , sadece dinamik tedavileri kullanan veya sadece kognitif davranışçı tedavilerle ba­ÅŸarılı sonuçlara varanlar da vardır……

Sosyal Fobi Tedavisi

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyal Fobinin Tedavisi Sosyal fobi iyi tanımlanmış bir durumdur ve tedaviye iyi yanıt verir. Sosyal fobi fobik kaçınma sosyal ortamlarda duyulan anksiyeteden (sıkıntı) kaynaklanır.

İlaçla kişinin sosyal ortamlardan duyduğu sıkıntı azalır. Genel sosyal fobide ilaç uygulamaları ile başkaları tarafından reddedilme yada eleştiriye

maruz bırakılmaya duyulan aşırı hassasiyet azalır.İlaç tedavisi bağımlılığa yol açmaz. (Doktor kontrolünde olduğu müddetçe.)

İlaç tedavisinde genellikle depresyonda da kullanılan antidepressanlar kullanılır. En az 6 aylık tedavi önerilir. Ancak bu devrede ilaç kesildiğinde kendiliğinden nüksler görülebilir.Daha uzun süreli kullanım önerilir.

Hastaların en sık yaptığı yanlış:

Sıkıntılar hafiflediğinde ilaç kullanımını aksatmalarıdır. Bu yüzden hastalık belirtileri tekrar ortaya çıktığı için hastalık müzmin (kornik) bir hal almaktadır ve kişinin tedavi olamayacağı gibi yanlış bir kanıya saplamasına neden olmaktadır.

Sosyal fobide psikoterapi uygulamanın gerekçesi hastaların negatif yoldaki inançları ile (sosyal ortamlarda başarısızlığın kaçınılmaz olduğu gibi ) yüzleşmelerini sağlamaktır.

Sosyal fobinin temelinde bu tür inanların yer aldığı düşünülmektedir.

Hipnozda sosyal fobide psikoterapiye yardımcı bir araç olarak kullanılmaktadrı. Hastanın sosyal ortamlara uyumu için ve sıkıntı duygusunu yenmesi için oldukça yararlı bir yöntemdir.

Soyal fobi erken başlangıçlı kronik gizli bir hastalıktır.

Tedaviye iyi yanıt verir. İyi tedavi hastanın durumuyla başetmek için zararlı stratejiler geliştirmesini ve depresyon ve alkolizm gibi ek rahartsızlıkların ortaya çıkmasını engeller.

İlaç tedavisi belli bir süre devam etmesi gerekir. İlk ay belirgin bir yanıtın alınamayabilecei hatırdan çıkarılmamalıdır.Tek başına yada iilaçla birlikte yapılan psikoterapi sosyal fobide oldukça faydalı neticeler verir.

Sosyal Fobi Olumlu Düşüncenin Önemi

Salı, 06 Kasım 2007

Beynimizin çalışması bir bilgisayar gibidir. Bilgisayarın çalışmasını ve çeşitli fonksiyonları yürütmesini sağlayan ona yüklenen yazılımlar ya da programlardır. İşte, insan beyni de böyledir. Ona "kötü olacak" programını yüklediyseniz, beyniniz davranışlarınızı bu programa göre ayarlayacaktır. Yüklediğiniz program "her şey güzel olacak" programı ise beyniniz başarmanız için sizinle işbirliği yapmaya başlayacaktır. Durmaksızın çalışan beyin, yeryüzünün en gelişmiş bilgisayarının bile ulaşamadığı bir kapasiteyle yüz milyonlarca bilgi birimini değerlendirir. Sınırları halen tam olarak çözülemeyen insan beyni ile ilgili yakın zamanda edinilen şöyle bir bilgiden bahsedelim: Nörofizyologlara göre beyin attığımız her adımı yarım saniye önce kararlaştırıyor. Ama unutmayalım ki beyni çözen de insandır. Biz de beynimizin alıp uygulayacağı kararları yönlendirebiliriz. Yani, beynimizi kendi istediğimiz ölçüde çalıştırabilir, düşüncelerimizi ayarlayabilir ve bazı faaliyetleri yönlendirebiliriz. Tüm bunları -bir ölçüde de olsa- yapabilmenin yolu doğru bilgi ve düzenli çalışmadır.

Beyin ve insan faaliyetleri üzerine yapılan pek çok araÅŸtırma vardır. Dr. Martin Sealment’ın yaptığı araÅŸtırmalar, iyimserliÄŸin ve pozitif düşüncenin okulda, sporda, iÅŸ hayatında ve insan iliÅŸkilerindeki baÅŸarıda çok etkin rol oynadığını ortaya koymuÅŸtur. Bir çok ÅŸeyin sırrı “olumlu düşünce”dedir. Olumlu düşünen insanlar genel olarak IQ seviyelerinin üst sınırına kadar ulaÅŸmakta, kötümser olan insanlara göre daha saÄŸlıklı bir yaÅŸam sürmektedirler. Beyin aynı zamanda vücuttaki kimyasal dengeleri saÄŸlayan merkez de olduÄŸu için olumsuz düşünceler vücudumuz için gerekli kimyasalların üretimini sekteye uÄŸratır. Ayrıca, araÅŸtırmalar iyimser insanların kötümser insanlara göre daha fazla yaÅŸadığını da göstermektedir.

Yeryüzünde yaşayan her bireyin düşünce içeriği ve yapısı birbirinden farklıdır. Bazen insanların düşünceleri birbirine bir parça yaklaşır, biri diğerini andırır ama çoğunlukla kişiler arasında düşünce boyutunda birtakım çatışmalar olur. Buna karşın olumlu ve yapıcı düşünen insanlar bulundukları çevreye farklı bir tat verirler. Bunu fark eden diğerleri daima o tadı yayan kişilerin etrafında toplanırlar. Pek çoğumuz böyle ilgi toplayan kişilere şahit olmuşuzdur.

Eğer insan kendisinin farkındaysa kişiler arası iletişimde ne derece etkili ve uyumlu olduğunu fark edebiliyorsa bu farkındalığı olumlu yönde kullanabilir. Fakat bazı insanlar olumlu, yapıcı ve yaratıcı düşünceye sahip olsalar bile bu özelliklerini açığa çıkaramayabilir. Bunu kullanabilmek insanın insana açık olmasına, açık düşünebilme yeteneğine sahip olmasına bağlıdır. Kimi insanlar duygu ve düşüncelerini dizelere yansıtır, kimi ise kendi içinde; kendisinden başka kimsenin giremediği yüreğinde saklar. Birçok sosyal fobik kendi dizelerini yüreğine yazarken, ya kısmen çevreden uzaklaşır ya da kendisini tamamen kapatır. Evinden çıkmak istemez, yeniliklere başlamada zorluk yaşar; yani adaptasyon güçlüğü çeker. İlklerde zorlanma daima kişinin bir sonraki adımda yaşayacağı endişeyi arttırır, olumlu tepkiler yerine olumsuz ve sıkıntıyı daha da çoğaltan tepkileri ortaya çıkarır


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný