‘İktisat’ Kategorisi için ArÅŸiv

SoÄŸuk Hava Deposu

Salı, 06 Kasım 2007

SOÄžUK HAVA DEPOSU

PROJE HESAPLARI

Mahal:Trabzon

Mal cinsi ve miktarı:Balık(Hamsi)-60 Ton

Duvar cinsi ve rengi:23 cm .Dolu Tuğla,dışı 3cm. sıva,açık,renk badana

Çatı cinsi ve rengi:10 cm betonarme üzeri 2 kat kanaviçe asfalt yalıtımlı .

1)Trabzon için dış sıcaklık: 31°C kt , 25°C yt

2) Güney cephesi için güneş ışınları etkisi Dt:2° C

Doğu cephesi için güneş ışınları etkisi Dt:3° C

Çatı cephesi için güneş ışınları etkisi Dt:10 ° C

Batı cephesi için güneÅŸ ışınları etkisi ∆t:3 ° C

Kuzey cephesi için güneÅŸ ışınları etkisi ∆t:1°C

3)Komşu hacimlerin sıcaklıkları .

Makine dairesi : 31° C dış sıcaklık + 10° C= 41° C

Büro : 31° C dış sıcaklık -5° C=26° C

Taban döşeme sıcaklığı :+20° C (serin iklim alındı)

4)İç sıcaklık -1° C ile +2°C verilmiştir.0° C kabul edildi.(taze balık için)

5)Tecrit kalınlığı:Styropor kullanılmak üzere ve serin bölge kabul edilerek 100mm alındı.

ı

ıı

ıığı

°

İ

ı

ğıığı

ı

° Isınma ısısı

Kcal / kg ° C

ıı

Donmadaönce Sonra

Balık(Hamsi)

Taze -1/+2 90-95 5-15 G 60-80 -2.2 0.7 –0.9 50 / 68.3

Isı geçirme katsayıları hesabı:

a)İç Duvarlar:

K1={1/[(1/7)+(0.03/1.2)+(0.1/0.035)+(0.23/0.9)+(0.03/1.2)+(1/7)]}=0.29 Kcal/h.°C.m²

b)Dış Duvarlar:

K2={1/[(1/7)+(0.03/1.2)+(0.1/0.035)+(0.23/0.9)+(0.03/1.2)+(1/20)]}=0.30 Kcal/h.°C.m²

c)Tavan Çatı:

K3={1/[(1/5)+(0.03/1.2)+(0.1/0.035)+(0.1/1.75)+(0.02+0.15)+(1/20)]}=0.30 Kcal/h.°C.m²

d)Döşeme:

K4={1/[(0.05/1.5)+(0.1/1.1)+(0.1/0.035)+(0.05/1.1)+(0.03/1.2)+(0.03/0.9)+(1/8) ]}=

K4=0.31 Kcal/h.°C.m²

e)Kapı:

K5={1/[(1/7)+(0.005/1.7)+(0.075/0.02)+(0.005/1.7)+(1/7) ]}=0.247 Kcal/h.°C.m²

SOĞUTMA DEPOSU ISI YÜKÜ

1)TRANSMİSYON ISISI

DIŞ DUVARLARDAN GİREN ISI

a)Doğu cephesi ısı girişi

Qd = K2 . A . ∆t → K2 =0,30 Kcal/h.°C.m²

A= 23,5 . 4 =94 m²

∆t=(31+3) =34-0=34°C

Qd =958,8 kcal/h

b)Kuzey cephesi ısı girişi

Qk = K2 . A . ∆t → K2 =0,30 Kcal/h.°C.m²

A= 11,5 . 4 =46 m²

∆t=(31+1) =34-0=34°C

Qd =441,6 kcal/h

c)Batı cephesi ısı girişi

Qb = K2 . A . ∆t → K2 =0,30 Kcal/h.°C.m²

A= 23,5 . 4 =94 m²

∆t=(31+3) =34-0=34°C

Qd =958,8 kcal/h

d)Makine dairesinden ısı girişi

Qmak = K1 . A . ∆t → K1 =0,29 Kcal/h.°C.m²

A= 5 . 4 =20 m²

∆t=(31+10) =41-0=41°C

Qd =237,8 kcal/h

e)Bürodan ısı girişi

Qbüro = K1 . A . ∆t → K1 =0,29 Kcal/h.°C.m²

A= 4,5 . 4 =18 m²

∆t=(31- 5) =26-0=26°C

Qd =135,72 kcal/h

f)Döşemeden giren ısı

Qdö = K4 . A . ∆t → K4 =0,31 Kcal/h.°C.m²

A= 23,5 . 11.5 =270,25 m²

∆t= 20-0=34°C

Qd =1675,55 kcal/h

g)Tavandan giren ısı

Qt = K3 . A . ∆t → Kt =0,30 Kcal/h.°C.m²

A= 23,5 . 11,5 =270,25 m²

∆t=(31+10) =41-0=41°C

Qd =3324,075 kcal/h

h)Kapıdan giren ısı

Qka = K5 . A . ∆t → K5 =0,247 Kcal/h.°C.m²

A= 2 . 4 =94 m²

∆t=(31+10) =41-0=41°C

Mal girişinin yapıldığı hol sıcak mekan kabul edildi

Qd = 81,016 kcal/h

2)İNFİLTRASYON ISISI

Deponun hacmi : 1081 m³

24 saatteki hava deÄŸiÅŸimi 2,2 olarak bulundu

infiltrasyon ısısı =hava deÄŸiÅŸimi . oda hacmi . (hd –hİ)

Oda ısı tutumu = 0 °C

Oda nemi :0,90 Değerleri psikometrik diyagramdan bulunarak hİ değeri saptandı.

hİ =9 kj → 9 ⁄ 4,18 =2,15 kcal ⁄ kg

Dış sıcaklık kt=31 °C

Dış sıcaklık yt=25 °C Psikometrik diyagram yardımıyla hd =77kj =18,42 kcal⁄ kg

Havanın özgül hacmi :0,874 m³ ⁄ kg

Havanın özgül ağırlığı (γ):1,1441 kg ⁄ m³

QİNT: 1081. 2,2 . (18,42 – 2,15) . 1,1441 =44269,02 kcal ⁄ gün

=1844,5 kcal ⁄ h

3)MALLARDAN GELEN ISI

Depoya %10 oranında mal sevkıyatı yapılıyor.

Gbalık = 60000 . (10 ⁄ 100) =6000 kg

Cbalık =0,9 kcal ⁄ kg°C

Soğutma süresi :24 saat

Depoya giren malların sıcaklığı dış sıcaklığa eşit alındı.

Qmal = Gbalık . Cbalık . (td –ti ) ⁄ soÄŸutma zamanı

=6975 kcal ⁄ h

4)İNSANLARDAN GELEN ISI

Depoda 5 işçi günde 1 saat çalışıyor

Bir kiÅŸinin yaydığı ısı 235 kcal ⁄ h

Qins = 5 kiÅŸi . 1 (saat ⁄ gün ) . 235 kcal ⁄ h =1175 kcal ⁄gün

=49 kcal ⁄ h

AYDINLATMA ISISI

1 m² başına 10 W aydınlatma seçildi.

Depo alanı A=270,25 m²

Günde 1 saat aydınlatma yapılıyor

Qay =270,25 . 10 . 086 .1 =2324,15 Kcal ⁄ gün →96,83 kcal ⁄ saat

6)FORKLİFT ISISI

Depo içerisinde 2 adet forklift günde 1 saat çalışmaktadır. Beheri 15 HP benzinli motor haizdir. Yaklaşık olarak 2500 kcal ⁄ Hp .h ısı vermektedir.

Qfork =2 . 1 .2500 =5000 kcal ⁄ h

TRANSMİSYON ISISI HESABI

işaret Yükseklik (m) Boy (m) Adet Yüzey alanı

(m²) K(kcal ⁄ m²h°C Isı transferi

DD(d) 4 23,5 1 94 0,30 958,8

DD(k) 4 11,5 1 46 0,30 441,6

DD(b) 4 23,5 1 94 0,30 958,8

İD(mak.) 4 5 1 20 0,29 237,8

İD(büro) 4 4,5 1 18 0,29 135,72

Kapı 4 2 1 8 0,247 81,016

Döşeme 23,5 11,5 1 270,25 0,31 1675,55

Tavan 23,5 11,5 1 270,25 0,30 3324,075

TOPLAM TRANSMİSYON ISI KAZANCI 7813,361

DEPONUN TOPLAM ISI KAZANCI

Transmisyon ısısı kazancı :7813,361

Mallardan gelen ısı kazancı:6975

İnfiltrasyon ısısı kazancı:1844,5

İnsanlardan gelen ısı kazancı :49

Aydınlatmadan gelen ısı kazancı :96,83

Forkliftden doğan ısı kazancı :5000

Bilinmeyen ve beklenmeyen muhtelif ısı kazaçları için %10 :2177,86

Toplam Isı Yükü :23956,55 kcal ⁄ h

:27856,45 W

KASA VE PALETİN BOYUTLARI

Kullanılan kasanın boyutları:

Eni:420 mm genişlik:550 mm yükseklik :150mm

1kasa balığın (hamsi) ortalama ağırlığı 18 kg olarak saptandı

60 ton için →3333 kasa gerekir

İstif için kullanılan paletin boyutları

En:2100mm genişlik :2750 mm yükseklik :120mm

10 palet kullanılır

Bu boyutlara göre palet imal ettirilmiştir.

1 palette 5sıra*5sıra*14 sıra olarak kasalar istif edilmiştir.

Buna göre bir palette 350 kasa bulunmaktadır

Oda yüksekliği 4 m olarak hesaplanmıştır.

Forkliftin emniyetli manevra mesafesi 3885 mm dir.

Kaynakça

Salı, 06 Kasım 2007

1-Açıkalın 1996

2- Büyükuslu 1998

3-Storey 1989

4- Palmer,Winters,1993

5- ErdoÄŸan 1998

6- Toffler, Alvin, “Åžok

7- Steiner, George Albert, "Strategic Planning: What Every Manager Must Know", New York: Free Press, 1979

8- Robbins, Stephen P., "Management: Concepts and Practices", New Jersey, Englewood Cliffs: Prentice-Hall, Inc., 1984

9- DPT, "K.I.T. Yönetim Kurulu Üyeliği El Kitabı", Ankara: DPT Yayınları, 1991

10- DPT, "Beş Yıllık Kalkınma Planları, Hedefleri ve Stratejisi ( I., II., III., IV ve IV. planlar için hazırlanmıştır)", Ankara: DPT Yayınları, 1982,

11- Thompson , Arthur “Strategic Management : Concepts and Cases” , Plano, Texas : Business Publication Inc. 1987

12- Wilson, Ion, "Strategic Planning Isn’t Dead - It Changed", UK: Long Range Planning, Vol:27, No:4, August 1994

13- Meydan Laurausso, 1981

14- Eren , Erol " İşletmelerde Stratejik Planlama ve Yönetim“ , İstanbul, İşletme Fak. Yayınları,1990,

15- Hart, Liddell, "Strateji: Dolaylı Tutum", Ankara: Gen.Kur. Yayınları, 1973,

16- Akdemir, Ali, "AT İşletmeleriyle Bütünleşmede Teknolojinin Stratejik Yönetimi", Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 1992

17- Sapp, Richard W.; Smith, Roger W., "Strategic Management for Bankers", Ohio: The Planning Forum, 1984,

18- Peattie, Ken, "Strategic Planning", Long Range Planning, Temmuz 1993, Henri Mintzberg, The strategy process: Concepts, contexts and cases, Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall , 1988

19- Tümer, Sumru, "Neden Stratejik Yönetim", Ankara: Verimlilik Dergisi 1993/1

20- Camillus, John C., "Strategic Planning and Management Control", Mass: Lexington, 1986

21- David, Fred R, "How Organizations Describe Their Missions ?", Long Range Planning, Vol.22, No:2, Temmuz-1991

22- Drucker, Peter F., "Sanayi Ötesi Toplum",

23- Özmucur, Süleyman, "Geleceği Tahmin Yöntemleri", İstanbul: İstanbul Sanayi Odası Yayınları,1990

24- Gass, Soul F., "Decision Making Models And Algoritms", New York: John Viley & Sons, 1986,

25- Thierauf, Robert J., "User-Oriented Decision Support Systems", Englewood Cliffs, New Jersey: Prentice-Hall, 1988,

26- Mintzberg, Henry, "The fall and Rise of Strategic Planning", Harward Business review, January-February 1994

27- Poster, Mark

28- Gardner, James R., "Handbook of Strategic Planning", USA: Viley Inc. Pub., 1986

29- Waalevijin, Philip; Segaar, Peter, "Strategic Management", Long Range Planning, Cilt:26, No:2, Nisan 1993,

30- Ward, John C., "Strategic Planning and Management Control", Mass: Lexington, 1986,

31- Frankhenhoff , W.P., "Strategic Management", Long Range Planning, April, 1971

32- WALL Rye Shannon, WALL J Stephen, `The Evolution (Not the Death) of Staregy, Organizational Dynamics,Autumn 1995

33- Michael COWLEY, Ellen DOMB, Beyond Strategic Vision, Butterworth-Heineman,1997

34- Howard Butz, Leonard GOLDSTEIN, Measuring Customer Value:Gaining the Strategic Advantage, Organizational Dynamics, winter, 1996

35- HAMMEL Gary, PRAHALAD C K, Geleceği Kazanmak,çev.Zülfü Dicleli,İnkliap Kitabevi,İstanbul 1996

36- William MALONEY, Art BOULAY, Strategic Planning Focus, Strategic Planning, Quality Monitor, january, 1996

37- VICKER-KOCH Mary, LONG Carl,`Using Core Capabilities to Create Competitive Advantage`, Organizational Dynamics, summer 1995,

38- Kathleen M EISENHARDT, Shona L BROWN, Time pacing: Competing in Markets That Won`t Stand Still, Harvard Business Review, Marh – April 1998

39- Ernest DEAL, Yönetim Teorileri , Öteki Yayıncılık, İstanbul, 1997

40- PORTER Michael,`Yarının Avantajlarını Yaratmak`Geleceği Yeniden Düşünmek Dergisi

41- HIGGINS M James, VINCZE W Julıan, Strategic Management,Text And Cases,fifth edition,The Dryden Press,USA,1993

42- Howard BUTZ ,Strategic Planning: The Missing Link in TQM,Quality Progress,may 1995, vol28, no.5,

43- Brian L JOINER, Fourth Generation Management, Mc Graw Hıll Inc.1994

44– David COLLINS, Cyntia A MONTHGOMERY, Creating Corporate Advantage, Harvard Business Review, May – June 1998

45- BOHAN P George,`Focus The Strategy to Achive Results`, Quality Progress, 1995-July, vol.28, no.7

46- Peter SENGE, Beşinci Disiplin, çev.A İldeniz, A Doğukan,Yapı kredi Yayınları,1991 s

47- LATHAM R John, `Visioning: The Concept, Triology and Process`Quality Progress, April 1995, vol28, no.4,

48- Pete BABICH, Why Strategic Planning Eforts Fail?,

49- Stephen COVEY, Etkili İnsanın 7 Alışkanlığı, Varlık yayını 4. baskı 1997

50- Phillip BLACKERBY, Strategic Planning : Start Here, How To Write A Plan to Plan

51- Stephen ARNOLD, George WEIMERSKIRCH, Total Quality Management, John Wıley&sons, 1994,

52- Bıll WOOLDRIDGE, Steven W FLOYD, The Strategy Process, Middle Management Involvement and Organizational Performance, Strategic Management Journal, vol.11 ,1990

53- Fran SAYERS, Planning As Learning, Quality Monitor, January, 1996,

54- Fred Luthans,Organizantiol Behavior, 7. Baskı, McGrawHill Inc., Türkiye, 1995

55- Richard Huseman, Business Communication: Strategies and Skills, Harcourt Brace Jovanovich Canada Inc., Toronto, 1992

56- William B. Werther ,Jr. Ve Keith Davis, Human Resources and Personnel Management, 4. Baskı, McGrawHill Book Company, Singapore, 1993.

57- Yalçın, Selçuk, Personel İdaresi, İ.Ü. Yayın No 1616, İstanbul, 1998

58- Crane Donald P. , Personnel/The Management of Human Resources, 4. Baskı, Kent Publishing Company, Boston, 1986.

59- İnternet Kaynakları

60- İnternet Kaynakları2

İnternet Kaynakları 1 :

-Yönetim ve Organizasyon , Prof Dr. M. Şerif ŞİMŞEK

-Yönetim ve Organizasyon , Prof Dr. Tamer KOÇER

- “Why a Learning Organization?” Karash , Richard , 1995,

http://world.std.com/~lo/WhyLO.html

- “Towards an Action : Learning Organization” cilt 1 , no 2, s22-40

http://www.mcb.co.uk/services/articl…o/limerick.htm

- “Rethinking Leadership in yhe Learning Organization” Peter Senge cilt7 sayı 1,

http://www.pegasus.com/article1..html

- “The Learning Organization” David Skyrme , 1996, Management Inside No3

http://www.skyrme.com/insights/3lrnorg..html

- “ Ideas on Learning Organization” IBM Canada , Leadership Development

http://192.75.177.236/~bwillard/ideaslo.htm

- “1995 Systems Thinking Conference” Trip Report , IBM Canada , Leadership Development

http://www.oise.on.ca/~bwillard/systhnk5.htm

İnternet Kaynakları 2 :

- www.milliyet.com (arÅŸivden)

- www.5mdergi.com

Tacirin Sorumlulukları

Salı, 06 Kasım 2007

TACİRİN SORUMLULUKLARI

Tacirlerin, Türk Ticaret Kanunu’na göre sorumlulukları olduÄŸu gibi diÄŸer kanunlara göre de

sorumlulukları vardır. Bu sorumluluklar şunlardır:

1. Maliyeye (vergi dairesine) karsı sorumlulukları

2. Sosyal Sigortalar Kurumuna karsı sorumlulukları

3. BAG-KUR’A karsı sorumlulukları

4. Diğer kurum ve kuruluşlara karsı sorumlulukları

Maliyeye (Vergi Dairesine) Karsı Sorumlulukları

Vergi Usul Kanunu’na göre tacirlerin, maliyeye karsı sorumlulukları ÅŸunlardır:

Bildirimlerde bulunma

Defter tutma

Gerekli bildirge ve beyannameleri verme

Ödeme kaydedici cihaz kullanma

Geçici vergi ödeme

Vergi kesintisi(stopaj) yapma

Devamlı bilgi verme

Muhafaza, ibraz ve diğer ödevleri

Bildirimde Bulunma

Mükellefler, durumlarında meydana gelen deÄŸiÅŸiklikleri vergi dairelerine bildirmek zorundadır. Mükelleflerin vergi dairesine bildirmek zorunda olduÄŸu hususlar, Vergi Usul Kanunu’nda sayılmıştır.

Bunlar şunlardır:

1. İşe başlamayı bildirme

2. Adres, is ve is yeri deÄŸiÅŸikliklerini bildirme

3. İşi bırakmayı bildirme

İşe Başlamayı Bildirme

İşe baÅŸlama bildirimi, ise baÅŸlamadan en az bir gün önce, baÄŸlı bulunulacak vergi dairesi müdürlüğüne verilir. Vergi Usul Kanunu’nun 153. maddesi, aÅŸağıda belirtilen mükelleflerin ise baÅŸlama bildirimi vermek zorunda olduklarını hükme baÄŸlamıştır:

. İlk defa vergi mükellefi olacak olan gerçek kişiler

. Vergiye tabi ticaret ve sanat erbabı

. Kurumlar vergisi mükellefleri

. Kolektif ve adi şirket ortakları ile komandit şirketlerin komandite ortakları

Mükellefler, ise başladıklarını bağlı oldukları vergi dairesine bildirmek zorundadır. İşe başlama

sayılan haller şunlardır:

. Mükelleflerin bir is yeri açıp ticari ve sınai bir faaliyete bilfiil başlamış olması. Mükellefin, ticari

amaçla mal alması

. İş yeri açılmamış olsa bile mükellef, ticaret siciline veya bir mesleki teşekküle kaydolması

. Serbest meslek erbabının; muayenehane Yazıhane, atölye gibi özel is yerleri açması

. Çalışılan yere; tabela, levha gibi faaliyette bulunduğunu ifade eden işaretler koyması

. Çeşitli ilan araçlarında, faaliyette bulunduğunu ilan etmesi

Mükellefler, ise başlamayı bildirmek için işe başlama/bırakma bildirimini doldurur. Bildirime, durumlarına uygun belgeler eklenerek vergi dairesine verilir.

Mükelleflerin, durumlarına göre başlama/bırakma bildirimine eklemesi gerek belgeler şunlardır:

Gerçek Kişi Mükellefiyette Eklenen Belgeler:

· İşe başlama bildirimi

· Nüfus cüzdanı sureti

· ikametgah ilmühaberi

· İmza örneği (noter tasdikli)

· Kira sözleşmesi (kontrat) veya tapu fotokopisi

Tüzel Kişi Mükellefiyette Eklenen Belgeler:

· İşe başlama bildirimi

· Şirket ana sözleşmesi

· Şirketi temsile yetkili olanların imza örneği

· Türkiye Ticaret Sicil Gazetesi’ne baÅŸvuru makbuzu

· Kira sözleşmesi (kontrat) veya tapu fotokopisi

· Şirketi temsile yetkili olanların ikametgah adresleri ve nüfus cüzdan suretleri

· Kira sözleşmesi

· Tapu fotokopisi

· Varsa ortakların vergi sicil numaraları

· Ticaret Sicili Gazetesi yayınından sonra kuruluş gazetesi

İş konuları, şehir içi veya şehirler arası yük ve yolcu taşıması olanlar, ayrıca araç alış sözleşmesini

(noterde yapılan) ise başlama bildirimine eklemek zorundadır. Bu tür is konusu olanlarda, işe başlama bildirimi en geç aracın noter satışının yapıldığı gün verilir.

Kolektif şirket ortakları, gerçek kişi olduklarından gerçek kişi olarak ise başlamayı bildirmek zorundadır. Kolektif şirketin, tüzel kişilik olarak ayrıca ise başlama bildirimi vermesi gerekir.

Bu bildirime;

Ana sözleşme örneği,

Türkiye Ticaret Sicili Gazetesine ilan başvuru makbuzu,

Ortakların imza örneği,

Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi yayınından sonra kuruluş gazetesi,

Kira sözleşmesi veya tapu fotokopisinin eklenmesi gerekir.

Basit Usule Tabi Mükellefiyette Eklenen Belgeler:

· İkametgah ilmühaberi

· Nüfus cüzdanı sureti

· Kira sözleşmesi veya tapu fotokopisi

· imza örneği

Adres, Is ve is Yeri Sayısındaki Değişiklikleri Bildirme

Tacir, is ve ikamet adresinde, is yeri sayısında değişiklik olması halinde vergi dairelerine bildirmek

zorundadır. Bildirimin süresi, değişikliğin meydana geldiği tarihten itibaren bir aydır.Değişiklikler yazılı yapılır. Yazılı bildirimler bizzat elden yapılabileceği gibi posta ile taahhütlü veya iadeli taahhütlü olarak da yapılabilir.

a. Adres DeÄŸiÅŸikliklerinin Bildirilmesi:

Adres değişiklikleri, is yeri veya ikamet adresinin nakledilmesi suretiyle olabileceği gibi yetkili makamlarca cadde veya sokak adinin değiştirilmesi, kapı numaralarının değiştirilmesi suretiyle de olabilir. Her ne şekilde olursa olsun adreste meydana gelen değişiklikler yazılı olarak vergi dairesine bildirilmek zorundadır. Nakil suretiyle meydana gelen değişikliklerde, yeni is yeri sahibi ile yapılan kira kontratı veya tapu fotokopisi bildirim dilekçesine eklenir. Örneğin; Çankaya Vergi Dairesinin 7240061824 sicil numaralı mükellefi olan Ahmet Uslu, Cemal Gürsel Caddesi No.: 67/4 Kızılay adresindeki is yerini, Karanfil Sokak No.: 7/C Kızılay/Ankara adresine taşımıştır. Mükellefin bildirim dilekçesi aşağıdaki gibidir.

İş yerinin adresi, mükellefin bağlı bulunduğu vergi dairesinin sorumluluk alanından, başka birvergi dairesinin sorumluluk alanına girebilir. Bu durumda, ayni tarihte önceki vergi dairesine isi bırakma,yeni adresin bulunduğu vergi dairesine ise işe başlama bildirimi verilir. Bu şekilde tacirin mükellefiyeti kesintiye uğramadan önceki vergi dairesinden yeni vergi dairesine devredilir. Kullanılacak fatura ve fatura yerine geçen belgelerde yeni adres gösterilir. Vergi levhası üzerine de yeni adres yazılır.

İş ve isletmede Değişikliklerin Bildirilmesi:

1. İş Değişikliklerinin Bildirilmesi:

Tacir, isinde meydana gelen değişiklikleri, bağlı bulunduğu vergi dairesine bildirmek zorundadır.

Vergi dairesine önceden bildirilen ise ek olarak başka bir is yapmaya başladığında veya yaptığı islerden

bir kısmını bıraktığında bu değişiklikleri vergi dairesine yazılı olarak bildirmek zorundadır.

Tacir, Vergi Usul Kanunu’nun 158. maddesi gereÄŸince su durumlarda is deÄŸiÅŸikliÄŸini bildirmek

zorundadır:

Yeni bir vergiye tabi olması

Mükellefiyetlik seklinde değişiklik olması

Mükellefiyetten muaflığa geçmesi

2. isletmedeki DeÄŸiÅŸikliÄŸin Bildirilmesi:

Tacir, isletmesinde meydana gelen değişiklikleri, bağlı bulunduğu vergi dairelerine bildirmek zorundadır. Merkeze bağlı şube açtığında, açık olan şubelerden bir veya birkaçını kapattığında, bağlı

bulunduğu vergi dairesine yazılı olarak bildirmek zorundadır.

3. İşi Bırakmayı Bildirme:

İşi birama; vergiye tabi olmayı gerektiren muamelelerin (işlemlerin) tamamen durdurulması ve

sona ermesidir (VUK mad. 161)

Tacir, ticari faaliyetlerini tamamen durdurduğunda vergi dairesine bildirmek zorundadır. İşi bırakma bildirimi, ise başlama/bırakma bildirimi doldurularak yazılı yapılır. Bildirim bizzat tacir tarafından vergi dairesine verilebileceği gibi posta ile taahhütlü veya iadeli taahhütlü olarak da gönderilebilir. Bu durumda bildirimin postaya verildiği tarih, bildirimin yapıldığı tarih olarak kabul edilir.

İşi bırakma bildirimi veren tacir, vergi levhasını vergi dairesine iade ederek iptal ettirir. Kullandığı,

onaya tabi belgelerini (fatura, irsaliye, gider pusulası, müstahsil makbuzu, serbest meslek makbuzu,

perakende satış fişi vb.) vergi dairesine götürerek iptal ettirir. Vergi dairesinde iptal edilen belgelerle

ilgili bir tutanak hazırlanarak taraflarca imzalanır ve bir sureti tacire verilir.

Tacirler, hastalık, tatil vb. nedenlerle geçici bir süre islerini durdurmaları halinde isi bırakmış sayılmazlar. Mükellefiyetleri devam eder.

Vergi Usul Kanunu’nun 162 ve 164. maddelerinde isi bırakma sayılan diÄŸer durumlar sayılmıştır. Bu durumlar ÅŸunlardır:

Tasfiye ve iflas Hali:

Tasfiye ve iflas hallerinde, vergi ile ilgili işlemler tamamen bitinceye kadar mükellefiyet devam eder.

Bu durumlarda tasfiye memurları veya iflas idaresi;

- Tasfiye veya iflas kararlarını,

- Tasfiye veya iflasın kapandığını, vergi dairesine ayrı ayrı bildirmek zorundadır (VUK mad. 162).

Ölüm:

Tacirin ölümü, isi bırakması hükmündedir. Mirası reddetmeyen mirasçılardan birisinin, tacirin ölümünü vergi dairesine bildirmesi varsa diğer mirasçıları bildirme yükümlülüğünden kurtarır (VUK mad.164).

b. Defter Tutma

Tacirlerin, bildirimde bulunma sorumluluklarının yanında, kazançları üzerinden vergi verme sorumlulukları da vardır. Bu nedenle faaliyetleri ile ilgili yaptıkları tüm ticari işlemleri belgelendirmek ve mükellefiyet durumlarına uygun defterlere kaydetmek zorundadırlar.

Tacir, aşağıdaki amaçları gerçekleştirmek için defter tutar (VUK mad. 174):

1. Mükellefin vergi ile ilgili servet sermaye ve hesap durumunu tespit etmek.

2. Vergi ile ilgili faaliyet ve hesap neticelerini tespit etmek.

3. Ödenecek vergiyi tespit etmek.

4. Mükellefin vergi karsısındaki durumunu, hesap üzerinden kontrol etmek ve incelemek.

5. Mükellefin hesap ve kayıtları yardımıyla üçüncü şahısların vergi karsısındaki durumlarını kontrol etmek ve incelemek.

Tacirlerin tutacakları defterler, kendilerinin dönem sonundaki durumlarının tespit edilmesini, ödeyecekleri verginin hesaplanmasını ve is yaptıkları diğer isletmelerin vergi karsısındaki durumlarının

kontrol edilmesine yardımcı olmaktadır. Bu nedenle ticari defterler muhasebe ilkelerine uygun tutulmalıdır.

Usulüne uygun tutulmayan defterler tacirler lehine delil olarak kullanılamaz.

c. Gerekli Bildirge ve Beyannameleri Verme

Tacir, yasaların getirdiği beyannameleri yazılı olarak ve belirtilen esaslara göre düzenleyerek veya düzenleterek vermek zorundadır. Beyannameler Maliye Bakanlığı tarafından bastırılarak vergi daireleri kanalıyla mükelleflere dağıtılır.

Vergi Usul Kanunu’na göre mükelleflerin faaliyetleri ile ilgili vermek zorunda oldukları beyannameler

şunlardır:

Muhtasar (stopaj) beyanname

Katma deÄŸer vergisi (KDV) beyannamesi

Yıllık gelir vergisi (GV) beyannamesi

Kurumlar vergisi (KV) beyannamesi

Münferit beyanname

Geçici (pesin) vergi beyannamesi

Ödeme Kaydedici Cihaz Kullanma

Perakende ticaret yapan katma değer vergisi mükellefi 1.ve 2.sınıf tacirler, ödeme kaydedici cihaz (yazar kasa) kullanmak zorundadırlar (ÖKCK mad.1). Ayni maddede, kimlerin ödeme kaydedici cihaz kullanacağı su şekilde belirlenmiştir:

Perakende ticaret yapan 1. ve 2. sınıf tacirler

Hizmet iÅŸletmeleri

Ödeme kaydedici cihaz kullanacak mükellefler, satın aldıkları cihazı, fatura tarihinden itibaren

15 gün içinde bağlı bulundukları vergi dairesine bildirmek zorundadır.

İlk defa ödeme kaydedici cihaz kullanacak mükellef, sırasıyla aşağıdaki işlemleri yapar:

1. Bağlı bulunulan vergi dairesinden, ödeme kaydedici cihaz kullanmak için izin yazısı alınır.

2. İzin yazısıyla yazar kasa bayiinden cihaz satın alınır ve faturasına izin yazısının tarih ve i sayısı yazılır.

3. Alınan yazar kasanın ruhsatı düzenlenir ve ruhsatı, cihazı satan bayi ile alan mükellef imzalar.

4. Yetkili servise makinenin mali hafızası ayarlatılır.

Yazar kasa kullanacak tacirin ticari isletmesinde uygulanan KDV oranları, ticaret unvanı, iş yeri

adresi, vergi dairesi ve vergi sicil numarası hafızaya yüklenir. Yüklemeden sonra 1 numaralı örnek fiş kesilir.

5. Alınan örnek fiş, vergi dairesine bir dilekçe ile ibraz edilerek Ödeme kaydedici cihaz levhası onaylatılır ve is yerinin görünür bir yerine asılır. Ödeme kaydedici cihaz levhasının alındığı gün, cihaz kullanılmaya başlanır.

Ödeme kaydedici cihaz bayiden değil de cihazı kullanan başka bir kişiden alınması halinde ise su işlemler yapılır:

a. Ödeme kaydedici cihazın önceki sahibi, makine ile ilgili vergi dairesi kayıtlarını sildirme tutanağı

tutturur.

b. Makineyi alan tacir, vergi dairesinden cihaz kullanma izin yazısı alarak makineyi servisine götürür. Ayrıca, satıcıdan aldığı fatura veya gider pusulası ile vergi dairesinin tuttuğu kayıt sildirme tutanağını yetkili servise ibraz eder.

c. Makinenin, servisinde mali hafızası sökülerek yeni bir hafıza takılır. Takılan hafızaya kullanacak tacirin ticaret unvanı, adresi, vergi dairesi vergi sicil numarası ile uygulanacak KDV oranları kaydedilir.

d. Yenilenen hafızadan 1 numaralı örnek fiş alınıp vergi dairesine dilekçe ile başvurarak ödeme kaydedici cihaz levhası onaylattırılır.Onaylanan levha iş yerinin kolayca görülebilecek bir yerine asılır.

Ödeme kaydedici cihazların, bir ruhsatnamesi vardır. Ruhsatnamede makinenin seri numarası bulunur. Makineyi satan mükellefler seri numaralarıyla birlikte makineleri kime sattıklarını Maliye Bakanlığına (bağlı bulundukları vergi dairesine) bildirmek zorundadır.

Vergi levhası

iÅŸ yerinin merkezine

Åžubelerine

Satış mağazalarına

Çiftçilerin zirai faaliyetleri ile ilgili alim satım işlerini yürütmek için açtıkları yazıhanelerine

Taşıt isletmelerinde

Yazıhanelere

Taşıtlara

İş yerlerinde kat veya reyon olması halinde her kat veya reyona ayrı ayrı

Adi şirket, kolektif ve adi komandit şirketlerde her ortak için ayrı ayrı vergi levhası asılması

gerekir.

e. Geçici Vergi Ödeme

Gelir vergisi ve kurumlar vergisi mükelleflerinin, vergilendirilme dönemlerine ait vergilerinden

mahsup edilmek üzere geçici vergi ödemeleri hükme bağlanmıştır.

Gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, kazançlarını, elde ettikleri dönemi takip eden yılda beyan ederler. Verdikleri beyana göre hesaplanan vergi, üç eşit taksitte ödenir. Bu uygulama devletin vergi alacağının bir yıl gecikmesine neden olmaktadır. Bu nedenle devlet, mükelleflere gelir ve kurumlar vergilerinden mahsup edilmek üzere geçici vergi uygulaması getirmiştir.

Basit usulde vergilendirilenler ile sadece gayrimenkul sermaye iradi elde edenler hariç, gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri geçici vergi ödemek zorundadır. Geçici vergi 1998 vergilendirme döneminden önce yıllık gelir ve kurumlar vergisi beyannameleri ile beyan edilen gelir üzerinden hesaplanırken, 1999 yılı başında bu uygulamadan vazgeçilmiştir. Bunun yerine üçer aylık dönemlerde kazancın tespit edilerek beyanname ile beyan edilmesi yükümlülüğü getirilmiştir. Geçici verginin üçer aylık dönemleri aşağıdaki şekilde belirlenmiştir.

1. Dönem: ocak, şubat, mart

2. Dönem: nisan, mayıs, haziran

3. Dönem: temmuz, ağustos, eylül

4. Dönem: ekim, kasım, aralık

Bu dönemler sonunda hesaplanan kazanç 45 gün içinde vergi dairesine bildirilerek hesaplanan geçici vergi, ayni süre içinde ödenir. Bu uygulama da 2000 yılından itibaren 6 aylık dönemlerde beyanname verecek şekilde değiştirilmiştir. (2000 yılı için ikinci altı ayda, geçici vergi beyannameleri üçer aylık dönemler halinde verilecektir.) 6 aylık dönemler halinde tespit edilecek kazançların bildirim süresi de 45 gündür. Yılın ilk altı aylık dönemine ait geçici vergi beyannamesi, 15 ağustos tarihine kadar verilir ve tahakkuk eden vergi aynı süre içinde ödenir.2000 yılı için ikinci6 aylık dönemin geçici vergi beyannameleri, üçer aylık olarak verilecek ve tahakkuk eden vergi bu dönemde ödenecektir (temmuz, ağustos, eylül 15 kasımda: ekim, kasım, aralık 15 şubatta). 2001 yılından itibaren geçici vergi beyannameleri 1999 yılında olduğu gibi üçer aylık dönemler halinde verilecektir.

Geçici vergi yükümlülüğü yerine getirilirken, önceki dönemlerde ödenen geçici vergi varsa, hesaplanan geçici vergiden düşülerek kalan tutar vergi dairesine ödenir. ÖrneÄŸin; 2001 yılının 1. döneminde 50.000.000 TL geçici vergi ödeyen mükellef, 2. dönemde hesaplanan geçici vergiden 1. dönemde ödediÄŸi 50.000.000 TL’yi düşerek kalan tutarı öder.

1. Geçici Vergiye Esas Kazancın Tespiti

Gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, geçici vergi dönemleri itibarıyla vergiye tabi kazançlarının tespitinde, yıllık gelirlerinin tespitinde uymaları gereken esaslara uymak zorundadırlar.

Gelir vergisi mükellefi, ticari ve mesleki kazancının tespitinde Gelir Vergisi Kanunu’nda yer alan esaslara uyar. Tespit edilen geçici vergi matrahından, geçmiÅŸ yıl zararı varsa düşülür ve kalan tutar üzerinden vergi hesaplanır. Yeni ise baÅŸlayan mükellef, ise baÅŸladığı tarihten itibaren geçici vergi ödemekle yükümlüdür. İşe baÅŸlama tarihinden itibaren geçici vergi döneminin sonuna kadar elde edilen kazanç üzerinden hesaplanan geçici vergiyi, süresi içinde baÄŸlı bulunduÄŸu vergi dairesine öder.

İşi bırakan mükellef ise isi bıraktığı dönemden sonraki dönemler için geçici vergi ödemez. İşi bıraktığı döneme ait geliri üzerinden hesaplanan geçici vergi; dönem sonunda ve süresi içinde bağlı

bulunduÄŸu vergi dairesine ödenir. Sonraki dönemler için geçici vergi beyannamesi vermez ve vergi ödenmez. ÖrneÄŸin; 1 Haziran 2000 tarihinde isi bırakan bir mükellef, isi bıraktığı döneme kadar elde ettiÄŸi kazancı tespit ederek hesaplanan vergiyi 15 AÄŸustos 2000 tarihi aksamına kadar baÄŸlı bulunduÄŸu vergi dairesine öder. Haziran 2000′den sonraki dönemler için geçici vergi beyannamesi verilmez.

2. Geçici Verginin Hesaplanması, Beyanı ve Ödenmesi

Geçici vergi, gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin dönem sonlarında tespit ettikleri kazançları üzerinden hesaplanır. Gelir vergisi mükellefleri, tespit edilen kazançlarının %15′i; kurumlar vergisi mükellefleri ise kazançlarının %20’si oranında geçici vergi öder.

Birinci dönemde hesaplanan geçici vergiden, varsa geçici vergiye tabi kazançlarla ilgili tevkif edilmiş (vergi stopajı) vergi düşülerek kalan geçici vergi, süresi içinde beyan edilir ve ödenir. Sonraki dönemlerde hesaplanan geçici vergi, tevkif edilmiş vergilerle birlikte, önceki dönemde ödenen vergiler de düşülerek ödenir.

Vergi ödeme sürelerinin son günü, tatil gününe rastlarsa, tatilden sonraki ilk mesai günü beyanname verilebilir ve vergi ödenebilir.

3. Geçici Verginin Mahsubu

Gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, yıllık faaliyetleri, sonucunda elde ettikleri gelirlerini, gelir vergisi beyannamesi ve kurumlar vergisi beyannamesi ile beyan ederler. Beyan edilen gelir üzerinden mükellefe yıllık vergi tahakkuk ettirilir. Tahakkuk ettirilen yıllık vergiden, yıl içinde ödenen geçici vergiler mahsup edilerek (düşülerek) mükellefin ödeyeceği vergi tutarı bulunur.

Geçici verginin, yıllık vergiden mahsup edilebilmesi için ödenmiş olması şarttır. Ödenmeyen geçici vergi mahsup edilemez. Mükellefin tahakkuk etmiş, fakat ödenmemiş olan geçici vergi borcu, yıllık gelir veya kurumlar vergisi tahakkuku yapıldığı tarihte terkin (silinir) edilir. Ancak, tahakkuk ettiği tarihten terkin edildiği (silindiği) tarihe kadar işlemiş olan süre için gecikme zammı alınır. Mükellefin yıl içinde ödemiş olduğu geçici vergi tutarının yıllık vergisinden fazla olması halinde, mükellefin yazılı talebi ile varsa başka vergi borçlarına mahsup veya kendisine iade edilir.

f. Vergi Kesintisi (Stopaj) Yapma

Ticari, zirai ve serbest meslek kazancı elde eden gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, aşağıda sayılan ödemelerden, ödeme yapılacak kişilerin vergilerine mahsuben vergi kesintisi (stopajı) yapmak zorundadırlar (GVK mad. 94). Yaptıkları bu vergi kesintisini, muhtasar beyanname ile bağlı bulundukları vergi dairesine beyan etmek ve ödemek zorundadırlar. Yapılan vergi kesintisi, ödeme yapılan kişilerin o dönemle ilgili tahakkuk edecek vergilerinden mahsup edilir.

Vergi kesintisi yapmak zorunda olan kişi ve kuruluşlar şunlardır:

Kamu idare ve müesseseleri

İktisadi kamu müesseseleri

Sair kurumlar

Ticaret ÅŸirketleri

İş ortaklıkları

Dernekler ve vakıflarla bunlara ait iktisadi isletmeler

Kooperatifler

Yatırım fonu yönetenler

Gerçek gelirlerini beyan etmek zorunda olan ticaret ve serbest meslek erbabı

Zirai kazançlarını bilanço veya isletme hesabi esasına göre tespit eden çiftçiler Gelir Vergisi

Kanunu’nun 94. maddesine göre kesinti yapılması gereken ödemeler ÅŸunlardır:

Hizmet erbabına ödenen ücretler ve ücret sayılan ödemeler

Serbest meslek erbabına yapılan ödemeler inşaat ve onarım isi yapanların istihkaklarına ait (hak edişleri) ödemeler

Dar mükellefiyete tabi olanlara, telif ve patent hakları satışı dolayısıyla yapılan ödemeler

Arazi, bina, kum ve tas ocağı, dalyan, maden suyu, memba suyu ve gayrimenkul olarak

tescil edilmiş hakların kira bedeli olarak yapılan ödemeler.

e. Kurum kazancının ortaklara dağıtılmasında yapılan ödemeler

Sayılan bu ödemeleri yapacak olanlar, hak sahiplerine ödeme yapmadan, kanunların belirlediği oranlarda vergi kesintisi yaparak kalan tutarı hak sahibine öder. Yapılan ödemeler için düzenlenen belgelerde, yapılan vergi kesintisi gösterilir. Kira ödemelerinde ise kira sözleşmesi ve vergi dairesinin tuttuğu tutanak esas alınarak vergi kesintisi yapılır.

g. Devamlı Bilgi Verme

Kamu idare ve müesseseleri (kamu hizmeti ifa eden kurum ve kuruluşlar dahil) ile gerçek ve tüzel kişilikler, vergilendirmeye ilişkin işlemleriyle ilgili olarak bilgi verir. Bu bilgiler, belli aralıklarla devamlı ve yazılı olarak verilir (VUK mad.149). Devamlı bilgi vermek zorunda olanlar, kanunla belirlenmiştir.

Bunlar;

Defterdarlıklarla belge basımı anlaÅŸması yapan matbaalar, bastıkları belgelerle ilgili bildirimi,belgeleri teslim ettikleri ayı takip eden ayin 15′inci günü aksamına kadar vermek zorundadır.

Kıymetli Madenleri isleyenler veya sekil verenler, isledikleri yada sekil verdikleri kıymetli maden,tas ve eÅŸyalarla ilgili bilgileri, bir form (Sekil 2.8) ile Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü Vergi İstihbarat Åžubesine, ilgili ayı takip eden ayin 15′ine kadar bildirmek zorundadır.

İmalat isi yapan ve 10 kişiden fazla isçi çalıştıran sınai müesseseler, imalatları ile ilgili bilgileri,her birim için ayrı ayrı bildirmek zorundadır. Bildirimler, çalıştırılan isçi sayısına göre üçer veya altışar aylık dönemler halinde yapılır.

Eczaneler, ilaç satışları sırasında, özel muayenehane, özel poliklinik, özel hastane sahibi olan veya buralarda çalışan hekimler tarafından düzenlenen reçetelerin bir örneÄŸini kendileri saklar. Saklanan reçeteler hakkında her ayin 15′inci günü akÅŸamına kadar bilgi verir.

Mühendisler, mimarlar; tasdik ettikleri plan, proje, resim ve hesaplarla ilgili yetkili kurumlara (valilik, belediye, TEAS. vb.) bilgi verir. Bu kurumlar da her ayin 15′inci günü akÅŸamına kadar Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü Vergi İstihbarat Åžubesine bu bilgileri aktarır.

h. Muhafaza, ibraz ve Diğer Ödevleri

Ticari, zirai ve serbest meslek kazancı elde eden gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri, defter ve

belgelerini Vergi Usul Kanunu’na göre 5, Türk Ticaret Kanunu ve Sosyal Sigortalar Kanunu’na göre 10

yıl saklamak zorundadır.

Gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin saklamak zorunda oldukları defter ve belgeler şunlardır:

Tuttukları yasal defterler

Alış ve satış faturaları

Sevk irsaliyeleri

Serbest meslek makbuzları

Fatura yerine geçen belgeleri Bordro ve bordro yerine geçen belgeleri

Sözleşme, taahhütname, kefaletname ve mahkeme ilanları

Taşıma irsaliyeleri, günlük müşteri listeleri ve yolcu listeleri

Giden ve gelen is mektupları, telgraf ve hesap ekstraları

Vergi makbuzları

İhbar ve karar örnekleri

Defter tutmak zorunda olmayan mükellefler, gelirlerini ispata yarayan belgeleri beş yıl saklamak

zorundadır.

Saklanması zorunlu defter ve belgelerin, saklama süresi içinde yetkili makam ve memurların

istemesi halinde, inceleme için ibraz edilmesi zorunludur. Defter ve belgeleri saklamayan, yetkililerin

istemesi halinde ibraz etmeyen mükellefler hakkında, Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre cezai işlem

yapılır.

Classical Economics

Salı, 06 Kasım 2007

Classical Economics

The term classical economics was applied to a school of economic thought that began with Adam Smith’s writing of the Wealth of Nations in 1776. Interestingly enough, the creator of the term was Marx, and it was further perpetuated by John Maynard Keynes in his General Theory. The classical school of economic thought was the dominant school of thought until the time of the great depression.

Some of the most famous economists of the classical school include Adam Smith, David Ricardo, W. Jevons, Jean-Baptiste Say, John Stuart Mill, Professor Pigou, and Alfred Marshall.

The Classical School’s Labor Market

Classical Theory: The Classicals argued that the aggregate labor market determines total employment, and can be summarized by 2 postulates (as proposed by Keynes)

Postulate 1:

Wage = MPL (marginal product of labor)

Assumptions:

we are talking about the real wage

everyone receives the MPL as their wage – this is a necessary assumption for profit maximization

finally we assume diminishing returns to a fixed factor, in this case, capital is fixed in the long run

We see that the second derivative is negative (the curve is downward sloping). There are several possible causes of this:

The first and most prominent reason is that diseconomies of scale set in

The second could be a skill argument (you are forced to hire less and less productive workers, as the pool of available workers shrinks.)

Long run fixed capital argument – represents fixed plant equipment

We assume one productive sector making both an output and a consumption good. This means that the real wage is same for both producers and consumers. An example would be people eating robots (basically eating that which they produce).

Here we can see that demand is downward sloping – this is a consequence of profit maximization. This leads us to our second postulate:

Postulate 2:

Uwage = MDUwork (surrendered leisure time or marginal disutility of work)

If we have voluntary contracting in the economy (no forced labor), max employment is the intersection, L*.

Max employment therefore yields max output. At wages below L*, we have a shortage and the level of labor and output is less, as determined by the supply curve. At wages above L*, we have a surplus and labor/output are determined by the demand curve.

Two types of classical unemployment:

Frictional – between jobs

Voluntary – people not actively seeking jobs

During the great depression, Pigou and Marshall claimed that the real wage was too high. Workers needed to accept a lower wage – they are in effect claiming some sort of sticky wage. This however requires workers to be acting irrationally.

Keynes’ attack on the Classical School’s labor market

What else could have caused lower levels of unemployment? Keynes argued:

A drop in prices

Could have institutionalization – labor unions

These two causes rule out the category of involuntary unemployment. Keynes also challenges the irrationality of a refusal to accept money-wage cuts. He makes a relative wage argument.

Money-wage decreases – relative process in sectors. This means that it is enacted in a piecemeal fashion, showing its relative nature.

Real wage decreases – changes aggregate when price increases, and is thus accepted more easily when it comes in the form of rising prices.

- fights the claim that wage = MDUlabor

Keynes goes further and makes a second objection:

This dealt with money wage deductions:

W – drop prices:

P – prices may fall – aggregate demand model comes into play

Purchases are streams of nominal cash outlays, when cash outlays drop, prices may drop as well. You can likewise tell a story where decreasing prices leads to decreasing wages. This in turn leads to further declines in prices. Thus, Keynes argues that it is difficult to make the connection between the money-wage and real wage that the classical school makes.

Keynes therefore makes the following assumption. To restore full employment requires lowering the real wage. In other words, real wage movements are anti-cyclical. Current day economics has not proven this relationship. In fact, a relationship with real wage movements have been shown to be a-cyclical or nonexistent.

Under these set of assumptions, the most acceptable way to enact a real wage decrease for workers is through inflation.

The classical school is unambiguous in nature. They argue that there is really only one variable that determines employment and that is the real wage. Ls and Ld are locked down given a set of assumptions.

Keynes makes a distinction:

Wage goods (or consumer goods) vs. Capital goods (or investment goods).

Employers – care about their relationship

Workers – care about the wage goods

In a two sector analysis: PW, PK

Employers in wage goods sector w/PW – (Can be thought of as a Consumer Price Index)

Employers in capital goods sector w/PK

Workers in turn deflate money wages by prices w/PW (This is also the real wage for workers)

In other words, this is telling us that there is another set of goods and prices. This means, in Keynes’ mind that it is in fact possible for the market to clear in different places, based on variations in capital goods prices.

An example of another factor would be the changing of interest rates

- this in turn effects the cost of borrowing funds

The labor curve therefore must not be locked down, it must be allowed to shift. In fact, the distribution and level of wealth can help to determine L* as well.

Keynes view of full employment is not associated with clearing of the labor market. Clearing of the aggregate labor market is not a sufficient condition for unemployment.

Classical Theory

Workers respond in a positive performance way to rising wages (they become more productive when they are paid more)

Upward sloping demand, downward sloping supply – target income, if wages rise, people may stop working once they get a certain level of income

Add back downward sloping demand

Even if we restrict the possible labor markets to one variable, the w/p, we can see that there are four possible outcomes.

Keynes – general theory – pg 15. If in the event of * Wage goods (consumer price inflation) Þ Real Wages ¯ then both aggregate supply and aggregate demand for labor *.

Using Keynes specific quote we can argue for the existence of involuntary unemployment:

Men are involuntarily unemployed if, in the event of a small rise in the price of wage-goods relatively to the money-wage, both the aggregate supply of labour willing to work for the current money-wage and the aggregate demand for it at that wage would be greater than the existing volume of employment.

In the above instance, if there were to be a rise in the price level (drop in real wages) from W1 to W2, then the volume of employment N, would move from A to C (in both cases it is constrained by the amount of labor supplied at the existing real wage). Consistent with Keynes definition is the fact that at C, the “aggregate demand,” which at point B is NB, is greater than the “existing volume of unemployment,” which at the original point A, was NA.

All along, Keynes makes the argument that workers will accept declines in the real wage, but not in the money wage – this goes back to our argument of the relative argument (piecemeal fashion of nominal wage cuts).

We can then move on the other cases.

What if the real wage is too high?

Here, a drop in real wages shows no signs of involuntary unemployment, as the employment falls from N1 to N2. This case is unlikely though, because this assumes an upward sloping demand curve.

When we look at the case where there is an upward sloping demand curve (efficiency wage theorem) and a downward sloping demand curve (could happen if people have a target income).

Here, we can see that even though there is even excess demand for labor and involuntary unemployment.

We can look at one more case, where both labor supply and labor demand are downward sloping.

Was there involuntary unemployment in this case? Yes, employers will demand more than the initial level of unemployment, and at the same time, supply will increase. In this graph, at points above the market clearing position, you can get involuntary unemployment, in fact, even at the market clearing position you get involuntary unemployment. This means that at every point on this curve you can get involuntary unemployment.

What if we switch the positions of labor demand and labor supply?

It doesn’t matter which way they cross, if they are downward sloping, every position has involuntary unemployment.

Now, if we look at Keynes’ definition of unemployment found on page 26 of his general theory, we can see a different and clearer definition of involuntary unemployment.

Speaking of full employment Keynes says:

An alternative, though equivalent, criterion is that at which we have now arrived, namely a situation is that in which aggregate employment is inelastic in response to an increase in effective demand for its output.

In the first definition, we were talking about price levels. Here, we look at employment from the perspective of demand; increasing demand leads to increasing employment. Keynes sees both these definitions as equivalent because he is assuming that increasing aggregate demand will necessarily cause a decrease in the real wage. If we can ignore this mechanism, we have a different definition.

Keynes comes closer to this definition in his later works. In correspondence in August, 1936, Keynes wrote that full employment is merely the limiting case in which supply of employment is no longer elastic. Full employment is only possible when elasticity of supply reaches zero.

Keynes argues that when you reach a level of full employment, increasing demand only leads to rising price levels.

Keynes’ notion of involuntary unemployment;

Less than full employment

An elastic response of employment and output to an aggregate demand increase.

A position below the pure inflation barrier (this is the point where increasing aggregate demand leads to nothing but increases in the price level.)

One reason Keynes thinks the way he does is that he has an arbitrage theory of pricing.

The Classical School Continued

Here, the ND curve is pinned down by a fixed capital stock.

The classical school has models for savings and investment as well.

We will assume r is interest rates, I is investment, and S is savings.

The Classicals then argue:

Quantity Theory Relationship (Income Version)

- The quantity of money times the velocity of its circulation is equal to the real income

Money Supply * Velocity = Price Level * Output (income)

MV = PY c

MV(r*) = PY*

So the quantity of money only changes the price level because the velocity of circulation is fixed via the rate of interest. M ® P ® w. Where w is the wage rate.

All the important action in the economy is in the labor market. There is no story for aggregate demand; even interest rates have no effect on demand. This is why it can be called a “real wage economy”, because the wage doesn’t adjust for these things.

Synoptic View:

Classical School

a) All unemployment can be largely construed as voluntary and fits into three categories:

1) Frictional – time lag between jobs

2) Search – idea is that workers may quit existing job to try to find another

3) Money-wage stickiness –real-wage is too high because money-wages don’t adjust and this goes back to the notion that workers refuse to accept money-wage cuts.

b) The Economic System is self-adjusting to full employment. Classical view that forces or mechanisms exist to restore a position of full employment. If you didn’t have any interference or government intervention, you would have a tendency to move to full employment (they would still admit there could be lags or leaks in the system).

c) Money is neutral – if we increase the quantity of money, it only influences the general level of prices. It will have no effect on relative prices. It will have no effect on the real output and employment of the economy.

d) The interest rate functions to clear the loanable funds market. Interest rates should bring savings and investment in conjunction with one another, but it does not affect the real output of the economy.

e) Savings drive economic growth. Income that is not spent for consumption purposes is savings (That which is left over from the expenditure screen of consumers). Savings would then go to capital accumulation.

Subscribe to our newsletter! Enter your email address here:

HTML Text

Get Stock Quote: Enter Symbol(s)

Symbol Lookup

My Portfolio

Our Privacy Vow

Like our intro movie? Download the Short Run’s screen saver.

——————————————————————————–

theshortrun.com

Pazarlama Ödevi

Salı, 06 Kasım 2007

PAZARLAMA ÖDEVİ (Piyasaya Yeni Bir Mal Çıkarılışı)

İpana firması diş fırçasında küçük bir değişiklik yaparak diş fırçasını daha kullanımı kolay diş macununun ambalajını değiştirerek yeni bir ürün piyasaya sürmeye karar verdi.

İpana firması bu yeni dış fırçasını diş macunu ile tek bir öğe haline getirmeyi düşünmüştür.

Malın en önemli özelliği diş fırçasının sap kısmı içerisine diş macunu monte edilmiş ve bir düğme yardımı ile otomatik olarak diş fırçasının köklerinden macun çıkışı sağlanmıştır.

Firma yetkilileri bunu düzenlerken diş macunu tüpünde de değişiklik yapmış ince şerit halinde sap kısmının içine monte edilebilecek duruma getirilmiştir. Aslında bu fikir bir tüketici mektubunda talep edilmiş ve firma yetkilileri tarafından da uygun görülmüştür bu yeni mal pazara sunulma aşamasına gelmeden önce;

Araştırma görevlileri tarafından bu yeni malı nasıl üretecekleri diğer firmalar tarafından üretilip üretilmediği malın ne kadar kar getirileceği tüketicinin gerçekten böyle bir ürüne ihtiyacı olup olmadığı konusunda ortak bir karar verilir.

Yani ürün piyasaya sürülmeden bir pilot bölge belirlenir ve tüketiciye tanıtılır.

İnsanların başlangıçta bu yeni ürün hakkında kafalarında soru işareti oluşmuş, bu yeni ürün onlara pahalıya geleceğini düşünmüşlerdir.

Nitekim öyle olmuştur.

Yeni ürünün maliyeti daha yüksek olmuş buda fiyatlara yansımıştır.

Tüketiciler bu yeni ürünü kullanışlı, pratik olduğunu kullanıp görmüşlerdir fakat tek sorunu fiyattadır.

Firma mühendisleri ürünün maliyetinin yüksek olmasında en büyük etken olarak diş macunu tüpünde kullandıkları madde olduklarını görmüşler.

Yenden yapılan diş macunu tüpünü hammaddesini folya artı diğer folya gibi kolay bükülebilen sıkılmasını kolaylaştıran ve maliyeti düşük birkaç mamül kullanılmıştır. Zaten kullanılacak olan diş macunu tüpü fırça içerisine monte edileceğinden ambalajında fazla kaliteli olması gerekmez. Firma maliyeti ambalajdan kısma yoluna gitmiştir. Üstelik bu yeni ürün firma için üretecekleri makinaların yenilenmesini gerçekleştirmektedir.

Bu seferki üründe tüketiciye daha fazla hizmet ve alternatif sunmak amacı ile sigara kullananlar için aynı diş macunu ambalajı mantığı kullanarak diş temizleyici ürünlerde çıkarmışlardır. İsim olarak ipana markası altında Fır & ma kullanılmıştır. Fiyatlandırma da fırçanın fiyatının düşürülmesine karar verilmiş macun fiyatlarında bir oynamada bulunulmuştur. Bunun nedeni ise tüketici fırçayı macundan daha az kullanacaktır. Ayrıca promosyon olarak ürün ilk piyasaya sürülürken

Diş macunu ,diş fırçası yanında yedek diş macunu bedava verilecektir. Ürünün bütün özellikleri ; paketlendirme fiyatı marka gibi bütün işlemleri tamamlanmıştır.

Tek eksik reklamdır . ürünün piyasada duyulması ve satışının artmasında en önemli etkenlerden birinin de hiç kuşkusuz reklamdır.

Ürünün reklam çalışmalarında hedef olarak çocuklar kullanılmıştır. 9 yaş ve altı çocuklara kullanım kolaylığı sağlanması ve çocukların daha fazla ilgisini çekmesi amacı ile çeşitli renklerde tatlandırıcılı ve değişik aromalı alternatifleri sunulmuş ve çocukların dikkatini çekmeyi başarmıştır.

Bu yeni ürün piyasada hedeflediği başarıya ulaşmış ve firmaya kar sağlamıştır.

Piyasa Kavramları, Çeşitleri, Özellikleri

Salı, 06 Kasım 2007

PİYASA KAVRAMLARI, ÇEŞİTLERİ, ÖZELLİKLERİ

İktisadi açıdan piyasa, alıcı ve satıcıların birbirleri ile karşılıklı iletişim içinde oldukları ve mübadelenin meydana geldiği yer olarak tanımlanır. Piyasa kavramı genellikle teorik ve mekandan soyutlanmış bir kavramdır. Piyasa kavramı somut olarak düşünülürse, daha çok borsa olarak tanımlanabilir. Borsa hangi türde olursa olsun, arz ve talebin karşılaştığı bir mekandır.

Piyasa bir ülkenin sınırları içinde ise ve o ülkede yapılan işlemleri kapsıyorsa buna iç piyasa (domestic market), işlemler ülke sınırlarını aşıyorsa buna da uluslararası piyasa (international market) denir.

Çok değişik piyasa türleri olmakla birlikte konumuz açısından sadece mali piyasaları ve bunun alt bölümü olarak da para ve sermaye piyasalarını inceleyeceğiz.

Mali Piyasa

Bir ülkede fon kullananlar ile fon arz edenler arasında fon akımlarını düzenleyen kurumlar, akımı sağlayan araç ve gereçler ile bunları düzenleyen hukuki ve idari kurallardan oluşan yapıya mali piyasa denilebilir. Tanımdan da anlaşılacağı gibi, mali piyasa para ve sermaye piyasalarından daha geniş ve bu piyasaları da kapsamına alan bir kavramdır.

Mali piyasa beş ana unsurdan oluşmaktadır.

a) Tasarruf sahipleri (fon arz edenler),

b) Yatırımcılar (fon talep edenler),

c) Yatırım ve finansman araçları,

d) Yardımcı kuruluşlar,

e) Hukuki ve idari düzen olarak sıralanabilir.

Para Piyasası (Money Market)

Kısa vadeli fon arz ve talebinin karşılaştığı piyasaya "para piyasası" denir. Para piyasasının tipik özelliği kısa vadeli fonlardan oluşmasıdır. Para piyasalarında vade genellikle bir yılı aşmaz.

Para piyasasından sağlanan fonlar kredi olarak işletmelerin dönen varlıklarının finansmanında kullanılır. Para piyasasının araçlarını ticari senetler; kaynaklarını çeşitli mevduat oluşturmaktadır.

Para piyasasının kendi içinde örgütlenmiş ve örgütlenmemiş para piyasası olarak da bir ayrımı yapılabilir. Örgütlenmiş para piyasası bir bankalar sistemidir. Çünkü işletmelerin nakit ihtiyacı çoğunlukla ticari bankalar tarafından karşılanmaktadır. Örgütlenmemiş para piyasası banka sisteminin dışında kalan piyasadır. Bankalar dışındaki kişi ve kuruluşlar da bazen işletmelere kısa vadeli fon sağlarlar.

MALİ SİSTEM ŞEMASI

TASARRUF SAHİPLERİ

(Fon Arz Edenler)

YATIRIM VE FİNANSMAN ARAÇLARI

1. Para (Nakit)

2. Mevduat

3. Banka parası

4. Kredi

5. Sosyal güvenlik fonları

6. Kooperatif kaynakları

7. Tahviller

8. Hisse senetleri

9. İpotekli borç ve irat senetleri

10. Kamu hisse senetleri

11. Gelir ortaklığı senedi

12. Devlet iç borçlanma senetleri (DİBS)

13.Varlığa dayalı menkul kıymetler (VDMK)

14. Depo edilen menkul kıymet sertifikaları

YARDIMCI KURULUÅžLAR

(Fon Akımına Aracılık Edenler)

1. Bankalar

2. Aracı kurumlar

3. Yatırım ortaklıkları

4. Yatırım fonları

5. Menkul kıymetler borsası

6. Sosyal güvenlik kuruluşları

7. Sigorta ÅŸirketleri

8. Kooperatifler

9. Yatırım kulüpleri

10. Genel finans ortaklıkları

11. Risk sermayesi yatırım ortaklıkları

12. Derecelendirme (rating) ÅŸirketleri

13. Takas ve saklama ÅŸirketleri

14. Portföy yönetim şirketleri

15. Yatırım danışmanlığı şirketleri

16. İpoteğe dayalı menkul kıymetler merkezi

HUKUKİ VE İDARİ DÜZEN

Çalışmayı düzenleyen

- İlkeler

- Kurallar

- Denetim

YATIRIMCILAR-TÜKETİCİLER

(Fon talep edenler)

PARA PİYASASI

Kısa vadeli fon arz ve talebinin karşılaştığı piyasa

FAİZ ORANI SERMAYE PİYASASI

Orta ve uzun vadeli fon arz ve talebinin karşılaştığı piyasa

Sermaye Piyasası (Capital Market)

a) Özellikleri

En genel tanımıyla sermaye piyasası orta ve uzun vadeli fon arz ve talebinin karşılaştığı piyasadır. Sermaye piyasası mali piyasa kavramından daha dar ve teknik bir nitelik taşır ve genellikle mali piyasa kavramı içinde yer alır.

Sermaye piyasasının tipik özelliği ve para piyasasından ayrıldığı en belirgin niteliği bu piyasanın orta ve uzun vadeli fonlardan oluşmasıdır. Bu vade bir yıldan fazla olmalıdır. Sermaye piyasasından sağlanan krediler genellikle, işletmelerin bina, makina ve teçhizat gibi duran varlıklarının finansmanında kullanılır.

Para piyasasında olduğu gibi, sermaye piyasasının kaynakları da tasarruf sahiplerinin birikimleridir. Sermaye piyasasının en önemli ve yaygın araçları hisse senetleri ve tahvillerdir.

b) Çeşitleri

Sermaye piyasının bir bölümlendirmesini yapmak gerekirse aşağıdaki gibi bir ayırım yapılabilir.

Birincil Piyasa (Primary Market)

Hisse senedi ve tahvil gibi menkul değerleri ihraç eden şirketler ile alıcıların yani tasarruf sahiplerinin doğrudan doğruya karşılaştıkları piyasalardır. Buna hisse senetleri ile tahvillerin ilk kez sürülüp "ihraç"tan alındığı piyasa da denilebilir. Arada şirketin bizzat bulunmayıp bir banka ya da aracı kurumun bulunması bu alımın birincil piyasadan olmasına engel değildir.

İkincil Piyasa (Secondary Market)

Menkul kıymetleri ihraçtan alanlar, bunları tekrar paraya çevirmek istediklerinde, hisse senetlerinde hiçbir zaman, tahvillerde ise vadeden önce bunları ihraç eden kuruluşa müracaat edemezler. İkincil piyasa bu durumdaki menkul kıymetlerin paraya çevrilmesini sağlayan piyasadır ve menkul kıymet borsaları bu piyasayı tanımlamada en iyi örnektir.

İkincil piyasa, menkul kıymetlerin likiditesini arttırarak birincil piyasaya talep yaratır ve gelişmesini sağlar. İkincil piyasanın en iyi teşkilatlanmış bölümü menkul kıymet borsalarıdır. Bunun haricinde sermaye piyasası iyi gelişmiş ülkelerde bir de "over the counter" (tezgah üstü) borsa dışı piyasa vardır.

Birincil piyasa daha çok sermaye piyasası bilinciyle, ikincil piyasa ise menkul kıymetler piyasası bilinciyle çalışır. Birincil piyasada uzun vadeli fonların tasarruf sahibinden firmalara intikali söz konusudur ve birincil piyasada yapılan tahvil ve hisse senedi satışları sonucunda firmaya yeni sermaye girer. Oysa ikincil piyasada el değiştiren menkul kıymetlerden sağlanan fonların bunları çıkaran şirketle bir ilgisi yoktur.

Para Piyasası ile Sermaye Piyasası Arasındaki İlişkiler

Geniş anlamdaki sermaye piyasası kavramına para piyasası da dahil olmaktadır. Bu durumda gerek kredi arzı, gerekse kredi talebi para piyasasından sermaye piyasasına ya da sermaye piyasasından para piyasasına kolayca kayabilir. Faiz haddi iki piyasa arasındaki fon akımını ayarlayan bir düzenleyici olmaktadır.

Fon arz edenler, kendi yatırım politikalarını ve elde etmeyi umdukları gelire bağlı olarak yatırılabilir fonları bu piyasalardan birine veya her ikisine yönlendirilebilirler.

Fon talep edenler de, ihtiyaç duydukları kredinin türüne göre her iki piyasadan borçlanabilirler. Bazı aracı kuruluşlar, özellikle bankalar hem para, hem de sermaye piyasası işlemleri yapabilirler ve her iki piyasada çalışabilirler.

Para piyasası ile sermaye piyasasında cari faiz hadleri değişik olmakla birlikte birbirleriyle ilişkilidir. Fonlar genellikle düşük faiz haddinden yüksek olana doğru kayar. Para*piyasasında meydana gelen bir faiz oranı artışı, sermaye piyasasına da etki eder.

SERMAYE PİYASASI ARAÇLARI

Genel Bilgiler

Sermaye piyasası araçları, menkul kıymetler ve diğer sermaye piyasası araçlarıdır (SPK, md.3).

Sermaye Piyasası Araçları

Menkul Kıymetler Diğer Sermaye Piyasası Araçları

Menkul kıymetler olarak;

- hisse senetleri - hisse senedi türevleri

- geçici ilmühaberler - yeni pay alma kuponları

- tahviller - tahvil türevleri

- tahvil faiz kuponları - hazine bonoları

- katılma intifa senetleri - kar ve zarar ortaklığı belgeleri

- banka bonoları - banka garantili bonolar

- finansman bonoları - varlığa dayalı menkul kıymetler

- gelir ortaklığı senetleri

- gayri menkul sertifikaları

- tertip halinde çıkarılan ve 2 yıl veya daha uzun süreli ipotekli borç ve irat senetleri

- içtüzüğünde kurucu dışındaki aracı kuruluşlarca serbestçe alım satımı öngörülen A tipi yatırım fonu katılma belgelerini sayabiliriz.

.

*

Sermaye piyasalarında işlem gören araçlarla ilgili olarak çeşitli sınıflandırmalar yapılabilir. Piyasada işlem gören araçlar ihraç edenin niteliği açısından;

* Özel sektör menkul kıymetler (hisse senedi, tahvil gibi)

·****Kamu sektörü menkul kıymetleri (devlet tahvilleri, hazine bonoları, gelir ortaklığı senetleri gibi) olarak sınıflandırılabilir.

*Bir diğer ayırım ise menkul kıymetin niteliğine göre yapılmaktadır;

·******* Ortaklık sağlayan menkul kıymetler,

·******* Alacaklılık sağlayan menkul kıymetler,

·******* Karma nitelikteki menkul kıymetler şeklinde yapılabilir.

*

1 - Ortaklık Sağlayan Araçlar

Hisse senedi: Sahibine ortaklık, oy hakkı, kar payı alma hakkı, rüçhan hakkı ve tasfiye sonucundan yararlanma hakkı gibi haklar verir.

*2 - Boçlanma Araçları:

Özel Sektör Tahvili: Borçlanma senetleridir. 2-7 yıl vadeli olarak ihraç edilebilir. Tahvil, sahibine önceden belirlenmiş oranda faiz geliri sağlamakta ana para vade sonunda ödenmektedir. Değişken faizli tahvillerde ise faiz oranı önceden belirlenmiş bir kritere bağlı olarak değişebilmektedir.

Kar ve Zarar Ortaklığı Belgeleri: En az 3 en çok 7 yıl vadeli olarak ihraç edilebilen araçlardır. Kar garantisi olmayan bu araçlarda kar ve zarar payı belirli usullerle hesaplanmaktadır.

Finansman Bonoları: Şirketlerce en az 90 en çok 360 gün vadeli olarak ihraç edilebilen kısa vadeli borçlanma senetleridir. İskonto esasına göre satılmaktadır. Yani bono üzerinde yazılı değer ile bono alım değeri arasındaki fark getiriyi oluşturmaktadır.

Banka Bonoları ve Banka Garantili Bonolar: Sadece kalkınma ve yatırım bankalarınca ihraç edilebilen bonolar iskonto esasına göre satılmaktadır.

Devlet Tahvili: Üzerinde faiz kuponu taşıyan ve vadesi 1 yıldan uzun olan devlet borçlanma senedidir.

. Hazine Bonosu: Üzerinde faiz kuponu taşımayan ve vadesi 1 yıldan kısa devlet borçlanma senedidir. İskonto esasına göre satılır.

Gelir Ortaklığı Senedi: Belli bir kamu altyapı tesisisinin belirli bir süre içindeki gelirlerinin berlirli bir orandaki bölümünden pay alma hakkı sağlayan kamu borçlanma aracıdır.

*

3 - Karma Nitelikli Araçlar

Hisse Senedi İle Değiştirilebilir Tahvil: İhraç edildiği anda tahvil gibi alacaklılık hakkı vermesine karşın, sahiplerine belli bir süre içinde tahvilleri aynı şirketin çıkardığı hisse senetleriyle belli fiyat üzerinden değiştirme hakkı veren tahvillerdir

** Kara İştirakli Tahvil: Geliri belli bir faiz oranı olarak değil şirketin karından pay şeklinde alınmaktadır.

** Katılma İntifa Senedi: Sahiplerine ortaklık haklarına sahip olmaksızın kardan pay alma, tasfiye bakiyesinden yararlanma, yeni pay alma ve belli bazı olanaklardan yararlanma hakkı vermektedir.

Diğer Sermaye Piyasası Araçları

Menkul kıymetler dışında kalan ve şartları kurulca belirlenen evraktır. Ancak çek, poliçe, nakit, bono ile mevduat sertifikaları sermaye piyasası aracı olarak sayılmamaktadır.

Piyasa Araştırması Ve Talep Tahmin Yöntemleri

Salı, 06 Kasım 2007

PİYASA ARAŞTIRMASI VE TALEP TAHMİN YÖNTEMLERİ

Piyasa Araştırması:

Yatırım projelerinin hazırlanma sürecinde işletmenin büyüklüğünü belirleyen en önemli faktörlerden birisi pazarın yapısı ve pazardaki olası taleptir. Yatırım kararı veya yapılacak yatırımın büyüklüğü mevcut ya da olası talebe göre belirlenir.

Piyasa araştırması yeni kurulacak işletmeler açısından çok önemlidir. Çünkü hangi malın, hangi özellikle, hangi fiyatla, ne miktarda, kimlere, nerelerde satılacağı piyasa araştırması ile belirlenir. Eğer işletmeler üretecekleri malların özelliklerini ve kimlere, nerelerde, ne miktarda satacaklarını önceden saptarlarsa, üretime geçildiğinde karşılaşılabilecek problemlerin önemli bir bölümü ortadan kaldırılmış olacaktır. Piyasa araştırmasının istenilen düzeyde yapılmaması işletmeleri ve ülkeyi bir dizi olumsuz durumla karşı karşıya bırakır. İşletmeler açısından bu olumsuzlukların en önemlileri, talebin yeterli olmadığı sektörlerde yatırım yapılması, sermaye mallarının gereksiz bir şekilde bu sektörlere tahsis edilmesidir. Oysa sermaye bir üretim faktörüdür ve tüm ülkelerde bir maliyeti vardır. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise bu maliyet daha yüksektir. Bu bağlamda araştırılması gerekli başlıca alanları şu şekilde sıralayabiliriz:

Piyasanın hacmi,

Piyasa geliÅŸtirme,

Piyasa segmentleri (bölümleri),

Piyasa payı,

Piyasadaki ürünlere yönelik piyasa potansiyelinin analizi ve yeni ürünler için talep tahminleri

Satış tahminleri,

Ürünlere yönelik piyasaların özelliklerinin analizi,

Piyasa trendlerinin (geliÅŸimi/eÄŸilimi) analizi,

Bu alanlara yönelik olarak başlıca araştırma amaçlarını da şöyle özetlemek mümkündür;

Piyasaları tanımlamak ve ölçmek,

Toplam piyasalar,

Cari ürünler için yeni piyasalar,

Cari pazarlar için yeni ürünler,

Yeni pazarlar için yeni ürünler,

Piyasaların özelliklerinin analizi,

Ürünlere yönelik tüketici talebi, ürünlerin fonksiyonları,

Talep edilen ürün özellikleri,

Ürün tercihinde ve artışında tüketici alışkanlıkları,

Tüketicilerin tavır ve alışkanlıkları,

Rekabet koşulları, piyasa patı ve pazarlama maliyetleri ve ilgili uygulamalar,

Gerekli olacak ticari koÅŸul ve ortam,

Piyasa, kolaylıklar ve rekabet trendleri,

Piyasaların projeksiyonu ( 1 ve 5 yıllık ),

Temel büyüme azalmaya yönelik etkili olabilecek faktörler,

Piyasada yer edinebilme koşulları,

Müşteri profilinde eğilimler veya olası değişiklikler ve piyasadaki yeni rekabetin koşullarını yaratan yeni ürün türleri,

Çevresel değişim,

Toplam piyasanın projeksiyonu ( bu analiz piyasaya girme-sızma ve hedef piyasa patı açısından önem taşımaktadır ),

Olası piyasa payının projeksiyonu,

Piyasanın eğilimine dayalı piyasa payı projeksiyonu,

Piyasa pozisyonunu etkileyebilecek rekabet koşullarının katı ve zayıf yönlerinin derecesinin belirlenmesi,

Pazar payını artırmaya yönelik genişleme alanlarının tespiti,

1 veya 5 yıllık dönem içinde piyasa payının gelişimi.

Piyasa Araştırması İçin Toplanması Gereken Veriler:

Piyasa analizleri yapılırken, işletmenin piyasa mekanizması içerisinde yaşama, tutunma olanakları ve piyasadaki etkinliği yanında piyasayı oluşturan bütün faktörler araştırılır. Ancak piyasa şartları belirlendikten sonra yatırım kararı verilebilir. Genel olarak bir araştırma süreci şu aşamaları izlemek durumundadır;

Yatırım projesi kapsamında ihtiyaç duyulan verilerin belirlenmesi ve bu ihtiyacın analizi,

Bilgi kaynaklarının bulunması,

Bu kaynaklardan gerekli olan bilgilerin toplanması,

Toplanan bu bilgilerin analiz edilmesi ve

Analiz sonucu elde edilen bilgilerin proje amacı doğrultusunda kullanımı.

Yatırım projesinin piyasa analizine yönelik veri ve bilgileri bu kuruluşların yayınlarından sağlamak mümkündür. Her ne kadar böyle bir olasılık söz konusu ise de; projelerin içeriğine bağlı olarak bazı durumlarda bu kaynaklardan sağlanan veriler yeterli olmamakta veya elde edilememektedir. Dolayısıyla bu hallerde verilerin doğrudan elde edilmesi gerekmektedir. Piyasa analizleri kapsamındaki verilerin, birincil ve ikincil kaynaklardan olmak üzere iki kaynaktan toplanması veya elde edilmesi söz konusu olmaktadır.

Birinci elden veriler, doğrudan doğruya esas kaynaklardan sağlanır. Bu bilgilere ulaşmak için mülakat, anket ve mektup gibi çeşitli yollardan yararlanılabilir. Söz konusu bilgiler orijinal kaynaklarından veya olası tüketicilerden sağlanır. Projede üretimi amaçlanan mal veya hizmet türü yeni ise veya yeni bir yaklaşımla ürünün özelliklerinde değişiklik yapılarak üretilmesi amaçlanıyorsa, üretilmesi düşünülen yeni ürün ile ilgili olarak, daha önceden derlenmiş bilgileri bulmak olası değildir. Bu durumda yatırım projesini hazırlayan kuruluş ve kişilerin, tek başlarına ya da diğer kişi ya da kuruluşlarla işbirliği yapması gereklidir.

Piyasa analizlerine ilişkin ihtiyaç duyulan bilgiler, daha önce başka kişi ve kuruluşlar tarafından toplanmış ise, bu verilerden yararlanılabilir. Bu durumda ikincil kaynaklardan bilgilere ulaşmak, zaman ve harcamalardan tasarruf sağlar.

Yatırım projesi kapsamında projenin niteliğine bağlı olarak toplanması gereken çok çeşitli bilgiye ihtiyaç vardır. Bu bilgiler sekiz grup altında toplanabilir.

Piyasanın rekabet yapısına ilişkin bilgiler,

Üretilecek mal ve hizmetin kullanım yerleri ve özellikleri,

Piyasadaki tüketici eğilimleri,

Fiyat ve maliyetlere iliÅŸkin bilgiler,

Arz kaynaklarına ilişkin bilgiler,

Dağıtım kanalları hakkında bilgiler ( projenin endüstriyel veya tüketim malı olması özelliğine bağlı olarak dağıtım kanallarına yönelik bilginin detayı ve önemi artma eğilimi gösterir ),

Ülkenin özel koşulları ve mevsimlik değişmelere ilişkin bilgiler,

Devletin iktisat politikasında değişikliklerin izlenmesi.

Ayrıca proje konusu olan mal veya hizmetin ihracat boyutu da var ise yani belirleyici ve hedef piyasalarda belirlenmişse yukarıdaki ana grupları belirlenen bilgi kaynaklarından ilgili olanlarının bu piyasalara yönelik olarak da yapılması gerekir.

Mevcut Talebin Belirlenmesi:

Yatırım projesi analizinde piyasa araÅŸtırmasının birincil amacı efektif talebi belirlemektedir. Bu özellikle projenin realizasyonu sonucu piyasaya girme, yerleÅŸme ve Pazar payı elde etmek açısından oldukça önemlidir. Gelecek yıllara ait Pazar ve talep tahminlerinin yapılabilmesi için önce cari dönemdeki gerçek tüketim miktarını bulmak gerekir. Bu eÄŸer ikincil kaynaklardan elde edilemiyorsa, belirli bir dönemdeki üretim deÄŸerinden ve stok deÄŸiÅŸimlerinden yararlanarak “ görülen tüketim “ deÄŸerine ulaşılabilir.

Pazarın Bölümlendirilmesi:

Pazarın bölümlendirilmesi pazarlama disiplinine ve dolayısıyla da iÅŸletmecilikte gittikçe artan bir öneme sahiptir. Yatırım projelerinin niteliÄŸi ve etkinliÄŸi ve yapılacak olan talep projeksiyonlarının saÄŸlıklı olması açısından, projeye konu olan mal ve hizmetin piyasada ne tür bir alıcısının olacağı veya ne tür bir talep yapısıyla karşılaşılacağının analiz edilmesi gerekecektir. Çünkü günümüzde kitlesel pazarlama, iÅŸletmeler açısından birçok sorunu gündeme getirmekte ve baÅŸarılı olma ÅŸanslarını azaltmaktadır. Dolayısıyla klasik pazarlama anlayışı da diyebileceÄŸimiz bu yaklaşım “ ne üretirsen satarsın “ ÅŸeklinde mantık örgüsüne sahip olup artık günümüzde baÅŸarı ÅŸansı olmayan anlayışı temsil etmektedir. Bölümlendirmeyi pazarın, farklı ürün ve pazarlama karışımını gerektirdiÄŸi ve farklı müşteri gruplarına bölünmesi ÅŸeklinde tanımlamak mümkündür.

Tüketim mallarına yönelik olarak değerlendirilebilecek bölümlendirme unsurları şöyle sıralanabilir;

Coğrafik bölümlendirme,

Demografik bölümlendirme,

Psikografik bölümlendirme,

Davranışsal bölümlendirme.

Endüstriyel mallara yönelik olarak değerlendirilebilecek bölümlendirmede de tüketim mallarındaki bölümlendirme yaklaşımını kullanmak mümkündür. Endüstriyel müşteriler coğrafik olarak ve aranan tavırsal değişkenler olarak iki ana bölüme ayrılabilir.

Talep Projeksiyonları:

Yatırımı yapacak kişi ve kuruluşların sağlıklı karar alabilmesi için üretilecek olan mal ve hizmete olan talebi, piyasa payını, diğer firmaların paylarını vb. şeyleri bilmeleri gerekecektir. Genelde projeksiyon, özü itibariyle bir geleceği tahmin olayıdır. Geleceği tahmindeki ortak özellikler şunlardır;

Geleceğin tahmini zamanı içermektedir ve gelecek bir dönemdeki değerlerin bilinmesi istenmektedir.

Belirsizlik – üretilecek olan mal ve hizmete yönelik olarak talebin ne olacağı sorusunun yanıtının bir belirsizlik içermesi yani net ve kesin olmaması,

Geleceğin tahmin genellikle geçmişteki bilgi ve verilere dayanıyor olması,

Talep projeksiyonunun, planlamadan farkı, talep fonksiyonu gelecekte üreteceğimiz mal ve hizmete yönelik talebin ne olacağını geçmişe bakarak tahmin etmektir. Planlama ise geleceğin tahminini de kullanarak uygun çözüme ulaşmayı amaçlar. Talep projeksiyonlarını belirlemenin temel aşamalarını şöyle özetleyebiliriz.

Belirli bir dönemde mevcut tüketimi ve tüketimin değişim oranlarını tanımlamak ve analiz etmek,

Toplam tüketim miktarını pazarın bölümlerine göre sınıflandırmak,

Geçmiş dönemde tüketimi etkileyen faktörleri ve bunların etkilerini açıklamak,

Bunların gelecekteki gelişmelerini ve talep üzerindeki etkilerini analiz etmek.

Talep Tahmin Yöntemleri:

Bir talep araÅŸtırmasının güvenilirliÄŸini belirleyen en önemli faktör verilerin doÄŸruluÄŸudur. Verilerin talep araÅŸtırmasının temelini oluÅŸturmasına raÄŸmen hesaplama yönteminin yanlış seçilmesi veya kullanılması, toplanan veriler doÄŸru olsa bile talep araÅŸtırmasının geçerliliÄŸini yitirmesine neden olacaktır. Bunun için talep tahmin yönteminin doÄŸru seçilmesi araÅŸtırma için hayati önem taşımaktadır. Birçok kaynakta talep tahmin yöntemlerinin iki baÅŸlık altında toplandığını görmekteyiz. Bir grup ‘görüş alma ‘ ÅŸeklinde gerçekleÅŸen, tecrübe ve sezgiye dayanan yöntemler grubunu oluÅŸtururken ( dolaysız talep tahmini ), diÄŸer bir grup da gösterge ve istatistik yöntemlerinin kullanılarak talep tahminin yapılması grubudur ( dolaylı talep tahmini ). Bu yöntemleri aÅŸağıda anlatmaya çalışacağız.

Dolaysız Talep Tahmin Yöntemleri:

Bu yöntemlerde işletmede çalışan kişilerin, talep tahmini yapılacak departmanda çalışanların, yöneticilerin ve konuyla ilgisi bulunan insanların görüşleri alınır. Sistematik bir biçimde toplanan bu bilgiler analiz edilir. Buna görüş toplama (= collective opinion) adı verilir. Bazen doğrudan doğruya tüketici veya malı kullanacaklara yönelik anket ve formlar hazırlanarak onların düşünceleri öğrenilebilir. Fakat iletişim kurmadaki hatalar bu yöntemin yeterince objektif olamayacağını ve verilerin tartışmaya açık halde olduğunu bize göstermektedir.

Dolaysız talep tahminleri, düşük maliyetli olması itibariyle halen irili ufaklı birçok işletme tarafından kullanılmaktadır. Tecrübeli kişilerin etkin biçimde kullanılması ve karmaşık işlemlere gerek duymayan basit yöntemler olması, dolaysız talep tahminlerinin diğer bir avantajıdır. Bu avantajların yanında bu tip yöntemlerin birçok handikap içerdiğini de belirtmek gerekir. Tamamen insanların görüşlerine dayandığı için bilimsel yönü zayıftır. Tecrübesiz kişilerin çalıştığı bir işletmede, kişisel yanılgıların etkisi, uygulanan yöntemin başarısızlığa uğramasına neden olabilir.

Dolaylı Talep Tahmin Yöntemleri:

Ülkenin belirli bir zaman aralığındaki ekonomik faaliyetlerinin istatistik verileriyle çıkarılarak, bu verilerle ürünün talebi arasında bir bağlantı kurularak, bu bağlantının istatistik yöntemlerle ispatlanmasıyla yapılan talep tahminleridir. Elde edilen göstergelerle, ürünün talebi arasındaki ilişki zamanla değişebilir. Bunun yanında talebi etkileyen diğer faktörlerin oranının değişebileceğine de dikkat gereklidir. Aşağıda dolaylı talep tahminlerinin açıklamaları yer almaktadır.

Zaman Serileri Analizi Yoluyla Talep Tahmini:

Bu yöntemde geçmiş dönemlere ait verilerden yararlanılarak, geçmişte yapılmış olan gözlemlere dayanarak, ileriye yönelik tahminlerde bulunulur. Eldeki eski dönemlere ait bilgilerin istatistiki değerlendirmesi yapılarak, trendler ( belirli bir değişim biçimi ) saptanarak, gerçekleşmesi muhtemel talep seviyesi tahmin edilebilir. Zaman serileri analizi iki değişken arasındaki lineer bağıntının araştırılmasından başka bir şey değildir. Gelecekteki dalgalanmaları, değişimleri kontrol altında tutabilmek için trend doğrusunun etrafına ( 3s, -3s ) veya ( 2s, -2s ) uzaklıkta kontrol limitleri çizilebilir. Bu sınırların dışında kalan değerler, mevsim etkisinin dışında kalan nedenler olduğunu gösterir.

Grafikle Gösterme Yöntemiyle Talep Tahmini:

Bu yöntem, basit trend yönteminin geliştirilmiş halidir. Talep tahmini yapılacak zaman serisi için , önceki yıllara ait değerler grafik üzerinde gösterilir. Gelişme bir eğri ya da doğru ile belirtilir. Gelecek yıllara ait talep tahmini eğrinin biçimine göre göz kararı yapılır. Bu yöntem göze hitap eder. Örnek olarak B ürününe ait geçmiş 6 dönemdeki talepler aşağıdaki şekilde verilmiştir.

Dönem Talep (ton) Aritmetik ortalama

1 120

2 170 163

3 200

4 275

5 400 368

6 430

GRAFİK VAR

Bu tabloda aritmetik ortalamanın iki noktasını oluÅŸturan 163 ve 368’in birleÅŸtirilip uzatılması ile elde edilen eÄŸri, 6. dönemden sonraki dönemlerde tahmini talep miktarlarını ortaya koymaktadır.

Yarı Ortalama Yöntemiyle Talep Tahmini:

Bu yöntemde geçmiş yıllara ait seriler iki kısma bölünür. Daha sonra her iki bölümdeki değerlerin ortalaması alınır. Elde edilen ortalamalar grafik kağıdına işaretlenir ve daha sonra bu iki noktayı birleştiren bir doğru çizilir. Bu doğrunun uzantısı, gelecekte gerçekleşmesi muhtemel talep miktarını belirler.

Hareketli Ortalama Yöntemi İle Talep Tahmini:

Bu yöntemde ele alınan seriler, üçerli, dörderli, beşerli, veya daha fazla sayıda gruplandırmaya tabi tutulurlar. Öncelikle birinci grubun ortalama değeri aynı grubun orta hizasına yazılır. Daha sonraki gruplamalarda da bir önceki grubun ilk sayısı terk edilerek birinci gruptan sonraki ilk sayı bu gruba dahil edilir. Bu grubun da ortalaması alınarak grubun orta hizasına yazılır. Sonraki işlemlerde bir önceki grubun ilk değeri atılarak devam edilir. Yapılan işlemler sonucunda satış miktarı belli olan en son devreye ulaşılır. Daha önceden işleme girmiş olan en eski devreye ait satış miktarı işlem dışı bırakılır. Bulunan ortalamalar grafikte işaretlenip, arasından doğru geçirilir. Doğru uzantısı ileriki yıllara ait talep tahmini yapmamıza olanak sağlar. Ancak, bir takım tahmin sapmalarının olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Hareketli ortalamalar yöntemi, mevsimlerin talep üzerindeki etkisini belirgin olarak ortaya çıkarır.

Anketle Piyasa Araştırması Yöntemi:

Anketler üretilecek mal veya hizmete yönelik olarak tüketicinin eğilimini görmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Amaç, bütün özelliklere sahip olan kitleyi en iyi biçimde temsil edebilecek daha küçük bir örneğin belirlenmesidir. Bu yönteme göre, ürünü kullananlara soru kağıtları gönderilecek ve alınacak yanıtlara göre talep tahmini yapılmaya çalışılacaktır. Dar bir bölgede uygulama olanağı olan ve alıcısı kesin olarak belirlenebilen ürünlerle ilgili araştırmalarda bölgede uygulama olanağı olan ve alıcısı kesin olarak belirlenebilen ürünlerle ilgili araştırmalarda kullanılırsa yöntemden geçerli sonuç almak olanağı vardır.

Yöntemin evde, sokakta, telefon ya da mektup ile uygulanabilir olması ve soruların yöneltileceği kişilerin belirlenebilmesindeki kolaylıklar, yöntemin kullanışını yaygınlaştırmaktadır. Bu arada anketin elverdiği ölçüde kısa, açık ve kolay anlaşılır soruları kapsaması, yanıtlayanın zamanını fazla almayacak nitelik taşıması, yanıtların kısa ve öz olmasını sağlaması gibi özellikler taşımasına dikkat etmek gerekmektedir.

En Küçük Kareler Yöntemiyle Talep Tahmini:

Bu yöntemin esası; seçilen iki değişken arasındaki münasebetin en doğru şekilde belirtilmesi ve noktalar arasından geçirilecek olan doğrunun, noktalara olan uzaklıkları toplamının minimum yapılması işlemlerinden ibarettir. Güvenilirliği oldukça yüksek olan bir yöntemdir. Uygun veriler kullanıldığı takdirde, sağlıklı sonuçlara ulaşmak olasıdır. Zaman serisinin eğilimi eğri şeklinde de olabilir. Bu yüzden verilere göre değişik denklemler kullanılır. Bu denklemler; doğru denklemi, parabol denklemi, üssel düzeltme denklemi ve yarı logaritmik eğri denklemleri de olabilir.

Regresyon Analizi ve Korelasyon Yöntemi:

Bu analizlerin insan gücü planlamasına uygulanması ile, söz konusu olabilecek başka belirleyici etmenlerde ortaya çıkabilecek değişikliklerin personel ihtiyacı üzerinde yapacağı etkilerin araştırılması olacaktır. Daha açık olarak, satışlar, sermaye, karlar, üretim hacmi gibi global nitelikteki işletme değişkenleri ile personel miktarı ya da ihtiyacı arasındaki ilişkiler bu analizler yardımıyla incelenebilir. Çünkü, regresyon korelasyon analizleri, personel miktarı ile yukarıda söylenen değişkenlerden biri veya birkaçı arasında ortaya çıkabilecek ilişkileri araştırmayı olanaklı kılar.

Regresyon – korelasyon yönteminde, iliÅŸkinin türünden bağımlı olarak doÄŸrusal ve eÄŸrisel korelasyonlardan söz edilebilir. Ayrıca analize birden fazla deÄŸiÅŸken alındığında, çoklu ( katlı ) korelasyon iÅŸlemleri ile iliÅŸkinin özellikleri belirlenebilir. Böylece uzun ve karmaşık iÅŸlemler gerektiren regresyon – korelasyon analizlerinde, bilgisayar programlarından yararlanmak kolaylık saÄŸlayacaktır.

Regresyon analizi, geçmişteki talebi etkileyen faktörlerin, gelecekte de söz konusu olacağı varsayımının kabul edilmesiyle uygulanabilir. Geçmiş dönemlerde hayata geçen tahmin genel trendinin geleceğe yansıtılması regresyon analizidir.

Elde edilen bu trendin gelecekte oluşan tahminlerle uyumluluk göstermemesi sadece tesadüfi dalgalanmaların sonucudur. Regresyon analizinde de kontrol limitleri uygulanır. Kontrol limitlerinin iki temel yararı vardır. Gerçek talep oluştuğunda, limitlerin içinde kalıp kalmadığı, dolayısıyla kabul edilebilir bir değer olup olmadığı hakkında fikir sahibi olunur. Ayrıca kontrol limitleri üretim planlama için, üretim kaynaklarını kullanmada önemli bir avantaj sağlar.

Regresyon analizinde dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır: Öncelikle yukarıda da belirttiğimiz gibi trendin değişmeyeceğini varsaymak mecburiyetindeyiz. Daha çok kısa aralıklarla tahmin yapılırsa başarılı olunur. Regresyon analizi çok sayıda veri gerektirdiği için çok çeşitli mamüller üreten işletmelerde kullanılması daha zordur.

Korelasyon iki ya da daha çok sayıdaki deÄŸiÅŸken arasındaki iliÅŸkiyi gösterir. İliÅŸkinin miktarı bir sayıyla belirtilir. Bu sayıya da korelasyon katsayısı ( r ) ya da iliÅŸki katsayısı denir. Birden çok istatistiki seri arasında kurulan iliÅŸkide bir deÄŸiÅŸken, diÄŸer açıklayıcı deÄŸiÅŸkenlerin fonksiyonu olarak tespit edilir. İki deÄŸiÅŸken arsındaki bağıntının derecesini korelasyon katsayısı ölçer. Korelasyon katsayısı -1’le +1 arasındadır. Korelasyon katsayısının özellikleri;

Korelasyon katsayısının değeri, her iki değişkenin ölçü birimlerine bağımlı değildir. Örneğin, X ölçü birimi mm, cm veya m, Y ölçü birimleri gr, kg veya ton olsa, korelasyon katsayısının değeri değişmeyecektir. Korelasyon katsayısı iki sayısal değişken arasında kaynaklanan doğrusal ilişkinin kuvvetini ölçer.

Korelasyon katsayısının değeri, iki değişkenden hangisine X denilirse denilsin değişmez. Bu regresyon analizindeki durumun tersi olarak görülür.

Korelasyon katsayısının deÄŸeri –1 ile +1 arasında deÄŸiÅŸir. Korelasyon katsayısının deÄŸeri üst limit olan +1’e yaklaÅŸtıkça iki deÄŸiÅŸken arasında önemli pozitif ( düz ) iliÅŸki olduÄŸu, -1’e yaklaÅŸtıkça önemli bir negatif ters iliÅŸki olduÄŸu anlaşılır. Korelasyon katsayısının deÄŸerlerini aÅŸağıdaki ÅŸekilde kabaca sınıflamak olasıdır.

r > = 0.8 veya r < = -0.8 ise iliÅŸki kuvvetli

0.5 < r < 0.8 veya -0.8 < r < -0.5 ise ilişki orta dereceli, ılımlı

r < = 0.5 ise ilişki zayıf denilebilir.

Nokta diyagramında bütün noktalar eÄŸimi pozitif olan bir doÄŸru üzerinde ise, r’nin deÄŸeri birdir. Aynı ÅŸekilde bütün noktalar eÄŸimi negatif olan bir doÄŸru üzerinde ise r = 1’dir.

Korelasyon katsayısının deÄŸeri, X ve Y’nin ne kadar doÄŸrusal olarak iliÅŸkili olduÄŸunun ölçüsüdür. Nokta diyagramında gözlem noktaları ne kadar bir düz çizgiye yakınsa korelasyon katsayısı o derecede uç deÄŸere yaklaşır.

Korelasyon katsayısının deÄŸeri kuvvetli olsa bile bu, bize deÄŸiÅŸkenlerin birinin neden, diÄŸerinin sonuç olduÄŸunu göstermez. Zira bu deÄŸiÅŸkenleri etkileyen baÅŸka birçok deÄŸiÅŸkenin varlığı kuvvetle muhtemeldir. Regresyon – korelasyon yöntemleri çözüme alınan deÄŸiÅŸkenlerin sayısına bağımlı olarak incelenebilir.

DoÄŸrusal fonksiyon uygulaması: yöntemin uygulanmasında yararlanılan denklem y = ax + b’dir. Denklemdeki y satışları, x zaman ; a, x sıfıra eÅŸit olduÄŸunda satışın deÄŸerini, b, satışın ilk yıllık artış oranını ifade etmektedir. Bu verilere göre denklemde iki deÄŸiÅŸken arasındaki iliÅŸki araÅŸtırılmaktadır. AraÅŸtırılan grafik eÄŸrisi için a ve b’yi tespit etmek gerekmektedir. Bunun için yararlanılan denklemler aÅŸağıda gösterilmiÅŸtir.

åY = Na + båX

åXY = aå + båX2

Parabolik eğri uygulaması: Dağılma diyagramında ( X, Y ) değerlerinin oluşturduğu kesişme noktalarının eğilimi bir eğri olarak yorumlanırsa, o zaman eğrisel bir regresyon söz konusu olur. Burada regresyon ve korelasyon katsayıları eğrisel temele göre hesaplanarak yorumlanır. Bir işletmenin insan gücü ihtiyacını, üretim hacmi ve personel miktarı arasındaki ilişkiden hareket ederek tahmin edilebileceği düşünülürse, tahminler eğrisel olarak yapılabilir.

Üretim hacmi ( X )’i bağımsız deÄŸiÅŸken olarak alıp, personel miktarını ( Y )’nin ona bağımlı olduÄŸunu kabul edersek regresyon denklemi ÅŸu ÅŸekilde olur:

Y = a + bX + cX2

Regresyon denklemindeki a, b, c parametrelerini bulmak için en küçük kareler yöntemi ile işlemler yapılabilir.

Y = a + bX + cX2

åY = n.a + båX + cå X2

åXY = aåX + båX2 + cåX3

å X2Y = aåX2 + båX3 + cåX4

İşletmenin üretim değerleri ve personel değerleri bu denklemlerde yerine konarak a, b, c parametreleri bulunur.

Poliçenin Mahiyeti

Salı, 06 Kasım 2007

Poliçe

1-Poliçenin mahiyeti

Poliçede de havalede olduğu gibi, üçlü bir ilişki vardır: Keşideci ve muhatap arasındaki ilişki, keşideci ile lehdar arasındaki ilişki ve nihayet lehdar ile muhatap arasındaki ilişki. Birincisine karşılık (provizyon) ilişkisi, ikincisine bedel ilişkisi, üçüncüsüne de havale ilişkisi denir.

Keşideci ile muhatap arasındaki mevcut ilişkiye göre, keşideci muhatap üzerine poliçe keşide eder. Bu ilişkinin mahiyeti çeşitli olabilir: Keşideci ile muhatap arasında satım, kira veya kredi ilişkisi olduğu gibi, keşideci muhatap üzerine hatır senedi de çekebilir. Provizyon ilişkisi kavramı geniştir: bütün bu ilişkileri kapsar.

Keşideci, senedi lehdara belli bir karşılık için vermiştir. Başka bir deyişle, keşideci lehdara olan borcunun karşılığında kendisine senet verir. Keşideci lehdara olan borcunun karşılığında kendisine senet verir. Keşideci ile lehdar arasındaki ilişki de bedel ilişkisi ismini taşır.

Poliçe ile muhataba ve lehdara yetki verildiğinden lehdar ile muhatap arasındaki ilişki havale sayılır. Havalede çifte yetki vermektedir.

2-Poliçede bulunması gereken unsurlar

A-Mecburi unsurlar:

Poliçenin mecburi unsurları; poliçe kelimesi, belli bir bedelin ödenmesi hususunda kayıtsız şartsız havale, muhatabın adı ve soyadı, keşide tarihi ve keşidecinin imzasından ibarettir. Bu gruba dahil bulunan unsurlardan biri bulunmadığı takdirde, senet poliçe niteliğini kaybeder.

i-Poliçe kelimesi: Senet metninde, poliçe kelimesinin ve eğer senet Türkçeden başka bir dille yazılmış ise o dilde poliçe karşılığı olarak kullanılan kelimenin bulunması gerekir.

Poliçe kelimesinin senet metninde bulunmasına dikkat edilir. Bu suretle, herhangi bir senedin üzerine sonradan poliçe kelimesinin yazılması suretiyle o senede poliçe niteliği verilmesi tehlikesi giderilmiş olur.

Senette, poliçe için gerekli bütün şartlar mevcut olabilir: fakat sadece poliçe kelimesi yoksa bu gibi senetler emre yazılı havale sayılır.

Bu senetler, bir çok yönden poliçe hükmündedir. Ancak, emre yazılı havale, kabul için arz olunmaz. Bu itibarla da bu senetler, kabul için arz edilir ve kabulde de imtina olunursa, hamilin bu senetten dolayı hiçbir müracaat hakkı söz konusu olamaz. Fakat emre yazılı havaleyi muhatap kabul etmiş olduğu takdirde bu kabul, poliçenin kabulü hükmündedir. Bununla beraber, muhatap poliçeyi kabul etmiş olsun olmasın, vadeden evvel iflas etmiş olur veya ödemelerini tatil etmiş bulunur veya aleyhine yapılan icra takibi semeresiz kalır ise hamil vadeyi beklemeden, müracaat hakkını kullanamaz. Kabul edilmemiş bir emre yazılı havalenin keşidecinin (havale edenin) iflası halinde de durum aynıdır.

İcra-İflas kanunun, çekler, poliçeler ve bonolar hakkındaki takibe ilişkin hükümleri emre yazılı havaleye uygulanmaz.

ii-Belli bir bedelin ödenmesi hususunda kayıtsız ÅŸartsız havale: Havale kayıtsız ÅŸartsız olmalıdır. Mesela “Nezdinizde doÄŸacak alacağımdan 500 TL ödeyiniz” ÅŸeklinde düzenlenen bir senet poliçe hükmünde deÄŸildir.

Poliçe ile bir nakit ödenmesi söz konusudur. Bu itibarla poliçe ile bir misli eşyanın veya kıymetli evrakın verilmesi emrolunamaz. Bununla beraber, mutlaka Türk parasının mecburiyeti söz konusu değildir.

Bedel (yabancı paraya göre düzenlenen senetlerde), vade günündeki rayiç üzerinden Türk parası olarak tespit edilir. Buna karşılık, altın esası üzerinden poliçe düzenlenemez: çünkü altın mal hükmündedir. Keza, poliçeye “yabancı para veya Türk parası” kaydı da konamaz. Mesela “50 Dolar veya 500 TL ödeyiniz” kaydı poliçenin niteliÄŸini kaybettirir.

Esas itibariyle poliçede faiz şartı caiz değildir; ancak görüldüğünden belli bir süre sonra ödenecek poliçelerde keşideci tarafından poliçeye faiz şartı da konabilir. Bu iki grup poliçede, poliçenin ne zaman ödenmek için muhataba ibraz olunacağını tayin etmek mümkün değildir. Bu itibarla faiz, hesaplanıp poliçe bedeline ilave edilemez. Bu sebeple de, bu tür poliçelerde faiz şartına cevaz verilmiştir. Diğer poliçelerde faizi peşinen hesaplayıp bedele ilave etmek mümkün olduğundan faiz şartının poliçeye konulması yasaklanmıştır. Faiz miktarının poliçede gösterilmesi şarttır; aksi takdirde faiz şartı yazılmamış sayılır. Aksi öngörülmemişse faiz, poliçe keşide edildiği günden itibaren işlemeye başlar.

Poliçe bedeli hem yazı hem de rakam ile gösterilip de iki bedel arasında fark bulunursa yazılı olan gösterilen bedele itibar olunur. Poliçe bedeli yalnız yazı ile veya yalnız rakamla müteaddit defalar gösterilmiş olup da bedeller arasında fark bulunursa en az bedel muteber sayılır.

iii-Muhatabın adı ve soyadı: Poliçede birden fazla muhatap gösterilebilir. Muhataplardan birinin poliçeyi kabul etmesi halinde, hamilin müracaat hakkı doÄŸar. Poliçede, muhatapların alternatif bir ÅŸekilde gösterilmesine müsaade edilmemektedir. Mesela “Ahmet Gider bu poliçeyi kabul etmediÄŸi takdirde poliçe Emin Çerez’e arz edilecektir.” Åžeklinde muhatap gösterilemez.

Poliçede muhatap olarak gösterilmiş bulunan kimsenin hayal mahsulü olması önemli değildir. Bu hal poliçenin niteliğini etkilemez.

iv-Lehdarın adı ve soyadı: Poliçe kime veya kimin emrine ödenecekse poliçede onun ad ve soyadının bulunması gerekir. Lehdarın ad ve soyadının senet metninde bulunması şartı poliçelerin hamile düzenlenemeyecekleri kuralını teyit eder. Bununla beraber, poliçenin beyaz ciro ile devri mümkün olduğuna göre, beyaz ciro ve teslim ile devredilen poliçe hamile yazılı senedin hükümlerini doğurur.

Poliçede birden çok lehdarın gösterilmesi caizdir. Bu takdirde, lehdarlar birlikte ciro ve teslim ettikleri poliçe muhteviyatından dolayı müteselsilen sorumlu olurlar. Lehdarlar arasında, aynı zamanda, müteselsil alacaklılık olduğu söylenebilir. Muhatap, lehdarlardan birine poliçe muhteviyatını ödemek suretiyle borcundan kurtulur. Lehdarların alternatif bir şekilde gösterilip gösterilemeyeceği konusu ise ihtilaflıdır.

v-Keşide tarihi ve yeri: Keşide tarihinin poliçede mutlaka gösterilmesi gerekir. Keşide yeri ise, poliçeye uygulanacak hukuk bakımından önemlidir. Keşide yeri gösterilmeyen poliçe, keşidecinin soyadı yanında gösterilen yerde keşide edilmiş sayılır.

vi-Keşidecinin imzası: Keşidecinin imzasının senet muhteviyatını kapsayacak şekilde, poliçenin altında bulunması gerekir.

“Temsile yetkili olmadığı halde bir ÅŸahsın temsilcisi sıfatıyla bir poliçeye imza koyan kimse, o poliçeden dolayı bizzat mesul olur ve poliçeyi ödediÄŸi takdirde temsil olunanın haiz olacağı haklara sahiptir. Yetkisini aÅŸan temsilci için dahi hüküm böyledir.” Görüldüğü üzere yetkisi olmayan ya da yetkisini aÅŸan temsilci, keÅŸideci gibi sorumlu tutulmaktadır.

Senedi başkası adına imzalayan kişi keşideci sayılır. Keşideci ile hesabına poliçe tanzim edilen kimse arasında komisyon ilişkisi vardır. Bu itibarla keşideci aynı zamanda komisyoncu durumundadır.

vii-Ödeme yeri: Ayrıca yazılmamışsa, muhatabın soyadı yanında yazılan yer ödeme yeri ve aynı zamanda da muhatabın ikametgahı sayılır. Bu şekilde dahi ödeme yeri tespit edilmiyorsa senet poliçe olmaktan çıkar.

B-Alternatif durumlar

Kanun koyucu bazı unsurların da poliçe yer almasının gerekli olduğunu hüküm altına almıştır; ancak bunların poliçede mevcut olmaması halinde poliçedeki başka unsurlar bunların yerine geçer. Bu suretle senet, poliçe niteliğini kaybetmez. Bununla beraber her iki unsur da poliçede yer almamışsa, senet poliçe niteliğini kaybetmektedir.

i-Keşide yeri: Keşide yerini gösterilmemesi halinde senet poliçe niteliğini kaybetmez; keşidecinin isminin yanında yazılı yer keşide yeri sayılır. Keşidecinin adının yanında herhangi bir yer gösterilmemişse senet poliçe niteliğini kaybeder.

“Poliçe ile yapılan taahhütlerin ÅŸekli, bu taahhütlerin imzalandığı memleketin kanunlarına tabidir.”

ii-Ödeme yeri: Ödeme yeri gösterilmemişse, poliçe muhatabının adının yanında yazılı yerde ödenir. Bu da gösterilmemişse senet poliçe olma niteliğini kaybeder.

Ödeme yeri muhatabın ikametgahının bulunduÄŸu yerde ve fakat baÅŸka bir adreste olabilir. Buna “adresli poliçe” denir. KeÅŸideci, muhatabın ikametgahının bulunduÄŸu mülki birlik içinde baÅŸka bir adres gösterebilir. Cirantalar adresli poliçe düzenleyemezler.

Ödeme yeri muhatabın ikametgahının bulunduÄŸu yeri mülki sınırları dışında ise buna “ikametgahlı poliçe” denir. Muhatap ve cirantalar ikametgahlı poliçe düzenleyemezler.

C-İhtiyari unsurlar (Zorunlu olmayan şekil şartları)

a-Vade: Vadenin poliçede gösterilmemiş olması senedin poliçe niteliğini etkilemez.

TTK m.615’e göre bir poliçeye ancak dört türlü vade yazılabilir. Buna göre vadesi bakımından poliçeleri dört gruba ayrılır.

Muayyen bir günde ödenecek poliçeler

Keşide gününden muayyen bir müddet sonra ödenecek poliçeler

Görüldüğünde ödenecek poliçeler

Görüldükten muayyen bir müddet sonra ödenecek poliçeler

Vadesi bunlardan başka bir şekilde yazılan veya birbirini takip eden vadeleri gösteren poliçeler batıldır.

Ancak, bir poliçede vadenin gösterilmesi de şart değildir. Vadesi poliçe metninde gösterilmeyen poliçe görüldüğünde ödenmesi şart edilmiş sayılır.

b-Poliçeye konabilecek diğer kayıtlar: Bunlardan bir kısmı, zaten kanunda öngörülen hususlardır. Mesela, keşidecinin kabulden sorumlu olmayacağını öngörmesi, kabule arz yasağı veya mecburiyeti getirmesi, protestodan muaf olacağını yazması bu tür kayıtlar olup, konmaları keşidecinin iradesine bağlıdır. Bunun dışında çok yaygın olarak, bu tür senetlere, bu senetlerden doğan uyuşmazlıkların çözümünde yetkili olacak mahkeme ve mercileri tayin eden kayıtlar konulmaktadır.

3-Açık poliçe

Senedin muhataba ibrazı anında gerekli şartları taşımış olması lazımdır. Gerçekten, poliçenin tedavüle çıkarken tamamen doldurulmuş olması şartı ileri sürülmemektedir. Tamamen doldurulmadan tedavüle çıkarılan poliçe açık poliçe ismini alır.

Keşideci senedi, boş olarak, sadece bir imza ile cirantaya devredebilir. Ciranta senedi doldururken keşideci ile aralarındaki antlaşmaya uymak zorundadır. Ancak ciranta bu anlaşmaya uymaz ise senedin ikinci bir cirantaya devri halinde bu kimseye ve sonraki cirantalara karşı poliçenin aradaki anlaşmaya uymadığı defi ileri sürülemez. Bununla beraber, hamil poliçeyi kötü niyetle iktisap etmiş olsun veya poliçenin iktisabı sırasında hamilin ağır kusuru varsa, bu defi hamile karşı ileri sürülebilir.

Açık poliçe, sonradan mecburi şekil şartlarına uygun olarak doldurulursa, kendisine dayanılarak hak talep edilebilecek bir senet haline gelir.

4-Poliçenin devri

Poliçe emre yazılı senetlerdendir ve ciro ve teslim yoluyla devredilebilir. Poliçenin ciro ve teslim yoluyla devredilebilmesi için, onun açık bir emre yazılı olması ÅŸart deÄŸildir. KeÅŸideci “emre yazılı deÄŸildir” kelimelerini veya eÅŸ anlam taşıyan bir kaydı poliçeye koyarsa, senet alacağın temliki yoluyla devreder ve alacağın temlikinin hukuki sonuçlarını doÄŸurur.

Poliçe esas itibariyle, ciro ve teslim yoluyla devreder; ancak istisnai hallerde alacağın temlikinin hükümlerine tabidir. Poliçenin devri ile ilgili iki önemli müessese vardır: Ciro ve teslim

A-Ciro

a-Cironun mahiyeti

Ciro çifte yetki bir veren bir havaledir. Ciro, hukuki mahiyeti itibariyle poliçe gibi mevsuf bir havale olup, senetten doğan hakların devri maksadıyla yapılan ve çifte yetki veren hukuki bir işlemdir. Bu yönden ciro ile poliçenin hukuki mahiyetleri arasında fark yoktur. Ciroda ciranta, muhataba ödeme yetkisi, ciro edilene kabz (alma) yetkisi vermektedir.

Cironun asıl fonksiyonu, senetten doğan hakların devrini sağlamasıdır. Ama senet bedelinin tahsili veya bu bedelin rehin edilmesi suretiyle teminat olarak gösterilmesi maksadıyla da kullanılabilir.

b-Cironun ÅŸekli

Ciro, poliçe ve poliçeye bağlı olan alonj üzerine yazılır. Cironun poliçenin yüzüne veya arkasına yazılması mümkündür. Ancak, poliçenin yüzüne yazılan cironun tam ciro olması gerekir. Çünkü, poliçe yüzüne atılacak imza aval hükmünde sayılır. Poliçenin arkasına sadece imza atılması ciro beyanı için yeterlidir.

Ciro beyanı çeşitli şekillerde ifade edilebilir.

Ciranta, ciro yapacağı kimsenin adını, soyadını ve “ödeyiniz” kelimesini yazıp altına da imzasını atarak veya sadece “ödeyiniz” kelimesini yazıp altına da imzasını atarak ya da sadece imzasını atmak suretiyle senedi ciro edebilir.

Ciro edilen kimsenin adının, soyadının ve belli olduÄŸu ciroya “tam ciro”, cirantanın ödeyiniz yazıp imzalayarak ya da sadece imzalayarak yaptığı ciroya da “beyaz ciro” denir.

Ciro da tarih atmaya gerek yoktur. Bununla beraber cirantanın ciro yaptığı sırada ehil olup olmadığını veya cironun ne zaman yapıldığını saptamak yönünden tarih koymakta yarar vardır. mesela, tarihsiz ciro, protestonun düzenlenmesi için gerekli olan sürenin geçmesinden önce yapılmış sayılır.

c-Ciro kimlere yapılır

Ciro, üçüncü şahıslar dışında, poliçeyi kabul etmiş olsun ya da olmasın muhataba, keşideciye veya poliçe borç altına girmiş olanlardan (ciranta veya aval veren gibi) herhangi birine yapılabilir.

Muhataba yapılan ciro sonucunda senet bir süre tedavülden çekilmiş sayılır. Çünkü, muhatap hem borçlu hem de hamil sıfatıyla alacaklı durumundadır. Başka bir deyimle, alacaklı ve borçlu niteliklerinin birleşmesi sonucunda borç sükut eder. Poliçe yönünden bu kurala istisna getirilmiştir. Alacaklı ve borçlu niteliği birleştiği halde borç sükut etmemektedir. Bu itibarla, muhatap, elindeki poliçeyi tekrar ciro ederek tedavüle çıkarabilir. Bu halde, muhatap, hem bu nitelikle hem de ciranta niteliğiyle sorumludur. Çeklerde durum değişiktir. Çeklerde muhataba ciro makbuz hükmündedir; meğer ki, muhatabın birden fazla şubesi olup da ciro çekin üzerine çekildiği şubeden başka bir şube üzerine yapılmış olsun.

Keşideciye yapılan ciro bir bakıma senedin tedavülden kaldırılması anlamındadır. Keşideci poliçeyi tekrar ciro edebilir, bu takdirde hem ciranta hem de keşideci niteliğiyle sorumlu olur.

Poliçeyle borç altına giren kimselere (ciranta,aval veren, araya giren) senet ciro edebilir ve bunlar da senedi tekrar ciro ile devredebilir.

d-Cironun şartları

i-Cirosu yasak edilmemiş bir ciro olmalıdır.

aa-Ciro yasağı keşideci tarafından getirilmişse, bu senedin ciro yoluyla devri mümkün olmayıp, ancak alacağın temliki yoluyla devredecektir.

bb-Ciro yasağı, başka bir ciranta tarafından getirilmişse, bu senedin ciro yoluyla devri yine mümkündür, ancak ciro yasağı koyan ciranta sonra ciro edilenlere karşı sorumlu olmaz.

ii-Cironun kayıtsız şartsız olması gerekmektedir. Yazılmaması gereken şeylerin ciroya eklenmesi cironun sıhhatine helal getirmez; o kayıtlar yazılmamış sayılır.

Kısmi cironun batıl olduğu hüküm altına alınmıştır.

iii-Ciro çizilmemiş olmalıdır.Çizilen cirolar, ciro silsilenin tayinin de yazılmamış sayılır. Çizilmiş cirolar da yazılmamış hükmündedir.

e-Cironun zamanı

Bir poliçe, ödeninceye kadar ciro yoluyla devredilebilir.

Ciro vadeden sonra da yapılabilir. Vadeden sonra yapılan ciro, vadeden önce yapılan ciro hükümlerini doğurur. Ancak, ödememe protestosu keşide edildikten ve bu protestonun düzenlenebilmesi için gerekli süre geçtikten sonra yapılan ciro, alacağın temliki hükmündedir.

f-Cironun türleri

Ciro, ciro edilenin belli olup olmaması ve cironun amacına göre iki yönden sınıflandırılabilir.

i-Cironun, ciro edilenin belli olup olmaması yönünden sınıflandırılması: Bu yönden ciro tam ve beyaz cirodur.

Tam ciroda, ciro edilen kimse bellidir. (Ahmet Bilek’e ödeyiniz. İmza Nükhet DaÄŸlı)

Beyaz ciroda ise, ciro yapılan kimsenin ismi belli deÄŸildir. Ciranta “ödeyiniz” kelimesini yazar ve imza eder ya da sadece senedin arkasına koyacağı imza ile senedi devreder.

Ticari senedin ön yüzüne beyaz ciro anlamında imza atarsak keşideci adına kefil (avalist) oluruz.

ii-Cironun amaca göre sınıflandırılması: Ciroyu bu yönden temliki, terhini ve tahsili ciro olmak üzere üç gruba ayırabiliriz.

Temlik cirosu: Poliçeye bağlanmış olan hakkın devri maksadıyla yapılan cirodur.

Bir poliçeden doğan hak ve yetkilerin temliki maksadıyla yapılan ciro üç ayrı fonksiyon icra eder.

Temlik fonksiyonu: Senetten doğan hak ve yetkiler, senedin teslimi ile birlikte ciro edilene geçer.

Teşhis fonksiyonu: Bir kimsenin elinde bulundurduğu poliçenin yetkili hamil olup olmadığı 598. maddeye göre incelenip tespit edilecek düzgün ciro silsilesinin mevcudiyetine göre tayin edilir.

Teminat fonksiyonu: Aksine bir şart öngörülmemişse, ciranta ciro ettiği poliçenin kabul edilmemesinden ve ödenmemesinden sorumludur. Burada, keşidecinin sadece poliçenin kabul edilmemesinden sorumlu olmayacağını öngörmesinin mümkün olduğunu belirtmekte yarar vardır.

³ Tahsil cirosu: Poliçe bedelinin bir baÅŸka kimse tarafından tahsil edilmesini saÄŸlamak amacıyla yapılan ciroya tahsil cirosu denir. Ciro bedeli “tahsil içindir”, “kabz içindir”, “vekaleten” veya sadece “tahsili” ifade eden bir kaydı taşımalıdır.

Senedi tahsil cirosu ile elinde bulunduranların hakları: Bu şahıs poliçeden doğan bütün hakları kullanabilir. Ancak bu yetkilerini kullanmak maksadıyla, senedi sadece tahsil cirosu ile devredebilir. Ciro edilenin bu hak ve yetkileri cirantanın ölümü veya medeni hakları kullanma ehliyetini kaybetmesi halinde dahi sona ermez. Borçlu cirantaya karşı haiz olduğu defileri, vekil durumundaki ciro edilene karşı da ileri sürebilir. Ama, ona karşı haiz olduğu defileri, ciro aslında tahsil cirosu olmadığı ispatlarsa kullanabilir. Tahsil cirosunun teminat fonksiyonu yoktur.

³ Rehin cirosu: Poliçeye baÄŸlanmış olan hakların rehini maksadıyla “Bedeli rehin içindir”, “Bedeli teminattır” gibi ibarelerle yapılan cirodur.

Senedi elinde bulunduranların hakları: Bu şahıs poliçeden doğan bütün hakları kullanabilir. Ancak yetkilerini kullanmak maksadıyla senedi sadece tahsil cirosu ile devredebilir. Rehinli alacağın sükutu halinde ise yetkileri sona erer.

Senedi elinde rehin cirosu ile bulundurana karşı ileri sürülebilecek şahsi defiler: Bir poliçeyi rehin cirosu ile elinde bulunduran şahsın, borçlunun sadece ona karşı haiz olduğu şahsi defileri ileri sürmesi mümkündür. Borçlunun cirantaya haiz olduğu şahsi defiler, senedi rehin cirosu ile elinde bulunduranın senedi iktisap ederken bilerek onun zararına hareket etmiş olması halinde ileri sürülebilir. Rehinli alacak sükut eder ve borçlu bunu herhangi bir suretle öğrenirse, cirantaya haiz olduğu defileri kullanabilir. Aksini savunan yazarlar olsa da rehin cirosunun da teminat fonksiyonu vardır. aksini kabulü, zaten kabul edilmeyeceği ve ödenmeyeceği bilinen bir poliçenin kötü niyetle rehin cirosu ile devrine ve alacaklıyı belki de tamamen teminatsız bırakmaya göz yummak olur.

B-Temsil

Poliçenin devredilebilmesi için ciroyu takiben senedin de devredilmesi gerekir. Teslim ayni bir sözleşme niteliğindedir. Poliçenin tesliminin geçerli olabilmesi için, kural olarak, teslim eden ile tesellüm edenin hür bir iradeye sahip olmaları gerekir; aksi halde sözleşme vücut bulmaz. Başka bir deyişle, teslim edenin iradesi dışında bir sebeple senedin elinden çıkması halinde, sözleşme meydana gelmemiştir. Bu esaslar, poliçe yönünden geçerli değildir. Poliçe, herhangi bir sebeple hamilin elinden çıkmış ise, yeni hamilin iktisabı geçerlidir. Buna, kanun koyucu şu istisnayı getirmiştir: Yeni hamil poliçeyi kötü niyetle iktisap etmiş olduğu veya iktisabında ağır bir kusur bulunduğu takdirde o poliçeyi geri vermekle mükellef olur. Burada açılacak dava, poliçenin iadesine ilişkindir.

Ciroyu yapan lehdar veya ciranta ise, bu kimseler hamile karşı, ehliyetsizlik sebebiyle, sorumsuz oldukları definde bulanabileceklerdir. Buna karşılık keşideci ehliyetsiz ise, senet hükümsüzdür.

Keşidecinin ehil olmaması halinde poliçenin istirdadı söz konusu olmamaktadır. Keza, cirantalardan birisinin ehliyetsizliği de senedin iadesini istemeye hak vermez, sadece ciranta sorumsuzluk definde bulunur.

5-Poliçede kabul

A-Kabul beyanının mahiyeti ve şartları

Kabul, keşidecinin poliçeye yazdığı ödeme emri ile ödenmesini havale ettiği bedeli ödeyeceğini kabul ettiğini bildiren bir beyanı poliçeye yazması ve bunu imzalaması suretiyle yapılan tek taraflı mücerret bir irade açıklamasıdır. Muhatabın kabul beyanı, onu poliçenin asıl borçlusu durumuna sokar.

Kabul, tek taraflı, mücerret ve kayıtsız şartsız bir beyandır. Poliçede, keşideci muhataba ödeme, lehdara kabz yetkisi verir. Muhatap, poliçe bedelini ödemek mecburiyetinde değildir. Ancak muhatap poliçe üzerine kabul şerhini koyduktan sonra, bu beyanı dolayısıyla, poliçe bedelinin sorumlusu olur.

Kabul, poliçe bedelinin bir kısmına hasredilebilir. Mesela, poliçe muhteviyatı 2000 TL ise, muhatap sadece 500 TL için kabul şerhi koyabilir. Bunun dışında; kabul şerhi poliçe münderecatından farklı olursa, poliçe kabul edilmemiş sayılır.

B-Poliçenin kabule arz zamanı

Keşideci, muhatap üzerine poliçe keşide etmiş ve muhataba kabul şerhini yazdırdıktan sonra, poliçeyi lehdara vermiştir. Bu poliçe daha az emniyetle tedavül eder. Çünkü poliçenin yegane sorumlusu keşideci ve varsa cirantalardır. Halbuki, kabul şerhi konulmuş bir poliçede ayrıca muhatap da sorumludur. Kabul şerhi konulmadan lehdara verilmiş olan poliçeyi, hamil kabul eder. Hamil, poliçeyi vadesine gelmesine kadar kabule etmek yetkisine sahiptir. Vade günü, arz süresine dahil değildir. Bununla beraber, vadede veya vadeden sonra poliçeyi kabul eden muhatap da bu beyanı sebebiyle genel hükümler çerçevesinde poliçe bedelinden dolayı sorumlu olur. Poliçe vadesini keşideci belirlemiştir.

Poliçe, vadesinin dolmasına kadar hamil veya poliçeyi elinde bulunduran herhangi bir kişi tarafından muhatabın ikametgahında onun kabulüne arz olunur.

Esas kural keşidecinin kabule arz süresini istediği şekilde belirleyebilmesidir. Cirantalar ise kabule arz süresini ancak kısaltabilirler.

Görüldükten belli bir süre sonra ödenecek poliçelerde keşideci, kabule arz için belli bir süre tayin etmemiş ise, poliçenin keşide gününden itibaren 1 yıl içinde kabule arz edilmesi gerekir. Böyle bir poliçenin vadesi, kabul şerhinde yazılı tarihe göre tayin olunur. Kabul şerhinde tarih yazılmamış olduğu hallerde, hamil protesto keşide ederek poliçenin kabule arz edildiği tarihi saptamalıdır. Kabul şerhinde tarih gösterilmemiş ve protesto ve protesto da çekilmemiş ise poliçe, kabule arz için öngörülen sürenin son günü kabul edilmiş sayılır. Başka bir ifadeyle, keşide tarihinden itibaren 1 yıl sonra poliçe kabule arz edilmiş sayılacaktır.

Kural, kabule arzın ihtiyari olmasıdır. Yani hamil elindeki poliçeyi hiç kabule arz etmeksizin vadeyi bekleyebilir.

C-Poliçeyi kabule arz eden kimse

Poliçenin kimin tarafından kabule arz edileceği keyfiyeti önemsizdir. TTK 603 m.de poliçenin hamil veya onu elinde tutan herkes tarafından kabule edilebileceği hüküm altına alınmıştır.

D-Poliçeyi kabul eden kimse

Poliçeyi muhatap, muhatabın mümessili veya araya girme suretiyle poliçeyi kabul edecek kimse kabul edebilir.

Birden fazla muhatap varsa, poliçenin bunlardan yalnız birine arzı yeterlidir. Bu takdirde muhatap poliçeyi kabul etmezse, hamil kabul etmeme protestosu çekerek poliçe borçlularına başvurur.

Muhataba aval vermiş olan kimseye poliçenin kabul için arz edilmesi gerekmez. Hamil, muhatabın poliçeyi kabul etmemesi halinde, aval verene arz etmeden, kabul protestosu çekebilir.

E-Poliçenin kabule arz edildiği yer

Poliçe muhatabın ikametgahında arz olunur.

F-Kabul ÅŸekli

Muhatap kabul beyanını poliçe üzerine yazar ve altını imzalar.

Genellikle “kabul edilmiÅŸtir” kaydı ve bunun yerine geçen bir deyim kullanılır. “Görülmüştür” veya “ibraz edilmiÅŸtir” gibi deyimlerin kabul anlamı taşıyacağı tereddütlüdür.

Kabul beyanının mutlaka poliçe üzerine yazılması gerekir. Başka bir yere (hatta alonj üzerine) kabul beyanının yazılmış olması muhatabı poliçe borçlusu durumuna sokmaz.

Poliçe üzerine muhatabın yalnızca imza koyması da kabul hükmündedir. Bu itibarla “kabulümdür”, “ödeyeceÄŸim” ÅŸeklinde ibare mevcut olmasa dahi muhatap poliçe borçlusu durumuna gelir.

Kabul şerhinin altına imza konulması şart değildir. Bununla beraber bazı poliçelerde tarih konulması gereklidir. Görüldükten belli bir süre sonra ödenmesi şart kılınmış poliçelerle, özel şart gereğince belli bir süre içinde kabule arz edilmesi mecburi hale getirilmiş poliçelerde tarih koyulmalıdır.

G-Kabulden rucu (dönme)

Kabul, tek taraflı ve karşı tarafa ulaşması gerekli bir irade beyanıdır. Bu itibarla irade beyanında bulunan kimse, bu beyan karşı tarafa ulaşıncaya kadar, kabul beyanından rucu edebilir.

Poliçeyi hamil muhatabın eline vermeden kabul şerhini yazdırmış ise, muhatabın bu beyandan rucu etmesi söz konusu olamaz. Çünkü kabul beyanı hamile ulaşmıştır. Buna karşılık, hamil, poliçeyi muhataba vermiş ise, muhatap poliçeyi iade edinceye kadar, kabul beyanını çizebilir. Çünkü kabul beyanı hamile ulaşmamıştır.

Çizilmiş kabul beyanı, poliçenin kabul edilmemiş olduğu hükmündedir.

Muhatap, hamile, poliçede imzası bulunan bir kimseye, poliçeyi kabul etmiş olduğunu yazı ile bildirmiş olursa, bunlara karşı kabul beyanı dairesinde sorumlu olur.

H-Kabule arzın mecburi oluşu

Poliçeyi kabule arz etmek ihtiyaridir. Poliçeyi kabule arz etmeyen hamil, vadeden evvel poliçe borçlularına müracaat hakkını kullanamaz. Ancak bazı poliçelerin kabule arzı mecburidir: Görüldüğünden itibaren belli bir süre içinde ödenmesi gereken poliçelerin kabule arzı mecburidir, çünkü, poliçenin vadesi kabulden itibaren işlemeye başlar.

I-Keşidecinin kabulden sorumlu olmama kaydı

Keşideci, poliçenin kabul edilmemesinden ve ödenmemesinden dolayı sorumludur. Poliçeye konacak kayıtla, keşideci, poliçenin kabul edilmemesinden doğan sorumluluktan kendisini kurtarabilir ancak poliçenin ödenmemesinden doğan sorumluluktan kendisini kurtaramaz.

J-Poliçenin kabul edilmemesinin veya kabulü ile ilgili kayıtlara uyulmamasının sonuçları

Poliçenin kabul arzı esas itibariyle ihtiyaridir. Hamilin poliçeyi kabule arz etmesinin herhangi bir menfi sonucu olamaz. Ancak hamil, poliçeyi kabule arz eder muhatap da kabul etmiş olursa, muhatap da poliçe borçlularının arasına girer ve hamilin durumunu kuvvetlendirmiş olur.

Poliçeyi kabule arz eden kimsenin bazı imkanlardan yararlanması söz konusu olabilir.

(1) Poliçeyi muhatap kabul etmediği takdirde, hamil kabul etmeme protestosu keşide ederek, vadesinden evvel poliçe borçlularına müracaat imkanı elde eder. Keza, kabul etmeme protestosunun çekilmiş olması halinde, ödememe protestosu keşide etmeye gerek kalmaz. Poliçeyi ödeme için ibraz etmeye ihtiyaç yoktur.

(2) Muhatap poliçeyi kısmen kabul ederse, hamil kabul etmeme protestosu keşide ederek, kabul edilmeyen kısım için poliçe borçlularına karşı müracaat hakkını kullanabilir.

(3) Poliçe, konulmuş bulunan arz yasağına uyulmaması halinde ise hamil, vadeden evvel müracaat hakkını kullanamaz.

Poliçeyi kabul etmeyen muhataba artık başvurmak mümkün değildir. Ancak, keşideci ile arasındaki diğer münasebetler sebebiyle keşidecinin, bu münasebetlere dayanarak ona başvurması mümkündür. Poliçenin kabul edilmemesi halinde hamilin yapacağı şey, kabul etmeme protestosu çekerek müracaat borçlularına (cirantalar, avalistler, keşideci, lehdar gibi) başvurmaktır. Hamilin bunu yapmak için vadenin dolmasını beklemesine gerek yoktur. Ancak, yapılan ödemeden, vade dikkate alınarak iskonto yapılır. Muhatap poliçeyi kısmen kabul etmişse aynı işlemler kabul edilmeyen kısım için yapılabilir.

6-Poliçede ödeme

Poliçede ödeme, senet bedelinin, senet alacaklısı olan yetkili hamile devredilmesidir.

Poliçede herhangi bir vade gösterilmemişse, poliçe bedelinin, poliçe ibrazında ödenmesi gerekir.

A-Poliçede vade

Vadeyi poliçe bedelinin muaccel olduğu gün şeklinde tanımlayabiliriz.

Poliçedeki müracaat hakkının kullanılması halinde hamil, gecikme faizi vade gününden itibaren işler. Keza, kabul eden muhatap hakkındaki üç yıllık zamanaşımı da vade gününden itibaren işlemeye başlar. Buna karşılık ödeme için ibraz, ödeme gününde veya onu izleyen iki iş gününde yapılır. Ödeme protestosu da ödeme gününü izleyen iki iş günü içinde çekilmelidir.

Vade, poliçe ve bonolarda söz konusudur. Çekler bir ödeme aracı oldukları için ibrazında ödenir ve bunlarda vade söz konusu değildir. Çeklerde ibraz süreleri vardır.

Poliçelerde dört tür vade vardır:

(1) Belli bir günde kaydını taşıyan poliçeler

(2) Keşide gününden belli bir süre sonra ödeme kaydını taşıyan poliçeler

(3) Görüldüğünde ödenecek poliçeler: Bu gibi poliçelerin keşide gününden itibaren bir yıl içerisinde ödeme için ibraz edilmeleri gerekir.

(4) Görüldükten belli süre sonra ödenmesi kaydı taşıyan poliçeler

Poliçede, önceden belirlenmiş bulunan vadenin uzatılabilmesi caizdir.

Poliçe borçlularından hepsi, vadenin uzatılması hakkında mutabık kalırlarsa, vade uzatılmış olur ve uzama herkes için hüküm ifade eder. Uzatmayı kabul etmemiş bulunanlar için yeni vade hüküm ifade etmez. Vadenin uzatılmasına muvafakat etmiş bir borçluya aval vermiş bulunan bir kimse hakkında da bu uzatma geçerlidir.

B-Poliçenin ödenmesi için ibrazı ve ödeme ile ilgili sorunlar

Poliçenin vadesi geldiğinde, muhatap tarafından ödenmesi sonucunda borç ortadan kalkar. Ödeme poliçe ilişkisine son verir. Poliçenin ödenmesi amacıyla muhataba ibrazı gerekir.

i-Poliçenin ödenmesi amacıyla ibraz süresi: Görüldüğünde ödenecek poliçelerin ibrazında ödenmesi gerekir. Başka bir deyişle, bunların vadesi, poliçenin muhataba ibraz edildiği gündür. Böyle bir poliçe, keşide gününden itibaren 1 yıl içinde ödenmek üzere ibraz olunur.

Belli bir günde, keşide gününden veya görüldükten belli bir süre sonra ödenecek poliçeler ise, ödeme gününde muhataba ibraz edilir.

ii-Poliçeyi ödeme için ibraza yetkili kimse: Poliçenin ödenmesi için muhataba ibrazı ancak yetkili hamil tarafından yapılmalıdır. Çünkü meşru hamile poliçe meblağını ödeyen muhatap, borçtan kurtulur.

Cirolar arasında teselsülün düzenli olup olmadığı dikkate alınarak, yetkili hamil tayin olunur; muhatap imzaların sıhhatini araştırmaya mecbur değildir. Muhatabın hile veya ağır kusuru bulunması halinde, ciro silsilesi düzenli olsa dahi , borçtan kurtulamaz.

iii-Poliçeyi ödeyecek olan kimse: Poliçe ödeme için, vadesinde muhataba ibraz edilir. Birden fazla muhatap bulunduğu takdirde hamil, muhataplardan birinin ödemeyi reddetmesi halinde ödememe protestosu keşide etmeden evvel senedi diğer muhataplara da ibraz etmek mecburiyetinde değildir. Muhataplardan birinin ödememesi ödememe protestosunun keşidesi için yeterlidir.

Adresli ve ikametgahlı poliçelerde senet, gösterilen adres ve ikametgahtaki şahsa, ödeme için ibraz olunur.

Poliçenin takas odasına ibrazı da ödeme için ibraz yerine geçer.

iv-Poliçenin ödenmesi zamanı: Poliçe vadesinde ödenir. Hamil, vadeden poliçe meblağını almaya zorlanamaz. Poliçenin vadesinde ödenmesi muhatap yönünden de emniyet unsurudur. Vadesinden poliçeyi ödeyen muhatap, rizikoyu üzerinde taşır. TTK 662 m. son fıkrası hükmüne göre, poliçeyi vadesinde ödeyen muhatap, sadece ciro silsilesinin düzenli olup olmadığını dikkate almak durumundadır. Hile ve ağır kusuru bulunmayan muhatap sorumlu olmaz. Ancak, poliçe vadesinden önce ödenirse, muhatap gerçek hamile yapılmayan ödemeden dolayı sorumlu olur; hile veya ağır kusurunun bulunmadığını hatta kusurunun bulunmadığını ileri süremez.

v-Poliçe meblağının tamamının veya bir kısmının ödenmesi: Poliçe bedelinin tamamının ödenmesi halinde, poliçenin muhataba iadesi gerekir.

Poliçenin bir kısmının ödenmesi de mümkündür. Hamil kısmen yapılan ödemeyi reddedemez. Kısmı ödeme halinde muhatap durumun poliçe üzerine yazılmasını ve kendisine bir makbuz verilmesini isteyebilir. Hamil, poliçenin ödenmeyen kısmı için, ödememe protestosu çekerek poliçe borçlularına başvurabilir.

vi-Ödememe için poliçenin ibraz edilmemesi: Muhatap vadesi geldiğinde poliçeyi ödemek suretiyle borçtan kurtulmak isteyebilir. Buna karşılık, hami, vadesinde poliçeyi ibraz etmeyebilir. Muhatap bu takdirde, gider ve hamile ait olmak üzere poliçe meblağını notere tevdi etmek suretiyle borçtan kurtulabilir. Vadesinde senedin ibraz edilmemesi halinde ise muhatap mütemerrid duruma düşmez. Muhatabın mütemerrid duruma düşmesi için, poliçenin ibraz edilmesi gerekir. Bu itibarla, muhtabın poliçe muhteviyatını notere tevdi etmesi temerrüd ile ilgili değildir.

vii-Yabancı para kaydı taşıyan poliçeler: Yabancı para “multiplkatör” rolü oynadığı takdirde, vade yerinde ve günündeki rayice göre hesap yapılarak o ülke parası ile ödenir.

Yabancı paranın aynen ödenmesi kaydı varsa, yabancı para ödenir.

viii-Poliçe meblağını ödememenin sonuçları: Muhatap poliçe meblağını ödediği takdirde, poliçe borcu ortadan kalkar.

Muhatap poliçe borcunu ödemediği takdirde;

Muhatap poliçe üzerine kabul şerhi koymuş ise, poliçenin asli borçlusu haline gelmiştir. Bu itibarla, muhataba zamanaşımı süresi içinde, her zaman başvurulabilir. Hamil kanunda gösterilmiş bulunan süre içinde ödemem protestosu keşide ederek poliçenin diğer borçlularına da başvurma imkanı sağlar.

Muhatap poliçeyi kabul etmemiş ise muhataba başvurma söz konusu değildir. Hamil, yerine göre kabul etmeme veya ödememe protestosu keşide ederek müracaat borçlularına yönelir.

Her iki halde de, ödememe protestosu keşide edilmemesi müracaat borçlularına yönelme imkanını ortadan kaldırır, ödememe protestosundan muafiyet halleri istisnadır.

7-Poliçenin kabul edilmemesi veya ödenmemesi dolayısıyla söz konusu

olan müracaat hakkı

Poliçenin esas muhatabı, kabul etmiş muhataptır. Ancak, muhatabın kabul etmemesi veya ödememesi halinde, durumu protesto ile saptatarak, ciro silsilesinde kendisinden önce gelenlere (keşideci, tüm cirantalar varsa avalistlere), sıra gözetmeksizin bunlardan birisine, birkaçına veya tümüne birden poliçe bedelinin ödenmesi için başvurulabilir. Bir kişiye başvurma, diğerlerine başvurma hakkının düşürmez. Hamilin başvurduğu kişi ödemede bulununca, bu kişi de kendisinden önce gelenler keza sıra gözetmeksizin aynı koşullarda başvurabilir ve bu başvuru işlemi keşideciye kadar sürer. Mesela, lehdar sadece keşideciye ve koşulları varsa muhataba, keşideci ise sadece muhataba başvurabilir.

A-Poliçenin borçluları

Poliçenin asli borçlusu, muhatap ve muhataba aval verenlerdir.

Müracaat borçluları ise, keşideci, cirantalar ve bunlara aval veren kimseler ile araya girme suretiyle kabul edenlerdir. Bütün bu kimseler hamile karşı müteselsil biçimde sorumludurlar. Hamil maddi ve şekli şartlara uymak kaydıyla bunlardan birine, birkaçına veya hepsine poliçe meblağının tümü için başvurma hakkını kullanabilir.

B-Müracaat borçluları yönünden müteselsil sorumluluk esası

Hamil, maddi ve şekli şartlara uymak suretiyle, muhatabın alamadığı poliçe meblağı için müracaat borçlularına gidebilir. Hamil, poliçe meblağının tümünü cirantalardan birinden tahsil eder ise, o ciranta da kendisinden önceki cirantalardan birine birkaçına veya hepsine poliçe tutarının tamamı için başvurabilecektir. Bu suretle herkes kendinden sonra gelen cirantaya karşı müteselsilen sorumludur.

C-Hamilin veya onun yerine geçenlerin müracaat haklarının kapsamı

Hamil müracaat yoluyla;

Poliçenin kabul edilmemiş veya ödenmemiş olan bedelini ve eğer şart kılınmışsa işlenmiş faizi

Vadenin gelmesinden itibaren itibaren işleyecek % 30 hesabıyla faizi

Protestonun ve hamil tarafından tebliğ, olunan ihbarnamelerin masraflarıyla diğer masrafları

Poliçe bedelinin % 0.3’ünü (binde üçünü) aÅŸmamak üzere komisyon ücretini isteyebilir.

Eğer müracaat hakkını vadenin gelmesinden evvel kullanırsa, poliçe bedelinden iskonto yapılır. Bu iskonto müracaat tarihinde hamilin ikametgahında cari olan resmi iskonto hakki üzerinden hesap edilir.

Ödeyen müracaat borçlusu, poliçe bedelini ödemiş olan kimse kendisinden evvel gelen borçlulardan

ödemiş olduğu meblağın tamamını

ödeme tarihinden itibaren bu meblağın %30 hesabıyla faizini

yaptığı masrafları

poliçe bedelinin % 0.2 (binde iki) sini aşmamak üzere komisyon ücreti

isteyebilir.

D-Müracaat hakkının kullanılabilmesi için gerekli şartlar:

Hamil, muhataba başvurup da, muhatap poliçeyi kabul etmediği ve ödemediği takdirde hamilin, diğer poliçe borçlularına başvurması bazı maddi ve şekli şartların gerçekleşmesine bağlıdır.

a-Müracaat hakkının kullanılabilmesi gerekli maddi şartlar

Hamilin, müracaat hakkını kullanabilmesi için senedin vadesinin gelmiş olması ve senedi muhataba ödeme için ibraz etmesi, poliçe meblağını muhatabın ödememesi gerekir. Muhatap, poliçeye kabul şerhini koymamış ise poliçenin borçlusu değildir.

Hamil bazı hallerde müracaat hakkını vadenin gelmesini beklemeden kullanabilir.

i-Muhatap, kabulden tamamen veya kısmen kaçınmış ise

ii-Muhatap, iflas etmiş veya sadece ödemeleri tatil etmiş yahut aleyhindeki icra takibi semeresiz kalmış ise

iii-Kabule arzı yasaklanmış bir poliçenin keşidecisinin iflas etmiş olması halinde

b-Müracaat hakkını kullanabilmesi için gerekli şekli şartlar

Müracaat hakkını kullanabilmesi için poliçenin kabul edilmedi veya ödenmediği hususunun belgelenmesi gerekir.

i-Protesto keşidesi: Hamil, poliçenin kabul edilmediğini veya ödenmediğini kabul etmeme veya ödememe protestosu düzenleyerek belgeler.

ii-Protesto keşidesine gerek olmaması

KeÅŸideci, ciranta yahut aval veren kimse senet üzerine “masrafsız iade”, “protestosuz” kayıtlarını veya bunlara benzer herhangi bir ibareyi koyarak imzalamak suretiyle hamili müracaat hakkını kullanmak için kabul etmeme veya ödememe protestosu çekmekten muaf tutabilir.

Kabule arzı yasak edilmiş poliçe için kabul etmeme protestosu çekilemez. Bununla beraber, hamil ödememe protestosu çekmek mecburiyetindedir. Ödememe protestosu çekilmedikçe müracaat hakkı kullanılamaz.

Cirantalar poliçeye, poliçenin ödenmemesinden sorumlu olmayacaklarına ilişkin kayıt koyabilirler. Bu takdirde ilgili cirantaya müracaat edilemeyeceği için onun yönünden ödeme protestosu keşide edilmesi gerekmez. Diğer cirantalara müracaat için protesto keşide edilir.

Poliçenin kabulüne ve ödenmesine ilişkin mücbir sebepler 30 günden fazla sürerse kabul etmeme veya ödememe protestosu çekmeye gerek kalmaz.

Poliçeyi kabul etmiş olsun olmasın muhatap veya kabule arzı yasak edilen bir poliçenin keşidecisinin iflas etmesi

iii-Protesto çekmek veya ayrıca protestoya bazı belgeler eklemek

Kanunen muayyen olan müddetler içinde poliçenin ibrazı veya protesto keşidesi, bir devletin mevzuatı veya herhangi bir mücbir sebep gibi aşılması imkansız bir mani yüzünden mümkün olmamışsa, bu muameleler için müddetler uzatılır.

Mücbir sebeplerin ortadan kalkmasından sonra hamilin, poliçeyi gecikmesizin kabul veya ödeme maksadıyla ibraz ve icabında protesto keşide etmesi lazımdır.

E-Protestonun ÅŸekli

Protestoda, bunu çeken kimsenin adı ve soyadı veya ticaret ünvanı,

• Protesto çekilen kimsenin adı ve soyadı veya ticaret ünvanı bulunmalıdır.

• Poliçeyi kabul etmeyen muhatap hakkında çekilecek protestoya, kabul etmeme keyfiyeti vs yazılabilir.

• Muhataba müracaat yapıldığı yer ve gün de protestoya kaydedilir.

• Poliçede bunu düzenleyen noterin imzası bulunur.

• Bazı istisnai haller de ortaya çıkabilir. Mesela, muhatap kısmi ödemede bulunmuÅŸ olabilir. Bunun protestoda gösterilmesi gerekir.

• Protestoyu noter düzenler.

Noter tarafından imza edilen protesto kanuna uygun olarak tanzim edilmediği veya içindeki kayıtlar yanlış olduğu takdirde dahi muteber sayılır.

F-Protesto keşidesinin sonuçları

Kabul etmeme protestosu keşide etmeyen hamilin müracaat hakkı düşmez. Bu kurala istisna getirilmiştir: Görülmesinden itibaren belli bir süre içinde ödenecek poliçelerle, kabule arzı mecburi olan poliçelerde kabul etmeme protestosu çekilmemesi müracaat hakkını düşürür.

Buna karşılık kabul etmeme protestosu keşide etmek bazı avantajlar sağlar. Hamil, müracaat hakkını kullanabilmek amacıyla ödememe protestosu çekmek mecburiyetinden kurtulur; ayrıca vadeden önce poliçe borçlularına müracaat etmek imkanı kazanır.

Ödememe protestosu keşide edilmediği hallerde ise, hamil müracaat hakkını kaybeder. (istisnalar saklıdır.)

Protesto keşide edildiği takdirde, muhatabın poliçeyi kabul etmediği veya ödemediği haller saptanmış olur. ticari itibarı sarsılan kimse de muhataptır.

8-İhbar

Kabul etmeme veya ödememe protestolarının, poliçeden dolayı rücuya maruz kalacak kişilere bildirilmesi gerekir. Böylece bunlara gerekli önlemleri alma olanağı sağlanmış olur.

İhbar, hamil tarafından kendi cirantasına veya aynı zamanda da keşideciye yapılır. Hamil, bu ihbarı, protestolu poliçelerde protesto gününü, protestosuz poliçelerde de ibraz gününü izleyen dört işgünü içinde yapar. Her ciranta da ihbarı aldığı tarihten itibaren iki iş günü içinde durumu, senedi kendine ciro eden kişiye bildirir. Bu suretle, keşideciye kadar sırayla ihbar yapılmış olur. Keşideciye durumu hem hamil hem de kendinin senedi ciro ettiği kimse bildirir. Aval vermiş olan kimselere de durumun ihbar edilmesi gerekir.

İhbar bilinen adrese yapılır. Ciranta, adresini hiç yazmamış veya okunması mümkün olmayacak surette yazmış ise, ihbarın ondan önceki cirantaya yapılması yeterlidir.

İhbar, noter marifetiyle veya poliçenin iadesi suretiyle yapılır. İhbar yapılmış olmasına rağmen hami, poliçe borçlularına başvurabilir. İhbarın yapılmaması sebebiyle bir zarar doğarsa, ihbar yapmayan kimse bundan sorumlu olur.

İhbarı yapmakla mükellef olan kimse, bunu belli süre içinde yaptığını ispat etmek zorundadır.

9-Retret

Hamil veya rücu hakkı sahibi, bu hakkını, poliçede aksine kayıt yoksa, kendisinden önce gelen cirantaya veya avalistlerden birinin üzerine çekeceÄŸi ve bu kimsenin “ikametgahında” görüldüğü anda ödenmesi ÅŸart olan yeni bir poliçe ile de yapılabilir. Bu özel tip poliçeye “retret” denir. Retret mutlaka “görüldüğünde vadeli” olarak düzenlenmelidir, meblağı da “ödenmeyen poliçe tutarı, TTK m637 ve 638’de öngörülen protesto giderleri, faiz, komisyon ve tellallık ücreti ve damga resminden” oluÅŸur.

Retret cirantalardan birinin üzerinde çekilebilir. Bu ciranta retreti ödeyecek olursa, yine ödememe protestosu keşide edilecek ve diğer poliçe borçlularına müracaat olunabilecektir; ancak üzerine retret keşide edilenin ödememe durumu protesto ile belgelenmiştir. Bu ise, üzerine retret keşide edilmiş cirantanın ticari itibarının sarsılması sonucunu doğurur.

10-Zamanaşımı

Hamilin poliçeyi kabul etmiş muhataba karşı açacağı davalar vadenin geldiği tarihten itibaren 3 yıllık zamanaşımına tabidir.

Hamilin, keşideci ve cirantalar aleyhine açacağı davalar hakkında ise, bir yıllık zamanaşımı süresi söz konusudur. Bu sürenin başlangıç tarihi, ödememe protestosunun keşide edildiği tarihtir. Ödememe protestosundan muaf olan poliçelerde bu süre vade tarihinden itibaren işlemeye başlar.

Cirantaların başka bir cirantaya veya keşideciye karşı açacakları dava ise altı aylık zamanaşımına tabidir. Bu süre, cirantanın poliçeyi ödediği tarihten itibaren işlemeye başlar.

Zamanaşımını kesen haller: Dava açılması, takip talebinde bulunulması, davanın ihbar edilmesi, alacağın iflas masasına bildirilmesi

Zamanaşımını durduran haller: TTK’ da zamanaşımının hangi hallerde duracağına iliÅŸkin bir hüküm yoktur. Dolayısıyla Borçlar kanunu m.132’deki zamanaşımını durduran nedenlerin poliçelere de uygulanacağı kabul edilmiÅŸtir.

11-Aval

Aval, poliçedeki bedelin ödenmesi hususunda poliçe borçluları lehinde verilen, şahsi teminat niteliğinde mevsuf bir kefalettir. Poliçedeki bedelin ödenmesi, aval suretiyle tamamen veya kısmen temin olunabilir.

Bir kimse, poliçe borçlularından biri için aval vererek ve doğrudan doğruya cirantalar arasında yer almak suretiyle poliçeyi, hamil yönünden daha teminatlı bir hale getirebilir.

Aval bir kefalettir. Aval veren kimse, bu suretle senedin tamamen veya kısmen ödenmesini teminat altına almış olur.

Aval poliçeye bağlı bir kefalettir. Bu itibarla, poliçe bu niteliği taşımadığı takdirde, avalin sıhhatinden söz edilemez. Keza, lehine aval verilen kimse poliçe borçlusu durumunda değilse, aval hükümsüzdür.

Kefaletten farkları

i-Kefalet bir akde, aval ise tek taraflı bir taahhüde dayanır.

ii-Kefalet asıl alacağa bağlı feri bir teminattır. Aval ise, asıl alacaktan bağımsız müstakil bir teminattır.

iii-Kefilin sorumluluğu feridir. Aksi öngörülmemişse ve ticari bir borç söz konusu değilse önce borçluya müracaat gerekir. Aval veren, bir taahhüdü ile müstakil bir poliçe borçlusu haline gelir ve doğrudan doğruya ona müracaat etmek mümkündür. Çünkü aval verdiği şahıs gibi sorumludur.

iv-Kefil, asıl borçluya ait bütün defileri dermeyan ile mükelleftir. Buna karşılık, aval veren sadece kendisine ait şahsi defileri kullanabilir. Aval verdiği şahsa karşı ileri sürülebilecek defilere de muhatap değildir.

e-Ödeyen kefil, borçlunun haklarına halef olur. Aval veren, aval verdiği şahsa ve ona karşı poliçe gereğince sorumlu olanlara karşı poliçeden doğan hakları iktisap eder.

Åžekli

Aval “Aval içindir” tabiri ile veya buna eÅŸdeÄŸer herhangi bir ibare ile ifade edilerek veya aval ÅŸahıs tarafından imzalanmak suretiyle yapılır. Aval ÅŸerhi poliçe veya alonj üzerine yazılır. Poliçenin üstündeki keÅŸidecinin veya muhatabın imzaları dışındaki her imza, aval için sayılır. Yani, sadece imza ile avalin yapılması mümkündür. Ama kimin için verildiÄŸi açıklanmayan aval, keÅŸideci lehine verilmiÅŸ sayılır.

Hüküm ve neticeleri

i-Aval ile aval veren (avalist), aval verilen gibi sorumlu olur.

ii-Aval verenin borcu, aval verdiği şahsın borcundan ayrı bağımsızdır. Bunun iki neticesi vardır:

Aval veren kimsenin temin ettiği borç, şekli noksanı dışında herhangi bir sebeple batıl olsa dahi, aval veren sorumlu kalmakta devam eder. Burada söz konusu olan şekil noksanı, aval verenin sorumluluğunu ortadan kaldıran bir şekil noksanıdır. Mesela, onun imzasının taklit edilmiş olması. Poliçedeki şekil noksanı, senedi poliçe olmaktan çıkarır ve bundan herkes istifade eder.

Aval veren, aval verilen ile poliçe alacaklısı arasındaki mevcut doğrudan doğruya ilişkiye dayanamaz. Yani, onun şahsi defilerini kullanamaz. Onun temin ettiği bedeli ödemesi halinde de, hem aval verdiği şahsa, hem de poliçe gereğince sorumlu olanlara karşı müstakil bir rücu hakkı kazanır. Yani, aval verdiği şahsa karşı kullanılabilecek defiler, ona karşı kullanılamaz.

12-Araya girme suretiyle kabul ve ödeme

Keşideci ve cirantalardan veya aval verenlerden herbiri, poliçeyi lüzumu halinde kabul edecek ve ödeyecek bir kimseyi gösterebilir.

Muhatap da dahi her üçüncü kişi veya ?poliçeyi kabul eden kimse hariç olmak üzere? poliçeden dolayı zaten borçlu olan herkes araya girerek poliçeyi kabul edebilir veya bedelini ödeyebilir.

Araya girmek suretiyle kabul veya ödemede bulunan kimse, lehine araya girdiği borçluya keyfiyeti iki iş günü içinde bildirmeye mecburdur. Bu müddete riayet etmezse, ihbarda bulunmamış olmasından doğan zarardan, poliçe bedelini aşmamak üzere sorumludur.

An Essay On The Principle Of Population

Salı, 06 Kasım 2007

Thomas Malthus

An Essay on the Principle of Population

1798

AN ESSAY ON THE PRINCIPLE OF POPULATION, AS IT AFFECTS THE FUTURE

IMPROVEMENT OF SOCIETY WITH REMARKS ON THE SPECULATIONS OF MR.

GODWIN, M. CONDORCET, AND OTHER WRITERS.

LONDON, PRINTED FOR J. JOHNSON, IN ST. PAUL’S CHURCH-YARD, 1798.

Preface

THE following Essay owes its origin to a conversation with a

friend, on the subject of Mr Godwin’s essay on ‘Avarice and

Profusion’ in his Enquirer. The discussion started the general

question of the future improvement of society. and the Author at

first sat down with an intention of merely stating his thoughts

to his friend, upon paper, in a clearer manner than he thought he

could do in conversation. But as the subject opened upon him,

some ideas occurred, which he did not recollect to have met with

before; and as he conceived that every least light, on a topic so

generally interesting, might be received with candour, he

determined to put his thoughts in a form for publication.

The Essay might, undoubtedly, have been rendered much more

complete by a collection of a greater number of facts in

elucidation of the general argument. But a long and almost total

interruption from very particular business, joined to a desire

(perhaps imprudent) of not delaying the publication much beyond

the time that he originally proposed, prevented the Author from

giving to the subject an undivided attention. He presumes,

however, that the facts which he has adduced will be found to

form no inconsiderable evidence for the truth of his opinion

respecting the future improvement of mankind. As the Author

contemplates this opinion at present, little more appears to him

to be necessary than a plain statement, in addition to the most

cursory view of society, to establish it.

It is an obvious truth, which has been taken notice of by

many writers, that population must always be kept down to the

level of the means of subsistence; but no writer that the Author

recollects has inquired particularly into the means by which this

level is effected: and it is a view of these means which forms,

to his mind, the strongest obstacle in the way to any very great

future improvement of society. He hopes it will appear that, in

the discussion of this interesting subject, he is actuated solely

by a love of truth, and not by any prejudices against any

particular set of men, or of opinions. He professes to have read

some of the speculations on the future improvement of society in

a temper very different from a wish to find them visionary, but

he has not acquired that command over his understanding which

would enable him to believe what he wishes, without evidence, or

to refuse his assent to what might be unpleasing, when

accompanied with evidence.

The view which he has given of human life has a melancholy

hue, but he feels conscious that he has drawn these dark tints

from a conviction that they are really in the picture, and not

from a jaundiced eye or an inherent spleen of disposition. The

theory of mind which he has sketched in the two last chapters

accounts to his own understanding in a satisfactory manner for

the existence of most of the evils of life, but whether it will

have the same effect upon others must be left to the judgement of

his readers.

If he should succeed in drawing the attention of more able

men to what he conceives to be the principal difficulty in the

way to the improvement of society and should, in consequence, see

this difficulty removed, even in theory, he will gladly retract

his present opinions and rejoice in a conviction of his error.

7 June 1798

CHAPTER 1

Question stated - Little prospect of a determination of it, from

the enmity of the opposing parties - The principal argument

against the perfectibility of man and of society has never been

fairly answered - Nature of the difficulty arising from

population - Outline of the principal argument of the Essay

THE great and unlooked for discoveries that have taken place of

late years in natural philosophy, the increasing diffusion of

general knowledge from the extension of the art of printing, the

ardent and unshackled spirit of inquiry that prevails throughout

the lettered and even unlettered world, the new and extraordinary

lights that have been thrown on political subjects which dazzle

and astonish the understanding, and particularly that tremendous

phenomenon in the political horizon, the French Revolution,

which, like a blazing comet, seems destined either to inspire

with fresh life and vigour, or to scorch up and destroy the

shrinking inhabitants of the earth, have all concurred to lead

many able men into the opinion that we were touching on a period

big with the most important changes, changes that would in some

measure be decisive of the future fate of mankind.

It has been said that the great question is now at issue,

whether man shall henceforth start forwards with accelerated

velocity towards illimitable, and hitherto unconceived

improvement, or be condemned to a perpetual oscillation between

happiness and misery, and after every effort remain still at an

immeasurable distance from the wished-for goal.

Yet, anxiously as every friend of mankind must look forwards

to the termination of this painful suspense, and eagerly as the

inquiring mind would hail every ray of light that might assist

its view into futurity, it is much to be lamented that the

writers on each side of this momentous question still keep far

aloof from each other. Their mutual arguments do not meet with a

candid examination. The question is not brought to rest on fewer

points, and even in theory scarcely seems to be approaching to a

decision.

The advocate for the present order of things is apt to treat

the sect of speculative philosophers either as a set of artful

and designing knaves who preach up ardent benevolence and draw

captivating pictures of a happier state of society only the

better to enable them to destroy the present establishments and

to forward their own deep-laid schemes of ambition, or as wild

and mad-headed enthusiasts whose silly speculations and absurd

paradoxes are not worthy the attention of any reasonable man.

The advocate for the perfectibility of man, and of society,

retorts on the defender of establishments a more than equal

contempt. He brands him as the slave of the most miserable and

narrow prejudices; or as the defender of the abuses. of civil

society only because he profits by them. He paints him either as

a character who prostitutes his understanding to his interest, or

as one whose powers of mind are not of a size to grasp any thing

great and noble, who cannot see above five yards before him, and

who must therefore be utterly unable to take in the views of the

enlightened benefactor of mankind.

In this unamicable contest the cause of truth cannot but

suffer. The really good arguments on each side of the question

are not allowed to have their proper weight. Each pursues his own

theory, little solicitous to correct or improve it by an

attention to what is advanced by his opponents.

The friend of the present order of things condemns all

political speculations in the gross. He will not even condescend

to examine the grounds from which the perfectibility of society

is inferred. Much less will he give himself the trouble in a fair

and candid manner to attempt an exposition of their fallacy.

The speculative philosopher equally offends against the cause

of truth. With eyes fixed on a happier state of society, the

blessings of which he paints in the most captivating colours, he

allows himself to indulge in the most bitter invectives against

every present establishment, without applying his talents to

consider the best and safest means of removing abuses and without

seeming to be aware of the tremendous obstacles that threaten,

even in theory, to oppose the progress of man towards perfection.

It is an acknowledged truth in philosophy that a just theory

will always be confirmed by experiment. Yet so much friction, and

so many minute circumstances occur in practice, which it is next

to impossible for the most enlarged and penetrating mind to

foresee, that on few subjects can any theory be pronounced just,

till all the arguments against it have been maturely weighed and

clearly and consistently refuted.

I have read some of the speculations on the perfectibility of

man and of society with great pleasure. I have been warmed and

delighted with the enchanting picture which they hold forth. I

ardently wish for such happy improvements. But I see great, and,

to my understanding, unconquerable difficulties in the way to

them. These difficulties it is my present purpose to state,

declaring, at the same time, that so far from exulting in them,

as a cause of triumph over the friends of innovation, nothing

would give me greater pleasure than to see them completely

removed.

The most important argument that I shall adduce is certainly

not new. The principles on which it depends have been explained

in part by Hume, and more at large by Dr Adam Smith. It has been

advanced and applied to the present subject, though not with its

proper weight, or in the most forcible point of view, by Mr

Wallace, and it may probably have been stated by many writers

that I have never met with. I should certainly therefore not

think of advancing it again, though I mean to place it in a point

of view in some degree different from any that I have hitherto

seen, if it had ever been fairly and satisfactorily answered.

The cause of this neglect on the part of the advocates for

the perfectibility of mankind is not easily accounted for. I

cannot doubt the talents of such men as Godwin and Condorcet. I

am unwilling to doubt their candour. To my understanding, and

probably to that of most others, the difficulty appears

insurmountable. Yet these men of acknowledged ability and

penetration scarcely deign to notice it, and hold on their course

in such speculations with unabated ardour and undiminished

confidence. I have certainly no right to say that they purposely

shut their eyes to such arguments. I ought rather to doubt the

validity of them, when neglected by such men, however forcibly

their truth may strike my own mind. Yet in this respect it must

be acknowledged that we are all of us too prone to err. If I saw

a glass of wine repeatedly presented to a man, and he took no

notice of it, I should be apt to think that he was blind or

uncivil. A juster philosophy might teach me rather to think that

my eyes deceived me and that the offer was not really what I

conceived it to be.

In entering upon the argument I must premise that I put out

of the question, at present, all mere conjectures, that is, all

suppositions, the probable realization of which cannot be

inferred upon any just philosophical grounds. A writer may tell

me that he thinks man will ultimately become an ostrich. I cannot

properly contradict him. But before he can expect to bring any

reasonable person over to his opinion, he ought to shew that the

necks of mankind have been gradually elongating, that the lips

have grown harder and more prominent, that the legs and feet are

daily altering their shape, and that the hair is beginning to

change into stubs of feathers. And till the probability of so

wonderful a conversion can be shewn, it is surely lost time and

lost eloquence to expatiate on the happiness of man in such a

state; to describe his powers, both of running and flying, to

paint him in a condition where all narrow luxuries would be

contemned, where he would be employed only in collecting the

necessaries of life, and where, consequently, each man’s share of

labour would be light, and his portion of leisure ample.

I think I may fairly make two postulata.

First, That food is necessary to the existence of man.

Secondly, That the passion between the sexes is necessary and

will remain nearly in its present state.

These two laws, ever since we have had any knowledge of

mankind, appear to have been fixed laws of our nature, and, as we

have not hitherto seen any alteration in them, we have no right

to conclude that they will ever cease to be what they now are,

without an immediate act of power in that Being who first

arranged the system of the universe, and for the advantage of his

creatures, still executes, according to fixed laws, all its

various operations.

I do not know that any writer has supposed that on this earth

man will ultimately be able to live without food. But Mr Godwin

has conjectured that the passion between the sexes may in time be

extinguished. As, however, he calls this part of his work a

deviation into the land of conjecture, I will not dwell longer

upon it at present than to say that the best arguments for the

perfectibility of man are drawn from a contemplation of the great

progress that he has already made from the savage state and the

difficulty of saying where he is to stop. But towards the

extinction of the passion between the sexes, no progress whatever

has hitherto been made. It appears to exist in as much force at

present as it did two thousand or four thousand years ago. There

are individual exceptions now as there always have been. But, as

these exceptions do not appear to increase in number, it would

surely be a very unphilosophical mode of arguing to infer, merely

from the existence of an exception, that the exception would, in

time, become the rule, and the rule the exception.

Assuming then my postulata as granted, I say, that the power

of population is indefinitely greater than the power in the earth

to produce subsistence for man.

Population, when unchecked, increases in a geometrical ratio.

Subsistence increases only in an arithmetical ratio. A slight

acquaintance with numbers will shew the immensity of the first

power in comparison of the second.

By that law of our nature which makes food necessary to the

life of man, the effects of these two unequal powers must be kept

equal.

This implies a strong and constantly operating check on

population from the difficulty of subsistence. This difficulty

must fall somewhere and must necessarily be severely felt by a

large portion of mankind.

Through the animal and vegetable kingdoms, nature has

scattered the seeds of life abroad with the most profuse and

liberal hand. She has been comparatively sparing in the room and

the nourishment necessary to rear them. The germs of existence

contained in this spot of earth, with ample food, and ample room

to expand in, would fill millions of worlds in the course of a

few thousand years. Necessity, that imperious all pervading law

of nature, restrains them within the prescribed bounds. The race

of plants and the race of animals shrink under this great

restrictive law. And the race of man cannot, by any efforts of

reason, escape from it. Among plants and animals its effects are

waste of seed, sickness, and premature death. Among mankind,

misery and vice. The former, misery, is an absolutely necessary

consequence of it. Vice is a highly probable consequence, and we

therefore see it abundantly prevail, but it ought not, perhaps,

to be called an absolutely necessary consequence. The ordeal of

virtue is to resist all temptation to evil.

This natural inequality of the two powers of population and

of production in the earth, and that great law of our nature

which must constantly keep their effects equal, form the great

difficulty that to me appears insurmountable in the way to the

perfectibility of society. All other arguments are of slight and

subordinate consideration in comparison of this. I see no way by

which man can escape from the weight of this law which pervades

all animated nature. No fancied equality, no agrarian regulations

in their utmost extent, could remove the pressure of it even for

a single century. And it appears, therefore, to be decisive

against the possible existence of a society, all the members of

which should live in ease, happiness, and comparative leisure;

and feel no anxiety about providing the means of subsistence for

themselves and families.

Consequently, if the premises are just, the argument is

conclusive against the perfectibility of the mass of mankind.

I have thus sketched the general outline of the argument, but

I will examine it more particularly, and I think it will be found

that experience, the true source and foundation of all knowledge,

invariably confirms its truth.

CHAPTER 2

The different ratio in which population and food increase - The

necessary effects of these different ratios of increase -

Oscillation produced by them in the condition of the lower

classes of society - Reasons why this oscillation has not been so

much observed as might be expected - Three propositions on which

the general argument of the Essay depends — The different states

in which mankind have been known to exist proposed to be examined

with reference to these three propositions.

I SAID that population, when unchecked, increased in a

geometrical ratio, and subsistence for man in an arithmetical

ratio.

Let us examine whether this position be just. I think it will

be allowed, that no state has hitherto existed (at least that we

have any account of) where the manners were so pure and simple,

and the means of subsistence so abundant, that no check whatever

has existed to early marriages, among the lower classes, from a

fear of not providing well for their families, or among the

higher classes, from a fear of lowering their condition in life.

Consequently in no state that we have yet known has the power of

population been left to exert itself with perfect freedom.

Whether the law of marriage be instituted or not, the dictate

of nature and virtue seems to be an early attachment to one

woman. Supposing a liberty of changing in the case of an

unfortunate choice, this liberty would not affect population till

it arose to a height greatly vicious; and we are now supposing

the existence of a society where vice is scarcely known.

In a state therefore of great equality and virtue, where pure

and simple manners prevailed, and where the means of subsistence

were so abundant that no part of the society could have any fears

about providing amply for a family, the power of population being

left to exert itself unchecked, the increase of the human species

would evidently be much greater than any increase that has been

hitherto known.

In the United States of America, where the means of

subsistence have been more ample, the manners of the people more

pure, and consequently the checks to early marriages fewer, than

in any of the modern states of Europe, the population has been

found to double itself in twenty-five years.

This ratio of increase, though short of the utmost power of

population, yet as the result of actual experience, we will take

as our rule, and say, that population, when unchecked, goes on

doubling itself every twenty-five years or increases in a

geometrical ratio.

Let us now take any spot of earth, this Island for instance,

and see in what ratio the subsistence it affords can be supposed

to increase. We will begin with it under its present state of

cultivation.

If I allow that by the best possible policy, by breaking up

more land and by great encouragements to agriculture, the produce

of this Island may be doubled in the first twenty-five years, I

think it will be allowing as much as any person can well demand.

In the next twenty-five years, it is impossible to suppose

that the produce could be quadrupled. It would be contrary to all

our knowledge of the qualities of land. The very utmost that we

can conceive, is, that the increase in the second twenty-five

years might equal the present produce. Let us then take this for

our rule, though certainly far beyond the truth, and allow that,

by great exertion, the whole produce of the Island might be

increased every twenty-five years, by a quantity of subsistence

equal to what it at present produces. The most enthusiastic

speculator cannot suppose a greater increase than this. In a few

centuries it would make every acre of land in the Island like a

garden.

Yet this ratio of increase is evidently arithmetical.

It may be fairly said, therefore, that the means of

subsistence increase in an arithmetical ratio. Let us now bring

the effects of these two ratios together.

The population of the Island is computed to be about seven

millions, and we will suppose the present produce equal to the

support of such a number. In the first twenty-five years the

population would be fourteen millions, and the food being also

doubled, the means of subsistence would be equal to this

increase. In the next twenty-five years the population would be

twenty-eight millions, and the means of subsistence only equal to

the support of twenty-one millions. In the next period, the

population would be fifty-six millions, and the means of

subsistence just sufficient for half that number. And at the

conclusion of the first century the population would be one

hundred and twelve millions and the means of subsistence only

equal to the support of thirty-five millions, which would leave a

population of seventy-seven millions totally unprovided for.

A great emigration necessarily implies unhappiness of some

kind or other in the country that is deserted. For few persons

will leave their families, connections, friends, and native land,

to seek a settlement in untried foreign climes, without some

strong subsisting causes of uneasiness where they are, or the

hope of some great advantages in the place to which they are

going.

But to make the argument more general and less interrupted by

the partial views of emigration, let us take the whole earth,

instead of one spot, and suppose that the restraints to

population were universally removed. If the subsistence for man

that the earth affords was to be increased every twenty-five

years by a quantity equal to what the whole world at present

produces, this would allow the power of production in the earth

to be absolutely unlimited, and its ratio of increase much

greater than we can conceive that any possible exertions of

mankind could make it.

Taking the population of the world at any number, a thousand

millions, for instance, the human species would increase in the

ratio of — 1, 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128, 256, 512, etc. and

subsistence as — 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, etc. In two

centuries and a quarter, the population would be to the means of

subsistence as 512 to 10: in three centuries as 4096 to 13, and

in two thousand years the difference would be almost

incalculable, though the produce in that time would have

increased to an immense extent.

No limits whatever are placed to the productions of the

earth; they may increase for ever and be greater than any

assignable quantity. yet still the power of population being a

power of a superior order, the increase of the human species can

only be kept commensurate to the increase of the means of

subsistence by the constant operation of the strong law of

necessity acting as a check upon the greater power.

The effects of this check remain now to be considered.

Among plants and animals the view of the subject is simple.

They are all impelled by a powerful instinct to the increase of

their species, and this instinct is interrupted by no reasoning

or doubts about providing for their offspring. Wherever therefore

there is liberty, the power of increase is exerted, and the

superabundant effects are repressed afterwards by want of room

and nourishment, which is common to animals and plants, and among

animals by becoming the prey of others.

The effects of this check on man are more complicated.

Impelled to the increase of his species by an equally powerful

instinct, reason interrupts his career and asks him whether he

may not bring beings into the world for whom he cannot provide

the means of subsistence. In a state of equality, this would be

the simple question. In the present state of society, other

considerations occur. Will he not lower his rank in life? Will he

not subject himself to greater difficulties than he at present

feels? Will he not be obliged to labour harder? and if he has a

large family, will his utmost exertions enable him to support

them? May he not see his offspring in rags and misery, and

clamouring for bread that he cannot give them? And may he not be

reduced to the grating necessity of forfeiting his independence,

and of being obliged to the sparing hand of charity for support?

These considerations are calculated to prevent, and certainly

do prevent, a very great number in all civilized nations from

pursuing the dictate of nature in an early attachment to one

woman. And this restraint almost necessarily, though not

absolutely so, produces vice. Yet in all societies, even those

that are most vicious, the tendency to a virtuous attachment is

so strong that there is a constant effort towards an increase of

population. This constant effort as constantly tends to subject

the lower classes of the society to distress and to prevent any

great permanent amelioration of their condition.

The way in which, these effects are produced seems to be

this. We will suppose the means of subsistence in any country

just equal to the easy support of its inhabitants. The constant

effort towards population, which is found to act even in the most

vicious societies, increases the number of people before the

means of subsistence are increased. The food therefore which

before supported seven millions must now be divided among seven

millions and a half or eight millions. The poor consequently must

live much worse, and many of them be reduced to severe distress.

The number of labourers also being above the proportion of the

work in the market, the price of labour must tend toward a

decrease, while the price of provisions would at the same time

tend to rise. The labourer therefore must work harder to earn the

same as he did before. During this season of distress, the

discouragements to marriage, and the difficulty of rearing a

family are so great that population is at a stand. In the mean

time the cheapness of labour, the plenty of labourers, and the

necessity of an increased industry amongst them, encourage

cultivators to employ more labour upon their land, to turn up

fresh soil, and to manure and improve more completely what is

already in tillage, till ultimately the means of subsistence

become in the same proportion to the population as at the period

from which we set out. The situation of the labourer being then

again tolerably comfortable, the restraints to population are in

some degree loosened, and the same retrograde and progressive

movements with respect to happiness are repeated.

This sort of oscillation will not be remarked by superficial

observers, and it may be difficult even for the most penetrating

mind to calculate its periods. Yet that in all old states some

such vibration does exist, though from various transverse causes,

in a much less marked, and in a much more irregular manner than I

have described it, no reflecting man who considers the subject

deeply can well doubt.

Many reasons occur why this oscillation has been less

obvious, and less decidedly confirmed by experience, than might

naturally be expected.

One principal reason is that the histories of mankind that we

possess are histories only of the higher classes. We have but few

accounts that can be depended upon of the manners and customs of

that part of mankind where these retrograde and progressive

movements chiefly take place. A satisfactory history of this

kind, on one people, and of one period, would require the

constant and minute attention of an observing mind during a long

life. Some of the objects of inquiry would be, in what proportion

to the number of adults was the number of marriages, to what

extent vicious customs prevailed in consequence of the restraints

upon matrimony, what was the comparative mortality among the

children of the most distressed part of the community and those

who lived rather more at their ease, what were the variations in

the real price of labour, and what were the observable

differences in the state of the lower classes of society with

respect to ease and happiness, at different times during a

certain period.

Such a history would tend greatly to elucidate the manner in

which the constant check upon population acts and would probably

prove the existence of the retrograde and progressive movements

that have been mentioned, though the times of their vibrations

must necessarily be rendered irregular from the operation of many

interrupting causes, such as the introduction or failure of

certain manufactures, a greater or less prevalent spirit of

agricultural enterprise, years of plenty, or years of scarcity,

wars and pestilence, poor laws, the invention of processes for

shortening labour without the proportional extension of the

market for the commodity, and, particularly, the difference

between the nominal and real price of labour, a circumstance

which has perhaps more than any other contributed to conceal this

oscillation from common view.

It very rarely happens that the nominal price of labour

universally falls, but we well know that it frequently remains

the same, while the nominal price of provisions has been

gradually increasing. This is, in effect, a real fall in the

price of labour, and during this period the condition of the

lower orders of the community must gradually grow worse and

worse. But the farmers and capitalists are growing rich from the

real cheapness of labour. Their increased capitals enable them to

employ a greater number of men. Work therefore may be plentiful,

and the price of labour would consequently rise. But the want of

freedom in the market of labour, which occurs more or less in all

communities, either from parish laws, or the more general cause

of the facility of combination among the rich, and its difficulty

among the poor, operates to prevent the price of labour from

rising at the natural period, and keeps it down some time longer;

perhaps till a year of scarcity, when the clamour is too loud and

the necessity too apparent to be resisted.

The true cause of the advance in the price of labour is thus

concealed, and the rich affect to grant it as an act of

compassion and favour to the poor, in consideration of a year of

scarcity, and, when plenty returns, indulge themselves in the

most unreasonable of all complaints, that the price does not

again fall, when a little rejection would shew them that it must

have risen long before but from an unjust conspiracy of their

own.

But though the rich by unfair combinations contribute

frequently to prolong a season of distress among the poor, yet no

possible form of society could prevent the almost constant action

of misery upon a great part of mankind, if in a state of

inequality, and upon all, if all were equal.

The theory on which the truth of this position depends

appears to me so extremely clear that I feel at a loss to

conjecture what part of it can be denied.

That population cannot increase without the means of

subsistence is a proposition so evident that it needs no

illustration.

That population does invariably increase where there are the

means of subsistence, the history of every people that have ever

existed will abundantly prove.

And that the superior power of population cannot be checked

without producing misery or vice, the ample portion of these too

bitter ingredients in the cup of human life and the continuance

of the. physical causes that seem to have produced them bear too

convincing a testimony.

But, in order more fully to ascertain the validity of these

three propositions, let us examine the different states in which

mankind have been known to exist. Even a cursory review will, I

think, be sufficient to convince us that these propositions are

incontrovertible truths.

CHAPTER 3

The savage or hunter state shortly reviewed - The shepherd state,

or the tribes of barbarians that overran the Roman Empire - The

superiority of the power of population to the means of

subsistence - the cause of the great tide of Northern Emigration.

IN the rudest state of mankind, in which hunting is the principal

occupation, and the only mode of acquiring food, the means of

subsistence being scattered over a large extent of territory, the

comparative population must necessarily be thin. It is said that

the passion between the sexes is less ardent among the North

American Indians than among any other race of men. Yet,

notwithstanding this apathy, the effort towards population, even

in this people, seems to be always greater than the means to

support it. This appears from the comparatively rapid population

that takes place whenever any of the tribes happen to settle in

some fertile spot and to draw nourishment from more fruitful

sources than that of hunting, and it has been frequently remarked

that when an Indian family has taken up its abode near any

European settlement and adopted a more easy and civilized mode of

life, that one woman has reared five, or six, or more children,

though in the savage state it rarely happens that above one or

two in a family grow up to maturity. The same observation has

been made with regard to the Hottentots near the Cape. These

facts prove the superior power of population to the means of

subsistence in nations of hunters, and that this power always

shews itself the moment it is left to act with freedom.

It remains to inquire whether this power can be checked, and

its effects kept equal to the means of subsistence, without vice

or misery.

The North American Indians, considered as a people, cannot

justly be called free and equal. In all the accounts we have of

them, and, indeed, of most other savage nations, the women are

represented as much more completely in a state of slavery to the

men than the poor are to the rich in civilized countries. One

half the nation appears to act as Helots to the other half, and

the misery that checks population falls chiefly, as it always

must do, upon that part whose condition is lowest in the scale of

society. The infancy of man in the simplest state requires

considerable attention, but this necessary attention the women

cannot give, condemned as they are to the inconveniences and

hardships of frequent change of place and to the constant and

unremitting drudgery of preparing every thing for the reception

of their tyrannic lords. These exertions, sometimes during

pregnancy or with children at their backs, must occasion frequent

miscarriages, and prevent any but the most robust infants from

growing to maturity. Add to these hardships of the women the

constant war that prevails among savages, and the necessity which

they frequently labour under of exposing their aged and helpless

parents, and of thus violating the first feelings of nature, and

the picture will not appear very free from the blot of misery. In

estimating the happiness of a savage nation, we must not fix our

eyes only on the warrior in the prime of life: he is one of a

hundred: he is the gentleman, the man of fortune, the chances

have been in his favour and many efforts have failed ere this

fortunate being was produced, whose guardian genius should

preserve him through the numberless dangers with which he would

be surrounded from infancy to manhood. The true points of

comparison between two nations seem to be the ranks in each which

appear nearest to answer to each other. And in this view, I

should compare the warriors in the prime of life with the

gentlemen, and the women, children, and aged, with the lower

classes of the community in civilized states.

May we not then fairly infer from this short review, or

rather, from the accounts that may be referred to of nations of

hunters, that their population is thin from the scarcity of food,

that it would immediately increase if food was in greater plenty,

and that, putting vice out of the question among savages, misery

is the check that represses the superior power of population and

keeps its effects equal to the means of subsistence. Actual

observation and experience tell us that this check, with a few

local and temporary exceptions, is constantly acting now upon all

savage nations, and the theory indicates that it probably acted

with nearly equal strength a thousand years ago, and it may not

be much greater a thousand years hence.

Of the manners and habits that prevail among nations of

shepherds, the next state of mankind, we are even more ignorant

than of the savage state. But that these nations could not escape

the general lot of misery arising from the want of subsistence,

Europe, and all the fairest countries in the world, bear ample

testimony. Want was the goad that drove the Scythian shepherds

from their native haunts, like so many famished wolves in search

of prey. Set in motion by this all powerful cause, clouds of

Barbarians seemed to collect from all points of the northern

hemisphere. Gathering fresh darkness and terror as they rolled

on, the congregated bodies at length obscured the sun of italy

and sunk the whole world in universal night. These tremendous

effects, so long and so deeply felt throughout the fairest

portions of the earth, may be traced to the simple cause of the

superior power of population to the means of subsistence.

It is well known that a country in pasture cannot support so

many inhabitants as a country in tillage, but what renders

nations of shepherds so formidable is the power which they

possess of moving all together and the necessity they frequently

feel of exerting this power in search of fresh pasture for their

herds. A tribe that was rich in cattle had an immediate plenty of

food. Even the parent stock might be devoured in a case of

absolute necessity. The women lived in greater ease than among

nations of hunters. The men bold in their united strength and

confiding in their power of procuring pasture for their cattle by

change of place, felt, probably, but few fears about providing

for a family. These combined causes soon produced their natural

and invariable effect, an extended population. A more frequent

and rapid change of place became then necessary. A wider and more

extensive territory was successively occupied. A broader

desolation extended all around them. Want pinched the less

fortunate members of the society, and, at length, the

impossibility of supporting such a number together became too

evident to be resisted. Young scions were then pushed out from

the parent-stock and instructed to explore fresh regions and to

gain happier seats for themselves by their swords. ‘The world was

all before them where to choose.’ Restless from present distress,

flushed with the hope of fairer prospects, and animated with the

spirit of hardy enterprise, these daring adventurers were likely

to become formidable adversaries to all who opposed them. The

peaceful inhabitants of the countries on which they rushed could

not long withstand the energy of men acting under such powerful

motives of exertion. And when they fell in with any tribes like

their own, the contest was a struggle for existence, and they

fought with a desperate courage, inspired by the reJection that

death was the punishment of defeat and life the prize of victory.

In these savage contests many tribes must have been utterly

exterminated. Some, probably, perished by hardship and famine.

Others, whose leading star had given them a happier direction,

became great and powerful tribes, and, in their turns, sent off

fresh adventurers in search of still more fertile seats. The

prodigious waste of human life occasioned by this perpetual

struggle for room and food was more than supplied by the mighty

power of population, acting, in some degree, unshackled from the

consent habit of emigration. The tribes that migrated towards the

South, though they won these more fruitful regions by continual

battles, rapidly increased in number and power, from the

increased means of subsistence. Till at length the whole

territory, from the confines of China to the shores of the

Baltic, was peopled by a various race of Barbarians, brave,

robust, and enterprising, inured to hardship, and delighting in

war. Some tribes maintained their independence. Others ranged

themselves under the standard of some barbaric chieftain who led

them to victory after victory, and what was of more importance,

to regions abounding in corn, wine, and oil, the long wished for

consummation, and great reward of their labours. An Alaric, an

Attila, or a Zingis Khan, and the chiefs around them, might fight

for glory, for the fame of extensive conquests, but the true

cause that set in motion the great tide of northern emigration,

and that continued to propel it till it rolled at different

periods against China, Persia, italy, and even Egypt, was a

scarcity of food, a population extended beyond the means of

supporting it.

The absolute population at any one period, in proportion to

the extent of territory, could never be great, on account of the

unproductive nature of some of the regions occupied; but there

appears to have been a most rapid succession of human beings, and

as fast as some were mowed down by the scythe of war or of

famine, others rose in increased numbers to supply their place.

Among these bold and improvident Barbarians, population was

probably but little checked, as in modern states, from a fear of

future difficulties. A prevailing hope of bettering their

condition by change of place, a constant expectation of plunder,

a power even, if distressed, of selling their children as slaves,

added to the natural carelessness of the barbaric character, all

conspired to raise a population which remained to be repressed

afterwards by famine or war.

Where there is any inequality of conditions, and among

nations of shepherds this soon takes place, the distress arising

from a scarcity of provisions must fall hardest upon the least

fortunate members of the society. This distress also must

frequently have been felt by the women, exposed to casual plunder

in the absence of their husbands, and subject to continual

disappointments in their expected return.

But without knowing enough of the minute and intimate history

of these people, to point out precisely on what part the distress

for want of food chiefly fell, and to what extent it was

generally felt, I think we may fairly say, from all the accounts

that we have of nations of shepherds, that population invariably

increased among them whenever, by emigration or any other cause,

the means of subsistence were increased, and that a further

population was checked, and the actual population kept equal to

the means of subsistence, by misery and vice.

For, independently of any vicious customs that might have

prevailed amongst them with regard to women, which always operate

as checks to population, it must be acknowledged, I think, that

the commission of war is vice, and the effect of it misery, and

none can doubt the misery of want of food.

CHAPTER 4

State of civilized nations - Probability that Europe is much more

populous now than in the time of Julius Caesar - Best criterion

of population - Probable error of Hume in one the criterions that

he proposes as assisting in an estimate of population - Slow

increase of population at present in most of the states of Europe

- The two principal checks to population - The first, or

preventive check examined with regard to England.

IN examining the next state of mankind with relation to the

question before us, the state of mixed pasture and tillage, in

which with some variation in the proportions the most civilized

nations must always remain, we shall be assisted in our review by

what we daily see around us, by actual experience, by facts that

come within the scope of every man’s observation.

Notwithstanding the exaggerations of some old historians,

there can remain no doubt in the mind of any thinking man that

the population of the principal countries of Europe, France,

England, Germany, Russia, Poland, Sweden, and Denmark is much

greater than ever it was in former times. The obvious reason of

these exaggerations is the formidable aspect that even a thinly

peopled nation must have, when collected together and moving all

at once in search of fresh seats. If to this tremendous

appearance be added a succession at certain intervals of similar

emigrations, we shall not be much. surprised that the fears of

the timid nations of the South represented the North as a region

absolutely swarming with human beings. A nearer and juster view

of the subject at present enables us to see that the inference

was as absurd as if a man in this country, who was continually

meeting on the road droves of cattle from Wales and the North,

was immediately to conclude that these countries were the most

productive of all the parts of the kingdom.

The reason that the greater part of Europe is more populous

now than it was in former times, is that the industry of the

inhabitants has made these countries produce a greater quantity

of human subsistence. For I conceive that it may be laid down as

a position not to be controverted, that, taking a sufficient

extent of territory to include within it exportation and

importation, and allowing some variation for the prevalence of

luxury, or of frugal habits, that population constantly bears a

regular proportion to the food that the earth is made to produce.

In the controversy concerning the populousness of ancient and

modern nations, could it be clearly ascertained that the average

produce of the countries in question, taken altogether, is

greater now than it was in the times of Julius Caesar, the

dispute would be at once determined.

When we are assured that China is the most fertile country in

the world, that almost all the land is in tillage, and that a

great part of it bears two crops every year, and further, that

the people live very frugally, we may infer with certainty that

the population must be immense, without busying ourselves in

inquiries into the manners and habits of the lower classes and

the encouragements to early marriages. But these inquiries are of

the utmost importance, and a minute history of the customs of the

lower Chinese would be of the greatest use in ascertaining in

what manner the checks to a further population operate; what are

the vices, and what are the distresses that prevent an increase

of numbers beyond the ability of the country to support.

Hume, in his essay on the populousness of ancient and modern

nations, when he intermingles, as he says, an inquiry concerning

causes with that concerning facts, does not seem to see with his

usual penetration how very little some of the causes he alludes

to could enable him to form any judgement of the actual

population of ancient nations. If any inference can be drawn from

them, perhaps it should be directly the reverse of what Hume

draws, though I certainly ought to speak with great diffidence in

dissenting from a man who of all others on such subjects was the

least likely to be deceived by first appearances. If I find that

at a certain period in ancient history, the encouragements to

have a family were great, that early marriages were consequently

very prevalent, and that few persons remained single, I should

infer with certainty that population was rapidly increasing, but

by no means that it was then actually very great, rather; indeed,

the contrary, that it was then thin and that there was room and

food for a much greater number. On the other hand, if I find that

at this period the difficulties attending a family were very

great, that, consequently, few early marriages took place, and

that a great number of both sexes remained single, I infer with

certainty that population was at a stand, and, probably, because

the actual population was very great in proportion to the

fertility of the land and that there was scarcely room and food

for more. The number of footmen, housemaids, and other persons

remaining unmarried in modern states, Hume allows to be rather an

argument against their population. I should rather draw a

contrary inference and consider it an argument of their fullness,

though this inference is not certain, because there are many

thinly inhabited states that are yet stationary in their

population. To speak, therefore, correctly, perhaps it may be

said that the number of unmarried persons in proportion to the

whole number, existing at different periods, in the same or

different states will enable us to judge whether population at

these periods was increasing, stationary, or decreasing, but will

form no criterion by which we can determine the actual

population.

There is, however, a circumstance taken notice of in most of

the accounts we have of China that it seems difficult to

reconcile with this reasoning. It is said that early marriages

very generally prevail through all the ranks of the Chinese. Yet

Dr Adam Smith supposes that population in China is stationary.

These two circumstances appear to be irreconcilable. It certainly

seems very little probable that the population of China is fast

increasing. Every acre of land has been so long in cultivation

that we can hardly conceive there is any great yearly addition to

the average produce. The fact, perhaps, of the universality of

early marriages may not be sufficiently ascertained. If it be

supposed true, the only way of accounting for the difficulty,

with our present knowledge of the subject, appears to be that the

redundant population, necessarily occasioned by the prevalence of

early marriages, must be repressed by occasional famines, and by

the custom of exposing children, which, in times of distress, is

probably more frequent than is ever acknowledged to Europeans.

Relative to this barbarous practice, it is difficult to avoid

remarking, that there cannot be a stronger proof of the

distresses that have been felt by mankind for want of food, than

the existence of a custom that thus violates the most natural

principle of the human heart. It appears to have been very

general among ancient nations, and certainly tended rather to

increase population.

In examining the principal states of modern Europe, we shall

find that though they have increased very considerably in

population since they were nations of shepherds, yet that at

present their progress is but slow, and instead of doubling their

numbers every twenty-five years they require three or four

hundred years, or more, for that purpose. Some, indeed, may be

absolutely stationary, and others even retrograde. The cause of

this slow progress in population cannot be traced to a decay of

the passion between the sexes. We have sufficient reason to think

that this natural propensity exists still in undiminished vigour.

Why then do not its effects appear in a rapid increase of the

human species? An intimate view of the state of society in any

one country in Europe, which may serve equally for all, will

enable us to answer this question, and to say that a foresight of

the difficulties attending the rearing of a family acts as a

preventive check, and the actual distresses of some of the lower

classes, by which they are disabled from giving the proper food

and attention to their children, act as a positive check to the

natural increase of population.

England, as one of the most flourishing states of Europe, may

be fairly taken for an example, and the observations made will

apply with but little variation to any other country where the

population increases slowly.

The preventive check appears to operate in some degree

through all the ranks of society in England. There are some men,

even in the highest rank, who are prevented from marrying by the

idea of the expenses that they must retrench, and the fancied

pleasures that they must deprive themselves of, on the

supposition of having a family. These considerations are

certainly trivial, but a preventive foresight of this kind has

objects of much greater weight for its contemplation as we go

lower.

A man of liberal education, but with an income only just

sufficient to enable him to associate in the rank of gentlemen,

must feel absolutely certain that if he marries and has a family

he shall be obliged, if he mixes at all in society, to rank

himself with moderate farmers and the lower class of tradesmen.

The woman that a man of education would naturally make the object

of his choice would be one brought up in the same tastes and

sentiments with himself and used to the familiar intercourse of a

society totally different from that to which she must be reduced

by marriage. Can a man consent to place the object of his

affection in a situation so discordant, probably, to her tastes

and inclinations? Two or three steps of descent in society,

particularly at this round of the ladder, where education ends

and ignorance begins, will not be considered by the generality of

people as a fancied and chimerical, but a real and essential

evil. If society be held desirable, it surely must be free,

equal, and reciprocal society, where benefits are conferred as

well as received, and not such as the dependent finds with his

patron or the poor with the rich.

These considerations undoubtedly prevent a great number in

this rank of life from following the bent of their inclinations

in an early attachment. Others, guided either by a stronger

passion, or a weaker judgement, break through these restraints,

and it would be hard indeed, if the gratification of so

delightful a passion as virtuous love, did not, sometimes, more

than counterbalance all its attendant evils. But I fear it must

be owned that the more general consequences of such marriages are

rather calculated to justify than to repress the forebodings of

the prudent.

The sons of tradesmen and farmers are exhorted not to marry,

and generally find it necessary to pursue this advice till they

are settled in some business or farm that may enable them to

support a family. These events may not, perhaps, occur till they

are far advanced in life. The scarcity of farms is a very general

complaint in England. And the competition in every kind of

business is so great that it is not possible that all should be

successful.

The labourer who earns eighteen pence a day and lives with

some degree of comfort as a single man, will hesitate a little

before he divides that pittance among four or five, which seems

to be but just sufficient for one. Harder fare and harder labour

he would submit to for the sake of living with the woman that he

loves, but he must feel conscious, if he thinks at all, that

should he have a large family, and any ill luck whatever, no

degree of frugality, no possible exertion of his manual strength

could preserve him from the heart-rending sensation of seeing his

children starve, or of forfeiting his independence, and being

obliged to the parish for their support. The love of independence

is a sentiment that surely none would wish to be erased from the

breast of man, though the parish law of England, it must be

confessed, is a system of all others the most calculated

gradually to weaken this sentiment, and in the end may eradicate

it completely.

The servants who live in gentlemen’s families have restraints

that are yet stronger to break through in venturing upon

marriage. They possess the necessaries, and even the comforts of

life, almost in as great plenty as their masters. Their work is

easy and their food luxurious compared with the class of

labourers. And their sense of dependence is weakened by the

conscious power of changing their masters, if they feel

themselves offended. Thus comfortably situated at present, what

are their prospects in marrying? Without knowledge or capital,

either for business, or farming, and unused and therefore unable,

to earn a subsistence by daily labour, their only refuge seems to

be a miserable alehouse, which certainly offers no very

enchanting prospect of a happy evening to their lives. By much

the greater part, therefore, deterred by this uninviting view of

their future situation, content themselves with remaining single

where they are.

If this sketch of the state of society in England be near the

truth, and I do not conceive that it is exaggerated, it will be

allowed that the preventive check to population in this country

operates, though with varied force, through all the classes of

the community. The same observation will hold true with regard to

all old states. The effects, indeed, of these restraints upon

marriage are but too conspicuous in the consequent vices that are

produced in almost every part of the world, vices that are

continually involving both sexes in inextricable unhappiness.

CHAPTER 5

The second, or positive check to population examined, in England

- The true cause why th immense sum collected in England for the

poor does not better their condition - The powerful tendency of

the poor laws to defeat their own purpose - Palliative of the

distresses of the poor proposed - The absolute impossibility,

from the fixed laws of our nature, that the pressure of want can

ever be completely removed from the lower classes of society -

All the checks to population may be resolved into misery or vice.

THE positive check to population, by which I mean the check that

represses an increase which is already begun, is confined

chiefly, though not perhaps solely, to the lowest orders of

society.

This check is not so obvious to common view as the other I have

mentioned, and, to prove distinctly the force and extent of its

operation would require, perhaps, more data than we are in

possession of. But I believe it has been very generally remarked

by those who have attended to bills of mortality that of the

number of children who die annually, much too great a proportion

belongs to those who may be supposed unable to give their

offspring proper food and attention, exposed as they are

occasionally to severe distress and confined, perhaps, to

unwholesome habitations and hard labour. This mortality among the

children of the poor has been constantly taken notice of in all

towns. It certainly does not prevail in an equal degree in the

country, but the subject has not hitherto received sufficient

attention to enable anyone to say that there are not more deaths

in proportion among the children of the poor, even in the

country, than among those of the middling and higher classes.

Indeed, it seems difficult to supp

Rekabet Kavramı

Salı, 06 Kasım 2007

REKABET KAVRAMI

İlk çaÄŸlardan beri bilinen rekabetin önemi, Adam Smith’in bilgelikleri ile birlikte farklı bir boyut kazanmıştır. Rekabeti temel alan liberal ekonomi felsefesi, rekabet yolu ile piyasaların geliÅŸeceÄŸi ve toplumsal refahın artacağı kabulüne dayanmaktadır, 18. yüzyılda ileri sürülen liberal ekonomi görüşleri doÄŸrultusunda yapılan çalışmalar ve yüz yıllık bir mücadele sonucunda 19. yüzyılın sonunda ilk modern Rekabet Kanunu 1890′da Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde kabul edilmiÅŸtir. Bunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında diÄŸer ülkelerde rekabet hukuku konusundaki kanunlaÅŸtırma hareketi izlemiÅŸtir. Amerika BirleÅŸik Devletleri Rekabet Hukuku bütün ülkelere örnek teÅŸkil etmiÅŸ ve yüzyıllık bir geçmiÅŸi olan Amerika BirleÅŸik Devletleri bu konuda önemli sayılabilecek olan Alman Kartel Kanunu, Japon Rekabet Kanunu ve Avrupa TopluluÄŸu Rekabet Kurallarına temel olmuÅŸtur. Dolayısıyla, kiÅŸilerin, diÄŸerlerinden daha baÅŸarılı olmak için faydalı tüm bilgi ve becerilerinden yararlanması toplumsal bir kazanç olacaktır.

Rekabet, iktisat kuramının en önemli kavramlarının basında gelmektedir Adam Smith’ten beri iktisatçılar rekabeti ekonomik yaÅŸamın düzenleyicisi olarak görmüşler ve ekonomik analizlerinin temel ölçüşü yapmışlardır Tam rekabet olgusunun iktisat kuramındaki önemi, bunun çok canlı bir örneÄŸidir.

KLASİK İKTİSATÇILARA GÖRE REKABETİN ANLAMI

Klasik ekonomi teorisinde rekabet kavramı üzerinde durulmamış ancak, varlığı sezgi yolu ile algılanan bir kavram olarak kalmıştır. Klasik iktisatçılar, neoklasikler gibi rekabeti bir piyasa yapısı olarak özdeştirmemiş olsalar da, rekabetin sadece piyasa içinde yer aldığına inanmışlardır.

Klasik iktisatçılardan Adam Smith, rekabeti, üretilebilecek mal miktarının sınırlı olmasından dolayı hasımlar arasındaki yarışma gibi görmüştür. Dolayısıyla, Smith tarafından rekabet, firmaların piyasadaki değişikliklere uyum sağlarken, kazanç elde etmek için, rakiplerinin işlerini zorlaştırma olarak ifade edilmektedir.

Klasik iktisatçılar rekabeti tam anlamıyla dinamik bir kavram olarak algılamaktan uzaktır. Klasikler, rekabeti sadece üretim faktörlerinin düşük geliri alanlarından yüksek getiri alanlarına yönelmesi durumunda dinamik bir süreç olarak algılamışlardır. Bunun dışında, Klasik yaklaşımda rekabet dar piyasa olgusu dışına çıkmamıştır. Bu anlayış Klasiklerin rekabet kuramlarım geliştirmelerini engellemiştir.

NEOKLASiK iKTİSATÇILARA GÖRE REKABETİN ANLAMI

Klasikler tarafından "piyasa süreci" olarak algılanan rekabet, neoklasikler tarafından "piyasa yapısı" olarak algılanmıştır. Piyasa yapısı olarak algılanan rekabet, neoklasikler tarafından "Tam Rekabet Piyasası" şeklinde tanımlanmıştır.

Tam rekabet piyasası, çok sayıda alıcının ve satıcının bulunduğu, ilgili herkesin piyasa hakkında bilgi sahibi olduğu, piyasaya giriş ve çıkışların serbestçe yapılabildiği, bölünebilen ve homojen bir malın yer aldığı piyasa olarak tanımlanmaktadır.

Neoklasik anlayışta piyasadaki firma sayısı, rekabeti belirleyen bir unsur olarak görülür. Eğer mevcut piyasada tek bir firma varsa rekabetten söz edilemez. Bu durumda tekelci bir piyasa yapısı söz konusudur. Eğer piyasadaki firma sayısı sınırlı ise aksak rekabetin dolayısıyla da oligopolistik bir yapının var olduğu kabul edilir. Ancak piyasa, üzerinde etkisi olmayacak kadar çok miktarda küçük firmadan oluşuyorsa, burada tam rekabetten söz edilebilir. Bu anlayışa göre, firmaların talep eğrilerinin esnekliği de piyasaların rekabet bakımından farklılığını gösteren bir unsurdur. Eğer firmalar sonsuz esneklikte bir talep eğrisi ile karşı karşıyalarsa, tam rekabetin varlığı söz konusudur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, rekabetin analitik işlevinin fiyatları marjinal maliyetler düzeyine indirmesidir. Ancak, maliyetlerin düzeyi hiçbir zaman açıklanmamaktadır.

Rekabetin, klasik iktisattaki fiyatı belirleme işlevi, neoklasik iktisatta kaybolmuştur. Neoklasikçi anlayışta firmalar piyasa fiyatını etkileyememekle birlikte, piyasa fiyatını veri olarak aldıklarından Neoklasikçi tam rekabet piyasasında kuramsal olarak rekabetin bulunmadığı söylenebilir. Klasik ekonomide, en iyiyi belirleme ve fazla stoklardan kurtulmak için firmaların fiyat düşürme faaliyeti olarak kavranan rekabet, Neoklasiklerin "Tam Rekabet" anlayışında ortadan kalkar. Klasiklere göre, rekabet sürecinin tek işlevi olan piyasa fiyatını belirleme, "Tam Rekabet" anlayışında açıklanmayan ve anlatılmayan bir kavram haline gelir.

Yatırım ve teknolojik değişme rekabetin en önemli unsurlarından biridir, Neoklasiklerin üretim maliyetlerini veri olarak alması, bu unsurların gözardı edilmesine neden olmuştur. Ancak, firmaların sürekli olarak yaptıkları yatırımlarla teknolojilerini yenileme, verimliliklerini artırma ve maliyetlerini düşürme çabası içinde oldukları bilinmektedir. Önemli olan fiyat rekabeti değil, yatırım ve teknoloji rekabetinde başarılı olmaktır. Firmalar yatırım ve teknoloji rekabetinde başarılı olduğu sürece fiyatlarını düşürme olanağına sahip olacaklarından, piyasa paylarını artırabileceklerdir. Piyasada firma sayısı azalsa bile rekabetin varlığı sürekli hissedilecektir. Ancak, bu açıklama Neoklasik anlayışa ters gelmektedir. Firma sayısının azalması yoğunlaşma oranını artıracağından, Neoklasik düşünce rekabetin azaldığını kabul edecektir.

AVUSTURYA OKULUNA GÖRE REKABETİN ANLAMI

Avusturya Okulu, Neoklasiklerin rekabeti durağan bir piyasa yapısı gibi ele almalarına karşı çıkan yaklaşımlardan biri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşımı savunanlar arasında birtakım ayrılıklar olmasına rağmen, genelde bireycilik, insanların bilgilerinin tam olmayacağı, süreçlerin karmaşıklığı vurgulanmakta, ekonomide devlet müdahalesine karşı çıkarak serbest piyasanın üstünlüğü savunulmaktadır.

Avusturya Okulu’nun önde gelen isimlerinden biri olan Friedrich Hayek, piyasa hakkındaki bilgilenmenin rekabet süreci içinde olacağını belirterek, Neoklasiklerin, herkesin piyasa hakkında tam bilgiye sahip, olduÄŸu varsayımını eleÅŸtirmektedir. Neoklasikler, herkesin piyasa hakkında tam bilgiye sahip olduÄŸunu varsayarken, bu bilgilenmenin nasıl olduÄŸunu belirtmemektedir. Hayek, bu bilgilenmenin rekabet süreci içinde olacağını vurgulamaktadır.

Rekabeti, bir piyasa yapısından ziyade, bir piyasa süreci olarak gören Avusturya Okulu, onu dinamik bir yaklaşımla ele almakta ve girişimcilere büyük önem vermektedir. Avusturya Okulunun önde gelen isimlerinden olan Joseph Schumpeter, girişimcilerin, bir icadı sonuna kadar kullanarak veya denenmemiş teknolojiler kullanarak ya da bir sanayii yeniden yapılandırarak üretim yöntemlerinde mevcut kalıpları kırıp, yeni çığırlar açma gibi işlevlere sahip olduklarını belirtmektedir.

Avusturya Okulunun tekellere karşı tutumu da Neoklasiklerle farklılık arz etmektedir. Neoklasikler rekabeti yok ettiği ve tüketiciyi sömürdüğü düşüncesiyle tekele karşı bulunmaktadır. Ancak Avusturya Okulu, sistemin dinamiğinin kazanç güdüsü olduğunu ileri sürerek, yüksek kazançların teknolojik yeniliği teşvik ettiğini belirtmektedir. Böylelikle piyasada tek bir firma olsa dahi rekabetin her zaman için tehdit edici bir unsur olacağını ileri sürmektedirler. Bu nedenle devletin piyasalara müdahalesini uygun bulmamaktadırlar.

POST-KEYNEZYEN YAKLAŞIMA GÖRE REKABETİN ANLAMI

Rekabet, Post-Keynezyen yaklaşımda hayatta kalma süreci olarak görülmektedir Firmaların kazanç amacıyla kuruldukları ve kazanç elde etme yeteneklerini kaybettikleri an piyasada yok olacakları vurgulanmaktadır. Bu nedenle firmaların hayatta kalmak için maliyetlerini düşürmek zorunda kaldıkları belirtilmektedir.

Post-Keynezyen yaklaşım, rekabeti bir süreç olarak düşündüğünden onun sadece fiyat boyutunu değil, üretim, yatırım ve kurumsal boyutlarını da ele almaktadır. Maliyetlerin yatırım ve teknolojik yeniliklerle düşeceğini belirten bu yaklaşım, yatırımların gerçekleşmesinin mali kaynakların varlığına bağlı olduğunu öne sürmektedir.

Kurumsal yapılar ve özellikle de mali sistem, mali kaynakların varlığını ve koşullarını belirlediği için Post-Keynezyen yaklaşımda üzerinde önemle durulan konular olmaktadır. Mali sistemin, bankalarla sahiplik ilişkisi olan firmaları diğerlerine nazaran kayırmasının diğer firmaların yatırım olanaklarını kısıtlayacağı belirtilmektedir. Bu da rekabet açısından olumsuzluk arz etmektedir.

Bunun yanında rekabeti kısıtlayan kurumsal yapılardan biri de dış ticaret politikaları olabilmektedir. Örneğin, bazı sektörlerin gümrük vergileri ile korunmasının rekabeti sınırlayacağı belirtilmektedir.

Post-Keynezyen yaklaşımda rekabetin ölçütünün firmaların araştırma ve geliştirme harcamaları olduğu vurgulanmaktadır. Aynı zamanda, sürekli teknolojik yenilik içinde olan bir firma hakim durumundan dolayı fiyatlarını yükseltebilme imkanına sahip olsa bile, o piyasada rekabetin mevcut olduğu ileri sürülmektedir.

REKABETİ KISITLAYICI FAALİYETLER

Rekabetin yararları konusunda üç temel düşünce vardır. Bunlardan biri, hakkaniyet düşüncesinden kaynaklanan ve tüketicinin korunmasına ilişkin düşüncedir. Diğeri ekonomik yararı temine yönelik düşünce olup, sonuncusu da rekabetten beklenen sosyal yarardır. Her üç düşünce de rekabetin toplumun bütün katmanlarına fayda sağladığı konusunda birleşir. Ancak, rekabetin, toplumdaki ekonomik ve sosyal hayatı etkileyen bu olumlu yanından herkes eşit şekilde faydalanırken, rekabeti kısıtlayıcı faaliyetlerden sadece bu durumdan menfaat bekleyen küçük gruplar faydalanır.

Rekabeti kısıtlayan faaliyetler dört grupta toplanmaktadır. Bunlar, rekabeti kısıtlayan anlaşmalar, işbirliği ve uyumlu eylem, teşebbüs birliği kararları ve birleşmelerdir.

REKABETİ KISITLAYAN anlaşmalar

Rekabet politikalarının bir uygulama aracı olan rekabet hukukuna göre anlaÅŸmalar ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi, "rekabeti kısıtlamak amacına yönelik olan anlaÅŸmalar” olup, diÄŸeri de "rekabetin kısıtlanmasına neden olan anlaÅŸmalardır. Birinci durumda, anlaÅŸma, rekabetin kısıtlanmasını isteyen tarafların bu isteÄŸini gerçekleÅŸtiren bir araçtır ikincisinde ise amaç rekabetin kısıtlanması olmayıp, sözkonusu anlaÅŸmanın piyasa ÅŸartları nedeniyle rekabetin kısıtlanmasına yol açmasıdır. Roma AntlaÅŸmasının 85. maddesinin 1. fıkrasında da "rekabeti kısıtlamak amaç ve etkisi" ifadesiyle bu ayrımın yapıldığı görülmektedir.

Türk Rekabet Kanununun 4. maddesinde ise "…rekabeti engelleme, bozma, ya da kısıtlama amacını taşıyan veya bu etkiyi doÄŸuran yahut doÄŸurabilecek nitelikteki… anlaÅŸmalar" ifadesiyle bu ayrım gösterilmekledir.

iÅŸbirliÄŸi VE UYUMLU EYLEM

Amerikan Rekabet Hukukunda "işbirliği" (conspiracy) şeklinde ifade edilen kavram, Avrupa Topluluğu Rekabet Hukukunda "uyumlu eylem (concerted practice)" olarak ifade edilmektedir. Her iki ifade de hemen hemen yakın kavramları anlatmaktadır. Türk Rekabet Hukukunda "uyumlu eylem" ifadesi kullanılmaktadır.

Piyasadaki mevcut firmalar arasında rekabet olabileceği gibi, işbirliği de sözkonusu olabilmektedir. Uyumlu eylem, fiili duruma ilişkin bir nitelendirme olup piyasadaki mevcut firmaların belirli bir davranış biçimini göstermektedir. Bu durumda uyumlu eylem, rekabetin olup olmadığına ilişkin bir tespit olmaktadır.

Teşebbüslerin davranışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan uyumlu eylemin varlığı için taraflar arasında bir anlaşmanın mevcut olması gerekli değildir. Rakip firma yöneticilerinin aralarında yaptıkları görüşmeler sonucu birbirlerinin üretim miktarları ve piyasa koşulları hakkında görüş alışverişinde bulunmaları uyumlu eylemin varlığının bir kanıtı olabilmektedir. Firmaların durumları hakkında birbirlerine bilgi vermeleri bir anlaşmanın varlığını göstermemekle birlikte, eğer bu durumlar rekabetin kısıtlanması sonucunu doğuruyorsa uyumlu eylem olarak değerlendirilmektedir.

HAKİM DURUMUN KÖTÜYE KULLANILMASI

Rekabeti kısıtlayıcı faaliyetlerden biri de hakim durumu kötüye kullanmaktır. Burada açıklanması gereken iki kavram vardır. Birincisi "hakim durum", ikincisi ise "kötüye kullanma"dır.

Hakim durum, belli bir piyasada bir firmanın sahip olduğu ekonomik gücü anlatmaktadır. Bir piyasada, bir firmanın sahip olduğu ekonomik gücün hakim durum yaratıp yaratmadığının tespiti önemli bir konu olmaktadır. Belli bir ekonomik güce sahip firmanın hakim durumda olup olmadığı ilgili pazarın yapısına göre belirlenmektedir.

Kötüye kullanma, hakim durumdaki bir işletmenin rekabet koşullarının var olduğu bir durumda elde edemeyeceği bir takım faydalar elde edebilmesidir. Hakim durumda olan işletmenin davranışları, müşterilerine, tüketicilerine ya da rakiplerine zarar verecek bir şekilde haksız bir sömürü doğuruyorsa, bu kötüye kullanma niteliğindedir.

TEŞEBBÜS birliği KARARLARI

Teşebbüslerin menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla birlikler oluşturduğu herkesce bilinen bir olgudur. Sözkonusu birliklerin alacağı kararların rekabeti kısıtlamasının ekonomik etkileriyle, anlaşmalar yoluyla rekabetin kısıtlanmasının ekonomik etkileri hemen hemen aynı olduğu için rekabeti kısıtlayıcı teşebbüs birliği kararlarının da yasaklanması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Teşebbüs birlikleri, üyeliği gönüllülük esasına dayanan tüzel kişiler olabileceği gibi, üyeliği kanunla zorunlu hale getirilmiş meslek örgütleri de olabilir Ancak, bu tür birliklerin rekabete aykırı kararlarının teşebbüs birliği kararları olarak kabul edilmesi için tüzel kişiliğe sahip bir birlik olması gerekmektedir. Aksi takdirde, bunlar uyumlu-eylem olarak kabul edilir.

BİRLEŞMELER VE DEVRALMALAR

Ticaret Hukuku’nda iki ya da daha fazla teÅŸebbüsün biraraya gelip eski tüzel kiÅŸiliklerini kaybederek yeni bir tüzel kiÅŸilik kazanmasına birleÅŸme denir. Devralma ise bir iÅŸletmenin baÅŸkalarını devraldıktan sonra devralan teÅŸebbüsün hukuki niteliÄŸi devam ederken, devralınanların hukuki varlığının sona ermesidir.

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 7. maddesi. bir ya da daha fazla teÅŸebbüsün hakim durum yaratmaya veya hakim durumlarını daha da güçlendirmeye yönelik olarak ülkenin bütünü yahut bir kısmında herhangi bir mal veya hizmet piyasasındaki rekabetin önemli ölçüde azaltılması sonucunu doÄŸuracak ÅŸekilde birleÅŸmelerini veya bir teÅŸebbüsün baÅŸka bir teÅŸebbüsü devralmasını yasaklamıştır.

Daha önce piyasada birbirleri ile rekabet eden teşebbüslerin bu durumlarına son vererek rekabetçi olmayan bir yapıya doğru yönelmelerine neden olacak birleşme ve devirler yasaklanmıştır. Ancak, teşebbüslerin kendi iç dinamikleri ile hakim duruma gelmesini yasaklamak doğru bir yaklaşım olarak kabul edilmemiştir.

BİRLEŞMELERİN AÇIKLANMASINA İLİŞKİN ÇEŞİTLİ YAKLAŞIMLAR VE BİRLEŞMELERE KARŞI UYGULANACAK POLİTİKALAR

BÜTÜNLEŞME

Genellikle firmaların tek ürün üretmediÄŸi ve yalnızca tek ürün ürettiÄŸi sanılan firmaların dahi gerçekte pek çok ÅŸey ürettiÄŸi belirtilmektedir. Sözgelimi, Ford Motor Åžirketi’nin araba ürettiÄŸi herkesçe bilinir. Fakat Ford, belli zamanlarda buji, boya ve araba cilası gibi kalemlerin üretimi iÅŸine de girmiÅŸtir. Firmaların birden fazla ürün üretecek ÅŸekilde örgütlenme biçimleri, meydana geliÅŸ ÅŸekline göre, ya bütünleÅŸme ya da ürün çeÅŸitlendirmesi olarak adlandırılmaktadır.

Üretimin örgütsel boyutunu göstermek için kullanılan "Bütünleşme" ve "Çeşitlendirme" ifadeleri iki farklı şekilde kullanılmaktadır. Bu terimler, kullanım şekillerinden birinde, bütünleşme ve çeşitlendirmenin mevcut durumunu ve Derecesini ifade ederken, ikinci kullanım şekli, bütünleşmeye veya çeşitlendirmeye gitme eylemini ifade eder. O halde, birinci kullanımda, zaman içinde belli bir noktada üretimin örgütlenme nitelikleri tartışılırken, ikinci kullanım şeklinde, üretimin örgütlenmesinde yaşanan nitelik değişimi ortaya konmaktadır.

Bütünleşme, bir sanayideki iki veya daha fazla firmanın birleşmesi şeklinde olabileceği gibi, bir sanayice üretim yapan bir firma ile bu sanayinin girdisini üreten sanayideki bir firmanın bileşimi veya birleşmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Birinci duruma "yatay bütünleşme", ikinci duruma da "dikey bütünleşme" denilmektedir.

Bu iki tür bütünleşme çeşidi de şu şekilde tanımlanabilir:

Yatay bütünleşme; aynı üretim sürecinin aynı aşamasında bulunan iki veya daha fazla firmanın birleşmesidir.

Dikey bütünleşme; aynı üretim sürecinin ayrılabilir aşamalarında bulunan iki veya daha fazla firmanın bileşimi ya da birleşmesidir.

Bir firma, birbirini takip eden iki üretim aşamasını da kendisi gerçekleştirirken, bir önceki aşamada ürettiği çıktının bir kısmını bir sonraki aşamada girdi olarak kullandıktan sonra geri kalanını diğer firmalara satıyorsa buna "kısmi dikey bütünleşme" denilmektedir.

Yatay bütünleÅŸmeyi aynı ürünü üreten iki firmanın birleÅŸmesi olarak zihinde canlandırmak kolay olmakla beraber, dikey bütünleÅŸme Tablo-1′in yardımıyla şöyle açıklanabilir;

Çeşitlendirme derecesini ölçmek için de iki yöntem kullanılmıştır. Bunlardan birincisi, firmanın "ana istihdamının" "toplam istihdama" oranıdır Bu oran sıfıra yakın değerler alırsa aşırı çeşitlendirmeyi, bire yakın değerler alırsa çeşitlendirmenin azlığını gösterir, ikinci yöntem ise firmanın Standart Sanayi Tasnifi kapsamına giren faaliyetlerinin sayısıdır.

BİRLEŞME

Firmalar çeşitlendirme veya bütünleşmeye iki şekilde gidebilirler. Bunlardan birincisi yatırım yapmaktır. İkincisi ise birleşme (merger)dir. Buna aynı zamanda "firma evlilikleri" de denilmektedir. Birleşme birden fazla firmanın tek bir tüzel kişilik altında toplanmasıdır. Birleşme firmaların çeşitlendirme veya bütünleşme için başvurdukları yollardan biridir.

Firmaların çeşitlendirme veya bütünleşme için yatırım yapmak yerine birleşmeyi/evliliği seçmelerinin nedenleri şöyle sıralanabilir:

1. Amacın pazar payının artırılması olduğu durumlarda seçilir, çünkü yatırım yaparak piyasaya girmek rekabeti gerektirecektir. Rekabette ek kapasite yaratımı böylece kısa dönemde sağlanmaktadır

2. Birleşme, firmaya çeşitlemeyi arzu ettiği sektöre/işkoluna giriş engellerini aşma olanağı sunmaktadır. Bunun alternatifi ise pahalı rekabet savaşı olarak ortaya çıkmaktadır.

3. Bir yatırım programım planlamak ve sürdürmek önemli zaman alırken, birleşme halinde bu bekleme olmamaktadır.

4. Pazarda kendini ispatlamış bir firmayı satın almak muhtemelen daha az riskli görülmektedir.

5. Birleşme, pazara yeni giren bir firmanın sahip olamayacağı fakat devralınacak firmada mevcut bazı kaynakların ele geçirilmesine imkan tanıyabilmektedir.

BİRLEŞMELERİ AÇIKLAMAYA ilişkin ÇEŞİTLİ YAKLAŞIMLAR

Birleşme konusunda genel kabul görmüş tek bir teori bulunmamaktadır. Farklı anlatımlarıyla birbirine üstünlük kurmaya çalışan bu yaklaşımların hepsi eşit derecede yararlı olmasa da mevcut birleşmelerin sebebini açıklamada bu yaklaşımların bir sentezini yapmak gerekir.

Bu yaklaşımları yedi başlıkta toplamak mümkündür. Bunlar; "Kazanç için Birleşme", "Riski Azaltmak için Birleşme", "Borsa Etkileri Sebebiyle Birleşme", "Değerlendirme Farklılıkları Nedeniyle Birleşme", "Ölçek Ekonomileri Sebebiyle Birleşme", "Pazar Gücü Elde Etmek için Birleşme" ve "Büyüme için Birleşme"dir.

KAZANÇ İÇİN birleşme

Kazanç için birleşme en çok ileri sürülen sebeplerden biridir. Bununla beraber birleşmeye ilişkin sebeplerin birçoğunun sonucu niteliğindedir. Örneğin, ölçek ekonomileri sebebiyle birleşme durumunda, firmalar ölçek ekonomilerinden faydalanarak daha kazançlı hale gelmeyi amaçlamaktadır. Ancak, bu söylenenlere rağmen, birleşmelerin kazançlılığı artırdığına ilişkin yeterli kanıt mevcut değildir.

Birleşmelerle ilgili yapılan bir çok deneysel çalışmada birleşmelerin kazançlı olduğu sonucuna varılamamıştır. Kazançlılık ve birleşme arasındaki ilişkiyi inceleyen ve bu konuda araştırmalar yapan Kelly, Reid ve Hogorty eksi değerli veya zayıf ilişkiler bulmuşlardır.

RİSKİ AZALTMAK İÇİN BİRLEŞME

"Tüm yumurtaların tek bir sepette toplanmaması" deyimi, riski azaltmak için birleşme yaklaşımıyla paralel anlam ifade etmektedir. Yumurtaların ayrı ayrı sepetlere konulması onların kırılma riskini azalttığı gibi şirketlerin birleşmeleri de zarar etme riskini azaltabilmektedir.

Risk ve kararsızlık ölçümlerinde, ortalama veya bir grup sayının ortalamasıyla ilgili değişkenlik sıkça kullanılmaktadır Ortalamayla ilgili olarak değişkenlik ölçümünde en sık kullanılan istatistik, standart sapma olmaktadır. Standart sapma, değerlerin ortalama değerden uzaklaşma derecesini gösteren bir ifadedir.

Standart sapmayı firmaların kazançlılık riskini ölçmede de kullanmak mümkündür. Bunun için, A. B, C, olmak üzere üç firmanın varlığı düşünülecek olsun. Bu firmaların dört yıl boyunca elde ettikleri kazançların Tablo 2′deki gibi olduÄŸu kabul edildiÄŸinde: A firması kazançlarının standart sapması 2,24, B firmasınınki 4,12 ve C firmasınınki de 8,77 olmaktadır. A ve B firmalarının birleÅŸmeyi düşündükleri varsayımıyla bu iki firmanın geçen dört yıl boyuncaki kazançlarının ortalamaları alındığında bu ortalama kazançların standart sapması 1,00 olarak hesaplanmaktadır. Aynı hesaplamalar A ve C firmaları için yapıldığı zaman bu iki firmanın kazançlarının ortalamasının standart sapması 3,32 olmaktadır A firması eÄŸer kazancının deÄŸiÅŸkenlik riskini azaltma düşüncesiyle birleÅŸme kararında ise B firmasını tercih edecektir Çünkü, A ve B firmalarının dört yıllık kazançlarının ortalamasının standart sapması A ve B firmalarının kârlarının standart sapmasından daha düşük olmaktadır. A ve C firmalarının ortalama kazançlarının standart sapması A firmasının kazançlarının standart sapmasından daha büyük olduÄŸundan A firması bu birleÅŸmeyi tercih etmesi mümkün olmamaktadır.

TABLO 2- FİRMALARIN KAZANÇLILIK RİSKLERİ

KAZANÇ ORANLARI (%)

A FİRMASI

B

FİRMASI

C

FİRMASI

A-B

FİRMASI

A-C

FİRMASI

1

12

12

12

12

12

2

14

6

2

10

8

3

16

4

0

10

8

4

10

14

22

12

16

ORTALAMA

13

9

9

11

11

STANDART SAPMA

2,24

4,12

8,77

1,00

3,32

Ancak, bu konuda belirtilmesi gereken bir nokta bulunmaktadır. Yukarda yapılan hesaplamalarda firmaların geçmiş başarımları ele alınmaktadır. Elbette ki firmaların gelecek başarımlarının aynı olacağı konusunda garanti yoktur. Şirketler geçmiş başarımlarını birleşmeden sonra tekrarlamadıkları takdirde kazanç değişkenliği artabilmektedir.

BORSA ETKİLERİ SEBEBİYLE BİRLEŞME

Conglomerate bir firma, borsadaki yatırımcıların beklentilerini belli bir yönde tutabilmesi halinde birleşme işlemi sayesinde kazanımlar elde ederek büyümeyi gerçekleştirebilmektedir. Bu durumu kavramak için şöyle bir örnek düşünülebilir.

Çok farklı ürünler üreten conglomerate bir firma olan A firması ile tek ürün üreten B firması ele alınsın. A 1 000.000 hisseye sahip, yıllık karı 1.000.000 TL olan ( hisse başı geliri 1 TL ) ve parlak bir biçimde büyüyen bir firmadır. A firmasının bir hissesi borsada 30 TL den satılmaktadır. B ise yine 1.000.000 hisseye sahip, yıllık karı 1.000.000 TL. olan ve hisseleri borsada 10 TL.’den iÅŸlem gören bir firmadır.

Hızlı bir şekilde büyüyen A firması, B firmasının hissedarlarına piyasaya yeni sürülen A firması hisselerinin yarışım teklif ederek B firmasını almak istemektedir. A firmasının hisselerinin yansı 15 TL değerinde olduğu için B firmasının 10 TL değerinde hisselerine sahip hisse sahipleri bu teklifi olumlu karşılamaktadırlar. Dolayısıyla, A firmasının teklifini kabul etmektedirler.

BirleÅŸmeden sonra, A firması 1.500.000 hisseye ve 2.000.000 TL kara sahip bulunmaktadır. Bu nedenle A firmasının hisse başına getirisi 1 TL iken birleÅŸme sonrasında 1.33 TL. olmaktadır. Dolayısıyla, borsadaki yatırımcılar A firmasının performansının aynı olacağım düşünmeye devam ederlerse A firmasının borsadaki hisselerinin deÄŸeri 30 TL.’den 40 TL’ ye çıkacaktır.

Bunun yanında, borsa etkisiyle birleşmeler muhtemel bir neden olmakla birlikte bütün birleşmeleri açıklayıcı olmamaktadır. Diğer birleşmelerin nedenlerini kavrayabilmek için başka nedenlere bakmak gerekmektedir.

değerlendirme FARKLILIKLARI NEDENİYLE BİRLEŞME

Teknolojik değişimlerin hızlı ve fiyat dalgalanmalarının sık olduğu dönemlerde, firmaların olayları algılama ve beklentilerini ifadelendirmelerinde değerlendirme farklılıkları ortaya çıkabilmektedir. Bununla beraber hızlı pazar büyümeleri de değerlendirme farklılıklarına yola açabilmektedir. Böyle durumlarda bir firmanın satın almak için herhangi bir firmaya atfettiği değer salın alınacak olan firmanın kendine atfettiği değerden fazla olabilmektedir. Sonuç olarak satış işlemi gerçekleşmekte ve birleşme söz konusu olmaktadır.

ÖLÇEK EKONOMİLERİ SEBEBİYLE BİRLEŞME

Tek bir firma içindeki ölçek ekonomilerinin muhtemel sonuçlarını firmaların birleÅŸmesinde de görmek mümkün olmaktadır. Ölçek ekonomilerinin muhtemel sonuçları şöyle sıralanmaktadır; demirbaÅŸ ihtiyacını azaltma, düşük taşıma ve dağıtım maliyetleri, çifte araÅŸtırmaya son veren ve AR-GE’de tamamlayıcı teknik yakınlık saÄŸlama, artan satın alma büyüklüğüne baÄŸlı daha ucuz girdi fiyatları, büyüklük açısından tek tek optimumun altında kalan iki firmanın bir araya gelmesi.

Birleşme sayesinde ölçek ekonomileri sağlayarak maliyetlerini düşürme düşüncesi firmaları birleşmeye itmektedir. Ancak, Gort, ölçek ekonomilerinin birleşmenin önemli bir sebebi olduğu hipotezini sınamaya çalışmış ve bunun aksini doğrulayan deliller bulmuştur.

PAZAR GÜCÜ ELDE ETMEK İÇİN BİRLEŞME

Özellikle yatay birleÅŸmeler önemli bir pazar gücüne sahip firmalar yaratabilmektedir. ABD’de 20. yüzyılın baÅŸlarında gerçekleÅŸen birleÅŸme dalgasının U.S. Steel gibi sanayi devlerini yarattığı görülmektedir. Her ne kadar yatay birleÅŸmeler aracılığıyla pazar gücünün geniÅŸlediÄŸini tespit etmeye yönelik çok az çalışma olsa da, birleÅŸmeler sebebiyle pazar gücünün artması ve rekabetin azalması korkusu, yatay birleÅŸmelere karşı yasakların oluÅŸmasına neden olmaktadır.

Parçalardan oluşan bir bütünün, parçalar toplamından büyük olmasını ifade eden "sinerji" kavramı, birleşme sonucu yeni kurulan firmanın pazar gücünün birleşmeye katılan firmaların pazar gücü toplamından daha büyük olacağı düşüncesine dayanmaktadır. Sinerji, tamamlayıcı faaliyetlerden veya yönetsel yeteneklerin etkisinden kaynaklanabilir. Birleşen firmalardan birinin araştırma örgütlenmesine sahip olması, diğerinin ise üretim ve pazarlamada mükemmel olması durumunda birleşme ikisini de daha etkin hale getirebilmektedir.

Kaynaktan başlayan veya kaynağa yönelik dikey birleşmelerin her biri pazar gücünü artırabilmektedir. Kaynaktan başlayan birleşmeler, genellikle perakende satış pazarını rekabetten uzaklaştırmak amacıyla, perakende satış noktalarının ele geçirilmesi olgusunu ortaya koymaktadır. Kendi perakende satış bağlantılarına sahip otomobil üreticilerinin bu bağlantı noktalarında başka otomobillerin satılmasını engellemesi bu duruma bir örnek teşkil etmektedir.

Faktör arzının denetim altına alınmasını amaçlayan kaynağa yönelik dikey birleşmeler, faktör girdilerinin satın alınmasında imtiyaz elde etme amacını güden ve rekabeti ortadan kaldıran girişimler olmaktadır. Basın işkolundaki bir kısım dağıtım tekellerinin kendi yayınlarını düşük fiyattan satarlarken başka yayınları yüksek fiyattan satmaları, bu tür birleşmelerin rekabeti engelleyici girişimlerine bir örnek oluşturmaktadır.

"Benden alırsan, ben de senden alırım" düşüncesini ifade eden karşılıklılık kavramı firmaları conglomerate birleşmelere itmektedir. Bir örnek verilecek olursa, A firmasının B firmasının bir girdisini, B firmasının da C firmasının girdisini ürettiğini ve daha sonra A ile C arasında conglomerate bir birleşme olduğu kabul edilsin Bu durumda, A firması, B firmasının girdisini kendisinden alması durumunda C firmasının da girdisini B firmasından alacağını taahhüt edebilir. Eğer firmalar arasında anlaşmaya varılırsa piyasalardaki fiyat rekabeti ortadan kalkacak ve piyasalardaki karar noktalarının sayısı azalacaktır.

BÜYÜME İÇİN BİRLEŞME

Firmaların kazançlarını en yükseğe çıkarmaktan uzaklaşma durumlarını açıklayan teorilerin temelinde genellikle mülkiyet ve yönetimin birbirinden ayrılması fikri yatmaktadır. Bu teorilerde büyük şirketlerin genelde büyük pay sahipleri tarafından yönetilmediği gerçeği, sıkça kullanılmaktadır. Mülkiyet ve yönetimin birbirinden ayrılmasının, iki grubun çıkarları arasında bir farklılık yarattığı ileri sürülmektedir. Pay sahipleri, kendi paylarının şimdi ve gelecekteki büyüklüğü ile ilgili iken, yöneticiler, firmanın büyüklüğü ve kendi saygınlıkları ile ücretleri konularında ilgili olmaktadırlar. Dolayısıyla, yöneticiler firmanın büyümesi için ellerinden geleni yapma gayreti içindedirler.

BİRLEŞMELERİN REKABET POLİTİKASI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Firmaların büyümesi dışsal veya içsel etkenler sonucunda gerçekleşebilir. Dışsal büyüme firmaların kendi iç dinamiği haricinde büyümeyi ifade eder. Bir firmanın kendi pazar faaliyetleri ve etkinliği sonucunda içsel olarak büyümesinin rekabet açısından denetimi uygun görülmemektedir. Ancak, firmaların içsel dinamikleri ile büyüyerek piyasada hakim duruma geldikten sonra bu durumlarını kötüye kullanmaları rekabet açısından denetlenmektedir. Bununla beraber firmaların dışsal olarak birleşmeler, devirler ve ele geçirmelerle büyümesi pazar yapısında önemli değişikliklere neden olabileceğinden denetlenmesi gerekmektedir.

İLGİLİ PAZAR

Rekabet Hukuku’nda "rekabetin etkilenmesi" ifadesi ile anlatılmak istenen, belirli bir piyasadaki rekabetin etkilenmesidir. Bu nedenle, rekabetin hangi piyasada kısıtlandığının belirlenmesi zorunluluÄŸu ortaya çıkmaktadır. İlgili piyasanın her bir teÅŸebbüsün faaliyet konusu ve faaliyet gösterdiÄŸi coÄŸrafi alan yönünden belirlenmesi gerekmektedir.

İlgili piyasayı teşebbüslerin fiilen faaliyette bulunduğu coğrafi alan ile faaliyet göstermesinin muhtemel olduğu coğrafi pazar olarak tanımlamak mümkündür. Ancak ilgili pazarın belirlenmesinde ikame ürünlerinin de göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

İlgili piyasanın belirlenmesi, birleşen teşebbüslerin birbirlerine rakip olup olmadıklarını belirleme yönünden önemlidir. İlgili piyasanın çok dar tespit edilmesi, birbirlerine rakip olan firmaların rakip değillermiş gibi görünmesine neden olurken, çok geniş tespit edilmesi ise rakip olmayan firmaların rakipmiş gibi görünmelerine neden olur.

Rekabetin kısıtlandığı ilgili piyasanın tespiti konusunda, objektif bir kurallar bütününün oluşturulması için genel olarak bazı hususların ortaya konulmasında fayda görülmektedir Bu hususlar şöyle sıralanabilir:

- İlgili piyasanın coğrafi alanının tespitinde nakliye giderinin malın fiyatına oranı önemli bir husustur. Ancak malın dayanıklılığı, uzaklığı ve kullanma alışkanlıkları da göz önünde bulundurulan hususlardandır. İki ayrı coğrafi alanda bulunan firmaların mallarının nakliye giderleri fiyat farklarından küçükse bu iki firmanın aynı coğrafi pazarda bulunduğu kabul edilmektedir.

- Bir başka husus ikame mallarının varlığıdır. Birbirinin ikamesi olan malları üreten firmalar da ilgili piyasaya dahil edilmektedir. Örneğin, bir piyasadaki malın fiyatlarındaki küçük bir artış diğer malın talep miktarını artırıyorsa, bu iki mal ikame edilebilen mallar olarak kabul edilmektedir.

ABD Rekabet Kurumunun DU PONT’a karşı hakim durumun kötüye kullandığı gerekçesiyle açtığı davada mahkeme ÅŸu ÅŸekilde karar vermiÅŸtir; ABD’de selofanın %75′ini DU PONT yapmaktadır. Ancak, DU PONT paketleme malzemeleri piyasasında %20′lik bir paya sahiptir. Mahkeme ilgili pazarı paketleme malzemeleri pazarı olarak almış ve DU PONT’un fiyatlarını keyfi bir ÅŸekilde belirlemesinin diÄŸer paketleme malzemeleri satan firmalar tarafından engellenebileceÄŸine karar vermiÅŸtir.

Avrupa TopluluÄŸu’nda gerçekleÅŸen Nestle/Perrier olayında ÅŸiÅŸelenmiÅŸ kaynak suları ile meÅŸrubatların birçok benzer özellik göstermesine ve aynı ihtiyacı karşılamasına raÄŸmen, Komisyon bu ürünlerin ikame ürünler olmadıklarını belirtmiÅŸtir. Komisyon’a göre maden suları saflık ve saÄŸlık özelliklerinden dolayı tüketiciler tarafından tercih edilmektedir. MeÅŸrubatların böyle bir özelliÄŸi yoktur.

- BaÅŸka bir husus da ilgili piyasaya girebilecek muhtemel firmaların varlığıdır, ikame malı üretmemekle beraber yakın bir sanayi kolunda yer alan firmalar benzer üretim yöntemleri ile faaliyet gösterebilmektedir. Bu tür firmaların da ilgili piyasaya girebileceÄŸi düşüncesi ile tanımlanan ilgili piyasanın içinde yer alması gerektiÄŸi düşünülmektedir. Burada gözönünde bulundurulması gereken husus ise batık maliyet ( sunk cost )’tur. Batık maliyet bir firmanın sadece ilgili ürünün üretilmesinde kullanabileceÄŸi sabit maliyettir. BaÅŸka bir anlatımla firmanın daha önce sahip olduÄŸu sabit sermayesinin baÅŸka bir iÅŸkolunda kullanamayacağı kısmına batık maliyet denmektedir. Bir firmanın baÅŸka bir pazarın ürününü üretmesi durumunda karşılaÅŸacağı batık maliyetin meblağı büyük ise ilgili piyasaya girme ihtimali zayıf olacaktır. Piyasaya bu tür muhtemel giriÅŸler kısa süreli olmaktadır. Bu nedenle piyasalara her an girme ihtimali olan firmaların varlığı ilgili piyasaların rekabet ortamı içinde olabileceÄŸini göstermektedir.

Avrupa TopluluÄŸu’nda meydana gelen Tarmac olayında Komisyon nihai kullanım amacı yönünden farklı tipteki tuÄŸlaların ikame edilebilirliklerinin sınırlı olmasına raÄŸmen, üreticilerin üretimlerini bir çeÅŸit tuÄŸladan diÄŸerine çok düşük maliyetle dönüştürebilecekleri düşüncesiyle ilgili pazarı geniÅŸ tutmuÅŸtur.

Ayrıca, birleşmeler rekabet politikası açısından değerlendirilirken, ilgili pazar yönünden bir tasnife de tabi tutulabilir; çünkü bir firmanın ilgili pazarla bağlantısı olan firmalarla birleşmesi ile ilgili pazarla bağlantısı olmayan firmalarla birleşmesinin rekabet açısından doğuracağı sonuç farklı olabilmektedir. Bu nedenle birleşmeleri rekabet politikası açısından üç grupta incelemek mümkündür.

Dikey BirleÅŸmeler

Aynı üretim aşamasında bulunan firmaların birleşmelerine dikey birleşme denilmektedir. Bu firmalar birbirleri ile bağlantılı olmakla beraber farklı pazarlarda faaliyet göstermektedirler. Dikey birleşmelerin pazar yapısını doğrudan değiştirmesi pek mümkün olmamakla birlikte önemli giriş engelleri ve rekabette sakıncalar yaratıcı etkiler doğurabilmektedir.

Bir firmanın ürettiği ürün başka bir firmanın hammaddesi olabilir. Bu iki firmanın birleşmesi bir dikey birleşme olacaktır. Böyle bir birleşmeye, öncelikle dışsal büyümeyle birlikte ölçek ekonomilerinden kaynaklanan içsel bir büyüme de sağlayacağı için olumlu gözle bakılabilinir. Ancak, bu birleşme hammadde olarak kullanılan malın piyasasında rekabet dışı faaliyetlerde bulunmaya imkan sağlayabilecektir. Örneğin, diğer firmaların hammadde ihtiyacını karşılayabilmelerinde zorluk yaratacak uygulamalara başvurulabilinecektir. Bu tür uygulamalar piyasaya giriş engelleri de oluşturabilecektir.

ABD’de Brown Shoe davasında, Brown Shoe Kinney firmasını satın almıştır. Brown Shoe ABD’nin kadın, erkek, çocuk ayakkabılarında önder üreticisidir ve 1200′den fazla satış maÄŸazası bulunmaktadır. Kinney firması ise sektöründe 8. büyüklükte bir firma ve gelirinin büyük bir bölümünü çeÅŸitli marka ayakkabı pazarlayarak elde etmektedir. Mahkeme diÄŸer marka ayakkabı üreticilerinin ayakkabılarının Kinney firması tarafından pazarlanmasının engellenebileceÄŸi düşüncesiyle bu dikey birleÅŸmenin rekabete aykırı olduÄŸuna karar vermiÅŸtir. Çünkü Brown Shoe Kinney maÄŸazalarında kendi ayakkabılarının satılmasını isteyecektir. Bu nedenle rakip firma ayakkabılarının bu maÄŸazalarda satılmasını önlemeye çalışacaktır.

Conglomerate (aykırı) Birleşmeler

Farklı üretim zincirlerinde yer almakla beraber ilgili pazar bağlantısı olmayan firmaların birleşmelerine conglomerate birleşmeler denmektedir. Conglomerate birleşmeler belirli bir pazardaki payı artırıcı etkiye sahip olmadıklarından, genellikle rekabet açısından daha az zararlı görülürler.

"Benden alırsan, ben de senden alırım" düşüncesini ifade eden karşılıklılık kavramının firmaları conglomerate birleşmelere teşvik ettiği daha önce açıklanmıştı. Bu açıklamada verilen örnekte, A firmasının B firmasının bir girdisini, B firmasının da C firmasının girdisini ürettiğini ve daha sonra A ile C arasında conglomerate bir birleşme yaptığı belirtilmişti. Bu durumda, A firması, B firmasının girdisini kendisinden alması durumunda C firmasının da girdisini B firmasından alacağını taahhüt edebileceğine dikkat çekilmişti. Firmaların aralarında anlaşmaya varmaları halinde piyasalardaki fiyat rekabetinin ortadan kalkacağı ve piyasalardaki karar noktalarının sayısının azalacağı vurgulanmıştı.

Görüldüğü gibi conglomerate birleşmeler, ender de olsa rekabeti kısıtlayıcı etkilerde bulunabilmektedir Bu nedenle conglomerate birleşmelerin derekabet açısından denetiminin faydalı olacağı anlaşılmaktadır.

Yatay BirleÅŸmeler

Yakın ikame edilebilirliği olan ürünler arasındaki birleşmelere yatay birleşmeler denmektedir. Bu tip birleşmeler piyasada rekabet eden firmaların sayısını azalttığı için pazar yapısına doğrudan etkide bulunur. Piyasalarda hakim duruma ulaşmak veya bu durumu güçlendirmek, en belirgin şekilde yatay birleşmelerle gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle rekabete ilişkin yasaların bulunduğu bütün ülkelerde bu tür birleşmeler yasaklanmıştır.

Ancak, her türlü yatay birleşmelerin rekabet karşıtı etkiler doğurması söz konusu değildir. Örneğin, çok küçük, etkin olmayan firmaların birleşerek, işkolunun liderine karşı daha etkin bir rekabeti başlatmaları, piyasalarda daha rekabetçi bir ortam yaratacaktır.

ETKİNLİK AÇISINDAN BİRLEŞMELER

Birleşmelerin her zaman için rekabeti bozucu etkide bulunması söz konusu değildir. Tüketiciye daha düşük fiyattan mal satmaya yönelik olarak etkinlik artırıcı potansiyele sahip birleşmelerin engellenmemesi gerekmektedir. Bir çok ülkenin rekabet kanununda yer alan birleşmelere ilişkin hükümler rekabeti engelleyici birleşmeleri yasaklamaya yönelik hazırlandığı için etkinlik artırıcı birleşmeler bu hükümlerden zarar görmez.

Bazı durumlarda etkinliğin artırılması için birleşmeler gerekli bile olabilir. Ölçek ekonomilerinin elde edilmesi, üretim tesislerinin daha iyi bütünleşmesi, üretimde uzmanlaşma bilinen etkinlikler olarak ortaya çıkmaktadır.

BAŞARISIZLIK HALİNDE FİRMALARIN PİYASAYI TERKETMEK DURUMUNDA KALMASI

Bir firmanın başarısızlık sonucu piyasadan çekilme durumunda kalması halinde bu firmayı ilgili piyasadaki başka bir firmanın ele geçirmesi rekabet politikası açısından olumlu görülebilmektedir. Çünkü başarısızlık sonucu piyasadan çıkılması piyasaya arz edilen ürün miktarını azaltacaktır Bu da ürünün fiyatını yükseltecektir Bu nedenle, üretim faktörlerinin piyasadan çekilmesi rekabet politikası açısından uygun görülmemektedir.

Başarısızlık sebebiyle üretim faktörlerinin piyasadan çekilme durumu iki şekilde ortaya çıkmaktadır: Bunlardan birincisi bizzat firmanın başarısızlığa düşmesi, ikincisi de firmanın bir bölümünün başarısız olmasıdır.

Birleşmeye giden taraflar, birleşme sebebi olarak taraflardan birinin piyasadan başarısızlık nedeniyle çekilme durumunda olduğunu ileri sürmekteyse, bunu kanıtlamak durumundadırlar. Amerikan rekabet mevzuatında bir firmanın başarısızlık durumu şu şekilde ortaya konulmaktadır:

Başarısızlığa düştüğü söylenen firma gelecekteki borçlarını finanse edemeyecek durumda ise,

- Firma piyasada kalabilmek için yeterince iyi niyetli çaba harcamasına rağmen piyasada tutunamıyorsa,

- Firma ilgili piyasada yok olacaksa, başarısız kabul edilmektedir.

Aynı şeyleri firmaların başarısız bölümlerinin devredilmesi için de söylemek mümkündür.

U.S. Steel, çimento üreten bir firma olup, Certified firması da bu ürünü alıp hazır beton yapmaktadır. Certified iflas eÅŸiÄŸinde olduÄŸu için U.S. Steel bu ÅŸirketi satın almıştır. Mahkeme Certified’ın iflas eÅŸiÄŸinde olduÄŸu için satın alınmasını rekabet açısından olumsuz görmemiÅŸtir.


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -