‘İktisat’ Kategorisi için Arşiv

Sermaye Bütçelemesi

Salı, 06 Kasım 2007

SERMAYE BÜTÇELEMESİ

I. GÎRİŞ

Sermaye bütçelemesi teorisi ile uygulaması arasında büyük farklar vardır. Geçen onbeş yıl içinde sermaye bütçelemesi teorisi; kârlılık analizi, matematiksel programlama, olasılık ve istatistik teorisinden büyük ölçüde yararlanmıştır ve bu nedenle sermaye büt-çelemesini bunlar olmaksızın düşünmemek gerekir. Kuşkusuz ay¬nı süre içinde sermaye bütçelemesi uygulamasında da değişiklikler olmuştur, fakat işletme yöneticileri yeni tekniklerin bir çoğunu ka¬bule yanaşmamışlardır. Bu makalenin amacı teori ve uygulamayı karşılaştırmak ve 1) teori ve uygulama arasındaki farkın yapısını ve farkı yaratan nedenleri araştırmak, 2) teorinin uygulamaya el¬verişli hale gelmesini sağlayacak yolları göstererek bu farkın azal¬masına yardım etmektir. Makale, anlaşılmasını kolaylaştırmak amacı ile dört bölüme ayrılmıştır : Finansal yönetimin amaçlan, yatırım kararlarında riziko analizi, yatırım seçiminde kârlılık krite¬ri ve sonuçlar.

Sermaye bütçelemesi teorisini birkaç cümlede açıklamak ola¬naksızdır diyemeyeceğiz ama çok zordur. Günümüzdeki serma¬ye bütçelemesi teorisi derken; «Management Science, Journal of Finance, Journal of Financial and Ouantitative Analysis ve Enginee-ring Economist» gibi dergilerde yayımlanan makalelerde yazılanları kastediyorum. Bu teori, genellikle modern matematiksel aletlerin

kullanamasın! gerektirir. Günümüzdeki sermaye bütçelemesi uygu¬laması olarak 1969 yaz aylarında yönettiğim örnek olay çalışmala¬rını göstereceğim. Bu çalışmada; elektronik, havacılık, petrol, ev aletleri ve büro malzemesi endüstrilerinde sekiz orta ve büyük iş¬letmede görüşmeler yapılmıştır1. Görüşme yaptığım işletmelerde bütün gün süren tartışmalar yaptım. Alman örneğin küçüklüğü ne¬deniyle uygulamaya ait, istatistik genellemeler yapmak istemedim, işletmeler seçilirken, yönetimlerindeki etkinlik dikkate alındığın¬dan, bu işletmeler günümüzdeki sermaye bütçelemesi hakkında ge¬nel bir fikir verecektir.

II. FİNANS YÖNETİMİNİN AMAÇLARI

Optimal yatırım kararlan, işletmenin ulaşmak istediği bir ama¬ca dayanır. Günümüzde finansman teorisi, işletmenin adi hisse se¬netlerinin pazardaki değerlerini arttırmak isteyeceğini varsayar. Adi hisse senetlerinin değerlerinin belirsizlik koşullarında nasıl belir¬leneceğini açıklayan yayınların sayısı hergün artmaktadır. Örne¬ğin, John Litner’e göre2; tarn işleyen sermaye pazarında yatırımcı¬ların bekledikleri gözönünde tutularak menkul kıymetler cüzdanı rizikosu, kârların varyansımn ağırlıklı ortalaması ve kârlar ve öte¬ki gelirlerin kovariansı ile ölçülür. Böylece her hisse senedinin fi¬yatı; beklenen gelirler, net faiz oranı ve belirli bir fiyatı olan rizi-konunun fonksiyonudur.

Finans yöneticilerinin amaç olarak neyi kabul ettiklerini incele¬meden önce, hisse senetleri değerlerini arttırma amacını yönetim yönünden ele alalım. Finans yöneticisinin bu amacı gerçekleştir¬mek için plânlama süresi içinde hisse senetlerinin değişik zaman¬lardaki fiyatlarını tespit edecek kritere ihtiyacı vardır. Günümüz¬deki teori bunu vermemektedir. Bu sav belirlilik ve tam sermaye

pazarlannda geçerli değildir. Çünkü işletmenin hisse senetlerinin plânlanan sürenin sonundaki değerini arttıran tedbirler, aynı za¬manda bu süre içinde de hisse senetlerinin değerini en yükseğe çı¬karacaktır. Şekil l A da görüldüğü gibi, I eğrisi, II nin üstünde ol-

duğundan tercih edileceği açıktır. Fakat belirsizlik ve tam işleme¬yen sermaye pazarında, plânlanan dönemin sonundaki hisse senet¬leri fiyatlarının dönem içindeki fiyatların durumunu göstermesi beklenemez. Şekil l B de görüldüğü gibi, hisse senftlpri fivatloT-ın.

da iki hareket, fiyatların zaman modelinde iki kesişmeye yol açar. Bu ikinci durumda, birbirini kes’ . fiyat modelleri arasında seçim için bir kriter yoksa, hisse senetleri -fiyatlarım arttırmanın pratik bir anlamı yoktur. Böyle bir seçim yapmak için bir modelin öte¬kini aştığı bir süreyi ele alabiliriz. Anlattıklarımızı bir formülle gös¬termek istersek, şöyle bir formül ortaya çıkar :

»T

0 = j (Pt — P’t) e-rtdt

J

O

Burada, Pt ve P’t sırasiyle, III ve IV eğrileri ile gösterilen hisse se¬nedi fiyatlarını, r, ıskonto oranını, T ise zaman süresini gösterir. Yalın bir kural olarak; 0^0 ise III ün, aksi halde IV ün seçileceği¬ni söyleyebiliriz.

Zaman modeli III ün seçildiğini varsayalım. III cü eğriyi na¬sıl devam ettirelim ki hisse senedi fiyatları zaman modelinin her noktasında arttırılmış olsun? (şekil l C). Başka bir deyişle eğri III

te olduğu gibi, bir hisse senedine düşen gelir (eps) serisi alınırsa, hisse senedi fiyatlarını arttırmak için, hisse senedi başına gelir (eps) serisi nasıl eğri III den eğri IH’e ayarlanabilir?3 B. G. Mal-

kiel4 belirlilik^ koşullarında herhangi bir menkul kıymetin fiyat-gelir rasyonunun, model bir standart hisse senedinin fiyat - gelir rasyosuna eşit olduğunu tamtlamıştır. Ele alınan hisse senedi ile standart hisse senedinin büyüme oranları farklı ise gerekli ayarla¬maların yapılması gerekir. Malkiel modelini belirsizlik koşullarında uygulamış olmasına karşın, karşılaştığı çapraşıklıklar tamamiyle belirsizlik modeli kurmasını engellemiştir. Biz, riziko faktörünü de hesaplamalara sokarark Malkiel’in modelinde küçük bir değişiklik yapacağız. Riziko, hisse senedi başına gelir (eps) serilerinin stan¬dart hatası ile ölçülür ve bu standart hata serilerin eğimine bağlı olarak değişir. Eğimin yüksekliği ve serinin az rikilu oluşu fiyatın yüksek olmasını gerektirir.

Bu riziko ölçüsünün nasıl kullanıldığını göstermek için her¬hangi bir zamandaki hisse senedi başına gelire t, üç faktörün topla¬mına da x (t) diyelim :

Bu formülde; a, b, c sabit değerler, h, karşılaştırılması o sı5 gerçek rakamlar serisinin bir elemanı ve t zamanı gö

V *

tedir. a + b eğim, > sin — karşılaştırılamaz süreler

fonksiyonlarının bir serisinin toplamıdır ve düzenli olmz galanmalan gösterir, u ise düzenli olmayan değişmelerin dır. x * (t) ye, x (t) ran eğim değeri dersek, riziko ölçür gıda formülü verilen, eğimin standart sapması olacaktır.

N gözlem sayısıdır. Burada tanımlanan riziko, menkul kıymetin kendine has rizikodur. Yatırımcının, menkul kıymet cüzdanların-

:

daki yatırımlarını değişik menkul kıymetlere dağıtacak kaynağı ‘/arsa, bu riziko kavramının değiştirilmesi gerekir. Bu durumda ba¬zı yazarlar6 tarafından tanımlanan kaçrnılabilir ve kaçınılamaz ri¬ziko türü ile karşılaşırız. Bir menkul kıymet cüzdanı içinde men¬kul kıymetin rizikonusunu belirleyen, kaçınılamaz unsurdur.

Finans Yönetimi Uygulaması

Görüşme yapılan yöneticilere finansal yönetimin amacının ne olduğu sorulmuştur. Ayrıca işletmenin değerini arttırmak için al-ternatifiler arasında seçim yapıp yapmadıkları sorulmuştur. Alınan cevaplardan birkaç örnek aşağıdadır :

«Amacımız bu şirketin yüksek büyüme hızım finanse etmektir. Borcumuz olmadığına göre, büyümeyi finanse edecek kadar kazan¬dığımızdan emin olmalıyız. Bu arada hisse senetlerinin değeri de arttırılmaktadır. Fakat biz bunun üzerinde durmuyoruz».

«Hedefimiz, her üç ayda yapılan hesaplamalarla, hisse senedi başına geliri arttırmaktır. Çünkü şirketimiz gençtir ve büyümekte¬dir. Gelecekteki finansman ihtiyacımız bakımından önemli olduğun¬dan yatırım yapmak isteyen halkı korkutmak istemiyoruz.»

«Birçok hissedar hisse senetlerinin değeri ile ilgilenir. Hisse senedinin değerini tespit ederken hisse senedi başına gelir en önem¬li faktördür. Fakat şu gerçeği de akıldan çıkarmamak gerekir; his¬se senedi başına gelirin aynı kalmayıp devamlı olarak artması is¬tenir. Gelirleri arttırmak için de birçok işletmenin hayat kaynağı demek olan satışları arttırmak gereklidir.»

Finans yöneticisinin amacı işletmenin sermayesini en az mali¬yetle arttırmaktır. Bu amaca erişmek için, istikrar ve büyüme kav¬ramlarım iyi anlamış olmalıdır. Bu şirketin miktarında ve gelirin¬de bir önceki yıla göre % 15 ila 18 büyüme bekliyoruz.»

Her fikrin kendisini açıklamış olması yanında, üç nokta üze¬rinde ayrıca durmak gerekir. Birincisi, bazı yöneticilerin amaçları¬nın, işletmenin değerini maksimize etmek olduğunu açıkça belitmemiş olmalarına karşın, bu amacın varlığını cevaplarından

çıkarabiliriz. İşletme yönetimi, daha çok işletmenin çalışması ile ilgilendiğinden hisse senetlerinin değerini maksimize etme amacı, çalışmanın hedefi olan büyüme ve gelir akımında istikrar sağlam¬aya dönüştürülmüştür. İkincisi, yöneticiler kendi işletmelerinin değerinin yatırım yapacak olan halkın, yatırım yapacakları kıymet¬leri seçmelerinden etkilenmeyeceği kanısındadırlar. Bu yaklaşım, uygulama yönünden basit olma avantajına sahiptir. Kaçınılabilir rizikonunun, toplam riziko içinde önemli bir payı varsa, bu değer¬leme yaklaşımı teorik olarak yeterlidir. Üçüncüsü; hisse senetleri¬ni değerinin maksimize edilmesi devamlı büyümeye bağlı ise, yeni fikirlerin devamlılık göstermesinin yöneticiler için hayati önemi vardır. Yöneticilerin devamlı olarak yeni fikirleri araştırması ya¬nında, finans teorileri yeni fikirlerin nasıl yaratılabileceğinin anla¬şılmasına pek katkıda bulunmamışlardır.

III. YATIRIM KARARLARINDA RİZİKO ANALİZİ

Riziko Kavramı

Riziko analizi teorisi - Sermaye bütçelemesi teorisinde ana so¬run rizikodur. Finansman konusunda yazı yazanların bir çoğu7 pro¬jeler yerine menkul kıymet cüzdanı seçmelidir ve bu menkul kıy¬met cüzdanının rizikosunu gelirlerdeki değişikliklerle göstermeli¬dir8. Riziko analizinde bu yaklaşım, Markowitz’in menkul kıymet cüzdanı seçiminde quadratik programlama modelinin doğrudan doğruya adapte edilmesidir. Varyansta matematiki olarak oynamak kolaydır, fakat finansman yazarları riziko kavramının tanımından tatmin olmamışlardır. Gerçekten Markowitz’in kendisi de varyan-sın rizikonun ölçüsü olarak alınmasında tereddütlüdür’.

Varyanstan başka, rizikonun ölçüsü olarak 5 alternatif almış¬tır. Bunlar; beklenen zararlar miktarı, zarar ihtimali, beklenen

mutlak sapma, beklenen en fazla zarar, ve tek yönlü varyans (se¬mi-variance)tzr. İlk dört ölçü şu .veya bu nedenle reddedilmiştir. Ge¬riye kalan varyans ve tek yönlü varyanstan, ikincisini Morkowitz teorik nedenlerle tercih ettiği halde, birincisinin hesaplanma ko¬laylığı nedeniyle riziko ölçüsü olarak kabul etmiştir.

Tek yönlü varyans neden rizikonun varyanstan daha iyi bir öl¬çüsüdür?10. R ııin, ihtimal dağılımı bilinen değişken olan yatırımın geliri olduğunu kabul edelim, h, gerçek değerleri karşılaştırılan R için önemli bir faktörü gösteriyorsa ve (R-lı)~, (R-h) <0 ise (R-h) ı, (R-h) > O ise sıfırı gösterir. Böylece Sh yi (h nm bilinmeyen olduğu tek yönlü varyans) veren formül şöyle yazılacaktır:

Sh = E [(R —h)’]2

Buradaki E, beklenen değer fonksiyonudur. Kelimelerle açıklamak istersek; tek yönlü varyans rastgele seçilmiş bir değerden, bekle¬nen hasılatın eksi sapmaların karesinin beklenen değeridir. Bunun tersine varyans, rastgele seçilmiş değerin ortalamasından baklenen hasılatın sapmalarının (artı veya eksi) karesinin beklenen değeri¬dir. Bunun anlamı şudur, yatırımcının düşündüğü sabit bir değe¬rin değişik dağılımları ile ilgili rizikoları tek yönlü varyans göster¬mektedir. Varyans dağılımların ortalamalarını aldığından, bu ka¬dar inceliklere inmez ve. varyansm verdiği değerler bir yargıya var¬mak için işe yaramayabilir. Çünkü geniş bir sınır içinde kalır. Ay¬rıca tek yönlü varyans hesabında ise aynı değerden artı veya eksi sapmalar aynı değerdedir. Sermayenin bir de fırsat maliyeti oldu¬ğundan, bir yatırımın rizikosu henüz işletmenin eline geçmemiş bir gelirin, hiç ele geçmeme ihtimali ile ölçülür. T’ek yönlü varyans rizikonun bu tanımına daha yakın bir tanım olmaktadır.

Riziko Analizi uygulaması - Görüşme yapılan yöneticilere «ya¬tırım rizikosu» kavramından ne anladıkları sorulmuştur.

«Riziko özelliği bakımından finansaldır. Özellikle hedef alınan verimden aşağı doğru sapmalarla ilgilenir. Bunun yanında, tahmi¬nimizden daha iyi sonuçlar alma ihtimali varsa bu bir negatif rizi¬kodur, yatırımı daha çekici hale getirir ve bir yatırımın güvenir¬liliğini belirlemede gözönünde tutulmalıdır.»

jr

«Riziko hedef olarak alınan verimin (rate of return) gerçekleş¬meme ihtimalidir. Riziko budur, değilmi? Hedef olarak seçtiğimi2 verimin gerçekleşeceğinden yüzde yüz eminseniz, rizikonuzda sıfır demektir.»

«Bir yatınmm rizikosunu değerlemede beni ilgilendiren üç faktör vardır, bunlar : Zararların toplam öz sermayenin belirli bir oranını aşma ihtimali, istenen verimin gerçekleşme ihtimali, nakit akışı esasına göre başabaş noktasında olma ihtimali. Nakit akışı¬nın başabaş noktası bir nevi hayatta kalma noktasıdır.» (Bu şir¬kette yatırım kararları az, fakat yatırımlar hacim bakımından bü¬yüktür).

«Şirketimizde kendilerini ödiyebileceğini sandığım bazı proje¬ler var ve bu işi yürütenlerle aynı fikirde değilim. Bu projeler ri¬zikolu yatırımlara aittir. Ben hedef olarak seçilen verimden daha yüksek verim verecek projeler için hiçbir zaman kaygıya düşmem. Riziko, verimin azalmaya doğru gittiği durumlarda olabilecek olan¬lardır.»

Bu söylenenlere göre, gözlemlerden iki sonuç çıkarmak müm¬kündür. Birincisi, yatırım karan işletme kaynaklarının yalnız kü¬çük bir kısmını ilgilendiriyorsa, riziko, hedef olarak seçilen veri¬me erişilememe ihtimalidir denebilir. Fakat yatırım, işletme kay¬naklarının büyük bir yüzdesini ilgilendiriyorsa, riziko, iflas tehli¬kesini de kapsar. İkincisi, yöneticilerin beklenenden az olma rizi¬kosundan söz etmeleri, tek yönlü varyansın rizikoyu varyanstan daha iyi tanımladığını gösterir.

Tek yönlü varyansın fizikonun daha iyi bir ölçüsü olduğunu göstermek için, işletme yöneticilerinden yatırım verimlerinin iki hayali dağılımı arasında seçim yapmaları istenmiştir. Her yatın¬mm şimdiki maliyetinin x dolar olduğunu ve bir yıl sonra bu ma¬liyet artı kâr (veya zararın) ihtimal dağılımının şekil 2 de gösteril¬diği gibi olduğunu varsayalım. Bu şekilde, her + işareti yapılması mümkün bir yatının sonucunu ve bu nedenle A dağılımında ortala¬manın 3, varyansın 4 ve tek yönlü varyansın l olduğunu gösterir. B dağılımında ise ortalama 3, varyans 4 ve tek yönlü varyans sıfır¬dır". Bunu uygulamak için, yöneticinin aynntılanm iyi bildiği ma-

liyet rakamlarını kullanması gerekir. Bu maliyet’rakamı bir karara varılmadan önce ihtiyatlı bir karşılaştırma yapabilmek için hedef olarak seçilen verime yakın bir verim ,rakamı vermelidir. Hedef olarak seçilen verim ve yatırımın düşünülen maliyeti işletmeden iş¬letmeye değişebilir.’ Burada, inceleme amacıyla maliyetin 100.000 dolar ve hedef verimin % 20 olduğunu varsayacağız. Sermayenin sınırlı olduğu örneğimizde, yöneticilerden A veya B den seçmeleri istenmiştir. Yöneticilerin üçte biri A, öteki üçte biri B yi seçmiş, geriye kalan üçte biri ise kararlarının duruma bağlı olacağını söy¬lemiştir.

Kararlar için gösterilen nedenler şirketten şirkete değişiktir, fakat aşağıdaki ifadeler önemli noktalan özetlemektedir:

«Neden A’yı seçtiğimizi açıklayayım. Onda 8 kârım 4 olacak, onda 2 de zararım l olacaktır. Yatırım kuşkusuz rizikoludur, fakat bu oyunun bir bölümüdür. Bizim endüstri dalımızda, A nın seçil-memesi benim için çok şaşırtıcı olacaktır, çünkü biz bu tür rizi¬ko ile her zaman karşı karşıyayız.»

«Günümüzdeki para darlığı nedeniyle zarar halinde sermayenin yerine konması ile ilgileniyorum. Sermayenin ölçülü bir maliyetle kolaylıkla sağlanabileceği bir dönemde olsaydık, rizikolu bir yatı¬rıma girişmede bu kadar duraksamazdım. Herhangi bir durumda yatırılan paranın geri geleceğinden tecrübelerle emin olmadıkça A yi seçmem.»

«Şimdiki menkul kıymetler cüzdanımızda yüksek verimli yük¬sek rizikolu projeler var, bu nedenle B yi seçerim. Başka bir gün¬de menkul kıymetler cüzdanı bakımından projeleri inceler ve A yi seçebilirim.»

«B projesinin % 20 verim getirme ihtimali % 80 dir. Hedef olarak seçtiğim verim de % 20 olduğundan güven düşüncesiyle B

ıskonto edilerek bulunur. Bulunan beklenen değer ve varyans, be¬lirlilik eşitlerine riziko yok varsayılarak çevrilir. Bu belirlilik eşi¬ti rakamı yatırımın kârlılığını belirler. Rizikoya ayarlanmış iskon-to oranında, yatırımın değeri, beklenen nakit akışı paranın zaman değerini ve aynı zamanda nakit akışında mevcut rizikoyu gözönün-de tutan oran ile iskonto edilerek bulunur. Sonuçta bulunan de¬ğer artı ise yatırım kârlı demektir.

Hangi yaklaşım kabul edilecek olursa olsun, yatırımcı yatırım seçiminde tek proje veya menkul kıymet cüzdanı arasında karar vermelidir. Bu ayırım, riziko analizinde belirlilik eşiti yaklaşımı kullanılarak kolaylıkla açıklanabilir. Günümüzdeki teori, işletme¬nin plânlama süresi içinde yalnız bir yatırım söz konusu ise, tek proje yaklaşımını daha uygun bulmaktadır. Bu analize güzel bir ör¬nek olarak Frederıck S. Hiller’in çalışmasını gösterebiliriz12. Yazar, yatırım ile ilgili nakit akışı dağılımlarından beklenen değer ve net şimdiki değerin varyansım hesaplamak için formüller bulmuştur. Bununla birlikte, birden fazla yatırım ele alındığında, işletmenin Yatırımlarının optimal seçimi tek bir yatırımın incelenmesi yerine yatırımların mümkün olan bütün kombinasyonlarının incelenmesi¬ne davanmalıdır. Menkul kıymet yaklaşımı seçilirse, kullanılacak model, proienin bölünmezliğini göstermek için karar üzerine etkili değişkenlere dayanan 0-1 koşullan ile Markowitz’in menkul kıy¬met cüzdanı secimi modelinin değiştirilmiş şeklidir13. Menkul kıy¬met cüzdanı vaklaşımı kullanan değişik bir model, R. Byrne, A. Charnes, W. W. Cooper ve K. Kornatek’in14 şansla sınırlı modeli-rlir. Bu modelde vazarlar bütün yatırımlara aynı zamanda uygula¬nan ihtimali geri ödeme zorunluluğunu kabul etmektedirler. Amaç, sınırlamalar içinde kalan ve beklenen net şimdiki değeri en yük¬seğe çıkaran projeleri seçmektir.

Rizikoyu birleştirme uygulaması - Yöneticilerin seçtiği riziko¬yu birleştirme yöntemi, rizikoya ayarlanmış iskonto oranı yaklaşı-

l

mıdır. Görüşme yapılan bütün işletmelerdeki yöneticilerin ihtimal hakkında konuşmalarına karşın hiçbiri açıkça yatırım analizi için ihtimal uygulanmasına başvurmamıştır. Yatırım teklifinde bulu¬nan bölümden aynı zamanda proje ile teklif edilen yatırımın ger¬çekleştirilmesi halinde değişecek nakit akımını da tahmin etmeleri istenmektedir. Bazı işletmelerde üç tahmin serisi kullanılmaktadır, bunlar; iyimser ve kötümser ve gerçekleşme ihtimali en yüksek tahminlerdir. İyimser ve kötümser tahminler bir ihtimal serisini de verirler. Gerçekleşme ihtimali en yüksek tahminden anlaşılma¬sı gereken mod değildir, fakat yöneticilerin ulaşılma ya da aşılma ihtimalinin 0.75 olmasını istedikleri tutucu tahminlerdir. Gerçekte yöneticilerden birisi gerçekleşme ihtimali 0.80 olan tahmin iste¬miştir.

Birçok durumda finans yöneticisi daha düşük tahminleri de içeren en muhtemel rakama dayanan yatırım analizini isteyecektir. Yöneticilere kararlarında raporların hangi yönlerini en fazla etkili olduğu sorulduğunda şu cevaplan vermişlerdir:

«Proje ile ilgili dokümanlar ciltler dolusu olabilir, fakat ben projeyi yürütene bir soru soracağım; rekabet halinde pazarın °/o 5, 10 veya 15 ine sahip olacağımızı nasıl hesapladınız. Cevabı beni tat¬min eder ve maliyet tahminlerinin doğruluğuna inanırsam, riziko¬ya girilebilir demektir.»

«Yatırıma karar vermezden önce işler tahmin ettiğimiz gibi gitmezse, ne yapabileceğimizi sorarım. Bir projenin geri ödeme sü¬resi kısa olabilir fakat başarısızlığa uğrama rizikomuzu sınırlamaz¬sak, bu iyi bir yatırım değildir.»

«Bazı hallerde yalnız, yatırımı tamamlayacak olan halkın o ya¬tırımı destekleyeceğine güvenerek kararlar alırım.»

Burada yöneticinin yaptığı iş, gerçekleşmesi en muhtemel olan rekamlarm doğruluğunu kontrol etmektir. Yönetici öngörülen ha¬sılat üzerinde insan faktörünü ve ihtimal plânlarını gözönünde tu¬tarak değişiklikler j-’apmaktadır. Yöneticinin dezavantajı, tahminle¬rin yapısının belirsizliğinden doğmaktadır. Gerçek zorluk, yatırım kararlarının" dayandığı nakit akışına ait güvenilir ihtimal dağılımı ortaya çıkarmaktır. Teori, analizlerinde düşünülen ihtimal dağı¬lımı ile başhyacak olursa, içinde bulunduğu problemin önemli bir yönünü gözönünde tutmamış demektir.

153

İşlebnelerin yatırımlarda menkul kıymet cüzdanı yaklaşımım kullanmalarına karşın, bunun yöntemi ve kullanılma nedenleri teo¬ride farklıdır. Günümüzde teori, menkul kıymet cüzdanı yaklaşı¬mında yatırımcının aşağıda açıkladığımız gibi hareket ettiğini ka¬bul eder. Yatırımcı, yatırım serileri için nakit akışını bulur, bun¬lardan gelirlerin varyans ve kovarianslannı hesaplar. Bundan son¬ra riziko ve gelirin en iyi kombinasyonunu veren yatırım cüzdanı-"i seçer. Gerçekte, projelerin analizleri her Mlüm tarafından ay¬rı ayrı yapıldığından projeler arasında kovaryans ile rizikonun hesabı yapılmaz. Başka bir deyişle, yüksek yöneticilere gelen ya¬tırım tekliflerinde günümüz teorisinin anladığı biçimde proje rizi¬kolarını değerleme için rakamlar yoktur.

Yöneticilere yatırım kararlarında menkul kıymet cüzdanı yak¬laşımım nasıl kullandıkları, daha açık olarak söylemek gerekirse, • yatırımlarını dağıtmada amaçlarının ve yöntemlerinin ne olduğu sorulmuştur. Dağıtma bir bütün olarak düşünülmüş, bir yatırıma ayrılacak belirli bir paranın parçalanması olarak düşünülmemiştir. Uygulamada üretimde bulunan bölümler için ayrıntılı bir kılavuz hizmeti görecek olan uzun devreli plânlara ihtiyaç vardır (genellikle 5 yıllık). Plân, işletmenin eskiden çalıştığı veya sonradan ilgilenme-ya başladığı konularda, değişmeyen önemli bir noktayı belirtebilir veya yeni fikirler ve mamullerle birlikte gelmiş olur. Bunlar, da¬ğıtma ile ilgili önemli kararların alındığı işletmeler için söz konu¬sudur. Bu plânı uygulamada yöneticiler işletmenin birçok faaliyeti¬ni, ilgilendikleri geniş alan içinde toplarlar. Bu plânın tek tek ya¬tırımlar için uygulanması söz konusu değildir. Varyans ile kovar¬yans hakkında bilgiler, önceden bilindiği varsayılır. Teorik olarak dağıtma, gelir akımını istikrarlı hale getirme ile ilgilidir, fakat uy¬gulamada yöneticiler daha çok büyüme ile ilgilenir.

IV. YATIRIM SEÇİMİ İÇİN KRİTER

Yatırım Seçimi için Kriter Teorisi - Yukarıda gelir ve riziko ile ilgili açıklamalarımızda geliri, verim, net şimdiki değer, geri öde¬me süresi veya muhasebe kârım (accounting profit) tammlamak-sızın, gerîel anlamı ile kullandık. Böylece riziko üzerinde durabil¬dik. Günümüzde teori verim veya eşiti olan net şimdiki değeri, geri ödeme süresi veya muhasebe kârından daha iyi bir gelir ölçüsü olarak görür. Bu tercihin nedeni, belirlilik koşullarında eşit büyük-

lükteki iki yatırımdan daha büyük verimli olan projenin işletme¬nin değerini yükseltmesidir. Bu tercih, belirsizlik koşullarında da yeteri kadar incelemeye tabi tutulmaksızın geçerli sayılmaktadır. Geri ödeme süresi ve muhasebe kârı daha az faydalı olarak kabul edilir, çünkü, bu yöntemlerin yaptığı verimin ortalamasını almak¬tan ibarettir. Bununla beraber, geri ödeme süresi genellikle riziko¬yu gözönünde tutuğundan, yöntemin riziko analiz yöntemi olarak sınırlı kullanılışı eleştiriye daha az konu olmasını sağlar. Şirke¬tin halka duyurulan gelirleri hisse senedi fiyatlarını etkilediğinden, amaç, hisse senedi fiyatlarının arttırılması ise yatırım kararlan muhasebe kârlarının etkisini gözönünde tutmalıdır.

Teoricilerin, verim ve net şimdiki değer yöntemlerini geliri ölçmek için tavsiye etmeleri yanında işletmelerin büyük, çoğunlu¬ğunun yine de geri ödeme süresi ve/veya muhasebe kân yöntemini kullanmakta olduğundan haberdardırlar15. Verim ve net şimdiki değer kriterlerinin yavaş kabul görmesinin iki nedeni olduğu söy¬lenir. Nedenlerden biri verim- ve net şimdiki değer kriterlerinin bir yatırımın halka duyurulan gelir üzerindeki etkisini göstermeme-sidir16, îki yatınm arasında seçim yapmada verim (veya net şim¬diki değer) kriteri gelir düzeyi yüksek yatırımın seçimini gerekti¬rir. Bu yatırımın hisse senedi başına geliri düzensiz olacaktır. Fi¬yat/gelir rasyosu gelirlerin istikrarı ile tersine bir seyir gösterdi¬ğinden verim kriterinin İsrarla uygulanması işletmenin değerinin arttırılmasını garanti etmez. Öteki yaklaşım, verimin dikkate al¬madığı faktörleri geri ödeme süresinin nasıl kullanıldığını gösterir. Byrne, Charnes, Cooper ve Kartenek makalelerinde17 geri ödeme süresinin genel kabul görmesinin zarar etme ihtimali olan proje¬lerin rizikosunu nasıl azalttığım göstermek istemişlerdir. Daha son¬ra H. Martin \Veingartner18, geri ödeme süresinin bir varlığın liki¬dite ölçüsü ve belirsizliğin çözülmesi için basit bir alet olarak na-

sil kuşanılacağım açıklamaya çalışmaktadır. Aşağıda uygulamada hangi kriterin ve niçin kullanıldığını göreceğiz.

Uygulamada yatırım için kullanılan kriterler - Görüşme yapı¬lan sekiz işletmeden ikisi özellikle verim, dördü verim ile birlikte muhasebe kârı ve geri ödeme süresi ve «duyarlı indeks» (exposure index) kullanmışlardır. Duyarlı indeks işletmenin en çok yatırım zararının işletmenin özvarlığının belirli yüzdesini aşma ihtimalini gösterir. Özellikle verim yöntemini kullanan iki işletmede büyüyen işletmedir. Büyümeyi finanse ettikleri hisse senetlerini ortaklar el¬lerinden çıkarmamakta ve tipik yatırımları işletmenin toplam kay¬naklarına oranla küçüktür. Verim ve muhasebe kârım kullanan dört işletmede büyümeyi dış fonlarla finanse eden halka açık şir¬ketlerdir. Bu işletmeler oldukça rizikolu ve rekabetçi işletmelerdir. Geriye kalan iki işletme, hisselerin sahipleri ve dış sermayeye olan ihtiyaçları bakımından öteki dört işletmeye benzemektedir. Bu¬nunla birlikte önemli bir noktada ötekilerden ayrılmaktadır. Bu iş¬letmelerin yatırımları büyük rekabet nedeniyle sayı bakımından az fakat büyük hacimli olduklarından daha rizikoludur.

Bu sonuçlara göre geri ödeme süresi özellikle bir riziko ölçü¬südür. Finans yöneticileri topluluğunun üzerinde durduğu gibi, şir¬ket hisse senetleri geniş bir topluluğun elinde ise ve daha çok dış kaynaklara dayanılarak finanse edilmişse muhasebe kân önem ka¬zanmaktadır. Verim, hisse senetlerine az sayıda kişinin sahip oldu¬ğu ve kendilerini finanse etmede kullanacakları hisse başına gelir¬lerdeki dalgalanmalardan pek etkilenmeyecek işletmeler tarafın¬dan kullanılan kriterdir. Bu işletmeler genellikle küçük yatırım¬lar yapmaktadır ve bu yatrımların rizikosu önemli değildir.

SERMAYE BÜTÇELEMESİNİN KAPSAMI

- Yatırım harcaması için önerileri,

- Her önerinin maliyetini ve karşılığında sağlanacak yararlan,

•f"

- Her önerinin riskini,

- Bu önerilerden seçilecek ve reddedilecek olardan,

- Uygulamadan elde edilen sonuçlara göre bütün prosedürün yeniden de¬ğerlenmesini kapsar.

1. önerilerin Hazırlanması

Önerilerin hazırlanması isletmenin büyüklüğüne göre değişebilmektedir. Büyük bir işletmede önerilerin hazırlanması çok sayıda uzmanın çalışmasını gerektirebilir. İşletmenin planlama grubunu oluşturan bu uzmanlar işletme için çekici olabilecek yatırım fırsatlarını araştırır.

2. Maliyet ve Sağlanacak Yararların Tahmini

Bu çalışma, plan ve önerilerin bütçe rakamları ve nakit akışlan haline dö¬nüşmesini gerektirir. Sermaye bütçelemeslnin bu aşamasında her önerinin nakit çıkış ve girişleri hesaplanır.

3. Riskin Değerlemesi

Sermaye bütçelemeslnin bu aşamasında planlama grubu yatırım önerilerini, her önerinin riskine göre sınıflar. Örneğin işletme fonlan, işletmenin tecrübe sahibi olduğu bir üretim alanına yatırıldığında riskinin, hiç tecrübesi olma¬yan bir alana yatırılmasına göre daha az olacağı açıktır.

4. Öneriler Arasında Seçimin Yapılması

Öneriler hazırlandıktan ve nakit akışları tahmin ve değerlendikten sonra ba¬zı projelerin seçimi, diğerlerinin ise reddedilmesi gerekir. İşletmenin plarJa-ma grubunun incelediği bütün önerilerden neden yararlanılmadığı merak edilebilir. Önerilerin bazılarının kabul edilmeyiş nedenleri şunlar olabilir:

- öneriler, aynı amaca götüren seçenekler olabilir ve birisinin kabul J edilmesiyle diğerlerinin kabul edilmesi mümkün olmayabilir, örneğin, öne- | rilerden biri işletmenin bordrolarının bilgisayarla yapılması, bir başka öneri ‘• ise bordroların ücret karşılığı bir başka işletmeye yaptırılması olabilir. Birin¬ci önerinin kabul edilmesiyle ikinci önerinin kabul edilmeyeceği açıktır.

Öte yandan birbirinden bağımsız öneriler de söz konusu olabilir. Bu du¬rumda, bir projenin seçimi öteki projenin seçim veya reddedilmesini etkile¬mez. Örneğin, yukarıdaki örnekte bordroların bilgisayarda yapılması yeni bir yönetim binasının yapılmasını etkilemez. Öneriler arasında mevcut ilişkile¬rin sonuncusu ise bağımlılık ilişkisidir, örneğin, yukarıdaki bordroların bil¬gisayarla yapılmasına ilişkin proje, başka bir proje olan bilgisayar satın alın¬ması projesine bağlıdır.. Bilgisayar satın alınmasına ilişkin proje kabul edil¬meden bordroların bilgisayarla yapılması projesinin kabul edilmesi olası değildir.

- işletme, projelerin kabulü için gerekli fînansal kaynaklara sahip olma¬dığı için önerileri reddedebilir. Belirli bir yıl için toplam sermaye bütçesi 10 milyon TL ise, 20 milyon TL harcanmasını gerektiren bir projenin kabul edil¬meyeceği açıktır.

h

. iYojeler, vadettikleri gelir oranı esas alınarak da kabul ya da reddedi¬lir. i| )nenin yatırıma ayıracağı fonların maliyetine bağlı olarak belirli stan¬dart vAa başarı kriteri olabilir. Bir proje bu standartların altında gelir getire¬cekse reddedilir.

5. Yeniden Değerleme

Sermaye bütçelemesi sürecinin son aşamasında, işletmenin yatırım çabası¬nın etkenliğinin yeniden değerlemesi yapılır. Bu noktada aşağıdaki sorular cevaplanmalıdır:

-*«W,V!…y,….. . :-’ -.•’ .-,-•<•«’/.’-’

Getirilen önerilerin sayısı yeterli midir? Nakit akışı ile ilgili riskleri yeterli Öl¬çüde değerledik mi? Hayır ise neden hayır? Yatırım önerileri arasındaki se¬çimle ilgili prosedür işletmeni değerini en yükseğe çıkarmaya yardım edecek midir? Bu yeniden değerleme aşaması, önerinin öz eleştirisidir. Proje fle ilgili görevlilerin konuya objektif olarak eğilmelerini gerektirir. Daha önceki aşa-malardaki yanlışların gözden kaçmamasına özen gösterilmelidir. Yeniden değerleme prosedürü bu yanlışların düzeltilmesine yardım etmelidir.

6. Son Denetim

Proje tamamlandıktan ve uygulamaya konulduktan sonra, bütçeleme prose¬dürü, uygulama sonuçlarının projeden beklenenleri karşılayıp karşılamadı¬ğının araştırılmasını gerektirir. Bu noktada "projeden beklenenler neden ger¬çekleşmedi?" sorusunun cevaplan araştırılmalıdır.

Sermaye bütçelemesinln uygulanmasında şimdiye kadar sermaye büt-çelemesinin ve sürecin ana aşamalarının ne olduğunu göstermeye çalıştık. Bundan sonra yatırım önlemlerinin nasıl sıralandıklarını görelim.

YATIRIM TEKLİFLERİNİN ÖNCELİKLERİNE GÖRE SIRALANMASI

İşletmelerin flnansal kaynaklan ne kadar geniş olursa olsun düşünülen bü¬tün yatırım projelerini finanse etmesine, gerçekleştirmesine imkan yoktur, işletmeler sınırlı kaynaklarla faaliyetlerini yüriitmek durumundadır. Bu ne¬denle işletmeler sınırlı kaynakların kullanımı bakımından birbiri ile rekabet halinde bulunan yatırım teklifleri arasından bir seçim yapmak, bunlan önem derecesine göre sıralamak ve bazı yatırımlardan da vazgeçmek zorun¬dadır, işletmeler kaynakların alternatif kullanış alanlan arasında bir seçim yapabilmek ve kaynaklan amaca uygun en iyi sonuçlar verebilecek yatırım¬lara) tahsis edebilmek için projelerini değerlendirip karara varmak durumun-

dadirlar.

/ ^

Karar almak alternatifler arasından bir seçim yapmak demektir, işlet¬melerin sağlıklı bir yatırım karan alabilmesi için, alternatiflerin ortaya ko¬nulması gerekir. Bir işletmenin uzun vadede başarısı çoğu kez yaünm

kararının sağlıklı alınmasına bağlıdır.

Yatırım politikasının tesbltl ve yatınm projeleri arasında seçim yapmak işletme yöneticilerinin karşılaştıkları en önemli ve en hayati sorunlardan bi¬risidir. Projeler arasında secim yapılarak yatırım kararının alınması için al¬ternatif üretim yöntemleri, talep tahminleri, fiyatlar, harcamalar ve finans¬man konularında bilgi sahibi olmayı gerektirir.

Uygulamada işletmeler, yatırım projeleri arasında sıralama yaparken farklı yöntemler kullanmaktadır. Bazı işletmeler, ayrıntılı bir analize gerek görmeden yöneticilerin sezişlerine göre yatırını yaparken, bazı işletmeler de bu konuda geliştirilmiş proje değerleme yöntemlerinden yararlanırlar. Ser-maycf ‘htçelemesinde proje değerleme kriteri belirlenirken işletme amacının gözörf »de bulundurulması gerekmektedir.

yJbnm tekliflerinin önceliklerine göre sıralamasında cevaplanması ge¬reken sorular şunlardır:

a) Kriterlere (yöntemlere) göre çeşitli alternatifler içinde, hangisi "en iyi" dlr?

b) En iyi alternatif bulunduktan sonra, bu yatırımın gerçekleştirilmesi, bu yatı-nmın gerektirdiği giderlere girişilmesini haklı gösterecek midir?

Burada yukarıdaki iki soruyu kesinlikle doğru olarak cevaplandırma olanağı verecek bir kriter saptamalıyız, iyi bir kriterin ise aşağıdaki niteliklere sahip olması gerekir.-

a) Doğru bir karara varılması için gerekli bilgileri tek bir rakamda toplayabilmeli,

b) Geri ödeme sûresini tesbit edebilmeli,

c) Hesaplanması kolay olmalı ve hesaplama hızla yapılabilmelidir.

Bir proje değerleme yönteminin seçiminden önce dikkat edilmesi gere¬ken hususlar vardır. Çoğu kez giderler ile gelirler karşılaştırılarak projenin ekonomik yönden değeri ortaya çıkarılır. Bu projelerin her zaman bu şekilde inceleneceği anlamına gelmez. Sosyal, beşeri veya politik unsurlar, güvenlik koşullan gibi konular da bir projenin seçiminde rol oynar. Yalnız mali yönden bakıldığında rantabilitesl düşük veya rantabilitesinin hesabı güç olan işlere girişmek de yerinde ve gerekli olabilir. Bu hallerde bile, yatırım kararının alınmasında da projenin maliyetinin bilinmesi çok önemlidir.

Tüm yatırım bütçeleme tekniklerini açıklamak olanaksız ve sınırlı ölçü¬de yararlı olacağından, bu bölümde yatırım projeleri arasında seçim yapma¬dan uygulamada daha çok kullanılan yöntemler (kriterler) üzerinde durula¬caktır. Yatırım seçiminde kullanılan belli başlı yöntemler şunlardır:

- Yatırım tutarına oranla ortalama gelir yöntemi,

- Geri ödeme süresi yöntemi,

- Iskonto edilmiş nakit atamı yöntemleri;

a) Verim (iç kârlılık oranı) yöntemi,

b) Net şimdiki değer yöntemi.

Bir yatırım projesinin başarısı veya başarısızlığı çeşitli etmenlere bağlı olduğundan, yatırım projeleri arasında yapılacak seçimde kullanılacak yön¬temin önemini küçümsemek eğiliminde olan yazarlar ve tatbikatçılar bulun¬maktadır. Ancak işletmelerde sermaye bütçelemesl yapılırken sağlıklı karar¬ların alınabilmesi için bu yöntemlerin uygulanması zorunludur.

Sermaye bütçelemeslnde kullanılan başlıca proje değerlendirme yön¬temlerinin esasları, üstünlük ve sakıncaları, uygulamak örnekler ile aşağıda

açıklanacaktır.

j

YATIRIMLARIN SINIFLANDIRILMASI

j

LJ Yatırım projeleri yatırımcının kazanmayı arzu ettiği verim ile

IPşılaştınlarak değerlendirilir. Ancak uygulamada gerek yatırımcının arzuladığı verim ile kastolunanın pek anlaşılır olmaması, gerek geleceğin taşıdığı belirsizlik nedeni ile sermaye bütçelemesi konusu karmaşık bir konu olmaktadır.

Yatırımcının beklediği verim sermaye bütçelemesi konusunun finanslanıa yönünü oluşturur. Bu noktada yatırım ile finansman arasındaki bağ kurulmuş olur. Gerçekte yatırım ve finanslama birbirinden ayrı ele alınacak konular değil, bir arada ve birbirine bağlı olarak ele alınacak konulardır. Bu ise analizin en güç tarafıdır. Bu amaçla da, burada yatırımdan umulan verimin veri olduğu ve bütün yatırım projelerinde aynen kullanılacağı varsayılmaktadır.

İşletmeler yatırım yapma nedenleri çok çeşitli olmasına karşılık bu nedenler üç grup altında toplanabilir:

2.1. Kâr amaçlı yatırımlar

İşletmelerin kâr amacına yönelik yatırım projeleri sayısal analize en elverişli projelerdir. Bu bölümü izleyen açıklamalar daha çok bu grupta toplanan yatırını projelerine uygulanabilir olacaktır.

Kâr amacına yönelik yatırım projeleri de aşağıdaki şekilde sınıflandırılabilir:

11 Yeni üretim birimlerinin oluşturulması 2) Yenileme yatırım harcamaları

Yenileme yatırımları işletmelerin üretime devam edebilmeleri için eskiyen, yıpranan ya da teknolojik gelişmeler sonucu teknik olarak eskiyen sabit değerlerin yenilenmesini içerir.

3(Genişieme yatırımları

Genişleme yatırımları alt gruplara ayrılır.

• İşletmenin mevcut üretim kapasitesinin arttırılması(Tevsii Yatırımları)

İşletmeler artan talebi karşılamak için mevcut üretim kapasitesini arttıracak yatırımlara gidebilirler. Bazı durumlarda tevsii yatırımlarla yenileme yatırımları iç içe girebilir. Eskiyen makina yerine daha büyük kapasiteli yeni bir makinanın alınması hem tevsii hem de yenileme yatırımı özelliği gösterir.

• Mevcut faaliyetlere ek olarak yeni mal ya da hizmet üreterek kapasitenin genişletilmesi

4) Modernizasyon yatırımları

İşletmeler üretim kalitesini yükseltecek, maliyetleri azaltacak yatırımlara gidebilirler. Yenileme yatırımlarıyla modernizasyon yatırımları birbirine benzemekle birlikle yenileme yatırımlarında birincil amaç mevcut kapasiteyi korumak olurken, modernizasyon yatırımlarında maliyet tasarrufu olmaktadır.

5) Stratejik Yatırımlar

Bu tür yatırımların faydalan, diğer yatırımlara oranla daha uzun süreli olarak elde edilir. Çoğu durumda bu tür yatırımların faydalan sayısal olarak ölçülemez. Risk azaltıcı ve çalışanların motivasyonu için yapılan yatırımlar bu gruba girer. Risk azaltıcı stratejik yatırımlara örnek olarak, işletmenin hammadde kaynaklarını kontrol altına almak için hammadde sağlayan işletmelerle birleşmesi gösterilebilir. Çalışanların refahını yükseltmek amacıyla yapılacak kafeterya, kulüp, güvenlik gibi yatırımlarda stratejik yatırımlardır.

2.2. Yasalar Gereği Yapılan Yatırımlar

İşyerlerinde güvenlikle ilgili olarak yasa hükümleri veya toplu sözleşmeler gereği yapılması gereken yatırımlar vardır. İşletme yöneticileri bu konudaki yatırımlarla ilgili olarak takdir haklan oldukça

azdır.

2.3. Genel Olarak Verimliliği Artırmaya Yönelik Yatırımlar

Bu tür yatırımlar genel olarak isletmenin verimliliğini anırmakla birlikte sağladıkları faydalan kantitatif olarak ölçmek_çok zordur. Örneğin çalışanların moralini yükseltmek için lokallerin, spor tesislerinin, kreşlerin açılması bu tür yatırım harcamalarıdır. İlgili > alırını kararlarında işletme yöneticilerinin takdir hakları büyüktür.

Yatırımlar, aralarındaki ilişkiler açısından da:

-Bağımsız yatırımlar

-Bağımlı yatırımlar şeklinde iki grupta ele alınabilir.

Bağımsız Yatırımlar:

Bir yatırımın kabulünün ya da reddinin, diğer yatırımın nakit akışları üzerinde bir etkisi yoksa bu iki proje ekonomik olarak bağımsızdır. İki proje ekonomik olarak bağımsız olduğu zaman birinin değerlendirilmesi ve kabul edilip edilmemesi, diğerini etkilemez. Burada sözü edilen ekonomik bağımsızlık olup. istatiksel bağımsızlık değildir. Çünkü ekonomik olarak bağımsız olan iki projenin nakit akışları, istatistiksel olarak bağımlı olabilir. Nakit akışlarının istatiksel bağımlılığı ile. zaman içinde nakit akışlarının düşük ve yüksek olması arasındaki ilişki ifade edilmektedir.Örneğin farklı alanlarda kiraya verilen gayri menkullerden sağlanan nakit akışları arasında karşılıklı istatiksel bağımlılık varken, bu iki proje ekonomik olarak bağımsızdır. Her iki gayri menkulün nakit akışları, aynı yıllar içinde, yukarıya ya da aşağıya doğru eğilim gösterebilir. Çünkü her iki proje ulusal ekonomik koşullardan etkilenmektedir.

Bağımlı Yatırımlar:

Bir yatırımın nakit akışları, diğer bir yatırımın kabul edilmesi ya da redded’ilmesi kararıyla etkileniyorsa, ilk yatırım ikinci yatırıma ekonomik olarak bağımlıdır denir. Genellikle bir A projesi B projesine ekonomik olarak bağlı ise, aynı zamanda B projesi de A projesine

bağımlıdır.

Bağımlı yatırımlarda tamamlayıcı yatırımlar, ikame yatırımlar ve almaşık yatırımlar olarak alt bölümlere ayrılabilir.

Tamamlayıcı yatırımlar: İkinci yatırım kararı, diğer yatırımdan beklenen faydayı arttırıyorsa. ya da diğer yatırımın sağlayacağı fayda aynı kalmak koşuluyla sözkonusu yatırımın harcama tutarını azaltıyorsa, bu ikinci yatırım diğerinin tamamlayıcısı olarak nitelendirilir.

Yatırımlar arasında tamamlayıcılık derecesi zayıf, kuvvetli veya gerekli olabilir.

İkame yatırımlar: İkinci bir yatırımın yapılması diğer bir yatırımın sağlayacağı faydayı azaltıyorsa ya da sağlanacak fayda aynı kalmakla birlikte diğer yatırımın harcama miktarını arttırıyorsa. bu durumda ikinci yatırım diğerinin ikamesi olarak nitelendirilir. Yatırımlar arasında d’a ikame zayıf, kuvvetli ve tam olabilir.

Alternatif yatırımlar: İkame yatırımların birasın uç halidir. Eğer ikinci yatırım kabul edildiğinde birinci yatırımın sağlayacağı faydalar tamamen ortadan kalkıyorsa ya da diğer yatırımın teknik olarak gerçekleştirilmesi mümkün olmuyorsa, bu iki yatırım alternatif yatırım olarak nitelendirilir.

Yatırımların bu şekilde sınıflandırılması karar sürecini etkilemesi açısından önemlidir.

Yatırım bülçelerindeüzerinde durulması gereken en önemli konu yatırımın ekonomik ömrü boyunca sağlayacağı nakit girişleridir. Normal olarak yatırım projelerinden ilk yıllarda az. sonraki yıllarda giderek artan nakit girişleri sağlanır. Ayrıca projeden pozitif nakit girişleri sağlandıktan sonra tekrar negatife dönmesi genellikle sözkonusu değildir.

Tablo 7. l "de normal bir yatırım projesiyle ilgili nakit akışları görülmektedir. 500 milyon TL’lık yapılan ilk yatırımdan sonra, proje, ekonomik ömrü boyunca 250 milyon, 200 milyon, 150 milyon, 125 milyon ve 25 milyon TL’lık nakit girişleri sağlanmaktadır.

Tablo 7.1. Normal Bir Projenin Tahmini Nakit Akışları (1.000 TL.)

ı ıııcıı -

0

-500.000 1

250.000 -> 200.000 3

150.000 4

1 25.000 5 25.001

(Net Yatırım)

(Net Nakit Akışları)

Tablo 7.2.

Nakit Akışları Alışılmışın Dışında Olan Yatırım Projeleri

‘(1.000TL)

Projeler 0 1 2 3 4 5

1 -200.000 -60.000 -40.000 -100.000 -300.000 -400.000

z -2OO.OOO -160.OOO -120.000 -100.000 + 1 50.OOO + 120.000

3 -400.000 +30O.OOO -1OO.OOO . +80.000 +6O.OOO -40.OOO

" -3OO.OOO -40.000 -40.000 -5O.OOO -50.00O -60.000

Tablo 7.2′de ise nakit akışları alışılmışın dışında olan yatırım projelerine yer verilmiştir.

1. Proje yeni bir ürünün araştırılması ve geliştirilmesi için yapılacak bir yatırıma örnek olarak verilebilir. Böyle bir proje ancak üç yıl sonra nakit girişleri sağlamıştır. 3. Projenin nakit akışlarına bakıldığında, üçüncü yıldaki nakit girişlerinin nakit çıkışlarını aştığı görülmektedir. 4. Proje ise hiç nakit girişi sağlamamaktadır.

Herhangi bir projeyle ilgili olarak beklenen nakit akışları değerlendirilirken şu temel prensiplerden hareket edilmesi gerekir:

-Nakit akışları, ilave nakit akışları, diğer bir ifade ile. projenin ^gerçekleştirilmesi ya da projeden vazgeçilmesi durumunda işletmenin nakit akışları ele alınmalıdır. Böylece işletmenin gelir akımındaki tüm değişmeler-maliyet, vergi gibi- analize dahil edilmiş olur.

-Nakit akışları vergi sonrası nakit akışları olarak ele alınmalıdır. İlk yatırım harcamaları vergi sonrası nakille gerçekleştirildiğinden, projeden nakit girişleri de aynı bazda-vergi sonrası-alınmalıdır.

-Projenin tüm endirekt etkileri nakit akışları hesabında göz önünde tutulmalıdır. Örneğin önerilen projeyle bir fabrika binası genişletilmek isteniyorsa, işletmenin çalışma sermayesi ihtiyacı artacaktır. Daha fazla nakit, stok ve alacaklara ihtiyaç duyulacak ve işletmenin net yatırımı artacaktır.

-Proje değerlendirilmesinde batmış maliyetler düşünülmemelidir. Batmış maliyet, zaten yapılmış olan ya da yapılacağı kararlaştırılmış olan harcamalardır. Bu uir harcamalar bir projenin kabul edilmesi ya da reddedilmesinde gözönünt- alınmamalıdır.

-Projede kullanılan kaynakların deÇ-eri. bu kaynakların fırsat maliyeti ile ölçülmelidir. Bir \ arhtiın ;• a ti;; kın n a ü m fırsat maliyeti, bu varlıüın ya da kaynasın baskı: bir akında kullanılması durumunda sağlayacağı nakit akışlarıdır.

Yukarıda kısaca özetlenen bu prensipler ışığında bir projenin net yatırımı ve net nakit akışları hesaplanabilir.

Bazı projelerin ilk yatırım harcamaları bir yıldan daha uzun sürede olabilir. Bu durumda bu nakit çıkışları, işletmenin sermaye maliyeti ile bugünkü değere indirgenmelidir. Örneğin aşağıda nakit çıkışları verilen bir projenin net yatırımı su şekilde hesaplanır (İsletmenin sermaye maliveti c’c l O dur.)

YATİRİM PROJELERİNİN DEĞERLEMESİNDE KULLANILAN YÖNTEMLER

Yatırım projelerine ait bilgi yukarıda verilen çerçeve içinde top¬landıktan sonra bu bilginin değerlemesine sıra gelir. Bir tarafta pro¬je için para çıkışı, diğer tarafta projeden sağlanacak para girişi var¬dır, işte bu iki akırn karşılaştırılarak projenin kabulü ya da reddi yo¬luna gidilecektir. Bu amaçla uygulanabilecek yöntemler şunlardır:

1. Geri ödeme yöntemi,

2. Net bugünkü değer yöntemi,

3. Hakiki verim yöntemi,

4. Kârlılık endeksi yöntemi.

Aşağıda bu yöntemler, sıra ile ve belli ayrıntılar içinde kalına¬rak, açıHanacaktır. Yukarıda verilen yöntemler projenin para akışını dikkatef ”in yöntemlerdir. Bu konuda para akışı yerine, gelirden ha¬reket e/ i yöntemlere başvuran işletmelere rastlamak olasılığı da vardır, i fak, gelirden hareket eden yöntemler, bundan önceki pa-ragrafta^pıra girişine ilişkin açıklamalar sırasında belirtildiği gibi,

Sermaye Bütçelemesi

para akışına oranla kavramsal analiz güçlükleri taşımaktadır. Bu ne¬denle burada bu yöntemler üzerinde ayrıca durulmayacaktır.

Yatırım projelerinin değerlemesi yöntemleri olarak burada veri¬len yöntemleri yatırım projelerini sıralama yöntemleri olarak da tanıt¬mak olanaklıdır5. Sıralama (Ranking) pek çok yatırım projesine belli bir fonun ayrılması söz konusu olduğunda daha yerinde bir kavram olmaktadır. Ancak, yöntemler sadece sıralama amacı ile kullanılma¬maktadır. İki projeden birisinin seçilmesi gerekli olduğunda (mutually exclusive) da kullanılan yöntemler bunlardır. Bu nedenle, burada sı¬ralama yerine değerleme (evaluation) terimi kullanılmıştır.

Geri Ödeme Dönemi Yöntemi:

Geri ödeme yöntemi, bir projeye yatırılacak paranın (ilk yatırım) projeden sağlanacak para girişi ile (vergiden sonra amortismandan önceki para girişi) kaç yıl içinde geri döneceğinin belirlenmesi yön¬temidir, örnek üzerinde gösterilecek olursa, diyelim ki, iki projeye ait para akışları aşağıda gösterildiği şekildedir:

Yukarıdaki projelerden A’nın geri ödeme dönemi 2 yıl 4 aydır. B’nin geri ödeme dönemi ise 4 yıldır. Bu durumda eğer işletme 3 yıl¬dan uzun geri ödeme dönemine sahip projeleri kabul etmemek şek¬linde bir politika benimsemiş ise, A projesini kabul, fakat B’yi reddet¬mek gerekecektir. Ya da A ile B arasında bir seçim yapılması gerekli ise işletme A projesini seçecektir.

Geri ödeme yöntemi, görüldüğü gibi, hesaplama olarak çok ko¬lay bir yöntemdir. Ancak yanıltıcı sonuçlara ulaşılmasına neden ola¬cak bir yöntemdir. Yöntemin en büyük eksiği para akışlarının geri öde¬me dönemini aşan kısmı ile ilgilenmemesidir. örneğin, yukarıdaki pro-

Yatırım Kararları

jelen’n karşılaştırılması ile anlaşılacağı gibi, bu yöntem açısından önemli olan ilk yıllardaki para girişidir ve bu girişe göre, proje 2 ya da 3 yıl içinde geri ödemiş ise daha sonraki yıllarda ne kazandığı ka¬rarı etkilemiyecektir.

Yöntemin bu sakıncası, özellikle işletmenin endüstri ve millî ekonomi içindeki yerini etkileyebilecek stratejik yatırımlarda daha da ciddi yanlışlar yapılmasına neden olmaktadır. Diyebiliriz ki, yöntem stratejik yatırımlar aleyhine bir eğilime sahiptir. Bu yöntemi benim¬seyen iş adamları, hemen daima’ birkaç yıl içinde geri gelebilecek yatırımlarla ilgilenirler. Bu da onları yeni bir üretim’tekniği getirmek, yeni bir mamul geliştirmek gibi, önemli girişimlerin hemen daima dı¬şında tutar.

Yöntemi savunanlar, özellikle para sıkıntısı, fon tedarik sıkıntısı içinde olan isletmelerde geri ödeme yönteminin fonların süratle işlet¬meye dönmesine olanak verdiğini öne sürmektedirler. Bu savunma hav*i tutarlı gibi görünüyorsa da, gerçekte para sıkıntısı çeken işlet-rruf ‘î açısından da yöntemin yanlış sonuçlar vermesini haklı göste¬ren . nitelikte değildir, işletme para sıkıntısı çekiyorsa, bu, işletme-niıi îllandığı fonların maliyetinin yüksek olması demektir ki, bu du-ru^pı, gerekli verim oranını yükselterek bunu modele katmak ola¬naklı ve daha yerinde bir yaklaşımdır.

Net Bugünkü Değer Yöntemi :

Net bugünkü değer yöntemi projenin para girişlerinin bugünkü değeri ile para çıkışı arasındaki farkın belirlenmesi ve farkın sıfırdan büyük olması halinde projenin kabulünü savunan yöntemdir. Para girişlerinin iskontolanmasmda, yatırımlardan beklenen verim oranı, iskonto oranı olarak kullanılmaktadır. Yöntem yukarıda geri ödeme yöntemi sırasında verilen örnek projelere uygulanacak olursa, yatı¬rımlardan beklenen verim oranı % 14 olduğunda projelerin net bu¬günkü değerleri söyle bir görünüş verecektir:

Sermaye BütçelecMai A Projesi 183

Yıllar Para Akışı Tablo değerleri (%14) Bugünkü değer

0 1 2 3

4 — 1.000 500 400 300 100 1.000 •877 .769 .675 .592

Net bugünkü değer

— 1.000 438.50 307.60 20250 59.20

7.80

6 Projasi

Yıllar Para Akışı Tablo değerleri (%14) Bugünkü değer

0

1 Z 3

4 — 1.000 200 300 400 600 1.OOO •877 .769 .675 .592

Net bugünkü değer

— 1.000 175.40 230.70 270.00 355.20

31.30

Görüldüğü gibi, % 14 verim oranı üzerinden, B projesi A’ya oran¬la daha büyük bir net bugünkü değere sahiptir, iki proje arasında se¬çim yapılacak olursa, B. A’ya oranla daha iyi bir projedir. Ya da % 14 oranı işletmenin sermaye maliyeti ise, her iki projenin kabulü gere¬kecektir. (Net bugünkü değer her iki proje için pozitif). Ancak B pro¬jesi, A’ya oranla daha iyi ve daha ön planda yer alacak .bir projedir.

Yöntem para akışı veri olmak üzere farklı iskonto oranları üze¬rinden farklı sonuçlar verecektir. Bu husus yöntemin aleyhine bir so¬nuç gibi görünürse de, gerçekte yöntemin üstünlüğünü gösterir. Çün-Tcü her proje, her yatırımcı için ve her zaman aynı değeri taşımaz.

Yöntemin ana sakıncası büyüklüğü farklı projeleri karşılaştırma bakımından fazla olanak vermemesidir, örneğin biri 10.000 TL’lık, diğeri 1500 TL’lık iki projeden ilkinin net bugünkü değeri 107.60 TL,

Sermaye Bütçelemesi

Yukarıdaki hesaplamalardan anlaşılacağı gibi, A projesinin ve¬rimi, B projesininkinden daha yüksektir (°/o 28). Yöntemi uygularken deneme - sınama yoluna gidilmiştir. Şöyle ki, öznel olarak % 25 is-konto oranı seçilmiş ve projelerin .net bugünkü değerleri belirlenmiş¬tir. % 25 iskonto oranı üzerinden net bugünkü değerler pozitif çık¬mıştır. Şu hale göre, net bugünkü değeri sıfır yapacak (net bugünkü değer sıfır olduğunda para girişlerinin bugünkü değerleri ile para çı¬kışı birbirine eşit olacaktır) iskonto oranı % 25′den büyük olmalıdır. Bu nedenle, ikinci defa % 30 iskonto oranı üzerinden projelerin net bugünkü değerleri belirlenmiştir. Bu defa ulaşılan sonuçlar her iki proje için negatif net bugünkü değerdir. (Bu ikinci denemede de po¬zitif net bugünkü değer rakamına ulaşılsa idi daha yüksek bir iskon¬to oranı denenecekti ve deneme negatif net bugünkü değer elde" olu¬nuncaya kadar devam edecekti). Bir tarafta pozitif net bugünkü de¬ğer, diğer tarafta negatif net bugünkü değer elde olununca net bu¬günkü değeri sıfır yapabilmek için enterpolasyon yoluna gidilmesi gerekmektedir. Enterpolasyonda izlenen yol şöyledir:

Iskonto oranı % 5 yükselirken, net bugünkü değer A projesi için, pozitif 40′dan negatif 22.8′e düşmüştür. (Toplşrnv.çatarak 62.8′lik bir net bugünkü değer düşmesi vardır). Net bugünkü değerin 40a’ düş¬mesi için iskonto oranı ne kadar artmalıdır? Bunun için 40/62.8X5=3 bulunmaktadır. Şu hale göre, iskonto oranı % 28 olmalıdır. % 28 üze¬rinden projenin net bugünkü değeri belirlenecek olursa, sonuç sıfır çıkacaktır. Bu oran A projesinin hakiki verimidir. Hesaplama sırasın¬da sağlıklı bir hakiki verim oranına varabilmek için öznel olarak seçi¬len ve bir tarafta pozitif, diğer tarafta negatif net bugünkü değer ve-

Yatının Kararlan

ren Iskonto oranları arasında büyük fark bulunmamasına dikkat edil¬melidir. Arada büyük fark bulunursa, doğru orantı mantığına dayanan enterpolasyon yanıltıcı sonuç verecektir.

Hakiki verim yöntemi, hesaplama bakımından güçlüğü olan bir yöntemdir. Genellikle net bugünkü değer yöntemi ile benzer sonuç¬lar verir. Ancak, bazı hallerde sonuçlar çelişir. Çelişen sonuçlarla karşılaşılması her iki yöntemin para girişlerinden işletmeye dönen tonların kullanımı hususunda farklı oranlar üzerinden işlem verme-sindendir. Bu konuda ayrıntılı açıklamaya işletmelerde Yatırım Ka¬rarları adlı kitabımızda yer verilmiştir6. Net bugünkü değer yöntemi veri iskonto oranı üzerinden fonların tekrar yatırılacağını varsayar¬ken, hakiki verim yöntemi işletmeye dönen fonların hakiki verim ora¬nı üzerinden yatırılacağını varsayar. Bu durumda akla gelen soru, bu iki yöntemden hangisinin kullanılmasının daha sağlıklı sonuç vere¬ceğidir. Bu çelişmede kuramsal yeğleme genel olarak net bugünkü değer yöntemi yönündedir7. Çünkü hakiki verim yöntemi kullanıldı¬ğında, her projenin hakiki verimi, farklı olduğundan her proje için iş¬letmeye dönen fonlar farklı oranlar üzerinden tekrar yatırılmış gibi iş¬lem görecektir. Bu ise yöntemin sonuçlarının sağlığı açısından ciddi bir sakıncadır. Net bugünkü değer yönteminde isletmeye gelen para daima aynı oran (işletmenin kullandığı fonların tartılı maliyeti) üze¬rinden işlem görecektir.

Hakiki verim yöntemi, iki proje arasında seçim yapmak söz ko¬nusu olduğunda biraz değişiklik yapılarak kullanılabilir. Bunun için dikkat edilecek husus şudur: İki projeden birinin kabulü gereken hal¬lerde, projelerin hakiki verimleri hesaplanarak, hakiki verimlerle iş¬letmenin kullandığı fonların maliyeti (sermaye maliyeti) karşılaştırıl¬malıdır. Eğer ‘her iki projenin de hakiki verimi sermaye maliyetinden yüksek ise, aşağıda belirlenen sıra izlenerek projeler yeniden değer¬lemeye alınmalıdır.

1. iki projenin para akışları arasındaki fark hesaplanmalıdır.

Sermaye Bütçelemesi

2. Söz konusu fark dikkate alınarak, bu farkın hakiki verimi he¬saplanmalıdır. Bulunacak hakiki verim oranı sermaye maliyetinden yüksek ise, Iskonto işlemi uygulanmadan önceki para akışı dikkate alınarak toplam para girişi büyük olan proje, ilk hakiki verimine ba¬kılmaksızın seçilmelidir8.

Bu açıklamalarımızı bir örnek üzerinde gösterebiliriz.

Aşağıda iki yatırım projesi ele alınmıştır. Projelerin para akışla¬rı şöyledir9:

Bu iki projenin hakiki verimleri hesaplandığında, görülecektir ki, A projesinin hakiki verimi % 25, B projesinin hakiki verimi % 22′dir. Şu hale göre, ,bu veriler içinde Aprojesi, B projesine tercih edilmeli¬dir. Ancak bu projeler arasında seçim yapmak durumunda kalan iş¬letmenin sermayesinin maliyeti % 10 ise, bu oran üzerinden projele¬rin net bugünkü değerleri hesaplanacak olursa, A projesinin net bu¬günkü değeri 8.083 TL, B projesinin net bugünkü değeri 10.347 TL. bulunacaktır. Bu durumda B projesini A projesine tercih etmek ge¬rekir, diğer bir deyişle, bu iki proje hakiki verim ve net bugünkü de¬ğer yöntemleri bakımından birbiri ile çelişen sonuçlar vermektedir.

Bu durumda net bugünkü değer yönteminin sonucu hakiki verim yöntemine tercih edilmelidir. Ya da yukarıda açıklandığı gibi hakiki verim her iki proje için % 25 ve %> 22 olarak işletmenin sermaye ma¬liyeti olan % 10′dan yüksek olduğuna göre, para akışları arasındaki fark hesaplanarak, farkın hakiki verimi belirlenmeli ve bu verim ser¬maye maliyetinden yüksek çıkarsa, iskontolanmış para akışı daha

Yatırım Kararları

yüksek olan proje seçilmelidir. Bu mantık örneğe uygulanacak olur¬sa hesaplama aşağıda gösterildiği gibi olacaktır:

Yukarıdaki tabloda görülen (B-A) kolonunun hakiki verimi belir¬lenecek olursa, verim oranı % 16.65 bulunur ki, bu oran sermaye maliyeti % 10′dan yüksek olduğuna göre, iskontolanmamış para akı¬şı daha fazla olan B projesinin seçilmesi gerekir.

İktisada Giriş

Salı, 06 Kasım 2007

İKTİSADA GİRİŞ;

1-) İktisat:Bireylerin ihtiyaçlarını karşılamak için kıt kaynakları kullanarak maximum fayda sağlamaktır.

Nasıl ki günümüz şirketlerinde üretilen mal veya hizmetlerin az giderlerle çok kar elde etme isteği esas amaçtır.Bunu idame için ayrı bireyler görevlendirilip,ayrı birimler kurulur.Hatta yönetim şekli dahi belirlenebilir.Eğer insanların günlük hayatlarına indirgersek,her fert minimum giderle maximum şekide yaşamak ister.Bütün insanların ihtiyaç ve arzularının sonsuz olduğunu gözönünde bulundurursak;Bu ihtyiyaçların karşılanma mitarının da sonsuz olması gereklidir.Oysa ki dünyamızda ki üretim faktörleri (doğa,emek,sermaye,girişimci) sınırlıdır.Bu istek ve arzuların karşılanması da sınırlı miktarda olacaktır.Dolayısyla kıt kaynakların en iyi şekilde fayda vermesi için de ayrı bireyler görevlendirip,ayrı birimlerin oluşturulması gerekmektedir.Bu birimlerin yaptığı araştıma ve geliştirmeler sonucu kıt kaynaklardan en iyi faydayı sağlayan yönetim şekillerini ortaya İktisat Bilimini ortaya çıkarmıştır.Bu bilimin öncülerinden; ilk 1786 da Adam Smith ve daha sonra David Ricardo,Jean Baptiste Say ‘ı sayabiliriz.Bu iktisatçılarımız Klasik İktisadın kurucularıdır.Daha sonra 1929 da Klasik iktisat çökmüş ve yerine John Maynard Keynes’in iktisadi görüşü benimsenmiştir.

2-) Bunlardan ilk olarak KLASİK İKTİSADİ GÖRÜŞ hakkında bilgi verelim;

Yukarıda da ifade edildiği gibi temelini Adam Smith atmıştır.Ekonominin sosyolojik bir yapı olduğunu ve ”Herşey ekonomide dengededir ,hiçbir müdahele yapılmamalıdır”der ve bir görünmez el tarafından ekonominin idare edildiğini savunur. Bunun ardından Ricardo, Mill ,Malthus ve Say isimli iktisatçılar Klasik Ekolü ortaya çıkarmışlardır.Ortaya konan sistemin temel çizgileri;

- ”Ekonomiye hiçbir müdahele yapılmamalıdır,bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler.”

- ”Ekonomiye devlet müdahele etmemelidir.”

- ”En önemli faaliyet arzdır.Her arz kendi talebini oluşturur.”

- ”Ekonomide dengeyi sağlama aracı faizlerdir.”

- ”Ekonomide arzın miktarı, fiyat mekanizmasına göre belirlenir.”

İkinci olarak KEYNESYEN İKTİSADİ GÖRÜŞ;

John Maynard KEYNES’in iktisadi kuramıdır.Wicksell , Bernécer , Kahn’ın çalışmalarından etkilenmiştir.Ona göre Klasik iktisadi ekol talebe yeterince önem vermemiş.Geçici durumlar dışında ekomominin tam istihdahdam da çalıştığını varsaymışlardır.İktisatçımız klasiklerin tersine arza değil ”talebe” dikkatleri çekmiştir.Ortaya koyduğu sisteme göre;

- ”Devlet özel girişimciye zarar vermeden ekonomiye etkili bir müdahele yapmalıdır.”

- ”Ekonomide her talep kendi arzını yaratır.”

- ”Ekonomide dengeyi devlet Kamu Hizmetlerini attırıp vergileri azaltarak ayarlar.”

3-) KAPİTALİS SİSTEM;

Kapitalizim de temel olarak Adam Smith’in ekolünü benimsemiş ve serbest ekonominin temelleri atılmıştır.Bu sisteme göre üretim faktörlerinden sermaye ve toprağın (doğa ) özel mülkiyette olduğunu belitmiştir.Ekonomide teşviklerin piyasa fiyatlarına dayandığı bir sistemdir.Kapitalizmin işleyişi karmaşıktır, bununla birlikte sistemin dört temel unsuru vardır;

a-) Serbest girişimcilik ve serbest seçim

b-) Özel mülkiyet

c-) Rekabet

d-) Piyasa ekonomisine güven ve bireycilik

bu unsurları birkaç cümleyle açıklamak gerekirse;

a-) Serbest Girişimcilik ve Serbest Seçim;

Ekonomik birimlerin temelini oluşturan hanehalkı hem üretici hem de tüketici pozisyonundadır.Her fert istediği ve sevdiği işi yapmakta serbesttir.Böylelikle daha verimli çalışarak üretim kapasitesini arttıracaktır.Girişimcilerde istediği alanda yatırım yapma ve sermayelerini diledikleri gibi kullanma hürriyetine sahiptirler.

b-)Özel Mülkiyet ;

Kişinin üretim araçlarına sahip olma arzu ve isteği iş motivasyonunu arttıracaktır.Kendi yararına en yüksek karı elde etmek için de çalışma seviyesini maximumda tutacaktır.Temelinde kazanma hırsı vardır.Bundan dolayı Kapitalis sistemde bireyler üretim araçlarına sahip olabilirler.Sahip olunan mallar geride kalan aile fertlerine bırakılabilir.

c-) Rekabet ;

Her kişi, kuruluş veya özel firma piyasada tutunmak için ve kar elde etmek için çalışır.Bu sistemde her mal,hizmet ve sermayenin belirli bir ücret karşılığı vardır.Piyasada aynı amaç için uğraşan firma ve kuruluşlar bu sermayeyle mallara sahip olabilmek için birbiriyle yarışırlar.Eğer tüketicinin talebine karşılık veremez , ihtiyaçlarını karşılayamakta yetersiz kalırsa karı düşer ve piyasayı başka firmalara kaptırır.Bu sistemde devlet , rekabet piyasasına belirli kurallar koyar.Fakat bu piyasaya karışmaz.

d-) Piyasa Ekonemisine Güven ve Bireycilik ;

Fertler , kuruluş ve firmalar kendi çıkarları doğrultusunda davranmakta serbesttir.Ürettikleri mal ve hizmetlerle üretim kaynaklarını serbest piyasada alıp satarak arz ve talep dengesini oluştururlar.

Ayrıca Kapitalis sistemde üretim faktörlerine hanahalkı sahiptir.Bunları kullanmada ve yaptığı işlerden elde ettiği kazancını kendi yaptığı tercihler ve seçimlere göre kullanabilir.Mal

ve hizmet miktarını firmalar hanehalkına arz edilecek miktarı seçmekte.Hanehalkıda firmalardan

talep edilecek mal ve hizmet miktarını seçmekte serbesttir.Fiyatların belirlenmesi hanehalkı

ve firmalar arasında mal-hizmet piyasası ve faktör piyasasındaki arz ve talebe göre ayarlanır.

SOSYALİST SİSTEM

Sosyalizmin temelinde Marxçılık ve Lenincilik vardır.Komünizmin ilk başladığı dönemde gelişmiştir.Bu sistemde girişimciler ve halk Kapitalisler kadar hür ve serbest değildir.Esas amacı burjuvanizme karşı çıkmak , sınıf aryrımına ve sömürücülüğe bir son vermektir.Görünüşte ilk göze çarpan eşitlik ve adalettir.Sistemin başında PLANCI adı verilen devlet yöneticileri vardır.Onların istek ve tercihlerine öncelik verilir.Dolayısıyla adalet ve eşitlik gerçekleşmez.(Ben kapitalizmle karşılaştımak amacıyla birkaç madde halinde sıraladım.)

a-) Plancılar ve onların tercihlerine öncelik.

b-) Kamu mülkiyeti

c-) Piyasada Devlet otoritesi

d-) Devletçilik*

a-) Plancılar ve Onların Tercihlerine Öncelik ;

Devlet başında bulunup halkı yöneten kişilere plancı adı verilir.Bu kişilerin halk için tercih ettiklerine öncelik verilir.Merkezi Plan adında bir ekonomik sistem kitabı belirlenir.Bu kitapta

neyin,nerede,nasıl,ne kadar üretileceği,kimlerin alacağı kararlaştırılıp devlet tarafından uygulamaya konur.Üretim yapacak firmaların faaliyetini ve üretim faktörlerini kontrol altında tutar.

b-) Kamu Mülkiyeti ;

Sosyalist sitemde sermaye ve doğal kaynaklar devlete aittir.Hanehalkı hiçbir mülkiyete sahip

değildir.Sadece emeği vardır.Devlet halkını kendi iktisadi teşekküllerinde istihdam eder.Mal varlığını da emegine göre paylaştırır.”kim çalışmazsa yemek yemez”tezini savunur.

c-)Piyasada Devlet Otoritesi ;

Kapitalis sistemdeki serbest piyasanın aksine ekonomiye devlet otoritesi hakimdir.Bundan dolayı firmalar arası yarış yani rekabet piyasası yoktur.Onun yerine mal ve hizmet üretimi Kamu İktisadi Teşekküllerinde yapılır.Halk kendi tercihlerini yaparak , mal ve hizmet satın alma özgürlüğüne sahip olsalarda devletin ürettikleriyle sınırlıdırlar.

d-)Devletçilik ;

Her ferdin kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacının üstünde, cemiyetin (millet ve emekçilerin) iyiliğine, ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışmasıdır.Kollektif ruh anlayışı içinde ”Birimiz hepimiz,hepimiz birimiz için şuuruyla hareket ederler.

Fiyatların belirlenmesi ; plancılar tarafından belirlenen sosyal hedeflere ulaşmak için ayarlanır.En fakir kişinin bile rahatça beslenebileceği şekilde düşük tutulur.Böyle bir ortamda teşvik unsuru yasa ve düzenlemelere dayanır.

KARMA EKONOMİK SİSTEM ;

Kapitalizm ve sosyalizmin kimi yönlerini alarak işleyen sistemlerdir.Genelde özel mülkiyetle kamu mülkiyetini , teşvik unsuru olarakta fiyatlar ve yasa-düzenlemeleri birleştirir.Arz ve talep yasalarını gözardı etmeden sisteme müdahele ederler.

B I L A N Ç O

Salı, 06 Kasım 2007

B I L A N Ç O :

TANIMLARI :

- Belirli bir tarihte firmanin varliklarini, borçlarini ve öz sermayesini tasnifli bir biçimde gösteren tablodur.

- Bir firmanin sahip oldugu ekonomik degerlere sahip faaliyet araçlari ile bu araçlarin hangi kaynaklardan saglandigini gösteren tablodur.

- Isletmenin varliklarini ve bu varliklar üzerindeki haklari gösteren temel durum raporudur.

BILANÇODAKI TEMEL ESITLIK :

VARLIKLAR (AKTIF) = BORÇLAR + ÖZSERMAYE (PASIF, KAYNAKLAR)’dir.

Bir isletmenin belirli bir andaki varliklari toplami, isletmenin kaynaklari toplamina esittir. Firmanin varliklarinda, borçlarinda ve öz sermayesinde isletme faaliyetleri sebebiyle sürekli degisiklikler, artislar ve azalislar olur. Ancak dogru ve usulüne uygun bir sekilde ilgili defterlere kaydedildigi sürece denklemin iki tarafinin esitligini bozabilecek herhangi bir islem yoktur.

Bilançolar iki sekilde düzenlenebilinir ;

1- Hesap seklinde bilanço ; Tabloda, varliklar sol kisma, kaynaklar sag kisma birbirine paralel olarak siralanir.

VARLIKLAR(AKTIF) KAYNAKLAR (PASIF)

(MEVCUTLAR+ALACAKLAR) BORÇLAR + ÖZSERMAYE

1- DÖNEN VARLIKLAR ….. 3- KISA VADELI YABANCI KAYNAKLAR …..

100…199 300…399

2- DURAN VARLIKLAR …….. 4- UZUN VADELI YABANCI KAYNAKLAR…..

200…299 400…499

5- OZ KAYNAKLAR ……

500…599

============ ===========

AKTIF TOPLAMI : ……………….. PASIF TOPLAMI : ………………..

2-Rapor Seklinde Bilanço : Varliklarin ve kaynaklarin alt alta siralandigi bilanço tipidir.

TEK DÜZEN MUHASEBE SISTEMI :

AMACI VE KAPSAMI : Bilanço usulünde defter tutulan gerçek ve tüzel kisilere ait tesebbüs ve isletmelerin faaliyet sonuçlarinin saglikli ve güvenilir bir biçimde muhasebelestirilmesi, mali tablolar araciligi ile ilgililere sunulan bilgilerin tutarlilik ve mukayese edilebilirlik niteliklerini koruyarak gerçek durumu yansitmasinin saglanmasi ve isletmelerde denetimin kolaylastirilmasidir. Ayrica yapilan bu düzenleme ;

- Muhasebe bilgilerinin, karar alma durumunda bulunan ilgililere dogru ve yeterli olarak ulastirilmasina,

- Farkli isletmeler ile ayni isletmenin farkli dönemlerinin karsilastirilmasina,

- Mali tablolarda yer alan hesap adlarinin tüm kesimler için ayni anlami vermesine,

- Muhasebe terim birliginin saglanmasi sureti ile anlasilabilir olmasina,

- Isletmeler ile ilgililer arasinda güven unsurunun olusturulmasina da yöneliktir.

MUHASEBENIN TEMEL KAVRAMLARI :

1- SOSYAL SORUMLULUK KAVRAMI : Muhasebenin organizasyonunda, muhasebe uygulamalarinin yürütülmesinde ve mali tablolarin düzenlenmesi ve sunulmasinda belli kisi veya gruplarin degil, tüm toplumun çikarlarinin gözetilmesi ve dolayisiyla bilgi üretiminde gerçege uygun, tarafsiz ve dürüst davranilmasi gerektigini ifade eder.

2- KISILIK KAVRAMI : Isletmenin sahip veya sahiplerinden, yöneticilerinden, personelinden ve diger ilgililerden ayri bir kisilige sahip oldugunu ve o isletmenin muhasebe islemlerinin sadece bu kisilik adina yürütülmesi gerektigini ifade eder.

3- ISLETMENIN SÜREKLILIGI KAVRAMI : Isletmelerin faaliyetlerini bir süreye bagli olmaksizin sürdürecegini ifade eder. Bu nedenler isletme sahiplerinin ya da hissedarlarinin yasam süreleriyle bagli degildir. Isletmenin sürekliligi kavrami maliyet esasinin temelini olusturur.

4- DÖNEMSELLIK KAVRAMI : Isletmenin sürekliligi kavrami uyarinca sinirsiz kabul edilen ömrünün, belli dönemlere bölünmesi ve her dönemin faaliyet sonuçlarinin diger dönemlerden bagimsiz olarak saptanmasidir.

5- PARAYLA ÖLÇÜLME KAVRAMI : Parayla ölçülebilir iktisadi olay ve islemlerin muhasebeye ortak bir ölçü olarak para birimiyle yansitilmasini ifade eder.

6- MALIYET ESASI KAVRAMI : Para mevcudu, alacaklar veya maliyetinin belirlenmesi mümkün veya uygun olmayan diger kalemler hariç, isletme tarafindan edinilen varlik ve hizmetlerin muhasebelestirilmesinde, bunlarin elde edilme maliyetlerinin esas alinmasi geregini ifade eder.

7- TARAFSIZLIK VE BELGELENDIRME KAVRAMI : Muhasebe kayitlarinin gerçek durumu yansitan ve usulüne uygun olarak düzenlenmis objektif belgelere dayandirilmasi ve muhasebe kayitlarina esas alinacak yöntemlerin seçilmesinde tarafsiz ve önyargisiz davranilmasi geregini ifade eder.

8- TUTARLILIK KAVRAMI : Muhasebe uygulamalari için seçilen muhasebe politikalarinin, birbirini izleyen dönemlerde degistirilmeden uygulanmasi geregini ifade eder.

9- TAM AÇIKLAMA KAVRAMI : Mali tablolarin, bu tablolardan yararlanacak kisi ve kuruluslarin dogru karar vermelerine yardimci olacak ölçüde yeterli, açik ve anlasilir olmasini ifade eder.

10- IHTIYATLILIK KAVRAMI : Muhasebe olaylarinda temkinli davranilmasi ve isletmenin karsilasabilecegi risklerin göz önüne alinmasi geregini ifade eder.

11- ÖNEMLILIK KAVRAMI : Bir hesap kalemi veya mali bir olayin nisbi agirlik ve degerinin, mali tablolara dayanilarak yapilacak degerlemeleri veya alinacak kararlari etkileyebilecek düzeyde olmasini ifade eder.

12- ÖZÜN ÖNCELIGI KAVRAMI : Islemlerin muhasebeye yansitilmasinda ve onlara iliskin degerlemelerin yapilmasinda biçimlerinden çok özlerinin esas alinmasi geregini ifade eder.

GENEL KABUL GÖRMÜS MUHASEBE ILKELERI :

Mali tablolara paralel olarak iki gruba ayrilir :

1- Gelir tablosu Ilkeleri

2- Bilanço Ilkeler

a) Varliklara iliskin ilkeler

b) Yabanci kaynaklara iliskin ilkeler

c) Öz kaynaklara iliskin ilkeler

GELIR TABLOSU ILKELERI ; Amaci; satislarin, gelirlerin, satislarin maliyetinin, giderlerin, kar ve zararlara ait hesaplarin ve belli dönemlere ait isletme faaliyet sonuçlarinin siniflandirilmis ve gerçege uygun olarak gösterilmesini saglamaktir. Bu ilkeler ;

1- Gerçeklesmemis satislar, gelir ve karlar, gerçeklesmis gibi veya gerçeklesenler gerçek tutarindan fazla gösterilmemelidir.

2- Belli bir dönemin satislari ve gelirleri, bunlari elde etmek için yapilan satislarin maliyeti ve giderleri ile karsilastirilmalidir.

3- Maddi ve maddi olmayan duran varliklar ile özel tükenmeye tabi varliklar için uygun amortisman ve tükenme payi ayrilmalidir.

4- Maliyetleri, maddi duran varliklar, stoklar, onarim ve bakim ve diger gider gruplari arasinda uygun bir sekilde dagitilmalidir.

5- Arizi ve olaganüstü nitelige sahip kar ve zararlar meydana geldikleri dönemde tahakkuk ettirilmeli fakat normal faaliyet sonuçlarindan ayri olarak gösterilmelidir.

6- Bütün kar ve zararlardan, önceki dönemlerin mali tablolarinda düzeltme yapilmasini gerektirecek büyüklük ve nitelikler disinda kalanlar dönemin gelir tablosunda gösterilmelidir.

7- Karsiliklar, isletmenin karini keyfi bir sekilde azaltmak veya bir döneme ait kari diger döneme aktarmak amaciyla kullanilmamalidir.

8- Dönem sonuçlarinin tesbiti ile ilgili olarak uygulana gelen degerleme esaslari ve maliyet yöntemlerinde bir degisiklik yapildigi takdirde, bu degisikligin etkileri açikça belirtilmelidir.

9- Bilanço tarihinde var olan ve sonucu belirsiz bir veya birkaç olayin gelecekte ortaya çikip çikmamasina bagli durumlari ifade eden sarta bagli olaylardan kaynaklanan, makul bir sekilde gerçege yakin olarak tahmin edilebilen gider ve zararlar, tahakkuk ettirilerek gelir tablosuna yansitilir.

BILANÇO ILKELERI : Amaci; sermaye koyan veya sonradan kendilerine ait kari isletmede birakan sahip ve hissedarlar ile alacaklilarin isletmeye sagladiklari kaynaklar ve bunlarla elde edilen varliklarin muhasebe kayit, hesap ve tablolarda anlamli bir sekilde tesbit edilmesi ve gösterilmesi yoluyla, beli bir tarihte isletmenin mali durumunun açiklikla ve ilgililer için gerçege uygun olarak yansitilmasidir.

A- VARLIKLARA ILISKIN ILKELER :

1- Isletmenin bir yil veya normal faaliyet dönemi içinde paraya dönüsebilecek varliklari, bilançoda dönen varliklar grubu içinde gösterilir.

2- Isletmenin bir yil veya normal faaliyet dönemi içinde paraya dönüsemeyen, hizmetlerinden bir hesap döneminden daha uzun süre yararlanilan uzun vadeli varliklari, duran varliklar grubu içinde gösterilir.

3- Bilançoda varliklari, bilanço tarihindeki gerçege uygun degerleri ile gösterebilmek için, varliklarda deger düsüklüklerini göstererek karsiliklarin ayrilmasi zorunludur.

4- Gelecek dönemlere ait olan önceden ödenen giderler ile cari dönemde tahakkuk eden ancak, gelecek dönemlerde tahsil edilecek olan gelirler, kayit ve tesbit edilmeli ve bilançoda ayrica gösterilmelidir.

5- Dönen ve duran varliklar grubunda yer alan alacak senetlerini, bilanço tarihindeki gerçege uygun degerleri ile gösterebilmek için reeskont islemleri yapilmalidir.

6- Bilançoda duran varliklar grubunda yer alan maddi duran varliklar ile maddi olmayan duran varliklarin maliyetini çesitli dönem maliyetlerine yüklemek amaciyla, her dönem ayrilan amortismanlarin birikmis tutarlari ayrica bilançoda gösterilmelidir.

7- Duran varliklar grubu içinde yer alan özel tükenmeye tabi varliklarin maliyetini çesitli dönem maliyetlerine yüklemek amaciyla, her dönem ayrilan tükenme paylarinin birikmis tutarlari ayrica bilançoda gösterilmelidir.

8- Bilançonun dönen ve duran varliklar gruplarinda yer alan alacaklar, menkul kiymetler, bagli menkul kiymetler ve diger ilgili hesaplardan ve yükümlülüklerden isletmenin sermaye ve yönetim bakimindan iliskili bulundugu ortaklara, personele, istiraklere ve bagli ortakliklara ait olan tutarlarin ayri gösterilmesi temel ilkedir.

9- Tutarlari kesinlikle saptanamayan alacaklar için herhangi bir tahakkuk islemi yapilmaz. Bu tür alacaklar bilanço dipnot veya eklerinde gösterilir.

10- Verilen rehin, ipotek ve bilanço kapsaminda yer almayan diger teminatlarin özellikleri ve kapsamlari bilanço dipnot veya eklerinde açikça belirtilmelidir. Bu ilke bilanço kapsaminda yer almayan diger teminatlar için de gösterilmelidir.

B- YABANCI KAYNAKLARA ILISKIN ILKELER :

1- Isletmenin bir yil veya faaliyet dönemi içinde vadesi gelen borçlari bilançoda kisa vadeli yabanci kaynaklar grubu içinde gösterilir.

2- Isletmenin bir yil veya faaliyet dönemi içinde vadesi gelmemis borçlari bilançoda uzun vadeli yabanci kaynaklar grubu içinde gösterilir.

3- Tutarlari kesinlikle saptanamayanlari ve durumlari tartismali olanlari da içermek üzere isletmenin bilinen ve tutarlari uygun olarak tahmin edilebilen bütün yabanci kaynaklari kayit ve tesbit edilmeli ve bilançoda gösterilmelidir.

4- Gelecek dönemlere ait olarak önceden tahsil edilen hasilat ile cari dönemde tahakkuk eden ancak gelecek dönemlerde ödenecek olan giderler kayit ve tesbit edilmeli ve bilançoda ayrica gösterilmelidir.

5- Kisa ve uzun vadeli yabanci kaynaklar grubunda yer alan borç senetlerini bilanço tarihindeki gerçege uygun degerleri gösterebilmek için reeskont islemleri yapilmalidir.

6- Bilançonun kisa ve uzun vadeli yabanci kaynaklar gruplarinda yer alan borçlar, alinan avanslar ve diger ilgili hesaplardan isletmenin sermaye ve yönetim bakimindan ilgili bulundugu ortaklara, personele, istiraklere ve bagli ortakliklara ait olan tutarlarinin ayri gösterilmesi temeldir.

C- ÖZKAYNAKLARA ILISKIN ILKELER :

1- Isletme sahip veya ortaklarinin, sahip veya ortak sifatiyla isletme varliklar üzerindeki haklari öz kaynaklar grubunu olusturur.

2- Isetmenin ödenmis sermayesi bilançonun kapsami içinde tek bir kalem olarak gösterilmelidir.

3- Isletmenin hissedarlari tarafindan yatirilan sermayenin devam ettirilmesi gerekir.

4- Öz kaynaklarin bilançoda net olarak gösterilmesi için geçmis yillar zararlari ile dönem zarari, öz kaynaklar grubunda indirim kalemleri olarak yer alir.

5- Öz kaynaklar; ödenmis sermaye, sermaye yedekleri, kar yedekleri, geçmis yil karlari, (zararlari) ve dönem net kari (zarari)’ndan olusur.

Bilanço usulünde muhasebe kayitlari Muhasebe Uygulama Genel Tebliglerinde belirtilen Tek Düzen Muhasebe Sistemi kapsaminda belirtilen hesaplar kanali ile tutulur.

Belge ve dogru bilgilere dayanilarak kayitlar, bilgisayar ortaminda önce muhasebe fislerine, normal ortamda önce yevmiye defterine daha sonra Defter-i Kebir’e yapilir.

Tek düzen hesap planinda belirtilen hesap kodlari Yevmiye ve Defter-i Kebir’de kullanilir. Evrak yogunlugu düsük isletmeler evraklarini dogrudan yevmiye defterine tarih sirasi ile uygun sekilde maddeler halinde geçirebilirler. Yevmiye defterinin bir borç bir de alacak sütunu bulunur.

HER YEVMIYE MADDESININ BORÇ VE ALACAK TUTAR TOPLAMLARI BIRBIRINE ESIT OLMAK ZORUNDADIR.

Yevmiye Defteri : Kayda geçirilmesi icap eden muamelelerin tarih sirasi ile maddeler halinde kaydedildigi defterdir.

Defter-i Kebir : Yevmiye defterine maddeler seklinde kaydedilen islemleri, buradan alarak ilgili hesaplara sistemli bir sekilde ilgili hesaplara dagitan ve siniflandirilmis olarak bu hesaplarda toplayan defterdir.

BILANÇO HESAPLARI :

HESAP : Bilanço içerigini olusturan Varliklar, sermaye ve borçlarda dönem içinde meydana gelen islem ve hareketler nedeniyle ortaya çikan artis ve azalislarin kaydedildigi çizelgedir.

Borç …………….. HESABI Alacak

Hesaplara Iliskin Terimler :

1- Hesabin Borç ve Alacak Tarafi : Hesabin sol tarafina “borç”, sag tarafina “alacak” denir.

2- Hesabi Borçlandirmak veya Alacaklandirmak : Herhangi bir hesabin sol (borç tarafi) tarafina kayit yapma islemine HESABI BORÇLANDIRMAK, sag (alacak tarafi) tarafina kayit yapma islemine

HESABI ALACAKLANDIRMAK denir.

3- Hesap Açmak : Bir islemin, yarattigi etkiye göre ilgili hesabin borç ya da alacak tarafina ilk kez bir

deger yazilmasina (hesabin ilk hareketine) “Hesap Açmak” denir.

4- Hesap kalani : Bir hesabin borç ve alacak taraflarinin toplamlari arasindaki farka hesap bakiyesi veya hesap kalani denir. Borç toplami alacak toplamindan büyük ise hesap borç bakiyesi, alacak toplami borç tarafindan büyük ise hesap alacak bakiyesi verir.

5- Hesabin Kapali Olmasi : Hesap bakiye vermiyor ise, yani borç toplami ile alacak toplami birbirine esit ise hesap kapali ya da kapanmis demektir. Degeri sifirdir.

6- Aktif Hesaplar : Varliklarin izlendigi ve borç kalani veren hesaplardir.

7- Pasif Hesaplar : Sermaye ve borçlarin izlendigi ve alacak kalani veren hesaplardir.

HESAP PLAN YAPISI :

1- Hesap Siniflari (1-Dönen Varliklar)

10- Hesap Grubu (10- Hazir Degerler)

100- Hesap (100 Kasa) (Defter-i Kebir Hesaplari düzeyi)

100.01 Alt Hesap (100.01 TL Kasasi) Tali Hesap

100.01.01 Alt Hesap (100.01.01 Merkez TL Kasasi) (Muavin, Yardimci)

HESAPLARIN ISLEYISI :

Borç VARLIK HESAPLARI Alacak Borç BORÇ HESAPLARI Alacak

+ - + -

ARTIS AZALIS AZALIS ARTIS

SERMAYE

Borç HESAPLARI Alacak

- +

AZALIS ARTIS

Borç GIDER HESAPLARI Alacak Borç GELIR HESAPLARI Alacak

+ +

ARTIS ARTIS

İçindekiler

Salı, 06 Kasım 2007

İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER 1

ŞEKİLLER LİSTESİ 1

TABLOLAR LİSTESİ 2

1. ŞEBEKE ORGANİZASYONLARININ OLUŞUM SÜRECİ 3

2. ŞEBEKE ORGANİZASYONLAR 4

2.1 Şebeke Organizasyonlarda Çalışma Kuralları 8

2.2 Şebeke Organizasyonların Çalışma İlkeleri 9

2.2.1 Şebeke Yapı için Gerekli Bireysel Tutum ve Davranış Kuralları 9

2.2.2 Şebeke Takımları ve Takım Oluşturma Kuralları 10

2.2.3 Takım Normları ve Kuralları (Misyon, Amaç ve Kültür) 11

2.2.4 Şebeke Haberleşme Kuralları 12

2.2.5 Elektronik Haberleşme Teknolojisi Uygulamaları 13

2.3 Şebeke Yapılarda Başarı ve Başarısızlık 14

3. ŞEBEKE ORGANİZASYON TÜRLERİ 15

3.1 Dahili Şebeke Organizasyonu 15

3.2 Dengeli Şebeke Organizasyonu 15

3.2.1 Keiretsu 17

3.3 Dinamik Şebeke Organizasyonu 18

3.3.1 Müşterek Yatırım Ortaklığı (Joint-Venture: Ortak Yatırım) 19

4. ŞEBEKE YAPILARIN AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI 19

5. ŞEBEKE ORGANİZASYONLARIN YÖNETİMİ 21

5.1 Örgütlerde Düşey ve Yatay Yapılanma 21

5.2 Şebeke Yönetiminin Tercih Edilmesinin Nedenleri 22

5.3 Şebeke Organizasyonlarda Teknoloji Takibinin Önemi 23

5.4 Şebeke Yönetiminin Temel İlkeleri 25

5.5 Şebeke Yönetiminin Uygulama Politikaları 26

5.6 Kurumsal İç Şebeke ve Küresel Dış Şebekenin Bağlantılı Olma Gerekliliği 28

5.7 Şebeke Yönetiminde Liderlik 29

5.7.1 Yönetim Tutumları 30

5.7.2 İşlemsel ve Dönüştürücü Liderlik 30

KAYNAKLAR 31

ŞEKİLLER LİSTESİ

Şekil 1: Tipik Bir Şebeke Organizasyonu………………………………. ……………………………………….6

Şekil 2. Dahili Şebeke Organizasyonu………………………………. ………………………………………….1 5

Şekil 3. Dengeli Şebeke Organizasyonu………………………………. ……………………………………….16

Şekil 4. Dinamik Şebeke Organizasyonu………………………………. ………………………………………19

TABLOLAR LİSTESİ

Tablo 1. Şebeke Yapıların Avantaj ve Dezavantajları……………………………… ……………………..21

Tablo 2. Örgütlerde Düşey ve Yatay Yapılanma………………………………….. ………………………..22

1. ŞEBEKE ORGANİZASYONLARININ OLUŞUM SÜRECİ

Sanayi ötesi toplum yapılanması ve küreselleşme, kendine özgü olguları, dinamikleri ve özellikleri olan süreçleri ifade etmektedir. Otoriteler küreselleşmeyi, özünde mali piyasaların ve ileri teknolojinin yönlendirdiği, ülkelerin farklı birikim ve etkinlikleriyle yeni dengeler aradıkları dinamik bir süreç olarak tanımlamaktadırlar. Küreselleşme salt ekonomik alanda değil hukuksal, siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda yaşanan değişim sürecidir. Küreselleşme sürecinin önemli bir özelliği, ulusal sınırların önemini yitirmesi ve ulus-devletin ekonomi üzerindeki denetiminin yavaş yavaş ortadan kalkmasıdır.

Küreselleşmenin getirdiği en önemli olgu bilgidir. Bilgi toplumu düzeyine ulaşabilmek, çağımız toplumlarının en belirgin hedefidir. Bilginin stratejik kaynak olarak kabul edildiği bilgi toplumlarında bilgi, bilgi teknolojilerinin sağladığı imkanlarla üretilmekte, sınıflandırılmakta ve ulaşılabilir kılınmakta; toplumsal ve kurumsal sorunların çözümünde kullanılabilmektedir. Günümüzde bilgi, bireylerin, organizasyonların ve devletlerin sahip olabilecekleri en stratejik kaynak olarak değerlendirilmektedir.

Örgütler, küreselleşme süreciyle birlikte küresel piyasada rekabetçi üstünlük sağlamak için yapılarını yeniden tasarımlamaktadırlar. İşletmeler açısından mal ve hizmetleri kendileri yapmak yerine kendi ülkelerinde veya diğer ülkelerde verimlilik, kalite, çeşitlilik ve maliyet avantajları bakımından daha avantajlı şekilde üreten işletmelerin kimler olduğu, nerelerde bulundukları, ne gibi niteliklere sahip oldukları, hangi fiyat ve koşullarla çalıştıkları önem kazanan öğeler arasına girmişlerdir. Çevresel yapının giderek karmaşık hale gelmesi organizasyonları düşey-mekanik yaklaşımdan yatay-organik yaklaşımlara yöneltmektedir. Bu bağlamda, şebeke organizasyonlar ve şebeke organizasyonlarının altyapısını oluşturduğu sanal organizasyonlar ve elektronik ticaret gibi kavramlar da ortaya çıkmaktadır.

2. ŞEBEKE ORGANİZASYONLAR

Sanayi toplumunda stratejik kaynağı oluşturan sermaye, yerini bilgi toplumuna geçiş sürecinde bilgiye bırakmakta ve bilgiyi üreten kurumlar toplumun temel eksenini oluşturmaya başlamaktadırlar. Dolayısıyla dünyayı küresel bir elektronik köy haline getirmiş olan yeni teknolojilere dayanan ve bilgi üretiminin merkezi önem kazandığı bilgi toplumunun talep ve ihtiyaçlarını sanayi toplumunun organizasyonları karşılayamaz duruma gelmişlerdir.

Yaşadığımız çağda organizasyonların bilgi tabanlı duruma gelmeleri, bilgi teknolojilerinin gelişmesi ve bütünleşmesi, robot teknolojisinden faydalanılması organizasyon yapılarında önemli ölçüde dönüşümlere neden olmuştur. Geleneksel organizasyon yapılarından oval modellere doğru gerçekleşen bu dönüşüm ile katılımcı yönetim anlayışı yaygınlaşmakta, kurumsal kademe sayısı azalmakta ve bilgi çalışanlarının önemi artmaktadır.

1980’li yıllara kadar verimliliği esas alan kitle üretimi ve buna uygun hiyerarşik-bürokratik organizasyon yapıları, yaşanan hızlı değişimi karşılamada yetersiz kalmışlardır. Üçüncü Dünya ülkeleri ve geleneksel anlayışa sahip işletmeler kitle üretimini tercih ederken çağdaş işletmeler esnek üretim ve uzmanlaşmaya öncelik veren yeni yapılar bulmaya çalışmışlardır. Post-modern yapılar diye adlandırılabilecek örgüt yapıları içinde en yaygın olanlarından biri, şebeke organizasyonlarıdır. Henüz adı konulmadan önce Peter F. Drucker şebeke organizasyonları ile ilgili düşüncelerini “Gelecek İçin Yönetim” kitabında aşağıdaki gibi belirtmiştir:

“Yarının işletmeleri iki yeni kurala uyacaktır. Bir: insanla¬rı işin bulunduğu yere getirmek yerine işi insanların bulunduğu yere götürmek. İki: oldukça üst düzeydeki yönetim ve meslek kademelerine yükselme fırsatı sağlamayan faaliyetleri (mesela, büro işleri, bakım hizmetleri, brokerlik kuruluşlarının "geri hiz¬metler’’i, büyük mimari firmalarındaki çizim odası, hastaneler¬deki tıbbi laboratuar) dışardan bir müteahhide yaptırmak. Borsacıların tabiriyle, şirketin bağları çözülecektir. Sebeplerden biri, bu yüzyılda fikirleri ve bilgiyi hızla ve ucuza nakletme imkanının varoluşudur. Aynı zamanda, on dokuzuncu yüzyılın büyük başarısı olan insanları nakletme yeteneğinin bu yüzyılda da devam etmesine rağmen artık fayda¬sız hale gelmiş olmasıdır; bunun kanıtı, büyük şehirlerin birço¬ğunda her gün işe gidip gelmenin dehşeti ile tıkanıklığı gittikçe artan ana trafik damarlarının üstüne çöken egzoz dumanıdır. İşi insanların bulunduğu yere götürmek, artık olağan bir uygulama olmuştur. Evrak işlerini hala şehirdeki ofislerinde yürüten pek az Amerikan bankası veya sigorta şirketi kalmıştır. Bu işler şeh¬rin banliyösündeki bir uydu ofise nakledilmiştir. Rezervasyon bilgi¬sayarlarını hala merkez bürosunda veya hatta havaalanında tu¬tan pek az havayolu şirketi kalmıştır.

Bu yönelimin bir şok dalgasına dönüşmesi için başka bir "enerji çatırtısı" gerekebilir. Fakat karar mekanizmalarını ve müşteriyle yüz yüze teması (ki bu da büro işlerinin tamamı de¬mektir) gerekli kılmayan işlerin çoğunluğu önümüzdeki on yılın sonuna kadar, en azından Batı ülkelerinde, şehir dışına çıkarıl¬mış olacaktır.

İşleri "dışarı yaptırma" yönelimi iyi yürümektedir, hatta Japonya’da bile benimsenmiştir. Japonya’daki birçok büyük hastanenin temizlik işlerini, Amerikan hastanelerinin çoğunluğuna da hizmet vermekte olan müteahhidin mahalli bir şubesi yürütmektedir. Bu yönelimi vurgulayan bir husus, çoğunlukla, fazla eğitim veya beceriye sahip olmayan insanlar tarafından yapılan hizmetlerdeki verimlilik ihtiyacının artması¬dır. Bu da, işin, kendi mesleki kademeleri olan apayrı bir dış organizasyona tevdi edilmesini hemen hemen gerekli kılmaktadır. Aksi takdirde, sadece kalite ve eğilim için değil, iş etüdü, iş akışı ve araçlar için de gerekli olan ağır hizmetin sağ¬lanması üzerinde dikkatle durulmayacak veya yeterince önem verilmeyecektir.”

Şebeke, birimler veya bireyler arasında etkileşim yoğunluğunu gösterir. Her birey veya birim, diğer birey veya birimle olan etkileşimiyle bağlar oluşturur. Bu bağlar etkileşim hatlarıdır. Ancak bu etkileşim hatları düğümün (örneğin işletme) sayısı, düğümler arası etkileşimin yoğunluğu (kalitesi) ve çeşide (birimlerin birbirine yakınlığına) göre gevşek veya sıkı olabilir.

İşletmeler dikey bütünleşme yoluyla büyümeden uzak durarak bağımsız tedarikçiler veya dağıtıcılarla işbirliğine gitmeyi yeğlemektedirler. Program, maliyet fiyatları ve hiyerarşideki orta kademe mekanizması gibi içsel koordinasyonlar yerine pazar sürükleyicili mekanizmalarla birimler arası bağlanma yoluna gitmektedirler. Pazar mekanizmasıyla, iş yapan bağımsız işletmelerin temel yeteneklerinin birleştirilmesiyle “şebeke örgüt yapıları” ortaya çıkmaktadır.

ŞEKİL 1: TİPİK BİR ŞEBEKE ORGANİZASYONU

Şebeke örgüt yapılarına geçiş için önemli sayılan nedenler aşağıdaki gibi sıralanabilir:

• İşlevsel maliyetlerin ve sabit masrafların düşürülmesi veya kontrol altına alınması,

• Sermaye kaynaklarının daha akılcı kullanılması,

• Aktif zenginliğin kazanılması,

• Dışsal ekonomilerden yararlanılması,

• Yönetimi ve kontrolü zor fonksiyonların dışarıdan sağlanması,

• Teknolojik gelişmelerin gerçekleştirilmesi.

Şebeke organizasyonlarındaki genel yaklaşımın, işletmelerin ana amaçlarına döndürmek olduğu görülmektedir. Müşteri tatminine ve işletmelerin ana konularında uzmanlaşmalarına ve yoğunlaşmalarına yönelik bu yaklaşım ve işgörenlerin uzmanlık alanlarına dönmelerine, yöneticilerin günlük işlerden çok amaç ve hedeflere yönelmelerine, yöneticilerin ve örgütün gelişmeye ve çevreye uyumuna olanak sağlamaktadır. Kaynakların en uygun hale getirilmesi dolayısıyla da etkin bir zaman kullanımı tekniklerine de olanak sağlar. Şebeke organizasyonu yaklaşımında, uzmanlık alanlarına dönüş sağlanarak alt işletmeler daha fazla yetki ve sorumluluklarla donatılarak karar verme zamanları azaltılmaya çalışılmaktadır.

Şebeke oluşturacak tarzda işletme faaliyetleri¬nin düzenlenmesi yeni bir örgüt yapısı oluşturduğu gibi; bu düzenleme “dış kaynaklardan yararlanma”, “çekirdek yetenek” ve “yalın yönetim” gibi diğer uygulamalarla bir¬likte gelişmektedir. Yani bu uygulamaları birbirlerinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Bu açıdan bakıldığında bir şebeke içindeki işletmeler hem yardımlaşma hem de rekabet içindedir, işletmeler, hem nihai müşteriye zamanında, ucuz ve kaliteli hizmet sunmak için yardımlaşmak zorundadır¬lar, hem de kendi çıkarlarını korumak (rekabet etmek) durumundadır¬lar.

Nitekim şebeke organizasyon yapısı yakından incelendiğinde, bunun bir bakıma dikey ayrışımın sonucu, bir bakıma ortak girişimin bir şekli ve bir bakıma da dış kay¬naklardan uygulamalarının bir sonucu ol¬duğu görülebilir. Bu nedenle, şebeke organizasyon yapısı çok da yeni bir organizasyon şekli sayılmaz. Çünkü işletmeler arası stratejik birlikler ve müşterek yatırım ortaklığı (joint-venture) şeklindeki or¬ganizasyonlar, bir anlamda şebeke organizasyonu uygulamalarıdır.

Klasik organizasyon yapılarında amaçlara ulaştıracak iş ve faaliyetler aynı yönetim altında çeşitli kriterlere göre oluşturulmuş departman veya bölümlerde gerçekleştirilir. Dolayısıyla bu işler için gerekli kaynaklar da organizasyonun denetimindedir. Organizasyon bunlara sahiptir. Oysa şebeke organizasyonunda temel faaliyetlerin her biri ayrı bir yönetim altında çalışan ayrı bir işletmenin konusu olur. Örneğin; satın alma fonksiyonu, bu konuda uzmanlaşmış bulunan ayrı bir işletme tarafından, üretim ayrı, pazarlama ayrı ve araştırma ayrı bir işletme tarafından gerçekleştirilir.

Şebeke organizasyonlarını en belirgin özelliği, klasik organizasyonlarda olduğu gibi emir komuta ilişkileri ve kademelerinin fazla olmamasıdır. Emir komuta ilişkileri ve kademeler mümkün olduğu kadar en aza indirilerek yalınlaşılmaya çalışılmıştır.

Geleneksel yapıdan şebeke türü yapıya geçiş sürecinde bu değişim için kapsamlı bir modelin oluşturulması gerekmektedir. Brynjofsson ve arkadaşları değişim için bir model oluşturmaya çalışmışlardır. “Değişim matrisi” olarak adlandırılan bu matriste eski ve hedeflenen kavram ve süreçler bir matris içine yerleştirilerek bu kavram ve süreçlerin hem kendi aralarında hem de matris içinde birbirine olan katkıları, ters ilişkileri incelenerek değişim sürecinin daha anlamlı olmasını sağlamaktadır. Düşünülen bu modele tedarikçiler, satın alıcılar ve zincirdeki tüm işletmeler ve hatta rakipleri de almak mümkündür.

Esneklik nedeniyle şebeke organizasyonlarında ayrılma ve katılmalar olabileceği için bu tür kopmalar sıklıkla yapıldığında işletmeyi bir bütün olarak algılamada sorunlar söz konusu olabilir. Şebeke organizasyon yapılarında bağımsız işletmelerin ve çalışanların işletmelere bağımlılığının sağlanması en önemli sorun olarak görülmektedir.

2.1 Şebeke Organizasyonlarda Çalışma Kuralları

Bu kuralları madde madde açıklayalım:

• Bugünün kuruluşları ileri derecede yenilikçi ve son derece etkin yapılanmış olmalıdır. Birincisi bir şebeke yaklaşımını gerektirirken ikincisi bir ölçüde bürokratik yapıyı öngörmektedir. Başarılı bir örgüt yapısı iki yaklaşımın en uygun bileşimi olan şebeke yapılar ile sağlanacaktır.

• İşlerin büyük bir çoğunluğu bilginin yarattığı katma değerle gerçekleşmektedir. Bilgi bir şebeke üzerinde herhangi bir noktada üretilip herhangi bir noktada isteyene sunulabilmektedir. Buna göre bilginin üretimi ve dağıtımı geleceğin yönetim sorunudur.

• Bilgi durağan bloklar halinde bulunmamakta, sürekli bir büyüme ve gelişme özelliği göstermektedir. Bu nedenle mümkün olduğu kadar geniş bir bakış açısı, deneyim, yaş, cins özellikleri gösteren kişiler tarafından değerlendirilmelidir. Bunu sağlamak için bu insanları bir şebeke etrafında haberleştirmek ve etkileştirmek gerekmektedir.

• Yapılacak işler ve bunlar arasındaki ilişkiler giderek daha karmaşık hale gelmektedir. Hızla değişen teknolojinin de katkısı ile çevrenin yarattığı değişim ve oluşturduğu fırsat/tehdit olanakları giderek artmaktadır. Alışılan çözüm anlayışı ve tekniklerle bu sorunların çözümlenemeyeceği açıktır.

• Yöneticilerin rolü giderek daha fazla "lider", "bilge kişi", "koç", "örnek" görünümü kazanmaktadır.

• Bürokratik Kontrol Yerine Organik Kontrol: 20. yüzyılın işletmecilik ve organizasyon biliminin büyük çoğunluğu küçük ölçekli ve yönetilebilir kuruluşlar üzerinedir. Bu kuruluşlarda önemli süreçler ve faaliyetler oldukça anlaşılabilir, tanımlanabilir ve kontrol edilebilir ölçülerdedir. Bazı kuruluşlarda bu süreç ve faaliyetlerin yapısına önemli ölçüde bilgi girdiği zaman bunların tanımlanması ve kontrol edilmesi güçleşmektedir. Bu durumlarda şebeke yapıların sağladığı sinerji, bu tür süreç ve faaliyetlerin doğal bir kontrol mekanizmasını oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle şebeke organizasyonların organik yapısı, kendi iç dengeleri kontrol ve koordinasyon gereklerini en aza indirmektedir.

• Yönetim Süreçleri: Yönetim, istenen sonuçlara ulaşmayı sağlayacak faaliyetler ve süreçlerin planlama, kontrol ve koordinasyonu çalışmalarıdır. Bir çok geleneksel faaliyet ve süreç için yönetim, işlerin yapılış şekli ile ilgilidir. İşler daha fazla bilgi ve teknoloji yoğun olmaya başladıkça yönetimin işin yapılış şeklini belirleme niteliği azalmakta ve işlerin daha etkin ve verimli bir şekilde yapılması sorumluluğunu çalışanlar yüklenmektedir. Yönetimin esas görevleri ise hedef belirlemek, kaynak bulmak, alt yapıyı oluşturmak, çalışma altyapısını hazırlamak, çalışma ortamını olumlu hale getirmek, çıktıları pazarlamak ve gelişmeleri izleme haline dönüşmektedir. Burada çalışanları kontrol etme ve güdüleme gibi fonksiyonların azaldığı görülmektedir.

2.2 Şebeke Organizasyonların Çalışma İlkeleri

Şebeke organizasyonlarda çalışma ilkelerini beş kısımda incelemek mümkündür. Bunlar:

• Şebeke Yapı için Gerekli Bireysel Tutum ve Davranış Kuralları

• Şebeke Takımları ve Takım Oluşturma Kuralları

• Takım Normları ve Kuralları (Misyon, Amaç ve Kültür)

• Şebeke Haberleşme Kuralları

• Elektronik Haberleşme Teknolojisi Uygulamaları

2.2.1 Şebeke Yapı için Gerekli Bireysel Tutum ve Davranış Kuralları

Her birey bir öz değer bilincine sahip olmalı ve beraber çalıştığı her bireyin de öz değerine ve katkılarına saygılı olmalıdır. Bu yaklaşım net bir şekilde tanımlanmalı ve her takımın "temel becerisi" olarak kabul edilmelidir. Takım bireyleri birbirlerinden ve ortaklaşa deneyimlerinden pozitif bir bilgi kazancı sağlayabilmelidir. Bu da takım için; suçlamadan, eleştirmeden ve genelleştirmeden durum muhakemesi yapabilme prosedürlerinin geliştirilmesi ile gerçekleşir.

Bireyler arasında yüksek düzeyde bir güven ilişkisi bulunmalıdır. Bunun gerçekleşmesi belirli bir zaman alabilir. Başlangıç noktası, istismar etme eğilimi görülünceye kadar herkese güvenle yaklaşmaktır. İstismar etme eğiliminde olanlar ise suçlama ve eleştirme eğilimine gitmeden, güvenilir olmanın kendilerine ne kadar çok katma değer sağlayacağı konusunda ikna edilmelidirler. Güven, şebeke organizasyonlarda çekim alanı yaratan temel değerdir. Bu değerin örselenmesine ve kuşku ile karşılanmasına izin verilmemelidir.

Bireyler karşılıklı olarak işbirlikçi olmalı, vaatler, sözler ve destekler yerine getirilmeli, bunun tehlikeye girdiği durumlarda şebeke durumdan haberdar edilerek desteğin sürmesi sağlanmalıdır. Şebeke yapılar başarının ve başarısızlığın bireysel olarak kabul edilebileceği yapılar değildir. Başarı ve başarısızlık bütün şebeke ilgilendirecek ve onur/sorumluluk paylaşılacaktır. Şebeke etkisi; bireylerin bireysel tutum ve davranışlardan, ortak tutum ve davranışlara doğru yönlendirilebilmesidir.

Destekleşmede karşılıklılık ilkesine özen gösterilmelidir. Hiçbir birey şebekenin sağladığı potansiyelleri istismar ediyor görünümüne düşülmemelidir. Bu da bir şebeke bireyi olarak düşünme ve davranma alışkanlıkları edinme, sisteme verilebileceği kadar bilgi, enerji, zaman ve deneyim transfer edilmelidir. Şebeke yapılar başarı ve sorumlulukların bireyselleştirildiği hiyerarşik-bürokratik karakterde olmadığından sisteme sağlanan katkılar giderek sinerji yaratarak çok güçlü bir ortak aktif haline dönüşecektir.

Sistemin oluşumu ve gidişatı konusundaki bireysel duygu ve düşünceler paylaşılmalıdır. Durumun sürekli olarak tartışılacağı edileceği ve zararlı birikim ve gerilimlerin rahatlatılacağı durum değerlendirme toplantıları belirli bir sıklıkta yapılmalıdır.

2.2.2 Şebeke Takımları ve Takım Oluşturma Kuralları

Takımlar gerekli işlerin gerçekleşebilmesi için oluşturulan örgütsel yapı birimleridir. Şebeke yapılarda, işler genel olarak işlevsel değil çoklu beceri ve işleve sahip bireylerin takımları olarak örgütlenir. Takım yapıları, kuruluşun işlerinin ne olduğu, nasıl gerçekleştiği ve ne yöne gidildiği konusunda elemanlarına algılama genişliği ve stratejik vizyon sağlar.

Bilgi, beceri ve uzmanlığın katma değer yarattığı işlerde en verimli takımlar 5-8 elemandan oluşur. Bu elemanların farklı birikimleri ve kişilik özellikleri takımların sinerjik gücünü arttırır. Eleman sayısının bu düzeyde olması takım içinde en uygun bilgi akışı ve öğrenme temposunu sağlamaktadır.

Çok sayıda elemandan oluşan takımlar, genel olarak verimli sonuçlar üretemezler. Bu tür takımlarda bilgi genelde verimsiz ve eksik/yanlış olarak aktarılır, katılanlar bireysel anlam ve değerlerini somutlaştıramazlar, motivasyon düzeyleri ve katılımları düşük olur. Bu tür yoğunluklar, kuruluşta ait olma, birlik beraberlik, başarıyı paylaşma, ortaklaşa değerleri güçlendirme ve yeni fırsatları değerlendirme durumları gündeme geldiğinde meydana getirilmelidir.

Her şebeke elemanı en az iki takımda görev almalı ve sorumluluk yüklenmelidir. Bu kuruluşların işlevler arası ve takımlar arası gerekli olan bilgi aktarımına ve deneyim paylaşılmasına olanak sağlar. Böylece şebekeler daha karmaşık olarak ilmeklenmiş ve bilgi akışı her yöne gerçekleşmiş olacak kuruluş elemanlarının vizyon ve bakış açıları gelişecektir.

Bir eleman bir takımda birden fazla görev ve fonksiyon yüklenebilir. Bu roller zaman içinde değişebilir ve gerekli durumlarda değiştirilebilir. Böylece takımlar içinde esneklikler yaratılmış, işler dengelenmiş ve bireysel deneyimler yoğunlaştırılmış olacaktır.

2.2.3 Takım Normları ve Kuralları (Misyon, Amaç ve Kültür)

Her takım, bir takım olarak davranış ve performanslarını belirleyecek bir amaca sahip olmalıdır. Takımların kendi vizyonları, misyon ve hedefleri olmalı ve bunlar şebeke tarafından belirlenmiş ve benimsenmiş daha yüksek düzeyde olanları desteklemeli ve güçlendirmelidir.

Her takım güçlü bir norm ve değer sistemi oluşturmalıdır. Burada düzenli takım toplantıları önemli bir rol oynayabilir. Bu toplantılarda uzlaşılamayan noktalar yerine uzlaşılabilen noktalar üzerinde yoğunlaşılmalıdır. Uzlaşılamayan noktalar ise zaman içinde anlam ve önemlerini yitireceklerdir. Yitirmemeleri halinde doğal olarak uzlaşılan bir noktaya dönüşürler.

Her takım kendi çalışmaları ile bağlantılı ve ilgili diğer takımların çalışmaları ile de ilgili olmalıdır. Kuruluşun bir takımlar şebeke diyagramı oluşmalıdır. Bunun merkezinde takımın kendisi, çevresinde bağlantısı yüksek takımlar, dış çevrede ise bilginin ve sonuçların paylaşılması gereken diğer takımlar olmalıdır.

Takımlardaki bireyler kendi kişisel şebekelerini korumak ve geliştirmek konusunda teşvik edilmelidir. Bu ilişkiler mevcut takım için belirlenmiş görevlerin dışında da olabilir. Kuruluşun da dışında olan profesyonel ve diğer şebekeler özellikle önem taşımaktadır.

Şebeke içinde bazı esneklikler ve gevşeklikler bulunmalıdır. Bir miktar tekrar ve örtüşme yanlış ve gereksiz olarak düşünülmemelidir. Bu esneklikler çıktı kalitesinin yükselmesine ve beklenmedik şoklara esnek tepki verilebilmesine olanak sağlar.

2.2.4 Şebeke Haberleşme Kuralları

Elektronik şebekelerde olduğu gibi bir takım da haberleşme standart ve protokollerinde anlaşmalıdır. Bu standartlar kapalı ( kültürel değerler veya benzer düşünen insanların davranış beraberliği gibi) da olabilir. Bir çok durumda ise açık bir şekilde düzenlenmiş olmalıdır. Örneğin karar verme yöntemleri, gündem oluşturma, kararların uygulanma şekilleri, yeni proje önerme vb. konularda şebekeler, yapı olarak etkin haberleşme düzenlerine oldukça bağımlıdır ve iletişimsizlik bir şebeke yapının etkinliği için olabilecek en kısıtlayıcı engeldir.

Şebeke üzerinden haberleşmelerin yoğunluğu (en dış çevre dahil) teşvik edilmelidir. Bu süreç özellikle yarı pişmiş görüş ve projelerin olgunlaşmasında ve kararsız kitlenmiş durumların çözülmesinde yararlıdır. Kendine içine dönük olarak haberleşen ve sorun çözmeye çalışan bir grup "şebeke ruhu" oluşmasına katkıda bulunamaz.

Elektronik haberleşme şebekelerinde olduğu gibi bir tür "sistem danışmanı" pozisyonu oluşturulmalı ve şebeke üzerinde haberleşmenin etkinliği sağlanmalıdır. Önemli haberlerin gerekli ilgiyi görmediği durumlarda, veya projelerin tempolarında düşüklük gözlendiği durumlarda şebekeyi uyandıracak ve yeniden hareketlendirecek mekanizmalar gerekmektedir.

İç halkadaki biçimsel ilişkiler, yazılı hale getirilmiş ve en aza indirgenmiş prosedürler üzerinde anlaşılarak gerçekleştirilir. Takımlar arası elemeler, bu anlayışların şebekeye yaygınlaştırılmasında katkı sağlarlar. Yüksek güven samimiyet gerektiren prosedürler özellikle vurgulanmalıdır.

Şebeke ortamında karar verme süreçlerinin taşıyacağı sürpriz faktörler ve bulanık durumlar gözden kaçırılmamalıdır. Kararların kimin tarafından verileceği ve kimler tarafından uygulanacağı sorunu bazı belirsizlikler taşıyabilir. Yapılması gereken bir iş, alınması gereken bir kararı gerektirebilir. Genel bir kural olarak kararlar alınmaları gereken zaman ve durumlarda, uygun birimler tarafından, şebekece belirginleştirilmiş misyon, değer ve kurallar gözetilerek alınmalıdır. Stratejik öneme sahip konular ve bunlarla ilgili kararlar önceden belirlenmelidir. Bu konularla ilgili karar alma süreçlerini etkinleştirecek prosedürlerin geliştirilmesine özen gösterilmelidir.

2.2.5 Elektronik Haberleşme Teknolojisi Uygulamaları

E posta haberleşmelerinde mesajın muhataplarından mesaj karsısında ne tür bir uygulama (bilgi, hareket, destek v.s.) beklendiği net olarak belirtilmelidir. Telekonferans uygulamalarında da benzer kurallar geçerlidir. Burada çabuk ve etkili ve açık olmak önem taşımaktadır.

Mesajların alıcıları farklı rol ve sorumlulukta birimler ise her konu için ayrı mesaj kullanmak gerekmektedir. Bu onların mesajları konulara göre sınıflandırabilmesine ve uygun tepki verebilmelerine olanak sağlar. Mesajları kısa tutmak ve mesajın bilgi vermek veya bir uygulama talep etmek amacı taşıdığını öncelikle belirtmek faydalı olacaktır. Bitişte mesajın tam olarak ne anlama geldiğinin kısa ve net olarak tekrar belirtilmesi gerekir.

Yüz yüze haberleşmenin özel bir önem taşıdığı durumlarda, bunun ne sonuç verdiğini bir e-posta mesajı ile tekrar vurgulamak ve netleştirmek gereklidir. Bu aynı zamanda katılımcıların bir referans çerçevesi oluşturmasına olanak sağlayacaktır. Böylece toplantı sonuçları ile ilgili farklı yorumlar çıkartılmasına ve bulanık kalarak çözümlenmesi gereken noktaların ortaya çıkmasına olanak sağlamak mümkündür. Bu haberleşmeler diğer yandan bir "gurup hafızası" nın oluşmasına da yol açacaktır.

Mevcut olan veya diğerleri tarafından ortaya konan bilgilerden yararlanılmalıdır. Başkaların katkılarını yok veya değersiz saymak beklenen sinerjinin doğmasını engelleyecektir. Grup içinde haberleşme süreçleri sonucunda oluşan ortak bilgiyi toparlayarak bir ağ dokümanı haline getirecek bir bilgi editörü pozisyonuna ihtiyaç olacaktır.

Her şeyden önce şebeke haberleşmeleri insanca ve samimi bir süreç olarak gerçekleştirilmelidir. e-postalar ve haberleşme grupları hiyerarşik olmayan ortak duygu ve bilgi paylaşma ortamlarıdır. Yüz yüze olmayan bu ortamlar belirli bir samimiyet ve sıcaklık taşıyan bir üslupla gerçekleştirilmelidir.

2.3 Şebeke Yapılarda Başarı ve Başarısızlık

Uygulamalar coğrafi olarak dağılmış şebekelerin, yerel olanlardan daha verimsiz olduğu doğrultusunda bir görünüm vermemektedir. Tam aksine, insanlar daha geniş alan yayılmış şebekelerin çalışabilmesi için özel bir çaba ve enerji harcamaktadır. Yüz yüze çalışma olanaklarının kısıtlı olması insanları şebeke olanaklarını daha yoğun kullanmaya yönlendirmektedir. Şayet bu süreçlerde bir başarısızlık veya verimsizlik yaşanıyorsa bunlar muhtemelen aşağıdaki nedenlerden kaynaklanmaktadır:

• Şebekeyi bütünleştiren bir paylaşılmış vizyon olmayışı,

• Şebeke katılımcılarının ve kendilerinden beklenen rollerin net bir şekilde tanımlanmış olmayışı,

• Takımların misyon ve hedeflerinin takımdaki bireylerin amaç ve beklentileri ile uyumlu olmayışı,

• Şebekeye baskıcı ve kısıtlayıcı pozisyon ve işlevlerin bulunması,

• Şebekeye bir işbirliği ve destekleşme kültürü yerine bir rekabet ve öne geçme kültürünün hakim olması,

• Yeterli yoğunlukta ve netlikte bir haberleşme sürecinin gerçekleştirilemeyişi.

Bir şebeke yapıda “esneklik” kilit özelliktir. Bu yapılar özellikle esneklik ve hızlı tepki gerektiren konular ve durumlar için gereklidir. Buna rağmen şebeke yapılar da beklenileni veremeyebilir ve başarısız olabilir. Bu durum genel olarak üç neden dolayısı ile ortaya çıkacaktır:

• Paydaşlar şebeke elemanı olarak sistemde değildir.

• Güçlü bir sürükleyici fikir veya karşılıklı anlayış oluşmamıştır; bu nedenle misyon, vizyon ve hedefler tutarsızdır.

• Şebeke görünümü altında baskın elemanlar bulunmaktadır. Bu şebekedeki sinerjinin artması yerine azalmasına yol açmaktadır.

Bütün bunların dışında bir şebeke yapılanma projesinin etkinliğinin ve başarısının arkasında, “çalışma kültürü, profesyonel süreçler ve bireysel anlayış tarzları” önemli bir rol oynayacaktır.

3. ŞEBEKE ORGANİZASYON TÜRLERİ

İşletme faaliyetlerinin farklılaşması sonucu üç tür şebeke organizasyonu ortaya çıkmıştır:

• Dahili Şebeke Organizasyonu,

• Dengeli Şebeke Organizasyonu,

• Dinamik Şebeke Organizasyonu.

3.1 Dahili Şebeke Organizasyonu

Dahili şebeke organizasyonlarda, tek bir şirket içinde iş birimleri ve temel faaliyetler, ana işletmelerden farklı işletmeler tarafından yerine getirilmekte, kaynaklar yine aynı işletmede kalmaktadır. Ana şirketin görevi bu işletmeler arasında koordinasyon sağlamaktır. Örneğin petrol firmaları petrolü çıkarmayı, bulmayı ve rafine etmeyi çok pahalı bulduklarından dolayı bu faaliyetleri farklı firmalara vermektedirler ve dolayısıyla dahili şebeke organizasyon yapısını oluşturmaktadırlar.

Her biri kendi içinde uzmanlaşmış olan bu birimlere ana işletme tarafından belirli hedefler verilir. Alt işletmeler bu standart ve hedefler içinde kaldıkları sürece faaliyetler sürmekte, değilse ana şirket gerekli girdiyi piyasadan ve bünye dışından almaktadır. Böylece, işletmeler hem birbirlerinin müşterisi olmakta hem de pazarda rekabet etmektedir.

ŞEKİL 2. DAHİLİ ŞEBEKE ORGANİZASYONU

3.2 Dengeli Şebeke Organizasyonu

Uzun dönemli ilişkiler için birleşmiş dış tedarikçiler ve ana firmadan oluşur. Bunlar ana firmaya deneyim katarlar. Şebekeye dahil olan firmalar tek büyük bir ana firma etrafında birleşmişlerdir. Japon Keiretsu’lar bunlara örnektir.

ŞEKİL 3. DENGELİ ŞEBEKE ORGANİZASYONU

Dahili şebeke organizasyona göre farkı, belirli bir mal veya hizmeti üretmek için gerekli olan kaynakların birbirinden tamamen bağımsız olan işletmelerin bünyesinde olmasıdır. Bu şebekedeki tüm organizasyonlar yönetim ve sahiplik olarak birbirinden bağımsızdır. Bunlar sadece belli bir ürün, iş veya hizmet üretimi için birbirleri ile alışveriş içindedirler. Koordinatör olarak bir ana firma vardır, diğer firmalar bu koordinasyon altında çalışırlar. Bunlara otomotiv sanayii örnek olarak verilebilir. Otomotiv firmaları otomobil parçalarını dışarıya ürettirmekte ve bunları birleştirip satan ve müşteri ile ilişki kuran yine firmanın kendisidir. Ana faaliyeti koordinasyon olan firma böylece az sayıda personel ile çalışacak ve sabit masraflarını azaltacaktır. Burada bir diğer önemli noktada planlama, kontrol, koordinasyon ve haberleşmenin büyük önem kazanmış olmasıdır.

Ayrıca dışardan alınan yemek temini, güvenlik, personel taşıma vb. gibi hizmetlerin işletmenin kendi bünyesinde yürütülmesi yerine dışarıdan başka işletmelerden alınması uygulaması da dengeli şebekelere örnektir. Bu hizmetlerle ilgili, örneğin taşımacılık konusunda, işletmenin kendisi vasıtaların sahibi olmayacak, bünyesinde şoför ve tamir bakım elemanı gibi personel bulundurmayacaktır, yedek parça ve diğer bakım onarım aletlerini bulundurma gereği olmayacaktır. Bu hizmet sözleşme ile dışardan alınır ve alınan hizmet istenilen kalitede olmazsa, sözleşme iptal edilip aynı hizmet başka bir işletmeden alınabilir.

Burada görülen esneklik şebeke organizasyon yapılarının en önemli özelliğidir.

3.2.1 Keiretsu

Japonya’nın en büyük endüstriyel grubuna verilen addır. Genelde bu grupta baskın olan büyük bir üretici veya bankadır. Keiretsu üyeleri marka ismini paylaşırlar. Bu yüzden bir takım kredilere ulaşmaları daha kolaydır ve devralınmaları daha zordur. Bu yapıda bir grup işletme bütünleşmiştir ve birbiri ile sıkı işbirliği içinde çalışmaktadırlar. Keiretsu’lar yapı itibarı ile çok büyük bir şebeke yapıyı oluştururlar. Bu şebeke yapı dikey ve yatay olarak bütünleşmiş bir yapıdır.

Buna en iyi örnek Mitsubishi’dir. Mitsubishi’nin Keiretsu’yu geliştirme sebebi Amerikan Rockerfeller’in devralınması idi. Yarı iletkenler, televizyon üreticiliği, bankacılık, gıda ve diğer endüstri dallarını araba üreticiliği yanında yapmaktadır.

Global rekabetin artan gücü organizasyonları geleneksel yapılarını değiştirmeye zorlayan bir faktördür. Mitsubishi, 28 ana üyeden oluşan şebeke ağı ile yüzlerce firmadan oluşmaktadır. Bunlar mülkiyet ve yönetim ilişkileri ile birbirine bağlıdır. Üç ana faaliyeti; Mitsubishi Corporation -ticari firma- Mitsubishi Bank -Keiretsu’nun finansmanını sağlayan kurum-ve Mitsubishi Heavy Industries -en büyük üretici işletme- yerine getirmektedir. Bu grup yapısı, yeterli küreselleşme sağlamak için oluşturulmuştur. Geleneksel yapılarını değiştirmeden Keiretsu’ların rekabet edebilmeleri Keiretsuların gücünü göstermektedir. Keiretsu’lar bu bakımdan oldukça etkili olmuşlardır.

Bunlar daha çok çapraz mülkiyet ilişkileri, uzun süreli iş ilişkileri, birbirine bağlı yönetimlerle ve sosyal bağlarla (birçok kıdemli yönetici eski sınıf arkadaşlarıdır) birbirine bağlıdır. Bir çeşit şebeke yapısı olan Keiretsu’lar Japon çok uluslu firmaların başarılı olmasının en büyük sebebi olarak görülmektedir. Örnek olarak Keiretsu’lar tüm Japon Firmaları içinde yüzde birlik kısmının 1/10 ‘undan azını oluşturmalarına rağmen Tokyo borsasında tüm hisselerin yarısından fazlasına sahipler, A.B.D. yüksek teknoloji firmalarına yapılan yatırımların yarısından fazlası ve California’da yapılan Japon üretimlerin yüzde ellisini oluşturmaktadırlar. Keiretsu’ların ne kadar güçlü olduğu görülmektedir. İlk kez Japonya’da oluşan bir organizasyon yapısı olmasına rağmen Keiretsu’lar Amerikan firmaları tarafından da kullanılmaktadır.

3.3 Dinamik Şebeke Organizasyonu

Bu şebeke organizasyonlarda, belirli özellikleri olan firmalar geçici anlaşmalarla genelde lider veya organizatör firma etrafında organize olurlar. Her firma bağımsızdır ve belli bir proje veya fırsat için bir araya gelirler. Moda endüstrisinde üreticiler, tasarımcılar ve perakendeciler sık sık bu modeli kullanırlar.

Bu organizasyon yapısında lider işletme yoktur. İşletmelerin her biri kendi içinde koordinatörlük yapar, diğer işletmelerle alışveriş içine girer. Şebekedeki her işletme, organizatörlük işlevini gören herhangi bir işletmenin koordinasyonu altında faaliyetlerini birleştirmekte, yani alışveriş içine girmektedir. Her biri belli bir konuda uzmanlaşmış bağımsız işletmeler, kendi hedef ve çıkarları doğrultusunda herhangi bir organizatör işletmenin koordinasyonu altında bir şebeke oluşturmaktadırlar. Ortak girişimler (Joint venture gibi), böyle bir şebekenin tipik örneğidir.

Bu yapıda işletmeler arasındaki ilişkiler, merkezi bir plan veya koordinasyona göre değil, piyasa mekanizmasına göre oluşmaktadır. Örneğin otomotiv sanayinde, yan sanayi sayılan bir firmanın sadece belli bir otomotiv firmasına hizmet etmesi söz konusu değildir. Organizatör firma daha uygun şartlarla mal veya hizmet temin edebiliyorsa, bu yeni satıcı şebekeye dahil olmaktadır. Böylece işletmeler piyasa koşullarına uyarak, piyasa disiplini içinde rekabetin zorlamasını hissedeceklerdir. İşletmeler arası ilişkiler emir komuta ile değil piyasa koşullarına göre belirlenmektedir.

ŞEKİL 4. DİNAMİK ŞEBEKE ORGANİZASYONU

3.3.1 Müşterek Yatırım Ortaklığı (Joint-Venture: Ortak Yatırım)

İki veya daha fazla işletmenin ortak bir şekilde yeni bir işletme kurup, sahip olmalarıyla gerçekleşmektedir. Kurulan yeni işletmeye Joint-venture denmektedir. Joint-venture gibi, uluslararası ortaklıklar, belirli bir pazara girmenin kolay, hatta bazen tek yoludur. Çok uluslu işletmeler temelde böyle anlaşmalar yaparak, yerel ortak aracılığıyla ev sahibi ülkedeki çevresel koşullar hakkında daha kolay bilgi elde ederek yatırım riskini de azaltabilirler.

Her iki tarafın bu birleşmeden farklı beklentileri olabilir. Bir taraf için girilecek pazar ilginç gelebilecekken diğer taraf üretim teknolojileri hakkında bilgi edinmek isteyebilir. Joint-venture’nin iki temel biçimi yeni ürünlerin üretilmesi ve satılmasıdır.

Ortak yatırım; yeni bir işe girmenin yüksek riskini azaltır, küçük işletmelere büyük işletmelerle rekabet gücü kazandırır., yeni teknolojileri kolayca elde edebilme imkanı verir. Bu birleşmeden sonra organizasyonların her ikisinin de yapısı değişir.

4. ŞEBEKE YAPILARIN AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI

Küçük girişimciler dış üreticiler ve dağıtıcılar kullanarak daha büyük pazarlara ulaşabileceklerini ve bunun için daha az para harcayacaklarını fark etmişlerdir. Örneğin, Rhoda Makoff, R&D Laboratuarları ile başlamıştır. Burada özel vitaminler ve mineraller oluşturmuştur, daha sonra bunları dış ilaç firmalarına ürettirip paketletmiştir. İki yüzden fazla toptancıya depolama ve dağıtımı yaptırmıştır. Şebeke yaklaşımı ile bu firma çok kısa sürede ilerlemiştir. Bir sonraki yeni ürünü ile ilgili işlerini sadece birkaç telefon görüşmesi ile bitirecektir. Diğer taraftan Topsy Tail firması sadece iki tane tam zamanlı çalışan ile 80 milyonluk sermayeye sahipti.

Şebeke organizasyonların en büyük avantajı, küresel düzeyde rekabet edebilir düzeye gelmeleridir. Bir diğer avantaj da işgücü esnekliğidir. Esneklik de ihtiyaç duyulan hizmetlerin kiralanabilmesinden ve kısa bir süre sonrada bırakılabilmesinden kaynaklanmaktadır. Örnek olarak mühendislik, dizayn ve bakım hizmetleri verilebilir. Bu sayede ayrıca fabrika, cihaz gibi teknik donanımların alınmasından kurtulunmuş olur. Organizasyon kendini yeniden tanımlayıp yeni ürün ve pazar fırsatlarından faydalanabilir. Bu ise bu tip organizasyonlarda çalışanlar için iş çeşitliliği demektir. Bu yapı en yatay organizasyon biçimidir çünkü az denetim gerektirir. Ürün uzmanlarından oluşan büyük bir takım ile yöneticilere ihtiyaç yoktur. Şebeke organizasyonlarda en fazla iki veya üç kademeli hiyerarşi vardır, buna karşın geleneksel organizasyonlarda on veya daha fazla kademe vardır.

Bunun yanında şebeke organizasyonların dezavantajlarından biri kontrolün elde bulundurulmamasıdır. İşlemler yöneticilerin elinin altında değildir ve yöneticiler sözleşmelere güvenerek, koordinasyon ve görüşmeler ile elektronik mesajlarla kontrolü ellerinde bulundurmaya çalışırlar. Bir diğer önemli dezavantaj da organizasyonun bir parçasının devre dışı kalmasıdır. Bir işletme iflas ederse veya örneğin fabrikası yanarsa bu doğrudan ana firmayı etkileyecektir ve onu da devre dışı kalmasına sebep olacaktır. Bütün hizmetler bir yerde olmadığı için güvensizlik de yüksektir. İşçi sadakati zayıflar çünkü işçiler, başka hizmetlerin sözleşme ile onların yerini alabileceğini düşünür. İşgören devir hızı daha yüksek olabilir çünkü ürün ve pazarın değişimi ile farklı yeteneklerde çalışanlara ihtiyaç duyulur.

Avantajlar

Dezavantajlar

*Küresel Rekabet *Kontrolün elde olmaması

*İşgücü Esnekliği *Organizasyonun bir parçası yok olma olasılığı

*Yönetici kadronun azaltılması

*İşgören sadakatinin azalması

TABLO 1. ŞEBEKE YAPILARIN AVANTAJ VE DEZAVANTAJLARI

5. ŞEBEKE ORGANİZASYONLARIN YÖNETİMİ

Bu konuda aşağıdaki verilen başlıklar üzerinde açıklamalar yapılacaktır:

• Örgütlerde Düşey ve Yatay Yapılanma

• Şebeke Yönetiminin Tercih Edilmesinin Nedenleri

• Şebeke Organizasyonlarda Teknoloji Takibinin Önemi

• Şebeke Yönetiminin Temel İlkeleri

• Şebeke Yönetiminin Uygulama Politikaları

• Kurumsal İç Şebeke ve Küresel Dış Şebekenin Bağlantılı Olma Gerekliliği

• Şebeke Yönetiminde Liderlik

5.1 Örgütlerde Düşey ve Yatay Yapılanma

Örgütler iki temel anlayış ve algılayış tarzına dayanan iki temel yaklaşımla yapılandırılırlar.

Taylor tarafından geliştirilen ve Henry Ford tarafından uygulanan ve giderek yaygınlaşan ve yönetim normu haline gelen Düşey-Mekanik yaklaşım çok basittir ve inanılmayacak kadar başarılı olmuştur. Ürünü ve üretim sürecini, bir girişimci belirler, pazara girmek için bir kuruluş oluşturur, bunun için gerekli tüm eylemleri tasarımlar ve hepsini bir plan halinde ortaya koyar, çalışanlarını tam bu planın gereklerini yapmak üzere işe alır ve eğitir, sürece dikkatle nezaret eder, bir grup teknisyene sürekli ürün iyileştirmesi ve süreç iyileştirmesi yaptırır, kendi kendine satılan yüksek kaliteli, düşük maliyetli bir mal yaratır, pazardaki rakipleri elimine ederek karlılığını büyütmeye uğraşır. Vasıfsız ve okuma-yazma bilmez işçilerden sanayileşmiş uluslar kurmanın yolu budur. Bu modelde kuruluşlar, düşey hiyerarşik bir anlayışa göre düzenlenmiş işlevsel (Finans/Muhasebe, Üretim, Pazarlama, Lojistik, Personel) olarak işbölümü yapmış departmanlardan oluşan bir yapıya sahiptirler. Bu departmanlar genel olarak kuruluşun ortaklaşa amacına hizmet etmek yerine kendi işlevsel amaçlarına ağırlık verme eğilimindedirler.

Zaman

Düşünce

Yapı

Kademe

Kontrol

Otorite

Organizasyon

Statik

Analitik

Mekanik

Hiyerarşik

Bürokratik

Otokratik

>

Düşey Düşünce/Düşey Yapılanma

Dinamik

Sentetik

Organik

Holarşik

Organik

Demokratik

>

Yatay Düşünce/Yatay Yapılanma

TABLO 2. ÖRGÜTLERDE DÜŞEY VE YATAY YAPILANMA

Hem bu işletmecilik modeli, hem de çevre ekonomik sosyal yapı giderek daha çok karmaşık ve dinamik hale gelince işlerin düşey bir anlayışla bilindiği gibi yapılması zorlaştığını görülmekte ve Yatay-Organik yaklaşıma geçmek gerekli hale gelmektedir. Şebeke yönetimi, kuruluş yatay düşünce çerçevesinde, birimlerin şebeke şeklinde yeniden yapılandırarak girişim ve inisiyatifi birimlere göçerirken bir yandan da kuruluş sinerjisini en uygun hale getirmeye ayarlanmış bir yönetim ve organizasyon biçimidir.

Şebeke yönetimi, hem rekabet güçlerini, hem de karlılıklarını, hızlanan bir değişim ya da karmaşıklık ortamında yükseltmek isteyen kuruluşlarca kullanılmaktadır. Buna ulaşabilmek için, çeşitli ürün/pazar etkileşimine esnek olan iş sorumluluklarının, “eylemsel iş birimleri” adıyla anılan birimlere devredilmesi söz konusudur. Bu birimler bütünleşik bir şebeke yapısı ile yatay olarak birbirine ve doğrudan üst yönetime bağlıdır. Şebekenin bütünleşmesini, stratejik bir bilgi sistemi ve bundan yaralanan bir stratejik yönetim birimi sağlar. Stratejik yönetim biriminin patronluk veya kamu sahipliği olması modeli ve yönetim tarzını etkilemez. Şebeke yönetim modelinde şebekeyi oluşturanlar, şebekenin stratejik yönetiminde önemli bir ağırlığa sahiptir.

5.2 Şebeke Yönetiminin Tercih Edilmesinin Nedenleri

Şebeke yönetimi uygulamanın nedenleri, günümüz hayatına egemen olan üç eğilimde cevap bulur:

• İnsan davranışının (hem müşteri, hem işgören olarak) bireyselleşmesi ve dinamikleşmesi,

• Yeni teknolojiler ile iletişim teknolojilerinin doğup yükselmesi,

• Arz ve talebin küresel şebekelere yayılması.

Değişen ve farklılaşan normlar, değerler, hayat tarzları ve kültürler, piyasada giderek artan bir çeşitlilik ve dinamizm yaratmaktadır. Bu durum ürünlerin ömür süresini kısaltmakta, daha çok ürünün daha az miktarlarda yapımını gerektirmekte, araştırma giderlerinin artıp, aradaki farkın işçilikten çıkmasına neden olmaktadır. Her şeyin çok daha hızlı yapılma zorunluluğu vardır. Artık bir kuruluşun uzun süre güvenebileceği bir "esas malı" yoktur. Dünyada artık ömür süresi uzun olan mallar geçerli değildir, onun yerine belirli kullanımlar için tasarımlanıp üretilmiş, genellikle daha kısa ömürlü mallar vardır. Bunlar fazla pahalı olmaya başladığında, ara formlar yaratılabilmekte, örneğin standart bir mala kişisel ayrıntılar eklenmektedir ki buna otomotiv sanayiinde sıkça rastlanır.

Piyasaların artan değişiminin anlamı şöyledir:

• Çeşitli ürün/pazar bileşimlerine yönelik politikalar daha farklılaşmaktadır. Piyasaya artık standart bir biçimde yaklaşılamamaktadır.

• Teknolojik gelişmenin pazarlama politikasına, pazarlama politikasının da teknolojik gelişmeye daha sıkı sıkıya bağlı olması gerekmektedir.

Günümüzde ürün geliştirme ve tasarımlama çok daha ön plandadır, pazarlamanın da ona ayak uydurma zorunluluğu vardır. Yeni bir ürünün Araştırma-Geliştirmedeki süresi, sanayiinin pek çok dalında rekabetin en kritik faktörüdür. Bunun kısaltılması ancak, geliştirme, satın alma, üretim, satış ve pazarlama arasında çok kısa iletişim hatları varsa mümkün olabilir. Piyasaya dönüklük konusundaki etkinliğin artması şarttır, bu iş tüm işlevlerin randımanını düşürme pahasına bile olsa, yine de yapılmalıdır.

5.3 Şebeke Organizasyonlarda Teknoloji Takibinin Önemi

Günümüzde teknolojik gelişme, ekonomik büyümenin esas motive edici gücünü oluşturmaktadır. Bu teknolojilerin uygulanması, girişimciler için mecburidir; bunu yapmamanın bedeli, pazardaki pozisyonu, belki de girişimi kaybetmektir. Savaş sonrası ekonomik patlama, petrol teknolojilerine dayalıydı, oradan plastiklere, böcek ilaçlarına, insan yapısı elyafa, reçinelere, modern boya ve lakelere, daha sanayiinin hemen her dalında kullanılan pek çok ihtisaslaşmış kimyasal maddelere geçildi. Bu ürünler ömür süreçlerinin olgun dönemine 1960’ların sonlarında girdiler. Sonuçta ekonomik durgunluk doğdu. Ekonomik büyümenin yeniden başlaması ancak, geniş potansiyel etkiye sahip yeni bir küme teknoloji gelirse mümkün olacaktı. Durgunluk yıllarında, bu teknolojileri geliştirmek için büyük miktarlarda para ve zaman harcandı. İlk ürünler 1980’lerde tanıtıldı. Modern bir işletme için izlenmesi ve uygulanması gereken üç küme teknoloji bulunmaktadır:

• Yeni malzemeler kümesi,

• Otomasyonlu üretim teknikleri kümesi,

• Bilişim/iletişim teknikleri kümesi.

Girişimcilerin üretimleri ve lojistik süreçleri için yeni teknolojilere yatırım yapabilmesi, ancak olup bitenden ve olanaklardan haberdar olmalarına ve yeni koşullara uyum sağlayacak gerekli tedbirler almalarına bağlıdır; bilgi süreçleri, ürün tasarımları ve stratejik açıdan da yatırım fırsatları izlenmek zorundadır. Uygulamada ise gelişen teknolojiler genelde teknik eğitim almamış girişimciler için “karakutu”lardır. Bu karakutuların yarattığı belirsizliğin aşılabilmesi ancak teknoloji izlenmesinin bir şebeke bileşeni haline getirilmesi ve şebeke içinde teknolojiyi izleyerek, ekonomik açıdan değerlendirebilecek birimlerin bulunması ile mümkündür.

Eğer yeni teknolojilerin çokluğu iyi haberse, bunun yanındaki kötü haber de, geliştirmenin her sefer çok daha pahalıya mal olduğu gerçeğidir. Geliştirmenin yüksek maliyeti, bu maliyetin telafisi için çok büyük pazarlara ihtiyaç göstermektedir. Bir çok durumda anlamasız ve gereksiz geliştirilen teknolojilerin maliyeti firmalara ve tüketicilere yansımaktadır.

5.4 Şebeke Yönetiminin Temel İlkeleri

Şebeke yönetimi kavramı yedi ilkeye dayalıdır:

1- Stratejik yönetimle yeniden yapılanmanın gerçekleştirilmesi,

2- Şebekenin inisiyatif verme ve kontrol yapısının yatay bir anlayışla tasarımı,

3- Bütünleşik iş sorumluluklarının göçerilmesi,

4- Müşterilerin ve tedarikçilerin şebeke birimleri olarak algılanması,

5- İşlevsel ve işlemsel sorumlulukların stratejik bütünleştirilmesi,

6- Şebeke birimlerinin yönetim süreçleri üzerinde ağırlıklı bir etkiye sahip olması,

7- Bürokratik kurallarla kontrolü kaldırarak katılımcılığa ve iç girişimciliğe destek olunması.

Bu ilkelerin uygulanma amaçları da şöyledir:

• Kuruluşun ekonomik ve sosyal varoluş tanımını tamamen yeni bir anlayışla değiştirmek,

• Kuruluşu yeniden atılımcı bir rotaya döndürmek,

• Hamleci, yenilikçi ve uyumlu iç birimleri aracılığıyla piyasadaki eylem ve tepkileri hızlandırmak,

• Geliştirme kadrolarıyla ticari kadrolar arasında şebeke ilişkiler kurarak yenilikçiliği yeniden oluşturmak,

• Kuruluşta çalışanları müşteriye dönük davranışlara teşvik etmek,

• Üst yönetimin gerçek kuruluş işlerine daha çok dikkat yöneltebilmesini sağlamak,

• Kuruluşun destek ve yardımcı hizmetlerle ilgili işlevlerini en uygun hale getirmek.

Politika yapımıyla politika uygulamanın bütünleşmesi, müşteri gruplarına odaklanmış, uyanık ve etkin faaliyetlere girişebilen birimler yaratmaktadır. Satış, satın alma, üretim ve geliştirme faaliyetleri, pazarlama politikasına en güzel biçimde uyumlandırılabilmektedir. Pazarlama politikası da işlevsel faaliyetlerin sunduğu fırsatlardan azami yararlanabilmektedir.

İşlevsel yapılı düşey organizasyonlarda satış bölümü, piyasayla temas etmektedir. Eğer standart dış bir ürüne ihtiyaç varsa, üretim bölümüyle temas gerekecektir ve tabii araştırma-geliştirme departmanıyla temas da şart olacaktır. Sonuçta karmaşık danışma biçimleri ortaya çıkacak, sorumluluklar bulanıklaşacak, kararlar teslim süresi çok uzun olan ürünler haline gelecektir. Doğal olarak bu arada müşteri kaybetme olasılığı çok yüksektir. Şebeke yönetimi, belirli müşteri grupları için, işlevsel açıdan kendi içinde tamam olan birimler kurulması demektir (yani anında ihtiyaç duyulabilecek her şey bu birimlerin içinde vardır), bu da kararların çok çabuk alınabilmesini sağlamaktadır.

Yenilikçilik açısından, teknolojinin kaldıraç olması, piyasa çekmesi ve bir de girişimcilik, bir tek birimin içinde birleşmiş durumdadır.

5.5 Şebeke Yönetiminin Uygulama Politikaları

Şebeke yönetiminin başarıyla uygulanabilmesi için, çeşitli firmalar üzerinde yapılan gözlem ve araştırmalar şu ön koşulları göstermektedir:

• Birimlerin açık seçik ve özel birer misyonu olmalıdır. Böylelikle birim, önceden tanımı yapılmış piyasa bölümlerine odaklanabilir, dışarıdaki rakipler yerine birbiriyle rekabet etmeleri önlenir. Ayrıca bu birimler, rekabetçi ve güçlü bir misyon ifadesi söz konusu değilse, doğuştan "takım" olarak oluşmuş birimler değildir. "Daha yüksek kalite, mükemmel girişim" gibi kalıplar bu amacı sağlamaya yetmez.

• Birimlerle en üst düzey arasında ara düzeyler olmamalıdır. Şebeke yönetimi, birimiyle en üst düzey arasındaki anlaşmaları stratejik-bilgiye dayalı bir omurga ile gerçekleştirir. Bu ilişki doğrudan “on-line” dır ve herhangi bir yolla engellenemez. Doğrudan anlaşma, kısa iletişim yollarını kolaylaştırır, en üst düzey bu birimlerle doğrudan iletişim kurar, bu da kararlarını çabuk alınabilmesi demektir.

• Bilisel Altyapı Birimleri ve yönetimi bağlayan arayüzü oluşturmalıdır. Kuruluşun iyi planlanmış ve iyi desteklenen yönetim bilişim sistemi, el altında hazır olmalı, buna birimlerin ayrı ayrı kar-zarar hesapları dahil olmalı, bu rakamları yorumlayabilecek birim kontrolörleri bulunmalıdır. Bu yönetim bilişim sistemi aynı zamanda en üst yönetimin işe hakkıyla nezaret edebilmesini de sağlayacaktır.

• Birimlerin şebeke yapısı ile uyumlu bağımsızlığı yeterli olmalıdır. Eğer gerekirse, birkaç biriminin hizmetinden yararlanan müşterilerle yapılacak anlaşmaların merkezi koşulları ve rehber kuralları da birimlerin kendileri tarafından oluşturulmalıdır. Anlaşmalara dayalı özgürlük ilk önce alım ve satım koşulları için, yani dış anlaşmalar için geçerlidir. İkinci olarak da, kuruluşun kendi destek hizmetleriyle ilgilidir.

• İşlevsel faaliyetler birim içinde yer almalıdır. Pazarlama, satış, üretim ve geliştirme gibi ön cephe işlevleri, eğer fiziksel imkansızlık ya da sinerjide büyük kayıp söz konusu değilse, birim içinde bulunmalıdır.

• Destek Hizmetler de şebeke anlayışı ile sağlanmalıdır. Lojistik ve kalite güvencesi gibi yardımcı hizmetler için, muhasebe yönetimi, personel ve organizasyon, güvenlik ve bakım gibi destek işlevler uygun ve etkin bir şebeke birimi olarak düzenlenmelidir. Örneğin idarenin ve maaşlar sisteminin düzenlenmesi her zaman merkezi kuralları gerektirir, ama bunların uygulanışı merkezden bağımsız bir şebeke biriminde gerçekleştirilmelidir.

• Birimlerde demokratik bir yönetim sistemi hakim olmalıdır. Birim elemanları, özellikle yönetici mevkilerine kimlerin geleceği konusunda ve birim içindeki diğer görevleri kimlerin yürüteceği konusunda büyük ölçüde söz sahibi olmalıdır.

• Birimler kurumun stratejik yönetim sistemi ile bütünleşmelidir. Gerçek bir stratejik yönetim sistemi olmalı, yani kuruluşun yalnız planlama usullerinin iyi olmasıyla yetinilmeyip, stratejik yönetim tutumunun (planların ve kararların uygulamaya geçirilmesi) da iyi olması sağlanmalıdır. Oluşturulan stratejilere birimlerin katılımı ve bilgilendirilmesine özen gösterilmelidir.

• Sinerji bir şebeke kültürü ile sağlanmalıdır. Tepe yönetimin uyarıcı (dolaşarak yapılan) yönetimiyle ve birimlerdeki girişimci ruh uyarılmalı ve sistemde sürekli bir meydan okuma ve başarıya ulaşma isteği canlı tutulmalıdır. En üst düzeyle birimler arasındaki anlaşmalarını vurgusu stratejik düzeylere ağırlık vermelidir. Bu da güçlü bir örgüt kültürünü gerekli kılar. Bunun sağlanması kuruluşun aktiflerinin çok üstünde bir sinerjik gücün doğmasına yol açar. Uzlaşma formülleri ve yöntemleri önceden belirlenmelidir.Birimlerin kendi aralarında, ya da birimlerle merkez yönetim arasında uyuşmazlıklar doğarsa uygulanabilecek bir sistem bulunmalıdır.

Bu politikaların yakından incelenmesi, şebeke yönetiminin radikal olması gerektiğini göstermektedir. Bir yandan yetkilerin ve gücün isteksiz biçimde teslimi, öbür yandan bir şeyleri hala merkezden düzenleme çabaları, sonuç vermeyecektir. Samimiyetsizlik ve tutarsızlıktan kaçınılmalıdır. En üst düzey, özerk alt girişimlere olumlu tutumunu açıkça göstermelidir. Sinerji sağlama yöntemi olarak, düzenleyici ve ayrıntı düzeyinde nezaret uygulamalarının yerini, stratejik yönetim, uygun bir örgüt kültürü ve öğrenen organizasyon kavramı almalıdır. Bir kuruluş çok çeşitli biçimlerde birimlere ayrılabilir. Bunu yapabilmek için kullanılacak kriterler her zaman için, birimleri müşterilere en doğrudan bağlayabilme isteğine göre saptanır. Bunun sonucunda bazen ortaya, ürüne dönük düzenlemeler çıkabilir, yani her ürün bir birim tarafından geliştirilir, üretilir ve satılır; bazen de özel müşteri grupları için birimler olur, örneğin profesyonel kullanıcılar ve tüketiciler için ayrı birimler oluşturulabilir. Tabii bazen de bölgesel birimlerin en uygun yol olduğu anlaşılabilir.

Uluslararası piyasalarda çalışan bir kuruluş, dünya çapında kar sorumluluğuna sahip birimleri seçecek, yani "Küresel Birim Şebeke Organizasyonu"na gidecektir. Bu kuruluş pratik amaçlarla, hukuksal açıdan, faaliyetlerini her ülke için ayrı bir holding halinde düzenleyecektir. Bu holdinglerin, mali, finans ve halkla ilişkiler alanlarında kendi görevleri vardır. Ayrıca bunlar yetkili merciler karşısında da kuruluşu temsil ederler. Personel, finans ve yönetim gibi, ofis bakım ve yönetimi gibi işlerde, hizmet işlevlerinde de en esnek bir rol oynayabilirler. Ama bu ulusal holdingler, iş faaliyetleri açısından birimlere asla müdahale etmemelidir. Hatta ulusal organizasyon bir bakıma, yerini kiraya vermiş bazı belirli yerel hizmetleri üstlenmiş bir ev sahibesi gibi görülmelidir. Ama eğer iş yerelse, o zaman kuruluş bir "bölgesel birim yapı”sı seçecektir. O zaman kuruluş, üniteleri "bölgesel" birimlere ayrılacak, her bölgedeki girişimci müdür de kendisine tahsis edilen bölgede kardan sorumlu olacaktır.

5.6 Kurumsal İç Şebeke ve Küresel Dış Şebekenin Bağlantılı Olma Gerekliliği

Doğal olarak, bazı ürünler her zaman dünya piyasalarına sahip olmuştur. Bunlar arasında altın, lastik, ham petrol, çay, kahve, pamuk gibileri akla gelir. Bugün cesaret verici gözüken şey ise, öncelikle uluslararası, hatta küresel pazarlara birdenbire giriveren ürün ve hizmetlerin sayısındaki artış, ikinci olarak da, "uluslararası" sözünün artık geleneksel sanayi kuruluşlarını kapsamaktan çıkmış olmasıdır. Bu süreç yerel ya da yurt içi piyasa fikrini giderek aşılan bir kavram haline dönüştürmektedir. Küresel televizyonu seyreden, seyahat eden, uluslararası dergilerdeki ilanları okuyan insanlar tüketecekleri ürün ve hizmetler konusunda artık daha seçici davranabilmektedir. Bütün bunlara ek olarak, ortaya bir dünya kültürünün de yaygınlaştığı söylenebilir.

Hiper-dinamik tüketici davranış, yeni teknoloji kümelerinin hep birlikte ortaya çıkışı ve küreselleşme, birçok kuruluş için, çok çeşitli ve hızla değişen piyasaların ve tümüyle yeni rekabetçi çevreleri yaratmıştır. Ürünlerin ömür süresi çok daha kısalmıştır. Teknik know-how’ın hızlı yayılımı tümüyle yeni rekabet biçimlerini ortaya çıkarırken, alım-satım ilişkilerine de yeni seçenekler sunmuştur. Bütün bu gelişmeler, çok sayıda temel değişim süreçlerine motive edici etki yapmış, yeni durumların zorlamasıyla karşı karşıya kalan kuruluşların işleyiş biçimini etkilemiştir. Bu gelişmeler bir etkinlik ve yenilikçilik dinamiği yaratmaktadır. Artık toplam gelirin her kuruşu başına çok daha fazla girişimcilik gerekmektedir, kuruluşlar bu zorlamalara tepki gösterip, girişimciliğe şebeke yapıları ve organik yönetimle bir şans tanıyabilirler (yani biçimsel, yukarıdan aşağı stratejik planlamadan, daha iletişimci, daha yaratıcı daha katılımcı bir stratejik yönetime geçebilirler). Aynı zamanda örgüt kültürünü uyumlandırarak işgücünün davranışını bununla etkilerler. Bu gelişmelerin hep aynı anda yer alıyor olması bir rastlantı değildir. Bunlar hep aynı nedenlerin etkilerinden doğmaktadır.

Üç egemen eğilim arasındaki ilişkiler apaçık ortadadır. Yeni teknoloji (Bilgisayar, Haberleşme, Lojistik) bir dünya kültürünü yaratır durumdadır. Yeni teknoloji, bireysel hayat ve çalışma tarzlarına da izin vermektedir. Bu sosyal davranış, teknolojinin kaldıraç özelliğini uyarmakta, onun da Ar-Ge’ye harcadıklarını toplayabilmek için çok geniş piyasalara ihtiyacı bulunmaktadır. Bu tür piyasaları, küreselleşme eğilimi teşvik etmektedir. Küreselleşme, tüketici davranışını hızlandırırken, dinamik hayat biçimleri de kozmopolit tutumları teşvik etmektedir.

5.7 Şebeke Yönetiminde Liderlik

Şebeke yönetimini başlatmanın bambaşka bir nedeni daha vardır. Çok sayıda yetenekli genç insan, bir kuruluşun "liderliğini" yapma hevesi içindedir, özellikle günümüzde, genellikle kendileri yeni bir kuruluş kurmak istemektedirler. Eğer var olan büyük kuruluşlar en iyi elemanlarının ayrılıp gitmesini istemiyorsa, belki bunun da cevabı, içeride girişimcilik işlevleri yaratmak, yani iş birimleri kurarak onlara bütünleşik iş sorumluluğu vermek olabilir. İç ya da dış girişimci olmaya enerjisi ve hayal gücü yetmeyenler de bugünün sosyal değişimlerinden etkilenmektedirler. Onlar da güvence yerine sorumluluk istemekte, sıradan işler yerine, üstesinden gelinecek ve tatmin duygusu verecek zorluklar istemektedirler. Yaklaşmakta olan çok büyük değişikliklere yönelik en iyi formül, en iyi insanları işe almaktır. İşletmelerin aralarındaki rekabet, önce işgücü piyasasında, ancak ondan sonra mal ve hizmetlerini sundukları piyasadadır. Şebeke yönetimi, açılacak zorluklardan gelen tatminleri sorumluluk üstlenecek adımları sunmaktadır. Bu da en iyi insanları, hatta girişimcilik ruhuna sahip olanları cezbetmeye yarayacaktır.

5.7.1 Yönetim Tutumları

Bir şirketi ya da organizasyonu değiştirmedeki başarının sınırı, değişim sürecinin teknik ve insani boyutlarına dengeli bir yaklaşımda yatmaktadır. Bu dengeyi sağlayan yöneticiler kendilerini ilk önce, "işin yöneticisi" olarak değil, "insanların lideri" olarak görmektedirler.

İnsanların değişim istekliliği elbette ki sonsuz değildir, ama yine de sanılandan çok daha büyüktür. Bir de hemen hiç yararlanılmayan "değişim eğilimi" potansiyeli vardır. Bu potansiyelin hayata geçirilmesi yöneticilerin demokratik, katılımcı ve motive edici tarzlarına bağlıdır.

5.7.2 İşlemsel ve Dönüştürücü Liderlik

Son zamanlarda yayınlanan bir makalesinde Bass, işlemsel ve dönüştürücü liderlik arasında bir fark öngörmüştür. İşlemsel liderlikte, lider organizasyonda belli sonuçları elde etmek için neler yapılması gerektiğini bilir ve astlarının istek ve ihtiyaçlarını da dikkate alır. Dönüştürücü lider ise buna bir boyut daha ekler, astlarını olabileceğine inanılan düzeyin ötesindeki yüksek performanslara götüren ilhamı verir. Bass’a göre bu konuda kilit kelimelerden biri de "karizma"dır. Diğer önemli faktörler arasında, kişisel dikkat ve entelektüel merak bulunmaktadır.

Bu tür bir liderlik öğrenilemez. Bu doğal bir vergidir ve geliştirilmesi gerekir. Bugünkü durum on yıl öncekinden farklıdır, çünkü bu tip karizmatik lidere olan ihtiyaç artık kanıtlanmıştır. Bu insan, geleceğin vizyonuna sahip, bu vizyonunu birlikte çalıştığı insanlara aktarabilen bir yöneticidir; astlarının karşısında değil, yanında duran bir yöneticidir; astlarıyla ilişki halinde olan, dolaysıyla onların kendi kafasından geçenleri bildiği bir yöneticidir; bu değişimlerin birçok insana getirdiği tehditleri ciddiye alan, ama onların zorlamasına göre yönlenmeyen bir yöneticidir. Böyle yöneticiler, astlarının değişim istekliliğini ve değişim eğilimini sonuna kadar kullanabilirler. Ne de olsa, değişim sürecini değerlendirememe nedeni, değişim isteğinin olmaması değil, var olan miktardaki istekliliği harekete geçirmekteki başarısızlıktır. Gerçekte liderleri statik-düşey anlayışa sahip kuruluşlarda sivrilen dinamik-yatay anlayışlı kişiler olarak tanımlamak mümkündür.

KAYNAKLAR

Koçel, Tamer. İşletme Yöneticiliği. Sekizinci Basım, İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş., 2001.

Bozkurt, Veysel. Enformasyon Toplumu ve Türkiye. İstanbul:Sistem Yayıncılık, 1996.

Can,Halil. Organizasyon ve Yönetim. Ankara: Siyasal Kitabevi, 1997.

Ertürk, Mümin. İşletmelerde Yönetim ve Organizasyon. İstanbul:Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş., 1995.

Drucker F. Peter. Gelecek İçin Yönetim. İngilizce’dan çeviren: Fikret Üçgan. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1996.

Eren, Erol. İşletmelerde Stratejik Yönetim ve İşletme Politikası. Beşinci Basım, İstanbul: Beta Yayınları, 2000.

Öğüt, Adem ve İsmail Sevinç. “Küreselleşme ve Bilgi Toplumu Bağlamında Şebeke ve Sanal Organizasyon Yapıları ve Elektronik Ticaret”, http://www.bilgiyonetimi.org/soy.htm.

Doğrusoy, Gülşah, Yüksel Tür ve Aysel Aşam. “Şebeke Organizasyonlar (Ağ tipi) ve Sanal Organizasyonlar”, http://www.ozyazilim.com/ozgur/marma…nal_sebeke.htm.

Okan,Ö. ve H.Seçil Fettahlıoğlu. “Şebeke Organizasyonları”, http://www.girisim.com.tr/bankatek/sayi13/bankvezam.htm

Merih, Kutlu. “Örgütlerde Network Yapılaşma (NETWORG)”, http://www.eylem.com/networg/wnworg.htm Mayıs 2002

Merih, Kutlu. “Network Yapılarda Yönetim”, http://www.eylem.com/networg/wnwyon.htm. Mayıs 2002

Tam Rekabet Piyasası

Salı, 06 Kasım 2007

TAM REKABET PİYASASI

Tam rekabet piyasası rekabetin en iyi şekilde sağlandığı aşağıdaki özellikleri taşıyan ideal bir piyasadır.

Özellikleri:

1-Alıcı ve satıcılar piyasa fiyatını etkileyemeyecek kadar çok sayıdadır.

Her satıcının sattığı ve her alıcının satın aldığı miktarlar piyasanın toplam hacmine kıyasla o kadar küçüktür ki bunlardaki herhangi bir değişme piyasayı etkilemez. (n sayıda alıcı, n sayıda satıcı)

2-Homojenlik koşulu: alıcılar, satıcılar ve özellikle alışverişe konu olan mallar birbirinin aynıdır.

3-Piyasaya giriş-çıkış serbestisi vardır. Alıcı ve satıcıların piyasaya giriş çıkışlarını engelleyen hiçbir şey yoktur.

4-Tam bilgi koşulu: Piyasada olup bitenlerden tüm karar birimleri haberdardır.

5-Fiyat veridir: Tam rekabet piyasasında her malın tek fiyatı vardır ve piyasadaki alıcı ve satıcılar karar alırken piyasadaki bu fiyatı veri kabul ederler.

TAM REKABETTE FİRMA VE ENDÜSTRİ DENGESİ

Firma bir malın üreticisi veya satıcısıdır. Tam rekabette aynı malı üreten firmaların çok sayıda, dolayısıyla tek başına piyasayı etkileyemeyecek kadar küçük olduğu kabul edilir.

Aynı malı üreten firmalar topluluğuna endüstri denir.

Tam rekabetçi bir piyasada halen çalışmakta olan firmalar kısa dönemde normal kârın üzerinde kâr elde ediyorlarsa piyasaya yeni firmalar girecek, yeni firmaların girmesiyle de arz edilen mal miktarı artacak ve piyasa fiyatı da düşecektir. Bu durum hiç kâr kalmayıncaya veya tüm firmalar başabaş noktasına gelinceye kadar devam edecektir. Firmaların uzun dönemde zarar ile çalıştığı bir tam rekabetçi bir piyasada ise tam tersi bir süreç bir süreç ortaya çıkmakta bu defa da firmalar endüstriyi terketmektedirler.

Tam rekabette kısa dönemde endüstriyi meydana getiren firmaların sayısı sabittir. Uzun dönemde firma sayısı değişebilir. Endüstrinin uzun dönem dengesi, firma giriş ve çıkışlarının durmuş olması demektir.

Bir endüstride tüm firmalar ancak normal kâr elde edebiliyorlarsa, o endüstri dengeye gelmiş demektir.

Normal kâr, o endüstride çalışan firmaların başka endüstrilere kaymasını önleyecek kadar yeterli fakat yeni firmaları o endüstriye cezbetmeyecek kadar önemsiz kâr miktarıdır ve maliyet unsuru olarak kabul edilir.

(Endüstri dengesinin oluşması her firmanın toplam karının sıfır olması gerekir.)

Şekil: Tam rekabette piyasa dengesi ve firma dengesi

Endüstri denge koşulu:

MM = MH = OM = OH

Firma dengesi Endüstri dengesi

Firmanın karşı karşıya olduğu talep eğrisi yatay eksene paralel bir doğrudur. Firmanın satacağı en büyük miktar endüstrinin satış miktarı olan 0X’ in çok küçük bir bölümüdür.

Eksik rekabet piyasalarında bir firmanın karşı karşıya olduğu talep eğrisi negatif eğimlidir. Talep eğrisinin negatif eğimli olması, firmanın tek başına, yani kendi arz miktarını artırıp azaltmakla fiyatı etkileyebilmesi demektir.

TAM REKABETTE FİRMANIN HASILAT EĞRİLERİ

Tam rekabette firma sabit fiyattan mal sattığına göre ortalama hasılat sabittir. OH eğrisi yatay eksene paraleldir. Ortalamanın değişmediği bölgede ortalama ve marjinal hasılat birbirlerine eşit olacaklarına göre OH eğrisi aynı zamanda marjinal hasılat MH eğrisidir. (OH=MH)

Tam rekabetçi firmanın toplam hasılat eğrisi orijinden çıkan bir doğrudur. Çünkü değişik ürün miktarları sabit bir fiyatla çarpılarak toplam hasılat rakamına ulaşılmaktadır.

Toplam hasılat: TH = F x M

Ortalama hasılat: OH = TH / M = (FxM) / M = F  F = M

MH = OH = F

TAM REKABETTE FİRMANIN KISA DÖNEM DENGESİ

Firmanın kısa dönem dengesi birbirinin tamamlayıcısı olan iki ayrı yöntemle yapılabilir.

Toplam hasılat ve toplam maliyete göre denge kararı (Toplam eğriler yaklaşımı)

Marjinal maliyet ve marjinal hasılata göre denge kararı (Marjinal eğriler yaklaşımı)

TOPLAM EĞRİLER YAKLAŞIMI

(TM-TM yaklaşımıyla tam rekabette kısa dönem dengesi))

Firmanın üretim hacmi sıfırdan itibaren m1’e yükselinceye kadar, her üretim miktarına tekabül eden toplam maliyet, toplam hasılattan büyük olduğundan firma zarar etmektedir.

Toplam maliyetin toplam hasılata eşit olduğu (TH=TM) A noktasında firma ne kâr ne de zarar etmektedir. Firmanın zararının ya da kârının olmadığı (sıfır olduğu) fakat üretime devam etmesi halinde kâra geçeceği m1 üretim düzeyine tekabül eden bu A noktasına “kâra geçiş noktası (başabaş noktası)” denilmektedir.

Firma toplam hasılat ile toplam maliyet arasındaki farkın en büyük olduğu üretim hacminde dengede olacaktır.

Firmaya zaman birimi başına en büyük kârı sağlayan üretim hacmi Om2 miktarıdır. Çünkü toplam hasılatla toplam maliyet arasındaki düşey açıklığın en büyük olduğu üretim hacmi Om2’dir.

Başlangıçta zarar eden firma m1 üretim düzeyinde (TH=TM) başabaş duruma geliyor, üretime devam etmesi halinde kâra geçiyor. m2 üretim düzeyinde TH ile TM arasındaki düşey açıklık en yüksek düzeyde olduğu için maksimum kâra ulaşıyor. Üretime devam etmesi halinde yine kâr ediyor ama elde ettiği kâr giderek azalıyor ve m3 üretim düzeyinde tekrar TH=TM oluyor. Firma artık üretime devam ederse zarara geçecektir.

m1 üretim düzeyi: Kâra geçiş noktası (başabaş noktası) (A noktası)

firma bu noktada üretime devam ederse kâra geçecek

m2 üretim düzeyi: firmanın eriştiği maksimum kâr

m3 üretim düzeyi: firmanın toplam maliyeti toplam hasılatına eşit, eğer üretime devam ederse bu noktadan sonra zarar edecektir.

Kârın en yüksek olduğu üretim hacminde toplam maliyet eğrisinin eğimi olan marjinal maliyet ile toplam hasılat eğrisinin eğimi olan marjinal hasılat birbirlerine eşittirler. (Firmanın kârının azami olmasının birinci şartı marjinal hasılatın marjinal maliyete eşitliğidir.)

MARJİNAL EĞRİLER YAKLAŞIMI

(MM-MH yaklaşımı ile tam rekabette kısa dönem dengesi)

Firma MM=MH olduğu D noktasında dengeye gelecektir. Bu firma m2 kadar bir üretimde bulunarak piyasa fiyatından (f) sattığında kârını maksimum kılmaktadır.

Firmanın denge üretim hacminde maksimuma erişen toplam kârı fDLE dikdörtgenin alanının sayısal değeri kadardır.

Tam rekabet piyasasındaki firma, kısa dönemde marjinal maliyetin yükselmesi safhasında, marjinal maliyetin marjinal hasılata eşit olduğu (MM=MH > OM) üretim düzeyinde dengeye gelmektedir. (MM=MH olduğu noktada ancak MM eğrisi yükseliyor olacak)

KISA DÖNEM KÂR KOŞULU

Anormal kâr elde eden firmanın dengesi: Eğer piyasa fiyatı, firmanın ortalama maliyetinin minimum olduğu düzeyden daha yüksekte oluşmuşsa, firma anormal kâr elde eder.

Her iki şekil de anormal kâr elde firmanın dengesini göstermektedir.

Normal kârla çalışan firmanın dengesi: Eğer piyasa fiyatı, ortalama maliyetin minimum olduğu düzeyde oluşmuşsa, yukarıdaki firmanın elde ettiği anormal kâr sıfır olmaktadır.

Marjinal maliyetin marjinal hasılata eşit olduğu D1 noktasında, aynı zamanda OM=OH eşitliği de gerçekleşmektedir.

Şekil: Normal kâr elde eden bir firmanın dengesi

Firmanın zarar etmesine rağmen üretimini sürdürmesi hali: (zarar minimizasyonu ve kapatma noktası): Eğer piyasa fiyatı ortalama maliyetin minimum olduğu düzeyin de altında ise (- yani ortalama maliyet eğrisi ortalama hasılat eğrisinin üzerinde seyrediyorsa) firma için zarar söz konudur.

Zarar eden bir firma üretimini durdurduğu zaman zararı sabit masrafların tümü olacaktır. böyle bir firma üretime devam etmesi halinde:

― üretim esnasında katlanacağı zararların tümünü

― üretimi durdurması halinde katlanacağı zararların bir kısmını kurtarabiliyorsa

zarar etmesine rağmen üretimini bir süre daha devam ettirmek kararı alabilecektir ki buna “zarar minimizasyonu” denir.

Piyasa fiyatı, OM’nin minimum olduğu düzeyin altında ancak ODM’nin minimum düzeyinin üzerinde olan bu firma MM=MH eşitliğinin gerçekleştiği D noktasında dengeye geldiğinde;

m1 kadar üretecek bunun tamamını f0 piyasa fiyatından satabilecektir.

Eğer firma üretimi durdurmuş olsaydı, sabit masrafların tümünü kaybetmiş olacağından toplam zararı fLSf1 dikdörtgeninin alanının sayısal değeri kadar olacaktır.

Firma m1 kadar üretip bunu f0 fiyatından sattığında zararı, sabit masrafların bir kısmının karşılığı olan fLSf0 dikdörtgeninin alanının sayısal değerine eşit olacaktır. (OSM=OM-ODM)

Firma üretim yapınca değişir masraflar için yaptığı harcamaların tümünü ve sabit masraflar için yaptığı harcamaların bir kısmını kurtarmaktadır.

Ortalama değişir masrafların minimum olduğu nokta, firmanın üretimini durdurması (başka bir deyişle firmanın kapanması) için piyasa fiyatının en düşük seviyesinin ne olması gerektiğini gösterdiğinden bu noktaya “kapanma noktası” denilmektedir.

Kapatma noktası: Firmanın zarar minimizasyonu da olsa üretime devam edebilmesi için malını satması gereken en düşük fiyatı göstermektedir. Bu fiyat ortalama değişir masrafların minimum olduğu düzeyde oluşmaktadır. Şekilde K noktası

f < ODM

f < AVC  Firma üretimi durdurur.

TAM REKABETTE FİRMANIN KISA DÖNEM ARZ EĞRİSİ

Tam rekabet piyasasında denge, fiyatın marjinal maliyete eşit olduğu noktada gerçekleşir. Şu halde marjinal maliyet eğrisi firmanın çeşitli fiyatlardan ne kadar üretip satacağını göstermektedir. dolayısıyla firmanın kısa dönemde arz eğrisi ile marjinal maliyet eğrisi özdeştir.

Tam rekabet piyasasında firmanın kısa dönem arz eğrisi; marjinal maliyet eğrisinin ortalama değişken maliyet eğrisinin (ODM) üzerinde kalan kısma özdeştir.

(MM eğrisinin ODM’nin üzerinde kalan kısmı = Arz eğrisi)

TAM REKABETTE UZUN DÖNEM DENGESİ

Kısa dönemde firmaların tesis çapları veya üretim kapasiteleri sabittir. Kurulu bir tesisin çapı istenildiği anda değiştirilemez. Firma kurulu tesisin verebileceği üretim hacimleri arasında seçim yapar, kârını azamileştirir. Uzun dönemde sadece üretim miktarını değil kapasitesini de değiştirebilir, istediği tesisi kurabilir.

Endüstriyi oluşturan firmaların sayısı kısa dönemde veridir. Uzun dönemde firma sayısı da değişkendir. Kâr imkanı varsa endüstriye yeni firmalar katılır. Zararına çalışmak zorunda kalan firmalar endüstriyi terkederler. Uzun dönemde endüstri dengesinin sağlanmış olması demek firma giriş ve çıkışlarının durmuş olması demektir.

Firmanın uzun dönem dengesi

Firmanın uzun dönemde de amacı kârı azamileştirmektir. En büyük kâr, uzun dönem marjinal maliyetin marjinal hasılata yani fiyata eşit olduğu üretim hacminde sağlanır. Uzun dönem marjinal maliyet, en düşük maliyetle üretimi mümkün kılacak kapasite veya ölçek değişiklikleri yapıldıktan sonra, üretimin bir birim artırılmasının toplam maliyette meydana getireceği değişikliktir.

Tam rekabette firmanın uzun dönem denge şartı

UMM=KMM=MH

Tam rekabet piyasasında bir firmanın uzun dönemde kâr etmesi endüstrinin uzun dönem dengesinin sağlanmamış olduğunu gösterir. Endüstrinin uzun dönem dengesi sağlandığında endüstriyi oluşturan firmaların her biri sıfır kârla çalışır veya sadece normal kâr elde eder.

fiyat=KMM=KOM=UMM=UOM

Endüstri uzun dönem dengesi sağlandığında firma giriş çıkışları sona ermiştir. Kâr elde etme imkanı kalmadığı için yerin firma piyasaya girmeyecek, zarar eden firma olmadığı için de piyasadan çıkan firma olmayacaktır. Her firma normla kâr elde etmektedir. Bundan daha fazlasını elde etmek mümkün değildir.

Kaynakça

Salı, 06 Kasım 2007

5 NİSAN EKONOMİK İSTİKRAR KARARLARI

1. KARARLARA YOL AÇAN EKONOMİK ORTAM

5 Nisan Ekonomik istikrar kararlarına yol açan gelişmeler, bizzat kararların başlangıç kısmında şu şekilde açıklanmaktadır:Türkiye ekonomisinde temel yapısal değişiklik yaratan 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Tedbirlerinden sonra, özellikle 1990 yılından itibaren kamu kesimi açıklarının hızla artması, vergi gelirlerinin iç borç servisine bile yetmemesi, devletin nakit açığını iç borçlanma ile finanse eder duruma düşmesi, bu açığı kapatmak için dış borca ve Merkez Bankası kaynaklarına yönelmesi ile döviz rezervlerinin hızla erimesi, yeni bir istikrar programının yürürlüğe konulmasını zorunlu kılmıştır.

I. Kamu açıkları uzun yıllardan beri Türk Ekonomisinin gündemindeki en önemli yeri almıştır. 1996 yılından bu yana kamu açıklarının sürekli bir artış eğilimi gösterdiği dikkati çekmektedir. Yine aynı dönemde kamunun iç borçlanmasında ciddi bir artış olduğu görülmektedir.

II. Hızla artan kamu açıkları, 1989 - 1993 döneminde reel ücretlerdeki hızlı yükselme ve aynı zamanda sermaye hareketlerinin serbest bırakılması ile birlikte Türk Lirasının reel olarak değer kazanması, ekonomide iç talepten kaynaklanan bir büyüme yapısı oluşturmuştur.

III. Artan kamu açıklarının borçlanma yoluyla finansmanı, iç borçlanma faizlerinin yükselmesi ve borç vade yapısının kısalması ile sonuçlanmıştır.

IV. 1989 sonu itibariyle uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleştirilmiş olduğu bir ortamda yüksek kamu açıkları nedeniyle artan iç faizler kısa vadeli sermaye girişinin hızla artmasına neden olmuştur.

V. Ancak bu finansman yöntemi bir yandan Türk Lirası’nın yabancı paralar karşısında reel olarak değer kazanmasına yol açarken, diğer taraftan kısa vadeli ve çok yüksek faizli bir dış borçlanmayı beraberinde getirmiştir.

KARARLARIN AMAÇLARI

5 Nisan Kararlarının amaçları, Kararların ilgili paragraflarında şöyle sıralanmaktadır.

I. Bu programın amacı; enflasyonu hızla düşürmek, Türk Lirasına istikrar sağlamak, ihracat artışını hızlandırmak, ekonomik ve sosyal kalkınmayı sürdürebilir bir temele oturtmaktır.

KONJONKTÜREL KARARLAR

Kararların konjonktüre yönelik maddelerden bazıları aşağıda verilmiştir.

1. Döviz Kuru, Ücret ve Fiyat Politikaları

I.Uluslararası piyasalarda güvenin sağlanması, rezervlerin güçlenmesi ve ödemeler dengesinin iyileşmesi, programın bir bütünlük içinde ve tavizsiz uygulamasına bağlıdır. Nisan ve Mayıs ayları fiyatlarının denge düzeyini bulma dönemi olacak Mayıs ayından sonra ekonomide önemli gelişmeler gözlenecektir.

II.Programın uygulanması ile oluşacak yeni koşullarda, döviz kurunun hedeflenen enflasyon oranı ile uyumlu bir şekilde gelişmesini sağlamayı amaçlayan bir kur politikası izlenecek, spekülatif hareketlere izin verilmeyecektir.

Özetlersek, bütün ekonomik birimlerin, hesaplarının ileriye dönük yapmaları ve geçmiş enflasyonun toplumun hafızasından silinmesi, başarının temel şartıdır.

2. Merkez Bankası ve Bankacılık Sektörüyle İlgili Tedbirler

I.Son yıllarda hızla artan kamu açıklarının Merkez Bankası ve mali piyasalar üzerindeki baskısı, para politikalarının etkin bir şekilde kullanımını zorlaştırmıştır. İstikrar programının kamu açıklarını düşürücü etkisi, Merkez Bankasının parasal büyüklükler üzerindeki kontrol gücünü arttıracak ve mali piyasalarda kalıcı bir istikrar sağlanacaktır.

II.Hazine ve diğer kamu kuruluşlarının Merkez Bankasından kredi kullanımlarına sınırlama getirilerek, Merkez Bankası daha özerk bir yapıya kavuşturulacaktır.

Gelir Artırıcı Tedbirler

I.Vergi ödemeyen kesimlerin bu alışkanlıklarına son verileceği öngörülmektedir.5 Nisan’dan itibaren vergi denetimleri kamuoyunun yakından göreceği şekilde daha da yaygınlaştırılacak ve yoğunlaştırılacaktır.

II. KİT mal ve hizmet fiyatları döviz kurundaki artışlar ve piyasa koşulları dikkate alınarak yeniden belirlenerek önemli ölçüde artırılmıştır.

6 ay içinde KİT fiyatları dondurulacaktır. Şeker ve çay fiyatlarına 1994 yılının sonuna kadar zam yapılmayacaktır. Kamu açıklarının denetim altına alındığı ve parasal büyüklüklerin kontrol edildiği bu yeni ortamda, özel kesiminde fiyatlarını bu politika çerçevesinde belirlemesi beklenmektedir. Bundan sonra her türlü fiyat ayarlamasının geçmişe göre değil ileriye dönük olarak yapılması gerekir. Yani, yeni bir dönem başlamaktadır.

III. Bütçe açıklarının süratle kapatılması amacıyla, akaryakıt tüketim vergisinden bütçeye aktarılan pay %50’den %70’e çıkarılmıştır. Ayrıca akaryakıt fiyat istikrar fonu kesintisi % 10’dan % 25’e yükseltilmiştir. Bunun yanı sıra, KİT fiyat ayarlamalarıyla ortaya çıkan ek hasılatın bir bölümü Hazine’ye aktarılacaktır.

IV. KİT’lerin Hazine’ye olan borçlarının süratle ödemeleri için gerekli düzenlemeler yapılmıştır.

Harcama Kısıcı Tedbirler

I. 1994 yılında memur maaş artışları, mevcut bütçe ödenekleriyle sınırlı tutulacaktır. Personelle ilgili bütçe ödeneklerinden ek bir kısıntı yapılmayacaktır.Toplumda yerleşmiş bulunan geçmiş enflasyona endekslenme alışkanlığını kaldırmak gerekmektedir. Bu çerçevede, tüm toplum kesimlerinden fedakarlık beklemek toplumsal uzlaşmanın gereği olarak düşünülmektedir.

II. KİT’lerdeki sözleşmeli personelin ücretleri eş değer statüdeki memur maaşlarından daha yüksektir. Bu dengesizlik zaman içinde ortadan kaldırılacaktır.

IV. Kamu’da personel alımları dondurulmuştur. Personel ihtiyacı kuruluşlar arası nakil yoluyla karşılanacaktır. Hiç bir şekilde açıktan atama yapılmayacak, yeni kadro ve pozisyon (sözleşmeliler dahil) ihdas edilemeyecek, boş olanlar da doldurulmayacaktır.

İhracata Yönelik Tedbirler

I. Önümüzdeki dönemde başta ihracat olmak üzere, turizm, dış müteahhitlik ve kazandırıcı tüm hizmetler, Türk ekonomisinin itici gücü olmak zorundadır. Yurtiçi talep yurtdışı talebin arttırılması yoluyla dengelenecek, bu yola istihdam ve döviz gelirleri arttırılacaktır. Dünya ekonomisindeki durgunluğun 1994 yılından itibaren yeniden canlanma dönemine bırakacağı yolundaki gelişmeler ve GATT Uruguay Round çerçevesinde dünya ticaretinin liberalleşmesi yolunda atılan adımlar da bunu kolaylaştıracaktır.

II. 1994 yılı başından itibaren reel düzeylerine ulaşan döviz kurları Türk lirasının çıkışının bir kaç yıldır süregelen fiyat dezavantajını ortadan kaldırmış ve rekabet edebilir bir hale getirmiştir.

III. İhracatımız için hayati öneme haiz olan Türk Eximbank kredi ve sigorta yatırımlarının, 1994 yılında kapsamı genişletilerek uygulanmasına devam edilecek, bu amaçla Eximbank’a gerekli kaynak transferi sürdürülecek, bu çerçevede bütçe açıkları kredi imkanlarından yararlanarak Eximbank’a ek 1 Milyar dolar tahsis edilecektir.

IV. AT ile gerçekleştirilecek gümrük birliği çerçevesinde, AT ve genelde dış pazarda rekabet gücüne sahip olabilecek sektörlerde üretimin desteklenmesi büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede AT normlarına teknolojisi uygun, çevreye duyarlı, değeri yüksek, moda ve markaya yönelik, uluslararası kaliteye sahip üretim ve yatırımlar desteklenecektir.Yatırım teşviklerinde mukayeseli üstünlükler ve yerli kaynak yabancı kaynak dengesi dikkate alınacak, özkaynak kullanımı geliştirilecektir.

Tarımsal Destekleme Politikaları

I. KİT’ler tarım satış kooperatifleri birlikleri ve diğer kuruluşlar aracılığıyla yürütülen tarımsal destekleme politikasında yanlışlıklar, bu kuruluşların finansman açıklarının artmasına neden olmuştur. Dünya fiyatlarının üstünde seyreden destekleme fiyatları, diğer ürünlerde eğitim alanlarının aşırı genişlemesine, üretim fazlası oluşmasına ve devletin aşırı alımlar yaparak yüksek stok maliyetlerine katlanmasına neden olmaktadır.

II.Destekleme fiyatları belirlenirken dünya fiyatlarındaki gelişmelerin yanısıra yurtiçi-faktör fiyatlarındaki gelişmelerde dikkate alınacaktır. Bu kapsamda, tarımsal destekleme fiyatları ücret ve maaşlarda öngörülen hedeflerle tutarlı olarak belirlenecektir.

III. Tarımsal destekleme konusunda; hedef kitleye doğrudan ödeme yapmak ve kredi kolaylıkları sağlama gibi fiyat desteği dışındaki konulara ağırlık verilecektir.

Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile İlgili Düzenlemeler

I. Faaliyetleri devam eden KİT’lerin özel sektör kuruluşları gibi hacze, iflasa ve tasfiyeye açık olmaları için gerekli düzenlemeler hazırlanmıştır.

II. KİT’lerin iştirakleri, gayrimenkul, dinlenme tesisleri ve lojmanların satılması hızlandırılacak bu konuda Yönetim Kurulları yetkilendirilecektir.

III. Emekli sandığına ait gayrimenkuller gözden geçirilecek, sandığa ait oteller kiraya verilecek veya satılacaktır.

IV. Özelleştirilecek kuruluşlarda rasyonalizasyon sebebiyle olabilecek istihdam azalmalarında ödenen istihdam kaybı tazminatlarının, özelleştirme kapsamında olmamakla birlikte benzer tarzda rasyonalize edilmesi, gereken KİT’lerde de ödenmesi sağlanacaktır.

Sosyal Güvenlik Kuruluşları Reformu

i. Sosyal güvenlik kuruluşlarına kaynak yaratmalarının sağlanması, Bütçe üzerindeki yüklerinin azaltılması ve emeklilikteki nimet - külfet dengesinin kurulması temel hedef olarak benimsenmiştir.

-Özel sağlık ve özel emeklilik sigortası teşvik edilecektir.

-Tazminatların emekli keseneği matrahına dahil edilmesi suretiyle emekli sandığı gelirleri arttırılacak ve böylece söz konusu kuruluşun bütçe üzerindeki yükü hafifletilecektir.

-Sosyal Sigortalar Kurumuna tabi sigortalılar için, emekliliğe hak kazandıran prim gün sayısı belli bir geçiş süresi tanınarak, kadın sigortalı için 7200 , erkek sigortalı için 9000’e çıkarılacaktır. Ayrıca, emekli aylığı ödemelerinin başlayabileceği asgari yaş sınırı getirilecektir.

-Sosyal Sigortalar Kurumu emeklilerine ödenen sosyal yardım zammını karşılayacak şekilde prime esas ücret yükseltilerek prim gelirleri ve bazı prim oranları arttırılacaktır.

SSK’dan emekli aylığı alanlar için memur maaş katsayısı yerine kurumun aktüaryal dengesini ve ödenen prim miktarını dikkate alan yeni bir katsayı sistemine geçirecektir. Daha yüksek emekli maaşı almak isteyenlere ek prim ödeme imkanı tanınacaktır.

ii. Bağ-Kur’da aylık bağlamada prim ödeme süreleri ve prim miktarları dikkate alınacaktır. Bağ-Kur’un aktüarya dengesi sağlanacaktır.

iii. İş yeri denetimleri arttırılarak çalışanların sigortalı olmaları sağlanacak, bu yolla SSK’nın prim gelirleri arttırılacaktır.

iv. SSK’nın piyasa rayici altında kira gelirleri getiren gayrimenkullerinin kira bedelleri rayiç değerlere yükseltilecek ve kira getirmeyen gayri menkulleri öncelikle satılacaktır.

v. SSK’nın birikmiş prim alacaklarının tahsili hızlandırılacak, özellikle Belediyelerin prim borçları İller Bankası’nca dağıtılan genel bütçe paylarından kesilecektir.

5 NİSAN KARARLARINDAN ÖNCE ALINAN 1958,1970 VE 1980 EKONOMİK İSTİKRAR KARARLARI VE SONUÇLARI

Türkiye’de 5 Nisan 1994 Kararlarından önce 1958, 1970 ve 1980 yıllarında da “istiktrar paketleri” yürürlüğe konulmuştur. Türkiye ekonomisinde, 1958 yılından itibaren ortalama her 10-12 yılda bir istikrar tedbirlerine başvurmak, bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Her istikrar tedbirinin, mutlaka IMF tarafından mali yönden desteklenmesi gerekmiştir. 1 Mart 1947 tarihinde çalışmaya başlıyan IMF , otuz yıl boyunca Türkiye ekonomisini denetlemiştir. 1985 yılında IMF’nin şartları kabul etmek durumunda kalması, ekonomik yönetimi açısından bir başarısızlığın açık kanıtıdır. IMF’nin Türkiye ekonomisine ilk müdahalesi, dış borçlar yüzünden gerçekleşmiştir. 1958‘de 600 milyon dolarlık dış borç ertelenmiş, 359 milyon dolarlık yeni kredi sağlanmıştır. Buna karşılık Türkiye 3 Ağustos 1958‘de yaptığı yüzde 320 oranında devalüasyon ile TL’nı dolar karşısında 2.80 liradan 9 liraya düşürmüştür. 1970’de başlayan devalüasyon hastalığı, sonraki yıllarda da devam etmiştir. 1970 Ekonomik İstikrar Paketi tartışılırken zamanın Başbakanı Süleyman Demirel, devalüasyon kararını almak zorunda kalınca bu kararı Washington’a şifreli bir mesajla iletmiştir; “Papaza söyleyin, ayin hazırlığı yapılsın”. Yani, IMF Direktörüne söyleyin, devalüasyon tamam.

5 Nisan Kararlarını, daha önceki üç Karar ile karşılaştırabilmek için, 1958 , 1970 ve 1980 tedbirleri ve sonuçları aşağıda özetlenmiştir.

1958‘e gelirken ekonomik gelişmeler;

- Sabit kur politikası uygulaması,

- İhracat artış hızında azalma,

- İthalatta artma, temel malların ithalatında azalma,

- 1954’ten sonra tarımsal üretim artışında yavaşlama,

- Büyüme hızında düşme,

- Enflasyonist baskılarda artma,

- Döviz darboğazı

Türkiye dünya çapında da bir rekor kırmıştır. Türkiye rahatsızlık endeksi ortalama yüzde 11.2 olan 10 ülkeden 14 kat daha kötü bir sonuç elde etmiştir. Gelişmeler aşağıda verilmiştir.

__________________________________________________ ___________

Ülkeler Enflasyon İşsizlik Rahatsızlık

% % Endeksi %

__________________________________________________ ___________

Türkiye 149,6 8,4 158

Kanada 12,1 9,6 21,7

Fransa 1,7 12,7 14,4

İtalya 3,9 12,1 16

Japonya -1,3 2,9 1,6

Hollanda 2,5 7,4 9,9

İsviçre 0,3 4,5 4,8

İngiltere 2,4 8,8 11,2

ABD 1,7 5,4 7,1

Almanya 2,4 8,2 10,6

Belçika 1,9 14 15,9

10 sanayileşmiş ülkenin ortalaması :11,32

__________________________________________________ ___________

Kaynak : OECD, Economic Survey, 1994.

KAYNAKÇA

BAŞOĞLU Koray; Türkiye Ekonomisi, Anadolu Yayınevi, İzmir,

1995.

ŞEN Sebahattin; Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye, Bağlan

Yayıncılık, Ekim 1995.

KARLUK Rıdva; Türkiye Ekonomisi, Beta Yayınları, Eskişehir

1995.

Factorıng

Salı, 06 Kasım 2007

FACTORING

FACTORING NEDIR?

Factoring, büyük miktarda kredili satislar yapan firmalarin, bu satislardan dogan alacak haklarinin "factor" veya "factoring sirketi" olarak adlandirilan finansal

kuruluslar tarafindan satin alinmasi esasina dayanan bir finansal faalyiettir. Bir fa ctoring anlasmasi ile factor, satici firmanin yaptigi kredili satislarla ilgili her türlü

muhasebe kayitlarinin tutulmasi, kredili satislardan dogan alacaklarin vadesinde tahsil ve takip edilmesi, alacaklarin tahsil edilmemesi halinde dogacak kayip larin

tam olarak karsilanmasi, satici firmaya kredili satis tutarlarinin belirli bir oraninda kredi verilmesi, potansiyel ve mevcut müsterilerin mali durumlari hakkida bilgi

toplanmasi ve mallarin satis imkanlarini arttirmak üzere piyasa arastirmas i yapilmasi gibi fonksiyonlari üstlenmektedir.

ÇEŞİTLERİ NELERDİR?

Yurtiçi Factoring

Saticinin yurtiçinde vadeli yaptigi satislarini kabilirücu veya gayrikabilirücu olarak factor’a devretmesi karsiliginda alacak tahsilat ve nakit yönetimi hizmetlerini

almasidir.

Uluslararasi Factoring

Ihracat Satici açisindan yurtiçi ve ihracat factoringi’nin isleyisi arasinda fark yoktur. 120 gün vadeye kadar yapilan mal mukabili ihracatlari kapsar. Ihracatçinin

yurtdisindan dogan mal mukabili alacaklarini kabilirücu ya da gayrikabilirücu olarak factor’a devretmesi karsiliginda alacak tahsilat ve nakit yönetimi hizmetlerini

almasidir. Factor, garanti ve tahsilat servislerini öogu zaman yaygin muhabir agini kullanarak vermekte, gerektiginde bu hizmetleri kendi de üstlenebilmektedir.

Ithalat

Ithalat factoringi ithalat yapacaginiz firmanin kendi ülkesinde bulunan bir factoring sirketine, firmaniz adina bir garanti limiti tahsis edilmesi amaciyla basvurmasi ile

baslar.

Basvuru yurtdisi muhabirden ya da saticidan factor’a gelir. Factor tarafindan ithalatçi adina yurtdisina verilecek garanti limitinin ithalatçiya hiçbir maliyeti yoktur ve

firmayi vesaik mukabili, akreditif gibi maliyetli islemlerden kurtarir.

AVANTAJLARI NELERDİR?

Alacak Yönetimi

Factoring sirketi (factor) alici firmalarin ödeme riskini üstlenerek satici firmanin açik hesap satislarindan dogan alacaklarini garantiye alir. "Alacak Yönetimi" ile

borçlunun iflas etmesi ya da ödeme güçlügüne düsmesi halinde alacak, vadeden itibaren 90. gün eksiksiz olarak satici firmaya ödenir.

Tahsilat Yönetimi

Alici firmalarin kredibilitelerinin tesbiti ve riski üstlenilen alacaklarin tahsilati ile factor ugrasir. Böylece satici firma tahsilat islemlerine zaman ve insan gücü ayirmaktan

kurtulur. Tahsilat yönetimini factor’a devvreden satici zamanini ve kaynaklarini satis artisina, yatirim gibi konulara ayirir.

Nakit Yönetimi

Satis aninda kesilen fatura ve yükleme belgesinin birer kopyasi factor’a gönderilir. Fatura tutari alici için önceden onaylanmis kredi limitleri içinde ise factor

faturanin %80′ini saticiya hemen öder.

Nakit yönetimi ile alacaklarin nakde dönüsü hizlanir ve isletmenin büyümesi için gerekli olan finansman saticinin kendi alacaklanndan saglanmis olur.

Hizmetimiz, diger sirketlere vadeli satislari olan Türkiye’deki çogu sirkete fayda saglayabilir. Sirketler factoringe, daha esnek ve maliyete etkili bir yol olarak

gördükleri için yönelmektedirler.

Factoring ayni zamanda yabanci sirketlerin Türk istiraklerine de fayda saglayabilir. Çünkü factoringin sagladigi ‘ Kapali Bilanço’ finansmani alacak devir hizini arttirir

ve alacaklarinizi azaltarak bilançonuzu daha likit hale getirmek avantajini kullanabilirisniz. Bu finans yöneticileri için çok çekici olabilir.

FACTORING’IN ISLEYISI

Alacak, tahsilat ve nakit yönetimi olarak tanimlanan factoring’in çalisma sistemi oldukça basittir. Factoring islemi; ithalatçi ile alim-satim sözlesmesi yapmis bulunan

ihracatçinin factoring hizmetlerinden yararlanmak amaci ile bir factoring kurulusuna (factor), alicinin kredibilitesinin saptanmasi için "alicinin ünvani ve adresi, alici ile

olan yillik ticaret hacmi, alicinin bankasinin ismi ve adresi, satisin vadesi, vadeye göre garanti limiti ihtiyaci, kendisinin (satici) son üç yillik finansal tablolari yanisira

gerekiyorsa alici ile factor’in temas kurabilme izni vb." bilgileri vermesi ile baslar. Factor, ihracatçidan (satici) temin ettigi bilgi ve dokümanlarin incelenmesini

müteakip, ithalatçinin (alici) kredibilitesinin saptanmasi için gerekli istihbarati yapar ve sartlarini, komisyon ve faiz (iskonto) oranini, ayrica alacak haklarinin

ne kadarini (kismen veya tamamen/mal ve/veya ülke bazinda) devir alabilecegini ihracatçiya (satici) bildirir. Factor tarafindan ileri sürülen kosullari saticinin

kabul etmesi üzerine bir factoring sözlesmesi imzalanir ve ihracatçi (satici) artik factor’ün müsterisi olur.

Factoring sözlesmesi çerçevesinde; factor’e zamanla kredi degerliligi düsen firmalari kapsam disina çikarmasi ve borçlanma limitlerini düsürme yetkisi verilebilir.

Satici, mal bedellerini factor’den vadesinde veya vadesinden önce alabilir. Saticinin, factorün onayi disinda yapacagi satislar sözlesme kapsami disinda birakilmaktadir.

Saticinin kusurlu halleri disinda, alicinin borcunu ödememesi durumunda kredi riskini factor üstlenmektedir.

Factör’ün degerlendirme sonucu alici için belirledigi "garanti limiti"ni saticiya bildirmesi üzerine, satici, alacak senetlerini ve sevk belgelerini alacagin devrini

tevsik eden bir form ile factor’e teslim eder ve bu formun karsilikli imzalanmasiyla factoring islemi tamamlanir.

Muhabir factor; mahalli factor tarafindan, saticinin alacaginin tahsiline iliskin olarak, kendisine iletilen bilgiler (satici, satis konusu mal, birim fiyat, toplam tutar, alici vb.)

dogrultusunda bir ödeme limiti (örnegin; 200.000 ABD Dolarina kadar) belirlemektedir. Ödeme limiti; saticiya yapilabilecek azami ödeme miktarini göstermesinin

yanisira alicinin kredi degerliligini (kredibilite) ima etmesi yönünden de önemlidir. Bu limitin anlami; muhabir factor kurulusun, saptanan limitte belirlenen tutara kadar

sorumlu oldugu, limit disi alacaklar için bir garantisi bulunmadigi, ancak alacak bakiyesinin sadece vadesi geldiginde alicidan tahsili için ugrasacagidir.

FACTORING İLE İLGİLİ KANUNLAR VE MEVZUATLAR

A-Türk Ticaret Kanunu

Türk Ticaret Kanunu’nda factoring islemlerine iliskin herhangi bir hüküm mevcut olmayip, saticilarin faturaya bagli alacaklarinin devir ve temliki, Borçlar Kanunu’nda

düzenlenmis bulunan “alacagin temliki hükümleri”ne tabidir.

B-Borçlar Kanunu

Borçlar Kanunu’ nun 162 inci maddesinde “Kanun veya akit ile veya isin mahiyeti icabi olarak men edilmis olmadikça borçlunun rizasini aramaksizin alacakli,

alacagini üçüncü bir sahsa temlik edebilir. Borçlu alacagin temlik edilmemesinin sart edilmis oldugunu,bu sarti ihtiva etmeyen bir ikrari bilkitabeye istinat ile, alacagi

temellük eden üçüncü bir sahsa karsi iddia edemez” hükmü yer almakta ve sözlesmenin sekline dair 163 üncü madde’ de "Tahriri sekilde yapilmis olmadikça alacagin

temliki muteber olmaz. Bir alacagin temlikini vaadetmek, hususi sekle tabi degildir" denilmektedir. Diger taraftan, yine ayni Kanun’ un 164 ila 172 nci maddelerinde

ise, “alacagin devredilebilir olmasi, temlik isleminin yazili ve sözlesme seklinde yapilmasi, taraflarin medeni haklarini kullanma ehliyetlerinin olmasi” gerekliligine isaret

edilmektedir.

C- Bankalar Kanunu

Bankalar Kanunu’nun 6 nci maddesinde; “Bir bankanin verecegi nakdi krediler ile teminat mektuplari, kefaletler, aval, ciro ve kabuller gibi gayrinakdi krediler, satin

alacagi tahvil ve benzeri sermaye piyasasi araçlari, tevdiatta bulunmak suretiyle veya herhangi bir sekil ve surette verecegi ödünçler, varliklarin vadeli satisindan

dogan alacaklar, vadesi geçmis nakdi krediler, gayrinakdi kredilerin nakde tahvil olan bedelleri, vadeli islem ve opsiyon sözlesmeleri ile benzeri diger sözlesmeler ve

ortaklik paylari izledikleri hesaba bakilmaksizin kredi sayilir (4389 Sayili Bankalar Kanunu’nun 11 inci maddesinin 4672 sayili Bankalar Kanununda degisiklik

yapilmasina iliskin Kanun’un degisik 6 inci maddesi)” hükmü yer almaktadir.

Factoring sirketinin müsterisine verdigi avansin kredi olarak degerlendirilip degerlendirilemiyecegi konusunda farkli görüsler mevcuttur. Bir görüse göre; factoring

hizmetlerinin aliciya açilan bir kredi olmasi ve saticiya rücu edilmemesi nedeniyle, factoring Bankalar Kanunu yönünden alicilar lehine açilmis gayrinakdi bir kredi

olarak degerlendirilmektedir. Bir diger görüs ise; belli bir alacak karsiligi olarak verilen avansin kredi islemi olarak degerlendirilmesi yönündedir. Söz konusu avansin

verilmesi için karsilik gösterilen alacak kredi isleminde oldugu gibi teminat amaciyla verilmemistir. Bunun sebebi, henüz dogmamis alacaklar için fatura üzerinden

avans verilmis olmasidir. Ancak, bu avans üzerine, devralinan alacaklardan alinan komisyona ilave olarak faiz yürütülürse bu islemin kredi unsurlarini tasiyabilecegini

de gözönünde tutmak gerekir. Diger taraftan, verilen avans, malini satan müsteri açisindan vadesinden önce çekilen parasidir. Burada da iskonto esasina dayali kisa

vadeli kredi islemine benzer bir uygulama ortaya çikmaktadir.

D-Sigortacilik Mevzuati

Factoring sirketlerinin, alacaklarin ödenmesini garanti etmeleri ile alacaklarin sigorta edilmesinin karistirilmamasi gerekir. Çünkü, Borçlar Kanunu’nun 110 uncu

maddesine göre; garanti isleminde bir üçüncü kisinin fiilini baskasina taahhüt islevi vardir. Sigortacilikta ise bir kisinin para ile ölçülebilir bir menfaatini zarara ugratan

bir rizikonun ortaya çikmasi halinde tazminat ödenmektedir. Sigortacilik hizmetlerinin özel bir hukuki düzenlemeye tabi tutulmasi nedeniyle sigorta sirketleri disinda

kimse sigorta poliçesi düzenleyemeyecegi için factoring sirketlerinin sigorta hizmeti vermeleri olanagi yoktur.

F-Factoring Sirketleri’nin Kurulus ve Çalisma Esaslari Hakkinda Yönetmelik

Mal veya hizmet satisindan dogmus veya dogacak (fatura veya diger belgelere dayali) alacaklari devralarak tahsilini üstlenen ve bu alacaklara karsi ödemelerde

bulunarak firmalara finansman saglayan factoring sirketlerinin kurulus ve çalisma esaslari Hazine Müstesarligi tarafindan bir yönetmelikle düzenlenmistir. Factoring

sirketi kurulusu için anilan Müstesarliktan ön izin ve kurulusu takiben faaliyet izni alinmasi zorunlu olup, faaliyet izni almayan sirketler factoring islemleri ile

ugrasamazlar. Ancak, bankalar, sigorta sirketleri ve özel kanunlara göre ödünç vermeye yetkili kilinan kuruluslar ile tüzel kisilerin dogrudan veya ortak veyahut

istirakleri araciligiyla dolayli olarak ortaklik iliskisi içinde bulunduklari diger tüzel kisilere ödünç para vermeleri ve Sermaye Piyasasi Kanunu hükümleri çerçevesinde

yetkili kurum ve kuruluslarca yapilacak islemler hakkinda söz konusu Yönetmelik hükümleri uygulanmamaktadir (Yön:Mad: 1).

Anonim sirket statüsü altinda faaliyette bulunmalari öngörülen factoring sirketlerinin müsterileri ile yapacaklari islemler için yazili sözlesme düzenlemeleri zorunlu olup,

bu sirketler asagida tanimlanan islemleri yapamazlar (Yön: Md: 8).

- factoring faaliyetleri ile dogrudan ilgisi bulunmayan faaliyetler ile ugrasamazlar,

- teminat mektubu veremezler,

- Sermaye Piyasasi Kanunu’na göre menkul kiymet ihraci ile uluslararasi piyasalardan ödünç para temini disinda, mevduat veya her ne ad altinda olursa olsun bir

ivaz karsiligi para toplayamazlar,

- Kambiyo senetlerine dayali bile olsa fatura veya alacagin bir mal veya hizmet satisindan dogmus oldugunu tevsik eden benzeri belgelerle iliskilendirilmeyen alacaklari

satin alamazlar.

What’s Charısma

Salı, 06 Kasım 2007

WHAT’S CHARISMA?

CHARISMA Charisma is often used to refer to individuals who have the “gift of grace.” A unique quality, charisma sets certain individuals above ordinary mortal so they are recognized as having exceptional powers. Found in everyday people and leaders of varied groups, charisma may lead to both good and evil. A successful charismatic leader doesn’t necessarily have to be renowned by the whole world. An example of a leader that has a positive impact on our lives is a teacher. His or her charisma and enthusiasm helps students create their own visions for the future. Teachers educate, inspire and guide us to be responsible individuals. They open our minds to the unlimited options and opportunities to achieve our goals. Teachers hold all the ideals of being a charismatic leader. A charismatic person is able to interact with other people and bring forth his or her ideas and visions. He or she is capable of gaining ultimate respect and the favor of the majority with the quality of charisma. In the book “ Lord of the Flies,” a group of boys are stranded on an uninhabited island with no adult supervision. Ralph, one of the young boys, has natural qualities of leadership and therefore is elected as leader of the group. His charisma allows him to obtain this high position. Although this story is fiction, a great part of a successful leader’s national success is his charisma. He wins the favor and loyalty of his people by creating an atmosphere where he displays confidence in himself and his followers. Charismatic leaders’ movements are enthusiastic. They see well beyond their organization’s current situation and develop an inspirational vision for the future that is different from the present and they are determined to carry out the vision. This type of leadership attracts people because they are deeply influenced by their leader’s characteristics, abilities and visions. They pursue the leader’s visions and build emotional attachment to him. They give him their loyalty and total support. Adolf Hitler and Franklin D. Roosevelt can both be classified as leaders with strong charisma even though they had different political aims. Nevertheless, they were both supported and praised by their followers. Plato said that a leader must have charisma to be successful in all his actions. Without it a leader cannot fulfill his job and be head of any type of organization. Charisma holds essential value to become a leader. Continuous training or force cannot obtain charisma, the “gift of grace.” It is something mystical. It is of divine origin.

Studies and Researchs About Charisma and Charismatic Leadership

Charisma and Charismatic Leadership

"Charisma" is a Greek word meaning "gift of grace." Its earliest use can be traced to the Bible, in which St. Paul employs the term in two letters (Romans 12 and I Corinthians 12). He enumerates such things as wisdom, knowledge, prophecy, healing, and the ability to understand and express oneself in different languages as gifts (charisma) endowed by the Holy Spirit on particular people. Subsequently, in the Christian faith the term came to be ascribed to the various roles played by the members of the church as well as the gifts (charisma) bestowed by God on those members in their particular roles. For a long time, "charisma" remained a term exclusive to the Christian religion and its ecumenical practices.

In The Theory of Social and Economic Organization (1947), Max Weber wrote:

The term charisma will be applied to a certain quality of an individual personality by virtue of which he is set apart from ordinary men and treated as endowed with supernatural, superhuman, or at least specifically exceptional powers or qualities. These are such as are not accessible to the ordinary person, but are regarded as of divine origin or as exemplary, and on the basis of them the individual concerned is treated as a leader. [emphasis added]

Weber saw charisma as one of three forms of authority. Charismatic authority is obeyed because of faith in a leader endowed with supernatural qualities. The other two are traditional and legal-rational authorities. Only the last type is related to modern bureaucracy. Of the three, charismatic authority is the most unstable. There is no charisma without a leader. To survive after its source passes, it has to be either traditionalized or rationalized - a process Weber called routinization. When routinized, charisma loses much of its aura and the motivational powers associated with it.

Weber attributed charisma to prophets (Mohammed), saviors (Jesus), and war heroes. Friedrich (1961) wrote that charisma, as first proposed by Weber, was to designate "the kind of leadership, epitomized by men like Moses, Buddha, Mohammed, and the like, who possessed a transcendent ‘call,’ a belief, shared by their followers, in a divine being, who had called them to their founding enterprise."

It is important to note that Weber’s treatment of charisma is free of value judgment. He attributed it equally to great men as well as "shamans, …berserks, and magicians…who [are] subject to epileptoid seizures as a means of falling into trances." Contrasting charismatic authority with the other two types of authority, he explained:

Charismatic authority is thus specifically outside the realm of everyday routine and the profane sphere. In this respect, it is sharply opposed both to rational, and particularly bureaucratic, authority, and to traditional authority….Both rational and traditional authorities are specifically forms of everyday routine control of action, while the charismatic type is the direct antithesis of this.

Gerth and Mills (1946) state that:

Charisma…is used by Weber to characterize self-appointed leaders who are followed by those who are in distress and who need to follow the leader…. Miracles and revelations, heroic feats of valor and baffling success are characteristic marks of their stature. Failure is their ruin…. Charisma is opposed to all institutional routines, those of tradition and those subject to rational management. [emphasis added]

They go on to contrast charismatic structures with bureaucratic ones, maintaining that

the charismatic structure knows nothing of a form or of an ordered procedure of appointment or dismissal. It knows no regulated "career," "advancement," "salary," or regulated and expert training of the holder of charisma or of his aides. It knows no agency of control or appeal… nor does it embrace permanent institutions like our bureaucratic "departments."

Trice and Beyer (1986) delineate Weber’s definition of charisma into five components:

1. an "extraordinarily gifted" person;

2. a social crisis or situation of desperation;

3. a set of ideas providing a radical solution to the crisis;

4. a set of followers who are convinced that the gifted person has a direct link to divine powers; and

5. the validation of charisma through repeated successes attributed to the transcendental powers of the leader.

For charismatic leaders to emerge, say Trice and Beyer, supernatural, superhuman, or exceptional powers have to be attributed to them because of the transcendental qualities people see in them. They must have a mission, espouse radical innovations, challenge established practices, and, most important, have a vision for the future. And an integral part of charisma is the followers’ belief in the charismatic’s "link to divine powers." The followers see solutions to their problems and crises in the mission of the charismatic leader and his miraculous, transcendental powers.

Not all researchers have agreed with Weber’s concept of charisma. Friedrich, a political scientist, appears to have been the first to criticize Weber’s secularization of charisma. He accused Weber of generalizing a religious concept to secular situations that are far removed from the nonrational, belief-based ambient necessary for charisma to take root. According to Friedrich, the followers’ belief that their charismatic leader receives his charisma from divine sources is an essential part of charisma. Because a strong or general belief in a transcendent being is absent in modern political settings, Friedrich argued that there was no role for charisma in politics.

When Friedrich wrote his article, charisma as a concept had become a fad in political science research. Objecting to this arbitrary borrowing of a purely religious concept, he asserted, "At the present time, charismatic leadership is of minor importance, simply because the faith in a transcendent being is not sufficiently strong to generally provide an adequate basis for legitimizing any political leadership." Charismatic leadership, he said, is based on "a transcendent call by a divine being, believed in by both the person called and those with whom he has to deal in exercising his calling." Differentiating between charismatic and inspirational leadership, he averred that overly enthusiastic political science researchers confused the two. Charisma necessarily connotes transcendental powers, whereas inspiration does not. In a charismatic situation, the followers believe that the leader’s quality is supernatural, a gift from God; in an inspirational situation, the quality is merely unusual. Friedrich insists that not every leader who inspires confidence should necessarily qualify as a charismatic.

Bryman (1992) attempts to respond to Friedrich’s objections. But instead of concentrating on the main points, he focuses on side issues, accusing Friedrich of, among other things, taking exception to "applying ideas stemming from one area [of research] to another." This was not Friedrich’s main objection. He was against generalizing charisma to secular settings because such settings are not conducive to fostering transcendental beliefs - an essential ingredient of charisma.

Like Friedrich, Etzioni (1961) unreservedly rejected the idea that Weberian charisma could apply to modern organizational settings. The influence that managers wield over their subordinates and employees cannot be called charisma, he maintained. According to Etzioni, charisma is much more "diffuse and intense" than any influence a manager could ever exercise in the workplace, and more characteristic of political and religious leaders than people of practical affairs. Wanting to retain the term, Etzioni coined his own definition of charisma as "the ability of an actor to exercise diffuse and intense influence over the normative orientations of other actors." This definition, however, did not gain acceptance among researchers and scholars.

Shils (1965) championed an attributional concept of charisma, something that followers attribute to their leaders as a result of their mutual interactions. He claimed that charisma can be attributed not only to individuals but also to institutions, roles, norms, or even symbols through the perceived connection of these things to the extraordinary powers of the leader. But despite this broadened concept, Shils emphasized the importance of a belief in transcendence for follower acceptance of charisma. The emergence of charisma, he maintained, is limited to leaders of religious, social, or moral movements whose adherents are disposed to ascribe transcendental powers to those leaders or their institutions.

Willner (1984) attributes four characteristics to a charismatic leader-follower relationship: (1) the leader is considered divine or semi-divine; (2) he is believed to be endowed with extraordinary qualities, even supernatural or superhuman ones; (3) followers accept his authority unconditionally; and (4) followers become highly committed to him. Bryman concedes that with such an "exclusive" characterization, very few - if any - modern leaders would qualify as charismatic.

Until House (1977) and the researchers who followed his lead came onto the scene, charisma, although generalized, still retained some of its transcendental connotations. But he and his associates succeeded in demystifying the term, completely divesting it of its religious meaning and reducing it to its traits and behavioral manifestations and the effects it is purported to produce in followers. House contends that charismatic leadership should be defined in terms of its effects on the followers: trust in the validity of the leader’s beliefs; the affinity of their beliefs with those of the leader; unquestioning acceptance of the leader; feelings of affection and devotion for the leader; willing obedience to, identification with, and emulation of the leader; emotional involvement in the mission; heightened goals; and the feeling that they will be able to contribute to the accomplishment of the mission.

House and Baetz (1979) attribute three characteristics to charismatic leadership: (1) extremely high levels of self-confidence, (2) dominance, and (3) a strong conviction in the moral righteousness of their beliefs. House, Spangler, and Woycke (1991) define charisma as "the ability of a leader to exercise diffuse and intense influence over the beliefs, values, behavior, and performance of others through his or her own behavior, beliefs, and personal example." They see charisma as a "relationship or bond between a leader and subordinates" - an attribution assigned by the followers coupled with personality traits intrinsic to the leader. Moreover, a follower’s belief in the charismatic’s divine link is watered down to "inspirational powers." Note that in this instance, "inspirational powers" has no divine connotations. Inspiration as defined by Trice and Beyer is "the extent to which a leader stimulates enthusiasm among subordinates for the work of the group and says things to build their confidence in their ability to successfully perform assignments and attain group objectives."

Uluslararası Ticaretin

Salı, 06 Kasım 2007

BÖLÜM I

ULUSLARARASI TİCARETİN TEMELİ

1.1. Ticaret Kavramı

Ticaret, genel olarak üretici ve tüketici arasında varolan malların el değiştirmesi (alım - satım) ve hizmet etkinliklerine ilişkindir. Tek devlet açısından bakıldığında iç ve dış ticaret ayırımına gidilirken, devletlerarası toplulukta bu ayırım, ulusal ve uluslararası ticaret adlarını alacaktır. Aynı şekilde, ticaret politikaları da ulusal ve uluslararası ticaret politikaları olarak adlandırılır.

Dünya ticareti, yeryüzündeki devletler arasında, herbir devletin dış ekonomi politikaları ile sınırlı olmak üzere, malların ve ticari hizmetlerin değişimine yönelik ilişkilerin tümü şeklinde tanımlanabilir. Metodoloji açısından dış ticaret kavramını dünya ticareti kavramından ayırmak gerekir. Dış ticaret, tek bir devletin diğer devletlerle olan ilişkilerini, sınır ötesi ticari etkinliklerini ifade eder .

Dış ticaretin olduğu kadar, dünya ticaretinin de karşıt kavramı iç ticarettir. İç ticaret, ekonomi politikası açısından dış ilişkileri belirli şekilde sınırlandırılmış bir ülkede malların ve hizmetlerin değiş-tokuşunu kapsar.

Bir ülkenin izleyeceği dış ticaret politikası, üst kavram olan dış ekonomi politikası içinde yer almaktadır. Dış ekonomi politikası geniş anlamda “hükümetlerin ticaret ve üretim faktörleri akışlarının yönüne, bileşim ve hacmine müdahaleye yönelik tüm faaliyetler”, dar anlamda ise “hükümetin dış ticaret ve yatırımları sınırlaması, düzenlemesi, teşvik etmesi veya bunlara yol göstermesi” olarak tanımlanabilir. Dış ekonomi politikası, ülkenin genel ekonomi politikası ile uyum içinde olmalıdır. Başlıca dış ekonomi politikaları; dış ticaret politikası, ödemeler dengesi politikası, dış yatırım politikası ve dış yardım politikasıdır Bunlardan dış ticaret politikası, cari işlemlerden özellikle ihracat ve ithalat kalemlerinde yürütülen hükümet faaliyetlerini ifade eder. Bu politikanın uygulanmasının ekonomide doğurduğu etki, kaynakların yeniden tahsisi olmaktadır. Örneğin, belli bir malın ihracında uygulanan sübvansiyon, kaynakların bu malın üretiminde yoğunlaşmasına yol açmaktadır

Dış ticaret politikası açısından bir devletin dış ticareti etkileyebileceği araçlar, başlıca, yasaklar, gümrük resmi, ticaret antlaşmaları, primler, sübvansiyonlar ve idari korumacılık olarak sınıflandırılabilir. Bunlardan yasaklar, ithalât ve ihracat yasaklarıyla, transit geçiş yasakları şeklinde bir ayırıma tâbi tutulurken, gümrük resmi de aynı şekilde ithalât, ihracat ve transit ticarette uygulananlar olarak üçe ayrılmaktadır, önceki yüzyıllarda, dış ticareti etkileme araçları ithalât, ihracat ve transit geçiş yasakları ile sınırlıyken, modern gelişmeler, herşeyden önce gümrüklerin doğrudan sonucu etkileyici bir rol oynadıklarını göstermektedir.

Gümrükler ortaya çıktıklarından bu yana geçirdikleri gelişim içinde, esas aldıkları değerlere ve olgulara göre çeşitlenmişlerdir, ilk uygulama olan mali gümrük, malın miktarı ve değerinden bağımsız olarak, malikin şahsından alınmaktaydı. Sonraki gelişmelerde; sınır gümrüğü, koruma gümrüğü, ithal gümrüğü, ağırlık gümrüğü (ağırlığına göre), değer gümrüğü (değerine göre), pazarlık (görüşme) gümrüğü ve savaş gümrüğü gibi uygulamalar ortaya çıkmıştır.

Ticaret antlaşmalarının akdine ilişkin gelişmelerin başlangıcı, yine dış ticareti etkileme araçlarından biri olan yasaklar dönemine kadar uzanmaktadır. Bu dönemde en çok gözetilen ulus (en ziyade müsaadeye mazhar millet) kaydı ortaya çıktığı gibi, yabancıların hukuki durumu, şube açma hakkı, sanayi hukuku ve benzerleri gelişmiştir.

Dünya ticaretinin yanında, değişim temeline dayanmayan, yani ivazsız olan uluslararası mal ve hizmet akışına da rastlanmakladır. Özellikle savaş sırasında ganimet alınması (kara ve deniz savaşlarında ganimet hakkı), evvelce olduğu gibi fethedilen ülkelerden götürülen ahalinin kökleştirilerek, bedelsiz hizmetler sağlanması ve halta son zamanlarda olağan hale gelen savaş tazminatları ve demontajlar (fabrika sökme fiilleri) örnek gösterilebilir. Bir zamanlar önemli mal hareketlerine sebep olan deniz haydutluğu, haraç, cizye, hediye gibi bedelsiz mal akışları, yakın zamanlarda gelişmekte olan ülkelere yönelik karşılıksız kalkınma yardımları, kapsamları bakımından önemli etkileri olsa da, dünya ticaretinin çerçevesi dışında kalırlar

Dünya ticareti, bir üst kavram olan dünya ekonomisine göre kapsam bakımından daha dardır. Uluslararası ekonomik ilişkiler, malların ve ticari hizmetlerin değişimi dışında kalan para politikaları ile sosyal politikaları da içermektedir

1.2. Uluslararası Ticaretin Önşartları

Ekonomik Açıdan Üretim Azlığı veya Fazlalığı

Ekonomi politikası açısından, belirli sınırlar içinde bulunan çeşitli ülkelerde ihtiyaç boşluklarının varlığı veya üretim miktarının ülke ihtiyacını aşması yani üretim fazlalıklarının bulunması olgusu, bütün dünya ticaretinin temelini oluşturmaktadır. Ancak, bazı ülkeler kendine yeterli olma iddiasıyla, dünya ticaretinin işleyişi dışında kalmaya çalışabilir.

Malların ve hizmetlerin değişimine yönelik siyasal iradenin varlığı, her türlü dünya ticaretinin en önemli psikolojik itici gücüdür. Ancak, bu iradenin her zaman bazı gelişmelerin sonucunda doğal olarak ortaya çıktığı söylenemez. Çünkü, ekonomik ihtiyaçlara veya fazla üretime rağmen, ekonomiye yabancı nedenlerle az veya çok dışa kapanmaların olduğu siyasal tablolar görülmüştür.

Değişime esas olacak malların elde bulunması, ihtiyaç boşluklarının bulunması (ihtiyaç olan yerlerin bulunması) kavramının karşıt kavramıdır. Değişim mallan ya doğrudan ihtiyaçların karşılanmasına yararlar, veya şu ya da bu şekilde paraya dönüşen ikame malları söz konusudur. Dünya ticaretinin yeni yeni gelişmeye başladığı dönemlerde, tüketime yönelik değişim malları dünya ticaretinin konusunu oluştururken, günümüzde hemen bütün dünya ticareti paranın yardımı ile yürümektedir. Bugün uygulanan para ekonomisine ulaşma, uzun ve değişikliklerle dolu bir yoldan geçmiştir. Zamanımızda bile dünya ticaretinde zaman zaman saf değişime yani takasa dönüşler gerçekleşebilmektedir

İhtiyaçların Uluslararası Alanda Giderilmesi, Taşımacılık ve Güvenlik Sorunu

Değiş-tokuş (mübadele), alım-salım ve bunları gerçekleştirecek taşıma olanakları olmaksızın hangi türden olursa olsun hiçbir ticaret gerçekleşemez; buna bağlı olarak, dünya ticareti de varolmaz. Taşıma olanakları, maddi bakımdan dünya ticaretinin sınırlarını, kapsamını, yoğunluğunu ve yönünü belirler. Taşıma yöntemleri, iç su yollarını da içeren kara ulaştırması yanında deniz ve hava ulaştırmasından ibarettir. Daha ilk çağlarda, taşımacılık yollarının hukuki durumu, pratik bir anlam kazanmıştır. Sonuç olarak; dünya ticaret hukuku ve uluslar arası ulaştırma hukuku birbirleriyle çok yakından ilgili ve uygulamada da içice geçmiş iki daldır.

Bunun yanında, taşıma olanaklarının varlığı, güvenlik olmaksızın işlemez hale gelebilir. Güvenlik olmaksızın, dünya ticaretinin konusunu oluşturan malların, onları gönderen kişilerle ulaştırma araçlarının, varış mahallerine herhangi bir hasar ve zarar görmeden ulaşabileceği bir dünya ticareti düşünülemez. Burada iç ticaret ile dünya ticareti arasındaki farklılık açıkça ortaya çıkmaktadır; iç ticarette güvenlik, o sırada politik iktidarı elinde bulunduranlar tarafından sağlanırken, dünya ticareti, hiç bir devletin tekelci gücüne tâbi olmayan ortamlarda (örneğin açık deniz), bir ticaret yolunun başlangıç ve bitim noktalan arasında gerçekleşmektedir.

İlkçağlarda geniş toprak parçalarında az sayıda insanın yaşaması, düşük nüfus yoğunluğu, henüz eksik olan hukuki korumanın yerini bir dereceye kadar tutmuş olabilir. O çağlarda bile en azından hareket ve varış yerlerinde belirli bir güvenliği sağlama kaygıları vardı. Sonraki yüzyıllarda, dünya ticaretinin güvenliği için, kısmen uluslararası örf ve âdet hukuku kurallarında, ağırlıklı olarak da iki veya çok-taraflı uluslararası antlaşmalarda ifadesini bulan, daha kapsamlı ve karmaşık bir garantiler sistemi gelişmiştir. Bununla birlikte, dünya ticaretinde güvenlik sorunu bugün bile önemini korumaya devam etmekte ve henüz tümüyle çözümlenememiş bir sorun olarak kalmaktadır.

1.3. Uluslararası Ticaretin Gelişim Süreci

Genel Olarak

İnsanlık tarihi boyunca dünya ticaretinin gelişimi, çeşitli dalgalanmalar, zaman zaman olumlu veya olumsuz gelişmeler göstermiştir. Bu nedenle, uluslarası ticaretin önşartları, hiç bir zaman kusursuz, en yüksek yarar elde edilecek şekilde gerçekleşememiştir .

Bir görüşe göre, tarih boyunca uluslararası ticaret hukuku üç aşamadan geçmiştir. İlk aşamada Ortaçağ “tacir hukuku”, ülkeler arasında gidip gelen değişik uyruklardan tacir topluluğunu yönelen gerçek bir uluslararası örf ve âdet hukuku olarak mevcuttur, ikinci aşama, bu hukukun ulusal hukuk sistemleriyle bütünleştirilmesi faaliyetlerini kapsamaktadır. Evrensel nitelikli olmakla birlikte, bu faaliyetler her ülkede farklı zamanlarda ve değişik nedenlerle yürütülmüştür. Çağdaş olan son aşama, uluslararası ticaret hukukun uluslararası düzeyde birleştirilmesini amaçlamakta, siyasi ve ekonomik açılardan uluslararası eğilimleri yansıtan yeni bir tacir hukukun doğmasına neden olmaktadır.

Uluslararası ticaret hukukunun, devletler hukukunun genel gelişimi ile aynı çizgiyi izleyen tarihçesi, ağırlığın, bir ölçüde devletler hukuku doktrininden alınarak, yüzyıllarca doktrinden önce gelmiş devlet uygulamalarına verilmesiyle daha iyi anlaşılabilir. Gelişimin başlangıcı, Baltık’dan Akdeniz’e uzanan amber yolu ile Çin’den Suriye yolu ile Batı dünyasına ulaşan eski ipek yoludur. Bunun yanında, ilk dönemlerden başlayarak önceleri hükümdarların mali çıkarları, sonraları da bağımsız devletlerin altın, gümüş ve kıymetli taşları hedef alan aktif dış politikalarının uluslararası dış alım-satımın genişlemesine bağlı olan çıkarları da bu alandaki güçlü etkenlerdendir. M.S. 6. Yüzyılda Roma ve Kartaca arasında yapılan ticaret antlaşmaları ile Bizans ve Pers imparatorluklarının sınır ticaretine ilişkin düzenlemeleri yanında, 12. Yüzyılda İngiliz Kralı ve diğer Ortaçağ hükümdarlarının ticaret antlaşmaları, uluslararası ticaret hukukunun devletler hukukunun ortaya çıkışına kadar uzandığını göstermektedir. Bu nedenle, bu hukuk dalı da devletler hukukun dayandığı tarihi olguları paylaşmaktadır. Bunlardan biri, barış döneminde uygulanan devletler hukukunun da dayanağını oluşturan mütareke ve barış antlaşmalarıdır. Yapılan antlaşmalara konan ticaret şartında, antlaşmanın taraflarından biriyle üçüncü devletler arasında savaş sırasında da ticaretin süreceği gibi tarafsızlık hukukunun ilk örnekleri olan düzenlemeler de yeralmıştır.

Tarihçe

Tarih Öncesinde ve İlkçağ’da

Günümüzde dünya ticareti, çoğu kez Yeniçağ’ın bir eseri olarak görülmektedir. Gerçekte, bütün çağlarda, o zamana göre bir dünya ticareti olmuştur, ilkçağın mal hareketleri ise "dünya ticareti" yerine uzak ticareti (uzakla ticaret) terimi ile açıklanmaktadır. Bu terim niteliği itibariyle temelde dünya ticaretinden farklı olsa bile, o dönemde de Amerika’nın keşfine kadar bilinen dünyanın Avrupa-Asya-Afrika kıtaları topluluğu ile sınırlanmış faaliyet bölgesinde ticaret yapılmaktaydı.

Son çalışmalar en eski uygarlığın Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağısında Sümer’de başladığını ortaya çıkarmıştır. “Fırat, Dicle, Nil gibi nehir ülkelerinde başlayan uygarlığın önemi 19. yüzyılın arkeolojik kazılarından sonra anlaşıldı. Amerikalı Doğu Bilimci James Henri Breasted (1865-1935) bu uygarlık beşiğine ‘Bolluk Hilâli’ adını vermişti. Bilgin düşüncesinin kolay anlaşılabilmesi için bir de resim yapmıştı: Güneydoğu Anadolumuzun Harran Ovası’nın biraz yukarısına sırtını dayamış bir hilâl resmi idi bu. Hilâlin bir sivrisi Nil Deltası’na, öbür ucu Iran Körfezi’nin kuzeyine dayanıyordu, iç kısmı ise Arabistan’ın kısır kum çöllerine bakıyordu… Dünya ticaretinin merkezi, hilâlin iki yayı arasında bulunuyordu.”

Yapılan arkeolojik kazılar, dünya ticaretinin başlangıcının, henüz yazının bulunmadığı tarih öncesi çağlara kadar uzandığını göstermektedir. Başlangıçta ticari ulaştırma, son zamanlara kadar Afrika’da yaygın olarak kullanıldığı gibi sırt taşımacılığı ile yürütülüyordu. Sonraları, taşıma hayvanı ve kervanlarla yapılan ulaştırma şekli gelişti. Bu aşamaya henüz ilk Mısır hanedanı kurulmadan erişildiği kesinleşmiştir. Erken Mısır Döneminden kalma ilk yazılı belgeler, taşıma yollarının bütün güçlüklerine rağmen, o dönemde dünya ticaretinin bilinen bir müessese olduğunu ve o zamanki hükümetlerin ihtiyaç boşluklarını gidermede bu olanağı en iyi şekilde kullandıklarını göstermektedir. Kara ulaştırmasının yanında ilkel de olsa bir deniz ulaştırmasının, Mısır ticari seferleriyle, büyük bir olasılıkla Doğu Afrika’ya yönelik olarak başladığı anlaşılmakladır.

Ancak, bu ticaretin ne derecede piyasa ekonomisi özellikleri taşıdığı belli değildir. Eski Mısır kaynakları, güneye, Afrika’ya ve kuzeye Akdeniz ülkelerine yönelik, devlet güdümündeki ticari seferler yardımı ile gerçekleşen bir devlet ticaretinin varlığını göstermektedir. Ancak Mısır’ın Yeni imparatorluk döneminde, gelişmiş bir piyasa ekonomisinin ilk belirtileri göze çarpmaktadır. Fenikelilerin ikinci Bin Yıl boyunca geliştirdikleri canlı dünya ticaretinde piyasa ekonomisinin açık rolü vardı. Bazı Asur tabletleri “Asurlu tüccarların Anadolu, Suriye ve Mezopotamya arasında kalay ticareti yapıp yüzde 100 kar sağladıklarına ilişkindir . Mısır’da II. Ramses ile Hitit Kralı Hitaser arasında yapılan barış antlaşmasında, pek çok konu yanında, her iki ulusun ticaret ve sanayinin de saldırılardan korunacağı taahhüt ediliyordu. Yunanlılar ve Romalılar da dünya ticareti içinde yeralmışlardır. Roma imparatorluğunun yükselme devrinde, dünya ticaretinin herşeyden önce taşımacılık alanındaki teknik şartlar açısından en yüksek düzeye eriştiği anlaşılmaktadır.

Ortaçağ’da

Ortaçağların eski tacir hukuku uluslararası niteliğini dört unsura borçluydu: Kilise hukuku kadar evrensel olan pazar hukukunun birleştirici etkisi, denize ilişkin örf ve âdet hukuk kurallarının evrenselliği ve özellikle ticari uyuşmazlıkları çözmekle görevli mahkemelerin varlığı ile hukuki nitelikli ticari sorunlarla uğraşan noterler. Eski tacir hukukunun özelliği, hukukçular tarafından değil, uluslararası iş gören toplulukça geliştirilmiş olmasıdır.

Ortaçağ Avrupasında 9. Yüzyıldan başlayarak yaşanan gelişmeler, uluslararası hukukun özellikle ticaret ve deniz ticareti (taşımacılığı) alanlarına katkıda bulunmuştur. Bu gelişimin başlıca nedenleri, ihtiyacı duyulan malların alış-verişi ile, kralların yabancı tüccarlardan aldığı vergilerin çekiciliğiydi. Bu dönemde, kralların siyasi iktidarı büyük ölçüde ellerinde toplamasıyla, "zararla karşılık verme" gibi ilkeler de uygulanmaya başlanmıştır. Yine aynı zamanlarda, İtalyan şehir devletleriyle, kuzeyde ticaretle uğraşan şehirlerin Akdeniz ve Asya’ya yönelik ticari faaliyetleri yoğunluk kazanmıştır. Artık, ticaret antlaşmalarına "En çok gözetilen ulus kaydı" konulmakta, hiristiyan ve müslüman ülkeler arasındaki ticaret özel antlaşmalarla yürütülmekteydi.

Mekkelilerin geliştirdiği antlaşma sistemi ile Araplar, Suriye, Habeşistan, İran, Yemen gibi ülkelerin hükümdarlarıyla yaptıkları antlaşmalar sayesinde, ticaret kervanlarını bu topraklardan tam bir güvence altında geçiriyorlardı. Yapılan antlaşmalar daha çok bir imtiyaz fermanı niteliğini taşıyordu. Tacirlerin yabancı ülkelere yerleşerek faaliyette bulunmalarının yaygınlaşmasıyla, o ülkelerde bulunan tacir vatandaşlarının haklarını korumak isteyen ülkelerin girişimleriyle, yine bu dönemde konsolosluk müessesesi ortaya çıkmıştır. Mekkeliler, ticaret yaptıkları ülkelerden imtiyazlar elde edebilmek için, geniş bir yelpazeyi kapsayan ülkeler topluluğuna elçiler göndermişlerdir.

Ortaçağ’ın varlığını uzun yüzyıllar korumayı başaran Hansa Birliği, ticaretle uğraşan Alman şehir devletlerinin kurduğu bir konfederasyon olarak kuzey Avrupa ticaretini yönlendirmiştir. Birliğin ortaya çıkış tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilk örgütlenme yabancı ülkelerde bulunan Alman tacirlerin 13. Yüzyılda kurduktan birliktir. Almanya’da siyasi otoritenin zayıflamasını izleyen karmaşa döneminde, Hamburg, Bremen, Köln ve Lübeck gibi şehirler, korsan ve haydutlardan korunmak amacıyla kendi aralarında antlaşmalar imzaladılar. Ortak çıkarları, bu şehirleri gerçek bir siyasi ve ekonomik konfederasyon çatısı altında toplamıştı. Birliğin ortak bir resmi merkezi olmamakla birlikte, Ballık ticaretinin merkezi durumundaki Lübeck, yabancılar tarafından Birliğin merkezi olarak kabul ediliyordu. Saptanmış belli bölgesel sınırlar olmadığından, sadece Alman nüfusa sahip şehirler Birliğe üye olabiliyorlardı. Zaman zaman üye şehirlerden toplanan vergilerle mali kaynak yaratılırken, savaş zamanının ağır masrafları da daha ağır vergilerle karşılanıyordu. 14. Yüzyıl, Birliğin gücünün zirvesinde olduğu dönemdir. Danimarka kralına karşı yürütülen başarılı bir savaştan sonra. Hansa Birliği’nin şehirleri, İskandinavya’daki ticaret tekelini ele geçirmişlerdir (1370). Bu dönemde dini oruçlar nedeniyle Avrupa Ekonomisinde önemli bir yiyecek olan ringa balığı ticaretinden büyük kârlar elde edilmiştir

15. Yüzyılda, kıyı şehirleriyle içeride bulunanlar arasında süregelen anlaşmazlıklar, Birliğin gücünü giderek azalttı. Almanya’da merkezi politik gücün yokluğu, Hollandalı ve Fransız tacirlerin ringa balığı ticaretini Baltık Denizinden Kuzey Denizine kaydırmaya yönelik rekabetlerine güç katarken. Yeni Dünya’nın da yeni bir pazar olarak ortaya çıkması Birliğin çöküşünü hızlandırdı. 17. Yüzyılda Birlik çözülmüştü.

Ortaçağın bir başka önemli olgusu da, bu dönemde deniz ticaret kurallarının derlenmesidir. Deniz ticareti ve taşımacılığına ilişkin olarak Akdeniz’de Milattan önceki dönemlerde yaşanmaya başlanan gelişmeler, Fenikeliler ve Yunanlılar tarafından geliştirilen deniz örf ve âdet hukuku kurallarını 7. ve 9. Yüzyıllar arasında kodifiye eden Rodos Deniz Kanunları (Lex Rhodia) ile somutlaşmıştır. 10. ve 12. Yüzyıllarda İtalya’da Amalfı şehri kanunları (Tabuta Amalfitana) ve Fransa’da Oteron (l 160) içtihatları bu gelişimin devamıdır. 14. Yüzyılda ise ispanya’nın Barselona şehrinde derlenen ve Akdenizin denizcilik kanunu olarak da adlandırılan Consolato del Mare ile İsveç’le Wisby Deniz Kanunları (Leges Wisbuenses) Devletler Hukukunda uluslararası deniz ticaret kurallarının oluşumuna önemli katkılarda bulunmuştur. Denizcilik ile ilgili düzenlemelerin böylesine evrensel bir nitelik taşımasının nedeni, yöresel hükümdarların değil, tacirlerin uygulamalarıyla gelişen bir hukuk olmasında yatmaktadır.

Uluslararası ticaret hukukunun gelişimine ilişkin bu dönemde, uluslararası iş topluluğuna ait örf ve âdet kurallarının yarattığı ticari kurumlar bugün de geçerliliğini koruduğu gibi, varlıkları modem iş hayatı için vazgeçilmez niteliktedir. Tacir hukuku, kozmopolit niteliği ve genel hukuka göre taşıdığı üstünlükleriyle Ortaçağ’ın sonunda Batı dünyasında yaygınlaşan ticaretin başlıca temelini oluşturmuştur.

Ortaçağ’da uluslararası ticaret alanında yaşanan bir başka gelişme, konsolosluk müessesesinin kazandığı önemdir. Uluslararası ilişkilerin yarattığı bir kurum olan konsolosluğun ilk örnekleri eski Yunan ve Roma uygarlıklarında görülebilir. Ortaçağ’da faaliyet gösteren consules mercatorum ise modern anlamda konsolosluk müessesesinin öncüsüdür. Konsolosluk, Ortaçağ İtalyasında şehirlerde ikamet eden yabancı tüccarlar arasından bir temsilci seçilmesi uygulamasına dayanmaktadır. Ortaçağ şehir devletleri arasında yoğunluk kazanan ticari ilişkilerin bir sonucu olarak atanan konsüller bulunduktan ülkede kendi uyruklarının haklarını korumakla görevliydiler

Ortaçağ’da, deniz hukukuna ilişkin kuralların düzenlenmesi ve denize ilişkin örf ve âdet hukuku kurallarının kodifiye edilmesine paralel olarak, ülkelerarası ticareti düzenleyen bir kurallar bütünü geliştirilmiştir. Bu dönemde, pazar, panayır ve limanlarda iş gören tacirlerin, uyrukluğunda bulundukları devletlerin hukukundan ayrı olarak uyguladıktan bir kurallar bütünü mevcuttu. Tacirler arasında, bilgi ve deneyim esas alınarak seçilmiş hakimlerden oluşan tüccar mahkemeleri, varolan ticari örflere açıklık kazandırarak hukuki tanımlar yaptılar. Bu mahkemeler, hakimlerin modern çağın hakemleri gibi davrandıkları davalarda, hukuk kurallarını gecikmeksizin uygulayarak, tacirlerin amacına en iyi şekilde hizmet ettiler. Yerel yöneticiler ise tacirler arası hukuki ilişkileri düzenleyebilecek nitelikte olan yürürlükteki kanunların varlığını ileri sürmek yerine, artan vergi gelirlerini düşünerek bu faaliyet ve uygulamaları desteklediler. Bu dönemde izlenen ‘bırakma yapsınlar’ eğilimi bağımsız kuralların gelişimini desteklemiştir. Bu şekilde doğan Lex Mercatoria sistemi, yerel kurallardan bağımsız olmak yanında, yaptırımı da kendi içinde taşımaktaydı. Kurallara uymayanların bazı önemli pazarlarda iş yapmaktan alıkonması veya ünvanların değerini yitirmesi yaptırımlara örnek olarak verilebilir. Bu döneme ait bazı kavramlar ise zamanımızda bile önemini korumaya devam etmektedir.

İşte bu koşullar altında doğan ve zamanımızda da varlığım korumaya devam eden bir kurum olan konsolosun görevleri, uzun zaman esas olarak ticari niteliğini korumuştur. Ancak gelişmekte olan bazı ülkelerin uygulamasında görüldüğü gibi uyruklara yönelik yargı yetkisi de konsolosa verilebilmektedir. Günümüzde, diplomatik ve ticari faaliyetler arasında zaman zaman gözlenen özdeşleşme, artık bu iki alanın birbirinin içine geçmesinden kaynaklanmaktadır. Pek çok resmi diplomatik görüşme, ülkeler arasındaki ticaretin geliştirilmesine yönelik olduğu gibi, bu amaca yönelik faaliyetler de diplomatik görüşmelere zemin hazırlamaktadır. Geleneksel olarak ticari konularla ilgilenen konsoloslar, zamanımızda, bazı antlaşmaların uygulanışını yürütmek ve denetlemek, ticaret gemilerine ilişkin belirli işlemleri yapmak gibi alanlara taşarak faaliyet konularını genişletmişlerdir.

Yeni ve Yakınçağlarda

İtalyan şehir devletlerinin Avrupa’daki pek çok devlet ve Akdeniz’in tümü ile aralarındaki bağı sağlayan ticaret anılaşmaları, zaman içinde olgunlaşacak bir uygulamaya zemin hazırlamıştır. Bu uygulama başlıca şu amaçlara yönelikti: Tekel, tercihli muamele veya eşit muamele yolu ile en uygun şartlarda ticaret serbestisini sağlamak; korsanlara karşı güvence devletlerin uyrukluklarındaki tacirleri yurt dışında temsil etmek amacıyla yabancı ülkelere geniş yetkilerle konsolos atamaları gibi. 15. Yüzyılın ikinci yansında ticaret serbestisi ilkesi, geleneksel haklar, en çok gözetilen ulus kaydı, ulusal muamele gibi kuralların varlığı ile belirgin hale gelmişti. Sonraları Batı uygarlığı ile Latin Amerika, Afrika ve Asya’da kurulan yeni devletler arasında yapılan ticaret ve deniz taşımacılığı antlaşmaları, antlaşmaya taraf devletlerin uyruklarıyla onların mal varlıklarına yönelik pek çok yeni kuralın ortaya çıkmasına yardımcı oldu. 17. ve 19. Yüzyıllar arasındaki dönemde kozmopolit ve evrensel nitelikli tacir hukuku, ülkelerin ulusal hukuk sistemlerine aktarılmıştır. Ancak, bu dönemde bile uluslararası iş topluluğunun hukuk yaratan örf ve âdet kuralları, Ortaçağ’daki canlılığını korumuştur. FOB ve CİF olarak bilinen satış sözleşmesi türleri ile ihracatta sık başvurulan bir yöntem olan ticari krediler de bu dönemin ürünleridir. Avrupa, Ortaçağın ekonomik durgunluğundan kurtulduğunda, Roma hukuku ve kanonik hukuk yanında ticaret hukuku da evrenselleşme eğiliminde olan bir başka hukuk dalı olarak ortaya çıkmıştır. Şehirlerin, pazarların, bankaların gelişmesi, denizcilik ve sınır ötesi ticaretin giderek yaygınlaşması ve ticari merkezlerin önem kazanmasıyla, iş ilişkilerini düzenleyecek kurallar topluluğuna gerek duyulmaya başlandı. Roma hukuku pek çok yönden bu amacı gerçekleştirmekte yetersiz kaldığından, tüccar birlikleri, kendi kurallarım ve mahkemelerini oluşturdular. Bu kurumlar, pratik, âdil, iş hayatının örf ve âdet kurallarına dayanan kural ve usullere kaynaklık etti. Zaman içinde bu kurallar, lâik ve dini makamlarca örf ve âdet hukuku olarak tanınıp uygulanmaya başlandı. Sonuç olarak da, tacir hukuku genel kabul gören ticari kurallar bütünü olarak uluslararası bir nitelik kazandı.

Liberal kapitalizmin yaygın olduğu dönemde devletin ticari ilişkilerden büyük ölçüde elini çekmesi, uluslararası ilişkilerin özel kişilerin ilişkisine dönüşmesine yol açmıştır. Devletin görevi ise, kontrolü altındaki bölgelerin yatırımcılar ve yapacaktan yatırım için güvenli tutulması ile sınırlı kalmıştır. Sadece, Çin, Japonya, Tibet gibi dışa açılan ülkelerde, batılı anlamda ve batılı tüccarlar için kabul edilebilir nitelikte bir ticaret serbestisi tesis etmek veya yeni tanınan devletlerle yapılan ticaret ve deniz taşımacılığı antlaşmalarında dış ticareti korumaya yönelik minimum standartlar saptamak gibi durumlarda devlet müdahalesi gerekli görülmüştür.

BÖLÜM II

ULUSLARARACI TİCARET TEORİSİ

2.1. Klasik Dış Ticaret Teorisi’ne Giriş

Klasik iktisatçılar özellikle aşağıda belirtilen üç önemli sorunun cevabını aramıştır

Ülkeler arasında hangi mallar ihraç ve ithal edilir? Dünya üzerindeki üzerinde ki ülkeler ara*sındaki ticaretin yönü ne şekilde oluşur?

Uluslararasında ticareti yapılan malların fiyatları ne şekilde oluşur? Denge ticaret haddi nasıl belirlenir?

Dış ticaretten sağlanan kâr ne kadardır? Dış ticaret, gerek dünya gerekse ülkeler açısın*dan kârlı bir iş midir? Eğer böyle ise, bu kâr ticarete katılanlar arasında nasıl buluşulur?

Birinci soruya klasik teori şu basit cevabı vermektedir: Her ülke, kendisinde nisbi olarak ucuza üretilen malların üretiminde ihtisaslaşmalı ve tüketiminden fazla üretilen mallar, ihtiyacı duyu*lan diğer mallar ile değiştirilmelidir. Şüphesiz bu mallar, diğer ülkelere göre nisbi olarak ucuza üretilmektedir. Buradan, üçüncü sorunun cevabı da kolaylıkla çıkarılabilir. Her ülke nisbi olarak ucuza ürettiği malın üretiminde ihtisaslaşacağı için, dünya ölçeğinde bir ihtisaslaşmaya gi*dilecektir. Bunun sonucunda, bazı ülkeler bazı malları daha ucuza üretecek ve aynı kaynaklar ile daha fazla çıktı sağlanacaktır. Sonuçta, dünya üretimi artacaktır. Bundan ticaret yapan bü*tün taraflar kazançlı çıkacaktır. Son olarak ikinci sorunun cevabına geçebiliriz. Klasik teoriye göre denge ticaret haddi veya uluslararası fiyat, uluslararası arz ve talep ilişkileri sonucunda ortaya çıkmakta ve ticaret yapan tarafların uluslararası ticaretten doğan kazançlarını belirle*mektedir.

2.2. Klasik Dış Ticaret Teorisi’nde Varsayımlar

Günümüz dünyasında 205 bağımsız ülke, yüz binlerce malın ticaretini yapmaktadır. Bu se*beple incelenen konuların basit, anlaşılır olması ve karmaşıklıktan kurtarılması için gerçek dünyadan bazı soyutlamalar yapmak kaçınılmaz olmaktadır. Teoriyi anlamlı bir şekilde ele alıp inceleyebilmek için, önce bazı basitleştirici varsayımlarda bulunmak gerekir. Ancak teori*deki bu varsayımların çokluğu ölçüsünde de gerçek hayattan uzaklaşılır. Dış ticaret teorisinde birinci basitleştirici varsayım, ekonomide paranın nötr olduğunu kabul etmektir. Ekonomik sistem paranın dışında ondan bağımsız olarak işlenmektedir. Diğer bir de*yişle, sistemdeki "reel" ve "parasal" değişkenler birbirinden bağımsız olarak belirlenmektedir. Reel sektörde nisbi fiyatlar önem taşımakta, mesela bir paket sigara ile kaç tane gazoz içilebileceği veya kaç saatlik çalışma ile bir kilo et satın alınabileceği üzerinde durulmaktadır.

Ekonomide fiyatların tam esnek olduğu ve tam rekabet şartları altında belirlendiği diğer bir var*sayımdır. Bir mal veya hizmet fiyatının arz talebe bağlı olarak serbest bir şekilde oluşumuna, müdahale edilmediği kabul edilmektedir. Ekonomide asgari ücreti asgari kiraları belirleyen ya*saların bulunmadığı, mal ve hizmetlerin fiyatlarına devletin müdahale etmediği ve engelleyici diğer kısıtlamaların olmadığı bir ekonomik ortam düşünülmektedir.

Klasik iktisatçıların kabul ettikleri basitleştirici bir diğer önemli varsayım, emek-değer teorisidir. Bu varsayıma göre emek, tek bir üretim faktörü olup kapalı bir ekonomide bütün malların fiyat*ları, emek değeri ile ölçülmektedir.

Ticaret yapan her ülkede üretim faktörleri miktarının sabit olduğu diğer bir önemli varsayımdır. Klasik teoride uluslararası faktör hareketliliğinin olmadığı var sayılmaktadır. Ülke içinde üretim faktörleri tam hareketlidir (mobil). Fakat ülkeler arasında bu hareketlilik yoktur. Bir üretim faktö*rü, ülke içinde kendisine en yüksek geliri sağlayacak şekilde serbestçe hareket edebilirken ül*keler arasında bu hareketlilik söz konusu değildir.

Uluslararası ticarete konu olan malların ticaretinde, zevklerde meydana gelen değişmeler se*bebiyle ani bir değişme söz konusu olmadığı ve ekonomide gelir dağılımının veri olduğu diğer bir varsayımdır. Ekonomi, tam istihdam ve tam kapasite durumundadır. Ayrıca; dünyada sade*ce iki ülke ve iki malın var olduğu, her ülkede iki malın üretildiği, dış ticarette kota ve diğer kısıt*lamaların olmadığı, ulaştırma ve haberleşme maliyetlerinin sıfır olduğu da varsayılmaktadır.

2.3. Adam Smith Ve Mutlak Üstünlükler Teorisi

Glasgow Üniversitesi profesörlerinden Adam Smith (1723-1790), Klasik İngiliz iktisatçılarının babası olup, serbest ticaretin en önemli savunucularından biridir. 1776 yılında Ulusların Zen*ginliği (The Wealth of Nations) isimli meşhur kitabında, dünyada serbest ticaretin gerek ülke*lerin ve gerekse dünya refahının artması bakımından çok daha yararlı olacağını savunmuştur. Smith kitabında, akıllı bir aile reisinin dışarıda daha ucuza satın alabileceği bir şeyi hiçbir za*man evde yapmaması gerektiğini savunarak işbölümüne verdiği önemi ortaya koymuştur.

Adam Smith’e göre ülkeler, kapalı ekonomi durumuna göre daha kârlı olduğu için dış ticaret ya*parlar. Bir ülke bir malı diğerine göre mutlak olarak daha ucuza üretiyorsa, o malın üretiminde ihtisaslaşmalı, buna karşılık mutlak üstünlüğe sahip olmadığı malların üretim ve ihracatını üs*tünlüğe sahip olan ülkelere bırakmalıdır. Smith’in anladığı anlamda üstünlük, bir matın diğer ülkelere göre bir ülkede daha prodüktif üretilmesidir. Bu şekildeki uluslararası ihtisaslaşma so*nucunda, üretim faktörleri ülkeler arasında daha etkin bir şekilde kullanılacak ve dünya üreti*minde artış sağlanacaktır. Bundan, şüphesiz birbirleri ile ticaret yapan tüm ülkeler yararlana*caktır.

Adam Smith’in Mutlak Üstünlükler Teorisi, mantıklı olmakla beraber birçok yönden eksiktir. Te*ori, uluslararası ticaretin sadece küçük bir kısmını açıklamaktadır. Smith’in bu görüşleri daha sonra R. Torrens ve David Ricardo tarafından geliştirilmiş ve daha tutarlı bir duruma getirilmiş*tir.

2.4. Davıd Ricardo Ve Klasik Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi

Dış ticaret teorisinde A. Smith’in Mutlak Üstünlükler Teorisi önemli bir yere sahip olmasına rağ*men, uluslararası ihtisaslaşmayı yalnızca mutlak üstünlükler ile açıklamak mümkün değildir. Çünkü, eğer bir ülke bütün malları diğerine göre mutlak olarak daha ucuza üretirse durum ne olacaktır. Bu sorunun cevabını, David Ricardo Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi ile vermiştir.

Ricardo, bir ülkenin iki farklı malda mutlak olarak dezatavantajı olmasına ve diğer bir ülkenin bu malların üretiminde mutlak üstünlüğü olmasına rağmen, ülkeler arasında yine de ticaret yapı*labileceğini ve bu ticaretten her iki ülkenin de kârlı çıkabileceğini göstermiştir. Ricardo’ya göre her iki malın üretiminde de mutlak olarak dezavantajı olan bir ülke, daha az dezavantaja sahip olduğu malı üretip ihraç ederse, bu malın üretim ve ihracatında karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olur. Diğer taraftan bu ülke, daha fazla mutlak dezavantajı olduğu malın üretimini durduracağı için, bu malı diğer ülkeden ithal edecektir, işte bu kurala ekonomi öğretisinde, Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi adı verilir.

Ricardo’nun Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi’ni daha basit olarak şu klasik örnek ile de açık*lamak mümkündür. Eğer bir avukat hem sekreterden daha hızlı daktilo yazmasını bilir ve hem de avukatlık hizmetlerini yürütmeye kalkarsa, iki işi aynı anda yapmaya kalkışmasından dolayı kayba uğrayacaktır. Avukat, kendi mesleği olan hukukçuluğa devam edip yanısıra işlerini yü*rütecek bir sekreter alırsa, yazı yazmaya ayırdığı zaman karşılığında avukatlık yaparak çok daha fazla kazanç sağlayabilecektir. Çünkü bir saat avukatlık yaparak elde edeceği gelir, bir saat sekreterlik hizmetini kendinin görmesiyle elde edeceği gelirin çok üzerinde olacaktır.

2.5. Heckscher-Ohlin Faktör Oranları Teorisi

İsveçli iktisatçı ve tarihçi Eli F. Heckscher 1919 yılında yayınlanan Gelir Dağılımı Üzerine Dış Ticaretin Etkisi isimli makalesinde ve daha sonra öğrencisi olan iktisatçı ve politikacı Bertil Ohlin 1933 yılında yayınlanan Bölgesel ve Uluslararası Ticaret isimli kitabında dış ticareti, malların üretim fonksiyonlarının ülkeler arasında farklı olması ile açıklamışlardır. Bu sebeple, bu iki iktisatçının adına izafeten geliştirdikleri modele; Hecksher-Ohlin Teorisi veya Faktör Oranları yada Faktör Yoğunluğu Teorisi adı verilmektedir. Heckscher-Ohlin Modeli, klasik karşılaştırmalı üstünlükler teorisinin eksikliklerini ortadan kaldırmaya çalışmakta olup, Karşı*laştırmalı Üstünlükler Teorisi’nin modern bir açıklamasıdır.

Dış ticaret, değişik ülkeler farklı faktör yoğunluklarına sahip oldukları için yapılmaktadır. Çün*kü, dünya üzerindeki ülkelerden bazıları, özellikle Türkiye gibi gelişme yolunda olanlar fazla emeğe, Almanya, ABD, İngiltere gibi sanayileşmiş ve gelişmiş olanlar daha fazla sermayeye sahiptirler. Bu durumda, bir ülkede hangi üretim faktörü diğerine göre daha bol ise, o ülke o fak*törün yoğun olarak kullanıldığı malın üretiminde ihtisaslaşacak ve o malı ihraç edecektir.

2.6. John S. Mill ve Karşılıklı Talep Kanunu

Klasik dış ticaret teorisini incelerken, üretim maliyetleri üzerinde durmuş ve ülkelerin karşılaş*tırmalı olarak üstün oldukları üretim dallarında ihtisaslaşarak bu dallardaki ürünleri ihraç edip, karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olmadıkları dallardaki ihtiyaçlarını ithalat yoluyla giderdiklerini belirtmiş idik. Bu açıklamalarımız birkaç yönden eksik bulunmaktadır. Gerçekten ticaretten sonra uluslararasında hangi fiyatın oluşacağı ve yapılacak olan ticaret hacminin ne olacağı konularında tam bir açıklık yoktur. Ayrıca, bir malın fiyatını yalnız arz koşulları ve maliyetler belirlemez. Arz ve talep koşulları birlikte belirler. Bu ve buna benzer soruları cevaplayabilmeniz için talep ile ilgili faktörlerin neler olduğunu bilmemiz gerekir.

Talep yönünden dış ticaret teorisine katkıda bulunan ilk iktisatçı John S. Mill’dir (1803-1873). Mill’e göre dış ticaret durumunda oluşacak fiyat, karşılıklı talep kanunu tarafından belirlenir. Karşılıklı Talep Kanunu’na göre oluşan uluslararası fiyat, her iki ülkenin de ticaret dengesini sağlayacak şekilde belirlenmelidir. Diğer bir deyişle oluşan uluslararası fiyattan Türkiye’nin ku*maş karşılığında teklif edeceği buğday miktarı, İngiltere’nin buğday karşılığında vermek iste*yeceği kumaş miktarına eşit olmalıdır. Bu eşitliği sağlayan uluslararası fiyattan Türkiye’nin buğday ihracatı, İngiltere’nin buğday ithalatına, İngiltere’nin kumaş ihracatı ise Türkiye’nin ku*maş ithalatına eşitlenerek uluslararası ticarette denge sağlanır. Oluşan denge fiyatının üzerin*de veya altında bir fiyattan Türkiye’nin vermek istediği buğday miktarı ile İngiltere’nin talep etti*ği buğday miktarı birbirine eşit olmayacağı için, uluslararası ticarette dengeye ulaşılamaz.

J. Stuart Mili tarafından ortaya atılan Karşılıklı Talep Kanunu, daha sonra İngiliz iktisatçısı F.Y. Edgeworth ve ondan otuz yıl sonra da A. Marshall tarafından geliştirilen teklif eğrileri ile geo*metrik olarak açıklanmıştır. Teklif eğrisi, çeşitli dünya fiyatlarında belirli miktardaki ithal malı karşılığında ne miktar ihraç malı teklif edileceğini gösteren bir eğridir. Diğer bir deyişle, bir ülke*nin kendi malından vereceği belli bir miktar karşılığında diğer ülkenin malından ne miktar talep edeceğini ifade eder.

2.7. Dış Ticareti Açıklamaya Yönelik Yeni Modeller

Günümüzde 205 dolayında ülke arasında milyonlarca mal ve hizmetin ticaretini oldukça basit*leştirilmiş iki ülke-iki mal temeline dayanan dış ticaret modelleri ile açıklamak mümkün değildir. Dünya üzerindeki 205 bağımsız ülkenin birbirleri ile iki malın ticaretini yaptıklarını düşünelim. Böylece, uluslararasında 32.220 muhtemel mal değişim yönü bulunacaktır. Dış ticarete konu olan mal sayısı arttıkça bu rakam geometrik olarak hızla yükselecektir. Bu durumda, dünya ticaretini sadece Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi ile açıklamaya çalışmak konuyu biraz basit*leştirmek olur.

Bu gelişmeler karşısında iktisatçılar, özellikle 1960′lardan sonra dış ticareti açıklamaya yöne*lik yeni teoriler geliştirmişlerdir. Bu ayırımda bu teoriler ele alınarak dış ticareti açıklamaya yö*nelik yeni görüşler ortaya konacaktır. Bununla beraber teorik modeller ile gerçek dünya arasın*daki ilişki noksanlığı yine de devam etmektedir. ABD niçin büyük ölçüde buzdolabı ihraç edip, aynı zamanda buzdolabı ithal etmektedir? Yine, Almanya ve İtalya neden hem otomobil ihraç edip, hem de ithal etmektedirler?

İktisatçılar bu soruların cevaplarını araştırmaktadırlar. Fakat bu konuda ortaya çıkan bir ger*çek vardır. O da, sermaye tanımının mutlaka "araştırma-geliştirme", "işgücü kalitesi" ve "üreti*min fiziki imkanları" anlamında genişletilmesi gereğidir. Hufbauer’in de belirtmiş olduğu gibi, dünyamızın bugünkü şartları içinde bir tek teori, sanayi ürünleri ticaretini açıklamaya yeterli değildir. Bu sebeple, dış ticareti açıklamaya yönelik modellere, mutlaka gayri safi milli hasıla, nüfus, ekonomik uzaklık ve ülkelerin tarihi ticaret bağlarını da birer açıklayıcı değişken olarak dahil etmek gereklidir. Ele alınan dış ticaret modelleri kapsamlı modeller olmayıp, Heckscher-Ohlin modelinin açıklayamadığı tamamlayıcı niteliği ağır basan "alternatif veya "ikâme" tica*ret modelleridir.

2.7.1. Mevcudiyet Modeli

İrving Kravis tarafından ortaya atılan Mevcudiyet (availability) Modeli’ne göre dış ticaretin se*bebi, bir malın bir ekonomide bulunmamasıdır. Ülkeler, kendilerinin üretemedikleri veya çok pahalıya ürettikleri malları dış ticaret yoluyla elde edeceklerdir.

2.7.2. Teknolojik Açık Modeli

Dış ticareti açıklamaya yönelik ve Posner (1961) tarafından öne sürülen Teknolojik Açık Mo*deli yönetim tekniklerinde, üretim sürecinde veya ürünlerde, değişik ülkelerde farklı hızlarda meydana gelen teknolojik yeniliklere dayanmaktadır. Teknolojik yenilik üretimde farklılık ya*ratmakta, yeniliğin meydana geldiği malda o ülke önemli bir karşılaştırmalı üstünlük sağlamak*tadır. Böylece, teknolojik yenilik diğer ülkelere sıçramadan önce üretilen mallar, bu yeniliğe sa*hip olmayan ülkelere ihraç edilmektedir. Özellikle bir sanayi malı, gelişmiş ülkelerde teknolojik birikimin sağladığı imkanlar kullanılarak öncelikle üretilmekte ve diğer ülkelere ihraç edilmek*tedir. Bu ihracat, diğer ülkelerin bu malın üretiminde kullanılan teknolojiyi öğrenmelerine kadar devam etmektedir.

Teknolojik gelişme ile araştırma ve geliştirme (A-G) harcamaları arasında çok yakın ilişki var*dır. Teknolojik gelişmeler, araştırma ve geliştirmeye büyük önem veren ve harcama yapan sa*nayileşmiş ülkelerde meydana gelir. Bunun sonucunda bulunan yeni tekniklerin sanayi sektö*rüne uygulanması sonucunda üretilen mallar, bu mallara sahip olmayan ülkelere ihraç edilir.

Araştırma geliştirme harcamaları, sanayileşmiş ülkelerde "yüksek teknoloji" gerektiren, hava*cılık, otomatik data proses makineleri, bilgisayar, haberleşme araçları, elektronik ve parçalan, ilaç, kimya, bilimsel araç ve gereçler ile elektrikli ve elektrikli olmayan makine imalat sanayii dal*larında yoğunluk kazanmıştır.

1993 yılında dünya ülkeleri arasında GSMH’larının yüzdesi olarak A-G. harcamalarına ayır*dıkları payın en yüksek olduğu ülkeler arasında ABD (%2.8), Japonya (%2.6), İngiltere (%2.3), Fransa (%2.3) ve Almanya (%2.5) yer alır.

Kısaca belirtmek gerekirse. A-G harcamalarının yüksek olduğu ülkelerde bu harcamalara bağlı olarak bulunan yeni tekniklerin sanayi sektörüne uygulanması ile üretilen mallar, henüz bu malları üretmeyen ülkelere ihraç edilmekte, böylece dış ticarete yol açılmaktadır. Nitekim 1967 yılında Grubber. Mehta ve Vernon, A-G. harcamaları ile ihracat performansı arasında çok kuvvetli bir ilişki bulmuşlardır. A-G. harcamaları sonucunda yeni bir ürün geliştiren firmalar, geçici de olsa bu üründe bir karşılaştırmalı üstünlük sağlamakta ve daha ucuza ürettikleri bu ürünü ihraç etmektedirler.

2.7.3. Mal Geliştirilmesi Modeli

Mal Geliştirilmesi Modeli R. Vernon tarafından 1966 yılında geliştirilmiştir. Esas olarak Tekno*lojik Açık Teorısi’ne dayanmaktadır. Vernon, bir ürünün üretiminde kullanılan çeşitli girdilerin ülkeler arasındaki karşılaştırmalı üstünlüklerinin farklı olduğunu, dolayısıyla malın karşılaştır*malı üstünlüğünün de ürünün hayat dönemi boyunca girdilerdeki değişmeye paralel olarak de*ğişebileceğini belirtmektedir. Bir malın hayat seyrinde üç aşama vardır: Yeni ürün, olgun ürün ve standart ürün.

Bir mal ilk icad edildiği zaman önce az miktarlarda değişik firmalarca üretilir. Bu aşamada malın kalitesi ve nitelikleri farklıdır. Fakat malın daha sonraki hayat döneminde kitlesel üretime geçil*dikçe malın kalitesinde standartlaşmaya gidildiği görülür. Bu durumda mal birçok ülke tarafın*dan üretilmeye başlanır. Dolayısıyla ileri teknoloji gerektiren bir mal önce sanayileşmiş ve ge*lişmiş ülkelerde icad edilir ve üretilir. Daha sonra bu mal diğer gelişme yolunda olan ülkelerde de üretilmeye başlanır. Bu süre içinde gelişmiş ülkeler henüz standartlaşmamış malları, geliş*me yolunda oları ülkeler ise standartlaşmış malları üretip ihraç ederler.

Mal geliştirilmesi modeline klasik örnek, ABD ile Japonya radyo üreticilerinin II. Dünya Sava*şı sonrasındaki üretim ilişkileridir. Savaş’tan hemen sonra ABD firmaları vakum tüplü radyo üreterek uluslararası pazara girmişlerdir. Birkaç yıl sonra Japon radyo üreticileri ABD teknoloji*sini kopya ederek ve daha ucuz işgücü kullanarak dünya piyasalarına egemen olmuşlardır. ABD, transistor teknolojisini geliştirerek yeniden dünya pazarını ele geçirmiş fakat Japonya yi*ne birkaç yıl sonra bu teknolojiyi de taklit ederek ABD’nin pazar egemenliğini kırmıştır. Bu defa ABD basılı devre teknolojisini kullanarak Japonya ile rekabete başlamıştır. Bu yeni teknolojinin sermaye veya emek yoğun olduğu henüz belli değildir. ABD’nin bu son teknoloji ile pazarda tu*tunup tutunamayacağı veya Japonya ile birlikte tüm pazarı daha ucuz emeğe sahip olan G. Ko*re, Tayvan veya Singapura bırakıp bırakmayacağını zaman gösterecektir.

2.7.4. Yetişkin İşgücü Modeli

Emeğin (işgücünün) kalitesi dünyanın her yerinde aynı değildir. Bazı ülkelerde emek kalitesi diğer bazılarına göre daha yüksek olup üretimde daha etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Bu*nun bir sebebi, emeğe yapılan yatırımlardır. Yani, işgücünün verimliliğini ve kalitesini yükselt*meye yönelik eğitim yatırımlarıdır. Emeğin, yoğun bir sermaye ile teçhiz edilmesi de, kalite far*kını yaratan diğer bir faktördür. Bu açıdan ABD, eğitilmiş kaliteli işgücü bakımından yoğun bir ülke olarak düşünülebilir. Aynı şekilde, R. Baldwin’in yapmış olduğu araştırmaya göre, ABD’nin ihracatı ile oldukça yüksek seviyede eğitilmiş işgücü arasında pozitif bir fonksiyonel ilişki vardır.

2.7.5. Faktörler Arasında Tamamlayıcılık Modeli

Jaroslav Vanek doğal kaynaklar ile sermayenin üretimde tamamlayıcı olduklarını öne sürerek, bu iki faktör arasındaki ilişkinin dış ticareti açıklamak açısından üzerinde önemle durulması gereken bir konu olduğunu belirtmiştir.

Bu konuda Seiji Naya, ABD, Japonya, Hindistan ve Kanada’nın dış ticaret kalıplarında sermaye-emek oranları üzerinde doğal kaynakların önemli bir rolü olduğuna işaret etmektedir. Adı geçen ülkelerde doğal kaynak yoğun sanayiler aynı zamanda büyük ölçüde sermaye kullan*maktadırlar. Bu sebeple, doğal kaynak yoğun bir ticaret kalıbı, sermaye-yoğun bir nitelik kaza*nabilmektedir. Kanada’da tarım ve hammadde kaynaklı ihracat, nisbi olarak sermaye-yoğundur. Japonya’da ise tarımsal malların ihracatı sermaye-yoğundur. Naya da aynen Vanek gibi doğal kaynaklar ile sermaye arasında tamamlayıcı bir nitelik olduğunu vurgulamaktadır.

2.7.6. Ölçek Ekonomileri Modeli

Bu teori, dış ticareti ölçek ekonomileri ile açıklamaya çalışmaktadır. Geniş bir iç pazara sahip olan büyük ülkeler, içsel ve dışsal ölçek ekonomilerden yararlanarak üretimde azalan maliyet*lerden (artan getiri) istifade ederler. Bu şekilde düşük maliyetle üretmiş oldukları mallarda karşılaştırmalı üstünlük elde ederek bunları diğer ülkelere ihraç ederler. Mesela ABD’nin iç paza*rı, bir malı çok miktarda ve optimum ölçekte üretmeye uygun büyüklüktedir. Buna karşılık Bel*çika ve Hollanda’nın iç pazarı oldukça küçüktür. Dolayısıyla, üretimde iç pazar büyüklüğüne bağlı olarak ölçek ekonomilerinden yararlanma, bazı üretim sektörlerinde rekabetçi bir avantaj elde etmek için önemli bir faktör olmaktadır. Burada küçük ülkeler, ancak ihracat pazarlarını iç pazara katarak daha büyük ölçekli ve düşük maliyetli üretim yaparak ölçek ekonomilerden ya*rarlanabilirler. B. Wilkinson, Kanada için yapmış olduğu araştırmasında, ölçek ekonomilerinin sanayi ürünleri ihracatında önemli bir yer tuttuğunu açıklamıştır.

2.7.7. Gelir ve Tercihlerde Benzerlik Modeli

Gelir Ve Tercihlerde Benzerlik Modeli, İsveçli iktisatçı Staffan Burenstam Linder tarafından öne sürülmüştür. Linder, dış ticareti, ülkelerarası kişi başına gelir karşılaştırmalarına dayana*rak açıklamaktadır. Linder’e göre sanayi malları ticareti, ülkeler arasındaki gelir dağılımı ve ki*şi başına gelir seviyesi yakınlığından kaynaklanır. Linder, ülkeler arasında gelir dağılımı ve ki*şi başına gelir seviyesi farkı ne kadar az olursa, dış ticaretin o kadar çok olacağını belirtmekte*dir.

Linder, her malın önce yurt için tüketim için üretildiğini ve yurt içinde talebi olmayan bir malın sa*dece ihracat amacıyla üretilemeyeceğini belirtmektedir. Ülkede yurt içi üretim, iç talebe bağlı olarak yapılır. Yurt içi üretim dâhili talebe göre büyük miktarlara ulaşırsa, ölçek ekonomileri do*layısıyla ülke o malın üretiminde uluslararası pazarlarda rekabet gücü kazanır. Ülkede çoğun*luğun zevk ve tercihlerine göre üretilmesi ekonomik olmayan mallar ise, azınlık tercihlerine benzeyen başka ülkelerden yapılan ithalat ile karşılanır. Meselâ Türkiye’de halkın büyük bir kesimi domuz eti yemez ve bu sebeple domuz beslenmez. Az miktarlardaki domuz eti ve ondan mamul madde ihtiyacı ise, bu eti büyük ölçüde üreten ülkelerden ithal edilerek karşılanır.

2.7.8. Tekelci Rekabet ve Dış Ticaret Modeli

Tekelci Rekabet Modeli, iktisat teorisinde Edward H. Chamberlin (1933) tarafından geliştiril*miştir. 1930′lardan itibaren geçen zaman içinde, dünya ekonomisinde çok sayıda firma temel*de aynı ihtiyaçları karşılayan, fakat birbirlerinden çok farklı malları üretmeye başlamışlardır. Bu değişik marka ve talepteki mallar, birbirine benzer olmasına rağmen, tam anlamıyla ikâme malları da değildir. Otomobil (Renault tam olarak Opel’in aynı değildir), deterjan (Omo tam ola*rak Persil’in aynısı değildir), diş macunu (İpana, Colgate’in aynısı değildir), bisküi (Eti, Ülker’in aynısı değildir) ve alkolsüz meşrubat (Coca Cola, Pepsi’nin aynısı değildir) sektörlerinde bir*birlerinden farklılaştırılmış aynı nitelikte çok sayıda mal üretilmektedir. Bu mallar yalnız fiyatla*rı ucuz olduğu için değil alışkanlık yarattığı için bazen de marka bağımlılığı yarattığı için dış ül*kelerce de talep edilebilmektedir.

Ayrıca, dünya uluslarının farklı zevk ve tercihleri vardır. Dolayısıyla tüketiciler, piyasada müm*kün olduğunca farklı malların olmasını arzu ederler. Mesela her zaman hep aynı renk ve tipteki kazak ve elbiseleri giymek istemezler. Bazen beyaz, bazen sarı, bazen de kırmızı renkleri ter*cih ederler. Her tüketicinin toplumda çok farklı zevk ve tercihleri vardır. Mallar temelde aynı ihti*yacı karşılıyor bile olsa, aralarında mutlaka çeşitlilik olmalıdır. Bu şartlar altında her ülke farklı zevkleri karşılayacak nitelikte mal üretmeye başlar ve dolayısıyla ülkeler arasında ihtisaslaşmaya gidilir. Böylece, sanayilerarası ticaret, farklı ülkelerde yaşayan kişilerin değişik zevklerini tatmin etmek amacıyla da ortaya çıkar.

BÖLÜM III

DIŞ EKONOMİ POLİTİKASI VE GÜMRÜK TARİFELERİ

3.1. Dış Ekonomi Politikasının Kapsamı Ve Tanımı

İçinde yaşadığımız yirminci yüzyılın ikinci yarısında hükümetlerin izlemiş oldukları ekonomik politikalarını kesin çizgilerle birbirinden ayırıp iç ve dış ekonomi politikaları olarak sınıflandır*mak oldukça güç bir iştir.

Dış ekonomi politikası, ülkedeki bütün ekonomik faaliyetlerle yakından ilgili bulunmakta ve günlük yaşantımızın her döneminde etkisini göstermektedir. Meselâ, dış ticareti kısıtlayıcı bir hükümet politikası tüketicilerin ithal mallarına daha yüksek bir fiyat ödemelerine sebep olur*ken, liberal bir dış ticaret politikası uluslararası ihtisaslaşmanın sağlamış olduğu avantajlardan daha fazla yararlanılmasını mümkün kılmaktadır. Aynı şekilde izlenen dış ekonomi politikası sonucunda ülke içi üreticiler ile ihracatçılar korunup bunların dış ülkelere daha fazla mal sat*maları mümkün olabileceği gibi, bunun tam tersi de söz konusu olabilmektedir.

3.2. Dış Ekonomi Politikası Türleri

Başlıca dış ekonomi politikası türleri dört tanedir.

3.2.1. Dış Ticaret Politikası

G. Haberler, dış ticaret politikasını, bir ülkenin dış ekonomik ilişkilerini düzenleyen bütün ön*lemler olarak düşünmektedir. Bu tanım, dış ticaret politikası tanımının kapsamını biraz aşarak daha çok dış ekonomi politikası tanımına yaklaşmaktadır. Bela Balassa dış ticaret politikası*nın kapsamını sadece ithalat ve ihracat üzerindeki tarife, miktar kısıtlamaları ve mâli yardım*larla sınırlamaktadır. Aslında dış ticaret politikası, bilançonun câri işlemler hesabında ihracat ve ithalat kalemleri üzerindeki tüm hükümet faaliyetlerini kapsayan bir çeşit dış ekonomi politi*kasıdır.

3.2.2. Ödemeler Bilançosu Politikası

Ödemeler bilançosu (dengesi) politikası hükümetlerin ödemeler bilançosunu dengede tutmak veya denge bozulur ise dengeye getirmek için yapmış olduğu tüm faaliyetleri kapsayan bir poli*tikadır. Hükümetler, kısa dönemde ödemeler bilançosunda denge sağlayabilmek için diğer ül*ke veya kurumlardan borç para almak ya da kendi uluslararası rezervlerini kullanarak ödeme*ler bilançosu açığını kapatmak zorundadırlar. Eğer yine ödemeler bilançosu açık veriyor ise, o zaman daha köklü önlemler almak zorunda kalırlar.

3.2.3. Dış Yatırım Politikası

Dış yatırım politikası uluslararası uzun dönemli sermaye yatırımlarının teşviki veya caydırıl*ması ile ilgili kararlan kapsamaktadır. Bu yatırımlar, uluslararası özel dolaysız yabancı serma*ye yatırımları ile uluslararası uzun dönemli portföy yatırımları olarak başlıca iki kısma ayrılabi*lir. Uluslararası dolaysız yabancı sermaye yatırımı, uluslararasında bir sermaye transferi ol*makla birlikte aynı zamanda teşebbüs, teknoloji, risk taşıma ve organizasyon aktarımı da sağ*lamaktadır. Günümüz ekonomilerinde oldukça önemli bir yer tutan uluslararası yatırım ve üre*tim yapan çok uluslu şirketlerle ilgili dış ekonomi politikası kararları da, dış yatırım politikası başlığı altında toplanabilir. Çünkü çok uluslu şirket yatırımları bir çeşit özel dolaysız yatırım*dır.

3.2.4. Dış Yardım Politikası

Dış yardım politikası, hükümetten hükümete olan ve yardım alan ülkede alt yapının kurulması, ekonomik kalkınmanın sağlanması veya askeri savunmanın gerçekleştirilmesini içeren hükü*met borç ve hibelerini kapsamaktadır. Dış yardım politikası, diğer dış ekonomi politikası türle*rinden çok daha sonra ortaya çıkmıştır. Günümüzde gelişme yolunda olan ülkelere yapılan kalkınma yardımları dış yardım politikasının temel araçlarındandır.

3.3. Dış Ekonomi Politikasının Amaçları

Bir ülkede tam istihdamın sağlanması, az çok bir fiyat istikrarı, uygun bir büyüme ve âdil bir gelir dağılımı şeklinde özetleyebileceğimiz ekonomi politikasının genel amaçları vardır. Dış eko*nomi politikasının bunları tamamlayan başlıca amaçlan aşağıda sıralanmıştır:

Ekonomik Refahı Arttırma

Ödemeler Bilançosu Dengesini Sağlama

Ekonomik Kalkınmayı Gerçekleştirme

Tam istihdamı Sağlama

Ekonomik Koruma Sağlama

3.4. Dış Ekonomi Politikasının Araçları

Genel ekonomi politikasında olduğu gibi, dış ekonomi politikasında da hükümetler değişik araçlar kullanarak uluslararası ticaret ve faktör hareketlerinin yönüne, bileşimine ve içeriğine müdahale ederler. Fakat iç ekonomi politikası araçlarından farklı olarak dış ekonomi politika*sındaki araçların çoğu, diğer ülkeler ile yapılan anlaşmalar dolayısıyla büyük ölçüde etkilen*mektedir.

3.5. Gümrük Tarifelerinin Tanımı Ve Kapsamı

Gümrük tarifesi geniş anlamda dış ekonomi politikasının, dar anlamda ise dış ticaret politikası*nın en eski ve en çok kullanılan araçlarından biridir. Gümrük tarifesi ifadesinde iki temel kav*ram vardır. Bunlar, gümrük ve tarifedir. Gümrük, belli bir malın gümrük sınırını geçişinde öde*nen vergi ve harçlardır. Tarife ise, uluslararası ticarete konu olan bütün mallara uygulanan ver*gileri belirleyen listelerdir.

Başlıca üç tür tarife sistemi vardır. Bunlar; tek kolonlu, çift kolonlu ve üç kolonlu tarife sistemleri*dir. Gümrük vergileri tek taraflı olarak ve bir yasa ile konuyor ise böyle tarifelere "otonom tarife" denir. Eğer vergiler uluslararası anlaşmalar ve karşılıklı görüşmeler sonucunda belirleniyor ise bu tip tariflere "sözleşmeli tarife" adı verilir. Gümrük vergileri uluslararası anlaşmalarla belirlenince, bunların artık tek taraflı kararlarla değiştirilmesi mümkün değildir.

3.6. Tarifelerin Ekonomik Etkileri

Ticaretin vergilendirilmesi, muhtemelen ticaretin doğuşu ile yakın tarihlerde başlamıştır. Ulus*lararasında yapılan ticarete konulan gümrük vergilerinin başlıca iki amacı vardır. Bunlar, dev*let hazinesine gelir sağlamak ve yerli sanayii dış rekabete karşı korumaktır.

Gümrük vergileri, devletin kolay gelir sağlama yollarından biri olduğu için dış ticaret politikası*nın en eski aracıdır. Kolay tahsil edilir, kısa sürede istenilen gelir elde edilir. Özellikle gelişme yolunda olan ülkelerde devlet hazinesinin önemli bir gelir kaynağını oluşturur. Gümrük vergile*rinden etkili bir gelir sağlayabilmek için bu vergilerin geniş tüketim alanı olan mallara uygulan*ması ve ticareti kısmayacak şekilde gümrük gelirlerini maksimize eden seviyede olması gere*kir. Talep esnekliği sert olan mallar üzerine konan gümrük vergilen tüketimi kısarak vergi gelir*lerinin azalmasına yol açabilir.

3.7. Tarife Türleri

Gümrük tarifeleri başlıca advalorem ve spesifik olmak üzere ikiye ayrılır. Ayrıca bunların bir*leşiminden oluşan karma vergiler de vardır. Advalorem vergiler ithal edilen malın değeri üze*rinden yüzde olarak alınır. Spesifik vergiler ise ithal edilen malın fiziki birimleri başına sabit mik*tarlarda tahsil edilir. Eğer ithal bir otomobilin CİF fiyatı üzerinden yüzde 50 oranında vergi alı*nırsa, bu advalorem bir vergidir. Eğer vergi ithal edilen her bir otomobil başına 1 milyar TL ola*rak tahsil edilirse, bu spesifik bir gümrük vergisi olur.

3.8. Tarife Dışı Engeller

Gümrük tarifeleri, serbest dış ticarete getirilen önemli bir kısıtlama türü olup, hükümetlerin dış ticarete müdahale için kullandıkları klasik ve geleneksel bir dış ekonomi politikası aracıdır. Dış ticaretin hızla büyüdüğü ve karmaşıklaştığı 20′nci yüzyılın ikinci yarısında tarife dışı kısıtla*malar, önemli bir yer tutmaya başlamıştır. GATT çerçevesinde gerçekleştirilen Çoktaraflı Tica*ret Görüşmeleri sonucunda, çeşitli tarihlerde gümrük tarifelerinde çok önemli indirimler sağlan*mıştır. Bundan dolayı artık gümrük tarifeleri, dış ticarete müdahale aracı olarak çok daha az kullanılan ve fazla etkin olmayan bir araç durumuna gelmiştir. Buna karşılık tarife dışı kısıtla*malar, gerek gelişmiş ve gerekse gelişme yolunda olan ülkeler açısından önem kazanmaya başlamıştır.

Uluslararası ticarette miktar kısıtlamaları dışında oldukça fazla miktarda tarife dışı kısıtlama*lar vardır. Bu kısıtlamaları ithal yönlü ve ihraç yönlü olmak üzere iki temel gruba ayırmak mümkündür, ithal yönlü tarife dışı kısıtlamalar, ithal mallarının yurt içi fiyatlarını yükselterek it*hal malları yurt içinde üreten sanayicileri korur.

3.8.1. İthalat Kotaları

Tarifeler, serbest uluslararası ticarete getirilen önemli bir kısıtlamadır. Ancak ekonomide piya*sa işleyişini aksatmaz. Tarifeler dışında miktar kısıtlamaları diğer bir deyişle kotalar, tarife dışı kısıtlamalar içinde en önemli olanıdır ve piyasa işleyişini aksatabilir. Kota, gümrük tarifesinden farklı olarak, ithalat miktar veya değeri üzerinde mutlak bir sınırlama getirir. Aslında Bhagwati’nin de belirttiği gibi kota kaldırılması ve konması daha kolay olan bir çeşit tarifedir. Araların*daki tek fark, kotanın maliyetleri dikkate almaksızın otomatik bir koruma sağlamasıdır. Güm*rük tarifeleri, ithal malı fiyatlarını arttırarak bu malların ithalatını dolaylı yoldan etkilerken, kota ülkeye girecek mal miktarını doğrudan doğruya sınırlandırır ve yerli üreticileri daha fazla korur.

3.8.2. İhracatın Kontrolü

Günümüz ekonomilerinde en önemli sorunlardan biri de, ihracatın arttırılmasıdır. Bununla bir*likte bazı durumlarda ihracatın kontrol edilmesi de gerekebilir. İhracatın kontrolü aşağıda iki grup altında açıklanmıştır.

İhracat kontrolünün ithalat yapan ülkenin isteği üzerine uygulanması (Gönüllü ihracat kısıtlamaları)

İhracat kontrolünün ihracat yapan ülkenin isteği üzerine uygulanması

3.8.3. Tarife Benzeri Önlemler

Gümrük tarifeleri gibi ithal mallarının fiyatlarını arttırarak ithalat hacmini daraltan bütün diğer kısıtlamalar tarife benzeri önlemler olarak kabul edilir. Bu önlemler arasında dolaylı vergiler en önemlisidir.

3.8.3.1. Dolaylı Vergiler

Dolaylı vergiler, üretim veya satış aşamalarında bir mal üzerine konulan vergilerdir. Dolaylı vergiler, bütün mal ve hizmetleri kapsar. AB ülkelerinde uygulanan genel satış ve katma değer vergileri, bu tür vergilerdir. Selektif dolaylı vergiler nisbeten daha az sayıda malı kapsar. Genel dolaylı vergilerdeki bir değişiklik bütün mal ve hizmetleri etkiler. Bunun sonucunda ekonomide*ki tüketim, yatırım, ihracat ve ithalat gibi global büyüklüklerde de değişmeler meydana gelir.

3.8.3.2. İthalat Teminatları

Dolaylı vergilerin dışında ithal teminatları da diğer bir tarife benzen önlemdir, ithal teminatı, it*halatçının ithal edeceği mal bedelinin belli oranını ithalat öncesinde yetkili bankalara yatırmasıdır. ithal teminatı karşılığı olan paralar, ithal malları ülkeye gelinceye kadar yetkili bankalar veya merkez bankasında bloke edilir. Böylece ithalatçı elindeki likiditenin bir kısmını ithal temi*natı olarak yatırdığı için ithalata ayıracağı fonlar azalır. Ayrıca âtıl bir kaynak olan bu fonlardan faiz geliri elde edemeyeceği için gelir kaybına uğrar. Bu fonların yetkili bankalarda bloke edil*mesi, piyasada para hacmini sınırlandıracağı için ekonomide deflasyonist bir etki de yaratır. Bunun sonucunda genel talep hacmi ile birlikte ithal mallarına yönelik talepte bir düşme olur ve ithal hacmi küçülür. Ancak, ülkemizde ithalat teminatı uygulaması yürürlükten kaldırılmıştır.

3.8.3.3. Tarife Kotaları ve Mevsimlik Gümrük Vergileri

Tarife benzen önlemler arasında en önemlileri tarife kotaları ve mevsimlik gümrük vergilendir. Tarife kotaları, ilan edilen gümrük vergisinin (fiili vergi) ancak belli bir miktar ithalat için geçerli olması, bunun aşılması durumunda yasal vergi oranına kadar yavaş yavaş yükseltilmesidir. Vergi oranının yüksek olduğu mallar için uygulama, çok taraflı ticaret sistemi çerçevesinde ya*sal olarak yapılabilmektedir.

3.8.3.4. İthalat Vergileri ve Fonları

Gümrük vergisine eşdeğer ithalat vergileri de bir tarife dışı kısıtlamadır. Türkiye’de 1993′e ka*dar belediye hissesi, damga resmi, destekleme fonu, maden fonu, konut fonu, ulaştırma altya*pıları resmi gibi çok sayıda gümrük vergisine eşdeğer ithalat vergisi uygulanmıştır. GATT bu tür vergilere, ancak bir hizmet karşılığı tahsil edilmeleri ve ayırımcılık yapılmaması şartıyla izin vermiştir.

3.8.4. Fiyat Denetimleri

Bu tür kısıtlamalar değişken vergiler, asgari fiyat ve gönüllü ihracat fiyatı gibi uygulamalardır. Özellikle ortak tarım politikası çerçevesinde AB tarafından kullanılan değişken ithalat vergileri ile yurt içi fiyatın dünya fiyatındaki değişmelerden etkilenmesi önlenmek istenmektedir. Böylece gümrük tarife oranı iç fiyatı belirli bir seviyede sabit tutacak ve malın dünya fiyatında meydana gelen değişikliklerin etkilerini azaltacak şekilde değiştirilmektedir. Asgari fiyat uygulamasında ithal edilen malın fatura fiyatı ne olursa olsun, iç fiyata yakın bir bedel üzerinden ad valorem vergilendirilmesi suretiyle ithalat artışı engellenebilmektedir. GATT çerçevesinde bu kısıtlama ile mücadele için Tokyo Turu’nda bir Gümrük Kıymet Kodu kabul edilmiştir. Tokyo Turu esna*sında her ülkenin kendine göre farklı gümrük değerini belirleme mevzuatı bulunuyordu Bu du*rum, gümrük vergisine esas olacak malın matrahının belirlenmesinde ülkeler arasında farklı*lıklara ve haksız rekabete yol açmakta idi. 12.4.1979 tarihinde imzalanan ve 1.1.1981 ‘de yü*rürlüğe giren Kod, ülkeler arasındaki bu farklılıkları ortadan kaldırmıştır.

3.8.5. Gözetleme Ve İzleme Önlemleri

Gözetleme ve İzleme Önlemleri, fiyat ve miktar araştırmaları, anti damping ve telâfi edici vergi*ler olarak üç alt ayırım içinde ele alınabilir. Fiyat ve miktar araştırmaları, malın gümrüğe geli*şinden sonra ithalata hemen izin verilmemesi ve bu sebeple ithalatın yavaşlatılması sonucunu doğurmaktadır. Anti damping ve telâfi edici vergiler bu ünitede ayrıca ele alınacağı için bunlar üzerinde burada durulmayacaktır.

3.8.6. Fikri Mülkiyet Haklarının Korunması

Buluş sahiplerinin haklarını ve diğer ticaretle ilgili bütün fikri mülkiyet haklarını koruma altına alan yasalar vardır. Ancak tartışma konusu olan, korumanın derecesidir. Son yıllarda teknolo*jik gelişmenin uluslararası rekabet gücü üzerindeki önemli etkisi sebebiyle fikri mülkiyet hakları (FMH) konusundaki anlaşmazlıklar artmıştır. ABD, FMH’nın korunmasına aykırı davranan ül*kelere, misillemede bulunmaktadır.

GATT’ın 1994′te biten Uruguay Turu sonundaki Nihai Senedi ile hâlen yürürlükte bulunan GATT kurallarının FMH’nın korunmasına imkan verecek şekilde değiştirilmesi amaçlanırken, bu hakların uluslararası ticarete engel oluşturmaması gerektiği de vurgulanmıştır. Uruguay Turu Nihai Senedi’ndeki dış ticarete ilişkin FMH konusundaki Ticaret İle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması, ülkeler arasındaki iç düzenleme farklılıklarını gidermeyi, kapsam, koru*ma süresi, tanınan haklar ve şekil yönünden hakkın kazandırılmasında ortak normları ve as*gari standartları sağlamayı amaçlamıştır.

3.8.7. Damping Ve Anti Damping Vergisi

Dampingin Tanımı ve Kapsamı

Damping sorununun uluslararası boyutta dünya ekonomisinin gündemine gelmesi, 1920′li yıllara rastlar. Daha sonra GATT’ın imzalanmasıyla anti damping ile ilgili hükümler bağlayıcı özelliği olmasa da yürürlüğe girmiştir.

Damping tanımında yer alan "piyasanın bozulması" olayı 1959 yılındaki GATT Genel Kurulun*da ele alınmış ve bunun şartları belirlenmiştir. Buna göre damping uygulaması ile bir ülkede pazarın bozulabilmesi için aşağıda belirtilen şartların gerçekleşmesi gerekir:

Belli ülkelerden belirli ürünlerin ithalatında çok hızlı ve önemli artışların olması veya potan*siyel bir artış tehlikesinin bulunması,

İthal ürünlerin, ithalatçı ülkedeki benzer kalitedeki ürünlerin fiyatlarının çok altında bir fiyat*la satılması,

Yerli üreticilerin bu durumdan şikayetçi olmaları veya bu ithalat yüzünden tehlikeli bir duru*ma düşmeleri,

Fiyat farklılıklarının hükümet müdahalesi sonucunda ortaya çıkmaması.

Anti Damping Vergisi Uygulaması

Anti damping vergisinin uygulanabilmesi için üç aşamalı bir soruşturmanın yapılması gerekir. Birinci aşamada ilgili hükümet; dampingli ithalatın ilgililere zarar vermesi, maddi zarar verme ihtimali yaratması, pazar bozulmasına yol açması veya bir üretimin yapılmasını geciktirmesi üzerine bir soruşturma başlatır, ikinci aşamada, ilk toplanan bilgilere göre bir damping olayı meydana gelmiş ve bu konuda zarar ortaya çıkmış ise, geçici vergi konur. Üçüncü aşamada, soruşturma sonucunda damping olayı kanıtlanırsa, geçici anti damping vergisi kesinleştirilir. Soruşturma esnasında dampingli ithalatın, ilgili sektörde bir zarar yarattığının kanıtlanması gerekir. Bu zarar, ithalat sebebiyle sektörde ortaya çıkan "olumsuz etkiler"dir. Bunlar; kâr pay*larının ve satışların azalması, pazar payının daralması, kapasite kullanım oranlarının, pro*düktivitenin ve ist

Tüketici Kredileri

Salı, 06 Kasım 2007

BÖLÜM1

1.1.TÜKETİCİ KREDİLERİ

Bir mal ya da hizmetin satın alınması amacına bağlı olarak ya da olmaksızın, ticari amaçlar dışında gerçek kişilere , belli faiz, taksit ve ödeme şartlarında geri ödenmek üzere kullandırılan krediler tüketici kredisi olarak tanımlanmaktadır.

Tüketici kredileri , ülkeler , bankalar ve banka dışı tüketici kredi kurumları , konu ve müşteri itibariyle farklılık arz etmektedir. Ancak esas itibariyle,

a)Doğrudan nakit şeklinde ve

b)Mal ve hizmet satın alımının finansman ihtiyacının karşılanması amacıyla , kullandırılan krediler olmak üzere iki tür tüketici kredisi tanımlanmaktadır.

Tüketici kredilerinde vade , kullanıcının ihtiyaçlarına bağlı olmakla beraber genelde3 ila 18 ay cıvarındadır.

Faiz oranı , piyasa koşullarına ve bankaların plasman politikalarına bağlı olarak değişmektedir.

Konut , araba ve dayanıklı tüketim malları alımının finansmanı ve daha birçok konuda tüketici kredisi kullanma imkanı bulunmaktadır.

Halihazırda bankacılık sektöründe faaliyet gösteren bankaların yarısından fazlası tüketici kredisi kullandırmaktadır. Ayrıca 545 sayılı KHK ile değişik 90 sayılı KHK hükümlerine göre faaliyet gösteren finansman şirketleri de tüketici kredilerini kullandırmaya yetkilendirilmiştir. 1996 yıl sonu itibariyle 4 finansman şirketi faaliyet göstermektedir.

1.2.TÜKETİCİ KREDİLERİNİN OLUMLU VE OLUMSUZ YÖNLERİ

Banka ve Tüketici finansman şirketleri , tüketicilere olduğu kadar üretici ve satıcılara da birçok olanak sağlamaktadır. Tüketiciler , ihtiyaç duydukları mal ve hizmetleri nakit para kullanmaksızın alma imkanına kavuşurken , üretici ve satıcılar da mallarının parasını peşin olarak tahsil edebilmektedir.

Artan rekabet şartları altında faaliyet gösteren bankaların tüketici kredileri kullandırmaları , ilave plasman yoluyla bu bankaların kar kaynaklarını artırmaktadır. Öte yandan , yoğun tüketici kredisi kullandırılması , bankalar için riskin dağıtılması sonucunu beraberinde getirmektedir.

Tüketici kredileri yoluyla efektif talep artmakta , bu da üretimi ve dolayısıyla milli geliri artırmakta ve ekonomik faaliyet hacmini canlı tutmaktadır. Öte yandan tüketici refahı da artmaktadır.

Bu kredilerin aşırı kullanımının , insanları gereksiz tüketime iteceği , tasarrufları azaltacağı ve gelecekteki tasarrufların bugünden harcanması sonucunu doğuracağı ve böylelikle de reel yatırımlarda düşme görüleceği ileri sürülmektedir . İlave olarak , yoğun tüketici kredisi kullanımının talep artışı yoluyla enflasyonist etki doğuracağı da ileri sürülmektedir. Ayrıca , ithalat eğilimi yüksek bazı gelişmekte olan ülkelerde bu tip kredilerin dış ticaret dengesini bozucu etki yaratacağı da savunulan görüşler arasında dır. Bu görüşlerin haklı yönlerinin olması mümkün görülmekte birlikte , kesin yargıya ancak ampirik çalışmaların neticesinde varılması gerekmektedir.

Öte yandan , artan bireysel tüketici kredileri hacminin , ekonomik daralma dönemlerinde konjonktürden etkilenmesi neticesinde bu tip kredilerin dalgalanmalara olan esnekliğinin yüksek olması nedeniyle önemli tutarda risk teşkil etmesi mümkündür. Bir başka deyimle , bu tip işlemlerde kredi değerliliği konusu önem kazanmaktadır.

BÖLÜM 2.

TÜKETİCİ KREDİSİ UYGULAMASINDA FİNANSMAN ŞİRKETLERİ VE 90 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME VE İLGİLİ MEVZUAT

2.1.ÖDÜNÇ PARA VERME İŞLERİ HAKKINDA 90 SAYILI KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME

Ödünç para verme işleri ile uğraşanların faaliyetleri ve denetlenmelerine ilişkin esaslar 90 sayılı KHK’de 5/4/1983 tarih ve 2810 sayılı Kanun’un verdiği yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulunca 30/9/1983 tarihinde kararlaştırılmış ve 6/10/1983 tarih ve 18183 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayınlanmış ve 6/10/1983tarih ve 18183 sayılı Resmi Gazetenin mükerrer sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

2.1.1.AMAÇ

90 Sayılı KHK’nin amacı , faiz veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı veya ipotek almak süretiyle sürekli olarak ödünç para verme işleriyle uğraşan gerçek kişilerin ve finansman şirketleri ile faktoring şirketlerinin faaliyetlerinin düzenlenmesi.

2.1.2.KAPSAM

İkrazatçılar , finansman şirketleri ve faktoring şirketleri bu KHK hükümlerine tabidir.

2.1.3.TANIMLAR

Kanun Hükmünde Kararname’de geçen;

Finansman şirketi: Devamlı ve mutad iştigal konusu olarak her türlü mal ve hizmet alımını kredilendirmek üzere ödünç para veren tüketici kredi şirketlerini,

Bakanlık: Hazine Müsteşarlığı’nın bağlı olduğu Bakanlığı,

Müsteşarlık: Hazine Müsteşarlığı,

İfade etmektedir.

2.1.4.KURLUŞ VE FAALİYET ŞARTLARI

Finansman şirketleri Müsteşarlığın ön izni ile kurulurlar. Bu şirketlerin ;

Anonim şirket olmaları,

Sermayelerinin Müsteşarlıkça belirlenen miktardan az olmaması,

Sermayelerinin %10 ve daha fazlasına sahip ortakları ile , yönetim kurulu üyeleri , genel müdürleri , genel müdür yardımcıları ve 1. dereceden imza yetkililerin:

35 sayılı KHK ile ek ve değişiklikleri uyarınca haklarında tasfiye kararı alınanlar,

Müflis veya konkordato talep etmemiş ,

Vergi kaçakçılığı veya vergi kaçakçılığına teşebbüs suçlarından dolayı hüküm giymemiş ,

Ağır hapis veya 5 yıldan fazla hapis yahut zimmet , ihtilas , irtikap , rüşvet , hırsızlık , dolandırıcılık , sahtecilik , inancı kötüye kullanma , dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlardan mahkum olmamış kişiler olması,

gerekmektedir.

Finansman şirketleri kuruluşlarının ticaret siciline tescili tarihinden itibaren en geç 180 gün içinde faaliyet izni almak için Müsteşarlığa başvururlar. Süresi içinde başvurmayanlara izin verilmez.

2.1.5.DÜZENLEME YETKİSİ

Müsteşarlık , TCMB’nın görüşünü alarak , finansman şirketlerinin kuruluş ve faaliyetleri ile ilgili usul ve esasları düzenlemeye yetkilidir.

Müsteşarlık , TCMB’nın görüşünü alarak bu KHK hükümlerine göre faaliyette bulunacak finansman şirketlerinin uygulayacakları faiz oranları ile alacakları masraf ve gelirlerin azami oranlarını tespite veya serbest bırakamaya yetkilidir.

Finansman şirketleri ;

a)Ana faaliyet konuları dışında başka işle iştigal edemezler,

b)Teminat mektubu veremezler,

c)Mevduat veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı para toplayamazlar . Sermaye Piyasası Kanununa göre menkul kıymet ihracı ile uluslararası piyasalardan ödünç para alınması bu hükmün dışındadır.

Finansman şirketlerinin ana sözleşme değişikliklerine izin verilebilmesi Müsteşarlıktan uygun görüşünün alınmasına bağlıdır.

Müsteşarlık bu KHK’nin uygulanmasını izlemek amacıyla , Finansman şirketlerinden belirleyeceği esaslar ve örneklere uygun olarak cetvel rapor ve mali tablolar istemeye , mali bünyeleri ve kaynaklarının kullanımı ile ilgili standart rasyoları ile mali tablolarının gerekli gördüğü takdirde yayımlanmasına ilişkin usul ve esasları , TCMB’nın da görüşlerini alarak tespite yetkilidir. İlgili kişi ve kuruluşlar bu cetvel , rapor ve mali tabloları Müsteşarlığa tevdi etmek ve tespit edilecek rasyolara uymak zorundadırlar.

2.1.6.DENETLEME

Kanun Hükmünde Kararnameye tabi gerçek ve tüzel kişilerin faaliyetleri Müsteşarlıkça denetlenir.

Maliye Bakanlığı da , bu KHK’ ye tabi gerçek ve tüzel kişileri her halükarda denetleme yetkisini haizdir.

Bu KHK’ye tabi gerçek ve tüzel kişiler , denetim elemanlarınca istenecek her türlü bilgiyi vermek , defter ve belgelerini ibraz etmek ve incelemelere hazır tutmak zorundadır.

Müsteşarlık bu KHK’ye tabi gerçek ve tüzel kişilerden her türlü bilgi ve belgeyi talep edebilir.

2.1.7.PARA VE HAPİS CEZALARI

KHK’nin Kuruluş ve faaliyete geçme şartları düzenleme yetkisi ve denetleme konusundaki maddelerinde yazılı yükümlülük ve sorumlulukları yerine getirmeyenler 100.000 liradan 500.000 liraya kadar ağır para cezasına çarptırılırlar.

Bu suçların tekrarı halinde cezalar 3 katına çıkarılarak hüküm olunur.

Bakanlar Kurulu , bu maddede yazılı parasal miktarları 1983 yılı temel olmak üzere , Ticaret Bakanlığınca yayımlanan toptan eşya fiyatları indeksinin gerektirdiği sınırları aşmamak kaydıyla artırmaya yetkilidir.

2.2.ÖDÜNÇ PARA VERME İŞLERİ HAKKINDA KHK’NİN GEÇİCİ BAZI MADDELERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİNE İLİŞKİN 545 SAYILI KHK’NİN GEÇİCİ MADDESİ

Geçici 1. Madde KHK’de yapılması öngörülen düzenlemelere ilişkin yönetmenliklerin 6 ay içinde hazırlanarak yürürlüğe konulacağı hükme bağlanmıştır.

2.3.FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN KURULUŞ VE ÇALIŞMA ESASLARI HAKKINDA YÖNETMELİK

Kararnamenin 13. Ve geçici 1. Maddesi gereği 26/7/94 tarih ve 22002 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yönetmelik aşağıda değerlendirilmiştir.

2.3.1.AMAÇ VE KAPSAM

Yönetmeliğin amacı , Ödünç Para Verme İşleri Hakkında 30/9/83 tarihli ve 90 sayılı KHK’nin 545 sayılı KHK ile değişik 13 üncü maddesi hükümleri çerçevesinde , devamlı ve mutad iştigal konusu olarak her türlü mal ve hizmet alımını kredilendirmek üzere ödünç para veren finansman şirketlerinin kuruluş ve çalışma esas ve kurallarını belirlemektir.

Yönetmelik hükümleri , taksitli satış , basım ve yayım yoluyla kapsamlı satış ve kapıdan satışlar ile bu satışları yapan gerçek ve tüzel kişilere uygulanmaz.

2.3.2.TANIMLAR

Bu Yönetmelikte geçen;

a)Finansman Şirketi: Devamlı ve Mutad iştigal konusu olarak her türlü mal ve hizmet alımını kredilendirmek üzere ödünç para veren tüketici kredi şirketlerini,

b)Finansman Şirketi Faaliyet İzin Belgesi: Faaliyette bulunmasına izin verilen finansman şirketlerinin merkezleri adına düzenlenen imzalı soğuk damgalı belgeyi,

c)Finansman Şirketi Şube İzin Belgesi : Finansman şirketlerinin Müsteşarlıkça açılmasına izin verilen şubeleri için bulundukları mahallin adı belirtilmek süretiyle düzenlenen imzalı ve damgalı belgeyi,

d)Şube : Münhasıran finansman şirketine bağlı olarak çalışan idaresi yönetim kurulu kararıyla atanan yönetici vasıtasıyla yürütülen mahalli teşkilatı,

e)Tüketici : Malı veya hizmeti özel amaçlarla satın alarak nihai olarak kullanan veya tüketen gerçek veya tüzel kişiyi,

f)Satıcı : Kamu kurum ve kuruluşları da dahil olmak üzere tüketiciye mal satan veya hizmet sunan gerçek veya tüzel kişiyi,

g)Mal : Ticaret konusu taşınır eşyayı,

h)Müsteşarlık : Hazine Müsteşarlığını ,

ifade etmektedir.

2.3.3.KURULUŞ İZNİ

Kurucular , finansman şirketi kuruluşu için gerekli bilgi ve belgelerle birlikte , ön izin almak üzere Müsteşarlığa başvuruda bulunurlar.

Müracaatları Müsteşarlıkça uygun görülenlere ön izin verilir.

2.3.4.KURULUŞ İZİN ŞARTLARI

Finansman şirketlerinin kuruluşlarına izin verilebilmesi için ;

a)Anonim şirket şeklinde kurulmaları,

b)Ödenmiş sermayelerinin 200 milyar TL’ndan az olmaması ,

c)Hisse senetlerinin tamamının nama yazılı olması ve nakit karşılığı çıkarılması ,

d)Sermayenin %10 ve daha fazlasına sahip ortakların ,

1)35 sayılı KHK ile ek ve değişiklikleri uyarınca haklarında tasfiye kararı alınmamış olması ,

2)Müflis veya konkordato talep etmiş olmamaları,

3)Ağır hapis veya 5 yıldan fazla hapis yahut zimmet , ihtilas , irtikap , rüşvet , hırsızlık , dolandırıcılık , sahtecilik inancı kötüye kullanma , dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlardan mahkumiyetlerinin bulunmaması ve vergi kaçakçılığı veya vergi kaçakçılığına teşebbüs suçlarından dolayı hüküm giymemiş olmaları ,

e)Tüzel kişi ortakların %10 ve daha fazla paya sahip olan ortaklarının ,bu maddenin (d) bendinde sayılan şartları taşımaları,

f)Tüzel kişi ortakların , mali bünyelerinin , şirketin kuruluşunda taahhüt ettikleri sermaye miktarını karşılayabilir düzeyde olması ,

gerekmektedir.

Bu maddede belirtilen ödenmiş sermaye tutarı , kredi konusu sektörler itibariyle Müsteşarlıkça artırılabilir. Ancak , bu tutar , belirlenen 200 milyar liranın 5 katını aşamaz.

2.3.5.İZİN İÇİN İSTENEN BİLGİ VE BELGELER

Finansman şirketinin kuruluşunda aşağıdaki bilgi ve belgeler istenir;

a)Şirket ana sözleşmesi,

b)Gerçek kişi kurucu ortakların,

1)Ayrıntılı özgeçmişleri, nüfus kağıdı örnekleri , ikametgah ilmuhaberleri kururcu tanıtım formları,

2)Yönetmeliğin 4 üncü maddesinin (d) bendinde yer alan şartları haiz olduklarına dair ilgili mercilerden alınan belgeler ,

c)Tüzel kişi kurucu ortakların bir önceki faaliyet yılına ait bilanço ,kar-zarar tabloları ve faaliyet raporların ile kurucu tanıtım formları,

d)Şirketin kurulması ile ilgili olarak hazırlanan ve yapılması düşünülen kredilendirme işlemlerine ve kredi konusu mal ve hizmet türlerine ilişkin açıklamaları içeren rapor,

2.3.6.FAALİYETE GEÇİŞ ŞARTLARI

Finansman şirketleri , kuruluşlarının Ticaret Siciline tescili tarihinden itibaren en geç 180 gün içinde faaliyet izni almak için Müsteşarlığa başvururlar.

Ancak bu süre , ön izin tarihinden itibaren 9 ayı geçemez.

Başvuru sırasında aranacak bilgi ve belgeler şunlardır;

a)Ana sözleşmenin yayımlandığı Ticaret Sicil Gazetesinin bir nüshası,

b)İmza yetkisini haiz kişilerin noter tasdikli imza sirküleri ,

c)Genel Müdür ve genel müdür yardımcıları ile 1.derece imza yetkisine sahip olan yöneticilerinin yüksek öğrenim gördüklerine ve Yönetmeliğin 4. Maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde yer alan şartları haiz olduklarına ilişkin belgeler,

d)Uygun hizmet birimlerinin kurulmuş olduğunu , bu birimler için yeterli personel kadrosunun oluşturulduğunu , iç kontrol sisteminin kurulduğunu ve personelin bunu uygun görev tanımları ile yetki ve sorumluluklarını gösterir bilgi ve belgeler.

2.3.7.İZİN BELGESİ VE ALENİYET

Faaliyette bulunmaları uygun görülenlere , Müsteşarlıkça “Finansman Şirketi Faaliyet İzin Belgesi” verilir. İzin belgesi , herkesin görebileceği şekilde , işyerinde asılı bulundurulur.

2.3.8.FAALİYET İZNİNİN İPTALİ

Verilen izne uygun olarak belge tarihini izleyen 1 yıl içinde faaliyete geçilmemesi veya faaliyete sürekli olarak 1 yıl veya daha fazla ara verilmesi halinde Müsteşarlıkça verilen faaliyet izin belgeleri iptal edilir.

Denetlemeler sonucu bu Yönetmelik hükümlerine ve genel mevzuata aykırı işlem yapıldığının tespit edilmesi veya bu Yönetmelik uyarınca Müsteşarlıkça verilen faaliyet izin belgeleri iptal edilir.

Denetlenmeler sonucu bu Yönetmelik hükümlerine ve genel mevzuata aykırı işlem yapıldığının tespit edilmesi veya bu yönetmelik uyarınca Müsteşarlık tarafından istenen bilgi ve belgelerin süreleri içerisinde gönderilmemesi halinde Müsteşarlıkça finansman şirketlerinin ve şubelerinin faaliyetleri 1 ay süreyle geçici olarak durdurulur ve iki yıl içerisinde faaliyetleri iki kez geçici olarak durdurulan finansman şirketlerine bu tedbir üçüncü kez uygulanmaz faaliyet izin belgeleri iptal edilir.

Faaliyet izni bulunmayanlar ve faaliyet izni iptal edilenler faaliyette bulunmaz ; ticaret unvanlarında , ilan ve reklamlarında veya işyerlerinde faaliyette bulundukları izlenimini yaratacak hiçbir kelime , deyim ve işaret kullanamazlar.

2.3.9.HİSSE DEVRİ VE ANA SÖZLEŞME DEĞİŞİKLİĞİ

Sermayenin %10 ve daha fazlasını temsil eden veya bir kişiye ait sermaye payının bu oranı aşması sonucunu veren hisse senedi devirleri , Müsteşarlığın iznine tabidir. Yeni ortakların , kurucu ortaklarda aranan şartları taşımları ve bu Yönetmeliğin 5. Maddesinde sayılan belgeleri Müsteşarlığa ibraz etmeleri zorunludur.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca finansman şirketlerinin ana sözleşme değişikliklerine izin verilebilmesi , Müsteşarlığın uygun görüşünün alınmasına bağlıdır.

2.3.10.ŞUBE AÇILMASI VE İZİN BELGESİ

Finansman şirketleri merkezlerinin dışında şube açabilirler. Şube açılması Müsteşarlığın iznine tabidir. Finansman şirketlerinin şube açmalarına izin verilebilmesi için;

a)Şube açılmasına duyulan ihtiyacı ve potansiyel iş hacmini belirleyen bir raporun finansman şirketince hazırlanması,

b)Hizmetin gerektirdiği yeterli mekan ve teknik donanımın sağlanmış , iş yerinin amaca uygun olarak tefriş edilmiş olması ,

c)Bu Yönetmeliğin 4. Maddesinin (d) bendinde belirtilen nitelikleri haiz en az lise mezunu bir müdür veya şube sorumlusu ile şubenin ihtiyacına uygun yeterli personelin sağlanmış olması ,

d)Her bir şube için , Yönetmeliğin 4. Maddesinin (b) bendinde belirtilen miktarın yarısının , ödenmiş sermayeye eklenmesi ,

şartları aranır.

Şubeler , Müsteşarlıktan izin alındıktan sonra , 90 gün içerisinde Ticaret Siciline tescil ve ilan ettirilerek faaliyete geçerler. Finansman şirketleri , şubelerinin faaliyete geçişini en geç 30 gün içerisinde müsteşarlığa bildirirler.

Müsteşarlıkça şubelere ayrıca “Finansman Şirketi Şube İzin Belgesi” verilir. Bu belge herkesin görebileceği şekilde şubelerde asılı bulundurulur.

2.3.11.FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN YAPAMAYACAKLARI İŞ VE İŞLEMLER

Finansman şirketleri ,

a)Ana Faaliyetleri dışında başka işle iştigal edemezler,

b)Teminat mektubu veremezler,

c)Mevduat veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı para toplayamazlar . Sermaye Piyasası kanununa göre menkul kıymet ihracı ile mali piyasalardan ödünç para alınması bu hükmün dışındadır.

2.3.12.FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN FAALİYETLERİ VE GENEL SÖZLEŞME ZORUNLULUĞU

Yönetmelikte belirtilen şartları yerine getirerek “Finansman Şirket İzin Belgesi” almış finansman şirketlerinin başlıca işlevi , devamlı ve mutad meslek halinde her türlü tüketim malı ve hizmet alımını kredilendirmek suretiyle , tüketicinin finansmanını sağlamaktır.

Finansman şirketleri , kredilendirecekleri mal ve hizmetleri temin eden satıcılarla önceden genel bir sözleşme yaparlar. Genel sözleşmede mal ve hizmetin teminine ilişkin genel şartların yanında , tüketiciye uygulanacak faiz ve diğer masraflar serbestçe belirlenir . Genel sözleşmenin bir örneği imza tarihinden itibaren 30 gün içinde Müsteşarlığa gönderilir.

Finansman şirketlerince açılan krediler , genel sözleşmedeki esaslara göre tüketicinin nam ve hesabına mal veya hizmetin teslim ve temini ile birlikte , doğrudan satıcıya ödenir. Ancak kredi geri ödemeleri , adına kredi açılanlar tarafından finansman şirketlerine yapılır.

2.3.13.YAZILI SÖZLEŞME ZORUNLULUĞU

Yönetmelik hükümlerine göre kendilerine faaliyet izni verilen finansman şirketlerinin; tüketicilerle kredi işlemleri , mal üreten ya da hizmet arz eden satıcılarla finansman ilişkisi , taraflar arasında yapılacak yazılı sözleşmelere dayandırılır.

Söz konusu Sözleşmelerde ;

a)Tüketicinin kredi Sözleşmesinden doğan yükümlülüğün , kredi konusu malın ve hizmetin tesliminden önce başlamayacağına ,

b)Erken geri ödemelerde tüketicinin hangi oranlarda faiz indirimine hak kazanacağına,

c)Başlangıçta belirlenen kredi şartlarının , sözleşme süresi içinde tüketicinin aleyhine değiştirilemeyeceğine , ilişkin hükümlerin bulunması, ayrıca sözleşme hükümlerinin açık ve kolayca okunabilir olması ve tüketiciyi yanıltıcı ifadeler içermemesi gerekir.

2.3.14.BİLGİ VERME

Finansman şirketleri,

a)Yıllık bilanço , kar-zarar cetvelleri ile faaliyet raporunun birer örneğini , genel kurul toplantılarının yapılmasını takip eden ayın sonuna kadar,

b)Şekil ve kapsamı Müsteşarlıkça belirlenecek istatistiki tabloları istenilen sürelerde, Müsteşarlığa gönderirler.

2.3.15.DENETİM

Finansman şirketlerinin faaliyetleri , Müsteşarlık ve Maliye Bakanlığının denetim elemanlarınca denetlenir.

Finansman şirketleri , denetim elemanlarınca istenecek her türlü bilgiyi vermek , defter ve belgeleri ibraz etmek ve incelemeye hazır tutmak zorundadırlar.

Şirketin mali tablo ve raporları bağımsız denetleme kuruluşlarına denetlettirilir , denetleme raporunun bir örneği Müsteşarlığa gönderilir.

2.4.YURTDIŞINDA TÜKETİCİ KREDİLERİ UYGULAMASI

2.4.1.AMERİKA’DA

Tüketici kredileri ile ilgili düzenlemeler, 1960’lı yıllardan itibaren tüketici kredilerinin hızla yaygınlaşması üzerine ortaya çıkan problemlere çözüm bulmak amacıyla uygulamaya konmuştur. Düzenlemeler; tüketici kredileri ile ilgili kanunlar , açıklayıcı kanunlar ve medeni kanun ile tüketici kredilerinin kullandırılması , toplanması ve raporlanması alanındaki ihmallere karşı koruyucu önlemlerden oluşan kanunlar olmak üzere temelde üç grupta toplanmaktadır. Tüketici kredileri ile ilgili kanunlarda , temel olarak düzenlemeler yapma yetkisi Federal Reserve Guvernorler Kurulu’ndadır.

Mevduat toplayan kurumlar için Tüketici kanunlarının uygulanmasında , öncelikle sorumluluk federal denetim biriminde bulunmaktadır. Perakende satış yapan mağazalar ile finans şirketleri dışındaki kreditör kurumlar için Federal Ticaret Komisyonu , Tüketici Kredileri Kanunlarının uygulanmasında birincil sorumluluğa sahiptir. Komisyonun fonksiyonunu tüketici şikayetlerini değerlendirerek yerine getirmektir.

Amerika’da konuyla ilgili temel Kanunlar aşağıda verilmiştir

Kredi vermede doğruluk yasası

Federal Reserve’in Z düzenlemesi

Tüketici Kiralama Yasası

Federal Reserve’in M Düzenlemesi

Gayrimenkul Ödeme Prosedürleri Kanunu

Ev ve Şehir geliştirme İdaresinin X Düzenlemesi

Eşit fırsat Kanunu

Federal Reserve’in B Düzenlemesi

Ev İpoteği Açıklama Kanunu

Federal Reserve’in C Düzenlemesi

Adil Konut Kanunu

Adil Kredi Raporlama Kanunu

Adil Borç Tahsil Uygulamaları Kanunu

Finansal Gizlilik Hakkı Kanunu

Federal Ticaret Komisyonu Geliştirme Kanunu

Federal Reserve Sistemi ,Bankalararası Çek Takas Merkezi ve EFTS Hizmetleri aracılığıyla ödemelerin transferi ile ilgilidir. Fed’in ödemeler sistemine aktif katılımı piyasada tarafların istikrarlı davranışlarının devamını sağlamaktadır. Ayrıca , bankalar ve diğer mevduat kurumları , federal düzeyde ve genel olarak sayısız düzenleme ve denetlemeye tabidirler. Finansal kurumların özel faaliyetleri aynı zamanda Federal Ticaret Komisyonu , Menkul Kıymetler Komisyonu , Hazine Departmanın gözetimindedir. Federal Reserve Güvernörler Kurulu 1978 Elektronik Transfer Kanunu’nun yürürlüğe girmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Kağıda dayalı ödeme işlemleri ; sahtekarlık durumlarında veya çekte tahrifat ve çek ödemesini durdurma hakkı konularında sorumlulukları belirleyerek tüketicinin korunmasını düzenleyen Ticaret Kanunu’na tabidir. Federal Reserve Guvernörler Kurulu’nun düzenlenmesi için yetki içermektedir. Buna göre , J Düzenlemesi ; federal Reserve Sisteminin Bankalararası Çek takas kuralları ve EFTS konusunda hükümler koymuştur. Ayrıca modern ödeme sistemlerinde tüketicinin korunması için Elektronik Fon Transfer Kanunu ve Federal Reserve’in E Düzenlemeleri bulunmaktadır.

2.4.2.İNGİLTERE’DE

İngiltere’de 1974 yılında Tüketici Kredisi Kanunu çıkarılmıştır. Kanun ; denetim , tüketicinin bilgilendirilmesi ve korunması konusunda ayrıntılı hükümler ihtiva etmektedir. Yasanın en önemli özelliği , finans kurumlarının kredi açabilmeleri için Lisans Sistemini getirmesidir. Lisans verme bankaları iki yönden etkilemektedir. Eğer tüketici kredisi vermek ve Kanun’da sayılan diğer kredi verme işlemleriyle uğraşmak istiyorlarsa bankalar da lisans almak zorundadır. Ayrıca , bazı düzenlenmiş anlaşmalarla tüketici kredisi veren diğer mali kurumları bankalar finanse edecekleri zaman onların lisans sahibi olması gerekmektedir.

Merkez Bankası aktif bir biçimde ödeme takas hizmetleri birliğinin tam üyesi olarak , sistemde yer almaktadır. Aynı zamanda banka olarak , takasa girmektedir. Banka’nın ana politika konusu , tüm takas faaliyetlerinin istikrarını ve gerçekleşmesini ve etkinliği temin etmektedir. Ödeme sisteminde kamu ağırlıklı başka bir düzenleyici kurum yoktur. Ayrıca , 1987’deki Bankalar Kanunu’na göre , Merkez Bankası İngiltere’de faaliyet gösteren ve mevduat kabul eden kurumların denetiminden sorumludur. Mevduat Koruma Kanunu , mevduat sahipleri tarafından yapılan ödemelerde , ihmal durumlarında düzenlemeler öngörmektedir. 1986 Yapı Kurumlar Kanunu , halihazırda , geniş yelpazede ödeme hizmetleri sunmasına izin vererek aynı zamanda bu kurumların Yapı Kurumları Komisyonu tarafından denetlenmesi konularında hükümleri içermektedir. Ayrıca 1973 Ticaret Kanunu ve Yasak Ticari Uygulamalar Kanunu ; kartel anlaşmaları , rekabet dışı yasak uygulamalar konusunda ve EFTS ile ilgili hükümler ihtiva etmektedir.

BÖLÜM 3

TÜKETİCİ FİNANSMANI ŞİRKETLERİ

Tüketici Finansmanı Şirketleri, münhasıran tüketicilere kredi vermek amacıyla kurulan, kredi kurumlarından biridir. Bu bölümde öncelikle genel olarak tüketiciyi kredilendiren kurumlardan kısaca bahsedilmekte, daha sonra da Yurtdışında ve Türkiye’de Tüketici Finansmanı Şirketleri’nin tanımı, türleri, gelişimi, yasal dayanağı ve örnekleri üzerinde durulmaktadır.

“Tüketici Kredi Kurumlan : Amerikan ekonomisindeki tüketicilere kullandırılan kredilerin çoğunu aracı kurumlar (ticari bankalar, mevduat bankaları ve mevduat ve kredi kurumları) oluşturur. (Örneğin; 1988 Şubatı itibariyle tüketicilere kullandırılan 625 milyar USD ipoteksiz kredinin 578 milyar USD kadarını, bir başka ifadeyle %90′ını aracı kurumlar açmıştır. Aracı kurumlar aynı zamanda taksitsiz krediler ve ipotekli ev kredilerinde de en büyük paya sahiptir. Genel olarak herbir finansal kurum, tüketici kredilerinin bir ya da birkaç türünde branşlaşmak isterse de, son yıllarda bu kurumların kullandırdıkları kredilerde bir çeşitlenme eğilimi başlamıştır. Bu çeşitlendirmenin en önemli sonucu da bütün büyük kredi kurumlarını direkt bir rekabete zorlamasıdır.”

3.1 YURTDIŞINDA FİNANSMAN ŞİRKETLERİ

Yurtdışında finansman şirketleri, 70-80 yıllık bir geçmişe sahip olup, geniş bir uygulama alanı bulmuşlardır. Aşağıda tüketici finansmanı şirketlerinin tanımı, türleri ve yurtdışı uygulamaları hakkında bilgiler verilmiştir.

3.1.1 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN TANIMI VE TÜRLERİ :

“Finansman şirketleri tüketicilere ve kuruluşlara otomobilden, iş ekipmanlarına, tıbbi malzemelerden, ev araç gereçlerine kadar çok geniş bir yelpazede kredi kullandıran kurumlardır. Batı’da uzun bir geçmişe sahip olan bu şirketler, binlerce küçük kredi ofisi ile tüketici1ere direk ulaşarak kredi kullandırırlar. Ancak genellikle kredilere uygulayabilecekleri faiz oranı veya maksimum kredi miktarı ile ilgili olarak devlet yasa1arıyla sınırlandırılmışlardır.”·

“Amerika’daki uygulamada bu tür şirketlere "Finance Company", İngiltere’deki uygulamada ise "Finance House" ya da “Secondary Banks”-İkincil Banka" denilmektedir. Fakat yasal açıdan finansman şirketleri banka değildir. Aşağıda kısaca Amerika ve İngiltere’deki uygulamalar hakkında bilgi verilmektedir”

a) İngiltere : Büyük Britanya’da Finans evlerinin ana iştigal konusu taksitli satışların finansmanıdır. Finans evleri bir malı büyük bir iskonto ile peşin olarak üretici veya satıcıdan alır ve bunu tüketiciye taksitle daha yüksek bir fiyatla satar. Bu amaçla alıcı ile satıcı arasında taksitli satış anlaşması imzalanır. Bu işlemleri yürütebilmek için finans evleri ticari bankalardan büyük tutarlarda kredi kullanırlar veya kamudan bankalara göre daha yüksek faiz hadleri ile mevduat toplarlar. Bu yüzden İngiltere’de finans evlerine ikincil banka (secondary banks) denilmektedir. Bu duruma rağmen bu tür kuruluşlar yasal açıdan banka sayılmazlar. İngiltere’deki uygulamada finans evleri, bankalar, sonra da bir üst kuruluş olan Finans Evleri Birliği (Finance Houses Association) tarafından denetlenir. İngiltere’de Finans Evleri Birliği 1945 yılında Londra’da kurulmuş olup, Ülkedeki büyük ve önemli finans evleri bu Birliğin üyesi bulunmaktadır.

b) Amerika : Amerika Birleşik Devletleri’nde finansman şirketleri tüketicilere ve küçük iş adamlarına ödünç veren kuruluşlardır. Bu yüzden, finansman şirketlerinin müşterileri tipik olarak banka müşterilerine göre kredi alma standardı daha düşük ve bu bakımdan bankalara başvuramayan gruplardır. Tasarruf kurumlarından farklı olarak, finansman şirketleri tüketiciden mevduat kabul edemezler."

"Otoritelerin çoğu bu endüstrideki firmaları üç gruba ayırır: tüketici finansmanı şirketleri, satış finansman şirketleri, ticari finansman şirketleri:

i) Tüketici Finansmanı Şirketleri (Consumer Finance Companies) :

Tüketici finansmanı şirketleri (Consumer Finance Companies), çok sayıda bireysel kredi kullandırdıklarından aynı zamanda küçük kredi şirketleri olarak bilinirler. Kredilerinin büyük bir kısmını otomobil kredileri ve ev gereçleri oluşturmaktadır. Bununla birlikte hastane harcamaları, eğitim ve tatil giderleri, ev tadilatı ve enerji faturaları da tüketici finansmanı şirketlerinin kredilerinin odağı olmaya başlamıştır. Tüketici kredileri pek çok finansal kurum için en karlı plasman yöntemidir. Bununla birlikte, bu kredilerin diğerlerine oranla daha fazla risk taşıdığı, maliyetli olduğu da kanıtlanmıştır. Ancak, kredi veren kurum faiz oranlarını yüksek tutarak bu maliyetleri dengeler. Genel olarak tüketici kredileri piyasası kurumsal kredilere göre daha az rekabetçi bir piyasa olduğu için kredi kurumları açısından daha avantajlıdır.

ii) Satış Finansman Şirketleri (Sales Finance Companies) :

Satış Finansman Şirketleri (Sales Finance Companies), otomobil ve diğer dayanıklı tüketim ürünleri satan bayilerden taksitli satışların senetlerini satın almak suretiyle tüketicilere dolaylı krediler verirler. Bu şirketlerin çoğu bir bayi ya da üretici tarafından kontrol edilen (captive) firmalardır. Bunların ana fonksiyonu sponsor firmanın ürün ve hizmetlerini kredilendirerek satışlarını arttırmaktır. Bu tür satıcı finansmanı şirketlerine sahip olan kuruluşlara General Motors, General Electric, Motorola, Sears ve Wards örneği. verilebilir. Genellikle satış finansman şirketleri perakendeci bayilere sözleşmenin vade, minimum ödemeler ve kredi oranlan gibi kabul edebilecekleri unsurlarını önceden bildirirler. Çoğunlukla bu şirketler, bayilere satış yapıldığı zaman dolduracakları bir kontrat formu verirler. Hemen ardından bu kontrat bayi tarafından finansman şirketine satılır.

iii) Ticari Finansman Şirketleri (Commercial Finance Companies) :

Ticari Finansman Şirketleri (Commercial Finance Companies), çogunlukla şirketlere kredi kullandırırlar. Bu şirketlerin büyük bir kısmı küçük ve orta ölçekli üretici ve toptancılara alacak senetleri finansmanı ya da faktoring hizmeti temin eder. Alacak senedi finansmanı yoluyla ticari finansman şirketi alacak senetlerini elinde bulunduran firmaya doğrudan bir nakit kredi açmış olur. Alternatif olarak finansman şirketinin alacak senetleri olan firmanın bu hesaplarını uygun bir orandan iskonto ederek satın alacağı bir faktoring düzenlemesi yapılabilir. Ticari finansman şirketlerinin pek çoğu bugün kredi verme hizmetlerini sadece alacakların finansmanıyla sınırlamaz, aynı zamanda iş makineleri ve diğer sabit kıymetlerle teminatlandırılan krediler de verir. Bunların yanında uçak, demiryolu araçları ve büyük ekipmanların alımı için finansal kiralama hizmeti verdikleri gibi kısa vadeli teminatsız nakit krediler de verirler.

Finansman şirketlerinin türleri arasındaki farkların üzerinde çok fazla durmaya gerek yoktur. Büyük şirketler üç alanda da aktiftirler. Bunun yanında, bugün pek çok finansman şirketi kredi çeşitlerini işletme sermayesi kredilerinden, finansal kiralama planlarına, ve sermaye yatırımlarını destekleyen uzun vadeli kredilere kadar çeşitlendirmişlerdir. Finansman şirketlerinin verdikleri krediler içinde en önemli yeri tutan kurumsal kredilerdir, ikinci sırada tüketici kredileri gelir, bunu da az miktarda ipoteklere verilen krediler izler."

"Bu sınıflamanın dışında Amerika’da yüzde yüz sermayesi ana şirketin elinde bulunan finansman şirketleri "Captive Finance Companies" diye adlandırılır. Bu tip finansman şirketlerinin asıl amacı ana şirketten mal alan tüketicileri finanse etmektir. General Motors Acceptance Corporation "General Motors" mamullerini satın alan müşterilere kredi veren kuruluşlara örnek olarak gösterilebilir.

Amerika’da finansman şirketleri bulundukları eyaletin yasalarına göre çalışırlar. Fakat bu arada uymaları gerekli federal kurallar da mevcuttur. Bu tür yasal düzenleme daha çok tüketici işlemleri, ödünç vadeleri, müşteriden alınacak faiz oranı ve tahsilat işlemlerinde odaklaşır. Bu sınırlandırıcı düzenlemeler, finansman şirketleri ile ticari bankalar arasındaki her gün artan rekabetten kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Amerika’da finansman şirketlerinin büyümesi ve gelişmesi tüketiciye kredi veren diğer benzer kuruluşlara göre yavaşlamış durumdadır"

3.1.2 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN YURTDIŞINDAKİ GELİŞİMİ:

"Finansman şirketlerinin, aktif olarak çok sayıda küçük kredi ofisi ile tüketiciye doğrudan, veya bayilerden taksit senetlerini satın almak suretiyle dolaylı olarak kredi Kullandırmalarının uzun bir geçmişi vardır. Ancak yakın zamanlarda, finansman şirketleri kurumlar arasındaki rekabetin değişmesinden etkilendi.

Yaygın şube ağının olmayışı onların, bu kredileri talep ederken rahatlığı tercih eden tüketici ünitelere ulaşmalarında bir dezavantaj oluşturuyordu. Sonuç olarak hem ticari bankalar hem de banka olmayan özel mevduat kurumları finansman şirketlerinin aleyhine tüketici kredileri pazarının büyük bir kısmını ellerinde tuttular. Örneğin Ulusal Rezerv Kurulu (Federal Reserve Board)’un derlediği datalara göre, 1950′de finansman şirketleri tarafından verilen krediler finansal kurumların açtığı kredilerin %45′ini oluşturmaktaydı. Bu oran 1987 yılında %23′e düştü. Aynı periyotta kredi üniteleri tüketici kredileri pazarındaki paylarını üçe katladılar. Uzmanların çoğu şu anda finansman şirketleri için en hızlı büyüyen pazarın tüketiciye yönelen finansal hizmetlerden ziyade kurumlara yönelik krediler olduğu görüşündeler. İpoteklere verilen krediler, ekipmanların finansal kiralaması için verilen kredilerdir , finansman şirketlerinin verdiği krediler arasında en hızla artan kredilerdir. Finansman şirketleri yakın zamanlarda, düşük faizler ve reklam yoluyla bankaların ve diğer kredi ünitelerinin pazarından otomobil kredilerinde önemli bir pay almayı başardılar."

3.1.3 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNIN FON KAYNAKLARI :

"Finansman şirketlerinin kaynak yaratmada en çok başvurdukları yöntemler banka kredileri, finansman bonosu ihracı ve yine bankalara, sigorta şirketlerine ve mali olmayan kurumlara sattıkları uzun vadeli tahvillerdir. Bu kaynaklardan hangi dönemlerde hangilerine daha sıklıkla başvurduklarını faiz oranları belirler. Uzun vadeli faiz oranlarının yüksek olduğu dönemlerde, bu firmalar kaynak olarak kısa vadeli banka kredilerini ve finansman bonosu ihracını tercih ederler. Uzun vadeli faizlerin düşük olduğu dönemlerde ise tahvil ihracına ağırlık verirler.”

3.1.4 FİNANSMAN ŞİRKETLERINİN NİTELİKLERİNDE SON GELİŞMELER :

"Finansman endüstrisi yakın zamanlarda önemli ölçüde değişti. Kredi üniteleri ile mevduat ve kredi kurumlarında (savings & loans) olduğu gibi finansman şirketlerinin de sayısı, şirket hacimlerinin artmasına rağmen, azalma trendinde. Ulusal Rezerv Kurulu’nun bir araştırmasına göre Amerika’da 1960′da 6.400 den fazla finansman şirketi varken, 1980′de 2.000 bağımsız firma bulunabildi. Büyük bankaları olan holdingler yeni finans şirketleri kurdukları için 1970′lerde firma sayısında bir miktar artış yaşandı.

Finansman endüstrisinin popülasyonundaki bu uzun vadeli trendi ekonomideki bazı gelişmeler zorunlu hale getirdi. Yükselen maliyetlerin baskısı, pazarın genişlemesi, yenilik ihtiyacı ve diğer finansal kurumlarla olan yoğun rekabet finansman şirketlerini daha büyük hacim ve verimlilikle çalışmaya teşvik etti. Pek çok küçük şirket daha büyüklere satıldı. Azalan sayılarına rağmen finansman şirketleri Amerika’da aracı kurumlar arasında en hızlı gelişenidir ve kurumsal ve bireysel krediler pazarında potansiyel bir güç olmağa devam etmektedir."

3.1.5 YURTDIŞINDAKİ FİNANSMAN ŞİRKETLERİNE BİR ÖRNEK: CETELEM

Cetelem firması sadece Fransa’da 2.600 çalışanı 170 ofisi ve diğer Avrupa Ülkelerinde (İtalya, İspanya, Belçika ve Portekiz) 1.000 çalışanı ve 93 ofisi ile "Tüketici Kredisi" konusunda hizmet vermektedir. Tüketim malları ve motorlu araç finansmanını, satış noktaları ve doğrudan pazarlama kanalları ile sağlamaktadır. 1994 yılı rakamları ile kredi hacmi 59.7 milyar FF (yaklaşık 465 trilyon (1994 yıl sonu dolar kuru:38.765 TL; 12 milyar USD) civarındadır.

Yaklaşık 40 yıldır faaliyetini sürdürmekte olan Şirkette hemen tüm işlemler bilgisayar desteği ile yürümektedir. Şirketin ana birimlerini şu başlıklar altında incelemek mümkündür:

Tahsilat grubu,

Voice Authorization merkezi,

Bölge müdürlüğü (ofis), Satış noktası (Coforama),

Bilgi İşlem Merkezi,

Cofıca (motorlu araç kredileri şirketi)

i) Tahsilat Grubu :

Tamamen kağıtsız bir ofis yaratılmaya çalışılmıştır ve neredeyse tüm organizasyon bilgisayar tarafından yapılmaktadır. Her görevliye gün başında 100 ödeme problemi olan tüketici atanmaktadır. Bu seçim yapılırken müşteriler özellikle daha önceden kendisini arayan görevli ile eşleştirilmekte ve bunun psikolojik olarak fayda sağladığı düşünülmektedir.

Terminallere bağlanmış otomatik telefon arayıcılar yardımı ile müşterinin telefonu çevrilmekte, eğer telefon meşgul ise otomatik olarak sırada arkalara atılmakta, cevap vermiyor ise sıradan çıkartmaktadır. Ortalama 100 kişiden 40′ı ile görüşmek mümkün olabilmektedir. Görüşme sırasında . ekranda kişinin kredi tarihçesi ile ilgili tüm detay izlenebilmekte ve yapılan görüşmenin sonucu da ayrıca sisteme kaydedilebilmektedir.

Müşterilerin her ay sonunda %3.9′u normal ödeme alışkanlığı ve kabul edilebilir risk seviyesinin dışında bir duruma geçmektedir. Bu durumdaki müşteriler önce mektup daha sonra telefon ile uyarılarak normal hesap durumuna döndürtümeye çalışılmaktadır. Sadece %0.09 oranında yasal yollara başvurulmak zorunda kalınmaktadır.

Çalışanlar genelde lise mezunu ve iş başı eğitim dışında özel bir eğitim almıyorlar.

ii) Ses Otorizasyon Merkezi (Voice Authorization Center) :

Telefon ile gelen provizyon isteklerinin bilgisayar sistemine girildiği ve alınan onay kodunun bildirildiği merkezde genelde öğrenciler çalışmaktadır. Bir ışıklı pano yardımı ile kaç kişinin görevde olduğu, kaç telefonun o anda cevaplandığını, hatta bekleyenlerin sayısını, kaç kişinin vazgeçip telefonu kapattığını ve ortalama kaç kez çalmada cevap verilebildiğini izlemek mümkündür.

Merkez sorumlusu panodan elde ettiği verilere göre gerekirse diğer bölümlerden yardım almak yolu ile cevaplama süresini makul bir oranda tutmaya çalışmaktadır.

iii) Bölge Müdürlüğü :

Her bölge müdürlüğü veya ofis kendi içinde pazarlama ve operasyon olarak iki alt bölümden oluşmaktadır. Operasyon satış noktalarından gelen sözleşmelerin doğruluğunu kontrol etmekte, satış noktaları ile konuşarak yardıma ihtiyaçları olup olmadığını belirlemekte gerekirse eğitimli öğrencileri bu mağazalara göndererek satışları arttırmaya çalışmaktadır. Ayrıca belirli bir kadro sürekli olarak satış noktalarını dolaşarak problemleri çözmeye çalışmaktadır.

Bilgisayarı ve yazıcısı olan mağazalar, sistemden otomatik olarak provizyon alıp sözleşmeyi yazdırmakta ve daha sonra da bu ofise göndermektedirler. Büyük olan mağazalardan günlük bu belgeler toplanırken, küçüklerden posta vb yöntemler ile alınmaktadır.

Sistemin ürettiği provizyon numarasının son digiti operasyon merkezine bilgi vermek için kullanılmaktadır. Son hanesi 9 olan sözleşmeler ayrıca incelenmekte, bordro, kimlik vb belgelerin bulunması aranmaktadır. Sistemin provizyon vermediği kişiler için ise (yasal olarak sistem red cevabını otomatik verememekte ancak araya bir operatör konularak bu cevap iletilmekte) telefon ile gelen istek doğrultusunda ana sistemde scoring yapılmakta, cevap buradan alınan bilgiye göre aktarılmaktadır.

Yazıcısı olmayan mağazalar, sistemden aldıkları bilgiyi elle sözleşmeye aktarmaktadırlar. Bu bilgiler daha sonra ofıs’te sisteme girilmektedir. Bilgisayarı olmayan mağazalar ise telefon yolu ile provizyon talep edip formu elle doldurmaktadırlar.

iv) Satış Noktası :

Örnek olarak Coforama mağazası ele alınırsa, krediler bölümünde 7 terminal bulunmaktadır. Bunlar yardımı ile kredi talepleri realtime olarak sisteme girilip değerlendirilmekte ve merkez bilgisayarda yapılan scoring sonucuna göre provizyon alınabilmektedir. Ayrıca eğer Aurore kartı var ise ödemeyi bununla da yapmak mümkün olmaktadır. Satış noktası görevlilerin eğitimi için Cetelem 1994 yılında toplam 1.500 kurs düzenlemiş ve bu konuda pazarda eğitime en çok önem veren kuruluş olduklarını belirtmekteler.

v) Bilgi İşlem Merkezi :

Bu merkezde yaklaşık 120 kişi görev yapmaktadır. 8 alt müdürlükten (işletim, sistem, uluslararası ilişkiler, güvenlik, dahili destek, dış cihazlar, koordinasyon, araştırma- geliştirme) oluşan merkezde bir ana bilgisayar ve 6 orta boy sistem (provizyon vermekte kullanılan) bulunmaktadır. Ayrıca toplam 2.500 sayfa/dakika kapasiteli 4 laser yazıcı ayda ortalama 6 milyon sayfa döküm (ekstre, mektup vb). almaktadır. Kadronun 55 kişisi geliştirme ve araştırma bölümünde, 25 kişisi ise işletim bölümünde görev yapmaktadır. Özellikle ana sistemde görece eski bir teknoloji kullanılmaktadır. Provizyon sistemi ise en azından açık sistem mimarisine uygun bilgisayarlarda çalışabilmektedir (Sun sistemleri).

Toplam 1.000 GB bilgi saklama kapasiteli sistemde halen 11 milyon civarında müşterinin bilgisi tutulmaktadır. Bunun yaklaşık 8.5 milyonu aktif müşterilerden oluşmaktadır. Dış bağlantılar için l70 hat sürekli açık tutulmakta, bu hatlar üzerinden günde ortalama 1.1 milyon transaction sisteme gelmektedir. Yoğun saatler 11.00 ve 16.00 civarları olmaktadır.

Doğrudan ana bilgisayara bağlı terminal sayısı 2.500 civarında olup bu sayıya satış noktalarında kullanılan cihazlar dahil değildir. Bu terminallere bağlı yazıcı sayısı ise (genelde matrix) 1.200 civarındadır. Aylık iletişim maliyeti 1.6 milyon FF (340.000 USD), ana bilgisayar sisteminde kullanılan yazılımların lisans ücreti ise aylık 500.000 FF (100.000 USD) şeklindedir.

vi) Cofica :

Cetelem’in bir alt şirketi olan Cofıca motorlu araç kredisi vermektedir. Bilgisayar sistemini Cetelem ile ortak kullanmakta ancak, satış noktalarında farklı uygulamalarda kullanabilmektedir (Video konferans gibi). Cofıca, 1994 yılında 255.000′i Fransada olmak üzere toplam 305.000 araç finanse etmiştir. 350.000 Aurore kartı kullanımda bulunmaktadır. 4 milyar USD’lik kredi hacmi ile pazarın %13.2’sine sahiptirler.

3.1.6 YURTDIŞINDAKİ FİNANSMAN ŞİRKETLERİNE DİĞER BİR ÖRNEK: GENERAL ELECTRİC CAPİTAL CORPORATION (GE CAPİTAL)

General Electric, ABD’de hizmet veren bir şirkettir. 12 iş alanında faaliyet göstermektedir. 60 milyar USD gelirleri, 5.1 milyar USD net geliri olan global bir firmadır. 12 iş alanı aşağıdaki gibidir :

Motor

Bilgi hizmetleri

Elektrik Dağıtımı ve kontrolü

Plastik

NBC

Sağlık Sistemleri

Aydınlatma

Endüstriyel ve Güç Sistemleri

GE Capital Services

Makine ve teçhizat

Uçak Motorları

Taşıma Sistemleri

General Electric’in yan şirketlerinden biri olan GE Capital Şirketinin perakende finansal hizmet (Retailer Financial Services) paketi çok geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır :

-Tüketici kart programları

-Uygulama Prosesi

-Kredi Otorizasyonu

-Risk Yönetimi

-Ödeme Prosesi

-Direk Emtia Programları

-Müşteri Hizmetleri

-Geri Ödemelerin Tahsilatı

-Tüketici ve Ticari Hukuki Uzmanlık

-Düzenli Hesap Dökümleri

-Pazarlama Sistemleri ve Raporlama

-Müşteri Hizmeti Grubu

-Program Yöneticisi ve Pazarlama Desteği

-Fonlama

GE Capital Şirketinin vermiş olduğu tüketici hizmetlerini; tüketici kredi kartları, otomobil finansmanı, taksit ve ipotek hizmetleri diye gruplamak mümkündür. Şirketin 71 milyon kredi kartı hesabı vardır. Şirket özel etiketli kredi kartları üretiminde bir numaradır. 400.000: otomobil satışını finanse etmiştir. 1 numaralı non-captive firmadır. Yani sermayesinin tamamı ana şirketin elinde değildir ve dolayısıyla sadece ana şirketin mal ve hizmetlerini kredilendirmez. 85 milyar USD tutarında ev ipoteği için hizmet vermektedir, bu anlamda ipotek hizmeti konusunda en hızlı büyüyen şirkettir. Finansal kurumlar vasıtasıyla satılan yatırım ürünlerini temin eden şirketler arasında bir numaradır.

GE Capital Şirketinin tüketici kredi kartı grubunun yapılanması da dört birimde gerçekleşmiştir;

Perakende finansal hizmetler- NA.Inc.

GE İş hizmetleri, Inc.

GE Tüketici Kartı Hizmetleri

Uluslararası Tüketici Finansal Hizmetleri

Tüketici kredi kartları hizmetleri; Masterkart ve Visa, "GE Rewards" Kart, Exxon Co-Branded Master kart ve Bankkart Hizmetlerinin en üst 15 ihraççısı olmak üzere bir hayli geniştir.

Bu uluslararası kartlar; Avusturya, Kanada, Honk Kong, Hindistan, Endonezya, Meksika, Norveç, İspanya, İsveç ve İngiltere gibi ülkelerde kullanımdadır.

GE Capital Şirketinin risk yönetimi konusunda kullandığı temel araç kredi scoring modelidir. Bu yöntem, müşteri istatistiklerine ve demografık öğelere dayanır. Gelecekteki performansın tahminleri üzerine score hesaplanır. Geçmişteki performans için de her bir score seviyesinde oranlar tespit edilir.

GE Capital Şirketinin pazarlama konusunda çalışmaları pazar payını arttırmaya, pazar yatırımların optimize etmeye, yeni pazar segmentleri tespit etmeye, müşteriye ve endüstriye özel entegre planlar yaratmaya ve sonuçları analiz edip karlılığı ölçebilmeye yöneliktir. Bu stratejiler aşağıdaki gibi gruplanabilir :

Müşteriyi tanımlama ve GE’nin amaçlarını tespit etme

Portföy analizleri yapma

Pazar planlaması yapma

Program / Test Tasarımı ve İdaresi

Analiz ve öneriler

3.2TÜRKİYE’DE FİNANSMAN ŞİRKETLERİ :

Batı mali piyasalarında 20. yüzyılın başlarından itibaren başarı ile uygulanan finansman şirketleri, ülkemize ancak 70-80 yıl sonra gelebilmiştir.

3.2.1FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN TANIMI VE YASAL DÜZENLEMELER:

Aşağıda tüketici finansmanı şirketlerinin Türkiye’deki yasal dayanağı, gelişimi, işlevleri, ilgili vergi düzenlemeleri incelenmiş ve Türkiye’deki ilk tüketici finansmanı şirketi olan Koçfinans örnek olarak incelenmiştir.

3.2.1.1 TANIM VE YASAL DAYANAK :

27 Haziran 1994 tarih, 21973 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 545 sayılı KHK ile 90 sayılı Ödünç Para Verme İşleri Hakkında KHK’nin bazı maddeleri değiştirilerek, finansman şirketlerinin kurularak çalışmasına olanak sağlanmıştır. Kanunla verilen yetki uyarınca Hazine Müsteşarlığı’nca 26 Temmuz 1994 tarihinde yayınlanan "Finansman Şirketlerinin Kuruluş, Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik" ile kuruluş ve çalışma esasları belirlenmiştir.

Bu yönetmelikte amaç-kapsam, tanımlar, kuruluş izni, izin için istenen bilgi ve belgeler, faaliyet izninin iptali, sözleşme değişikliği ve hisse devri, şube açılması, bu tür şirketlerin yapamayacağı iş ve işlemler, sözleşme esasları, bilgi verme ve denetim gibi konular yer almaktadır.

Kanun ve Yönetmelikte finansman şirketleri ; "Devamlı ve mutad iştigal konusu olarak her türlü mal ve hizmet alımını kredilendirmek üzere ödünç para veren tüketici kredi şirketleri olarak tanımlanmıştır.

3.2.1.2 KURULUŞ VE SERMAYE

Yönetmeliğin 4′ncü maddesinde de belirlendiği üzere, finansman şirketleri anonim şirket statüsünde kurulabilirler. Ödenmiş asgari sermayelerinin 200 milyar TL olması zorunludur.

Bu tür şirketlerde ayrıca, hisse senetlerinin tamamının nama yazılı olması ve nakit karşılığı çıkarılması gerekmektedir. Ayrıca bu şirketlerin %10 veya daha fazla payına sahip ortaklarında, bankerlerle ilgili yasal düzenleme gereğince tasfiye edilmemiş olma, müflis veya konkordato talep etmemiş olma, bir kısım haysiyet kırıcı suçlarla mahkum olmama koşulları aranmaktadır. Mali bünyesi finansman şirketlerine taahhüt edeceği sermayeyi karşılamaya yeterli tüzel kişiler de, finansman şirketlerine ortak olabilecektir. Finansman şirketlerine kurucu olacak tüzel kişilerin %10 veya daha fazla payına sahip ortakları için de, gerçek kişi ortaklarda olduğu gibi, sabıka kaydı ve müflis olmama gibi koşullar aynen aranacaktır. Kuruluştan sonra ortak olacaklar ile mevcut payları devralarak pay oranını %10 veya daha yukarı yükseltecek olanlar için de bu koşul geçerli olacaktır. Müsteşarlık, hisse devirlerini denetim altında tutarak, finansman şirketlerinin kötü niyetli kişiler veya Kuruluşlar eline geçmesini önlemeye çalışmıştır.

Yönetmeliğin 3.maddesine göre, finansman şirketlerinin kuruluşunda, banka kuruluşlarında olduğu üzere, Hazine Müsteşarlığından izin almak gerekmektedir. Bunun için gerekli bilgi ve belgelerle başvuruda bulunulması zorunludur. Müsteşarlık gerekli incelemeleri yaptıktan sonra kuruluş iznini verecektir.

Finansman şirketlerinin kurulduktan sonra faaliyete geçebilmesi için Yönetmeliğin 7.maddesi gereğince, faaliyet izin belgesi alınması gereklidir. Faaliyet izninin alınmasından itibaren bir yıl içinde faaliyete geçmesi koşulu getirilmiştir. Bu süre içinde faaliyete geçilmemesi veya çalışmaya sürekli veya birden fazla ara verilmesi halinde faaliyet izin belgesi Müsteşarlıkça iptal edilebilecektir.

545 sayılı KHK’nin "genel gerekçe" ve "madde gerekçeleri"nde, finansman şirketlerinin kuruluş, faaliyet konusu ve koşullarının belirlenmesine temel alınan ilkeler belirlenerek ;

"Mali sektörümüzün dünya ile bütünleşmesi sürecine yönelik çalışmalar çerçevesinde bankacılık ve sigortacılık ile ilgili yeni düzenlemeler yapılırken sektördeki bütünlüğün sağlanması için Ödünç Para verme İşleri Hakkında 90 sayılı KHK’nin de günün gelişen şart re ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleme gereğinin ortaya çıktığı, bankacılık, sigortacılık, finansal kiralama ve sermaye piyasasından oluşan mali kesimimizin yeni müesseselerle çeşitlendirilmesi gereği duyulduğundan, finansman ihtiyacı olanlara kredi sağlayan finansman şirketlerinin yasal çerçeveye oturtulduğu, tüketici finansmanına yönelik olarak çalışacak finansman şirketlerinin faaliyete geçmeleri ile ekonomik hayatın gerektiği gibi işlemesine katkı sağlanacağı" belirtilmiştir.

Görüleceği üzere, Yasa gerekçesinde de mali sektörümüzün dünya ile bütünleşme sürecinde sektörde bütünlük sağlanması ve ekonomik hayatın gerektiğince işlemesine katkı sağlanması amaçlanarak, kurumlaşma süreci içerisinde finansman şirketlerinin kuruluşu öngörülmüştür.

3.2.1.3 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN ÇALIŞMA KONUSU :

Yasa ve yönetmelikteki tanımlamalara göre finansman şirketlerinin başlıca işlevi, devamlı ve mutad meslek halinde her türlü tüketim malı ve hizmet alımını kredilendirmek süretiyle tüketicinin finansmanının sağlanmasıdır. Yani asıl faaliyet konusu kredi şeklinde ödünç para verilmesidir.

3.2.1.4 Açılacak Krediler ve Yapılacak Sözleşmeler :

Kredilendirme işlemleri imzalanan sözleşmeler ile yapılmaktadır. Finansman şirketlerinin iki tür genel sözleşme kullanmaları gerekmektedir :

Birincisi, satıcı (üretici) firma ile yapacakları genel anlaşmadır. Bu tür anlaşmada, finansman şirketleri, kredilendirecekleri mal ve hizmetleri temin eden satıcılarla önceden genel bir sözleşme yaparlar. Genel sözleşmede mal ve hizmetin teminine ilişkin genel şartların yanında tüketiciye uygulanacak faiz ve diğer masraflar serbestçe belirlenir. Genel sözleşmenin bir örneği, imza tarihinden itibaren 30 gün içinde Hazine Müsteşarlığına gönderilecektir.

İkincisi, tüketiciler ile yapılacak genel sözleşmelerdir. Finansman şirketleri ayrıca, tüketicilerle kredi işlemleri için yazılı sözleşme imzalamak zorundadırlar. Bu sözleşmede tüketicinin kredi sözleşmesinden doğan yükümlülüğü açıkça belirlenecektir.

Yönetmeliğin 12.maddesi gereğince finansman şirketlerince açılan krediler, satıcılarla yapılan genel sözleşmedeki esaslara göre tüketicinin nam ve hesabına mal ve hizmet teslimi ve temini ile birlikte, doğrudan satıcıya ödenmektedir. Ancak geri ödemeler, adına kredi açılanlar tarafından finansman şirketlerine yapılmaktadır.

Bankalar tarafından açılan tüketici kredilerinde ödeme doğrudan doğruya tüketiciye yapıldığı halde, finansman şirketlerince açılan kredi, mal üreten veya hizmet arz eden satıcıya yönelmiştir. Bu şekilde açılan kredinin amaç dışında kullanılması olanağı ortadan kalkmaktadır.

3.2.1.5 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN YAPAMAYACAKLARI İŞ VE İŞLEMLER :

Yönetmeliğin 11. Maddesine göre bankalarca yapılması gerekli bazı iş ve işlemlerin finansman şirketlerince yapılması yasaklanmıştır. Buna göre;

Ana faaliyetleri dışında başka işlerle iştigal edemezler.

Teminat mektubu veremezler.

Mevduat veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı para toplayamazlar.

SPK’na göre menkul kıymet ihracı ile mali piyasalardan ödünç para alınması bu yasak . kapsamının dışındadır.

3.2.1.6 BİLGİ VERME VE DENETİM:

Yönetmeliğin 14.maddesine göre, finansman şirketleri yıllık bilanço ile kar-zarar tablolarını ve faaliyet raporlarımı bir örneğini genel kurul toplantısının yapılmasını izleyen ayın sonuna kadar Hazine Müsteşarlığı’na göndermek zorundadırlar. Müsteşarlık ayrıca şeklini belirleyeceği formlara göre, şirketten istatistiki bilgiler de isteyebilecektir.

Finansman şirketlerinin faaliyet ve işlemleri, Hazine Müsteşarlığı ile Maliye

Bakanlığı’nın denetim elemanlarınca denetlenecektir. Bu kuruluşlar kurumlar vergisi mükellefi olarak, denetim elemanlarına her türlü bilgiyi vermek, defter ve belgelerini ibraz etmek zorundadırlar. .

Genel hükümlere göre, finansman şirketlerinin işlemleri ayrıca bağımsız denetim kuruluşlarına da denetlettirilir. Bu takdirde denetleme raporlarının bir örneği Hazine Müsteşarlığı’na gönderilecektir.

3.2.2 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ VE İŞLEVLERİ:

Ülkemizde tüketici kredileri, benzeri ilk uygulama, T.C. Ziraat Bankası’nın 1950′li yıllarda "Marshall Planı" çerçevesinde başlatarak daha sonra kendi kaynaklarından finanse ettiği "Donatma ve techiz" kredileridir. Bu yolla nihai kullanıcı olarak çiftçilere önemli sayıda traktör, biçer döğer ve diğer tarım araçları kredileri açılarak, halen uygulanan tüketici kredileri yönteminin hemen hemen aynısı (malın çiftçiye teslimi, bedelin bayiye ödenmesi şeklinde) uygulanmak süretiyle Ülkemiz tarımsal üretim, teknoloji ve sanayiine çok büyük katkılar sağlanmıştır.

Bugünkü anlamda yaygın tüketici kredisi uygulaması ise 1988 yılından itibaren bankalarca uygulanmaya başlamıştır. Bunun yanında bugüne kadar, üretici, dağıtım firmaları ve bayiler seviyesinde dayanıklı tüketim ürünleri ve otomotiv satışları kredilendirilmiştir.

Bankaların kullandırdıkları tüketici kredileri tutarı ve kredi kullandırılan kişi sayısı T. Bankalar Birliğin raporlarından tespit etmek mümkündür. Buna göre :

Yıllar Kredi Tutarı (mil. T.L.) Kişi Adedi (küm.) GSMH artışı (%)

1989 548.593 195.312 1.6

1990 4.170.701 1.132.954 9.4

1991 7.897.851 1.603.981 0.3

1992 16.685.412 2.097.624 6.4

1993 51.473.147 3.252.946 8.1

1994 75.899.978 3.466.435 -6.1

1995 124.471.329 3.679.924 8.0

Tablo 1:Bankaların kullandırdıkları Tüketici kredi tutarları ve kişi adedi

Görüleceği üzere bankalarca kullandırılan tüketici kredilerinde sürekli bir artış görülmektedir, özellikle 1993 yılında bir önceki yıla göre %208.49 gibi çok yüksek artış kaydedilmiş, buna bağlı olarak üretim de benzeri oranlarda artmıştır. 1993 yılı GSMH artışının da yüksek oranda gerçekleşmesi (%8.1) dikkat çekicidir. 1995 yılında da kullandırılan tüketici kredileri tutarında %67.95 oranında bir artış, GSMH’da ise %8 gibi yine yüksek oranda bir artış gerçekleşmiştir.

Yapılan bir araştırmaya göre tüketici kredileri; otomotiv sektöründe satışları %88. Dayanıklı Tüketim Ürünlerinde %47 oranında artırmaktadır.

Ancak, bankacılık sektöründe kullandırılan tüketici kredileri hacmi bilinmekle beraber, üretici, dağıtıcı firmalar ve bayilerce kullandırılan tüketici kredilerinin hacmi tam olarak bilinmemektedir. Bu krediler her ne kadar tüketici kredisi olarak adlandırılmamakla birlikte, üretici, dağıtım / pazarlama şirketi ve bayiler seviyesinde, "taksitli satış", "kampanyalı satış" adı altında gerçekleştirilmektedir. Kredilerin finansmanı ise üretici veya dağıtım firmaları fonları yanında bayiler seviyesinde, ilave olarak bayiler fonlarından sağlanmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre, dayanıklı tüketim ürünleri sektöründe satışların %85′nin taksitli / kampanyalı satışlarla gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Otomotiv satışlarının önemli bir kısmı banka kredileri ile gerçekleştirilmekte birlikte, bu sektörde de önemli bir hacimde üretici, dağıtıcı firma ve bayi kredilerinin varlığı anlaşılmaktadır. Buradan, dayanıklı tüketim ve otomotiv sektörlerinde çok önemli boyutlarda kredi yoluyla finansmanın bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

Üretici, dağıtıcı ve bayi kredilerinin mevcut uygulamada, taksitli satış ve kampanyalı satış adı altında gerçekleştirilmesinde, malın fiyatına vade farkı da eklenerek satış faturası düzenlenmekte veya vadeli fiyat ilan edilerek, peşin ödemelerde peşin indirimi uygulanmaktadır. Özellikle dayanıklı tüketim ürünleri sektöründe çok yaygın olan uygulama ise; peşin fiyatın içerisinde belli bir oranda vade farkı ekleyerek satış fiyatı bulunması, buna nispeten piyasanın altındaki bir faiz oranıyla vade farkı uygulayarak taksitli satış yapılmasıdır. Bu yöntemle, görünüşteki düşük faiz oranı ile satışları teşvik edilmektedir.

Görüleceği üzere taksitli ve kampanyalı satış yöntemlerinde ürün fiyatları gerçekte olması gerekenin üzerine suni bir fiyat artışını yaratmakta, bu da genel tüketici fiyatlar seviyesini yükseltmektedir. Nitekim, bu etkinin sakıncası görülerek, ürünün üretici dağıtıcı - bayi güzergahında oluşan vade farkı (faiz tutan) dolayısıyla fiyat seviyesinin yükselmesi ve vade farklarının da gider kalemi olarak mali tablolarda yer almasının engellenmesi amacıyla Maliyece düzenleme yapılmıştır. 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 15′ci maddesi, 01.01.1996 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 4008 sayılı Kanunla eklenen bent ile, "V.U.K. hükümlerine göre dönem sonu stoklarını son giren ilk çıkar yöntemine göre değerleyen veya amortismana tabi kıymetlerini yeniden değerlemeye tabi tutan kurumların, Gelir Vergisi Kanununun 41′ci maddesi 8 numaralı bendeki esaslar çerçevesinde hesapladıkları giderlerin" belirli bir oranını gider olarak yazılamayacağı hükmüne bağlanmıştır.

Kronik Enflasyon sorununu yaşayan Ülkemizde, hem bu nedenle, hem de Gümrük Birliği’ne geçilmesi safhasında ürün fiyatlarının gerçek seviyesine çekilmesinde yukarıda açıklanan uygulamaların yerine geçecek sistemin kurulmasında finansman şirketlerinin önemli bir misyonu bulunmaktadır.

Finansman şirketleri münhasıran tüketici kredisi vermek üzere kurulan finans kuruluşu hüviyeti ile bir ihtisas kurumu fonksiyonunu yerine getirerek; asıl fonksiyonu üretim veya pazarlama olan kuruluşların asli faaliyetlerinden uzaklaşarak kredi veren kurumlar haline gelmelerini önleyecek, üretici firmalar karlılıkları sadece üretimden doğan karlılıklarını ifade ederek, gerçek karlılıklarının ölçülmesine imkan verecek, dağıtım şirketlerinin fiyatlar genel seviyesini yükseltici etkisi giderilecek ve tüketiciler bayiler yerine münhasırın kredi vermek özere kurulmuş ciddi ihtisas kurumları ile karşılaşarak güven duyacak ve tüketicilerin istismarı engellenecektir.

Ayrıca, bankalardan kredi kullanamayan, çeşitli nedenlerle bankalardan çekinen düşük gelirli tüketiciler, bir ihtisas kurumunun güvencesi altında bayiler seviyesinde kredi kullanabileceklerdir. Bununla birlikte, bu sistem ile bayilik sistemi de kendisine çeki düzen verecek, vade farkı ve fiyatlama, faturalama konusunda çok farklı uygulamalar bulunan sektörde kayıt dışı işlemler ve vergi kaçakları da önlenecektir.

Diğer taraftan finansman şirketleri, kredilerin fonlamasını önemli ölçüde VDMK satışları ile sağlayacağından, mevcut alacak portföyünün menkul kıymetleştirilmesi yoluyla sağlanan ve gerçek bir alacak hakkı ve tahsilata dayalı olan yöntem ile piyasada da toplam fon arz ve talebi etkilenmeden finansman sağlanacağından talep artışı yoluyla fiyatlar genel seviyesi etkilenmeyecektir.

Özetlenirse :

Finansman Şirketlerinin piyasalarda gerçek yerini alması ile birlikte :

Sektördeki vade farkı ve peşin fiyatta gizli vade farkı uygulaması nedeniyle fiyatlar genel seviyesinin yükselmesi engellenecektir.

Üretici firmalar, asıl faaliyet alanlarında faaliyet göstererek gerçek karlılık seviyesini saptayabileceklerdir. Dağıtım ve pazarlama firmaları da asli faaliyet alanlarına döneceklerdir.

Tüketiciler ciddi ihtisas kurumları ile muhatap olacaklar, tüketicilerin istismarı engellenecektir.

Ülkemiz uygulamasındaki bayilik sistemi, kendisine çeki düzen vererek kurumlaşma , sürecine girecek, kayıt dışı ekonomi küçülecektir.

VDMK fonları ile finansman sağlanması nedeniyle, alacak portföyünün menkul kıymetleştirilmesi sağlanarak, krediler yine tüketicilerin fonları ile finanse edilecek, talep , artışı yoluyla fiyatlar genel seviyesi etkilenmeyecektir.

3.2.3 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN FON KAYNAKLARI :

Yasa ve yönetmelikte; finansman şirketlerinin mevduat veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı para toplamayacakları hükme bağlanarak, fon sağlayacak tek yöntem olarak menkul kıymet ihracı ve mali piyasalardan ödünç alınması imkanı , bırakılmıştır.

Burada “mevduat veya ivaz karşılığı para toplama” kavramının, yaygın bir şekilde para toplanması anlamında kullanıldığı kanaatindeyiz. Bilindiği üzere tüm dünyada olduğu gibi, Türk finans kesimi mevzuatı da, geçmişte yaşanılan birçok acı deneyime tepki olarak, halktan para toplanmasını katı kurallara bağlamış, bu tür kurumlar için güçlü bir mali yapı ve sıkı bir denetim öngörerek bu imkanı sadece bankalara tanımıştır. Madde devamında, "sermaye piyasası mevzuatına göre menkul kıymet ihracı" ise kısıtlama hükmü dışında bırakılmıştır. Menkul kıymet ihracı ve halka arzın da kurallara bağlanmış halktan yaygın para toplanması anlamına geldiği düşünülürse, burada asıl sınırlamanın halktan yaygın para toplanması olduğu, mali piyasalardan ödünç para kullanımına imkan tanındığı anlaşılmaktadır.

Ayrıca, 545 sayılı KHK’nin 2′ci maddesi ile "finansman şirketlerinin bu KHK hükümlerine bağlı olmakla birlikte, bankalar, sigorta şirketleri ve özel kanunlarına göre ödünç para vermeye yetkili kılınan kuruluşlar ile tüzel kişilerin doğrudan veya ortak veya iştirakleri vasıtasıyla dolaylı olarak ortaklık ilişkisi içinde bulundukları diğer tüzel kişilere ödünç vermeleri hakkında bu KHK’nin uygulanmayacağı" belirtilmek süretiyle, Kanun’un 2′ci maddesi gerekçesinde de açıklandığı üzere, uygulamada karşılaşılan zorluklar gözönüne alınarak Kanun kapsamı daraltılmak süretiyle, dolaylı ortaklık ilişkisi bulunan Holding ve Grup şirketlerinden ödünç para alınması imkan dahiline alınmıştır.

Yönetmeliğin 11′ci maddesinde, mali piyasalardan ödünç para alınmasına imkan veren hüküm "mali piyasa" kavramı ile yoruma ihtiyaç göstermektedir. Ayrıca, KHK’deki benzer düzenlemede, "Uluslararası piyasalar" kavramına yer verilirken, Yönetmelikte "mali piyasalar” kavramı kullanılmaktadır.

Literatürde "mali piyasa kavramı"; fon talep edenlerle fon fazlası olanlar arasındaki fon akımlarını düzenleyen aracı kurumlar, akımı sağlayan araçlar ve bunları düzenleyen yasal ve idari kurallardan oluşan yapı olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle tüm aracı kuruluşlardan sağlanan veya sermaye piyasası araçları ile sağlanan fonların mali piyasalardan sağlandığı anlaşılmakla birlikte, burada bankacılık sistemi asıl kaynak olarak ortaya çıkmaktadır.

Ancak, halen mevcut mevzuata göre finansman şirketlerinin Bankacılık sisteminden kullanacağı fonlar için ödeyecekleri faizlerin %10 KKDF ve %5 BSMV’ne tabi tutularak ilgili mevzuat uyarınca %15 ek maliyetin bulunduğu, KHK’nin 2′ci maddesi uyarınca kullanılan Grup ve Holding içi firmalardan sağlanan fonların da %15 KDV’ne tabi olduğa dikkate alındığında, bu alandan fon sağlanması yüksek