‘İlahiyat - Din Kültürü’ Kategorisi için ArÅŸiv

Zekâtın Önemi

Salı, 06 Kasım 2007

Zekâtın Önemi

İslâmın beş şartından dördüncüsü zekât vermektir. Hicretin ikinci yılında oruçtan önce farz olmuştur. Mal ile yapılan ibadettir.

Zekât, dini ölçülere göre zengin olan müslümanların seneden seneye malının ve parasının kırkta birini fakir olan müslümanlara vermesidir. Zekât, Kur’an-ı Kerim’de namaz ile birlikte otuzyedi yerde geçmektedir. Zekâtın üzerinde bu kadar çok durulması onun dinimizde büyük önem taşıdığını göstermektedir.

Zekâtın Faydaları

Zekât, kalbi cimrilik hastalığından, malı fakirin hakkından temizleyen, zenginlerde şefkat ve merhamet duygularını geliştiren bir ibadettir. Zekât sayesinde fakirlerin kalbindeki haset ve kıskançlık ortadan kalkar. Kendilerine yardım eden zenginlere karşı sevgi ve saygı meydana gelerek toplumda birlik ve kardeşlik kuvvetlenmiş olur.

İslâm Dini, toplumun dertlerini tedâvi eden, ihtiyaçlarını karşılayan birçok esaslar getirmiÅŸtir. Allah’ın emri olan zekât, bir sosyal yardımlaÅŸma sistemidir. Zekât malın büyümesini ve bereketlenmesini saÄŸlar. Zekâtı verilen serveti, yok olmaktan, kötü insanların zararından Allah korur. Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Mallarınızı zekât ile koruyunuz."

Zekâtı Kimler Verir

Aşağıdaki şartları taşıyan kimseler zekât vermekle mükellef olur:

1) Müslüman olmak,

2) Akıllı olmak,

3) Erginlik çağına gelmiş olmak,

4) Hür olmak,

5) Dinen zengin (yani aslî ihtiyaçlarından ve borçlarından başka "nisab" miktarı mala veya paraya sahip) olmak,

6) Zekâtı, verilmesi gereken mal veya para:

a) Nisab miktarına (yani 80.18 gr. Altın değerine) ulaşmış olmak,

b) Sahibinin elinde tam bir kamerî yıl kalmış olmak,

c) Hakikaten veya hükmen artıcı nitelikte olmak gerekir,

Zekât verilecek kimseler şunlardır:

1) Fakirler: Dini ölçülere göre zengin sayılmayan, nisab miktarı malı olmayan kimselerdir.

2) Yoksullar: Hiçbir şeyi olmayanlar.

3) Borçlular: Borcundan fazla nisab miktarı mala sahip olmayanlar.

4) Yolcu: Memleketinde malı olduğu halde yolda parasız kalan, elinde bir şey bulunmayan kimselerdir. (Bunlara memleketlerine varacak kadar zekât verilebilir.)

5) Allah Yolundakiler: Bunlar cihad veya hac için yola çıkıp parasız kalanlar ile işini gücünü bırakıp kendisini ilme vermiş olan kimselerdir.

Zekât Verirken Şu Sırayı Gözetmeli:

Önce kardeşler, kardeş çocukları, amca, hala, dayı ve teyze, sonra diğer akraba ve komşular, bunlardan sonra mahallesinde ve oturduğu memleketteki fakirler. Aldığı zekât parasını günah yolunda harcayacak veya israf edecek olan kimselere değil, gerçek ihtiyaçları için harcayan fakirlere vermek daha iyidir.

Zekât Kimlere Verilmez

1) Ana, baba, büyük ana ve büyük babalara,

2) Oğluna, oğlunun çocuklarına,kızına, kızının çocuklarına ve bunlardan doğan çocuklara,

3) Zenginlere,

4) Müslüman olmayanlara,

5) Karı-koca birbirlerine.

Fıtır Sadakası

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisab miktarı malı (80.18 gr. altın) veya onun değerinde parası olan müslümanın fıtır sadakası vermesi vacipdir. Buna kısaca "Fitre" denilir. Fıtır sadakasının vacip olması için zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir.

Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. Bayramdan önce verilmesi iyidir. Bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Dini ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin, hem de erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir.

Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:

Cinsi: Miktarı:

1– BuÄŸday 1460 Gram

2– Arpa 2920 Gram

3– Kuru üzüm 2920 Gram

4– Hurma 2920 Gram

Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur. Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir. Ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez. İçinden niyet etmesi yeterlidir.

Zekât hangi fakirlere verilirse fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı ramazanda oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.

Varlıklı müslümanlar fitre vermek suretiyle fakirlere bayram sevincini tattırırlar. Böylece, hem borcunu ödemiş, hem de sevap kazanmış olurlar. Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.

Peygamberimiz şöyle buyuruyor: «İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üç şeyden dolayı kapanmayıp sevap yazılmasına devam edilir. (Bunlar Sadaka-ı cariye, (öldükten sonra devam eden hayırlı eser) yararlı bir ilim ve kendisine dua eden evlât»

Veda Hutbesinin Önemi Ve Değeri

Salı, 06 Kasım 2007

Veda Hutbesinin Önemi ve Değeri

Şükrü ÖZBUĞDAY

Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

İslâm inancına göre insan; aklî, bedenî, ahlâkî ve ruhânî en mükemmel meleke ve yeteneklerle donatılmış bir varlıktır. İnsan, maddî ve manevî her çeşit yükselmeye müsâit bir şekilde, günâhsız, tertemiz olarak doğar. Gerek dış görünüşü gerekse iç âlemi itibariyle varlıkların en güzelidir. KurÕan-ı KerimÕde: ÒBiz, insanı en güzel biçimde yarattıkÓ (1) buyurulmaktadır.

Bu sebeple insana saygı ve bireylere hizmet, temel felsefe ve irâde olarak kabul edilmelidir. Çünkü insan yeryüzünde AllahÕın bir memuru ve halifesidir. Onun bu özelliÄŸi KurÕan-ı KerimÕde şöyle belirtilmektedir: Ã’Hatırla ki Rabbin meleklere: Ôben yeryüzünde bir halife yaratacağımÕ dedi…Ó (2)

İslâmÕa göre her insan AllahÕın kuludur. Bir tek kişi dışarıda kalmamak şartıyla bütün insanlar tabii haklara sahiptirler. Yalnız bu haklar, onun insan oluşu bakımından, doğuştan sahip olduğu haklardır. Bütün insanlar, bir ailenin üyeleri gibidirler. Asalet doğuştan değil, ahlâkî fazîlet, hak ve vazifeye bağlılıkla meydana gelir. Hangi ırka, hangi sınıfa, hangi mesleğe ve hangi rutbeye sahip olursa olsun, bütün insanlar eşit haklara sahiptirler. Böylece her bir fert de, diğerlerine aynı ailenin üyeleri gözüyle bakacak ve öyle muamele edecektir. Hiçbir fert, mensup olduğu sınıf, meslek, ırk veya cinsiyet dolayısıyla tabiî haklarının hiçbirinden mahrum edilemez.

Yine İslâmÕa göre bütün insanlar adâlet karşısında eşittirler. Devlete karşı görevlerini, yerine getirdiği sürece bir müslümanın gayr-i müslimden farkı yoktur. (3)

Sonuç olarak insan, müÕmin olsun olmasın, AllahÕın kulu ve güzel bir emânetidir. Bundan dolayı insan haysiyet sahibi olup hürmet edilmeye lâyıktır. İnsanlar arasında, insan olma bakımından herhangi bir fark görmemek, onları eşit hak ve vazifelere, kıymet ve değerlere sahip varlıklar olarak kabul etmek, İslâmÕın temel felsefesidir.

İnsan hakları açısından Veda Hutbesi, İslâmÕın önemli kaynaklarından birisi sayılır. Bilindiği gibi Veda Hutbesi, HicretÕin 10. yılında Hz. PeygamberÕin hac farizasını ifâ için MekkeÕye gelip, Vedâ Haccı esnasında irâd ettiği hutbelere verilen bir isimdir. Şu kadar var ki, Vedâ Hutbesi yalnız ArafatÕta irâd edilen hutbe olmayıp, ArafatÕta arefe günü (ZilhicceÕnin 10. günü) ile yine MinaÕda bayramın ikinci günü irâd edilen hutbelerin bütünüdür. (4) Bunlardan meşhur olana ArafatÕta, sayıları kadın-erkek 140.000Õi aşan bir topluluğa irâd edilen hutbedir. Bu hutbe temel bir kanun olarak insanın hak ve vazifelerini özetlemektedir. Hz. Peygamber bu hutbeyi irâd ettikten üç ay sonra vefat ettiğine göre, bu OÕnun hakîkî vasiyyetidir. (5)

Hz. Peygamber, bu mahşerî kalabalıkta hutbesine başlamadan önce Cerir b. Abdillah vasıtasıyla sükûneti temin etmiş ve sahabilerinden Rebia b.Ümeyye gibi gür sesli münâdîler görevlendirerek konuşmasının cümle cümle tekrar edilip, uzaklara kadar duyulmasını temin etmiştir ki, bu teknik anlamda bir bakıma hoparlör teşkilatından yararlanmak demektir. (6)

Şimdi İslâm tarihinde ÒVedâ HutbesiÓ olarak tescil edilen bu önemli ve evrensel tebliğin bazı bölümlerini verip, onun içerdiği konuları açıklamaya çalışalım.

ÒHamd ve şükür AllahÕa mahsustur; biz OÕna hamdeder, OÕndan yardım talep eder, affımızı OÕndan diler ve OÕna yöneliriz. Nefislerimizin şerlerinden, hareket ve fiillerimizin kötülüklerinden AllahÕa sığınırız. Allah kimi sapıklığa sevkederse (artık) o kimse için doğru yola sevkedecek yoktur. AllahÕtan başka ilah olmadığına göre OÕnun tekliğine ve eşinin bulunmadığına şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, OÕnun kulu ve elçisidir.

Ey AllahÕın kulları! Sizlere AllahÕtan korkup çekinmenizi tavsiye ve sizi OÕna itaatta bulunmaya teşvik ederim. Bu suretle en iyi ve en hayırlı olan bir şey ile (sözlerime) başlamak istiyorum:

Ey insanlar! Sizlere açıkladığım (şeyleri) dinleyiniz. Zira bilmiyorum, bu yıldan sonra bulunduğum bu yerde belki de sizlerle tekrar buluşamayacağım.

Ey insanlar! Kanlarınız (hayatınız), mallarınız, haysiyet ve şerefleriniz, Rabbinizle buluşacağınız (güne) kadar, bu mahalde (Mekke), bu ay da (Zilhicce) bu günün kutsallığı gibi kutsal ve saygındır. Dikkat ediniz! Tebliğ ettim mi? Ey AllahÕım, sen şahit ol!

Emânet olarak eli altında bir şey bulunduran kişi, onu kendisine emanet etmiş olan kimseye iâde etmelidir.

Bundan böyle cahiliyyet döneminde ödünçler üzerinden alınan fâiz kaldırılmıştır; şu kadar var ki, (ödünç olarak verdiğiniz) sermayeleriniz sizindir; (bu suretle) ne zulmedecek ve ne de zulme uğrayacaksınız. Allah (bundan böyle) fâizin kaldırılmasını hükmetmiştir. (Kaldıracağım) ilk fâiz, amcam Abbas İbn AbdülmüttalibÕin ribâsıdır.

Yine cahiliyyet devrinin kan davaları kaldırılmıştır: (Kaldıracağım) ilk kan davası yeğenim Âmir İbn Rebia İbn el-Hâris İbn AbdulmuttalibÕin kan davâsıdır.

Câhiliyyet devrinin (Mekke şehri ile ilgili) âdetleri kaldırılmıştır. Kâbe muhafızlığı (sidâne) ve hacılara su işleri (sikaye) vazifesi bundan müstesnâdır.

Ey insanlar! Gerçekten şeytan, sizin bu ülkeniz üzerinde kendisine tapılmaktan ümidini kesmiş bulunuyor. Fakat o bunun dışındaki iş ve hareketlerinizden ehemmiyetsiz saydıklarınızda, kendisine tâbi olmaktan hoşnud olacaktır.

Ey insanlar! Kadınlarınızın haklarına riayet etmenizi ve bu hususta AllahÕtan korkmanızı tavsiye ederim. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Kadınlara en iyi şekilde davranıp muâmele ediniz. Çünkü onlar, sizin himaye ve muhafazanız altına girmiş kimselerdir. Kadınlar hususunda AllahÕtan korkup çekinin.

Ey insanlar! MüÕminler kardeştirler. Bu kimse için kardeşinin malını yemek, onun tam rızasını almadıkça helal olmaz. Allah, her hak sahibine hakkını (KurÕanÕda) vermiştir.

Benden sonra küfre sapıp birbirinizi boğazlar hale gelmeyin. Gerçekte ben size öyle bir şey bırakıyorum ki; siz ona sarıldıkça dalâlet ve sapıklığa düşmezsiniz; Bu AllahÕın kitabı ve OÕnun NebisiÕnin sünnetidir.

Ey insanlar! Rabbiniz bir, ceddiniz birdir. Hepiniz, ÂdemÕden türemiş bulunuyorsunuz.

Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en makbûl olanınız, OÕndan en çok korkup çekineninizdir. Bir ArabÕın Arap olmayana, -takva hariç- üstünlüğü yoktur.

Hutbenin sona ermesinden sonra PeygamberimizÕin, huzurundaki o muazzam topluluğa:

ÒEy insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz? diye sordu. Ashab-ı Kirâm:

ÒAllahÕın risaletini tebliğ ettin, risâlet vazifesini yerine getirdin, bize vasiyet ve nasihatte bulundun! diye şahâdet ederizÓ dediler. Hz. Peygamber, mübârek şehâdet parmağını göğe kaldırarak, sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek üç kere:

ÒŞahid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Râb! Burada bulunanlar bulunmayanlara (bu sözlerimi) tebliğ etsinler.Ó (8) buyurdu.

Hz. Peygamber-görüldüğü gibi- hutbesine AllahÕa hamd ve senâdan sonra: ÒEyyühennas: Ey insanlar!Ó nidâsıyla başlamış ve önce dinleyenlerin dikkatini çekerek, oradan bütün dünyaya hitap etmiştir.

Bu hutbe, İslâmÕın temel konularına temas etmesi cahiliyyet âdetlerinin ortadan kaldırılması, eşitlik, hürriyet, kan davâları, fâiz, emânet, özellikle insan hakları, âile hukuku içinde yer alan karı-koca hakları, vasiyet, nesep, zina, borç ve kefâlet gibi hukukî meselelere yer vermesi açısından oldukça önem taşır.

Hz. PeygamberÕin bu hutbesi, yalnız müslümanlara okunmuş sıradan bir hutbe olmayıp, bütün insanları kapsayan tarihî bir hutbe ve bir insan hakları evrensel beyannâmesidir.

Hutbede 7-8 yerde geçen ve parağraf başlarını oluşturan ÒEy nâs: Ey insanlar!Ó kelimesi bu hutbenin veya bu beyannamenin evrensellik yönünü, yani bütün insanlara şâmil olma özelliğini ortaya koyar. Çünkü bu kelime ile Hz. Peygamber, sadece huzurundaki müslümanları değil, orada bulunmayan gayr-i müslim; hatta inançsız, AllahÕı tanımayan bütün insanlara seslenmeyi hedeflemiştir. Zira ÒnasÓ kelimesi mutlak bir sözcük olup, inananı, inanmayanı; müslimi, gayr-i müslimi, erkeği, kadını, orada bulunanı, bulunmayanı; hâsılı akıl sahibi bütün mükellefleri içine almaktadır. Dolayısıyla bu mesaj, o gün orada hazır bulunan insan kitlelerine mahsus değildi; bilakis bütün dünyaya duyurulacak açık bir davetti. Hz. Peygamber, orada bulunanlardan, ilân ettiği prensipleri kabul ve tebliğ edeceklerine dair söz aldı. Ve üç ay sonra da irtihal buyurdu. (7)

Hz. Peygamber, bu hitabesinde birtakım sosyal reformlar telkin etmiştir. Fakirin zengin tarafından her türlü istismârı yasaklanmış, borç alınan paraya eklenen fâiz kaldırılmıştır. Erkeklere, hayat arkadaşları ve yardımcıları olduğu için hanımlarına iyi muâmele etmeleri emredilmiş, ırk ve memleket farkları tamamen ortadan kaldırılmıştır. ÒArabÕın Arap olmayana hiçbir üstünlüğü yokturÓ, çünkü bütün insanlık aslında tek bir ırka mensuptur. Ayrıca, canların, malların, namus ve şereflerin, mukaddes olduğu ilân edilmiştir. Hz. Peygamber Veda HutbesiÕnde İslâm DîniÕnin âdetâ bir özetini vermiş gibiydi. Her konu, Allah, insan ve diğer varlıklar üçgeninde cereyan ediyordu. İnsanlar tarağın dişleri gibi eşit telâkkî edilmişlerdir. İnsanın kendi özüne, canına, malına, düşüncesine ve her şeyine dokunulmazlık getirilmiştir. Özetle bu hutbe, insanların kaybetmiş oldukları haklarını yeniden ortaya koymuştur.

Vedâ HutbesiÕnde diğer konular yanında, özellikle fert ve toplum hayatında son derece önemi olan şu hususlara dikkat çekilmiştir:

1- Herkesin can, mal ve namusu tecâvüzden korunmuştur.

2- Kimsenin, kimseye zarar vermeye hakkı yoktur.

3- Bütün müslümanlar kardeştir.

4- Bütün borçlar iâde edilecek ve borç olarak alınanın dışında bir fazlalık (fâiz) ödenmeyecektir.

5- Kan dâvâları ve âdâleti şahsen yerine getirmek yasaklanmıştır.

6- Kadınlar, erkeklerin hayat arkadaşlarıdır, buna göre onlara iyi muâmele edilmesi emredilmiş, onların da tıpkı erkekler gibi mal ve mülke şahsî tasarruf hakları olduğu öngörülmüştür.

7- İnsanların ırk ve renk farkı gözetilmeksizin birbirine eşit oldukları belirtilmiştir.

8- Aile ve toplum hayatına zarar veren zina vb. davranışlar yasaklanmıştır.

9- KurÕan-ı KerimÕin, insanlara bir emânet olarak bırakıldığı ve sımsıkı sarılınması tavsiye edilmiştir.

10- Cahiliyyet döneminde Araplar arasında ihtilâf konusu olan gün, ay ve yıl hesaplamasına açıklık getirilmiş, çıkar için bazı ayların helâl, bazı ayların haram sayılması ve bunların yerlerinin değiştirilmesi yasaklanmış, bir yıl oniki ay olarak tespit edilmiştir. Ayrıca Mekke ve çevresinin kutsallığına işâret edilmiştir.

11- Emânetlerin, sâhiplerine mutlaka iâdesi vurgulanmıştır.

Vedâ Hutbesinin hukuk açısından insan haklarına getirdiği değerler açıktır. Dînî , ilmî, sosyal, idârî, siyâsî ve ailevî birtakım hak ve vazifeler getirmiştir. Bu hutbenin sosyolojik tarih açısından da önemi inkâr edilemez. Hz. Peygamber bu hitâbesinde cahiliyyet döneminin bütün âdet ve geleneklerini yıkmış, her biri bir devrim niteliğinde olan hak ve vazifelerle ilgili hükmünü bildirmiştir.

Bu hitabenin irad olunduğu gün, İslâmiyet, bütün kudret ve ihtişâmiyle, dünyaya hitap ediyor, cahiliyyet döneminin bütün karanlıklarıyla ve sapıklıklarıyla geçmiş ve kapanmış olduğunu bildiriyordu.

Vedâ Hutbesi, insan haklarını 632 yılında tüm dünyaya böylece ilân etmişken, bugün batılılar, insan haklarını, 1215 yılında İngilizlerÕin kendileri için kabul ettiği Magna Charta Libertatum (Büyük Hürriyet Akitnâmesi)na kadar götürmektedir. Ancak bu sözleşme, doğrudan kral ile vatandaşlar arasında değil, kral ile vatandaşı temsilen LordÕlar arasındaki birtakım hak ve yükümlülükleri ihtiva etmektedir. Daha sonra 1789 tarihli Fransız İhtilali ile birlikte insan hakları gündeme gelmiş ve insan hakları beyannamesi neşredilmiştir. Nihayet Birleşmiş Milletler 1948 yılında hazırladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile nihaî şeklini almıştır. İnsan Hakları 1215 yılına kadar götürülse bile, Vedâ Hutbesi bundan 583 yıl önce, konuyu gündeme getirmiştir. Bu açıdan Veda Hutbesinin tarihi bir değeri de vardır. (9)

Yine Vedâ Hutbesi, geleceğin, hukuk, siyâset ve idâre dünyasının çok yönlü etki yapmış olan bir vesikadır. Bilhassa müslümanlar, hayatlarında Hz. PeygamberÕi kendilerine örnek kabul ettiklerinden her alanda OÕnun izleri görülür. Hukukî, iktisâdî ve siyâsî alanlarda bunun örneklerini görmek mümkündür. Eğer dikkatle incelenirse; Hz. AliÕnin halife iken Mısır Valisi Mâlik b. el-Harîs el-EşterÕe yazıp gönderdiği siyâsî protokol-emirnâme Hz. PeygamberÕin Vedâ HutbesiÕnden ilham alınarak hazırlanmış olduğu anlaşılır. (10)

Yalan Ve Hile Hakkında Ayetler, Hadisler

Salı, 06 Kasım 2007

YALAN VE HİLE HAKKINDA AYETLER, HADİSLER :

Tevbe (9/119) “Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve doÄŸrularla beraber olunuz !”

Ahzab (33/35) “ Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doÄŸru erkekler ve doÄŸru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; iÅŸte Allah, bunlar için bir maÄŸfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

“Münâfık’ın alâmetleri üçtür: Söz söylerken yalan söyler. Va’d ettiÄŸi vakit sözünde durmaz. Kendisine bir ÅŸey emniyet edildiÄŸi zaman hıyânet eder.”

“Dört ÅŸey, her kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıkdan bir haslet kalmış olur. (Bunlar da) kendisine bir ÅŸey emniyet edildiÄŸi zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiÄŸinde ahdini tutmamak, husûmet (iddiâ ve mürâfaa) zamânında da hakdan ayrılmaktır.”

“(Sözünde, iÅŸinde) doÄŸruluk insanı hayra irşâd eder, hayırlı iÅŸler de Cennet’e kılavuzluk eder. O kimse ki, doÄŸruluk ÅŸi’ârıdır. Nihâyet (bu seciyesiyle) sıddık (vasfına müstahak) olur. Yalancılık da muhakkak insanı fücûra (ÅŸerre) sürükler, ÅŸer de Cehennem’e götürür. O kimse ki, yalancılık onun ÅŸi’ârıdır. Nihâyet bu (idmanlı) yalancı da Allah’ın dîvânında "Kezzâb" defterine yazılır.”

“Kim ki, yalan söylemeÄŸi ve yalanla amel etmeÄŸi bırakmazsa, Cenâb-ı Hak o kimsenin yemesini, içmesini, bırakmasına hiç kıymet vermez, iltifât buyurmaz.”

“Ashâbım, haberiniz olsun, size ehl-i Cenneti bildireyim: Her zayıf olan ve halk tarafından zayıf görülen (mütevâzı’) her mü’min Cennet’liktir. (Halbuki) o mü’min Allâh (ın kerem ve inâyetine) yemîn etse, muhakkak ki Allah onu (ihsân ve inâyeti ile) yemîninde gerçek çıkarırdı. Ey Ashâbım, iyi dinleyiniz, size Cehennem halkını da bildireyim. Onlar da katı yürekli, kibirli ve hîlekâr, ululuk taslıyan kimselerdir.”

“Satan ve alan kimseler, söz kesip birbirinden ayrılmadıkça, alış veriÅŸi bozup bozmamakta muhayyerdir. EÄŸer doÄŸru söyler, satılık eÅŸya ve paranın halini açıklarsa, alış veriÅŸinde bereket bulur. EÄŸer saklar veya yalan söylese alış veriÅŸinin bereketi gider.”

YALAN VE HİLE HAKKINDA AYETLER, HADİSLER :

Tevbe (9/119) “Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve doÄŸrularla beraber olunuz !”

Ahzab (33/35) “ Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doÄŸru erkekler ve doÄŸru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; iÅŸte Allah, bunlar için bir maÄŸfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

“Münâfık’ın alâmetleri üçtür: Söz söylerken yalan söyler. Va’d ettiÄŸi vakit sözünde durmaz. Kendisine bir ÅŸey emniyet edildiÄŸi zaman hıyânet eder.”

“Dört ÅŸey, her kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıkdan bir haslet kalmış olur. (Bunlar da) kendisine bir ÅŸey emniyet edildiÄŸi zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiÄŸinde ahdini tutmamak, husûmet (iddiâ ve mürâfaa) zamânında da hakdan ayrılmaktır.”

“(Sözünde, iÅŸinde) doÄŸruluk insanı hayra irşâd eder, hayırlı iÅŸler de Cennet’e kılavuzluk eder. O kimse ki, doÄŸruluk ÅŸi’ârıdır. Nihâyet (bu seciyesiyle) sıddık (vasfına müstahak) olur. Yalancılık da muhakkak insanı fücûra (ÅŸerre) sürükler, ÅŸer de Cehennem’e götürür. O kimse ki, yalancılık onun ÅŸi’ârıdır. Nihâyet bu (idmanlı) yalancı da Allah’ın dîvânında "Kezzâb" defterine yazılır.”

“Kim ki, yalan söylemeÄŸi ve yalanla amel etmeÄŸi bırakmazsa, Cenâb-ı Hak o kimsenin yemesini, içmesini, bırakmasına hiç kıymet vermez, iltifât buyurmaz.”

“Ashâbım, haberiniz olsun, size ehl-i Cenneti bildireyim: Her zayıf olan ve halk tarafından zayıf görülen (mütevâzı’) her mü’min Cennet’liktir. (Halbuki) o mü’min Allâh (ın kerem ve inâyetine) yemîn etse, muhakkak ki Allah onu (ihsân ve inâyeti ile) yemîninde gerçek çıkarırdı. Ey Ashâbım, iyi dinleyiniz, size Cehennem halkını da bildireyim. Onlar da katı yürekli, kibirli ve hîlekâr, ululuk taslıyan kimselerdir.”

“Satan ve alan kimseler, söz kesip birbirinden ayrılmadıkça, alış veriÅŸi bozup bozmamakta muhayyerdir. EÄŸer doÄŸru söyler, satılık eÅŸya ve paranın halini açıklarsa, alış veriÅŸinde bereket bulur. EÄŸer saklar veya yalan söylese alış veriÅŸinin bereketi gider.”

Yardımlaşma Ve Yardımlaşmanın Önemi

Salı, 06 Kasım 2007

Yardımlaşma ve Yardımlaşmanın Önemi

a) Yardımlaşmanın Önemi:

Genellikle ifâde edildiği gibi İslâmiyet bir yardımlaşma dinidir. İslâmiyetten önce de sonra da hiç bir din ve fikir sistemi onun kadar bu konuya eğilmemiş yardım anlayışını ve bu anlayışın uygulanışını bu kadar geniş boyutlara ulaştıramamıştır.

Kur’an-ı Kerim’den öğrendiÄŸimiz bu gerçeÄŸi, hayatımızın her anında görüyoruz. GeçmiÅŸte olduÄŸu gibi, ÅŸimdi de hayatı paylaÅŸan insanlar, aynı düzeyde deÄŸillerdir, örneÄŸin zayıfı, güçlüsü, fakiri, zengini,erkeÄŸi, kadını gibi. Böyle insan toplulukları beraber doÄŸup, beraber ölürler. Bu beraberlik “hayat”ın kaynağını oluÅŸturuyor.

Ancak bu farklı insanlar, yaşadıkları süre içinde birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Zenginler bile fakirlere ihtiyaç duyar. Hiç bir zengin benim kimseye ihtiyacım yoktur diyemez. O insan servetini çalıştırdığı insanların gücü ile kazanır. Zira kimi çalıştırıyorsa ona muhtaç demektir.

İnsanların birbirlerine muhtaç olmaları, aralarındaki yardımlaşmaları zorunluluğunu ortaya çıkarır.Yardımlaşma toplum halinde yaşamanın sonucudur.

Cenâb-ı Hakk: “İyilikte ve kötülükten sakınmakta birbirinizle yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaÅŸmayın.” buyuruyor. Zekat vermenin, güzel söz söylemenin, ve daha pek çok ÅŸeyin, iyi olarak kabul edersek, yardımlaÅŸmanın sınırını sonsuz olduÄŸunu anlarız.

Yardımlaşmanın konusunun içinde, maldan sevgiye kadar herşey verilebilir. Verme işi bazan zekat fitre gibi mecburi olduğu halde, bazan tamamen isteğe bağlıdır. Bu vermenin sınırı yoktur.Bu yardımın dışında, müslümanlar birbirlerine sevgi ile bağlanmak zorundadırlar.

b) Yardımın İnsanların ve Toplumların Yaşamlarındaki yaptığı değişiklikler:

1- Yardımla yoksullar korunmuş olur. Onlara yapılan maddi yardımlar, onların hırsızlık gibi kötü yollara sürüklenmesini engeller.

2- Yardım yapanla yapılan arasında sevgi ve ülfet doğar.yardımla topluma kazandırılan insanlar kin, hased, düşmanlık gibi kötü huylardan kurtulur, kimsenin malında gözü olmaz.

3- Hz. Muhammed, müslümanlara yardım edilenin değil, yardım eden kişi olmalarını bildirmiştir.Sıkıntı zamanında müslümanlardan yardım, anlayış ve sevgi görenler, sıkıntılarını atlatınca, alan değil veren kişiler olmaya çalışacaktır.

4- Zekât, sadaka ve diğer maddî yardımlar, müslümanların güçlü olmalarında, birlik ve beraberlik içinde bulunmalarında en büyük etkendir. Yardımlaşma, zenginle fakir, tokla aç arasındaki uçurumu kapatır ve sevgi, saygı bağı kurar.

5- Yardımlaşmanın yaygın olduğu toplumlarda dostluk duyguları güçlü olur. Fakirlik ve bununla gelen dilencilik ortadan kalkar.

c) Yardımlaşma Çeşitleri:

1- Maddî Yardım:

Yerde ve gökte ne varsa hepsi Allah’ındır.Fakat, Cenâb-ı Hakk, yerde ve gökte bulunan bütün varlıklar, yüce katından bir lütuf ve bağışlama olarak, insanların hizmetine vermiÅŸtir. Varlığın sahibi olan Allah Teâla, bunu, kullarından dilediÄŸine verip dilediÄŸinden alacağını açıklamıştır.Ancak kendilerine mal ve mülk verdiÄŸi kiÅŸilere, malları ile ilgili bazı sorumluluklar yüklemiÅŸ ve görevler vermiÅŸtir. Bu sorumluluk ve görevler, Allah’ın bir emaneti olan mallardan bir kısmının baÅŸkalarına verilmesidir. Cenâb-ı Hakk, iman ve namazdan sonra, malın baÅŸkalarına verilmesini emretmiÅŸtir. Buna “infak etmek” denir. İnfakın üç çeÅŸit kısmı vardır(Farz, vacip ve mendup). Farz olan zekât, vacip olan fitredir.

Dünyada kalacak olan malımızın, Allah’ın emrine göre kullanılması ve harcanması önemli bir iÅŸtir. Bu harcama, âhirete uzanan geçide saÄŸlam bir köprü kurmamızı saÄŸlar.

Hayır ve iyilik, mal, el ve dille yapılır. Yapılacak bütün iyiliklere “sadaka” denir.

Mal ile yapılacak iyilik ve yardımın başında zekât gelir. Zekât, insanların ihtiyaçlarından fazla olan mallardan başkalarına vermeleridir ve mecbûri bir yardım şeklidir.Bunun dışında, sadaka ile başkalarına yardım etmemiz gerekir.

İnsan yakınlık derecesine göre başkalarına yardım etmelidir (Çocuğu annesi-babası, kardeşi, yakın akrabaları, yakın ve uzak komşuları, içinde yaşadığı toplumun diğer bireyleri). Ancak maddî olarak yardım edilecek kişilerin gerçekten yoksul olmaları gerekir.

Fakat insan gönül zenginliÄŸinin yerine, elinde olanın daha fazlazını ister, gözünü hırs bürür. Bunun yerine Allah’ın bize nimet olarak verdiÄŸi malların hayır yolunda, bize emrettiÄŸi ÅŸekilde harcanması olumlu bir davranıştır.Yalnız insan istediÄŸi malı deÄŸil, mallarından sevdiklerini yoksullara vermek zorundadır, böylece Allah’ın rızasını kazanır.

Mal ile yapılacak yardımlardan biri de “karz-ı hasen”dir.Bu yardım, faiz veya benzeri menfaat beklemeden ödünç para verilerek yapılır.

Herkesin yararlanabileceği çeşme, köprü, cami, hastane, okul, yol gibi kurumlar yaptırmak da mal ile yapılan yardımlar arasındadır.Bu tür hayır eserlerine sadaka-i câriye denir ve bu kişiler öldükten sonra da, o yerler hala işliyorsa sevabı çok olur.

Sosyal ve ekonomik bakımdan malla yapılacak en önemli yardımlardan biri de zenginlerin mallarını yatırıma aktarmalarıdır ve çalışmak isteyenlere iş ve geçim imkanı hazırlamalarıdır.

1-Mânevî Yardım:

Allah’ın ve Resûlünün bizden yapılmasını istediÄŸi, akıl ve vicdanın hoÅŸ gördüğü bir ÅŸeyi yapmak iyiliktir. Kötülükten sakınmak, baÅŸkalarına kötülük yapmamak da iyiliktir. Bu tür iyilikler de “sadaka”dır.İyilikte yardımlaÅŸmak kadar kötülükten alıkoymaya çalışmak da müslümanların dinî-ahlâkî görevleri arasındadır. Kötülük gören kiÅŸi, kötülük ister küçük ister büyük olsun, ona engel olmalıdır. EÄŸer bu görev yapılırsa, kötülük azalır, toplum huzur bulur.

d) Yardım Yapılırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar:

1- Yardım Allah rızası için yapılır. Allah rızası gözetilmeden yapılan iyilikte riyâ ve gösteriş, yada çıkar düşüncesi vardır.

2- Yardım yapılacağı sırada gerçekten yoksul olan kişiler aranmalıdır. Ancak hayâ sahibi yoksullar, yoksulluklarını belli etmez. Yardım yapacakların, bunlar gibilerini bulup, haysiyetlerini bozmadan yardım etmelidirler.

3- Kötü, işe yaramaz mallar yardım olarak başkalarına verilmez.

4- Yapılan yardım hiç bir zaman başa kakılmamalıdır, aksi takdirde yapılan yardımın sevabı olmaz.

5- Yoksulun halinden anlamalı ve ona iyi davranmalıdır.

6- Hiç bir yardım küçük görülmemelidir.

7- İyilik ve yardımda bulunacak kişi bunu zamanında yapmalıdır. Zamanında yapılmayan yardım, ihtiyacı karşılamaktan uzaklaşır.

8- Yardım yapılırken gizliliğe önem verilmelidir. Ancak zekat gibi farz olan ibadetlerde açıklık esastır.

e) Başkalarından Yardım Bekleyenlerin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:

1- İhtiyaçtan fazlası istenmemelidir.

2- Yapılan yardımı azımsamadan kabul etmek gerekir.

3- Yardım kerîm olandan istenir, yardım etmek istemeyenden veya imkanı olmayandan yardım istenmez.

4- İyilik ve yardım yapana nankörlük değil, teşekkür etmeliyiz.

Hendek Savaşı

Salı, 06 Kasım 2007

HENDEK SAVAÅžI

Mekkeliler hz. Muhammed’ in planını anlayarak harekete geçtiler.627 yılında müttefik kabilelerden saÄŸladıkları kuvvetlerle Medine üzerine yürüdüler. Hz. Muhammed, Mekkelilerin faaliyetlerini günü gününe haber alıyordu. Medine’ den dışarı çıkılmayarak savunma savaşı yapılmasına karar verildi. Müslümanlığı yeni kabul eden Selman- Farisi’ nin önerisiyle ÅŸehrin hücuma açık tarafına, atların atlayamayacağı geniÅŸlik ve derinlikte bir hendek kazıldı.

Kureyş ve müttefikleri, hiç beklemedikleri ve alışık olmadıkları bu savunma şeklini görünce şaşırıp kaldılar. Aralarında tam bir anlaşma olmayan müttefikler, kuşatma uzayınca birbirlerinden şüphe etmeye başladılar. Hz. Muhammed başarılı bir siyasetle müttefiklerin kuşatmayı kaldırıp giymelerini sağladı.

Kureyş ve müttefiklerinin çekilip gittikleri gün Hz. Muhammed, Mmekkeliler ile gizlice görüşen Kureyza Yahudileri üzerine yürüdü. Kuşatmaya iki üç hafta direnen Kureyza Yahudileri sonunda teslim oldu.

Hedek Savaşı, artık Müslümanların kendi yurtlarında taarruz edilemez bir güce eriştiklerini göstermiştir.

Çııööçşhz.ıbrahım (S.a.)

Salı, 06 Kasım 2007

HZ.IBRAHIM (S.A.)

1. Hz. Ibrahim hakkinda genel bilgiler

Hz. ÃŽbrahim Kur’an-i Kerim’de bildirilen peygamberlerdendir : « Kitap’ta Ibrahim’i an. Zira o, sidki bütün bir peygamberdi » . Ülül’azm denilen peygamberlerin ücüncüsü olup Mezopotamya’daki Keldâni kavmine gönderilmistir. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.)’dan sonra Allah katinda insanlarin en üstünüdür, cünkü ileride görecegimiz gibi Allahü Teâlânin varligini kendi akil ve mantigiyla bulmustur. Allah ona Halil’im (dostum) diye buyurdu. Onun icin «Hâlilürrahman» olarak zikredilir. Kendisine on suhuf (forma) verildi. Ogullari, Ismail ve Ishak aleyhisselam’dan ziyade soyundan daha bircok peygamber geldigi icin «Ebü’l enbiya» (peygamberler babasi) da denilmistir. Beni Israil oglu olan Hz. Ishak, Arap kavmi ise diger oglu Hz.Ismail’den türemistir. Babasinin Âzer’in mi, Târuh’un mu olup olmasi hakkinda ihtilaf vardir (genis bilgi ileride, 2.2 noktada verilecektir) . Bir rivayete göre annesinin ismi Emile’dir . Hz.Ibrahim peygamberimizin dedelerindendir .

2. Hz. Ibrahimin hayati

2.1. Hz. Ibrahim’in yasadigi zaman ve mekan

Ibrahim aleyhisselamin nesebi Nuh aleyhisselamin oglu Sam’a dayanir. Hz. Nuh’un vefati ile Hz. Ibrahim arasinda iki peygamber (Hz.Hud & Hz. Sâlih) vardir. Bu fâsila (rivayete göre, M.K.) 1143 senedir. Hz. Hud ile Hz. Ibrahim arasinda da 630 yillik bir fâsila oldugu bildirilmistir. Dogum yeri Bâbil kentidir .

2.2. Ibrahim aleyhisselamin babasi

Allahü Teâlâ Kur’an-i Kerim’de : «Ibrahim, babasi Âzer’e…» buyurmaktadir. Bu âyetten anlasilacagi gibi Hz. Ibrahim’in babasi Âzer isminde idi. Ama, bazilarina göre Ibrahim aleyhisselamin babasi -Kur’anda bildirilen- putperest Âzer degil, mü’min olan Târuh idi. Bu görüsü destekleyenler arasinda meshurlari Abdülhakim Arvâsi, Kadi Beydâvi ve Senâullah Dehlevi vardir, ama Sii’ler de bunu söylemektedirler . Bir rivâyete göre Âzer Hz. Ibrahim’in - amcasi olup - Târuh’un ölmesiyle Emile ile evlenip, Hz. Ibrahim’in üvey babasi oldu. Tefsir yönünden bunu böyle aciklamaktadirlar : En’am suresinin manasi : «Ibrahim, Âzer olan babasina dedigi zaman» anlamindadir. Böyle olmasaydi Kur’an-i Kerim’de «Babasi Âzer’e dedigi zaman» demeyip, "Âzer’e dedigi zaman" veya "Babasina dedigi zaman" demek yetisirdi . Âzer, kendi babasi olsaydi "Babasi" kelimesi fazla olurdu demektedirler. Bir kanit olarak Sua’ra suresinin 219. ayetini göstermektedirler. Bu surede Allah « Secde edenler arasinda dolasmani da görüyor » denilmektedir. Buna göre Peygamberimizin sülâlesinde hicbir putperest yokturdur. Bu görüse rededenler ise, ki bunlar arasindaTaberi, Ebu Hayyan ve Elmalili Muhammed Hamdi Yazir vardir, acik olan âyete (En’am, 74) bir mâna verilmek istenmistir demektedirler. Mealine göre manalar degistigi icin anlamlar da degisir teorisini ileri sürmektedirler. Konuya objektif bir yönle bakmak gerekirse, Âzer’in Ibrahim aleyhisselamin babasi olmamasi biraz daha mantiklidir. Sunu da belirtmek lâzim ki, bir ücüncü fikir vardir. O da, Ibrahim aleyhisselamin babasinin asil isminin Tarih veya Taruh olup sonradan - bir putun ismi olan - Âzer ismine degistirmesi. Bu da Nemrud’un onu puthanesi’nin nâziri olarak tayin etmesinden sonra gerceklesmistir . Ama kaynaklar bu düsünce hakkinda bilgi vermiyorlar, onun icin fazla dikkat etmemek gerekir. Biz burda ilmi gercekleri tartismiyacagimiz icin bunu burda noktalamak gerekir. Bu ihtilaf’in cözümünü ancak Rahman, Rahim, Evvel, Âhir, Kebir, Aziz, Saafii, Mâlik, Gafur, Nur, Adl, Hak, Hakem, Rauf, Sehid, Veli, Kerim, Bari, Cebbar olan ALLAH bilir. Âzer ayrica put yapardi ve Nemrud’un yakininda bulunurdu. Onun bir dedigini, iki etmezdi.

2.2. Hz. Ibrahim’in dogumundan peygamberligine kadar olan hayati

2.2.1. Hz. Ibrahim’in dogumuna kadar vukuu bulan olaylar

Nemrud (2.3.2.2. no’lu noktaya bakiniz) ve ona tâbi olanlar azginlik ve Allah’a isyan icinde yasamakta idiler. Bir gün Nemrud bir rüya gördü. Bir rivayete göre, rüyasinda gökyüzünde bir nurun parladigini, günesin, ayin ve yildizlarin bu nurun isiginda kayboldugunu gördü. Diger bir rivayete göre ise, rüyasinsda bir kimsenin gelip tahtindan kaldirip kendini yere vurdugunu gördü. Müneccimlere gördügü rüyayi anlatip tâbir ettirdi. Bunlar "Yeni bir peygamber ve din gelecek, senin saltanatini temelinden yikacak ! Ona göre tedbir almalisin" diye tâbir ettiler. Nemrud bu isin tedbiri kolaydir deyip, " Bundan sonra kimse cocuk sâhibi olmayacak. Hanimlardan uzak durulacak. Dogan cocuklar, erkekse öldürülecek, kizsa birakilacak" emrini verdi. Bu suretle 100.000 mâsum bebegi öldürüldügü nakledilmistir .

2.2.2. Dogumundan sonra

Bu sirada Hz. Ibrahim’in annesi hâmile idi. Âzer’in durumunu bildigi icin, onu doguma yaklasinca kendisinden uzaklastirdi ve gizlice bir magaraya gitti ve orda Hz. Ibrahim’i dünyaya getirdi. Dogduktan sonra annesi onu emzirdi ve magarayi kapatip geri sehre döndü. Âzer’e ," Cocuk cok zayif dogdu ve hemen öldü" dedi. Bundan sonra magaraya - gizlice -gelip Ibrahim aleyhisselami emzirip geri eve dönerdi. Rivâyetlere göre, Hz. Ibrahim magarada 7, 13, 16 veya 17 yasina kadar kaldi .

2.3. Hz.Ibrahim’in tebligi

2.3.1. Hz. Ibrahim’in Allah’i aramasi

2.3.1.1. Hz. Ibrahim’in Allah’i aramasindan önceki durumu

Hz. Ibrahim’in imâni durumunu hakkinda Kur’an-i Kerim bilgi vermektedir :«Andolsun biz Ibrahim’e daha önce rüsdünü vermistik. Biz onu iyi tanirdik » . Burdaki rüsdünü vermek peygamberlik, yahut Ibrahim aleyhisselamin risâletten önce sahip oldugu hidayet ve dogruluk manasina geldigi tefsirlerde bildirilmistir. Bu da gösteriyor ki, peygamberlik Hz. Ibrahim’e genc yasta verilmis idi.

2.3.1.2. Ibrahim aleyhisselamin tefekkür ile tevhid’i bulmasi

Ibrahim aleyhisselam hakkinda Allahü Teâlâ « Halil’im » demistir. Bu da onun Allahi arayip bulmasindandir. Bunun icin Kur’an-i Kerim’de sunlar buyrulmustur : «Böylece biz, kesin iman edenler olmasi icin Ibrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Gecenin karanligi onu kaplayinca bir yildiz gördü, Rabbim budur, dedi. Yildiz batinca, batanlari sevmem, dedi. Ay’i dogarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batinca, Rabbim bana dogru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum,dedi. Günesi dogarken görünce de, Rabbim budur, zira daha büyük, dedi. O da batinca, dedi ki : Ey kavmim ! Ben sizin (Allah’a) ortak kostugunuz seylerden uzagim » . Bu olay resmi olarak bakilirsa Hz. Ibrahim’in peygamberlik baslangicidir. Bundan sonra Hz.Ibrahim Bâbil kavmine Allah’in emirlerini teblig etmeye basladi ve bircok delil gösterdi.

2.3.1.3. Ibrahim aleyhisselamin putlari kirmasi

Babil halki Allah’in yolundan saptigi icin her sene putlar icin âyin düzenlerdi. Bu âyin’de bir yere toplanir bayram yapar ve sonra puthaneye gider, putlara secde eder, sonra da evlerine dönerlerdi. Böyle bir bayram günü, Ibrahim aleyhisselam puthaneye girip, bir balta ile bütün kücük putlari kirdi. Baltayi da, en büyük putun boynuna asdi ve oradan uzaklasti. Keldâniler puthâneye girince bütün putlarin kirildigini gördüler ve bunu yapani yakalayarak cezâlandirmak istediler. Hz. Ibrahimi getirip, bu isi sen mi yaptin dediler. Ibrahim aleyhisselam « Kendisi dururken kücük putlara tapinilmasi istemedigi icin, boynunda asili olan büyük put yapmistir. Inanmazsaniz kendisine sorunuz » buyurdu. Onlar ‘Putlar konusamaz ki, sen onlara sor diyorsun’ dediler. Bunun üzerine Ibrahim aleyhisselam « O halde konusamayan ve kendilerini kirilmaktan kurtaramayan putlara neden ibadet edersiniz ? Size ve tapdiginiz putlara yaziklar olsun » dedi , ama bu hic bir fayda vermedi, cünkü onlar : «Dediler ki. Biz, babalarimizi bunlara tapar kimseler bulduk ».

2.3.2. Ibrahim aleyhisselamin atese atilmasi

Ibrahim aleyhisselam putlari kirinca putperestler bu isin onun yaptigini anladilar ve ceza vermek üzere hapsettiler. Durumu Nemrd’a bildirdiler.

2.3.2.1 Hz. Ibrahim ve Nemrud

Rivayete göre Nemrud Hz. Ibrahim’in yaptigini duyunca onu yanina cagirdi. O zaman insanlar Nemrud’a secde ederlerdi. Ibrahim aleyhisselam secde etmeyince Nemrud " Nicin secde etmedin" diye sordu. Hz. Ibrahim de: « Ben beni yaratan Allahü Teâla’dan ziyade secde etmem » buyurdu. Nemrud " Seni yaratan kim ? " diye sorunca, Ibrahim aleyhisselam: « Benim Rabbim, dirilten ve öldüren Allah’dir » diye cevap verdi. Nemrud, " ben de diriltirim" diyerek zindandan iki kisi getirtti. Birini serbest birakip, birini öldürdü. Güya böylece diriltmis ve öldürmüs oldu. Hz. Ibrahim bunun karsisinda : « Benim Rabbim günesi dogudan getirir, dogurtur. Eger gücün yetiyorsa sen de bati’dan dogdur » buyurunca Nemrud sasirip, âciz kaldi. Bu husus Bakara suresinin 258. âyetinde bildirilmistir . Bu münazaranin vukuu buldugu zaman hakkinda iki rivayet vardir. Birincisi, Ibrahim aleyhisselam putlari kirinca onu yakalayip hapsettiler. Sonra atese atmak icin hapisten cikarip , Nemrud’un yanina götürdüklerinde gerceklesmistir. Diger rivayete göre insanlar arasinda büyük bir kitlik cikmisti. Bundan dolayi insanlar yiyecek almak icin Nemrud’a giderlerdi. Nemrud her gelene, "Senin Rabbin kim ? " diye sorar ve "Benim Rabbim sensin" diyenlere gida maddeleri verirdi. Hz. Ibrahim yiyecek almaya gelip Nemrud ona bu soruyu sorunca Ibrahim aleyhisselam : « Benim Rabbim dirilten, hayat veren ve öldürendir » dedi ve böylece bu münazara vukuu buldu . Bu olay’dan sonra Keldâniler Halilallah’i ceza verek istediler ve onu ilk önce hapise attilar. Sonra Nemrud onu atese atmaya karar verdi. Rivayete göre bu fikri Nemrud’un aklina Hênun adinda biri getirdi ve Allah onu sonra yerin dibine batirdi.

2.3.2.2. Nemrud hakkinda bilgiler

Burada Nemrud hakkinda bazi bilgilere deginmek istiyorum. Cünkü bir müslüman icin önemli olan düsmanlarini iyi bilmesi. Nemrud da vahsi bir düsmandir. Nemrud gaddar ve zâlim bir hükümdardi. Bir rivayete göre Nemrud onun hakiki ismi degil, - firavun - gibi bir ünvandi. Nemrud cocukken burnuna bir yilan yavrusu kacmis, bu yüzden son derece cirkinlesmisti. Babasi bile tahammül edememis ve öldürmege karar vermis. Fakat annesinin yalvarmasi üzerine, onu bir cobana teslim etmis , coban da, onun cirkin yüzüne bakmaga dayanamadigindan, onu dag basinda birakmis, dagda Nemrud isminde bir disi kaplan, cocugu emzirerek, onun yasamasina sebeb olmustur. Ismi (Nemrud) bu kaplandan gelmektedir. Babasi öldükten sonra hükümdarliga gecen Nemrud, kendisini ilah zannediyor ve bütün halkin kendisine tapmasini istiyordu .

2.3.2.3. Ates’in Halilallah’i yakmamasi

Ibrahim aleyhisselam’in atese atilmasi kararlastirildiktan sonra odun toplaniyor ve kocaman bir ates yakiliyor. Problem Halilallah’i atese atmakta. Rivayete göre Iblis insan sekline girip Nemrud’a mancinik kullanmasini tavsiye ediyor . Kur’an’da : « Onun (Ibrahim) icin bir bina yapin ve derhal onu atese atin ! dediler » buyurulmustur. Bir bina (mancinik) yapilip oradan Ibrahim aleyhisselam atese atilinca, ates bir gül bahcesi oluyor. Diger bir rivayete göre ici balik dolu bir havuz oluyor ates. Ve böylece ates Halilürrahman’i yakmiyor. Bu kurtarma olayi Kur’an-i Kerim’in Enbiya suresinde bildirilmistir : « Ey ates ! Ibrahim icin serinlik ve esenlik ol» dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler, fakat biz onlari, daha cok hüsrana ugrayanlar durumuna soktuk » . Bugün S.Urfa’da « Ayn-i Zelika » veya « Halilürrahman » isminde 50×30 m boylarinda bir havuz vardir. Buranin Hz. Ibrahim’in atese atildigi yer oldugu, baliklarin odunlardan meydana geldigi iddia olunmakta ve kimse bu baliklara dokunmamaktadir . Tevrat’ta bu ates olayi hakkinda -Ibrahim peygamberin yahudilerin soyunun babalari kabul edildigi halde - bir bilgi yokturdur.

2.4. Ibrahim peygamberin Bâbil’i terketmesi

Kur’an-i Kerim’de buyuruluyor ki : « (Oradan kurtulan Ibrahim Ben Rabbime gidiyorum. O bana dogru yolu gösterecek » . Böylece Hz. Ibrahim küfür diyarindan hicret ederek Sam’a gidiyor . Hicret ederken de, « Ey Rabbimiz, ancak sana tevekkül ettik ve (taatle) sana yöneldik ve ahirette de dönüsümüz ancak sanadir » diye dua ettikleri Mümtehine suresinin 4. ayetinde bildirilmistir . Baska bir rivayete göre Harran’a (Filistin) gittigi rivayet edilir .

2.5. Ibrahim aleyhisselam Misir’da

Ibrahim aleyhisselam ordan sonra zevcesi Hz. Sâre ile birlikte Misir’a gitti. Rivayete göre o siralarda 38 yasinda idi. O zamanin Firavunu cok zâlim ve cebbâr, Sinan bin Ulvân isimli, Dahhâk’in kardesi olan pek kibirli birisiydi. Firavun güzel kadinlardan cok hoslanirdi ve güzel bir kadin gördü mü hemen onu ne pahasina olursa olsun Haremine alirdi. Kadinin kocasi varsa onu öldürürdü. Hz. Sâre cok güzel bir kadin oldugu icin, Firavun veya Melik Ibrahim aleyhisselama zevcesinin kim oldugu hakkinda sorunca Ibrahim aleyhisselam Firavun’un Hz. Sâre’ye musallat olmasini engellemek icin din bakimindan kardesi olduguna niyet ederek : « Kiz kardesimdir » dedi. Pek zâlim olan bu hükümdar, Sâre hatunu almak isteyip sarayina cagirtti. Fakat musallat olmak isteyince nefesi kesilip, elleri, ayaklari tutmaz oldu. Yere yikilarak debelenmeye basladi. Allahü Teâlâ Hz. Sâre’yi Firavun’un serrinden koruyup musallat olmasini engelledi. Hükümdar bu durum karsisinda korkusundan Hz. Ibrahim’in zevcesini ona geri yolladi . Hz. Sâre’ye yaklasinca onu cin zannettiginden, yanina bir de Hâcer isimli bir câriye verdi. Böylece bundan kurtulacagini zannetti . Bu olay Ebu Hureyre’nin bildirdigi Hadis ile bildirilmistir (bkz. Buhari, Müslim). Tevratta da bu olayin böyle - kücük modifikasyonlarla - gerceklestigi yazmaktadir . Bundan sonra Halilürrahman Misir’i terkedip geri Filistine dönüp Sebu’ isimli yere yerlesiyor .

2.6. Hz.Ismail

Ibrahim aleyhisselam’in Hz. Sâre’den cocuklari olmuyordu. Yaslari da gittikce ilerliyordu. Ibrahim aleyhisselam Bâbil’den ayrilirken: «Rabbim ! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi » diye niyazda bulundu. Hz. Sâre’de bunu cok istiyordu, ama cocugu olmuyordu. Firavun’un kendisine verdigi câriyesi Hz. Hâcer’i azad edip Ibrahim aleyhisselama evlenmesi icin verdi ve Hz.Ibahim Hz. Hâcer ile evlendi. Bu evlilikten Hz. Ismail dogdu. Muhammed aleyhisselamin (s.a.v.) nuru Hz. Ismail’in alninda intikal etti. Ibrahim aleyhisselam onu cok sever ve yanindan ayirmazdi. Hz. Sâre nurun kendisine intikal edecegini umuyordu. Bu sebeple Hz. Hâcer’e karsi kalbi gayret hâsil oldu. Ve birgün Ibrahim aleyhisselam’dan Hz. Hâcer ile Hz. Ismail’i baska bir yere götürüp birakmasini istedi. Allah’in emriyle Halilallah bu istegi yerine getirdi ve Hacer hatun ile Ismail aleyhisselami (s.a.v.) alip Mekke’ye götürdü ve onlari orada birakti . Ilerisini Hz. Ismail’in hayatinda anlatacagim.

2.7. Misafir melekler

2.7.1. Meleklerin müjdesi

Ibrahim peygamber yasi gittikce ilerliyordu. Bu sirada melekler gelip Ibrahim aleyhisselama bir oglunun dogacagini müjdelediler : « Hem o kullara, Ibrahim’in misafirlerinden haber ver. Hani melekler, Ibrahim’in yanina girdikleri zaman, "selam" demisler, Ibrahim de onlara: "Biz sizden korkuyoruz" demisti. Melekler: "Korkma ! Gercekten biz sana bilgin bir ogul müjdeliyoruz" dediler » . Rivayete o sirada Hz. Ibrahim 120 ve Hz. Sâre de 99 yasinda idi. Müjdeyi vermek üzere gelen melekler gayet güler yüzlü birer´genc suretinde Ibrahim aleyhisselamin karsisina ciktilar. Bunlarin Cebrail (a.s.), Mikail (a.s.) ve Israfil (a.s.) oldugu Ibn-i Abbas’dan rivayet edilmistir. Cebrail aleyhisselam ile birlikte 7 veya 9, veya 10 bir yahut da 12 melegin bulundugu rivayet edilmistir. Melekler bu müjdeyi verdikten sonra Lut kavmini helak etmeye gittiler (genis malumat icin bkz. «Hz.Lut»). Melekler, "Selamunaleyke" deyince Ibrahim aleyhisselam "Aleyküm selam" diyerek mukabelede bulundu. Onlari evinde en iyi yere oturttuktan sonra ikram etmek üzere hemen bir buzagi getirdi. Misafirlerine ikram etti ise de onlar yemedi. Bundan dolayi Hz. Ibrahim’in kalbine biraz süphe düstü. O zamanin âdetine göre bir eve misafir gelip, ikram edilenden bir sey yerse ondan emin olunurdu; misafir bir sey yemezse onun zarar vermek icin geldigi hükmedilirdi. Ibrahim aleyhisselam tekrar melekleri davet edince, onlar "Biz yemegin ücretini vermeden yemeyiz" dediler. Hz. Ibrahim "Bedelini verin de yiyin. Bu yemegin bir ücreti var diye karsilik verdi. Melekler bu ücreti sorunca, Hz.Ibrahim: « Bismillah ,demek. Sonunda da Elhamdülillah, demektir » dedi. Bunun üzerine Hz. Cebrail, Mikail aleyhisselam bakarak : « Bu zât, Allahü Teâlânin dost edinmesine lâyik bir kimsedir » buyurdu. Bu sirada Hz. Sâre perde arkasinda duruyordu. Meleklerin müjdesi üzerine: «(Ibrahim’in karisi Olacak sey degil ! Ben bir kocakari, bu kocam da bir ihtiyar iken cocuk mu doguracagim ? Bu gercekten sasilacak sey ! dedi » dedi. Âyet-i kerimede onun icin « Dâhiket » buyrulmustur. Bu kelime hem gülmek, hem de hayz oldu manasina gelmektedir. Cumhur’a göre gülme manasinda kullanilirsa da Ikrime ve Mücahit’e göre hayz oldu anlamindadir bu kelime. Ayrica gülmesi hakkinda da degisik rivayetler vardir. Meleklerin korkma demesi üzerine Ibrahim aleyhisselamin korkusunun gitmesi icin gülmüstür. Bir baska rivayete göre Ishak aleyhisselamin müjde verilmesi hakkinda ellerini yüzüne kapayip gülmüstür. Cünkü kendisi cok yaslanmisti ve bir cocuk dogurmanin ihtimali sifirdi o yasta. Hz. Ibrahim de yukarida belirttigimiz gibi 120 yasina gelmisti. Diger bir rivayete göre, ellerini yüzüne kapamasi, yasliliginda hayz görmesinden ve bunun farkina varmayip hâyasi sebebiyle utanmasindan ileri geldigi bildirilmistir. Hz. Sâre’nin bu sözlerine karsilik melekler " Sen Allahü Teâlânin emrine mi, takdirine mi sasiyorsun" dediler ve Ibrahim aleyhisselamin cikip Lut kavmi’nin ikamet ettigi yere gittiler . Yahudiler Ibrahim aleyhisselamin misafirleri hakkinda baska bir beyânat vermektedirler. Onlara göre Hz. Ibrahim’e melekler degil, bizzat - tövbe hâsaa - Allah gelmistir. Yanina da bazi melekler almis, güya . Ve onlara göre misafirler Hz. Ibrahim ile beraber yemek yemisler.

2.7.2. Ishak aleyhisselamin dogumu

Meleklerin haberinden 1 sene sonra Hz. Ishak dogdu . Ileride Hz. Ishak hakkinda mâlumat verecegim.

2.8. Hz. Ibrahim’in Mekke’ye yolculugu

2.8.1. Ibrahim aleyhisselam Mekke’de

Ismail aleyhisselam büyüyüp genclik cagina girmisti. Cürhümilerden Arapca ögrenmis ve onlar arasinda yüksek makama erismisti. O Cürhümilerden bir kiz ile evlendi. Bu sirada ise Hâcer aleyhisselam vefat etmisti. O sirada Hâcer hatun 99 yasinda idi ve Kâbe’nin bitisiginde bir yer olan ve Hicr denilen yere defn edildi . Ibrahim aleyhisselam bir gün oglunu ziyaret etmek üzere Sam’dan Mekke’ye dogru yola cikti. Hz. Ismail’in evine varinca oglu yiyecek temin etmek icin evde yoktu. Ibrahim aleyhisselam Hz. Ismail’in hanimindan mali durumlarini sorunca, hanimi hallerinden sikâyetci oldu. Giderken de ogluna söylemesi icin tenbihte bulundu: " Kocan geldiginde benden selam söyle, kapisinin esigini degistirsin" ve oradan ayrildi ve evine geri döndü. Ismail alehisselam eve gelip bunu duyunca, olayi anladi ve hanimindan ayrildi. Baska bir kadinla evlendi. Ibrahim aleyhisselam bir müddet sonra Mekke’ye yine gidince oglu yine evde bulunmuyordu. Bu sefer Hz. Ismail’in hanimina ayni soruyu sordu. O da cevaben: " Biz hayir ve saadet icindeyiz " dedi. Ne yiyip ictiklerini sorunca da, "Et yiyip, zemzem iciyoruz" dedi. Bunun üzerine Halilallah: " Yâ Rabbi ! Bunlarin etlerini ve sularini mübarek kil, bereket ihsân eyle " diye dua etti ve oradan geri Sam’a döndü. Ibn-i Abbas’in rivayet ettigi bir hadiste Pegamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki:«Ibrahim (a.s.) zamaninda Mekke civarinda hububat bilinmiyordu. Av etiyle gidalanilirdi. Eger o zaman hububat mâlum olsaydi, Ibrahim (a.s.) hububat hakkinda dua ederdi » . Ibn-i Abbas bu Hadis hakkinda buyurdu ki: " Ibrahim aleyhisselamin bu duasinin bereketiyle Mekke sicak olmasina ragmen, et ile su, burada diger yerlere nazaran insanlara daha faydalidir " .

2.8.2. Kâbe’nin insasi

Günlerden bir günde Allahü Teâlâ haliline Kâbe-i Muazzamayi yapmasini emreyledi. Kâbe’nin insasi hakkinda iki rivayet vardir : Melekler Allah-i Zisanin emriyle binâ ettiler; Adem aleyhisselam melekler ile birlikte insa etti. Bunun üzerine Ibrahim aleyhisselam yeniden Mekke’ye dogru yola cikti. Mekke’de oglu Ismail aleyhisselami zemzem kuyusu basinda buldu. Allah’in emrini ona da söyledi ve Ismail aleyhisselam ona yardim edecegini ekledi. Kâbe’nin nereye yapacagini bilmedigi icin, bir rivayete göre Cebrail aleyhisselam Kâbe’nin su andaki yerini gösterdi. Ilkönce temeli kazmaya basladilar ve Adem aleyhisselam zamanindaki temeli buldular. Ayni temel üzerine Kâbe’yi insa ettiler. Hz. Ibrahim oglunun getirdigi taslarla, Cebrail aleyhisselamin târifine uyarak Kâbe’yi yapiyordu. Nihayet Kâbe’nin duvarlari yükseldi ve yukariya tas yetisemez oldu. Bundan dolayi büyük bir tas getirdiler ve Ibrahim aleyhisselam bu tasa basarak duvar örmeye basladi. Mübarek ayaginin izi cikan bu tasa da Makâm-i Ibrahim denilir. Kâbe de tavaf namazi bu tasin bulundugu yer olan Makâm-i Ibrahim’de kilinir . Kâbe tamamlaninca Ibrahim aleyhisselam ogluna: " Ey Ismail ! Iyi bir tas getir ki, hacilara isaret olsun" buyurdu. Ismail aleyhisselam bir tas getirdi ise de Hz. Ibrahim daha iyi bir tas istedi. Bunun üzerine, Ebu Kubeys dagindan: " Cebrail aleyhisselam tûfanda bana bir tas emanet etti. Gel onu al ! " diye bir ses isitti. Hemen Ebu Kubeys dagindan Hacer-ül-esved tasi alinip, Kâbe’deki yerine kondu . Kâbe insa edildikten sonra Ibrahim aleyhisselam, Allah’in: « Insanlar arasinda hacci ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argin develer üzerinde (…) tavaf icin Kâbe’ye gelsinler » emriyle, yüzünü Yemen tarafina cevirip: " Ey insanlar ! Allahü Teâlâ bir ev bina ettirdi ve bu evi ziyaret etminizi emreyledi. Geliniz, Kâbe’yi ziyaret ediniz " diye seslendi. Allahü Teâlâ da sesini bütün dünyaya duyurdu. Insanlar bu sesi duyunca: « Lebbeyk Allahümme Lebbeyk " diye cevap verdiler. O zaman, ana rahminde ve baba sulbünde olan ne kadar hacca gidecek varsa « Lebbeyk » dediler. Bir defa gidecek olan bir kere, iki defa gidecek olan iki kere ve daha fazla gidecek miktarina göre cevap verdiler . Kâbe’nin insasindan sonra Ibrahim aleyhisselam Sam’a dönüyor ve bütün aile efradini alip Hac ediyor.

2.8.3. Kâbe hakkinda bilgiler

Kâbe-i Muazzama, Mescid-i Haram’in ortasinda, dört köse tastan bir oda olup, 17 m yüksekliktedir. Kuzey duvari 8,8 m, güney duvari 7 m, dogu duvari 11,9 m, bati duvari da 12,8 m genisliktedir. Dogu ve güney duvarlari arasindaki kösede Hâcer-ül-esved tasi bulunmaktadir. Kâbe’nin dogu duvarinda bir kapi vardir. Kapi yerden 1,7 m yükseklikte, eni 1,7 m ve boyu 2,7 m’dir. Kâbe’nin dört kösesine Rükn denir. Sam’a dogru olana Rükn-i Sâmi, Bagdat’a olana Rükn-i Irâki, Yemen tarafina olana Rükn-i Yemâni ve dördüncü köseye de Rükn-i Hacer-ül-esved denir .

2.9. Hz. Ibrahim aleyhisselamin duasi

2.9.1. Ibrahim aleyhisselamin iki dualari

2.9.1.1. Halilallah’in Kur’andaki duasi

Kâbe’yi tamamladiktan sonra Ibrahim aleyhisselamin dua ettigi Kur’an-i Kerim’de zikredilmektedir :«Hatirla ki Ibrahim söyle demisti: Rabbim ! Bu sehri (Mekke’yi) emniyetli kil, beni ve ogullarini putlara tapmaktan uzak tut. Cünkü onlar (putlar) insanlarin bircogunun sapmasina sebep oldular, Rabbim. Simdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karsi gelirse, artik sen gercekten cok bagislayan, pek esirgeyensin . Ey Rabbimiz! Ey sâhibimiz! Namazi dosdogru kilmalari icin ben, neslimden bir kismini senin Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yaninda, ziraat yapilmayan bir vâdiye yerlestirdim. Artik sen de insanlardan bir kisminin gönüllerini olara meyledici kil ve meyvelerden bunlara rizik ver! Umulur ki bu nimetlere sükrederler. Ey Rabbimiz! Süphesiz ki sen bizim gizleyecegimizi de aciklayacagimizi da bilirsin. Cünkü ne yerde ne de gökte hicbir sey Allah’a gizli kalmaz. Ihtiyar halimde bana Ismail’i ve Ishak’i lutfeden Allah’a hamdolsun! Süphesiz Rabbim duayi isitendir. Ey Rabbim! Beni soyumdan gelecekleri namazi devamli kilanlardan eyle; ey Rabbimiz! duami kabul et! Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacagi gün beni, ana-babami ve müminleri bagisla ! » .

2.9.1.2. Hz.Ibrahim’in ikinci duasi

Ibrahim aleyhisselamin diger duasi hakkinda da Imam-i Gâzâli mâlumat veriyor: " Ibrahim aleyhisselam sabahladigi vakit söyle buyuruyordu: « Ey Allah’im. Bu gün yepeyeni bir yaratilistir. Binâenaleyh bugünü tâatinle benim icin ac, magfiret ve rizanla kapat! Bugün de bana nezdinde kabul olunacak haseneyi ihsan eyle. O haseneyi gelistir ve benim icin onu kat kat artir. Ve bugünde islemis oldugum günahlari benim icin affeyle. Cünkü bolca affeden ve her nimeti kullarina ihsanda bulunan, kullarini siddetle seven, daha istemeden evvel onlarin isteklerini bilip takdir eden sensi » . Râvi diyor ki: Bir kimse Hz. Ibrahim’in duâsiyla sabahladigi takdirde o günün sükrünü edâ etmis sayilir .

2.9.2. Ibrahim aleyhiselamin babasi icin duasi

Kur’an-i Kerim’den bize nakledildigine göre Ibrahim peygamber babasi icin Allah tarafindan istigfâr dilemistir. Mucizât-i Kur’an-iyenin Tevbe suresinin -113. âyetin mukabili olarak - 114. âyetinde: «Ibrahim’in babasi icin af dilemesi, sadece ona verdigi sözden dolayi idi. Ne var ki, onun Allah’in düsmani oldugu kendisine belli olunca, ondan uzaklasti. Süphesiz ki Ibrahim cok yumusak huylu ve pek sabirli idi» . Ibrahim aleyhisselam babasina kendisinin affi icin Allah’a dua edecegine dair söz vermis ve onun Allah tarafindan affini dilemisti. Fakat babasinin Allah düsmani oldugunu anlayinca dua etmeyi birakti . Peygamberimiz (S.A.V.) de amcasi Ebu Tâlip icin Allah’tan magfiret dilemek istemis, bunun üzerine Tevbe sure-i serif’in 113. âyeti inmisti.

3. Halilallah’in vefati

Hz. Sâre yasinda ölmüstü. Allah’in dostu da Kudüs’de ikâmet etmekteydi. Bir gün evden gelince evinde birisinin oldugunu gördü. Bu misafir Azrail aleyhisselam idi. Ibrahim aleyhisselam :’Seni iceriye kim birakti’ dedi. O da:’Buranin sahibi’ diye cevap verince, Halilallah:’Buranin sâhibi benim ve ben seni iceriye birakmadim’ dedi. Azrail aleyhisselamin: ‘Beni buraya buranin ve her seyin sahibi birakti’ demesi üzerine Ibrahim aleyhisselam bu misafirin bir melek oldugunu anladi. Kimsin diye sordu ve Azrâil aleyhisselamin oldugunu ögrendi. Ibrahim aleyhisselam ona: "Ziyârete mi geldin ? Ruhumu almaya mi ?" buyurdu."Eger izin verirsen ruhunu almaya!" diye cevap verdi. Hz. Ibrahim de : "Dost dostun canini alir mi ?" deyince, "Yâ Ibrahim bunu Allah’a sorayim" buyurdu. Azrâil aleyhisselam hemen gidip geldi ve Allahü Teâlâ: " Dost dosta kavusmak istemez mi ?" buyurdu dedi. Halilallah bunu isitince: "Cabuk gel kardesim, hemen canimi cânâna kavustur, benim icin bundan daha büyük bir müjde olamaz" buyurdu ve ruhunu teslim etti . Ibrahim aleyhisselam Kudüs civarinda Habrun kasabasinda bir magaraya defn edildi. Bu kasaba Halilürrahman olarak bilinmektedir . En meshur camisi de « Halilürrahaman » camisidir. Su anda Israilogullarinin elinde bulunup Hebron olarak bilinmektedir .

Yunus Emre

Salı, 06 Kasım 2007

YUNUS EMRE

Gönüller Sultanı, sevgi ve hoÅŸgörü aşığı Yunus Emre, XIII. y.y’da yaÅŸamış bir Türkmen derviÅŸidir. Anadolu’da birliÄŸin bozulduÄŸu, MoÄŸol ordularının yakıp yıktığı, insanların umutsuzluÄŸa kapıldığı bir dönemde, ÅŸiirleriyle bir sevgi seli oluÅŸturmuÅŸ, insanlara manevi huzuru, sevgi ve hoÅŸgörü gibi evrensel deÄŸerleri anlatmıştır.

XIII. ve XIV. y.y.’lar Anadolu’nun büyük siyasal çalkantılar geçirdiÄŸi dönemlerdir. Bu dönemde Ahmet YESEVİ ile baÅŸlayan Türk Tasavvuf Harekatı, aynı dönemde ve aynı bölgede yaÅŸayan Mevlana ve Yunus Emre ile doruk noktasına ulaÅŸmıştır.

YAŞAM FELSEFESİ

Yunus Emre, insanları doÄŸru yola çağıran bir derviÅŸ, gerçeÄŸin ardı sıra dolaÅŸan bir mistiktir. Bu gerçek varlığın birliÄŸi ve herÅŸeyin Tanrı’dan oluÅŸudur. Kainatta var olan herÅŸey bu görüntü yokken de vardı.

“Ete kemiÄŸe büründüm

Yunus diye göründüm”

dizelerinde anlatmak istediÄŸi, bu Tanrısal gerçekliktir. Tanrı’ya kulluk etmenin asıl amacı, kendini O’na beÄŸendirmek olup, bu da gönülleri kırmamakla, onları onarmakla mümkün olabilir. İnsana gösterilen saygı ve sevgi, bir bakıma Tanrı’ya gösterilmiÅŸ demektir.

“Nazar eyle itiri,

Bazar eyle götürü,

Yaradılanı hoş gör,

Yaradandan ötürü”

dizeleri, bu konudaki düşüncelerini ne de güzel ifade etmektedir. Gönül kırmamalı, hiçbir canlıyı incitmemeli, gönül almalı, büyüklük taslamamalı, geçimli olmalı, bilgili olmalı, O’nun üzerinde durduÄŸu baÅŸlıca konulardır. herkes ayıbını ve kötülüğünü görebilmeli ve bunları düzeltmek için çaba göstermelidir.

“Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil,

YetmiÅŸ iki millet dahi

Elin yüzün yumaz deÄŸil”

Yunus, dervişlik felsefesini benimsemiştir. Dervişlik, belli kuralları olmayan bir töre okulu, bir insanlık disiplinidir. Derviş olabilmek için duygulardan, kötü düşüncelerden arınmak, ölüm korkusunu yenip, Tanrı ve insanlık yolunda çaba göstermek gerekir. Elde tesbih, dilde dua, herşeyden elini ayağını çekmiş insanlara yakıştırılan bu dervişlik, sonraları ortaya çıkan bir sapmadır. Nitekim Yunus, bu softalara şiddetle karşı çıkmış ve şiirlerinde bunları sürekli yermiştir.

“DerviÅŸlik dedikleri,

Hırka ile taç değil

Gönlünü derviş eden

Hırkaya muhtaç değil

————————–

Çeşmelerden bardağın

Doldurmadan kor isen,

Bin yıl dahi beklesen

Kendi dolası deÄŸil”

diyerek bağnazlığı ve tevekkülcülüğü, gerçek din düşüncesiyle bağdaştırmamıştır.

Anadolu’nun karışıklık dönemlerinde Horasan’da birçok bilim adamı Anadolu’ya gelmiÅŸ ve bu karışık döneme, bir güneÅŸ gibi doÄŸmuÅŸlardır. Bunlardan biri de önce Karaman’da yaÅŸayan daha sonra Konya’ya göç edip MevleviliÄŸi kuran Mevlana’dır. Yunus, çaÄŸdaşı olan Mevlana’yı ÅŸiirlerinde sık sık anmıştır:

Mevlana Hüdavendigar bize nazar kıldı

Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdur.

Yunus Emre, sanıldığı gibi okuma-yazması olmayan cahil bir kiÅŸi deÄŸildir. Eldeki belgelerin incelenmesi sonucunda, ÅŸeyh soyundan olduÄŸu, kendisinin de bu bilgili, mal mülk sahibi aile içinde yetiÅŸtiÄŸi gibi, KaramanoÄŸulları sarayında hatırı sayılır bir kiÅŸi olduÄŸu, Toroslarda yaÅŸayan Türkmenlerin, O’nu “Åžeyh” olarak kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Karaman Tarihi’ni yazan Åžikari de, O’ndan ÅŸeyh olarak söz etmektedir.

GÖRÜŞLERİ ve SANATI

Yunus Emre, çeşitli görüşlerini, felsefenin belli kavramalrına ve kurallarına uymasa da, yapıtlarında ortaya koymuştur. Bilim, bilgi, gerçek, Tanrı, ölüm, aşk gibi konularda ki düşüncelerini bir potada eritmiştir. Ermişler aşamasına ulaşmak ve yetkin insan olmak için çalışmış, sonunda da en yüksek aşamaya ulaşmıştır.

Yunus’a göre bilim bir amaç deÄŸil, araçtır. Çünkü bilimi kendilerine amaç edinenler, kendilerini dünyanın merkezi sanırlar ve bu bilgileriyle üstünlük taslarlar. Oysa Yunus’a göre, mutlak varlıktan baÅŸka varlık yoktur ve bütün var olanlar Tanrı’nın (Mutlak Varlığın) çeÅŸitli görüntülerinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Kendisine tanıdığı varlık ise sadece bir kurgudur. Gerçek varlığa ulaÅŸma, bu kurgudan kurtulmadır, yoklukta yok olmadır.

Yunus’un öğütlediÄŸi töre, mistik ve gerçek yaÅŸamın zorunlu kıldığı çilecilik ve aÅŸktır. İnsan, ateÅŸ, hava, su ve toprak olmak üzere dört ögeden oluÅŸur. Bu dört öge, can ile birleÅŸerek birlik ve yücelik kaynağı olur.

Yunus, tevekkülcü anlayışa karşı çıkar. O’nda yaÅŸamın coÅŸkusu ve sevinci görülür. O’na göre insan, sürekli bir deÄŸiÅŸim içindedir ve buna yeniden doÄŸma denilmektedir. Ölmek de bir bakıma yeniden doÄŸmaktır. Ölmek ve böylece sonsuzda yaÅŸamak “mukadder” olduÄŸuna göre, yaÅŸadığı sürece faydalı iÅŸler yapmak; yapıtlar bırakmak gerekir. Ömür, yeryüzünde yaÅŸamak, bu amacın gerçekleÅŸtirilmesi için bir araçtır.

Yunus Emre, ulusumuzun deÄŸerlerini, görüşlerini yansıtan büyük bir sanatçıdır. O’nun deyiÅŸlerinde, geçmiÅŸteki kültürümüzün izleri görülür. Bunun yanında, biçim, dil, söyleyiÅŸ ve ölçü bakımından da ulusal sanatçımızdır. Dizelerinde yalınlık, arılık, açıklık ve içtenlik vardır. Hiç bir yapmacık öge bulunmaz O’nun ÅŸiirlerinde. İçini bütünüyle bize açar, anlaşılmaz birçok felsefe kavramını, çok açık ve yalın bir dille, en anlaşılır bir dille bize anlatıverir.

Yunus’ta halk zevkine yakınlık ve derin bir lirizm görülür. Bu nedenle, halkın içinde yüzyıllar boyunca yaÅŸayagelmiÅŸtir. Bir bakıma, tekke ÅŸiirinin, dinsel kökenli ÅŸiirin de kurucusu sayılabilir. Åžiirlerine koyduÄŸu büyük öz nedeniyle, bütün tarikatlarca benimsenmiÅŸ, insanlığı saran duygu ve düşünceleriyle, her anlayıştaki insanın en yakın dostu, duygu arkadaşı olmuÅŸtur. Tarikatlarla ilgisi olmayanlar da, Yunus’u bu özünden, içeriÄŸinden dolayı sevmiÅŸlerdir.

Yunus’un ÅŸiirleri incelendiÄŸinde, mesajın, duru bir Türkçe olduÄŸu görülür. Ama bazı ÅŸiirlerinde İran, Hint ve Yunan mitolojilerinden gelen terimler, din yoluyla giren bir çok yabancı sözcüler de rastlanır. Bu da, Yunus’un yüksek kültür ve bilgi birikiminin bir göstergesidir. Yabancı sözcüklerle, ya da bazı terimlerle süslenen söyleyiÅŸlerinde de doÄŸaldır ve halka yakındır. Yabancı dil ögelerini, yerli yerinde kullanmış olduÄŸundan, yadırganmamıştır.

Söyleyiş bakımından, halkın diline çok yakındır. Halk deyimlerinden yararlanırken; halkın benzetmelerini kullanırken, hiç bir yadırgama görülmez şiirlerinde.

Yunus genellikle hece ölçüsünü kullanmıştır. Zaman zaman da aruz ölçüsünü kullandığı görülür.Abdulbaki Gülpınarlı, O’nun ÅŸiirlerinin 66 tanesinin aruzla yazılmış olduÄŸunu belirtmektedir.

Åžiirlerinde uyaÄŸa fazla önem vermemiÅŸtir. Söz geliÅŸi, “baldan”, “sözden”, “dilden” sözcüklerini uyak olarak kullanırken, O’nun için “den” veya “dan” ekleri ve O’nun yarattığı ses, Yunus için yeterlidir. Bu nedenle uyak anlayışı, özgür bir temele dayanmaktadır.

Şiirlerinde biçim bakımından ya dörtlüklerden oluşan, ya da mesnevi düzenine uyan bir biçim görülür. Dörtlüklerden oluşan şiirleri daha çok koşma türündedir.

Yunus’un temalarında “gurbet” ayrı bir yer tutar, o yıllarda kültürlü din uluları, ulusu aydınlatmak için kentten kente, ülkeden ülkeye dolaşırlardı. Bu nedenle sıla özlemi ve gurbet acısı, her ulunun yüreÄŸinde var olmuÅŸtur.

Acep ÅŸu yerde var m’ola şöyle garip bencileyin

Bağrı başlı, gözü yaşlı şöyle garip bencileyin.

Yunus Emre sözün gücünü, kudretini çok iyi kavramıştır. İyilik ve kötülüğün sözden geldiÄŸini, ifadesini doÄŸru bulmayan sözün, nelere yolaçabileceÄŸini görmüştür. O’na göre söz, insanları dost da, düşman da eden bir araçtır. İnsanları kırmamak için, iyi ve tatlı sözler söylenmesinden yanadır.

Mevlana gibi Yunus da insana önem verir. Din, tarikat, görünüşte farklı olan yollardır. Hepsinin amacı iyi insan olmak ve insanlık hedefine ulaÅŸmaktır. Yunus aslında, her insanın bir hedefi olduÄŸu inancındadır. DoÄŸduÄŸunda da bazı yüce deÄŸerler taşır insan… yaÅŸamı boyunca toplum onu baskı altında tutar ve kendi istediÄŸi yöne götürür. Bu baskıdan kurtulup özgür olmak, ancak “tarikat” ile olur.

Yunus bilgilidir, usta bir sanatçıdır. Sözün deÄŸerini bilir, ÅŸiirin nasıl söyleneceÄŸini naÄŸme gibi iÅŸler. Bir derviÅŸ olarak, insanlık anlayışının en yüce noktasına eriÅŸmiÅŸtir. Bununla birlikte, dünyadan kopmaz. Dünya, güzellikleri, daÄŸları ve ovaları, bitki ve hayvanlarıyla O’nu hep çekmiÅŸtir. Yunus’un ÅŸiir ve ilahilerini içine alan iki eser, bizlere ulaÅŸabilmiÅŸtir. Bunlar Yunus Divanı ve Risalet-ün Nushiyye adlı eserlerdir.

Yunus bütün ÅŸiirlerini “meleklerde bilmez ola” dediÄŸi, insan üstü, ÅŸairler üstü bir perdeden söylemiÅŸtir, deha perdesinden seslenmiÅŸtir. Her ÅŸeyi ancak Yunus’un söyleyebileceÄŸi kudretle söylemiÅŸtir. O’nun için ister Tarikat’tan, Åžeriatten veya Hakikatten dem vursun; ister Tanrı’yı, doÄŸayı, güzelliÄŸi veya insanlığı anlatsın; O, ÅŸiirlerin hepsinde Yunus’tur. Türk sofilerinden hiç kimse, O’nun söyleyiÅŸ makamına çıkamamıştır.

Hz Yusuf

Salı, 06 Kasım 2007

Hz Yusuf’a geldiklerinde

Åžimdi aynı ilahi kaynaktan gelen vahi ile vücüd bulan ve insanlar tarafından tahrif edilen Hz Musa (a.s.v) aracılığı ile İsrailoÄŸullarına indirilen Tevrat ile günümüzden bindörtyüz yıl önce Hz Muhammed (a.s.v) aracılığı ile tüm insanlara bir yol gösterici olarak indirilen ve indirildiÄŸi zamandaki ÅŸeklini günümüze deÄŸin muhafaza eden Kur’anı Kerim kitabında Hz Yusuf (a.s.v) kıssasını ele alacağız ve iki kitap arasındaki farklara, çeliÅŸkilere ve benzerliklere çeÅŸitli baÅŸlıklar dahilinde deÄŸinmeÄŸe çalışacağız.

Hz Yusuf (a.v.s) Rüyası:

Kur’anı Kerimde bu olay (Yusuf s -a-4) te ÅŸu ÅŸeklde ifade edilmektedir “Bir vakit ki, Yusuf babasına demiÅŸti: ey pederim! Muhakkak ben – rüyamda onbir yıldız ile kameri gördüm , onları gördüm ki benim için secde edicilerdir.”

Mealindeki ayet

Tevrat’ta BAP 37- ayet-9 da ise “İşte bir rüya daha gördüm: ve iÅŸte güneÅŸ ve ay ve onbir yıldız bana eÄŸildiler.”ÅŸeklinde benzer lafızlarla geçmekle birlikte Hz Yusufun bu rüyadan önce ÅŸu ÅŸekilde bir rüya daha gördüğü bildirilmektedir ki anlam itibari ile birinci rüya ile çeliÅŸmeyen bu rüyaya K.Kerim’de raslayamamaktayız. BAP-37-ayet- 7” İşte, tarlanın ortasında biz demet baÄŸlıyorduk, ve iÅŸte, benim demetim kalktı ve dikildi, ve iÅŸte sizin demetleriniz etrafını kuÅŸatıp benim demetlerime eÄŸildiler.”

Kur’anı Kerimde Hz Yakub (a.s.v) in oÄŸlunun rüyasına tepkisi oÄŸlunun Allah Teala nezdindeki yerini (peygamberlik vazifesini) gören ve onun incinmesinden korkan koruyucu ve müşfik bir baba tepkisidir. Bu tepki K.Kerim’de ÅŸu ifadelerle geçmektedir: (Yusuf.s- a-5) “Pederi dediki oÄŸulcaÄŸazım! Rüyanı kardeÅŸlerine haber verme.

Sonra senin için bir hile de bulunurlar. Şüphe yok ki ÅŸeytan insan için apaçık bir düşmandır.( Tevrat’ta ise anlatılan rüya üzerine Hz Yakub (a.s.v)tepkisi oÄŸlunu azarlamak ve nefsine bu olayın ağır gelmesi ÅŸeklinde gösterilmektedir.BAP-37-ayet-10,11 “ Ve babasına ve kardeÅŸlerine anlattı: ve babası onu azarlayıp kendisine dedi: Bu gördüğün rüya nedir? Gerçek ben ve anan ve kardeÅŸlerin yere kadar sana eÄŸilmek için mi geleceÄŸiz? Ve kardeÅŸleri onu kıskandılar; fakat babası bu sözü yüreÄŸinde tuttu.”

Kuranı Kerimde Hz Yusuf rüyasını yanlızca babasına anlatmaktadır.(Yusuf-s-4) “Bir vakit ki Yusuf babasına demiÅŸti : Ey pederim muhakkak ben rüyamda………..”

Tevrat’ta ise Hz Yusuf (a.v.s) rüyasını kardeÅŸlerine ve babasına anlattığı görülmektedir. BAP-37-ayet-5,6 :Ve Yusuf rüya görüp kardeÅŸlerine bildirdi, ve ondan daha ziyade nefret ettiler. Ve onlara dedi: Rica ederim gördüğüm ruyayı dinleyin.

Hz Yusufun Kuyuya atılması:

Hz Yusuf (a.v.s) kıra götürülmesi ve kuyuya atılması K. Kerim’de (Yusuf-s-8,9,10,11,12) O vakit ki demiÅŸlerdi: Elbette Yusuf ile kardeÅŸi babama bizden daha sevgilidir. Halbuki biz birbirine baÄŸlı kuvvetli bir cemaatiz , şüphe yokki bizim babamız, elbette apaçık bir hata içerisindedir. * Yusuf’u öldürün veya onu biryere atınız ki , babanızın yüzü yanlızca size kalsın ve siz ondan sonra salihler olan bir cemaat olun.* Onlardan bir söyleyici dediki : Yusuf’u öldürmeyin ve onu kuyunun dibine atıverin , onu kafilelerden biri alır eÄŸer siz yapacak kimselerden iseniz böyle yapınız.* Ey babamız sana ne oluyor ki Yusuf’u bize emanet etmiyorsun(bize güvenmiyorsun) ve halbuki biz onun iyiliÄŸini isteyen kimselerdeniz. * Onu yarın bizimle beraber gönder , bol bol meyve yesin ve eÄŸlensin. Şüphe yokki biz onu elbette muhafaza ederiz. * Dedi ki(Hz Yakup): DoÄŸrusu onu götürmeniz beni kaygılandırıyor. Onu gözden uzak tuttuÄŸunuz anda kurdun onu yemesinden korkarım.

Tevrat’ta ise Hz Yusuf’u kıra gönderilmesi bizzat babası Hz Yakup’tur tarafından gerçekleÅŸtirilmektedir.Bu olay Tevta’ta BAP-37- ayet-13.14 de “Ve İsrail Yusufa dedi:KardeÅŸlerin sürüyü Åžekemde gütmüyorlar mı ? gelde seni onların yanına göndereyim* Ve ona dedi. Git bak kardeÅŸlerin iyi mi ve sürü iyi mi ve bana haber getir. Ve onu Hebron vadisinden gönderdi. ve Åžekem’e vardı. Ve Tevrat’ta Hz Yusuf’un kuyuya atılma planı K.Kerimden farklı olarak Hz Yusuf’un kıra kardeÅŸlerini aramaya gittiÄŸi vakit kardeÅŸleri onu uzaktan gördükleri zaman düşünülüp tasarlanıyor.

K.Kerimde ise bu kötü plan tasarlandıktan sonra Hz Yusuf, kardeşleri tarafından ısrarla babalarından izin alınarak kıra götürülüyor ve insanı boğamayacak kadar suyu olan fakat aynı zamanda tırmanıp çıkılamayacak kadar derin bir kuyuya atılıyor.

Tevrat’ta BAP37-ayet-20,21,22 de Hz Yusuf’un ilk önce kardeÅŸleri tarafından öldürülmek istendiÄŸini fakat kardeÅŸlerinden Ruben’in onu sonradan kurtarmak için (21): „Kan dökmeyin onu çölde olan bu kuyuya atın fakat ona el uzatmayın“. Demesi üzerine onu ilk önce entarisini soyup su olmayan boÅŸ bir kuyuya attılar ve daha sonra yemek yemek için oturduklarında birden İsmaililerin kervanını gördüler, içlerinden Yahuda : EÄŸer kardeÅŸimizi öldürür ve kanını gizlersek ne kazanç var? Gelin onu İsmaililere satalım ve elimiz ona dokunmasın ; çünkü kardeÅŸimizdir, etimizdendir. Ve onu ismaililere yirmi gümüşe sattılar ve böylece Hz Yusuf Mısıra gitti. Onu daha sonra kuyuda bulamayan Ruben çok üzüldü ve esvabını yırtarak : Çocuk yok ve ben ben nereye gideyim?der.

K.Kerim’de Hz Yusuf’u kuyudan çıkarıp köle diye satan çölden geçen bir kafiledir. Tevrat’ta ise kardeÅŸleri tarafından önce kuyuya atılıp daha sonra kuyudan çıkarılıp İsmaililer kervanına yirmi gümüşe satılmıştır.

Her iki kitaptada babalarına ,kardeşlerinin bir canavar (kurt) tarafından parçalandığı ve kanlı, yırtık esvanının bunun ıspatı olduğu söylenmektedir.

K. Kerimde Hz Yakup oÄŸullarının kardeÅŸleri Yusuf’un bir kurt tarafından parçalandığı yalanına inanmamaktadır.Bu olay K.Kerim’de ÅŸu ÅŸekilde geçmektedir: (Yusuf –s-18 ) * Yoo(hayır) dedi (Hz Yakup) sizi kendi hayal gücünüz bu kötü oyuna sürükledi. Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Ve ancak Allah Teala’dır sizin bu söylediklerinize karşı kendisinden yardım isteyeceÄŸim zat.

Tevrat’ta BAP-37-ayet-33 * Ve onu (kanlı entariyi) tanıyıp dedi: OÄŸlumun entarisidir ; kendisini kötü bir canavar yemiÅŸtir. Yusuf mutlaka parçalanmıştır. * diyen Hz Yakup’un bu yalana inandığı ve yas tuttuÄŸu ÅŸeklinde bir ifade yazılmaktadır.

Hz Yusuf’a zina iftirası ve hapse atılması:

Tevratta ve K. Kerimde Hz Yusuf’un : Mısırlı bir devlet adamının(K.Kerim’de Aziz Tevrat’ta Potifar ismiyle anılan ) onu köle satıcılarından satın aldığı ve evinde ondan hiçbirÅŸeyi esirgemediÄŸi, ona büyük bir deÄŸer verdiÄŸi ve saygı duyduÄŸu belirtilmektedir.

Fakat Hz Yusuf ergenlik çağına gelince efendisinin refikası (Züleyha) onun olaÄŸan üstü güzelliÄŸinden etkilenerek onunla beraber olmak istemiÅŸ fakat Hz Yusuf , eÅŸinden baÅŸka herÅŸeyi eline veren , kendisini en iyi ÅŸekilde ikamet ettiren efendisine bu kötülüğü yapamayacağını ve Allah Teala’dan korktuÄŸunu söylemektedir. Tevrat’ta bu çirkin teklifin Hz Yusufa efendisinin eÅŸi tarafından hergün yapıldığı bildirilmekte.

K. Kerimde (Yusuf-s-24) te kadının ayartmalarına, istek ve arzularına karşı aslında Hz Yusuf’un da arzu ve istekle dolu olduÄŸu fakat Allah Teala’nın burhanı sayesinde bu kötü teklifler karşısında kendisini koruyabildiÄŸi ve Allah Teala’ya sığındığı ifade edilmektedir. *İşte bu,her türlü kötülüğü , çirkin ve taÅŸkın halleri ondan uzak tutmak istediÄŸimiz için böyle oldu, çünkü o gerçekten bizim (seçilmiÅŸ) kullarımızdan biriydi.

Tevrat’ta Hz Yusuf’un efendisi Hz Yusuf’a yapılan iftiraya hemen inanmakta ve bu olay karşısında öfkelenerek herhangi bir araÅŸtırma yapmadan onu hemen zindana atmıştır. Bu olay Tevrat BAP-40-ayet-19,20 te* ve vaki oldu ki: efendisi: bana senin kölen böyle yaptı diyerek karısının kendisine söylediÄŸi sözleri iÅŸittiÄŸi zaman , öfkesi alevlendi. * Ve Yusuf’un efendisi onu alıp zindana , Kıralın mahpuslarının baÄŸlandığı yere teslim etti ve orada zindanda kaldı.”Åžeklinde geçmektedir.

K.Kerim’de (Yusuf-s-a-26,34) te Hz Yusuf kendisini ÅŸu ÅŸekilde savunmakta ve oradaki bir ÅŸahidin ÅŸehadediyle masum olduÄŸu kanıtlanmaktadır.* Yusuf dedi ki : Asıl o kadın benim nefsimden murad almak istemiÅŸtir. O anda kadının yakınlarından duruma tanık olan biri : EÄŸer onun gömleÄŸi ön tarafından yırtılmış ise kadın doÄŸru söylemiÅŸtir ve o yalancılardandır. * Ve eÄŸer gömleÄŸi arka tarafından yırtılmış ise o halde kadın yalan söylemiÅŸtir. O ise doÄŸrulardandır. *Böylece kadının kocası gömleÄŸin arka tarafından parçalanmış olduÄŸunu gördü ve şüpesiz bu- ey kadın! Sizin hilenizdendir. Şüphesiz sizin oyunlarınız pek büyüktür.” Diyerek Hz Yusufun suçsuz olduÄŸunu öğreniyor ve bu olayın saklı kalması için Hz Yusuf’a tenbihte bulunuyor ve karısını bu çirkin davranış ve iftiradan dolayı uyarıyor. Fakat Aziz’in karısı karşısında ki silik kiÅŸiliÄŸinden dolayı suçsuz olduÄŸunu bildiÄŸi Hz Yusuf’u hapse atmaktadır. * Yusuf sen bu olayın üzerinde durma (kadın!) sen de iÅŸlediÄŸin günahtan ötürü bağışlanma dile , çünkü sen gerçekten hatasız olan birisin ! * Ve ÅŸehirde kadınlar (birbirlerine ) : Aziz’in refikası genç kölesinin nefsinden muradını almak istiyormuÅŸ. Muhakkak ki onun yüreÄŸini kaplayan ince deriyi bir sevgi parçalamış. Şüphe yok ki biz onu apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz. * Kadınların bu kötü konuÅŸmaları kulağına gelince bir davetçi gönderdi ve onlara çakı ile kesilecek bir yemek sofrası hazırlattı. Ve onların her birine bir bıçak Verdi. Ve ey Yusuf onların karşısına çık dedi . Ve onlar onu görünce onu pek büyüttüler ve kendi ellerini kesiverdiler ve dediler ki: Allah Teala’yı tenzih ederiz , bu bir insane deÄŸil ancak kerim bir melektir. * Dedi ki: iÅŸte bu kimsedir ki iÅŸte bundan dolayı beni kınadınız . Yemin ederim ki ben onun nefsinden muradımı istedim de o kaçındı- günaha girmek istemedi – Ve eÄŸer benim ona emrettiÄŸimi yapmazsa elbette zindana atılacaktır. Ve elbette zillete düşmüş olanlardan olacaktır. * Yusuf : “Ey Rabbim!”dedi “ Benim için hapis, bu kadınların isteklerine boyun eÄŸmekten daha iyidir. Çünkü , sen onların oyunlarını- tuzaklarını benden uzak tutmazsan ben o zaman onların ayartmalarına kapılır ÅŸaÅŸkın-cahil kimselerden olurum . * Ve Rabbi O’nun duasını Kabul etti ve onu kadınların tuzaklarına karşı korudu. O gerçekten her ÅŸeyi iÅŸiten ve olduÄŸu gibi bilendir.

(Yusuf-s-35) *” Sonra o kiÅŸiza de ve ev halkı bütün delillerin Yusufun lehine olduÄŸunu gördükten sonra bile o’nu bir süre için hapsetmeyi uygun gördüler.”

Hz Yusuf Zindanda :

Ve Hz Yusuf’un kadınların kendinden istedikleri nefsani arzular karşısında Allah Tealaya sığınması ve zindanı bu isteklere tercih etmesi karşısında Allah Teala görünüşte zillet olan fakat sonu hürriyet, iktidar ve bolluk olan bir niÄŸmeti bu seçkin ve sabırlı kuluna bahÅŸediyor.

Tevrat’tada BAP-39-ayet-21,23 Hz Yusuf’un zindan müdürü tarafından deÄŸerinin bilindiÄŸi ve büyük bir güvenle ona zindan yönetimi verildiÄŸi yazmaktadır. *Fakat RAB zindan müdürünün gözünde ona lutuf verdi. *Ve zindan müdürü zindanda olan bütün mahpusları onun eline verdi; ve orada yapılan herÅŸeyi yapan o idi.* Zindan müdürü onun elinde olan hiç bir ÅŸeye bakmazdı, çünkü RAB onunla idi, ve yaptığı ÅŸeyde ona muvaffakiyet veriyordu.

(Yusuf-s-36) ve Tevrat-BAP-40- ayet-6,7 de birbiriyle çeliÅŸmeksizin Kralın sakisi ve fırıncısı Hz Yusuf ile birlikte hapse girmektedirler ve gördükleri rüyayı Hz Yusuf’a yorumlatmaktadırlar.

Bu hususta K.Kerimde (Yusuf-s-a-37,40) ayetlerde belirtilen açıklamalara baktığımızda Hz Yusuf arkadaÅŸları ile aralarında oluÅŸan yakınlıktan istifade ederek onlara tevhid inancına dair bilinmesi, farkında olunması gereken gerçekleri anlatmakta tabiri Allah Teala’nın izni ile yaptığını gerçek bilgi sahibinin O oldoÄŸunu söylemektedir. *Yusuf: Daha yiyeceÄŸiniz günlük azığınız önünüze konmadan rüyalarınızın gerçek anlamını size haber vereceÄŸim, vuku bulmadan önce ; çünkü bu bana Rabbimin öğrettiÄŸi ÅŸeylerdendir. Önce bilinki ben Allah’a inanmayan ve ahireti inkar eden bir toplumun izlediÄŸi yolu terkettim. *Ve atalarım İbrahim , İshak ve Yokub’un yolunu tuttum. Bizim için Allah’a herhangi bir ÅŸeyi ortak koÅŸmamız doÄŸru olmaz . Bu Allah Teala’nın bizim üzerimize, insanlığın üzerine sunduÄŸu bir lutufdur fakat insanların çoÄŸu bunu bilmezler. * Ey hapis arkadaÅŸlarım dağınık olan bir çok rabbin varlığınamı inanmak doÄŸrudur yoksa bütün varlığa egemen olan Allah’a inanmak mı? * Sizin Allah’tan baÅŸka ibadet ettiÄŸiniz ÅŸeyler atalarınızın kendi düşünce ürünlerinden çıkarmış olduÄŸu varlıklardan öteye geçmemektedir. Çünkü Allah bunlar hakkında hiç bir kanıt indirmemiÅŸtir. Neyin doÄŸru neyin yanlış olduÄŸu konusunda hüküm yanlızca Allah’a aittir.Ve oda kendisinden baÅŸkasına kulluk etmemenizi buyuruyor. İşte dosdoÄŸru olan din budur ama insanların çoÄŸu bunu bilmezler.”

Zindan arkadaşlarının(Yusuf - s-a-41) ruyasını * Biriniz efendisine şarap sunacaktır diğeriniz ise asılacak ve etyiyen kuşlar

(leşçiller) onun başından yiyecektir. Benden yorumlamamı istediğiniz şey {Allah tarafından }karara bağlanmıştır.

Bu hususta K.Kerimde geçen Tevratta geçmeyen bölüm Hz Yusuf bu rüyayı tabir edebileceÄŸini fakat bunların gerçekleÅŸmesinde veya gerçekleÅŸmemesinde bir etkisinin olamayacağını zira bu ÅŸeylerin Allah Teala tarafından hükme baÄŸlandığını ifade etmektedir.Ayrıca Hz Yusuf’un arkadaÅŸlarına yapmış olduÄŸu tebliÄŸi ve tevhid inancına dair esasları Tevrat’ta görmemekteyiz .Rüyaların yorumlanmasına gelince her iki kitap arasında herhangi bir mana farkının olmadığı yanlızca olayın tasvirinde farklılık olduÄŸunu görüyoruz.

Ve Hz Yusuf ruyasını tabir ettiÄŸi ve tekrar eski görevine getirileceÄŸini söylediÄŸi kralın sakisine ruyanın tabiri gerçekleÅŸip hürriyetine kavuÅŸunca kendisini hatırlamasını ve suçsuz yere konulduÄŸu bu zindandan çıkarılması için kraldan ricada bulunmasını ve suçsuz olduÄŸunu ifade etmesini istemektedir. Fakat saki’ye ÅŸeytan bunu unutturuyor ve Tevrat’a göre BAP-41-ayet-1 * iki tam yıl hapiste kalıyor.K.Kerim’de ise (Yusuf-s-a-42)*Fakat efendisini yadetmeyi ÅŸeytan ona unutturdu ve artık zindanda senelerce kalıverdi.

Şeklinde iki kitap arasında bir zaman belirtmede çelişki görüyoruz.

Bu olay Ahmet Cevdet’in yazmış olduÄŸu Kısas-ı Enbiya’da ise ÅŸu ÅŸekilde geçmektedir: “ İhtiyaç halinde kuldan yardım istemek kötü birÅŸey deÄŸildir. Fakat Peygamberin ÅŸanına yakışmaz. Hz Yusuf gibi büyük bir Peygamber’e her iÅŸini Allah’a bırakmak ve her istediÄŸini Allah’tan istemek lazım gelirken ÅŸerbetçiden ÅŸefaat istemesi ve hükümdardan yardım umması, kendisinin yedi sene zindanda kalmasına sebep olmuÅŸtur.”

Firavunun Ruyası Bahsi:

K.Kerimde (Yusuf-s-a-43) bu olay: *Ve bir gün kral : Ruyam da dedi yedi çelimsiz ineÄŸin yediÄŸi yedi semiz inek , yedi baÅŸak ve bir o kadarda kuru baÅŸak gördüm . Ey soylular ! ruya yorumlamasını biliyorsanız bana bu ruyayı yorumlayın bakalım ! ÅŸeklinde geçmektedir. Tevratta bu olay mana itibari ile aynı olmakla birlikte ruyanın gerçekleÅŸmesi bakımından farklılık arzetmektedir. Tevrat’ta bu olay (ruya) iki aÅŸamada gerçekleÅŸmektedir.BAP-41-ayet-2,7 * Ve iÅŸte, ırmaktan bakılışta güzel ve ette semiz yedi inek çıktı ve sazlar arasında otlanıyorlardı. * Ve iÅŸte, onlardan sonar , bakılışta çirkin ve ette cılız baÅŸka yedi inek çıktı, ve ırmağın yanında ineklerin yanında durdular. * Ve bakılışta çirkin ve ette cılız inekler bakılışta güzel ve semiz yedi ineÄŸi yediler. Ve Firavun uyandı. * Ve uykuya varıp ikinci defa ruya gördü ; ve iÅŸte bir sapta yedi semiz ve güzel baÅŸak çıktı. * Ve iÅŸte onlardan sonar cılız ve ÅŸark rüzgarında yanmış yedi baÅŸak bitti. * Ve cılız baÅŸaklar yedi semiz ve dolgun baÅŸağı yuttular. Ve Fravun uyandı, ve iÅŸte ruya idi. Ve vaki oldu ki sabahleyin onun canı rahatsızdı; ve gönderip Mısırın bütün sihirbazlarını , ve bütün hikmetlilerini çağırdı; ve Firavun onlara ruyasını anlattı; fakat onları firavuna tabir edebilen bulunamadı. Ve K.Kerim’de (Yusuf-s-a-43) Firavunun kahinleri bu ruyanın tabiri karşısında acze düşmüşler ve bu konularda derin ve saÄŸlam bilgilerden yoksun olduklarını itiraf etmektedirler. Hz Yusuf ise daha öncede gördüğümüz gibi kesin bir haber vermekte fakat bunu kendi insani hüneri deÄŸil Allah Teala’nın kendisini buna aracı yapmasışeklinde olduÄŸunu izah etmiÅŸ ve onu üstün sıfatları ile anmıştır.

Tevrat,ta Firavunun sakisinin Hz Yusufun ruya tabiri konusunda ki yeteneÄŸini Firavuna söylemesi üzerine Firavun BAP-41-ayet-14 * “sakisini gönderip Yusufu çağırdı ve onu zindandan çabuk çıkardılar; ve traÅŸ olup esvabını deÄŸiÅŸtirdi,Fravunun huzuruna girdi.” Ve Firavunun rüyasını dinleyip onu tabir etti.

Bu olay K.Kerim’de ise rüyanın ilk önce sakiye anlatıldığı ve daha sonra sakisi aracılığı ile bu yorumu duyan Firavunun Hz Yusufu çağırdığı fakat Hz Yusufun Firavundan ilk önce kadınların oyunlarını ortaya çıkarmasını istemektedir. Ve böylece Firavunun kadınlara yaptığı sorgulama neticesinde Hz Yusuf’a yapılan zina isnadının kadınların bir oyunu olduÄŸu ortaya çıkmıştır. Ve Hz Yusufun bu olaydaki masumiyeti ıspatlanmış oldu. K.Kerimde (Yusuf-s-a- 47,53)

* {Yusuf Şöyle}cevapladı(sakinin anlattığı rüyayı):Yedi yıl boyunca her zaman ki gibi ekip biçin ama hasad ettiÄŸiniz ekini, yemek için ayıracağınız az miktar dışında, öylece baÅŸağında bırakın.* Çünkü bu yedi yıllık bolluk zamanından sonra yedi yıllık bir kıtlık dönemi gelecek ve sizing bu dönem için hazırladığınız her ÅŸeyi, sakladığınız az bir miktarın dışında silip süpürecek. * Ve bundan sonra halkın bütün budarlıktan kıtlıktan kurtulacağı bir yıl olacak ki oyılda insanlar (bolluk yılları gibi)bol bol sıkıp saÄŸacaklar(zeytin ve üzüm) * Ve Yusufun yorumu kendisine ulaşır ulaÅŸmaz Kral: “Onu bana getirin dedi”Ama {Kral’ın}elçisi kendisine geldiÄŸinde Yusuf: Efendinize gidin ve ondan ellerini kesen kadınlar hakkındaki gerçeÄŸi ortaya çıkarmasını isteyin ; Çünkü Rabbim onların oyunlarını, tuzaklarını bütün gerçekliÄŸi ile bilmektedir. * Bunun üzerine Kral o kadınları çağırıp “ Yusufun gönlünü çelmeye çalışırken ne saÄŸlayacağınızı umuyordunuz”? diye sordu. Kadınlar: Allah korusun biz O’ndan en küçük bir kötülük görmedik! dediler .Aziz’in karısı da dedi ki: O’nun gönlünü çelmek isteyen bendim: O ise hep özü sözü doÄŸru olan kimselerdendi.* Yusuf olup biteni öğrendiÄŸinde : amacım eski efendimin arkasından kendisine ihanet etmediÄŸimi ve Allah’ın hainlerin hazırladığı tuzakların asla baÅŸarıya ulaÅŸtırmadığını bilmesini saÄŸlamaktı.dedi * Yine de ben kendimi bütünüyle temize çıkarmak istemiyorum; çünkü rabbimin acıyıp esirgediÄŸi kimseler hariç, insanı kendi benliÄŸi kötülüğe sürükleyebilir gerçekten de benim Rabbim çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır.

Hz Yusuf Mısır Hazinesi Başında

Hz Yusuf’un kadınların çirkin tekliflerine meyletmemesi ve kötülüklerden yanlızca Allah Teala’ya sığınıp tevekkül etmesi sonucu Allah Teala onu dünyada ve ahirette niÄŸmetlerine mashar kıldığını ve ona üstün makamlar verdiÄŸini ve vereceÄŸini K.Kerim’de ifade etmektedir. (Yusuf-s-56,57) * İşte böyle emin bir yer saÄŸladık Yusuf’a (o) ülkede; Öyleki dilediÄŸiyerde konaklayabilir /dilediÄŸi ÅŸeyi yapabilir. Biz rahmetimizi dilediÄŸimisenasib ederiz, ama iyilik yapanların hak ettiÄŸi karşılığı vermekten de geri durmayız. * Ama imana eriÅŸenlerin ve Bize karşı sorumluluk bilinci taşıyanların gözündew ahiret mükafatı( bu dünyada elde edilecek karşılıklardan) daha deÄŸerli, daha yararlıdır.” Ve Hz Yusuf Allah’a karşı sorumluluk bilinci içerisinde olduÄŸu için O’nun mükafatına nail olmuÅŸ ve zindandan kurtulmuÅŸtur, bu öyle bir kurtuluÅŸ ki birçok insan için zillet gibi görünen zindan hayatından Mısır’ın hazine müdürlüğüne ve yönetimine doÄŸru bir kurtuluÅŸ.

Hz Yusuf’un Hazine Müdürü OluÅŸu

K.Kerim’de Hz Yusuf’un Mısır Hazinesinin başına geçmesi bizzat Hz Yusuf tarafından Firavuna yapılan bir teklif ve Firavunun bunu kabuletmesi ÅŸeklindedir. (Yusuf-s-55) * (Yusuf” Beni ülkenin hazineleri üzerinde görevlendirin”dedi. Güvenilir, bilgili bir gözcü, bir koruyucu olacağımdan emin olabilirsiniz.

Tevrat’ta ise bu olay Firavun’un Hz Yusuf’un yapmış olduÄŸu yorum karşısında çok etlilenmesi ve onda diÄŸer insanlarda olmayan üstün meziyetler veAllah’ın ruhunu görmesi üzerine bu görevi ençok ona layık görerek verdiÄŸi ÅŸeklinde yazmaktadır. BAP-41-ayet-37,45 * Ve bu söz Firavunun ve bütün kullarının gözünde çok iyi idi.* Ve Firavun kullarına dedi: Bunun gibi kendisinde Allah’ın ruhu olan bir kimse bulabilir miyiz?* Ve Firavun Yusuf’a dedi: Madem Allah bütün bu ÅŸeyleri sana bildirdi, senin gibi akıllı ve hikmetli adam yoktur; * sen evimin üzerinde bulunacaksın ve bütün kavmım senin emrin üzerine yönetilecek; ben yalnız tahtta senden yüksek olacağım. * Ve Firavun Yusuf’a dedi: Bak, seni bütün Mısır diyarı üzerine koydum. * Ve Firavun mühürünü parmağından çıkarıp onu Yusuf’un parmağına taktı; ve ona ince keten esvap giydirdi, ve boynuna altın zincir taktı. * Ve onu kendisinin ikinci arabasına bindirdi; ve onun önünde diz çökün diye bağırdılar; ve onu bütün Mısır diyarı üzerine koydu. * Ve Firavun Yusufa dedi: Ben Firavunum, ve bütün Mısır diyarında kimse sensiz elini veya ayağını kaldırmayacaktır.”

Hz Yusuf’un EvliliÄŸi:

Tevrat’ta göre Hz Yusuf Firavun tarafından çok geniÅŸ yetkilerle Mısır hazinesinin başına getirildikten sonra Firavun tarafından Mısır devlet adamlarından birinin kızı ile evlendirilmiÅŸ ve bu kadın Hz Yusuf’tan iki erkek çocuk dünyaya getirmiÅŸtir. BAP-41-ayet-45-50,53 * Ve Firavun Yusuf’un adını Zafenat-Paneah koydu; ve kendisine On ÅŸehrinin kahini Poti-Feranın kızı Asenat’ı karı olarak verdi. Ve Yusuf bütün Mısır diyarını devre çıktı. * Ve kıtlık yılı gelmeden evvel Yusuf’un iki oÄŸlu oldu, onları On ÅŸehrinin kahini Poti-Fera’nın kızı Asenat kendisine doÄŸurdu. * Ve Yusuf ilk oÄŸlunun adını Manassa koydu. Çünkü Allah bana bütün zahmetimi ve bütün babamın evini unutturdu dedi. * Ve ikincisinin adını Efraim koydu: Çünkü Allah düşkünlüğüm diyarında beni semereli kıldı, dedi.”

K.Kerimde ve sahih hadis-i ÅŸeriflerde raslayamadığımız Hz Yusuf’un evlendirilmesi ve iki oÄŸlunun olması olayına A.Cevdet’in yazmış olduÄŸu Kısas-ı Enbiya’da kısaca ÅŸu ÅŸekilde deÄŸinilmiÅŸtir: Yusuf (A.S) zindandan çıktı ve hükümdar ile görüşüp konuÅŸtu. Hükümdar onun akıl ve fikrine bakıp fevkalade beÄŸendi. Bu esnada maliye nazırı ölmüş bulunuyordu. O’nun yerine Yusuf’u maliye nazırı yaptı ve onu kendisine vezir seçti. Zeliha’yıda nikah ile ona verdi.

Zeliha ise bir hükümdar kızı ve güzellerin en önde gelenlerindendi. Hz Yusuf’un ondan Efraim ve MenÅŸa adı ile iki oÄŸlu ve Rahmet isminde bir kızı oldu oldu.

Kıtlık ve Hz Yusuf’un kardeÅŸlerinin Mısır’a gelmesi:

Firavunun gördüğü rüyanın birinci kısmı olan bolukla geçen yedi yıl sonucu artık yedi yıllık bir kıtlık dönemi baÅŸlamıştı. Hz Yusuf’un hazine müdürlüğünde geçen bu yedi yılda Hz Yusuf Allah Teala’nın iÅŸareti sayesinde bu bolluk yılları akabinde gelecek olan kıtlık yıllarını bildiÄŸi için Mısır ambarlarını bolluk yıllarında zahire ile doldurmuÅŸ ve Mısır halkı kıtlık yıllarında telef olmaktan kurtulmuÅŸ. Fakat diÄŸer ülkelerde kıtlığın sonucu büyük telefler yaÅŸanmakta idi. Kıtlık içinde olan ülkelerin halkı Mısır ülkesinde zahirenin olduÄŸunu duyunca akın akın Mısıra yönelmiÅŸler, Hz Yusuf Mısır’a gelen bu ihtiyaç sahiplerine adaletli bir dağıtım yapmak için gelen kiÅŸilerin sayısına göre zahire veriyordu. Aksi taktirde ihtiyacından fazla zahire alan insanlar bu zahireyi ülkelerinde fahiÅŸ fiyatta satabilirlerdi. Ve Kenan diyarıda bu kıtlık diyarlarından dı ve Hz Yusuf’un aileside bu diyarda oturuyordu, Hz Yakup’un on oÄŸlu da Mısır’a zahire almak için geldiler.

Hz Yusuf’un kardeÅŸlerinin Mısıra gelmesi ve Hz Yusuf’un onları tanıması ve aralarında geçen diyalok K.Kerim-de (Yusuf-s-58-62) ÅŸu ÅŸekilde geçmektedir.

* {YILAR SONRA} Yusuf’un kardeÅŸleri (Mısır’a) geldiler. Ve O’nun huzuruna çıktılar; ve O hemen onları tanıdı. Ama onlar (kardeÅŸleri) onu tanımadılar.

*“ Ve onların yüklerini yüklettikten sonra kendilerine : „{Bir dahaki geliÅŸinizde} O, baba bir kardeÅŸinizide getirin bana . Görmüyor musunuz tartıyı tam tuttum ve size karşı son derece iyi bir konukseverlik gösterdim.“

* Ama eğer kardeşinizi bana getirmezseniz benden ne bir ölçek olsun (zahire ) bekleyin, ne de yanıma yaklaşın!

* “O’nu getirmek için babasını razı etmeye çalışacağız,“ diye karşılık verdiler“ve her halde bunu ne yapıp yapıp baÅŸaracağız!

* {Bu aradaYusuf}hizmetçilerine:“Onların bedel olarak getirdiklerini de denklerine (erzaklarına) yerleÅŸtirin ki, evlerine dönünce bunu farkederler de belki daha istekli olarak dönerler“ dedi.

K. Kerim’de bu ayetlerden anladığımıza göre Hz Yusuf kardeÅŸlerini hemen tanımış fakat anne bir kardeÅŸi olan Bünyamin’i aralarında görememiÅŸ. Ve kardeÅŸi Benyamin’e bir an önce

kavuşmak istemiş, diğer kardeşlerine gayet iyi davranmış ve onlara yiyecek vermiş, fakat onlara verdiği yiyecek az bir miktarda yiyecek olup gerçek manadaki yardımı ancak kardeşlerini getirince vereceğini söylemiş. Çünkü bunu adaletli bir dağıtım için şart görmüş, kardeşlerinin geriye dönme isteklerini artırmak için onlara sattığı zahirenin karşılığı olan parayı da zahirelerinin içine koymuş.

Tevrat’ta ise bu olay K.Kerimden daha deÄŸiÅŸik bir ÅŸekilde anlatılmaktadır.Hz Yakup Mısır’a yiyecek almak için giden on oÄŸlunun yanına hepsinden ziyade sevdiÄŸi ve teselli bulduÄŸu Benyamin’i, başına bir iÅŸ gelir diye onlarla göndermemiÅŸtir. Hz Yusuf kendisinden zahire almaya gelen kardeÅŸlerini casus olarak nitelendirmekte ve onları üç gün hapsettikten sonra kardeÅŸleri Bünyamin’i getirmedikleri takdirde onları serbest bırakmayacağını söylemektedir. Ve onları kardeÅŸlerini getirmeye meçbur etmek için „birinizi rehin bırakın“ der. EÄŸer kardeÅŸinizi getirirseniz sizler doÄŸrularsınız ve hayatınız güvende olacak der. Bu olay Tevrat’ta BAP-42-ayet-3-26 * Ve Yusuf’un on kardeÅŸi Mısır’dan buÄŸday satın almak için indiler.* Fakat Yakub Yusuf’un kardeÅŸi Benyamin’i kardeÅŸleri ile göndermedi; çünkü dedi. Belki ona bir zarar dokunur. * Gelenler içinde İsrail oÄŸullarıda satın almak için geldiler; çünkü Kenan diyarında kıtlık vardı. * Ve memleket üzerine vali olan Hz Yusuftu; memleketin bütün kavmına satan kendisi idi. Ve Yusufun kardeÅŸleri geldiler, ve onun önün de yere kapandılar. * Ve Yusuf kardeÅŸlerini görüp onları tanıdı, fakat kendisi bir yabancı gibi davranarak onlara sert söyledi: Nereden geliyorsunuz? Ve dediler: Yiyecek satın almak için Kenan diyarından. * Ve Yusuf kardeÅŸlerini tanıdı, fakat onlar kendisini tanımadılar. * Yusuf onlar hakkında gördüğü rüyaları hatırladı, ve onlara dedi: Siz casussunuz memleketin zayıf yönlerini görmeye geldiniz. * Ve ona dediler: Hayır efendim , kulların ancak yiyecek satınnalmak için geldiler. * Biz hepimiz bir adamın oÄŸullarıyız; biz doÄŸru adamlarız, kulların casus deÄŸildir. * Ve onlara dedi: Hayır fakat memleketin zayıf yönlerini görmeye geldiniz. * Ve dediler: Biz kulların Kenan diyarında bir adamın oÄŸulları, on iki kardeÅŸiz ; iÅŸte küçüğü bugün babamızın yanındadır, biri de yoktur.* Ve Yusuf onlara dedi: Casussunuz diye size söylediÄŸim budur; bununla tecrübe edileceksiniz, Firavunun hayatına yemin ederim küçük kardeÅŸiniz buraya gelmedikçe buradan çıkmayacaksınız.* Sizden birini gönderinde kardeÅŸinizi getirsin ve siz baÄŸlanacaksınız, ta ki sizde hakikat var mı diye sözleriniz tecrübe olsun; yoksa Firavunun hayatına hayatına yemin ederim ki, siz casussunuz. Ve üç gün onları hapse koydu. * Ve üçünçü günde yusuf onlara dedi: Bunu yapın ve saÄŸ kalın ; çünkü be Allah’tan korkarım ; eÄŸer doÄŸru adamlar iseniz kardeÅŸlerinizden birisi hapsedildiÄŸiniz evde baÄŸlansın; fakat siz gidin ve evlerinizin kıtlığı için buÄŸday götürün; ve küçük kardeÅŸinizi bana getirin ve böylece sözleriniz doÄŸru çıkacak ve ölmeyeceksiniz. Ve böyle yaptılar. Ve kardeÅŸleri Åžimeonu Mısırda rehin bıraktılar.

Tevrat’ta bu olay akabinde kardeÅŸler birbiriyle konuÅŸarak baÅŸlarına gelen bu sıkıntıların sebeplerini bir vakit kardeÅŸleri Yusuf’a yaptıkları kötülüğe baÄŸlamaktadırlar ki bununla ilgili vereceÄŸimiz ÅŸu bölüme K. Kerimde raslayamamaktayız. BAP-42-ayet-21-23 * Ve birbirine dediler: Gerçekten biz kardeÅŸimize karşı suçluyuz, çünkü bize yalvardığı vakit canının sıkıntısını gördük, ve dinlemedik; onun için başımıza bu sıkıntı geldi. * Ve Ruben onlara: çocuÄŸa karşı suç iÅŸlemeyin diye size söylemedim mi? ve dinlemediniz; ve onun kanıda iÅŸte, aranılıyor. Tevrat’ta Hz Yusuf’un bunları duyup duygulanarak oradan ayrılarak aÄŸladığı fakat arada tercüman olduÄŸu için kardeÅŸlerinin bunu bilmediÄŸi yer olmaktadır.

K.Kerimde Hz Yusuf kendine zahire için gelen kardeÅŸlerine gayet iyi davranıyor, yiyeceklerinin bedellerini çuvallarına koyuyor ve kardeÅŸlerine eÄŸer küçük kardeÅŸiniz gelirse ancak o zaman size gerçek satışı yapabilim, çünkü bu adalet gereÄŸi olandır diyor. Ve böylelikle onların kardeÅŸlerini alıp tekrar gelmelerini saÄŸlamak istiyor. Bu bölümde Tevrat ile çeliÅŸen husus ÅŸudur: Tevrat’ta Hz Yusuf kardeÅŸlerini casuslukla suçluyor ve onları casuslukları gerekçesiyle hapsediyor.Ve Benyamin’i getirmeleri için kardeÅŸleri Åžimeon’u kendi yanında rehin alıyor.

K.Kerimde ise ilk geliÅŸte bir rehin alma olayına raslanmıyor fakat ikinci defa kardeÅŸleri Bünyamini’de yanlarına alıp

daha fazla yiyecek almak için Hz Yusuf’a geldiklerinde Hz Yusuf kardeÅŸi Bünyamin’e kendini tanıtıyor ve ona latife yollu bir neden bulup seni yolundan alıkoyacağım sakın üzülme der.Daha sonra onlara yiyecek veriyor ve verdiÄŸi yiyecek çuvallarından Benyamininkine kralın su kabını koyarak onları uÄŸurluyor ve arkalarından adamlarını yollayıp onları yolda durdurttu ve adamları Kralın su tasının kaybolduÄŸunu söyleyerek onları hırsızlıkla suçlayıp yüklerinin aranmasını istediler. Bu olay karşısında Hz Yusuf’un kardeÅŸleri kendilerinin bu ülkeye bozgunculuk yapmak için gelmediklerini hırsız da olmadıklarını söyleyerek kendilerini savunuyorlar.“Mısırlılar bunun üzerine: Peki eÄŸer yalan söylüyorsanız bu yaptığınızın cezasınedir“?dediler bunun üzerine Yakub’un oÄŸulları“Kupa kimin çuvalında çıkarsa o hapsedilir. Biz bu suçu iÅŸleyen zalimleri iÅŸte böyle cezalandırırız“dediler. Bunun üzerine tüm kardeÅŸlerin çuvalları arandı en son aranılan Bünyaminin çuvalında tas çıktı. Bunun üzerine diÄŸer kardeÅŸler:“O çaldıysa ne ala çünkü bir zamanlar onun kardeÅŸide hırsızlık yapardı.“dediler. {Burada hırsız kardeÅŸle kasdedilen kiÅŸi Hz Yusuf’tur ki bu iftirayı Hz Yusuf’un yüzüne karşı yapmaları onu henüz tanımadıklarını gösterir.} Hz Yusuf bunları duyunca kardeÅŸlerinin iftiralarından dolayı üzüldü.

Ve böylece Hz Yusuf daha önceden düşündüğü gibi yaptı ve onları kendi kanunlarına göre cezalandırdı ve tasın çıktığı çuvalın sahibi kardeÅŸi Bünyamini yanında alıkoydu. Mısır kanunlarına göre böyle birÅŸey yapamazdı çünkü küçük kardeÅŸlerinin vasisi abileri idi ve abileride babalarına verdikleri kuvetli yeminden dolayı Bünyamin’in kalmasına asla razı olamazlardı. Hz Yusuf’ta onların kanunları bildiÄŸi için sözde suçluya onların kanunları ile ceza verdi. Bünyaminin abileri kardeÅŸlerinin suçlu olduÄŸuna inanırlar ve tutsak olmasına da gönülleri razıdır. Fakat onların sorunları ÅŸimdi babalarına nasıl cevap verecekleri idi. Bunun için Hz Yusuf’tan babalarının diÄŸer kardeÅŸlerinin(Hz Yusuf) ölümünden dolayı bu kardeÅŸleri ile teselli bulduÄŸunu eÄŸer bu kardeÅŸlerini tekrar babalarına götürmesseler babalarının kederden öleceÄŸini söyleyerek onun yerine bizden birini alıkoy derler. Fakat Hz Yusuf adalet gereÄŸi Bünyamin’i alıkoyması gerektiÄŸini söyler ve onu alıkoyar.

Taberi, Râzi ve ZemahÅŸeri gibi bazı müfessirler yukarıda anlattığımız olayın Tevrat’tan farklı olarak Hz Yusuf tarafından hazırlanması zor bir planın parçası olmadığını K. Kerimde bunu gösteren bir delile rastlanmadığını ifade ederler. Bu müfessirlere göre olay Hz Yusuf’un da tahmin etmediÄŸi ÅŸekilde geliÅŸen tesadüf ürünüdür. (Yusuf –s-a-76) * Yusuf’un dilediÄŸine eriÅŸmesi için . Biz olayları iÅŸte böyle düzenledik. Allah dilemeseydi Kralın yasalarına göre kardeÅŸini alıkoyamazdı. Biz dilediÄŸimizi bilgice yüksek seviyelere çıkarırız, fakat her bilgi sahibinin üstünde herÅŸeyi bilen Allah vardır.

Tevrat’ta bu olayda bazı farklılıklar vardır. Bunlar : Bünyamin’in çuvalının içine Hz Yusuf’un su içtiÄŸi ve fal baktığı tasının konduÄŸu ve ayrıyetten yiyeceklerin karşılığının konduÄŸu gibi. Bu olay Tevratta Bap-44-ayet 1-6 * Ve evinin kahyasına emredip dedi: Bu adamların çuvallarına kaldıra bilecekleri kadar yiyecek doldur, ve her adamın parasını çuvalının aÄŸzına koy.* Ve küçüğün çuvalının aÄŸzına kasemi, gümüş kaseyi, ve buÄŸdayın parasını koy. Ve Yusuf’un söylediÄŸi söze göre yaptı.* Ve sabah aydınlanınca adamlar, eÅŸÅŸekleri ve kendileri gönderildi. * Henüz ÅŸehirden çıkmışlar daha uzaklaÅŸmamışlardı; ve Yusuf evinin kahyasına dedi: Kalk,O adamların arkasından koÅŸ ve kendilerine yetiÅŸtiÄŸin zaman kendilerine de: niçin iyiliÄŸe karşı kötülük ödediniz? * Bu efendimin ondan içtiÄŸi ve hem de ondan içtiÄŸi kase deÄŸilmidir? Yaptığınız iÅŸle kendinize kötülük ettiniz.* Ve onlara yetiÅŸti ve bu sözleri kendilerine söyledi.

Bura da dikkati çeken tasın Hz Yusuf’a ait olduÄŸu ve onunla falbaktığı mevzuudur. K.Kerimde ise sözkonusu tasın Hz Yusuf’a ait deÄŸil Kıral’a ait olduÄŸu yazmakta ve Hz Yusuf’un bu tasla veya herhangi bir ÅŸeyle fal baktığına dair bir bilgi yer almamaktadır.Zaten K.Kerim anlayışına göre Allah Teala’nın yasaklamış olduÄŸu ve çirkin kıldığı bir fiili bir peyganberin bile bile bir meslek gibi yapması mümkün deÄŸildir.

Hz Yusuf’un KardeÅŸlerinin Hz Yusuf’a Yalvarışları ve Çaresizlikleri:

Daha önceki, konulardada bahsettiÄŸimiz gibi Hz Yusuf kardeÅŸi Bünyamini sözde yaptığı hırsızlıktan dolayı yanında alıkoymuÅŸtu. Bu durumkarşısında babalarına verdikleri sözde duramayıp kardeÅŸlerini tekrar babalarına götüremeyen Bünyaminin abileri Hz Yusuf’a çeÅŸitli alternatifler sunup, yalvarış ve iltifatlarla Bünyamini alıp babalarına götürmek istemiÅŸler.Fakat bu çabaları sonuç veremeyince bir kenara çekilip durumu müzakereye baÅŸlamışlar.Ve yapılan müzakere sonucu içlerinden en büyükleri (Tevrat’a göre Yahuda) bu olay hakkında babası veye Allah teala kendi lehinde bir hüküm verinceye kadar bir yere ayrılmayacağını söyler. Fakat kardeÅŸlerini olayı haber vermesi için babalarına gönderir.

Bu K.Kerimde (Yusuf-s-a-80-88)te şu şekilde anlatılmaktadır.

*Böylece ondan ümitlerini kesince,(aralarında konuyu) görüşmek için bir kenara çekildiler.

En büyükleri:“Babanızın sizden Allah’ı ÅŸahit tutarak söz aldığını ve ayrıca bundan önce Yusuf konusunda nasıl güven kırıcı davrandığınızı hatırlıyormusunuz?dedi.“Bunun için ben artık, babam bana izin verinceye kadar bu ülkeden ayrılmayacağım; yahut Allah lehimde bir hüküm verinceye kadar. Çünkü O hükmedenlerin en iyisidir.*Size gelince] siz babanıza dönüp gidn ve ona“Ey babamız!“ deyin,“oÄŸlun hırsızlık yaptı; fakat biz gördüğümüzden bildiÄŸimizden baÅŸkasına ÅŸahit deÄŸiliz; ve sana söz vermiÅŸ olsakta onu bizim göremeyeceÄŸimiz gizli tehlikelere karşı koruyamazdık.*[Olay sırasında] bulunduÄŸumuz ÅŸehir halkına, birlikte yolculuk yaptığımız kervancılara sor istersen[göreceksin ki]biz gerçekten doÄŸru söylüyoruz!“

*[VE BABALARININ yanına dönüp, olup biteni O’na anlattıkları zaman Yakub;] Yoo; yine kendi muhayyilinizdendir olmayacak bir iÅŸi size olaÄŸan gösteren [bana gelince] artık sabır en iyisidir; belkide Allah onların hepsini birden bana [geri] getirecektir; gerçek ÅŸu ki Allah doÄŸru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen, mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir!“

*Ve başını onlardan öteye çevirip:“Vah bana, Yusuf için vah bana!“dedi; ve içini dolduran hüzünden gözleri doldu.*“Allah ÅŸahittir ki“ dediler, (bu) Yusuf’un acısı seni iyice çökertmeden yada öldürmeden peÅŸini bırakmayacaksınız!“

*“Ben“ dedi,“tasamı ve üzüntümü yanlızca Allah’a havale ediyorum; çünkü Allah katında sizin bilmediÄŸinizi biliyorum ben.* Ey oÄŸullarım (ÅŸimdi) gidin ve Yusuf ile kardeÅŸi hakkında bir haber almaya çalışın; ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; bilin ki, hakkı inkar eden kimselerden baÅŸkası Allah’ın hayat bahÅŸedici rahmetinden ümit kesmez.

Yukarıda vermiÅŸ olduÄŸumuz ilgili K.Kerim ayetlerinden de anlaşıldığı gibi Hz Yusuf kardeÅŸlerinin tüm ısrarlarına raÄŸmen Bünyamin’in onlarla gitmesine izin vermez ve onlarda Bünyaminsiz geri, babalarının ülkelerine dönerler ve olayı babalarına anlatırlar.Ve kendisine anlatılanlar karşısında Hz Yakup kederlenir ve sabırla Allah Teala’ya sığınır ve oÄŸullarından ümidini kesmez. Bu ümide sebep olarak Hz Yusuf’un babasına anlattığı rüyanında tesiri vardır. Çünkü henüz rüya gerçekleÅŸmemiÅŸti, rüyanın gerçekleÅŸmesi için Hz Yusuf’un ve onbir kardeÅŸinin hayatta olması gerekmekte idi.Ve ayrıca ayetlerden Hz Yakub’un Allah Teala tarafından olay hakkında bilgilendirildiÄŸi ve ümitile tavsiye olunduÄŸuda anlaşılabilir.

Aynı olay için Tevrat’a baktığımızda olay farklı bayutlarda geliÅŸmekte, Bünyaminin aÄŸabiliri eÄŸer Bünyamini alıkoyarsa bundan dolayı babalarının kederden öleceÄŸini çünkü diÄŸer kardeÅŸlerinin (Hz Yusuf) ölümünden dalayı büyük bir keder içinde bulunan babalarının Bünyamin ile teselli bulduÄŸunu ve ancak onun varlığı ile avunarak hayatta kaldığını söylerler.Ve bu anlatılanlar karşısında duygularına hakim olamayan Hz Yusuf o anda orada bulunan kardeÅŸi dışındaki insanları dışarı çıkararak yüksek sesle aÄŸlar ve kardeÅŸlerine kendisinitanıtır. Ve başına gelen olaylardan kardeÅŸlerini sorumlu tutmaz bu olayları Allah Teala’nın bir dileÄŸi üzerine gerçekleÅŸtiÄŸini ifade ederek kıtlıkta telef olmamaları tüm ailece Mısır’a göç etmelerini ister. Olay Tevrat’ta BAP-44ayet-18-34-BAP-45ayet-1-15 te ÅŸu ÅŸekilde anlatılmaktadır:

*Ve Yahuda ona yaklaşıp dedi: Aman efendim , rica ederim kulun bir söz söylesin de efendim dinlesin; ve kuluna karşı öfken alevlenmesin; çünkü sen de Firavun gibisin. * Efendim kullarına sorup demiÅŸti: sizin babanız veya kardeÅŸiniz var mı?* Ve efendime demiÅŸtik: Bizde kocamış adam, babamız, ve küçük, ihtiyarlık çocuÄŸu var, ve kardeÅŸi öldü, ve anasından yanlız O kaldı; ve babası O’nu sever.* Ve kullarına demiÅŸtin:Kendisini bana indirin, onu gözümle göreyim.* Ve efendime demiÅŸtik: çocuk babasını bırakmaz, çünkü babasını bırakırsa, babası ölür.* Ve kullarına demiÅŸtin:EÄŸer küçük kardeÅŸiniz sizinle inmezse, bir daha yüzümü görmezsiniz.* Ve babam kulunuzunyanına çıktığımız zaman, vaki oldu ki, efendimin sözlerini ona bildirdik.* Ve babamız dedi: Yine,gidin bize biraz yiyecek satın alın. Ve dedik: İnemeyiz;eÄŸr küçük kardeÅŸimiz bizimle olursa ineriz; çünkü küçük kardeÅŸimiz bizim ile olmazsa, O adamın yüzünü göremeyiz.* Ve babam kulun bize dedi. Bilirsiniz ki karım bana iki oÄŸul doÄŸurdu;* ve biri yanımdan gitti, ve: mutlaka parçalandı, dedim; ve ÅŸimdiye kadar onu görmedim ;* bunu da benden alırsanız, ve ona bir zarar deÄŸerse, ak saçımı kederle ölüler diyarına indirirsiniz.* Ve ÅŸimdi babam kulununyanına vardığım zaman , çocuk bizimle beraber olmazsa, onun canı çocuÄŸun canına baÄŸlı olduÄŸundan, * çocuÄŸun bizimle beraber olmadığını görünce, olur ki ölür, ve kulların babamın ak saçını kederle ölüler diyarına indirirler.* Çünkü kulun babama çocuk için kefil olup dedim: Onu sana getirmezsem, ebediyyen babama karşı suçlu olayım.* Ve ÅŸimdi rica ederim, çocuÄŸun yerine efendime klöle olarak kulun kalsın.* Çünkü çocuk benimle beraber olmazsa, nasıl babama gideyim, ve babama gelecek fenalığı göreyim?

Ve bu anlatılanlar üzerine Tevrat’a göre Hz Yusuf duygulanır ve özenle tasarlayıp uygulamaya baÅŸladığı planı daha fazla sürdüremez ve kendini kardeÅŸlerine tanıtır.

*Ve Yusuf yanında duranların hepsinin önünde kendini tutamadı; ve bağırdı: Herkesi yanımdan çıkarın. Ve Yusuf kendisini kardeşlerine tanıttığı zaman, yanında hiç kimse yoktu.*

Zekâtın Önemi

Salı, 06 Kasım 2007

Zekâtın Önemi

İslâmın beş şartından dördüncüsü zekât vermektir. Hicretin ikinci yılında oruçtan önce farz olmuştur. Mal ile yapılan ibadettir.

Zekât, dini ölçülere göre zengin olan müslümanların seneden seneye malının ve parasının kırkta birini fakir olan müslümanlara vermesidir. Zekât, Kur’an-ı Kerim’de namaz ile birlikte otuzyedi yerde geçmektedir. Zekâtın üzerinde bu kadar çok durulması onun dinimizde büyük önem taşıdığını göstermektedir.

Zekâtın Faydaları

Zekât, kalbi cimrilik hastalığından, malı fakirin hakkından temizleyen, zenginlerde şefkat ve merhamet duygularını geliştiren bir ibadettir. Zekât sayesinde fakirlerin kalbindeki haset ve kıskançlık ortadan kalkar. Kendilerine yardım eden zenginlere karşı sevgi ve saygı meydana gelerek toplumda birlik ve kardeşlik kuvvetlenmiş olur.

İslâm Dini, toplumun dertlerini tedâvi eden, ihtiyaçlarını karşılayan birçok esaslar getirmiÅŸtir. Allah’ın emri olan zekât, bir sosyal yardımlaÅŸma sistemidir. Zekât malın büyümesini ve bereketlenmesini saÄŸlar. Zekâtı verilen serveti, yok olmaktan, kötü insanların zararından Allah korur. Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Mallarınızı zekât ile koruyunuz."

Sadakanın Önemi

Varlıklı müslümanlar sadaka vermek suretiyle fakirlere bayram sevincini tattırırlar. Böylece, hem borcunu ödemiş, hem de sevap kazanmış olurlar. Sadaka vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.

Peygamberimiz şöyle buyuruyor: «İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üç şeyden dolayı kapanmayıp sevap yazılmasına devam edilir. (Bunlar Sadaka-ı cariye, (öldükten sonra devam eden hayırlı eser) yararlı bir ilim ve kendisine dua eden evlât»

Zekatın Farz Olmasının Şartları

Salı, 06 Kasım 2007

ZEKATIN FARZ OLMASININ ÅžARTLARI

a- Mükellef açısından gerekli olan şartlar:

Zekât verecek olan kişi akıllı, hür, erginlik çağına ermiş, dinen zengin ve Müslüman olmalıdır.

Buna göre; Müslüman olmayanlara, delilere, çocuklara ve hürriyetini kaybetmiş olan köle ve esirlere zengin de olsalar zekat farz değildir.

Zekâtın farz olmasına engel olan akıl hastalığında (delilik) iki hal düşünülebilir:

1- Çocukluktan itibaren deli olanlar: Bunların hastalığı devam ettiği müddetçe mallarına zekât gerekmez. Erginlik çağına geldikten sonra sıhhate kavuşacak olurlarsa, o tarihten itibaren kendilerine zekât farz olur.

2- Erginlik çağına geldikleri zaman akıllı oldukları halde sonradan akıl hastalığına tutulanlar. Bu durumda olanların hastalıkları bir sene aralıksız devam ederse, o sene kendilerine zekât gerekmez. Fakat, sene içerisinde bir iki gün gibi az bir zaman için de olsa sıhhat bulana o senenin zekâtı farz olur. Bu söylenilenler İmam Muhammed’in görüşüdür. İmam Ebû Yusuf’a göre; senenin çoÄŸunu sıhhatli geçirmeyen akıl hastalarına o sene için zekât gerekmez. Bunaklık da; delilik hükmündedir.

Zengin olan çocukların; erginlik çağına geldikleri andan, küçükken akıl hastası olup da erginlik çağına geldikten sonra sıhhat bulanların da sıhhat buldukları andan itibaren bir sene geçince zekât vermeleri gerekir.

Toprak mahsullerinde, hem çocuklara hem de delilere zekât gerekir. Buna; öşür denilir.

Åžafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre; hiç bir ayırım yapılmadan çocukların ve akıl hastalarının tüm mallarından zekât gerekir (Merginânî, a.g.e., I, 96; Mevsılî, el-İhtiyar II, 130; el-Cezîrî, Kitabu’l-Fıkıh ale’l-Mezahibi’l-Erbaa, I, 590, 591).

b- Mal açısından gerekli olan şartlar:

1- Mal, mal sahibinin aslî ihtiyaçlarından ve borçlarından fazla olarak, nisab* miktarı veya daha fazla olmalıdır.

Aslî ihtiyaç; kişinin ve ailesinin ihtiyaçları olan mal, eşya ve aletlerdir (bk. "Havâic-i Asliyye" mad).

2- Mal, hakîkaten veya hükmen artıcı olmalıdır.

Hakîkaten artıcı olmasından maksat; malın, ticaret veya üreme yoluyla çoğalıcı olmasıdır. Buna göre; her türlü ticaret malı, nesli, sütü ve tüyü alınmak üzere kırlarda otlatılan erkek ve dişi hayvanlar hakîkaten artıcıdır. Bu şekilde hayvanlara; saime * denilir.

Malın hükmen artıcı olması; sahibinin veya sahibinin vekili elinde bulunması suretiyle artırılmaya elverişli olmasıdır. Altın, gümüş ve paralar bu kabildendir.

3- Malın üzerinden bir yıl geçmiş olmalıdır. Buna; Havelân-ı Havl veya Havl-i Havelân denilir (bk. "Havelan-ı Havl" mad).

Nisâb miktarı mala sahip olan bir kimseye; o mala sahip olduktan itibaren bir sene geçtikten sonra zekât vermesi farı olur. Nisâbın, hem senenin başında hem de sonunda mevcut olması gerekir. Arada azalıp çoğalmasına itibar edilmez. Zekât verirken malın, sene başındaki veya sene ortasındaki değil, sene sonundaki değerine itibar edilir. Mesela; sene başında 500.000 lirası olan bir kimsenin sene ortasında 300.000 liraya düşse fakat sene sonunda 600.000 olsa bu şahıs zekâtını 600.000 lira üzerinden verecektir.

Şafiî mezhebine göre; nisâbda muteber olan zaman senenin sonudur. Sene sonunda nisâb miktarı olan bir mal, sene başında nisabtan az bile olsa o mala zekât gerekir.

Zekât verilmesi gereken bir mal; üzerinden bir sene geçtikten sonra artacak olsa, artan miktar için üzerinden bir sene geçmedikçe zekât icab etmez. Toprak mahsûllerinin zekâtında; mahsûlün üzerinden bir sene geçmesi şart değildir. Hasadı yapıldıktan sonra zekâtlarının verilmesi gerekir.

4- Sahibi, mala tam olarak malik olmalıdır. Bundan maksat; malın, sahibinin elinde olması ve onda bir başkasının hakkının bulunmamasıdır. Buna göre; kadının henüz eline geçmeyen mehrine ve insanın elinde bulunmakla beraber, buna karşılık borcu olan malına zekât gerekmez. Ancak, borcuna mukabil olanı çıktıktan sonra geriye kalan miktar nisâba ulaşırsa o fazlalık için zekât gerekir. Buradâki borçtan maksat; kul borcudur. Keffaret, nezir, hacc, gibi dinî borçlar zekâtın gereğine manî değildir. Eskiden kalma zekât borcu da nisâba manidir. Buna göre; elinde nisâb miktarı malı olan bir kimsenin, eski senelerden kalma zekât borcu olur ve bu borç düşüldüğünde geri kalan miktar nisâbtan aşağı düşerse, o kimseye zekât icabetmez.

Satın alınıp henüz teslim alınmayan mal, borçlu tarafından inkâr edilmeyen, edilse bile isbatı mümkün olan alacaklar ve yolcuların memleketlerinde olan mallarına zekât gerekir.

Bir kimsenin, sahibi olmakla beraber elinden çıkan ve faydalanması ya da bir daha kendisine dönme umudu olmayan (denize düşen, kaybolan mallar; borçlu tarafından inkâr edilip isbatı mümkün olmayan alacaklar) mallardan dolayı zekât icabetmez.

Haram yolla kazanılan malın zekâtı verilmez. Bu malın, varsa sahibine verilmesi, bilinmiyorsa fakirlere dağıtılması gerekir.

Zekât Verilirken Bulunması Gereken Şart

Zekât verecek olan bir kimsenin, verdiği zekâtın sahih olması için niyet etmesi gerekir.

Niyet, ya bizzat zekât veren tarafından fakire verilirken veya zekâtını verilmesi için bir başkasına teslim ederken ya da zekât olarak verilmek üzere ayırırken olmalıdır.

Niyet edilmeden fakire verilen bir mal, henüz fakirin elinde iken zekâta niyet edilecek olursa, zekât olarak sahih olur. Mal fakirin elinden çıktıktan sonra niyet edilirse bu zekât yerine geçmez.

Zekât verilirken, onun zekât olduğunun fakire bildirilmesi şart değildir. Hattâ, içten zekâta niyet edildiği halde, verirken hibe veya borç demek onun geçerliliğine engel olmaz.

Zekâta Konu Olan Mallar ve Bunların Nisapları

Mallar; açık (zâhire) ve gizli (bâtıne) olmak üzere iki kısma ayrılır (bk. Emvâl-i Zâhira" ve "Emvâl-i Bâtına mad.)

Yılın altı ayından fazlası kırlarda otlayarak beslenen ve ticaret için değil de, eti, sütü, yünü vs. için tutulan (Sâime) hayvanlar, bazı toprak mahsulleri, madenleri, yer altından çıkartılan defineler ve gümrüklerden geçen ticaret malları açık (zâhir) mallardır. Nakit paralar, altın, gümüş ve depolarda ya da mağazalarda bulunan ticaret malları da gizli (bâtın) mallardandırlar. Bu mallardan her biri belirli ölçülerde zekâta tabîdirler.

________________________________________

Hayvanların Zekatı

Senenin yarıdan çoğunu kırlarda otlayarak geçiren sâime hayvanlar; eti, sütü ve yünü için beslendikleri takdirde özel nisaplarla zekâta tabi olurlar. Bu hayvanlar; koyun, keçi, sığır ve develerdir. Koyun ve keçiler aynı sınıf olarak mütalaa edilirler.

a- Koyunlar ve keçilerin zekatları: Koyun ve keçilerin nisâbı kırktır. Daha aşağısına zekât gerekmez. Bunlar biribirlerine ilâve edilirler. Erkek ve dişileri arasında fark yoktur. Sayıları kırktan fazla olan koyun ve keçilerin zekâtları şöyledir: Bundan sonraki her yüzde bir koyun veya keçi verilir. Bu rakamların arası zekâttan muaftır. Yani 40 koyun için bir koyun verileceği gibi,120 koyun için de bir tek koyun zekât verilir.

b- Sığır ve mandaların zekâtı: Sığır ve mandalarda zekât otuzdan başla. Bundan sonrası için zekât şu şekilde verilir: Altmış sığırdan itibaren hesap; ilk nisâb olan otuz üzerine otuz veya kırk ilâvesiyle yapılır. Otuzdan sonraki her kırk için üç yaşına giren bir dana, her otuz için de iki yaşına giren bir buzağı verilir. Meselâ; altmış sığır için iki tane iki yaşına girmiş buzağı, yetmiş sığır için de bir tane iki yaşına girmiş buzağı ve bir tane de üç yaşına girmiş dana verilir. Seksen sığırın zekâtı da; iki tane üç yaşında danadır.

Zekât olarak verilecek hayvanın erkek veya dişi olması arasında fark yoktur.

c- Develerin Zekâtı: Develerin nisâbı beştir. Deve sayısı beşten yirmi beşe varıncaya kadar her beş için bir koyun zekât verilir. Yirmi beşten sonra zekât; devenin kendi cinsinden verilir. Ancak, sayı arttıkça verilecek devenin yaşı ve sayısı değişir. Yukarıya aldığımız nisâplar; sâime olan hayvanlara aittir. Senenin yarıdan çoğunu kırlarda otlamayıp, ahırlarda veya paralı otlaklarda beslenen hayvanlara; alûfe denilir. Alûfeler ticaret için tutulmadıkları takdirde kendilerine zekât gerekmez. Ticaret için beslenen besi hayvanları, ticaret malı olarak zekâta tabi olurlar.

Develerin erkekleri ve dişileri zekâta konu olma yönünden aynıdırlar. Ancak, zekâtın dişi develerden verilmesi icab eder.

________________________________________

Hangi Hayvanların Zekatı Yoktur?

Atlar, eşekler ve katırlar sâime de olsalar bile, ticaret için bulundurulmadıkları takdirde sayıları ne olursa olsun zekâta tabi değildirler.

Çalıştırılan ve yük taşımak için bulundurulan sığır ve develer de zekâta tabi değildirler. Ticaret için tutulup, altı aydan daha fazla kırlarda otlayarak beslenen hayvanlar da ticaret malı olarak zekâta tabi olurlar. Dolayısıyla bunların sayılarına değil kıymetlerine itibar edilir.

Saime hayvanlar arasında bulunan kör, zayıf ve yaşını doldurmamış hayvanlar da nisaba dahildirler. Ancak bunların kendileri zekât olarak verilemezler. Küçük hayvanlar, aralarında kendi cinslerinden bir tane de olsa büyük hayvan bulunmazsa sayıları ne olursa olsun zekâta tabi değildirler.

________________________________________

Altın, Gümüş ve Nakit Paranın Zekâtı

Altın ve gümüş, ister külçe ister mamul olsun, nisâb miktarında olup da üzerinden bir sene geçince %2.5 oranında zekâtlarının verilmesi gerekir.

Hanefîlere göre; ister zinet olarak, ister bir ihtiyaca sarfedilmek üzere bulundurulsun, elde bulunan bütün altın ve gümüşlere zekât gerekir. Şafiîlere göre ise; kadınların ziynetlerine ve erkeklerin gümüş yüzüklerine zekât icabetmez.

Altının nisabı, 20 miskal, gümüşün nisabı da, 200 dirhemdir. Dirhemin, örfî ve ÅŸer’î olmak üzere iki ayrı ölçüsü vardır. Ancak, memleketimizde bu gün için bu ölçüler kullanılmadığına göre, nisâbda ÅŸer’î dirheme itibar edilmelidir. Buna göre, 20 miskal altının karşılığı; 80.18 gr., 200 dirhem gümüşün karşılığı da; 561.2 gr.dır.

Altın ve gümüşün zekâtlarında kıymetlerine değil, ağırlıklarına itibar edilir.

20 miskal (80.18 gr)’dan fazla olan altın 4 miskal (16.03) gr.’a, 200 dirhem (561, 2 gr)’den fazla olan gümüş de; 40 dirhem (112.22 gr’a) varmadıkça bu fazlalıktan dolayı zekât gerekmez. Ancak bu fazlalık, varsa paraya veya ticaret malına eklenir.

Her birisi nisâba ulaÅŸmayan altın ve gümüş, İmam Azam’a göre kıymetleri, İmameyn’e göre ise miktarları itibariyle biribirlerine eklenirler. Bunlar, paralara veya ticaret mallarının kıymetlerine de eklenirler. Çünkü ticaret malları ve paraların nisâbının aynı cinsten olması ÅŸart deÄŸildir. Dolayısıyla, bir kimsenin her biri nisâba ulaÅŸmayan altın, gümüş, para ve ticaret malı olsa bunların toplam kıymetleri nisâba ulaşırsa hepsi birden zekâta tabi olurlar.

Elde bulunan nakit paralar veya her an paraya çevrilebilen tahviller, aynen altın ve gümüş gibi zekâta tabidir. Bunların ve ticaret mallarının nisâbı, hem altına hem de gümüşe göre değerlendirilebilir. Bu konuda fakir için daha faydalı olanı esas alınmalıdır. Ancak, günümüzün ekonomik şartları gözönüne alındığında, bu malların nisâbının tayininde altının esas alınmasının daha uygun olduğunu görürüz.

Alacağın Zekatı Verilir mi?

Para elde değil de, başkasının zimmetinde alacak olarak bulunursa alacağın çeşidine göre zekât durumlarında farklılıklar olur.

a- Kuvvetli alacaklar: Satılan ticaret malının bedeli ve borç olarak verilen paranın karşılığı olan alacaklardır. Bu alacaklar, borçlular tarafından inkâr edilmedikçe, borçlunun zimmetinde kaldıkları sürenin zekâtı alacaklar tahsil edilince ödenir.

b- Orta alacaklar: Ticaret için olmayan bir malın satılması karşılığında olan alacak ve kira bedelleridir. Bu tür alacaklar da zekâta tabi olma yönünden birinci maddedekiler gibidir. Fakat tam nisâb miktarı kadarı tahsil edilmedikçe zekâtlarının hemen verilmesi gerekmez.

c- Zayıf alacaklar: Kadının kocasından alacağı, mehir *, vârisin * elinde kalan vasiyet * bedeli gibi, bir mal karşılığı olmayan alacaklardır. Bu türden olan alacaklarda geçmiş seneler için zekât gerekmez. Tahsil edilip, üzerlerinden bir sene geçtikten sonra zekâtlarının verilmesi gerekir.

Borçlu olan kişi önce borcunu inkâr eder, bir kaç sene sonraki borcunu kabul edip alacaklıya öderse geçmiş senelere ait olan zekâtın ödenmesi gerekmez.

________________________________________

Ticaret Mallarının Zekatı

Cinsi ne olursa olsun, ticaret maksadı ile alınıp satılan tüm mallar nisâba ulaştıkları takdirde % 2.5 oranında zekâta tabidirler. Bu malların nisâbı, kıymetlerinin altın ve gümüş nisâbına ulaşması ile sabit olur.

Ticaret mallarında zekât, elde edilen kâra göre değil, sermaye ve kârın toplamına göredir. Bu durumda, sene başında nisâb miktarına ulaşmış olan ticaret mallarının sene sonundaki kıymetleri esas alınarak zekâtları verilir.

Ticaret malları kendi aralarında birbirlerine eklendikleri gibi, ticaret için olmayan altın, gümüş ve paraya da ilave edilirler. Sene içerisinde bir başka mal ile değiştirilmeleri, malın üzerinden bir sene geçmesi şartını engellemez.

Bir malın, ticaret malı sayılması satın alınırken veya satması için bir kimseye verilirken ticaret maksadıyla olduğuna niyet edilmesine bağlıdır.

Ticaret maksadıyla kırlarda veya ahırlarda beslenen hayvanların zekâtı, kıymetlerine göre % 2.5 nisbetinde verilir.

________________________________________

Toprak Mahsullerinin Zekâtı

Öşüre * tabi arazilerden elde edilen mahsul, İmam Ebû Hanîfe’ye göre; miktar ve cinsine bakılmaksızın belirli oranda zekâta tabidir. Bu oran, sulama masrafı gerektiren arazilerde % 5, gerektirmeyenlerde % 10′dur. Ebû Yûsuf ile Muhammed’e göre, toprak mahsûllerinde zekâtın gerekli olması için, mahsûlün en az 5 vesk (875 kg) olması ve ürünün müdahalesiz bir yıl kalabilecek cinsten bulunması gerekir.

Toprak mahsullerinden alınan bu zekâta; öşür denilir.

Çocukların ve delilerin arazilerinden elde edilen mahsûle de zekât gerekir.

Maden ve Definelerin Zekatı

Zekâta konu olmaları yönünden madenler üç çeşittir:

a- AteÅŸte eriyenler (demir, bakır vb): Bu madenlerin % 20’si zekât olarak devlete aittir. Kalanı madenin bulunduÄŸu arazi sahibinindir. Devlet arazisinde bulunan madenler tamamıyla devlete aittir.

b- Ateşte erimeyenler (mermer, alçı vb): Bu madenlerin aynına zekât gerekmez. Maden, bulunduğu arazinin sahibi varsa ona, yoksa bulana aittir.

c- Sıvı halinde olanlar (petrol vb): Bunlar da, ikinci maddedeki madenler gibidirler.

Ancak, bu madenleri işletenler, madenden ellerine geçen paranın zekâtını verirler.

Define: Önceden toprak altına gömülüp, sonradan başkaları tarafından bulunan mal ve paradır(bk. Define). Bunların zektları da definenin durumuna göre farklılık gösterir.

Define islâmî ise yani bulunan malın üzerinde; Allah, ÅŸehadet kelimesi gibi, onun müslümanlara ait olduÄŸuna delalet eden bir iÅŸaret bulunursa bu define yitik mal hükmündedir. Biliniyorsa sahibine verilir, bilinmiyorsa, fakirlere dağıtılır (bk. "Lukata" mad). Define cahilî ise yani bulunan malın üzerinde put resmi gibi, kâfirlere ait olduÄŸuna dair bir iÅŸaret varsa bunun % 20’si devlete, kalanı içinde bulunduÄŸu arazi sahibine aittir. Arazi sahipsiz ise bulunan mal, bulanın olur. Definenin İslâmî mi yoksa cahilî mi oldu bilinemiyorsa; bir görüşe göre bu mal İslâmî sayılır, diÄŸer bir görüşe göre cahilî sayılır.

________________________________________

Fabrika, Kiralık Bina ve Ticarî Maksatla Kullanılan Taşıt Araçlarının Zekâtı

Müctehid alimlerin yaÅŸadıkları devirlerde, büyük çapta atölye ve fabrikalar, kira elde etmek için yaptırılıp kiraya verilen binalar ve büyük taşıt araçları yoktu. Onun için bu tür malların zekâtları konusunda büyük imamlardan fazla bir ÅŸey nakledilmiÅŸ deÄŸildir. Sadece Ahmed b. Hanbel’den, evini kiraya veren bir kimsenin, kirayı alınca onun zekâtım vermesi gerektiÄŸine dair bir görüş nakledilmiÅŸtir.

Asrımızda fıkıhla uÄŸraÅŸan tanınmış âlimlerinden Muhammed Ebû Zehra, Abdü’l-Vehhab Hallâf ve Abdurrahman Hasen’in 1952′in senesinde Åžam’da yaptıkları bir toplantı neticesinde vardıkları sonuca göre: Bu tür malların zekâtları menkul ve gayri menkul oluÅŸlarına göre deÄŸiÅŸir. Kiraya verilen bina, maÄŸaza ve fabrika gibi gayri menkul (taşınmaz) olanlar araziye benzerler. Yani bunların aynılarından zekât alınmaz. Gelirlerinden toprak mahsûllerinde olduÄŸu gibi % 5 veya % 10 oranında zekât alınır. EÄŸer masrafları çıkarılmak suretiyle bu malların safi gelirleri tesbit edilebilirse zekât oranı % 10, safi gelir tesbit edilemiyorsa zekât oranı brüt gelirin % 5′i dır.

Otobüs, kamyon ve gemi gibi taşınır nakliye vasıtalarının zekâtları ise; kendi kıymetlerinin % 2.5 dır.

________________________________________

Zekâtın Ödenmesi

Esas itibariyle açık malların zekâtını almak devlete aittir. Gizli malların zekâtlarını ise sahipleri kendileri istediklerine verirler. Ancak, zamanımızda bu görevi yerine getirecek bulunmadığı için bütün malların zekâtlarının sahipleri tarafından hak sahiplerine verilmesi gerekir. Zekât; malın üzerinden bir sene geçtikten sonra verilebileceği gibi, daha önce de verilebilir. Zekât malın aynından da kıymetinden de verilebilir. Kıymet takdir edilirken, zekâtın farz olduğu günkü değeri esas alınır.

Zekâtın, fakire mülkü olması üzere verilmesi gerekir. Dolayısıyla, zekât niyetiyle fakire yemek yedirmek, cami, okul-gibi bir hayır kurumu yaptırmakla zekât verilmiş sayılmaz.

Zekâtın verileceÄŸi yerler, Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe sûresinde belirtilmiÅŸtir (Tevbe, 9/60). Bu âyette belirtilen sınıflar ÅŸunlardır:

a- Fakirler

b- Miskinler

c- Âmiller

d- Müellefe-i Kulûb

e- Mükâteb Köle

f- Borçlular: Borçlu * olup, bunun karşılığından fazla olarak nisap miktarı malı olmayanlardır.

g- Allah yolunda cihad edenler: Bunlar, Allah için savaşa katılmak istediği halde maddî imkânsızlıktan dolayı silah ve nafakasını temin edemeyenlerdir.

h- Yolcular: Memleketlerinde malları olsa bile, gittikleri yerde parasız kalanlardır.

Zekât, bu sayılan gruplardan her hangi birisine verilebilir. Her gruba verilmesi şart değildir. Şafiî mezhebine göre zekâtın, en az her gruptan üç kişiye verilmesi gerekir.

Aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisâb miktarı mala sahip olan kişiye, bu malı artıcı olsa bile zekât verilemez.

Bir kimse zekâtını, hanımına, usûl ve fürû’na veremez. Bunların dışında zekâta ehil olan herkese verilebilir. Ancak, önce kendi akrabalarından baÅŸlaması daha iyidir. Zekât verilen kiÅŸinin müslüman olması ÅŸarttır. Müslüman olmakla beraber, dinî Görevlerini yerine getirmeyen veya aldığı zekâtı meÅŸru olmayan yollarda harcayacağı bilinen kiÅŸilere zekât verilebilirse de salih müslümanlara verilmesi daha uygundur.

Zekâtın, malın bulunduğu yerdeki fakirlere verilmesi daha efdaldir. Başka bir yere gönderilmesi de caizdir.

Kaynak :Şamil İslam Ansiklopedisi


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný