‘Kitap Özetleri’ Kategorisi için ArÅŸiv

Sevgi Köprüsü (Konsalik)

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

“Sevgi Köprüsü” isimli ve Konsalik’in yazarı olduÄŸu bu roman; bir Alman genç kız ve genç bir Fransız ressam arasında geçen aÅŸk, macera ve sürprizlerle dolu bir hayatı konu almaktadır.

Bir Alman olan Eva Bader Fransa’ya eÄŸitim ve para kazanmak ayrıca Fransızca’sını geliÅŸtirmek için gelmiÅŸtir. Yanlarında kalacağı aile Fransa’da tanınan oldukça zengin bir ailedir. Daha sonra Eva yanında kaldığı ailenin oÄŸlu olan Jules Chabras’a aşık olur. Jules, ailesi zengin olduÄŸu için şımarık bir hayata alışmıştır.

İlk baÅŸlarda Eva’ya aşıkmış gibi görünen Jules sonraları deÄŸiÅŸir ve Eva’ya kötü davranmaya baÅŸlar, her fırsatta Eva’ya hakaret edip onun üzülmesi için elinden geleni yapar. Eva’yı hayata küstüren ve onu intihara sürükleyen en son olay ise Jules’in tam 14 serseriden oluÅŸan bir arkadaÅŸ gurubunu Eva’nın üstüne salması, bunlar Eva ile eÄŸlenip dalga geçip cinsel tacizde bulunurken Jules’un bu olanlara kahkahalarla gülerek seyirci kalmasıdır.

Eva daha sonra odasına kapanmış, sabahın ilk ışıklarıyla evden çıkmış, intihar etmek için Zafer Anıtı’na çıkmıştır. Buradan tam kendini bırakacakken bir el onu tutmuÅŸ, buna müsaade etmemiÅŸtir. Bu Pierre Sangries adındaki genç Fransız ressamdır.

Pierre Sangries evlilik dışı bir çocuk olduÄŸu için üvey babası tarafından hiç sevilmemiÅŸ, hep hakarete uÄŸramıştır. Pierre evden kaçtığında ona Jeen Claude adında birisi sokaklarda dilenme yöntemlerini öğretmiÅŸ, beraber bütün Paris’i dolaşıp her köşede dilenmiÅŸlerdir.

Pierre de Sangries adındaki bu genç Eva’yı intihardan döndürüp onu evine götürmüştü. Eva’yla Pierre artık beraber yaÅŸamaya baÅŸlarlar. BaÅŸlarından geçen bütün kötü olaylara raÄŸmen asla yılmayıp birbirlerine destek olmayı bilirler. Sonraları Eva bir sanat galerisinde sekreter olarak çalışmaya baÅŸlar. Bu sanat galerisinin sahibi Callac adında birisidir. Pierre’nin o zamana kadar yaptığı eserleri dostlarının ve Callac’ın desteÄŸiyle bütün Paris de tanınır, o artık ünlü bir ressam olur.

Pierre ile Eva bütün Paris’i dolaşırlar. Almanya’ya Eva’nın doÄŸup büyüdüğü yer olan Köln’e gidip Eva’nın ailesiyle de tanışır. Tekrar Paris’e dönüp hayatlarına devam eder, gezip eÄŸlenip romantik ortamlarda Pierre ile resim yapıp çılgınca eÄŸlenirler. Yaklaşık iki yıl önce baÅŸlayan, fakat kimsenin haberi olmayan hastalığı Pierre’i resim yaparken yakalar. Dostları ve Eva Pierre için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar. Pierre’i en iyi doktorlara gösterip çare ararlar. Fakat doktorlar onun için hiçbir umut olmadığını belirtir. Bütün giriÅŸimler ve yapılan müdahaleler Pierre’i hayata döndüremeyince nihayet karaciÄŸer hastalığı onu hayata yenik düşürür.

Bu roman, insanlara yaşadıkları sürece bütün zorluklara katlanarak hedeflerine varmak için kesinlikle mücadele edileceğini ve güçlü bir irade ve azimle başarılamayacak hiçbir şeyin olmadığını anlatmaktadır.

Sessiz Çığlık (Kenzaburo Oe / İlknur Özdemir)

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

Nobel Edebiyat Ödülü almış olan bu romanda adı geçen kahramanlar; Mitshu, Nathsu, Takashi arasında geçen olaylar ve geçmişle hesaplaşmalarını anlatan bir yapıt. Asıl kahraman Mitshu hayattan beklentileri kalmamış, içe kapanık, geçmişteki olayların etkisinden dolayı devamlı hayallerle yaşayan geçmişi yargılayan, şanssız, gençliğinde çocukların attığı bir taşla bir gözünü kaybetmiş bir kişi. Nathsu ise çocuklarının sakat doğmasından dolayı hep düşünceli, mutsuz, acılarını hafifletmek için kendini içkiye vermiş bir kişi. Takashi ise gençliğinde öğrenci çatışmalarına katılmış, isyankar bir kişi.

Mitshu başından geçen kötü olaylardan dolayı, hayal aleminde yaÅŸamaktadır. KardeÅŸi Takashi Amerika’ ya gitmiÅŸ, aradan uzun yıllar geçtikten sonra tekrar Japonya’ ya geri gelmeye karar vermiÅŸtir. Mitshu karısı ile birlikte kardeÅŸini karşılamak için havaalanına giderler. Ancak kardeÅŸini bekleyenler yalnız kendileri deÄŸildir. Takashi‘nin okul arkadaÅŸları da Takashi’yi beklemektedirler. Takashi’nin uçağı rötar yaparak gecikir. Hep birlikte havaalanı yakınında bir otele yerleÅŸirler. Burada Mitshu ile kardeÅŸinin arkadaÅŸları, Takashi’nin kiÅŸiliÄŸini tartışmaya baÅŸlarlar. Mitshu’ya göre Takashi iÅŸe yaramaz, hayatı boÅŸa yaÅŸayan, yanlışlarla dolu bir kiÅŸidir. ArkadaÅŸlarına göre ise Takashi idealist, yönetici ve lider bir kiÅŸiliÄŸe sahiptir. ArkadaÅŸları örnekler vererek bunu kanıtlamaya çalışırlar. Fakat Mitshu ise bunları kabul etmeyerek böyle biri olmadığına arkadaÅŸlarını inandırmaya çalışır. Böyle tartışıp giderlerken Takashi gelir ve hep birlikte doÄŸup büyüdükleri Vadi adındaki köylerine giderler. Bu köy ormanların arasına sıkışmış, küçük bir köydür o yıllarda. Ama ÅŸimdi geldiklerinde köyün ne kadar deÄŸiÅŸmiÅŸ olduÄŸunu fark ederler. Köy artık virane ve terk edilmiÅŸ bir yer olarak karşılarına çıkmıştır. Eskiden çok zarif bir bayan olan hizmetçileri Jin bile artık yüz kırk kiloluk Japonya’ nın en ÅŸiÅŸman kadını olmuÅŸtur. Karısı Natshu kafasındaki kötü düşünceleri atmak ve içkiyi bırakmak için çaba sarf etmekte, Takashi ise bu köydeki gençlerin lideri olmaya çalışmaktadır. Uzun yıllar önce öldürülmüş olan kardeÅŸlerinin, tören yapılmadığı için gömülmeyen küllerini kiliseden alıp, gömerler. KardeÅŸleri, komÅŸu köy olan Korelilerin köylerine yapılan baskın sırasında öldürülmüştür. Daha sonra kardeÅŸlerinin gönüllü olarak kurban olduÄŸunu öğrenirler. Fakat nedeninin ne olduÄŸunu bulmaya çalışsalar da bunu baÅŸaramazlar. Vadi’ deki gençlerin kurmuÅŸ oldukları tavuk çiftliÄŸinde iÅŸler ters gitmektedir. Bir gün tavukların çoÄŸu hastalıktan ve soÄŸuktan ölürler. Takashi bu gençlere yardım etmek için imparatorla görüşmeye gider. Fakat olumlu bir netice elde edemez. İmparator Kore asıllı bir Japon vatandaşıdır. Kereste işçisi olarak geldiÄŸi bu yerde zamanla zenginleÅŸmiÅŸ ve herÅŸeyi ele geçirmiÅŸtir. Köylülerin çoÄŸunun kendisine borcu vardır. Bu yüzden hiç kimse imparatora karşı gelemez.

Mitshu ve Takashi aÄŸabeylerinin ölümünden Korelileri sorumlu tuttukları için imparatora karşı kin ve nefret duymaya baÅŸlarlar. Takashi gençleri bir araya getirmek için bir futbol takımı kurar ve zamanla gençleri bir araya getirmeyi baÅŸarır. Artık gençler Takashi’yi bir lider bir kurtarıcı olarak görmektedirler ve o ne derse yerine getirmeye çalışırlar. Takashi gençleri ayaklandırarak imparatorun sahibi olduÄŸu markete baskın düzenler ve marketi yaÄŸmalattırır. Köylülerde Korelilere karşı yeniden kin ve nefret uyanmaya baÅŸlar.

Bir gün Takashi aÄŸabeyinin karısı ile iliÅŸkiye girer, bunu aÄŸabeyi olan Mitshu öğrenir. Fakat karısının da bu iliÅŸkiye istekli olduÄŸunu öğrenince bir ÅŸey diyemez, içten içe kardeÅŸine kin gütmeye baÅŸlar. Takashi aÄŸabeyinin karısı ile evlenmek istediÄŸini ve karısının da buna istekli olduÄŸunu söyler, Mitshu buna iyice kızar kardeÅŸini tersleyerek oradan uzaklaşır. Bir gün Takashi arabasına aldığı köylü bir kıza tecavüz etmeye kalkar, kız karşı çıkınca eline geçirdiÄŸi bir taÅŸla kızın başına vurarak kızı öldürür. Köylülerden korkarak kendilerine ait olan depoya saklanır. Mitshu ve karısı bunu öğrenir ve hemen oraya gelirler. Takashi’nin görünüşü çok berbat ve üstü başı kan içindedir. Olayları soÄŸukkanlılıkla anlatır. Mitshu’nun kardeÅŸine duymuÅŸ olduÄŸu kızgınlık iyice artar fakat kardeÅŸlerini hep kaybetmiÅŸ olduÄŸu için bunu da kaybetmek istemez ve ona yardım etmeye çalışır. Takashi köylülerin kendisini öldüreceÄŸini hissettiÄŸi için vicdanen azap çektiÄŸi bir olayı anlatmaya baÅŸlar. Genç yaÅŸta intihar eden kız kardeÅŸlerinin ölümüne aslında kendisinin sebep olduÄŸunu söyler ve olayı anlatır. Takashi o yıllarda kız kardeÅŸine karşı ilgi duymaya baÅŸlar ve onunla iliÅŸkiye girer. Zamanla bu olay devam eder. Bir gün kız kardeÅŸi hamile kalır. Takashi ile kız kardeÅŸi bunun bir yabancının tecavüzü sonucu olduÄŸunu söyleyerek olayın üstünü kapatırlar. ÇocuÄŸu aldırırlar. Kız daha sonra suçluluk duyarak intihar eder. Mitshu bu olayı duyunca kardeÅŸinden iyice nefret eder ve oradan ayrılır. Takashi o gece kendini vurarak intihar eder. Bu olaylar sonunda Mitshu ile karısı bütün kederleri ve acıları orada bırakıp yeni hayata baÅŸlamak için oradan ayrılırlar ve çocuklarını da hastaneden alıp Afrika’ya tatile giderler.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Sevgi Ve Dostluk Üstüne 365 Söz (Eva Shav Ç / Şen Süer Kaya)

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

Farklı deÄŸer sistemleri üzerinde yaÅŸadığımız dünyada; “aÅŸk, sevgi, dost, anne, baba, akraba” gibi temel kavramların yaÅŸamımızdaki yerini farklı açılardan anlatan bir kitapçık. Gerçek, derin ve doyurucu bir sevginin anlatıldığı 365 söz.

Aşağıda kitabın bölümlerinden bazı kişilerin söylediği sözler alınmıştır.

1. PaylaÅŸma :

Farsça’da “sevmek” kelimesinin karşılığı “bir arkadaşın olması”dır. “Seni seviyorum” sözcüğü çevrilirse “Arkadaşımsın,” “Seni sevmiyorum” ise “arkadaşım deÄŸilsin” anlamına gelir.

Shusha GuppyZorluk yaşamın bir parçasıdır ve bunu paylaşmazsan seni yeterince seven insana seni yeterince sevme şansı vermezsin

Dinah Shoreİki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar.

Ginger RogersDostluklar mükemmel değildir ama gene de çok değerlidir. Bana göre her şeyde mükemmellik beklememek büyük bir rahatlamadır.

Letty Cottin Pogrebin Arkadaşlık sevgilerin güvenilmeye layık tek dokusudur. Sözde sevgi insanlık dışı bir zihin durumudur: sıcakken dürüstçe oynamamın yerini alır; soğukken zalimdir. Ama arkadaşlık soğukken sıcaktır.

Miles FranklinDostluk hemen her zaman zihnin bir parçasının başka bir parçasıyla birleşmesidir.

George Santayana2. İlgi :

Arkadaşlarınıza resimlere davrandığınız gibi davranın, onları en iyi ışığın altına koyun.

Jennie Jerome ChurchillSevgi her şeyin kapısını açar. Belki de önemlisi insanın kendi gizinin ve çoğunlukla korkunç ve korkutucu gerçek benliğinin kapısını açar.

May SartonBir kişinin yaşamı sevgi, dostluk, kızgınlık ve özenle başkalarının yaşamına değer kattığı sürece değerlidir.

Simone de BeauvoirHepimizin öğreneceği en son ders, koşulsuz sevgidir ve bu sevginin içinde yalnızca başkaları değil, kendimiz de varız.

Elisabeth Kübler-RossArkadaşlık doğası gereği bildiğimiz bütün diğer ilişkilerden daha fazla hileden muaftır. Çünkü iktidar, fiziksel zevk ya da maddi kar peşinde koşmadan en az etkilenen, görev ya da sadakat yemininden en çok kurtulmuş bağdır.

Francine du Plessix GraySevgi, merkezden bütün düşünce ve hareket alanlarına yayılarak sızan yaşamsal bir özdür.

Elizabeth Cady Stanton 3. Dinleme :

İyi bir dinleyici, söyleyecek bir şeyi olmayan insan değildir. İyi bir dinleyici, boğazı ağrıyan iyi bir konuşmacıdır.

Katherine WhitehornYaptığın şeylerle başkalarına onlara ilgi gösterdiğini gösterebilirsin.

Ashley Montagu Ph.D.BaÅŸkalarından kötü söz etmek kendimizi övmenin samimi olmayan bir yoludur… Her zaman söyleyecek iyi bir ÅŸeyimiz olmayabilir ama her zaman akıllıca bir ÅŸey bulabiliriz.

Will Durant4. Sevinç:

Dostluk istemek büyük bir hata, Dostluk; sanatın ya da hayatın verdiği sevinçler gibi nedensiz bir neşe olmalı.

Simone WeilBana öyle geliyor ki sevinç mutluluğun bir adım ötesi - mutluluk şanslıysanız bazen yaşayabileceğiniz bir tür ortamdır. Sevinç ise içinizi umut, inanç ve sevgiyle dolduran bir ışık.

Adela Rogers St.Johnsİnsanın kendisiyle dost olması çok önemlidir. Çünkü bu dostluk olmadan başkalarıyla dost olunamaz.

Eleanor Roosevelt5. Kahkaha :

Birbirimizi daha komik ve daha akıllı olmaya zorluyoruz… Dostların birbirleriyle seviÅŸme yöntemi böyle.

Annie Gottlieb Hoşlandığım kişiler arasında ortak bir payda bulamıyorum, ama sevdiklerim arasında bulabiliyorum; hepsi beni güldürüyor.

W.H.Auden6. Aile :

Bütün sıradan insanlar ev diyebileceği bir şey ister; sıcak ve bakımlı bir aile; ara sıra küçük mutluluklar; arada bir cömert ve büyük bir mutluluk.

Rahibe JonesBir paradoks keşfettim: Canım yanana kadar seversem, geriye acı değil, yalnızca daha fazla sevgi kalır.

Rahibe TheresaAileler, tıpkı bireyler gibi, benzersizdir. Aile baÄŸlarına önem verin Bu baÄŸlar Tanrı’nın sevgisini ve dostluÄŸunu gösterdiÄŸi harika yollardan biridir.

Norman Vincent PealeBütün mutlu aileler birbirine benzer, bütün mutsuz aileler ise kendilerine özgü yollarla mutsuzdur.

Leo TolstoyEn güçlü baÄŸlar doÄŸmamızı saÄŸlayan insanlarla aramızdaki baÄŸlardır… kaç yıl geçerse geçsin, kaç tane ihanet olursa olsun, ailede ne kadar mutsuzluk olursa olsun önemli deÄŸil: Kendi irademiz pahasına olsa bile bağımız devam eder.

Anthony BrandtHayatı yaşanmaya değer kılan yaşamın küçük basit şeyleridir; sevgi ve görev gibi tatlı temel şeylerdir.

Laura Ingalls Wilder

Sevr Entrikaları (Paul C. Helmreıch)

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

1919 yılı ve 1920’nin ilk aylarında 1nci Dünya Savaşı’nın galip devletlerinin temsilcileri Paris , Londra ve San Remo’da bir araya gelirler. Amaçları ; yenilgiye uÄŸratılan devletlere uygulanacak barış koÅŸullarını belirlemektir. Bu toplantıların sonucunda, doÄŸu sorununa çözüm getirmek maksadıyla Osmanlı İmparatorluÄŸu ile Sevr anlaÅŸmasının imzalanmasına karar verilir.

Savaş zamanı, müttefik kuvvetler kendi aralarında bazı anlaşmalar yaparlar. Bu anlaşmaların konusu Osmanlı İmparatorluğu ve Doğu sorunudur.

30 Ekim 1918 tarihinde Mondoros Mütarekesi imzalanır. Mütarekenin en önemli maddesi , müttefiklerin güvenliğini tehdit eden herhangi bir durumun oluşması halinde müttefiklere işgal hakkını vermesidir. Mütarekede hiçbir koşul öne sürülmediğinden Türkiye bu anlamda kayıtsız şartsız teslim olmuş görünmektedir.

Barış konferansının baÅŸladığı günlerde her devletin kendine ait planları vardır. Büyük Britanya’nın hedefi, Alman Ordusunu yok etmek ve yenik ulusların elinde bulunan sömürgeleri ortadan kaldırmak, Hindistan güzergahını emniyet ve denetim altında tutmaktır. Rakibi ise Fransa’dır.

Fransa “Åžark’ın büyük Hıristiyan gücü” olduÄŸunu iddia etmekte ve Suriye , Kilikya , Lübnan , Filistin’i istemektedir.

İtalya, Londra AntlaÅŸmasıyla Saint Jean de Maurienne anlaÅŸmasında verilen vaadlerin gerçekleÅŸmesini istemektedir. Fransa ve İngiltere’nin oyunları ile ikinci plana itilmiÅŸtir.

Birleşik Devletler , Boğazlarda milletler cemiyetinin nezaretinde bir uluslararası platform kurulmasını savunmaktadır.

Paris Barış Konferansının açılışında büyük güçler temel sorunlarda fikir birliÄŸi içindedir. Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasında , BoÄŸazlarda uluslararası bir denetim oluÅŸturulmasında, Osmanlı İmparatorluÄŸunun Arap topraklarından sürülmesinde ve özgürlüğüne yeni kavuÅŸan milletlerin tanınmasında fikir birliÄŸi vardır.

Müttefikler yenilmiş. Türkiye büyük toprak kaybetmiş ve İslam dünyası ile ilişkileri kopartılmış ve yalnız bir devlet haline düşürülmüştür.

Yunanlılar Kuzey Epir’i , kıyı adalarını , Bursa’nın bir kısmını , Kıbrıs ve İzmir’i istemektedir. Rodos ve on iki adalar Londra AnlaÅŸmasıyla İtalya’ya bırakılmıştır. Bu nedenden dolayı Yunan-İtalyan gerginliÄŸi yaÅŸanır.

Ermenilerin talebi ise Akdeniz , Karadeniz ve Hazar denizi arasında uzanan dev bir Ermeni Devleti kurmaktır.

İngilizler, Filistin’i Suriye’den ayrı kendi egemenliÄŸi altında olmasını istemektedir. Siyonistler, Filistin’in Yahudilerin vatanı olduÄŸunu ve Yahudilere bırakılmasını talep etmektedir.

Wilson , kamuoyunun görüşünü açıklığa kavuÅŸturmak ve manda rejiminin ne ile karşılaÅŸacağını görmek için Suriye , Filistin , Mezopotamya ve Ermenistan’a müttefik heyet gönderilmesine karar verir. Fransa ve İngilizler bu karardan hoÅŸnut deÄŸildirler. İngiltere , Suriye’nin güney hududu boyunca uzanan toprak parçasını terk etmeye niyetli deÄŸildir. Fransızlar Sykes-Picot anlaÅŸması gereÄŸince Fransa’ya tahsis edilmiÅŸ topraklarda kendi egemenliÄŸi altında bir devlet istemekteydi. İngiltere ve Fransa Wilson prensiplerine karşı Yunan taleplerinin çoÄŸuna destek vermektedir. Bu durum İtalyanları rahatsız etmektedir. Ege adaları , Yunanistan ile İtalya arasında paylaşılamamıştır.

İtalyanlar 1919 Mart ayında asayiÅŸi saÄŸlamak amacıyla Antalya’ya asker çıkarmaya baÅŸlar. 15 Mayıs’ta da Yunanlılar İzmir’e çıkarma yapar. Tüm bu olaylar karşısında Türkler , teslim ettikleri silah ve cephanelere el koyarak iÅŸgallere karşı tepki göstermeye baÅŸlarlar.

Yunanlılar iÅŸgalin ; Antalya’da İtalyanları , Kilikya’da Fransızları , Ermenistan’da BirleÅŸik Devletleri ve İstanbul’da uluslararası bir gücü bulundurmaya yönelik genel bir planın parçası olduÄŸunu söylüyorlardı. Aynı zamanda büyük güçler tam bir çıkmaza girer. Anadolu ve İstanbul’un nasıl paylaşılacağına bir türlü karar verememektedirler. Wilson, Anadolu’nun parçalanması , Türklerin İstanbul’dan uzaklaÅŸtırılması fikri arasında gidip geliyor ve ne yapılacağına karar veremiyordu.

Barış konferansı , Yakın DoÄŸu meseleleriyle ilgili olarak üç sorun üzerine yoÄŸunlaşır. Bunlar; Ermenistan ve Suriye’deki iÅŸgal kuvvetlerinin yeniden tahsisi , Küçük Asya’daki İtalya ve Yunanistan’a ait koÅŸullu iÅŸgal alanlarının sınırlarını sabitleÅŸtirilmesi ve Trakya’daki Bulgar hududunun belirlenmesidir.

Yakın DoÄŸu üzerine çevrilen entrikalar İngiltere ve Fransa’nın arasını açar. İngiltere dostluÄŸunu göstermek için Suriye ve Kilikya’daki tüm askeri birliklerini çeker ve siyasi hakimiyetin Fransızlara geçmesine göz yumar. Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun Arap Yarım Adası’ndaki toprak meselesi; İngilizlerin Suriye’yi Araplara terk etmesiyle çözüme kavuÅŸmuÅŸ olur.

İtalya ve Yunan birlikleri arasında uzun zamandır beklenen çatışma, 10 Temmuz günü patlak verir. Bu anlaÅŸmazlık, Aydın-İzmir demiryolunun denetimi Yunanistan’a , Menderes Nehri’nin İtalyanlara verilmesi suretiyle çözüme kavuÅŸturulur.

OrtadoÄŸu’daki karmaÅŸayı gören Amerika, bir süre sonra sahneden geri çekilir. Çıkarları konusunda uzlaÅŸması gereken iki taraf kalır. İngiltere ve Fransa.

İstanbul hükümeti ise ; kurtuluşu Amerika yada İngiliz mandasında görmekte idi. Bu durum İngiltere ile Fransa arasında gerginlik yaratır. İngilizler ve Fransızlar kendi aralarında özel görüşmeler yaparak uzlaşmaya çalışırlar.

Avrupalı güçler , İstanbul ve BoÄŸazlar sorununa çözüm aramaktadır. İngiliz yetkililer , Türklerin İstanbul’dan çıkarılmasını savunur. İstanbul’un Türkler tarafından alınması Ortaçağın sonunu belirlemiÅŸ olduÄŸundan ; İstanbul’u boÅŸaltmaları da yeni bir çağın baÅŸlangıcını gösterecektir. Sonunda İstanbul ve BoÄŸazlar Türklerden alınır ve uluslararası bir platform tarafından yönetilen bir bölge olur.

1919 Mayıs’ında ortaya Milliyetçi bir hareket çıkar. Bu hareketin lideri Mustafa Kemal PaÅŸa’dır .Mustafa Kemal PaÅŸa direniÅŸi kuvvetlendirmek için her beldenin önde gelenleriyle baÄŸlantılar kurar. Sivas Kongresi toplanır ve burada izlenecek dış politika belirlenir. Türk devletinin sınırları Misak-ı Milli’de çizildiÄŸi gibi olacaktır. Yunanlıların İzmir iÅŸgaline ÅŸiddetle direnilecektir. Kapitülasyonlar olarak bilinen ekonomik haklar ve yabancı tercihli hukuk sistemi tamamıyla reddedilir.

Avrupalı güçler Kuvay-i Milliye hareketini endişe ile izlemeye başlarlar.1919 sonbaharında gücün hareketi karşısında şaşkınlığa düşerler. İngiliz Savaş Bakanlığı Milliyetçi hareketin iyice kuvvetleneceği korkusuyla İngiliz birliklerinin geri çekilmesini önerir.

Londra konferansı, 12 Åžubat 1920 tarihinde toplanır. Fransızlar, Türklerin İstanbul’da kalmasını savunur. Fransız lider, Türkleri dışarı atmanın maliyetini Fransa’nın kaldıramayacağını belirtir. Lyod George ısrarla Türklerin atılmasını savunur ,ama bu tezinde yalnız kalır. BoÄŸazlar için komisyon oluÅŸturulacaktır. Türk devletinin mali denetimi , üç gücün katılımıyla oluÅŸturulan bir heyet tarafından yapılacaktır. Kapitülasyonlar çok geniÅŸ kapsamlı olmasından dolayı Londra Konferansı’nda bir çözüme kavuÅŸturulamaz.

Azınlıkların dinsel , siyasi ve ekonomik özgürlükleri tamamen garanti altına alınacaktır. Savaş zamanında istimlak edilen mülkiyetlerin telafisi istenir. Mahkemelerde kendi dillerini kullanabileceklerdir , etnik yada dinsel eğitim sistemlerine izin verilecektir.

İstanbul, 16 Mart günü İngiliz, Fransız ve İtalyanlardan oluşan bir güç ile işgal edilir. Bu güç padişah otoritesini güçlendirmeye geldiğini beyan etmektedir.

Londra Konferansı’ndan sonra San Remo Konferansı toplanır. Bu konferansta İzmir’in Yunanistan’a katılması için halk oylamasının yapılmasını ve süresinin iki yıldan beÅŸ yıla çıkarılması kararı verilir. İtalya’ya, Anadolu’da ekonomik öncelik alanının yanı sıra EreÄŸli civarındaki kömür yataklarının iÅŸletilmesi hakkı tanınır.

Ermenistan’a Erzurum, Erzincan ve Trabzon bırakılır. Batum Gürcülere bırakılır Filistin, İngiliz hakimiyeti altına girecektir. Fransa’ya , Fransız mandası altındaki topraklardan geçen boru hatlarından taşınan petrolün % 25’ne el koyma hakkı tanınır.

Mustafa Kemal, bu olaylar sonucunda İstanbul hükümeti ile iliÅŸkilerini kesmiÅŸ ve tamamen Anadolu’ya yönelmiÅŸtir. Büyük Millet Meclisini 22 Nisan günü toplar. Ve meclis ertesi gün baÅŸkanlığına Mustafa Kemal’i seçerek bir yürütme ve meclis heyeti oluÅŸturur.30 Nisan günü yeni bir hükümetin kurulduÄŸu ve halkın idaresini temsil ettiÄŸini Batı devletlerine resmen bildirir.

Ankara’da kurulan hükümet herkesi direnmeye çağırır. ÇaÄŸrıyı izleyen birkaç hafta içinde on binlerce Türk İstanbul’u terk edip Anadolu’ya gider ve Milli Mücadeleye katılanların sayısı gün geçtikçe artar.

10 AÄŸustos 1920 tarihinde Sevres’teki ünlü porselen fabrikasının sergi salonlarından birinde Sevr anlaÅŸması imzalanır.

Sevr AntlaÅŸması, bizi iki sonuca götürür. DoÄŸu sorununu, savaÅŸ öncesindeki konumunu muhafaza ederek çözmek. Bu zaman kaybına neden olur ve Yakın DoÄŸu’da yepyeni olaylar meydana getirir. Bu yüzden istikrarlı bir barış hemen hemen hiç mümkün olmaz. Sevr gibi emperyalist bir antlaÅŸmanın tek ÅŸansı , tepeden tırnaÄŸa yenilmiÅŸ ve güçsüz kalmış bir Türkiye’ye uygulanması olabilirdi. Avrupalı güçler arasındaki rekabet ve Anadolu’daki muazzam direniÅŸ bunu olanaksız kılmıştır.

Sevr AntlaÅŸması, 20 nci Yüzyılda OrtadoÄŸu sorununa Avrupa’nın getirdiÄŸi bir çözümdür. Bu antlaÅŸmanın çözüm olmadığı kısa zamanda anlaşılır. Milliyetçi direniÅŸ olarak adlandırılan iÅŸgallere karşı koyuÅŸ , Mustafa Kemal’in önderliÄŸinde baÅŸarıya ulaşır. Sevr beklenenin aksine Türk Milletinde milli bilincin uyanmasını saÄŸlamış, ayakları yere sapasaÄŸlam basan , güçlü ve bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortaya çıkarmıştır.

Sevginin Katıksızı (Jack London)

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :Genel olarak romanlarında mekanlarını limanlardan seçen Yazar Jack London"Sevginin Katıksızı" adlı romanında insanlığın eğlence kaynağı olan kimi zaman sevimlilikleriyle hayatlarımızda yer ettirdiğimiz hayvanların özelliklede yazarın sirk hayvanlarının eğitimindeki zorlayıcı insanlığı tedirgin edecek derecede eğlence aşamasına ve sevimlilik kazanmaya geçirilen sürede madalyonun arka yüzünü görmeksizin yadırgadığımız bir o kadar da şaşkınlıkla ürperdiğimiz ama bir türlü bunu görmezlikten gelmek istemememizin yazar sınıf kavramlarıyla hayvanlar ve insanlar arasında ironik bir bağlantı kurarak romanını zenginleştirmiştir. Romanda kahraman köpeğiyle doğal olarak kurduğu iletişim bir zaman sonra köpeğini bir limanda kaybetmesi ve bir zaman sonra sirk hayvanlarının arasında görmesiyle geçirdiği zor evrenin sirk terbiyecisi arasında geçen mücadeleyi romanın ortalarına dek anlatır. Diyologların bol olduğu ve hayvanın hareketlerinin betimlendiği gemideki diğer liman işçileriyle hayvan arasındaki geçen sosyal ilişki insanların birbirleriyle kurduğu sosyal ilişki benzerlikleriyle yazar bu karşılaştırmayı kitabın sonuna dek okuyucuya sunar. Köpek karakterin sirk terbiyecisinden aldığı zülüm, ve işkencenin ve eziyetin köpek üzerinde yansıması gerçek sahibinin kim olduğu içgüdüsünden hayvan terbiyecisi ve izleyicilere saldırıp kaçma aşamasına kadar yemenin, içmenin ve sosyal koşulların rahatlığıyla içgüdüleriyle davranan hayvanın dünya üzerinde yaşayan canlılara dek hayvanlardan aklını kullanan insanlara değin sosyal adaletsizliğin, özgürlüğün, mutluluğun kimin kim üzerinde sahiplik kurduğu kavramları ile okuyucuyu oldukça derin düşüncelere sevk eder. Ayrıca para verip eğlenceye ortak olan madalyonun arka yüzünü görmek istemeyen sirk izleyicilerinin hayvanların üzerindeki insanı şaşırtacak derecede kimliklerinden sıyrılmış, insanların yapabildiği hareketleri yapmaya ve bir anlamda insan olmaya zorlanmış şekildeki hayvanları izlemeleri ve bu duruma olan ilgisizlikleri toplumsal olarak kaçırdığımız. İnsansı kimliğimizin sirk hayvanların ki gibi yitirilmesine göz yuman, bunlara çanak tutan ve görmezlikten gelen, para verip eğlencesine ortak olan içinde yaşadığımız hayatla yazar bir benzerlik kurar. İnsanoğlu konfor sahibi oluncaya kadar geçirdiği zor evrelerin doğallığını yitirinceye kadar kendisini unutur derecede göremediği ayrıntılarımızın bir zaman sonra başımıza ne tip belalar getirebileceğini mutlu olacağım dürtüsüyle mutsuzluğa sürüklenmesi, seveceğim diye sevgisiz kalması, özgür olacağım dürtüsüyle tutsak olması doğadan kopan ve doğaya açtığı savaşla kendini güçlü gösteren insanın (sahibin) tamamıyla yalnız kalması toplumsal olarak göz ardı ettiğimiz gerçekliğimizin hayvanlar ve insanlar ironisiyle okuyucuya, yazar doğallığını yitiren insanın insanlığa olan tehlikesini anlatır.

Simyacı (Özdemir İnce )

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

Romanın kahramanı Santiago’nun anne ve babası rahip olması için onu papaz okuluna göndermiÅŸtir. Santiago, okuldan arta kalan zamanlarında babasına ait koyun sürüsünü otlatmaya götürür, bu sayede daÄŸ, taÅŸ, tepe demeden Endülüs’ü gezerdi. Onaltı yaşına geldiÄŸinde rahip olmak istemediÄŸini, okuldan ayrılmayı ve gezginci olmak istediÄŸini babasına söyler. Bunun üzerine babası da, oÄŸluna içinde üç adet altın İspanyol parası olan bir kese vererek oÄŸluna “git, kendine bir sürü al ve en iyi ÅŸatonun bizim ÅŸatomuz ve en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduÄŸunu öğreninceye kadar dünyayı dolaÅŸ” der ve oÄŸlunu kutsar.

Santiago’nun sırtında bir heybesi ve içinde de yatarken yastık olarak başının altına koyduÄŸu bir kitabı ve yamçası vardı. Önce, babasının vermiÅŸ olduÄŸu parayla bir koyun sürüsü alır ve yaÅŸamının büyük düşünü gerçekleÅŸtirmeye baÅŸlar; artık geziyordur. Bazen “Papaz okuluna Tanrı’yı aramak için nasıl gidebilirdim?” diye düşünüp bunun kendisini sıktığını düşleyip tekrar kendi yazıgısı doÄŸrultusunda bir baÅŸka yolculuÄŸa çıkıyordu. Ancak dünya çok büyüktü, sonu gelmiyordu. Kısa bir süre de olsa koyunlarının kendisine yol göstermesine izin verse de sonunda bir yığın ilginç ÅŸeyler keÅŸfederek tekrar onların peÅŸinde sürüklenmekteydi. Her gün yeni bir yere gittikleri otlaklar deÄŸiÅŸtiÄŸi halde bazen mevsimlerin bile birbirine benzemediÄŸini dahi anlamıyorlardı. Koyunların yiyecek ve sudan baÅŸka bir kaygıları yoktu. DaÄŸ, taÅŸ, köy kasaba geçip akÅŸam hava karardığında koyunları kurtlara karşı emniyete alacak müsait bir yer bulduklarında yatıyor ve sabah hava aydınlanıncada tekrar aynı ÅŸekilde gezmeye baÅŸlıyordu.

Ancak akÅŸam yattığında uykusunda gördüğü rüyaların da etkisinde kalarak; gördüğü bir düşün gerçekleÅŸme olasılığının yaÅŸamını ilginçleÅŸtireceÄŸini düşünüyor ve o ÅŸekilde hareket ediyordu. Romanın ana konusunu teÅŸkil eden Mısır Piramitleri’ne gitmesi ve orada hazine bulacağı ona rüyasında söylenmiÅŸti. Romanın kahramanı, rüyasını gerçekleÅŸtirmek için önce bir falcı kadına rüyasını anlatır. Falcı kadın, kendisine tatmin edici bir cevap veremez, ancak bulacağı hazinenin onda birini kendisine vermesini ister. Bunun üzerine bir daha düşlere inanmamaya karar vererek oradan ayrılır ve yine koyunlarıyla dolaÅŸmaya devam eder. Ancak daha sonra geldiÄŸi kasabada karşılaÅŸtığı ve kendisini Salem kralı olarak tanıtan yaÅŸlı adamla konuÅŸur, kendi amaçlarını anlatır. YaÅŸlı adam, hayatın gizemleri hakkındaki bilgiye karşılık Santiago’dan sürüsünün onda birini vermesini ister. Sarayına davet eder ve çobanı bir teste tabi tutar. Bir yemek kaşığının içine sıvı yaÄŸ koyarak kaşığı aÄŸzında tutarak sarayını gezmesini ister. Bu testin amacı, “mutluluÄŸun gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan” der. Çoban, mesajı almıştır. YaÅŸlı adam, Santiago’ya biri beyaz diÄŸeri siyah olmak üzere iki adet gizemli taÅŸ verir ve siyah olanı “evet”, beyaz olanı “hayır” anlamını taşıyan bu taÅŸları “zora düştüğün zamanlarda kullanırsın ancak kendi kararını kendin vermeye çalış” der.

Santiago, falcı kadından ve yaÅŸlı adamdan aldığı iÅŸaretlerden sonra Mısır’a gitmek için önce koyun sürüsünü satar ve parasını cebine koyarak yola çıkar. Afrika’nın bir liman ÅŸehri olan Tanca’da kendisinin turizm danışmanı olduÄŸunu söyleyen bir Arap çocuÄŸu ile tanışır, Mısıra gidebilmek için sahranın geçilmesinin gerektiÄŸi bunun içinde deve almak üzere Arap çocuk ile beraber pazara giderler. Fakat Arap paralarla birlikte kaçarak Santiago’yu bu ÅŸehirde parasız pulsuz bırakır. Bunun üzerine Santiago para kazanmak için bir billuriyeci dükkanında çalışmaya baÅŸlar. Billuriyeci ile iliÅŸkilerini geliÅŸtirdikçe ikisinin de hayallerinin benzer olduÄŸunu farkeder. Ancak billuriyecinin yıllardır kutsal yolculuÄŸa (hacca) gidiÅŸini gerçekleÅŸtiremediÄŸini öğrenir ve hayallerine ulaÅŸmak için daha deÄŸiÅŸik yöntemlerle para kazanmalarının gerektiÄŸini anlatır. 6 ay kadar burada çalıştıktan sonra Santiago yeterli parayı kazanarak tekrar yola koyulur. Yolda bir İngiliz’le karşılaşır. İngiliz de aslında simyacıyı aramak için çölü geçmek istemektedir. Birlikte bir deve kervanıyla çölü geçmek üzere yola çıkarlar.

Santiago, çölden de daha birçok ÅŸey öğrenebileceÄŸini düşünerek dikkatli gözlemler yapmaktadır. Fakat İngiliz arkadaşı ise elindeki kitapları okumakla meÅŸguldür. Yolda karşılaÅŸtıkları güçlüklerde kendi kiÅŸisel menkıbelerini aramak üzere yola çıktıklarını söylüyorlardı. Kendi kiÅŸisel menkıbesini yaÅŸayan kimse, “her ÅŸey bir ve tek ÅŸeydir” sonucuna varır ve neye ihtiyacı varsa onu elde edebileceÄŸini bilirdi. Simyacı, evrendeki sonsuz yolculuÄŸunda en büyük sorunun her ÅŸeyin bir ve tek olduÄŸunu anlamak ve bu biricik ÅŸeyin kendi gerçek görevini yerine getirmesiyle her ÅŸeyin mümkün olacağını bilirdi.

Santiago, yüreÄŸinin söylediklerini dikkatle dinleyerek çölde ilerlemesine devam etti.KarşılaÅŸtıkları güçlükler karşısında hep kendi kiÅŸisel menkıbesine güvendi ve sonunda kumullar tepesine ulaÅŸtı. Piramitler, bütün görkemiyle karşısında yükseliyordu. Dizüstü düşüp aÄŸladı ve kiÅŸisel menkıbesine ulaşırken rastladığı insanlar için Tanrı’ya şükretti. Hazineye ulaÅŸmak için kumulu bütün gece boyunca kazdı. Sabah gün doÄŸarken doÄŸruldu ve piramitlere baktı. “Gerçekte kendi kiÅŸisel menkıbesini yaÅŸayan kimseye karşı hayat cömerttir” diye düşündü. Piramitlerin de ona gülümsediÄŸini hissederek yüreÄŸi neÅŸeyle dolu olarak o da piramitlere gülümsedi. Sonunda hazinesini bulmuÅŸtu.

Sonuç olarak; Romanın kahramanı Santiago babasının verdiÄŸi parayla aldığı koyun sürüsü ile birlikte geceyi geçirdiÄŸi eski, yıkık bir kilise bahçesindeki incir aÄŸacı altındadır. Sabah uyandığında gerçekten bulunduÄŸu yeri kazmış ve içi mücevher dolu bir sandık bularak rüyasında gördüğü ve Mısır’a piramitlere kadar gidip bulmayı arzuladığı hazineye kavuÅŸmuÅŸtur.

Simyacı’yı okumak, herkes daha uykudayken güneÅŸin doÄŸuÅŸunu izlemek için ÅŸafak vakti uyanmaya benziyor.

Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu (Allen Carr )

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

Klasik irade yöntemlerini deneyip sonuç alamayan yazarın yönteminin temelinde neden sigarayı bırakmak istediğimizi tamamen unutarak, sigara sorununu ele alıp şu soruları sormak yatıyor:

1. Sigara içmek bana ne kazandırıyor?

2. Gerçekten zevk alıyor muyum?

3. Bu şeyleri yaşam boyunca ağzıma sokup kendimi zehirlemek ve bunun için bir servet harcamak zorunda mıyım?

Bu soruların cevaplarını içtenlikle verdikten sonra tiryakinin yapması gereken iki şey ise: Bir daha hiç sigara içmemeye karar vermek ve bu yüzden bunalıma gireceğine sevinmek.

Yazara göre tiryakilerin sigara içmeye devam etmelerinin gerçek nedeni nikotin bağımlılığı ve beynimize işlenmiş asılsız inançlardır.

Kimyasal bağımlılıkla baş etmek kolaydır. Nikotin çok kısa süre içerisinde bağımlılık kazanılması açısından dünyanın en güçlü uyuşturucusu olarak bilinse de bağımlılık derecesi o denli güçlü değildir. Etkisini çok çabuk yarattığından yalnızca üç hafta gibi kısa bir süre içinde vücut nikotini atar ve nikotinin eksikliğini beden çok az duyar.

Zor ve önemli olan yıllardır inandırıldığımız aldatmacaların izlerini silmektir. Tiryaki sigarayı zevk aldığı ya da istediği için içmez, saygınlığını yitirmemek için hem kendisini hem de başkalarını sigaradan zevk aldığına inandırmaya çalışır. Sigaraya bağımlı olduğunu, ancak onun sayesinde rahatladığını, sigaranın kendisine cesaret ve güven verdiğini ve onsuz bir yaşamın zevksiz olacağını sandığından dolayı sigara içer. Bir takım güzel duygu ve davranışlardan yoksun kalan sigara içmeyen değil; zavallı tiryakidir. Bütün yaşamı boyunca sağlık, enerji, varlık, iç huzur, öz güven, öz saygı, cesaret, mutluluk, sakinlik, özgürlük ve para gibi maddi ve manevi unsurları tüketir. Stres, can sıkıntısı, konsantrasyon ve rahatlama bahaneleri tiryaki için kendisine sunulmuş sinsi birer tuzaktan ibarettir. İşte beynimize işlenmiş boş inançlardan, sigaranın bir tür destek veya ödül olduğu ve sigarasız yaşamın aynı zevki veremeyeceği inancından kurtulduğumuzda, bırakma yolunda en zor kısmı halletmiş oluyoruz. Yazar bu amaçla bırakma sürecinde bunalıma girmek yerine insanı rahatlatacak düşüncelerin oluşması ve bu süreci nasıl atlatacağına dair tavsiyelerde bulunuyor, sigarada bulduğumuzu sandığımız değerlerin esasında sigara içmeyenlerde var olduğunu ve bırakmanın zannettiğimizden kolay ve hem de eğlenceli olduğunu açıklamaları ve örnekleriyle göstererek okuyucuyu ikna etme yoluna gidiyor.

Sınıf Arkadaşım Atatürk (Ali Fuat Cebesoy )

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

Ali Fuat CEBESOY, kitabın baÅŸlarında ATATÜRK ile ilk olarak nerede ve nasıl tanıştığını anlatmaktadır. Eski adı “Mekteb-i Harbiye-i Åžahane” olan Harp Okulu’nda bir Cuma günü tanışmışlardır. Ali Fuat CEBESOY, babasının tüm ısrarlarına raÄŸmen asker olmak istemiÅŸtir. Babası ise, aile fertlerinin çoÄŸunun asker olmasından dolayı, onun sivil bir meslekte baÅŸarı göstermesini istemiÅŸtir. Ne var ki, Ali Fuat CEBESOY içindeki askerlik sevgisini yenemez ve sınavlara girerek “Mekteb-i Harbiye-i Åžahane”ye kabul edilir. Okulda, Dahiliye Müdürü Albay İbrahim BEY ve Nöbetçi Subay tarafından, birinci sınıfın Birinci Kısım ÇavuÅŸu Mustafa Kemal’e teslim edilir. Böylece, Türk Tarihi’ ne ÅŸan ve ÅŸeref veren Mustafa Kemal ile tanışırlar. Ali Fuat CEBESOY kitabında Mustafa Kemal’in öğrencilik yıllarından bahsetmiÅŸtir. Mustafa Kemal’in öğrenim döneminde etkilendiÄŸi en önemli olaydan da bahsetmiÅŸtir. Mustafa Kemal Manastır Askeri İdadisi’nin ikinci sınıfında iken Türk-Yunan Savaşı vuku bulmuÅŸ ve Türk Ordusu Yunan Ordusunu maÄŸlup etmiÅŸtir. Buna herkes gibi Mustafa Kemal’de sevinmiÅŸ ve o da tüm Türk Milleti gibi “PadiÅŸahım çok yaÅŸa!” haykırışlarına tüm samimiyeti ile katılmıştır. Fakat dönemin Yunan Hükümeti Rusya’ya müracaat edince Çar ikinci Nikola, padiÅŸaha telgraf çekmiÅŸ ve kan dökülmeden karşılıklı müzakerelerle sorunun halledilebileceÄŸini söyleyerek Sultan Ethem PaÅŸa’ya geri adım attırmıştır. Manastır’da hala “PadiÅŸahım çok yaÅŸa!” naraları atılmakta, Mustafa Kemal ise ilk defa bu dileÄŸe katılmadığını belirtmektedir.

Harp Okulu yıllarında kendisi ile aynı fikri paylaÅŸan okul arkadaÅŸlarıyla kendi aralarında sohbetler etmiÅŸler, bağımsızlık ve özgürlüğün temellerini de yavaÅŸ yavaÅŸ atmaya baÅŸlamışlardır. Mustafa Kemal büyük çalışma ve büyük azim örneÄŸi göstererek Harp Okulu’nu 459 öğrenci içinde sekizinci olarak bitirmiÅŸ ve bu derecesi ile Erkan-ı Harbiye, bugünkü adıyla Harp Akademisi‘ne girmiÅŸtir. Buradan da yüksek dereceyle mezun olup Kurmay Yüzbaşı olarak göreve baÅŸlamıştır. Harp Okulu’ndan mezun olan arkadaÅŸları ile konuÅŸmalar yapmış, üç yıl sonra mezun olacağı Harp Akademisi’nden sonra milli mücadelenin tabanını oluÅŸturmak istemiÅŸtir. Harp Akademisi yıllarında Mustafa Kemal harp sanatını, hocası Yarbay Nuri Bey’in desteÄŸi ile en iyi ÅŸekilde öğrenmiÅŸtir. Mustafa Kemal, Kurmay Yüzbaşı olarak okuldan mezun olmuÅŸtur. Ancak yaptığı çalışmalar Kabasakal Mehmet PaÅŸa tarafından öğrenilmiÅŸ ve Mustafa Kemal tutuklanmıştır. Fakat Mustafa Kemal’in, içlerinde Ali Fuat CEBESOY’un da bulunduÄŸu tutuklulukları kısa sürmüştür. Onlar Üçüncü Ordu’ya tayinlerini beklerken sarayın müdahalesi ile Åžam’daki BeÅŸinci Ordu’ya staj görmek için 5 Åžubat 1905’te atanmışlardır. İlk zamanlar Mustafa Kemal burada aradığı ortamı bulamayarak milli mücadeleyi az sayıdaki arkadaÅŸlarıyla konuÅŸmaktadır. Ama zamanla amacına ulaÅŸarak, ”Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” adını verdiÄŸi gizli örgütü Åžam’da kurdu. Bu arada izin alarak Üçüncü Ordu’ya Makedonya’ ya gitmiÅŸ ve milli mücadelenin en iyi burada filizleneceÄŸine inandığından burada yakın arkadaÅŸlarıyla “ Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurmuÅŸtur.

Ali Fuat CEBESOY, kitabında Mustafa Kemal’in milliyetçi yönünden de bahsetmiÅŸ ve bununla ilgili bir anısını da anlatmıştır. Mustafa Kemal topçu stajını Åžam’da yaparken, Ali Fuat CEBESOY ise stajını Selanik’te yapmaktadır. Ali Fuat CEBESOY, “ İttihat ve Terakki Cemiyeti” ni ilk olarak burada tanımış ve bu cemiyete katılmıştır. Bu cemiyetin ise bir lideri yoktur. Ali Fuat CEBESOY, cemiyetin lidersiz olarak fazla bir aÅŸama kaydedemeyeceÄŸini düşünmektedir. Aklından geçen en iyi lider Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal ise Åžam’da BeÅŸinci Ordu Kurmay Dairesi’nde KolaÄŸası (Ön Yüzbaşı; Yüzbaşılık ile Binbaşılık arasındaki rütbe) olarak görev yapmaktadır. Fakat tek hedefi Makedonya’ya, Selanik’e gitmektir. Çünkü en iyi mücadelenin orada verilebileceÄŸini bilmektedir. Bu hedef çerçevesinde Hakkı PaÅŸa’ya Selanik’e atanması konusunda ricalarda bulunur. Hakkı PaÅŸa da bu atamayı uygun görür. Mustafa Kemal, 16 Eylül 1907’de Üçüncü Ordu’ya atanır. Ancak daha Selanik’e varmadan Müşirlik Dairesi onu Manastır’a atamıştır. Ne var ki, bu bir formalitedir. Çünkü Ordu merkezi dahilindedir. Mustafa Kemal Selanik’e geldiÄŸinde, bir kolayını bulup onu Kurmay Kurulu’nda görevlendirmiÅŸlerdir. Mustafa Kemal Selanik’te çalışmalarına baÅŸlar, bu arada İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Vatan ve Hürriyet Cemiyeti birleÅŸir.

Mustafa Kemal’in hedefi sadece PadiÅŸaha MeÅŸrutiyet’i kabul ettirmek deÄŸildir. Bu MeÅŸrutiyet’i kendi başına bir Türk Devleti üzerinde kurmaktır. Büyük çabalar ve çalışmalardan sonra 23 Temmuz 1908’ de önce Manastır, daha sonra Selanik’te MeÅŸrutiyet ilan edilir. Selanik “YaÅŸasın Hürriyet !” naralarıyla sallanırken Mustafa Kemal’in aklında ise hürriyetin ilan edilmesinden çok “Ya ÅŸimdi ne olacak ?” sorusu dolaÅŸmaktadır. Zira devrimin önderi ve uygulayabileceÄŸi bir programı yoktur. MeÅŸrutiyetin ilanından sonra yapılacak ilk davranış, orduyu politikadan kurtarmak olacaktır. Zira devrimi baÅŸarmak için orduya dayanan İttihatçı önderler iktidarlarını sürdürebilmek için ordunun politik çalışmalarında gereksinim duymaktaydılar. Bu süreç içinde Mustafa Kemal’i uzaklaÅŸtırma çabalarına kalkışmışlar ve Trablusgarp’a oradaki isyanı bastırmak üzere göndermiÅŸlerdir. Asıl amaçları, bu isyanda Mustafa Kemal’in tuzaÄŸa düşürülmek ve silahlı çatışmada öldürülmesini saÄŸlamaktır. Fakat Mustafa Kemal bu tuzaÄŸa düşmeyerek isyanı süratle bastırmış ve Selanik’e dönmüştür. 14 Nisan 1909’da İtalyan gazeteleri İstanbul’da bir ayaklanma olduÄŸunu, meclisin kapandığını yazmışlardır. O zaman kullanılan Rumi takvime göre bu tarih 31 Mart 1325’tir. Eski düzenin geri gelmesini isteyen gericilerin çıkardığı bu isyan, tarih sayfalarına 31 Mart Olayı olarak geçmiÅŸtir. 15-16 Nisan gecesi, Mustafa Kemal önderliÄŸinde Hareket Ordusu ve bu orduya katılan Mahmut Åževket PaÅŸa ve KolaÄŸası Kazım Karabekir’in birlikleri, 19 Nisan’da İstanbul halkına bir bildiri yayınlamışlardır. 24 Nisan’da Hareket Ordusu, Sirkeci, Aksaray, BeyoÄŸlu ve Edirnekapı yönlerinden İstanbul’a girmiÅŸti. 27 Nisan’da ise Milli Meclis halinde toplanıp, Sultan Hamit’i indirerek yerine ReÅŸat Efendi’yi Sultan BeÅŸinci Mehmet adıyla tahta çıkarmışlardır. Bu süreçten sonra ise istiklal mücadelesine gidilmektedir. Ali Fuat CEBESOY mektubunu şöyle sona erdirmektedir: “Mustafa Kemal’le beraber geçirdiÄŸimiz okul ve genç subaylık anıları burada sona ermektedir. Başımızdan politik fırtınalar ve aramızdan kara kedilerin geçtiÄŸi oldu, ama dostluÄŸumuz hiçbir zaman bozulmadı. Ölünceye kadar iki yakın arkadaÅŸ olarak kaldık. Ben bu arkadaÅŸlıktan daima övünç ve kıvanç duydum. Sevgili sınıf arkadaşım, deÄŸerli kardeÅŸim ATATÜRK, nur içinde yat…”

Siyasetin Doruklarında (Mıchel Beschloss, Strob Tatbott)

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

Bu kitap, 20 nci yy’ ın sonuna damgasını vuran en önemli olayın, SoÄŸuk SavaÅŸ’ın sona eriÅŸinin perde arkasını anlatmaktadır. Oyunun baÅŸ aktörleri olan George Bush ve Mihail Gorbaçov arasındaki, kimi yönleriyle iÅŸbirliÄŸi kimi yönleriyle de diplomatik satranç olarak nitelenebilecek iliÅŸkinin bilinmeyen yönleri, Kremlin, Beyaz Saray, Pentagon, CIA, ve KGB’ de kapalı kapılar ardındaki toplantıları gözler önüne sermiÅŸtir. Bu gülerin SoÄŸuk Savaşı ağır ağır eritmesi… Almanya’ nın birleÅŸmesi için yapılan oyunlar, Körfez Savaşı sırasında SSCB ile yaÅŸanan neredeyse SoÄŸuk Savaşı yeniden canlandıracak kritik anlar. Her iki lider bu zorlu mücadeleyi birbirlerine karşı deÄŸil, kendi ülkelerindeki güçlere karşı verirler. MüthiÅŸ bir hızda yaÅŸanan bu geliÅŸmeler SoÄŸuk SavaÅŸ dengelerini alt üst edip yeni bir dünyayı biçimlendirmiÅŸ ve baÅŸ oyuncularını da alaÅŸağı etmiÅŸtir. Bunu nedeni de iki liderin birbirlerine aşırı güvenmeleridir.

Olayın esas kahramanları; ABD başkanı George Bush ve onun Dış işleri Bakanı Jemes Baker ile Rusya lideri Mihail Gorbaçov ve onun Dış İşleri Bakanı Edward Sevardnadze.

Gerge Bush’ un 23 Ocak 1989 günü Mihail Gorbaçov’ u telefonla arayarak Amerikan – Sovyet iliÅŸkilerinin geliÅŸmesi konusunda ayak sürümeyeceÄŸini belirtmesi ile baÅŸlayan diplomatik süreç Sovyetler BirliÄŸi’ nin dağılma sürecini de baÅŸlatmış oldu. Bu dağılma süreci de yeni bir Amerika İmparatorluÄŸu’ nun baÅŸlangıcını oluÅŸturdu. GörülmemiÅŸ bir domino etkisi yaratan bu geliÅŸmeler, sadece Sovyetler’ in deÄŸil Demir Perde efsanesinin de sonu olur.

Bu tarihi süreç George Bush’ un 20 Ocak 1989’ da BaÅŸkanlığa seçilmesiyle baÅŸlamış ve 25 Aralık 1991’ de Mihail Gorbaçov’ un artık “ dünün adamı “ olduÄŸunu görmesiyle son bulmuÅŸtur.

Olayın ve dönemin kahramanlarından Bush’ un SSCB ile olan yakın diyalogu BaÅŸkan Yardımcılığı yaptığı dönemde baÅŸlamıştır. Ronald Reagan döneminde BaÅŸkan Yardımcısı olan George Bush ılımlılığıyla tanınmaktadır. Oysaki Reagan Sovyetlere karşı sert tavırlar sergilemekteydi ve ılımlılığıyla tanınan Bush’ u Dış iÅŸlerinde ön plana çıkarmak istemez. Ancak Gerge Bush, Reagan’ ın Sovyetlere karşı sert tavır ve sözlerinden rahatsız olduÄŸunu, özel görüşmelerinde ifade etmiÅŸtir. Bush ile Gorbaçov arasındaki bu yakınlaÅŸma Bush’ un BaÅŸkan Yardımcılığı döneminde, SSCB ziyaretleri sırasında da pekiÅŸmiÅŸ oldu.

1986 Ekim ayında Reagan Gorbaçov’ la Reykjavik’ te buluÅŸtur. Bu buluÅŸmanın amacı her iki ülkenin nükleer silahlarında önemli bir indirim yapılmasıdır. Bu beklenmedik teklif daha ilk adımda anlaÅŸmazlıkla sonuçlanmıştır. Ancak 1987 yılında Washington’ da orta menzilli nükleer füzeleri yasaklayan bir anlaÅŸma imzalanır. Bu ABD – SSCB iliÅŸkilerinde önemli bir adımdır. Gorbaçov’ un estirdiÄŸi bu olumlu hava BM’ de yaptığı ÅŸu konuÅŸma ile daha da pekiÅŸmiÅŸ olur “Güç kullanımı ya da tehdidi artık bir Dış Politika aracı olmayacaktır. SSCB’ nin askeri doktrini tümüyle savunmaya yönelik bir konuma gelecektir. DoÄŸu Avrupa’ daki yarım milyon asker, tank, top ve savaÅŸ uçaklarından bir kısmı geri çekilecektir.” Gorbaçov’ un kendi ülkesinde baÅŸlattığı “glasnost ve prestroika” hareketi uluslar arası platformda da yayılmış olur. Bunların hepsi Reagan döneminde olur. Washington ile Moskova arasında iliÅŸkiler düzelmiÅŸ ve silahların kontrolü ile diÄŸer konularda bir dizi anlaÅŸma yapılmasına karşılık Sovyetler yeni silah üretmeye ve uluslar arası alanda güç göstermeye devam etmektedir. Dolayısıyla pek çok Amerikalı ülkelerinin oyuna getirildiÄŸini düşünür. Bunun sonucunda da Bush seçimleri kazandıktan sonra ABD – SSCB iliÅŸkilerinde bir duraklamaya gidilmesini emreder ve geliÅŸmeleri izlemeye koyulur. Çünkü Sovyet savaÅŸ kapasitesi deÄŸiÅŸmediÄŸi sürece Amerikalılar Gorbaçov’ dan kuÅŸkulanmalıydılar.

Gorbaçov 6 Nisan 1989’ da Londra’ da Margaret Thatcher’ la görüşür ve ABD-SSCB ilÅŸkilerindeki duraksamadan duyduÄŸu rahatsızlığı dile getirir. Thatcher ise yaptığı basın toplantısında Gorbacov’ a güvendiÄŸini ve onunla iÅŸ yapılabileceÄŸini belirtir. Böylece Thatcer ABD ve Rusya arasında arabulucu rolünü üstlenir. Thatcher’ in bu tutumu gerek ABD gerekse Avrupa ülkelerinde Gorbacov’ a olan şüpheci bakışların biraz olsun yumuÅŸamasına neden olur.

Gorbaçov iktidara gelince, Sovyet savunma harcamalarının kısıtlanmasını ve SSCB’nin batı ile rekabetten çekilmesi görüşüne uygun olarak karşılıklı silah indirimi fikrine sıcak bakmaktadır. Ancak NATO için ABD’ nin nükleer silahları, SSCB’ nin iki avantajına karşı çok önemlidir. Bunlardan biri SSCB’ nin Batı Avrupa’ ya olan coÄŸrafi yakınlık diÄŸeri ise VarÅŸova Paktı’ nın NATO’ dan daha fazla asker, tank ve topa sahip olmasıdır. Gorbaçov bu noktayı kabul ederek Sovyet güçlerinde tek taraflı bir indirime gider. Sovyet ordularının Batı Avrupa’ da bulunmasının nedeni VarÅŸova Paktı ülkelerini baskı altında tutmak dır. EÄŸer Rus ordusu bu ülkelerden çekilirse bu baskı sona erecek ve bu ülkeler belki de kendi kaderlerini tayin ederek Avrupa’yla bütünleÅŸeceklerdi. Tabi ki bunda aslan payını ABD ve Avrupa alacaktır.

SoÄŸuk savaşın SSCB’ nin DoÄŸu Avrupa’ yı iÅŸgaliyle baÅŸladığı düşünülürse Sovyet askeri varlığının bölgeden çekilmesi SoÄŸuk Savaşın da bitiÅŸinin göstergesi olacaktır.

Dışarıda bu geliÅŸmeler yaÅŸanırken Rusya kendi iç çekiÅŸmeleriyle de boÄŸuÅŸmaktadır. Gorbaçov’ un reformları içeride pek umduÄŸu gibi gitmez. Ülkede kıtlık baÅŸlamıştır. 1986 yılında SSCB’ nin dağılma süreci baÅŸladı. Letonya, Litvanya, Estonya Sovyet ilhakını kınayarak bağımsızlık yönünde harekete geçerler. DoÄŸu Alman Hükümeti, yurttaÅŸlarının ülkeden izin almadan çıkabileceklerini açıklamış o gece yüz binlerce kiÅŸi Berlin’ i ikiye ayıran duvarın üzerinden atlayarak öteki tarafa geçmiÅŸti. Bu SSCB’ nin DoÄŸu Almanya’ da Komünistlerin düşmesine izin vermesi anlamına gelir.

İki lider arasında gerçekleÅŸen Malta Görüşmelerinde öncelikle Rus ekonomisi üzerinde durulur. Prestroika’ nın baÅŸarıya ulaÅŸması için ABD’ nin yapacağı yardım paketleri ve önerileri dile getirilmiÅŸtir. Bunlardan belki de en önemlisi serbest piyasa araçlarının Rus Ekonomisine entegre olması için ABD’ nin teknik yardım vermesidir. Malta’dan çıkan sonuç soÄŸuk savaÅŸ döneminin artık bittiÄŸi ve ABD – SSCB arasında önemli bir iÅŸbirliÄŸi döneminin baÅŸlamasıdır.

Bu sırada Rusya’da yaÅŸanan ekonomik kriz Gorbaçov’ un aleyhine iÅŸler. Bu durumdan yararlanan Boris Yeltsin Rus Hükümeti liderliÄŸi için kampanyasını hızlandırmıştır. Yeltsin Rus egemenliÄŸini savunacağına söz verir. Özellikle açıklanan ekonomik paketin ardından gelen zam dalgası ve ülkede kıtlığın baÅŸ göstermesi Gorbaçov’ un politikalarına olan kırgınlığı artırır. Tüm bunların sonucunda Gorbaçov’ a karşı bir darbe giriÅŸimi olur. Yeltsin bu darbeye karşı bir tutum izler ve darbecilere karşı koyar. Bu cesur davranış sayesinde kahraman ilan edilir. Daha sonra ABD lideri Gerge Bush’ da darbecileri kınayan bir açıklama yapar ve Gorbaçov’ un görevine geri dönmesi gerektiÄŸini açıklar. Ve darbe baÅŸarısızlıkla son bulur. Gorbaçov görevine baÅŸladıktan bir süre sonra Komünist Parti faaliyetlerini durdurma kararı alır. Artık Yeltsin dönemi baÅŸlamaktadır.

Darbeyle beraber Gorbaçov’ un ve merkezi hükümetin zayıflığının ortaya cıkması Ukrayna, Beyaz Rusya, Moldava, Azerbeycan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tataristan Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilanını da beraberinde getirir.

Artık tek adam Yeltsin’ di Sovyet Ordusu’ da Yeltsin’ i desteklemektedir ve 25 Aralık 1991’ de Gorbaçov istifa eder. SSCB’ nin varlığı artık sona ermiÅŸtir. Rus lideri Gorbaçov gibi ABD lideri George Bush’ da kendi halkı tarafından reddedilip seçimleri kaybeder. SoÄŸuk Savaşı sona erdiren bu iki baÅŸkan artık yoktur.

Siyaset, Bilim Ve Tarih Bilinci (Doğan Özlem )

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ÖZETİ :

En yaygın tanımlarından birine göre felsefe; varlık, doÄŸa, insan, toplum, ahlak, vd. üzerine genel ve soyut kavramlarla sürdürülen teorik bir sorgulama ve evrensel bir açıklama çabasıdır. Bu tanımın özellikle Platon ve Aristotales’le birlikte batı felsefe tarihinde en yaygın felsefe haline gelmiÅŸ olduÄŸu ve batı felsefesine ortaya konulmuÅŸ büyük felsefe sistemlerinin bu tanıma uygun ve “evrenselci” denilebilecek bir felsefe tipini ürünü olduklarıda açıktır. Ne var ki, daha foretes öncesi dönemden beri, etkileri cılız kalmakla birlikte, felsefeyi böyle anlamayan şüpheci (septik), sofist. adcı (nominalist) filojoflar, evrenselciliÄŸi ve hatta mantıksal / rasyonel bir iÅŸlem olarak teorizasyonu reddeden tekbenci (solipsist) , romantik, irrasyonalist, vitalist / atılımcı (Bergson) , yorumlamacı (hermeneutik) felsefe anlayışları da hep olmuÅŸtur. özellikle 19.yüzyılın baÅŸlarından bu yana, evrenselci felsefe tipine yoÄŸun bir tepkinin ürünü olarak ‘tekilci / tarihselci / yorumlamacı‘ denebilecek bir felsefe tipinin, evrenselciliÄŸi ve teorizasyonu reddeden felsefelerin bazı yönlerini bir araya getiren bir tip olarak geliÅŸtiÄŸi görülür. Kedi içindeki çeÅŸitlenmeleriyle böyle bir evrenselciliÄŸe karşı bilgide ve eylemde tepkilerin doÄŸmaması imkansızdı. Bu tepkiler evrenselciliÄŸin damgasını bastığı aynı 300 yıl içerisinde giderek artmış ve deÄŸiÅŸik öğretiler içerisinde ifadesini bulmuÅŸtur. Bu tepkilerin ortak yönleri, evrenselciliÄŸe karşı tekilci ve tarihselci kalkış noktalarından hareket etmeleri olmuÅŸtur. EvrenselciliÄŸin son 300 yıldaki ezici yaygınlığı dolayısıyla su yüzüne fazla çıkmamış olsa da, bu dönem iki felsefe, iki bilim, iki siyaset anlayışının çatıştıkları bir dönem olmuÅŸtur. KonuÅŸmamı 6 alt baÅŸlık altında yapmayı planladım:

1. Sivil itaatsizliğin Özellikleri ve Tanımı,

2. Hukuk Devleti Konsepti İçinde Sivil İtaatsizlik,

3. Doğal Hukuk Geleneği İçinde Hukuk Devleti,

4. Liberalizm ve Liberal Demokrat Hukuk Devleti

5. Bir Felsefe Problemi Olarak Hukuk-Etik-Siyaset İlişkisi,

6. Sonuç

1. SİVİL İTAATSİZLİĞİN ÖNEMİ VE TANIMI :

İlk altı baÅŸlık altında ‘sivil itaatsizlik‘ kavramının ne ifade ettiÄŸini belirlemek istiyorum. Dün bu kavramın içeriÄŸi üzerine pek çok ÅŸey söylendi. Bu etapta dün söylenenlerin bir bakıma özeti sayılabilecek bir derleme ve buna dayalı bir tanım yapmaya çalışacağım. İkinci alt baÅŸlık altında, sivil itaatsizlik fenomeninin ‘hukuk devleti‘ ile bağıntısını kurmayı deneyeceÄŸim. Üçüncü olarak hukuk devletini ‘doÄŸal hukuk‘ kavramı kapsamında ele alacağım. Bunu takiben doÄŸal hukuku liberal aydınlanma felsefesiyle koÅŸutluk içinde bir yere oturtmaya gayret edeceÄŸim. BeÅŸinci sırayı hukuk- etik siyaset iliÅŸkisinin bir felsefe problemi olarak ne ifade ettiÄŸine ayırıyorum.

2. HUKUK DEVLETİ KONSEPTİ İÇİNDE SİVİL İTAATSİZLİK :

Daha tanımında ve özelliklerinin irdelenmesinde ve eleÅŸtirisinde, sivil itaatsizliÄŸin “hukuk devleti” ile iliÅŸkisi açıkça ortaya çıktı. Sivil itaatsizliÄŸi bir üst basamakta irdelemek için, onun “hukuk devleti” kavramı ile baÄŸlantısının irdelenmesi gerekiyor.

“Hukuk Devleti” için pek çok tanım yapılmış, onun bir çok niteliÄŸi, öğesi sıralanmıştır. Ancak özellikle günümüzde “hukuk devleti” denince ilk akla gelen özellikler şöyle sıralanabilir :

a) Seçme ve seçilme özgürlüğü,

b) İfade ve örgütleme özgürlüğü

c) Yasalar önünde eşitlik

d) Mahkemelerin bağımsızlığı

e) Yasama, yürütme ve yargılama erklerinin ayrıldığı (kuvvetler ayrılığı)

f) Kişinin bedensel ve psikolojik bütünlüğünün dokunulmazlığı(işkence ve eziyet yasağı), gelir farklılıklarına rağmen, insanların kendilerini geliştirme koşullarının varlığı) farklılıklarının kabul edilmesi (azınlık hakları, çoğulculuk),

g) Çoğunluk kuralı

3. DOĞAL HUKUK GELENEĞİ :

Her hukuk devleti, tarih boyunca, mevcut yasal düzeni yani pozitif hukuku gerekçelendirmek, onu bir üst otorite veya dogmaya ya da bir felsefi ilkeler demetine dayandırmak istemiÅŸtir. Batı düşüncesinde “doÄŸal hukuk” kavramının ortaya çıkması da böyle bir ihtiyacın ürünüdür. Böyle görüldüğünde, doÄŸal hukuk, pozitif hukuk düzenine (legalite) meÅŸruluÄŸunu (legitimite) veren, vermesi gereken, vermesi istenen ilkeler topluluÄŸu olarak tanımlanabilir.

4. LİBERALİZM VE LİBERAL DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ :

Demokratik hukuk devletinin hukuk devletinin türlerinden biri olabilir; demokratik olmayan bir hukuk devletinin de konsept ve fenomen olarak varlığına iÅŸaret etmek isterim. Bunun gibi, demokratik hukuk devletini de, kendi içinde çeÅŸitlendirmek gerekir. Bu çeÅŸitler içerisinde özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren birbirleriyle çekiÅŸme ve rekabete girmiÅŸ olan iki konseptten, “liberal hukuk devleti” konseptlerinden söz etmek gerekir. BilindiÄŸi üzere, liberal hukuk devleti ile sosyal hukuk devleti konseptlerini birbirinden ayıran en temel yön, her ikisinin de özgürlük ve eÅŸitlik ilkelerinden hareket etmelerine karşılık, birincisinin önceliÄŸi özgürlüğe, ikincisinin ise eÅŸitliÄŸe verilmiÅŸ olmalarıdır. bizim Batı’ da yaygın ve egemen olarak tanıdığımız demokratik hukuk devleti konseptinin ve fenomeninin “liberal demokratik hukuk devleti” olduÄŸu açıktır.

5. BİR FELSEFE PROBLEMİ OLARAK HUKUK-ETİK SİYASET İLİŞKİSİ VE SİVİL İTAATSİZLİK :

Hukukçular ve hele hukuk felsefecileri, hukuku, mümkün olan en yüksek soyutluk derecesinde ve en kapsayıcı kavramlar ve ilkeler üreterek temellendirmek isterler.Çünkü bilindiÄŸi üzere, bir hukukun en yüksek normatif geçerliliÄŸe sahip olabilmesi, ancak böyle bir soyutluk ve genellikle saÄŸlanabilir.normatif geçerlilik, bilindiÄŸi gibi etiÄŸin de temel amacıdır. Ve örneÄŸin Kant’ ın belirttiÄŸi gibi, hukuk, en nihayet etik postülalara dayanır. Yine Kant’ a göre, hukuku etiÄŸin de üstünde bir genellik ve kapsayıcılıkla temellendirme çalışmalarının hepsi, açık ya da örtük bir halde yinede etik postülalardan yola çıkar.

6. SİVİL İTAATSİZLİĞİN ÖNEMİ VE DEĞERİ :

Buraya kadar, suya atılan taşın meydana getirdiÄŸi halkalar örneÄŸi, konuları en içteki halkadan en dıştakine doÄŸru giderek irdelemeye ve deÄŸerlendirmeye çalıştım.”Sivil itaatsizlik”i çevreleyen halka “ liberal demokratik hukuk devleti” ydi. Onu çevreleyen halka “ demokratik hukuk devleti” oldu. sonraki halkayı “hukuk devleti” oluÅŸturdu. Hukuk devletini ”doÄŸal hukuk” halkası izledi. Modern dönemde doÄŸal hukukta meÅŸrutiyetin kaynağının ortak insan aklında bulunduÄŸunu belirtmeye çalıştım ve doÄŸal hukuk anlayışının liberalizmle iliÅŸkisi üzerinde durarak bir üst halkaya geçtim. son olarak bir tarihsel ve toplumsal fenomen olarak hukuka bir felsefe sorunu olarak, en üst halkada bakmayı denedim.


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -