‘İlahiyat - Din Kültürü’ Kategorisi için ArÅŸiv

Hinduizm

Salı, 06 Kasım 2007

Hinduizm

Hindistan ‘ın en belirgin dinlerinden biri de Hinduizmdir. Hint dinlerindeki geliÅŸmeler sonucu hinduizm adını alan din, Brahmanların hakimiyet saÄŸladıkları dönemde ise Brahmanizm terimi ile ifade edilmiÅŸtir. Günümüzde Hinduizm ve Brahmanizm terimlerinin bir biri yerine kullanıldığı bilinmektedir. Yaygın bir anlayışa göre Hinduizm ve Brahmanizm terimleriyle, en eski Vedalar döneminden günümüze ulaÅŸmış bulunan Hintlerin inanç, düşünüş, his ve hayat tarzları kastedilmektedir. Hint yarımadasındaki halkın çoÄŸunun dini inanç ve geleneklerini ifade ettiÄŸi için Hinduizm terimini kullanmaktadır.Hindular ise dinlerini "Sanatana Dharma" yani ezeli ve ebedi din veya baki din diye adlandırırlar. Bu dine mensup kiÅŸilere de "sanatani" yani baki denir.

Tarihi kayıtlardan elde edilen bilgilere göre takriben M.Ö. 1500 yılları civarında DoÄŸu Avrupa ‘dan gelen Ariler, Hindistan ‘ı ele geçirirler. İki farklı halkın bir biriyle karışması sonucu dini inanç ve geleneklerde bir birine karışmıştır. Kökü yüzyıllar öncesine kadar uzanan bu karışım sonucu Hinduizm ortaya çıkmıştır. Bu iki ırkın karışımından meydana gelen bu geliÅŸme beÅŸ devreye ayrılır.

-Vedalar dönemi

-Upanişalar dönemi

-Klasik dönem

-OrtaÄŸ ‘daki İlahiyat, felsefe geliÅŸme dönemi

-Modern dönem

Hinduizm; yaklaşık dünya nüfusunun %12 ‘ sini oluÅŸturur. Hinduizmin tespit edilebilmiÅŸ belli bir kurucusu bilinmediÄŸi gibi kendine özgü bir inanç sistemi ve kitabı da yoktur. Hinduizmin temelinde Brahma (Mutlak Varlık) inancı yatmaktadır. Bu husustaki geniÅŸ bilgiyi Hinduizmin Kutsal Metinleri olan Veda ‘larla Brahmana ‘larda bulmak mümkündür.

Hinduizm Ari ırkın üstünlüğü,kast sistemi,sınırsız bir vatan sevgisi ve bağlılık duygusu kavramları üzerine kurulmuş toplumsal ve siyasi olguların bir özel görüntüsüdür. Hinduizmin bir ilk lideri temel tebliği bildiren bir ilk kurucusu olmadığı için bir anlamda kurucularının kalabalık olduğunu söyleyebiliriz.

İnanç Sistemi

Hinduizm ‘de Tanrı sayısı akıl almaz derecede çoktur. Tanrı Brahma ‘nın dünyayı meydana getirdiÄŸine inanılır. Tanrı Åživa ve ViÅŸnu Brahma ‘dan sonra gelir. Hinduizmde saygı gösterilen bazı varlıklar Kaylasa,Himalaya DaÄŸları,Ganj Yamuna Nehri ( Hindu geleneklerine göre kutsal Ganj Nehri ‘nin bir kolu olan Yamuna ‘yı arındırmak için Hindu rahipleri gümüş maÅŸrapalar içinde 850 litre süt dökmüşlerdir) vardır. Vedalar Dönemi ‘nde önemli sayılan pek çok Tanrı bugün unutulmuÅŸ gibidir; onlara nadiren dua edilir. Bazı Hindu tanrıları ile yaptıkları iÅŸler ise şöyledir ;

-Güneş tanrısı Surya

-Ay tanrısı Soma

-Rüzgar tanrısı Vayu

-Su tanrısı Varun

-Yağmur tanrısı İndra

-Ateş tanrısı Agni

-Ölüler aleminin tanrısı Yama

Hinduizm ‘in Tanrı anlayışı çeÅŸitli mezhep ve ekollere göre deÄŸiÅŸik ÅŸekilde algılanmıştır. Bir kısım Hindu ‘lar monoteisttirler. Bir Hindu doÄŸumundan ölümüne kadar bütün hayatı boyunca belirli merasimleri yerine getirmekle mükelleftirler. Nitekim adaklarının yerini bulması için ziyaret, kalbin aydınlanması için, meditasyon ÅŸarttır. Vedalar Dönemi ‘nde ölenlerin cesetleri kısmen gömülür, kısmen yakılırken, günümüzde ise Muktilerin(Hindu inancına göre reenkarnasyon döngüsünden kurtulmuÅŸ ermiÅŸ kiÅŸi) dışında bütün cesetler yakılmaktadır. Dullarında yakıldığı Hindistan ‘da bu uygulama genel bir kaide halini almıştır. Bununla beraber günümüzde ara sıra da olsa dulların yakıldığına ÅŸahit olunmaktadır. İnançlarına göre bu dini merasimden sonra kadın gökyüzünde kocasıyla birleÅŸmektedir.

Kutsal Metinler

Hinduizm mukaddes kitaplarının tamamını içine alan metinler Veda ‘lardır. Sanskritçe yazılmış olan Veda ‘lar 4 bölümden oluÅŸur.

1 - Rigveda: Tanrıları tazim için yazılmış on kitaptan ibarettir. 1028 ilahiyi ihtiva eder. Veda ‘ların en eskisi ve en önemlisidir. Dünya dinleri içinde en eski belge özelliÄŸini taşımaktadır.

2 - Samaveda: Kurban esnasında söylenen ilahileri ihtiva eder. Bir çeşit melodiler Vedasıdır. Yüksek sesle okunur.

3 - Yajurveda: Bu da kurbanla ilgili formüllerden meydana gelmiştir. Bazı kesimleri nesir, bazı kesimleri manzum olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Bir özelliği de kurban esnasında mırıldanarak okunmasıdır.

4 - Atharvaveda: Kainat ve büyü ile ilgili dualardan ibaret olan Atharvaveda ‘yı Brahman ‘lar hayatın belirli pozisyonlarında okumak zorundadırlar.

Genellikle bütün Veda ‘larda ilahi, niyaz, dua, hayat kaideleri, tılsım ve büyü ile ilgili konular iç içedir. Veda ‘ların tabiat üstü güçlerle temas kurduÄŸuna hakim kiÅŸilerin kalplerine doÄŸduÄŸuna da inanılır.

Genellikle Hinduizm ‘in mukaddes metinleri sadece Veda ‘lardan ibaret deÄŸildir. Brahma, UpaniÅŸad ve Aranyaka ‘lar da Vedaların tamamlayıcısı niteliÄŸindedirler. UpaniÅŸad ‘lara göre kainat insan ruhlarının (Atman) dünya ruhu ile (Brahman) birleÅŸmesinden meydana gelmiÅŸtir. Ebedi saadet, Atman- Brahman birleÅŸmesiyle gerçekleÅŸir. UpaniÅŸad ‘lar Tanrı, kainat, ruh, ölümden sonraki hayat vb. konuları iÅŸlemiÅŸtir. Bu sayılan kutsal metinler dışında Muhabharata Destanı, 240.000 cümleden oluÅŸmakta ve dünyanın en uzun destanı olma niteliÄŸini korumaktadır.

Kast Sistemi

Hinduizmde halkın ayrıldığı sınıflardan her birine Kast denir. Bir bakıma Kast aynı iÅŸle meÅŸgul olan görev ve gelenekleriyle bir birine sımsıkı baÄŸlanan insanların meydana getirdiÄŸi birlik diye de tanımlanabilir. Kendi isteÄŸi doÄŸrultusunda Kast seçemez, belli bir Kast ‘ta dünyaya gelir. Bununla beraber sonradan Kast terk eden, Kast dışı sayılan gruplar da vardır. Bunlara dokunulmazlar denir. Kast sistemi Hinduizm inançlarından kaynaklanır. Belli baÅŸlı 4 Kast vardır:

1 - Brahmanlar (rahip ve alimler)

2 - KÅŸatriya (prensler ve askerler)

3 - Vaişya (tüccar, esnaf ve çiftçiler)

4 - Şudra (işçiler, sanatkarlar)

Bu Kast ‘lar dışında, insanlığın en aÅŸağı tabakası sayılan birde Parya sınıfı vardır. Kast içinde en önemli yeri iÅŸgal eden Brahman ‘ların baÅŸlıca görevleri, kurban ayinlerini idare etmektir; kutsal metinleri (Veda) korumak, dini ayinleri icra etmek irsî haklarıdır.

Meslekler Kast ‘lara ayrıldığı gibi, evlenmeler de ancak aynı Kast içinde cereyan edebilir. Yeme - içme, giyim - kuÅŸam, niÅŸan ve düğün merasimleri de her Kast için belli özellikler taşır.

Karma

Bir sebep-sonuç kanunu olan karma,insanın geçmişte yaptığının gelecekte ayrıca görüleceği esasına dayanır. İnsan ektiğini biçer. Bugün ekilen yarın alınacaktır. İyiliklerin karşılığı iyilik,kötülüklerin karşılığı kötülük olacaktır.

Karma, her kararın doÄŸru ve yanlış sonuçlarını tespit eden bir kavramdır. Karma ‘da asıl olan mükafat beklemeden hareket etmektir. Böylece sonuç bekleme arzusu frenlenmiÅŸ olur. Karma ‘ya göre ölüm yokluk deÄŸil bir halden diÄŸerine geçiÅŸtir.

Reenkarnasyon

Ruhun bir bedenden ötekine geçtiği inancı nın adı olan reenkarnasyon, karma doktrine bağlı olarak doğmuştur. Reenkarnasyon inancına göre, bedenden ayrı olarak ruhun ölümden sonra devamlılığı, ruhun kendi derecesi içinde yüksek veya alçak bir şekilde meydana gelmektedir. Buna göre insan yaptıklarına uygun tarzda, insan, hayvan veya Tanrı olarak yeniden doğar. Ölümden sonraki hayatta mutlu olmak, hayatta iken doğru hareket etmeğe bağlıdır. Sonuç itibariyle herkes yaptığından sorumlu tutulacaktır.

Reenkarnasyon inancına göre kişinin ölümden korkmasına gerek yoktur. İnsan devamlı olarak tekrar doğuşlarla isteklerine kavuşur. Reenkarnasyon inancına Yunan, Eski Mısır,bazı Hıristiyan Mezhepleri ve Tanrının Yolu Topluluğu gibi dinlerde de rastlanmaktadır.

Hulul

Arapça bir kelime olan hulul Tanrı ViÅŸnu ‘nun insan ÅŸeklinde kendini göstermesi anlamına gelir. Hinduizme göre Tanrı her döneminde çeÅŸitli ÅŸahsiyetlere bürünerek kendini göstermiÅŸ, kötülüğü yok ederek,insanların ihtiyacı olan kanunları bildirmiÅŸtir. Böylece tanrısal mesajlar sonsuza kadar devam edecektir.

İbadet ve Ayinler

Hinduizmde ayin ve ibadetler 3 temele dayanır. Bunlar ;

Güzel ameller

Bilgi sahibi olmak

Tanrı ile beraber olmak

Bu gayelere ulaşmak için sırayla şu hususlar yerine getirilmelidir.

Ölenler için kurbanlar kesmek

Güneşe saygı göstermek

Doğumda ve ölümde ibadet etmek (düzenlemek)

Mukaddes metinleri devamlı okumak

Hakikat bilgisini elde etmeye çalışmak

Her an Tanrı’nın varlığını düşünerek O’na kullukta bulunmak

Hinduizmde ayin esnasında bir takım kutsal sözler telaffuz edilir Om en etkili kelimedir. Hemen her yerde ibadet etmek mümkündür. Tapınaklar olmak la beraber ibadet ve ayinler ferdilik tercih edilir. Tanrı her yerde yapılan ibadeti gördüğü için, ibadetin belirli bir ÅŸekli ve düzeni yoktur. İbadetin ortak sembolü kabul edilen Om, her ibadet ve yemekten önce,Veda ‘ları okumaya ve her tür iÅŸe baÅŸlarken söylenir. İlk ibadete sabah ÅŸafaktan önce baÅŸlanır;doÄŸuya doÄŸru dönülerek oturulur. Evlerde de genellikle tapınılan puta ayrılmış bir oda bulunur.

İnekler ,tüm kainatın anası olan Devi’nin yani Tanrıça’nın sembolü sayıldığı için,inek ve öküzler caddelerde,alış veri merkezlerinde veya diledikleri her yerde serbestçe dolaşılabilir. Etinin yenilmesi yasaktır.

Tapınaklarda yapılan ibadet evdeki ibadetten biraz farklıdır. İbadete boru çalınarak başlanır. Her köyde tapınak vardır. Büyük mabetlerin hemen yakınında kutsal yıkanmayı sağlayan havuzlar bulunur.

Hinduların günlük vacip ibadetleri ise ; 1-Japa=zikir çekmek,2-Puja=Tanrı’ya saygı sunmak

Mabetlerdeki yıllık ayinler dışında ilkbahar , sonbahar ve yeni yılda özel şenlikler yapılır. Bazı mezheplerde kabile başkanlarına bir nevi kutsallık vererek onlara saygı gösterildiği,ölmüş kahraman ve azizlere de yardım için dua edildiği görülmektedir. Kurban, Hinduizmde çok önemli bir yer tutar ve dini hayatın eksenini teşkil eder. Tanrıların kudretlerini kurban sayesinde gösterdikleri inancı tartışılamaz. Bu insanlar ancak kurban sayesinde tanrılarla ilgi kurabilirler. Tanrılara sunulan her şey kurban edilir.

Kutsal sayılan 7 ziyaret yeri vardır. Hinduların hayatında önemli rol oynayan bu kutsal yerlere ziyaret ve Hac seferlerinin en bilineni Benares ‘e (Bu ÅŸehrin ismi deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ ve eski kutsal ismi Varanasi olmuÅŸtur) yapılan ziyarettir.

Hinduların bunların dışındaki günlük olmayan ibadetleri ise ;homa=ateş ayini,yajna=büyük kurban töreni,vrata=kutsal günlerde oruç tutmak, yatra=hacca gitmek, seva=karşılıksız hizmet etmek tir.

Günümüzde Hinduizm

Günümüzde Hindistan, Seylan, Pakistan, Nepal ve Hint Yarımadasında ki diÄŸer bölgeler de yoÄŸun taraftara sahip olan Hinduizm mensuplarına dünyanın bir çok ülkesinde de rastlanmaktadır. Hindistan ‘da Müslüman ve Sıkh Dini mensupları ile zaman zaman ÅŸiddetli çatışmalara girmektedirler. 800.000.000 ‘un üzerinde inananı bulunan Hinduizm günümüz dünyasında (özellikle Hindistan ‘da) insanların yaÅŸamlarını etkilemeye devam etmektedir.

TAOCULUK

Çin’in en eski dinlerinden biri olan Taoizm, Sinizm ve Konfüçyanizm’e reaksiyondan doÄŸmuÅŸtur. Kurucusu Lao Tzu (Lao-Tse / ihtiyar bilgin)‘dir. Hayatı hakkında az bilgiye sahip olmamıza raÄŸmen MÖ.604-517 yılları arsında yaÅŸadığı Honan ‘da doÄŸduÄŸu Konfüçyüs’ün çaÄŸdaşı olduÄŸu düşünülmektedir.

Taoizm “Tao” kavramı üzerine inÅŸa edilmiÅŸtir. Taoizm’in kendine güre büyücüleri rahipleri,rahibeleri,dini ÅŸefleri ve kendine has ayinleri vardır. ilkbaharda ateÅŸ yakılır. Taoist rahipler yarı çıplak durumda, ateÅŸe pirinç ve tuz atıp yalınayak koÅŸarak üzerinden geçerler.

Taoizm ‘e göre insan raks ve sarhoÅŸlukla vecde ulaÅŸabilir. Hayatını tehlikesiz bir ÅŸekilde yaÅŸamak ve sürdürmek isteyen insan iyi bir yemek rejimi oluÅŸturarak aşırılıktan kaçınmalıdır. Böylece ölümü biraz daha geciktirmiÅŸ olur. Lao‘nun bir diÄŸer özelliÄŸi de karşılıksız iyilik yapmak gibi güzel ilkeyi ilk ileri sürenlerden biri olmasıdır. Lao ilkelerini uygulamak için ısrarlı olmamış, daima mütevazi ve sakin bir hayat sürmeyi tercih etmiÅŸtir.

İnanç ve Ahlak

Taoizmin baÅŸlıca öğretisi,ebedi, gayri-ÅŸahsi mistik bir üstün varlıkla ilgilidir. Taoizm ‘e göre bu alem mevcut olan (Yank) la mevcut olmayan (Yin) in birleÅŸmesinden meydana gelmiÅŸtir. Bazı kaynaklara göre tao, Tanrı ‘ nın sembolleÅŸtirilmiÅŸ varlığı olarak anılmaktadır.

Taoistlerin evlerinde birçok mabut tasvirleri büyük kapılar önündeki dolap içine yerleÅŸtirilmiÅŸtir. Ancak bu mabutlar her taoiste göre deÄŸiÅŸik içeriktedir. Taoistlerin çoÄŸu savaÅŸ tanrısı Kvan-Ti ile, tüccarların mabudu sayılan Zenginlik tanrısı Sai Shin ‘e tapmaktadırlar. Taoizmde basit manada cehennem inancı görülmektedir.

Taoizmin temeli mistik panteizmdir. Tao,dünyayı yöneten sebeptir. O görülmeye,işitilmeyen, kavranılması mümkün olmayan bir yaratıcı prensip olarak algılanmaktadır. Bir başka açıdan Tao göğün ve yerin kaynağı, yaratıcı ve yaşatıcı kavramdır. Hiçbir şeye muhtaç değildir.

Taoizme göre insan ancak manevi yönüyle insandır. Bunun için Tao rehber olarak kabul edilmelidir. Taoizmin temel prensibi “iyilere karşı iyilik yapmak, iyilik yapmayanlara karşı yine iyilik yapmak, böylece her ÅŸeyin iyi olmasını saÄŸlamak” olarak özetlenebilir. Taoizmde dini inancın büyüklüğü mutlak sükunet ve rahatlık içinde dünyaya sırt çeviren bir hayat tarzıyla mümkündür de diyebiliriz. Taoizmin ahlak anlayışı üç ana noktada toplanabilir. Bunlar;

-Basit bir hayat yaÅŸayarak tutumlu olmak

-Mütevazi olmak,nefsini gurur ve kibirden uzaklaştırmak

-Bütün canlılara karşı merhametli olmak.

Taoizm de bu ahlaki ilkelerin gerçekleşmesi için gösterişten uzak olmak,başkalarını düşünmek, yumuşak huylu olmalıdır. Kişi ilahi güçlerle ilişkisini koparmamalı,ve ilahi yolu zorunlu olarak takip etmelidir.

Kitap

Taoizm ‘in mukaddes kitabı Tao-Te-King (Tao ve Fazilet) ‘dir.Tao ihtiyarladığında batıya göç etmiÅŸ ve kitabını bir gümrükçüye yazdırmıştır. 1788 de Latince ‘ye 1823 ‘de Fransızca ‘ya çevrilmiÅŸtir. Tao-Te-King ile incil arasında benzerlikler olduÄŸu anlaşılmaktadır. Taoizm ‘e göre Tao “ yol,doÄŸruluk tabii dünya nizamı” anlamına gelir. Kitap 2 bölüm 5000 kelime ve 81 bahisten oluÅŸmaktadır.

Günümüz

Taoizm günümüzde Çin, japonyai, Kuzey ve Güney Kore’de yaygın bir din olmasına karşın tarftarlarının büyük bir çoÄŸunluÄŸu Güney Kore’de yaÅŸamktadır.Bu ülkelerin dışında diÄŸer uzak asya ülkeleriyle göç alan ülkelerde de taraftarlarına rastlanılmaktadır.Taoizm’in toplam taraftar sayısı yaklaşık olarak 95.000.000 civarındadır.

Janizm (Caynacılık)

Hindistan ‘da yaklaşık M.Ö.4 yüzyılda ortaya çıkan dini akımlardan biridir. Hindistan ‘da ki dört büyük dinden biridir. Kurucusu Mahavira (M.Ö.599 - 527 ) Benares ‘ te doÄŸmuÅŸ, otuz yaşına gelince evini, karısını, ve çocuÄŸunu terk ederek rahiplik elbisesini giymiÅŸ ve kendini dünyadan soyutlamıştır. Caynizm daha çok asiller ve halk arasında yayılmıştır. Mahavira 72 yaşında Bihar ‘ da ölünceye kadar doktrinini vaaz yöntemiyle yaymış ve Mahavira ‘ nın Nirvana ‘ ya kavuÅŸması Caynist takvimin baÅŸlangıcı sayılmıştır.

Caynacılık Hindistan’ın Kasi ve Kosola ‘ ya kadar yayılım gösterdikten sonra M.Ö.2 yüzyılda batı ve güneye yayılmaya baÅŸlamıştır. Caynacılığın ortaya çıkışından baÅŸlayan görülen bölünmeler MS.80 ‘de iki ayrı grubun doÄŸmasıyla sonuçlandı. Bunlar Åžvetambaralar (Beyaz Giyinenler) veDigambaralar (Göğü Giyinenler-Çıplaklar-) Digambaralar kadının kurtuluÅŸunun imkansızlığına inanıyorlardı.MS.9 yüzyılda Rastrakütalar en parlak dönemlerini yaÅŸadılar. Batıda Åžvetambara Caynacılığı yaygınlaÅŸtı. Özellikle 10-11. Yüzyıllarda büyük Cayna tapınakları Gucerat ve Racastan ‘ da yapılmaya baÅŸlandı. 12 yüzyılda Cayna Dini ‘ni kabul eden Hükümdar Kumarapala Gucerat ‘ı örnek bir Cayna devleti yaptı.

İnançlar ve Ahlâk Anlayışı

Mahavira ile Buda aynı çaÄŸda aynı memlekette yaÅŸamışlar, benzeri inanç ve öğretileri yaymışlardır. Mahavira tanrı fikri üzerinde durmamakla beraber bazı Caynistler Tanrı ‘nın varlığına inanırlar. Tapınaklarında tanrı heykelleri vardır.

Caynacılığın amacı insanı varoluÅŸtan gelen acılardan ve karma ‘ya baÄŸlı yeniden doÄŸuÅŸtan kurtarmaktır. Caynacılıkta iki kategori ayırt eder ;

-Canlı Öz (Civa)

-Canlı olmayan Öz (Aciva)

Bunların arasında temel fark bilinçtir.Temel ilkeyse Ahimsa ‘dır. Yani bütün canlılara karşı ÅŸiddetten kaçınmaktır. Mantıksal planda Anekantava da ( gerçeÄŸin görünümlerinin çeÅŸitliÄŸi) benimsenmiÅŸtir. Buna göre bütün mutlak olumlular olanak dışıdır.

Cayna ahlakı üç temel ilkeye dayanır. Bunlar ; Bu Konu İle İlgili Ne Yapmak İstiyorsunuz ?

-Doğru görüş

-DoÄŸru bilgi

-Doğru davranış. Laiklerin yaşamı daha sonraki sıkı çileci yaşama geçiş için bir

hazırlık olarak düşünülmüştür.

Caynaların başlıca ahlaki prensipleri öldürmemek, yalan söylememek,hiçbir şekilde çalmamak,olabildiğince cinsel ilişkiden uzak kalmak şeklinde özetlenebilir. Dürüst ve sade bir hayat sürmeği prensip edinen, Janistler içki içmezler.

Janistler,ancak kendi dinlerine uyanların ölümsüzlüğüne inanırlar. Onlara göre evren ebedidir,yaratılmamıştır. Cennet ve cehennem vardır. Ayinleri rahip ve rahibeler idare eder. GösteriÅŸli mabetleri vardır. ibadet esnasında Tirtankaralar ‘la ilgili ilahiler söyler bazen Hindu tanrılarına tövbe ve ibadet ederler.

Bihar ve Maysor (Åžreveno-Belgda Bahubali ‘nin 10. Yüzyıldan kalma 20 metre büyüklüğündeki heykelinin bulunduÄŸu yer) ‘ a gidip Hacı olurlar.

Kitaplar

5.yüzyılda büyük bir meclis; Åžvetambaraları Valabhi ‘ de toplayarak bir araya getirdi. Burada kutsal metinler bir daha deÄŸiÅŸtirilmemek üzere bir araya getirilerek yazılmak suretiyle Janizm ‘in kutsal kitabı “Agamalar “ meydana gelmiÅŸtir.

Günümüzde Janizm

Caynalar "ahimsa" ilkesine dayanarak zanaatla ilgilenmediklerinden çoÄŸu tüccar ve zengindir. Bütün insanların çeÅŸitliliÄŸine inanan Caynalar Budistlerin tersine herkesle yemek yerler. Hindularınki kadar katı olmayan mesleklere baÄŸlı bir kast sistemini benimsemiÅŸlerdir. Günümüz de sayısı yaklaşık 4.000.000 olan Janizm taraftarlarının, büyük çoÄŸunluÄŸu Hindistan ‘da yaÅŸamasına karşılık Avrupadan Amerikaya hatta Avustralya’ya kadar Janist topluluklara ve ibadet yerlerine rastlamak mümkündür.

ŞİNTOİZM

Dünyanın en eski dinleri arasında yer alan Åžintoizm M.Ö.VII yy kadar eskiye dayandırıla bilinecek Japonların Milli Dini karekterini sergilemektedir. Åžintoizm ‘in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi ‘dir ( Tanrıların Yolu) Åžintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Åžintoizm ‘in geçirdiÄŸi safhalar üç devrede incelenir. Bunlar ;

1 - Mitolojik dönemlerde baÅŸlayan ve Budizm ‘in Japonya ‘ya giriÅŸine kadar devam eden dönem(MS 552)

2 - Budizm, Şintoizm mücadeşlesinin kızıştığı 9.yy kadar süren dönem.

3 - Åžintoizm ‘le Budizm ‘in birbirinden ayrıldığı,1192 ‘den 1868 reformuna kadar devam eden dönem.

Åžintoizm ‘in bir diÄŸer özelliÄŸi milli,iptidai resmi inanış sistemi bulunmayan, diÄŸer dinlere karşı oldukça hoÅŸgörülü bir din olmasıdır . Åžintoizm ‘in 2 temel özelliÄŸi kısaca;

- Millî bir dindir

- Tabiata tapmaya önem verir.

İnanç ve İbadetler

ilahlarla ilgili inançlara göre birbiriyle hem kardeÅŸ hem karı-koca olan Gök (Baba Tanrı) ile Yer (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diÄŸer Tabiat Tanrılarını doÄŸurmuÅŸlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaÅŸan baÅŸka Tanrı inanışları da vardır. NakledildiÄŸine göre Japonya ‘da 8.000.000 ilah vardır. DaÄŸ, ırmak, ateÅŸ, gök gürlemesi, fırtına, yaÄŸmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Ölüler yaÅŸayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eÅŸya vs.. konulduÄŸu sürece mesut olurlar.

Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en baÅŸta gelen ruhlardır. imparator GüneÅŸ ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduÄŸuna inanırlar. Åžintoizm ‘de tapınak ve evde yapılabilir. Japonya ‘da yüzbinin üzerinde mabet olduÄŸu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliÄŸi açısından deÄŸerli olan ayna, kılıç, mücevherli taÅŸ ve Amatarasu ‘nun heykeli bulunur.

Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. ibadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını Müslümanların abdest almaları gibi yıkarlar. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker. ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulanmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. ibadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar. Bazı özel durumlarda islam inancındaki gusüle benzer bir temizlik yaparlar. ibadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler.

Evlenme törenleri mabetlerin bitiÅŸindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Åžintoist doÄŸar, Budist ölürüz” ÅŸeklinde kabul edilir. inançlarına göre ölen herkes “Kami” olur. Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaÅŸayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiÅŸ olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, ilahlara hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır.

Tanrı Anlayışları

Japon dilinde genellikle Tanrı veya O ‘nun yerini tutacak kavramlar için üst, yukarı anlamına gelen “Kami” kelimesi kullanılmaktadır.

Åžintoizm ‘de ilahlar hem erkek (izanagi) hem de diÅŸi (izanami) ‘dir. Bu iki ilah daha sonra geleceklerin ataları olmuÅŸtur. Åžintoizm ‘de kutsal metinlerin de bu ilahların yaptıkları yazılıdır. Onlarda aynen insanlar gibi doÄŸar, evlenir, banyo alır, hastalanır, kıskanır, aÄŸlar ve ölür. Ahlaki karakterleri de insanlarınkine benzer. Bütün ilahlar doÄŸrudan doÄŸruya tabiat güçleri veya tabiatta bulunan bazı maddelerle ilgili görülmüştür. Tabiat ilahları arasında en önemlisi güneÅŸ tanrısı Amaterasu ‘dur.

Åžintoizm ‘in iki mukaddes metninde yıldız ve fırtına ilahları ile sis ilahesinin de adı geçer. Fuji-Yama Dağı da mukaddes daÄŸlar silsilesinin en önemlidir.

Kutsal Yazıları

Åžintoizm’in kutsal metinleri de ikidir: 1- Kojiki 2- Nihongi. Çin yazısının kabulünden önce kendilerine has bir yazıları bulanmadığı için Kojiki ‘nin yazıya dökülmesi 712 yılında imparatorun emri ile olmuÅŸtur. Tanrıların ve devletin ilahi kaynağı ile insanlığın baÅŸlangıcından Kojiki kitabında bahsedilir. Nihongi ise, bir nevi Kojiki ‘nin yorumudur. Nihongi ‘de devlet hizmetlerinde görev alanların uyması gereken bazı tavsiyeler yer alır.

Günümüzde Şintoizm

Günümüzde Åžintoizm Milli bir din olması nedeniyle Japonlar arasında yaygındır.BaÅŸta Japonya olmak üzere Japonların yaÅŸadığı diÄŸer ülkelerde de yayılma imkanı bulmuÅŸtur.Günümüzde Åžintoistlerin sayısı 100.000.000′un üzerinde olduÄŸu tahmin edilmektedir.

Sihizim (Sıkh Dini)

Sihizm olarak geçen Sıkh Dini; Hindistan ‘da takriben 1500 ‘lü yıllarda doÄŸmuÅŸtur. Günümüz Hint Yarımadası ‘nda diÄŸer dinlere nazaran daha aktif ve uzlaÅŸmaz tutumu ile gündemde kalmaya çalışan Sıkh Dini, Hint Felsefesinden kaynaklanan Maya ve Nirvana tasavvurlarını benimsemiÅŸ olmakla tanınmıştır. Sihizm, günümüzde Hindistan ‘ın dini ve siyasi hayatında önemli yerini korumaktadır.

DoÄŸuÅŸu ve GeliÅŸmesi

Sihizm Sri Guru Nanak Dev Ji (1469-1539) tarafından kurulmuÅŸtur edilmiÅŸtir. Yslam ve Hinduizm karışımı bir dini harekettir. Sihler Kuzeybatı Hindistan ‘ın Pencap bölgesinde yaÅŸamaktadırlar. 1995 sayımına göre nüfusları 18.7 milyon idi. Bu da Hindistan nüfusunun % 1.9 unu teÅŸkil etmekteydi. Ayrıca küçük gruplar halinde İngiltere, Kanada, ABD, Malezya ve DoÄŸu Afrika ‘da bulunmaktadırlar. Günümüzde Hint dini ve siyasi hayatında önemli bir yer tutmaktadırlar.

Sihizm hareketini Pencap ‘ta ilk baÅŸlatan Guru Nanak (1469-1539) yalnızca dini akideler çerçevesinde Müslüman ve Hindu unsurlarını uzlaÅŸtırmaya gayret ederek baÅŸlamıştır. O sistemi “Tanrının birliÄŸi”, “İnsanlığın kardeÅŸliÄŸi” , “Kast sisteminin reddi” ve “puta tapıcılığın faydasızlığı” prensipleri üzerine kurmuÅŸtur. İslam ‘ın Hindistan ‘a girmesinden sonra İslam ile Hinduizmi sentezleme çalışmalarının en ilgi çekeni Nanak ‘ın çalışmasıdır. Önce siyasi olarak baÅŸlayan bu hareket, sonradan dini bir yön kazanmıştır. İslam tasavvufunun da etkisinde kalan Nanak, Kuzey Hindistan ‘da vaazlarda bulunmuÅŸ ve uzlaÅŸtırmacı (Sinkretist) Sih hareketini ortaya çıkarmıştır. İslam ‘ın Tanrı inanışını, Hinduizmin Maya ve Nirvana tasavvurlarını ve tenasüh (ruh göçü) fikrini kabul etmiÅŸ olmasına raÄŸmen Avatarlara inanmayı reddetmiÅŸtir.

Budanın reformcu hareketine benzer şekilde Nanak da kast sistemini bütünüyle reddetmiş, putlara tapınmanın kötülüğü ile kardeşçe sevginin önemini dile getirmiştir.

OrtaçaÄŸ boyunca Hindistan ‘da çıkan toplumsal, dinsel ve siyasal hoÅŸnutsuzlukların yeni dini reformistler tarafından ortaya konacak ilkelerle giderilmesi bekleniyordu. Özellikle İslam ‘ın Hindistan ‘a girmesiyle Hinduizmle Yslam arasında Orta Yolcu uzlaÅŸtırmacı hareketler ortaya çıkmıştır. Dini reform konusunda XV.yüzyılın ikinci yarısında, kendisini kabul ettiren ilk büyük isim Kabir (Kebir) dir. O (İ.S.1435-1518) tek tanrı inancını yerleÅŸtirmeye çalışmış, ancak Hinduizmin bazı önemli kavram ve düşüncelerini muhafaza etmiÅŸlerdir. Müslüman hükümdar Ekber de (1542-1605) düşünce baÄŸlamında bütün dinleri felsefi bir monoteizmde uzlaÅŸtırmayı denemiÅŸ, Onun açtığı bu yolda yürüyüp de baÅŸarıya ulaÅŸmış olan Sihizmin de kurucusu Nanak olmuÅŸtur.

Guru Nanak ve Misyonu

Guru Nanak , İ.S. 1469 yılında Hindistan ‘ın en kritik döneminde Pencap ‘taki Talvandi köyünde doÄŸmuÅŸ, çocukluÄŸu ve yetiÅŸkinlik çağı bu köyde geçmiÅŸ; bu köyde evlenmiÅŸ ve bu köyde iki oÄŸlu olmuÅŸtur. Fakir ancak soylu bir ailenin çocuÄŸu idi. O Sultanpur ÅŸehrinde Müslüman bir idarecinin hizmetinde uzun yıllar geçirdi. Guru Nanak ‘ın hayatını üç parçaya ayırabiliriz: İlk 30 yıllık bölümü Talvandi ve Sultanpur ÅŸehrinde ev hizmetçiliÄŸi yaparak geçirmiÅŸtir. İkinci 22 yıllık peryod uzak yakın birçok yerlere misyonerlik seyahatleriyle geçirdiÄŸi dönemdir. Üçüncü son 18 yıllık bölümü ise Kartarpur ‘da müritlerini eÄŸitmeye harcadığı hayatının son bölümüdür.

Hayatının ilk safhası aynı zamanda aydınlanmaya ulaÅŸtığı dönemdir. O boÅŸ zamanlarında ormana çekilip düşüncelere dalmış, bu gezilerinin birinde kendisine “Yüce Tanrının varlığı düşüncesini yayma” görevi verilmiÅŸti. Bu arada kendisi Mekke ‘ye gitmiÅŸ, Tanrının evinin sadece Kabe olmadığı sonucuna varmış, 1500 yılına doÄŸru “tek ve gerçek olan tanrı” sını anlatmak için Sultanpur ÅŸehrinden çıkmış, kutsal yerleri gezmiÅŸ, birçok din adamlarıyla görüşmüş, tartışmalara giriÅŸmiÅŸ, bu sırada bir zengin tarafından ÅŸerefine Ravi Nehri kıyısında kurulan Kartapur köyüne yerleÅŸti ve hayatının son on yılını burada geçirdi. Bu köyde yeni inancını yaymaya çalıştı. Guru Nanak insanın eÅŸitliÄŸi üzerinde durdu. O Hindularla Müslümanları birbirlerine yaklaÅŸtırmaya çalıştı. O önemli ÅŸeyh ve azizlerin yanına gitti ve onlara ruhsal hayatın gerçek yolunu açıklamaya çalıştı. O kast sisteminin ayırıcı özelliÄŸine hep karşı çıktı. Kendisini en alt kastın bir üyesi olarak adlandırdı, hep. Guru Nanak 1539 yılında 70 yaşında iken geride iki oÄŸul ve birçok Sih bırakarak bu dünyaya veda etti. Guru Nanak ‘ın ölümünden sonra Guru olarak Sihlerin başına Angad (1504-1552) geçti. Angad, Nanak ‘ın en sadık talebesiydi ve Nanak ‘ın telkin ettiÄŸi tenasüh (ruh göçü) inancı gereÄŸi, Onun ruhunun sırasıyla kendini takip eden “guru”ya geçeceÄŸi fikri ile Angad ve daha sonra gelen guruların hepsi Nanak ‘ın yeni tezahürleri olarak görüldü.

Angad 1552 yılına kadar sürdürdüğü guruluÄŸu sırasında Nanak ‘ın ÅŸiirlerini bir araya topladı. Nanak ‘ın ilk biyografisini yazdı. Pencap ‘ta kullanılan Gurmuki Kutsal Metni Angad ‘a dayandırıldı.

Sihler arasında birlik ve beraberliÄŸi saÄŸlayan 3. guru Amar Das (1479-1574) yeni töreler oluÅŸturdu. Kendilerine özel evlilik ve doÄŸum törenleri ihdas etti. Kendisini ziyarete gelenlerle birlikte yemek yedi. Dini toplantılarda üç festivali (Divali, Barsakhi ve Maghi) ortaya koydu. Ondan sonra da Amardas ‘ın damadı Ram Das guru oldu. Guru Ramdas (1534-1581) 4. guru olarak misyonerlik faaliyetlerine ağırlık verdi. Ramdas zamanında zengin ve fakir sınıflar arasında Sihizm yayıldı. Bazı Aristokratlar Amitsarı ( Ramdas ‘ın yeni ibadet merkezi olarak kurduÄŸu ve yerleÅŸtiÄŸi yer ) ziyaret etmiÅŸler ve Onun müritleri olmuÅŸlardır.

Cemaatin geliÅŸimi Ramdas ‘ın en küçük oÄŸlu Arjan ‘ın (1563-1606) 5. guru olmasıyla sürdü. Arjan Ramdas ‘ın hayatını kendisine adadığı en küçük oÄŸlu idi. Arjan babasının isteÄŸiyle evlenmek üzere Lahor ‘a gitti. Orada babasından ayrı kaldığı için korkunç bir depresyon geçirdi. O haliyle Guru aÅŸkı ve hasretiyle dopdolu iki önemli ÅŸiirsel mektuplar yazdıysa da KardeÅŸi Prithi Chand onlara el koyduÄŸundan mektuplar babasına ulaÅŸmamıştı. Mektuplarının bir yerinde : “Ruhum Guruyu görmenin hasretiyle yanıyor ve inliyor. Feryatlarım yaÄŸmur için aÄŸlayan Çatriklerin feryatlarına benziyor” diyordu. Üçüncü mektup Ramdas ‘a ulaşınca, Onu hemen çağırdı. Prithi Chand babasının yerine geçmeye çok meraklı ve istekliydi. Ancak Guru Ramdas çocuklarını test etti ve sonunda küçük oÄŸlu Arjan ‘ı halefi tayin etti. Guru Arjan Sihlerin endüstriyel ve kültürel merkezi olan Amritsar ‘ı daha da geliÅŸtirdi. Oradaki Altın Mabed ‘in (Har Mandar) yapım iÅŸini sona erdirdi. Bu Mabed Sihlerin ziyaret ettiÄŸi, kutsal bir mabettir. Ekber Åžahın Sihlere tahsis ettiÄŸi toprak üzerinde Ramdas zamanında yapımına baÅŸlanmıştı. Tapınak güzel bir gölet ortasında etrafındaki topraktan daha düşük seviyede bina edilmiÅŸti. Yine Arjun ilk dört Gurunun ilahilerini ve Hindu Bhagatları ve Bhattları topladı. Onlara kendi dikte ettiÄŸi ilahileri içeren Gurdası ilave etti. 1604 de ilk kitap Adi Granthın derlemesini tamamlamış oldu. Bu kitapta Sihlerin dini inanç ve ahlak ilkeleri ortaya konulmuÅŸtur. Amritsar Onun zamanında bankacılığın, marangozluk, nakış, süsleme ve at eÄŸiticiliÄŸin merkezi oldu. Sihleri Orta Asya ve Afganistan ‘a iyi atlar için gönderdi. Sihler atları yetiÅŸtirme ve binicilikte ilerlediler. Bütün bu geliÅŸmeler Ekber ‘in oÄŸlu Cihangir ‘in döneminde oluyordu. Müslümanlar bile Altın Mabede (Har Mandar) geliyorlardı. Cihangir onların kendilerine ait kelimeler kullanmaları gerektiÄŸini böylece oraya akan trafiÄŸin kesileceÄŸini düşündü. Guru Arjan ‘dan Adi Granthdaki İslam ‘ın Peygamberi Muhammed ile ilgili bölümlerin çıkarılmasını istedi. Guru bunu yapmayı reddetti. Bu arada Divanda yalan yanlış hikayelerle Cihangirin düşünceleri zehirlendi. Sonunda Guruya kaynamış sular ve kumlarla iÅŸkenceler yapıldı. Guru Arjan büyük bir tevekkülle bütün eziyetlere katlandı. Sih tarihinin ilk ÅŸehidi oldu.

Har Gobind (1595-1644), babası Arjun ‘un 1606 da ölmesi üzerine 6. guru olarak Sihlerin başına geçti. Babası MoÄŸol tiranlığının kurbanı olmuÅŸtu. Har Gobind zamanında Sihler , Cihangir ve daha sonra oÄŸlu Åžah Cihana karşı askeri teÅŸkilatlanma yoluna gittiler. Bunun için 800 at, 300 atlı süvari ve topçu sınıfı oluÅŸturdular. MoÄŸollarla üç savaÅŸ yaptılar. Birincisi 1643 de Amritsar ‘da oldu. İkinci savaÅŸ Lehra yakınlarında 1637 de oldu. Gurunun ordusu kazandı. Üçüncü savaÅŸ 1638 de Kartarpur ‘da yapıldı. Gurunun bu üç savaÅŸta da gösterdiÄŸi baÅŸarılar Sihler arasında büyük itibar saÄŸlamasına sebep oldu. Guru Har Gobind ‘in bu kariyeri Sih tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bu yeni ÅŸartlarla Sihizm militaristleÅŸti. Guru iki kudrete sahip oldu: Ruhsal Gücü (Peeri) ve askeri gücü (Meeri). 1644 de Guru Har Gobind Guru Har Raiyi halefi olarak atadı.

Guru Har Rai (1630-1661) 7. Guru oldu. Guru Har Rai Sihleri MoÄŸolların baskısından kurtarmaya çalıştı. Guru Har Rai aÅŸk ve barış adamı idi. Sangat ‘ın hizmetinde bulundu. O müritlerinden Guru Granth Sahib ‘in ilahileri ve kendi disiplinli hayatına yönlendirme üzerine meditasyon yapmalarını saÄŸladı. O hayırsever ve cömertti. Bir seferinde ataları Nabha, Jind ve Patıla ‘nın önceki yöneticileri olan kimseler Gurunun yanına geldiler. Yiyecek için aÄŸlıyorlardı. Guru onlara yiyecek verdi ve onları memnun etti. Guru Har Rai kendini onlara adamış, ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olmuÅŸtu.

Guru HarkriÅŸhan (1656-1664) 8. Guru oldu. “Çocuk Guru” diye anılan Harkrishan özellikle çocukları ve öğrencileri korudu ve onları sevdi. 30 mart 1664 de öldü. Yerine amcası Tegh Bahadır (1621-1675) dokuzuncu Guru olarak geçti. Guru Tegh Bahadur ‘un hayatı üç önemli devreye ayrılır: Birinci dönem Amritsarda babasıyla birlikte 23 yıllık dönem. İkinci devre Bakala ‘da meditasyonla geçen 19 yıllık dönemi ile DoÄŸu Hindistan ‘da ve Pencap ‘ta geçirdiÄŸi hayatın son 11 yıllık dönemi. Tegh Bahadur, Pencap ‘ta zenginlerden zorla para alması, kaçakları saklaması ve yaÄŸmalara giriÅŸmesi yüzünden Gurkanlılar tarafından öldürülmüştür. Rivayete göre İmparator Evrengzip Tegh Bahadur ‘u hapsetmiÅŸ ya İslam ‘ı kabul etmesi ya da bir mucize göstermesini istemiÅŸti. Guru Bahadur ikisini de reddetmiÅŸ; mucize konusunda ÅŸunları söylemiÅŸti: “İmparator baÅŸkalarına zulmederken kendi ölümünü unutması, asla mucize deÄŸildir.” Daha sonra İmparator Evrengzip Gurunun idamını emretmiÅŸ, böylece Sih tarihinde öldürülen ikinci kiÅŸi olmuÅŸtur.

Gobind (1666-1708) babasının öldürülmesinden hemen sonra Onuncu Guru olarak (1675-1708) göreve baÅŸladı. Guru Gobind ‘in önderliÄŸi altında Sihler dört baÅŸarıya ulaÅŸtılar:

1-Moğol gücüne karşı direnişe geçtiler.

2-Khalsa ‘yı (Tanrının Grubu) kurdu.

3-Savaşa uygun bir literatür ortaya koydu.

4-Sihler için daimi bir Guru ve Guru Granth Sahib olarak Adi Granth ‘ın tesisini saÄŸladı.

Guru Gobind gerçek bir vatanseverdi. Sihleri hem ruh, hem de ÅŸekil bakımından bir birliÄŸe kavuÅŸturmak için Pahul ne Khalsa sistemini geliÅŸtirdi. Khalsa ‘ya girenler Pahul denilen bir takdis merasiminden geçmekte ve “k” ile baÅŸlayan ÅŸu 5 esası yerine getirmekteydi:

Pahul ve Khalsa Sistemi

1. Kesha

Saç ve sakalların kesilmemesi; Sihler diÄŸer insanlardan uzun saçlı olmalarıyla ayrılıyorlardı. Hayatlarına mal olsa bile saçlarını kesemezler. Keshas Guru tarafından Sihlere bir niÅŸane olarak verilmiÅŸti. Sihler bu sebepten saçlarını düzenli, taranmış olarak muhafaza ederler ve türbanla saçlarını güzelce sarıp örterler. Bu baÄŸlamda 1990 lı yıllarda İngiltere ‘de yaÅŸayan bir Sihli motor sürerken kask takma mecburiyetinin kendisine uygulanmaması için dava açmış ve bu davayı kazanmıştı. Sihli bayanlar da ne saçlarını ne de kaÅŸlarını alamazlar.

2. Kangha

Tarak saçların temizliÄŸi için kullanılır. Sih saçlarını daima kangha ‘yla muhafaza eder. Onlar düzgün, temiz ve tertipli saçlarıyla gayet şık görünürler. Genellikle tahta tarak kullanırlar ve sabah akÅŸam olmak üzere günde iki kez saçlarını tararlar.

3. Kachhehra

Her Sih altına özel dizayn edilmiş ve yapılmış olan kısa pantolonu yüksek karakterin bir nişanesi olarak giyerler

4. Karha

Her Sih sağ bilek üzerine çelik bir bilezik takar. Altın, gümüş ve metal bilezikler Guru tarafından kutsanmış olarak dikkate alınmaz.

5. Kırpan

Her Sih ilericiliğin ve özgürlükte kararlığın bir sembolü olan bir kamayı (ya da kılıcı) Gatra denilen sırmalı şeritle kuşanırlar.

İnanç ve Ayinler

Sihizm temel yapı itibariyle Tanrı ve O ‘nun birliÄŸine inanır. Nanak Tanrıya isim vermekten sakınarak Ona Hari demiÅŸtir. Nanak ‘a göre Tanrı ‘ görünmez üç ÅŸey (1 Brahma (vareden), 2 ViÅŸnu (Rızıklandıran) 3 Åživa (Öldüren)) yaratmıştır. Sihizm ‘in inanç esasları;

-Gars ‘tan baÅŸkasının önünde eÄŸilmemek

-Amritsar ‘da yıkanmak

-Bir birlerine Singh diye hitap etmek

-TraÅŸ olmamak

-Kama-kılıç taşımak

Sihizm ‘de kiÅŸinin bu dünyada yaptıklarının öteki alemdeki hayatına tesir edeceÄŸine (Karma) ve ruh göçü (Tenasuh) ‘ne inanmaktadır.

Anlaşılmaz, karışık dua ve ayinler yerine, basit ibadet ve ayinleri tercih eden Sıkh Dini, dünya ve ahrete ait her tür faaliyetinin merkezi olarak Amritsar ‘daki Altın Mabed ‘i seçmiÅŸlerdir. Sihizm ‘de Altın Mabed ‘i önemini bugünde korumaktadır. İbadet niyetiyle bu Mabed ‘in havuzunda yıkanırlar. Altın Mabed ‘te ayrıca sembol olarak bir kılıç bulunur. Ayin ve ibadetleri basit bir dua, İslam ‘daki abdeste benzer bir yıkanma ile “hac” için Altın Mabed ‘e girmekten ibarettir. Dindar bir Sihin, günlük ibadeti ÅŸu üç dini hükümde toplanır:

-Adi Granth ‘tan ve Guru Nanak ‘a ait pasajlardan ezber okumak,

-Ailevi bir vecibe olarak her sabah toplanıp Adi Garnth ‘tan her hangi bir yer okumak,

-Tapınağa ibadet için girmek.

Hint Yarımadası ‘nda eÄŸitim-öğretim, askerlik ve ata binmeye en çok önem veren Sihlerdir. Hindistan ‘ın koruma ve güvenlik görevlilerinin çoÄŸunu Sihlerin teÅŸkil etmesi bundandır.

Kutsal Yazılar

Sıkh Dini ‘nin kutsal kitabı Adi-Granth ‘tır. Daha önceleri dağınık ve düzensiz olarak halde bulunan bu metinler Guru Arcan (1581-1606) zamanında bir araya getirilmiÅŸtir. Sihlerin tabi oldukları dini ve ahlaki büyük ölçüde bu kitaptan alınmıştır. Ayrıca bu kutsal kitapta Nanak ‘ın hayatı, konuÅŸmaları, O ‘ndan sonra üç “guru”nun derlediÄŸi ilahiler mevcuttur.

Mezhepler

Sıhk Dini başlıca beş mezhebe ayrılmıştır: 1- Orsi, 2- Hendali 3- Artenas 4- Namdari 5- Akali. Bunlardan son ikisi önem arz eder.

Günümüzde Sihizm

19.yy ilk yarısından itibaren hüküm süren Hindistan ‘ın Pencap eyaletinde ki Sihlerin Devleti 1875 bağımsızlık savaşından önce sona ermiÅŸtir. 1947 de Hindistan ‘la Pakistan ‘ın ayrılmasından önce Pencap ‘ta Sihler önemli siyasi mevkileri iÅŸgal ederlerken ayrılmadan sonra sihlerin büyük bölümü Hindistan ‘ın farklı bölgelerine gönderilerek dağıtılmışlar ve DoÄŸu Pencap ‘ daki Sih Devletinin askeri kuvvet ve siyasi gücü dağıtılmıştır. Hindistan ‘da sürmekte olan Sihlerin HindulaÅŸtırılması kampanyalarında 1941-1951 yılları arasında yaklaşık 200.000 Sih, Hindu olmuÅŸtur. Özellikle Hindu ve Müslümalar arasına sıksık patlak veren din çatışmalarında bir çok insan hayatını kaybetmiÅŸtir. Hatta bu çatışmalar 1984 yılında Hindistan BaÅŸbakanı İ.Gandi’nin bir Sih’li taraından öldürülmesi sonucunu doÄŸuracak kadar ÅŸiddetlenmiÅŸtir. Gittikçe küçülme eÄŸilimine giren Sih toplumunun bugün ne bağımsız bir devletleri nede kendilerine ait bir vilayetleri vardır.17 milyon civarında taraftarı olan Hindistan ve Pakistan da yayılan Sihizm’in taraftarlarına azda olsa diÄŸer ülkelerde de rastlanmaktadır.

Konfüçyüsyanizm

Dinin kurucusu Konfüçyüs (M.Ö. 551- 479) adındaki bir filozoftur. ÅŸantung eyaletinde doÄŸmuÅŸ ve orada ölmüştür. O zamandan beri eyalet Çinlilerce kutsal sayılır. Konfüçyüs ‘ün hayatında baÅŸarılı bir öğretmenlik dönemi vardır. O ‘nun en önemli özelliklerinden biri kendine aşırı güvenidir. Bütün hayatı boyunca insanları, iyiye, doÄŸruya ve ÅŸerefli bir yaÅŸamaya yönelten, inandığı prensipleri yaymak için kitap yazan Konfüçyüs, daha çok akla hitap metodunu kullanmış, mistik bir tavır takınarak metafiziÄŸin her türünü reddetmiÅŸtir. Konfüçyüs hiçbir zaman Lao-Tseu gibi (Taoizm ‘in kurucusu), gibi ilahi bir kuvvetin elçisi olduÄŸunu iddia etmemiÅŸtir. Dini konular üzerinde fazla konuÅŸmamasına raÄŸmen çoÄŸu zaman O, kutsallaÅŸtırılmıştır.

Konfüçyanizm ‘de insanın evlenmeden veya bir erkek evlat bırakmadan ölmesi büyük günah sayılır. Çünkü erkek evladın, ata ruhlarına ibadeti devam ettireceÄŸine inanılır. Ata ruhları her aile için özel koruyuculuk görevini yerine getirir.

Konfüçyanizm Vu-Ti (M.Ö. 140-87) zamanından 1912 yılına kadar devletin resmi dini kabul edilmiÅŸtir. Bir bakıma Konfüçyanizm, geleneksel Çin ÅŸinizmi ‘nin kaideleÅŸmesi ÅŸeklidir.

Kutsal Metinler

Konfüçyanizm’in mukaddes kitapları, Konfüçyüs ‘ün öğrencileri tarafından büyük bir dikkatle toplanmıştır. Bu metinler Konfüçyüs ‘e isnat olunan (Ta-Hio, Tehoung-Young) ve (Loun-You) iki kitaptan meydana gelmiÅŸtir ve 1- Klasikler, 2- Kitaplar diye iki kısma ayrılır.

Konfüçyüs bütün eski Çin metinlerini (sosyal, dini, ahlaki gelenek, görenek) gözden geçirmek suretiyle atalar kültürüne dayalı Çin medeniyetini ortaya koymak istemiÅŸtir. Konfüçyanizm ‘in en önemli dini metinleri olan beÅŸ klasik ÅŸu kitaplardan meydana gelmektedir:

- Değişiklikler Kitabı,

- Tarih Kitabı,

- Şiirler Kitabı,

- Törenler Kitabı,

- İlkbahar ve Sonbahar Vekayinameleri.

Sung Hanedanı tarafından (XI. Yüzyıl) bir araya getiren diğer dört kutsal metin de şunlardır:

- Konfüçyüs ‘ün KonuÅŸmaları,

- Mansiyus ‘un Sözleri,

- Ortayol Doktrini,

- Büyük Bilgi.

Kutsal metinler üzerine Çin bilginlerince yazılan tefsirlerin en meÅŸhuru Tehou-Hi ‘nin eseridir.

Devlet ve Halk Dini Olarak

Konfüçyanizm ‘de ayrı bir rahipler sınıfı olmadığı için ayinler genellikle devletin yetkili memurlarınca yönetilir. Dünyanın üstün idarecisi Gök tanrı için yapılan törenleri hemen ekseriyetle imparator yönetir. Her yıl 22 aralık gece yarısından sonra baÅŸlayan bu törenler adaklar, içkiler, yiyecekler ve müzikli alaylar ÅŸeklinde icra edilir. Pekin ‘in güneyindeki dünyanın en büyük mihrabı sayılan üç teraslı beyaz mihrabın çevresinde yapılır.

inançlarına göre yer yüzüne ibadet daha aşağı dereceden bir tabiat kuvvetine tapınma şeklidir. Yukarıda işaret edilen yukarıda işaret edilenin dışında, her yıl yapılan güneş ve ay ibadeti ile ilgili ayinler de yine devlet görevlilerince yürütülür.(Son yıllarda bu anlayış yavaş yavaş terk edilmektedir)

Halk ibadetinde en yaygın olan anlayış atalara ibadettir. Konfüçyüs ‘ten önce de çok yaygın olan bu ibadet, O ‘ndan sonra da devam etmektedir; çünkü bu dinin ölmüş ata ruhlarının ev veya mezarın etrafında dolaÅŸtıklarına inanırlar. Bu bakımdan evin sakinleri belli zamanlarda, ölüleri için kutsal birliÄŸi saÄŸlamak üzere yiyecek hazırlamayı bir görev bilir. Konfüçyanizm ‘de önemli bir yer tuttuÄŸu için ruhları rahatsız etmeden son derece sakınılır

Öğretileri

Öğretileri en büyük ilgiyi Çin ‘de Han Hanedanı ‘ndan görmüştür.”Büyük Bilgi” ve “Ortayol Doktrini” adlı kitapların yayınlanması bu zamanda gerçekleÅŸmiÅŸtir. O ‘nun öğretileri ilgili esasların yer aldığı “Konfüçyüs ‘ten Seçmeler Kitabı”, öğrencilerinin-inanlarının- gayretiyle derlenmiÅŸtir. Seçme Konfüçyüs ÖzdeyiÅŸlerinden bazıları şöyledir.

- Oğuldan istenen babaya, memurdan istenen hükümdara, kardeşten istenen ağabeye, arkadaştan istenen de kendisine verilmelidir.

- Temkinli olanlar pot kırmaz

- Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamalıyız.

- İnsanlar prensiplerine hakim olabilir. Prensipler insanlara hakim olamaz.

- Düşünmeden öğrenmek,boşuna zaman harcamaktır.

- Bilgi desteÄŸinden yoksun bir fikir,tehlikelidir.

- Sizden üst durumda olan birinin beğenmediğiniz halleriyle sizden alt durumda olan birine davranmayın.

Ahlâk Anlayışları

Konfüçyanizm, bir dinden çok ahlaki sistem olarak algılanmıştır. O, ahlaki prensiplerinde cemiyet ve milletin ıslahı ile mutluluÄŸu saÄŸlamayı hedef almıştır. O bir yandan toplumu saadete ulaÅŸtıracak prensipler koymuÅŸ, diÄŸer yandan da Çin ‘in eski dini tasavvurlarını canlandırmaktan geri kalmamıştır. Hiçbir zaman “öbür dünya”nın varlığını inkar etmemiÅŸtir.

Konfüçyüs, topluma daimi olarak hata işlemekten uzak kalmalarını hatırlatmış,işlenen bir suçun cezasının mutlaka bu dünyada görüleceğine onları inandırmaya çalışmıştır. O her fırsatta çevresindekilere birbirlerinden özür dilemelerini telkin etmiş, insanın her zaman hatadan muaf olamayacağına dikkat çekmiştir.

Konfüçyanizm ‘in ahlaki prensiplerini,Büyük Bilgi adlı eserinde görmek mümkündür. Bu kitabında Konfüçyüs barışı saÄŸlama yolunun bizzat insanın kendi benliÄŸinde oluÅŸması gerektiÄŸine dikkat çekerek ancak kendisiyle barışık olan insanın ev halkını çevresini ve nihayet milletini yönlendirebileceÄŸini belirtmiÅŸtir. O ‘na göre 5 fazilet vardır:

- İyilik yapmak

- Güvenilir bir şahsiyet olmak

- Dürüst davranmak

- Terbiyeli olmak

- Tedbirli davranmak

Başarını her zaman faziletin varlığı anlamına gelmeyeceğini söyleyen Konfüçyüs ancak iyilikte ısrar etmek suretiyle hikmet ve faziletin bir anlam taşıyacağını açıklamıştır.

Konfüçyüs ‘e göre ahlaki telkinlerin meyve verebilmesi için ÅŸu ana temeller üzerine oturması ÅŸarttır.

- Kültür

- Sözünde durma

- İş idaresi

- Üste karşı dürüst davranma

Ahlaki olgunluğun temel öğelerini teşkil eden insanı ilişkileri Konfüçyüs beş maddede toplamıştır. Bunlar;

- Amir - memur iliÅŸkisi

- ArkadaÅŸ - dost iliÅŸkisi

- Karı - koca ilişkisi

- Ana-babanın çocuklarıyla ilişkisi

- Kardeşler arası ilişkiler.

Sosyal hayatın bütün yönlerini içine alan bu beÅŸ esas, bütün diÄŸer ahlaki istemlerinde vazgeçemeyeceÄŸi prensiplerin başında gelmektedir. Konfüçyüs ‘e göre hayırseverlik ve adalet ahlaki olgunluÄŸu tamamlayan iki önemli erdemdir. Toplumda bazı görevler sırf ahlaki oldukları için yapılmak zorundadır. Menfaatler adaletin gerçekleÅŸmesini önleyen en büyük faktörlerdir. Bunun için insanları bu duygudan uzaklaÅŸtırmak gerekir.

Günümüzde Konfüçyüs Dini

Günümüzde Konfüçyüsyanizm Çin, Çin Hindi (Tayland, Tayvan, Vietnam ), Kore, Japonya,Hindistan ‘da taraftar kitlesine sahip olmakla beraber Avrupa ve Amerika ‘da da Konfüçyüs Dini mensupları bulunur. DoÄŸu dinlerinin birbirleriyle iç içe geçmesi taraftar sayısı hakkında net bilgi almayı güçleÅŸtirmekle birlikte, bazı din araÅŸtırmacılarınca bu sayının 350.000.000 ‘un üzerinde olduÄŸu ifade edilmektedir. Konfüçyanizm nitelik olarak din -ahlak öğretisi özelliklerinden dolayı farklı bir dine inanan biri tarafından da kabul edilebilir olduÄŸundan özellikle batı ülkelerinde yayılmaya devam etmektedir.

Veda Hutbesi

Salı, 06 Kasım 2007

VEDA HUTBESİ

Ey İnsanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, bu seneden sonra sizinle burada belki de bir daha hiç buluşamayacağım.

İnsanlar!

Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayasınız.

Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup doÄŸrudan iÅŸitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiÅŸ olur.

Ashabım!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeÅŸidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uÄŸrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyeden kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmüttalib’in oÄŸlu (amcam) Abbas’ın faizidir.

Ashabım!

Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmüttalib’in torunu (amcazadem) Rebia’nın kan davasıdır.

İnsanlar!

Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurmak gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

İnsanlar!

Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoÅŸlanmadığınız hiçbir kimseye çiÄŸnetmemeleridir. EÄŸer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları te’dib edebilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meÅŸru bir ÅŸekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.

Mü’minler!

Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç ÅŸaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır.

Mü’minler!

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

Ashabım!

Kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İnsanlar!

Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını (Kur’an’da) vermiÅŸtir. Varise vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeÄŸinde doÄŸmuÅŸsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından baÅŸkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden baÅŸkasına intisaba kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uÄŸrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini ne de ÅŸehadetlerini kabul eder.

İnsanlar!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

"-Allah’ın elçiliÄŸini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun, diye ÅŸehadet ederiz" cevabını verdiler.

Bunun üzerine Hz.Muhammed (sav):

Åžahit ol Ya Rab! Åžahit ol Ya Rab! Åžahit ol Ya Rab! dedi.

Veda Hacı

Salı, 06 Kasım 2007

Veda hacı

Peygamber efendimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra bir defa Hac etmiÅŸtir.

Peygamberimizin bu hacına, " Hacetülveda", Hacetül’İslâm","HacetülbelaÄŸ", "Hacetüttemam" gibi isimlerle anılmıştır.

Hz. İbn-i Ömer’e göre: Peygamberimiz, bu hacında, Müslümanlarla vedalaşınca "Bu, Veda hacıdır!" demiÅŸtir. Peygamberimiz, bundan sonra hac yapmamış, bu hac, kendisinin Veda hacı olmuÅŸtur.

Hz. İbn-i Abbas ise, buna Hacetülveda demeyip Hacetül’İslâm demeyi daha uygun görmüş, "Peygamber aleyhisselam, Veda hacını, Hacetül’İslâm ismiyle anardı." demiÅŸtir.

Peygamberimiz, bu hacda, Müslümanlara hac amellerini bizzat gösterdiği, Vakfeları, Cemreleri, Tavafı öğrettiği, helal ve haram olan şeyleri bildirdiği için, bu hac, Hacetülbelağ olmuştur.

"Bu gün, sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size, din olarak Müslümanlığı verip ondan hoÅŸnud oldum" ayeti, Veda hacı sırasında nazil olduÄŸu için Veda hacına, Hacetüt’tamam isminin verildiÄŸi de, bildirdilmiÅŸtir..

İslâm’ın beÅŸ ÅŸartından biri olan Hac, hicretin dokuzuncu yılında farz kılındı. Nazil olan ayet-i kerimede buyuruldu ki: "Orada (Kabe’de) apaçık alametler, İbrahim’in makamı varır. Kim oraya girerse, taarruzdan emin olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) o Beyt’i hac (ve ziyaret) etmesi, Allahü teâlânın insanlar üzerinde bir hakkıdır, farzıdır. Kim bu farzı inkar ederse, şüphesiz ki, Allahü teâlâ bütün alemlerden müstaÄŸnidir." (Al-i İmran suresi: 97)

Resulullah efendimiz, Allahü teâlânın bu emrini Eshabına bildirdi. O sene hazret-i Ebu Bekir’i üç yüz kiÅŸilik bir kafileye hac emiri tayin etti. Bu kafilede bulunan Eshab-ı kiram, hazret-i Ebu Bekir’in emirliÄŸinde Mekke’ye gitti. Bu sırada "Berae" suresinin ilk ayet-i kerimeleri nazil oldu. Burada muahede hakkındaki bazı hükümler bildirildi. Sevgili Peygamberimiz bunu bildirmek üzere hazret-i Ali’yi de Mekke’ye gönderdi.

O zaman Arablar arasında yaygın olan bir geleneÄŸe göre, bir antlaÅŸma yapılır veya yapılmış olan bir antlaÅŸma bozulursa, bunu bizzat yapan veya onun tayin ettiÄŸi bir akrabası ilan ederdi. Peygamber efendimiz, bu iÅŸ için hazret-i Ali’yi, hac kafilesinin arkasından Mekke’ye gönderdi. Hazret-i Ali kafileye yetiÅŸip, birlikte Mekke’ye girdiler.

Hazret-i Ebu Bekir bir hutbe okudu ve hac ibadetini anlattı. Eshab-ı kiram, öğretilen esaslara göre hac yaptılar. Hac ibadeti eda edilirken, hazret-i Ali de Mina’da "Cemre-i Akabe" denilen yerde bir hutbe okudu. Bu hutbesinde;

"Ey insanlar! Beni size Resulullah gönderdi" diyerek söze başladı ve Berae suresinin ilk ayet-i kerimesini okudu. Bundan sonra; "Ben, size dört şeyi bildirmeye memurum" dedi. Bu dört husus şunlar idi:

1- Müminlerden baÅŸka hiç kimse Cennet’e giremez.

2- Bu seneden sonra hiçbir müşrik, Kabe’ye yaklaÅŸamayacak.

3- Hiçbir kimse Kabe’yi çıplak tavaf etmeyecek (o zaman müşrikler Kabe’yi çıplak oldukları halde tavaf ederlerdi.)

4- Her kimin Resulullah ile antlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar muteber olacak. Bunun dışındakilere dört ay mühlet tanınmıştır. Bundan sonra hiçbir müşrik için ahd ve himaye yoktur."

O günden sonra hiçbir müşrik, Kabe’ye gelmedi ve hiç kimse çıplak olarak Kabe’yi tavaf etmedi. Bu hususlar bildirildikten sonra, müşriklerden çoÄŸu Müslüman oldu. Hac farizası yerine getirildikten sonra, hazret-i Ebu Bekir ve hazret-i Ali, Eshab-ı kiram ile beraber Medine’ye döndüler.

Hicretin onuncu yılında İslâmiyet bütün Arab yarımadasına yayıldı. Arabistan’ın her tarafından insanlar Medine’ye geliyor; Müslüman olmakla ÅŸereflenmek, ebedi saadete kavuÅŸmak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Artık Arabistan’da Müslümanlara karşı duracak hiçbir kuvvet kalmamış, İslâmiyet her tarafa hakim olmuÅŸtu. Sadece bazı Yahudi ve Hıristiyan kabileleri Müslüman olmamıştı.

Sevgili Peygamberimiz hicretin onuncu yılında, Halid bin Velid’i dört yüz mücahid ile Yemen civarında bulunan Haris bin Ka’boÄŸullarını İslâm’a davet etmek üzere gönderdi. Halid bin Velid hazretleri Resulullah efendimizin emri üzerine, bu kabileyi üç gün üst üste İslâm’a davet etti. Onlar da davete icabet ederek Müslüman oldular.

Yine bu yılda Resul-i ekrem efendimiz, Necranlı hıristiyanlar ile sulh antlaÅŸması yaptı. Bunlardan bazıları daha sonra kendiliklerinden Müslüman oldu. Aynı yıl hazret-i Ali de, Eshab-ı kiramdan üç yüz kiÅŸi ile birlikte, Yemen’de bulunan Medlec kabilesini İslâm’a davet etmek için gönderildi. Önce karşı çıkmalarına raÄŸmen, daha sonra Müslüman oldular. Peygamber efendimiz, bu sene, İslâmiyet’in yayıldığı bütün beldelere valiler ve zekat toplamak üzere görevliler (amil, sai) gönderdi.

Hicretin onuncu senesinde Peygamber efendimiz, hac için hazırlanıp, Medine’deki Müslümanlara da hac için hazırlanmalarını emir buyurdu. Medine dışında bulunanlara da haber gönderdi. Bunun üzerine, binlerce Müslüman Medine’de toplandı.

Hazırlıklar tamamlanınca, sevgili Peygamberimiz Zilka’da ayının 25. Günü 40 bin kiÅŸilik bir kafile ile öğle namazından sonra Medine’den hareket etti. Server-i kainat efendimiz; "Ey Allah’ım! Bunu bana, içinde riya, gösteriÅŸ ve şöhret bulunmayan mebrur ve makbul bir hac kıl" diyerek dua eyledi. İhrama girip, Cebrail aleyhisselamın aber vermesiyle yüksek sesle, telbiye getirmeye baÅŸladı. Buna, Eshab-ı kiram da katılınca, yer gök telbiye nidaları ile inlemeye baÅŸladı. "Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyk! La ÅŸerike leke lebbeyk! İnnelhamde venni’mete leke vel mülke la ÅŸerike lek!…"

Sevgili Peygamberimiz, kesilmek üzere 100 kurbanlık deve götürdü. 10 gün süren yolculuktan sonra, Zilhicce’nin 4. Günü Mekke’ye vardılar. Yemen’den ve diÄŸer beldelerden hac yapmak üzere gelenlerin de katılmasıyla, Müslümanların sayısı 124 bini aÅŸtı.

Sevgili Peygamberimiz, Zilhicce’nin 8. Günü Mina’ya, 9. (Arefe) günü Arafat’a gittiler. Arafat vadisinin ortasında öğleden sonra, Kusva adındaki devesinin üstünde, Veda Hutbesi’ni okuyup Eshab-ı kiram ile vedalaÅŸtılar.

Efendimiz, Veda Hutbesi’ni okuduÄŸu gün, Maide suresinin; "Bugün, dininizi sizin için ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâmiyet’i vermekle razı oldum…" mealindeki 3. Ayet-i kerimesi nazil oldu.

Peygamber efendimiz, bu ayet-i kerimeyi, Eshab-ı kirama okuyunca, hazret-i Ebu Bekir aÄŸlamaya baÅŸladı. Eshab-ı kiram, aÄŸlamasının sebebini sorunca; "Bu ayet-i kerime, Resulullah’ın vefatının yakın olduÄŸuna delalet ediyor. Onun için aÄŸlıyorum" buyurdu.

Resulullah efendimiz, Mekke’de 10 gün kalıp, Veda hacını yaptı ve Veda tavafı yaparak, Medine’ye döndü. Veda hacından sonra Eshab-ı kiram geldikleri yerlere gidip, Resulullah’ın bildirdiÄŸi ve emrettiÄŸi ÅŸeyleri oralarda anlattılar.

Hicretin onuncu yılında vuku bulan bir hadise de, peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların ortaya çıkmasıdır. Bunlardan birisi Yemen’de ortaya çıkan Esved-i Ansi’dir. Peygamberimizin emri üzerine Esved-i Ansi, Yemen’deki Müslümanlar tarafından evinde öldürüldü. (DiÄŸeri de Müseylemet-ül Kezzab’dır. Peygamber efendimizin vefatından sonra hazret-i Ebu Bekir, Müseyleme üzerine Halid bin Velid kumandasında bir ordu gönderdi. Müseyleme, VahÅŸi "radıyallahü anh" tarafından öldürüldü.)

Veda Hutbesi

Salı, 06 Kasım 2007

VEDA HUTBESİ

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHîM

Peygamber Efendimiz Vedâ Hutbesinde buyurdular ki:

"Hamd Allahü teâlâya mahsûstur. O’na hamd eder, O’ndan yargılanmak diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin ÅŸerlerinden ve amelerimizin günahlarından Allahü teâlâya sığınırız. Allahü teâlânın doÄŸru yola ilettiÄŸini saptıracak, saptırdığını da doÄŸru yola iletecek yoktur.

Åžehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan baÅŸka ilâh yoktur. O, birdir. O’nun eÅŸi, ortağı yoktur. Ve yine ÅŸehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve resûlüdür.

Ey Allahü teâlânın kulları! Ben size, Allahü teâlâdan sakınmanızı tavsiye ve O’na itâate sizi teÅŸvik ederim. Size hayr olan ÅŸeyden söz açmak ister ve bundan sonra derim ki:

Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemiyeceğim. İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, nâmuslarınız da öyle mukaddestir. Her türlü tecâvüzden korunmuştur.

Eshâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu günkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup işitenden daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş olur.

Eshâbım! Kimin yanında bir emânet varsa onu sâhibine versin! Fâizin her çeÅŸidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uÄŸrayınız. Allahü teâlâ’nın emriyle, fâizcilik artık yasaktır. Câhiliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü, ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abdülmuttalib’in oÄŸlu (amcam) Abbâs’ın fâizidir.

Eshâbım! Câhiliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamâmen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı Abdülmuttalib’in torunu (amcamoÄŸlu) Rebîa’nın kan dâvâsıdır.

Ey insanlar! Harbedebilmek için haram ayların yerlerini deÄŸiÅŸtirmek, şüphesiz ki, küfürde çok ileri gitmektir. Bu, kâfirlerin kendisiyle dalâlete düşürüldükleri bir ÅŸeydir. Bir sene, helâl olarak kabul ettiklerini (bir ayı), öbür sene haram olarak îlân ederler. Cenâb-ı Hakk’ın helâl ve haram kıldıklarını sayısına uydurmak için bunu yaparlar. Onlar, Allahü teâlânın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram ederler. Hiç şüphe yok ki zaman, Allahü teâlânın yarattığı gündeki ÅŸekil ve nizâmına dönmüştür.

Ey insanlar! Bugün ÅŸeytan, sizin ÅŸu topraklarınızda yeniden te’sir ve hâkimiyetini kurma gücünü ebedî sûrette kaybetmiÅŸtir. Fakat siz; bu kaldırdığım ÅŸeyler dışında küçük gördüğünüz iÅŸlerde ona uyarsanız, bu onu memnûn edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü teâlâ’dan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allahü teâlâ’nın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allahü teâlâ adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

Sizin kadınlar üzerinde hakkınız; onların, âile mahremiyetinizi, sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer râzı olmadığınız her hangi bir kimseyi âile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe dövüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşrû bir şekilde, her türlü yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Ey mü’minler! Size bir emânet bırakıyorum ki, ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu hiç ÅŸaşırmazsınız. O emânet, Allahü teâlâ’nın kitâbı Kur’ân-ı kerimdir. (BaÅŸka rivâyetlerde; Sünnetim ve Ehl-i beytim diye bildirilmiÅŸtir.)

Ey mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhâfaza ediniz! Müslüman, müslümanın kardeÅŸidir ve böylece bütün müslümanlar kardeÅŸtir. Din kardeÅŸinize âid olan herhangi bir hakka tecâvüz, baÅŸkasına helâl deÄŸildir. MeÄŸer ki gönül hoÅŸluÄŸu ile kendisi vermiÅŸ olsun.

Eshâbım! Nefsinize (kendinize) de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey insanlar! Allahü teâlâ her hak sâhibine hakkını (Kur’ân-ı kerîmde) vermiÅŸtir. Çocuk kimin döşeÄŸinde doÄŸmuÅŸsa, ona âittir. Zinâ eden için mahrûmiyet vardır. Babasından baÅŸkasına âit soy iddiâ eden soysuz, yâhud efendisinden baÅŸkasına intisâba kalkan nankör, Allahü teâlâ’nın gazâbına, meleklerin ve bütün müslümanların lânetine uÄŸrasın! Cenâb-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adâletle ÅŸehâdetlerini kabûl eder.

Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvâsı çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir.

ŞAHİT OL YÂ RAB

Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?!. Eshâb-ı kirâm; Allahü teâlânın dînini tebliğ ettin. Vazîfeni yerine getirdin. Bize vasiyet ve nasîhatten bulundun, diye şehâdet ederiz. dediler.

Bunun üzerine Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, mübârek şehâdet parmağını kaldırarak cemâat üzerine çevirip indirdiler ve; "Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!" buyurdular.

Uhud Savaşı

Salı, 06 Kasım 2007

Uhud savaşı

Mekkeli müşrikler, Bedir gazasında uğradıkları bozgundan ders almadıkları gibi, bunun acısını da bir türlü unutamıyorlardı. Kureyş, ileri gelenlerinden bir çoğunu bu savaşta kaybetmişti. Ayrıca, Şam ticaret yolunun Müslümanların kontrolüne geçmesi, çileden çıkmalarına sebep oluyordu.

Ebu Süfyan’ın baÅŸkanlığındaki ticaret kervanı, Mekke’ye yüzde yüz kârla dönmüştü. Sermayeye iÅŸtirak edenlerin çoÄŸu, Bedir gazasında öldüğünden, kervanın karı Dar-ün-Nedve denilen, müşriklerin karar almak için toplandıkları binada muhafaza ediliyordu.

Saffan bin Ümeyye, İkrime bin Ebi Cehl, Abdullah bin Rebia gibi babalarını, kardeÅŸlerini, kocalarını, oÄŸullarını Bedir’de kaybedenler; "Müslümanlar, bizim büyüklerimizi öldürdü. Bizleri periÅŸan etti. Artık onlardan intikam almak zamanı geldi. Kervanın karıyla, bir ordu hazırlıyalım. Medine’yi basalım, intikamımızı alalım" diye Ebu Süfyan’a baÅŸvurdular.

Ebu Cehl, Utbe, Åžeybe gibi azılı kafirler daha önce öldürüldüğü için, müşriklerin başında, henüz Müslüman olmayan Ebu Süfyan bulunuyordu. Åžam ticaretinde yüz bin altın elde edilmiÅŸti. Bunun yarısı sermaye, yarısı da kar idi. Sermaye, sahiplerine hemen dağıtılıp, kar da ikiye ayrılarak yarısı ile silah, diÄŸer yarısı ile de asker toplandı. Ayrıca ÅŸair ve hatiplere de verildi. Hatipler ve ÅŸairler halkı galeyana getirip, savaÅŸa teÅŸvik etmek için ÅŸiirler, mersiyeler okuyorlar; kadınlar def, dümbelek çalarak onlara iÅŸtirak ediyorlardı. Müslümanları Medine’den çıkarmak, sevgili Peygamberimizi ortadan kaldırmak ve İslâmiyet’i yok etmek gayesinde olan müşrikler, civar kabileleri de dolaÅŸarak asker topladılar.

Nihayet Mekke’de 3000 kiÅŸilik büyük bir ordu hazırlandı. Bunların 700′ü zırhlı, 200′ü atlı olup, 3000 de develeri vardı. Çalgıcıların ve kadınların da iÅŸtirak ettiÄŸi bu büyük orduya Ebu Süfyan komuta ediyordu.

Henüz iman etmeyen hanımı Hind de kadınların başında olup, müşrikleri savaÅŸa teÅŸvikte pek ileri gidiyordu. Çünkü Bedir gazasında babasını ve iki kardeÅŸini kaybetmiÅŸti. Bunun acısını unutamıyor, kadınların harbe katılmamasını istiyenlere karşı; "Bedir harbini hatırlayın! Kadınlarınıza, çocuklarınıza kavuÅŸmak için Bedir’den kaçtınız!.. Bundan sonra kaçmak istiyenler, karşılarında bizleri bulacaklardır!.." diyerek onları susturuyordu. Bu ÅŸekilde KureyÅŸlileri tahrik ederek bütün gücüyle onları savaÅŸa teÅŸvik etti.

Müşriklerden Cübeyr bin Mut’im’in mızrak atmakta çok usta, pek mahir olan VahÅŸi adlı bir kölesi vardı. Attığını vuran keskin bir niÅŸancı idi. Hind, babası Utbe’yi, Cübeyr de amcası Tuayma’yı Bedir’de öldürdüğü için, hazret-i Hamza’ya karşı müthiÅŸ bir intikam ateÅŸi ile yanıp tutuÅŸuyorlardı.

Cübeyr, kölesi VahÅŸi’ye, "EÄŸer Hamza’yı öldürürsen, seni azad eder, serbest bırakırım!" dedi.

Hind de; "Onu öldürürsen sana pek çok altın ve mücevherler vereceğim!" diyerek vaadlerde bulundu.

Mekke’de hazırlıklar tamamlanmıştı. KureyÅŸ ordusu, sancaklarını açarak; birini Talha bin Ebi Talha’ya, birini EhabiÅŸ’tan birine, birini Üveyf oÄŸlu Süfyan’a verdiler.

Hazret-i Abbas; müşriklerin üç bin kiÅŸilik bir ordu kurduklarını, bunların yedi yüzünün zırhlı, iki yüzünün atlı olduÄŸunu, üç bin develerinin ve sayısız silahlarının bulunduÄŸunu bildiren ve yola çıkmak üzere olduklarını haber veren, buna göre tedbir alınmasını isteyen bir mektubu, güvendiÄŸi bir kimseyle hemen Medine’ye gönderdi.

Uhut Savaşı

Salı, 06 Kasım 2007

UHUT SAVAÅžI

Müslüman lar, Bedir de kureyşlileri çok ağır bir yenilgiye uğratmışlardı. Ancak, kureyş kervanlarına karşı eylemlerinide sürdürüyorlardı. Müslümanların, bir kureyş kervanını daha ele geçirmeleri, Bedir in intikamını almak için yemin etmiş olan kureyşlileri harekete geçirdi.

KureyÅŸliler, Ebu Süfyan’ ın kumandasındaki bir kuvetleyola çıktılar. KureyÅŸ ordusu 625 te Medine yakınında karargahını kurdu. Hz. Muhammed haberi duyar duymaz sahabe ile fikir alış veriÅŸi yaptı. Sonuçta, ÅŸehirden çıkılmayarak savunma savaşı yapılmasına karar verildi.

625 yılında Uhud dağı eteğinde yapılan savaşta, üstün bir durumdayken Müslüman okçular, savaşı kazandıklarını sanarak yerlerini terk ettiler. Bunun sonucunda, Müslümanlar iki ateş arasında kalarak savaşı kaybettiler.

Hz. Muhammed, Uhut dan sonra, bu yenilgiden cesaretlenen bazı arap kabileleri üzerine birlikler gönderdi. Tüm Yahudileri Medine den çıkardı. Böylece Müslümanlar silah ve hurmalıklara sahip oldular.

Hz. Muhammed, uhut savaşında sonra kureyşlilerin kervanlarına hücumu durdurdu. Amacı, Mekke ve Medine arasında yaşayan kabileleri kazanarak kureyşi yalnız bırakmaktı.

İftira

Salı, 06 Kasım 2007

İftira, çıkarları zedelenen, birine karşı düşmanlık, kin ve hınç besleyen veya baÅŸkalarıyla rekabet içinde olan bazı yalancı ve vicdansız insanların, karşılarındaki kiÅŸiye veya kiÅŸilere zarar vermek amacıyla baÅŸvurdukları çirkin yöntemlerden biridir. İftiranın, geniÅŸ çaplı düzenler kurularak atılanlarından, sıradan insanların günlük konuÅŸmalarının arasına sıkıştırdıkları dedikodu tarzı iftiralara kadar, birçok çeÅŸidi vardır. Din ahlakından uzak, Allah’ın emrettiÄŸi güzel ahlakı yaÅŸamayan toplumlarda, insanların yaygın olarak baÅŸvurdukları karalama yöntemlerinden biri de iftiradır. Bu kitabı okuyan insanların önemli bir bölümü de, muhtemelen küçük veya büyük iftiraya uÄŸramış ya da baÅŸkalarına iftira atıldığına defalarca ÅŸahit olmuÅŸtur.

Ancak bu kitabın konusu, cahiliye toplumu içinde insanların birbirlerine karşı kullandıkları sıradan iftiralar değildir. Bu kitapta iftiranın, farklı bir şekli konu edilmektedir. Burada üzerinde durulacak olan iftira, tarih boyunca dini inkar edenlerin iman edenlere maddi veya manevi zarar verebilmek amacıyla yönelttikleri iftiralardır.

Kuran’da, geçmiÅŸte, Allah’ın elçilerinin ve onlar gibi din ahlakına uymaya davet eden salih kiÅŸilerin tümüne menfaatperestlik, delilik, kendini beÄŸenmiÅŸlik, hırsızlık, zina gibi farklı iftiralar atıldığı açıklanmıştır. Hz. Yusuf’un yaÅŸamı Müslümanların uÄŸradıkları bu tür iftiraların örnekleriyle doludur. Hz. Musa, Hz. Süleyman ve hatta Peygamberimiz Hz. Muhammed, kavimleri tarafından haksız iftiralara uÄŸramış elçilerdendirler. Aynı ÅŸekilde Hz. Meryem, Peygamberimiz (sav)’in mübarek eÅŸi ve Peygamberimiz (sav)’in yanında bulunan sahabeler de çeÅŸitli iftiralara maruz kalmış kutlu insanlardır. Bu mübarek insanlar kendilerine yöneltilen iftiraları her zaman örnek bir sabır ve tevekkülle karşılamış, inkarcıların bu baskılarına aldırış etmemiÅŸ ve Allah’ın emrettiÄŸi ahlakı yaÅŸamaya ve insanları da doÄŸru yola davet etmeye devam etmiÅŸlerdir.

KuÅŸkusuz elçilerin ve salih Müslümanların bu kararlılıklarını, tüm Müslümanların örnek almaları gerekmektedir. Allah bir ayetinde ,"Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceÄŸinizi mi sandınız?…" (Bakara Suresi, 214) ÅŸeklinde bildirmektedir. Yani tüm Müslümanların geçmiÅŸte yaÅŸamış müminler gibi iftiralara uÄŸramaları, Kuran ahlakından uzaklaÅŸmaları için manevi baskı görmeleri Allah’ın bir kanunudur. Allah bir baÅŸka ayetinde tüm müminlere, inkar edenlerden eziyet verici sözler iÅŸiteceklerini, canlarıyla ve mallarıyla imtihan edileceklerini de şöyle bildirmektedir:

Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)

İşte bu tür bir olayla karşılaşan, samimi ve ihlas sahibi her mümin, geçmişteki müminlerin sabırlarına, tevekküllerine, samimi ve kararlı tavırlarına taliptir. Dolayısıyla geçmiştekilerin başlarına gelenler kendi başına geldiğinde de bunlara şaşırmaz, üzülmez, kesinlikle ümitsizliğe kapılmaz. Hatta, kendisine iftira atanları hayrete düşürecek kadar büyük bir şevk ve neşe içinde olur.

Aynı ÅŸekilde bir baÅŸka mümine iftira atıldığında da, müminler bunu sabır, tevekkül ve ÅŸevk ile karşılarlar. İftiraya uÄŸrayan kardeÅŸlerinin güzel bir sabır gösterdiÄŸinde, dünyada Allah’ın rahmetini ve ihsanını kazanacağını, ahirette ise Rabbimizin rızası ve cenneti ile ödüllendirileceÄŸini ümit ederler.

Ayrıca müminlere atılan iftiraların çok önemli bir yönünü daha belirtmekte yarar vardır: DiÄŸer iftiralardan farklı olarak Müslümanlara atılan iftiralarda "çamur at izi kalsın" mantığı geçersizleÅŸir. İftira ne ÅŸiddette olursa olsun en sonunda bu mübarek insanların ne kadar temiz ve güzel ahlaklı insanlar oldukları ortaya çıkmıştır. Sözgelimi, zina iftirasına uÄŸrayan Hz. Meryem ve Hz. Yusuf, tüm dünyada iffetin sembolü olarak tanınırlar. Yine kardeÅŸlerinin hırsızlık iftirası attığı Hz. Yusuf’un ise ne kadar güvenilir olduÄŸu daha o yaÅŸarken anlaşılmış ve tüm Mısır’ın hazineleri emrine verilmiÅŸtir.

Bunlar bize çok önemli bir gerçeÄŸi gösterir: Allah’ın izniyle müminlerin aleyhine kurulan her tuzak en başından bozulmuÅŸ olarak doÄŸar; atılan her iftira da boÅŸa çıkmış olarak atılır. Müminlere söylenen her incitici söz, sözü söyleyene, geri dönüp isabet edecek olan azap dolu karşılığı ile birlikte söylenmiÅŸtir. Bir baÅŸka deyiÅŸle, müminler aleyhine yapılan her konuÅŸma, her tavır ve her zulüm mutlaka yapan kiÅŸinin dünyada ve ahirette ÅŸiddetli bir piÅŸmanlık yaÅŸamasına; telafisi olmayan, içini yakan, onu kahreden bir sıkıntı ile karşılaÅŸmasına neden olacaktır. Allah, elçilerine ve salih kullarına yapılan haksızlıkların karşılığını Kuran’da şöyle bildirmiÅŸtir:

Gerçek ÅŸu ki, Allah’a ve elçisine eziyet edenler; Allah, onlara dünyada ve ahirette lanet etmiÅŸ ve onlar için aÅŸağılatıcı bir azap hazırlanmıştır. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmiÅŸlerdir. (Ahzab Suresi, 57-58)

Tarihsel Bilinç

Salı, 06 Kasım 2007

TARİHSEL BİLİNÇ

Robert W. CRAPPS

Çeviren

Ali AYTEN

1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabı yayınlandığında, Freud henüz üç yaşındaydı. Her ikisi de Batı’nın yaÅŸam tarzında, inançlarında ve yönetim ÅŸeklinde etkin ve öncü isimler oldular. Onlar, XX. yüzyılda Batı’yı etkileyen yeni bilimsel anlayışa ivme kazandırmada tüm diÄŸer bilim adamlarından daha etkiliydiler. İnsan diÄŸer varlıklardan üstün görülmesi nedeniyle, 1850’li yıllara varıncaya kadar bilimsel araÅŸtırmanın objesi olarak görülmedi. Fakat Freud ve Darwin, insanı doÄŸal araÅŸtırmanın objesi olması gereken bir “tür” olarak gördüler ve onu bilimsel metotlarla incelemeye tâbi tuttular. Onların araÅŸtırmaları, bilimin ruhunu belirleyecek olan bilim adamlarının mantalitelerini deÄŸiÅŸtirecek kadar etkili oldu. Modern Batı kültürü, Darwin ve Freud’un mirasından yararlanmakla birlikte bazı olumsuzluklarından da kaçınamadı.

Kişiliğin doğası üzerine bir teori olan ve belirli hastalıkların tedavisinde yöntem olarak kullanılmaya başlayan psikanaliz, bilim adamlarının yönelimlerinde etkili oldu. Bu alandaki çalışmaların çoğu, din üzerinde gerçekleştirildi. Bizzat Freud, din üzerine kitap ve makaleler yazdı. Böylece ondan sonra gelenlerin de dinden bahsetmeleri kaçınılmaz oldu. Onların yorumları, hem olumlu hem de olumsuz etkilere yol açtı. Bu nedenle söz konusu yorumların da, dikkatlice incelenmesi gerekmektedir.

Psikanalizin Öncü Şahsiyetleri

Hollandalı bir otorite olan Heije Faber, psikanalizi iki döneme ayırır.[1] Ona göre ilk dönem, psikanalizin iki üstadı olan Freud ve Jung’un ölümüyle son bulmuÅŸtur. Bunlar dinin kiÅŸilik geliÅŸimi baÄŸlamında incelenmesine açık kapı bıraktılar ve kendilerinden sonrakilere örnek olacak çalışmalar yaptılar. İkinci dönem, psikanalizin yeni oluÅŸum dönemidir. Bu dönem, Freud ve Jung henüz hayatta iken baÅŸladı. Her ne kadar psikanaliz bu evrede kargaÅŸa ve kopukluklar yaÅŸasa da, zamanla kendi tarzını yakaladı ve böylece klinik psikolojiye olan ilgi arttı. Birinci dönemin üstatları olan Freud ve Jung’u burada kısaca ele almamız, ikinci dönemi daha iyi anlamamızı saÄŸlayacaktır.

1. Sigmund Freud: Bir Yanılsama Olarak Din

Freud (1856-1939) çocukluÄŸunun ilk yıllarında ailesiyle beraber uzun yıllar yaÅŸayacağı ve profesyonel hayatını sürdüreceÄŸi Viyana’ya göçtü. Genç Freud Viyana’da tıp eÄŸitimi gördü. Bilimsel anlamda henüz nevrozlu hastalıklar bilinmezken, bu hastalıkların tedavisiyle uÄŸraÅŸtı. Özellikle kadın histerisi konusunda deneyim kazanan Freud, bu tür hastalara serbest konuÅŸma tekniÄŸi yoluyla yardım edebileceÄŸini keÅŸfetti. BoÅŸalma (catharsis) esnasında belirli baÄŸlantı ve motivasyonlar sistematik bir biçimde bilinç düzeyine çıkmaktaydı. Psikanaliz, boÅŸalma tekniÄŸini kullanan, bilinçdışı alandaki bilgileri bilinç düzeyine ulaÅŸtıran bir teknik olarak ortaya çıktı; kendisini zihinsel ve duygusal içe-bakış tekniÄŸi ve temel kiÅŸilik deÄŸiÅŸiklikleri öne süren bir teknik olarak tanıttı. Freud, ilk hocalarından biri olan Fransız nörolog Jean M. Charcot’dan etkilendi. Histeri ve benzeri hastalıkların tedavisinde hipnoz, serbest çaÄŸrışım ve rüya tahlil yöntemlerini kullandı. 1880’den ölümüne kadar (1939) psikanalizi yavaÅŸ yavaÅŸ geliÅŸtirdi.

a) Freud’un KiÅŸilik Teorisi

Psikanaliz başlangıçta bir kişilik teorisi olarak değil, bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıktı. Fakat zamanla tedavi yöntemlerini belirli bir standarda kavuşturma teşebbüsleri, doğal olarak psikanalitik bir kişilik teorisinin ortaya çıkmasını sağladı. Freud sadece yöntem geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda bu yöntemlerin nasıl ve niçin etkin olduğunu anlama çabasıyla terapik süreçlere yönelik teorik temeller de üretti. Böylece hem sözü edilen teknikler hem de teorik temel, neticede psikanalizi ortaya çıkardı.

Freud’un uzun süreli kariyeri, hastaların klinik tedavisi sonucunda disipline edilen ve tedricen geliÅŸen bir kiÅŸilik teorisinin hikâyesidir. Freud kariyeri boyunca, hatta seksenli yaÅŸlara ulaÅŸtıktan sonra bile, teorilerini yeniden deÄŸerlendirdi. Buna raÄŸmen onun teorilerinde bazı tutarsızlıklar bulunmaktadır. Freud’un öldüğü yıl (1939) yeni-Freudyen (neo-Freudian) analizlerin uygulamaları üzerine araÅŸtırmalar yapan Karen Horney, Freud çalışmalarında önemli olan ve psikanalize miras kalan birbiriyle iliÅŸkili üç fikir gündeme getirdi.[2]

Fikirlerden birincisi, davranış ve duyumlar, bilinçdışı motivasyonlar tarafından belirlenebilir.[3] Bu, sıradan bir cümle olsa da, Freud’un davranışın iki boyutlu olduÄŸuna dair görüşünü anlamada yardımcı olmaktadır. Freud’un bu düşüncesine göre davranış, hem kolay anlaşılabilecek yüzeysel bir anlama, hem de bilinçdışında gizli olan derin bir anlama sahiptir.[4] Davranışın sahip olduÄŸu bu gizli anlam yüzeysel anlam kadar önemlidir ve bireysel tecrübenin bir davranış kalıbı ve tutarlılık oluÅŸturmasında daha belirleyicidir. Mesela, basit bir dil sürçmesini bu temel psikanalitik bakış açısından deÄŸerlendirelim. BaÅŸlangıçta bu davranış, yüzeysel bir anlama sahiptir; gözlem ve mekanik yöntemler yoluyla tanımlanabilir. Bir insan ses benzerliÄŸi, yorgunluk veya konsantrasyon eksikliÄŸi sebebiyle yanlış kelime kullanabilir. Dil sürçmesi, mizah dışında da ortaya çıkabilir. KonuÅŸan kiÅŸi, dil sürçmesini bilinç düzeyinde ben aslında ÅŸunu kastetmiÅŸtim…. sözüyle açıklamaya çalışır. Psikanalitik açıdan ise bu davranış, kiÅŸisel anlamın yanında daha derin bir anlama da sahiptir. Dil sürçmesi, bilinçdışı öğelerin bilinç alanına çıkmasına bir vesiledir. Davranışa baÄŸlı olan ve daha dinamik anlam taşıyan kiÅŸisel çaÄŸrışımlar, büyük oranda bilinçten gizli kalır. Dil sürçmesi gerçekte bir kaza deÄŸildir. O hem bilinç hem de bilinçdışı özellikler taşıyan, kiÅŸiliÄŸin ortaya çıkmasını saÄŸlayan bir fonksiyona sahiptir; yersiz ve rasgele ortaya çıkan anlık bir davranış, temelde geliÅŸme süreçleri içerisinde biriken ve büyük oranda bilinçdışı alana ait olan anlamların sembolüdür. Bu safhada bu anlamlar, kiÅŸisel karakterdedir ve sistematik boÅŸalma teknikleri vasıtasıyla çözülmelidir. Dolayısıyla, bir davranışın açık anlamının yanı sıra gizli bir anlam da taşıdığı öngörüsü Freudyen analiz tekniÄŸinin vazgeçilmez temelidir.

İkinci temel ilkeye göre psiÅŸik süreçler kesinlikle belirlenmiÅŸtir. Hiçbir psiÅŸik davranış geçici deÄŸildir.[5] PsiÅŸik davranış, kendi formunu ve enerjisini belirleyen öncüllere sahiptir. Enerji korunumu üzerinde duran zamanın fizik anlayışı, Freud’u desteklemiÅŸtir. Freud, madde gibi insan davranışının da enerjinin korunumu özelliÄŸi taşıdığına inanmıştır.[6] Ona göre psiÅŸik süreçler tıpkı fiziksel süreçler gibi kesin olarak belirlenmektedir. Fenomene atfedilen anlamlar hiçbir zaman kaybolmaz, kendilerini yeni ve bazen de sürpriz olaylara atfederek sürekli yenilerler. Bu yüzden bir davranışı anlamak, söz konusu davranışa mevcut anlamını kazandıran önceki davranışla ilgili soruları da gündeme getirir. Bu baÄŸlamda gün yüzüne çıkmamış bütün anlamlar, Freudyen psikoterapinin temel hedefidir. Dolayısıyla, psikanalizin yüzü geçmiÅŸe dönüktür ve çocukluÄŸun ilk evrelerindeki davranış biçimleri daha sonraki evrelerde ortaya çıkacak olan davranış kalıplarının belirlenmesinde önem arz eder.

Üçüncüsü, Freud motivasyonlarımızın duygusal kuvvetler olduğu sonucuna varmıştır.[7] Buradaki duygusal (emotional) kavramı, kişiliğin dinamik olduğu prensibini ortaya koyar. Freud kişiliğin dinamik dürtülerine çok fazla önem verir. Ona göre bu dürtüler kişiliğin içgüdüsel, itici ve kararlı dinamikleridir; bunlar bazen makul, bazen de makul olmayan yollarla tatmin edilmek ister. Dolayısıyla, davranışlarımız genelde kişiliğin doğal (ham) hali olan libido ile onu kontrol altında tutmak isteyen sosyal baskılar arasındaki çatışmaların bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Freud meslek hayatı boyunca insanların dinamik olan ve çoÄŸu zaman da bilinçsizce kontrol altında tutulan davranışları nasıl idare edeceklerini gösteren teknikler geliÅŸtirmeye çalıştı. Ayrıca bu davranışların anlaşılmasına yönelik bir teorik çerçeve ortaya koydu. Freudyen psikanalizi birkaç kategoriye indirgemek belki basit bir yaklaşım olabilir, ama Freud’un teorik sisteminde yer alan bazı kavramları ele almadan da onun din ile ilgili görüşlerini anlamak mümkün deÄŸildir. [8]

Freud, kiÅŸiliÄŸi id, ego ve süper-ego’dan oluÅŸan ve birbiriyle etkileÅŸim halinde olan bir sistem olarak gördü. İd, kiÅŸiliÄŸi oluÅŸturan doÄŸal yapıdır; engellenemeyen ve dışavuruma yönelen bir tür ilk enerjidir. İd, dürtüsel, irrasyonel ve asosyaldir; kendini düşünür ve zevk peÅŸindedir. Bununla birlikte id, her zaman kendi akışında olmayabilir. İsteklerinin önüne engeller çıkabilir veya kontrolsüz dışavurumlar daha fazla sıkıntı yaratabilir. Bu yüzden gerilim ve acı tehdidi içeren gerçek iliÅŸkiler dünyası, “id”in dışavurumuna engel olur ve onun istekleriyle toplumun standartlarını uzlaÅŸtırmaya çalışır. Zevke engel olan ve tatmine ulaÅŸan örüntüler içerisinde uyum isteyen gerçeklik, dinin ortaya çıkmasında önemli bir geliÅŸmedir. Bu durumda iki psikolojik kontrol sistemi olan ego ve süper-ego devreye girer. Bunlar idin kontrolsüz dışavurumlarına engel olmak veya en azından gerilim ve acının tehdidini azaltmak için onu kontrol etmeyi hedefler. Yani ego, dinamik erteleme süreçleri ve yeni örüntüler vasıtasıyla gerçek dünyada kiÅŸinin hayatta kalmasını temin etmek için “id”in ihtiyaçlarını yeterli seviyede tatmin eder. Süper-ego, bu süreçte kiÅŸilikte ya ideal hedeflere (ego-ideal) ya da sosyal standartlara (vicdana) öncelik tanıyarak bir ahlâk gözcüsü gibi davranır. Bütün bu sistemler bilinçsiz bir halde iÅŸler ve bunlar asıl hallerini gizleyerek ortaya çıkarlar. Rüyalar, espriler ve dil sürçmeleri, id, ego ve süper-egonun etkinliÄŸini ortaya çıkarmada yardımcı olur.

Klâsik psikanalize göre kiÅŸilik, bu üç sistemin etkileÅŸiminden oluÅŸur. Freud, bu sistemlerin düzenlediÄŸi deÄŸiÅŸik dinamik örüntüleri, ayrıca hem acının hem de zevkin kontrol edildiÄŸi yöntemleri ilk tanımlayan kiÅŸidir. Freud’a göre id, ego ve süper-egonun oluÅŸumunda çocukluk dönemi çok önemli bir yer tutar. Baba, anne ve oÄŸlun ilk iliÅŸkilerinde (oedipus complex) çocuk, idin temel dışavurumlarıyla ve onun engellenmeleriyle karşılaşır. Oedipus durumunda oÄŸlun annesini arzulaması ve babasını rakip olarak görmesi, tipik bir yönelimdir. Babanın üstün gücü, oÄŸlun “id”den gelen isteklerinin acilen yerine getirilmesine engel olur ve bu engelleme, ego ve süper-egonun kontrolünü devreye sokar. Freud bu aile üçgeninde (anne, baba, oÄŸul) eril tecrübeye dikkat çeker. Bunu, kendi kültürel ve kiÅŸisel arka plânındaki ataerkil vurgulamalara tepki olarak yapar. Bununla birlikte oedipus kompleksini kız çocuÄŸu perspektifinden de inceler. Ona göre kız çocuk da teorik olarak aynı dinamik süreci tersinden yaÅŸar (electra complex). Her ne kadar kız çocuk babayı arzularsa da, hem korkusundan hem de tehdit olarak algıladığı anneye karşı nefretinden dolayı arzularını bastırmayı öğrenmek zorundadır.

Karmaşık aile ilişkilerinde oedipus kompleksi küçük farklılıklar arz edebilir, fakat genel manada çocuk karşı cinsten ebeveyne ilgi duyar, aynı cinsten ebeveyni rakip olarak görür. İlk çocuklukta, arzu ve tehdit arasındaki karışıklığı çözmede hem erkekler hem de kızlar; özdeşim, yüceltme, yer değiştirme, bastırma, yansıtma, karşıt tepki oluşturma, bağımlılık ve saplanma gibi savunma mekanizmaları kullanırlar. Bunlar, ilk ailesel çevrede varolan anksiyeteyi, çatışma ve engellenmeyi ortadan kaldırmada kişiye yardımcı, onu sürükleyici metotlardır. Bilinçdışı süreçlerde çalışan bu mekanizmalar ve bunları oluşturan örüntüler kişiliğin temelini oluşturur.

Bu bağlamda kişilik, bebeklikte ve çocuklukta kişilik yapılarının kesin olarak belirlendiği oedipus ve elektra kompleks tecrübeleriyle kökleşir. Gelişme ve büyümenin temelleri büyük oranda çocukluk döneminde oluşur. Bu yüzden Freud, hastalarını bebeklik devresine geri göndererek id, ego ve süper-egoyu, gerilim, endişe ve acıdan uzak işlevlerini sürdürebilecekleri bir tarzda yeniden yapılandırmaya çalışır.

b) Freud’un Dine Bakışı

Freud, dini -özellikle de Tanrı fikrinin psikolojik temellerini- kişilik teorisi çerçevesinde yorumladı. Uzun kariyeri boyunca din ile ilgilendi. Fakat onun görüşlerini tamamen kavramak oldukça zordur. Yaratıcı bir düşünür olan Freud, dini tanımlarken onu farklı perspektiflerden değerlendiren birçok görüş ortaya koydu. Dini bazen saplantı (obsesyon);[9] bazen bebeklik arzularının tatmini;[10] bazen de yanılsama (illusion) olarak değerlendirdi.[11] Bütün bu değerlendirmeleri birbirleriyle iç içe geçmiş ve birbirlerini tamamlayan bir özellik taşısa da, tek bir teorik çerçeveye indirgemek mümkün değildir.

Aynı zamanda Freud’un dine karşı olumsuz bir tavra sahip olması, bazen onun delile dayanmayan sonuçlara ulaÅŸtığı, dolayısıyla da polemiksel yönünün bilimsel yönünün önüne geçtiÄŸi ÅŸeklinde şüpheler uyandırmıştır. Bu olguya, Freud’un oedipus durumunun tarih boyu nesilden nesile geçerek tekrar edildiÄŸini iddia ettiÄŸi ve dinin kökenini büyük ölçüde tarihsel açıdan ele aldığı kitabı Totem ve Tabu’da sıkça rastlanır. Sosyolog ve antropologların Freud’un iddia ettiÄŸi kültürel fenomenin varlığına dair delil bulamamaları, onun ürettiÄŸi formüller üzerinde bazı şüpheler uyandırmıştır. Freud’un kiÅŸisel dinî yönelimi ve esnek metodolojisi, onun dikkatsizce yaptığı yorumları dindarların reddetmesine sebep olmuÅŸtur.

Dindarlar haklı gerekçelerle Freud’un din yorumunun yetersiz olduÄŸu kanaatindedirler. Çünkü onlara göre Freud, dini, inananlarla otoriter bir iliÅŸki içinde olan aÅŸkın bir Tanrı’ya dayalı inanç ve ibadetlerle sınırlandırmıştır.[12] Freud, dinin farklı formlarını hiç dikkate almadan sadece tehditkâr ve otoriter özellikler taşıyan bir din yorumu yapmıştır.

Bu aksaklıklara raÄŸmen Freud, son yüzyılda ortaya çıkan en üretken ve pek kolay da göz ardı edilemeyecek din yorumcularından birisidir. Freud için din, önemli bir çalışma alanıydı. Bu yüzden de Freud’un teorik açıklamaları dinin bilimsel olarak anlaşılmasını saÄŸlayabilecek katkılar olarak deÄŸerlendirilmelidir.

Freud’a göre din, kiÅŸiliÄŸin geliÅŸimi esnasında ortaya çıkan herhangi bir diÄŸer davranış kalıbı gibi dinamik bir süreç olarak görülmeliydi. Din ile ilgili önemli sorular, Tanrı’nın var olup olmadığıyla alâkalı deÄŸil, aksine dinin psikolojik yönüyle alâkalı sorulardı. Psikanalizin peÅŸinde olduÄŸu soru ÅŸu idi: Nasıl oluyor da dinî fikir ve davranışlar, tıpkı diÄŸer davranış kalıpları gibi insanların varlıklarını devam ettirmelerinde çeÅŸitli hoÅŸnutluklar saÄŸlıyorlar? Freud, İsviçreli papaz arkadaşı Oskar Pfister’e yazdığı mektupta belirttiÄŸi gibi, ne dindardır ne de dine karşıdır.[13] Freud’un dinî görüşü, kariyerinin ilk yıllarındaki ifadelerinde ÅŸekillenmiÅŸtir:

“Psikanaliz, bize baba kompleksi ile Tanrı inancı arasıdaki yakın baÄŸlantıyı öğretti. Bize Tanrı’nın yüceltilmiÅŸ babadan baÅŸka bir ÅŸey olmadığını ve birçok gencin babalarının otoritesinden kurtulur kurtulmaz dinî inançlarını kaybettiklerini gösterdi. Onun sayesinde din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaÅŸanan komplekslere (oedipus ve elektra kompleksleri) dayandığını öğrendik. Artık psikanaliz sayesinde anlıyoruz ki, her ÅŸeye kâdir olan Tanrı ve tabiat ana imajları, çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar canlandırılmasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.”[14]

Freud bu satırları 1910 yılında, daha dinî konu alan temel kitabını kaleme almadan önce yazmıştır. Freud din üzerine 1913’te Totem ve Tabu; 1927’de Bir İllüzyonun GeleceÄŸi, 1939’da da Musa ve Tektanrıcılık adlı kitaplarını yayımlamıştır. Bu kitaplarda oedipus dönemi ile Tanrı inancının yakından alâkalı olduÄŸuna dair ayrıntılı görüşleri bulunmaktadır.

Freud Tanrı inancının psikolojik kaynağının, çocuÄŸun ebeveynle yaÅŸadığı çatışmaların daha sonraki yıllarda ortaya çıkan sürekli tekrarında gizli olduÄŸuna inanmaktadır. İnsan çabasının ürünleri olan diÄŸer kültürel formlar gibi, din de içgüdüsel isteklerle ve kozmik alandaki ölüm, acı gibi tehditlerle mücadele eden insan çabasının bir ürünüdür. ÇocuÄŸun hem arzu ettiÄŸi hem de korktuÄŸu babasına baÄŸlanması gibi, eriÅŸkin birey de kendisini yok olma korkusundan ve yoksunluktan kurtarmak için kültürü benimser. “Freud’un din psikolojisinin temel esprisi, varlığını devam ettirme konusunda hiçbir hayal kırıklığına tahammülü olmayan bir insan modeline dayanmaktadır.”[15] İnsanın güçlü bilinçdışı arzuları doÄŸal isteklerin tatmininde acıdan kaçınma üzerine yoÄŸunlaşır. Bütün karmaşıklığıyla din, bu temele dayanır ve dinin deÄŸiÅŸik dışavurumları insana söz konusu oedipal çatışmalarla uzlaÅŸtırıcı mekanizmalar sunmaktadır.

Freud’un Tanrı inancının psikolojik temelleri konusundaki yorumunun önemi, objeler (anne-baba-çocuk) arasındaki iliÅŸkiyi anlamlandırmasında gizlidir. Freud, yorumunda özellikle baba objesine önem verir. Oedipus döneminde çocuk, kiÅŸisel varlığı için gerekli olan bu objelerle (anne–baba) kendini özdeÅŸleÅŸtirir. Çocuk ebeveynle ilgili imgelere sahip olur. Oedipus kompleksi döneminden sonra bile babanın kiÅŸisel önemi -bazen aynı durum anne için geçerlidir- ebeveynle ilgili imgeler arasındaki yerini korur. Bu imgeler, diÄŸer önemli objelerin tesiri altında ÅŸekillenebilmelerine raÄŸmen, bireyin sonraki tecrübelerinde de etkindirler.

YaÅŸayan Tanrı’nın DoÄŸuÅŸu kesinlikle bu baÄŸlamda oluÅŸur.[16] İmgeler, diÄŸer önemli objelerle iliÅŸkileri sırasında çeÅŸitlendiÄŸinden, geliÅŸen bir insan için Tanrı, bu imgelerin temsilidir. Bu baÄŸlamda Tanrı, bir tür yanılsama; din de toplumsal bir nevrozdur. Hem Tanrı hem de din, ürkütücü gerçek ile içgüdüsel istekler arasında uygun bir uzlaÅŸma bulma çabası içerisinde ortaya çıkar. İnsanların doÄŸrudan tatmin edemedikleri ÅŸeyler, çocukluk dönemindeki ailesel imgelerin bir temsili olan yaratıcı Tanrı tarafından tatmin edilir. Böylece Tanrı iki psikolojik fonksiyonu yerine getirir: 1. Uygunsuz içgüdüsel isteklerinden vazgeçenleri ödüllendirir (iyilikler karşılığında cennet vaat eder). 2. EndiÅŸeleri giderir ve güven saÄŸlar (günahkârı bile sever). Dolayısıyla Tanrı, insanın arzuladığı ve ihtiyaç duyduÄŸu bir tür babadır:

“Tanrı, insanın kendi çaresizliÄŸini telâfi etme isteÄŸinden doÄŸar ve bir kiÅŸinin hem kendi çocukluÄŸunun hem de tüm insan ırkının çocukluk döneminin çaresizlik anılarının izlerini taşır.”[17]

Bu bağlamda, dinin insan hayatında etkin bir rolü vardır. Ayrıca din, katlanılmaz endişe, tehdit ve korkuların kontrol edilmesinde sosyal bir fonksiyona sahiptir. Ancak, gerçekle bir ilişkisi yoktur. Din, tatmin bekleyen çocukluk dönemi arzularının yarattığı bir yanılsamadır ve daha sonraki dönemde bu yanılsama çocukluk dönemindeki yoksunluktan beslenir.

Bu yanılsamanın geleceÄŸi nedir? Teolojik açıklama ÅŸekli pek gelecek vaat etmemektedir. Bunun bir nedeni, aklın gücünün oedipus durumundan kaynaklanan arzuların gücüne göre zayıf kalmasıdır. Bir diÄŸer ve daha önemli neden ise, yanılsamaya rasyonel destek vermek için gösterilen çabaların nihayette yanılsamanın varlığını temelden sarsacak olmasıdır. Din, bir yanılsama olarak deÄŸerlidir. Fakat onun deÄŸeri rasyonel deÄŸil duygusaldır. Dinin rasyonel olarak savunulması, onun duygusal cazibesini yok eder. Din, oedipus döneminden kaynaklanan korku ve kinin bastırılmasını duygusal olarak onaylayan bir süreçte geliÅŸtiÄŸi için, baÅŸka alanlarda Tanrı’nın varlığını onaylayan Teolojik Delil, bu noktada dinin fonksiyonunu zayıflatmaktadır. Freud, bunu şöyle açıklar:

“İnsanlar mantıklı delillere çok az deÄŸer verirler ve içgüdüsel arzuları tarafından yönetilirler. Böyle bir durumda insanlar niçin kendilerini içgüdüsel tatminden mahrum edecek mantıklı delillere itibar etsinler ki?”[18]

Din insanları rahatlatan duygusal tatminler sağlamaktadır ve dinin bu yönü entelektüel tartışmalarla engellenmemelidir. Entelektüel tartışmalar zaten böyle bir engellemeyi başaramayacaklardır; başarsalar bile, bu durum, insana katlanılmaz sıkıntılar getirecektir.[19]

Freud’a göre bir yanılsama olan din, geliÅŸim sürecinde yararlı bir araç olarak varlığını sürdürmelidir ve sürdürecektir de; çünkü din insanların katlanılmaz sıkıntılara tahammüllerini kolaylaÅŸtırmaktadır. Fakat din nihayette hem yararsızdır hem de geliÅŸime zarar vermektedir. Çünkü insanlar sonsuza dek çocuk kalamazlar, sonuçta gerçekliÄŸin ne olduÄŸunu öğrenmek durumundadırlar.[20] Çocukluktaki yüceltilen dışavurumlar (mesela din gibi), insanların gerçekle doÄŸrudan muhatap olacakları olgunlaÅŸma sürecini geciktirir. Aklın içgüdülerin önüne geçtiÄŸi, yanılsamaların terk edildiÄŸi ve varoluÅŸun katlanılabilir hale geldiÄŸi ideal seviyeye insan ırkının ulaÅŸması mümkün deÄŸildir. Bu yüzden dine geçici bir süre için izin verilebilir. Fakat din, bir yanılsamadan ibaret olduÄŸundan, ideal hedefe ulaÅŸmada büyük bir engeldir. Her ÅŸeye raÄŸmen din, onsuz yaÅŸayabilecek nitelikteki küçük bir grup tarafından terk edilmelidir. Cennet meleklere ve kuÅŸlara bırakılmalıdır.[21]

Freud, yetişkin insanın tecrübelerinde dinin rolünden şüphe ederken, bilimin yönlendirmesi söz konusu olunca oldukça ümitli gözükmektedir. Fakat insanın yanılsamasız yaşayabileceği ütopik günün hemen gerçekleşmeyeceğini de kabul eder ve yanılsamaların üzerinde durmak gerektiğini söyler. Bir Yanılsamanın Geleceği adlı eserinde şu sonuca ulaşır:

“Bizim bilimimiz yanılsama deÄŸildir. Bilakis yanılsama, ilmin bize veremeyeceÄŸini bizim baÅŸka yerden elde edebileceÄŸimizi zannetmemizdir.”[22]

Özetlemek gerekirse:

1. Freud, dinin bastırılmış alandan geldiğine inandığı için onu yanılsama olarak görmüş, onu içgüdüsel ve sosyal istekler arasında bastırılan çatışmaların dinamik gücü olarak değerlendirmiştir. Bu çatışmaların ideal çözümüne yönelik çocukluk döneminin arzuları, nihaî realite alanına yansıtılır ve Tanrı olarak okunur.

2. Din, varlığı devam ettirmek için yüceltilen değerli bir yanılsamadır. Ancak din gerçekliğin doğru bir yorumu ya da hayatı yaşamanın en doğru, en ahlâkî ve en mükemmel yolu olduğu gerekçesiyle desteklenmemelidir.

3. İnsanlığın gelişimi sayesinde yanılsama yerini bilime terk edecek ve böylece insanlık arzuların oluşturduğu dünya ile değil, gerçek dünya ile buluşacaktır.

[1] Heije Faber, Psychology of Religion, Philadelphia: Westminster, 1975, 66-72.

[2] Karen Horney, New Ways in Psychoanalysis, New York: W. W. Norton, 1939, 18.

[3] New Ways in Psychoanalysis, 18.

[4] Bu yüzden “Derinlik Psikolojisi” sık sık “Psikanaliz” ile aynı anlamda kullanılır.

[5] Horney, New Ways in Psychoanalysis, 18.

[6] Freud bu görüşünde Alman fizikçi Hermann Helmholtz’un enerjinin korunumuna dair görüşünden etkilendi. Bkz. C. S. Hall, A Primer of Freudian Psychology, Chicago: World, 4.

[7] Horney, New Ways in Psychoanalysis, 18.

[8] Temel Freudyen kavramlar için bkz. Calvin S. Hall, A Primer of Freudian Psychology.

[9] Bkz. Freud, “Obsessive Acts and Religious Practices” Collected Papers, C. II (İng. çeviren. Joan Riviere), London: Hogarth, 1949, 25-35.

[10] Bkz. New Introductory Lectures, (İng. Çev. W. J. H. Sprott) New York: W. W. Norton, 1933, 219.

[11] Bkz. The Future of an Illusion, (İng. çeviren. W. D. Robson-Scott, ed. James Strchey), Garden City: Doubleday, 1964, 47-53.

[12] Bkz. New Introductory Lectures, 216-24, ve Civilization and Its Discontents, (ed: James Strachey), New York: W. W. Norton, 1962, 13.

[13] Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud, c. 3, New York: Basic Books, 1957, 352.

[14] Freud, Leonardo da Vinci and a Memory of His Childhood, (İng. çeviren. Alan Tyson), New York: W. W. Norton, 1964, 73.

[15] Peter A. Bertocci, “Psychological Interpretations of Religious Experience”, Research on Religious Devolopment, (Ed. Metron P. Strommen), New York: Hawthorn, 1971, 14.

[16] Freud “YaÅŸayan Tanrı’nın DoÄŸuÅŸu” ifadesini Ana-Maria Rizzuto’nun The Birth of the Living God (YaÅŸayan Tanrı’nın DoÄŸuÅŸu) isimli kitabına atfen kullanmaktadır. Bkz. Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic Study, Chicago: University of Chicago Press, 1979, 29-37; 54-84.

[17] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic Study, 25.

[18] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic Study, 77.

[19] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic Study, 80.

[20] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic Study, 81.

[21] Freud burada Heine’nin ÅŸiirinden alıntı yapmıştır.

[22] Ana-Maria Rizzuto, The Birth of the Living God: A Psychoanalytic Study, 92.

Tarikatlar Gerçeği

Salı, 06 Kasım 2007

Tarikatlar Gerçeği

İslam dünyasında tarikatlar, düşünsel kökleri daha eskilere dayanmakla birlikte ilk olarak 12. yüzyıldan sonra görülmeye baÅŸlamışlardır. Bunun en önemli nedeni yaÅŸanılan süreç ve bu süreçte ortaya çıkan toplumsal ihtiyaçtır. Öyle ki, mevcut İslami kurallar toplumların deÄŸiÅŸik kesimlerinin sorunlarına yeterince cevap veremediÄŸi noktada, önce mezhepler, ardından da bir kaç asır sonra tarikatlar toplumsal yaÅŸamda belirmeye baÅŸlamıştır. Tarikat, Arapça’da "yol" anlamına gelir. Bu "yol" ise tasavvufta Tanrı’nın doÄŸrudan bilgisine götürdüğüne inanılan manevi yoldur. 9. ve 10. yüzyıllarda tarikat adı, tek tek her mutasavvıfın izlediÄŸi manevi yolu adlandırmak için kullanılıyordu. Mutasavvıfların ÅŸeyh adı verilen rehberlerin çevresinde toplanmaya baÅŸladığı 12. yüzyıldan baÅŸlayarak, önce ÅŸeyhlerin müritleri için koyduÄŸu ibadet ve yaÅŸam kurallarını belirten tarikat adı zamanla bir ÅŸeyhin önderliÄŸinde yaÅŸamını ve ibadetini belirli kurallara göre düzenleyen müritler topluluÄŸuyla özdeÅŸleÅŸti.

İlk olarak 12. yüzyıldan sonra kurulmaya baÅŸlayan tarikatlar, süreç içinde birçok alt kollara ayrılmaktan kurtulamamışlardır. Öyle ki, bu sayı 400′lere dayanmıştır. En genelde İslam dünyasında 400 civarında olmakla birlikte aslında bütün tarikatlar, bir tasnife göre 12 ana tarikattan doÄŸmuÅŸlardır. Büyük bir kısmı var olmakla birlikte bütün bu tarikatların, bugün yaÅŸadığı da söylenemez. Bir kısmı süreç içinde yok olmuÅŸtur. Yine süreç içinde aynı kaynaklardan beslenen birçok yeni tarikat da ortaya çıkmıştır.

TARİKAT NEDİR?

"Tarikat Nedir?" sorusuna cevap bulmadan önce tarikat olgusunun toplumsal yaşamdaki yerini kısaca da olsa ortaya koymakta yarar vardır.

Toplumsal gelişme sürecinde hem egemen sınıflar hem de halk açısından mevcut dinsel kurum ve kurallar yaşamın sorunlarına cevap vermemeye başladığı koşullarda tarikat türü dinsel yapılar gündeme gelmiştir. Öncelikle, mezhepler böylesi bir ihtiyaç sonucunda ortaya çıkarken, onların yeterli olmadığı koşullarda ise tarikatlar şekillenmeye başlamıştır. Ancak tarikatlar, mezheplerden daha sıkı bir topluluk temelinde yaşamı biçimlendirmeye çalışması boyutuyla önemli bir farklılık gösterir. Bu temelde örgütlenme, süreç içinde yaygınlaşmış ve tarikatlar, geleneksel dini yapılar haline gelmiştir.

11. yüzyıla kadar İslam ülkelerinde dini eğitim, cami ve mescitlerde yapılmaktaydı. Ancak bu durum egemen feodal sınıflar açısından ihtiyaçlara cevap vermemeye başlar. Cami ve mescitlerdeki dini eğitim bu kurumların yaygınlığı açısından her şeyiyle denetlenemiyordu. Bir de egemenlerce "sapkın" olarak adlandırılan dinsel akımlar giderek güçleniyor ve halk arasında daha fazla taraftar bulmaya başlıyordu. Ve halk, bu dinsel akımların da etkisiyle ayaklanmalara bile girişiyordu. Egemen sınıflar bir yandan bu tür dinsel akımların önünü kesmek, diğer yandan dini eğitimi denetim altına almak için 11. yüzyıldan itibaren, medreseleri örgütlemeye başlarlar. Hem ekonomik hem de yönetsel açıdan devlete bağlı olan bu yeni kurumlar ilk olarak 11. yüzyılda kurulmaya başlar. Ve zaman içinde yaygınlaşır. İslam dünyasında en yaygın olduğu bölge de Anadolu olacaktır.

Medreselerle mevcut feodal iktidarlar, kendilerine hizmette kusur etmeyecek din ve devlet adamları yetiştirmeye başlarlar. Bu din adamları aracılığıyla halkın dinsel inançları kontrol edilecek ve denetim altında tutulacaktır. Bu arada "sapkın" akımların önüne de barikat kurulmuş olacaktır. İşte, egemen sınıfların bu adımları atmasına karşılık olarak da İslamiyette yorumdan yani içtihaddan yana olan dolayısıyla da resmi din anlayışlarının dışına çıkan akımlar da örgütlenmeye girişirler. İşte tarikatlar, bu koşulların ürünü olarak karşımıza çıkarlar. Bu arada tasavvufçu İslamcıların bu girişimleri karşısında egemen sınıfların tavrı ya bu tür yapıları yok etmek ya da denetim altına almak olacaktı. Bunların dışında egemen sınıflar da kendi tarikat örgütlenmelerini yaratmaktan geri durmayacaklardı.

Aslında tarikatlar, mevcut resmi din ideolojisine karşı belirli sınırlar içinde bir tepki hareketi olarak çıkmıştır demek pek yanlış olmayacaktır. Ancak bu durum tarikatların her zaman halkçı olduÄŸu anlamına gelmez. BaÅŸlangıçta bu yanları olan birçok tarikat süreç içinde devletçi olmaktan kendisini kurtaramamıştır. Halktan yana ısrar edenler ise Osmanlı’da olduÄŸu gibi devletin hışmından kurtulamamış ve zor yoluyla yok edilmiÅŸlerdir. Bugün varolan bütün tarikatların devletin karşısında yer almamaya özen göstermesi aslında yaÅŸanan böylesi bir sürecin doÄŸal sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tarikat olgusunu tek başına açıklayabilmek pek olanaklı değildir. Dolayısıyla mezhep kavramına da açıklık kazandırmak gerekmektedir. Zaten mezhep ve tarikat kavramları, birbirine yakın anlamlarıyla çoğu zaman birbiriyle de karıştırılmaktadır. İşte bu yüzden bu iki kavramı net bir biçimde ortaya koymak karşımıza bir zorunluluk olarak çıkmaktadır.

En özlü ifadesiyle mezhep, inanç ve ibadet yolu’dur. Arapça bir düşünce ya da sanıya uyma anlamındaki "zehap" sözcüğünden türemiÅŸtir. Din anlamını dile getirir. Sonradan aynı dinin birbirinden ayrılan anlayışlarını da ifade etmeye baÅŸlamıştır. Öğreti, dizge, okul anlamında da kullanılabilmektedir. Arapça "meslek" ve "tarikat" sözcükleri de düşünsel olarak "tutulan yol"u dile getirmekle birlikte İslam felsefesinde "meslek" daha çok "felsefi yol"u; "tarikat" ise daha çok "gizemsel yol"u ifade etmektedir. Dolayısıyla bu iki kavram Sünni anlamda "dinsel yol"u dile getiren "mezhep" kavramından ayrılmaktadır. Örnekleriyle somutlamaya çalışırsak; Hanbelilik, bir "mezhep"; İşrakilik, bir "meslek"; Mevlevilik de bir "tarikat"tır.

Dinlerin hemen hepsinde yoruma açık yanlar bulunur. Bu da onların metafizik yapılarının doğal gereğidir. Dinin yoruma elverişli bir yanı, aynı konudaki karşıt yorumla çatıştığı zaman aynı dinin farklı dinsel anlayışlarının, yani mezheplerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu durum, mevcut dinsel kuralların ihtiyaca karşılık vermediği koşullarda somutluk kazanır. Ve mezheplerin de ortaya çıkmasıyla kendisini somutlayan bu özel düşünce ve yoruma İslam dininde "içtihad" denir. Zaten meydana çıktıkları çağın sorunlarına göre biçimlenen dinlerin, evrimsel bir süreçte yeni sorunlar karşısında yorumdan kaçınamamaları doğal bir sonuçtur. Bir dinin birbirinden ayrılan anlayışlarının ifadesi olan mezhebin, inanç ve ibadet yolu olduğunu daha önce ifade etmiştik. Bugüne kadar ortaya çıkan bütün dinlerde süreç içinde mezhepler ortaya çıkmıştır. Örneğin Ortodoksluk, Katoliklik ve Protestanlık mezheplerinin Hıristiyanlık dininin mezhepleri olması gibi.

Birçok dinde mezhepler ve mezhepler arasındaki ortaklıklar daha anlaşılırdır. Ancak bu durumun İslam dininde de olduğunu söylemek mümkün değildir. İslamiyette mezhepler meselesi oldukça karmaşık bir durum arz eder. Her şeyden önce İslamiyette mezhepler, inançsal (itikaadi), hukuksal (fıkhi) ve siyasal olmak üzere üç ana kategoriye ayrılır. Bu üç ana kategori de kendi içinde çeşitli alt mezheplere sahiptir. Ayrıca her ana kategorinin alt mezhepleri, diğer kategori içinde bulunan ana mezheplerle de ortak noktalara sahiptir.

Siyasal mezheplerin ortaya çıkışında, adından da anlaşılabileceÄŸi gibi meselenin odağında iktidar sorunu vardır. Ve bu durum kendisini Ali’nin halife olması meselesinde somutlar. Ali’nin halife olup -olmaması temelinde yaÅŸanan tartışmalar sonucunda ortaya üç tane siyasal temelde mezhep çıkmıştır. Bunlar, Haricilik, Åžiilik ve Sünnilik’tir.

Hukuksal mezheplerin çıkışında ise hukuksal meseleler belirleyici olur. İslam hukukunun sistemleÅŸtirilmesi ihtiyacı sonucunda ortaya çıkan bu mezheplere en iyi örnek, Sünnilik’in alt mezhepleri olan Hanifilik, Hanbelilik, Åžafiilik ve Malikilik’tir. Bu hukuksal mezhepler siyasal çerçevede Sünni, inançsal çerçevede ise ehl-i sünnet’tirler.

İnançsal mezheplere gelindiÄŸinde ehl-i sünnet ve ehl-i bid’at olmak üzere iki ana grup karşımıza çıkar. Ehl-i sünnet mezhepler, Tanrı ve peygamberin sözlerini temel alırken, ehl-i bid’at mezhepler ise yeni yorumlarda bulunma yanlısıdırlar. BaÅŸlıca ehl-i sünnet mezhepler üç tanedir. Bunlar da Selefiyye, Matüridiyye ve EÅŸ’ariyye’dir. Ehl-i bid’at mezhepler ise, Batıni ve Mütezile olmak üzere iki ana guruba ayrılırlar.

İnançsal, hukuksal ve siyasal mezheplerin birbirleriyle de iliÅŸkileri vardır. ÖrneÄŸin Åžiilik, ehl-i bid’at anlayışında geliÅŸmiÅŸtir. Matüridilik ise Hanifidir. Bir inanç ve ibadet yolu olan mezhep olgusunu bu ÅŸekilde ortaya koyduktan sonra ÅŸimdi de "tarikat nedir?" sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Konunun uzmanlarından Abdülbaki Gölpınarlı, meseleyi şöyle ortaya koymaktadır: " ‘Mezhep-tarikat’ dedik; bunları birbirinden ayırdetmek her zaman kolay olmamaktadır şöyle ki ‘mezhep’, ‘tutulan yol’ olup itikatta, yani inançta, amelde (ibadetlerde), muamelatta (davranışlarda -bn), din emirlerine uyulmadığı, takdirde mükellefin uÄŸrayacağı cezalarda, baÅŸta Kur’an, sünnet, yani hadis olmak üzere rey ve kıyası, yahut aklı da bunlara katarak tutulan yol oluyor. ‘Tarikat’ da ‘yol’ anlamına gelir (Arapça tarik: yol). Bu, kulu Tanrı’ya ulaÅŸtıran, zevk, neÅŸe, irfan, aÅŸk ve cezbe yoludur. Bu yolu tutan kiÅŸi, sufilere göre, varlığını Tanrı’ya verir, fani varlığını, gerçek var olan Tanrı’da yok eder. ‘… En kısa bir anlatılışla mezhep, ilim yoludur; tarikat irfan yolu’ " (Aktaran, Burhan OÄŸuz, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, Cilt I, Sayfa:l3)

Tasavvuf literatüründe tarikat, Tanrıya kavuÅŸma yolu olarak tanımlanır. İslamın Sünni yorumu açısından Tanrı ile ilgili bilgiyi elde etmenin tek yolu Kur’an ve hadislerdir. EÅŸdeyiÅŸle bu, Tarikat-ı Mahammediyye yani peygamber Muhammed’in yoludur. Ve bunun dışında baÅŸkaca herhangi bir yoruma gerek yoktur. Ancak tasavvufçular, bu bakış açısını kabul etmezler. Onlara göre dinin açık (Arapça zahir) anlamları bilgisizler içindir. Oysa dinin bilgili ya da bilgiye yetenekli kiÅŸiler için gizli (Arapça batın) anlamları vardır. Ki bu gizli anlam, ancak büyük çapta bilgililerin yorumlarıyla açığa çıkarılabilir. Yorum kapıları iÅŸte bu gerekçeyle açılınca, çeÅŸitli bilgilere göre çeÅŸitli yorumların ortaya çıkması ve bu yüzden de çeÅŸitli tarikatların oluÅŸması artık çok doÄŸal bir sonuç olur. Ve süreç ana tarikat kollarından onlarca tarikatın ortaya çıkmasına doÄŸru evrilir. Yüzlerce yıllık süreç içinde, doÄŸal olarak da yüzlerce yeni tarikat boy verecektir. Evet İslam dünyasında yüzlerce tarikat ortaya çıkmıştır.

Sayılarının 400′e yaklaÅŸmasına raÄŸmen bu tarikatların bir çok benzer yanı vardır. Her ÅŸeyden önce bu tarikatların ortak yanı yorum kapısını açık tutmalarıdır. Bunun dışında her tarikatın başında Pir yada ÅŸeyh adı verilen önderleri vardır. Her tarikat, kendine özgü kurallara ve kıyafete sahiptir. Zikri olmayan tarikat, neredeyse yoktur. Yine her tarikatın oluÅŸturduÄŸu kendine özgü bir ortak kültürü vardır; bu ortak kültür, yaÅŸamın ÅŸekillenmesini belirler. Her tarikatta, tasavvufi eÄŸitimini tamamlayan kiÅŸilere "icazetname", "Hilafetmane" adı verilen bir "diploma" verilmesi adet olmuÅŸtur. Bu "diploma"ya sahip olanlar, o tarikatları temsil etme hakkını da kazanır. DiÄŸer bir ortak yan ise hemen hemen her tarikatın kol-ÅŸubelerinin olmasıdır. Ki bu kol-ÅŸubeler, zaman içinde bazen mustakil bir tarikat halini de alırlar. Bir cemaat yaÅŸamı ÅŸeklinde kendisini somutlayan tarikatlarda bu ortak yanlarının dışında en önemli ortak unsur bir gelir kaynağı olarak vakıflara sahip olmalarıdır. Vakfiye ile diÄŸer ortak yan olan tekke-zaviyeler birlikte düşünüldüğünde tarikatların toplum içindeki yeri ve devlet karşısındaki durumu daha anlaşılır olacaktır.

Özellikle Osmanlı toprak sistemi göz önüne alındığında tarikatların mülk edinmesinin hangi ÅŸartlarda söz konusu olduÄŸu daha iyi görülür. Bütün toprakların mülkiyetinin devletin başı olan sultana ait olduÄŸu düşünülürse, tarikatlara vakfiye adı altında bağışlanan toprakların ancak devlete sadık kalma ÅŸartıyla verilmesinin söz konusu olduÄŸu daha anlaşılır olmaktadır. Zaten bu durum, tarikatların hemen hepsinin Osmanlı iktidarına boyun eÄŸmesinin de en baÅŸta gelen nedenlerindendir. Bir de bunlara tekkelere zaman zaman tanınan vergi muafiyeti eklenince tarikatlar, devlet otoritesine karşı çıkmamaya büyük bir özen göstereceklerdir. DeÄŸiÅŸik kültürlerden insanları da çatısı altına alabilen tarikatlar, genelde belirli bir coÄŸrafyada sınırlı kalmışlardır. ÖrneÄŸin Kübreviye, Suhreverdiye, ÇeÅŸtiye gibi tarikatlar Rusya, İran, Afganistan ve Hindistan’da en yaygın tarikatlar olmalarına raÄŸmen, Anadolu’da hiç tanınmamışlardır. Aynı ÅŸekilde daha çok Osmanlı topraklarında tutunan ve yayılan Bayramiye, Mevleviye, Celvetiye gibi tarikatlar da Güney Asya’nın İslam ülkelerinde pek bilinmezler. Kadirilik, NakÅŸibendilik gibi tarikatlara İslam dünyasının her tarafında rastlamak mümkün olurken, Bedevilik, Desukilik, Åžazelilik gibi tasavvufi yollar daha çok Kuzey Afrika’da yayılma zemini bulabilmiÅŸlerdir. Anadolu’da görülen ilk tarikatlara geçmeden önce "tarikat ile mezhep arasında nasıl bir baÄŸ vardır?" sorusuna da cevap bulalım.

Bu konuda deÄŸiÅŸik bakış açılarına rastlanmakla birlikte biz konunun uzmanlarından İsmet Zeki EyüboÄŸlu’na baÅŸvuracağız: "Bize göre, tarikat bir mezhepten doÄŸan, onun temel ilkelerine baÄŸlanan yan kuruluÅŸlardır. Mezhep ise, tarikatı da içine alan daha geniÅŸ kapsamlı bir düşünce çığırıdır. Bu düşüncemizde az da olsa, bir yanılma kalıntısı bulunabilir. (…) Yalnız ÅŸuranın açık bir gerçek olduÄŸu da gözden kaçmıyor: Bütün tarikatlar belli mezheplerden doÄŸmuÅŸtur, oysa tarikattan türemiÅŸ bir mezhep bilmiyoruz…" (Günün Işığında Tasavvuf, Tarikatlar, Mezhepler Tarihi; İsmet Zeki EyüboÄŸlu, Sayfa. 281)

Tarikat ile mezhep arasındaki bu bağlantıdan hareketle, her tarikata damgasını vuran bir mezhep muhakkak vardır. İstisnalar hariç bu durumda değişik mezheplerden insanların, aynı tarikat çatısı altında toplanabilmesi pek olanaklı değildir. Ancak değişik dinsel anlayışların tarikatları etkilemediğini söylemek pek olanaklı da değildir. Gerek İslam öncesi dinsel inanışlar, gerekse de İslam dışı anlayışlar tarikatların üzerinde şu ya da bu düzeyde etkili olmuştur. İşte bu durumdan hareketle tarikatları siyasal mezhepler temelinde üçe ayırabiliriz. Sünni, Şii ve Harici olmak üzere.

Ve biz bu tarikatlardan Sünni kökenli olanlarını ele alacağız. Bunun en önemli nedeni yaÅŸadığımız coÄŸrafyada ÅŸekillenen devletlerde İslam’ın Sünni yorumunun temel alınması ve diÄŸer İslam anlayışlarının en genelde zor yoluyla yok edilmek istenmesidir. Dolayısıyla İslamın bu tür anlayışları genellikle muhalif olmuÅŸlardır. Buna karşılık Sünni tarikatların büyük bir kısmının devleti desteklemesi, hatta o devletler tarafından kullanılması vardır. İşte bu yazıda biz, devlet-tarikat iliÅŸkisinde bu kullanılma meselesini ele alacağız. Bu arada devlet, tarikatları kullanırken, tarikatlar da halkı kullanmak istemiÅŸlerdir. Meselenin bu boyutunu da ele alacağız.

ANADOLU’DA TARİKATLARIN ORTAYA ÇIKIÅžI VE İLK TARİKATLAR

Anadolu’da ilk tarikatlar 13. yüzyıl içinde ortaya çıkmaya baÅŸlar. Ki bu dönem en genelde İslam dünyasında, özelde ise Anadolu’da karmaÅŸanın hakim olduÄŸu bir süreçtir. Tarikatların ortaya çıkış nedenlerini ancak bu dönemin koÅŸulları içinde aramak bizi doÄŸru sonuçlara götürebilir. Öyleyse ÅŸimdi bu döneme ve koÅŸullarına genel hatlarıyla bir göz atalım.

10. yüzyıla doÄŸru İslamiyet, resmi dinin Hıristiyan-Ortadoks olduÄŸu Bizans hakimiyetindeki Anadolu’nun kapılarını zorlamaya baÅŸlamıştır. Anadolu halkları ise çürüyen Bizans düzeninin yoÄŸun baskı, zulüm ve sömürüsü altında ezilmektedir. Ve bu düzen altında her geçen gün halkın memnuniyetsizliÄŸi giderek derinleÅŸmektedir. Anadolu’da bunlar yaÅŸanırken Arap-İslam İmparatorluÄŸu olan Abbasi hanedanlığı da çatırdamakta, Selçuklu egemenleri ise İslam dünyasında iktidara oynamaktadır. 11. yüzyıla gelindiÄŸinde İslam dünyasında yaÅŸanan siyasal bunalım yoÄŸunluk kazanır ve siyasal bir boÅŸluk ortaya çıkar. Zaten 10. yüzyılda Arap-İslam İmparatorluÄŸu bir imparatorluk olmaktan çıkmış; özünde iktidar mücadelesi olan fikir ve mezhep kavgaları içinde, farklılıkların bir arada yaÅŸanmasına yapısal olarak kapalı olan toplum bütün enerjisini bu koÅŸullarda heba ederek tam bir kargaÅŸa ortamına doÄŸru sürüklenmiÅŸti. İşte bu tablo, 11. yüzyılda daha da vahim bir hal alınca Türk egemenlerinden Selçukluların iÅŸtahını kabartır. Bu dönemde Sünnilik temelinde ÅŸekillenen Selçuklu İmparatorluÄŸu, merkezi despot ve güçlü askeri yapısıyla ön plana çıkar. Ve İslam dünyasının en önemli güç merkezlerinden biri olur.

Artık İslam dünyasında Arap egemenliÄŸi bitiyor, Türk egemenliÄŸi baÅŸlıyordu. Ancak Büyük Selçuklu İmparatorluÄŸu’nun da ömrü uzun olmayacaktır. Dönem dönem yaÅŸanan göçebe Türkmen ayaklanmalarından biri olan Büyük OÄŸuz Ayaklanmasıyla 12. yüzyıl ortalarında imparatorluk tarihe karışacaktır. Buna karşın Anadolu’da kurulmuÅŸ olan Anadolu Selçuklu Devleti bir süre daha ayakta kalacaktır. 11. yüzyılın sonlarına doÄŸru baÅŸlayan ve iki yüzyıl boyunca yapılan 8 ana sefer ile süreklilik arz eden Haçlı Seferleri (1095-1270), Anadolu ve OrtadoÄŸu’da tam bir yıkıma neden olur. Haçlılar, kelimenin gerçek anlamıyla Anadolu’dan tam bir çekirge sürüsü gibi geçerler. Ve arkalarında talan edilmiÅŸ, yıkılmış kan deryasında bir Anadolu bırakırlar. Bizans Devleti, Avrupalıların sömürgesi haline gelir. Böylece Anadolu halkları çifte sömürü altına sokulmuÅŸ oluyorlardı. Bu dönemde Anadolu ve OrtadoÄŸu sadece haçlıların deÄŸil MoÄŸolların da istilalarına uÄŸrar. Onlar da çok farklı davranmaz. Kısacası bölge halkları bir yandan Haçlılar, diÄŸer yandan da MoÄŸolların istilası altında inim inim inliyorlardı. Evet 12. ve 13. yüzyıllar Anadolu ve OrtadoÄŸu Türk ve MoÄŸol egemen sınıfları ile Avrupa’nın egemen sınıfları arasında paylaşılmaya çalışılan bir sömürü ve talan alanı haline geliyordu.

Bu süreç birkaç asır sonra Osmanlı Devleti’nin kurulması ve geniÅŸlemesiyle Avrupalılar aleyhine deÄŸiÅŸim gösterecekti. Anadolu da dahil olmak üzere OrtadoÄŸu genelinde böylesi bir istikrarsızlığın olduÄŸu bir dönemde Anadolu halkları açısından İslamiyet ve Türkler kurtarıcı olarak algılanırlar. Bir yandan eksik olmayan iktidar kavgaları ve savaÅŸlar, diÄŸer yandan bu savaÅŸların daha da katmerli hale soktuÄŸu yıkım ve yoksulluk koÅŸullarında tarikatlar, halkın sığındığı bir liman olarak Anadolu’da ortaya çıkmaya baÅŸlar. Tarikatların yaygınlaÅŸması da Anadolu’nun MüslümanlaÅŸtırılması sürecine paralel olarak geliÅŸir.

Selçukluların, Anadolu’da egemenlik saÄŸlamaya baÅŸladıkları yıllarda, Anadolu’ya biri İran, diÄŸeri de Suriye-Irak üzerinden iki karşıt inancın girdiÄŸi görülür. "Tarikat" kavramı altında toplanan bu iki inançtan birincisi; Ali’ye, İkincisi de Sünnilik’e baÄŸlıdır. Ali’ye baÄŸlı olan Anadolu AleviliÄŸi daha sonra kendisini BektaÅŸilik, KızılbaÅŸlık gibi kollarla gösterecektir. Bu kolların dışında yine Ali’ye baÄŸlılıkları ileri sürülen, ancak birbiriyle de uzlaÅŸma ve birleÅŸme olanağı bulamayan, kendi baÅŸlarına bir yaÅŸama biçimi benimseyen Abdallar, Kalenderiler, Babailer gibi adlarla anılan topluluklar da görülür.

Anadolu’da 11. yüzyıl ortalarından sonra beliren ve 18. yüzyıla gelindiÄŸinde çok geniÅŸ bir alana yayılan bu dinsel yapılar Anadolu halkları içinde oldukça geniÅŸ bir tabana oturur. Gerek Selçuklular, gerekse de Osmanlılar’da ÅŸeriata dayalı yönetim anlayışıyla baÄŸdaÅŸmayan bir görüşü benimseyen bu yapılarla birlikte toplum ikiye bölünmüş gibidir. Denilebilir ki, bu "bölünme" sonucunda büyük iller ve çevrelerinde Sünni kuruluÅŸlar, kırsal kesimlerde ise, Alevi kuruluÅŸlar daha etkindir. İnanç ve davranış ayrılığında kendisini gösteren bu bölünme, zaman zaman, mevcut düzeni sarsıcı ayaklanmalara da yol açacaktır. Ancak biz ne bu yapılara ne de bu yapıların yol açtığı ayaklanmalara girmeyeceÄŸiz.

Irak-Suriye üzerinden de Sünnilik temelinde inançlar giriyordu. Bu inançlar kendisini çeşitli tarikat türü yapılarda da somutluyacaktır. Mevlevilik, Kadirilik, Nakşibendilik, Rıfailik gibi tarikatlar bunlardan bazılarıydı. Sünnilik temelinde bu yapılar, süreç içinde mevcut sömürü düzenleriyle bütünleşeceklerdi. Zaten bu durum, tarikat olgusunun sınıflar mücadelesi içinde üslendiği misyona da aykırı değildi. Mezhepler ve tarikatların ilk çıkışında aslında belirleyici olan, onun, ezilen-sömürülen yığınların mevcut resmi ideolojiye karşı tavrı olmasıdır. Dolayısıyla ezilen-sömürülen yığınlar dolaylı da olsa mevcut sömürü ve zulüm düzenlerine karşı çıkmış oluyorlardı. Mevcut düzende ezilen, sömürülen halklar, özellikle de kargaşanın, kaosun yaşandığı dönemlerde sığınacağı bir liman arayışındadır. İşte bu liman genellikle tarikatlardır. Ve halklar, genellikle resmi din anlayışının dışındaki dinsel yapıları tercih ediyorlardı. Zaten yokluk ve kıtlık içinde yüzen kitleler karşısında hala mevcut düzeni savunan bir dinsel yapının da kendisine taraftar bulması mümkün değildi.

Feodalizm çağında ortaya çıkan tarikat olgusunu, iki ana gruba ayırarak ele almak da mümkündür. Bir tarafta ezilen-sömürülen yığınların tepkisini ifade eden tarikatlar vardır. Anadolu’da en genelde bu Alevilik olmuÅŸtur. DiÄŸer yandan ise Sünni kökenli tarikatlar bulunmaktadır. Bu tür tarikatlar da, halk saflarına sızdırılan, sömürü düzenlerinin meÅŸrulaÅŸtırılmasının araçları olmuÅŸtur. Buraya kadar tarikatların hangi koÅŸularda ortaya çıktığını ve sınıflar mücadelesindeki yerini ortaya koymaya çalıştık. Åžimdi Anadolu’da ortaya çıkan ilk Sünni tarikatları birer birer ele alalım.

Kazeruniye, Mevleviye, Bayramiye, Zeyniye, Rifaiye, Kadıriye, Halvetiye, NakÅŸibendiye ve Melametiye Anadolu’da görülen ilk tarikatlar olacaktır. Bu tarikatların bir kısmının ilk vatanı Anadolu deÄŸildir. Anadolu dışında ortaya çıkmışlar ve süreç içinde Anadolu’ya da yayılmışlardır. Gerek Anadolu dışında, gerekse de Anadolu’da doÄŸan bu tarikatların bir kısmı ilerleyen süreç içinde yok olurken, geri kalanlar ise günümüze kadar ulaÅŸabilmiÅŸlerdir. Ve bu tarikatlar, hala toplumsal yaÅŸamda gözardı edilemeyecek önemde bir yere de sahiptirler. Ayrıca bütün bu tarikatlardan yeni kollar, müstakil tarikatlar da ortaya çıkmıştır. Kazeruniye ve Zeyniye yok olan tarikatlara örnek teÅŸkil ederken, Kadiriye ve NakÅŸibendiye gibi tarikatlar ise hala varlığını korumaya devam etmektedirler.

a- RİFAİYE

(Rifailik)

Rifailik, 12. yüzyılda Irak’ta Ahmet Rifai tarafından kurulmuÅŸ olan Sünni bir tarikattır. Kısa zaman içinde İslam dünyasında yayılan bu tarikat, günümüzün de en yaygın tarikatlarından birisidir. Kur’an ve hadislere yorumlamaksızın uymayı savunurlar. Bu tarikat kuruluÅŸundan birkaç asır sonra Anadolu’da da yayılmıştır. Bir çok İslamcı tarikatta olduÄŸu gibi bu tarikatında kuruluÅŸ amaçları ve görüşleri açısından yazılanlarla pratikleri arasında uçurumlar vardır. Sözde din adına hareket eden bu tarikatlar görünürde kendilerini dünya nimetlerinden soyutlayan ve Allah’a adayan bir söylemleri olmakla birlikte, tersine halk üzerindeki baskının, sömürünün araçları konumundadırlar. Halkın dini duyguları sömürülerek din egemenliklerinin bir aracı haline getirilmiÅŸtir.

Kurucusunun tanımına göre Rifailik, bid’at ve hurafelerden uzak bir din, riyakarlıktan uzak bir ibadet, Tanrı dışındaki varlıklara baÄŸlanmayan bir yürek, bayağı zevklere tutsak düşmeyen bir nefis temeline dayanır. Ancak, yaÅŸamda tersine bu söylemlerle ilgileri olmamıştır. Özellikle ilk kuruluÅŸlarından sonra süreç içerisinde tamamen egemen sınıfların egemenliklerini sürdürmede kullandıkları araç haline gelmiÅŸ, egemen sınıflarla bütünleÅŸtikçe halktan daha da uzaklaÅŸarak daha fazla yozlaÅŸmış, gericileÅŸmiÅŸ, geri bir inanış çerçevesinde de olsa varolan deÄŸerlerini tamamen yitirmiÅŸlerdir.

Rifailik, bütün İslam dünyasına yayılırken, Anadolu ve Rumeli’de de kendisine taraftar bulmuÅŸtur. Ancak buralardaki Rıfailer zaman içinde fütüvet ve BektaÅŸiliÄŸin etkisi altına girerek özgünlüklerini büyük ölçüde kaybetmiÅŸlerdir. Rıfailik de diÄŸer birçok tarikat gibi çok sayıda kollara ayrılmıştır. BaÅŸlıca kolları Sayyadiye, Kavyaliye, Niriye, İzziye, Fenariye, Burhaniye, Fazliye, Cündeliye, Cemiliye, Diriniye, Ataiye, Sebsebiye, İmadiye ve Kantaniyedir. Rıfaiye tarikatı da diÄŸer bir çok tarikat gibi Osmanlı devletinin halka karşı zulmüne karşı olmamış, Osmanlı’nın bu politikalarının destekçisi olmuÅŸ ve Osmanlı’dan destek de görmüştür. Sultan Üçüncü Osman’ın da bu tarikatın müridi olması bu durumun daha açık bir göstergesidir.

Rıfailik, bugün gelinen noktada tamamen yozlaÅŸmış ve gericileÅŸmiÅŸ bir ÅŸekilde günümüz Anadolu’sunda hala yaÅŸayan bir tarikattır. Ancak siyasal yaÅŸamda herhangi bir etkinliÄŸi yoktur.

b- KADİRİYE

(Kadirilik)

Kadirilik, 12. yüzyılda Abdülkadir Geylani tarafından Irak’ta kurulan Sünni bir tarikattır. Åžeriat kurallarına uygun dinsel bir anlayış izlemiÅŸlerdir. Sünni İslam tarikatları içinde çok önemli bir yer tutan ve birçok baÄŸlıları bulunan Kadirilik’ten yirmiye yakın kol türemiÅŸtir. Bunların içinde en tanınanları Esediyye, Halisiyye, Rumiyye, Hilaliyye, Yafiiyye, Garibiyye, İseviyye, Ekberiyye ve EÅŸrefiyye kollarıdır. İslam dünyasının en yaygın üç tarikatından biri olan Kadiriye tarikatını Anadolu’ya taşıyan 15. yüzyılda ÅŸair Sugi EÅŸrefoÄŸlu Rumi’dir. İlk olarak bu tarikat İznik yöresinde kurulmuÅŸtur. 16. yüzyılda da Kadiriye, İsmail Rumi ile İstanbul’a ulaÅŸmıştır. Dolayısıyla EÅŸrefiye ve Rumiye olmak üzere iki kol halinde varlığını sürdürmüştür. Günümüzde hala varlığını koruyan kolu sadece EÅŸrefiye’dir. Kadirilik ortaya çıkışından itibaren SünniliÄŸi benimsemiÅŸ bir tarikattır. Åžeriat kurallarının dışına çıkılmasına kesinlikle karşıdırlar. Toplumsal geliÅŸmeye karşı olmuÅŸlardır. Hatta ilerici deÄŸiÅŸimler karşısında ortaya çıkan gerici ayaklanmalarda başı çekmiÅŸlerdir. Özellikle Arap ülkelerindeki Kadiriler Osmanlı’nın dağılma sürecinde bazı tavizler karşılığında İngiliz emperyalizmiyle iÅŸbirliÄŸi yapmışlardır.

c- HALVETİYE

(Halvetilik)

Halvetilik, 14. yüzyılda İran-Afganistan bölgesinde doÄŸmuÅŸtur. Gizli zikir yöntemini kullanan Sünni bir tarikattır. Ömer Halveti tarafından kurulan bu tarikat, özellikle Türkler arasında en yaygın olan tarikatların başında yer alır. Bu tarikatın bir baÅŸka özelliÄŸi de en çok kol ve ÅŸubeye sahip bir tarikat olmasıdır. Halvetiye kökenli 40 civarında tarikat vardır. Tarikat önce Cemaliye, Åžemsiye, Rüşeniye ve Ahmediye olmak üzere dört ana kola ayrılmıştır. Daha sonra bu ana kollardan onlarca alt kollar çıkmıştır. Halvetiye, 15. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’ya Erzincanlı Muhammed Bahauddin tarafından getirilmiÅŸtir. Ömer Halvet, ÅŸeriat ilkelerine baÄŸlı, dinle tasavvufun uzlaÅŸtırılması temelinde bir inanç sistemi kurmaya çalışmıştır. Ona göre ÅŸeriatın bütün kurallarına uymak gerekir. Dinin özü ibadet ve zikirdir. Zikir, toplumdan uzakta, içe kapalı bir yaÅŸam biçimiyle gerçekleÅŸtirilir. Bu tarikat İran, Suriye, Irak, Mısır, ve Anadolu baÅŸta olmak üzere geniÅŸ bir alana yayılır. Zaman içinde daha da etkinliÄŸi artar ve 40 kol’a ulaşır. Böylesi bir geliÅŸmeye karşı bu tarikat, kendi içinde önemli bir yenilik göstermez.

Halvetiler, ağırlıkla Anadolu’da geliÅŸir. DiÄŸer bölgelere de yayılmış olmasına raÄŸmen Anadolu’daki gibi bir güce ulaÅŸamaz. Halvetilik Anadolu’da en fazla yayılan bir tarikat olmuÅŸtur. Ve bu durumu Cumhuriyetin ilanına kadar sürmüştür. Halveti kökenli tarikatlar, genelde Osmanlı iktidarının destekçisi konumunda olmuÅŸlardır. Ve devletin önünü açmasıyla bu tarikat her yerde kendisine zemin bulmuÅŸtur. Osmanlı tahtına geçen 36 padiÅŸahtan yarısı Halvetiye tarikatının kollarından birine mensuptur. DiÄŸer bir deyiÅŸle Halvetilik, mevcut tarikatlar içinde Osmanlı devletiyle en fazla bütünleÅŸmiÅŸ bir tarikattır.

d- NAKŞİBENDİYE

(NakÅŸibendilik)

Mehmed Bahaeddin NakÅŸbend tarafından 14. yüzyılın ikinci yarısında Buhara yöresinde kurulan, herÅŸeyiyle ÅŸeriata baÄŸlı Sünni tasavvuf anlayışının en önemli temsilcisi olan bir tarikattır. Anadolu’ya 15. yüzyılın ikinci yarısında Simavlı Molla İlahi tarafından getirilmiÅŸtir. Ve bu dönemden sonra NakÅŸibendilik, hızla geliÅŸmiÅŸ ve Osmanlı’yla bütünleÅŸmiÅŸtir. Birinci Abdülhamit ile Dördüncü Mustafa’nın NakÅŸibendi olması bu açıdan tesadüf deÄŸildir. Osmanlı’ya baÄŸlılığının ödülü, kapatılan Yeniçeri Ocağı’nın BektaÅŸiliÄŸe ait tekkelerinin devlet tarafından bu tarikata devredilmesi olmuÅŸtur. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte birçok tarikat giderek yok olurken, NakÅŸibendiler kendilerini korumayı baÅŸaracaklardı. Özellikle de 1940′lı yılların ikinci yarısından sonra önü açılacaktı. Ve NakÅŸibendiler, günümüz Türkiyesi’nde en yaygın ve en güçlü tarikatlardan birisi olacaktı…

İran’ın Buhara yöresinde ortaya çıkan NakÅŸibendilik, baÅŸta Hindistan olmak üzere birçok bölgeye yayılmıştır. Ancak en fazla tutulduÄŸu yer Anadolu olmuÅŸtur. Böylesi bir tablonun ortaya çıkmasında Osmanlı sultanlarının koruma ve güçlendirme politikalarının önemli bir yeri vardır. Zikir (Tanrı adını mırıldanma) temeline dayanan Sünni bir tarikattır. Åžeriat dışı ya da ÅŸeriata aykırı bir inanç ve görüşleri yoktur. GerçekleÅŸtirilmek istenen sadece katı bir dindarlıktır. Bu bakımdan aslında tasavvuf dışı bir tarikattır. Tasavvufla sadece biçimsel temelde bir bağı vardır. Bu biçimsel baÄŸ da, kendinden geçme yoluyla, yani zikir ile Tanrıyla iliÅŸki kurma amacıyla sınırlıdır. Bu tarikatta zikir içten ve sessizce (mırıldanmayla) yapılır. NakÅŸibend, kumaÅŸların nakışlarını ipek tellerle baÄŸlayıp tezgaha hazırlayan kimse demektir. Ruhun da bir nakış gibi Tanrısallığa hazırlanması gerektiÄŸi mantığından hareketle bu tarikata, NakÅŸibendilik adı verilmiÅŸtir.

Her türlü yeniliğin karşısında olan Nakşibendiye, ortaya çıkışından bugüne kadar hep egemen sınıflarca kullanılmıştır. Osmanlı sultanları bu tarikatı, halkın memnuniyetsizliğini frenlemede kullanmakla yetinmemişler; yeri geldiğinde ilerici hareketlere karşı vurucu güç olarak da kullanmışlardır. Ulusal Kurtuluş savaşı döneminde yaşanan birçok gerici ayaklanmada başı Nakşibendi tarikatı çekmiştir. İran kökenli bir tarikat olan Nakşibendiliğin 7 kolu vardır. Bunlar içinde günümüze değin gelebilen ve gücünü koruyabilen sadece Nurculuk ve Süleymancılıktır. Nurculuk ile Süleymancılık da birçok kollara ayrılacaktır.

e- KAZERUNİYE

Anadolu’da görülen ilk tarikat örgütlenmelerinden birisi olan Kazeruniye, aslında 11. yüzyılda İran’da doÄŸmuÅŸtur. Ve 13. yüzyılda da Anadolu’ya gelmiÅŸtir. Erzurum, Amasya, Konya, Edirne ve Bursa yörelerinde kurduÄŸu dergahlarda faaliyet yürüten bu tarikat, çok fazla yayılma olanağı bulamadan 16. yüzyıldan sonra tarihe karışmıştır. Åžiraz doÄŸumlu Ebu İshak İbrahim bin Åžehriyar (Kazeruni) tarafından kurulan bu Sünni tarikat, İshakiye ya da MürÅŸidiye adlarıyla da tanınmıştır. İran’da Safeviler döneminde Kazeruniye tarikatı Safevilerin Åžia’yı yaygınlaÅŸtırma politikaları sonucu devlet desteÄŸinden yoksun kaldıkları için ve Safevilerin İran’daki merkezlerini dağıtmalarıyla gerilerler. İran’daki merkezin dağıtılmasıyla bu tarikatın Anadolu ve diÄŸer bölgelerdeki varlığı da giderek sönmeye baÅŸlar. Ve denilebilir ki, 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra Kazeruni’nin kurduÄŸu bu tarikatın baÄŸlısı kalmamıştır.

f- MEVLEVİYE

(Mevlevilik)

Mevleviye, 13. yüzyılda Anadolu’da doÄŸan ilk tarikatlardan birisidir. Kurucusu Mevlana Celaleddin Rumi’dir. Anadolu’da etkin olan Sünni tarikatlardan biri olan MevleviliÄŸin, gerçek anlamda tarikat olarak ÅŸekillenmesi aslında Mevlana’nın oÄŸlu Sultan Velet tarafından gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Konya merkezli doÄŸan bu tarikatın özelliklerinden birisi, Çelebi adı verilen ve Mevlana soyundan gelen ÅŸeyhlerce yönetilmesidir. Tanrının ve peygamberinin açık sözlerine uyan ve bunlardan gizlenmiÅŸ sayılan anlamlar çıkarmak için yorum yapan Mevlevilik, tasavvuf tarikatlarının ortak felsefesi olan "varlık birliÄŸi" (Vahdeti Vücud) inancına da sıkı sıkıya baÄŸlıdır. Bu inanca göre Tanrı yaratan deÄŸil beliren yani tezahür edendir. Sünnilikle baÄŸdaÅŸmayan bu anlayış insana verdiÄŸi deÄŸer boyutuyla Mevlevileri diÄŸer sünni tarikatlardan ayıran önemli bir özelliktir. Bunun dışında Mevlevilik anlayışının daha birçok ayrıntıları da Sünnilikle baÄŸdaÅŸmaz. Dinsel törenlerinde müzik ve raksın olması, varlık birliÄŸi inancını savunması ve Åžii eÄŸilimleri taşıyor olması gibi olgulardan dolayı Osmanlı’nın resmi din anlayışıyla da çeliÅŸen yanları vardır. Vahdet-i vücud anlayışından doÄŸan MevleviliÄŸin baÅŸlıca ilkesi, insanı sevmenin Tanrıyı sevmek demek olduÄŸunu savunmasıdır. Ancak bu özelliklerine karşın Osmanlı’nın halka yönelik zulmüne karşı bir tavır içerisinde olmamıştır. Bugün ise ciddi bir gücü olmayan elit bir çevre konumundadır.

g- ZEYNİYE

Zeynuddin Hafi’nin kurduÄŸu bu tarikatı 15. yüzyılın ortalarına doÄŸru Anadolu’ya getiren Sufi Abdullatif-i Kudsi’dir. Anadolu’daki merkezi Bursa olan bu tarikat, 15. ve 16. yüzyıllarda diÄŸer büyük ÅŸehirlerde açtığı tekkelerle Anadolu genelinde yayılmaya çalışmıştır. Ancak Mevlevilik gibi bu tarikat da halka uzak durmuÅŸtur. Dolayısıyla da yaygınlık kazanamamıştır. Çevresine daha çok devlet erkanından elit bir tabakayı toplamayı baÅŸarabilen bu tarikat, 17. yüzyıldan sonra varlığını koruyamayarak yok olur. Sultan Yıldırım Beyazıd ile Sultan Birinci Mehmed de Zeyniye mensubudurlar. Bu durum bu tarikatın Osmanlı katında yerini çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Belli baÅŸlı bu Sünni tarikatlar dışında Bayramilik ve kolları (Bayramiyei, Åžemsiye, Melamiyei, Bayramiye, Celvetiye), Melamilik ve kolları (Melamiye-i Bayramiye, Melamiye-ı Nuriye, Melamiye-i Kassariye) gibi Sünni tarikatlar da vardır. Ancak bu tarikatların diÄŸerlerinden farklı olarak halkçı özellikler taşımaları ve egemen sınıflarla iÅŸbirliÄŸi içinde olmamaları, egemen sınıfların (Osmanlı’nın) baskısına maruz kalmışlardır. ÖrneÄŸin, halkçı yanlarından dolayı da birçok Melamiye ÅŸeyhi daraÄŸacında can vermiÅŸtir. Bunlardan birisi de Melamilik’in bir baÅŸka kolu olarak ortaya çıkan Hamzavilik’in kurucusu olan Åžeyh Bali Hamza’dır. Bu Melamiye ÅŸeyhi, ÅŸeyhülİslam Ebusuud’un verdiÄŸi bir fetva ile asılarak öldürülmüştür. Özellikle Köprülü Fazıl Ahmed PaÅŸa döneminde birçok Melami kovuÅŸturmaya uÄŸramaktan, öldürülmekten kendisini kurtaramamıştır.

Yine Bayramiye tarikatının kurucusu Hacı Bayram Veli bu halkçı yanlarından dolayı Edirne’de sarayda sorguya çekilmiÅŸtir. Bu yanıyla bu tarikatlar yazı kapsamında anlatılan tarikatların dışındadırlar.

Buraya kadar Anadolu’da kendisini gösteren ilk tarikatlardan en önemli sayılabilecek olanları ele aldık. Ele aldığımız bu tarikatların ortak yanı Åžeriat savunucusu olmalarıydı. Alevi tarikatları ise konumuz dışında tuttuk. Çünkü bu tarikatlar istisnalar hariç resmi din anlayışının dışında ve ona muhalif olan tarikatlardı. Belli yanlarıyla anlatmaya çalıştığımız bu tarikatlar, daha sonra ortaya çıkacak olan Åžeriatçı tarikatların ya öncelleri ya da onları besleyen tarikatlar olacaktı. Denilebilir ki bu coÄŸrafyada ortaya çıkan onlarca irili ufaklı tarikat, adını andığımız bu tarikatlardan doÄŸmuÅŸtur. Ya onların kolları, ÅŸubeleridir ya da onların içinden çıkan müstakil tarikatlardır. Evet ele aldığımız bu tarikatların ortak yanı Sünni kökenli olmalarıydı. Böyle olmakla birlikte bu tarikatlar ve devamcılarının, bütün kurallarının herÅŸeyiyle Sünnilikten gelme olduÄŸunu söylemek pek mümkün deÄŸildir. OrtadoÄŸu coÄŸrafyasında daha önce ortaya çıkan bütün inanç sistemlerinin izlerini bu tarikatlarda görmek olasıdır. Zerdüştlükten tutun da Batı Anadolu halklarının eski inançlarına kadar birçok dinsel inançtan izler bu tarikatlarda yaÅŸamaya devam eder.

Sünni tarikatların hemen hepsi ÅŸeriata baÄŸlıdır. Daha baÅŸtan bu durumu kabul etmiÅŸlerdir. Ancak tarikatların kuralları, ÅŸeriat çerçevesinde sınırlı kalmamıştır. Dolayısıyla ÅŸeriat dışı kurallar, birçok Sünni tarikatta kendisine yer bulmuÅŸtur. Özellikle bu durum ÅŸeriatın temel olduÄŸu devletlerin egemenliÄŸi altındaki bölgelerde ortaya çıkan Sünni tarikatlarla resmi din anlayışı arasında çeliÅŸki oluÅŸturacaktır. İşte tam da bu noktada Sünni tarikatların devlete bakış açısı devletle iliÅŸkileri önem kazanmaktadır. Belirleyici olmaktadır. EÄŸer sadece Sünni deÄŸil, herhangi bir tarikat, devleti destekliyorsa, onun Sünnilik dışı kuralları görmezden gelinir; bu tarikat, ÅŸeriat dışı ilan edilmez. Dolayısıyla da varlığını korur; hatta devletten destek bile alır. Ancak herhangi bir tarikat devlete karşı çıkarsa, yani halktan yana tavır alırsa, iÅŸte bu durumda o tarikatın ÅŸeriat dışı kuralları hatırlanır. Mahkemeler kurulur; fetvalar verilir; daraÄŸaçları hazırlanır. Tıpkı Osmanlı döneminde Melamiler’in başına gelenler gibi…

OSMANLI DÖNEMİNDE TARİKATLAR

Osmanlı Devleti’nin kuruluÅŸ sürecinde egemen sınıflarla halk arasındaki çeliÅŸkiler yumuÅŸaktı. Ekonomik bölüşümün, örf ve adetlere göre yapılmasına özen gösterilmektedir. Ve Anadolu’da İslam örtüsü altında hareket eden çok sayıda farklı politik akımlara tanık olunmaktadır. Buna raÄŸmen iktidarı elinde tutanlar, bu çevrelerle anlaÅŸarak onların desteÄŸini alma yanlısıdırlar. Bunun en önemli nedeni henüz güçlü olmayan Osmanlı Devleti’nin kuruluÅŸ sürecinde olması ve bu çevrelerin desteÄŸine duyduÄŸu ihtiyaçtır.

İşte bu koşullarda halk saflarında düzeni hedef alan herhangi bir tepki henüz yoktur. Ne zamanki devlet, kendini sağlam temeller üzerine oturtarak güçlenmeye başlar, işte o zaman halk ile egemen sınıflar arasındaki çelişkiler giderek keskinleşecektir. Bu durumun ilk örneği 15. yüzyıldaki Şeyh Bedreddin Hareketi olacaktır.

Egemen sınıfların devlet örgütlenmesini yeterince güçlendirdikten sonra, artık halkın desteÄŸine ihtiyaçları kalmamıştı. İşte bu koÅŸullarda iktidar sahipleri, tehlikeli görünen herÅŸeyi zaman içinde budamaya baÅŸlarlar. Tekkelerin iÅŸlevi camilere devredilir, Baba ve Åžeyhlerin yerine imamlar ikame edilir. Vaktiyle devletin dayanağı olan eski göçebe muhariplerin yerini "kul" askerler alır. Ve giderek baÅŸlangıçta belirli sınırlar içinde var olan adil iÅŸleyiÅŸ, yerini egemen sınıfların mutlak çıkarlarını gözeten bir anlayışa bırakacaktı. Bu arada göçebe Türkmen de, yerleÅŸikliÄŸe zorlanacaktı. KuruluÅŸ sürecinde göz yumulan tarikat ve tekkelere süreç içinde iyi gözle bakılmamaya baÅŸlanır. Medreseler ve bu medreselerde Sünni İslam anlayışı giderek güçlendirilir. Ve bu anlayış devletin resmi anlayışı haline getirilir. Temellerini saÄŸlam zeminler üzerine kurduÄŸunu düşünen Osmanlı için artık, devlette istikrar saÄŸlayıcı bir unsur olarak Sünni İslam temel alınacaktır. Bu durum Fatih döneminde baÅŸlatılacaktır…

KuruluÅŸunda bir devletçik olan Osmanlı, süreç içinde bir imparatorluk haline gelirken, egemen sınıflar onun artık deÄŸiÅŸmez ve ebedi olduÄŸu inancında olacaklardı. Ancak bunun böyle olmadığı da yaÅŸananlarla somutlanacaktı. Osmanlı’nın kendisini en güçlü gördüğü dönem olan 16. ve 17. yüzyılda imparatorluk, bir ayaklanma dalgasıyla sarsılacaktır. Evet "büyük ve dayanıklı" gemi okyanus ortasında fırtınaya tutulmaktan kurtulamayacaktı. Osmanlı, sınıfsal çıkarları gereÄŸi, Sünni anlayışa yönelirken, Sünni anlayış dışında kalan her ÅŸeye düşman kesilir. Çünkü bu tür unsurlar onun düzeni için tehlikelidir. Bu nedenle bu tür yapı ve unsurları denetim altına almaya, alamadığını da yok etmeye yönelir. Tarikatlar iÅŸte bu süreçte, özellikle de 15. yüzyıldan itibaren devletin sıkı disiplini altına alınmaya çalışılır. Bir yandan baskı, diÄŸer yandan "satın alma" yollarıyla mevcut düzene entegre edilmeye çalışılır. Çünkü Osmanlı, bu yapıların bir muhalefet odağı olabileceÄŸinin farkındadır.

Bu arada Sünni tarikatlar kollanır, geliÅŸtirilmeye çalışılır. Osmanlı düzeninde tarikatların önemli bir yeri vardı. Özellikle Sünni tarikatlar devletin, kırsal alanlardaki eli durumundaydı. Åžehirlerde medreselerin üstlendiÄŸi misyonu, kırsal alanda tarikatlar yüklenmiÅŸti. Medreseler bir yandan devletin ihtiyaç duyduÄŸu din ve devlet memurlarını yetiÅŸtirirken diÄŸer yandan da dini denetim görevini yapıyordu. Kırsal alanlarda dini denetim görevini ise ehlileÅŸtirilmiÅŸ Sünni tarikatlar üstlenmiÅŸti. Bu tarikatlar bir yandan SünniliÄŸin yayılmasına hizmet ederken, diÄŸer yandan Alevi halka karşı kullanılıyordu. Bu tarikatların kullanılması Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine doÄŸru daha da boyutlanacaktı.

SÜNNİLİK RESMİ DİN OLUYOR;

SÜNNİ TARİKATLARA GÜN DOĞUYOR

Anadolu’da ilk tarikatların ortaya çıktığı dönem, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin de ilk nüvelerinin atıldığı dönemdi. Denilebilir ki tarikatların geliÅŸimiyle Osmanlı Devleti’nin geliÅŸmesi neredeyse atbaşı gidecektir. Böyle olmakla birlikte tarikatların Anadolu’da boy verdiÄŸi dönem aynı zamanda merkezi bir otorite boÅŸluÄŸunun yaÅŸandığı bir dönem olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla bu ortamda tarikatlar, daha rahat geliÅŸme olanağı bulurlar. Bu durum Osmanlı’nın ilk dönemlerinde de devam eder. Ta ki, Osmanlı’nın SünniliÄŸi resmi din anlayışı olarak kabul etmesine kadar.

Fatih’e kadar Osmanlı Devleti hemen hemen bütün tarikatlarla herhangi bir çatışmaya girmemeye özen gösterir. Aynı durum tarikatlar açısından da geçerlidir. Alevi ve Sünni tarikatların Anadolu’nun MüslümanlaÅŸtırılmasında önemli bir yeri vardı. Dolayısıyla Osmanlı Devleti, bütün tarikatlara çeÅŸitli yardımlarda bulunmaktan da kaçınmıyordu. Ancak bu durum Fatih’in tahta geçmesinden sonra bozulmaya baÅŸlar. Merkezi devlet otoritesini güçlendiren Osmanlı sınıfsal çıkarları gereÄŸince SünniliÄŸi resmi din olarak seçer. Fatih’e kadar güçlendirilen devlet, artık daha geniÅŸ bir alana el atmak peÅŸindedir. İslamiyet içinde en yaygın mezhep Sünniliktir. Ve Osmanlı, İslam dünyasının liderliÄŸine oynamaktadır. Böyle olunca Sünni tarikatlar kollanacak, Sünni olmayanlar ise devletin baskılarıyla karşılaÅŸacaktır. Ağırlığını SünniliÄŸin oluÅŸturduÄŸu İslam dünyasında tek merkezi otorite olma yolunda ilerleyen Osmanlılar açısından SünniliÄŸin seçimi doÄŸal bir sonuçtu. Fatih’le birlikte Osmanlılar, bir yandan medreselerle kentlerde dini eÄŸitimi, dolayısıyla da buralarda yaÅŸayan halkı denetim altında tutarken tarikatlara da özel bir politikayla yönelmeye baÅŸlar. Ağırlıkla kırsalda yoÄŸunlaÅŸan tarikatlardan Sünni olanlarla daha sıkı iliÅŸki geliÅŸtirmeye özen gösteren Osmanlı, bu yolla kırsalda yaÅŸayan halk üzerindeki otoritesini güçlendirmeye çalışır.

Bu arada ayaklanmaları ateÅŸleme potansiyeli taşıyan tarikatların, özellikle de Alevi kökenli olanların önünü kesmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenlerle Sünni tarikatlar güçlendirilir; önü açılır ve her türlü ekonomik destek sunulur. İşte bu noktadan sonra Sünni tarikatlarla Osmanlı iktidarı arasında bir çıkar birliÄŸi oluÅŸmaya baÅŸlar. Sünni tarikatlar bu dönemden itibaren giderek daha da ehlileÅŸirler. Devletle sürdürülen yakın iliÅŸki içinde baÅŸlangıçta sınırlı da olsa var olan halkçı yanlar törpülenir. İstisna da olsa bu gidiÅŸata direnen bazı Sünni tarikatlar ise baskı ve zor yoluyla ya yok edilir ya da boyun eÄŸdirilir. Tıpkı 15. yüzyıl sonları ile 16. yüzyıl baÅŸlarında GünÅŸenilik’in başına gelenler gibi. Baskı ve zor karşısında "hizaya" sokulan tarikatlar ise, halkçı yanları törpülendikten sonra kullanılma sürecine dahil edilir. Osmanlı, bir yandan baskı, diÄŸer yandan "satın alma" politikalarıyla amacına ulaÅŸmaya çalışır. Ve böylece iÅŸbirlikçi tarikatlar, baskı ve zulüm düzeninin sürdürülmesinde kullanılmaya baÅŸlanır. Denilebilir ki, kullanılma geleneÄŸinin kökleri daha bu dönemde atılıyordu. Ve bu olumsuz gelenek zaman içinde kökleÅŸerek günümüze deÄŸin taşınacaktı…

HALİFE SULTANLAR, KATLİAMLAR VE KULLAŞTIRILAN TÜRKMENLER

Fatih’ten sonra da Osmanlı geniÅŸlemeye devam eder. Küçük bir devletten büyük bir imparatorluk haline gelir. Bu geniÅŸleme Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’la doruk noktasına çıkar. Yavuz Sultan Selim’le birlikte Halifelik Osmanlı’nın eline geçer. Osmanlı artık sadece İslam dünyasının en güçlü iktidar odağı deÄŸil, aynı zamanda dini lideridir de. Ancak bütün bunlar çok çeÅŸitli halkların kul haline getirilmesiyle mümkün olmuÅŸtur. Ve Osmanlı’nın bu büyümesinin asıl yükünü Anadolu halkları çekmiÅŸtir.

Bu süreçte yukarıda ismini saydığımız tarikatların Osmanlı’nın güçlenmesinde ve Anadolu halklarının kul haline getirilmesindeki yeri gözardı edilemez. Yapılan onlarca fetih savaÅŸlarında ölen ve öldüren halktır. Osmanlı ordusunu besleyen yine halktır. İşte bu yükün omuzlanmasını telkin eden tarikatlardır.

Bu dönemde sınıflararası çeliÅŸkiler daha da derinleÅŸirken, bu durum kendisini Celali Ayaklanmalarında gösteriyordu. Osmanlı egemen sınıfları "Allah’tan sıhhat, Devletten gelir" beklerken halka düşen ise üzerine giydiÄŸi bir metrelik çaput ile karnına giren bir tas çorbaydı. Halkın içinde bulunduÄŸu durum her geçen gün daha da kötüleÅŸirken devletle bütünleÅŸen Åžeriatçı tarikatlar halka boyun eÄŸmeyi telkin etmeye devam ediyorlardı. Halk bir yandan devletin baskı ve zoruyla, diÄŸer yandan tarikatların telkinleriyle kuÅŸatma altına alınıyordu. Bu kuÅŸatmada tarikatlar, halkın yanında gözükerek üzerlerine düşenleri sinsice yapıyorlardı.

Dalgalar halinde Orta Asya’dan milyonlarca yarı-göçebe Türkmen, yola çıkmış; Anadolu’ya kadar gelmiÅŸtir. Bunların bir kısmı eski geleneklerini Alevilik içinde yaÅŸatmaya çalışmışlardır. Bir kısmı da SünnileÅŸtirilmiÅŸtir. SünnileÅŸtirilme politikasının bir ayağı devletin baskı mekanizması olurken, diÄŸer ayağı da Sünni tarikatlardır. Böylece ilkel komünal toplumun eÅŸitlikçi deÄŸerlerinden bir kısmını hala koruyan; özgürce bir yaÅŸam süren Türkmenler, feodal düzen içine sokulmuÅŸ; önce yerleÅŸik hayata geçirilmiÅŸ, ardısıra da reaya yani toprak kölesi haline getirilmiÅŸtir. Ve yüzyıllar boyunca baskı, sömürü ve zulüm altında yaÅŸamak zorunda bırakılmıştır.

Kısacası tarikatlar, Osmanlı’nın feodal boyunduruÄŸu için Türkmen’in boynunu bükmesini ve kul olmasını saÄŸlamışlardır. Ve bu yaptıkları iÅŸin ödülünü de saÄŸlanan ekonomik çıkarlarla almışlardır. Onlar bunlarla da yetinmemiÅŸler; Anadolu halkları baskı, zulüm ve sömürüye karşı yeter artık dediÄŸinde yine devletin yanında saf tutmuÅŸlardır. BaÅŸta NakÅŸibendilik olmak üzere Kadirilik, Rıfailik ve Halvetilik gibi tarikatlar, baskı, zulüm ve sömürü çarkının bir parçası haline gelmiÅŸlerdir. Anadolu halklarını Osmanlı’nın kulu haline getirmekle de yetinmeyen bu tarikatlar, halklar üzerinde hem dinsel baskı aracı hem de fiili saldırı aracı olmuÅŸlardır. Anadolu’da yaÅŸanan bütün kıyımlarda onlar, Osmanlı sultanlarının yanında yer almışlar ve bu katliamları alkışlamışlardır. Bu tarikat ÅŸeyhlerinin verdiÄŸi fetvalar bunun en iyi kanıtlarıdır. Bu fetvalarla katliamlar, halk nezdinde meÅŸrulaÅŸtırılmak istenmiÅŸtir.

Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, 16. yüzyıl boyunca Anadolu’da yüzbinlerce Alevi halktan insanı katlederken bu tarikatlar yine devletin yanındaydılar. Yavuz Sultan Selim, İran seferi öncesinde Anadolu’dan geçerken 40 bin Aleviyi de kırıma uÄŸratıyordu. Hem de hiçbir kıpırdanmanın olmadığı bir süreçte arkasını saÄŸlama alma adına bu katliamı gerçekleÅŸtiriyordu. Yine destekçileri arasında tarikatlar vardı.

HalifeliÄŸi zorla ele geçirdikten sonra Osmanlı’nın resmi ideolojisi olan Sünni İslam anlayışında gericileÅŸme devam ediyordu. Devlet, kendi ideolojisinin dışındaki her türlü ideolojiye, düşünceye tahammülsüzleÅŸmiÅŸti. Ve bunları baskı ve zulümle ezmeye ve yok etmeye çalışıyordu. Bunların dışında tarikatların da yeterli olmadığı noktada devreye, devletle resmen bağı olmayan ama, bizzat devletin örgütlediÄŸi sivil hareketler giriyordu. Kadızadeliler Hareketi, bunların tipik örneÄŸiydi. Osmanlı’da kullanılacak araç çoktu. Yeri geldikçe bunlar gündeme getirilecekti.

BATILILAŞMA HAREKETLERİ VE "ANTİ-BATICI" SÜNNİ TARİKATLAR

Osmanlı düzeninin güçlü olduğu dönem boyunca devlet-tarikat ilişkilerinde herhangi bir sorun yaşanmaz. Ancak bu durum düzende çöküş başlamasıyla değişmeye başlar. Özellikle çürüyen düzeni ayakta tutmayı amaçlayan Batılılaşma hareketlerinin gündeme gelmesiyle tarikatlarla Osmanlı iktidarı arasında bir takım çelişkiler açığa çıkar. Ancak bu çelişkiler hiçbir zaman uzlaşmaz boyutlara ulaşmayacaktır. Ve mevcut çıkar birliğinin doğal sonucu olarak sözü edilen tarikatlar, devletin karşısında olmamaya özen göstereceklerdir. Onların karşı olabilecekleri birey olarak ya sultandır, ya vezirlerdir. Onlar da etkisiz kılınırsa sorun bitecektir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Osmanlı iktidarı ile bu tarikatlar arasında bir çıkar birliği vardır. Bu çıkarlar kimin aleyhine bozulursa o taraf harekete geçer. Daha çok bu durum tarikatlar açısından söz konusudur. Mevcut düzen bu tarikatların olanaklarını sınırladığında, yapılan yardımlar kesildiğinde tepkiler "din elden gidiyor" gerekçesiyle başlar. Böyle olmakla birlikte denilebilir ki, tarikatların büyük bir kısmı baskı ve sömürü düzeniyle kolkola olmuş; devletin koruyucu kanatları da bu tarikatların üzerinden hiç eksik olmamıştır.

18. yüzyılın sonlarına gelindiÄŸinde sadece NakÅŸibendilerin durumu ortaya konduÄŸunda yaÅŸanan çeliÅŸkilere raÄŸmen devletin tarikatları hala nasıl koruduÄŸu anlaşılacaktır. Bu dönemde NakÅŸibendilerin başında Mevlana Halidi BaÄŸdadi vardır. 300 bin nüfuslu İstanbul’da faaliyet yürüten NakÅŸi tekkesi sayısı 52′dir. Yine bu tarikatın Anadolu ve Arap coÄŸrafyasında 12 bin kadar müridi de vardır. Bu arada tarikatlar bu dönemde gerçekleÅŸen her türlü teknik geliÅŸmenin de karşısında olmuÅŸlardır. Matbaa gibi birçok teknik geliÅŸmeye en fazla direnen kesimlerin başında yine medreselerle bu tür tarikatlar olmuÅŸtur. Bunun en önemli nedeni yüzyıllardır uyuttukları halkın uyanmasından duydukları korkuydu.

Osmanlı sultanları sadece Sünni deÄŸil Sünni olmayan tarikatları da kullanmış; iÅŸleri bitince de onları ortadan kaldırmak için harekete geçmekten kaçınmamışlardır. 19. yüzyılın ikinci yarısında BektaÅŸilik’in başına gelenler bu durumun en tipik örneklerinden birisidir. İkinci Mahmut, Yeniçeri Ocağını 1826′da kaldırır. Ve bu Ocağın baÄŸlı olduÄŸu BektaÅŸi tarikatını da yasaklar. Mallarına el koyarak, tekke ve zaviyelerini NakÅŸibendilere devreder. Bu arada BektaÅŸiler de kıyıma uÄŸratılır. Ancak bu tasfiye hareketinde Åžeriatçı tarikatların da büyük bir sorumluluÄŸu vardı. Onlar da karara ortak olmuÅŸlardı. Bu durumu "Tarih’i Cevdet"te Ahmet Cevdet PaÅŸa şöyle anlatıyordu: "… padiÅŸah sarayı içinde bulunan camide sadrazam, eski ve yeni ÅŸeyhülislamlar, sudur-u kiram nakÅŸibendi tarikatı ÅŸeyhlerinden BeÅŸiktaÅŸlı Yahya Efendi, Mevlevi ÅŸeyhlerinden Galata Åžeyhi Kudrettin Dede, BeÅŸiktaÅŸ ÅŸeyhi ile Zakirbaşı Åžikarizade Åžeyh Ahmet Efendi, Merkez Efendi ÅŸeyhi Ahmet Efendi, Üsküdar’da Nasuhizade ÅŸeyhi Åžemseddin Efendi, Halveti tarikatından Hüdai ÅŸeyhi Åžahap Efendizade Seyyid Efendi, Bandırmalızade Galip Efendi, Sa’diyeden kahveci Åžeyh Emin Efendi ve Åžura ileri gelenleri topluca bulundukları halde Meclis kuruldu. PadiÅŸah da kafes arkasında gözetleyip dinledikleri halde görüşmelere baÅŸlandı. İlk önce ÅŸeyhülislam efendi söz aldı. ‘Sizler Osmanlı Devleti’nin yolunda ÅŸeyhlersiniz. Bu konuda duyduÄŸunuz ve bildiÄŸiniz nasıldır. Bu gibileri hakkında ne dersiniz?’ deyince, kimileri: ‘O tarikat adamları ile iliÅŸkilerimiz olmadığı için durumlarını ve tutumlarını bilemeyiz…’ dediler. Kimileri de: ‘Üsküdar’da bu gibi dini inkar edenlerin olduÄŸunu sınırı aÅŸacak derecede duyulmaktadır’ diye BektaÅŸilerin iÅŸledikleri kötü davranışları söylediler. (…) karar verildi. Bunun üzerine 4 Zilhice günü gemicilerin ünlüleri sayılan Kıncı İstanbul aÄŸası zade ve Salih babalar idam edilirler. Rumelihisarı’nda ÅŸehitlik, öküz limanı, KaraaÄŸaç, Yedikule, Sütlüce, Eyüp, Üsküdar, Merdivenköyü, Çamlıca adlı yerlerde bulunan BektaÅŸi tekkeleri yıkılıp içinde yatıp kalkanlar da götürülüp Darphane hapishanesine tıkıldı. Sonra birer birer ÅŸeyhülislam tarafından inançları soruldu. Åžii usulü üzere sakınarak ÅŸeriat yolundayız, dediler. Sünni olduklarını söylemediler. (…) ÅŸehitlikte olan Mahmut Baba yedi adamı ile Kayseri’ye, Öküz limanındaki Ahmet Baba, Yedikula’deki Hüseyin Baba ikiÅŸer adamı ile Hadim’e, KaraaÄŸaç tekkesinde Hacı BektaÅŸ Veli dedikleri kiÅŸi ise sekiz müridi ve baÅŸkaca babalar da birer yere sürgün edildi. Ötekiler Sünni kılığına girdi ve ortada BektaÅŸi adında ve kıyafetinde kimse kalmadı. (…)" (Alevilik ile ilgili Osmanlı Belgeleri. Baki Öz. Sayfa:298-300)

YARI-SÖMÜRGE OSMANLI VE TARİKATLAR

1838 İngiliz Ticaret AnlaÅŸması’yla Osmanlı Devleti yarı-sömürge haline gelir. Bu anlaÅŸma tarihe, "Tarihimizdeki ilk satılık memleket vesikası" olarak geçer. Ve bu durum ulusal KurtuluÅŸ Savaşı’na kadar sürecektir. Bu süreçte Batı karşıtı söylemlerine devam ediyor olmalarına raÄŸmen Sünni tarikatlar cephesinde sömürgeciliÄŸe yönelik hiçbir tepki ortaya çıkmaz. Aslında sessiz kalarak Osmanlı Devleti’nin bu yeni statüsünü onlar da kabul ederler.

Bu dönemde kapitalist ülkelerin açık iÅŸgaline karşı birçok yerde tarikat liderleri, bağımsızlık bayrağını kaldırıyorlardı. Yarı sömürge Osmanlı’da ise bu tarikatların, sömürgeleÅŸmeye karşı herhangi bir tepkisi görülmüyordu. Osmanlı yarı sömürgeleÅŸmiÅŸ olsa da onların gözünde devlet hala bir İslam devletiydi. Ve bu da onlara göre yeterliydi. 19. yüzyıl boyunca açık iÅŸgalin yaÅŸandığı bölgelerde "gavura alerji" temelinde ortaya çıkan İslamcı direniÅŸ baÅŸta Cezayir, Sudan, Libya, Çad, Fas, Afganistan, Hindistan ve Kafkasya olmak üzere birçok yerde görülür. Bir NakÅŸibendi tarikatı lideri olan Åžeyh Åžamil, Kafkasya’da 1830′lu yılardan itibaren 25 yıl boyunca Çarlık Rusya’sı sömürgeciliÄŸine karşı koyarak iÅŸgali 25 yıl geciktirir. Bir Kadiri tarikatı lideri olan Emir Abdülkadir de yine aynı dönemde 1832-47 yılları arasında 15 yıl boyunca kabilelerden topladığı 40 ile 100 bin kiÅŸi arasında deÄŸiÅŸen ordusuyla Cezayir’de Fransız sömürgeciliÄŸine karşı savaşır…

Bu tabloyu aynı dönemde yaÅŸanan baÅŸka onlarca örnekle zenginleÅŸtirmek mümkündür. Ancak buna gerek yoktur. Bir NakÅŸibendi tarikatı, bir Kadiri tarikatı lideri sömürgeciliÄŸe karşı böyle mücadele ederken, Anadolu’daki NakÅŸibendiler ve Kadiriler ise Osmanlı’nın yarı sömürge olmasına hem ses çıkarmıyorlar, hem de İngiliz-Fransız-Alman-İtalyan iÅŸbirlikçisi son Halife-Sultanlarını desteklemeye devam ediyorlardı. Onlar bu tavırlarıyla iÅŸbirlikçiliÄŸe ve kapitalist sömürgeciliÄŸe ortak oluyorlardı. Onursuzca olan gerçek budur. Zaten ülkemizdeki bu tarikatların gerçek yüzleri açık iÅŸgal ve devamında Ulusal KurtuluÅŸ Savaşı döneminde yaptıklarıyla daha açık ortaya çıkacaktı…

1838 İngiliz Ticaret AnlaÅŸması sonrasında Batılı kapitalist ülkelerin de dayatmasıyla yeniden "batılılaÅŸma" hareketi baÅŸlamıştı. 1839′da ilan edilen Tanzimat’ı 1856′daki Islahat Fermanı izlemiÅŸti. Ve süreç içinde ikili anlaÅŸmalarla yarı sömürgecilik iliÅŸkileri daha da güçlendiriliyordu. Bu dönemde Osmanlı aydınlarının gündeminde her geçen gün batılı kapitalist ülkeler karşısında daha fazla güç ve toprak yitiren Osmanlı’nın durumu vardı. YaÅŸanan çöküşü durdurmak için çeÅŸitli akımlar çözüm üretmeye çalışıyordu. Bu akımlar Batıcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık akımlarıydı. İslamcılık henüz bir nüve halindeydi. Daha çok bir grup İslamcı aydın tarafından temsil ediliyordu.

ABDÜLHAMİD’İN VURUCU GÜCÜ HAFİYE TARİKATLAR

Osmanlı düzeninde yaÅŸanan bunalım 18. yüzyılda daha da belirginleÅŸmiÅŸti. Düzene yönelik tepkiler artık imparatorluÄŸun baÅŸkenti İstanbul’da bile görülmeye baÅŸlamıştı. Özellikle 1730′larda yaÅŸanan Patrona Halil Ayaklanması Osmanlı egemen sınıflarını iyice tedirgin etmiÅŸti. Bu tedirginlik ve korku onları zaman içinde birçok önlem almaya itecekti…

Bu dönem içinde özellikle dinsel yapılar daha da güçlendirilir. Baskı tedbirlerinin artırılmasının yanısıra ağırlıkla kırsalda faaliyet yürüten tarikatlara resmi bir çerçeve kazandırılarak kentlerde de kurumlaÅŸmalarına izin verilir. Devlet bununla da yetinmeyecek resmi devlet tekkeleri bile kurduracaktı…

18. yüzyılın sonlarına doÄŸru yeni bir adım daha atılır. 1789′da tahta geçen Üçüncü Selim tarafından, devlet içerisinde gayri-resmi bir çekirdek örgütlenmeye gidilir. Bu yapının her türlü ekonomik, siyasi ve askeri tedbirler alma yetkisi vardır. PaÅŸalardan oluÅŸturulan 24 kiÅŸilik bu komite, 1792′de kurulmuÅŸ, sadrazamların bütün yetkileriyle donatılmıştı. Düzenin bunalımının iyice derinleÅŸtiÄŸi, baÅŸta İstanbul olmak üzere birçok yerde halkın kıtlık içine düştüğü, açlığın baÅŸ gösterdiÄŸi bu yıllarda, bir yandan devlet içinde diÄŸer yandan da muhalefet saflarında yoÄŸun bir tasfiye yapılır. Bu tasfiyeler, aslında zehirleme, boÄŸma, çuvalla denize atma biçiminde sürdürülür. Bir korku dalgası adım adım bütün halkın üzerine çöker. III. Selim’le baÅŸlayan bu devlet geleneÄŸi daha sonra II. Mahmut ve Tanzimat döneminde de sürdürülür. Ancak bu devlet geleneÄŸini asıl doruÄŸa taşıyacak olan İkinci Abdülhamid’dir.

1876′da tahta çıkan Abdülhamid, kısa sürede iktidarın bütün dizginlerini ele geçirir. Ve tarihe "Abdülhamid İstibdatı" olarak geçen 33 yıllık bu dönemde, devlet herÅŸeyiyle bir "polis devleti" haline getirilir. Öncelikle Abdülhamid, bir yandan yaygın bir hafiye teÅŸkilatı örgütlerken, diÄŸer yandan Sünni tarikatlara el atar. Ve böylece Abdülhamid, halkı her yandan tam bir kuÅŸatma altına almaya çalışır. Öyleki, nüfusu 1 milyona yaklaÅŸan İstanbul’da 4 bin kiÅŸilik bir hafiye ordusu bulundurur. Bu dönemde hayatın her alanında ve her an gözetlendiÄŸini düşünen insanlar, gölgelerinden bile korkar hale getirilir. Jurnalcilik, bu dönemde adeta bir meslek olur. İstibdat döneminin diÄŸer ayağını iÅŸbirlikçi tarikatlara yüklenen misyon oluÅŸturmaktadır. Bu dönemde yönetici sınıflar içinde önemli bir yeri olan ulema ve din adamları, günlük yaÅŸam üzerinde büyük bir otorite saÄŸlarlar. Tarikatların resmileÅŸtirilmesinin ardı sıra ÅŸehirlere taşınan tekkelerle halk her yönden denetim altına alınmaya çalışılır. Kurulan resmi yani devlet tekkeleriyle bu denetim daha da güçlendirilir. Halkın bir jurnal ağıyla kuÅŸatılması ve egemen sınıfların istemleri doÄŸrultusunda kontrol altına alınmasında resmi devlet tekkelerinin önemli bir rolü vardır. Kent halkının denetlenmesinin yanı sıra, istihbarat iÅŸlevine de sahip tekkeler, egemen sınıfların ideolojik hegemonyalarını pekiÅŸtirmiÅŸlerdir.

Tekkelere verilen önem ve tekke ÅŸeyhlerine kazandırılan büyük prestij, Osmanlı’da tekkeciliÄŸi adeta bir meslek haline getirmiÅŸtir. Bu dönemde tekkecilik o kadar yayılmıştır ki, 1 milyona yakın nüfusa sahip İstanbul’da tekke sayısı 1882′de 260′a ulaşır. 1890′da ise İstanbul’da faaliyet yürüten 16 tarikat ve bu tarikatlara ait toplam 305 tekke vardır. Tekkelerin toplumsal yaÅŸamda ibadet, eÄŸitim, barınma, saÄŸlık, beslenme ve spor hizmetleri de verdiÄŸi düşünülürse olayın önemi ve ulaÅŸtığı boyut daha net görülecektir. Halkta biriken toplumsal ve siyasal tepkinin saptırılmasında, nötralize edilmesinde büyük bir iÅŸleve sahip olan tekkeler, bu dönemde her mahalleye girmiÅŸ ve tekkecilik temelinde halkın gücü bölünmüştür. Osmanlı, tekkelerle halkı bir yandan ideolojik olarak denetim altına alırken diÄŸer yandan da halkı bölüyordu. Bunun dışında tekkeler hafiye örgütlenmesinin bir parçası haline getiriliyordu. Osmanlı topraklarında yaygın örgütlenmesi ve sürekli halkın içinde yer almasıyla tekkeler, Abdülhamid’in en iyi istihbarat kaynağı oluyordu. Öyleki, bu dönemde muhalif düşünceleri yüzünden idam edilen alimlerin tümünün tekke ajanlarının ihbarları sonucunda yargılanan kiÅŸiler olması oldukça dikkate deÄŸerdir. Yine bu ihbarlar sonucunda yıllarca ne için hapis yattığını bile bilmeyen binlerce insan, zindanlara atılmıştır.

Abdülhamid istibdadı bir yandan hafiyeleriyle diğer yandan tekkelerle toplumu öyle bir havaya sokar ki, insanlar korku cenderesine hapsedilir. Bu durumu Abdülhamid istibdadını bizzat yaşayanlardan Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar adlı kitabında şöyle anlatıyordu: "Orta yerde sanki kimliği bilinmez bir umacı hepimizi yutmaya hazır bir ifrit vardı. O kadar özlemle beklediğimiz özgürlüğümüzü kullanmaya başlarsak, sanki kıyamet kopacak gibi bir korku içinde kalıyorduk." (Gizli Devlet; Suat Parlar, Sayfa: 29)

İşte Abdülhamid istibdadının amacı buydu. Ve bu durumun yaratılmasında Sünni Tarikatlar, özellikle de NakÅŸiler, Kadiriler, Rıfailer ve Halvetiler kullanılmışlardı. Abdülhamid’in istibdat döneminde, 19. yüzyıl boyunca görece zayıflayan devlet-tarikat iliÅŸkileri yeniden canlandırılmıştı. NakÅŸibendilik baÅŸta olmak üzere bu dönemde Halvetilik, Kadirilik, Rıfailik, Sünbülilik, Sadilik, Celvetilik ve Åžabanilik güçlendirilen tarikatlardı. 1882′de İstanbul’da 260 tarikat tekkesi vardı. Bunların 52’si NakÅŸi, 45′i Kadiri, 40′ı Rıfai, 32’si Halveti, 21′i Sünbüli, 15′i Sadi ve 14′ü Åžabani adlı Sünni tarikatlara aitti. DiÄŸer Sünni tarikatlara ait tekke sayıları ise oldukça alt düzeydeydi. Bunlar, 7 Cerrahi, 5 Mevlevi, 4 GünÅŸeni, 4 Bayrami, 4 UÅŸÅŸaki, 4 Sinani, 3 Halidi, 8 Bedevi ve 2 Åžazeli tekkesiydi. 1880 yılına gelindiÄŸinde İstanbul’daki tekke sayısı 305′e ulaşırken özellikle NakÅŸiler, Kadiriler, Celvetiler daha da güç kazanmıştı. NakÅŸilere ait tekke sayısı 65 olurken, Kadiriler 57′ye ulaşıyor; Celvetiler de 22 yeni tekke açıyorlardı. Koyu Sünni bir tarikat olan Åžazelilik’e baÄŸlı olan Abdülhamid, savunduÄŸu "İslam BirliÄŸi" demagojik düşüncesiyle de bu tarikatlarda takdir görmüştü. Ve Abdülhamid, tarikatlar gözünde kazandığı bu prestijinden yararlanmakta gecikmemiÅŸti. Onları önce halkı denetim altına almada, ideolojik olarak halkı ÅŸekillendirmede kullanmıştı. Böylece halktaki mevcut tepki potansiyelini de denetim altına almış oluyordu. Ayrıca Abdülhamid tarikatları istihbaratta kullanmıştı. Ancak Abdülhamid bunlarla da yetinmeyecek; bu iÅŸbirlikçi tarikatları halkların katledilmesinde vurucu güç olarak da kullanmak isteyecekti… Tarikatların önünü daha da açan, onları ekonomik olarak da doyuran Abdülhamid, istibdat rejimine karşı geliÅŸen her türlü kitle hareketini bastırmakta bu tarikatları devreye sokacaktı. Kendilerini besleyen efendilerine hizmette kusur etmeyen bu tarikatlar da yeri geldiÄŸinde mevcut rejime karşı geliÅŸen her türlü hareketi bastırmakta, ezmekte yardımlarını esirgemeyecek; gerektiÄŸinde vurucu yedek güç olarak da devreye gireceklerdi. Tıpkı baÅŸta İstanbul olmak üzere 1890′larda Anadolu genelinde gerçekleÅŸtirilen Ermeni halkına yönelik katliamlarda olduÄŸu gibi…

Bu dönemde Ermeni halkı, yaÅŸadığı sorunları duyurmak ve çözülmesini istemek için çeÅŸitli yerlerde gösteriler düzenlemiÅŸti. Ve bu gösteriler, çoÄŸu zaman olduÄŸu gibi yine katliamlarla bitirilmiÅŸti. Dönem Åžazelilik tarikatına baÄŸlı olan İkinci Abdülhamid’in istibdat dönemidir. Gösterileri hafiye teÅŸkilatları aracılığıyla önceden haber alan Abdülhamid, sadece askeri birlikleri teyakkuza geçirmekle yetinmez. BaÅŸta NakÅŸibendiler olmak üzere diÄŸer Sünni tarikatlara da silah dağıttırır. Ancak gösterilerin bastırılmasında bu "yedek" güçlere gerek kalmaz. Askeri birlikler gösteriyi dağıtmasına raÄŸmen, silahlandırılmış tarikatların müridleri, Ermeni halkın yaÅŸadığı mahallelere karşı saldırıya geçirilirler. Ve 1895′te sadece İstanbul’da iki gün süren bu saldırılar sonucunda Ermeni halktan tam 5500 kiÅŸi katledilir. Benzer katliamlar Anadolu’nun deÄŸiÅŸik illerinde de görülecektir. Bu katliamlar sadece bir örnektir.

Bu dönemde kurulan Hamidiye Alayları da iÅŸbirlikçi tarikatların kullanılması açısından önemli bir örnektir. 1890′larda kurulan bu alaylar Sünni Kürt aÅŸiretlerinden oluÅŸturulmuÅŸtu. Kürt aÅŸiret yapısı dikkate alındığında her aÅŸiretin aynı zamanda dinsel bir örgütleme boyutu olduÄŸu da görülür. DiÄŸer bir deyiÅŸle hemen her aÅŸiretin aynı zamanda bir tarikata baÄŸlı olduÄŸunu söylemek mümkündür. Hamidiye Alayları, Sünni aÅŸiretlerden oluÅŸturulurken, bu aÅŸiretler, ağırlıkla NakÅŸi ve Kadiri tarikatlarına baÄŸlıydılar. Abdülhamid hem etnik hem de dinsel kimliklerini kullanarak bu aÅŸiretleri, baÅŸta Hıristiyan dinine baÄŸlı Ermeniler olmak üzere, Alevi Kürtler ile Yezidi Kürtlere yönelik katliamlarda öne sürmüştü.

Aynı şekilde Balkan Savaşlarında da Hamidiye Alayları kullanılmıştı. Ulusal bağımsızlığı için savaşan Hıristiyan kökenli Balkan halklarının bu haklı mücadelesi yine din ve tarikatlar kullanılarak boğulmak istenmişti.

Bu dönemde Balkanlarda sayısız katliam gerçekleÅŸtirilir. Ve tarikatlar da kullanılarak her ÅŸeyiyle bir Müslüman-Hıristiyan çatışması çıkarılmak istenir. Halklar arasında düşmanlık tohumları iÅŸte böyle atılıyordu. Her yönüyle "polis devleti"ni kurumlaÅŸtıran Abdülhamid, devletin idare, iktisat, askerlik, maliye, din ve dışiÅŸleri gibi önemli görevlerini üstlenecek daireler kurmuÅŸ, baÅŸlarına da kendine sadık olan kadroları getirmiÅŸti. Bunlar aracılığıyla Abdülhamid, tarikatları da devreye sokarak dinsel ve etnik sorunları kendi iktidarının bekası için kullanıyordu. Devlet tarikatları, tarikatlar da halkı kullanmaya çalışıyordu. Evet bu dönemde nerede bir halk hareketi varsa, nerede bir muhalefet giriÅŸimi varsa Abdülhamid, bunları Sünni tarikatların da üstün gayretleriyle bastırmaya çalışıyordu. Sünni tarikatlar aracılığıyla katliamlar da yapmaktan kaçınmıyordu. Tıpkı 1950′lerin 6-7 Eylül olaylarında, 1960′ların Kanlı Pazarlarında olduÄŸu gibi. Jurnalcilikte, katliamlarda ve bilinç bulanıklığı yaratmada kullanılma sürecekti. DeÄŸiÅŸen sadece efendilerdi. O dönem Abdülhamid için çalışanlar, 1950-

Sure

Salı, 06 Kasım 2007

Sure No Ayet No Ayet

18 Kehf

81

İstedik ki, Rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhamet bakımından daha yakınını versin.

19 Meryem 13

Hem de katımızdan yumuşak bir kalplilik ve bir temizlik verdik ona. O, çok takva sahibi biri idi.

27 Neml

56

Buna kavminin cevabı sadece:”Çıkarın ÅŸu Lut ailesini memleketinizden; çünkü onlar, çok temizlik taslayan kimselerdir." demeleri olmuÅŸtu.

58 Mücadele 12

Ey iman edenler, peygambere gizli bir şey danışacağınız zaman, fısıltınızdan önce bir sadaka verin! Bu sizin için hem bir hayır hem de daha ziyade temizliktir. Fakat gücünüz yetmezse, şüphe yok ki, Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.

91 Åžems

9

gerçek kurtuluş bulmuştur onu temizlikle parlatan.

TEMİZLİĞİN ÖNEMİ

BİREY TEMİZLİĞİ

İnsan ruh ve bedenden meydana gelir. İnsanı diÄŸer canlılardan ayıran temel özellik; düşünmesi, akıl ve iradesi ile hareket etmesidir. DoÄŸru düşünen, akıl ve iradesini güzel kullanan insanın davranışları da doÄŸru ve güzel olur. Manevi temizliÄŸin ilk ÅŸartı, düşünceyi temiz tutmaktır. İnsan zararlı ve kötü düşüncelerden uzak kaldığı sürece, davranışlarına hakim olur. Çünkü, bütün hareketlerin önce düşünce safhası vardır. İyi veya kötü her davranış önce zihinde tasarlanır ve planlanır daha sonra uygulanır. Bu yüzden zihni güzel duygularla dolu olan insanın, ahlakı da güzelleÅŸir. Ruhumuzu güzelleÅŸtirmek için çok okumalı ve bilgili bir kiÅŸi olmalıyız. Bilgi, insanın akıl ve iradesini güçlendirir. Kötü huy ve davranışların zararlarını ortaya koyar. Bilgili insanlar, iyi huyların kıymetini ve insanlar için yararlarını bilirler. DoÄŸru ve yanlışı birbirinden ayırırken zorluk çekmezler. Kötülüklerden uzak kalmak için, insanın kendisini ikna etmesi gerekir. Bir hareketin kötülüğüne ve zararına inanan bir insan ondan daha iyi uzaklaşır. Akıl ve mantık, bilgi ve görgü ile beslenir. Manevi güzelliÄŸin göstergesi, güzel ahlaktır. En güzel ahlak kuralları ise İslam dini tarafından belirlenmiÅŸtir. Güzel ahlakın ve manevi temizliÄŸin simgesi Sevgili Peygamberimizdir. İslam’a gönül verenler, Onu örnek alır, Onun güzel huylarını benimser ve kalbini, ruhunu temizler. Bizim amacımız ve gayretimiz de böyle olmalıdır. İnsanın Beden TemizliÄŸi Nasıl Olmalıdır? Beden temizliÄŸini üç baÅŸlık altında inceleyebiliriz: Vücudun Dış TemizliÄŸi. Vücudun İç TemizliÄŸi. Elbise TemizliÄŸi.

Vücudun Dış Temizliği; çeşitli etkenlerle kirlenen bütün dış organlarımızı temiz tutmaktır. Bu temizlik devamlı ve periyodik olmalıdır. Örnek bir insan, çabuk kirlenen el, ayak, yüz ve burun gibi organlarını sabah, öğle ve akşam günde en az üç kez bol su ile yıkar. Yemeklerden sonra ve yatmadan önce ağzını temizler ve dişlerini mutlaka fırçalar. Haftada en az iki kez banyo yapar ve bütün vücudunu bol su ve sabun ile temizler. Tırnaklarını uzayınca keser. Saçlarını temiz tutacak kadar uzatır ve gerektiğinde hemen tıraş olur. Kolonya gibi fazla ağır olmayan güzel kokular kullanır ve mis gibi kokar.

Vücudun İç Temizliği; İç organlarımızı zararlı yiyecek ve maddelerden uzak tutmaktır. Örnek bir insan, düzenli yemek yer ve aşırı yemekten sakınır. Zararlı yiyecek ve içeceklerden uzaklaşır. Sigara ve içki gibi zararlı alışkanlıklardan kesinlikle kaçınır. Kahve ve oyun salonları gibi yerlerin kötü havasını teneffüs etmez. Sağlığını tehlikeye düşürecek davranışlara yanaşmaz.

Elbise Temizliği ise; giyeceklerimizi temiz tutmak, güzel kullanmak ve kirlenen giysilerimizi hemen değiştirip yıkatmaktır. Temiz elbise, yeni elbise demek değildir. Temiz ve ütülü olan bir elbise eski de olsa güzel görünür. Hor kullanılmayan bir giyecek, uzun ömürlü olur.

ÇEVRE TEMİZLİĞİ

İnsanlar ve canlılar, ancak temiz bir ortamda yaşar. Çevre Temizliği, günümüzde dünyanın en önemli sorunları arasındadır. Bu konuda önlemler alınmakta, bilimsel çalışmalar yapılmakta ve yeni teşkilatlar kurulmaktadır. Bütün bunların temel amacı, insanları çevre temizliği konusunda bilinçlendirmektedir.

Toprak, Hava ve Su, dünyamıza hayat veren üç temel unsurdur. Bunları temiz tuttuğumuz sürece, dünyamız temiz ve sağlıklı olur. Evimizin önü ve sokaklarımız temiz olursa toz, çamur, sinek gibi zararlı maddeler barınmaz. Bağ, bahçe ve ormanlarımız temiz olursa dünyamızı süsleyen bitkiler ve ağaçlar canlı ve yeşil olur. Deniz, göl ve ırmaklarımız temiz tutulursa, hem tabiat hem de canlılar hayat bulur. En önemlisi de hava temiz olduğu sürece insanlar ve canlılar bu dünyada yaşayabilir. Aksi halde, hem dünyanın hem de hayatın sonu yaklaşır. Vücudumuzu yaşatan besinlerdir. Dünyamızı yaşatan ise temiz su, hava ve topraktır.

TEMİZLİK

Ağaçlara bakın, nasıl temizdir,

Ya çiçekler, temizlikten titreşir;

Güneş tüylü kuşlar nasıl parıldar

Temizlikle; çocuk gibi yıldızlar

Nasıl temiz temiz mavi göklerden

Bakışırlar; bulut dağdan geçerken,

Dalga yerden yükselirken nasıl bir

Temiz yüzlü elmas çiçek gibidir.

Hayvanları seyrediniz : Hepsinin

Temizliktin en büyük işi, bilin..

Kedi, köpek yalanarak temizler

Vücudunu; hele bütün anneler

Yavruları dilleriyle yalarlar;

Kaplan bile yavru kaplanı yıkar.

Koca manda su gördü mü atılır,

Dalgaların sürüsüne katılır,

Saatlerce yüze yüze yıkanır;

Temiz olmak bir vazife, bir haktır!

Yaşamak mı istiyorsun, temizlen,

Güzel çocuk, sakın kirli olma sen!

Geri kalma ottan, kuÅŸtan, hayvandan,

Sonra kimse sevmez seni, afacan..

Dinimizce, "İmandandır nezafet!"

Çocukları temiz olan bir millet,

Her milletin hürmetini kazanır.

Temiz olmak bir vazife, bir haktır,

Temiz olun kuşlar, güller gibi siz!

Melek olan temizliği çok sever,

Kalbinize benzemeli çehreniz,

Yoksa öpmez sizi cici anneler!

Ali Ekrem BOLAYIR

Dr Abdullah Manaz

<<< ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

Lütfen Arama Yaparken TÜRKÇE KARAKTERLER KULLANINIZ (ı-İ-ş-Ş-ö-Ö-ü-Ü-ğ-Ğ gibi)


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -