‘Sosyoloji’ Kategorisi için Arşiv

Sosyoloji Nedir? Kavramsal İçeriği

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyoloji; “Toplum Bilimi” veya “sosyal olayların bilimi” ya da “sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi” olarak da bilinmektedir.

Aslında sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal hadiseler ve olgular), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal gerçeğe eğilen bir ilimdir.

Geniş anlamıyla sosyoloji, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal münasebetleri, sosyal gruplar, kurumlar ve örgütler arasındaki münasebetleri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını, değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme temayüllerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen, sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve bilimsel olarak mercek altına alan bir bilim dalıdır.

Sosyoloji, hem insan davranışının yüz yüze etkileşim bağlamlarını (Mikro-Sosyoloji), hem de çok sayıdaki ve büyük ölçekli grupların, örgütlerin veya sosyal sistemlerin (Makro-Sosyoloji) özelliklerini inceler.

Sosyoloji, fertten ziyâde toplumun aynasıdır. İnsanın, sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları, sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını, değerleri ve duyguları ihtiva eden sorunları ele alıyorsa da, sosyoloji, bir şeyin iyiliği veya kötülüğü, uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya, yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir.

Sosyoloji

Salı, 06 Kasım 2007

SOSYOLOJİ

Sosyolojinin gelişmesinin gecikme nedenleri:

 Toplumsal olaylara bilimsel yöntemin uygulanamayacağı kasını,

 Gelenek,görenek,ön yargı,çıkar gibi nedenlerle yeniliklere ve toplumsal değişmelere direnç gösterme,

 Bilimin dine karşı olduğu inancı,

İnsan yaşamının bazı yönlerinin dokunulmaz sayılması.

Sosyolojinin incelediği başlıca konular:

 Toplumsal kişi, kişinin toplum içindeki yeri,

 Toplumsal yapı,toplum,toplumsal gruplar,yığınlar,

 Ekonomik,toplumsal ve siyasal kurumlar,

 Kültür ve toplumsal değişme.

Sosyolojinin belli başlı amaçları:

 Toplumları zaman ve yer bakımından nesnel ve somut koşulları içinde anlamak,

 Toplumların geçirmekte oldukları değişimin etkenlerini ve doğrultusunu açıklamak,

 Ayrı ayrı toplumlar üzerinde yapılan bu açıklamaların sonuçlarına dayanarak genellemelere varmaya çalışmak,

 İnsanlara kendi toplumlarının değişme süreci üzerinde etkili olma olanağı sağlamak.

Sosyolojinin tanımı: Sosyoloji ,toplumun oluşum, işleyiş ve gelişim yasalarını inceleyen bir toplumsal bilimdir.

Toplumsal olay-Toplumsal olgu:

(somut-özel) (soyut-genel)

Hülya’nın okula gelmemesi olaydır,her gün okula gelmesi olgudur.

Herhangi bi topluluğun toplum olarak nitelenmesi için hangi özelliklere sahip olması lazım?

 Belirli bir toprak parçasına (yurt) yerleşmiş olmak,

 Birlikte yaşama isteği taşımak,

 Ortak bir kültürü paylaşmak,

 Uzun bi geçmişe sahip olmak.

Toplumsal grup: Sınıf (birbirleriyle ilişkisi olan insanlar)

Toplumsal yığın: Parkta dinlenen insanlar (ilişkileri yok denecek kadar az olan insanlar)

Kalabalık: Caddeyi geçmek için yeşil ışığın yanmasını bekleyenler

Toplumsal kategori:Askerlik çağına giren gençler (ortak özelliklere sahip fakat genellikle birbirleriyle ilişkisi olmayanlar)

Toplumların sınıflandırılması:

1. En ilkel toplumlar

2. Öz (Aşiret)

3. Kent (Site)

4. İmparatorluk ve feodalite

5. İlerlemiş toplumlar

A) Basit ve Karmaşık toplumlar:

Basit (Kapalı) toplum:Az nüfusludurlar.Gelenek ve göreneklerine çok bağlıdırlar. Yeniliklere uzun süre direnirler. Bu bakımdan basit toplumlarda toplumsal değişme az ve zor olur.Bunlar “kapalı toplum”lardır.

Karmaşık (Açık) toplum: Çok nüfusludurlar. Bu toplumlarda gelenek ve görenek yerini büyük ölçüde yasalara bırakmıştır.Karmaşık toplumlar,toplumsal değişmeyi hızlandıran “açık toplum”lardır.

B) Başat gruba göre sınıflandırma:

Bu sınıflandırmada bir grubun diğerleri üzerindeki hakimiyeti ölçüt alınır.

 Aile

 Din

 Siyaset

 Ekonomi

C) Gelişmişlik ölçütlerine göre sınıflandırma:

 İlkel toplum

 Az gelişmiş toplum

 Gelişmiş toplum

Sosyolojide kullanılan başlıca yöntemler

Tümden gelim

Tüme varım

Karşılaştırmalı yöntem

Geleneksel Sosyal Düşünce

Salı, 06 Kasım 2007

Modern sosyoloji şekillenmeye başladığında ilk olarak dönüştürülen ve dünyevileştirilen düşünce yapısı, geleneksel sosyal düşünce olarak adlandırılabilir. Bu, birleşik bir düşünceler sistemi olmadığı gibi, birbirinden farklı ve hatta birbiriyle çelişen unsurlar içeriyordu: Platoncu idealizm, Aristocu teleoloji, Stoacı tabii hukuk, Augustinyenci sosyal realizm ve ortaçağ bilim adamlarının çeşitli sosyal teorileri. Geleneksel sosyal düşünceyi özellikle karakterize eden şey, onun sosyal ve etik analizlerin sentezinden oluşmasıydı. Çünkü tabiat gibi toplumun da bir gayesinin ya da amacının olduğu düşünülüyordu. Geleneksel sosyal düşünce döneminde sosyal analizin “olan”ı, değerlerin “olması gereken”inden ayrılmamıştı. Hıristiyan çevrelerde sosyal kurumların incelenmesi, bütünüyle kilisenin amaçları doğrultusunda yapılıyordu. Geleneksel sosyal düşünce, bütün kurumsallaşmış sosyal değerlerin ve kurumların kozmolojik ve ilahi kaynakları üzerinde durdu. İnsana sosyal ve siyasal bir varlık gözüyle bakan bu düşünce, gerçek “kamu yararı”nın varlığının “sağlam akl”a sahip herkes tarafından bilinebileceğini ve iyi niyet sayesinde uygulanabileceğini savundu. Diğer dinler gibi Hıristiyanlık da söz konusu kamu yararını, toplum ve evreni bir ve aynı gören aşkın nesneler düzenine göre tanımladı. Geleneksel sosyal düşüncenin ana akımı, toplumun organik birliğini tabii hukuk diliyle ifade etti. Bu teoriye göre, kurumlar, tabiata bizzat Tanrı’nın koyduğu kuralları yansıttıkları oranda –sadece mitolojik açıdan meşruiyet kazanmakla kalmaz- aynı zamanda felsefi açıdan da haklı gösterilebilir ya da mahkum edilebilirlerdi.

Geleneksel sosyal düşünce, din sosyolojisine bazı temel kavramlarını miras bıraktı: Toplum, din, zorunluluk ve varlığın temel düzeni ya da yasası. Seküler bir kavram olarak değiştirilen sosyal düşüncenin tabii hukuk kavramı, erken dönem doğa bilimlerinin ve sosyal bilimlerin temelini oluşturmuştur.

Din Sosyolojisi

Salı, 06 Kasım 2007

Din ve toplum arasındaki ilişkilerin sistematik ve objektif olarak incelenişi, Sociologie kelimesini ilk defa kullanan Auguste Comte’dan (1798-1857) çok önceleri mevcuttu. Xenophanes (M.Ö.560-478) Habeşistanlı Tanrıların siyah ve küçük burunlu, Trakyalı olanların ise hafif mavi gözlerle birlikte kızıl saçlı olduklarına dikkat çekerken zaten din sosyolojisi disipliniyle yüzeysel bir şekilde de olsa ilgilenmiş oluyordu. Benzer bir şekilde, Müslüman felsefeci İbn Haldun (1332-1406) Mukaddime ya da Kitabu’l-İber’e (Dünya Tarihi) girişte, Kuzey Afrika Krallıklarının yükseliş ve düşüşlerinde dinin rolünü incelerken sosyal dayanışma (asabiyye) kavramıyla yakından ilgilenmişti. Modern zamanlarda, klasiklerle ilgilenenler, dinler tarihçileri ve “seküler” tarihçiler kuşkusuz din araştırmaları alanında profesyonel sosyologlardan daha çok ve muhtemelen daha iyi yazmaktadırlar. Bir disiplin olarak sosyolojinin gerçek gücü, onun kapsamlı ya da evrensel öneme sahip tutarlı bir yaklaşım geliştirmek amacıyla modelleri, teorileri ve son zamanlarda istatistiksel yöntemleri daha açık bir şekilde kullanmasında yatıyor gibi görünmektedir. Daha ideografik bilim anlayışlarının aksine din sosyolojisi, din ve toplumu nomotetik bir şekilde yani, yasalarını birbirine bağlı düşünce, duygu ve davranış ağları ya da sistemleri gibi inceleyerek ün kazanmıştır.

Modern zamanlarda sosyolojik din araştırmalarının ortaya çıkışı, kapitalizm, kültürel çoğulculuk, dinsel hoşgörü ve liberal devletin yükselişi ile yakından ilişkilidir. Bu nedenle, bu disiplin din ve toplumu “doğal” bir halde irdelediğini iddia edemez. Aksine bu disiplin, araştırmacıların inceledikleri dinler ve toplumlar tarafından ortaya atılan normatif iddialardan kendilerini uzaklaştırmalarına imkan sağlayan ya da onları buna zorlayan Batı sosyal düşüncesindeki eşsiz tarihsel gelişmeler tarafından üretilen kültürel bir üründür. Aslında din sosyolojisi, kendi doğurgan ilgilerinden birinin, yani, dini düşünce ve kurumların sekülerleşmesinin ürünüdür. Din sosyolojisinin aksine, dini sosyoloji, teoloji ve kurumsal din -özellikle Fransa ve Belçika’da Roma Katolik Kilisesi- ile daha yakın ilişkiler kurmaya çalışmaktadır.

Din sosyolojisinin tarihi ana hatlarıyla dört döneme ayrılabilir: Geleneksel sosyal düşünce, şüphecilik ve spekülasyon, muhafazakar ve romantik tepki ve modern sosyal teori.

Sosyolojik Açıdan Bilinç

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyolojide bilinç olgusu, bireyin topluluk içinde yaşıyor olmasından kaynaklanan sosyal boyutunu ifade eder. Sosyolojik kuramda bilinç, özellikle toplumsal bilinç, toplumsal yaşamı, varoluş süreçlerini anlamak için oldukça işlevsel bir kullanıma sahiptir.

Bilincin sosyolojik boyutu, onun somuta indirgenebilen ve daha çok toplumsal düzlemdeki algısıyla ilişkilidir. Düşünsel, eylemsel ve insani tüm edimlerimiz bir bakıma sahip olduğumuz bilinç evrenini referans alır. İç ve dış dünyaya ilişkin algılama ve yorumlama çerçevemiz büyük ölçüde bireysel ve toplumsal temelli bilinç formlarının etkisi altındadır.

Erichorn vd.(l985:278), bilincin, tümüyle insana özgü bir gerçeklik olduğunu ve bireyin tüm kavrayıcı etkinlik biçimlerini kapsadığını ileri sürmektedirler. Onlara göre bilinç, "nesnel gerçekliğin toplumsal belirlenimli düşünsel yansımasını bize gösterir".

K.Manheim, İdeoloji ve Ütopya’da bilince toplumsal bir içerik yükleyerek, insan bilincini kendi toplumsal varlığının belirlediğini ileri sürer. Aksine insanların varlığını bilinçlerinin belirlemediğini savunur (Erichorn vd. l985:99).

Ozankaya da, Toplumbilim Terimleri Sözlüğü’nde, bilinci, sosyolojik bir gerçeklik olarak ele alır. Ona göre bilinç, "insanın çalışma süreci içinde, eş deyişle toplumsal ilişkiler süreci içinde nesnel çevresini ve kişisel varoluşunu anlamasını sağlayan düşünsel süreçlerin tümüdür" (l984: 21). Burada bilinç, bireyin tüm varoluşunu sağlayan ve onun hayatını anlamlandıran duyarlılık biçimlerini ve düşünsel süreçlerini kapsar.

Yine, Hamilton da, bilincin toplumsal boyutuna vurgu yapmaktadır. Ona göre, bilinç, her şeyden önce toplumsal olanın yani toplumsal yaşamın bir ürünüdür ve toplumun ortak zihinsel süreçlerinin bileşkesidir. Düşünce ve dil nasıl toplumsal süreç içerisinde oluşuyorsa bilinç de toplum üyelerinin ortak düşünme, davranma ve bakış açılarının genel ifadesidir. Bilinci oluşturan en temel dinamik toplumsal koşullar ve toplumsal yaşam deneyimleridir. Bilinç sosyal ilişkilerin evrimiyle yakından bağlantılıdır. Bilinci oluşturan öğelerle bilinç arasında etki-tepki ilişkisi bulunmaktadır. Hem bilinç toplumu biçimlendirmekte hem de toplum ve toplumsal koşullar bilinci belirlemekte ve yönlendirmektedir (Oskay, 1983:224).

Oskay (l983:225)’a göre, sosyolojik ele alındığında ‘bilinç’ açısından öncelikle toplumsal yaşam ve bu yaşamın işleyiş biçimleri, nitelikleri ve değişen toplumsal koşullar önem taşımaktadır. Bilinç, bu koşulların kesiştiği noktada oluşur.

Sosyolojik açıdan bilinç, toplumsal yaşama ilişkin farkındalıklarımız ve bundan hareketle oluşan duyarlılıklarımızı ifade eder. Toplumun içinden bakmak, algılamak, düşünmek ve tepkiler vermek vs. toplum bilincini içselleştirdiğimiz anlamına gelir. Toplumsallaşma sürecinde, bireyler toplumun geçerli değer ve norm sistemlerini tanıma, kabullenme ona uygun hareket etmenin yollarını öğrenirler. Bu süreçle birlikte, bireyler ortak bir algılama ve duruş keşfetme imkanı bulurlar ve toplumsallığa içkin ortak coşku, heyecan ve korkular edinirler. Toplumsal bilinç, genel anlamda toplumsallığa ilişkin kuşatıcı bir farkındalık zemini keşfetme anlamı taşır. Bu yönüyle toplumsal bilinç, tek tek bireylerin bilincinden farklı bir gerçekliktir. Bu bilinç, bireyselliğin üstünde, ortak idealler ve heyecanlar paylaşma, toplum penceresinden bakma anlamı taşır.

Sosyal Antropoloji, Altı Kola Ayrılmaktadır:

Salı, 06 Kasım 2007

Kültürel Antropoloji (Kültür Antropolojisi veya Etnoloji).

Etnografya.

Arkeoloji.

Folklor (Halk Bilimi).

Dil (Filoloji).

Psikoloji Antropolojisi (Psikolojik-Kültürel Antropoloji).

Sosyolojiye Yakın Olan Diğer Sosyal Bilimler

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyoloji ile çok yakından bağlantılı olan en önemli bilim dalı Sosyal Antropolojidir.

Sosyal hayatı, kültürleri, yazının icadından önceki devirlerden başlayarak, bugüne kadarki gelişmeleri inceleyen sosyal antropoloji, dinî, siyasî, iktisadî ve sosyal kurumların yapılarını ve folklorik hususiyetlerini inceler.

Sosyal antropoloji ayrıca etnoloji (kültürel antropoloji) ile psikoloji (psikolojik-kültürel antropoloji) arasındaki münasebetleri, mukayeseli olarak araştırır.

Sosyoloji Dalları

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyolojinin gelişmesiyle, toplumlara ve topluluklara yönelik yapılan ilmî çalışmalar sonucunda bir çok sosyolojik disiplin ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlileri aşağıda sıralanmıştır:Ahlâk Sosyolojisi.Askeri Sosyoloji.Beden Sosyolojisi.Bilgi Sosyolojisi.Bilim Sosyolojisi.Çalışma (Endüstriyel) Sosyolojisi.Din Sosyolojisi.Eğitim Sosyolojisi.Folk Sosyolojisi.Gender Sosyolojisi.Hukuk Sosyolojisi.İktisat Sosyolojisi.İnsan Ekolojisi ve Demografi.Kent (Şehir) Sosyolojisi.Köy (Kırsal) Sosyolojisi.Kurumlar Sosyolojisi.Küçük Gruplar Sosyolojisi.Kültür Sosyolojisi.Medikal Sosyoloji.Natüralist Sosyoloji.Sağlık Sosyolojisi.Sanat Sosyolojisi.Sanayi Sosyolojisi.Siyaset Sosyolojisi.Sosyal Psikoloji.Sosyolojik Teori.Tarih Sosyolojisi.Tatbikî SosyolojiVergi Sosyolojisi

Sosyolojinin Tarihçesi

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyal olaylar, her ne kadar insanlık tarihi ile başlatılmakta ise de, hadiselere sosyolojik yaklaşım tarzı, daha çok 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır.

Sosyoloji terimi, ilk kez bir sosyolog olmaktan ziyâde bir bilim felsefecisi olan Fransız, August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış ve İngiliz, Herbert Spencer (1820-1903) tarafından da geniş kitlelere tanıtılmıştır.

Ancak, sosyolojinin ilk temel esaslarını, ilmî yöntemlerle ortaya seren ilk bilim adamı belki de İbni Haldun ‘dur (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar, sosyolojinin ilk büyük kurucusudur. Sosyal kanunları, tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun, cihan tarihinde, büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda, göçebe unsura yer verdiği, bunların medeni halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca, sosyal psikoloji, sosyal ekonomi, tarih felsefesi, etnografya, sosyal coğrafya, sosyal felsefe, kentleşme, sosyal antropoloji gibi sosyal bilim dallarına ait sosyal teorileri, ciddî mânâda ancak 19. asırda kavranabilmiş ve bir çok Avrupalı bilim adamının çalışmalarına temel dayanak vazifesi görmüştür.

Sosya Fobiklerde Depresyon

Salı, 06 Kasım 2007

Beynimiz çevremizde gördüğümüz canlı ya da cansız her şeyi gözümüzün yolladığı çeşitli ışık sinyalleri vasıtasıyla algılar. Işık parlak bir enerji formudur. İnsan gözünün görebildiği beyaz güneş ışığı değişik renklerdeki ışıklardan oluşur. Beyaz ışık prizmadan geçirildiğinde, çeşitli renklerdeki ışıklar sırasıyla görülebilir. Yağan yağmurun ardından güneşle birlikte ortaya çıkan gökkuşağı da bu renk cümbüşünün mükemmel bir görüntüsüdür.

İşte, insan hayatında da renklerinin birbirine karıştığı; uyumlu uyumsuz, hiçbir rengin görülemediği anlar, günler, aylar ya da yıllar olabilir. Sesin bulunmadığı yerde yalnızlık olduğu gibi rengin bulunmadığı yerde de karanlık ve mutsuzluk vardır. Mutsuzluk yaşamdan tat alamamayla başlar, kişiler arası ilişkilerde paylaşım sessizce azalır. Hayal kırıklıkları, beklentilerin gerçekleşmemesi, çaresizlik, yoğun iç sıkıntısı ve stresle birlikte, depresyon artık hayatın bir parçası olmaya başlar.

Depresyondan çıkmak kişiye çok zor gelir. Çünkü depresyonun en büyük özelliği karamsarlık; sanki bir kısır döngü yaşarmışçasına geleceğe dönük kötümser bir bakış içine sıkışıp kalmaktır. Depresyon döneminde doğal olarak tüm olumluluklar olumsuzluğa döner. Depresyon geçiren kişiler genellikle uyku ile kendilerini çevreden soyutlamaya çalışırlar. Kısacası, depresyon kendini mutsuzluk, karamsarlık, üzüntü hali ile gösteren bir duygu durum bozukluğudur.

Depresif kişi daima hüzünlüdür, sürekli karamsar ve isteksizdir. Ağlama isteği ve ağlamayı durduramama ile birlikte yoğun olarak yaşanan suçluluk hissinin açığa çıkmasıyla kendini değersiz ve güvensiz hisseder. Yapması gereken işleri yapacak gücü kuvveti kalmamıştır. Kendisini neredeyse bir kâğıt parçasını bile elinde tutamayacak kadar güçsüz hisseder ve gerçekten de bunu yapacak gücünün kalmadığını, asla yapamayacağını düşünür. Düşünceleri karışır ve dalgınlık, dikkatsizlik, sakarlık, unutkanlık belirtileri göstermeye başlar. Depresyondaki kişi için her şey imkansızdır.

Kadınlar erkeklere oranla daha fazla depresyon riski taşımaktadırlar. Gerçekten de depresyona kadınlarda daha sık rastlarız. Kişilerin depresyonda olduklarını anlamaları bazen çok kolay olmayabilir. Depresyon, yaygın olarak mental durum muayenesinde tespit edilen ve fobik hastaların yaklaşık üçte birinde gözlenebilen bir durumdur. Sosyal uyaranlardan kaçmak, depresyonun varlığını gösteren bir semptomdur. Kişi sürekli yalnız kalmak ister ve kalabalıktan uzaklaşır, kaçar. Kendini iletişime kapamaya başlar, sevinçli anları neredeyse biter, hep mutsuzdur. Sanki önceden başka biridir, şimdi başka.