‘Maden’ Kategorisi için ArÅŸiv

What İs Thorium?

Salı, 06 Kasım 2007

What is Thorium?

Thorium is a naturally-occurring, slightly radioactive metal discovered in 1828 by the Swedish chemict Jons Jacob Berzelius, who named it after Thor, the Norse god of war.It is found in small amounts in most rocks and soils, where it is about three times more abundant than uranium.Soil commonly contains an average of around 6 parts per million of thorium.

Thorium, as well as uranium, can be used as a nuclear fuel. Although not fissile itself, thorium-232 will absorb slow neutrons to produce uranium-233, which is fissile. Hence like uranium-238 it is fertile.

Domestic Production and use:

The primary source of the world’s thorium is the rare-earth and thorium phosphate mineral, monazite.Monazite was not recovered as a salable product during domestic processing of heavy mineral sands in 2001. Past production had been as a byproduct during processing for titanium and zirconium minerals, and monazite wasrecovered for its rare-earth content. Essentially all thorium compounds and alloys consumed by the domestic industry were derived from imports, stocks of previously imported materials. About eigth companies processed or fabricated various forms of thorium for nonenergy uses, such as high-temperature ceramics, catalyts, and welding electrodes. The value of thorium metal, alloys, and compounds used by the domestic industry was estimated to be about $100,000.

World Refinery Production, Reserves, and Reserve Base:

Reserves and reserve base are contained primarily in the rare-earth ore mineral, monazite. Without demand for the rare earth, monazite would probably not be recovered for its thorium content. Other ore minerals with higher thorium contents, such as thorite, would be more likely sources if demand significantly increased. No new demand, however, is expected. Reserves exist primarily in recent and ancient placer deposits. Lesser quantities of thorium-bearing monazite reserves occur in vein deposits and carbonatites.

Refinery production

2000 2001 Reserves Reserve Base

Australia —- —- 300,000 340,000

Brazil NA NA 16,000 18,000

Canada NA NA 100,000 100,000

India NA NA 290,000 300,000

Malaysia —- —- 4,500 4,500

Norway —- —- 170,000 180,000

South Africa —- —- 35,000 39,000

United States —- —- 160,000 300,000

Other countries NA NA 90,000 100,000

World total NA NA 1,200,000 1,400,000

Domestic mine production of thorium-bearing monazite ceased at the end of 1994 as world demand for ores containing naturally occurring radioactive thorium declined. Imports and existing stocks supplied essentially all thorium consumed in the United States in 2001. Domestic demand for thorium ores, compounds, metals, and alloys has exhibited a long-term declining trend. Thorium consumption in the United States decreased in 2000 to 2.0 tons; however, most material was consumed in a nonrecurring application. In 2001, thorium consumption, primarily for use in catalyst applications, is estimated to decrease. On the basis of data through August 2001, the average value of imported thorium compounds decreaes to $36.58 per kilogram from the 2000 average of $47.76 per kilogram (gross weight).

Year Price Year Price Year Price Year Price

1959 43.10

1960 43.10

1961 43.10

1962 33.07

1963 44.09

1964 33.07

1965 33.07

1966 33.07

1967 33.07

1968 33.07

1969 33.07

1970 33.07

1971 33.07

1972 33.07

1973 33.07

1974 33.07

1975 33.07

1976 33.07

1977 33.07

1978 33.07 1979 33.07

1980 NA

1981 NA

1982 NA

1983 NA

1984 NA

1985 NA

1986 NA

1987 NA

1988 NA 1989 NA

1990 NA

1991 NA

1992 NA

1993 NA

1994 NA

1995 NA

1996 NA

1997 NA

1998 NA

NA:Not Available

In Turkey:

(TON)

Average

Tenor(U O )

Reserves (%)

Manisa-Salihli

Köprübaşı 2852 0.04-0.05

Uşak-Fakılı 490 0.05

Aydın-Küçükçavdar 208 0.04

Aydın-Demirtepe 1729 0.08

Yozgat-Sorgun 3850 0.1

Total Uranium Reserves 9129

Total Thorium Reserves 380000

Titan

Salı, 06 Kasım 2007

TİTAN

Doç. Dr. Ali KAHRİMAN

İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Bölüm Başkanı

Araş. Gör. İlgin KURŞUN

İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümü Cevher Hazırlama Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi

Titanyum, mühendislikte kullanılan metaller arasında doÄŸadaki yaygınlığı bakımından aluminyum, demir ve magnezyumdan sonra dördüncü sırada yeralmaktadır. Ağır mineraller sınıfına giren en önemli titanyum mineralleri rutil ve ilmenittir. DoÄŸada ticari önemde rutil mineralinin çok az olmasına karşın, ilmenit minerali daha bol ve yaygın olarak bulunmaktadır. Son yıllarda, titanyum mineralleri ve titanyum metali çeÅŸitli endüstri dallarında giderek artan miktarlarda tüketilmektedir. Rutil ve ilmenitten elde edilen titanyum dioksidin yaklaşık % 95′i boya, kağıt, plastik ve tekstil sanayiinde pigment olarak kullanılmaktadır. Yakın zamana kadar daha çok beyaz pigment olarak kullanılan titanyum mineralleri, özellikle uzay endüstrisinin ilerlemesi sonucu, metalik titan eldesinde de önemli ölçüde kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Rutil mineralinin hemen hemen tümü sahil kumlarından, ilmenit ise sahil kumlarından olduÄŸu kadar diÄŸer tür cevher yataklarından da elde edilmektedir. Önemli rutil yatakları Avustralya, Hindistan ve Meksika’da; ilmenit yatakları ise Avustralya, Norveç, ABD, Kanada ve Brezilya’da bulunmaktadır. İlmenitden cevher zenginleÅŸtirme ve metalurjik iÅŸlemler sonrasında hem titanyum metali hem de saf demir eldesi mümkündür. Sahil kumlarındaki ilmenitlerden titan ve demir üretimi baÅŸta Avustralya ve Güney Afrika’da olmak üzere pek çok ülkede baÅŸarıyla yapılmaktadır.

Dünya toplam titan rezervinin 600-650 milyon ton civarında olduÄŸu tahmin edilmektedir. Titan rezervlerinin ve üretiminin önemli bir kısmını Avustralya’nın doÄŸu ve batı kıyılarındaki sahil plaserleri oluÅŸturmaktadır. Avustralya’yı Brezilya, Hindistan, Güney Afrika Cumhuriyeti, B.D.T., Sierra Leone, Sri Lanka ve A.B.D. izlemektedir. Avrupa’da ise titanyum mineralleri üretiminin % 95′i Norveç tarafından yapılmaktadır. Avrupa’da titanyuma olan talep ise ithalat yolu ile karşılanmaktadır. Bugün, titanyum tüketiminde A.B.D. birinci sırada yeralmaktadır. Özellikle A.B.D gibi teknolojik bakımdan geliÅŸmiÅŸ olan ülkeler; hem dışarıdan ithal ettiÄŸi hem de kendi kaynaklarından kazandığı titanyum minerallerini, titanyum dioksit pigmenti ve titanyum metali üretimi gibi uç ürünlerin eldesinde kullanmaktadırlar.

Türkiye açısından, ağır mineral madenciliÄŸi paralelinde titanyum mineralleri madenciliÄŸine bakıldığında, öncelikle, üç tarafı denizlerle çevrili 8333′km sahil ÅŸeridi uzunluÄŸuna sahip ülkemiz, jeolojik açıdan büyük bir avantaja sahiptir. Son yıllarda maden iÅŸletme açısından kaydedilen teknolojik geliÅŸmeler sahil plaserlerinin denize doÄŸru uzanımının da iÅŸletilebilmesini mümkün kılmaktadır. Türkiye yüzölçümünün % 8′i kadar bir alanı kapsayan sahil plaserleri içerisinde karalardan taşınan ve mekanik yolla zenginleÅŸen rutil, ilmenit vs gibi ağır minerallerin ekonomik miktarda uygun yerlerde yataklandığı bilinmektedir. Ancak, diÄŸer yeraltı zenginliklerinde de olduÄŸu gibi titanyum mineralleri açısından da ülkemizde, ÅŸimdiye kadar yeterli arama, etüd ve rezerv geliÅŸtirme çalışmaları malesef yapılamamıştır. Bugüne kadar ağır mineral etüd ve madenciliÄŸi açısından yapılan çalışmaların özeti şöyledir: İstanbul-Åžile sahil kum etüdlerinde 500 ton zirkon, ilmenit ve rutil rezervi saptanmıştır. Sahil plaserleri etüdleri sonucu titanyum mineralleri, zirkon, monazit ve diÄŸer ağır ve nadir toprak elementleri rezervlerinin kayda deÄŸer miktarda olduÄŸu vurgulanmıştır. Çanakkale-Geyikli sahil kumlarının özellikle titanyum mineralleri ve zirkon açısından önem taşıdığı ifade edilmiÅŸtir. Manisa-Salihli yöresinin altın, rutil, ilmenit, zirkon, manyetit ve apatit gibi ağır minerallerce önem taşıdığı saptanmıştır. Manisa-Demirci yöresi etüdlerinde 100-700 ppm mertebesinde zirkona rastlanmıştır. Karadeniz sedimanlarının M.T.A tarafından yapılan etüdlerinde, 53 lokasyondan alınan karotlardan 40 element olduÄŸu ve bu elementler içerisinde 40-100 ppm zirkon ve rutil bulunduÄŸu belirlenmiÅŸtir. Özellikle Ünye’nin batısından, YeÅŸilırmak aÄŸzına kadar uzanan, yaklaşık 50 km uzunluÄŸundaki ÇarÅŸamba ovasının 160 milyon tondan fazla ağır mineral rezervli kumlara sahip olduÄŸu belirtilmiÅŸtir. Bölgedeki diÄŸer küçük plaser oluÅŸumları da ele alındığında görünür - muhtemel rezerv yaklaşık 190 milyon tona ulaÅŸmaktadır. Ormanlı-Terkos bölgesinde ise, 5 km uzunluk, 400 m geniÅŸlik ve 24 m’lik derinlik boyunca ağır minerallerin yataklandığı belirlenmiÅŸtir. Ancak yatağın tenör açısından bir ekonomik deÄŸer taşımadığı saptanmıştır. Ayrıca, MTA Genel Müdürlüğünce, Küçük Menderes ve Gediz havzalarında yapılan araÅŸtırmalarda önemli rutil ve ilmenit zenginleÅŸmeleri tespit edilmiÅŸtir. MTA Hakkari ve Yozgat civarında titanyum rezervlerinden bahsetse de tenörleri ve tam rezervleri belirgin deÄŸildir. Özetle, ülkemizde maalesef ağır mineral açısından etüd edilmemiÅŸ daha pek çok saha mevcuttur.

Türkiye’nin herhangi bir titan cevheri üretimi henüz yoktur ve tüm titan mineralleri gereksinimini ithalat yoluyla karşılamaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, 2000 yılında toplam 10.000 tonluk yani yaklaşık 2.5 milyon $’lık titan cevheri ve titan oksitleri ithalatı gerçekleÅŸmiÅŸtir. Ülkemizde baÅŸlıca boya, tekstil, kağıt, plastik elektrod vb. sanayi dallarında tüketilmekte olan titan oksitler yanında, yakın bir gelecekte kurulması planlanan uçak ve ağır sanayi tarafından da metalik titana gereksinim duyulacak ve ithalat miktarı yapılan projeksiyonlara göre daha da artacaktır. İlgili kuruluÅŸlar tarafından cevher arama çalışmalarının hızlandırılması yanında, kısa zamanda dünyada bir patent yarışı ÅŸeklinde sürdürülen titan mineralleri ve metalik titan üretimi teknolojisine uygun akım ÅŸemalarının geliÅŸtirilmesi ve tesis tasarımlarının oluÅŸturulması da gerekmektedir. Ayrıca, rutilin diÄŸer titan minerallerine göre gerek Dünyada, gerekse Ülkemizde rezervlerinin sınırlı olması, uluslararası alanda talebin sentetik rutil, ilmenit ve ÅŸlamlara yönelebileceÄŸi dikkate alınarak, yeni kaynakların araÅŸtırılıp bulunması ve iÅŸletilmesi de önemli diÄŸer bir noktadır.

Bunun yanısıra, ülkemiz demir-çelik sanayinin ham demir cevherine ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. Ülkemizde entegre tesislerin gereksinimi olan 9.5 milyon ton demir cevherinin 5 milyon tonu ithalat yoluyla karşılanmaktadır. Sürdürülen yanlış ithalat politikalari nedeni ile demir cevheri madenciliÄŸi yok edilme noktasına getirilmiÅŸtir. Bu nedenle, yılda yaklaşık 140 milyon dolar tutarında demir cevheri ithal edilmekte, buna karşılık ihracat hemen hemen yok sayılacak boyuttadır. Sahil kumlarındaki ağır minerallerden, bir dizi cevher zenginleÅŸtirme ve metalurjik iÅŸlemleri sonucunda hem titanyum minerallerinin hem de ham demir üretimi mümkündür. Avustralya ve Güney Afrika baÅŸta olmak üzere Dünyanın pek çok ülkesinde demir üretiminin bir kısmı sahil kumlarından kazanılmaktadır. Sahil kumlarımızdan Dünya’da uygulanan proseslere dayanılarak, titan ve demir eldesi imkanlarının araÅŸtırılması her iki minerali de dışarıdan alan ülkemiz için doÄŸal kaynaklarımızın katma deÄŸer olarak kullanımı açısından kuÅŸkusuz çok önemlidir.

Sonuç olarak, Avrupa BirliÄŸine girme çabalarımızın yoÄŸun olarak sürdürüldüğü bu dönemde, ağır mineral madenciliÄŸi açısıdan avantajlı bir coÄŸrafi konumda olan, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde yeterli rezerv arama ve geliÅŸtirme çalışmaları henüz yapılmamıştır. Bu çalışmaların ivedilikle yapılarak mevcut titanyum rezervleri ve özelliklerinin belirlenmesi, ekonomimize katma deÄŸer yaratması açısından gereklidir. Mevcut rezervlerden, Dünya’da uygulanan proseslere dayanılarak titan ve demir eldesi imkanlarının araÅŸtırılması, gerek her iki minerali de dışarıdan alan ülkemiz için, gerekse Avrupa BirliÄŸi ülkeleri için önem arz etmektedir.

Topaz

Salı, 06 Kasım 2007

TOPAZ

Topaz silisli magmatik kayaçların son evrelerinde F taşıyan buharlar yardımıyla oluşur. Riyolitik lavların boşluklarında, granitlerde, özellikle de kalay içeren pegmatitlerde karakteristik bir mineraldir. Kassiterit, apatit, florit, beril, kuvars, muskovit ve zinvaldit ile birlikte bulunur. Sertliği, aşınmaya dayanımı nedeniyle ağır mineral olarak da gözlenir.

GRANAT

Magmatik kristallenmenin son evrelerinde oluşurlar. En yağın olarak düşük-yüksek dereceli metamorfik kayaçlarda bulunurlar. Magmatik kayaçlarda ise tali bileşendirler. Metamorfizma derecesinin belirteci olarak kullanılırlar. Pirop, kimberlit, peridotitlerde ve serpantinleşmiş peridotitlerde yaygındır (Foto 18). Ekloj illerdeki granatların bileşimi piropalmandtn arasında değişir, piroksen ve kiyanitle birlikte bulunur. Almandin orta-yüksek dereceli rajiyonal metamorfızma ürünü olan şist ve gnayslar içerisinde çok fazladır (Foto 17). Nadiren granit, pegmatit ve kontakt metamorfıklerde bulunur. Ayrıca sert ye bozunmaya karşı dayanıklı olmasından dolayı sedimanter kayaçlarda da bulunur. Spesartin, granit pegmatitlerinde ve metazomatik skarn kayaçlannda bulunur (Foto 16). Grassular, saf olmayan kalkerli kayaçlann kontakt ve bölgesel metamorfizması, ayrıca kalsiyum metasomatizması sonucu oluşan tipik bir mineral olup, kalsit, vollastonit, vezüvyanit, diyopsit ve skapolitle birlikte bulunur (Foto 15). Nadiren metamorfizma geçirmiş bazaltik lavlarda serpantİnitlerde oluşur. Andradit tipik olarak, kontakt veya termal metamorfizma geçirmiş saf olmayan kireçtaşlannda ve özellikle metasomatik skarn yataklarında oluşur.

Andradit, kontakt metamorfizması geçirmiş kalkerli kayaçlarda ve oksitlenmiş skarnlarda meydana gelir. Ayrıca andezit gibi kalsiyumlu magmatik kayaçlann termal metamorfizması ile ilişkili metasomatizma sonucunda oluşur. Topazolit ve demantolit özellikle serpantinlerde ve klorit şistlerde oluşan andradit türleridir. Siyah renkli titan içeren andradit türü olan melanit ve şörlomit andraditten tamamen farklı parajenezlerde oluşur. Çoğunlukla alkalin magmatik kayaçlarda, nefelin-siyenit ve ijoyit gibi; ve bunların fonolit ve nefelinit gibi volkanik türlerinde oluşur.

Granat grubunun en nadir türü olan uvarovit kromlu ultrabazik kayaçlar içinde serpantİnitlerde genellikle kloritle birlikte bulunur. Metamorfize kireçtaşlannda ve skarn cevherlerde gözlenir.

Hidrogrossular, bir çok kayaçta grossular olarak tanımlanabilir. Metamorfize marnlarda ve altere gabroyik kayaçlarda, rodinjitlerde oluşur. Aynca metasomatik Ca getiriminin olduğu kayaçlarda da bulunabilir.

Granat mineralleri talk, serpantin ve klorite altere olur. Fakat atmosferik koşullarda oldukça duraylıdır. Aşınma ve alterasyona dayanıklı olduklarından plaserlerde ve sedimanter kayaçlarda tali bileşen halinde bulunurlar. Metamorfizma derecesinin artmasıyla pelitik kayaçlardaki granattan n Mg içeriği azalır, Fe ve Mg içeriği artar.

EPİDOT

Epidot mineralleri oldukça geniş bir parajenezde oluşur. Tipik olarak bölgesel metamorfizmada gözlenir, ancak kontak metamorfizma ve asidik magmatik kayaçların kristaüzasyonu sırasında da oluşabilirler.

Klinozoisit epidot serisinin üyeleri oldukça geniş bir metamorfık parajenezde oluşur fakat özellikle yeşilşist ve epidot-amfibolit fasiyesinin kayaçlannda karakteristiktir. Epidot -130 atm, 320°C gibi düşük sıcaklık ve basınçlarda da oluşabilir. Bu epidotlar demirce zengindir ve pistasitik bileşime yakınlık gösterir ve klorit, prehnit, albit ve kalsitler birlikte oluşur. Metamorfizmanın yüksek evrelerinde epidot pumpelliyit içeren toplulukla bulunur. Yeşilşist fasiyesinde epidot; klorit, aktinolit, albit, kuvars ve daha az oranda muskovitle birlikte bulunur. Kalkşistlerde epidot, margarit, kalsit ve kuvarsla birliktedir. Epidot içeren topluluklar özellikle kalkerli kayaçların kontakt metamorfızması neticesinde gözlenirler. Burada epidot klinopiroksen, kalsit, granat, vezüvyanit, skapolit, vollastonit ve plajiyoklaz ile birliktedir. Epidot yaygın bir gang mineralidir, fakat asidik mıtgmatik kayaçların tali minerali olarak nadiren gözlenir. Magmatik kristallenmenin rrken evrelerinde oluşur. Epidot ayrıca plajiyoklazm alterasyon ürünü olarak da oluşur.

HORNBLEND

Mağmatik kayaçlar içerisinde (granit, siyenit, diorit, porfirit, andozit, bazalt gibi) metamorfik kayaçlar içinde bulunurlar. Hornblend ayrıştığı zaman klorit, epidot ve serpantine dönüşür.

OJİT

Proksen grubu kayaçlardandır. Mağmatik kayaçların bazik türlerinde bulunurlar. Andezit, diyonit, diyabet, bazit ve ultrabazik kayaçların içinde bulunurlar.

KAYNAKLAR:

Google.com

www.maden.org.tr

www.mta.gov.tr

Sistematik mineroloji, Doç. Dr. Muazzez ÇELİK, Dr. Necati KARAKAYA,

Mineroloji ve mineraller Teknolojisi (ders notları) Prof. Dr. Şuayip ÜŞENMEZ.

İnşaat Mühendisleri İçin Jeoloji Doç. Dr. Nail ÜNAL.

Toryum

Salı, 06 Kasım 2007

TORYUM

Doç. Dr. Ali KAHRİMAN

İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Bölüm Başkanı

Araş. Gör. Dr. İlgin KURŞUN

İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Maden Mühendisliği Bölümü

Cevher Hazırlama Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi

Uranyum atomunun çekirdeklerinin parçalanması sonucu elde edilen nükleer güç, günümüzde çeÅŸitli ülkelerde, insanoÄŸlu için kontrol edilebilir enerji temininde önemli rol oynamaktadır Uranyum gibi, toryum da bir nükleer enerji hammaddesidir. Toryum doÄŸada serbest halde bulunmaz, fakat 60 civarında mineralin içinde rastlanır. Bunlardan sadece monazit ve thorit, toryum üretiminde kullanılan minerallerdir. Bu mineraller genellikle nadir toprak elementleri ile birlikte bulunmaktadır. Toryumun uygun koÅŸullarda, reaktörler içersinde nötron bombardımanına maruz bırakılması ile oluÅŸan uranyum - 233 iyi bir nükleer yakıttır. 1990′lı yılların baÅŸlarına kadar, bu yakıt ile çalışacak pek çok farklı tasarımlar denenmiÅŸ, bazıları baÅŸarılı da olmuÅŸtur. Ancak batılı ülkeler; uranyum fiyatları, rezervi ve toryum yakıtın saÄŸladığı ekonomik yararın küçüklüğünü dikkate alarak bu tür reaktörlerin kendilerine ÅŸimdilik fazla bir yarar saÄŸlamayacağına karar vermiÅŸ ve elektrik üretiminde kullanmaya gerek görmemiÅŸlerdir. Hindistan ise bu alanda araÅŸtırmalarını hiç aksatmamış, Toryum rezervine sahip olmanın kendisine yarar saÄŸlayacağının bilincinde olarak faaliyetlerini sürdürmüş, sonuçta önemli bilgi ve uygulama birikimi birimi yaratmıştır. Bununla birlikte toryum, sırasını bekleyen bir nükleer yakıt hammaddesi durumundadır. Bunun en büyük nedeni ise nükleer yakıt çevrimi ile ilgili sorunlardır. Söz konusu sorunlar nedeniyle, halen dünyada toryumla çalışan önemli bir nükleer santral bulunmamaktadır. Ancak, İngiltere, Almanya ve ABD’de toryumla çalışan deneme amaçlı santrallarda araÅŸtırma ve geliÅŸtirme çalışmaları sürdürülmektedir.

Deneme safhasındaki toryuma dayalı nükleer santrallerin henüz ekonomik uygulanabilirliÄŸi olmadığından bugüne kadar toryum aramalarına gereken önem verilmemiÅŸtir. Buna karşılık, bazı ülkelerde, nadir toprak elementleri içeren monazit yataklarının aranmasına yönelik çeÅŸitli çalışmalar yapılmıştır. Bu mineraller aynı zamanda toryum da içerdiklerinden, toryum sadece yan ürün olarak deÄŸerlendirilmiÅŸ, saÄŸlıklı verilere dayanan rezerv hesapları yapılmamıştır. AraÅŸtırmalara göre Nükleer Enerji Santralleri’nde kullanılabileceÄŸi 1993 yılında kanıtlanan toryumun bugüne kadar dünyadaki kesinleÅŸen rezerv miktarı, 1 milyon 754 bin ton civarındadır. Bu rezervin yaklaşık %20’si Türkiye’de bulunmaktadır. Bununla birlikte, toryumun nükleer enerji hammaddesi olarak kullanılmaya baÅŸlanması durumda doÄŸacak talep, çeÅŸitli yatakların ekonomik deÄŸerini de belirleyecektir.

Yukarıda da deÄŸinildiÄŸi üzere, nükleer yakıt çevrim sorunu nedeniyle, toryum bugün için geleceÄŸini bekleyen bir nükleer yakıt hammaddesi durumundadır. Toryum-232, bazı süreçlerle uranyum-233′e dönüştürülebilmektedir. Uranyum -233 de Uranyum-235 gibi parçalanabilir bir maddedir. Bu parçalanma sonucunda da büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Yakıt çevrimi sorunu nedeniyle, bugün için toryumla çalışan ticari ölçekli santraller bulunmamakla birlikte, bu santrallerin prototipleri İngiltere, Almanya ve ABD’de uzun zamandır denenmektedir. Ticari ölçekte üretimin yapılamaması nedeniyle, halen toryumun enerji hammaddesi olarak tüketimi yok denilecek düzeydedir. Enerji hammaddesi olarak kullanımı dışında, deÄŸiÅŸik kullanım alanlarında tüketilen toryum miktarının fazla olmaması ve yıllık 700 ton ThO2 civarında olan dünya toryum üretiminin tamamen monazitten yan ürün olarak elde edilmesi nedeniyle, halen sadece toryum üretmek amacıyla iÅŸletilen bir cevher yatağı bulunmamaktadır.

Son yıllarda, , geliÅŸtirilen yeni bir ”Toryum Reaktörü” ekonomik elektrik enerjisi üretiminin saÄŸlanabileceÄŸi yönünde ümit vermiÅŸtir. Toryum cevherinin enerji üretiminde kullanılmasını saÄŸlamak, dünya birincil enerji kaynakları rezervini arttırmak anlamına gelmesi yönünden oldukça önemlidir. DiÄŸer bir önemi de nükleer enerjinin çevre dostu olmasından ileri gelmektedir. BilindiÄŸi üzere, nükleer reaktörler bugünlerin en sakınılması gereken; atmosferin daha fazla kirletilmemesi ve karbon dioksit salınmaması sorununa yardımcı olan enerji üretim araçlarıdır. Elbette, henüz incelenecek ve üstesinden gelinmeyi bekleyen bir çok mühendislik problemi bulunmakta olup, ticari elektrik üretim süreci uzun yıllar gerektirecektir. Fizikçilerin, esaslara ait çalışmaları büyük oranda tamamlanmış olup, 2005 yılına kadar 100 MW gücünde bir Toryum reaktörünün, örnek bir tesis olarak kurulması kararlaÅŸtırılmıştır. Avrupa’da geliÅŸtirilmekte olan ve 2005 yılında prototipi kurulmak istenen 100 MW gücündeki reaktörün baÅŸarılı olması, buna dayanarak ticari elektrik üreten toryum reaktörlerin devreye girmesi ve bu reaktörlerin enerji planlamalarında yerini, alması 2025-2030 yıllarının enerji projeksiyonu olarak nitelendirilmektedir. ÖrneÄŸin, füzyon reaktörlerinin esasları (diÄŸer bir deyiÅŸle güneÅŸteki nükleer reaksiyonların benzerini gerçekleÅŸtirerek enerji üretimi) yıllar evvel bulunmuÅŸ, laboratuar deneyleri tamamlanmış daha da geliÅŸtirilerek çeÅŸitli sistemler kurulmuÅŸ fakat 30 yılı aÅŸan bir süreç geçmiÅŸ olmasına raÄŸmen henüz ticari elektrik üretimi yapan bir ünite kurulmamıştır. Konu edilen toryum reaktörlerinin bu kadar zorluk çıkarmayacağı anlaşılmakla birlikte çözülmesi gereken pek çok mühendislik sorunu çeÅŸitli kesimlerce ifade edilmektedir.

.Ülkemizde, Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü’nce geçmiÅŸ yıllarda yapılan aramalar sonucunda, EskiÅŸehir-Sivrihisar-Kızılcaören yöresindeki nadir toprak elementleri ve toryum kompleks cevher yatağında, %0,21 tenörlü 380.000 ton görünür ThO2 rezervi saptanmıştır. Söz konusu yatağın genelinde yapılacak sondajlı arama çalışmalarıyla bu rezervin, iki katına çıkması olasılığı MTA tarafından belirtilmektedir. Ancak, cevherin zenginleÅŸtirilmesiyle ilgili teknolojik sorunlar henüz tam olarak çözülmüş deÄŸildir. Maden Tetkik Arama, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu ve Eti Holding A.Åž tarafından yapılan teknolojik deneyler, bu aÅŸamada yatağın doÄŸrudan toryum olarak deÄŸerlendirilmesinin mümkün olmadığını göstermiÅŸtir. Saha, nadir elementler ile barit-florit içerdiÄŸinden, yatağın kompleks cevher olarak deÄŸerlendirilmesi ve bu konudaki çalışmaların desteklenmesi ÅŸimdilik daha çok önem kazanmaktadır. DiÄŸer taraftan, Malatya-Hekimhan-Kuluncak’ta mevcut benzer nitelikli toryum yatağı da gerekli çalışmaların yapılması durumunda, söz konusu rezerve katkı yapabilecek durumda olduÄŸu belirtilmektedir.

Sonuç olarak, mevcut verilere göre, toryum, gelecekte önemli bir nükleer enerji hammaddesi olma konumunu sürdürecektir. Ancak, dünyadaki hızlı bilimsel ve teknolojik geliÅŸmeler dikkate alındığında bu konuda hazırlıksız yakalanmamak için Türkiye’nin araÅŸtırma geliÅŸtirme çalışmalarına hız vermesi gerekmektedir. Öte yandan uranyum fiyatlarının günümüzde düşük seyretmesi (yaklaşık 25 $/kgU) halen uranyuma olan talebin devamını kaçınılmaz kılmakta ise de enerji darboÄŸazına girilecek bir sürecin yaÅŸanacağının da dikkate alındığında .ivedilikle toryum rezervlerinin araÅŸtırılarak bu kaynaklarımızın kullanımına yönelik teknolojik çalışmaların yapılması ve ekonomimize katma deÄŸer saÄŸlanması Avrupa BirliÄŸi üyelik sürecindeki ülkemiz için önemli bir kazanım olacaktır.

20. Yüzyıl Türkiye Madencilik Sektörüne Genel Bakış

Salı, 06 Kasım 2007

20. YÜZYIL TÜRKİYE MADENCİLİK SEKTÖRÜNE GENEL BAKIŞ

GiriÅŸ

Anadolu’nun BatılaÅŸma Hareketi

Cumhuriyet Öncesi Madencilik

1923-1950 Madencilik Sektörü

1950-1980 Madencilik Sektörü

1980 Sonrası Madenciliğimiz Ve Özelleştirme Politikaları

Dünya Madenciliğinde Gelişmeler-Konjonktürel Dalgalanmalar

Teknolojik GeliÅŸmeler

Ekolojist Sivil Muhalefet Hareketleri

TekelleÅŸme ve Dikey Entegrasyon EÄŸilimleri

Kömür Politikalarında Gelişmeler

Türkiye Madencilik Sektörünün ve Maden Mühendislerinin Güncel Durumu-Genel Madencilik Sektörüne İlişkin Genel Değerlendirme

Madencilikte Hukuki GeliÅŸmeler

Madencilik ve Çevre

Madencilik Sektöründe Eğitim

Sonuç ve Öneriler

GİRİŞ

Bu raporda 20.Yüzyıl Madencilik Sektörünün kurumlarıyla birlikte geliÅŸmesi, Anadolu’nun BatılaÅŸma Hareketini dikkate alacak ÅŸekilde; Cumhuriyet Öncesi Dönem, Cumhuriyet (1923) ile Çok Partili Döneme GeçiÅŸ (1950) Arası Dönem, 1950 ile 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları Arası Dönem ve 1980 ile Günümüz Arası Dönemler olarak incelenmiÅŸtir.

Cumhuriyet öncesi dönemde, Anadolu MadenciliÄŸi, Batının bir yandan sınai ürünlerini satabilecek, öte yandan da sınai üretim için ucuz hammadde saÄŸlayacak dış pazarlara açılma politikasına paralel olarak yabancıların kontrolünde kalmıştı. İngilizler Susurlukta pandermit, Murgul Bakır İşletmesini, Fransızlar Balıkesir bölgesinde boraks madenlerini, MuÄŸla bölgesinde krom madenini, Balya’da kurÅŸun-çinko madenini, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Almanlar Zonguldak Töşkömürü Havzasını iÅŸlettiler.

Cumhuriyet ile birlikte, Devletçilik politikası kapsamında MTA ve Etibank kurularak Madencilik Sektörünün kurumsallaşması sağlandı, Madenciliğe dayalı Sanayileşmenin alt yapısı hazırlandı, Demir-Çelik Fabrikası kuruldu, krom ve kömür başta olmak üzere maden üretiminde önemli ölçüde artış sağlandı.1933 yılından sonra millileştirme politikasıyla çok sayıda maden işletmesi yabancılardan geri alındı.

Çok Partili Döneme GeçiÅŸ ile birlikte, özel sektörün ve yabancı sermayenin de sıcak bakacağı bir maden kanunu 1954 yılında çıkartıldı. 1960-1970 yılları arasında ülkenin siyasi ve sosyo-kültürel yapısındaki olumlu geliÅŸmelere paralel olarak gündeme gelen sanayileÅŸme politikaları doÄŸrultusunda İskenderun ve Erdemir Demir Çelik, SeydiÅŸehir Alüminyum, Bandırma Boraks ve Asit Borik, Antalya Ferrokrom, KBİ Samsun Blister Bakır, Çinkur Çinko-kurÅŸun, KümaÅŸ Manyezit Fabrikaları kuruldu. 1970’li yıllarda yaÅŸanan petrol krizleri nedeniyle, 1978 yılında 2172 sayılı Yasa ile linyit ruhsatları birleÅŸtirilerek havza madenciliÄŸine dayalı Termik Santrallar projelendirildi. Bu kapsamda linyit üretimi 5 kat artış gösterdi. Aynı Yasa kapsamında tüm Bor sahaları Etibank’a devredildi ve Bor ihracatı 25-30 milyon dolar düzeyinden 250 milyon dolar düzeyine çıktı.

1970’li yılların sonunda GeliÅŸmiÅŸ ülkeler tarafından uygulanmaya baÅŸlanan Yeni Dünya Düzeni kapsamında geliÅŸtirilen özelleÅŸtirme politikaları, büyük zahmetlerle kurulmuÅŸ madencilik sektörüne dayalı sanayiyi olumsuz yönden etkiledi. Kurumların idari ve mali yapıları bozularak zarar eden verimsiz iÅŸletmeler haline getirilmeye çalışıldı, aramacılık durma noktasına getirildi, özelleÅŸtirme kapatma ve yaÄŸma, talan politikasına dönüştü, İthalat teÅŸvik edildi.1980-1990 arasında planlanan santralların tamamlanması ile birlikte linyit ve elektrik üretiminde önemli ölçüde artışlar saÄŸlandı ancak 1990’lı yıllarda önemli bir geliÅŸme yaÅŸanmadığı gibi o yapılan termik santralar ile birlikte kömür sahaları özelleÅŸtirme kapsamına alındı. Kamu madenciliÄŸindeki olumsuz geliÅŸmelerin yanında, özel sektöre dayalı Mermer, Seramik, Cam, Çimento ve Endüstriyel Hammaddeler sektörlerinde önemli geliÅŸmeler yaÅŸandı. Mermerin 1985 yılında 3213 sayılı Maden Kanunu kapsamına alınmasıyla Mermer İhracatı 25 kat arttı.

İşte Madencilik Sektörü, 20.yüzyılı neredeyse başladığı gibi sahipsiz bitirdi. Gerçekten de Madencilik Sektörü olması gereken yerde midir?Madencilik Sektörü, dönem dönem olduğu gibi siyasi oteritenin teşvik etmesi durumunda yeni bir patlama yapabilir mi? Özelleştirme

Madencilik Sektörünü geliştirebilir mi? Bu soruların cevabı, bu raporda bulunmaya çalışıldı

ANADOLU’NUN BATILAÅžMA HAREKETİ

1789 Fransız Büyük İhtilalinin bütün dünyayı etkileyen, özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganlarının taşıdığı anlayış ve Batının yeni düşünce akımları 19. Yüzyıl sonlarında Osmanlı aydınlarının düşüncesinde bir bütün oluşturmuş, Batı uygarlığı ile Türk, İslam, Osmanlı düşüncesi, Fransız İnsan Hakları Bildirgesi ile birleşmiş, İmparatorlukta yepyeni bir kültür ortamı doğurmuştu.

19.Yüzyılın sonlarına doÄŸru aydınların toplum sorunlarıyla ilgili düşünceleri, sosyal *bilimler yönünden batıyı güncel olarak izleyecek düzeydi. Toplumdaki sosyal olaylar sonucunda ortaya çıkan geliÅŸmeler ve sosyal sorunlar ile bunların nedenlerinin bilinmeksizin gerçek reformun saÄŸlanmayacağı anlaşılmıştı. Bireylerin kendi yetenekleri ile bir sosyal deÄŸiÅŸimi baÅŸaramayacakları görüşü, reformların ancak iyi niyetli devlet adamlarınca yapılabileceÄŸi düşüncesini yaratmıştı. Temele toplumun bireyden baÅŸlayarak eÄŸitilmesi gerçeÄŸi konulmuÅŸtu. Ekonomik yönden “devlet himayeciliÄŸi” görüşüne devletin “eÄŸitim himayeciliÄŸi” düşüncesi katılarak böylece ileri aydınlar imparatorluktaki sosyal deÄŸiÅŸim görevinin tümünü devlete yüklemiÅŸti. DeÄŸiÅŸik düşüncelere sahip Osmanlı aydınları ağırlıklı olarak demokraside birleÅŸmiÅŸlerdi. Ancak, ilerici aydınlar BatılaÅŸma hararetinde,Emperyalizmi göz ardı edilmiÅŸ bir Batı iÅŸbirliÄŸini öngörmüşlerdi.

Batılaşma hareketinin asıl itici gücünü, Osmanlı egemen güçleriyle, Batı kapitalizminin kendisi oluşturmaktaydı; Başta sivil-asker bürokrasi artık üründen aldıkları paylarla biriktirilen servetlerini ve canlarını güven altına almak istiyordu. İkinci olarak, temel üretim aracı olan toprağın yeni sahipleri eşraf, ayan ve derebeyler fiili olarak el koydukları toprağın hukuksal olarak da mülkiyetini ister olmuştu. Batının özel mülkiyete ilişkin hukuk kuralları bunu sağlayacaktı kendilerine. Üçünçü olarak, ticaret ve finans kesimleri ile bütünleşen azınlıklar, yabancı uyruklu tacirler, toplumda liberal ekonominin tüm gereklerinin yerine getirilmesini istemekte ve Batılaşmadan bunu anlamaktaydılar.

BatılaÅŸmanın bir büyük desteÄŸi de Batının asıl kendisidir. Çünkü o yıllarda Batı, bir yandan sınai ürünlerini satabilecek, öte yandan da sınai üretim için ucuz hammadde saÄŸlayacak dış pazarlara gerek duymaktaydı. Böylece tüm tarafların istekleri bu dönemde birbirine uygun düşüyordu. Öyle olunca da, ekonomide liberal uygulamaya geçildi ve Batı kurumlarını topluma aktarmalar reform diye halka sunuldu. Bu kapsamda, önce 1838 tarihli Ticaret AndlaÅŸması, 1839 tarihinde Gülhane Hattı Hümayunu, 1856 tarihinde İslahat Fermanı ve 1858 tarihinde de Arazi Kanunnamesi ilan edildi. Genç Osmanlılar, Sultan Abdülhamit’ten aldıkları söze dayanarak çok arzuladıkları 1.MeÅŸrutiyet yönetimini 10 Aralık 1876 kurmayı baÅŸardılar ve MithatpaÅŸa, Namık Kemal ve Ziya PaÅŸa’nın da bulunduÄŸu komisyonca hazırlanmış olan “Kanuni Esası” yayınlandı. Ancak, Abdülhamit verdiÄŸi söze uymayarak çok kısa bir süre sonra meclisi dağıttı. Ülkede o günlere deÄŸin eÅŸi benzeri görülmemiÅŸ bir baskı rejimi de hemen baÅŸlamış oldu.

İlk meşrutiyet denemesi düşünürlerde sadece özgürlükle uğraşmanın sorunlarına çözüm getirmeyeceği düşüncesini yarattı. Çağdaşlaşma doğrultusunda toplum düşünce yönünden hazırlanmayınca olumlu sonuç alınamayacağı düşüncesi ve toplumu kalkındırma için yeni bir düşünce yapısının gerekli olduğu durumu ortaya çıktı.

1.MeÅŸrutiyet denemesinden sonra, Tanzimat ile açılan okullar ile birlikte medreselerin eski konumlarını koruyarak kalmaları, Batı hukuk sistemleri girerken ÅŸeriat mahkemelerinin muhafaza edilmesi ve sanayileÅŸmeyi hedeflerken ekonominin batılılara tanınmış olan haklar ile yerel kaynakların kullanılmasına dayanması üzerine tartışmalar yoÄŸunlaÅŸmaya baÅŸladı. Bu kapsamda, 2.MeÅŸrutiyet denemesi 1908 yılında Genç Osmanlıların yayınlarını okuyarak yetiÅŸen genç subayların yaptığı bir darbe ile baÅŸladı. Darbe yapanlar İttihat ve Terakki Cemiyetini bir siyasi parti olarak iktidara getirdiler. İttihat ve Terakki iktidarı bir adım daha atarak İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı “milli iktisat” denemesine giriÅŸti, 1914’te kapitülasyonları kaldırıp İmparatorluÄŸun para çıkarma yetkisini Osmanlı Bankasının elinden aldı. Tarımı ve sanayii teÅŸvik edecek yeni bir gümrük sistemi kurarak devlet eliyle “milli tüccar” yaratma politikası amaçladı. Ancak, bütün bu denemeler baÅŸarı saÄŸlayamadı. Yarı sömürge toplum yapısı deÄŸiÅŸmeden olduÄŸu gibi kaldı. Hanedana dayanan yöneticilerin yönetimindeki meclislerin iÅŸe yaramadığı gerçeÄŸi görüldü. Fransız ve İngiliz emperyalizmine karşı çıkan İttihat ve Terakki kadroları, sonuçta İmparatorluÄŸu “Alman emperyalizmi ve militarizmi”nin kucağına atmaktan baÅŸka bir ÅŸey yapamadılar.

Osmanlı İmparatorluÄŸu; 1878 Osmanlı - Rus ve Balkan savaÅŸları, 31 Mart Vakası, 2. MeÅŸrutiyetin ilanı, bir oldu bitti ile Birinci Dünya Savaşına girmesi ve hezimete uÄŸraması ile son buldu ve elde kalan son toprak parçasında, Anadolu’da Milli Bağımsızlık Savaşı baÅŸladı.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hedefleyen

Madencilik sektörü ve Maden Mühendislerinin sorunlarının meslek ve sivil toplum örgütleriyle birlikte çözmeyi hedefleyen

İktidardır.

Yukarıda çerçevesi çizilen demokratik bir düzen içerisinde üretken ve aydınlık bir Türkiye’nin yapılandırılması gerektiÄŸine inanan Maden Mühendisleri Odası bu amaç doÄŸrultusunda "Demokrasi Mücadelesini" sürdürmektedir. eÅŸrafıyla birlikte, yürüyüp gerçekleÅŸtirdikleri bir orta sınıf hareketiydi. Bu hareket sonuç olarak emperyalizmin Türkiye’deki nüfuzuna darbe vuran “millici”, ve “antiemperyalist” bir hareket olmuÅŸtur. Devrimci-milliyetçi kadrolar, bir yandan padiÅŸah, saltanat ve hilafeti ortadan kaldırırken ve Cumhuriyet’i ilan ederken, hukuktan eÄŸitime, vatandaÅŸlıktan kılık kıyafete kadar önemli sosya-kültürel deÄŸiÅŸiklikleri gerçekleÅŸtirdi ve emperyalizme karşı verilecek asıl mücadelenin iktisadi bir mücadele olacağını ortaya koydular.

Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun hezimete uÄŸramasının nedenlerini deÄŸerlendiren Mustafa Kemal ve arkadaÅŸları, “Hezimetin asıl nedeninin, sanayi alanında önemli mesafeler almış olan ülkelerle, tarımsal geliÅŸmeyi dahi tamamlayamamış olan bir ülkenin mücadele edemeyeceÄŸi ve baÅŸarı saÄŸlayamayacağı” tespitinde birleÅŸmiÅŸlerdi. Üstyapıda yapılacak deÄŸiÅŸikliklerin hayata geçirilebilmesi için altyapının da bu doÄŸrultuda hazırlanması düşüncesi hakim olmaya baÅŸladı.

1923 yılında, İzmir’de gerçekleÅŸtirilen İktisat Kongresinde izlenecek ekonomik politikanın liberal bir politika olacağı kararlaÅŸtırıldı. Ancak, 1929 yılında dünya ekonomik krizinin patlak vermesi, özel sektörde yeterli sermaye birikiminin olmaması nedenleriyle devletçi bir politikaya gidilmesini zorunlu kıldı. Devletçilik politikası ülke ekonomisinin temel yapısının kurulması, iktisadi bağımsızlığın saÄŸlanması yolunda önemli kazançlar saÄŸlamıştır. Bunların başında, özellikle 1933’ten sonra yabancı ortaklıkların millileÅŸtirilmesine hız verilmesi, ilk 5 yıllık kalkınma planının uygulanması, özel sermayenin karlı bulmadığı için kurmaya giriÅŸemediÄŸi bazı modern kuruluÅŸlar, fabrikaların kurulması gelmektedir. Ayrıca, Osmanlıdan kalan borçların ödenmesine devam edilmiÅŸtir. Böylece, 1931-1945 yılları arasında uygulanan devletçilik politikası, Türkiye’nin 150 yıllık sömürgeleÅŸme tarihinde emperyalizme karşı yürüttüğü en ciddi ve tutarlı baÅŸkaldırış oldu. Ancak, genç Cumhuriyet ile birlikte deÄŸiÅŸen ve geliÅŸen ekonomi ve siyasi düzen 2.Dünya Savaşı ertesinde bambaÅŸka deÄŸiÅŸimlere uÄŸrayacak ve bugünlere kadar süren istikrarsızlığın baÅŸlangıcı olacaktı.

2.Dünya Savaşı ertesinde, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal tablosu hayli ilginçti. Siyasi iktidar, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri asker-sivil bürokrat kadrolarının elindeydi. Bu kadrolar çeÅŸitli sınıf ve zümrelerin muhalefeti ile karşı karşıyadı. Özellikle, savaÅŸ sırasında palazlanan ihracat ve ithalatçılar, banker ve tefeciler bu kadroların iktidarda indirilerek oluÅŸacak iktidarda söz sahibi olmak ve bu güçle yabancı sermaye ile bütünleÅŸmek istiyordu. İkinci grup, eÅŸraf ve toprak aÄŸaları, Çiftçiyi Topraklandıma Kanunun 1945 yılında kabul edilmesi ve Köy Enstitüleri’nin geliÅŸmesi karşısında iktidara muhalefet etmekteydi. Küçük memuru, işçisi ve fakir köylüsü ile büyük halk yığınları, savaÅŸ yıllarından bürokrasinin beceriksizliklerinin yaratığı sıkıntı ve toprak reformunun yapılamamış olması nedenleriyle iktidardan soÄŸumuÅŸtu. Böylece iç ve dış zorunluluklar, tek partili dönemden çok partili dönme geçiÅŸi gerektirmiÅŸtir. Ancak çok partili döneme geçiÅŸ ve demokrasinin sınırları halkın dışında egemen sınıflarca belirlendi.

1950’den bu yana hep egemenlik mukaddesatçı bir görüşün etkisinde kalmış, hep Atatürk ilke ve devrimlerinden, insan haklarından, ulusal eÄŸitim sisteminden, ulusal ekonomi plan ve politikalarından tavizler verilerek, Cumhuriyet’in ilanından sonra hedeflenen ulusal egemenlik yerine parti egemenlikleri yaratılmıştır. Demokrasi, Hukuk, Ekonomi ve EÄŸitim kavramaları Ülkenin siyasi ve ekonomik yapısında hakim olan bu egemen grupların anladığı çerçevede çizildi ve uygulandı. Bu nedenle de ülkede ekonomik ve siyasi istikrar hiç bir zaman kurulamadı. Türkiye’nin siyasi hayatı o tarihten itibaren 27 Mayıs 1960, 12 önderliÄŸinde baÅŸlayan Milli Bağımsızlık Savaşı, asker-sivil aydın kadroların, Anadolu Mart 1971, 12 Eylül 1980 tarihlerinde askeri müdahalelerle kesintiye uÄŸrarken bu süreçlerde hep devrimci, demokrat ve Atatürkçü kesimler geriletildi. Ekonomi ise 24 Ocak 1980, 4 Åžubat 1988, 5 Nisan 1994 tarihlerinde hep işçi, memur, küçük esnaf ve köylüsünün fedakarlıklarına dayalı hazırlanan kararlar ile düzenlemeye çalışıldı ve ülke ekonomi açısından yüzyılı Aralık 1999’da IMF ile yapılan Stand-by AntlaÅŸmasıyla tamamladı. Ayrıca, bu süreç içerisinde Türk halkı Siyasetçi-Bürokrat-Kanun Kaçaklarından oluÅŸmuÅŸ çetelerle, yeni Hanedanlıklarla birlikte “Benim Memurum İşini bilir” anlayışı içerisinde rüşvet, hırsızlık, talan, hayali ihracat ile köşe dönmeci politikalarla, her türlü terör hareketleriyle, faali meçhul cinayetler ile toplu mezarlar ile tanışmış ve hatta ÅŸeriatçı hareketlerin Cumhuriyeti tehtid ettiÄŸine ÅŸahit olmuÅŸtur.

10 Aralık 1999 Helsinki zirvesi ile AB adaylık baÅŸvurusu, Türkiye’nin mevzuatının AB Mevzuatına uyarlanması, Enflasyonun AB düzeyine indirilmesi ve Batı standartlarında demokratikleÅŸmenin saÄŸlanması önkoÅŸullarıyla kabul edildi. Böylece Batıya karşı BatılaÅŸma hareketinde Batılı olmak için önemli bir süreç baÅŸladı

Yüz elli yıllık özgürlük ve demokrasi savaşından sonra bugün ülkemizde geliÅŸmiÅŸ demokrasilerde tamamen yasal olan bir çok eylem hala suç olarak yargılayan bir hukuk sistemine sahipsek, Türkiye’de özgürlük ve demokrasi kavgasının kitlesel boyutlarda henüz yeni baÅŸladığı anlaşılmaktadır Bugün kamuoyunda AB sürecine sıcak bakılmasının en önemli nedenlerinden biri, 1.MeÅŸrutiyet öncesinde de olduÄŸu gibi, demokratikleÅŸmenin ancak AB sayesinde gerçekleÅŸmesinin beklenmesidir.

İşte Maden Mühendisleri Odasının “Demokratik bir Kitle Örgütü” olarak demokrasi mücadelesi tarihsel geliÅŸmelerin sonucunda gelinen bu noktada baÅŸlamaktadır. Maden Mühendisleri Odası acısından istikrarlı bir İktidar;

düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü başta olmak üzere "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi " altındaki tüm sözleşmelerin kapsamındaki hak ve özgürlükleri içerecek, "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" anlayışı içerisinde ve yargının bağımsızlığını sağlayacak, özgürlük ve barıştan yana Anayasal ve Siyasal düzeni başkaları istediği için değil kendi halkı için hedefleyen,

gelir dağılımındaki adaletsizliği, bölgeler arası dengesizliği, işsizliği ve göçleri ortadan kaldıracak politikaları öncelikle ele alacak,

İthalat ve rant ekonomisi karşısında; bilim ve teknolojiye dayalı, işçi sağlığı, iş güvenliği ile çevrenin göz ardı edilmeden, Mimar ve Mühendislerin denetim ve kontrolü altında, çalışanların örgütlülüğü anlayışı içerisinde kamu ve ülke yararına ve pazar olmaktan öte pazardan pay olacak üretimi savunacak,

KİT’leri içine düşürüldüğü; talan, yaÄŸma ve çalışanların kıyım durumundan kurtararak özerk ve çaÄŸdaÅŸ yönetim anlayışı içerisinde verimli ve etkin iÅŸletmelere dönüştürülmesini hedefleyen

Madencilik sektörü ve Maden Mühendislerinin sorunlarının meslek ve sivil toplum örgütleriyle birlikte çözmeyi hedefleyen

İktidardır.

Yukarıda çerçevesi çizilen demokratik bir düzen içerisinde üretken ve aydınlık bir Türkiye’nin yapılandırılması gerektiÄŸine inanan Maden Mühendisleri Odası bu amaç doÄŸrultusunda "Demokrasi Mücadelesini" sürdürmektedir.

CUMHURİYET ÖNCESİ MADENCİLİK

Dünyada ilk madencilik faaliyetleri Anadolu’da yapılmıştır. Antalya civarındaki Karain maÄŸarası ve Beldibi kaya sığınağında bulunan çakmaktaşı, okr kalıntıları, yontma ve orta taÅŸ devrinde (M.Ö. 10000) yaÅŸayan insanların madencilik faaliyetlerini kanıtlamaktadır. M.Ö. 7000 yıllarında Çatalhöyük’de yapılan silis madenciliÄŸi ve aynı yıllardaki çömlekçilik faaliyetleri, ilk çömlek atölyelerinin Anadolu’da kurulduÄŸunu göstermektedir. Bakır madenciliÄŸi ilk olarak Ergani yöresinde yaÅŸayanlar (M.Ö. 6000) tarafından yapılmıştır. Etiler devrinde madencilik daha da geliÅŸmiÅŸ ve demir çağına gelinmiÅŸtir. İlk madencilik ruhsatı Etiler’e ait olup, Ulukışla Gümüşköy’de bir kayaya oyulmuÅŸtur. Etiler devrinde kurÅŸun madenciliÄŸi de yapılmıştır. İlk altın para Kroisos (M.Ö. 560) zamanında Sart’da basılmıştır.

Anadolu madenciliği Romalılar devrinde doruğuna ulaşmıştır. Romalılar madenlerin bulunması ve işletmeciliğinde özellikle de, kurşun, bakır, demir, altın, gümüş, pandermit ve yapı taşlarının üretilip işlenmesinde çok büyük atılımlar yapmışlardır. Romalılardan kalan anıtsal mermer kentler; Anadolu uygarlığının günümüze ve geleceğe uzanan köprüleridir.

Selçuklular döneminde, seramik hammaddeleri iÅŸletmeciliÄŸi çok ilerlemiÅŸ, çini ve mozaik sanatının zirvesine çıkılmıştır. Osmanlı İmparatorluÄŸu dönemindeki madencilik faaliyetleri 17. yüzyıla kadar özellikle savaÅŸ sanayiine yönelik olarak devam etmiÅŸ ancak daha sonra Avrupa’daki atılımlara ayak uyduramayarak gerilemiÅŸtir.

Evliya Çelebi (1646), Seyahatnamesi’nde Gümüşhane’de 70 Ocaktan gümüş, Bulgaristan’daki Somakof madeninden de demir üretildiÄŸini, ayrıca her iki madende de izabe yapıldığını belirtmektedir.

Osmanlılar, maden kaynaklarını kamusal varlık sayarak devlet gereksinimlerine tahsis etmiÅŸler, özel mülkiyet konusu yapmamışlardır. Üretim biçimi olarak “kürecilik” denilen bir yöntem uygulamışlardır. Yükümlüler, bazı vergi ve yükümlülüklerden muaf tutulur ve kendilerine ücret olarak ürünün beÅŸte biri verilirdi. Bu yöntem çeÅŸitli aksaklık ve olumsuzluklarla 19. Yüzyıla kadar devam etmiÅŸtir.

Osmanlı, madenlerini ağırlıklı olarak ordusuna silah ve cephane, hazinesine de sikke(para) temini amacıyla işletmiştir. Cevherleri mamul maddeye dönüştürme ve daha çok kar elde etme düşüncesi olmamıştır.

19. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun Batı sermayesi ve sanayiine açıldığı yıllardır. Bu dönemde, Batılılar birçok ruhsatlar alarak üretime baÅŸlamışlardır. 1820’li yıllarda bulunan EreÄŸli Kömür Havzası’nda “Madenciyan” denilen kiÅŸiler ocaklar açmışlardır. 1858 yılında çıkarılan Arazi Kanunu ile ilk kez yasal kurallar konulmuÅŸtur. 1906 yılına kadar, çıkarılan çeÅŸitli nizamnamelerle madenciliÄŸe yön verilmeye çalışılmıştır. 1906’da yürürlüğe giren Maden Nizamnamesi,1954 yılında çıkarılan Maden Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak TaÅŸocakları nizamnamesi hala yürürlüktedir. Osmanlı döneminde Batılılar (Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya) bakır, krom, kurÅŸun, bor ve kömür madenleri ile ilgilenmiÅŸler ve küçük iÅŸletmeler kurmuÅŸlardır. ÖrneÄŸin, Susurluk’da pandermit ve Murgul Bakır Madeni iÅŸletmesi İngilizler, Balıkesir yöresi Boraks madenleri, Fethiye yöresinde krom madeni, Balya’da KurÅŸun-Çinko madeninin Fransızlar , Kuvarshan bakır madeni Almanlar tarafından iÅŸletilmiÅŸtir.

19. yüzyılın ilk çeyreÄŸinde bulunan Zonguldak Maden Kömürü Havzası, 1860’lı yıllarda buhar makinelerinin gemilerde kullanılmasına baÅŸlamasından ötürü stratejik bir öneme sahip olmuÅŸtur.

Osmanlı Devleti de savaÅŸ gemilerinde buhar makinesi kullanmaya yönelmiÅŸti. Buhar makinelerinde odun kullanmanın elveriÅŸli olmaması ve İngiltere’den kömür ithal edilmesi pahalıya mal olmakta ve savaÅŸ gemilerinde kullanılan kömürde dışa bağımlı olmak, yetkilileri düşündürmekteydi. Zonguldak TaÅŸ Kömürü Havzası’nın bulunuÅŸ tarihi 1829 olarak kabul edilmektedir. 1848 yılında bir fen heyeti EreÄŸli’ye giderek Havza’nın sınırlarını belirlemiÅŸ ve saha, 1848 yılında, PadiÅŸahın (Abdülmecit) kiÅŸisel mallarının hazinesi olan Hazine-i Hassa’ya baÄŸlı Emlak-ı Åžahane arasına alınmıştır. Bu Ferman EreÄŸli Kömür Havzasının iÅŸletme tarihinin 1848 olduÄŸunu belgelemektedir.

1848’den 1940 yılına kadar Havzanın yönetimi ;aÅŸağıda görüldüğü gibi gerçekleÅŸmiÅŸtir.

Hazine-i Hassa idaresi (1848-1865)

Bahriye (Donanma) dönemi (1865-1908)

Havzada Nafia Dönemi (1908-1909)

Ziraat Ticaret ve Orman Nezareti Dönemi (1909-1921)

Milli Mücadele Dönemi (1921-1923)

Cumhuriyetin ilk 17 yılı (1923-1940)

Bu dönemlerde Havza’da üretim; İngiliz, Fransız, Alman ve İtalyanların himayelerinde, ağırlıklı olarak bu devletlerin çıkarları ve yönlendirmeleri doÄŸrultusunda gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Üretim 1923 yılında 597 bin ton iken, bu rakam 1936 yılında 2 milyon 299 bin tona ve 1940 yılında 3 milyon tona çıkmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Havza’nın ulusal çıkarlara hizmet edecek biçimde deÄŸerlendirilmesine önem verilmiÅŸtir ve “Maadin ve Sanayi Mekteb-i Alisi” kurulmuÅŸtur. 1924 yılında kurulan ve 1932 yılında kapanan okuldan yaklaşık 70 civarında maden mühendisi mezun olmuÅŸtur. Bu yıllarda Zonguldak Maden Mühendisi Mektebinden ve yurt dışından mezun olanlarla birlikte toplam maden mühendisi sayısı 100 ün altındadır.

1924 yılında Türkiye İş Bankası’nın kurulmasıyla madencilik alanına yeni yatırımlar yapılmış ve Havza’da 4 ÅŸirket faaliyete geçmiÅŸtir. Havza’da üç lavvarla, Kozlu’da 10 MW. lık bir elektrik santral iÅŸletmeye alınmıştır. 1940’- larda ÇatalaÄŸzı Termik Santrali ile Sömi-kok ve biriket fabrikaları kurulmuÅŸtur. Havza 3467 sayılı Füziyon Kanunu ile Etibank’a devredilmiÅŸtir

Bor, elementer olarak son yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bileşenleri daha eski zamanlardan beri bilinmektedir. Yurdumuzda ilk bor tuzu yatağı 1815 yılında Balıkesir ili Susurluk ilçesinde bulunmuştur. 1865-1917 yılları arasında Türk,Fransız,İngiliz ve İtalyan girişimcilerin ruhsat aldıkları görülmektedir. Daha sonra dünya çapında bir kartel kuran İngiliz Borax Consolidated Ltd. Şirketi tarafından birer birer ele geçirilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Türkiye’nin maden zenginliklerinin nasıl sömürülüğünün anlaşılması bakımından, 1865 yılında Sultançayırı imtiyazının Dasmasurez ÅŸirketi tarafından alınıp iÅŸletilmesi önemli örnektir.

Bebek’te mermer iÅŸleri ile uÄŸraÅŸan Polonyalı mülteci, eski ortağı Fransız Decmezures’e alçı taşından yapılmış heykeller hediye eder. Heykellerde yüksek oranda boraks olduÄŸunu anlayan Fransız, Türkiye’ye gelir ve Sultançayırın’da pandermit üretimine baÅŸlarlar ve Paris civarında bir boraks rafine tesisi kurarlar. Ancak üretilen cevheri alçıtaşı adı altında yıllarca ucuz deÄŸer ve harçlar ödeyerek yurt dışına sevk ederler. Üretime baÅŸlamalarından 17 yıl sonra hile ortaya çıkarılır ve faaliyet durdurulur. Åžirket bazı hileli yollarla bir süre daha cevher sevkine devam eder.

Bu olay, Batı’nın Anadolu’daki hammadde kaynaklarına nasıl baktığı, hammaddeyi götürerek sanayi tesislerini kendi ülkelerine kurdukları, bunun yanında hileli yollarla doÄŸal kaynaklarımızı nasıl ucuza kapattıkları ve genel zihniyetlerini yansıtması açısından düşündürücüdür.

1923-1950 MADENCİLİK SEKTÖRÜ

Lozan Barış Görüşmeleri sırasında gerçekleÅŸtirilen İzmir İktisat Kongresi (17 Åžubat – 4 Mart 1923), Cumhuriyet döneminde izlenecek ekonomik politikayı saptıyordu. Bu kongrede özel sektör öncülüğünde liberal bir politika benimsenmiÅŸtir. İzmir İktisat Kongresi’nin “Sanayi ve sorunları” bölümünde Sanayi Bankalarının kurulmasından söz edilmektedir. Bu doÄŸrultuda, 1924 yılında İş Bankası ve 1925 yılında maden iÅŸletme ve kredi saÄŸlama amacıyla Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuÅŸtur. Kongrede, yabancı sermayenin Türk yasalarına uyma koÅŸuluyla faaliyet gösterebilecekleri benimsenmiÅŸtir

İzmir İktisat Kongresi’nde kabul edilen kalkınma ve sanayileÅŸme politikaları doÄŸrultusunda yabancı sermaye, kömür, bakır ve krom maden iÅŸletmeciliÄŸi baÅŸta olmak üzere, bu sektöre ortaklıklar ÅŸeklinde girmiÅŸtir. Bu dönemde Devlet, özel sektörün geliÅŸmesini teÅŸvik etmek amacıyla, 28 Mayıs 1927’de, 1055 Sayılı TeÅŸvik Yasası’nı çıkarmıştır.

1923 yılında başlayan bu model istenen başarıyı sağlayamamıştır. Ve 1932 yılında yeni bir değerlendirme ile Devletçilik Politikaları benimsenmiştir.

1932 yılı maden üretimleri şöyle gerçekleşmiştir. Taşkömürü 1.178.255 ton, linyit 14 000 ton ve kromit 55 000 ton dur. Bu rakamlar sanayileşme iddiasında olan bir ülke için yeterli düzeyde değildir.

1930’lu yıllara kadar, gerek Osmanlı Dönemi ve gerekse cumhuriyet döneminde, ülkenin doÄŸal kaynaklarının tespitine yönelik bilimsel çalışmalar yapıldığını söylemek mümkün deÄŸildir. Bu belirsizliÄŸin ortadan kaldırılması amacıyla maden aramalarına baÅŸlanması gerektiÄŸi bilinciyle 14 Haziran 1935 yılında Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü kurulmuÅŸtur (MTA). Bu kuruluÅŸun bütün giderleri ile yatırımlarının her yıl Devlet Bütçesinden karşılanması prensibi ile;

Memleketimizde işletilmeye elverişli maden yatağının bulunup bulunmadığını,

İşletilen maden ve taşocaklarının da daha faydalı surette işletilmelerinin neleri gerektirdiğini; araştırmak, fenni ve jeolojik tetkikler, kimyasal tahliller yapmak, proje ve raporlar hazırlamak, verimlilik hesapları yapmak, bütün alma sorumluluğundan muaf tutulmuştur.

Aynı gün (14 Haziran 1935) MTA ile birlikte 2805 sayılı yasa ile, “Madencilik, Enerji Üretimi ve Dağıtımı alanlarında faaliyet göstermek üzere” ETİBANK kurulmuÅŸtur.

Etibank’a, kuruluÅŸ kanununun 5. Maddesinde “MTA’nın araÅŸtırmaları sonucunda verimliliÄŸi ve iÅŸletilebilirliÄŸi tespit olunan sahalarda Bakanlığın onayı ile iÅŸletmeler kurup, üretimi gerçekleÅŸtirmek görevleri verilmiÅŸtir. MTA, ekonomik deÄŸere haiz sahaları ilgili Bakanlık kanalıyla Etibank’a devretmeye, ETİBANK da, bu kaynakları iÅŸletmeye zorunlu kılınmışlardır.

Aynı zamanda Etibank ruhsat alabilir, ruhsat devir alabilir ve elde ettiÄŸi hakları ya da hisseleri baÅŸkalarına satabilir, devir edebilir. Her türlü cevheri ve hammaddeyi alıp satabilme yetkileri bu kanunla Etibank’a verilmiÅŸtir.

2804 ve 2805 sayılı yasalarla oluşturulan bu iki kuruluş, madencilik sektörüne yeni bir anlayış, yeni bir yaklaşım ve sağlıklı bir değerlendirme getirmiştir. Bu çalışmalar, dönemin yönetim kadrolarının, madenciliğin, ülkenin geleceğindeki yeri ve önemini sağlıklı biçimde değerlendirdiklerinin göstergesidir.

24 Haziran 1935’de 2819 sayılı kanunla Elektrik İşleri Etüd İdaresi (EİEİ), ülkemizin elektrik enerjisine yönelik potansiyelinin saptanması amacıyla kurulmuÅŸtur. Bu kuruluÅŸun faaliyetleri de Devlet Hizmeti olarak benimsenmiÅŸtir.

Sümerbank, MTA, Etibank ve EİEİ’nin kurulmasıyla devletin sanayi alanındaki kurumsal altyapısı tamamlanmıştır.

Atatürk’ün 1935 yılı TBMM açılış nutkunda madencilikle ilgili görüşleri şöyledir:

“Maden İşleri yeni bir açılma devresindedir. Maden Mühendislerimizi ihtiyaca yeter sayı ve deÄŸerde yetiÅŸtirmeye önem vermek gerekir”.

“Kömür Havzasının rasyonel iÅŸletilmesi için tedbirler aramak da lazımdır”

“Maden İşletilmesi inkisaf (geliÅŸme) halindedir. Madenlerimiz bizim baÅŸlıca döviz kaynağımız olduÄŸu için de yüksek dikkatinizi celbe (çekmeÄŸe) deÄŸerlidir”.

“MTA’nın çalışmalarına azami inkisaf vermesini ve bulunan madenlerin planlı ÅŸekilde hemen iÅŸletmeye alınması lazımdır. Elde bulunan madenler için üç yıllık bir plan yapılmalıdır”.

EİEİ, enerji potansiyelinin saptanması, ülkenin enerji ihtiyacının karşılanması,kömüre dayalı termik santrallerin hayata geçirilmesi ile görevlendirilen Etibank ve linyit potansiyelinin saptanması hususunda MTA, 1935 yılından sonra önemli projeler üzerinde çalışmalara hemen başlamışlardır. Seyitömer, Soma ve Tavşanlı bölgelerinde arama ve üretim çalışmaları için gerekli yatırım kararları alınmıştır. Bu dönemlerde ülkemizin toplam linyit üretimi 150 bin ton civarındadır.

Etibank, ülkenin sanayi alanında yapacağı geliÅŸmelerin enerji ile desteklenmesi bilinciyle, kömüre dayalı santrallerin ve yakacak kömür ihtiyacının karşılanması için çalışmalara baÅŸlamıştır. Kömür rezervlerinin artırılması için aramalara hız verilmiÅŸtir. 1930 yılında 9 bin ton olan linyit üretimi 1939 yılında 185 bin tona ulaÅŸmıştır. 1940’lı ve 50’li yıllarda linyite yapılan yatırımlar sonucu (DeÄŸirmisaz, Soma, Tunçbilek, Seyitömer) üretimde artış saÄŸlanmıştır. 1946 yılında toplam linyit üretimi 460 bin ton düzeyindedir. 1957 yılında bu rakam 1.712.000 tona yükselmiÅŸtir.

Sanayileşme hedefine ulaşılabilmesi için demir ve çelik üretiminin gerçekleşmesi gerekir. 1937 yılında temeli atılan Karabük Demir Çelik Fabrikaları 1939 yılında üretime geçmiştir. Hammadde ihtiyacının karşılanması amacıyla demir aramalarına başlanmış ve Divriği A Kafa Demir Yatağı 1938 yılında işletilmeye alınmıştır.

Dönem içerisinde, ülkenin petrol rezervlerinin saptanması ve işletilmesi, krom, bakır, manyezit, çinko ve kurşun başta olmak üzere birçok madenin aranması ve üretimiyle ilgili projelendirme çalışmalarının yürütüldüğünü görmekteyiz. Genel bir bilgi vermesi açısından 1938 yılı krom üretimi 280 bin ton, ihracatı ise 200 bin tondur. Bilister bakır üretimi 65 ton dur. 1940 yılında 3600 ton kurşun, 845 ton da manyezit üretilmiştir.

Ülkemizin bor yatakları, Milli Mücadele’den sonra da, uzun yıllar Avrupa’nın asit borik üretimi için deÄŸerli hammadde kaynağı olmaya devam eder. Borax Consolidated Ltd., Amerikalı kartel ortağı ile Türkiye’deki üretimi, dünyanın baÅŸka yerlerindeki yatakların kullanılma durumuna göre, çıkarlarına uygun, fiyat ve satış politikaları ile yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu her iki kartel Türkiye’de hiçbir zaman rafine tesis kurmayı istememiÅŸ ve düşünmemiÅŸtir. Bu iki kartel, 1950’li yılarda da Türkiye’yi kendi çıkarları doÄŸrultusunda yönlendirmeye devam ederler. (1950 yılında bor ihracatı 11.700 ton)

1950-1980 MADENCİLİK SEKTÖRÜ

1950’li yılların ikinci yarısında Etibank bor tuzlarıyla ilgilenmeye baÅŸlar. ÇeÅŸitli sıkıntılara raÄŸmen bor türevlerini üretip ihraç etme baÅŸarısını göstermiÅŸtir. Etibank’ın üretime baÅŸlamasından sonra (1960) üretim 97.5 bin tona yükselmiÅŸtir.

1958 yılından sonra bor yataklarına ciddi yatırımlar yapılmıştır. Bor türevlerini üretecek fabrikanın yabancılar tarafından kurulmayacağını, oyalama politikalarının devam edeceğini anlayan hükümet, Polonya Polimax kuruluşuyla temasa geçerek 1 Haziran 1964 yılında Bandırma Boraks ve Asit Borik -Fabrikalarının temelini atarlar.

Batı’nın, bu yıllardaki ülkemizin madenlerini, hammadde olarak götürme anlayışı, zaman zaman günümüzde de devam etmiÅŸtir. ÖrneÄŸin, 1980’li yılların baÅŸlarında arama çalışmaları tamamlanan Trona, baÅŸta FMC, Solvey ve RTZ gibi firmaların yıllarca oyalamaları sonucu bir türlü üretime geçilememiÅŸtir. Ancak bu konuda Türkiye’nin de üretimi saÄŸlayacak gereken stratejileri gösterebildiÄŸini de söylemek zordur.

Dünya bor rezervlerinin %60’ını elinde bulunduran ülkemizin, dünya pazarında söz sahibi olması, bor üretimini artırması, nihai ürünlere yönelmesinin doÄŸruluÄŸu 70 li yıllarda tartışılmış ve 2172 sayılı yasa ile tüm bor sahaları Etibank’ a devredilerek tekel olarak kamunun eline geçmiÅŸtir.

Bor yataklarının üretimi ve pazarlanması Kamu işletmeciliğine geçtikten sonra arama çalışmalarına hız verilmiş, rezervler 2 milyar tona çıkmış, nihai ürün eldesine yönelik politikalar geliştirilmiş, uzun yıllar 25-30 milyon dolar olan yıllık ihracatlar, bugün 250 milyon dolarlara ulaşmıştır. Günümüzde bu tablo da yeterli olmamakta, uç ürünlere yönelik endüstriyel yatırımların süratle gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin sanayileÅŸmesini istemeyen Batı’lı ülkeler borda oynadıkları oyunları diÄŸer madenlerde de uygulamışlardır. Antalya Elektrometallurji Sanayi A.Åž’nin kurulması çalışmalarında, Fransız Pechiney-Compadec Grubu, Etibank’ la yaptığı uzun görüşmeler ve oyalamalar sonucu, hisselerin %60’ı Etibank’ın, %40’ı Fransız Grubunun olmak üzere bu ÅŸirketin kurulmasına karar verilir. İthal edilecek hizmet ve malzeme karşılığı olan 3.5 milyon doların 715 bin doları Fransız grubunun sermaye iÅŸtiraki, kalan kısmı ise kredi olarak verilecektir. Sonradan fabrikanın Türk lirası maliyeti yükseldiÄŸi, dışardan iÅŸletme sermayesi de getirilmediÄŸi için Pechiney’nin payı %20’ye inmiÅŸtir. Kurulacak olan tesiste 8000 ton düşük karbonlu ferrokrom ve 4000 ton karpit üretilecektir.

Üretilen ferrokromların ihracatını Fransız ÅŸirketi yapacaktır. Fiyatın düşük gösterilmesi nedeniyle ÅŸirket Etibank’a borçlarını hiçbir zaman ödemeyerek, tesisin ekonomik olarak sıkıntıya girmesine neden olmuÅŸtur. 1960 yılında ÅŸirketin Genel Müdürü Ankara’ya çaÄŸrılarak fabrikayı kurmaya mecbur edilmiÅŸtir. Pechiney firmasının oyalama taktikleri uzun yıllar devam eder. Uzun mücadeleler sonucu mahkemenin taktir ettiÄŸi bedelin %10 fazlasıyla ÅŸirket 97 milyon 200 bin TL bedelle Etibank tarafından satın alınır. Åžirket, Etibank’a geçtikten sonra Pechıney nin 270 dolara ihraç ettiÄŸini belirttiÄŸi ferrokromun tonu 500 dolara ihraç edilmeye baÅŸlanmıştır. Åžirket zarardan kurtularak kara geçmiÅŸtir

1957 yılında Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) kurularak,taÅŸkömürü ve linyit üretimi, dağıtımı ve satışları Etibank’tan alınarak bu kuruluÅŸa verilmiÅŸtir. 1950 yılında elektrik üretimi 789.5 milyon kWh’ dan 1959 yılında 2.587 milyon kWh’ a yükselmiÅŸtir. Linyit üretimi 1957 yılında 1.7 milyon ton iken, I. BeÅŸ yıllık plan dönemi sonunda 2.7 milyon ton/yıl’a, II. BeÅŸ yıllık plan dönemi sonunda 5 milyon ton/yıl’a yaklaÅŸmıştır. 1974 dünya petrol krizi sonucu ve petrolün ağırlıklı olarak ithalatla karşılanması, yeni deÄŸerlendirmelere neden olmuÅŸtur. Türkiye’de kömüre dayalı termik santrallerin kurulmasına karar verilmiÅŸtir. Dağınık haldeki linyit sahalarının havza haline dönüştürülmesi ve santrallerin kurulması çalışmalarına baÅŸlanmıştır. 1978 yılında çıkarılan 2172 sayılı yasa ile linyit sahalarının devletleÅŸtirilmesi gerçekleÅŸtirilmiÅŸ ve bu sahalara dayalı termik santraller kurulmuÅŸtur. 1975-1990 yılları arasında yapılan yatırımlar sonucu 4-5 milyon ton/yıl olan kömür üretimi, 50 milyon ton/yıl’a çıkmıştır. Kömüre dayalı termik santraller, bugün, kurulu gücün yaklaşık %30’u düzeyindedir. Kömür aramalarına hız verilerek toplam linyit rezervi 8.4 milyar tona çıkarılmıştır.

Demir çelik üretimi sanayinin en önemli girdisidir. 1937 yılında temeli atılan Karabük Demir Çelik Entegre Tesisleri, 1939 yılında yıllık 140 bin ton kapasite ile işletmeye alınmıştır: Daha sonra yüksek fırın kapasitesi 800 bin tona, çelikhane kapasitesi de 680 bin tona çıkarılmıştır.

1970 yılında üretime alınan İskenderun Demir Çelik Fabrikaları Entegre Tesisleri’nin bugünkü kapasitesi 2.2 milyon ton/yıl’dır. Yassı mamül üretmek üzere, A.Åž olarak, Erdemir Fabrikaları kurulmuÅŸtur.

1950’li yıllarda Toros DaÄŸları’nın kuzeyinde boksit rezervlerinin olduÄŸu bilinmektedir. Bu cevherlere dayalı olarak alüminyum tesislerinin kurulması için çalışmalara baÅŸlandı. O yıllarda kullanılan elektrik enerjisinin birim fiyatının çok düşük olması nedeniyle (1 ton alüminyum için 18-20 bin kWh elektriÄŸe ihtiyaç vardır) uygun bulunmuÅŸtur. 1959 yılında yakın doÄŸuda alüminyum tesisi kurmak isteyen dünyanın en büyük alüminyum üreticilerinden Reynolds Corp. fabrikayı Türkiye’de kurmaya karar verir. 1960 yılında Ankara’da yapılan görüşmelerde bir sonuca varılamadı. Reynolds Grubu fabrikayı kurmaktan vazgeçti. MTA SeydiÅŸehir’de 1962 yılında baÅŸlattığı aramalar sonucu 25 milyon ton görünür boksit rezervi tespit etti. SSCB ile yapılan görüşmeler sonucu 1965 yılında fabrikanın kurulması kesinleÅŸir. 60 bin ton alüminyum, 26 bin ton yarı mamul üretecek bir tesisin kurulması için anlaÅŸma imzalanır. Böylece, Türkiye kendi sanayisi için önemli bir girdi saÄŸlayacak SeydiÅŸehir Alüminyum Tesislerine sahip olmuÅŸtur.

Batı, Türkiye’nin sanayileÅŸmesini hızlandıracak yeni teknolojileri vermekte istekli deÄŸildir. Ülkenin alüminyum ve demir çelik sanayisini kurmasını Batılı tekeller arzulamadılar. Sovyet kredisi ile SeydiÅŸehir’de alüminyum tesisleri kuruldu. Tesisin temel atma töreninde Sovyet Büyükelçisi yaptığı konuÅŸmada “Siz Batıdan bu teknolojiyi istediniz, ama Batı size bu teknolojiyi vermedi, biz veriyoruz” dedi. ( Fuat KARAYAZICI-1996 Madencilik Bülteni Sayı 50)

1960’lı yıllarda kamunun, özel sektörün ve yabancı sermayenin ortaklığı ile madencilik alanında yeni kuruluÅŸlar oluÅŸturuldu. Bu kuruluÅŸlar, Karadeniz Bakır İşletmeleri (KBİAÅž), ÇİNKUR, KÜMAÅž, ve ERDEMİR’ dir. KBİ 1968 yılında 300 milyon lira sermaye ile 6 bankanın ve özel sektörün iÅŸtirakiyle Murgul ve Küre’deki bakır yatakları iÅŸletmek amacıyla kurulmuÅŸtur. Üretilen bakır konsantrelerinin Samsun’daki fabrikada blister bakır haline getirilmesi ile görevlendirilmiÅŸtir. Samsun Blister Bakır Tesisleri’nin yıllık kapasitesi 65 bin tondur. Ancak %60 kapasite ile yılda 40000 ton civarında üretim gerçekleÅŸtirilmektedir. Ülkemizin blister bakır ihtiyacı yaklaşık 110 bin ton/yıl civarındadır. Türkiye yılda 70 bin ton blister bakır ithal etmektedir. Ülkemizdeki bakır rezervlerinin azalarak, yaklaşık 10-15 yıllık bir ömrünün kalması, ithalatın gelecekte daha da artacağının izlenimlerini vermektedir.

ÇİNKUR, uzun yıllar ülkemizdeki çinko yataklarını değerlendirmiş ve 1995 yılında özelleştirilmiştir. Kümaş da 1996 yılında özelleştirilmiştir.

Devlet ve özel sektörün ortak olarak kurduÄŸu bu kuruluÅŸlarda, özel sektörün sermaye artırımına katılmaması nedeniyle, devletin hisseleri %99’a çıkmıştır. Bu uygulamanın baÅŸarılı olduÄŸu söylenemez. Nedenleri araÅŸtırılmalıdır. Madencilik sektörünün riskli olması ve uluslararası piyasalardaki fiyat dalgalanmaları sonucu, bazı yıllar zararla kapanmıştır.

1980 SONRASI MADENCİLİĞİMİZ VE ÖZELLEŞTİRME POLİTİKALARI

1980 sonrası dönemde Madencilik Sektörü iki önemli geliÅŸmenin etkisinde kalmıştır. Bunlardan birincisi; 1980′li yıllarda uygulamaya konulan Yeni Dünya Düzeni politikaları, diÄŸeri ise çevreyle iliÅŸkin çıkan yeni Yasa ve Yönetmelikler ile birlikte Madencilik Sektörü üzerinde geliÅŸen kamu baskısıdır.

Dünya Bankası, 1980 yılının başına kadar sadece KİT’lerin oluÅŸturulması için kredi açmakta kalmıyor, aynı zamanda iÅŸletme kredisi veriyordu. O tarihten sonra 180 derecelik bir sapma oldu. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Finans Örgütleri v.b. gibi uluslararası finans merkezleri KİT’leri satma ve tasfıye etme koÅŸuluyla kredi vermeye baÅŸladı.

1980’den bugüne kadar; Yeni Dünya Düzeninin referans noktaları olan küreselleÅŸme, serbest piyasa ekonomisi, özelleÅŸtirme, esneklik, rekabet, yabancı sermaye, uluslararası tahkim, MAİ, bilgi çağı, bilgi toplumu, ticaret devrimi, kalite, standart, çevre, moda, medya v.b. kavramlar günlük hayatımıza girmiÅŸtir

Yeni Ekonomik Düzen; 1970-1980 döneminde yaÅŸanan petrol krizleri sonucunda GOÜ’in (GeliÅŸmekte Olan Ülkeler) artan dış borçları ve buna karşılık ithalatlarını kısmaları sonucunda Dünya ticaretinde ve piyasalarında oluÅŸan durgunluktan çıkmak ve bu fırsatla GOÜ’i disipline etmek ve yeni kar alanları yaratabilmek amacıyla Merkez (ABD liderliÄŸinde GeliÅŸmiÅŸ yedi ülke) tarafından 1980’li yıllarda uygulamaya konulmuÅŸ ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel alanlarda bir bütün olarak deÄŸiÅŸimdir. ÖzelleÅŸtirme ise, Yeni Ekonomik Düzen içerisinde en önemli ekonomik uygulamadır.

Yeni Dünya Düzeni kavramı ise, Sovyet Bloku’nun dağılmasıyla netleÅŸmiÅŸtir. SoÄŸuk SavaÅŸ sonrası dünyada Merkez, karşıt bloka karşı artık kendi çevresini geniÅŸletmek durumunda olmadığı için, siyasal açıdan GOÜ’e ihtiyaç duymamaktadır. Öte yandan “teknoloji devrimi” Çevreden (GeliÅŸmiÅŸ Ülkeler dışında kalan ülkeler) saÄŸlayabileceÄŸi birçok malın (ÅŸimdilik petrol hariç) önemini çok azaltmıştır. Merkezde tarım üretimi öyle bir arttı ki temel gıda maddelerinde kendine yeter olmakta kalmadı büyük çapta ihracatçı oldu. DiÄŸer hammaddeler için sentetikler devreye girdi ve/veya geri kazanım teknolojilerle daha az hammadde kullanmaya baÅŸladılar. Merkez sanayilerinde katma deÄŸer ve istihdam yaratırken Çevreyi devre dışı bırakmıştır.

Yani Merkezle Çevre arasında bağ kuran karşılıklı dayanışmaya yol açabilecek ne siyasal, ne bir dizi ekonomik olgu bugün eski önemini taşıyor. Çevre, Merkez açısından daha çok malları, hizmetleri ve sermayesi için pazar olarak önemli, bunun içinde kişi başına gelirin arttığı dinamik ülkeler safında olmak gerekiyor. Kafkasya ve Orta Asya Ülkeleri, gelecekteki petrol ve doğal gaz gibi doğal kaynaklarından sağlayacakları gelirler ile yakın gelecekte dünyanın en önemli pazarları olacağı bu kapsamda değerlendirilmektedir.

Yeni Ekonomik Düzen, evrensel çapta serbest piyasa ekonomisini gerçekleÅŸtirme savıyla yola çıkmıştır. Ancak 1980’den bu yana ortaya çıkan sonuçlar ise bu savla pek baÄŸdaşır nitelikte olmadı. Merkez, bölgesel anlaÅŸmalar çerçevesinde neredeyse kartelleÅŸti; Çevre ülkelerinin en fakirleri yani (Çin ve Hindistan hariç) düşük gelirli ülkeler neredeyse dünya ekonomisinden dışlandığı bir yapı oluÅŸtu. Çevrede kiÅŸi başına gelir göreli gerilirken uluslararası düzeyde gelir bölüşümü fakirlerin aleyine deÄŸiÅŸti. Uluslararası iliÅŸkilerin demokratik niteliÄŸi kayboldu ve Merkez tarafından oluÅŸturulan kültürel milliyetçilik, tüm dünyayı etkilemeye baÅŸladı.

Teknolojik geliÅŸmelerle birlikte çevre kirliliÄŸi, ülkeler arasındaki gelir dağılımındaki adaletsizlik ile iÅŸsizliÄŸin artması, Ulus devletlerinin ÇUÅž’lerin (Çok Uluslu Åžirketler) karşısında zayıflaması sonucunda 20. yüzyılın sonlarına doÄŸru dünya genelinde Yeni Dünya Düzenine karşı toplumsal tepkiler geliÅŸmiÅŸtir. Hatta Seattle’da Aralık 1999’da düzenlenen Dünya Ticaret Örgütü toplantısı yoÄŸun sokak olayları nedeniyle gündemli olarak gerçekleÅŸtirilememiÅŸ olup, bu durum Yeni Dünya Düzeni uzun dönemde inanılmazı içsel bir çatışma potansiyeli içinde olduÄŸunu göstermektedir. Bu toplumsal tepkiler karşısında ekonomi bilimcileri bugünlerde Yeni Dünya Düzeni sürecinin tamamlandığını ve yeni bir döneme, “Toplum ve Yenilikçi” döneme geçilmek üzere olduÄŸunu belirtmektedir.

Türkiye’de bu deÄŸiÅŸimin referans noktaları; ekonomide, 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları, siyasi ve hukuki alanlarda 12 Eylül Rejimi, 1982 Anayasası ve bunları tamamlayan Yasalar, Sosyo-Kültürel alanlarda ise, bir tarafta; serbest piyasa ekonomisi, medya, moda ve küreselleÅŸme ile geliÅŸen ve batı kültürüyle benzeÅŸen yeni yaÅŸam alışkanlıkları ve diÄŸer tarafta; bunların sonuçları ile serbest piyasa ekonomisiyle gelen iÅŸsizlik, göç ve kentleÅŸme sorunları karşısında ÅŸeriatçı-milliyetçi toplumsal muhalefetin geliÅŸmesidir.

Türkiye’de ÖzelleÅŸtirme programı; piyasa güçlerinin ekonomiyi harakete geçirmelerine imkan saÄŸlaması, üretkenlik ve verimliliÄŸin artması, mal ve hizmetlerin kalite, miktar ve çeÅŸitliliklerinin artırılması, mülkiyetin tabana yayılması, sermaye piyasasının geliÅŸiminin hızlandırılması, modern teknoloji ve yönetim tekniklerinin Türkiye’ye çekilmesi, çalışanlara hisse senedi vermek suretiyle iÅŸgücü verimliliÄŸin artırılması, devlete gelir saÄŸlanması v.b., olarak belirlenmiÅŸ olmasına raÄŸmen uygulamalar sonucunda “özelleÅŸtirme, devletin mali krizden çıkabilmek için bir borç-takas iÅŸlemine dönüşmüştür.” Ayrıca, büyüyen iç borç stoku ile birlikte reel faiz oranları ekonominin reel büyüme oranlarının üzerine çıkmış ve bu durum devletin “Mali Piyasalar” karşısında politika üretmesini engellemiÅŸtir.

1982 Anayasası kapsamında temel hak ve özgürlükler ile toplumsal örgütlenme sınırlandırılmış ve bunun karşısında yürütme yasama karşısında güçlendirilmiÅŸ ve bu güçle iktidara gelen Özal Hükümeti tarafından toplumsal muhalefetin olmadığı bir dönemde ağırlıklı olarak Kanun Hükmünde Kararnameler ile altyapısı hazırlanan özelleÅŸtirme politikaları 1980′li yılların sonunda baÅŸarısız olmuÅŸtur. Bunun en önemli nedenleri; yeterli sermaye birikimine sahip olmayan ve geliÅŸmeleri tamamen KİT’lere dayandırılmış olan yerli sermayenin KİT’lerin yabacı tekellere geçmesini istememeleri, siyasilerin bankalar baÅŸta olmak üzere KİT’leri partizanca kullanmaktan vazgeçmemeleri ve topluma gerekçelerin ÅŸeffaf olarak anlatılamamasıdır. 1990 yılından sonra gerçekleÅŸtirilen özelleÅŸtirme uygulamaları ise; özelleÅŸtirmelerin parti yandaÅŸlarına, arsa spekülatiflerine, ithalatçı tekellere yapıldığı anlaşılmış, teknoloji transferinin gerçekleÅŸmemesi bir yana bir çok iÅŸletme kapatılmış, üretim düşmüş, ithalat ve iÅŸsizlik artmıştır. Bu uygulamaların sonucunda özelleÅŸtirme karşısında toplumsal muhalefet güçlenmiÅŸtir. 1980′li yılların sonunda yabancı tekellere karşı özerkleÅŸmeyi savunan yerli sermaye 1990 yılların sonunda ise iç borç ödemeleri karşısında özelleÅŸtirmeyi savunmaya baÅŸlamıştır.

Türkiye; Merkezde ve bölgesindeki deÄŸiÅŸimleri iyi deÄŸerlendirememiÅŸtir. Sermayenin; rant ekonomisini ve ithalatı tercih etmesi; Siyasilerin KİT’leri ekonomik ve siyasi arpalık olarak görmesi, Türkiye’nin çeliÅŸkileri olmuÅŸ ve bu durum ülkeyi siyasi istikrarsızlık içerisinde borç batağına götürmüştür. Bugün gelinen noktada Türkiye, gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından dünyadaki ilk beÅŸ ülke arasındadır. Buna göre nüfusun en zengin % 20’sinin toplam gelirdeki payı % 55.9’iken, en fakir % 20’nin toplam gelirden aldığı pay % 5.0’dır. Buna baÄŸlı olarak bütçenin yaklaşık% 50 iç ve dış borç ödemelerine ayrılmaktadır. Özel sektör sanayinde faaliyet dışı gelirlerin net bilânço karı içindeki payı yaklaşık %50’ye çıkmıştır. Ayrıca kiÅŸi başına toplam borcun 1980 yılından 1998 yılı arasında % 310 artarken kiÅŸi başına milli gelir aynı dönemde % 105 artmıştır.

Demokrasi ile seçilerek gelen Hükümetler, ülkenin bu ekonomik sorunlarını IMF, Dünya Bankası ve bir-kaç sermaye grubu ile çözmeye çalışırken meslek odaları, sendikalar baÅŸta olmak üzere demokrasi güçlerini sistem dışına itmiÅŸler ve bu geliÅŸmeler sonucunda; “ÖzelleÅŸtirme ,siyasilere ve sermaye kesimine karşı sokakta demokrasi mücadelesine dönüşmüştür.” Bugün, çalışanların ücretleri, çiftçinin ürün bedelleri ile sosyal hak ve güvencelerin kapsamı IMF tarafından belirlenmekte, devlet kurumlarının yapılandırılması Dünya Bankası tarafından yürütülmekte, DemokratikleÅŸme hareketi AB tarafından yönlendirilmekte, TBMM sadece koordinasyonu saÄŸlamaktadır. “Egemenlik Kayıtsız Åžartsız Milletindir”anlayışı çökmüştür.

57. Hükümet tarafından çıkartılan Sosyal Güvenlik Yasası ile Uluslararası Tahkime ilişkin Anayasa Değişiklikleri karşısında, sendika ve meslek örgütleri her türlü siyasi ve ideolojik kimliklerini bir tarafa bırakarak sadece demokratikleşme ve insanca yaşam için bir araya gelerek Emek Platformunu oluşturmuştur. Bu durum, Türkiye Siyasi Tarihinde, ortak çıkarlar üzerinde dayatmalara karşı gelişen geniş bir toplumsal uzlaşmadır.

24 Ocak Kararları ile birlikte ekonomide ihracata dönük sanayi politikaları benimsenmiÅŸ ancak “karşılaÅŸtırmalı üstünlük teorisi” dikkate alınmayarak sanayileÅŸme göz ardı edilmiÅŸ, sadece bir-kaç imalat sektörünün teÅŸviklerle kapasitesi artırılarak ithal girdiler yoluyla ihracat artışı saÄŸlanabilmiÅŸtir. İthalat artışı engellenemediÄŸi gibi teÅŸvikli ucuz ithal hammadde girdileri karşısında ülke içi üretim alanları, rekabet edemediÄŸinde ekonomi dışında bırakılmıştır. Bu yanlış politikalar sonucunda en fazla “Madencilik Sektörü” etkilenmiÅŸ ve istikrarsızlığın sebebi olarak gösterilmiÅŸtir.

Türkiye Madencilik Sektörü içinde bulunduğu krizden çıkarak gelişebilmesinin tek koşulu özelleştirme politikaları gösterilmiş ve bu kapsamda tartışmaların özelleştirme üzerinde yoğunlaşması sonucunda da sektör ile ilgili sağlıklı politikaların oluşturulması engellenmiştir.

17.03.1984 tarih ve 2983 sayılı “Tasarrufları TeÅŸviki ve Kamu Yatırımlarının Hızlandırılması Hakkındaki Kanun” ile Türkiye’de baÅŸlayan ve 15 yıldır süren ÖzelleÅŸtirme çalışmalarının sonucunda Madencilik Sektörü baÅŸta olmak üzere Çimento sektörü hariç KİT’lerde önemli bir Mülkiyet devri gerçekleÅŸmemiÅŸtir. Ancak KİT’ler kendi kendini bitirme sürecine sokulmuÅŸtur.

Türkiye, 1970’li yılların sonlarında uygulamaya konulan 21. yüzyılın baÅŸlarında sürecini bitirmek üzere olan Yeni Dünya Düzeni içerisindeki sanayi ve teknoloji boyutunu ancak 1990’lı yılların ortalarında fark etmiÅŸtir ve geleneksel sanayi üretimi yapan KİT’lerde dönüşüm saÄŸlanamamış, modernizasyon/yenileme yatırımları gerçekleÅŸtirilmeyerek bilinçli veya bilinçsiz bir ÅŸekilde KİT’lerin kendi kendini kapatması politikası ortaya çıkmıştır. Bugün gelinen noktada KİT’lerin özelleÅŸtirilmelerinin ekonomikliliÄŸi tartışılmaktadır.

Osmanlı Dönemi’nden bugüne kadarki süreçte, Anadolu MadenciliÄŸi üzerinde Batının temel felsefesi; “ucuza hammadde ithal etmek ve Türkiye’ye mamul madde ihraç etmek olup, hiçbir dönemde sanayileÅŸmeye yönelik teknoloji yatırımı yapmamak” olmuÅŸtur. Batının kömür, bor, ferrokrom, alüminyum, tronaya iliÅŸkin yaklaşımları hep samimiyetsizlik içerisinde olmuÅŸtur. 1980 dönemine kadar madencilik sektöründeki önemli geliÅŸmeler, Devletin Planlı Politikaları çerçevesinde KİT’ler sayesinde gerçekleÅŸmiÅŸtir. Bu nedenle Maden Mühendisleri Odası, ÖzelleÅŸtirme Politikalarının karşısında yer almıştır. Ancak KİT fetiÅŸizmi de yanlıştır. Ekonomik ömrünü tamamlamış olan bir kuruluÅŸ tasfiye edilebilir. Makinesi, teçhizatı satılabilir, hatta arsası ÅŸehrin içerisinde kalmışsa, arsasını satıp kendisi kullanabilir. Yeter ki, satış hasılatı KİT sistemi içinde kalsın. Satış hasılatını modernleÅŸme, yenileme yatırımları için kullanmak koÅŸuluyla. En kötüsü, bunların satış hasılatının bütçe açığını kapatmaya tahsisidir.

Elbette geliÅŸmekte olan Türkiye, madencilik ve enerji sektörlerinde yapılacak modernizasyon, yenileme ve yeni yatırımlarda neredeyse tamamen teknoloji ve finansman olarak dışa bağımlıdır. Bu gerçeÄŸi göz ardı etmeden kamunun etkin planlı politikaları ve denetimi çerçevesinde fizibil projelerin gündeme alınması ve KİT’Ier; bu anlayış içerisinde ulusal ekonomiye katma deÄŸer yaratacak biçimde yeniden yapılandırılması gerekmektedir

DÜNYA MADENCİLİĞİNDE GELİŞMELER

KONJONKTÜREL DALGALANMALAR

Dünya madencilik üretiminin hacim ve deÄŸer açısından ağırlığı, petrol, doÄŸal gaz ve kömür gibi yakıt madenleri, demir, manganez, nikel gibi demir-çelik sanayisine ana girdi saÄŸlayan metaller, bakır, çinko, kurÅŸun, kalay, altın, alüminyum gibi baz metaller ile fosfat, potas ve kükürt gibi endüstriyel minerallerden oluÅŸmaktadır. Bunların dışında kalan diÄŸer bütün madenler hem hacim hem de deÄŸer açısından fazla bir önem taşımamaktadır. Metallerin birim deÄŸerleri, dünya piyasalarını ve birbirlerini yakından izleyen New York (NYMB) ve Londra (LMB)’daki borsalarda oluÅŸan fiyatlarla belirlenmektedir. Fiyatlar kimi madenler için ise günden güne hatta saatten saate deÄŸiÅŸmektedir.

Stoklardaki artış yada düşüşler ile NYMB ve LMB dalgalanmaları birbirini etkilenmekte; stoklar arttığında, fiyatta düşmekte, stoklar azaldığında ise fiyatlar yükselmektedir.

Piyasa ekonomisinde, en zengin rezervleri içeren bir maden yatağı için bile yaşamanın önkoşulu borsa fiyatlarıdır. Yüzyılın sonunda genel eğilim ise, hemen hemen tüm maden fiyatlarının düşüş göstermesidir.

Fiyat düşüşlerine dayanamayan birçok küçük maden şirketi saha ve işletmelerini büyük firmalara devretmek zorunda kalmışlardır. Büyük firmalar ise bazı maden işletmelerini tamamen kapatmışlar ya da aralıklı olarak işletmektedirler.

Fiyat dalgalanmaları, çokuluslu madencilik ÅŸirketlerinin (ÇUÅž) milyonlarca $’lık arama fonlarını ve harcama kalemlerini de yönlendirmekte ve fiyatı düşen madenlerin bulunabileceÄŸi sahalarda arama yapılmamaktadır. Fiyat düzeyleri, ikame arayışlarını da yönlendirmekte ve pahalı bir metalin yerine, sanayi iÅŸkollarında hangi diÄŸer metalin (ya da plastik veya seramik gibi alternatif sentetik ürünlerin) kullanılabileceÄŸini tayin etmek için yürütülen bilimsel-teknolojik araÅŸtırmalara da büyük miktarlarda para harcanmaktadır.

Metropoller büyük ölçekli sanayilerinin ana girdilerini oluÅŸturan ve özellikle kendi topraklarında bulunmayan madenler konusunda dış kaynaklara muhtaçtırlar. ÖrneÄŸin çok zengin doÄŸal kaynaklara ve maden yataklarına sahip olan ABD bile, birçok maden açısından dışa bağımlıdır. AB ülkeleri hemen hemen her maden açısından dışa bağımlıdır. Japonya’nın maden kaynakları ise yok denecek düzeydedir ve mutlak dışa bağımlıdır. Bu nedenlerle, güvenli ve istikrarlı bir madensel hammadde gereksiniminin karşılanması açısından geliÅŸmiÅŸ ülkeler, stratejik olarak gördükleri bazı madenler için stok politikaları uygulamaktadırlar.

TEKNOLOJİK GELİŞMELER

20.yüzyılın ikinci yarısı boyunca, bir yandan, tekelleÅŸme sürecinde sermaye birikiminin yoÄŸunlaÅŸması gibi yapısal özellikler, öte yandan da zengin kaynakların azalarak düşük tenörlü cevherlere yönelinmesi eÄŸilimler sonucunda istihraç kapasiteleri ile cevher zenginleÅŸtirme tesislerinin ölçekleri oldukça büyük boyutlara ulaÅŸmıştır. ÖrneÄŸin; Yükleyici kapasiteleri birkaç m3’ten 100 m3’e yükseldi, 10 tonluk kamyonların yerini 300 tonluk kamyonlar aldı, kazı kapasiteleri de buna baÄŸlı olarak arttı. ZenginleÅŸtirme tesislerinin tuvönan girdi ölçekleri de aynı yönde artış gösterdi. Özellikle linyit, tuz, potas vb. yataklar ile plaserler gibi yumuÅŸak kayaçların üretildiÄŸi iÅŸletmelerde, kazı kapasiteleri oldukça büyük boyutlara ulaÅŸtı. Yükleyici-kamyon filolarının yerini; sürekli olarak hem kazan hem de yükleyen tek bir mekanizasyon ünitesi aldı; örneÄŸin, teker kepçe-ekskavatörler 5000 t/h’lik bir hızla kazdığı kömürü bantlara aktarmaya baÅŸladılar. Yer altı maden iÅŸletmelerinde de benzer geliÅŸmeler gözlendi ve kazı mekanizasyonun geliÅŸimi sonucunda emeÄŸin üretkenliÄŸi arttırıldı.

80’li yılların ortasında ortaya çıkan ekonomik gerilemeye ek olarak; madencilik sektörünün özyapısal karakterlerinden kaynaklanan kriz etkenlerinin en önemlilerinden biri de, dünya çapında yaygın ölçekte geliÅŸen devridaim (recycling) eÄŸilimlerinin etkisi olmuÅŸtur. Sanayi devriminden bu yana, metropollerdeki tüketim ekonomisiyle körüklenen mal üretiminin büyük boyutlarda hurda yığınları oluÅŸturması nedeniyle, sözkonusu ülkelerin izabe iÅŸkollarında, hurdaların yeniden deÄŸerlendirilmesi yöntemleri geliÅŸtirildi. Sonuçta, baÅŸta demir-çelik ve baz metallerin üretimiyle uÄŸraÅŸan iÅŸkollarındaki talep gerileyerek, maden yataklarından yapılan üretim düştü. ÖrneÄŸin, ABD’nin günümüzdeki alüminyum üretiminin yarısı, maden cevherinin iÅŸlenmesi yerine, bira veya kola kutuları gibi hurdaların devridaimiyle ikincil olarak gerçekleÅŸtirilmektedir

Metropollerde yüksek teknolojinin geliÅŸmesiyle birlikte, özellikle demir cevheri, boksit gibi hantal madencilik iÅŸleri, çevre ve toplumsal duyarlıklar nedeniyle, geri kalmış ülkelerdeki kaynaklara aktarıldı. ÖrneÄŸin, dünyadaki toplam demir cevheri üretiminin %90’ından fazlası, yüzyılımızın baÅŸlarında İngiltere, ABD, Almanya, Fransa, Belçika ve Rusya tarafından saÄŸlanırken, günümüzde aynı miktarın yarısı Brezilya, Çin HC, Hindistan, Venezuella, Moritanya vb. gibi ülkelerde üretilmektedir. Artık geliÅŸmiÅŸ ülkeler, ne büyük boyutlu madencilik yatırımlarının riskine katlanmayı, ne sendikalarla, ne de bürokratik engellerle uÄŸraÅŸmayı ne de çevreci muhalefete katlanmayı göze almaktadırlar. Hamaliye madencilik iÅŸlerini geri kalmış ülkelere bırakıp kendileri de daha hafif ancak getirisi fazla iÅŸlerle uÄŸraÅŸmaktadırlar. ÖrneÄŸin geliÅŸmiÅŸ ülkelerdeki ÅŸirketler, 1900-1950 yılları arasındaki dönemde bakır, çinko, kurÅŸun, kalay, demir ile uÄŸraşırken, 70’li yıllara kadar manganez, krom, vanadyum, lityum ve ilmenit cevherlerine ağırlık verdiler, daha sonra da alüminyum, kobalt, fosfat, barit ve rutil cevherlerine yöneldiler. Günümüzde ise bazılarının tüm dünya üretimleri 100 tonu geçmeyen, germanyum, galyum, platin, grubu metalleri ile Se ve Y gibi nadir toprak metallerinin cevherleri ile ilgilenmeye baÅŸladılar.

Bir diÄŸer teknolojik eÄŸilim de, geliÅŸmiÅŸ ülkelerin geri kalmış ülkelerden ithal ettikleri külçeleri iÅŸleyerek elde ettikleri %99.999… mertebesindeki çok yüksek saflıktaki metalik ürünler ile bazı madenlerden ürettikleri kimyasal maddeler, yarattıkları katma deÄŸerin çok üstünde fiyatlarla satmaları doÄŸrultusunda geliÅŸti. Bu geliÅŸmeler sonucunda demir, kömür ve boksit gibi birkaç maden ile kromit, kolemanit ve sölestin gibi madenler dışında ham cevher üretimiyle büyük kazançlar elde etme dönemi de dünyada kapanmıştır.

EKOLOJİST SİVİL MUHALEFET HAREKETLERİ

Yüzyılımızın sonlarına doÄŸru ortaya çıkan “çevreci”, “yeÅŸilci” ve ekolojist akımlar, madenciliÄŸin geliÅŸimini dünya ölçeÄŸinde engelleyerek, özellikle yakıt madenlerinin tüketim tarzını doÄŸrudan yönlendirebilecek kadar baÅŸarılı oldular. Aslında, çevre gündemi kapsamında tartışılan sera etkisi kaynaklı küresel ısınma, ozon tabakasının delinmesi, nükleer tehlike vb. sadece YeÅŸilcilerin deÄŸil, herkesin ciddiye alması gereken bir düzeyde önem kazanmış ve artık günümüzde dünyanın sonunun gelip gelmediÄŸi deÄŸil, sona ne kadar kaldığı tartışılmaya baÅŸlanmıştır.

YeÅŸilci baskılar sonucunda, özellikle arsenik, kadmiyum, kalay, çinko, civa, bizmuth, kurÅŸun, telluryum, selenyum gibi ağır ve/veya toksit metallerin kullanım alanlarında yoÄŸun ikame arayışları baÅŸladı; talep geriledi ve fiyatlar düştü. Özellikle ABD, Kanada ve Avustralya gibi yaygın ve yoÄŸun madencilik iÅŸlerinin yürütüldüğü metropollerde, çevre mevzuatı hükümlerine uyulup uyulmadığının ciddi, sıkı ve etkin bir biçimde denetlenmesini saÄŸlayan iÅŸleyiÅŸlerin oluÅŸumu sonucunda, ocak dizaynları ile ilgili mühendislik kavramları da deÄŸiÅŸim geçirerek açık iÅŸletme sınırları önemli deÄŸiÅŸimlere uÄŸradı. ÖrneÄŸin, eÅŸdeÄŸer metalik içerik ile benzer topoÄŸrafya ve geometriye sahip iki maden yatağından biri için 1970’li yıllarda açık iÅŸletme tercih edilirken, 1980’lerden itibaren diÄŸeri için aynı ÅŸirketin yöneticilerince arazi ıslahı giderlerinin ağır yükü nedeniyle yer altı iÅŸletmesi kararı verildi.

Çevreci görüşler, kömür, petrol, doÄŸalgaz ve uranyum gibi yakıt madenlerinden üretilen enerji ile barajlardan üretilen hidroelektriÄŸin tümünün kullanımına ve ayrıca odun ile tezek yakımına, doÄŸayı kirlettiÄŸi ve tahrip ettiÄŸi gerekçesiyle kökten karşı çıkmakta ve bugün birincil enerji üretimindeki payı binde 2’yi bile bulmayan güneÅŸ, rüzgar, jeotermal, med-cezir enerjisi vb. gibi yeni ve yenilenebilir enerji türleri ile yetinilmesini tüm insanlığa çözüm olanak öneriyorlar. YeÅŸilcilerin enerji politikalarının sonuç vermesiyle bizim gibi GOÜ’in küçük ölçekli linyit ocakları kapanmaktadır. Ancak uç ürün deÄŸeri bazında 2 trilyon $ hacmindeki yakıt madenleri pazarında paylaşım savacı veren ÇUÅž’ler, sorunun özünü saklayan sığ ve kısmı politik programları ciddiye almadan çalışmalarını sürdürmektedirler

TEKELLEŞME VE DİKEY ENTEGRASYON EĞİLİMLERİ

Dünya madencilik sektörü, demiryolları, havayolları, denizyolları gibi kitlesel ulaÅŸtırma hizmetleri ile enerji sektörü gibi kendi özgül yapısından kaynaklanan nedenlerle de tekelleÅŸme eÄŸilimindedir. ÖrneÄŸin “Batı Dünyası’nda yakıt madenleri dışında üretimin deÄŸer bazında yarısından fazlası, 39; 1/3’inden fazlası, 15; 1/5’inden fazlası da 5 tüzel kiÅŸi tarafından gerçekleÅŸtirilmektedir. Sözkonusu tüzel kiÅŸiler arasında bazı geri kalmış ülkeler ile bazı metropollerin kendileri de bulunmaktadır. Örnek verilecek olursa, “Batı Dünyası” ndaki demir cevheri üretiminin %42’si, blister bakırın %57’si, kalayın %56’sı ve altının %55’i birkaç ÇUÅž eliyle üretilmektedir.

Yakıt madenlerinde ise, tekelleÅŸme daha da yoÄŸun yaÅŸanmaktadır. ÖrneÄŸin 1989 itibariyle, dünya ham petrol çıkartımının tonaj bazında 1/6’i, “yedi kardeÅŸ (seven sisters)in dördü (ARAMCO, Royal Dutch/Shell, EXXON ve BP) eliyle gerçekleÅŸtirilmiÅŸti. Ancak rafine ürün cirosu ile ilgili sıralamada, diÄŸer üçü (CHEVRON, Mobil, ve TEXACO) ile beraber yedisi birden listenin başına yerleÅŸerek dünya petrol türevleri üretiminin deÄŸer bazından 1/3’inden fazlasını ciro etmiÅŸlerdir. Ancak bu ÅŸartlar altında bile paylaşım savaşı bitmemiÅŸtir. Yedisinin de birbirinin hisselerini almak için milyarlarca dolar harcanmaktadır. ÇoÄŸunluk itibarıyla, yine bu yedisinin kontrolü altında bulunan doÄŸalgaz ve kömürün çıkartımı ile pazarlanması sürecindeki görünüm de pek farklı deÄŸildir.

Büyüklerin küçükleri yutmasıyla baÅŸlayan tekelleÅŸme sürecinin ileri aÅŸamalarında, ÇUÅž’lar da kendi aralarında birleÅŸerek daha da büyümekte ve ayrıca, bir anlamda müşteri-satıcı veya üretici-tüketici ittifaklarından oluÅŸan farklı iÅŸ kollarındaki ÅŸirketler arası birleÅŸmeler de gözlenmektedir.

TekkeleÅŸmenin bir diÄŸer yüzü ise, arama-ihzarat-istihraç-zenginleÅŸtirme iÅŸlemleri ile izabe, rafinasyon ve pazarlama gibi faaliyetlerinin tümünün birden tek bir ÇUÅž eliyle yürütülmesi anlamına gelen “dikey entegrasyon” eÄŸilimleriyle biçimlenmiÅŸtir. Bu eÄŸilimler, özellikle endüstriyel mineraller alanında, daha üst boyutlara sıçrayarak madencilik-metalurji ötesi sektörlerin madencilik faaliyetlerini de kendi bünyesi içine almalarına neden olmuÅŸtur.

Sonuç olarak;

Dünya ekonomisinde yüksek teknoloji kullanımının giderek yaygınlaşmasıyla, ekonomik yapı giderek hammadde-yoğun niteliğini yitirmekte ve kazanç sağlanan ticari ürünlerde giderek bir boyut küçülmesi görülmektedir. Dünya ticaret rakamları incelendiğinde; demir, bakır, çinko, kurşun ve kalay gibi geleneksel metallerin kullanımı düşerken, ileri seramik malzemeler, plastik ve polimer kökenli malzemeler gibi yüksek teknoloji malzemelerinin kullanımı giderek artmaktadır.

Çevre sorunları ve enerji fiyatlarının yüksekliÄŸi nedeniyle, hemen hemen tüm metallerde görülen ikincil üretim ve (Recycling) en ÅŸiddetli olarak alüminyum, demir çelik ve bakır sektörlerinde kendini hissettirmektedir. Birincil Alüminyum üretiminde gereken birim enerjinin % 5’i kadar bir enerji tüketimi ile hurda ürünlerin geri kazanılması giderek yaygınlaÅŸmakta olup bugün Dünya Alüminyum talebinin % 50’si ikincil üretimden karşılanmaktadır.

Yeni Dünya Düzeninin getirdiği en önemli değişim; kaynakların kıt olması, çevre ve insan sağlığı için atıkların kontrol edilmesinin ön plana çıkması, üretimde ve kullanımda önemli teknolojik gelişmelerin sağlanması sonucunda, daha az hammadde ve yakıt ile temiz bir çevre içerisinde insanlık için maksimum faydanın sağlanması gelişmişliğin temel göstergesi olarak gösterilmesidir. Bugün, kişi başına hammadde ve enerji tüketimleriyle hararetle planlamaların yapılması gerçekçi değildir. Planlamalar; teknoloji alanında ve dünya ticaretindeki gelişmeler göz ardı edilmeden istenilen standartlara uygun özellikte ve miktarda hangi hammaddelerin ne zaman üretilmesi gerektiğini içerecek şekilde kısa, orta ve uzun dönemli olması gerekmektedir.

MadenciliÄŸin geliÅŸmesi, artık kapalı ekonomi dönemindeki gibi her dalda ve her projenin desteklenmesi yoluyla olmayacaktır. İhracata dönük sanayileÅŸmede “rekabet edebilirlik” kıstası ön plandadır. Bu sebeple; rekabet gücü olabilecek dallarda, rekabetçi iÅŸletmecilik anlayışıyla yö

Türkiye’nin Bor Madenleri ÖzelleÅŸtirilmemelidir

Salı, 06 Kasım 2007

Türkiye’nin Bor Madenleri ÖzelleÅŸtirilmemelidir

BÖLÜM 1

Sizleri bir konuda aydınlatmak için bu yazıyı yazıyorum. Çoğunuzun zamanının elvermediğini düşündüğüm için bu yazıda çok fazla detaya girmek istemiyorum ancak Türkiye gündeminde olan konuda ilk elden bilgi vermek istedim.

Eti Holding Özelleştirilmesi İçinde bulunduğum kurum olan Eti Holding, IMF ile imzalanan stand-by anlaşmasında özelleştirilecek kurumlar arasına sokulmuştur. Bu karar verilen borca karşılık istenen diyettir ama lütfen, size argüman olarak sunulan, ancak gerçeklerden yola çıkan saptamalarımı okuyun:

Eti Holding’in Durumu Eti Holding, eski adıyla Etibank; 1935′ten itibaren Türkiye’de madencilik sektörüne lokomotiflik yapmış ve öncülük etmiÅŸtir.

Eti Holding son 15 yılda yaşanan tekrar tekrar yapılanmalar çerçevesinde şu anda sadece iki önemli işletmeye sahiptir:

Eti Bor ve Eti Alüminyum;

Eti Bor Karlılığı

Eti Bor geçen yıl karlılıkta Türkiye 6.sı olmuÅŸtur. Arçelik kadar karlıdır (150 milyon dolar net kar) . Arçelik rekabet koÅŸullarına açıktır ama Eti Bor oligopol karakterli dünya piyasasında her zaman için bu karı, kurumun içinde bulunduÄŸu hantallığa ve olanaksızlığa raÄŸmen yapar, hemde Türkiye’de hiç bir kurumun yapamadığı kar marjlarıyla yapar Dünya bor yataklarının %70 ‘i bu ülke sınırları içerisindedir. Rezervlerin toplam deÄŸeri, sıkı durun, en kötümser hesapla 300 milyar dolardır (Dış borcun 3 veya 4 katı). 300 milyar dolar veya daha fazlası; her sene 400-500 milyon dolar olarak dünya piyasalarından rahatlıkla tahvil edilebilir. Kısaca çoçuklarımızın, torunlarımızın hayatına katkı yapacak gelir özelleÅŸtirme kapsamına konmuÅŸtur.

Eti Alüminyum: daha az karlı ama büyük bir piyasada tek üretici ve karda.

Eti Holding’in Fiyatı

Åžimdi size soru: en kötümser hesapla ve sadece 300 milyar dolarlık bor rezervine sahip (diÄŸer maden rezervleri hariç) ve acaip karlı bir kuruluÅŸ olan Eti Bor ve bu kuruluÅŸun baÄŸlı olduÄŸu Eti Holding’in fiyatı kaç milyar dolardır????? (Eti Alüminyum Hariç)

BÖLÜM 2

Bor nedir?

Bor ancak 2300 derecede katı halden sıvı hale geçer. Sanayinin tuzu olarak adlandırılır. 2300 derecede ergimesi yangın geciktirici, içerdiÄŸi kimyasal özellikler yüzünden kaliteli bir yakıttır (Ruslar Sputnik-1′de yakıt maddesi olarak kullanmıştı) Özellikleri sayesinde fiberglas, e-glas, cam, uzay (otomobil camı, optik camı gibi kalite aranan ürünlerde), deterjan, seramik sektörleri gibi sektörlerde 250′den fazla kullanım alanı vardır ve çoÄŸunda alternatifsizdir. Teknolojilerin geliÅŸmesi boru daha cazip ve alternatifsiz yapmaktadır.

Bor Piyasası

Dünya bor pazarında iki firma fiyatları belirler: Eti Holding AŞ ve US Borax.

Pazar payları sırasıyla %31 ve %37 olmasına raÄŸmen US Borax, sadece katma deÄŸerli ürünler satması nedeniyle daha fazla gelire sahiptir. Eti Holding, borları sadece cevher olarak çıkaran küçük özel iÅŸletlemelerin 1979 yılında devletleÅŸtirilmesinden sonra ton başına 40-50 doları bulan ham cevher fiyatlarını 150-300 dolarlara, %8 olan pazar payınıda % 31′lere kadar çıkarmış, daha fazla kar ve katma deÄŸer saÄŸlayan rafine bor ürünleri üretimine ve satışına geçmiÅŸtir. (daha gidecek yol çok ve aynı sorun ÅŸu anda seramik sektöründe hammadde olan feldspar ihracatında yaÅŸanmaktadır, feldspar çok ucuza özellikle italya pazarına verilmektedir, dolayısıyla zenginlik transferi.)

Türkiye’de Bor

Dünya bor rezervlerinin % 70′i Türkiye’dedir. Borların rezerv kalitesi olarak en kaliteli cevher Türkiye’de bulunmaktadır. (hadi petrol yok bor var) Rakip US Borax’ın kimyasal prosesten geçirdiÄŸi bor kalitesine bizim bor’umuz madenden çıktığında sahiptir ve Amerika uzay mekiÄŸi Challenger düştüğünde saÄŸlam kalan tek parçası Türk borlarından yapılmıştı.

Bor Hukuku

2840 sayılı Kanunun 2.maddesinde yer alan "bor tuzları, toryum ve uranyum madenlerinin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır." Bu kanun maddesiyle yüksek kar marjları elde edilen bor ürünleri devlette kalmıştır.

Borların Türkiye’ye Katkısı

Borlar Türkiye’ye her yıl 220 milyon dolar ihracat geliri, 150 milyon dolar net kar saÄŸlamaktadır. Yatırımların bürokratik engelleri aşıldığı takdirde orta ve uzun vadede ihracat geliri tahmini olarak 450 milyon dolara, karda 250 milyon dolara rahat çıkabilir (yapılacak yatırım 20 milyon dolarlık bir yatırım, New York’ta bir apartman daires fiyatı; bu ne garip ülke ya. Hele bir de iyi finans, iyi mühendislik, iyi Ar-ge, iyi insan kaynaklarıda devreye sokulursa…)

Soruya Benim Yanıtım: 300 milyar dolarlık bor rezervlerinin deÄŸeri aynıdır. 300 milyar dolar iki ana satıcı olması nedeniyle 700-900 milyar dolara kadar rahatlıkla çıkabilir. Bu para her sene düzenli olarak gelecektir. Ancak sadece Eti Bor’un karları nakit akışı tablosunda deÄŸerlendirildiÄŸinde sadece karların "Net Present Value"si yani net ÅŸimdiki deÄŸeri 26 milyar dolardır, gelirlerin net ÅŸimdiki deÄŸeri ise 47 milyar dolardır. (pazarın her sene %4 büyüdüğü varsayılmıştır.) Türk toplumuna dolaylı katkısı ( ulaÅŸtırma, bankacılık, makine aksamları, liman iÅŸletmeleri, çalışanlarının ekonomiye katkısı vs.) dahada katlanacaktır. Zaten tek uçakta taşınabilir bir ÅŸey olsaydı, kaçırılırdı.

Bor’da Oyuncular

Åžu anda gerçekte Eti Holding’in rakibi olan İngiliz-Avustralya kökenli yahudi sermayesi olan US Borax (sahibi Rio Tinto Zinc) ve son yıllarda Latin Amerika’da bulunan küçük bor yataklarını kapatan Citibank Venture Capital’dır yani Citibank. Her biri bir ulus-devlet gücüne ulaÅŸmış firmalar.

Görüldüğü üzere rakipler son derece güçlüdürler.Bunların yanında Park Holding, Alman sermayesine baÄŸlı olarak sadece ihracat yapmak için Eti Holding’e baÅŸvurmuÅŸtur. BaÅŸvurusu hukuksal olarak uymadığı için geri dönmüştür.

Benim Yorumum

Bunlarda aptal deÄŸil aksine gayet zeki. İngiliz-Yahudi sermayesi İngiliz Büyükelçisini Eti Holding’e göndermiÅŸtir. Citibank’ta bir konsorsiyum içinde Türkiye’ye 1 milyar dolar borç (geri ödenmek üzere) vermiÅŸtir. Ancak ne olduysa son kriz sonucu (bizler panik, adamlar soÄŸukkanlı) ÖzelleÅŸtirme idaresinin çok önceleri yapılan programınada ters bir ÅŸekilde Eti Holding A.Åž. aniden özelleÅŸtirme programına alınmıştır. IMF de bu arada kullanılan bir mekanizma. Adamlar bir koyuyorlar, üç alıyorlar (borç, borçun faizi ve Eti Holding ama bu kendi hesaplarında) Eti Bor ve baÄŸlı olduÄŸu Eti Holding altın yumurtlayan tavuktur. Yumurtayı büyütmek yerine tavuÄŸu elden kaçırağız. Türkiye’de bor’a dayalı ileri seviyede bir endüstri kurulabilecekken sadece uzaktan yönetilen bir cevher olacaktır. Zenginliklerde elden gidince müstemleke olmaktan ileri gidemeyiz. 47 milyar dolar net deÄŸere sahip bir zenginliÄŸi mirasyedi gibi bir günde 3-4 milyar dolara pazarlıyacağımıza, 800-900 milyar doları garanti edecek bir sisteme kavuÅŸturmak bu ülkenin ve dolayısıyla ait olduÄŸumuz yerin çok açık farkla yararınadır.

Sonuç

Borların ÖzelleÅŸtirilmesi durumunda Türk Halkı, Türk Devleti, ve Tüm Türkiye elinde bulunan gelecek yıllara yayılı bulunan en aÅŸağı 300 milyar dolarlık gelirden mahrum olacak ve Türk Borları ya New York’a yada Londra’ya zenginlik aktarmaya baÅŸlayacaktır.

BOR ZENGİNLİĞİNİN TÜRKİYE’DE KALMASI İÇİN BOR ÖZELLEÅžTİRİLMEMELİDİR.

(Daha fazla gelir için Eti Bor A.Ş. Erdemir gibi özerk bir statüde olmalıdır)

YAZI - 2

LÜTFEN BU TEZGAHI ÖĞRENİN VE HERKESE DAÄžITARAK BU OLAYA TEPKİNİZİ KOYUN…..

BildiÄŸiniz üzere kasım ayında yaÅŸadığımız ekonomik krizin hemen ardından, krizden çıkış yollarından birisi olarak dünya toplam rezervlerinin %70 ‘ine sahip olduÄŸumuz bor madenlerinin özelleÅŸtirilmesi gündeme getirilmiÅŸ ve hükümet içinde baÅŸta sayın Şükrü Sina Gürel olmak üzere bir kaç bakanın direniÅŸi sonucu bor madenlerinin özelleÅŸtirilmesiyle ilgili dosya kısa bir süre için rafa kaldırılmıştır.Bu tartışmanın hemen ardından nedenleri hala tam olarak bilinmeyen ÅŸubat krizi patlak vermiÅŸtir…Ve bugün Türkiye bir kaç milyar dolar bulabilmek için herÅŸeyi yapabilecek bir duruma sürüklenmiÅŸtir.

Çok kısa bir süre sonra bor madenlerinin özelleÅŸtirme yoluyla yabancı sermayeye satışı yeniden gündeme getirilecektir…Ve korkarız bu kez ülkenin içine düşürüldüğü ağır ekonomik buhran nedeniyle hiç kimse bu özelleÅŸtirme iÅŸlemine karşı direnmeyecektir…

AÅŸağıda bor mineralinin stratejik önemi ve deÄŸeriyle ilgili "Yeni Avrasya" dergisinin Mart 2001 tarihli sayısından özetlenerek alınmış bir yazı bulacaksınız…

Yüzlerce bilimadamının "21.yüzyılın petrolü" diye tanımladığı ve uzay teknolojisinden,biliÅŸim sektörüne,nükleer teknolojiden savaÅŸ sanayiine kadar pek çok alanın vazgeçilmez hammaddesi durumuna gelen bor madeni ülkemizin ve çocuklarımızın geleceÄŸidir…

Üzerinde oturduÄŸumuz bu zenginliÄŸin stratejik ve ekonomik öneminin farkına armamız,bugünümüzü ve yarınımızı daha iyi deÄŸerlendirmemizi saÄŸlayacaktır…

20. yüzyıl boyunca dünyada yaşanan her türlü siyasi,iktisadi ve askeri gelişmenin baş aktörü durumunda olan petrol yerini bor madenine bırakmıştır.Petrol üzerinde oynanan oyunları hatırlamamız,ülkemizin sürüklendiği ekonomik ve siyasi krizi de kavramamıza

yardımcı olacaktır…

Ülkemizin ve bor madenlerinin geleceÄŸine sahip çıkmamız kendi geleceÄŸimize sahip çıkmamız demektir…Ham haldeki deÄŸeri yaklaşık 1 trilyon dolar olan ve iÅŸlendiÄŸi zaman deÄŸeri 6-7 trilyon dolara ulaÅŸan bor rezervlerimiz bir kaç milyar dolara elimizden alınacaktır…

Kamuoyunda deÄŸeri/ önemi pek bilinmeyen ve maalesef hiç tartışılmayan bu konuya dikkatinizi çekmek istedik…Amacımız ülkemizin ve toplumumuzun geleceÄŸinde çok önemli bir rol oynayacak bu konuda ortak bir yurttaÅŸlık bilincinin oluÅŸmasına katkıda bulunmaktır…

Konuya sizin de ilgi göstereceğinize inanıyor,saygı ve sevgilerimizi sunuyoruz.

Yurttaş 2001 İletişim Grubu

YAZI – 3

2000′Lİ YILLAR BİZİM OLACAK PETROL ORADA İSE "BOR" DA BURADA !

BİR BAŞKA ANADOLU MUCİZESİ YAŞANIYOR VE BOR MİNERALİ İLETİŞİM ÇAĞININ GÖZBEBEĞİ OLUYOR

Türkiye yaklaşık 2.5 milyar tonluk bor rezerviyle zengin bir ülkedir.Ham haldeyken tonu 400 dolar olan bor mineralinin değeri, işlenerek süper iletken hale dönüştüğünde kat be kat artacaktır.

"Bilim adamları,tahmin edilenden çok daha yüksek derecelerde bile,neredeyse hiç dirençle karşılaÅŸmadan elektrik taşıyabilen metal bir bileÅŸim tesbit etti.Dünya bilim çevrelerini ÅŸaşırtan bu bileÅŸimin,özellikle süper hızlı bilgisayarların üretiminde kullanılabileceÄŸi belirtildi….

Çok daha hızlı bilgisayarların yapımında,oksijen içeren maddelerle çalışmanın zor olduÄŸu yerlerde,magnezyum-bor bileÅŸiminin kullanılmaya baÅŸlanacağı haberi üzerine, Nortwestern Üniversitesi’nden Profesör John Rowell;bilim adamlarının düşük sıcaklıklı maddeler üzerinde daha fazla çalıştığını hatırlatarak,bunların yerine magnezyum-bor bileÅŸiminin kullanılmasının daha avantajlı olacağını söyledi.Rowell’a göre magnezyum-bor yüksek ısıdaki iletkenliÄŸi sayesinde bilgisayar bileÅŸenlerinin 4 kat daha hızlı çalışmasını saÄŸlayabilir…"

BOR MİNERALİ STRATEJİK BİR ZENGİNLİKTİR Deterjan sanayiinden uzay teknolojisine kadar yüzlerce deÄŸiÅŸik alanda kullanılan bor minerali,petrol ve doÄŸalgaz kadar büyük bir stratejik öneme sahip.20 yüzyılda sınırların çizilmesinde temel unsur olan petrol Orta DoÄŸu için nasıl bir lütufsa,bor da Anadolu için bir lütuftur.Bir ton borun 400 dolar deÄŸerinde olduÄŸu ve Türkiye’nin yaklaşık 2.5

milyar ton bora sahip olduğu göz önüne alındığında ,bu emsalsiz cevherin Türkiye için ne derece büyük bir zenginlik kaynağı olduğu daha iyi anlaşılır.Toplam 1 trilyon dolardan fazla olan bu rakam ülkemizin toplam 106 milyar dolar olan dış borcunun yaklaşık 10 katına denk değerdedir..

Amerikan uzay mekiÄŸi Challenger’ın infilakından geriye sadece Türk borlarından imal edilen kabin kesiminin kaldığı düşünülecek olursa borun uzay teknolojisi için ne denli hayati bir madde olduÄŸu da anlaşılabilir.Tüm dünyayı kontrol etme gayretinde olan ABD’nin dünya bor rezervlerindeki payının sadece % 13 olduÄŸunu da düşünürsek , ABD-Türkiye iliÅŸkilerinin seyrinde bor mineralinin çok önemli bir rol oynadığını rahatlıkla görebiliriz.

Bor minerali,sanayide alternatifi olmayan,vazgeçilmez bir zenginlik.Dünyada bor minerali bakımından en zengin ülke ise Türkiye.Ülkemiz dünya toplam bor rezervinin % 70′ine sahip.

Bor’un bir çeÅŸidi olan tinkal EskiÅŸehir’in Kırka bölgesinde yoÄŸun olarak bulunuyor.Kolemanit cevheri de Kütahya-Emet,Balıkesir-Bigadiç ve Bursa-Kestelek bölgelerinde yer alıyor.

Türkiye’nin 1999 yılındaki tabii boratlar toptan ihracatı 121 milyon dolar olarak gerçekleÅŸti…Türkiye 1999 yılında toplam 30 sanayileÅŸmiÅŸ ülkeye bor ve kimyasalları ihraç etti…

Bor madenlerinin ruhsat ve saha iÅŸletme hakları 01.10.1978 tarih ve 2172 sayı ve 10.06.1983 tarih ve 2840 sayılı kanunlar gereÄŸince ETİ Holding Anonim Åžirketi’ne ait.

"Devletçe İşletilecek Madenler Hakkında Kanun"la ,2172 sayılı kanunun 2.maddesinde yer alan "bor tuzları,uranyum ve toryum madenlerinin aranması ve işletilmesi devlet eliyle yapılır" ibaresi gereği bor sahaları ve bor türevleri işletmelerinin özelleştirilmesi mümkün değil.

ETİ Holding’in aniden özelleÅŸtirme kapsamına alınması,bünyesinde bulunan yüksek kar marjlı bor iÅŸletmeleri nedeniyle,yurt dışından pek çok deÄŸiÅŸik çevrenin ilgisini çekti.Birer dev sanayi ülkesi olan batı dünyasının,sanayilerini ayakta tutabilmek için muhtaç oldukları bor madenine Türkiye’deki bor iÅŸletmelerinin özelleÅŸtirilmesi yoluyla ulaÅŸabilmeleri ihtimalinin ortaya çıkması pek çok soruyu da beraberinde getirdi.

Bor işletmelerinin,yurtdışından gelen baskılar sonucu özelleştirme kapsamına alındığı,yapılacak ihalenin kuralına uygun olmayacağına dair söylentiler de hala gündemdedir.

BOR TÜRK EKONOMİSİNİN VAZGEÇİLMEZİDİR Özelleştirilmek istenen ETİ Holding 2000 yılında 30 trilyon liralık harcamayla,83.8 trilyon lirası iç satış,147.1 trilyon lirası dış satış olmak üzere toplam 231 trilyon liralık hasılat elde etmiştir.

Yılda 700 bin ton ham,350 bin ton rafine bor ürünleri satışı gerçekleÅŸtiren ETİ Holding’in küçük bir teknoloji yenileme operasyonuyla mevcut üretimini ve satışını kat be kat artırabileceÄŸi söylenmektedir.

Bor madenlerinin özelleştirilmesiyle, bu büyük ulusal servet yabancı sermayenin eline geçecektir. Dünyadaki diğer örneklerde olduğu gibi yabancı sermaye bu stratejik maddeyi işlemek için kaynağında tesis kurmak yerine kendi ülkesine götürerek işleyecek ve Türkiye kendi elleriyle kendi servetini gelişmiş sanayii ülkelerine teslim etmiş olacaktır.

Başımıza gelecek olanları engelleyebilecek gücümüz yok belki ama; en azından "3.dünya ülkesi Türkiye’yi nasıl da punduna getirip en deÄŸerli varlığını elinden aldık" dedirtmeyelim ÅŸu adamlara!!!

GiriÅŸ

Salı, 06 Kasım 2007

1. GİRİŞ

70’li yılların ortalarında rüzgar ve dalga enerjisi, biomas ve güneÅŸ enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının araÅŸtırılması için yapılan bütün çalışmalara raÄŸmen, kömür dünyanın bir numaralı yakıtı olarak giderek azalan ve pahalılaÅŸan petrolün yerini alabilecek en kuvvetli aday olma özelliÄŸini her zaman korumuÅŸtur. Kaynaklarının çok çeÅŸitli ve büyük olmasının yanı sıra diÄŸer yakıtlara kıyasla daha ucuz olması nedeniyle kömür uzun vadede önemli avantajlara sahiptir. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda kömür talebinde meydana gelen düşüşten sonra kömüre yeniden önem verilmeye baÅŸlanması, kömürle ilgili çeÅŸitli araÅŸtırmalar yapılmasına yol açmıştır. Bunların en önemlilerinden biri de kısaca WOCOL diye bilinen “Dünya Kömür AraÅŸtırmasıdır”. Söz konusu araÅŸtırmaya göre bu yüzyılın sonlarına doÄŸru kömür talebinde çok büyük bir artış olacaktır.

Son yıllarda ekonomide meydana gelen durgunluk ile enerji tasarrufu ve sanayideki yapısal deÄŸiÅŸiklikler sonucunda enerji talebinde eÄŸilimlerinde de deÄŸiÅŸiklikler olmuÅŸtur. Dolayısıyla geçici etkileri kalıcı etkilerden ayırt etmek son derece zorlaÅŸmıştır. Yine de 1970’li yılların ortalarında kömür kullanımının arttırılması gerektiÄŸi yolunda öne sürülen görüşler hala geçerliliÄŸini korumaktadır. Kömür sanayiindeki geliÅŸme sadece son iki yıldır durgunluÄŸa göre deÄŸil de daha uzun bir perspektif içinde ele alınacak olursa, geleceÄŸe iyimser gözlerle bakmaya devam edebilir.

2. KÖMÜRÜN OLUŞUMU

YerkabuÄŸu içinde oluÅŸan kömür, çok büyük bir enerji kaynağıdır. 320 milyon yıl önce yeryüzünde ilk bitkilerin geliÅŸmesinden kısa süre sonra, kömür damarları oluÅŸmaya baÅŸladı. Karbon devrinin son çaÄŸlarında dünyadaki bütün kömürün % 80’i turba tabakaları halinde bulunuyordu. Kalınlığı 0,6 ile 2,5 m arasında deÄŸiÅŸen ve 12 ile 50 m derinlikte bulunan kömür damarları, iÅŸletilebilir yatakları oluÅŸturdu. Günümüzde Kuzey Amerika’nın orta ve doÄŸu bölgeleri, İskoçya, İngiltere, Galler bölgesi, Fransa, Almanya ve Polonya’da yer alan yataklar kuÅŸağı, BDT’den geçerek Çin’e kadar uzanır.

Kömür yatakları giderek ağırlaşan tortul kütleler altına gömülürken, su ve öteki uçucu maddeler, karbon, oksijen ve hidrojen bileşiği olan kömürden ayrılır. Bitkisel madde, yani selüloz, yüksek nitelikli kömür haline gelmeden önce, turba, linyit, taşkömürü evrelerinden geçer. Kömürleşme süreci boyunca, bileşiklerin fiziksel özellikleri de değişir. Turba, henüz bitki kalıntısı niteliğini bütünüyle taşıyan bir maddedir; linyit az çok sertleşmiş, ama tutarsız bir kütledir; taşkömürü, sert ve kırılgandır; antrasite taşkömüründen daha sert ve daha kırılgan bir nitelik gösterir. Kömürün antrasit haline dönüşmesi için, çok derinde olması zorunludur; yerin basıncı yada çevredeki erimiş kayaçlardan gelen yüksek sıcaklık, bu oluşuma yardımcı olabilir. Antrasit oluşumunu izleyen bir gelişme evresi daha vardır ve bu evrede arı karbon olan grafit ortaya çıkar. Grafit, oluşması için yüksek basınç ve sıcaklık isteyen bir maddedir; bu koşulların yer kabuğunun çok derin tabakaları altında bulunması nedeniyle, söz konusu kömür türüne ancak derin ocaklar açılarak ulaşılabilir.

Alloktan Oluşum Kuralı (Deltalar Kuramı): Kömürlerin bitkisel artıklarının tatlı veya acı sulu göller veya denizlerin oluşturduğu tortullaşma bölgelerine taşınarak çökelmesiyle oluştuğunu açıklayan kuramdır. Kömür damarlarının kalınlıkları az yayılımları sınırlıdır.

Otoktan Kuramı: Kömür oluşumunun esasını teşkil eden bitkisel kalıntıların yerinde kömürleşmesidir. Bu duruma göre taşınma olayı söz konusu değildir. Geniş yayılımlı ve kalın damarlıdır.

Kömür oluşumu, limrik ve paralik havzalarda olabilir. Paralik yatakların sahile yakınlığı az ve denize bağlılığı vardır. İrili ufaklı teknelerden oluşur. Kapsadıkları kömür damarlarının düzensiz, yer yer kesintili ve mercek şeklindedir.

Limnik yatakları ise kıta içindeki kuvvetle oluşurlar. Büyük teknelerde oluşan kömürün kalınlığı fazladır. Birçok havzada kömür havzanın ortasında oluşur. Bu tip yataklara santral tip yataklar adı verilir. Havzanın kenarında çökelmiş yataklar ise marjinal tipe girer.

Türkiye’de paralik ve limnik havzalara rastlanmaktadır. Paralik oluÅŸuma örnek olarak AÄŸaçlı linyitleri gösterilebilir. Limnik yataklarına Soma’yı örnek verebiliriz.

Bataklıklarda ve ormanlık alanlarda akarsular vasıtasıyla gelen organik maddelerin sığ göllerde birikerek kömürleşmeye başlaması (A), yer hareketleri ile tortulların su yüzüne çıkması, (B) akarsuların aşındırdığı kesimlerde kömür damarlarının yüzeylenmesi (Şekil-1).

Kömürün, jeolojik devirlere bakıldığında, çoÄŸunlukla Birinci Jeolojik Zaman’ın (Paleozoik) Karbonifer devrinde ve Üçüncü Jeolojik Zaman’da (Tersiyer) oluÅŸtuÄŸu görülmektedir. Karbonifer’de yeryüzünde ÅŸimdiki durumla kıyas edilmeyecek derecede zengin bir orman örtüsü geliÅŸmiÅŸ ve günümüzde ot halinde bulunan eÄŸreltilere benzeyen dev aÄŸaçlar yetiÅŸmiÅŸtir. Bu dönemde çok fazla olan organik prodüktiviteden oluÅŸan çeÅŸitli organik artıklar, karasal karbonifer arazilerinde taÅŸkömürü-antrasit yatakları ÅŸeklinde bulunmaktadır. Üçüncü Jeolojik Zaman’ın Miyosen-Pliyosen (Neojen) döneminde de zengin orman örtüsünün varlığına baÄŸlı olarak linyit kömürleri oluÅŸmuÅŸtur. ÖrneÄŸin ülkemizde, Soma neojen göl havzası civarında tropikal ormanları andıran gür ve çok yoÄŸun bir orman örtüsü yaygın duruma gelmiÅŸtir. Bu ormandan taşınan ve bataklık ortamlarında yetiÅŸen bitki artıklarının göl ortamında birikmesi sonucu, çok zengin ve kaliteli olan Soma linyitleri oluÅŸmuÅŸtur.

3. KÖMÜRÜN GENEL ÖZELLİKLERİ

3.1. Kömürün Fiziksel Özellikleri

Gözeneklilik: Gözeneklilik teriminden, gözeneklerin işgal ettiği hacim yüzdesi anlaşılır. Kömürün gözenekliliğinin fazla olması halinde depolandığında, atmosferik oksijenle temas yüzeyi artacağından oksitlenmelere yol açabilir. Bu nedenle gözeneklilik ekonomik önem taşır.

Kömürün diğer fiziksel özellikleri ise; gaz eme, plastiklik, özgül ağırlık, mikrosertlik ve refleksiyondur.

3.2. Kömürün Kimyasal Özellikleri

Hidrojenasyon, koklaşma, nem, uçucu madde, sabit karbon, kül, kükürt, hidrojen, oksijen, azot ve kalori değer miktarlarının tayini kimyasal özelliklerdir.

3.3. Kömürün Petrografik Özellikleri

Kömürleri oluşturan makroskopik ve mikroskobik yapı maddeleri yunlardır;

Maseroller: Kömürlerin elementer petrografik yapı maddeleridir. 10 çeşit maserol vardır. Bunlar; kollimit, pelinit, sparonit, rezinit, füzinit, alginit, mikrinit, sömifünizit, skleromittir.

Maserol Grupları: Petrografik özellikleri birbirine benzeyen maseroller maserol grupları olarak adlandırılır. Bunlar; vitrinit, ekzinit ve inertinittir.

Mikrolitotipler ve Litotipler: Kömürlerde mikroskopla saptanan maserollerin birleşmesinden oluşmuş, kalınlığı en az 50 mikron dolayında olan katmanlar mikrolitotip adını alırlar. Yedi tane mikrolitotip vardır. Vitrit, vitrinertit, klarit, dura-klarit, klaro-durit, durit, füzit. Mikroskobik olarak görünen mikrolitotiplerin bileşiminden oluşan katman ve kısımlar ise litotiptir.

Kömürde bulunan mineral maddeler ise; kil (illit, serisit), karbonatlar (siderit, dolomit) sülfürler (makrosit, pirit, galen), oksitler (limonit, hematit) ve kuvarstır.

4. KÖMÜR ÇEŞİTLERİ

Bitki örtüsünün türüne, kömürün yaşına, sıkışma miktarına ve yerkürenin hareketine göre kömürün karakteri de değişik olmaktadır.

4.1. Linyit

Bileşiminde % 60 ile 73 oranında karbon bulunan kahverengi veya siyah fosil kömür; tozu kahverengidir.

Linyitin oluÅŸum süreci taÅŸkömürününkine benzer; linyit, bataklıklardaki bitki kalıntılarının bozuÅŸması, sonra da yavaÅŸ yavaÅŸ alüvyon çökeltileriyle örtülmesi sonucu oluÅŸur. TaÅŸkömürü yataklarının büyük bir kısmı Birinci zamandan kalmadır; oysa linyit yatakları, genellikle, çok daha yenidir (İkinci ve Üçüncü zaman). Bitki kalıntılarını kömüre dönüştüren fiziko kimyasal olayların gerekli etkime süresi, taÅŸkömürü için uzun, linyit için daha kısadır. Linyitin birçok çeÅŸidi olmakla birlikte hepsinin ortak özelliÄŸi, bileÅŸimlerinde yüksek oranda su (ortalama % 20 ile % 60’ın üstünde) ve uçucu maddeler (% 15’ten fazla, hatta % 60’ın üstünde) bulunmasıdır. Isı deÄŸerleri, kilogram başına 7.000 kaloriye ulaÅŸmaz. Genellikle bir ton linyitin 0,3 ton taÅŸkömürüyle eÅŸdeÄŸerli olduÄŸu kabul edilir. Bu özellikleri, birçok linyit yatağının neden iÅŸletilmediÄŸini ve hala bazı ülkelerde linyit rezervlerinin neden deÄŸerlendirilmediÄŸini açıklar. Dünyadaki linyit rezervlerinin yaklaşık olarak 1.700 milyar ton olduÄŸu sanılmaktadır.

Bununla birlikte, yatakların az derinde oluşu ve üzerindeki katmanların kolayca kaldırılabilmesi, linyit yataklarının açık havada işletilmesine imkan verir. Bu şartlar taşkömürüne oranla linyitin maliyetini düşürür ve iktisadi alanda linyit üretimini çekici hale getirir. Ayrıca termik santrallerde linyitten yararlanılması ucuza iletilebilen bir enerjinin üretilmesini sağlar. Uçucu madde bakımından zengin olması, linyitin kimyasal sanayinin başlıca hammaddesi haline gelmesini sağlamıştır. Nihayet yeni teknik buluşlar, linyitten taşkömürü yapmak ve dökme demir sanayiinde linyitten yararlanma imkanını yarattı.

4.1.1. Linyitlerin Renklerine Göre Sınıflandırılması

Sarımtırak Linyitler

Bu linyitlerde odun nesci seçilebilecek kadar bariz olup ateşte odu gibi çıtırdayarak yanarlar. Yeşile kaçar sarı renktedirler. Özgül ağırlıkları 600 kg/m3, ısıl değerleri ise 2.500 Kcal/kg civarındadır. Bileşimlerinde ise % 60 karbon, % 5 hidrojen, % 30-40 oksijen ve azot bulunur.

Esmer Linyitler

Bu linyitlerde odun nesci sarımtırak linyitler kadar bariz değildir, esmer görünüşlü, oldukça keşif olup kolayca toz haline gelebilirler. Hafifçe yağlı olurlar, kükürt ihtiva etmezler fakat rutubetli olurlar. Umumiyetle oldukları gibi mahrukat olarak kullanılırlar, oldukça fena yanar ve az ısı çıkarırlar, ısıl değerleri 3.000 ile 5.000 Kcal/kg civarındadır. Alçak sıcaklıkta karbonizasyon ile % 6 ile 7 katran verirler ve ısıtıldıktan sonra kolayca briket haline gelirler.

Siyah Linyitler

Bu linyitler daima kükürt ihtiva ederler; özgül ağırlıkları 750 kg/m3 olup ısıl değerleri 5.000 ile 6.000 Kcal/kg civarındadır. Bileşimleri ise genellikle şöyledir:

Karbon % 70

Hidrojen % 5-6

Oksijen ve Azot % 22-25

Kükürt % 3

Toprak Linyitleri

Bu linyitler koyu esmer mat renkli olur, ekseriyetle pek fazla “pirit” ihtiva ederler.

4.2. Taşkömürü

En değerlisidir. Linyitten yüksek oranda karbon, az su ve oksijen, önemli oranda gaz içerir.

4.3. Antrasit

Sert ve parlaktır. Saf karbon içeriği yüksektir.

4.4. Turba

Çamurlu öl ve bataklıklarda, çeşitli bitki artıklarının yığılması ile çok yakın bir geçmişte yani birkaç bin yıl önce oluşmuş bir kömür çeşididir. Yumuşak olan ve bitki kalıntıları bulunduran bu kömürlerin su ve uçucu madde içeriği yüksek ve bileşik karbon miktarı düşüktür.

5. GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KÖMÜRÜN TARİHÇESİ

Kömürün ilk defa nerede ve nasıl kullanıldığı hakkında kesin bilgimiz olmamakla beraber, kömürün Çin’deki Mançurya’da bakırı ergitmek için M.Ö. 110 yıllarında kullanıldığı ve porselenlerin piÅŸirilmesinde faydalanıldığı belirtilmektedir. Buradan anlaşılacağı gibi insanların ısınması amacıyla kömürün çok önceleri kullanıldığına kesin gözle bakılabilir.

16. yy’ın baÅŸlarından itibaren kömürlerin kökeni ve oluÅŸumuyla ilgili çeÅŸitli varsayımlar ortaya atılmıştır. Agricola (1544), kömürün petrolün katılaÅŸmasından oluÅŸtuÄŸunu ileri sürmüş, daha sonra Scheuchzer (1778) kömürün bünyesinde bulunan bitki kalıntılarını teÅŸhis etmiÅŸtir. Hutton (833) ve Linkin (1838) mikroskopla yaptıkları çalışmalar ve Gümbel’in 1838’de yayınladığı bitkilerin mikroskobik yapıları üzerindeki etütleri ile kömürün kökeni aydınlatılmıştır.

1750’li yıllarda baÅŸlayan Sanayi Devrimi’nde kömür enerji kaynağı olarak buharlı makinelerin çalıştırılmasında kullanılmıştır. Sanayinin geliÅŸmesinde de büyük katkıları olmuÅŸtur. ABD’de sanayi kömür yataklarının varlığıyla geliÅŸme göstermiÅŸtir.

5.1. Türkiye’de Linyit Kömürünün Tarihçesi

Linyitin memleketimizde büyük miktarda kullanılması ilk defa 1914-1918’de Büyük Harp sırasında düşünülmüş ve baÅŸta Soma linyitleri olmak üzere, Anadolu’nun birçok bölgelerinde linyit iÅŸletmeleri kurulmuÅŸtur. Bu arada, AÄŸaçlı-Çiftalan Linyit Havzasında da muntazam bir iÅŸletme faaliyete geçerek ve 1917 senesinde üretim yılda 650 tona kadar yükselmiÅŸtir.

Mütareke yıllarında, linyit işletmelerinde bir durgunluk olmuş ve işler olduğu gibi bırakılmıştır.

Kısa bir duraklamadan sonra, Soma işletmesi yeniden faaliyete geçmiş ve bunu 1927 senesinde, Çeltik Havzasındaki üretim faaliyeti takip etmiştir. Bunlardan bir iki sene ara ile Tavşanlı, Değirmisaz, Yerköy ve Gerenez linyit ocakları, özel teşebbüslerle, verimli sayılabilecek çalışmalara başlamışlardır. O senelerin kömür ihtiyacına paralel olarak bu hal, 1935 senesine kadar devam etmiştir.

Maden zenginliklerimizin bilimsel esaslara dayanılarak inceleme ilk defa, Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü tarafından yapılmış ve linyit yatakları işletme değerlerine göre bir sınıflamaya öre tutularak, durum ilgili bakanlığa 1939 yılında sunulmuştur.

ÇeÅŸitli arama ruhsatnameleri ve çeÅŸitli özel teÅŸebbüs iÅŸletmeleri tarafından, ilkel ve gayri fenni bir ÅŸekilde çalışmakta olan DeÄŸirmisaz, Tunçbilek ve Soma iÅŸletmelerinden, evvela 16 Åžubat 1938 tarihinde DeÄŸirmisaz Linyit İşletmesi, Etibank Genel Müdürlüğü tarafından, devlete baÄŸlı olarak, hakiki iÅŸletmecilik esasları ile kurulmuÅŸ; buna 18 Mayıs 1938 senesinde Tunçbilek linyit İşletmesi katılmış, 23 Eylül 1939 tarihinde de Soma Linyit İşletmesinin imtiyazı devir alınmak suretiyle bu camiaya dahil olmuÅŸtur. 1 Ocak 1940 tarihinde, üç iÅŸletme birleÅŸtirilerek, Etibank Mahdut Mes’uliyetli Garp Linyitleri İşletmesi Müessesine devredilmiÅŸtir.

Garp Linyitleri Müessesesi, 31.08.1957 tarihinden itibaren, 01.09.1957 gün ve 6974 sayılı kanun ile yeni teşekkül eden Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumuna geçmiştir.

Yukarıda ismi geçen üç iÅŸletmeye ilaveten, Seyitömer Havzası da 01.06.1960’da, müessesenin bir mıntıkası olarak iÅŸletmeye açılmış ve 22.08.1960 tarihinden itibaren linyit istihsaline baÅŸlanmıştır.

6. DÜNYADA BAZI ÖNEMLİ LİNYİT HAVZALARI

6.1. ABD ve Kanada Linyit Havzaları

ABD ve Kanada’da dünya rezervlerinin % 52’sini ihtiva eden linyit yatakları bulunmaktadır. Bu büyük linyit basenleri Avrupa kıtasında bulunanlara nazaran daha az iÅŸletilmekte ve dolayısıyla daha az tanınmaktadır. ABD’nin en önemli linyit yataklarından biri Kuzey Dokata ve Montana devletleri arasında paylaşılmış olan havzada verilmiÅŸtir.

6.2. Almanya Linyit Yatakları

Toplam rezervlerinin 40 milyar tonu aştığı tahmin edilen Almanya linyit yatakları stratigrafik olarak şöyle sınıflandırılabilir:

Eosen: Saksonya, Thüringen, Brunschwig, Aşağı Hesse ve Yukarı Ren vadisi yatakları;

Oligosen: Alpin kıvrımlarının önünde çökelmiş basenlerdir. Yukarı Ren ve Aşağı Main vadisi jizmanları;

Alt Miosen: Aşağı Ren vadisi basenleri;

Üst Miosen: Almanya’nın doÄŸu ve kuzeydoÄŸusunda bulunan, DoÄŸu Saksonya’da, Süddetler’in kıyısında görülen linyitler, Lusace, Silezya, Pomeranya ve Oberpflaz yatakları;

Pliyosen: Ren vadisinde bulunan linyitler.

Yukarıda yaşlarına göre ayrılan yataklardan bazılarının ayrıntılı olarak incelenmesi yararlı olacaktır.

6.2.1. Saksonya ve Thüringen Linyitleri

Elbe ırmağının Saale ve Mulde kolları arasında bulunan bu linyit havzası, 100 km uzunlukta ve takriben 50 km genişliktedir.

Havzada linyitli formasyonların stratigrafik ayırımı, alttan üste doğru şöyledir:

Taban: Trias yaÅŸlı kayaçlardan ibaret olup, yatağın güneybatısında Paleozoik’e dahil edilen kristalin ÅŸistlerden meydana gelmiÅŸtir.

Eosen: “Eski linyit formasyonları”nı teÅŸkil eden tabakalarla temsil olunur. Bu eski formasyonlarda iki damar bulunmaktadır. Alt damar, basenin güneyinde 12-14 m kalınlığa ulaşır. Ortalama kalınlığı 5-6 m’yi bulan üst damar, alt damardan daha az bir alana yayılmıştır. Bu iki damar güneyde takriben 6 m kalınlık gösteren bir sediman ile ayrılırlar; kuzeyde ise birleÅŸerek tek bir damar hasıl ederler.

Havzanın batısında uçucu madde oranı çok yüksek, bitümlü, sarı veya kahverengi kalınlığı 1,5-2 m civarında olan bir “Schwelkohle” bankı vardır. Bu bank, yatay olarak, bilhassa Leitz ÅŸehri civarında iÅŸletilen piropisitlere geçer.

Oligosen: Karasal formasyonlardan ibaret olup, prodüktif bir formasyona sahip olmadığından, ekonomik değeri haiz değildir.

Miosen: “Üst linyitleri” kapsayan formasyondan müteÅŸekkildir. Leipzig ÅŸehrinden sonra görülmeye baÅŸlar. Üst linyitler ekonomik yönden ehemmiyetsiz olup, az miktarda iÅŸletilmektedir. Burada marnlarla ve Miosen yaÅŸlı kumlarla örtülü 6 ile 15 m kalınlıkta bir damar bulunmaktadır.

Kuaterner: Buzul formasyonları ihtiva eder. Bazen üst linyitlerin hemen üstüne, bazen ise bu damarların tavan formasyonundan sonra gelir. Buzulların hareketi, üst damarda, daha önce tektonik bahsinde incelenen oldukça mühim deformasyonlara yol açmıştır. Bu deformasyonlara (kıvrımlara) özellikle Borna şehri civarında rastlanır.

Açık olarak işletilen Saksonya ve Thüringen linyitlerinin karakteristikleri şöyledir:

- “Eski linyitler”de: % 54 su, % 4 kül (orijinal kömürde), % 21-30 uçucu madde vardır.

- Üst linyit damarlarında: % 44 su, % 8-12 kül (orijinal malzemede) ve % 23 civarında uçucu madde bulunmaktadır.

6.2.2. Senftenberg Linyit Yatakları

Miosende teşekkül etmiş olan Senftenberg linyit yataklarında marnlı ve kumlu çökellerle birbirinde ayrılmış iki damar bulunmaktadır:

a. Alt Damar: Ortalama olarak 12 m kalınlıktaki bu damar aktif olarak işletilmektedir.

b. Üst Damar: Alt damardan daha az yayındır. Bazı bölgelerde işletilmektedir. Kalınlığı 30 ile 35 m arasında oynar. Bu üst damarda, Saksonya linyitlerinde olduğu gibi buzulların etkisinde meydana gelen kıvrımlar görülür.

Alt ve üst damarlar arasında kalınlığı 30 metreden 60 metreye kadar gidebilen kumlu ve marnlı seviyeler bulunmaktadır.

6.2.3. Ren Vadisi Linyit Havzaları

Damarların kalınlığı ile meÅŸhur olan bu yataklar bütün Ren vadisi boyunca dizilmiÅŸlerdir. Ville ÅŸehri yakınında, Köln’ün batısında Alt Miosen yaÅŸlı linyit damarlarının kalınlığı yüz metreyi geçmektedir. Bir çökme çukurunda teÅŸekkül etmiÅŸ olan bu yatak kuzeybatı-güneydoÄŸu doÄŸrultusunda uzanmakta ve faylarla sınırlanmaktadır.

Bonn ve Krefeld şehirleri arasında, Ren nehrinin batı kıyısında, uzunluğu 45 km, genişliği ise 5-6 km olan diğer bir havzada birçok yatak işletilir. Burada ortalama damar kalınlığı 30 ile 40 m arasında değişmektedir. Kum ve çakıllardan ibaret olan örtü tabakası ise 9-18 m kalınlığındadır.

6.3. Fransa Linyit Havzaları

İhtiva ettikleri rezerv bakımından Almanya yataklarından daha az önemli olan Fransa linyit jizmanlarını, stratigrafik pozisyonlarına göre aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür:

a. Batonien: Larzac (Aveyron) ve Trevezel (Comtat);

b. Orta Kretase: Sarladais (Dordogne), ile d’Aix, Sougraigne (Aude), Bagnols-sur-Cèze ve Saint-Lou;

c. Üst Kretase: Fuveau (Bouches-du-Rhône) ve Piolene (Gard);

d. Eosen: Saint-Chinian, Minervois, Uzès ve Vénéjean;

e. Oligosen: Manosque, Alès ve Armissan;

f. Miosen: Lac d’Annecy, La Tour-du-Pin (Isère) ve Estavan;

g. Pliosen-Kuaterner: Laluque, Larquiès, Hostens, Arjuzanx ve Voglans.

Yukarıda işaret edilen yataklar arasında Fuveau ve Manosque havzaları en büyük ekonomik değere sahiptir.

6.3.1. Fuveau Baseni

75 km uzunluğunda ve 15-20 km genişliğinde olan bu linyit havzasında damarları ihtiva eden seviye Mestrihtien yaşlı olup, kırmızımsı marnlardan ibarettir. Kalınlığı 0,80 ile 3,10 m arasında oynayan bir alt damar ve 0,20 ile 1,10 m arasında değişen bir üst damar vardır.

Fuveau linyiti siyah ve parlak bir görünüşe sahip olup, taÅŸkömürünü andırır. Nitekim, kimyasal özellikleri taÅŸkömürüyle linyit arasındadır: % 8-9 su, % 30-39 uçucu madde, % 34-43 sabit karbon, % 6-20 kül ve % 3 kükürt ihtiva eder. Orijinal ısı deÄŸeri 4.500-6.800 Kcal/kg’dir.

Basenin toplam rezervi, son olarak yapılan çalışmalara göre 120.000.000 tondur.

6.3.2. Manosque Baseni

Batı-güneybatı-doÄŸu-kuzeydoÄŸu doÄŸrultusunda uzanan ve Luberon antiklinali ile ikiye ayrılan Manosque havzasında önemsiz birkaç yatak ihtiva eden Üst Eosen’den sonra göl kökenli bir Oligosen gelmektedir.

Jurasik ve Kretase yaÅŸlı kalkerlerle çevrilmiÅŸ olan gölsel Oligosen’de iyi geliÅŸmiÅŸ ve üç seviyeden ibaret önemli bir linyit yatağı vardır.

a. Alt Linyit Seviyesi: Toplam kalınlığı 4-6 metreyi bulan 5-6 adet damar ihtiva eder.

b. Orta Linyit Seviyesi: Ortalama kalınlığı 0,60 m dolayında olan birçok ince damardan meydana gelmiştir;

c. Üst Linyit Seviyesi: Toplam kalınlığı 0,50-1 m arasında değişen değişik seviyedeki damarlardan ibarettir.

Alt linyit seviyesinde görülen damarların kalitesi yüksektir (yağlı linyit).

6.4. Moskova Karbonifer Baseni

Moskova ÅŸehrinin güneyinde, doÄŸu-batı doÄŸrultusunda Smolensk ÅŸehrinden aÅŸağı yukarı Riazhsk’a kadar uzanan Moskova baseninde Karbonifer yaÅŸlı sedimanlar Devonien tabakaları üzerine konkordan olarak gelir. Basen, fasiyes deÄŸiÅŸikliklerine dayanılara ikiye ayrılabilir:

- Oka eşiğinin batısında kalan esas Moskova havzası;

- Oka ve Volga civarında Karbonifer tabakalarının aflörman verdiği doğu havzası.

Moskova baseninde görülen stratigrafi üniteler şunlardır:

a. Alt Turnesien: Upa kalkerleri, killer, konglomera ve kalkerler, Çernısin kalkerlerinden ibarettir. Kalkeristik fosil Spirifer centronatus’tur;

b. Üst Turnesion-Alt Viseen: Kömür damarları ihtiva eden Lepidodendron ve ficoides’li ve ÅŸistlerden müteÅŸekkildir.

c. Torta ve Üst Viseen: Productus giganteus, Archaeodiscus ve Endothyra ihtiva eden kalkerlerle temsil olunur.

d. Moskovien: İçinde fosil olarak Spirifer mosquensis bulunan Moskova kırmızı şist ve grelerinden meydana gelmiştir.

e. Alt ve Orta Uralien: Productus cora, Fusulina verneuilli ve Fusulina longissima’lı dolomitik Gzel kalkerlerinden ibarettir.

Havzada, iki esas olmak üzere toplam kalınlığı 25 metreden 35 metreye kadar çıkabile 5-10 damar mevcuttur. Ortalama filon kalınlığı 2 m olup, bazen 8 metreye kadar yükselir.

Kömür ortalama % 20-30 kül, % 32 su ve % 45 uçucu madde ihtiva etmesi ve 4.000-5.000 Kcal/kg’lik bir kalorifik deÄŸer taşıması sebebiyle linyit grubuna girer.

Havzanın merkezi kısmında birkaç boghead tabakası vardır. Bunların uçucu madde oranı % 78 dolayındadır.

1937 yılında yapılan hesaplamalara göre, Moskova Karbonifer baseninde 12 milyar ton rezerv bulunmaktadır.

7. TÜRKİYE’DE LİNYİT YATAKLARI, REZERVLERİ VE ÜRETİMİ

Türkiye’de yaklaşık 8 milyar ton linyit rezervi bulunmaktadır. Avrupa ülkeleri arasında (Eski SSCB hariç) beÅŸinci sıradadır. 1998 yılında 62.940.647 ton kamu kesimi tarafından 3.527.955 ton özeli kesim olmak üzere 66.498.603 ton üretim yapılmıştır. Bunun önemli bir bölümü elektrik üretiminde kullanılmıştır.

Ülkemizde, düşük değerli, yani nem ve kül içeriği yüksek ısıl değeri düşük linyitlerden, yüksek değerli linyitlere kadar çok çeşitli linyit kömürü bulunmaktadır. Ortalama nem içeriği % 41,8 dolaylarındadır.

Tablo 1: Türkiye’nin Linyit KimliÄŸi

REZERV 8.143 milyar ton

Görünür Rezerv Oranı % 65

Ortalama Isıl Değeri 1.800 Kcal/kg

Rutubet % 42

Kül % 21,5

Kükürt % 1,9

1998 Yılı Üretimi 66,5 milyon ton

Ortalama Kamu Üretimi % 87

Kaynak: 1999-2000 Türkiye’de Linyit Yatakları ve Potansiyeli Semineri.

7.1. Türkiye Linyit Kömürlerinin Nitelikleri

Türkiye’nin linyit kömürü rezervleri 8.143 milyar ton civarındadır. Sınırlı olan bu miktarın en iyi bir biçimde deÄŸerlendirilmesinde temel faktör bunların niteliÄŸidir. Bu nedenle linyit kömürlerimizin sahip olduÄŸu kim özellikler aÅŸağıda belirtilmiÅŸtir.

Isıl Değeri

Ülkemiz kömürlerinin ısıl değeri 1.100-5.500 Kcal/kg arasında değişmektedir. Bunların ısıl değerine göre % dağılımları tabloda verilmiştir.

Tablo 2: Linyitlerimizi Isıl Değerine Göre Dağılımı

Isıl Değeri Aralığı (Kcal/kg) Toplam Rezervde % Payı

1.000-2.000 53,5

2.000-3.000 12,6

3.000-4.000 20,3

4.000 ve yukarısı 13,6

Kaynak: Aybers, N.; 1956, Türkiye Linyitlerinin Rasyonel Kullanılabilmesi Hakkında Bir Travay, İTÜ Matbaası, İstanbul.

Bu deÄŸerlendirmede Elbistan linyitleri de dikkate alınmıştır. Elbistan dışında kalan linyit rezervlerimizin % 67’si 3.000 Kcal/kg’nin üzerinde bir ısıl deÄŸerine sahiptir.

Nem Durumu

Türkiye linyit kömürlerinin nem oranları genel olarak diğer ülkelerinkinden yüksektir. Bu değer, diğer ülkelerin kömürlerinde % 15 ve daha düşük olduğundan bu linyitler ülkemizdekilerden daha değerli kabul edilmektedir. Linyit kömürlerimizin nem içeriklerine göre % dağılımları tabloda verilmiştir.

Tablo 3: Linyitlerimizin Nem İçeriklerine Göre Dağılımı.

Nem İçeriği (%) Toplam Rezervdeki % Payı

0-10 1,8

10-15 5,3

15-20 2,1

20-30 20,8

30-40 12

40-50 8

50 ve yukarısı 50

Kaynak: Aybers, N.; 1956, Türkiye Linyitlerinin Rasyonel Kullanılabilmesi Hakkında Bir Travay, İTÜ Matbaası, İstanbul.

Kül Durumu

Türkiye linyitlerinin kül içeriği yönünden genel bir değerlendirilmesi tabloda verilmiştir.

Tablo 4: Linyitlerimizin Kül İçeriklerine Göre Dağılımı.

Kül İçeriği (%) Toplam Rezervdeki % Payı

0-10 5

10-20 65

20-30 2

30-40 5

Kaynak: Aybers, N.; 1956, Türkiye Linyitlerinin Rasyonel Kullanılabilmesi Hakkında Bir Travay, İTÜ Matbaası, İstanbul.

Tabloda görüldüğü gibi linyitlerimiz oldukça yüksek oranda kül içermektedir. Ancak bu miktarlar kömür hazırlama ve yıkama (lave) işlemleriyle düşürülebilmektedir.

Kükürt Durumu

Ülkemiz linyitlerinde hava kirliliğine neden olan maddelerin başında gelen kükürt içeriklerine göre (organik+inorganik) dağılımı görülmektedir.

Tablo 5: Linyitlerimizin Kükürt İçeriklerine Göre Dağılımı.

Kükürt İçeriği (%) Toplam Rezervdeki % Payı

0-1 1,2

1-2 46,5

2-3 13,5

3-4 2,3

4 ve daha yukarısı 36,5

Kaynak: Aybers, N.; 1956, Türkiye Linyitlerinin Rasyonel Kullanılabilmesi Hakkında Bir Travay, İTÜ Matbaası, İstanbul.

Görüldüğü gibi tüm rezervin 1/3’ünden fazlası % 4 ve daha yukarısı (% 8’e kadar) oranda kükürt içermektedir. Bu durum linyitlerimizin kalitesini daha da düşürmektedir.

Linyitleri sert ve yumuÅŸak olarak iki gruba ayırabiliriz. Sert linyitlerin rutubet içeriÄŸi genellikle % 20’nin altındadır. Sert linyit türündeki rezervlerimizi yıkayarak kül oranını düşürmek ve böylelikle ısıl deÄŸerini yükseltmek mümkündür. Tunçbilek, Soma, Çan linyitleri bu gruba girer.

Rutubet içeriÄŸi % 40’ın üzerinde olan linyitler, yumuÅŸak linyit grubuna girmektedir. Elbistan linyitleri dışında kalan linyitlerimizin tozlanma oranı % 30-40 arasında deÄŸiÅŸmektedir. Ocaklardan alınan kömür, tüketicilere demiryolu veya karayolu taşıtları ile ulaÅŸtırılmaktadır. Linyitlerimizin stoklama esnasında yanma özelliÄŸi göstermelerinden dolayı yaz aylarında fazla üretim yapılmayıp, sonbahar ve kış aylarında yoÄŸun bir üretim yapılmaktadır.

7.2. Türkiye Linyitlerinin Jeolojik Yaş Bakımından Sınıflandırılması

7.2.1. Üst Kretase ve Eosen’e Ait Linyitler

Büyük Alp ihtivaları bitmeden önce oluşmuş bulunan bu tabakaların çoğu şiddetle katlanmıştır. Kretase tabakaları önemli yataklar taşımamaktadırlar.

Anadolu’da birçok Eosen linyit yatakları bulunmaktadır. ÖrneÄŸin; Malatya civarında, KırÅŸehir arasında, Kalecik civarında, Çankırı’nın kuzeydoÄŸusunda bu yataklara rastlanılmaktadır. İşletmeye elveriÅŸli yataklar yalnız katlanmanın daha ÅŸiddetli olduÄŸu yerlerde muhafaza edilmiÅŸ olup silsileler arasındaki havzalarda sıkışmışlardır (ÇiçekdaÄŸ, Yerköy ve Çeltek linyit havzaları gibi).

7.2.2. Oligosen-Miosen Linyitleri

Bu tabakalar Eosen’e nazaran çok az katlanmış olup en önemli havzaları ihtiva etmektedirler. Oligosen’e ati bahrısomatre tabakaları (Trakya’daki AÄŸaçlı yatakları), Miosen’e ait tatlı su rüsupları (Batı Anadolu’daki oma, Kütahya, Seyitömer, DeÄŸirmisaz, TavÅŸanlı ve Büyük Menderes vadisindeki Aydın, Gerenez ve Söke yatakları) ve Oligosen’e ait jipsli arazi (ekseriya tatlı su ara tabakalı taşıyan tuzlu ve jipsli rüsuplar) prodüktif kömür tabakaları teÅŸekkülüne ve muhafazasına çok elveriÅŸli görülmektedir.

7.2.3. Üst Neojen Linyitleri

Kalkerler, marnlar ve tüfler gibi tatlı su rüsuplarından oluşmuş olup linyit oluşumuna az elverişli görülmektedir. Hakikaten bu tabakalarda tesadüf edilen yatakların çoğunun rezervi ve kömürün kalitesi düşüktür (Ankara civarında Kayı-Bucuk, Ayon ve Erzurum civarındaki bazı yataklar).

Tablo 6: Türkiye’nin Enerji Kaynakları Potansiyeli

Enerji Kaynağı Görünür Muhtemel Mümkün Toplam

Taşkömürü (bin ton) 174.879 432.514 769.408 1.376.771

Linyit (bin ton) 5.904.703 1.817.261 121.688 7.843.652

Asfaltit (bin ton) 38.317 28.655 8.300 75.272

Bitümlü Şist (bin ton) 807.684 717.600 - 1.525.284

Petrol (bin ton) 20.296 - - 20.296

DoÄŸal Gaz (mil. m3) 15.013 - 16.169 31.182

Hidrolik (kWh/yıl) 118 - - 118

Jeotermal Elektrik - - - 4.500

Jeotermal Isı - - - 31.100

Kaynak: Atalay, İ.; 1997, Türkiye Coğrafyası, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir.

Tablo 7: Türkiye’nin Birincil Enerji Kaynakları Üretimi (Bin ton EÅŸdeÄŸer Petrol)

1987 1989 1991 1993

Taşkömürü 211 2.027 1.827 1.722

Linyit 9.827 10.564 9.117 9.836

Asfaltit 271 179 60 37

DoÄŸal Gaz 270 158 185 182

Petrol 2.762 3.020 4.674 4.087

Hidrolik 1.600 1.542 1.950 2.921

Odun 5.308 5.345 5.391 5.451

Hayvan ve Bitki Artıkları 2.586 2.580 2.530 2.494

Jeotermal 50 54 70 67

DiÄŸer 10 21 43 67

Toplam 24.795 25.490 25.847 26.864

Kaynak: Atalay, İ.; 1997, Türkiye Coğrafyası, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir.

7.3. Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ)

Türkiye’de devlet eli ile yönetilen ilk madencilik kurumu olan Etibank’a 14.06.1935 gün ve 2.805 sayılı yasa ile taÅŸkömürü, linyit ve turba gibi madenleri arama ve iÅŸletme hakkı verilmiÅŸtir. Zamanla deÄŸiÅŸen koÅŸullar ve kömür ile ilgili iÅŸleri tek elde toplamak amacıyla 01.09.1957 gün ve 6.974 sayılı yasa ile Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) kurularak kömür madenleri arama ve iÅŸletme hakkı bu kuruma devredilmiÅŸtir. Kurum bir iktisadi devlet teÅŸekkülü olup 08.06.1984 tarih ve 233 sayılı kanun hükmündeki kararname ile yasal görev ve statüsü yeniden belirlenmiÅŸtir. KuruluÅŸ devresinin ilk yıllarında Sanayi Bakanlığına baÄŸlı çalışan TKİ, daha sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesinde yer almıştır.

TKİ kurumuna bağlı, tüm yurda dağılmış 11 müessese ve 1 işletme müdürlüğünde üretim yapılmaktadır.

Üretilen ömür çeşitli sektörlerde tüketilmektedir. Termik santraller, sanayi, konut ve ticari amaçlı ısıtma vb. Hızla atmakta olan termik santrallerin kömür ihtiyacının tümü TKİ kurumu tarafından karşılanmaktadır.

7.3.1. Garp Linyit İşletmesi (GLİ)

Türkiye’de devlet eliyle ilk üretimin yapıldığı bu iÅŸletme, Ocak 1940 tarihinde Etibank’a baÄŸlı bir kuruluÅŸ olarak faaliyete geçmiÅŸ ve 15 AÄŸustos 1957 tarihinde Türkiye Kömür İşletmelerinin kurulmasıyla bu kurumun bünyesinde yer almıştır.

Miosen yaşlı Tunçbilek havzasında, iki seviyede kömür damarı vardır. Alt damar bitümlü şistlerle killer arasında yer alır. Kalınlığı çok az olup, ekonomik değeri yoktur. İşletilen damarın ortalama kalınlığı 6-11 metre arasında olup, ömür genellikle orta sertlikte, siyah parlak renktedir. Tavan ve taban kısmındaki kömürler daha temizdir.

Bölgedeki rezervin yapılan sondajlarla 311 milyon ton olduğu saptanmıştır. Üretim Tunçbilek bölgesinde yeraltı ve açı işletme yöntemiyle yapılmaktadır.

1989 yılında gerçekleÅŸen 6.122.000 ton üretimin yaklaşık % 72’si dragline-eksvator-kamyon sistemi kullanılarak açık iÅŸletmeden, % 28’i yarı mekanize çalışan yeraltı iÅŸletmesinden saÄŸlanmıştır.

7.3.2. Güney Ege Linyit İşletmesi (GELİ)

1984 yılında kurulan bu müessese kapsamında Milas-Sekköy-Eskihisar, YataÄŸan, Tınaz-BaÄŸyaka, Bayır, Turgut, Hüsamlar ve Karcahisar bölgeleri bulunmaktadır. İşletme, MuÄŸla-Aydın ve çevresindeki alanları kapsamakta olup, 1990 yılı itibariyle 429 milyon ton (görünür+muhtemel+hazır) rezerve sahiptir. Sadece Söke’de yeraltı iÅŸletmesi yöntemi uygulanmaktadır.

Tüm bölgede ortalama damar kalınlığı 7-12 m civarında ve 35-42o eğimli olup, mat kahverengidir. Söke bölümündeki kömür miosen yaşlı olup parlak siyah görünümündedir. Bütün bölge kömürlerinin kendiliğinden yanma orunu olup dış etkenlere karşı direnci çok azdır. Yabancı madde olarak pirit ve santimetre boyutundaki kil mineralleri içermektedir. Açık bırakıldığında tozlaşma oluşur.

YataÄŸan ve Yeniköy-MuÄŸla’da iki termik santral bulunmaktadır. Toplam üretimin % 94’ü termik santrallere verilmektedir. Söke ocağında biriken toz kömür bölgedeki tuÄŸla fabrikalarına ve sanayi kuruluÅŸlarına verilmektedir.

7.3.3. Ege Linyitleri İşletmesi (ELİ)

Garp linyitleri iÅŸletmesinin Soma bölgesi, çevresindeki özel iÅŸletmelerin 1978’de TKİ’ye devredilmesiyle, tüzel bir kiÅŸilik kazanmış ve Ege’nin tüm linyitleri Ege ve Güney Ege olmak üzere iki kurum halinde organize edilmiÅŸtir. Ege linyit iÅŸletme bünyesinde Soma, Eynez ve DeniÅŸ olmak üzere üç bölge bulunmaktadır.

Yaklaşık 19.000 bin hektarlık sahada çalışan işletmenin toplam 508 milyon ton rezervi bulunmaktadır.

Soma-Eynez linyiti en kolay yıkanabilen kükürt içeriği düşük ve yüksek rezerve sahip bir kömürdür.

Sert linyit olan Soma linyitleri Miosen yaşlı olup, siyah ve parlak görünüme sahiptirler. % 18 nem, % 11-15 kül, % 0,5-3 kil içermektedir.

KuruluÅŸ rezervlerinin % 47’sini açık iÅŸletme sistemiyle üretebileceÄŸini saptamıştır. Soma bölgesinde 2, Eynez bölgesinde 1 adet yeraltı ocağı bulunmaktadır.

Üretilen kömürün büyük bir kısmı (% 75) Soma’da bulunan Soma A ve Soma B ve İzmir termik santrallerinde kullanılmaktadır.

7.3.4. Seyitömer Linyitleri İşletmesi (SLİ)

1960’da Garp Linyitleri İşletmesine baÄŸlı olan iÅŸletme 01.07.1990’dan itibaren çalışmasına Seyitömer Linyitleri İşletmesi müessesi olarak devam ettirmektedir.

İki kömür damarı bulunup, ortalama kalınlığı 156 m olan alt damar bitümlü şistlerle mavi-yeşil renkli killer arasında bulunur. Üst damar ise bitümlü şistler arasında olup 6 m kalınlığındadır. 206 milyon ton rezerve sahiptir. % 34 nem, % 19 kül, % 1 kükürt içermektedir.

Üretilen kömürün % 42’si buradaki termik santrallerde kullanılmaktadır. % 16’sı ev yakıtı, % 19’u ise sanayiye verilmiÅŸtir.

7.3.5. Marmara Linyitleri İşletmesi (MLİ)

Marmara Bölgesi’nin ev ve sanayi ihtiyacını karşılamak amacıyla 1979 yılında kurulan MLİ’nin miosen yaÅŸlı Orhaneli, KeleÅŸ (Bursa) ve oligosen yaÅŸlı Saray (TekirdaÄŸ) olmak üzere üç bölgesi vardır. Saray bölgesi Edinköy, Safalan ve Küçükkoyuncalı sektörlerinden oluÅŸmaktadır. Bütün bölgelerinde açık iÅŸletme metodu ile üretim yapılmaktadır

Toplam 20 milyon ton rezerve sahiptir. Saray bölgesinde üretim Edinköy’de yapılmaktadır. Burada iki damar bulunup ortalama kalınlık 3,6 metredir. Saray lnyiti yüksek oranda nem içermesine raÄŸmen, DoÄŸu Anadolu linyitine benzemekte, yani stokta bekletilince tozlaÅŸmaktadır.

Üretilen kömürün büyük bir bölümü 1991 yılında Orhaneli Termik Santralinin devreye girmesiyle buraya kaymıştır.

7.3.6. Çan Linyitleri İşletmesi (ÇLİ)

1990 tarihinde Marmara Linyit İşletmelerinden ayrılarak yeni bir müessese olarak kurulmuştur.

1990’da kuruluÅŸun toplam rezervi 86 milyon tondur. Mat siyah renkli olan kömür, sert linyit sınıfına girer. Yüksek oranda kükürt içerir. Ortalama damar kalınlığı 16 metredir. % 15-25 nem, % 10-25 kül ve % 2-7 arasında kükürt içermektedir.

Üretim açık işletme yöntemiyle yapılmaktadır. Üretilen linyitin önemli bir bölümü Çan Lapseki Termik Santraline gönderilmektedir.

7.3.7. Alpagut-Dodurga Linyit İşletmesi (ADL)

İşletme Çorum ili Osmancık ilçesi sınırları içinde yer alır. Havzadaki linyit, siyah, parlak, kırılgan ve homojendir. Ortalama damar kalınlığı 10 metre olup, damar sayısı 3 adettir. İşletme rezervi 1990 yılında 30 milyon tondur.

İşletmede üretim açık ve yeraltı ocaklarından yapılmaktadır. Yeraltı iÅŸletmesi Alpagut deresi üzerindedir. Üretilen kömürün % 47’si yakacak olarak Çorum ve ilçelerinde kullanılmaktadır.

7.3.8. Doğu Linyitleri İşletmesi (DLİ)

1977 yılında tüzel bir kiÅŸilik kazanarak çalışmalarına baÅŸlayan iÅŸletmenin merkezi Erzurum’da olup, AÅŸkale, Oltu, ErciÅŸ ve Karlıova’da dört bölge müdürlüğü bulunmaktadır.

İşletmenin toplam rezervi 1995 yılı itibariyle 108 milyon ton civarındadır. Erzurum Aşkale linyitleri parlak ve uzun alevle yanar. Karlıova linyitleri yumuşak, killi ve kahverengi-siyah görünümündedir. Suyunu kaybedince siyahlaşır ve toz haline gelir.

Erzurum bölgesindeki yeraltı; ErciÅŸ’te açık ve yeraltı; Karlıova’da açık iÅŸletme yöntemi uygulanmaktadır.

1994’te Bingöl-Karlıova’da iÅŸletme bünyesinde termik santral devreye girmiÅŸtir.

7.3.9. Afşin-Elbistan Linyitleri İşletmesi (AEL)

Afşin ve Elbistan ilçeleri sınırları içinde yer alan pliosen yaşlı linyit havzasında toplam 3,4 milyar ton linyit tespit edilmiştir.

Aşin-Elbistan (A) projesi (Kışlaköy) havzanın ilk açık işletmesini oluşturmaktadır. Yaklaşık 539 milyon ton rezervi vardır. Kömür yumuşak sınıfa girer. Isıl değeri ortalama 1.170 Kcal/kg, % 17 kül, % 55 nem, % 1,46 kükürt içeriğine sahiptir. Linyit tabakasının kalınlığı 40 m civarında olup 80 metreye kadar ulaşan yerler de vardır.

Bu saha, 4×340 MW gücünde (Keban eÅŸdeÄŸeri) bir termik santrali beslemektedir.

Kömürün üzerindeki asitçe zengin kısmı gübre olarak kullanma imkanı vardır.

7.3.10. Güneydoğu Anadolu Asfaltit ve Linyit İşletmesi (GAL)

Merkezi Mardin-Cizre olan işletmenin iki üretim bölgesi bulunmaktadır. Bunlar Şırnak ve Silopi. Toplam 85 milyon ton rezerve sahiptirler. Üretim açık işletme yöntemiyle yapılmaktadır.

7.3.11. Orta Anadolu Linyitleri İşletmesi (OAL)

Ankara’nın kuzeybatısında Ankara-Beypazarı-Nallıhan karayolu üzerinde kurulu olan oligosen ve pliosen yaÅŸlı bu iÅŸletme Bolu-Göynük kömür sahalarını da içine almaktadır. Bölgede madencilik çalışmaları eski tarihlere kadar gitmektedir. 1936 yılından beri varlığı bilinmekte olan kömür oluÅŸumları üzerinde MTA aynı yıllarda çalışmalara baÅŸlamıştır. Sondajlı aramalar sistemi bir ÅŸekilde 1974 yılında baÅŸlamış olup günümüze kadar 40.000 m’nin üzerinde sondaj yapılmıştır.

Göynük bölgesinde açık işletme, Çayırhan bölgesinde yeraltı işletmesi olarak çalışılmaktadır.

Üretim 0-10o arasında değişen eğimlerde 2 damarda ayrı ayrı ayaklardan yapılmaktadır. Bu damarlardan tavan damar ortalama 1,5 m, taban damar ise 1,7 m civarındadır. İki damarı birbirinden ayıran 0,5-1,5 m arasında değişen kalınlıkta bir ara kesme vardır. Yeraltı çalışmaları esnasında yaklaşık 9-10 m kalınlıkta bir damara rastlanılması üzerine üçüncü bir damara yönelik sondajlı arama çalışmalarına yönelinmiş ve taban damarın yaklaşık 160 m altında 9-10 m kalınlıkta ve aynı ısıl değere sahip üçüncü bir linyit damarı bularak 85 milyon ton görünür rezervi olduğu bulunmuştur.

1989 yılı başı esas alındığında toplam rezerv 430 milyon tondur üretilen kömür; sert, parlak ve homojen yapıdadır.

7.3.12. Ilın Linyitleri İşletmesi (ILİ)

Konya Linyitleri İşletmesi (KLİ) müessesine baÄŸlı bir üretim bölgesi iken, KLİ’ye baÄŸlı Ermenek bölgesinin 01.01.1990 tarihinden itibaren rödövans yoluyla iÅŸletmeye verilmesi, BeyÅŸehir bölgesinde de TEK tarafından kurulması düşünülen termik santralden bugünün koÅŸullarında vazgeçilmesinden dolayı iÅŸletme faaliyetlerinin sadece Ilgın’da devam etmesi sebebiyle TKİ Genel Müdürlüğü’ne baÄŸlı Ilgın Linyit İşletmesi adıyla faaliyetlerine devam etmektedir. İşletme rezervi 1990 yılı itibariyle 102 milyon tondur.

Ilgın kömürünün rutubet miktarı yüksek, kükürt içeriği düşük olup, havada kuruduğu zaman ısıl değeri yükselmektedir. Kömür damarının kalınlığı 7,2 m kadardır.

BeyÅŸehir linyiti ise toprağımsı kahverengi renkte olup ısıl deÄŸeri düşük buna karşın orijinal rutubet ve kül içeriÄŸi yüksektir. Ömür stokta tozlaÅŸmaktadır. Kömür damarı konglomera ile marn arasında oluÅŸmuÅŸ olup, kalınlığı 6,75 metredir. Üretim açık iÅŸletme yöntemiyle yapılmaktadır. Satışların % 6’sı ev yakıtı amaçlı olup, % 94’ü ise sanayiye yapılmıştır.

7.4. Özel Sektör Tarafından İşletilen Linyitlerimiz

Ülkemizin her yanına dağılmış olan linyit yataklarımızın sadece ufak bir bölümü özel sektör tarafından işletilmektedir.

7.4.1. Gediz Sahaları

Gediz kömür bölgesi miosen yaşlı olup, Gediz kazasının hemen doğusunda, Ayçatı-Sazköy-Gökler arasında tersiyer formasyonları içeren dar bir koridordur. Kömür, genelde taban, tavan killeri arasında 2-5 m stomp veren faylarla ayrılmış iki damardan oluşmaktadır. Küçük kapasiteli özel sektör tarafından yeraltı işletmeciliği ile çalışan bölgenin toplam rezervi yaklaşık 15 milyon ton olarak hesaplanmıştır.

Kömür petrografik olarak sert ve kırılan bir yapıdadır. Yüksek ısıl değere sahip Gediz bölgesi kömürlerinin en önemli sorunu kükürt içeriğinin fazlalığıdır. Gazlı ve alevli kömür niteliği taşıyan kömürlerin rengi gri-kahverengimsi siyahtan, parlak siyaha kadar değişmektedir.

7.4.2. Ağaçlı-İstanbul Bölgesi

Oligosen yaşlı Ağaçlı Bölgesi İstanbul ili sınırları içinde ve kuzeybatısında Kemerburgaz-Akpınar-Yeniköy ve Ağaçlı köyleri arasında yer alır. Zaman zaman oldukça büyük bloklar halinde çıkan kömür tabakaları bir veya bazen birbirine yakın iki damar olarak görülmektedir. Bu iki kömür arasında çoğu zaman 0,80 m kadar bir ara kesme bulunabilmektedir.

Kömür tabakası kalınlığı 1,5-2 m , bazen 3 metreye kadar ulaşabilmekte ve yaklaşık 5o eğimle genelde kuzeye dalmaktadır. Kömürlerin ömürleşme derecesi oldukça düşüktür. İncelendiğinde ağaçsı yapılara sık sık rastlanmaktadır. Kömür tabakasının üzerinde 2-8 m arasında değişen kumlu-killi bir tabaka; onun altında 8-10 m kalınlıkta killi formasyonlar bulunmaktadır. Bu tabakaların, bazı ocaklarda 20 metreye kadar ulaştığı saptanmıştır. Bu bölgenin toplam rezervi bugün 15 milyon ton civarındadır.

İstanbul’un kömür gereksiniminin % 90’ına yakın bir bölümünü karşılayan AÄŸaçlı-Yeniköy ocaklarının tümü açık iÅŸletme yöntemiyle iÅŸletilmektedir. Ayrıca 200 metrelik sahil ÅŸeridinde kömür rezervleri bulunmaktadır. İstanbul’a kömür naklinin hemen hemen tamamı karayolu ile gerçekleÅŸmektedir.

7.4.3. Malkara-Keşan-Uzunköprü (Trakya) Bölgesi

Edirne ve Tekirdağ illeri sınırları içinde kalan bu linyit yatakları dağınık ve çok sayıda küçük kapasiteli ocaklar açılarak işletilmektedir. Devamlı üretim yapan ocaklara Harmanlı (Uzunköprü), Cabbarlar (Keşan), Hasköy yörelerinde rastlanmaktadır. Jeolojik olarak karasal fasiyesteki oligo-miosen içinde çok sayıda; fakat küçük rezervler halinde görünen ve işletilebilir kömürlü formasyonların genelde kalınlıkları 0,8-2 m arasında kalmakta ve bazen de ara kesmeli olarak görülmektedir.

Kömürlü formasyonların tavanında, tavan kilini takiben çoğunlukla 8-10 m kalınlıkta marn serileri, yer yer 6-8 m kumlu çakıllı formasyonlar bulunmaktadır. Örtü tabaasının ve kömür kalınlığına bağlı olarak çoğunlukla toplam 10-15 metreye kadar açık işletme, daha kalın örtü tabakasının olduğu yerlerde ise çok ilkel kapalı işletme yöntemleri ile üretim yapılmaktadır. Yapılan hesaplara göre bölgenin toplam 100 milyon ton civarında görünür rezerve sahip olduğu, ancak bunun oldukça geniş ve birbirinden ayrı alanlara yayıldığı anlaşılmıştır.

7.4.4. Mihalıçcık (Eskişehir) Bölgesi

Kömür İşletmeleri Anonim Åžirketi’ne ait 906 hektarlık bu sahada yapılan çalışmalarla 13,5 milyon ton rezerv tespit edilmiÅŸtir. İşletmede damar kalınlığı 2,24 m ve kömürün alt ısıl deÄŸeri 3.000 Kcal/kg’dir.

7.4.5. Büyük Çeltek Kömür İşletmesi (Amasya)

1969 yılından beri madencilik faaliyetlerinde bulunan işletme Amasya-Suluova ilçe merkezinin 4 km kuzeyindedir. Üretilen kömürün büyük bir bölümü kireç ve toprak sanayiinde tüketilmektedir. Tuğla fabrikalarının bakımda olması nedeniyle kış aylarında toz kömürü stokları artmaktadır.

8. TÜRKİYE’NİN LİNYİT TÜKETİMİ

Türkiye’nin linyit üretim ve tüketimi incelendiÄŸinde; her ikisinde de sürekli artış olduÄŸu ve hemen hemen paralel geliÅŸtiÄŸi görülmektedir. 1973 petrol krizinden sonra elektrik açığını kısa bir sürede karşılamak üzere termik santrallere ağırlık verilerek, hızla kömür tüketilmeye baÅŸlanmıştır.

8.1. Termik Santrallerde Linyit Tüketimi

Tüketilen elektrik enerjisi miktarı bir ülkenin kalkınma seviyesinin göstergesi olarak kabul edilmektedir ve kalkınmakta olan ülkemizin elektrik enerjisi gereksinimi büyüktür.

Termik santrallerde elektrik üretimini, yakıtın yakılıp, sağlanan ısının, suyun buharlaştırılması için harcanması, ortaya çıkan buharın türbinin de jeneratörü döndürerek elektrik enerjisinin elde edilmesi biçiminde özetleyebiliriz.

Kömürün elektrik enerjisine dönüştürülmesinde en önemli sorun kuÅŸkusuz net enerji veriminin düşük olmasıdır. Kömürün içeriÄŸindeki enerji deÄŸerinin ne kadarının elektrik enerjisine dönüştüğünü gösteren bu deÄŸer termik santrallerde ortalama % 20-30 civarında olup, dünyada en ileri teknoloji ile çalışan termik santrallerde dahi bugün bu deÄŸer % 39’dur.

1993 yılı verilerine göre mevcut linyitin % 67,4’ü termik santrallerde tüketilmektedir.

Türkiye’de elektrik sektöründe kullanılabilir rezervler şöyledir:

LİNYİT …8 milyar ton

TAŞKÖMÜRÜ 1.4 milyar ton

ASFALTİT .82 milyar ton

TORYUM ….380.000 ton

URANYUM ……..9.000 ton

Tablo 8: Linyit Yataklarının Bölgelere Göre Dağılımı.

GÖRÜNÜR TOPLAM

Milyon Ton % Milyon Ton %

Marmara 5.19,5 7,5 831,2 10,4

İç Anadolu 1.1071 15,4 1.324,9 16,5

DoÄŸu Anadolu 3.514,8 50,6 3.565,6 44,4

Karadeniz 91,6 1,3 204,7 2,6

G.DoÄŸu Anadolu 53,1 0,8 53,1 0,7

Ege 1.696,5 24,4 2.044,2 25,5

Akdeniz - 0 26 0,3

TOPLAM 6.946,5 100 8.023,7 100

Tablodan da görüldüğü gibi görünür rezervin 3,5 milyar tonu Elbistan havzasındadır. Geri kalanı da diğer yörelere dağılmış bulunmaktadır.

Elektrik enerjisinde kullanılabilir linyit potansiyeli 16.354 MW veya 105 milyar kWh/yıl karşılığıdır. Bu miktarın % 37’si iÅŸletmede, % 3’ü inÅŸa halindedir. Geri kalan tüm linyit rezervleri (kullanılabilir potansiyelin % 59’u) 2020 yılına kadar deÄŸerlendirilecektir.

SANTRALİN ADI YAKITI BULUNDUĞU KURULU GÜÇ (MW) ORTALAMA ÜRET. (gWh)

Elbistan-A Linyit K.MaraÅŸ 1.320

Soma-B Linyit Manisa 960

Hamitabad-I D.Gaz Kırklareli 800

YataÄŸan Linyit MuÄŸla 630

Ambarlı Fuel-Oil İstanbul 630

Seytömer Linyit Kütahya 450

Tunçbilek-A-B Linyit Kütahya 429

Yeniköy Linyit Muğla 420

Ambarlı D.Gaz D.Gaz İstanbul 416,4

Çayırhan Linyit Ankara 300

Hamitabat Gaz Kırklareli 200

İsdemir Fuel-Oil Hatay 145,4

Çatalağzı Taşkömürü Zonguldak 129

Çatalağzı Taşkömürü Zonguldak 129

Y. Çatalağzı B-2 Linyit Zonguldak 129

Karabük Taşkömürü Zonguldak 122,3

SeydiÅŸehir Motorin Konya 120

Aliağa Gaz Tr. Motorin İzmir 120

Mersin Fuel-Oil Mersin 106

Aliağa Fuel-Oil İzmir 70,4

Cevrim 1-2 Linyit İzmir 60

İsdemir 5 Fuel-Oil Hatay 55

Erdemir Fuel-Oil Zonguldak 50

Hopa Fuel-Oil Artvin 50

Bornova Motorin İzmir 46,2

Soma A Linyit Manisa 44

İzmir Linyit Artvin 35

İpraş Rafineri Fuel-Oil İzmir 30

Hazar Gaz Tr. Motorin Manisa 30

EGO Linyit İzmir 26,6

Seka-İzmit Fuel-Oil Kocaeli 26,5

Seka-Dalaman Fuel-Oil MuÄŸla 26,2

Ergani-Bakır Taşkömürü Diyarbakır 21,2

Aksa Fuel-Oil Adana 21,2

Aliağa Rafineri Fuel-Oil İzmir 20

Seka Silifke Fuel-Oil İçel 16

Jeotermal Buhar Denizli 15

Batman TPAO Fuel-Oil Siirt 15

İgsaş Fuel-Oil Kocaeli 15

Engil Motorin Van 15

Bagaş Gübre Fuel-Oil Balıkesir 13,5

Seka-Çaycuma Fuel-Oil Zonguldak 10

Kaynak: Atalay, İ.; 1997, Türkiye Coğrafyası, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir.

8.2. Isınma Sektöründe Linyit Tüketimi

Genel olarak karasal iklimin egemen olduğu ülkemizde kıyı şeridinde yer alan bazı bölgeler hariç, tüm yurtta ısıtılma zorunluluğu mevcuttur.

Ülkemizde ısınma amaçlı kömüre olan talep, iklim şartları, tedarik imkanları ve fert başına düşen milli gelirle yakından ilgilidir. Alternatif fiyatlarının yüksek olması tüketimi arttırmaktadır.

1993 yılı verilerine göre ülkemiz linyitinin % 16,5’i ısınma sektöründe kullanılmaktadır. Bu da 7.800.000 tondur.

8.3. Sanayi Sektöründe Linyit Tüketimi

Sanayi sektöründe talep edilen linyitin kalitesinin yüksek olması nedeniyle, mevcut linyitlerimizle bu ihtiyacın karşılanması mümkün olmamaktadır.

En önemli linyit tüketicisi azot ve gübre sanayi, çimento fabrikaları ve ÅŸeker fabrikalarıdır. Bu üç kuruluÅŸ sanayide linyitin tüketiminin ortalama % 70’ini gerçekleÅŸtirmektedir. Makine Kimya Endüstrisi, Tekel Fabrikaları ve Devlet Demiryolları düşük paylara sahiptir. 1993 yılı verilerine göre mevcut linyitin % 15,7’si sanayi sektöründe kullanılmaktadır.

8.3.1. Çimento Sanayinde Linyit Tüketimi

Bir ton çimento üretmek için kullanılacak yakıt payı, çimento sanayinde toplam üretim maliyetinin yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Böylece yakıtlar çimento üretmek için önemli bir maliyet unsuru oluşturmaktadır. Yapılan hesaplamalarda üretilen bir ton çimento başına düşen enerji masrafı fuel-oil yerine kömür kullanılınca ortalama % 50 düşmektedir.

Anayakıt olarak kömür benimsenmiştir.

8.3.2. Şeker Sanayinde Linyit Tüketimi

Bu sektörde linyit, pancardan şeker elde edilirken çeşitli işlemlerde gerekli olan buharın üretiminde kullanılmaktadır.

Ülkemizde 27 adet şeker fabrikası bulunmakta ve bu fabrikaların yanı sır, taş ve kok kömürü ile fuel-oil yakıt olarak kullanılmaktadır.

Åžeker fabrikalarında kullanılan yakıtın % 75’ini linyit oluÅŸturmaktadır.

8.3.3. Tuğla Fabrikalarında Linyit Tüketimi

Yapılan incelemelerde kapasitesi düşük birçok tuğla fabrikasının fuel-oil ile çalıştığı, kömür kullanılan fabrikaların ise genellikle civardaki ocaklardan kömür temin ettiği anlaşılmıştır. Kömür seçiminde nakliye kolaylığı ve ucuzluk büyük etkendir. Yıllık tüketim miktarları kapasiteye göre 5.000 ile 36.000 ton arasında değişmektedir. Tuğla sanayinin en çok şikayet ettiği konu, diğer sektörlerde olduğu gibi, kömürün rutubet içeriğinin ve yabanc madde oranının fazlalığıdır.

8.3.4. Kimyasal Hammadde Olarak Linyit Tüketimi

Yurdumuzda linyitlerin kimya sanayinde hammadde olarak tüketimi, kömüre dayalı amonyak üretimi 1961 yılında devreye alınan Kütahya Azot Fabrikası ile sınırlıdır.

Kütahya azot tesislerinde; amonyum sülfat, amonyum nitrat ve sıvı amonyak, teknik amonyum nitrat, seyreltik nitrik asit, derişik nitrik asit ile azot ve oksijen gazı üretilmektedir.

8.3.5. Kömürlerin Gübre Olarak Değerlendirilmesi

Kömür; karbon, hidrojen, azot, kükürt, potasyum ve fosfor gibi elementleri bünyesinde bulundurur. Bitkilerin büyümesi için gerekli olan besleyici elemanların en önemlilerinden biri de azottur. Kömür gübresi hem azot vermekte hem de azot kadar bitki için önemli olan karbonuyla bitkiyi beslemektedir.

Tablo 9: Büyük Tüketici Grupları İtibariyle Linyit Tüketimi

İİ BİN TON

1970 1975 1980 1985 1990 1993

Elektrik Santrali 1.130 2.463 6.032 19.835 29.884 31.917

İç Tüketim 172 233 194

Briket Fabr. 77 13 20 31 35 14

Toplam 1.207 2.476 6.052 20.038 30.152 32.152

Gübre 762 787 582 379 509 135

Çimento 258 485 772 2.040 1.980 1.075

Åžeker 303 539 548 503 1.425 1.180

DiÄŸer Sanayi 737 982 1.583 2.576 4.556 5.025

Toplam 2.060 2.793 3.485 5.498 8.470 7.415

Ulaştırma 96 97 125 62 22 0

Konut 2.409 3.607 5.581 9.169 7.247 7.800

TOPLAM 5.772 8.973 15.243 34.767 45.891 47.340

Kaynak: Türkiye 6. Enerji Kongresi, 1994, Enerji İstatistikleri.

9. GELECEKTE NELER OLABİLİR

Geniş bir alana yayılmış olan kömür rezervlerinin bugünkü üretim hızıyla daha 200 yıllık ihtiyacı karşılayabilecek büyüklükte olması ve kömürün şu anda sahip oldu fiyat avantajı nedeniyle, kömür büyük çaplı enerji yoğun uygulamalarda yeniden güvenilir bir enerji kaynağı haline gelmiştir.

Kömürün geleceği bir takım faktörlere bağlıdır. Bunların çoğu da kömür sanayinin kontrolü dışındadır. Ekonomi ve sanayide büyüme olduğu takdirde, belli başlı bütün kömür pazarları bu büyümeden olumlu olarak etkilenecektir. Aksi takdirde metalürjik kömür talebi hemen sabit kalacaktır. Ekonomik büyüme elektrik talebini de etkileyecektir. Ayrıca kömürün elektrik talebinin karşılanmasına ne gibi bir katkıda bulunacağı gelecekteki ulusal ve uluslararası enerji politikalarına bağlıdır. Elektrik üretimi ulusal ekonomik gelişmenin ayrılmaz bir parçası olduğundan, genellikle dolaylı veya dolaysız olarak ya hükümet iştirakleriyle veya kanunlarla düzenlenmektedir.

9.1. Nükleer Enerjiye Karşı Kömür

Yeni elektrik üretimi kapasitesi yaratmak hem uzun bir zaman aldığından hem de muazzam bir yatırım gerektirdiÄŸinden, kısa vadede yapılabilecek bir ÅŸey yoktur ve mevcut kapasite 2000’li yıllarda deÄŸiÅŸmeyecektir. Yine de talepteki deÄŸiÅŸmelere karşı, kapasitesini ihtiyacın üzerinde tutmak ve böylece ya yüklemede öncelik tanımak yada ikili/ikiden fazla yakıt ünitelerinde bir yakıttan diÄŸerine geçmek suretiyle esneklik saÄŸlamak ÅŸarttır.

Ekonomik faktörler ülkelere göre deÄŸiÅŸmekle beraber, kömür ve nükleer enerji ile çalışan santrallerin durumu aÅŸağı yukarı aynıdır. Kömür kullanımı da bir takım çevre sorunlarına yol açmakla beraber bu sorunlar temelde nükleer santrallerin neden olduÄŸu sorunlardan deÄŸiÅŸik mahiyettedir ve yararlılığı kanıtlanmış metotlarla çözümlenebilir. Çok masraflı olmakla beraber, kirlenmeyi kontrol altına alan uygun cihazları kullanmak suretiyle çevre kirliliÄŸi kabul edilebilecek bir düzeye indirilebilir. DiÄŸer taraftan, nükleer enerjinin uzun vadede yol açabileceÄŸi tehlikeler hükümetler ve halk için daha büyük bir sorun teÅŸkil etmektedir. 1970’li yıllarda nükleer enerji üretim kapasitesinde bir artış olmasına karşın, 1970’lerin ortalarında resmi hükümet kuruluÅŸları tarafından ortaya atılan iyimser tahminler giderek azalmış, buna karşılık santrallerin kurulup faaliyete geçmesi için gereken süre uzamıştır. Dolayısıyla, elektrik üretiminde kömür-nükleer enerji dengesinin uzun vadede korunabileceÄŸi kuÅŸkuludur.

Kömürün petrole karşı sahip olduğu fiyat avantajı, gelecekte petrol fiyatlarında ne gibi gelişmeler olabileceğinin bilinmemesi ve ikmal güvenliği gibi mülahazalar büyük çapta enerji üretiminde kömürün petrole tercih edilmesine neden olabilir.

Kömürün yol açtığı çevre kirliliğine mani olmak için tahmil olunan mali külfetler ağır fuel-oil için de aynen geçerlidir. Ayrıca, Uluslararası Enerji Ajansına (IEA) üye ülkeler tarafından kabul edilen bir karara göre, söz konusu ülkeler petrole dayalı yeni elektrik santralinin yapımını caydırıcı önlemler alacaklardır. Bu nedenle yerel petrol kaynaklarının bulunduğu bölgeler dışında elektrik üretiminde petrol giderek sadece azami yükle çalışan santrallerde kullanılacaktır. Aynı durum doğal gaz için de geçerlidir. Temiz ve kullanışlı bir yakıt olan doğal gazın tüketiminde gaz şirketleri ve hükümetlerin genelde iyi para getiren ısıtma yakıtı ve ticari piyasalara yönelmeleri nedeniyle, büyük çaptaki elektrik üretimi sektöründe doğal gaz kullanımı kısıtlıdır.

Genellikle kömürün en azından elektrik sektöründe sahip olduğu % 35 oranındaki payını koruyacağı tahmin edilmektedir. Gelecekte petrol ve gazın yerine giderek daha büyük miktarlarda başka enerji kaynaklarının kullanılması ihtimali vardır. Ancak kömür veya nükleer enerjinin bu değişimden ne ölçüde yararlanacakları hükümetlerin izleyeceği politikaya bağlıdır.

9.2. Çevre Sorunları

Sınai buhar üretimi ve ısıtma yakıtı piyasalarında kömür petrol veya gazın yerini alabilir. Çimento sanayinde kömür kullanımının hızla artmış olması, enerji maliyetinin toplam maliyet içinde büyük bir paya sahip olduÄŸu durumlarda ÅŸirketlerin rekabet güçlerini kanıtlamaktadır. Fosil yakıtların yanması sonucu meydana gelen çevre kirlenmesi ve bu yakıtların “asit yaÄŸmuru”nun oluÅŸmasındaki katkılarını göz önüne alan birçok hükümet, fosil yakıtların neÅŸrettiÄŸi kükürt oksit, nitrojen oksit ve makro parçacıkların miktarını sıkı bir ÅŸekilde kontrol etmeye baÅŸlamıştır. Duma gazının kükürtten arıtılması ve kömürün sıvıştırıldıktan sonra yakılması suretiyle ve ilave bir yatırım yapmak ÅŸartıyla, kömür gelecekte hükümetler tarafından tespit edilecek standartlara rahatlıkla uyabilecektir.

İlk izlenimlerin aksine, çevre korunması ile ilgili mevzuata daha sert hükümler konulması kömürün lehine olabilir. Büyük çaptaki sınai pazarlarda kömürün bir numaralı rakibi olan ağır fuel-oil de aynı kısıtlamalara tabi olacaktır; ağır fuel-oil’in kükürt muhtevası uluslararası azarlarda satılmakta olan kömürünkine kıyasla daha yüksektir. Söz konusu kömür genellikle % 1’den a kükürt ihtiva etmektedir. Bu nedenle fuel-oil kullanan sanayiler ya çevre koruması ile ilgili mevzuata uymak için ilave yatırım yapmak, ya gaz gibi kükürt muhtevası düşük olan daha pahalı bir yakıt kullanmak veya petrolle çalışan mevcut tesislerini vaktinden önce hizmetten çekerek kömüre dönmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır.

Kağıt hamuru ve kağıt sanayilerinde enerji talebinin azalmış olması ve son birkaç yıldır çevre korunması ile ilgili mevzuatın sıkı bir ÅŸekilde uygulanmasına raÄŸmen, Japonya’nın kömür tüketimi 1973’den bu yana altı misli artmıştır. Bu da daha sıkı önlemler uygulanmasının kömürün piyasa potansiyelini pek fazla etkilemediÄŸini göstermektedir.

Kömürün sanayideki diğer rakibi doğal gaz temiz bir yakıt olduğundan, nitrojen oksitler hariç çevre korunması ile ilgili herhangi bir yatırımı gerektirmemektedir. Bu avantaja rağmen özellikle Batı Avrupa ülkeleri doğal gazı kazan yakıtı olarak kullanmaktan çok daha karlı olan kamu dağıtımı şebekelerinde kullanmayı tercih etmektedir.

1980 yılında yayınlanan Dünya Kömür Araştırması -Kömür- Geleceğe Köprü adlı yayına 1977 yılında 2, milyar ton kömür eşdeğerinde olan kömür talebinin 2000 yılında -7 milyar ton kömür eşdeğerinde yükseleceği, aynı süre içinde uluslararası kömür ticaretinin ise 3-5 misli artacağı tahmin ediliyordu.

1981 yılına kadar birçok bölgede kömür talebi bu tahminlere uygun olarak artmıştır. Uluslararası ticaret ise tahmin edilen rakamın üst sınırına yakın gerçekleÅŸmiÅŸtir. 1981’den bu yana kömür talebi aynı düzeyde kalmış, hatta bazı bölgelerde gerilemiÅŸtir. Dolayısıyla kömürün geleceÄŸine artık eskisi kadar iyimser gözle bakılmamaktadır. Son zamanlardaki gelecekteki kömür talebi ile ilgili olarak yapılan tahminler birkaç yıl öncesine göre oldukça düşüktür. Bu nedenle WOCOL gibi araÅŸtırmalarda yer alan tahminlerin alt sınırı bile iyimser olarak kabul edilmektedir.

10. SONUÇ

linyit kömürünün üretiminde istihdam edilen emek durumu hakkında devlet kesimi için sağlıklı bilgiler mevcut iken özel sektörün istihdam durumu hakkında kesin rakamlar saptayabilmek genellikle güçtür. Zira, Zonguldak kömür havzasında taşkömürü üretiminde işçiler yaklaşık olarak yarı yarıya ve genellikle birer ay nöbetleşe çalıştıkları halde Garp Linyit İşletmesi Müessesine bağlı linyit bölgelerinde yalnız daimi işçiler çalışmakta ve nöbet yöntemi bu işletmelerde uygulanamamaktadır. Bu durum, devlet kesimi linyit kömürü üretiminde çalışanların saptanmasını taşkömürüne göre daha kolaylaşmaktadır. Özel sektör işletmelerinin pek büyük bir çoğunluğu ise, üretimini yerel gereksinimlere göre ayarladıkları için çalıştırdıkları işçi sayısı devamlı olarak değişmekte, ancak az sayıda nitelikli işçi ve ustalar daimi işçi olarak işletmelerde kalmaktadır. Çeşitli kaynaklardan derlenen bilgilere göre linyit üretiminde yaklaşık olarak 15 bin kişi görev almakta ve bu miktarın 9 binini niteliksiz işçiler oluşturmaktadır.

* Türkiye’nin kömür potansiyeli tam anlamı ile açıklığa kavuÅŸturulmalıdır.

* Yatırımlar arttırılmalı, yatırımları teşvik edici amortisman ve vergi tedbirleri alınmalıdır.

* Devlet sektöründeki işletmelerin, sermayeleri arttırılmalı, kanunlarla belirlenmiş fakat ödenmemiş sermayeleri ödenmelidir.

* Özel sektör işletmelerinin sermaye noksanlığını giderecek bir kredi hacmi ve politikası saptanmalı ve uygulanmalıdır.

* Kömürlerin standart ve kalitelerini düzeltici tedbirler alınmalı, bu konu ile ilgili yatırımlara öncelik verilmelidir.

* İşletmelerin, rasyonel bir faaliyet gösterebilmeleri için idari, teknik ve diÄŸer alanlarda organizasyon saÄŸlanmalı, özellikle Ortak Pazar’a giriÅŸ düşünülerek modern iÅŸletmecilik tedbirleri alınmalıdır.

* Nitelikli işçi yetiştirilmesine önem verilmeli, mühendislerle nitelikli işçiler arasında yer alacak modern teknisyenleri yetiştirilmeli.

* Prodüktivitenin arttırılması için gerekli tedbirler alınmalı, bunu için de, üretim emniyeti sağlanmalı, malzeme sağlanması kolaylaştırılmalı, maden yatakları düzeltilmeli veya yenileri yapılmalıdır.

* Bilimsel bir işletmeciliğe ve özellikle işletmeleri kontrol edebilmeye olanak veren yeni hukuki müeyyideler konulmalıdır.

* Linyit kömürü üretimini ve tüketimini geliştirecek yeni üretim ve pazarlama tedbirleri alınmalıdır.

* İşletmelerde, gerek yeraltı, gerekse yer üstünde, olanaklar ölçüsünde mekanizasyona gidilmelidir.

KAYNAKÇA

AltaÅŸ, N.- Fikret, H.- Çelebi, E..; Türkiye’de 6. Enerji Kongresi.

Atalay, İ.; Genel Beşeri ve Ekonomik Coğrafya, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, 1999.

Atalay, İ.; Türkiye Coğrafyası, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, 1997.

Ateşok, G.; Kömür Hazırlama, Kurtış Matbaası, İstanbul, 1986.

BoÅŸgelmez, A. –Savaşçı, S.- KaynaÅŸ, S.- Paslı, N.; Ekoloji I.

Doğanay, H.; Ekonomik Coğrafya 2 Enerji Kaynakları, Şafak Yayınevi, Erzurum, 1998.

Özgüç, N.- Tümertekin, E.; Ekonomik Coğrafya, Çantay Kitabevi, İstanbul, 1999.

1999-2000 Türkiye’de Linyit Yatakları ve Potansiyeli Semineri.

Milliyet Gazetesi 21 Kasım 2000, Ölüm Madeni

Radikal Gazetesi 17 Kasım 2000, Kömür Yazgılı Kadınlar

İnternet Adresleri

* http://www.tki.gov.tr/enkom3.htm

* http://www.eygsen.org.tr

Tüp Gaz (Lpg)

Salı, 06 Kasım 2007

TÜP GAZ (LPG)

Tanım

LPG (liquiefied petroleum gas - sıvılaştırılmış petrol gazı çoğunlukla 3 ve 4 karbonlu (C3 ve C4) hidrokarbonları içeren ve düşük basınçlarda sıvılaşabilen gazları tanımlamakta kullanılan bir terimdir. Doğal haliyle LPG renksiz, kokusuz, toksik özelliği bulunmayan bir maddedir. Havadan daha yoğundur ve basınç altında sıvı halde depolanır. Kaçak oluşması durumunda kolayca fark edilmesi için içerisine kokulandırıcılar eklenerek kullanıma sunulur. Evsel, ticari ve endüstriyel yakıt olarak kullanımının yanısıra otogaz adi altında binek taşıtlarında kullanım alanı bulmaktadır. Ayrıca kullandığımız sprey kutuları içerisinde itici gaz olarak LPG kullanılmaktadır.

KİMYASAL BİLESİM

LPG propan (C3H8) ve bütan (C4H10) gazlarının yanısıra kokulandırma amacıyla düşük miktarda etil merkaptan (etan tiol) veya benzeri kükürtlü bileşikler içerir. Ülkemizde kullanıma sunulduğu sekliyle (tüpgaz ve otogaz olarak) LPG hacimce % 30 propan ve % 70 bütan içerir. Dökmegaz olarak konutlara ve endüstriye pazarlanan LPG ise ticari saflıkta propan içermektedir.

LPG KULLANIM EMNİYETİ

LPG yüksek derecede yanıcı bir maddedir ve atmosferik koşullara maruz kaldığında hızla patlayıcı hava - hidrokarbon karışımı oluşturur. LPG buharı havadan ağırdır. Yoğunluk farkı ve hava hareketi ile kaynağından uzaklaşarak açik alanlarda düşük kodlu bölgelerde, evlerde ise alt katlarda birikebilir.

LPG sistemlerinde oluşabilecek sıvı sızıntıları büyük hacimlerde yanıcı ve patlayıcı gaz karışımları oluşturabilir (yaklaşık olarak 1 birim hacim LPG (sivi) 250 birim hacim gaz oluşturur). LPG sıvısı deri veya göz ile temas ettiğinde soğuk yanıkları oluşur. Yüksek konsantrasyonda LPG buharını kısa süreli dahi olsa solumak baygınlığa ve/veya ölüme sebep olabilir. LPG buharının solunması burun ve boğazda tahrişe, basarisi ve mide bulantısına, kusmaya, bas dönmesine ve bilincin bulanmasına sebep olabilir. Kapalı veya havalandırması iyi olmayan ortamlarda LPG buharı bayılmaya ve boğulmaya sebep olabilir.

Evlerde ve is yerlerinde kullanılan LPG ülkemizde gövdesi iki veya üç parçanın birbirine kaynaklanması ile elde edilen tüpler içerisinde tüketime sunulmuÅŸtur. 2 (kamp tipi), 12 (ev tipi), 24 (ticari) ve 45 (sanayi) kg’ lik tüpler TS 55 normlarına uygun olarak imal edilirler.

TS 55 normlarına göre imal edilen tüplerin minimum patlama basıncı 80 bar olmalıdır (dolu bir tüpün iç basıncının 4-5 bar mertebesindedir). Tüpün çelik gövdesinin patlaması için uzun süreli olarak yüksek sıcaklık ile temas etmesi gereklidir.

Günlük konuşma dilinde tüp patlaması olarak bilinen olay, tüpten sızan gazin kapalı bir ortamda alev veya kıvılcım ile karsılaşarak patlamasından ibarettir.

Tüp gaz zehirlenmesi terimi ise iki farkli olayı anlatmak için kullanılır: 1) Havadan ağır olan gazin kapalı yerde birikmesi ile oksijensiz kalmak, 2) kapalı hacimlerde yanma sirasında oksijenin tamamına yakının tüketilmesiyle oksijensiz kalmak ve yetersiz oksijen sebebiyle ortaya çikan yanma gazların (örneğin karbon monoksit) solunması ile sonu ölümle biten zehirlenmelere maruz kalmak. Buna en güzel örnek şofben kaynaklı zehirlenmelerdir.

LPG tüplerinizi koyduğunuz mekan çok önemlidir. Tüpler doğrudan güneş ışığına maruz kalmamalidir. Tüpler radyatör ve soba gibi isi üreten cihazların yanına konulmamalıdır. LPG kullanan cihazların yanına kolayca tutuşabilecek maddeler koymayınız. Tüpler dik olarak tutulmalı ver hiç bir sekilde kullanım sirasında yana yatırılmamalıdır. Tüpler ocak veya şofben gibi cihazlardan daha alçak bir seviyede tutulmalıdır.

Tüpler kapalı ortamda saklanacak ise tabanda havalandırmayı sağlayacak delikler açılmalıdır. Bodrum gibi hava akiminin sağlanamadığı yerlere tüp konulmamalıdır.

Odalarda veya kapalı alanlarda LPG kullanılıyorsa (LPG sobası, ocak gibi) ortamda sürekli temiz hava akimi saglanmalidir.

LG tüpü ile cihaz arasında kullanılan hortum bağlantıları kelepçe ile yapilmalidir. Hortum eksiz ve yamasız olmalı ve 125 cm uzunluğunu geçmemelidir. Bağlantı hortumu düzenli aralıklarla kontrol edilmelidir. Yıpranmış, çatlamış, yumuşamış veya sertleşmiş hortumlar derhal yenisi ile değiştirilmelidir. Bağlantı hortumunun üzerinde imal edildiği tarih yazılıdır. Bu tarih kontrol edilmeli ve hortum 3 yılını doldurmuş ise yenisi ile değiştirilmelidir.

Tüp basıncını kullanım basıncına düşüren regülatörler (dedantör) kullanım emniyeti açısından önemli cihazlardır. Bağlantı hortumunda veya LPG kullanan cihazda oluşabilecek yüksek debili kaçakların önüne geçebilmek için gerektiğinde gaz akısını durduran tipte dedantörler kullanılmalıdır.

Ham Petrolün Rafinerilerde islenmesi sirasında fuel-oil, motorin, gazyağı ve benzin elde edildiÄŸi gibi LPG’yi meydana getiren Bütan ve Propan gazlarda elde edilir.

Ülkemizde bu gazların küçük hacimlerdeki (5lt-105lt) basınçlı kaplarda depolanarak satışa sunulmasını sağlayan sisteme tüplügaz denir.

Tüplügaz özellikle mutfak kullanımı için çok uygun bir enerji kaynağı olup, tüketicilerin pişirme ve şofben ile su ısıtma gibi ihtiyaçlarını temiz ve zahmetsizce karşılayabilmektedir.

Ayrıca muhtelif tip soba ve cihazlar ile tüplü gazın ısıtmaya yönelik oldukça gelismis bir uygulama alanda bulunmaktadır.

TÜPLÜ GAZIN EMNİYETLİ KULLANIMI

Fiziki ve kimyevi özelliklerinden ötürü kullanımında çok dikkatli olunması gereken LPG’nin tüplü kullanımı, depolanması ve nakliyesi esnasında dikkat edilmesi gereken hususlar aÅŸağıdadır.

a) Dolu LPG tüplerini abonesi oldukları dağıtım şirketinin yetkili baş bayisi, yetkili bayisi veya yetkili tali bayisinden almalıdırlar.

b) Tüpün üzerinde, Türk Standardına uygun imal edildiğini gösteren TS 55 işaretini, TSE işaretini ve TS 5306 standardına göre periyodik kontrolünün yapılmış olması gereken tüplerde bu kontrolün yapıldığına dair işareti ile dağıtım şirketinin adi özellikle aranmalıdır.

c) Tüplerin üzerindeki LPG valfının TS 1862 standardına uygun oldugunu gösteren işaret aranmalıdır.

d) Pasli, şişkin, ezik, kesik, boyasız, çatlak, yangın hasarlı.. vb. tüpler kullanılmamalıdır.

e) Tüple cihaz arasindaki hortum bağlantısı eksiz ve gereği kadar uzunlukta olmalı, ancak uzunluğu 1,5 metreyi geçmemelidir.

f) Hortumun dedantöre ve yakıcı cihaza bağlantıları kelepçe ile yapılmalı, eskiyen, çatlayan yumuşayan, sertleşen veya imal tarihinden itibaren 3 yıl sonra kullanılan hortumlar yenisi ile değiştirilmelidir.

g) Yakıcı cihazın yakınında kolay tutuşabilen maddeler (kağıt, naylon, plastik, tül örtü, perde ve sıvı yakıtlar vb.) bulundurulmamalıdır.

h) Tüp yakıcı cihaz seviyesinden aşağıya konmalı ve dik konumda kullanılmalıdır.

i) Tüp doğrudan doğruya güneş ısınlarına maruz kalmamalı, kalorifer radyatöründen en az 2 m. ve soba gibi ısıtıcıların en az 4 m. uzağına konmalıdır.

i) Yakıcı cihaz, az havalanan küçük hacimli bir yerde bulunuyorsa burası sık sık havalandırılmalıdır. Ayrıca tüp hiçbir zaman çevre kotunun altında bulunan zeminden havalandırılmayan mahallerde bulundurulmamalıdır.

j) Tüp değiştirirken tüpün bulunduğu hacimde gaz birikmesi mevcutsa (gaz havadan agir oldugu için zeminden itibaren birikmeye baslar) bir havlu veya bir süpürge ile birikmiş gaz açik havaya sevk edilmelidir.

k) Yakıcı cihaza yeni tüp bağlarken yakınında yanmakta olan mum veya alev halinde yanan baska bir cisim varsa, tüp bağlama işlemi bu cisim söndürüldükten sonra yapilmalidir.

l) Cihaza yeni tüp bağlantısı yapıldıktan sonra bağlantı yerlerinde gaz kaçağı olup olmadığı sabun köpüğü ile kontrol edilmelidir. Kibrit, çakmak gibi açik ateş kaynakları kesinlikle kullanılmamalıdır. Kaçak varsa vanayı kapatıp dedantörü çıkarıp bayiye haber verilmelidir.

m) Gaz kaçağı halinde kibrit yakılmamalı, elektrik anahtarı çevrilmemeli, buzdolabı kapağı açılmamalıdır. Kıvılcıma neden olabilecek hareketlerden sakınılmalıdır.

n) Aşırı hava akimi ve yemek tasmaları cihaz alevini söndürerek gaz birikmesine sebep olur. Çok büyük tehlike arz eden bu durumla karsılaşmamaya dikkat edilmelidir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında önce vana kapatılmalı, daha sonra pencere, kapı ve benzeri havalandırma yerleri açılarak odanın havalandırılması ve biriken gazların dışarıya çıkması saglanmalidir. Bunlar yapılmadan kesinlikle cihaz kullanılmamalıdır.

o) Kullanılan veya yedek LPG tüplerinin dolap içerisinde bulunması durumunda, dolap kapağının altında havalandırma delikleri açılmalıdır. Yedek tüp kullanılan tüpün yanına konulmamalıdır. Her aile en fazla bir adet tüp yedekleyebilir.

p) Piknik tüpü üzerinde çapı 20 cm den büyük tencere vb. kaplar konulmamalıdır.

r) LPG tüpleri ve bunlarla birlikte kullanılan cihazlar, uyumak için kullanılan mahallerden yatmadan önce çıkarılmalıdır. Borusuz sobalar, kamping lamba ve sobalar yanar halde bırakılıp uyunmamalıdır.

SHRINK KAPAK ÖZELLİKLERİ:

İlk kez sizin tarafınızdan açılan shrınk kapak bir mühürdür ve tam doluluk garantisi verir.

Elektronik gaz kaçağı kontrolünden geçen tüplerimiz en son işlem olarak şirink kapak ile mühürlenir ve evlerinize ulaştırılır.

POLO ÖZELLİKLERİ:

Pololar üzerinde bulunan uyarı bilgileri ile abonelere yardımcı olmaktadır.

Polo üzerindeki 4.6 veya benzeri rakamlar tüpün boş ağırlığını gösteren dara ağırlığıdır ve 14.6kg olarak anlaşılmalıdır.

DETANTÖR ÖZELLIKLERI:

Ocak, şofben, soba ve ticari amaçlar için tasarlanmış 4 farkli detantör vardir.

size tüpün içindeki gazi tamamıyla kullanabilme imkanı sağlar.

Katalitik sobalar için özel dizayn edilmiş detantör sayesinde sobalarınızda koku problemi kalmaz.

Hortumda oluşabilecek ani çıkmalar, yırtılmalarda Gaz-Stop sistemi ile gazi otomatik keserek ekstra emniyet sağlar.

Detantör açikken tüpe takamazsınız takıldıktan sonra kullanım esnasında çıkaramazsınız bu oto kontrol sistemi sayesinde

Detantörünüz size ekstra emniyet sağlar.

Detantör sayesinde tüpler kullanıldığı yerde biter cihazlar (ocak, ÅŸofben, …vs.) arası taşımak zorunda kalmazsanız.

Detantörlerin 2 yıl kullanım garantisi vardir.

FIRIN BOYA:

Tüplerinin paslanmaya karşı özel olarak metalize edilen sacı, fırın boyalıdır. Her dolumda detarjan ve sıcak suyla yıkanır, size tertemiz teslim edilir.

Üretim ISO 9000 kalite güvence sistemi ve CE Avrupa kalite belgesinin alt yapısına uygun olarak yapılmaktadır.

Türk Standartları Enstitüsü (TSE) Kalite ve İmalat Yeterlilik Belgesi, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Muayene Tamir Deney Yeterlilik Belgesi’ne uyulmaktadır.

Üretim tesisleri, Ulusal Çevre - SaÄŸlık - Güvenlik Yasa ve prosedürlerine uygun olarak, ÇED (Çevre Etkileri önemsizdir Raporu), emisyon izni, deÅŸarj izni gibi Çalışma Bakanlığı’nın izinlerine sahiptir.

SAC :

Tüplerin üretiminde kullanılan sac, sağlamdır ve yüksek basınca dayanıklıdır.

2kg, 12kg, 24kg, 45kg’lık tüplerin üretildiÄŸi tesislerimizde, yılda 1.000.000 adet üretim yapılmaktadır.

Üretim tesisimizde LPG ekipmanları konusunda dünyaca üne sahip saygın firmaların makina ve teçhizatı kullanılarak oluşturulmuştur.

Kullanılan tüm makina ve teçhizat, otomatik kontrollü bilgisayar desteklidir.

Enerji Kaynakları

Salı, 06 Kasım 2007

A. GİRİŞ

Enerji kaynakları ve özellikle petrolün bulunduğu bölgeler, üretilmesi, piyasalara arzı, fiyatları gibi konular devletlerarası politikaların oluşmasında son derece önemli rol oynamaktadırlar. Dünyada nüfus ve gelişen teknolojinin sunduğu olanaklar çerçevesinde enerji işlemi sürekli artmaktadır. Günümüzde bu ihtiyaçlar kömür ve petrol gibi fosil kaynaklarından sağlanmaktadır. Güneş, rüzgar, deniz dalgaları gibi konvensiyonel olmayan enerji elde etme biçimleri henüz pek etkin değildir. Bununla birlikte nükleer enerji alanında karşılaşılan teknolojik sorunlar ve çevresel felaket tehditleri de bu kaynağı kapatmaktadır. Bütün bunlara dayarı olarak, dünyamızın daha 50-60 yıl petrole bağımlı enerjiye ihtiyaç duyacağı açıktır.

Tüm bu açıklamalar ışığı altında, Hazar Bölgesindeki, toplam 520 milyondan üretilebilir petrol rezervleri ile 105 milyar m3 olduÄŸu tahmin edilen doÄŸalgaz rezervleri hesaplamaları bu bölgeyi son derece önemli kılmaktadır. Özellikle 1991’den sonra bu bölgelerdeki devletlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla, bu rezervlerin iÅŸletilmesi ve nakli tüm dünyanın dikkatini çekmiÅŸtir.

Bu geliÅŸmeler çerçevesinde, bu çalışmamda; Bölgedeki mevcut rezervleri, bu rezervlerin nakliyle ilgili mevcut ve plan dahilindeki projeleri aktarmaya çalışacağım. Ayrıca Türkiye açısından önemi sebebiyle Bakü-Ceyhan Boru Hattı’nı ayrı bir baÅŸlık altında, bu baÅŸlık içinde de diÄŸer projeleri deÄŸerlendirerek anlatmaya çalışacağım.

B. ORTA ASYA’DAKİ MEVCUT PETROL VE GAZ REZERVLERİ

Sovyetler BirliÄŸi’nin 1991 yılında dağılmasıyla Avrupa ile Asya arasında AVRASYA adıyla yeni bir strateji dengesi kurulmaya baÅŸlanmıştır. Bu strateji dengesinde Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri’ne büyük rol düşmektedir.

Petrol son yüzyıllık tarihin oluÅŸmasında önemli bir rol oynamıştı ve ilerleyen yıllarda da bu önemin devam edeceÄŸi tahmin edilmektedir. Petrole endüstriyel çağın güç aşısı denebilir. Bu yüzden ona sahip olmak güç sahibi olmaktır. Dünyanın petrol dolu bölgeleri, petrolün keÅŸfi nedeniyle son derece çekici yerler olmuÅŸlardır.”

Bu açıdan Sovyetler BirliÄŸi’nin çöküşüyle bağımsızlığını kazanan cumhuriyetlerdeki petrol kaynakları diÄŸer büyük devletlerin bu bölgeye gözlerini dikmelerine neden olmuÅŸtur. Bu konuda özellikle, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’daki petrol ve gaz yatakları ilgi çekmiÅŸtir.

Büyük devletler ve çeÅŸitli petrol ÅŸirketleri bu bölgeye önem verdiklerine göre bu bölgelerdeki rezervler nelerdir? Gerçekten mücadeleye deÄŸecek derecede geniÅŸ kaynaklara sahip midir? Bu konuda öncelikle dünyadaki mevcut rezervlere bakacak olursak; “1997 yılı itibarıyla dünya kanıtlanmış petrol rezervlerinin bölgelere göre dağılımı şöyledir;

Orta DoÄŸu %65

Orta ve Güney Amerika %9

Afrika %7

Eski SSCB Ülkeleri %6

Asya ve Okyanusya %4

Avrupa %2

Yine 1997 yıl itibariyle kanıtlanmış dünya gaz rezervleri ise şöyledir;”

Eski SSCB Ülkeleri %39

Orta DoÄŸu %34

Afrika %7

Kuzey Amerika %6

Asya ve Okyanusya %6

Orta ve Güney Amerika %4

Avrupa %4

Hazar Bölgesindeki rezervler ise; “İspatlanmış petrol rezervleri 30 milyar ton, doÄŸalgaz rezervleri ise tahmini olarak 7-10 trilyon m3 ‘tür (1998 rakamlarıyla). Bu miktarlar 22 milyar varillik ABD ve 17 milyar varillik Kuzey Denizi rezervleri ile ve yine 8-5 trilyon m3 ‘lük Kuzey Amerika rezervleri ile karşılaÅŸtırıldığında petrol ÅŸirketleri ve büyük devletlerin neden bu bölgelerde bu kadar çok ilgilendikleri kolayca anlaşılmaktadır.”

Hazar bölgesinde bulunan petrolün neredeyse %40’ı sular altında yatmaktadır. Hazar Denizinin statüsü hakkında kesin bir görüş birliÄŸi bulunmakta ve çevre devletler zengin bir petrol yatağı olan bu deniz konusunda kendi menfaatlerine gelen politikalar ileri sürmektedirler. Bu bölge konusunda göl, iç deniz, deniz, okyanus statüsünün hangisinin uygulanması gerektiÄŸi konusunda karar verilememiÅŸtir.

1982 Deniz Hukuku SözleÅŸmesi’ne göre Hazar, bir göl, deniz, yarı kapalı veya kapalı bir deniz olarak tanımlanabilir. Bir göl veya deniz olarak tanımlamak her ÅŸeyden önce Hazar’ın zengin petrol ve gaz rezervlerinin sahiplerini ve suların sınırını belirleyeceÄŸinden önemlidir.

“Hazar bir deniz, yarı-deniz veya kapalı bir deniz olarak tanımlanırsa 1982 sözleÅŸmesi uygulanabilir. SözleÅŸme uygulandığı zamanda Deniz, karasularına, bitiÅŸik bölgelere, münhasır ekonomik bölgelerine ve kıta sahanlığına her iki kıyı devletinin kendi bölgesindeki doÄŸal kaynaklarını iÅŸleme hakkıyla beraber bölünebilir. Bu durumda hazar Denizi’nin bütünü beÅŸ ulusal sektöre bölünebilir. EÄŸer Hazar bir göl olarak tanımlanırsa, uluslar arası sınır gölü statüsünü kazanır ve 1982 sözleÅŸmesinin yetki alanına girmez. Sınır gölleri için belirlenmiÅŸ uluslar arası hudut belirleme yöntemi yoktur. Bu durumda hukuka örnekler kaynaklık edecektir. Sınır gölleri bütün kıyı devletlerinin sahillerinden eÅŸit uzaklıkta çizilen bir dikey hatla ulusal sektörlere bölünebilir. Sonra da devletlerin sınırları göl üzerindeki sınır çizgisi boyunca devletlerin topraklarına ilgili bölümlerin eklenmesiyle geçer. Devletlerin bu bölgeler üzerindeki doÄŸal kaynakları çıkarma hakları sınır çizgisine kadar olan göl sularını kapsar.”

Hazar bir göl olarak kabul edildiği takdirde; göl yatağı ve su alanları sahili olan devletler arasında eşit olarak bölünür.

“Bir baÅŸka görüşe göre Hazar kendine özgü jeolojik ÅŸartlarda meydana gelmiÅŸ geniÅŸ bir su havzasıdır. Bu takdirde kıyı devletler uygun ve yeni bir hukuki mekanizmayla bu bölgeyi ortak kullanmalıdırlar.”

“Hazar Denizinin statüsü hakkında Rusya-İran ikilisi, kendi kıyılarındaki petrolün yeterli olmaması nedeniyle, her beÅŸ devletin kıyıdan 45 mil kadar ötesine egemen olmasını, bu uzunlukların ortasında kalan alanın ise ortak bölge sayılması tezinde ısrar etmiÅŸlerdir. Buna Azerbaycan ve Kazakistan kesinlikle karşı çıkmış ve uyuÅŸmazlık devam etmiÅŸtir. Ancak 1998 Nisan ayında Yeltsin Kazakistan’ın görüşünü kabul etmiÅŸ, İran ise tepki göstermeyi sürdürmüştür.”

C. AVRASYA PETROLÜNÜN VE GAZININ AVRUPA’YA SEVKİ SORUNU

1991 yılından önce dünya piyasası ile istedikleri gibi serbestçe bağlantıları olmayan Hazar ve orta Asya ülkeleri, Sovyetlerin dağılışından sonra kendilerini dışarıya bağlayan yollar, kapılar, köprüler aramaktadırlar.

“Hazar Denizi çevresindeki ülkeler artık bağımsız olduklarından kendi kaderlerini tayin edebileceklerdir: batılı ülkeler artık Rusya’nın buyurgan bürokrasisi ile uÄŸraÅŸmak zorunda deÄŸillerdir. Bu bölgeler aynı zamanda Batı’nın kendi yerli sanayilerine katılımına da açıktırlar. Batılı ÅŸirketler bu rezervlerin ortaklaÅŸa iÅŸletilmesine olanak verecek düzenlemeler peÅŸindeyken ortaya çıkan önemli bir soru: Hazar petrolünün dünya pazarlarına nasıl getirileceÄŸidir? Asıl sorun, Avrasya petrolünün ve gazının, hasım, rakip ve istikrarsız durumdaki devletlerce kapatılmış olan bu bölgeye oldukça uzak mesafedeki uluslar arası pazara ulaÅŸtırılmasıdır. Kaynakların iÅŸletilmesinin ve diÄŸer endüstriyel faaliyetlerin kaderi petrol ve gazın dünya piyasalarında satılmak üzere limanlara ulaşımını saÄŸlayabilecek güvenli ve etkin boru hatlarının geliÅŸtirilmesine baÄŸlıdır. bu tür boru hatları devreye sokulmadığı sürece bu kadar zengin rezervlere sahip olan bu bölgeden hiçbir yarar saÄŸlanamayacaktır.”

İspatlanmış rakamların çok üstünde olduÄŸu tahmin edilen rezervlere ve 2015 yılında 120 milyon tona varacak üretim hedeflerine sahip olacağı düşünülen bu ülkeler kapalı bir havza içerisindedir. Boru hatları olmaksızın bu üretimin hiçbir anlam ve faydası yoktur. Bölgedeki mevcut çıkış yolu Rusya Federasyonu kontrolündeki eski boru hattı sistemidir. Rusya Federasyonu, bu sistemden ancak Bağımsız Devletler TopluluÄŸu’na ihraca olanak tanımakta, onlarda ekonomik sistemleri henüz oturmadıkları için borçlarını ödeyememekte ve yeterli Pazar alanı olamamaktadır.

“Bugün ülkelere beÅŸ ayrı coÄŸrafi bölgeye petrolü çekebilmek için yarışmaktadırlar. Bu bölgeler; Karadeniz, Akdeniz, Basra Körfezi, Hint Okyanusu ve Çin Denizi’dir. Bu bölgeler içerisinde Karadeniz ve Akdeniz ön plandadır. Akdeniz’i Hazar Denizi’nin Azeri petrolleri, Karadeniz’i ise Hazar Denizi’nin doÄŸusundaki Kazak petrolleri ön plana çıkarmaktadır. Ancak Karadeniz, dünyaya açılan bir çıkış noktası deÄŸil, bir ara bölge ve bir geçiÅŸ yoludur. Ulaşılması istenen deniz, dünya petrollerinin 1/6’sını taşıyan Akdeniz’dir. Petrolü üretecek kuruluÅŸlarca petrolün Akdeniz’e indirilmesi konusunda uzlaÅŸmaya varılmış gibi görünmektedir.”

Bu konudaki esas tartışılan ÅŸey; Akdeniz’e inecek petrolün Türkiye’nin doÄŸusundan boru hatları ile mi, yoksa Karadeniz’den ve Türk BoÄŸazlarından tanker taşımacılığı ile mi ulaÅŸtırılacağı konusudur. Rusya Federasyonu, Kafkasya ve Orta Asya petrolünün önce boru hattı ile Karadeniz’e, buradan tankerle Türk BoÄŸazları’nı geçerek Akdeniz’e taşınmasını isterken; Türkiye ise boru hatları ile doÄŸrudan Akdeniz’e ulaÅŸtırılmasını arzu etmektedir.

1. Mevcut Ulaştırma Hatları

1. a. Bakü – Novorossisk Boru Hattı

Bu hat Bakü’den baÅŸlar, Hazar kıyısını takip ederek Dağıstan üzerinden Tikhorest’ten Novorossisk’e uzanan 1340 km. uzunluÄŸunda ve 28 inç çapındadır. Bu hattın kapasitesi yılda 5 milyon tondur. Aynı hat Tikhorest’ten itibaren Tuopse’ye 20 inçlik hatla baÄŸlanmaktadır. Novorossisk limanı, yılda 20-30 milyon ton kapasitelidir.

1. b. Bakü – supsa Boru Hattı

Bu hat Bakü-Tiflis demiryolunu takiben Supsa’ya uzanmakta ve oradan da Batum’a inmektedir.

1. c. Kazakistan – Bakü Boru Hattı:

Kazakistan’ın Tengiz Bölgesinden gelen 40 inçlik boru hattı, Grozni Bölgesinde Bakü-Novorossisk boru hattına baÄŸlanmaktadır.

Rusya Federasyonu’nun boru hattı ÅŸebekeleri oldukça eskidir. Giderek eskimesi ve onarılamaması hem Rusya’nın ihracat imkanlarını kısıtlamakta hem de ÅŸebekeye ve çevreye zarar veren kazalara neden olmaktadır. Karadeniz’e çıkan petrolün ortalama 30 milyon tonu Türk BoÄŸazları’ndan taşınmaktadır.

2. Ülkelerin Boru Hatları Alternatiflerini değerlendirmeleri, Bu Yöndeki İstekleri

Üretilen petrolün hangi güzergahtan taşınacağı konusundaki tartışmalarda, Rusya; Bakü ile Novorossisk limanı arasında zaten bir boru hattı bulunduÄŸunu, bu hattın hem ucuz hem de hızlı bir biçimde gerçekleÅŸtirilebilecek tek alternatif olduÄŸunu ileri sürmüştür. Rusya, bundan baÅŸka, hattın Çeçenistan’dan geçecek olması dolayısıyla Çeçenistan’la da anlaÅŸmaya varmıştır. Rusya’nın bu isteÄŸine göre; petrol Bakü’den Rusya’nın Novorossisk limanına pompalanacak, borudan da petrol tankerlere yüklenerek, boÄŸazlardan geçerek dünya pazarlarına ulaÅŸacaktır.

Türkiye ise bu isteÄŸe; boÄŸazlardaki tanker trafiÄŸinin artması nedeniyle ortaya çıkacak sıkıntıların çevresel ve stratejik gerçeklerle kabul edilmez olduÄŸunu belirterek, Kazak ve Azeri petrolünün Karadeniz’e verilmesi planına karşı çıkmıştır.

Bu geliÅŸmeler üzerine Rusya,boÄŸazların önemini azaltmak için yeni bir giriÅŸimde bulunmuÅŸtur. Rusya, Bulgaristan ve Yunanistan ile, Bulgaristan’ın Burgaz limanından, Yunanistan’ın Alexandrapolis limanına kadar uzanan 350 km’lik boru hattı çekilmesi konusunda 1994 yılında bir protokol imzalanmıştır.

Rusya izlediÄŸi siyasetle,bu bölgelerde, devletlerin bağımsızlıklarını kazanmalarından önceki durumu devam ettirmek istemektedir. Hep kendi kozunu kullanabileceÄŸi boru hattı alternatiflerini savunmaktadır. Bu yüzden Türk alternatifine karşı politikalar oynamaktadır. Rusya’nın ayrılıkçı Çeçenistan’a karşı katliama benzeyen savaşı da Moskova’nın petrol boru hattı kenarındaki manevrası sayılabilir. Yine Rusya, Türk boru hattı alternatifini engellemek için Türkiye’nin doÄŸusundaki Kürt ayrılıkçılara verdiÄŸi desteÄŸi artırmıştır. Türkiye seçeneÄŸini engellemek için Rusya 1996’nın başında Gürcistan’la Azeri petrolünü Gürcistan’ın ayrılıkçı bölgesi Ahbazya üzerinden Novorossisk’e taşıyacak bir boru hattının inÅŸasıyla ilgili gizli görüşmeler yapmıştır.

ABD bu konuda açıkça Türkiye seçeneÄŸini yani Bakü-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı desteklemektedir. ABD’nin bölgeye genel olarak bakışını deÄŸerlendirecek olursak; “20. asrın ilk yıllarında Batı gözlerini bu bölgeye, zengin petrol yataklarına çevirmiÅŸti. Petrol çağına giren dünya, kömür-çelik çağını artık geride bırakıyordu. Yeni dönemde bir devletin ekonomik ve askeri gücü, petrol kaynaklarını kontrol etmeye v ebu kaynaklardan kesintisiz yararlanmaya dayanıyordu. Bu nedenle Rus petrol sanayiine yapılan önemli yatırımların yarısından fazlası yabancı sermaye ile gerçekleÅŸtirildi. Bu alanda başı İngiltere çekerek, dış kaynakların %60’ını elinde tutuyordu.

20. asır sona ererken ise; Batı’nın gözleri yine bu bölgededir. Bu kez Amerika önde gelen bir rol oynamak istemektedir. Bunun nedeni de, Hazar Denizi havzasındaki petrol servetinin dünyanın en zengin kaynaklarına sahip olan Basra Körfezi rezervlerine yakın düzeyde olmasıdır.

Bu konuyla ilgili olarak 24.10.1997’de ABD DışiÅŸleri Bakanlığı’ndan Ekonomik İşler bakan yardımcısı Stuart Eizenstat, Kongre’de yaptığı konuÅŸmada, Amerika’nın Hazar Bölgesine yönelik dış politikasını ÅŸu beÅŸ hedefi güttüğünü izah etmiÅŸtir.

Kafkasya’daki devletlerin bağımsız ve egemenliklerinin korunması ile demokrasilerinin ve ekonomilerinin geliÅŸmesi.

Bu devletler arasındaki ihtilaflara çözüm bulmaya yönelik çalışmaların hızlandırılması.

Dünya enerji ihtiyacının karşılanması için bölgedeki kaynakların üretime açılması.

Bölgeye yatırım yapan ABD firmalarına destek sağlanması.

İran’a yönelik baskı politikasının sürdürülmesi.”

Bu politikalardan da anlaşıldığı gibi ABD’nin bölgeye yönelik politikası deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramıştır. ABD önceleri Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ı desteklerken ÅŸimdi tamamen Azerbaycan’ın yanındadır. Bunun nedeni de tabii ki zengin petrol kaynaklarıdır.

Son olarak Bakü’den erken üretim petrolünün uluslar arası piyasalara pazarlanması için iki güzergah belirlenmiÅŸtir. Bunlardan biri, Bakü’den Rusya’nın Novorossisk limanına kadar uzanan Kuzey boru Hattı, diÄŸeri ise Bakü’den Gürcistan’ın Supsa limanına varan Batı Boru Hattı’dır. Günümüzde erken üretim petrolünün kuzey boru hattı vasıtasıyla taşınmasına baÅŸlanmıştır. Boru hattıyla Bakü’den Rusya’nın Novorossisk Limanı’na akıtılan petrol,buradan tankerlerle dünya pazarlarına taşınmaktadır. Buraya kadar hiçbir sıkıntı olmamakla beraber asıl sıkıntı; 2003 yılında günlük 700 bin varil petrol üretilmesinin (7 varil 1 ton sayılmaktadır) planlanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Mevcut boru hatlarıyla günlük taşıma kapasitesi toplam 100 bin varil olduÄŸuna göre geriye kalan 600 bin varil petrol nasıl taşınacaktır.

Ana petrolün taşınması için mevcut olan Bakü-Novorossisk ve Bakü-Supsa boru hatlarının dışında baÅŸta Bakü-Ceyhan olmak üzere Bakü-Basra ve Bakü-Pakistan olmak üzere üç alternatif düşünülmektedir. Bakü-Ceyhan’ın Türkiye açısından önemi dolayısıyla bu baÅŸlık altında tasarlanan projeleri deÄŸerlendirelim:

3. Bakü-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi

Hazar Bölgesindeki petrol üretiminin 2010 yılında günlük 700 bin varile ulaÅŸması beklenmektedir ve bu petrolün inÅŸa edilecek Bakü-Ceyhan Boru Hattı ile Akdeniz’e indirilmesi Türkiye’nin tercihidir. Bunun gerçekleÅŸmesi Kazakistan’ın Tengiz Petrollerinin de aynı yoldan taşınması için bir kolaylık saÄŸlayacaktır.

Bakü-Ceyhan ya da Hazar-Akdeniz Ham Petrol Boru Hattı Projesi; Türkiye’nin 1990’lı yıllardan bu yana özellikle Azeri ve Kazak petrolünün, Türkiye üzerinden Ceyhan Terminali’nde uluslar arası pazara arzını hedefleyen projesidir. Proje yılda 25 milyon ton Azeri, 20 milyon ton Kazak petrolünü (yılda toplam 45 milyon ton) taşımayı hedeflemektedir. Türkiye bu petrolün önemli kısmını satın almaya da önermektedir.

Projeye ilişkin genel bilgiler şöyledir:

Bu projeye göre öncelikle Kazakistan’daki Uzex’da toplanan 20 milyon ton/yıl ham petrol iki alternatif rota üzerinden Bakü’ye ulaÅŸtırılacaktır.:

i. Uzex – KaraboÄŸaz Gölü batısı - Kianly – Hazar Denizi – Bakü (660 km) .

ii. Uzex – Acıkuyu – Hazar Denizi – Bakü (540 km)

Projeye göre Kazakistan’dan Bakü’ye getirilecek olan 20 milyon ton/yıl Kazak ham petrolü, bu noktada 25 milyon ton/yıl Azeri petrolü ile birleÅŸtirilerek, toplam 45 milyon/ton/yıl ham petrol olarak Türkiye topraklarından Ceyhan Limanında Akdeniz’e ulaÅŸtırılacaktır. Bakü – Ceyhan arasında iki ayrı rota olabileceÄŸi düşünülmektedir.

i. Bakü – Gürcistan - Ceyhan (1695 km)

ii. Bakü – Ermenistan – Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti – Ceyhan (1632 km).

1992 yılının Nisan ayında, Kazakistan’ın Almata kentinde iki ülke baÅŸkanları arasında imzalanan protokole göre, Kazakistan petrolünün yukarıda belirtilen ana boru hattı projesine göre Akdeniz’e akıtılması prensip olarak kabul edilmiÅŸtir.

Yine 1992 yılının Aralık ayında, Bakü’de toplanan Çalışma Grubu Toplantısında, Bakü-Ceyhan projesi ile ilgili deÄŸerlendirme yapılarak, öteki alternatif rotalara göre önemli avantajları belirlenmiÅŸtir.

Bakü-Ceyhan projesinin olumlu unsurları şöyledir; Bakü-Ceyhan’a karşı sunulan olumsuz bir tez; “Hattın geçeceÄŸi güzergah boyunca terör olduÄŸu ve bunun da projeyi kabul edilmez ya da çok riskli yapacağıdır.” Bu olumsuz propagandaya karşı Türkiye, “Hattın kesintisiz çalışacağı garantisi” vermiÅŸtir. Hattın çalışmasında terörden dolayı herhangi bir kesinti olması halinde, bunun petrolü taşıyan ya da kesintiden zarar görecek taraflar açısından yaratacağı ekonomik kaybın giderilmesinin, Türkiye tarafından garanti edileceÄŸi deklare edilmiÅŸtir. Bu projenin olumlu bir diÄŸer unsuru da; çevre güvenliÄŸini gözeten bir seçenek oluÅŸudur. DiÄŸer alternatiflerdeki, tanker taşımacılığında boÄŸazlar büyük risk altına girmektedirler. Novorossisk ve diÄŸer Karadeniz limanlarında, kötü hava koÅŸulları nedeniyle yılda ortalama 100 gün yükleme-boÅŸaltma iÅŸlemlerinin imkansız olması ve taşınan petrolün boru hattı – tanker aktarımlarının ek zaman kaybı ve maliyet getirmesi Bakü-Ceyhan’ı cazip kılmaktadır. Ayrıca, Türkiye uluslar arası tanıtımlar süresince, mümkün olan en düşük geçiÅŸ ücretini uygulayacağını belirtmiÅŸtir.

Tüm bu olumlu unsurlara rağmen projenin, çok uzun olması nedeniyle fazla maliyete mal olacağı belirtilmekte, bundan başka politik bazı nedenlerle projeye sıcak bakılmamaktadır.

Bakü-Ceyhan’a karşı olan seçenekler de bulunmaktadır. Bunlar;

i. NATO’nun DoÄŸu Avrupa’da geniÅŸlemesine yönelik geliÅŸmeler doÄŸrultusunda, Hazar petrolü için Rusya’nın tezi olan Bakü-Novorossisk rotasını, ana boru hattı rotası olarak kabulü için Msshalk yardım türü büyük çaplı finansman desteÄŸi saÄŸlanabilir. Ayrıca Burgaz-Alexandrapolis hattının yapımı, diÄŸer AB üyelerince Rusya’ya karşı bir pazarlık payı olarak öncelikli projeye dönüştürülebilir.

ii. Türkmenistan doÄŸalgazının ve petrolünün Pakistan rotası gündemde elveriÅŸli proje olarak deÄŸerlendirilmektedir. Afganistan topraklarında güvenlik için istikrar saÄŸlanması takdirinde proje hız kazanacaktır. Fakat günümüz koÅŸullarında bu mümkün görünmemektedir. Bu imkansızlık da Afganistan’ın topografik özellikleri de rol oynamaktadır.

iii. Orta dönemli bir politika deÄŸiÅŸikliÄŸi ile ABD’nin D’omato olarak bilinen İran’a yatırım yasağı kalkabilir. Bu durumda petrol için Basra’ya iniÅŸ en kestirme yol olarak görünmektedir.

Yukarıdaki ihtimallerin bir deÄŸerlendirmesini yapacak olursak; Bakü-Basra hattı ile Azeri petrolünün İran üzerinden hemen Körfeze ve oradan da tüm dünyaya sevki mümkündür. Ama bu öneriye neredeyse tüm önemli ülkeler karşı çıkmaktadır. BaÅŸta ABD İran’a böyle bir koz verilmesinden endiÅŸe duymaktadır. Bakü-Pakistan Hattı ise, Afganistan’dan geçecek olan kısımda güvenlik sorunları nedeniyle imkansız görünmektedir. Yani bu iki hattın da gerçekleÅŸme ÅŸansı oldukça düşüktür. Bu durumda ana petrolün büyük bir olasılıkla taşınacağı güzergah; Bakü-Novorossisk, Bakü-Supsa ve Bakü-Ceyhan hatlarından birisi olacaktır.

Erken üretim petrolün taşınması amacıyla yapılan Novorossisk ve Supsa petrol boru hatlarının şu anki yıllık toplam kapasitesi 15-18 milyon tondur. Yani bu hatlarla ana ihtiyacın karşılanması mümkün değildir. Bu iki hattın toplam kapasitesi, yapılacak büyük yatırımlarla ancak 30 milyon tona ulaşabilecektir. Kapasite artırımı ve petrolün gemilerle taşınmasının getireceği ek maliyetlerle iki hattın maliyeti Bakü-Ceyhan hattının maliyetine yakın bir rakam tutmaktadır. Ayrıca bu hatların kullanılması durumunda petrolün tankerlerle taşınması söz konusudur. Türkiye ise Boğazlardan geçişlere çeşitli kısıtlamalar getirmiştir.

AB’ye üye ülkeler Bakü-Supsa projesi üzerinde durmaktadırlar. Bakü’den boru hattı ile Gürcistan’ın Supsa limanına getirilen petrol buradan tankerlerle Karadeniz’in doÄŸusundan batısına taşınarak Bulgaristan ve Romanya üzerinden Avrupa’daki mevcut boru hatlarına baÄŸlanacaktır. Bu ihtimallere raÄŸmen gerçekte bu konuda bir adım atılmamıştır. Aksine; 29 Ekim 1998 tarihinde Hazar ve orta Asya petrollerinin Batı pazarlarına DoÄŸu-Batı koridoruyla taşınmasını öngören Ankara Deklarasyonu; Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Gürcistan cumhurbaÅŸkanları ve ABD adına gözlemci Enerji Bakanı Bill Richardson tarafından imzalanmıştır. Bu deklarasyonla Bakü-Ceyhan hattının yapımı için ortak hareket edileceÄŸi tüm dünyaya duyurulmuÅŸtur.

Türkiye’yi enerji merkezi haline getirmede önemli bir adım olan Ankara Deklarasyonu 6 maddeden oluÅŸmaktadır. Deklarasyona göre;

CumhurbaÅŸkanları, Hazar Bölgesi ülkelerinin ve komÅŸu ülkelerin bağımsızlığının ve güvenliÄŸinin pekiÅŸtirilmesi, ekonomik çabaların güçlendirilmesi ve halklarının refah seviyesinin yükseltilmesi açısından bu ülkelerdeki hidrokarbon kaynaklarının iÅŸletilmesinin önemi göz önünde bulundurularak, petrol ve doÄŸalgaz kaynaklarının ekonomik ve ticari bakımdan optimal olan birden fazla boru hattı aracılığı ile dünya piyasalarına naklinin gerekli olduÄŸunu tasdik etmiÅŸlerdir. Ayrıca, CumhurbaÅŸkanları, Avrupa Enerji Åžartı’nda yer alan hidrokarbonların bağımsız ÅŸekilde taşınmasına dair ilkelere baÄŸlı olduklarını teyit etmiÅŸlerdir.

Cumhurbaşkanları, hidrokarbon üreticisi ülkeleri açısından adaletli, ayırım yapılmayan ticari bakımdan kabul edilebilir CPC, Trans-Hazar ve Trans-Kafkasya petrol ve doğalgaz boru hatları sistemini de içeren Doğu-Batı koridorunun gerçekleştirilmesinin Hazar Denizi bölgesinde ve diğer ülkelerde çıkartılan hidrokarbon kaynaklarının dünya pazarlarına taşınması açısından büyük proje olduğunu kaydetmişlerdir.

Cumhurbaşkanları, Azerbaycan ana petrol boru hatlarıyla ilgili kararın alınacağı aşamada Hazar-Akdeniz (Bakü-Tiflis-Ceyhan) hattının ana petrol boru hattı olarak gerçekleştirilmesine ilişkin kararlarını kuvvetle teyit etmektedirler.

Bu hattın Hazar’ın her iki tarafında bulunan üretici ve taşımacılara eÅŸit ÅŸekilde açık olmasının ve bu hat için gerekli petrolün temin edilmesinin önemi de vurgulanmıştır. CumhurbaÅŸkanları, bu amaçla, Hazar bölgesindeki hidrokarbon kaynaklarının iÅŸletilmesine katılmış ve diÄŸer ilgili ÅŸirketler ile uluslar arası finans kuruluÅŸlarını elveriÅŸli ÅŸartlar öne sürerek ilgili hükümler ile yoÄŸun ve yapıcı müzakereler gerçekleÅŸtirmeye ve boru hatlarının yapımı için gerekli finansmanın saÄŸlanması hususunda destek vermeye davet etmektedirler.

CumhurbaÅŸkanları, Karadeniz ve Akdeniz kıyılarının, Türk BoÄŸazları’nın doÄŸal çevresinin korunmasına iliÅŸkin çabaların sürdürülmesinin önemine bir kez daha iÅŸaret etmiÅŸlerdir. CumhurbaÅŸkanları, bu nedenle, petrol ve doÄŸalgaz kaynaklarının dünya pazarlarına boru hatlarıyla taşınmasının, özellikle Türk BoÄŸazları’nda artması muhtemel tanker trafiÄŸinin ortaya çıkabileceÄŸi çevre, can, mal ve seyir güvenliÄŸine yönelik tehlike ve tehditlerin ortadan kaldırılması açısından zaruri olduÄŸunu önemle vurgulamışlardır.

Ankara Deklarasyonuyla, bu altı ülke tüm dünyaya, Bakü-Ceyhan konusunda ortak hareket ettiklerini duyurmuşlardır. Bu deklarasyonun önemini belirttikten sonra Azeri petrollerinin işletilmesi açısından oluşturulan konsorsiyumu ve şirketlerin paylarını belirtmek çalışmamızı pekiştirecektir.

Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan ve iç istikrarını kısmen saÄŸladıktan sonra Ebulfeyz Elçibey’in baÅŸkanlığı döneminde petrol üretiminin arttırılması bakımından gerekli sermaye ve teknolojiyi ülkeye getirmek maksadıyla yabancı ÅŸirketlerle temasa geçilmiÅŸ ve uluslararası bir konsorsiyum kurulmuÅŸtur. Rusya bu konsorsiyumu davet edilmemiÅŸ, Türkiye TPAO ile konsorsiyuma hissedar olmuÅŸtur.

Ancak, Elçibey ve hükümete karşı düzenlenen bir darbe sonucu iktidar deÄŸiÅŸikliÄŸi olmuÅŸ ve devlet baÅŸkanlığına Haydar Aliyev getirilmiÅŸtir. Rusya’yı çok iyi bilen Haydar Aliyev, Rus Lukoil petrol Åžirketinin konsorsiyuma iÅŸtirakini saÄŸlayarak, 20 Eylül 1994’de ilk antlaÅŸmasını imzalamıştır. Bundan sonra Azerbaycan 1 AÄŸustos 1997 tarihine kadar geçen sürede sekiz antlaÅŸma daha yapmıştır. Yapılan toplam dokuz antlaÅŸma ile 14 petrol yatağında arama ve üretim çalışmaları baÅŸlamış bulunmaktadır.

Sözü edilen antlaşmalar şunlardır:

Birinci AntlaÅŸma

Tahsis Alanı Azeri, Çırak, Güneşli.

İmza Tarihi 20 Eylül 1994

Süre 30 yıl

Bilinen Rezerv 520 milyon ton petrol – 55 milyar m3 doÄŸal gaz.

Tahmini Yatırım: 7.5 milyar dolar

İştirakçiler 12 Şirket

BP (İng.) %17,13

Amoca (ABD) %17,01

Unocal (ABD) %10,05

Socar (Az.) %10

Lukoil (RF) %10

Statoil (Nor) %8.56

Exxon (ABD) %8,0

TPAO (Tr) %6,75

Pennzoil (ABD) %4,82

Hochu (Jap) %3,92

Ranco (İng) %2,08

Delta (S.Arb.) %1,68

İkinci Antlaşma:

Tahsis Alanı Garabağ

İmza Tarihi 10 Kasım 1995

Süre 25 yıl

Bilinen Rezerv 135 milyon ton petrol – 14 milyar m3 doÄŸal gaz.

Tahmini Yatırım: 1.7 milyar dolar

İştirakçiler 5 Şirket

Lukagip (RF/İt) %50

Pennzoil (ABD) %30

Socar (Az.) %7,5

Lukoil (RF) %7,5

Agip %5

Üçüncü Antlaşma:

Tahsis Alanı Şahdeniz

İmza Tarihi 4 Temmuz 1996

Süre 30 yıl

Bilinen Rezerv 200 milyon ton petrol – 400 milyar m3 doÄŸal gaz.

İştirakçiler 7 Şirket

BP (İng.) %25,5

Statoil (Nor.) %25,5

Elf-Acpu İttaine (Fr) %10

Lukoil (RF) %10

Socar (Az.) %10

OIEC (İr.) %10

TPAO (Tr.) 9

Dördüncü Antlaşma:

Tahsis Alanı Tanyıldızı –EÅŸrefi

İmza Tarihi 14 Aralık 1996

Süre 25 yıl

Bilinen Rezerv 125 milyon ton petrol

İştirakçiler 5 Şirket

Amoca (ABD) %30

Unocal (ABD) %25,5

Hochu (Jap.) %20

Socar (Az.) %20

Delta (S.Ar.) %4,5

BeÅŸinci AntlaÅŸma:

Tahsis Alanı Lenkoran – Taliç

İmza Tarihi Şubat 1997

Süre 25 yıl

Bilinen Rezerv 350 milyon varil petrol

İştirakçiler 6 Şirket

Elf-Acg. (Fr.) %40

Total (Fr) %10

Deminex (Al.) %10

OIEC (İr.) %10

Socar (Az.) %25

Petrofina (Bel.) %05

Altıncı Antlaşma:

Tahsis Alanı Yalama

İmza Tarihi 3. Temmuz.1997

İştirakçiler 2 Şirket

Lukoil (RF) %60

Socar (Az.) %40

Yedinci AntlaÅŸma:

Tahsis Alanı Apşeron

İmza Tarihi 1 Ağustos 1997

İştirakçiler 3 Şirket

Socar (Az.) %50

Chevran (ABD) %30

Total (Fr.) %20

Sekizinci AntlaÅŸma:

Tahsis Alanı Nahcıvan

İmza Tarihi 1 Ağustos 1997

İştirakçiler 2 Şirket

Socar (Az.) %50

Exxon (ABD) %50

Dokuzuncu AntlaÅŸma:

Tahsis Alanı oğuz

İmza Tarihi 1 Ağustos 1997

İştirakçiler 2 Şirket

Socar (Az.) %50

Mobil (ABD) %50

Bahsi geçen dokuz antlaşmanın beşinde, işletilecek petrol rezervleri toplam 1 milyar ton civarındadır. Diğer dört antlaşmada belirtilmeyen rezervlerle bu miktar daha da artacaktır. Bu yataklardan üretilecek petrolün mevcut boru hatları ile taşınması mümkün değildir. Günümüzdeki Bakü-Ceyhan Boru Hattı ile ilgili gelişmelere bakacak olursak;

18 Kasım 1999’da İstanbul’da yapılan AGİT Zirvesi sırasında Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan CumhurbaÅŸkanları tarafından ve ABD BaÅŸkanı’nın ÅŸahitliÄŸinde “Hükümetler Arası AntlaÅŸma” imzalanmış olup, ekine konulan “Ev Sahibi Ülke AntlaÅŸması”, “Anahtar Teslimi Müteahhit AntlaÅŸması” ve “Hükümet Garantisi AntlaÅŸması” parafe edilmiÅŸtir.

Ayrıca AGİT Zirvesi’nde Gürcistan, Türkiye; Kazakistan ve Azerbaycan arasında imzalanan İstanbul Deklarasyonu ile Kazakistan, herhangi bir boru hattı için taahhüt etmediÄŸi petrolünün, Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı’na verilmesiyle ilgili niyet beyanında bulunmuÅŸtur.

Proje ile ilgili olarak BOTAÅž bünyesinde de hazırlık çalışmaları sürdürülmektedir. Bu çerçevede, BOTAÅž Genel Müdürlüğü’ne baÄŸlı olarak “Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Proje Direktörlüğü” ihdas edilmiÅŸ ve Ocak 2000 tarihi itibarıyla çalışmaya baÅŸlamıştır. Bunun yanısıra ISO/TSE sertifikasının alınması amacıyla çalışmaları yürütmek üzere yine BOTAÅž Genel Müdürlüğü’ne baÄŸlı bir kurul oluÅŸturulmuÅŸ ve bu kurul PLE ile yapılan antlaÅŸma gereÄŸince çalışmalarına baÅŸlamıştır.

Gürcistan ve Azerbaycan Hükümetleri ile Proje katılımcıları arasında “Ev Sahibi Ülke AntlaÅŸmaları”na iliÅŸkin yapılan görüşmeler neticesinde 28.04.2000 tarihinde “ABD ve Gürcistan Ev Sahibi Ülke AntlaÅŸması” ve 09.05.2000 tarihinde İstanbul’da Azerbaycan Ev Sahibi Ülke AntlaÅŸması” parafe edilmiÅŸtir. Söz konusu antlaÅŸmalara 26 Mayıs 2000 tarihinde Azerbaycan, 29 Mayıs 2000 tarihinde de Gürcistan Parlamentosu tarafından onaylanmıştır.

Bakü-Tiflis-Ceyhan Proje AntlaÅŸmaları 01Haziran 2000’de TBMM Sanayi, Enerji, Tabii Kaynaklar Bilgi ve Teknoloji Komisyonu’nda, 02 Haziran 2000’de DışiÅŸleri Komisyonu’nda görüşülerek kabul edilmiÅŸ ve Meclis Genel Kurulu’na sev edilmiÅŸtir.

21 Haziran 2000’de TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye baÅŸlanan Proje AntlaÅŸmaları 22 Haziran 2000 tarihinde onaylanarak 24 Haziran 2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Türkiye üzerinden “petrolün Boru Hatları ile Transit GeçiÅŸine Dair Kanun” ise 23 Haziran 2000 tarihinde onaylanarak 20 Haziran 2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.

Bakü-Tiflis-Ceyhan Proje Direktörlüğü bünyesinde, Proje’nin ilk aÅŸaması olan temel Mühendislik AÅŸaması’na geçilmesi yönündeki çalışmalar yoÄŸun ÅŸekilde devam etmekte olup, Projenin hızlı bir ÅŸekilde hayata geçirilmesine olanak saÄŸlamak amacıyla aynı zamanda Detay Mühendislik ile ilgili ön çalışmalara da geçilmiÅŸtir.

Anahtar Teslimi AntlaÅŸması çerçevesinde Projenin Türkiye bölümü için müteahhit olarak görev yapacak olan BOTAÅž, temel mühendislik çalışmalarını 6 ay, detay mühendislik çalışmalarını 12 ay ve inÅŸaat çalışmalarını 32 ay içerisinde bitirmekle yükümlüdür. Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Boru Hattı’nın 2004 yılında iÅŸletmeye açılması planlanmaktadır.

Bakü-Ceyhan’la ilgili son durumu belirttikten sonra ÅŸu da bilinmelidir: Günümüzde alternatif boru hatlarından hangisinin tercih edileceÄŸi bu konuda ilgililerin son onayını beklemektedir. Boru hattı rotası üzerinde karar yetkisi Azerbaycan Hükümeti’ne yani Haydar Aliyev’e aittir. Bu konuda Azerbaycan Uluslar arası Petrol Konsorsiyumu (AUPK) sadece bir takım tavsiyelerde bulunabilir. Ama bu tavsiyelerin de önemi vardır; çünkü AUPK’yı boru hattını finanse edecek olan petrol ÅŸirketleri oluÅŸturmaktadır.

D. PETROL VE GAZIN SEVKİYLE İLGİLİ ALTERNATİFLERİN KARŞILAŞTIRILMASI

Yukarıdaki açıklamalarımızda da görüldüğü gibi, mevcut olan ve planlanan projelerde petrol ve gazın sevkinde; direkt boru hatları ve bir kısmı boru hatları ile diÄŸer kalan kısmı da tankerlerle taşımacılık mevcuttur. Bu taşıma ÅŸekillerini deÄŸerlendirecek olursak tankerle taşımak deniz ve çevre kirliliÄŸi açısından olumsuz bir yoldur. Türkiye’de özellikle BoÄŸazlar açısından böyle bir riske girmek istememektedir. Tanker taşımacılığının çevresel riski yanında, gemilere nakil sırasındaki zaman ve maddi kaybı da bu çeÅŸidi eksi plana düşürmektedir. Bunun yerine petrolün boru hatları ile taşınması en güvenilir yoldur. Bu durumda da çok fazla maddi güce ihtiyaç duyulacağından taşınacak petrolün bu olumsuzluÄŸu bertaraf edecek derecede çok olması gerekmektedir.

Çevre kirliliği açısından değerlendirecek olursak; global çevre kirliliğinden %10 civarında bir pay aldığı hesaplanan deniz kirliliğinin %90 gibi çok büyük bir oranının petrol ve petrol türevleri taşıyan tankerlerden kaynaklandığı öne sürülmektedir.

Petrol kirlenmesinin temel nedenleri de şöyle sayılmaktadır.

Petrolle kirlenmiş olan balast (safra) sularının dışarı atılması.

Petrol tanklarının denizde temizlenmesi.

Petrol taşıma sırasında meydana gelen kazalar.

Petrol endüstrisinin akıtları.

Bu petrol kirliliğinin yol açtığı zararları ise şöyle sıralayabiliriz:

Plajların ve sahil gezinti alanlarının kirlenmesi nedeniyle, denize girenlerde alerji, mantar ve çeşitli enfeksiyonlara yol açması.

Su kuşlarının zarar görmesi.

Deniz hayvanlarına ve bitkilerine yönelik zararlar.

Teknelerin, rıhtımların, balık av ve gereçlerinin kirlenmesi.

Liman ve diğer kapalı bölgelerde yangın riski.

Gerek insan sağlığı gerekse ekolojik denge açısından sakıncaları çok büyük olan petrol kirlenmesinin, tanker taşımacılığından kaynaklandığı düşünülürse bu taşımacılık yerine boru hattı taşımacılığı alternatifi ön plana çıkmakta ve tercih edilmektedir.

Hazar petrollerinin dünya piyasalarına taşınmasını, bu açıdna deÄŸerlendirecek olursak, bu sevkle ilgili üzerinde durulan Bakü-Supsa ve Bakü-Novorossisk Hatları tercih edildiÄŸi takdirde Karadeniz’deki deniz trafiÄŸi ve BoÄŸazalar büyük bir yük bindirilmiÅŸ olacaktır. Bu açıdan petrolün boru hattı ile nakli en güvenilir yol olarak görülmekte, bu da Bakü-Ceyhan Hattı’nı ön plana çıkarmaktadır.

E. SONUÇ

Sovyetler BirliÄŸi’nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan Cumhuriyetlerde bulunan petrol ve gaz rezervinin sevki konusu son yıllarda gündemi kurcalayan bir sorun teÅŸkil etmiÅŸtir. Bu konuda büyük devletler ve petrol ÅŸirketleri hem ekonomik hem de politik çıkarlarla projeler öne sürmüşlerdir. Yeni bağımsızlığını kazanan devletlerse kendi baÅŸlarına bu taşımacılığın üstesinden gelemeyecekleri için bu ülkelere ve ÅŸirketlere ihtiyaç duymaktadırlar. Yukarıdaki çalışmamda da belirttiÄŸim gibi bunların hangisinin gerçekleÅŸtirileceÄŸi konusunda tam bir görüş birliÄŸi mevcut deÄŸildir. Ve dünya bu yöndeki karar alıcıların tavırlarını beklemektedir. Politik ve ekonomik çıkarların ön planda tutulduÄŸu bu oyunun daha uzun süre sonuçlanamayacağı beklenmektedir.

KAYNAKÇA

Aydın, Aydın. 1997, “Orta Asya Üzerine Zor Bir Senaryo”, Yeni Türkiye, Sayı:5.

Çelik, Kenan – Kalaycı, Cemalettin, 1999, “Azeri Petrolünün Dünü ve Bugünü”, Avrasya Etüdleri, Sayı: 16, Ankara, Tika Yayınları.

ElekdaÄŸ, Şükrü, “ABD ve Hazar Petrolleri”, Milliyet, 24 Kasım, 1997.

Kramer, Heihz, 2001, Avrupa ve Amerika Karşısında Değişen Türkiye, Çev: Ali Çimen, İstanbul, Timaş Yayınları.

Nugman, Gülnar, 1998, “Hazar Denizi’nin Hukuki Statüsü”, Avrasya Etüdleri, Sayı: 13, Ankara, Tika Yayınları.

Öğütçü, Mehmet, 1994, “Avrasya Enerji Kaynaklarına Bakış, Uzun Vadeli Bir Batı Stratejisi İhtiyacı”, Avrasya Etüdleri, Sayı: 3, Ankara, Tika Yayınları.

Özkan, Reşat, 1997, Dış Politika, İstanbul, Çınar Yayınları.

Pamir Necdet, 1999, Bakü-Ceyhan Boru Hattı, Ankara, Asam Yayınları.

Soysal, İsmail, 1998, “Hazar bölgesinde Petrol ve DoÄŸalgaz Rezervleri”, Türk Cumhuriyetleri ve Petrol Boru Hatları, Der.: Alaeddin Yalçınkaya, İstanbul, BaÄŸlam Yayınları.

Toker, ÇiÄŸdem, “75. Yılda İki Büyük İmza”, Hürriyet, 30 Ekim, 1998.

Orta Asya, Hazar-Ceyhan Boru Hattı ve Milli Güce Etkileri, 1999, İstanbul, Harp Akademisi Yayınlar.

İnternet= file= //A:\Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi.htm.

T.C.

SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

KAMU YÖNETİMİ ANABİLİM DALI

SEMİNER ÖDEVİ

ORTA ASYA BORU HATTI SORUNU

HAZIRLAYAN

Havva DEMİREL

İÇİNDEKİLER

A. GİRİŞ 1

B. ORTA ASYA’DAKİ MEVCUT PETROL VE GAZ REZERVLERİ 1

C. AVRASYA PETROLÜNÜN VE GAZININ AVRUPA’YA SEVKİ SORUNU 4

1. Mevcut Ulaştırma Hatları 5

1. a. Bakü – Novorossisk Boru Hattı 5

1. b. Bakü – supsa Boru Hattı 6

1. c. Kazakistan – Bakü Boru Hattı: 6

2. Ülkelerin Boru Hatları Alternatiflerini değerlendirmeleri, Bu Yöndeki İstekleri 6

3. Bakü-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi 8

D. PETROL VE GAZIN SEVKİYLE İLGİLİ ALTERNATİFLERİN KARŞILAŞTIRILMASI 18

E. SONUÇ 20

KAYNAKÇA 21

Petrol

Salı, 06 Kasım 2007

PETROL

Çok koyu renkli, özgün kokulu bir doÄŸal mineral olan petrol katı halde çok uzun süredir bilinmekle birlikte, ilk olarak ancak 19. yüz yılın ortalarında ABD’de, Edwin Drake’in Kızılderililerin romatizma ve damla hastalığına karşı ilaç olarak sattıkları ‘taÅŸ yağı’nı yerin derinliklerinde aramayı düşünmesiyle ve ilk petrol kuyusunu açarak Kaliforniya’daki ‘altına hücum’a benzeyen en büyük serüvenlerden birini baÅŸlatmasıyla, sıvı halde ele edilmeye baÅŸlandı. 1870’de John Rockefeller, ilk petrol ÅŸirketi Standart Oil’i kurdu. 19. yüz yılın sonunda, petrolün sanayi yöntemleriyle çıkarılması, Avrupa ülkelerinde ve Rusya’ da da yaygınlaÅŸtı. OrtadoÄŸu’daysa petrol, ilk olarak Birinci Dünya Savaşı öncesinde bulundu ve İran’da çıkarılmaya baÅŸlandı; onu Irak ve Kuveyt izledi.

OLUÅžUMU

Petrol, deniz hayvanları, bitkiler ve plankton tipi organizma çökeltilerinin, deniz dibinde, kum içinde yavaş yavaş mayalanmasından doğmuş, kahverengiye çalan kara renkli, yağımsı bir maddedir. Birkaç milyon yıl sonra,yer bilim tabakalarının kayması sonucunda bu hammadde, yerini karmaşık bir karbonhidrojen karışımına bırakmıştır. Bu karışım, sıvı haldeyken petrolü, gaz haldeyken doğal gazı oluşturmaktadır.

Milyonlarca yıl boyunca yer kabuÄŸunun geçirdiÄŸi sarsıntılar, petrolün, doÄŸduÄŸu deniz kayaçlarından dışarı çıkmasına yol açmış, böylece komÅŸu kayaçlara sızdıktan sonra açık havaya ulaÅŸan petrol sızıntıları, bitüm örtüleri oluÅŸturmuÅŸtur. Ama genellikle, geçirimsiz sert kayaçlarla karşılaÅŸarak, alttaki tabakalara sızıp kararlı bir hal almış ve yoÄŸunluk sırasına göre yayılmış, böylece, sünger gibi gözenekli kayaçlar içine yerleÅŸerek, ‘petrol yatakları’nın doÄŸmasına yol açmıştır.

ARANMASI VE ÇIKARILMASI

Bir yatağın yerini belirlemek için, havadan çeşitli fotoğraflarla bölgenin oluşumu incelenip, yüzeyden yada derinden alınan kayaç örnekleri, X ışınlarıyla kimyasal çözümlemeden geçirilir. Kayaç tabakalarının konum ve doğasını belirlemek için sismik yöntemlere baş vurulur; dinamit patlatılarak küçük çaplı yer sarsıntıları yaratılır ve sismograf üzerindeki kayıtlar incelenir. Ayrıca, magnetometre, gravimetre, Geiger sayacı gibi araçlardan yararlanılır. Yatağın yeri belirlendikten sonra, yer kabuğunu delecek güçte kuyu açma gereçleriyle çalışmalara başlanılır ve büyük bir kule kurulur.

40-50 metre yüksekliğinde olan petrol kulesi, 100 tonu aşan ağırlıkta donanım taşır. Bir matkap, 9 metre boyunda içi oyuk çelik çubuk dizisinin ucuna bağlanır. Bu çubuklar, derine inildikçe birbirlerine vidalanır.yüzeyde dakikada 50-250 turluk hızla döndürülen bir dönel tabla, matkabın çalışmasını sağlar.

Kuyu açma sırasında çubukların içinden özel bir çamur yollanır; delme noktasına ulaşan çamur, o yeri yağlar; araçları soğutur ve matkap ağzında toplanan döküntülerin boşalmasını sağlar. Ayrıca, ağırlıyla petrolün yada gazın fışkırmasını engeller.

Petrol derinliğine ulaşıldığında, kuyu ağzına sağlam bir kapak yerleştirilir. Bu kapağın, yatak basıncına dayanacak ve gaz yada petrolün ölçülü bir basınçla akışını sağlayacak nitelikte olması zorunludur.

İran’da açılan ilk kuyudan (1980) petrol 350 metre yüksekliÄŸe kadar fışkırmıştır; günümüzde böyle bir fışkırma kaza sayılır ve bir vanalar düzeniyle kuyu kapatı- larak, aşırı petrol akışı önlenilir.

İnsanoÄŸlu, beÅŸ kıtada da petrol bulduktan sonra, ‘kara altın’ bakımından zengin yeni bir alan olan deniz dibi yataklarına da el atmış, sözgelimi Kuzey denizinde, pek çok kuyu açılmıştır. Kuleler, kuyu açma platformunu oluÅŸturan dev dubalarla yada kazık ayaklarla su üstünde tutulmaktadır.

200 metreyi aşan derinliklerde, yalnızca kuyu açma gemileri çalışabilir. Gemi, gövdesine yerleştirilen ses ötesi vericiler sistemiyle, demir atmadan su üstünde durabilir.

TAŞINMASI VE İŞLENMESİ

Petrol çıkarılır çıkarılmaz boru hatlarıyla ya da tankerlerle rafinerilere ulaştırılır.

Petrol yataklarından çıkan ham petrol, rafinerilerde elde edilen ürünlerden ( akaryakıt, yaÄŸ ) çok deÄŸiÅŸiktir. Ham petrol, yataktan yataÄŸa ayrılık gösteren bir çok hidrojen karbürün karışımıdır. Çok büyük moleküllerden oluÅŸan ‘ağır’ hidrojen karbürler, bitüm ya da parafin gibi aÅŸağı yukarı katı olan maddeler verirler. Daha küçük moleküllerden oluÅŸanlar ise, gazları saÄŸlarlar. Dolayısıyla, ham petrolün, katkı maddelerinden arındırıldıktan sonra, çeÅŸitli hidrojen karbürlere ayrıştırılması gerekir. Bu nedenle, 40-60 metre yükseklikteki kuleler- de kısmi ( ayrımsal ) damıtmadan geçirilir. Petrolün bileÅŸenleri, kaynama noktasına getirilip ayrıştırılır.

Kulelerin çeşitli katlarında gazlar ( propan ya da bütan ), renksiz benzin, hafifçe sarı renkte kerosen ya da gaz yağı ( uçaklarda kullanılır. ), daha koyu sarı mazot ( dizel yakıtı ) toplanır. Kulenin altında ise, ham petrolden daha kalın bir çökelek kalır.

Yakın döneme kadar fuel oil ve ağır mazotun ticari alanda değerlendirile- mediği günlerde benzinden daha bol miktarda ağır ürünler elde eden rafinerilerde, ağır moleküller kraking denilen bir işlemden geçirilmiştir.

Bu işlem, sıcaklık ( 500 derece dolayında ) ve basıncın ( 50 kg / santimetre küp ) birlikte etkisiyle, ağır molekülleri kimyasal olarak parçalayıp, daha hafif moleküller ( gaz, benzin ) elde etmek için uygulanılır. Bir başka işlem olan reforming ile de benzin gibi hafif maddeler, sözgelimi gazlar elde edilir.

Damıtmadan sonra ortaya çıkan petrol ürünleri, katışıklardan ( kükürt, azot ) arındırılmıştır. Bundan sonra benzin, sodyum hidroksit ya da sülfürik asit banyosunda yıkanır. Gazlar temizlenir ve yağlar filitreler yardımıyla süzülür. Böylece, çağdaş dünya ve sanayi için vazgeçilmez olan arındırılmış ürün elde edilir.

ELDE EDİLEN ÜRÜNLERİN KULLANIM ALANLARI

Petrolün bütün türevleri günümüzde büyük önem taşımaktadırlar ve her ürünün ya da yan ürünün bir kullanım alanı vardır. Benzin, patlamalı motorlarda yakıt olarak kullanılır. Isıl gücü fazla olan kerozen ( metre küpte 10,5 termiden çok ) tepkimeli uçak yakıtıdır. Gazyağı yanmalı motorlarda kullanılır. ( ağır yağlı diesel motorları ) ilk damıtma kalıntısı bir sıvı olan mazot, önemli bir yakıttır; çoğu durumda taşkömürü- nün yerini almıştır. Yağlardan mekanik yağlamada yararlanılır. Ham petrol, kimi kez, tedavide kullanılır ( uyuza karşı ovma işleminde, safra taşına karşı iç kullanımda ). Parafinden kağıt üretiminde yararlanılır. Vazelin, pomatların bileşimine girer. Vazelin yağının büyük bir çözücü gücü vardır; kabızlığa karşı yararlı olduğu kadar, zehirsiz bir mikrop kırıcıdır da. Katran tortusunun yüksek sıcaklıkta yükseltgenmesiyle elde edilen bitüm ya da asfalt, su geçirmez yol kaplamaları hazırlamaya yarar. Petrol, kimya sanayisinin bir dalı olan petrokimya için de önemli bir hammadde kaynağıdır. Ayrıca günümüzde petrolden, yapay lif, gübre, kozmetik ürünleri, filmler, plakalar, besin maddeleri, vb 80.000 ürün elde edilir. Hidrojen karbür ( hidrokarbon ) ürünlerinin beslenmedeki önemi de gün geçtikçe artmaktdır.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný