‘Psikoloji Dersleri’ Kategorisi için ArÅŸiv

Belleğin Temel İşlevleri

Salı, 06 Kasım 2007

BELLEĞİN TEMEL İŞLEVLERİ

Belleğin, kodlama, saklama ve çağırma olmak üzere üç aşamalı bir işlevi vardır. Birinci aşama kodlama aşamasıdır. Bu aşamada öğrenilecek bilgi, diğer bilgilerden farklı bir biçimde kodlanır. Kodlamayı bilgiyi depolama işlevi izler. Buna saklama denir. Kodlanmış ve depolanmış bilgilerin üçüncü aşaması ise çağırma ve endişeyle hatırlamadır.

Bu üç aşamalı işlev, bellekte şöyle bir mekanizmanın varlığını gösterir; kısa süreli belleğe gelen bazı bilgiler uzun süreli belleğe aktarılır ve orada saklanır. Bir bilginin hatırlanması için, onun bellekte kodlanmış ve depolanmış olması gerekir. Ancak bu da yeterli değildir. Bellekte saklanmış olan bilginin aranıp bulunması bilinç altına çıkarılması gerekmektedir. Örneğin;kimi zaman sınavda sorulan bir sorunun cevabını , kağıdımızı verdikten sonra hatırlarız. Bu durum, çağırma işlevinin aksadığını gösterir.(Selman, S;83)

İlkokul birinci sınıfta alfabeyi öğrenmeye çalışan bir öğrenciyi düşünelim. Öğretmen tahtaya “A” harfini yazar ve harfin nasıl okunduÄŸunu söyler. Bir süre sonra öğretmen harfi tahtaya yazar ve, diyelim ki Ali’den okumasını ister. Ali “A” harfini doÄŸru olarak söyler. Ali’nin “A” harfini söylemesi, onun belleÄŸi sayesinde mümkün olmuÅŸtur. Bu olayda üç aÅŸama yer alır.

Birinci aşama kodlama (coding) aşamasıdır. Ali, öğretmen harfi gösterdiği zaman belleğine bu harfi, diğer harflerden farklı olabilecek şekilde kodlamıştır. Kodlamadan sonra Ali geçen süre içinde kodladığı bilgiyi bir yerde depolamıştır. Bu aşamaya depolama (stroge) aşaması denir. Öğretmen yenide sorduğu zaman Ali depolamış olduğu bilgiyi bulmuş ve geri getirmiştir. Bu aşamaya ara-bul-geriye getir (retrieval) aşaması denir.(Atkinson, S;170)

Bir sabah bir öğrenciyle tanıştığınızı ve size adının Ali Gürsel olduÄŸunu söylediÄŸini düşünelim. Aynı gün öğleden sonra onu tekrar gördünüz ve “sen, Ali Gürsel’sin . bu sabah tanışmıştık” dediniz. Belli ki adını hatırladınız. Ancak, bunu tam olarak nasıl yaptınız?

BelleÄŸinizin bu üç mahareti üç aÅŸamaya bölünebilir. İlk olarak, tanıştığınızda Ali Gürsel’in adını bir ÅŸekilde belleÄŸinizde saklarsınız. Bu kodlama evresidir. Ali Gürsel’in adının söyleyiÅŸine karşılık gelen fiziksel olguyu(ses dalgalarını) belleÄŸin kabul edeceÄŸi kod türlerine dönüştürdünüz ve bu kodu belleÄŸinize yerleÅŸtirdiniz. İkinci olarak, bu iki karşılaÅŸma arasında geçen sürede bu ismi aklınızda tuttunuz ya da sakladınız. Bu, saklama evresidir. Ve üçüncü olarak, ikinci kez karşılaÅŸtığınızda sakladığınız ismi hatırladınız. Bu da, geri çağırma evresidir.

Bellek,bu üç evreden herhangi birinde baÅŸarısız olabilir. İkinci karşılaÅŸmada Ali’nin adını hatırlayamadınız, bu kodlama, saklama ya da geri çağırma evrelerindeki bir baÅŸarısızlıktan kaynaklanabilirdi. Bellek üzerinde yapılan son araÅŸtırmalar, farklı durumlarda her bir evrede gerçekleÅŸen iÅŸlemleri, bu iÅŸlemlerin nasıl aksadığını ve bellek baÅŸarısızlıklarıyla sonuçlandığını saptamayı hedeflemektedir.(CüceloÄŸlu, S;307-308)

KODLAMA (ENCODİNG)

Belli bir iÅŸaret sisteminde belli bir iÅŸarete anlam yüklenmesi ÖrneÄŸin “ruh hastası” bir iÅŸaret deyimdir ve çeÅŸitli ÅŸekillerde yorumlanabilir(yani kodlanabilir)Psikiyatride bu insan çoÄŸunlukla tedaviye ihtiyacı olan, hasta, vb. ÅŸeklinde anlaşılır. Buna karşılık aynı insan din dilinde sıklıkla “tanrıya yakın” kiÅŸi ya da “ruhuna ÅŸeytan girmiÅŸ” olarak yorumlanır.(Budak, S;327)

Dış çevredeki uyarıcıların hepsi algılanamaz . belirli bir seçme süzgecinden geçirildikten sonra ancak belirli bir kısmı algılanır. Seçilen uyarıcılar algılandıktan sonra kısa süreli belleğe geçer. Bu demektir ki, dış çevrede bulunan uyarıcıların ve olayların bir çoğu kısa süreli belleğe ulaşamaz.

Belleğe girmemiş olayların, deneyimlerin hatırlanılması söz konusu değildir. Çoğu kimseler belleklerinden şikayet ederler;büyük çoğunlukla bu kimselerin şikayetleri belleklerinden değil, seçici algılama süreçlerinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, neye dikkat edip neye dikkat etmemeleri konusunda bir aksaklık vardır. Sorun, kodlama aşamasındadır. Örneğin, yarım saat önce bakkala gitmiş bir arkadaşınıza bakkalın ayakkabısının rengini sorun,size doğru cevap veremez;çünkü bakkalın ayakkabısının rengine bakmak ve onu aklında tutmak onun dikkat ettiği bir konu değildir.(Atkinson, S;173-174)

Bilgiyi , kısa süreli belleğe kodlamamız için ona dikkatimizi yöneltmemiz gerekir. Neye dikkatimizi yönelteceğimiz konusunda seçici olduğumuz için kısa süreli belleğimiz yalnızca seçilmiş olanları içerecektir. Bu karşılaştığımız şeylerin çoğunun kısa süreli belleğe hiç girmediği ve tabi ki daha sonra hatırlanmasının mümkün olamayacağı anlamına gelmektedir. Aslında bellek sorunları adı verilen güçlüklerin çoğu, gerçekte dikkat yoğunlaştırmadaki aksamalardır. Örneğin, manavdan alışveriş yaptıktan sonra biri size satıcının göz rengini sorsa, dikkat etmemiş olabileceğinden büyük olasılıkla cevap veremeye bilirsiniz

Dikkat, bir bilgiye yoğunlaştırıldığında, bu bilgi kısa süreli belleğe kodlanır. Daha önce belirtildiği gibi kodlama, bilginin bellekte yalnızca tutulmadığı, aynı zamanda belirli bir biçimde veya şifre halinde saklandığı anlamına da gelmektedir. ( Cüceloğlu, S: 309)

DEPOLAMA (STORAGE)

Depolama, saklama, depo. Biliş psikolojisinde, sıkça bellekle eş anlamlı olarak kullanılan bir terim. (Budak, S: 204)

Kısa süreli belleÄŸin küçük bir kapasitesi vardır. Ortalama olarak bu kapasite yedi birimliktir. Bazı kimseler beÅŸ birimden sonra, bazı kimselerse dokuz birimden sonra kısa süreli belleklerinde hata yapmaya baÅŸlarlar. Kısa süreli belleÄŸin kapasitesini 7+2 olması sizi hayrete düşürebilir, çünkü günlük yaÅŸamımızda kiÅŸilerin belleklerinin deÄŸiÅŸik yetenekler gösterdiÄŸini gözlemlemiÅŸizdir. Günlük yaÅŸamda bireyler arasında gözlemiÅŸ olduÄŸumuz bellekteki yetenek farklılığı, uzun süreli bellekten ileri gelir. Kısa süreli belleÄŸin kapasitesi yukarıdaki 7+2 formülüyle ifade edilebilir. Bu gözlemi ilk yapanlardan biri bellek üzerine çalışmalarıyla ünlü Alman psikologu Ebbinghaus’tur. (1855) Amerikalı psikolog George Miller, kendi çalışmalarında 7 rakamını tekrar görmüş ve kısa süreli belleÄŸin kapasitesini “sihirli rakam 7 “ adı altında belirtmiÅŸtir. (Atkinson, S: 173)

Kısa süreli bellek hakkında belki de en ÅŸaşırtıcı gerçek, oldukça sınırlı bir kapasitesi oluÅŸudur. Ortalama olarak bu sınır 7 maddedir, ancak bu sayı iki madde deÄŸiÅŸebilir. (7+2) bazı kiÅŸiler beÅŸ madde saklayabilirken, dokuz maddeyi tutabilirler. Bellek yetenekleri bakımından bireylerin birbirinden oldukça farklı olduÄŸu açıkken, tüm insanları kapsayan kesin bir sayı vermek tuhaf görünebilir. Ancak bu farklar, esasen uzun süreli belleÄŸe iliÅŸkindir. Kısa süreli bellek içinse normal yetiÅŸkinlerin çoÄŸunun kapasitesi 7+2 ‘dir. Bu tutarlılık deneysel psikolojinin ilk günlerinden beri bilinmektedir. (CüceloÄŸlu, S: 310-311)

GERİ ÇAĞIRMA

Kısa süreli belleğin içeriğinin bilinçli olabileceğini düşünelim. Sağduyu, buy bilgiye ulaşmanın hemen gerçekleşeceğini söyler. Bu bilgiye ulaşmak için kafa yormamız gerekmez. Orada durmaktadır. O zaman geri çağırma bilinçteki maddelerin sayısına bağlı olmamalıdır. Ancak bu kez sağduyu yanıltıcıdır.

Geri çağırmanın her seferde bir maddenin incelendiÄŸi kısa süreli bellek, aramasını gerektirdiÄŸini gösteren bulgular vardır. Bu dizinsel arama çok seri bir hızla-gerçekte fark edemeyeceÄŸimiz kadar hızlı-gerçekleÅŸir. Bu tür bir aramanın gerçekleÅŸtiÄŸine dair bulguların çoÄŸu Stenberk’in (1966) baÅŸlattığı deney türünden gelmektedir. Deneyin her bir denemesinde, deneye seçici olarak kısa süreli belleÄŸinde tutması gereken ve bellek listesi adı verilen bir dizi sayı gösterilir. Her bir bellek listesi, 7 sayıdan az sayı içerdiÄŸinde, deneyin bilgiyi kısa süreli belleÄŸinde tutması kolaydır. Daha sonra, bellek listesi ortadan kaldırılır. Ve birkaç saniye sonra sınama sayısı verilir. DeneÄŸin sınama sayısının listede olup olmadığına karar vermesi gerekmektedir. ÖrneÄŸin, bellek listesi 3,6,1, ve sınama sayısı da 6 ise denek “evet” yanıtını vermelidir; aynı bellek listesi ile birlikte sınama sayısı 2 olarak verildiÄŸinde deneÄŸin “hayır” yanıtını vermesi gerekir. Sınama sayısı verildiÄŸinde bellek listesi ortadan kaldırılmış olduÄŸundan, sınama sayısının, listenin kısa süreli bellekte kodlanmış hali ile karıştırılması gerekmektedir. (CüceloÄŸlu, S:315)

Kısa süreli bellekteki bilgi sürekli farkında olduÄŸumuz için, bizden istendiÄŸinde bilgiyi, hemen hiç zaman geçmeden bulup çıkarmak mümkünmüş gibi düşünürüz. Günlük yaÅŸamda, kısa süreli bellekteki biribirimle ilgili sorulan soruya verilen cevabı bulmak için, sanki hiç zaman geçmiyormuÅŸ gibi bir izlenim ediniriz. ÖrneÄŸin, yukarıdaki isim listesi verildikten sonra, size “listede Necla ismi var mıydı?” diye sorsalar, sorunun sorulmasıyla, sizin evet veya hayır diye cevap veriÅŸiniz arasında hiç zaman geçmiyormuÅŸ gibi düşünebilirsiniz. Bu izlenim yanlıştır.

BelleÄŸin GeliÅŸtirilmesi

Salı, 06 Kasım 2007

BELLEĞİN GELİŞTİRİLMESİ

Kümeleme ve bellek genişliği

Kısa süreli belleğin 7±2 formülüyle ifade ettiğimiz bir kapasitesi olduğunu daha önce söylemiştik. Bu kapasiteyi arttırmak olanaksızdır. Ne var ki kümeleme olayından yararlanarak her küme içine giren birimlerin sayısını arttırabiliriz. Böylece kısa süreli bellek 7 birimlik bir kapasitede kalsa bile her birimin içeriği daha karmaşık ilişkilerin bulunduğu bir küme oluşturur. Daha önce verdiğimiz örneği hatırlayın: 145319231989 dizisi 12 rakamdan oluşmakta ve kısa süreli belleğin kapasitesini aşmaktadır. Fakat diziyi 1453,1923,1989 biçiminde kümeleyince 3 birimlik bir dizi haline getirmiş oluruz. Bu durumda kısa süreli bellek tüm kapasitesine erişmek için yukarıdaki türden 4 veya 5 küme daha alabilir. Gördüğünüz gibi sonuçta belleğin birim kapasitesi sabit kalırken birimleri kapasiteleri artar. Kendi içinde karmaşık ilişkiler bulunduran her küme bir birim olarak algılanır.

Bireyler kendi özel düzenlerine geliştirerek sayıları kümelemeyi öğrenebilirler. A.B.D. de yapılan bir araştırma SF harfleriyle belirtilen bir kişinin kendine göre bir kümeleme düzeni geliştirerek 79 sayılık bir diziyi bir duyuşta belleyebildiğini ortaya koymuştur. Kendisi koşucu olduğu için SF sayıları bir birimlik koşu sürelerine bölmüş ve 4 sayılık her süreyi bir birim olarak bellemiş daha sonra kümeleri de kendi içinde üst kümelere koyarak bir yapı oluşturmuştur. Önce üst kümeleri hatırlayan SF daha sonra her kümenin içini hatırlamaktadır.

Hayal Etme (İmgeleme) ve Kodlama

Hayal etme yoluyla hatırlamayı kolaylaştırmak mümkündür. Hatırlamayı kolaylaştırmak için hatırlanacak bilgiyi veya olayı kodlama sırasında belleğe yardımcı olacak bir düzenleme kullanmak gerekir. Herkes kendine göre belleğe yardımcı bir düzen geliştirebilir. Ancak en çok kullanılan 2 türü vardır. 1: yer çağrışımlı yöntem. 2: anahtar kelime yöntemi.

Yer çağrışımlı yöntem iyi bilinen bir yerle öğrenilecek bilgi arasında bir çağrışım kurmayı gerektirir. Şöyle bir örnekle yer çağrışımlı yöntemi açıklayalım. Bir toplulukta konuşma yapacaksanız ve yapacağınız konuşmada 8 temel düşünceyi ifade etmeye karar vermiş bulunuyorsunuz. Düşüncelerimizin sırasına hatırlamak için önemli çünkü bu düşünceleri ancak belirli bir sırada verdiğinizde dinleyicilerin anlamlı bir sonuca ulaşabileceğini düşünüyorsunuz. Yer çağrışımlı yöntemi kullanmaya karar veriyorsunuz.

İyi bildiğiniz bir yeri örneğin kendi evinizi belleğe yardımcı düzen olarak kullanmak istiyorsunuz. Hayalinizden evinizin dış kapısına giriyorsunuz. İyi bildiğiniz her yere konuşmadan kullanacağınız düşüncelerin birini koyuyorsunuz. Dış kapıya ilk fikri misafir odasının kapısına 2. fikri misafir odasındaki TV ye 3. fikri odadaki koltukların her birine birer fikir bırakarak mutfağa geliyorsunuz ve mutfağın kapısına ve buzdolabına birer fikir bıraktıktan sonra listenizi tamamlamış oluyorsunuz. Böylece iyi bildiğiniz bir bölgeyle konuşmada kullanacağınız fikirleri çağrışım haline getirmiş oldunuz.

Anahtar kelime yöntemi yeni bir yabancı dil öğrenilirken sık sık başvurulan belleğe yardımcı bir yöntemdir. Öğrenilmek istenen dildeki bir kelimenin anlamıyla Türkçe bir kelime arasında hayali bir ilişki kurulur. Türkçe kelime her düşünüldüğünde bu hayal akla geleceğinden yeni dildeki kelimeyi hatırlatır.

ÖrneÄŸin İngilizce beer (bira) kelimesi Türkçe ‘bir’kelimesine benzer biçimde söyleniyor diye düşünüyor ve ‘bira fıçısı’ biçiminde yazılmış ‘1’rakamını hayal ediyorsunuz. Anahtar kelime Türkçe ‘1’ rakamı olur. Anahtar kelimenin söyleniÅŸi İngilizce kelimenin söyleniÅŸ biçimini size hatırlatır. Hayal etme yoluyla da İngilizce kelimenin anlamı aklınıza gelir. Yabancı dilde yeni kelimeler öğrenirken bu yöntemi kullanabiliriz.

Ayrıntılama ve Kodlama

Ne kadar ayrıntılara gidilerek öğrenilirse bilginin o kadar daha rahat hatırlanacağını daha önce görmüştük. En iyi ayrıntılama öğrenilecek bilgi yada olayla ilgili sorular sorarak sorularla ilişkili ayrıntıları bellemekle olur.

ÖrneÄŸin İstanbul’daki köprü altı çocuklarıyla ilgili bir konunun incelediÄŸimizi düşünün. Çocukların köprü altında kalmasına yol açan nedenleri iliÅŸkin sorular sorabildiÄŸiniz gibi ayrıca köprü altı çocuklarının İstanbul’u nasıl etkilediÄŸi ile ilgili sorularda sorabilirsiniz. Bu çocuklar Türkiye’nin neresinden geliyor? Ana babaları dindar olma dereceleriyle çocuklarını sahipsiz bırakmaları arasında bir iliÅŸki var mı ? İstanbul belediyesi ve valilik çocuklara gözden çıkarmış bir biçimde mi davranıyor, yoksa onlara sahip çıkıyor mu?

İncelediğiniz olayın sebep ve sonuçlarıyla ilgili sorular sordukça ayrıntılama yapmış olursunuz. Ve öğrendiğiniz her ayrıntı bir ara-bul-geriye getir ipucu olarak belleğe yerleşir.

BaÄŸlam

Bir konu belirli bir yerde belirli saatlerde belirli bir süre için öğreniliyorsa o konu en iyi yine aynı koşullar altında hatırlanır. Bu demektir ki her dersin sınavı o sınıfta aynı saatte aynı öğretmen tarafından verilirse en yüksek başarı elde edilir. Ne var ki değişik nedenlerle bu olanak her zaman sağlanmaz. Örneğin üniversiteye giriş sınavı sizin daha önce bulunmadığınız şehirlerde hiç gitmediğiniz okulların dershane veya salonlarında yapılmak zorundadır.

Örgütleme (organize etme)

Öğrenme aşamasında öğrenilecek bilgiyi size anlamlı gelecek biçimde örgütlemektir. Öğrenmekte olduğunuz bilgiyi size bir anlam ifade edecek şekilde yapılandırır ve konuları alt ve üst düzeylere yerleştirerek bir mertebeleme oluşturursanız bilgiyi hatırlamanız daha kolay olur.

Ara-bul-geriye getir için alıştırma yapma

Bir bilgiyi kodlarken onu nasıl arayıp-bulup-geriye getireceğinizi planlar ara-bul-geriye getir ip uçlarını açık seçik belirterek alıştırma yaparsanız hatırlamanız o kadar kolaylaşır. Örneğin sınav için bir derse çalışıyorsunuz. Sınav 120 sayfalık bir konuyu kapsıyor. Çalışmak için 3 gününüz var. Bu üç günde 120 sayfayı belki 4 defa okuyabilirsiniz. Ancak bunun size pek bir yararı olmayacaktır.

Şöyle bir çalışma tarzı size daha yararlı olur. İlk aşamada konunun tümünü kısaca gözden geçirin ve belli başlı temel ana başlıkları öğrenin. Örneğin bellek konusundaki kısa süreli bellek, uzun süreli bellek olmak üzere 2 temel grup var. Her temel konu kodlama, depolama ve ara-bul-geriye getir olmak üzere alt başlıklara bölünmüş. Alt başlıkların altında da kısa süreli bellek kapasitesi görsel kodlama , işitsel kodlama gibi daha ayrıntılı düzeylerde kavramlar var.

Değişik aşamalarda sorular hazırlarken sınavda sorulabilen türden sorular hazırlarsanız o dersten alacağınız not mutlaka yükselir. En iyi çalışama yöntemi öğrenme anında ara-bul-geriye getir ip uçlarını göz önünde tutarak tekrar etmektir.

Altı aşamalı bellek geliştirme yöntemi

Yöntemin altı adımı şöyledir:

Aşama 1. Gözden geçirin. Öğrenmek istediğiniz malzemeyi gözden geçirerek malzemenin nasıl düzenlendiğini anlamaya çalışın. Zamanınız varsa konunun ana hatlarını düzenleyerek kendi kelimelerinizle kısaca yazın. Daha sonraki aşamalarda okuduğunuz bilginin düzenlediğiniz özetin neresinde yer aldığına sürekli hatırınızda tutun. Daha önce söylediğimiz gibi öğrenmekte olduğunuz bilgileri örgütlemenin belleğe büyük yardımı olur. Örgütleyerek organize bir biçimde konuyu çalışarak daha ilk adımda belleğinize büyük bir yardım sağlamış olursunuz.

Aşama 2. Soru hazırlayın. Örgütlediğiniz her konu bölümüyle ilgili sizin için anlamlı ve öğretmeninizin sorma olasılığı yüksek olan sorular hazırlayın.

Aşama 3. Okuyun. Hazırladığınız sorulara cevap ararcasına elinizdeki metni okuyun.

AÅŸama 4. İliÅŸkiler kurun. Soruları cevapladıkça bölümler arasında ne gibi bir iliÅŸki olduÄŸunu anlamaya çalışın. Metni yazan kiÅŸi belirli bir plan çerçevesinde bir dizi düşünceyi anlamlı bir biçimde anlatmaya çalışmış o yazarın kafasındaki planı keÅŸfetmeye çalışın. “konuların birbiriyle iliÅŸkisi nasıl kurulmuÅŸ?”. “konu tümüyle mantıksal bir bütün oluÅŸturuyor mu?.” Bu sorulara cevap bulmaya çabalayın.

Aşama 5. Tekrar edin. Her bölümü bitirince birkaç kere tekrar edin ve o bölümde hatırlamakta zorluk çektiğiniz kavramların farkına varın ve özellikle o kavramları gözden geçirin.

Aşama 6. Yeniden gözden geçirin. Konunun tümünü yeniden gözden geçirin ve yukarıdaki her adıma tam anlamıyla yapıp yapmadığınızı saptamaya çalışın. O aşamada konunun temel bölümlerini ve her bölümdeki ana kavramları zorluk çekmeden hatırlayabilmeniz gerekir.

Bu yöntem örgütleme, ayrıntılama ve ara-bul-geriye getir için alıştırma yapma ilkelerini kullanır. Altı aşamalı bu yöntem okullarda ve diğer eğitim kurumlarında öğrenilmesi gereken değişik konular için başarıyla kullanılabilir.

Psikolojideki Araştırma Yöntemleri.

Salı, 06 Kasım 2007

PSİKOLOJİDEKİ ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ

Her bilimin kendine özgü bir konusu olduğundan bilimler konularına uygun yöntemleri geliştirmek zorunda kalmışlardır. Nitekim , maddeyi inceleyen fizikle, canlıyı inceleyen biyoloji aynı yöntemleri kullanmazlar. Bunlar gibi , organizmaların davranışlarını inceleyen psikoloji de konusuna uygun yöntemleri kullanır.

A)BETİMSEL YÖNTEMLER

Bu yöntemler bir davranışın , bir olayın , bir iliÅŸkinin betimlenmesini saÄŸlarlar. Betimleme sözlü olabileceÄŸin gibi sayılarla da olabilir. Bu gruba tarama yöntemi (testler , anketler) ,doÄŸal gözlem , görüşme ve vak’a (olgu) incelemesi girer:

1- Tarama yöntemi

Tarama yöntemi; soru listesi , görüşme gibi tekniklerden yararlanarak, belirli özelliklere sahip olan insanları ilgilendiren ya da olayı , o an ki durumuyla saptama amacı güden bir araştırma yoludur. Genellikle bu yöntemle çok sayıda kişiye ulaşmak istenir.

Tarama yöntemi ; öğrenci ve öğretmen sorunlarının saptanmasında , oyların siyasal partilere dağılımının belirlenmesinde , pazar araştırmalarında , kamu oyu yoklamalarında çok kullanılır. Bunun için testlerden ve anketlerden yararlanılır.

Testler :

Test, bireyin yeteneğini , zekasını , kişilik yapısını , başarısını ortaya çıkaran bir ölçer ,bir araçtır.

Test yokuyla bireyleri birbiri ile karşılaştırmak ve değerlendirmek mümkün olmuştur. Örneğin , üniversite giriş sınavlarında uygulanan testler , öğrencilerini başarı durumuna göre sıralar.

Test , psikolojinin önemli araştırma yöntemlerinden birirdir.Günümüzde özellikle eğitim ,endüstri ve psikiyatri de yaygın olarak kullanılır.

Anketler :

Bir konuda düzenlenmiş soruların ilgili kişilere sorarak ya da göndererek bilgi derlemeye anket denir. Anket yönteminden daha çok kişilerin görüşlerini , kanılarını toplamak için yararlanılır. Anketin geçerliliği , soruların iyi hazırlanmış olması kadar anketi cevaplayanların içtenlikli olup olmamalarına bağlıdır.

2- Doğal gözlem

Doğal gözlem, organizmanın içinde bulunduğu fiziksel durumu ve onun bu durum karşısında ki davranışlarını doğal halde incelemektir. Gözlemde gözleyici , duruma ya da olaya herhangi bir müdahalede bulunmaz; varolanı saptamakla yetinir. Psikolojinin hemen her dalında gözlem kullanılır ; çocuk ve hayvan psikolojisi gibi toplumsal psikolojide de gözlemden yararlanılır. Söz gelimi , parmağını kesen bir çocuğu, bir fareyi yakalayan kediyi , bir maçta heyecanlanan kişileri gözleyebiliriz. Duruma ve olaya hiç karışmadan sadece gördüklerimizi betimlemekle bir çok bilgi edinebiliriz.

3- Görüşme

Konuşma ve konuşturma yoluyla bireyin değerlendirmesine görüşme denir. Görüşme bilgi edinmek amacı ile yapıldığı gibi , ruhsal bozuklukların tedavisi için de kullanılır. Psikoloji ve psikiyatrinin önemli araştırma yöntemlerinden biridir. Görüşme yöntemi , görüşmeyi yapan kişiye dayandığından oldukça özel bir yöntemdir.

4- Vak’a (olgu) İncelemesi

Bazı durumlar da bireyi deÄŸerlendirmek ya da davranışlarını anlamlandırmak için geçmiÅŸ yaÅŸantısını ve çevresini yakından tanımak gerekebilir. O zaman bireyden yaÅŸamı boyunca başından geçen önemli olayların anlatmasını istemek, iliÅŸki kurduÄŸu insanların ona nasıl bir etki de bulunduÄŸunu öğrenmek gerekir. İşte , bireyin geçmiÅŸimde yer alan önemli olayları betimsel bir biçimde yansıtan "bireysel öykü" ye vak’a tarihçesi ya da incelemesi denir.

5- İstatistiksel yöntemler

Psikolojik araştırmalardan elde edilen sonuçların bir çoğu sayılar şeklindedir. Ancak sayısal bilgileri elde etmek yeterli değildir. Bilgilerin ne anlama geldiğini ve bunlardan nasıl geçerli sonuçlar çıkarılabileceğini de bilmek gerekir. Bunun için de istatistiksel yöntemlerden yararlanılır.

İstatistik, sayı ile belirtebilen verilerin elde edilmesinde , sınıflandırılmasın da , sunulmasında kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemle önce veriler toplanır ve bir araya getirilir. Daha sonra toplanan veriler sınıflandırılır. Bunu verilerin sunulması izler. Sunma , metin ya da tablolar şeklinde olabileceğin gibi grafikler şeklinde de olabilir.

B) KORELÂSYONEL YÖNTEMLER

Korelasyon , iki dizi puan ya da ölçüm arasında ki karşılıklı ilişki anlamına gelir. başka bir değişle , elde edilen değerler , özellikle , puanlar arasında ki bağıntıyı gösterir. Psikolojide çok kullanılan yöntemlerden biridir. Örneğin, şu soruların cevaplandırılmasın da korelasyon kullanılır: Ölçülebilen beden özellikleri ile karakter arasında nasıl bir ilişki vardır ? Şişman olmakla , başkalarına hakim olma eğilimi arasında bir bağıntı var mıdır ? Okulda alınan üstün notlar zeka derecesine bağlı mıdır ? İçe dönüklülükle sanatkarlık arasında bir ilişki var mıdır ?

Korelasyon büyüklük bakımından 0′ dan +1′ e , gene 0′dan -1′e kadar çıkabilir. Buna göre iki deÄŸer arasındaki korelasyon +1,00 ile -1,00 arasında dağılabilir. Söz gelimi , cebir problemlerini çözme ile avcılık arasındaki korelasyon 0′dır. Bu, iki deÄŸiÅŸken arasında hiç bir korelasyon (bağıntı) olmadığı anlamına gelir. Bunun yanında araÅŸtırmalar yüksek ders notları ile zeka derecesi arasındaki korelasyonun orta derecede olduÄŸunu göstermiÅŸtir. Çünkü zeka derecesinin dışında çeÅŸitli etkenler sınıfta yüksek not olmaya neden olmaktadır. Farklı korelasyon miktarları 0 ve 1 arasında bir sayı ile belirtildiÄŸinden 0,8 ya da 0,9′luk bir korelasyon yüksek 0,4 ile 0,6 arası orta ve 0,2 ile 0,3 arası düşüktür.

Aralarında bağlantı bulunan iki cinsi verinin ya da değerin değişme yönleri aynı ise korelasyon pozitif , bu ilişki ters yönde ise bu takdirde korelasyon negatif olur.

C) DENEYSEL YÖNTEMLER

Deney yöntemi laboratuar içinde olduğu kadar , laboratuar dışında da kullanılabilir. Dolayısıyla bir deney sırasında , değişik psikoterapi yöntemlerinin etkilerini, bu yöntemleri farklı fakat benzeri duygusal bozukluklara sahip insan grupları üzerinde deneyerek araştırmak mümkündür . Deney yönteminde önemli olan yer değil , mantıktır. Bu böyle olmakla birlikte , bir çok deney özel laboratuarlar da gerçekleştirilir ; bunun da başlıca nedeni , koşulların kontrol edilmesi için özel gereçlerin , bilgisayarların ve başka aygıtların gerekli olmasıdır .

Laboratuarın ayırt edici özelliği , deneyi yapan kişinin , koşulları dikkatle kontrol edebildiği ve değişkenler arasındaki ilişkilerin bulgulanması için ölçümler yapılabildiği bir yer olmasıdır. Değişken , değişik değerlerle ortaya çıkabilen bir şeydir. Örneğin , öğrenme yeteneği ile yaş arasındaki ilişkiyi bulgulamaya yönelik bir deneyde , hem öğrenme yeteneği hem de yaş , değişik değerlere sahip olabilir . Öğrenme yeteneği yaş arttıkça sistematik olarak değiştiği için , bu iki değişken arasında düzenli bir bulgulayabiliriz .

DeÄŸiÅŸkenler üzerinde tam bir kontrolün saÄŸlanabilmesi , deney yöntemini diÄŸer gözlem yöntemlerinden ayırır. EÄŸer deneyi yapan kiÅŸi öğrenme yeteneÄŸinin , kiÅŸinin uyku süresine baÄŸlı olup olmadığını bulgulamaya çalışıyorsa , deÄŸiÅŸik denek gruplarının geceyi laboratuar da geçirmesi saÄŸlanarak uyku süresi kontrol edilebilir. İki grubun sırasıyla saat 23:00′te ve 01:00′de uyumasına izin verilirken , 3.grub sabah saat 04:00 deÄŸin uyanık tutulabilir. Deney yapan kiÅŸi , tüm denekleri aynı saatte uyandırıp hepsine aynı öğrenme iÅŸini vererek daha fazla uyku uyuyan deneklerin görevin üstesinden daha çabuk gelip gelmediklerini belirleyebilir.

Bu incelemede , farklı uyku süreleri öncel koşullar ; öğrenme performansları ise bu koşulların sonuçlarıdır. Deneğin yaptığından bağımsız olması nedeniyle öncel koşula , bağımsız değişken adı verilmektedir . Öncel koşullar da yer alan değişikliklerden etkilenen değişkene ise bağımlı değişken denilmektedir.

Psikolojide deneyler bir tek denek üzerinde yapılabildiği gibi , iki ya da daha fazla grup üzerinde de yapılabilir. Gruplar oluşturulurken bir yandan aynı özellikte olan deneklerin gruplara alınmasına , öte yandan koşulların bütün denekler için aynı olmasına özen gösterilir. Bu şekilde oluşturulmuş gruplardan birine , sonucunu anlamak istediğimiz "Bağımsız değişken" uygulanır. Öteki grubun içinde bulunduğu koşullar üzerinde ise hiç bir değişiklik yapılmaz. grup deneylerinde üzerinde bağımsız değişkenin uygulandığı gruba "deney grubu" , ötekine de kontrol gurubu denir.

Kişilik Ve Bozuklukları

Salı, 06 Kasım 2007

KİŞİLİK ve BOZUKLUKLARI

İnsanları birbirlerinden farklı kılan , kendisi ve çevresindekilere bakış acıları ,onlarla kurabildiği ilişki düzeyleri ve tepkilerini kapsayan çeşitli ortamlarda kendini gösteren bedensel, düşünsel ve ruhsal özelliklerdir. Bu özelliklerin kişinin çevreye uyumunu bozup, günlük işlevselliğini bozması, kendinde gerilim-kaygı hali oluşturup, içinde yaşanılan kültürün beklentilerinden sapma gösteren ,süreklilik taşıyan bir hal alması durumunda kişilik bozukluğundan bahsedilir.

Bu bozukluk kendisi, başkaları ve olayları algılama ; verdiği duygusal tepkilerin uygunluk, değişkenlik ve yoğunluğu ;kişiler arası işlevsellik ; öfke, heyecan, aşırı isteklerin,dürtülerin kontrolü olarak sınıflayabileceğimiz dört alanın en az ikisinde kendini gösterir. Başlangıcı ergenlik ya da genç erişkinlik hatta bazen daha küçük yas gruplarına dek uzanır. Bu durum başka bir ruhsal,fiziksel hastalığın ya da bir maddenin etkilerine bağlı olarak gelişen bir durum değildir.

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Çeşitli kişilik bozuklukları vardır. Kişilik bozukluklarında genellikle görülen ortak özellikler:

1) Davranışların benliğe yerleşmiş olması ve uyum amacı ile esneklik göstermemesi

2) Belli bir toplum içinde uyumlu sayılabilmek için geçerli ölçütlerden sapması

3) Çocukluktan beri süre gelmesi

4) Toplum içinde ve iş yaşamında belirgin bozulmaya yol açması

5) Genellikle benliğe uyumlu (ego-syntonic), yani benimsenmiş olması ve değiştirilmek istenmemesi; bazen de benimsenmemiş (ego-dystonic) olsa bile değiştirilmemesi

6) Genel olarak çevre ile çatışma ve sürtüşmeye yol açması; kendisini çevreye değil, çevresini kendisine uydurmaya çalışması

7) Kişinin bilişsel yetilerinde, temel duygulanım ve düşünce yapısında belirgin bozukluk olmaması

KİŞİLİK BOZUKLUĞU TÜRLERİ

Küme A:

Paranoid, Şizoid, Şizopital kişilik bozuklukları

Küme B:

Antisosyal, Sınır (Borderline), Histrionik, Narsisistik kişilik bozuklukları.

Küme C:

Kaçınan (avoidant), Bağımlı, Obsesif-Kompulsif, Pasif-Agresif kişilik bozuklukları

PARANOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Kuşkucu, alıngan, kuruntulu kişilerdir. Başkalarının tutum ve davranışlarından kendilerine bir kötülük geleceği kuşkusu ile aşırı dikkatli, tetikte ve savunucudurlar. Başkalarına soğuk ve yukardan bakan, çabuk eleştiren, eleştiri ve şaka kaldırmayan özellikleri belirgindir. Kendilerini haklı ve üstün görürler. Başarısızlıklarını ve kusurlarını başkalarını eleştirerek ve haksız bularak akla uygun hale getirirler ederler.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) Yeterli bir temele dayanmaksızın başkalarının kendisini sömürdüğünden, aldattığında ya da kendisine zarar verildiğinden kuşkulanır.

2) Dostlarının ya da iş arkadaşlarının kendisine olan bağlılığı ya da güvenirliği üzerine yetersiz kuşkuları vardır.

3) Söylediklerinin kendisine karşı kötü niyetle kullanılacağından yersiz yere korktuğundan ötürü başkalarına sır vermek istemez.

4) Sıradan sözlerden ya da aşağılandığı ya da gözdağı verildiği biçiminde anlamlar çıkartır.

5) Sürekli kin besler, yani onur kırıcı davranışları, haksızlıkları ya da görmezlikten gelinmesini bağışlamaz.

6) Başkalarınca anlaşılır olmayan bir biçimde, karakterine ya da itibarına saldırıldığı yargısına varır ve öfkeyle ya da karşı saldırı ile birden tepki gösterir.

7) Haksız yere karısının/kocasının ya da cinsel eşinin sadakatsizliğiyle ilgili kuşkulara sık sık kapılır.

ŞİZOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Yakın ilişkiler kurmaktan, topluma karışmaktan kaçınan, duygularını belli etmediği için soğuk görünen, içe-dönük kişilerdir. Kolay arkadaşlık kuramazlar, açılamazlar ve yalnızlığı yeğlerler.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) Ailenin bir parçası olmadığı gibi, ne yakın ilişkilere girmeyi ister, ne de yakın ilişkilere girmekten zevk alır.

2) Hemen her zaman tek bir etkinlikte bulunmayı yeğler.

3) Başka biriyle cinsel deneyim yaşamaya ilgisi varsa bile çok azdır.

4) Alsa bile çok az etkinlikten zevk alır

5) Birinci derecede akrabaları dışında yakın arkadaşları ya da sırdaşları yoktur.

6) Başkalarının övgü ya da eleştirilerine karşı ilgisiz görünür.

7) Duygusal soğukluk, kopukluk ya da tekdüze bir duygulanım gösterir.

ŞİZOTİPAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bu kişilik bozukluğu şizofrenide kalıtım araştırmaları sırasında son yıllarda tanımlanmıştır. Düşünce ve davranışlarında garip, olağan-dışı özellikler taşıyan, zor ilişki kuran, egzantrik kişilerdir.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) Referans fikirleri – Kendisi hakkında konuÅŸulduÄŸu konusunda düşünceleri vardır.

2) Davranışları etkileyen ve kültürel değerlerle uyumlu olmayan acayip inanışlar ya da büyüsel düşünce (örn. batıl inanç, "gaipten haber verme" ye inanma, telepati ya da " altıncı his" ; çocuklarda ve ergenlerde saçma sapan düşünceler ya da bunlar üzerine düşünüp durmalar)

3) Olağandışı algısal yaşantıları, bunlar arasında bedensel illüzyonlar vardır.

4) Acayip düşünüş biçimi ve konuşma (örn. belirsiz, çevresel, mecazi, aşırı ayrıntılı ya da basmakalıp)

5) Kuşkuculuk ya da paranoid düşünce

6) Uygunsuz ya da kısıtlı duygulanım

7) Acayip, alışılagelmişin dışında ya da çok kendine özel davranış ya da görünüm

8) Birinci derece akrabalar dışında yakın arkadaşların ya da sırdaşların olmaması

9) Yakından tanımakla azalmayan aşırı toplumsal anksiyete, kendisi hakkında olumsuz yargılardan çok paranoid korkular bu bozukluğa eşlik etme eğilimi taşır.

ANTİSOSYAL KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Toplumda "Psikopat" diye tanımlanan kişilerin dahil olduğu bir kişilik bozukluğudur. Birçok davranışları ile uzun süre toplumsal yasalara ters düşen, suç sayılan davranışlar gösteren kişiler bu tanı sınıfına girerler.

Çocukluk çağında davranım bozukluğu (conduct disorder) tanısı alan bu kişilere 18 yaşından sonra antisosyal kişilik bozukluğu tanısı konur.

Bu kişiler toplum kurallarına uyma güçlükleri ve öfkelerini kontrol edememeleri nedeni ile sık sık karakollara düşerler ve tutuklanırlar. Rahatsızlıkları ile ilgili içgörüleri olmadığı için aldıkları cezaları kendilerine haksızlık olarak algılarlar.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) Tutuklanması için zemin hazırlayan eylemlerde tekrar tekrar bulunmakla belirli, yasalara uygun toplumsal davranış biçimine ayak uyduramama

2) Sürekli yalan söyleme, takma isimler kullanma ya da kişisel çıkarı, zevki için başkalarını atlatma ile belirli dürüst olmayan tutum.

3) Dürtüsellik (impulsivite) ya da gelecek için tasarılar yapmama

4) Yineleyen kavga dövüşler ya da saldırılarla belirli olmak üzere sinirlilik ve saldırganlık

5) Kendisinin ya da başkalarının güvenliği konusunda umursamazlık

6) Bir işi sürekli götürememe ya da mali yükümlülüklerini tekrar tekrar yerine getirmeme ile belirli olmak üzere sürekli bir sorumsuzluk

7) Başkasına zarar vermiş, kötü davranmış ya da başkasından bir şey çalmış olmasına karşı ilgisiz olma ya da yaptıklarına kendince mantıklı açıklamalar getirme ile belirli olmak üzere vicdan azabı çekmeme

SINIR (BORDERLİNE) KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bu kişiler cinsel, mesleksel ve toplumsal kimliklerinde derin güvensizlik ve dengesizlik gösterirler. Sağlam bir kimlik duygusu gelişmemiştir. Boşluk ve anlamsızlık duygusundan yakınırlar. Çoğu ağır narsistik eğilimler gösterirler.

1) Gerçek ya da hayali bir terk edilmeden kaçınmak için çılgınca çaba gösterme.

2) Gözünde aşırı büyüme (göklere çıkarma) ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelen, gergin ve tutarsız kişiler arası ilişkilerin olması.

3) Kimlik karmaşası: Belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu.

4) Kendine zarar verme olasılığı yüksek en az iki alanda dürtüsellik (Örn: para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, pervasızca araba kullanma, tıkınırcasına yemek yeme).

5) Yineleyen intiharla ilgili davranışlar, girişimler göz korkutmalar ya da kendine kıyım davranışı

6) Duygudurumda belirgin bir tepkiselliğin olmasına bağlı affektif dengesizlik (Örn: yoğun anlık huzursuzluklar, gerginlikler ya da genellikle bir kaç saat süren, nadiren bir kaç günden daha uzun süren bunaltı)

7) Kendini sürekli olarak boşlukta hissetme

8) Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol altında tutamama ( Örn: sık sık hiddetlenme, geçmek bilmeyen öfke, sık sık kavgalara karışma)

9) Stresle ilişkili gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır dissosiatif semptomlar

HİSTRİONİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Birçok çevrede hala histerik kişilik bozukluğu olarak adlandırılmaktadır.

Histrionik kişilik bozukluğu dikkati üzerine çekme isteği ve çabaları, olayları büyütmeye, dramatize etmeye, hatta yalan öyküler (mitomani) anlatmaya eğilim; abartılmış duygusal tepkiler ve beden, yüz hareketleri; çabuk etkilenme gibi özellikler bulunur.

Ben-merkezcilik ve özsevicilik eğilimleri fazladır. Kimilerinde baştan çıkarıcı davranışlar (seductive) dikkati çeker. Çabuk arkadaş olur, fakat çabuk reddedilmiş hissederler. Genel olarak yapaylık, oyunculuk, yüzeysellik ilişkilere egemendir.

Cinsellik dışındaki her konu aşırı cinselleştirilir ancak cinsel yaşamlarında derin cinsel korkuları ve kısıtlanmaları vardır.

Şefkat ve sevgi açlığı gösterirler; fakat olgun dengeli ilişkiler kuramazlar. Daha çok kadınlarda görülür.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) İlgi odağı olmadığı durumlarda rahatsız olur

2) Başkalarıyla olan etkileşimi çoğu zaman uygunsuz bir biçimde cinsel yönden ayartıcı ya da baştan çıkartıcı davranışlarla belirlidir.

3) Hızlı değişen ve yüzeysel kalan duygular sergiler

4) İlgiyi üzerine çekmek için sürekli olarak fizik görünümünü kullanır

5) Aşırı bir düzeyde başkalarını etkilemeye yönelik ve ayrıntıdan yoksun bir konuşma biçimi vardır.

6) Gösteriş yapar, yapmacık davranır ve duygularını aşırı bir abartmayla gösterir

7) Telkine yatkındır yani başkalarından ya da olaylardan kolay etkilenir

8) İlişkilerin, olduğundan daha yakın olması gerektiğini düşünür

ÖZSEVER (NARSİSİSTİK)KİŞİLİK BOZUKLUĞU

En güzel, en yakışıklı, en parlak, en başarılı kişi olma hayallerine kendilerini kaptırırlar. Böylesine yoğun narsisistik beklentiler içinde kuşkusuz hayal kırıklıkları, incinmelerde o denli sık olabilir.

Özsaygı sanki hep dışardan gelecek ilgi, beğeni ve onaylarla beslenmektedir.

Eleştiriye dayanamazlar, sürekli övgü beklerler. Bu nedenle görünüş ve davranış hep buları elde etmeye yöneliktir. Beklentileri karşılanmayınca özsaygı çabuk düşer. Kırgınlıklar, bunaltı ve çökkünlükler olabilir.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) Kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşır ( Örn: başarılarını ve yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak bilinmeyi bekler)

2) Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemeleri üzerine kafa yorar

3) "Özel" ve eşi bulunmaz biri olduğuna ve ancak başka özel ya da toplumsal durumu üstün kişilerin( ya da kurumların) kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla arkadaşlık etmesi gerektiğine inanır.

4) Çok beğenilmek ister.

5) Hak kazandığı duygusu vardır: Kendisinin özellikle kayırılacak olduğu bir tedavi biçiminin uygulanacağı beklentileri ya da beklentilerine göre uyum gösterme

6) Kişiler arası ilişkileri kendi çıkarı için kullanır: Kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır

7) Empati (Eşduyum) yapamaz: Başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp tanımlama konusunda isteksizdir.

8) Çoğu zaman başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.

9) Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler

KAÇINAN (AVOİDANT)KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bunlar toplum içinde olumsuz değerlendirilmekten korkan, utangaç, çekingen, kendilerin fazla gözleyen ve nasıl göründüğünü merak eden kişilerdir. Toplumda çirkin, anlamsız görünmekten, yanlış bir şey yapmaktan korkarlar ve heyecanlanırlar. Yüzleri kızarır, elleri titrer ve bular fark edilecek diye endişe ederler.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) Eleştirilecek, beğenilmeyecek ya da dışlanacak olma korkusuyla çok fazla kişiler arası ilişki gerektiren mesleki etkinliklerden kaçınır.

2) Sevildiğinden emin olmadıkça insanlarla ilişkiye girmek istemez

3) Mahçup düşeceği ya da alay konusu olacağı korkusuyla yakın ilişkilerde tutukluk gösterir.

4) Toplumsal durumlarda eleştirileceği ya da dışlanacağı üzerine kafa yorar.

5) Yetersizlik duyguları yüzünden yeni kişilerle aynı ortamda bulunduğu durumlarda ketlenir.

6) Kendisini toplumsal yönden beceriksiz, kişisel olarak albenisi olmayan biri olarak ya da başkalarından aşağı görür.

7) Mahcup düşebileceğinden ötürü kişisel girişimlerde bulunmak ya da yeni etkinliklere katılmak istemez.

BAĞIMLI KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Yalnız başına karar veremeyen, girişim yapamayan, eyleme geçemeyen, sorumluluk alamayan bu kişiler yetişkin çağı doğal beklentileri karşısında bir çocuk gibi çaresiz kalırlar. Yakınlarının karar vermesini girişime geçmesini beklerler. İsteyici ve alıcı tiplerdir; ama vermeyi bilmezler. Örneğin, iş aramak gerekiyorsa, bunu babasından bekler, fakat evdeki ufak işlere de katkıda bulunmak işine gelmez. Sanki başkaları ona borçludur. Kendisi edilgin-bağımlı kalacak, başkaları ona gerekli şeyleri sağlayacaktır. Dikkat edilirse bu tutum ve davranışlar küçük bir çocuğun davranışına benzer. Psikanalitik yayınlarda bu kişilik özelliklerine oral- bağımlılık adı verilir ve oral dönemde saplanma nedeniyle oluşur. Aşırı korunan, aşırı verilen, özerklik ve girişim yetileri kısıtlanarak büyütülen kişilerdir. Yanlarında kendilerine bakan, veren, koruyan, destek olan, karar alan kişiler olmazsa çok güvensiz, tedirgin ve bunaltılı olurlar. Sorumluluk almayı, özerk karar vermeyi, girişimciliği beklemeyen; denettim ve destek sağlayan koruyucu iş yerlerinde uyum yapabilirler.Çocukluk çağında, özerk, bağımsız ve girişken olmayı hem aile içinde, hem okulda desteklemeyen, hatta çok değişik yöntemler ve yasaklarla kısıtlayan toplumumuzda bağımlı kişilik bozukluğunun çok sık görüldüğü düşünülebilir.

Bu kişilik bozukluğu için tanı kriterleri:

1) Başkalarından bol miktarda öğüt ve destek almazsa gündelik kararlarını vermekte güçlük çeker.

2) Yaşamının çoğu önemli alanında sorumluluk almak için başkalarına gereksinir.

3) Desteğini yitireceği ya da kabul görmeyeceği korkusuyla başkalarıyla aynı görüşü paylaşmadığını söylemekte zorluk çeker.

4) Tasarıları başlatma ya da kendi başına iş yapma zorluğu vardır. (böyle bir isteğinin ya da yapacak gücünün olmamasından çok doğru yapıp yapmadığına ya da yeteneklerine ilişkin kendine güveninin yokluğundan ötürü)

5) Başkalarının bakım ve desteğini sağlamak için hoş olmayan şeyleri yapmayı isteyecek kadar aşırıya gider.

6) Kendisine bakamayacağına ilişkin aşırı korku nedeniyle tek başına kaldığında kendisini rahatsız ya da çaresiz hisseder.

7) Yakın bir ilişkisi sonlandığında bir bakım ve destek kaynağı olarak derhal başka bir ilişki arayışı içine girer.

8) Kendi kendine bakma durumunda bırakılacağı korkuları üzerine gerçekçi olmayan bir biçimde kafa yorar.

OBSESİF-KOMPULSİF KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Bu kişilik bozukluğunda şu özellikler bulunur:

1) Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılar, kurallar, listeler, sıralama, organize etme ya da program yapma ile uğraşıp durur.

2) İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmeliyetçilik gösterir.( Örn: kendine özgü aşırı katı ölçüler karşılanamadığı için bir tasarıyı tamamlayamaz)

3) Boş zamanlarını değerlendirme etkinliklerinden ve arkadaşlıklarından yoksun kalacak derecede kendisini işe ya da üretkenliğe adar.(ekonomik gereksinimleri ile açıklanamaz)

4) Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermez.(kültürel ya da dinsel özdeşim ile açıklanamaz)

5) Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz

6) Başkaları, tam olarak kendisinin yaptığı gibi yapmayı kabul etmedikçe görev dağılımı yapmak ya da başkalarıyla birlikte çalışmak istemez.

7) Para harcama konusunda hem kendisine, hem de başkalarına karşı cimri davranır; para, gelecekte ortaya çıkabilecek felaketler için biriktirilmesi gereken bir şey olarak görülür.

8) Katı ve inatçıdır.

Heyecan Türleri

Salı, 06 Kasım 2007

ÇATIŞMA

ÇATIŞMA, psikolojide, birlikte çözülemeyecek iki ya da daha çok güçlü güdünün bir arada ortaya çıkmasıdır. Örneğin bir genç, kendini bir grubun parçası olarak görmek ve arkadaşları gibi davranmak için dansa gitmek isteyebilir. Batı kültüründe, gençler için bu, güçlü bir güdüdür. Ama genç beceriksizce dans ettiği için arkadaşlarının alaylarıyla karşılaşıyor ya da kendisiyle alay edildiğini sanıyor olabilir. Bu durumda, onurunun kırılmaması için, dansa gitmekten kaçınma güdüsü de ortaya çıkacaktır. Genç, ikilem içindedir; gitse de, gitmese de sıkıntı duyacaktır. Bu durum yaklaşma- kaçınma çatışması olarak adlandırılır. Psikolojik olarak, güdülenme sağlayan bir uyarandaki azalma bir başkasının güçlenmesini birlikte getirirse çatışma ortaya çıkar, böylece yeni bir uyum sağlaması gerekir.

Bütün çatışmalar aynı ölçüde rahatsız edici değildir. Çekici ve uygun iki iş arasında seçim yapmak zorunda kalan bir genç örneğinde olduğu gibi, iki istenen durumun yol açtığı çatışma (yaklaşma-yaklaşma çatışması), kararsızlığa yol açsa da, çok ender olarak büyük bir sıkıntı yaratır. İki tehlike ya da tehdit arasındaki çatışma (kaçınma-kaçınma çatışması) çoğunlukla daha rahatsız edicidir. Örneğin, insan işinden nefret edebilir, ama işsiz kalmaktan da korkar. Bir gereksinim ile bir korku arasındaki çatışma daha çok güçlü olabilir; hem annesine bağımlı olan, hem de kendisini istemediği ve cezalandırdığı için ondan korkan çocuk örneğinde olduğu gibi. Güçlü bir tehdit ya da korku içeren çatışmalar kolay çözümlenmez; kişinin çaresizlik ve bunaltı duymasına yol açarlar. Ardından gelen uyum çabaları da, gerçek sorunun çözümünden çok bunaltının giderilmesine yöneliktir.

Çatışmalar, çoğunlukla bilinçdışıdır; kişi, rahatsızlık duygusunun nedenini açık biçimde tanımlayamaz. Korku ve düşmanlık gibi pek çok güçlü tepi, kültürel kabul görmediğinden, çocuk kısa sürede bunları kendisine bile açıklamamayı öğrenir. Çatışma böyle, tepileri de birlikte getirdiğinde, kişi duyduğu bunaltının nedenini bilemez. Bu durumda, sorununu akılcı biçimde ele alamaz.(Ana Britannica 6. cilt, s.333)

Belirli bir konuda karar vermede zorluk çekmeye, gerginleşmeye başlayan kişi, büyük bir olasılıkla, çatışma içindedir. Bu kişi, biraz sakinleşip iç dünyasını gözleyebilirse, birbiriyle çatışan güdülerinin farkına varabilir. Birey, çatışmasının temeline ulaşıp, birbiriyle çatışan güdülerin farkına vardıktan sonra, karar verme sürecini daha akıllıca ve daha kolayca yapabilir. Karar verme süreci, çatışmanın türüne göre de değişir. Birbirinden farklı türden çatışmalar vardır ve her türlü çatışma, kendine özgü sorunlarla beraber gelir. (Cüceloğlu Doğan,insan ve davranışı s.282)

KAYGI

Ne olduÄŸu belirsiz, niteliÄŸi kestirilemeyen bir fenalık duygusu halinde ortaya çıkan hoÅŸ olmayan duygu. Korku gibi kaygı (iç daralması,bunaltı da denir) da, bedensel bir rahatsızlık durumuna yol açabilir; ama korkudan, belirli bir nedeni bulunmamasıyla ayırt edilir. kaygıya neden olan, kiÅŸi için gizli bir ÅŸey, bilinmeyen bir durumdur. Kaygının nedeni bilindiÄŸi halde tedirginlik duygusunun sürdüğü duruma, ‘tasa’ adı verilir.

Kaygı birçok belirtiyle kendini gösterir; bunların çoğu beden rahatsızlıkları biçimindedir: Hızlı ya da şiddetli çarpıntı; soluk alma güçlüğü ya da soluksuz kalma; titreme;terleme;ağız kuruması; göğüste sıkıntı;avuçların terlemesi;baş dönmesi;halsizlik;iç bulantısı;uykusuzluk;vb.(Grolıer İnternational Americana Ansiklopedisi,8.cilt, s. 331)

Heyecanların nedenlerini bireyin çevresini algılayış tarzından ayırmak olanaksızdır. Belirli bir ortam içinde kendisini güven altında ve huzurlu hisseden bireyde korku, ya da kaygı olmaz. diğer yandan aynı çevredeki başka biri, çevreyi tehlikeli bulabilir ve bu algılamayla ilgili heyecanları yaşayabilir. Hangi sosyal ortamın nasıl algılanacağını içinde yetiştiğimiz kültür bize öğretir. Bu nedenle, hangi ortamın hangi tür kaygı yaratacağı bir kültürden diğerine farklı olabilir. Ancak bütün toplumlar için geçerli bazı genellemeler yapmak olanağı vardır. Bu genellemeler, kaygı duygusunun ortaya çıkmasına yol açan ortamlardaki bazı ortak yönleri belirtir.

(1) DesteÄŸin çekilmesi : Fatih’in annesi, babası, kardeÅŸi Hatice, evdeki odası, çalışma masası, komÅŸuları,arkadaÅŸları,evdeki köpek, kedi onun yaÅŸamının bir parçasıyken, birdenbire kendisini yabancı bir ÅŸehirde, yabancı bir evde, aile akraba, arkadaÅŸ ve tanıdıklarının hepsinden uzakta bulur. Yeni çevresinde ÅŸimdiye kadar alışagelmiÅŸ olduÄŸu ‘destekler’ yoktur. AlışagelmiÅŸ çevrenin ortadan kalktığı böyle durumlarda insanlar kaygı duyar.

(2) olumsuz bir sonucu bekleme : pek hazırlanmadan sınava girme, trafik cezasının belirleneceği trafik mahkemesinde duruşmayı bekleme gibi olumsuz sonuçların çıkacağı durumlarda kaygı duyarız.

(3) İç çelişki : inandığımız ve önem verdiğimiz bir fikirle, yaptığımız davranış arasında bir çelişki ortaya çıktığı zaman kaygı türünden bir gerginlik duyarız.

(4) Belirsizlik :Gelecekte ne olacağını bilmemek insanlar için en belli başlı kaygı nedenlerinden biridir. İlerde olumsuz türden olayların olacağını bilmek, ne olacağını hiç bilmemeye yeğlenir. Tarih içinde insanoğlunu düşünmeye ve keşfetmeye iten nedenlerden biri belirsizliği kaldırmak güdüsü olmuştur.

Kaygının yararlı veya zararlı olduğunu anlayabilmek için iki faktörü bilmemiz gerekir: (1)kaygının derecesi ve (2) başarmayı amaçladığımız görevin zorluk düzeyi. Kaygının şiddeti ve bizim başarmak istediğimiz görevin zorluk derecesi, kaygının yararlı ya da zararlı olduğunu belirler. Zor bir fizik problemini anlayarak çözümleme gibi, oldukça karmaşık bilişsel işlemleri içeren bir görevi başarma durumunda, kaygının zararlı olduğu gözlenmiştir. Öte yandan, belirli nesneleri önceden belirlenmiş gruplara seçtirme gibi, basit bir işlemi gerektiren durumlarda orta derecedeki kaygı, göreve daha erken başlamada ve daha erken bitirmede yararlı bulunmuştur. (Cüceloğlu Doğan , İnsan ve Davranışı, ss.277,278)

Psikanaliz kuramı. Psikanalizde iki çeşit kaygı ayırt edilir. Travma kökenli kaygı, işaret kaygısı. Travma kökenli kaygı aşırı uyarılmanın sonucudur. Olaylar, zihnin kavrayabileceğinden daha hızlı bir biçimde gelişir; bu da bir bunalım duygusu yaratır. Freud, doğumun her bebekte bir travma kökenli kaygı durumuna yol açtığını ve bu doğum travmasının, daha sonraki kaygılar için model haline geldiğini ileri sürmüştür.

İşaret kaygısının, kişinin, travma kökenli kaygısının çözülmesine karşı duyduğu korunma gereksinmesinden kaynaklandığı ileri sürülmüştür.

Öğrenme kuramı. Öğrenme kuramında kaygı, hem öğrenilmiş işaretlere bir yanıt, hem de bir davranış dürtüsü ya da güdüleyicisi olarak görülür. Öğrenme kuramcılarının büyük bir bölümü, kaygının acıya tepkiden kaynaklandığını öne sürerler. Buna göre, kaygı, acı üretmiş olan durumların kaynağını ya da kaynaklarını ortadan kaldırmakla ya da bunlardan sakınmakla azaltılabilir.

Bilişsel kuram. Ruh hekimleri, yakın dönemde dikkatlerini kaygının denetim altına alınmasında, kaygının kökeni olarak bilişimin rolü üstünde toplamışlardır. Bilişsel kuramlar, değerlendirmeye ve duygusal yanıtı yoğunlaştıran, çoğu zaman da fark edilmeyen iç diyaloğa ağırlık verirler.

Fizyoloji kuramı. Bazı kiÅŸilerin biyokimyasal olarak ‘panik nöbetleri’ diye adlandırılan aşırı kaygı türlerine yatkın olabileceklerine iliÅŸkin kanıtlar ortaya konmuÅŸtur. PaniÄŸi yatıştıran bazı ilaçlar, kaygının fizyolojik olarak anlaşılabileceÄŸi umudunu doÄŸurmuÅŸtur; bununla birlikte, bunun :-):-):-):-)bolizma yolları bilinmemektedir.(Grolıer İnternational Americana Ansiklopedisi, ss.331,332)

ENGELLENME

Bir canlının, fizyolojik ya da toplumsal bir gereksiniminin doyurulmasını önleyen bir durum ya da eylemle karşı karşıya kalması. Doyurulması gereken bir gereksinim ya da eksiklik duygusu canlıda bir dürtü yaratır; dürtünün amacı, bu eksikliği gidermek ve doyuma ulaşarak haz almaktır. Bu amacın engellenmesi bireyin davranışlarını değişik biçimlerde etkileyebilir; örneğin böyle bir engel ya bireyin amaca yönelik tepkilerine ket vurur ya da tam tersine bu tepkileri güçlendirir; bazen de canlının, engelleyici uyaranlardan kaçınmayı ya da bu tür uyaranların üstesinden gelmeyi öğrenmesini sağlar.

Engellemenin kaynağı iç ya da dış etkenlerdir. Bireyin zihinsel ya da fiziksel yetersizliği, özellikle kendi yeteneklerini aşan amaçlara yöneldiğinde bir engellenme nedeni olabilir; çocukluk çağından kalma aşılmamış sorunlar, kişinin benliğine sinmiş yasaklar ve korkular da engellenmeyle sonuçlanan iç etkenlerdir. Toplumsal ilişkilerdeki engellenme ise, genellikle toplumun koyduğu yasaklar gibi birtakım dış etkenlerden kaynaklanır.

Engellenme, ya güdülemin giderek yoğunlaşmasına, ya engel karşısında çaresiz ve etkisiz kalarak geri çekilmeye ya da başkalarına yönelmiş öfke ve saldırganlığa yol açabilir. Bazen de, bireyi sorunlarına yeni çözümler bulmaya iterek, toplumsal açıdan yapıcı sonuçlar doğurur. Dürtülerin azalması kuramına göre engellenme bir bireyin dürtü düzeyini yükselttikçe, birey, engelleyici uyarandan kaçınmasını sağlayan yeni bir tepki öğrenecek, böylece dürtü düzeyi düşecektir. Bu nedenle engellenme, öğrenmeyle yakından ilintilidir. (Ana Britannica, 8. Cilt, s.193)

Kaygı ve engellenme çoğu kez bir arada olabilir. Kaygı daha çok geleceğe dönük, bir durumun veya davranışın ortaya çıkaracağı sonuçla ilgilidir ve bireyin kendisini muhtemel olumsuz bir durumdan korumasına yöneliktir. Engellenme, kızgınlık ve saldırganlık duygularının ağır bastığı bir süreçtir. Örneğin sınava gecikme durumunda olan bir öğrenci, büyük bir olasılıkla hem kaygı, hem de engellenme duyar.

Ancak iki duygu birbirinden farklıdır. Sınavda başarılı olup olmayacağını düşünerek kaygılanan öğrenci, kendisini uyandırmadığı için arkadaşına, çalar saati kurmadığı ve yanına kalem almadığı için de kendisine kızar. Kızgınlık duygusu mantıklı olmak zorunda değildir ve kendisine kasıtlı olarak herhangi bir kötülük yapmayan kişilere, hatta durumlara dahi uygulanır. Örneğin, sınava geciken öğrenci otobüsün bir iki dakika beklememesine, dolmuş durağındaki kuyruğun uzunluğuna, kaza yapan arabanın şoförüne kızabilir. Böyle durumlarda hem kaygı, hem de engellenme beraberce hissedilebilir.

Engellenmeye bireyler deÄŸiÅŸik tepkilerde bulunurlar. Bazı kimseler saldırgan olurken, bazıları içlerine kapanabilir; bazıları kendisini karamsarlığa bırakır, bazılarıysa ‘batı balık yan gider’ anlayışıyla hiçbir ÅŸeye önem vermeyebilirler. Engellenmeyi ortaya çıkaran üç temel neden vardır. Bunlar: (1) gecikme, (2) önleme ve (3) çatışma olarak üç grup içinde toplanabilir.

Gecikme Engellenmesi

Engellenme duygusunun temelinde bulunduÄŸumuz ortamda neyin ne zaman olacağına dair beklentilerimiz önemli bir rol oynar. çoÄŸu zaman bu beklentilerin farkında deÄŸilizdir. Öngörülen süre içinde beklediÄŸimiz olay olmazsa engellenme duygusuna kapılırız. Bir grup arkadaşın otobüsle bir gezi yapmasından bir örnek verilebilir. Diyelim ki, gezide otobüsün sabah ‘erken’ hareket etmesine, yolda bazı turistik yerlerde mola vermesine ve amaçlanan ÅŸehre akÅŸam saat 6’da varmasına karar veriliyor. Gezi grubundaki kiÅŸilerden biri o sabah geç uyanmış ve otobüse 45 dakika geç gelmiÅŸtir. Geç kalan beklendiÄŸi için yolda verilecek bazı turistik molalar iptal etmek zorunda kalınıyor. Geç kalan kimseyi beklerken hissedilen duygu engellenmedir.

Önleyici Engellenmesi

Bir amaca ulaşmayı önleyen, engel olan nedenler şu üç grupta toplanabilir1) Nesnel önleyiciler veya olaylar; (2)sosyal ve yasal önleyiciler; (3)kişiden kaynaklanan önleyiciler. (4)çatışma.

(1)Nesnel önleyiciler ya da olaylar : Evinize girmek istiyorsunuz, ne var ki evin anahtarını dairede unuttuğunuzdan kapıyı açamıyorsunuz. Sevdiğiniz kimse başka şehirde oturuyor, onu her görmek istediğinizde 8 saatlik otobüs yolculuğu yapmak zorundasınız. Yeni aldığınız eve taşınmak için hazırlanırken ev yanıyor ve yeni evinizde oturamıyorsunuz. Yukarıda anlatılan engellenme duygularının temelinde kapı, uzaklık ve yangın gibi fiziksel nesne ve olaylar yer alır.

(2)Sosyal ve yasal önleyiciler: Üniversitede tanıştığı yabancı uyruklu bir kıza aşık olan genç, ana-baba ve bütün tanıdıklarının itirazıyla karşılaşıyor. Kendi baÅŸlarına yazlık evlerinde rahat sakin bir tatil yapmak isteyen büyükbaba ve büyükanne, kızlarının ve oÄŸullarının kendileriyle kalmak istemelerine ‘hayır’ diyemiyorlar. Bu örneklerde bir sosyal deÄŸer, gelenek, veya anlayış engellenmenin temelinde yatar.

(3)Kişiden kaynaklanan önleyiciler: Bazı engellenmeler gerçekçi olmayan beklentilerden doğar. Kısa boylu olduğu halde profesyonel basketbolcü olmak isteyen genç, kendini engellenme duygusuna kaptırır. Önemli konularda karar vermeden önce, beklentilerin gerçekçi olup olmadığına bakılmazsa, engellenme duygusu kaçınılmaz olur.

Engellenme duygusunun önemli nedenlerinden biri de çatışmadır. Çatışma kendi başına önemli bir konu olduğu için yukarıda ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. (Cüceloğlu Doğan, İnsan ve Davranışı, ss.279,280,281)

Gelişimi Etkileyen Faktörler

Salı, 06 Kasım 2007

GeliÅŸim;

kalıtım ve çevrenin etkileşmesi sonucu ortaya çıkar.Bu gelişimi kalıtım mı,yoksa çevre mi daha çok etkiler sorusunu ortaya atar.Örneğin;çocuğun ana babasından birine benzemesi kalıtımın daha fazla etkili olduğunu,çocuğun dil gelişiminde ve toplumsal davranışlarında çevrenin daha fazla etkili olduğunu gösterir.

Kalıtım

Annenin yumurtası ile babadan gelen spermin döllenmesi sonucu “zigot” oluÅŸur ve insan yaÅŸamı baÅŸlamış olur.Her hücre gibi,döllenmiÅŸ hücrenin de baÅŸlıca üç kısmı vardır.(1)Çekirdek, (2)Protoplazma, (3)Zar. Kalıtım bakımından önemli olan çekirdektir.ÇekirdeÄŸin içerisinde kromozom vardır.Yumurta ve spermde bulunan 23’er adet kromozomun birleÅŸmesiyle zigotun çekirdeÄŸinde 46 adet kromozom bulunur.Bir kromozomda 20.000 gen vardır.Genlerin yapıtaşı DNA aminoasitleridir. Bütün kalıtımsal özelliklerle ilgili kodlar DNA’dadır.Yüzlerce yumurta ve spermden sadece bir tanesi döllendiÄŸinden dolayı aynı anne ve babadan farklı özellikte çocuklar doÄŸar.

Annenin cinsiyet kromozomu “X”, babanın cinsiyet kromozomu “X” ve “Y”dir.DiÅŸinin (X)’i erkeÄŸin (Y) kromozomu birleÅŸince (XY) kromozomlu erkek,diÅŸinin (X)’i erkeÄŸin (X)’i birleÅŸince (XX) kromozomlu kız birey oluÅŸur.

Genotip ve fenotip canlının kalıtımsal yapısını tanımlar.Genotip canlının ana babasından kalıtımla sahip olduÄŸu genetik kodlamaların genelidir. Fenotip kiÅŸinin genotip ‘inin göstergesidir.

Hormonlar :Endokrin bezlerinden salgılanan hormonlar kan ile vücuda yayılır.Vücut büyüklüğünü,iç dengeyi ve üremeyi sağlar.Büyüme ve gelişmeyi ayarlar.

Hipofiz Bezi :Hipofiz hormonları diÄŸer endokrin bezlerinin salgılarını denetler. “Somototropin” hormonu büyüme çağından sonra fazla salgılandığında el ayak ve kafa tası kemikleri fazla büyür.Bu anormallik akromegalidir.

Tiroit ve Paratiroit Bezi : Tiroksin hormonu vücut :-):-):-):-)bolizmasını düzenler.Küçük yaÅŸlarda fazla salgılanması “kretenizm” denilen cücelik ve zeka geriliÄŸine sebep olur. EriÅŸkinlerde az salgılanırsa :-):-):-):-)bolizma yavaÅŸlar ve vücut ısısı düşer. Paratiroit bezi vücudun fosfor dengesini, kemiklerin geliÅŸmesini, kasların ve sinir sisteminin çalışmasını etkiler.

Böbrek Üstü Bezleri : Kortizol;kan şekerini arttırır,karbonhidrat,protein ve yağı düzenler. Adrenalin ve Nöradranalin;heyecan ,korku,sinirlenme ,üzüntü vs. gibi olaylarda salgı artar.Kandaki seviye artar,kalbin atışı hızlanır,kan basıncı yükselir.Nöradranalin ise etkilerin etkisini azaltır ve fazla yorulmamayı sağlar. Adrenal Eşey Hormonu;fazla çalışırsa erkeklerde erken ergenliğe girme,kızlarda ise ses kalınlaşır,sakal çıkar,erkeksi özellik görülür.

Eşeysel Bezler işilerde çift yumurtalık ergenlik dönemine ulaştığı östrojen ve progesteron hormonları salgılar.Östrojen ses gelişimini,üreme organlarının gelişimini,dişiye özgü vücut yapısını kazandırır.Progesteron gebeliğe hazırlar. Erkeklerde testeron hormonu ile sakal,bıyık çıkması,sesin kalınlaşması,kemiklerin gelişmesi ve kasların yapısını belirler.

Çevre

Doğum öncesi ve doğum sonrası gelişimi etkileyen çevre faktörleri kalıtım bağlamında sahip olan özelliklerin ortaya çıkmasını sağlarlar.

Hastalık :Anne hamileyken şeker hastalığı,yüksek tansiyon,şişmanlık gibi :-):-):-):-)bolizma hastalıklar geçirirse ölü doğum ve düşüklere sebep verir.Eğer kızamık,grip,suçiçeği gibi hastalıklar geçirirse sağır,kör,geri zekalı,kalp rahatsızlığı olan bebekler doğar.

Kimyasallar ve Çevre Kirliliği oktor denetimi dışında kullanılan muhtelif ilaçlar,sigara ,çevre kirliliği düşük kilolu ve düşüklere sebep olur.

Beslenme: Annenin kötü beslenmesi fetüs’ü olumsuz etkiler.

Stres :Anne hamileyken stres,aşırı uyarılma,aşırı heyecan ve korku yaÅŸamışsa fetüs’te damak ,dudak geliÅŸimini aksattırır.Düşük kilolu,sinirli ve sindirim sorunları olan bebekler doÄŸar.

GeliÅŸimi etkileyen dış etkenler;özdeksel(maddi) ve tinsel(manevi) olmak üzere iki büyük kısım’a ayrılır.Özdeksel olarak aldığı besin önemlidir. ÇocuÄŸun özellikle ilk yaÅŸlarda iyi besine gereksinmesi vardır.Et,süt,yumurta gibi hayvansal besinler çocuÄŸun beslenmesinde büyük rol oynar.

Vitaminler bedenin en önemli organı olan iç salgı bezlerinin çalıştırıcılarıdır.Bunlar sebzelerden ve meyvelerden alınır. A vitamini görme işinin olması için; B vitamini sinir sisteminin sağlığı için; C vitamini bedenin hastalıklara karşı direncini arttırmak için; D vitamini kemiklerin sertleşmesini sağlamak için gereklidir.

Tinsel etkiler ;üzüntü ve kaygı gibi duygu ve coşku halinde kişinin iştahı etkilenir.İştahın azalması bedenin zayıflamasına sebep olur.

Diğer Faktörler

Yetiştiği kültür,akrabaları,ailesi,arkadaş çevresi,okulu,ana baba tutumu, doğum sırası, cinsiyet, göç olgusu, boşanmalar.

Anne ve babanın özgeçmişleri ve kendi anne babalarının tutumları onların davranışlarını etkiler. Otoriter aileler çok baskıcı olabilir ve çok hoşgörülü ailelerde vardır bunlar çocuğu etkiler.

Fenomonolojik Yaklaşım

Salı, 06 Kasım 2007

FENOMONOLOJİK YAKLAŞIM

Fenomonolojik yaklaşımın odak noktası öznel deneyimdir. Bu yaklaşım, bireyin kiÅŸisel dünya görüşüyle ve olayları yorumlamasıyla –bireyin Fenomonolojisiyle ilgilenir. Olayları ya da fenomenleri, hiçbir ön kavram ya da kuramsal düşünceyi empoze etmeksizin, birey tarafından yaÅŸandığı gibi anlamaya çalışır. Fenomonolojik yaklaşımı benimseyen psikologlar, insanların eylemlerini gözlemlemeye oranla, onların kendilerini ve dünyalarını nasıl gördüklerini inceleyerek insan doÄŸası hakkında daha çok ÅŸey öğrenebileceÄŸimize inanmaktadırlar. İki insan, aynı duruma tepki olarak birbirlerinden oldukça farklı davranabilmektedir; ancak, her birinin aynı olayı nasıl yorumladığını öğrenerek davranışlarını tamamıyla anlayabiliriz.

Davranıştan çok içsel zihinsel süreçlere önem vermesiyle fenomonolojik yaklaşım bilişsel yaklaşıma benzemektedir. Bununla birlikte, incelenen sorunların türü ile bunların incelenmesinde kullanılan yöntemlerin bilimselliği açısından büyük bir fark söz konusudur. Bilişsel psikologlar, öncelikle bireylerin olayları nasıl algıladıkları ve bilgiyi nasıl kodlayıp, sınıflandırıp, bellekte temsil ettikleriyle ilgilenmektedirler; algıyı ve belleği etkileyen değişkenleri belirlemeye ve davranışı kestirebilmek için, zihnin çalışma tarzını açıklayacak bir kuram geliştirmeye çalışırlar. Fenomonolojik yaklaşımı benimseyen psikologlar ise, kuram geliştirmek ya da davranışı kestirmekten çok, bireyin içsel yaşamlarıyla deneyimlerini anlamak uğraşı içindedirler. Örneğin, kişinin benlik kavramıyla, benlik değerine ilişkin duygularıyla ve benlik bilinciyle ilgilenmektedirler.

Fenomonolojik yaklaşımı benimseyen psikologlar, davranışın bilinçdışı itkilerle (psikanalatik kuramlar) ya da dış uyaranlarla (davranışçılık) denetlendiÄŸi yolundaki kavramı reddetme eÄŸilimindedirler. Denetimimiz dışındaki güçlerin bizi zorladığı eylemleri yapan varlıklar olduÄŸumuza deÄŸil, kendi yazgımızı denetleyebilen etkin kiÅŸiler olduÄŸumuza inanmayı yeÄŸlemektedirler. Bizler, kendi yaÅŸamlarımızın mimarıyız, çünkü her birimiz özgür bir bireyiz: Seçim yapmakta ve hedeflerimizi belirlemekte özgür, bu nedenle de seçimlerimizden sorumlu bireyleriz. Bu, özgür irade –gerekircilik (determinizm) karşıtlığı konusudur. Fenomonolojik yaklaşımı benimseyen psikologların bu konudaki fikirleri, Kierkegaard, Sartre ve Camus gibi varoluşçu filozofların dile getirdiÄŸi fikirlere benzemektedir.

Özgür iradenin yanı sıra, kendini gerçekleştirme güdüsü gibi insanları hayvanlardan ayıran niteliklere önem vermeleri açısından, bazı fenomonolojik kuramlara insancıl kuramlar da denmektedir. İnsancıl kuramlara göre, bir bireyin başlıca güdüsel gücü, gelişmeye ve kendini gerçekleştirmeye yönelik eğilimidir. Hepimizin, potansiyelimizi en son noktasına kadar geliştirmek ve şu an bulunduğumuz yerden öteye gitmek gibi temel bir gereksinimi vardır. Her ne kadar çevresel ve toplumsal engeller yolumuzu tıkıyorsa da, en doğal eğilimimiz potansiyelimizi gerçekleştirmektir. ( Royce ve Mos, 1981).

KiÅŸinin potansiyelinin geliÅŸtirilmesinde verdiÄŸi önem nedeniyle insancıl psikoloji, etkileÅŸim gruplarıyla, deÄŸiÅŸik türde “bilinç alanını geniÅŸletme” yöntemleriyle ve mistik deneyimlerle yakından baÄŸlantılıdır. Gerçekten de bazı hümanistler, yöntemlerinin insan doÄŸasını anlama çabasına yararlı hiçbir katkı saÄŸlamayacağını iddia ederek bilimsel psikolojiyi reddetmektedirler.

İnsancıl görüş, psikolojinin laboratuarda, yalıtılmış davranış birimlerini incelemek yerine, dikkatini insanlığın sorunlarına yöneltmesi gerektiÄŸi yolundaki uyarısıyla önemli bir noktanın altını çizmektedir. Ne var ki, günümüzün hayli karmaşık toplumunun ortaya çıkardığı zor sorunları, bilimsel araÅŸtırma yöntemleriyle ilgili öğrendiÄŸimiz her ÅŸeyi göz ardı ederek çözebileceÄŸimiz fikrini savunmak gerçekten de yanlıştır. Bu konuyla çok yakından ilgilenen bir psikologun da belirttiÄŸi gibi “bilimselliÄŸi gözden çıkaran insancıl bir psikolojiyi destekleyemeyeceÄŸimiz gibi insani kaygıları bir yana bırakan bilimsel bir psikolojiyi destekleyemeyiz.”(Smith, 1973)1

Fenomen kendini ve dış dünyayı kendine özgü bir biçimde algılayan bir kişinin öznel yaşantısına verilen isimdir. Bireyin davranışını ve çevre koşullarını ne de organizmadaki biyolojik dürtüler, istekler gereksinimler belirler: Bireyin davranışını biçimlendiren en önemli etken onun kendini ve çevreyi o andaki anlamlandırış biçimi, başka bir deyişle bireyin o andaki fenomenidir.

Her iki yaklaşım da bireyin içinde oluşan süreçlere ağırlık verdiğinden, okuyucu, daha önce incelediğimiz bilişsel yaklaşımla şimdi incelemekte olduğumuz fenomonolojik yaklaşım arasındaki farkın ne olduğunu açıklıkla göremeyebilir. Bilişsel yaklaşım, bireyin bilişsel süreçlerini deneysel yoldan incelemeyi amaçlar: duyum, algılama, bellekle ilgili süreçler, düşünme, problem çözme ve benzeri gibi alanlara düzenli ve deneysel gözlemlerle insan zihninin işlevsel bir modelini oluşturmaya uğraşır. Fenomonolojik yaklaşım bireyin öznel yaşantısına önem verir, onun dışında başka hiçbir veri tanımaz.

Fenomonolojik yaklaşımı benimsemiş psikologlarca deneysel yöntem bireyin tümlüğünü görebilme yeteneğinden uzak, son derece sınırlı bir yöntemdir. İnsan davranışını etkileyen, ona yön veren en önemli etkenleri deneysel yöntemle inceleme olanağı yoktur. Deneysel yöntemle elde edilen bilgiler, bütünden kopuk parça parça bilgiler olup, bireyin tümünü anlamaya götürmezler. İnsanı anlayabilme için, onun yaşamında neyin anlamlı olduğunu, neyi gerçekleştirmeye çalıştığını, bir başka deyişle onun fenomenini anlamamız gerekir.

Fenomonolojik yaklaşım görüşünü benimsemiş psikologlar edebiyat ve güzel sanatların her dalının, insanın doğasını anlamada bir fenomen alanı olarak kullanırlar ve daha öncede belirttiğimiz gibi, deneysel çalışmalardan uzak dururlar.

Fenomonolojik yaklaşım modern psikolojiye bir katkı olarak kabul edilmekle beraber, günümüz psikologları, psikoloji biliminin bilimsel yöntemlerle ilerleyebileceği yönündeki inançlarını devam ettirirler. Bazı psikologlar, Fenomonolojik yaklaşımdan vazgeçmeden deneysel veriler toplamının mümkün olduğuna inanır ve veri toplama çabasını sürdürürler

Anksiyete Bozukluk Hakkındaki Herşey.

Salı, 06 Kasım 2007

ANKSİYETE BOZUKLUKLARI

GİRİŞ

Sıkıntı, bunaltı, endişe, kaygı, dilimizde anksiyete karşılığı olarak kullanılan kelimelerdir. Hastalar bu durumu "kötü bir şey olacakmış hissi", "hoş olmayan bir endişe hali" ya da "nedensiz bir korku" şeklinde ifade ederler. Psikiyatrik açıdan anksiyete, somatik belirtilerin de eşlik ettiği, normal dışı, nedensiz bir tedirginlik ve korku hali diye tanımlanabilir. Kişi huzursuzdur, kötü bir şey olacağından endişe etmektedir, ancak bu durumu açıklayacak nesnel bir tehlike ya da tehdit kaynağı gösterememektedir.

Anksiyete, korkuya benzer bir duygu olmakla birlikte, anksiyeteyi ortaya çıkaran uyaran korkudaki kadar net değildir. Korku, güvenliği tehdit eden ya da etmesi muhtemel bir tehlike karşısında yaşanan bir tepkidir. Günlük yaşamda korku ile anksiyeteyi ayırmak kolay değildir. Örneğin, kötü davranan bir yönetici karşısında yaşanan tedirginliğin korku mu, yoksa yöneticiye duyulan öfke duygusunu kontrol etme çabasının yarattığı anksiyete mi olduğunu belirlemek her zaman mümkün olmayabilir. Korkunun aşırı olmasına ise fobi denmektedir.

Anksiyete sık yaşanan bir duygudur ve her zaman bir hastalık belirtisi olarak düşünülmemelidir. Okulun ilk gününde, özel biri ile yaşanan ilk randevuda ya da yeni ve değişik bir etkinliğin başlangıcında anksiyete duyulması normaldir.

Normal anksiyetenin organizmayı uyarıcı, koruyucu ve motive edici özellikleri vardır. Kişinin yaralanma, acı, cezalandırılma, ayrılık, düş kırıklığı gibi durumlara karşı kendisini hazırlaması anksiyetenin uyarıcı, tedbir alması ve eğer olumsuzluklar yaşanırsa daha kolay atlatması koruyucu ve başarısız olma endişesi ile daha çok çalışmaya sevk etmesi ise motive edici özelliklerine verilebilecek örneklerdir.

Uyaranın şiddeti ile ortaya çıkan anksiyete uyumlu değilse, zamanla azalmak yerine değişmiyor ya da şiddetleniyorsa, klinik tabloya ağırlıklı olarak anksiyetenin fiziksel belirtileri hakim ise, anksiyeteye katlanılamıyor ve işlevsellik bozuluyorsa, kişi kendi, kendine tedavi çabasında ise anksiyete patolojik hale gelmiş demektir.

ETİYOLOJİ

I-PSİKOLOJİK TEORİLER

a) Psikoanalitik Teoriler: Psikoanalitik kurama göre anksiyetenin, altbenlikteki (id) doyum bekleyen dürtülerin benliğe (ego) yaptığı uyarı sonucu ortaya çıktığına inanılmaktadır. Altbenlikte bulunduğu düşünülen cinsellik ya da saldırganlık dürtüleri, zaman zaman şiddetlenerek doyum için benliğe baskı oluştururlar. Bazen dürtüler çok şiddetlidir ya da kabul edilemez nitelikler taşır, bazen de dürtüler olağan şiddette olmasına karşın benlik çok güçsüzdür ve hiçbir şekilde doyum sağlayabilecek kapasitede değildir. Her iki durumda da altbenlik ile benlik arasında bir uyumsuzluk meydana gelir ve bu uyumsuzluk kendisini anksiyete olarak gösterir.

Analitik kuram anksiyeteyi, kaynaklandığı psikoseksüel geliÅŸim dönemlerine göre 4’e ayırmaktadır. İd, seperasyon, kastrasyon ve üstbenlik (süperego) anksiyetesi. DoÄŸumu izleyen erken dönemlerde, çaresiz ve tam bağımlı bebeÄŸin ihtiyaçları doÄŸrultusunda tüm vücudunun katılımı ile gösterdiÄŸi anksiyete id anksiyetesidir. EriÅŸkinde kontrolünü kaybetme ya da çıldıracakmış gibi olma korkusu ÅŸeklinde kendisini gösterir. Biraz daha büyümüş ancak ödipal döneme henüz girmemiÅŸ bebeÄŸin sevgi objesinden ayrıldığında ya da sevgi objesinin istekleri doÄŸrultusunda davranamadığında yaÅŸadığı kaybetme duygusu, seperasyon anksiyetesi olarak tanımlanır ve eriÅŸkinde sevilen kiÅŸilerin ya da sevgilerinin yitirilmesi konusunda endiÅŸe duyma ÅŸeklinde klinik görünüm verir. Cinsel dürtülerin yoÄŸunlaÅŸtığı ödipal dönemde, cinsel organa zarar geleceÄŸi fantazilerinin yaÅŸattığı sıkıntı kastrasyon anksiyetesi diye adlandırılmaktadır. KiÅŸideki latent homoseksüalite düşünceleri ile yetilerini yitirme ve hastalık korkusu kastrasyon anksiyetesi ile iliÅŸkilidir. Üstbenlik geliÅŸiminin tamamlandığı puberte öncesi dönemde, çocuÄŸun kurallar dizgesi ile çatıştığında yaÅŸadığı sıkıntılar üstbenlik anksiyetesi olarak tanımlanmaktadır. EriÅŸkin kiÅŸinin yanlış olduÄŸunu düşündüğü davranışlarından dolayı yaÅŸadığı suçluluk duyguları ya da yanlışının herkes tarafından fark edileceÄŸi yönündeki endiÅŸeleri üstbenlik anksiyetesi ile iliÅŸkilidir.

Psikoanalitik kurama göre, gelişimin patolojik seyrettiği evrede kişide çeşitli fiksasyonların oluşacağına ve erişkinlikte bu fiksasyonları çağrıştıran olaylar karşısında anksiyete yaşanacağına inanılmaktadır. Ortaya çıkan anksiyetenin yukarda belirtilen anksiye tiplerinden hangisi olacağını belirleyen faktör de, fiksasyonların gerçekleştiği psikoseksüel gelişim evresidir.

Ortaya çıkan anksiyete benliğin savunma mekanizmaları ile yok edilmeye çalışılır. Her zaman ilk olarak bastırma (represyon) savunma mekanizması devreye girer ve yeterli olduğunda sorun kalmadı demektir. Ancak bastırma savunma mekanizmasının yetmediği durumlarda, benliğin bütünlüğünü korumak için yer değiştirme, yalıtma, yapıp bozma gibi diğer savunma mekanizmaları da devreye girer ve kullanılan savunma mekanizmalarının tipine göre çeşitli anksiyete bozuklukları ortaya çıkar. Örneğin, bastırma mekanizmasının üstesinden gelemediği ve benliğin kabul edemeyeceği bir iç çatışmanın oluşturduğu anksiyete, yer değiştirme mekanizması ile hayvan korkusu şeklini alabilir ve klinikte özgül fobi dediğimiz bir hastalık tablosu olarak kendini gösterir. Yine aynı şekilde, yardımsız kalınabileceği endişesi ile bir takım mekanlarda bulunmaktan korkmanın (agorafobi) küçük yaşlarda yaşanan seperasyon anksiyetesiyle ilişkili olduğu ileri sürülmektedir.

b) Bilişsel-Davranışcı Teoriler: Bazı anksiyete bozukluklarında davranışcı tedavi yaklaşımlarının etkili bulunması, aksiyetenin etiyolojisinde davranışcı ya da öğrenme teorilerinin önem kazanmasına neden olmuştur. Buna göre her anksiyete mutlaka bir uyarana tepki olarak ortaya çıkmaktadır. Davranışcı görüşlerden klasik şartlanma teorisine göre anksiyete, organizmanın belirli bir takım çevresel faktörlere gösterdiği şartlandırılmış bir cevaptır. Bu durum, araç kazası geçiren birinin artık araç kullanmaktan korkması örneğindeki gibi direkt şartlanma olabileceği gibi, bazan sıkıntı oluşturan bir uyaranın nötral uyaranlarla yer değiştirmesi neticesinde indirekt şartlanma şeklinde de gelişebilmektedir. Örneğin, bir lokantada yediği balıktan zehirlenen kişi, daha sonra her balık görüşünde kendisini kötü hissedebilir. Bu kötü hislerin genelleştirilip, başkaları tarafından hazırlanan tüm yiyeceklere karşı bir tepki haline dönüşmesi de mümkündür.

Sosyal öğrenme teorisinde ise, olaylara anksiyete duyarak tepki gösteren ebeveyn ya da kişilerden etkilenen bireyin, benzer olaylar karşısında aynı tepkileri gösterdiğine inanılır.

Son yıllarda anksiyetenin etiyolojisine yönelik klasik davranışcı görüşlere ek olarak çeşitli bilişsel teoriler de ileri sürülmektedir. Bilişsel modele göre, kişide bulunan yanlış ve çarpık düşünce kalıpları hatalı yorumlara ve davranışlara neden olmaktadır. Bu tür kişiler, tehlikeyi ya da oluşabilecek zararı abartma, sorunlarla başa çıkma yetilerini ise küçük görme eğilimi taşımaktadırlar. Sonuçta kalp çarpması gibi normal bir fizik belirti, tehlike olarak algılanarak ölüm ve çıldırma düşüncesini harekete geçirmekte ve panik atak haline dönüşebilmektedir.

c) Varoluşcu Teoriler: Varoluşcu teoriler daha çok yaygın anksiyete bozukluğunun etiyolojisini açıklamak üzere ileri sürülmüştür. Buna göre, kişi yaşamın anlamsızlığının farkına varmakta ve bu anlamsızlık gerçek ölüm korkusundan bile daha rahatsız edici olmaktadır. İşte kişide varoluşun anlamsızlığına tepki olarak anksiyete ortaya çıkmaktadır. Nükleer savaş tehlikesinin gündemde olduğunda anksiyete belirtilerinin yüksek olduğunun gözlenmesi, varoluşcu görüşü savunanların temel dayanak noktası olmuştur.

II-BİYOLOJİK TEORİLER

Teknolojik gelişmeler sayesinde, anksiyetenin biyolojik etiyolojisini aydınlatmaya yönelik çalışmalarda daha fazla sonuca ulaşılıyor olmakla birlikte, elde edilen verilerin neden mi yoksa sonuç mu olduğu konusu henüz aydınlatılabilmiş değildir. Bir kısım araştırmacı psikolojik çatışmalar neticesinde biyolojik değişikliklerin oluştuğunu ileri sürerken, diğerleri biyolojik patolojilerin psikolojik çatışmaları oluşturduğu görüşünü savunmaktadırlar. Anksiyetenin biyolojik etiyolojisine yönelik görüşler 5 ana grupta toplanmaktadır.

a) Otonom Sinir Sistemi: Otonom sinir sistemi uyarıldığında taşikardi, taşipne, baş ağrısı, diare gibi bazı özel belirtiler ortaya çıkmaktadır. Ayrıca yapılan bazı deneylerde, korku durumlarında norepinefrin salınımının arttığı gösterilmiş ve subjektif anksiyete hissinin bu periferik belirtilerin sonucunda meydana geldiği ileri sürülmüştür. Tüm bunlara rağmen, bugün kabul edilen, anksiyetenin periferik belirtilerinin merkezi sinir sistemi anksiyetesini takip ettiğidir. Panik bozukluğu gibi bazı anksiyete bozukluklarında, otonom sinir sisteminin duyarlılığında bir artış, tekrarlayan uyarılara alışma güçlüğü ve küçük uyaranlara aşırı tepki gibi özellikler dikkat çekmektedir.

b) Nörotransmitterler: Nörotransmitterlerin anksiyete oluşumundaki rolü üzerine yapılan hayvan deneylerinde, norepinefrin, seratonin ve g-aminobutyric asit (GABA) anksiyetenin fizyopatolojisinde üzerinde en çok durulan nörotransmitterler olarak dikkat çekmektedirler.

Noradrenerjik sistemin ana hücreleri ponstaki locus ceruleus bölgesinde bulunmaktadır. Hayvan deneylerinde bu bölgenin uyarılması ile korku semptomlarının oluşması, bu bölgenin çıkarıldığı hayvanlarda ise korku tepkisinin ortadan kalkması, panik bozukluğu hastalarında noradrenalin düzeyini artıran ilaçların (b-adrenerjik agonist ve a-2 adrenerjik antagonist) panik atakları ortaya çıkarması, anksiyete bozukluğu olan hastaların serebrospinal dolaşımında ve idrarlarında noradrenalin :-):-):-):-)bolit düzeyinin yüksek bulunması, noradrenalinin anksiyete bozukluklarında önemli rol oynadığını düşündüren veriler olarak dikkat çekmektedir.

Buspiron (5-HT1A reseptör agonisti) ve birtakım antidepresanlar gibi serotonin üzerinden etki gösteren ilaçların anksiyete bozukluklarının tedavisinde faydalı olması, anksiyete bozukluklarında seratoninin de rol oynadığını düşündürmektedir.

Benzodiazepinlerin anksiyete giderici etkinliÄŸi tartışmasız kabul edilen bir gerçektir. Benzodiazepinlerin GABA düzeyini artırarak etki etmesi (GABA-A reseptörleri), anksiyete bozukluklarında GABA’nın da rol oynadığını ortaya koymaktadır.

c) Beyin Görüntüleme Çalışmaları: Anksiyete bozukluğu hastalarında yapılan CT, MRI, PET, SPECT ve EEG çalışmalarında serebral ventriküllerde genişleme, frontal, oksipital ve temporal bölgelerde özellikle sağ hemisferi ilgilendiren normal dışı bulgular tespit edilmiştir. Panik bozukluğu hastalarındaki MRI incelemeleri sağ temporal lob, özellikle de hippokampal bölgede kortikal atrofiye, PET ve SPECT çalışmaları ise panik atak ile beyin kan akımındaki azalma arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir.

d) Genetik: Her anksiyete bozukluÄŸunda bu denli yüksek olmasa da, özellikle panik bozukluÄŸu olanların % 50’sinin akrabalarında da benzer belirtilerin bulunması ve birinci derecede akrabalarında panik bozukluÄŸu olanlarda riskin 4-8 kat arttığının tespit edilmesi, anksiyete bozukluklarında genetik faktörlerin de rol oynayabileceÄŸini düşündürmektedir.

e) Nöroanatomik Bulgular: Deneysel çalışmalar, noradrenalin, seratonin ve GABA reseptörleri bakımından zengin olan limbik sistemin anksiyete ve korku ile ilgili olduğunu göstermektedir. Septohipokampal yoldaki aktivite artışının anksiyete oluşumunda önemli rol oynadığı ve özellikle obsesif-kompulsif bozuklukla singulat girus patolojisi arasında bir bağlantı bulunduğu en dikkat çekici bulgulardır. Parahipokampal bölge, singulat girus ve hipotalamus ile yakından bağlantısı olan frontal serebral korteksin de anksiyetenin oluşumunda önemli rolü olduğu düşünülmektedir.

Neden ne olursa olsun, anksiyetenin klinik belirtileri 4 grupta toplanır.

1) Psişik Belirtiler: Hafif bir sıkıntı hissinden, şiddetli bir kontrolünü kaybetme, çıldırma ya da ölüm korkusuna kadar uzanan geniş bir yelpazede yer alan duygusal belirtilerdir.

2) Fiziksel Belirtiler: Tablo-I’de sıralanan çarpıntı, nefes darlığı, titreme gibi çeÅŸitli sistemlere ait belirtilerdir.

3) Bilişsel Belirtiler: Depersonalizasyon, derealizasyon gibi algı bozuklukları, yer, zaman, kişilerle ilgili yanılsamalar şeklinde kendisini gösteren konfüzyon, olayların anlamını değerlendirmede yanlışlıklar, konsantrasyon bozukluğu ve hatırlama güçlüğü anksiyete durumlarında ortaya çıkan bilişsel belirtilerdir.

Tablo-I: Anksiyetenin Fizik Belirtileri

KARDİOVASKULER SİSTEM

Taşikardi, çarpıntı hissi, göğüs ağrısı, baygınlık hissi

KAS-İSKELET SİSTEMİ

Ağrı, sızı, seğirme, sertlik, ürperme, yorgunluk

NÖROLOJİK SİSTEM

Baş dönmesi, uyuşukluk, görme bulanıklığı, titreme, güçsüzlük

GASTROİNTESTİNAL SİSTEM

Yutma güçlüğü, karın ağrısı, bulantı, intestinal huzursuzluk, diare

GENİTO-ÜRİNER SİSTEM

Sık idrar, sıkışma hissi, cinsel bozukluk, menstruasyon sorunları

OTONOM SİNİR SİSTEMİ

Ağız kuruması, terleme, baş ağrısı, ateş basması, ellerin buz gibi olması

SOLUNUM SİSTEMİ

Göğüste basınç hissi, nefes kesilmesi, iç çekme, nefes darlığı, hiperventilasyon

ANKSİYETE BOZUKLUKLARI

Temel belirtisi anksiyete olan bir dizi sendrom sınıflandırma sistemlerinde ANKSİYETE BOZUKLUKLARI baÅŸlığı altında toplanmaktadır. DSM-IV’te anksiyete bozuklukları baÅŸlığı altında toplanan klinik tablolar aÅŸağıda sıralanmıştır.

· Agorafobi ile Birlikte Olan Panik Bozukluğu

· Agorafobi ile Birlikte Olmayan Panik Bozukluğu

· Panik Bozukluğu Olmadan Agorafobi

· Özgül Fobi

· Sosyal Fobi

· Obsessif-Kompulsif Bozukluk

· Posttravmatik Stres Bozukluğu

· Akut Stres Bozukluğu

· Yaygın Anksiyete Bozukluğu

· Tıbbi Duruma Bağlı Anksiyete Bozukluğu

· Madde Kullanımına Bağlı Anksiyete Bozukluğu

· Başka Türlü Adlandırılamayan Anksiyete Bozukluğu

PANİK BOZUKLUĞU ve AGORAFOBİ

Tanım ve Klinik

Somatik belirtilerin de eşlik ettiği yoğun korku ya da rahatsızlık dönemlerine panik atak denmektedir. Ataklar sırasında şiddetli bir ölüm, kontrolünü kaybetme ve çıldırma korkusu vardır. Anksiyetenin psişik belirtileri denilen bu belirtilerin yanında, baş dönmesi, bayılacakmış gibi olma, boğuluyormuş hissi, nefes darlığı ya da soluğun kesilmesi, çarpıntı, göğüste sıkıntı ya da ağrı, bulantı ya da karın ağrısı, terleme, titreme uyuşma ve karıncalanma gibi fiziksel belirtilerin bir kısmı da panik atağa eşlik eder. Ölümün kalp ya da solunum yetmezliğinden olacağına inanan hastalar, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi anksiyetenin fiziksel belirtilerini yaklaşan ölümün delilleri olarak algılarlar. Hasta telaşlı ve şaşkın bir halde bulunduğu ortamdan kurtulmak ve yardım sağlamak için aşırı bir gayret gösterir. Panik atak sırasında, hiperventilasyonun oluşturduğu alkaloza bağlı belirtiler gelişebilir ve %20 olguda senkobal bayılmalar görülebilir. Ataklar esnasında hastalar konsantrasyon, hatırlama ve konuşma güçlüğü çekerler.

Fobik, obsessif-kompulsif, depresif bozuklukta, posttravmatik stres bozukluğunda, madde kullanımı ya da yoksunluğunda ve miyokard enfarktüsü gibi çeşitli tıbbi hastalıklarda da panik ataklar ortaya çıkabilmektedir. Bu hastalıklarda ortaya çıkan panik ataklarda korku duyulan bir nesne ile karşılaşma, aşırı kirli bir madde ile temas etme gibi panik oluşturan bir neden vardır. Bir neden olmadan ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan tekrarlayıcı panik atakları panik bozukluğun tipik özelliğidir. Panik bozukluğundaki ataklarda da aşırı fizik uğraşı, cinsel ilişki, ani ve aşırı ışığa maruz kalma gibi heyecan oluşturan durumlar ile olağandışı yeme, uyku, kafein, nikotin ve çeşitli madde kullanımı gibi faktörlerin panik atakları tetiklemesi mümkün olabilmekle birlikte, panik bozukluğu tanısı için en azından ilk ataklarda bu tür bir etkenin bulunmaması gerekmektedir.

Panik bozukluktaki ataklar günde birkaç ile yılda birkaç arasında değişkenlik gösteren sıklıkta olabilir. Panik atak genellikle 10 dakika içinde hızla en şiddetli düzeye ulaşır, 20-30 dakikada yavaş yavaş, bazen de aniden kendiliğinden düzelir. Atakların 1-1.5 saat kadar devam etmesi enderdir. Panik bozukluğu tanısı koyabilmek için panik atak ya da atakları izleyen, yeni atak olur endişesi, atak sonucu ölüm, çıldırma gibi korkular ya da atak gelmesin diye yaşam tarzındaki değişiklerin yapıldığı en az bir ay süren bir dönemin olması gerekmektedir.

Panik atak gelince kaçmanın ve yardım sağlamanın zor olacağı yerlerde bulunmaktan korkmaya agorafobi denir. Agorafobik hastalar panik gelince doktora ulaşamam korkusu ile sinema, tren ve uçak yolculuğu, kırlarda, kalabalık cadde ve dükkanlarda dolaşma, asansör, tünel gibi yerlerde bulunma şeklindeki etkinliklerden kaçınırlar ya da zorunlu hallerde çok sıkıntı çekerek bu durumlara katlanırlar. Ağır olgular hiç evden çıkmayabilirler.

Agorafobinin bulunduÄŸu panik bozukluÄŸuna ”Agorafobi ile Birlikte Panik BozukluÄŸu”, bulunmadığı durumlara ise ”Agorafobi Olmadan Panik BozukluÄŸu” adı verilmektedir. Hiç panik atak geçirilmemiÅŸ olmasına karşın agorafobi bulunması ise ”Panik BozukluÄŸu Olmadan Agorafobi” olarak nitelendirilir. Bazı araÅŸtırıcılar panik bozukluÄŸunda, agorafobinin panik ataklara mutlaka eÅŸlik ettiÄŸini ileri sürmekle birlikte, bugün kabul edilen agorafobi olmadan da panik atakların bulunabileceÄŸidir. Agorafobi genellikle panik atakların baÅŸladığı ilk yıl içinde ortaya çıkmaktadır.

Epidemiyoloji

Panik bozukluÄŸu için yaÅŸam boyu hastalanma riskinin % 1.5-3, bir yıllık prevalansın ise % 1-2 civarında olduÄŸu düşünülmektedir. Panik bozukluk kriterlerini karşılayacak derecede olmayan panik atak prevelansı daha yüksektir (% 3-4). Panik bozukluÄŸu olgularının en az ¾’ünde agorafobi tabloya eÅŸlik etmektedir. Kadınlarda hastalığa yakalanma riski erkeklere oranla 2-3 kez daha yüksektir. Son zamanlarda bir ayrılık ya da boÅŸanma yaÅŸamış olma panik bozukluk riskini artırmaktadır. Her yaÅŸta görülebilirse de, hastalığın baÅŸlangıcı genellikle adölesan dönemin sonu ile genç eriÅŸkinlik döneminin baÅŸlangıcı olan 20’li yaÅŸlara denk gelmektedir.

Agorafobinin yaşam boyu görülme riski ile ilgili veriler % 0.6 ile % 6 arasında değişmekle birlikte, son araştırmalar panik öyküsü olmadan agorafobik bozukluğun panik bozukluğu olgularının yaklaşık yarısı düzeyinde bulunduğunu göstermektedir. .

Seyir

Genellikle adölösan dönemin sonu ile genç erişkinlikte başlayan panik bozukluğu, özellikle psikososyal faktörlerin etkisiyle tekrarlama eğilimi gösteren kronik bir hastalıktır. Erken tanı konur ve iyi tedavi edilirse, tedavi şansı artmaktadır. Hastalar % 30-40 oranında tamamen, % 50 oranında kısmen iyileşmekte, % 10-20 hasta tedaviden yararlanmamaktadır. 5-10 yıllık olgularda bile uygun tedavilerle aynı tedavi şansına ulaşabilmek mümkün olabilmektedir.

Ayırıcı Tanı

Anemi, anjina, hipertansiyon, kalp yetmezliği, myokard enfarktüsü, paradoksal atrial taşikardi, astım, pulmoner emboli, serebrovaskuler bozukluklar, menier hastalığı, migren, epilepsi, transient iskemik ataklar, diabet, hipertiroidizm, hipoglisemi, hipoparatiroidizm, feokromositoma, premenstrual sendrom, amfetamine, antikolinerjik, kokain, nikotin, teofilin gibi ilaç ve madde entoksikasyonları, alkol, antihipertansif, benzodiazepin gibi ilaçların yoksunlukları ya da anaflaksi, B12 yetersizliği, elektrolit düzensizliği, üremi gibi durumlar panik atakla karekterize bir klinik görünüm sergileyebilirler. Panik atakla başvuran hastada ilk yapılacak işlem, panik atağın gelişmesine neden olması muhtemel tıbbi hastalıkların ayırıcı tanısının yapılmasıdır. Ayrıntılı bir anamnez alınmalı ve dikkatli bir fizik muayene mutlaka gerçekleştirilmelidir. Şüpheli durumlarda kan sayımı, glisemi, karaciğer ve böbrek foksiyon testleri, EKG gibi tetkikler yaptırılmalıdır. Baş dönmesi, idrar kontrol bozukluğu, bilinç oynamaları gibi atipik belirtiler gözlendiğinde ve 45 yaşın üzerindeki olgularda organik araştırmalar derinleştirilmelidir.

Panik bozukluğu olanlarda depresyon (% 50-65), yaygın anksiyete bozukluğu (% 25), sosyal fobi (% 15-30), özgül fobi (% 10-20), obsesif-kompulsif bozukluk (% 10-20), alkol ve madde kullanımı gibi diğer ruhsal bozuklukların ve öz kıyımın bulunma riski yüksektir.

Simulasyon, yapay bozukluk, hipokondriazis, depersonalizasyon bozukluğu, sosyal ve özgül fobi, posttravmatik stres bozukluğu, depresif bozukluk ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklarda da panik ataklar görülebilmektedir. Panik bozukluğundaki atakların nedensiz ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkması ve diğer hastalıklara özgü bulguların olmayışı panik bozukluğunu diğer ruhsal hastalıklardan ayırmaktaki en önemli noktadır.

Tedavi

Tedavide farmakolojik ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlara başvurulur. Trisiklik antidepresanlardan klomipramin, imipramin, amitriptilin (150-300 mg./gün), MAO inhibitörleri, SSRI grubu antidepresanlardan fluoxetine (20-80 mg./gün), sertraline (50-200 mg./gün), paroxetine, fluvoxamine (100-300 mg./gün), benzodiazepinlerden alprazolam (2-8 mg./gün), clonazepam (1-10 mg./gün), lorazepam kullanılabilir. Antidepresan tedavinin etkinliğinin doğru olarak değerlendirilebilmesi için, yavaş yavaş artırılarak klinik olarak etkin olduğu düşünülen doza çıkıldıktan sonra, tedavinin en az 8-12 hafta devam etmesi gerekmektedir. Bazı klinisyenler etkinin çabuk görülmesi için tedavinin başlangıcında benzodiazepin kullanırlar, daha sonra tedaviye antidepresanlarla devam ederler. Uygun dozlarla, yeterli süre tedaviye rağmen iyileşmeyen olgularda başka gruptan bir ilaca geçilmesi ya da tedavide trisiklik+SSRI, trisiklik ya da SSRI+lityum, trisiklik ya da SSRI+karbamazepin gibi kombine tedaviler düşünülmelidir. Yarar gören olgularda tedavi en az 8-12 ay devam etmelidir. İlaçlar kesilince belirtilerin tekrarlama riski % 30-90 arasında değişkenlik göstermektedir.

Hastanın somatik belirtiler hakkındaki yanlış yorumlarının ve panik atakların süresi ve sonuçları ile ilgili yanlış fikirlerinin düzeltilmesine yönelik bilişsel, panik atak esnasında uygulanabilecek gevşeme ve nefes alma eksersizlerini öğreten, ayrıca korkulan durumlarla hastayı yüzleştirerek desensitize etmeyi amaçlayan davranışcı yaklaşımlar da en az psikofarmakoloji kadar etkilidir. İdeal olan psikofarmakoloji ile bilişsel-davranışcı tedavilerinin birlikte uygulanmasıdır.

ÖZGÜL FOBİ

Tanım ve Klinik

Özgül fobi, açıkça görülen nesne ve durumlardan belirgin, sürekli ve anlamsız korku duyma halidir. Korku odağı bir nesne ya da durumun bir yönünden zarar görme şeklinde olabileceği gibi (Örn; kaza geçirme korkusu ile uçağa binememe ya da araç kullanamama, ısırılma tehlikesi ile köpeklerden korkma vs.), korkulan nesne ile karşılaşınca ortaya çıkabilecek kontrolünü kaybetme, paniğe girme, bayılma gibi sonuçlardan kaygı duyma tarzında da kendisini gösterebilir (Örn; yüksek yerlere çıkınca baş dönmesi olabileceğinden, kapalı yerlerde kontrolünü kaybedeceğinden korkma vs.). Kişinin kaçma davranışının mümkün olup olmaması ile ilgili düşünceleri doğrultusunda değişik şiddette olabilmekle birlikte, genellikle fobik uyaranla her karşılaşıldığında kişide aniden başlayan bir sıkıntı tepkisi ortaya çıkar. Kişi genellikle bu denli korkmanın anlamsız olduğunun farkındadır. Çocuklarda özgül fobi tanısı koymak için korkunun anlamsız olduğunun farkında olma şartı aranmamalıdır. Fobik uyaranla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda ise fobik uyarana ancak aşırı sıkıntı duyularak katlanabilme hastalığın tipik özelliklerindendir. Korkunun şiddeti fobik uyaranın yakınlığı ve kaçma yolunun olup olmaması ile yakından ilişkilidir. Yaşanan anksiyete bazı durumlarda panik derecesinde olabilir. Özgül fobi tanısı koyabilmek için yaşanan korkunun belirgin derecede sıkıntı oluşturması ya da mesleki ve toplumsal işlevselliği bozacak kadar şiddetli olması gerekmektedir. Yılan korkusu olan ve yılanlardan uzak bir bölgede yaşayan, yılan korkusu nedeniyle sıkıntı duymayan ve işlevselliğinde bozulma olmayan kişi örneğindeki gibi durumlarda özgül fobi tanısı konmamalıdır.

DSM-IV tanı kriterlerinde, korkuyu başlatan etkenler esas alınarak özgül fobinin 5 alt tipi tanımlanmıştır.

Durumsal Tip: Korkuyu toplu taşıma araçlarında bulunma, tüneller, köprüler, asansörler, uçak yolculuğu, araba kullanma gibi durumlar başlatmaktadır. En sık çocuklukta ve yirmili yaşların ortalarında görülür.

Doğal Çevre Tipi: Korkuyu fırtına, yüksek yerler, su gibi doğal koşullar başlatmaktadır. Genellikle çocuklukta başlar.

Kan-enjeksiyon-yara tipi: Korkuyu kan, yara, enjeksiyon ya da invaziv tıbbi giriÅŸimler baÅŸlatır. Genellikle ailevidir ve çoÄŸu zaman güçlü bir vazovagal tepki ile belirgindir. Hastaların % 75’i bu durumlarda karşılaÅŸtıklarında bayılırlar. Korku nedeniyle müdahaleden kaçınma, diÅŸ ya da beden saÄŸlığının bozulmasına neden olabilir.

Hayvan Tipi: Korkunun nedeni hayvan ya da böceklerdir. Genellikle çocuklukta başlar.

Diğer Tip: Tıkanıp boğulmaktan, soluğun kesilmesine, kusmaya ya da hastalığa yakalanmaya yol açabilecek durumlardan, yüksek ses ya da masal kahramanlarından korkma ile belirli özgül fobi alt tipidir. Boğulma korkusu beslenme bozukluğu oluşturacak şiddette olabilir.

Tedaviye başvuran erişkinlerde genellikle birden fazla tip bir arada olmakla birlikte, en sık durumsal fobi, daha sonra sırasıyla, doğal çevre, kan-enjeksiyon-yara ve hayvan tipi görülmektedir.

Özgül fobiler genellikle tehlike oluşturan bir tecrübeden sonra ya da tehlikeli olduğu konusunda bilgi edinilen nesne ya da durumlara karşı gelişir. Fobik uyaranın gerçekten tehlikeli bir yönü vardır.

Epidemiyoloji

Fobinin görülme sıklığı ve içeriÄŸi kültürel farklılık gösterebilmekle birlikte, A.B.D.’de yapılan araÅŸtırmalar, fobik bozukluÄŸun en sık rastlanan ruhsal bozukluk olduÄŸunu göstermektedir. BaÅŸta hayvan ve doÄŸal çevre tipi olmak üzere özgül fobiler çoÄŸunlukla kadınlarda görülür. Bir yıllık prevalansı % 9, yaÅŸam boyu hastalığa yakalanma riski ise % 11 civarındadır.

Seyir

Kaçınma davranışı ile bir şekilde yaşantısını sürdüren hastaların çoğunluğu tedaviye başvurmazlar. Erişkin döneme kadar ulaşan fobilerin tedavi edilmeden düzelme şansı düşüktür.

Ayırıcı Tanı

Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, sosyal fobi, postravmatik stres bozukluğu, obsesif- kompulsif bozukluk ve hipokondriaziste de korku ve kaçınma davranışı vardır. Ancak bunların hepsinde de panik atak gelir korkusu (panik bozukluğu), toplum önünde küçük düşerim korkusu (sosyal fobi), yaşanan travmatik bir olayı hatırlatan uyaranın verdiği sıkıntı (PTSB), kirlenme endişesi (OKB) ve özgül bir hastalığa yakalanmış olma (hipokondriazis) gibi hastalığa özgü bir neden vardır. Özgül fobide ise bazı hastalarda uyarandan neden korkulduğuna dair bir açıklama olmasına karşın, diğer ruhsal hastalıklara özgü bir neden bulunmamaktadır.

Tedavi

Özgül fobi tedavisinde en etkili yöntem yüzleştirmedir (exposure). Yüzleştirme tedavisi motivasyonu yeterli olan, depresif belirtilerin bulunmadığı, fobik uyaranın açıkça belli olduğu olgularda uygulanabilir. Korku oluşturan nesne ve durumların gerçekte hiç bir tehlike oluşturmayacağı ve fobik uyaranla ilgili olası yanlış bilgiler konusunda yeteri kadar çalıştıktan sonra (bilişsel tedavi), hastalar fobik uyaranla hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak yüzleştirilir. Amaç hastaları desensitize etmektir. Belirgin depresyon ve panik atakların olduğu hastalarda antidepresan tedavi uygulanabilir.

SOSYAL FOBİ

Tanım ve Klinik

Başkaları tarafından zayıf, kaçık ve sıkıntılı olmakla yargılanma korkusu nedeniyle, toplumsal etkinliklerde bulunmaktan sürekli kaçınma ya da bu tür ortamlara ancak aşırı sıkıntı duyarak katlanabilme halidir. Kişi korkusunun aşırı ve anlamsız olduğunu bilmesine karşın toplumsal bir eylemde bulunacağı hemen her zaman sıkıntı yaşar ve bu sıkıntı panik atak şiddetine kadar ulaşabilir. Sosyal fobisi olan hastalar toplum önünde konuşma, yazma, yeme, içme, ortak tuvaletleri kullanma gibi çeşitli faaliyetlerden kaçınırlar, ellerinin ve seslerinin titrediğinin fark edileceği endişesiyle toplumdan uzak dururlar. Kaçınmanın mümkün olmadığı hallerde ancak aşırı bir sıkıntı duyarak bu duruma katlanabilirler. Kaçınma davranışı gelip geçici olmayıp, günlük işlerini, kişiler arası ve mesleki işlevselliğini bozacak kadar şiddetli ve süreklidir. Korkular bazen küçük topluluklara katılma, üstleriyle konuşma, partilere katılma, karşı cinsle çıkma gibi birçok toplumsal etkinliği kapsayacak şekilde yaygın, sadece bir etkinlikle sınırlı ya da performans anksiyetesi şeklinde kendisini gösterebilir.

Sosyal fobisi olanlarda genellikle eleştirilmeye, olumsuz değerlendirilmeye ya da reddedilmeye karşı aşırı duyarlılık, haklarını savunmada güçlük ve benlik saygısında düşüklük ve aşağılık duygusu gibi belirtiler vardır. Başkalarınca dolaylı olarak değerlendirilecekleri sınav gibi durumlardan da kaçınırlar. Korkulan ortamlarda soğuk ve nemli el, ses titremesi, kızarma gibi anksiyetenin gözlenebilir belirtileri ortaya çıkar ve oluşan anksiyete kişinin performansını bozar. Ağır olgular okuldan atılabilir, iş bulamaz, evlenemez, karşı cinsten biri ile çıkamaz, aile ortamından uzaklaşamaz.

Epidemiyoloji

Sosyal fobinin görülme sıklığı bakımından cinsiyetler arasında belirgin fark bulunmamaktadır. YaÅŸam boyu görülme prevelansı ile ilgili rakamlar % 3’le 13 arasında deÄŸiÅŸmektedir. Yapılan çalışmalarda, toplumun % 20’sinde toplum önünde bir eylem gerçekleÅŸtirme konusunda çekingenlik olmasına karşın, sosyal fobi tanısı konacak ÅŸiddetteki olguların oranının ancak % 2 civarında olduÄŸu bulunmuÅŸtur.

Seyir

Başlangıç yaşı 13 ile 19 yaş arasındadır. Stresli ve küçük düşürücü bir olaydan sonra aniden başlayabileceği gibi başlangıç sinsi bir seyir de izleyebilir. Sıklıkla yaşam boyu dalgalı bir seyir gösterir.

Ayırıcı Tanı

Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, panik bozukluğu olmadan agorafobi, çekingen kişilik bozukluğu gibi ruhsal bozukluklardan ayrılması gerekmektedir. Hem panik atakları, hem de toplumsal kaçınması olanlarda ayırıcı tanı zor olabilir. Agorafobi ile birlikte olan panik bozukluğunda öncelikle nedensiz panik atakları, sonrasında da panik atak oluşturacağından korkulan durumlardan kaçınma davranışı vardır. Panik bozukluğundaki kaçınma davranışı toplumsal etkinlikleri de içerebilir, ancak toplumsal olmayan durumlardan da korku duyulur. Sosyal fobide ise beklenmeden ortaya çıkan panik atakları yoktur ve kaçınma davranışı başka insanların gözünün önünde olma olasılığı ile sınırlıdır. Fobik bozukluklarda güvenilen bir kişi ile birlikte olma rahatlık verirken, sosyal fobide bu durum bir yarar sağlamaz. Bazen iki tanı birlikte konabilir.

Çekingen kişilik bozukluğu ile sosyal fobinin bir çok ortak belirtisi bulunmaktadır. Yaygın sosyal fobisi olanlarda çekingen kişilik bozukluğu tanısı da düşünülmelidir.

Tanımadık insanların olduğu toplumsal durumlarda performans anksiyetesi, sahne korkusu ve utangaçlık sık görülür. Kaçınma davranışı işlevselliği bozmadıkça sosyal fobi tanısı konmamalıdır.

Tedavi

Sosyal fobinin tedavisinde hem farmakolojik hem de psikoterapödik yaklaşımlar etkili olmaktadır. Bazı olgularda bu iki yaklaşımın birlikte uygulanması tedavinin etkinliğini artırmaktadır. Araştırmalar, özellikle yaygın fobisi olanlarda MAO inhibitörlerinin en etkili ilaç olduğunu göstermektedir. Üzerinde çok çalışma yapılmamış olmasına karşın alprazolam, klonazepam ve SSRI grubu antidepresanlar da tedavide etkili ilaçlardır. Doz depresyonda kullanılan düzeyde olmalıdır. Etki genellikle 4-6 haftada ortaya çıkmaktadır. Bazı araştırıcılar buspiron ve trisiklik antidepresanların etkili olmadığını ileri sürmektedir.

Psikoterapödik yaklaşımlardan en etkili olan bilişsel-davranışcı tedavi kombinasyonlarıdır. Yanlış düşünceler gözden geçirilmeli, seanslar halinde hastayı korku duyulan ortamlarla yüzleştirerek duyarsızlaşma eksersizleri yaptırılmalı ve tüm bunlar ev ödevleri ile desteklenmelidir.

Performans anksiyetesi şeklinde olan sosyal fobilerde, korku duyulan ortama girmeden kısa bir süre önce atenolol (50-100 mg.) ya da propranolol (20-40 mg.) uygulamasının faydalı olduğu ileri sürülmektedir.

OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK

Tanım ve Klinik

İstenmeden, yineleyici şekilde zihne gelen ve rahatsızlık verici düşünce, dürtü ya da düşlemlere obsesyon denmektedir. Obsesyonların oluşturduğu anksiyeteyi azaltmak amacıyla yapılan yineleyici davranış ya da zihinsel eylemlere ise kompulsiyon adı verilmektedir. Obsesif-kompulsif bozukluğun başlıca özelliği, zamanın boşa harcanmasına neden olacak derecede ağır olan ya da belirgin düzeyde sıkıntı oluşturan ve işlevselliği bozan obsesyon ve kompulsiyonların olmasıdır.

En sık görülen obsesyonlar şunlardır.

Bulaşma Obsesyonları: Temas ile hastalık bulaşacağı ya da kirlenileceği düşüncesindeki aşırılık.

Kuşku Obsesyonları: Kapıyı kilitleyip kilitlemediği, tüpü kapatıp kapatmadığı, bir eylemi yerine getirip getirmediği konusunda aşırı tereddüt yaşama.

Simetri Obsesyonları: Eşyaların düzensiz ya da simetrik olmamasından aşırı sıkıntı duyma hali.

Agresif ya da Korkunç Dürtüler: Çocuğunu yaralama, ibadet ederken küfür etme isteği gibi zihni sürekli meşgul eden düşünceler.

Cinsel Düşler: Tekrar tekrar pornografik görüntülerin görülmesi, çocuğuna cinsel saldırıda bulunacağı gibi endişelerin olması.

Obsesif-kompulsif bozuklukta kişi, zihnini sürekli meşgul eden düşüncelerin aşırı, anlamsız ve saçma olduğunun farkında olmakla birlikte, bu farkındalık değişkenlik gösterebilir. Bazen kişi düşüncelerin saçmalığı konusunda kararsızlık yaşayabilir ya da düşüncelerin saçmalığını kabullenmekle birlikte, iş eyleme döküldüğünde mantıksal yorumlar dile getirebilir. Bazen de düşüncelerin verdiği sıkıntıya karşı koyamayan kişi, obsedan düşüncelere önem vermemeye, baskılamaya ve gizlemeye ya da başka bir düşünce ve eylemle bu düşünceleri etkisizleştirmeye çalışır (kompulsiyon) ve bunu yaşamı içerisinde fark edilmeyecek bir hale dönüştürür. Obsesif kompulsif bozukluğun tipik olanlarında, kişi herhangi bir şeye her temastan sonra defalarca elini yıkar, eve geldiğinde tüm elbiselerini dezenfekte etmeye çalışır, sokağa çıkarken defalarca kapıyı kilitleyip kilitlemediğini kontrol eder. En sık görülen kompulsiyonlar yıkama ve temizlenme, sayma, kontrol etme, sıraya koyma tarzındaki kompulsiyonlardır. Obsesyon ve kompulsiyonlar kişinin dikkatini bir yere yoğunlaştırmasına engel olarak bilişsel etkinliklerinde yetersizliğe ve işlevsellikte bozulmaya yol açar.

Obsesif-kompulsif bozuklukta uyku düzensizliği, hipokondriak uğraşlar, suçluluk duygusu, alkol ve madde kullanımı gibi çeşitli belirtiler klinik tabloya eşlik edebilir. Obsesif-kompulsif bozukluğu olanlarda major depresyon, diğer anksiyete bozuklukları, yeme bozukluğu, Tourette bozukluğu, obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu gibi ruhsal bozuklukların görülme riski toplum normallerinin üzerindedir.

Kültüre özgü obsedan özellikler ya da günlük olayların zihni aşırı meşgul etmesi obsesif-kompulsif bozukluk olarak değerlendirilmemelidir.

Epidemiyoloji

Genellikle ergenlik ve genç erişkinlik yaşlarında başlar. Kadınlarda başlama yaşı 20-29 iken, erkeklerde başlangıç daha genç yaşlarda olmaktadır (6-15 yaş). Belirtiler yavaş ortaya çıkarsa da bazı olgularda aniden ortaya çıkabilir. Bir yıllık prevalansının % 1.5-2, yaşam boyu prevalansının ise % 2.5 dolayında olduğu düşünülmektedir.

Seyir

Genellikle kronik dalgalı bir seyir gösterir. % 5 olguda ara dönemlerde hiç bulgu olmayabilir. % 15 olgu ise mesleki ve toplumsal işlevsellikte ilerleyen bir yıkım gösterir. Stresli durumlar hastalık belirtilerinin alevlenmesine yol açabilmektedir.

Ayırıcı Tanı

Genel tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu, madde kullanımının yol açtığı anksiyete bozukluğu, vücud dismorfik bozukluğu, özgül fobi, sosyal fobi, trikotilomani, depresyon, yaygın anksiyete bozukluğu, hipokondriazis, şizofreni, yeme bozuklukları, patolojik kumar, obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu ayırıcı tanıda dikkat edilmesi gereken ruhsal bozukluklardır.

Tedavi

Obsesif-kompulsif bozukluğun etiyolojisinde biyolojik faktörlerin rol oynadığı konusundaki yeni buluşlar ve psikoanalizin yetersiz kalışı, tedavinin büyük oranda farmakolojik ve bilişsel-davranışcı yaklaşımlara yönelmesine yol açmıştır.

Tüm antidepresanlar faydalı bulunmakla birlikte, tedaviye klomipramin ya da SSRI grubu bir antidepresanla başlamak en kabul gören tedavi yaklaşımıdır. Klomipraminin başlangıç dozu 25-50 mg./gün olmalı ve günlük 25 mg.lık artışlarla 250-300 mg./gün dozunu geçmemek kaydı ile hastanın tolere edebileceği en yüksek doza kadar çıkılmalıdır. Tedaviye cevap 4-6 haftada, hatta maksimum iyilik hali 8-12 haftada oluşacağından, bu süre tamamlanmadan tedavi sonlandırılmamalıdır. Fluoksetin (20-80 mg./gün), fluoksamin (100-200 mg./gün), sertralin (50-200 mg./gün), paroksetin (20-80 mg./gün) obsesif-kompulsif bozukluk tedavisinde kullanılabilecek SSRI grubu antidepresanlardır. Bu tedavilerden yarar görmeyen olgularda, tedaviye lityum, nöroleptik, buspiron eklenebilir ya da MAO inhibitörleri denenebilir. Buna rağmen düzelmeyenlerde iki ya da üçlü SSRI kombinasyonları, EKT hatta cerrahi yaklaşımlar düşünülebilir.

Araştırmalar bilişsel-davranışcı yaklaşımların en az farmakolojik yaklaşımlar kadar etkili olduğunu, bu tür tedavilerle hastalığın tekrarlama riskinin daha düşük bulunduğunu göstermektedir. Temel davranışçı yaklaşımlar, üzerine gitme ve desensitizasyondur.

POSTTRAVMATİK STRES BOZUKLUĞU

Tanım ve Klinik

Posttravmatik stres bozukluğunun başlıca özelliği, trafik kazası, çatışma, tecavüz, yangın gibi herkesi korkutan, kişinin fizik bütünlüğünü tehdit eden ya da ölüm tehlikesi oluşturan bir olaydan sonra özgül bir takım semptomların gelişmesidir. Benzer bir olayla karşılaşan ya da sadece şahit olan kişi, olaydan aşırı korktuğunu, çaresizlik ya da dehşet duygusu yaşadığını belirtir. Olayın şiddetli ve kişiye yakın olması, hastalık belirtilerinin gelişme riskini artırmaktadır. Böyle bir olayla karşılaşan kişide posttravmatik stres bozukluğu gelişir ise, 3 grup belirti ortaya çıkar.

1) Olayın tekrar tekrar yaşanması: Kişi travmatik olayı sürekli olarak anımsadığından ya da olayın yeniden yaşandığı konusunun olduğu rüyalar gördüğünden yakınır. Bazen kişi hallusinasyonların, illüzyonların ya da flashbacklerin olduğu, birkaç saniye ya da saat sürebilen, dışardan bakıldığında olayı yeniden yaşıyormuş izlenimi veren disosiyatif nöbetler geçirebilir. Kişi olayı ya da olayın bir yönünü çağrıştıran durumlarla karşılaştığında yoğun sıkıntı duyar ya da fizyolojik tepkiler gösterir.

2) Travmaya eşlik etmiş olan uyaranlardan kaçınma ve daha önceki yaşantıya kıyasla genel bir tepkisizlik hali: Kişi travma ile ilgili konuşmalardan, etkinliklerden ve kişilerden kaçınmak için çaba gösterir. Kişinin dış dünyaya tepki verme düzeyinde genel bir azalma olur ve insanlardan uzaklaşma, dostluk, sevecenlik, cinsellik gibi durumlara karşı bir ilgisizlik hali ortaya çıkar. Hasta artık bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşayabilir.

3) Aşırı uyarılmışlık belirtileri: Travma öncesine göre kişi gergin ve sıkıntılıdır. Uykuya dalma ve sürdürme güçlüğü, hipervijilans, aşırı irkilme tepkisi, irritabilite, öfke patlamaları, dikkati toplayamama ve iş veriminin düşmesi gibi belirtiler olabilir.

Postravmatik stres bozukluğu hastaları başkaları yaşamıyorken, kendilerinin yaşamalarının suçluluğunu duyabilir. Travmayı çağrıştıran olaylardan kaçınma nedeniyle aile içi, mesleki ve toplumsal ilişkiler bozulabilir. İşe yaramazlık, utanç, üzüntü, öfke gibi duygular yaşanabilir, kendine zarar verici davranışlar görülebilir. Hastalar toplumdan uzaklaşabilir ya da kişilik değişiklikleri gösterebilirler.

Epidemiyoloji

Travmayla karşılaşan kişilerde posttravmatik stres bozukluğu gelişme riski % 3-58 arasında değişmektedir. Yaşam boyu hastalığa yakalanma riski ile ilgili araştırmalarda ulaşılan oran % 1-14 arasında değişen rakamlar ortaya koymaktadır.

Seyir

Hastalığın genel seyri travmadan hemen sonra akut stres bozukluğu belirtileri ortaya çıkması ve bu belirtilerin devam ederek posttravmatik stres bozukluğuna dönüşmesi şeklinde olmakla birlikte, hastalık olaydan aylar sonra da başlayabilir. Olguların yaklaşık yarısı 3 aydan uzun sürer ve 3 aydan uzun devam eden olgular kronik olarak nitelendirilir. Travmanın şiddeti, süresi ve kişinin travmaya yakınlığı hastalık gelişme riskini belirleyen en önemli faktörlerdir. Toplumsal desteğin zayıf oluşu, daha önceden psikiyatrik bozuklukların bulunması, kişilik bozukluğunun varlığı gibi faktörler de hastalık gelişme riskini artırmaktadır.

Ayırıcı Tanı

Travmanın yaşamı tehdit eder boyutta olmadığı ya da stres sonrası ortaya çıkan belirtilerin posttravmatik stres bozukluğu tanısını karşılamadığı durumlarda uyum bozukluğu tanısı konmalıdır.

Travma sonrasındaki ilk 4 haftada ortaya çıkan ve bir ay içerisinde düzelen olgularda tanı akut stres bozukluğu olmalıdır.

Obsesif kompulsif bozuklukta da sürekli zihni meşgul eden düşünceler olmasına karşın, bu düşünceler yaşanan bir olaydan bağımsızdır.

Bir çıkar nedeniyle belirtiler istemli olarak ortaya konuyor ise tanı simulasyon olmalıdır.

Tedavi

Travma yaşayan bir hastaya en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda eğitici girişimlerdir. Hastanın olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı, hastanın olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte yapılacakların planı hasta ile birlikte gerçekleştirilmelidir. Bireysel psikoterapödik yaklaşımlarla birlikte, aile ya da arkadaş desteği gibi çevresel faktörlerden de yararlanılmalıdır. Diğer bir deyişle tüm kriz durumlarında olduğu gibi destekleyici, eğitici, baş etme gücünü artırıcı ve olayın kabullenilmesini sağlayıcı girişimlerde bulunulmalıdır. Tüm bunlara rağmen hastalık belirtileri oluşur ise, olayla yüzleştirme ve stresle başa çıkma teknikleri devreye girmelidir. Yüzleştirme hastanın durumuna göre sistemik duyarsızlaştırmada olduğu gibi hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak ya da doğrudan olayın üzerine gitme şeklinde olabilir. Stresle başa çıkmak için gevşeme eksersizleri ve bilişsel yaklaşımlar faydalı olabilmektedir. Ayrıca aile ve grup tedavilerinin de denenmesinde fayda vardır.

Travma yaşamış bir kişiye başlangıçta sedatif ve hipnotik ilaçlar uygulanabilir. Posttravmatik stres bozukluğu gelişen olgularda imipramin ve amitriplinin faydalı olduğu bildirilmektedir. Doz depresyondaki düzeyde tutulmalı (75-300 mg./gün), etkinliğin ortaya çıkmasını test etmek için minimum 8 hafta ilaç kullanılmalı ve yarar gören olgularda tedaviye bir yıl kadar devam edilmelidir. Ayrıca SSRI grubu antidepresanların, MAO inhibitörlerinin, antikonvülzan ilaçların (karbamazepin, valproate), propranolun da etkili olduğu iddia edilmektedir. Alprazolamın da etkili olabileceği bildirilmekte ise de, uzun süre tedavi gerekebileceğinden bağımlılık riski nedeniyle uygulanması önerilmemektedir. Akut ajitasyon ve agresyon durumları dışında antipsikotiklerin kullanılması önerilmemektedir.

AKUT STRES BOZUKLUÄžU

Akut stes bozukluğunun başlıca özelliği, aşırı travmatik bir stres kaynağı ile karşılaştıktan sonraki bir a