‘Fizik’ Kategorisi için ArÅŸiv

Astrofizikçiler "beşinci Boyut"un İzini Buldu

Salı, 06 Kasım 2007

Dördüncü uzay boyutuyla ilgili ilginç bir teori üreten Amerikalı astrofizikçiler, dördüncü boyutun varlığını, 2007 yılında fırlatılacak bir uyduyla kanıtlayabileceklerine inanıyorlar.

Astrofizikçiler ve kozmoloji bilimcileri sanki bu dünyaya ait olmayan, ama yine de onu tanımlamaya ve kökenini bulmaya yarayan teoriler üretmek konusunda ustalar. Bu işi yaparken de ayakları yerden kesiliyor ve soyut matematikle tasarlanmış modellerle ilgi çekmeye çalışıyorlar.

Bu ÅŸaşırtıcı teorilerden biri, ÅŸimdi bazı kozmoloji bilimcilerin bile aklını karıştıracaÄŸa benziyor. Rutgers Üniversitesi’nden Charles R.Keeton ve Duke Üniversitesi’nden Arlie O.Petters, beÅŸ boyutlu kütle çekim teorilerinden birini kanıtlamaya yardımcı olabilecek matematiksel bir model geliÅŸtirdiler.

Bu iki bilim adamının teorik tasarımı göreceli olarak yeni olan ve "Randall-Sundrum braneworld gravitiy model" olarak adlandırılan bir teoriye uzanıyor. Bu kuram görülebilir üçboyutlu evrenin,daha büyük olanın içine yerleştirilmiş bir zardan oluştuğuna dayanır. Yani denizde yüzen bir yosun gibi. "Branewold evreni" kozmosunda, genel görelilik kuramında açıklandığı gibi üç uzay boyutu ve bir de zaman boyutu değil, dört uzay ve bir zaman (artı uzay zaman) olmak üzere beş boyut var.

Teoriye kanıt

Aslında burada şaşılacak pek bir şey yok gibi. Sonuçta astrofizikçiler geçmişte de kozmolojik tasarımlarına biraz gizem katmak için ilave boyutlardan yararlandılar, ama bu sefer durum farklı.

Keeton ve Petters ilk kez bilinmeyen dördüncü uzay boyutu ve dolayısıyla da "Braneworld teorisinin" kanıtlanabileceğini sanıyorlar. Bunun için yeni düzenlenmiş matematiksel modeli, astronomik gözlemlerle belirlenen kozmolojik efektlerin birleştirilmesi yeterli.

Böylece, uzayda dördüncü bir uzay boyutunun bulunduğu kanıtlanabilir ki bu da dünya hakkında bildiklerimizi felsefi açıdan da değiştirebilir diyor Petters, Physical Review D. (Phys.Rev.D 73, 104032 (2006), http://scitation.aip.org) .

Bir zamanlar Harvard Üniversitesi fizikçileri Lisa Randall ve Raman Sundrum tarafından geliştirilen "Randall-Sundrum braneworld gravity" modeli,evrendeki kütle çekiminin ne şekilde biçimlendiğini açıklıyor. Genel görelilik kuramının aksine "Braneworld teorisi" ilk patlamadan sadece birkaç saniye sonra temel parçacıkların topaklanmasıyla minik karadeliklerin oluştuğunu söyler.

Buharlaşmış olmalı

Fakat genel görelilik kuramına göre bu ilkel karadelikler, Hawking ışıması nedeniyle çoktan buharlaşmış olmalılardı. Oysa Braneworld modeli en küçüklerinin günümüze kadar hayatta kaldığını öne sürer.

Küçük bir asteroitin kütlesine sahip ama buna karşın bir atom çekirdeÄŸinin büyüklüğünde olan hipotetik oluÅŸumlar, yani karadelikler için küçük tanımı aslında pek de uygun düşmemekte. Astrofizikçiler evrenin %23’ünün karanlık maddeden oluÅŸtuÄŸunu tahmin ediyorlar.

İki astrofizikçinin hesaplarına göre dünyamıza en yakın Braneworld karadeliÄŸi Plüton’un yörüngesinde olabilir. Braneworld karadelikleri galaksimizdeki kara maddenin %1’ini oluÅŸtursalar bile güneÅŸ sistemimizde bunlardan binlercesi olabilir diyor Petters.

Minik karadeliklerin oluşumu için uygun koşullar yaratan gizli boyutun bulunabilmesi için Braneworld karadeliklerinin elektromanyetik ışın üzerindeki efektlerin gözlemlenmesi gerekiyor.

Bunun için mesela uzay- zaman yapısını dev karadeliklerden farklı bir biçimde büken minik karadeliklerin karakterini izlemek gerekiyor. Küçük olmaları nedeniyle, araştırmacılar tarafından beşinci boyutu yakalamaya izin verecek olan bir katalizör olarak görülüyorlar.

BeÅŸinci boyut kestirme yolu

Bu efekt, ilave uzay boyutunun, karadeliğin ışıma hızını değiştirmesini açıkça göstermekte. Buradan çıkan neticeyi her astronom görebilir: Karadeliklerin buharlaşması iyice yavaşlıyor ve karadelikler çok daha uzun yaşıyorlar.

Beşinci boyuta giden en kestirme ve en hızlı yol, bu iki bilim adamına göre Dünyadan diğer galaksilere "yolculuk eden" ışının analizini izlemeli.

Çünkü Dünyadan yola çıkan ışın, Dünyanın yakınında küçük bir karadelikten geçtiğinde, karadeliğin kuvvetli kütle çekimi nedeniyle bir kütle çekimi mercek etkisi oluşmakta.

Bu etki bir yıldızın, Dünyanın görüş alanında ve arka plan yıldızından uzakta bulunan bir yıldızın yanından geçmesiyle oluşmakta.

Bu harekete baÄŸlı olarak, arka plan yıldızının ışığı karakteristik bir biçimde kütle çekim merceÄŸi etkisince güçlendirmekte. Ve Keeton’a göre bu etki baÅŸarıya giden bir anahtar olabilir. Braneworld karadelikleri tarafından oluÅŸturulan bu tür kütle çekim merceÄŸi etkilerini aramak için en iyi yer gamma ışını patlamasıdır diyor Keeton.

En yoÄŸun enerjili olay

Gamma ışını patlamaları (Gamma ray bursts/GRB) evrenin en parlak ve en yoğun enerjili "olayları" olarak bilinmekte.

Ve evrenden birkaç saniye içinde tahmin edilemeyecek kadar yoğun bir enerjiyle geçtikleri için de, modern astronominin en büyük bilmecelerinden biridir.

Dünyamızdaki uydular ortalama olarak iki ila üç günde bir gamma ışını patlaması kaydediyorlar. Bu ultimatif enerji kaynakları birkaç saniye içinde, yıldızımızın yaşam boyu verebileceği kadar enerji soğuruyorlar.

Araştırmacılar artık gamma ışını patlamalarında açığa çıkan enerjinin, dalgaların bir kayaya çarpışı gibi karadeliklere çarptığını düşünüyor. İşte bu süreç sırasında oluşan girişimlerin Ağustos 2007 tarihinde Dünyamızın yörüngesine yerleştirilecek "Gamma-ray Large Area" uzay teleskopuyla (GLAST) kanıtlanabileceğine inanıyor, astrofizikçiler.

Hipotez doÄŸruysa

Halihazırda Dünyamızın yörüngesinde çalışmaya devam eden gamma ışını uyduları, söz konusu teoriyi kanıtlayacak kadar hassas değiller. Oysa GLAST, gamma ışını patlamalarına ait ışığın periyodunu (ışığın dalga boyunda hareket ettiği zaman) kesin bir şekilde kaydedebilecek güçte.

GLAST teleskopundan alınan ilk verilerle böylece astrofizikçiler, her minik karadeliğin kütle çekimiyle oluşturduğu girişim motifini inceleyebilecekler.

Karadelik yüzünden bükülen ışık, enerji tayfını altı üst ederek bazı bölgelerde çok,diğer bölgelerde ise çok foton bulunmasına yol açarlar. Bilim adamları bekledikleri sinyali görebilirlerse bu minik karadeliklerin varlığı açıklanmış olacak.

Ama bu da henüz bir başlangıç olacak astrofizikçiler için. Çünkü bu şu anlama geliyor diyor Petters: "Braneworld teorisi doğruysa, uzayın dördüncü boyutunun izlerini taşıyan çok sayıda braneworld karadeliği de vardır."

Vektörler Ve Kuvvet

Salı, 06 Kasım 2007

Fizikte kullanılan büyüklükler genel özellikleri bakımından skaler ve vektörel büyüklükler olmak üzere ikiye ayrılırlar.

a) Skaler büyüklükler: Sayısal büyüklüğü ve birimi verildiÄŸinde, tam olarak anlam kazanan büyüklüklere skaler büyüklükler denir. Zaman, kütle, hacim, sıcaklık…vb.

b) Vektörel büyüklükler: Sayısal büyüklüğü ve birimi yanında doÄŸrultu ve yönü de verildiÄŸinde tam olarak anlam kazanan büyüklüklere vektörel büyüklükler denir. Hız, kuvvet, ivme, ağırlık…vb.

VEKTÖRLERİN BİLEŞKESİ

1. Paralel kenar kuralı: Paralel kenar kuralında vektörlerin doğrultu ve yönleri değiştirilmeden başlangıçları aynı noktaya getirilir, elde edilen paralel kenarın köşegeni bileşke vektörü verir.

2. Ucuca ekleme kuralı: Bu kurala göre vektörlerin doğrultu ve yönleri değişmemek kaydıyla birinin bitiş noktası diğerinin başlangıç noktasına kaydırılarak ucuca eklenir. İlk başlangıcı son bitişe birleştiren vektör bileşke vektörü verir.

(Vektörlerin farkı alınırken çıkarılan vektörler şiddet ve doğrultuları değiştirilmeden ters çevrilerek yukarıdaki yöntemlerden biriyle bileşke vektör bulunur.)

VEKTÖRLERİN BİLEŞENLERİNE AYRILMASI

Şekildeki gibi yatayla (x-ekseni) a açısı yapan bir vektörü dik bileşenlerine ayırabiliriz.

KUVVET Cisimler üzerinde hareket ve şekil değişikliği yapan etkiye kuvvet denir (görünebilir bir şekil değişikliği olmayabilir). Kuvvet; duran bir cismi harekete geçirebilir, durdurabilir, hızını ve yönünü değiştirebilir. Cisimlerin şekli üzerinde geçici veya kalıcı değişiklikler meydana getirebilir.

Kuvvet F ile gösterilir, vektörel bir büyüklüktür.

Birimi:

MKS birim sisteminde newton (N) veya kg.m/s2‘dir.

cgs birim sisteminde dyn veya g·cm/s2’dir.

Kuvvet ölçen aletlere dinamometre denir. Bu aletler yayların esneme özelliğinden faydalanılarak yapılırlar. Bir yayın uzaması esneklik sınırı aşılmamak koşuluyla kuvvetle doru orantılıdır. Esneklik sınırı aşıldığında ise yayın esneme özelliği bozulur

Foton..!

Salı, 06 Kasım 2007

Foton, elektromanyetik alanın en temel birimidir (quant), ışık taneciğidir. Işık hızıyla hareket eder. Sonsuz ömrü vardır. Durgun kütlesi sıfır olarak kabul edilir (2005 yılındaki son verilere göre kütlesinin üst limiti m<6 \times 10^{-17} eV şeklinde ifade edilmektedir), ancak enerjisi ve momentumu vardır. Fotonların enerjisi, frekansına bağlıdır.

Fotonlar

Bilim adamları, ışığın bir tür elektromanyetik dalga olduÄŸunu düşünüyorlardı ve içleri rahattı; ta ki Max Planck bazı deneylerinde ışığın tanecikmiÅŸ gibi davrandığını farkedinceye dek. Işık sanki devamlı dalgalar deÄŸil de, enerji paketcikleri gibi geliyordu. Einstein ve Planck bu enerji paketlerini ışık quantumu veya foton olarak adlandırdılar. Fotonlar sanki birer parçacıklarmış gibi davranıyordu. Relativite teorisine göre, bir parçacığın ışık hızında gidebilmesi için kütlesinin sıfıra eÅŸit olması gerekiyordu! Demek ki ışığın enerjisi sadece kinetik enerjiydi; kütlesinden kaynaklanan hiçbir enerjisi yoktu. Einstein o güne dek açıklanamamış olan fotoelektrik olayını bu kavramla açıkladıktan sonra, bilim adamlarının ağızında yeniden ‘ışık nedir?’ sorusu gündeme gelmiÅŸti. EÄŸer ışık dediÄŸimiz olgu parçacıklardan oluÅŸuyorsa, frekans veya dalgaboyunun ne anlamı var acaba? Aslında sorulması gereken en iyi soru: "ışık gerçekten nedir?" Cevap: ‘Hem dalga, hem parçacık!’ Işığın bazı özellikleri sadece dalga konsepti ile açıklanırken (giriÅŸim veya kırınım gibi), bazı özellikleri ise sadece foton konsepti ile açıklanabiliyor (Fotoelektrik olay veya atomların enerji soÄŸurması ve salması gibi).

Foton nedir?

"Foton nedir?" sorusuna cevap ararken birçok değişik perspektiften bakan cevaba gerek vardır. En bariz özelliklerini şöyle sayabiliriz: Durgun kütlesi sıfırdır; ışık hızıyla gider; etkileşimlere parçacık olarak girebilir ancak dalga olarak yayılır; E=h x f, p=h/l ve E=pc bağıntılarına uyar; kütlesi sıfır olduğu halde diğer parçacıklar gibi kütle çekiminden bile etkilenir.

E=hf \,

* E \, : enerji miktarı

* h=6.6 \times 10^{-34}Js\, : Planck sabiti

* f \,: frekans

Işık dalga özelliklerine de sahiptir. Etkileşimlere parçacık olarak girebilir ancak dalga olarak yayılır.

Albert Abraham Michelson

Salı, 06 Kasım 2007

Albert Abraham Michelson(1852-1931)

Albert Abraham Michelson Strelno ‘da 19 aralık 1852′de doÄŸdu. DoÄŸumundan iki yıl sonra ailesi Virginia City ‘ye taşındı. Fakat daha sonra San Francisco’ya gittiler. Michelson burada 1969 yılında liseyi bitirdi. BaÅŸkan Grant tarafından U.S. Naval Academy (Denizcilik yüksekokulu) ‘ye çaÄŸrıldı. TeÄŸmen olarak mezun olduktan sonra iki yıl gemiyle gezdi. Daha sonra Amiral Sampson’un yanında akademide fizik ve kimya öğretmenliÄŸi yaptı.

1879′da Denizcilik almanak ofisinde çalıştı. Avrupa’ya gitti, orada Berlin Universite’si, Heidelberg, ve Paris’ teki College de France and École Polytechnique okullarını ziyaret etti. 1883 ‘de deniz kuvvetlerinden istifa etti. Cleveland, Ohio’ da uygulama okulu fizik profesörü oldu. 1890′ da Clark University’ Worcester, Massachusetts de aynı pozisyondaki görevi kabul etti. Ve 1892′de yeni kurulan Chicago Universite’sinde fizik profesörü ve bölüm baÅŸkanı oldu. I. dünya savaşı sırasında Deniz kuvvetlerine tekrar katıldı. 1918′de Chicago’ya geri döndü. Michelson, 1929 yılında Mount Wilson Observatory’ de çalışmak üzere istifa etti.

Kariyeri boyunca fiziÄŸin çeÅŸitli dallarıyla ilgilendi. Onun özel bir yeteneÄŸi olduÄŸu anlaşılan optikte baÅŸarı saÄŸladı. Işığın hızını ilk olarak 1881 ‘de inanılmaz bir duyarlılıkla ölçtü. Dünyanın hareketinin, ışık hızının ölçümündeki etkisini ölçen interferometre’yi keÅŸfetti. Profesör E. W. Morley’ le birlikte interferometre’yi kullanarak ışığın bütün dahili sistemlerde aynı hızda ilerlediÄŸini gösterdi. Interferometre ayrıca istenilen mesafeyi dalgaboyu cinsinden büyük bir duyarlılıkla ölçmek içinde kullanılıyordu. Uluslararası ağırlık ve ölçü birimleri komitesinin isteÄŸi üzerine standart metreyi Kadmiyum ışığının dalgaboyu cinsinden ölçtü. Echelon spectroscope’unu buldu ve savaÅŸ yıllarında deniz kuvvetlerindeki çalışmalarıyla burası için aletler geliÅŸtirdi. U.S. deniz kuvvetleri araç gereçleri arasında yer alan mesafe ölçeri(Rangefinder) bunlardan biridir. Sivil yaÅŸama döndüğünde daha çok astronomi ile ilgilendi. 1920′de ışık giriÅŸimini kullanarak ve interferometre’nin geliÅŸmiÅŸ ÅŸekliyle, Betelgeuse yıldızının çapını ölçtü. Bu ölçüm aynı zamanda ilk defa bir yıldızın büyüklüğünün doÄŸru olarak tesbitidir.

Michelson’un birçok bilimsel dergide yazıları yayımlandı. Bunlardan bazıları Velocity of Light (1902) Light Waves and their Uses (1899-1903), ve Studies in Optics (1927) dir.

Michelson Amerika ve on Avrupa ülkesinde birçok etkili topluluÄŸa üye olmuÅŸtur. O American Physical Society (1900) ‘nin , American Association for the Advancement of Science (1910-1911)’ın, ve National Academy of Sciences (1923-1927) ‘ın baÅŸkanlığınıda yaptı. Ayrıca Royal Astronomical Society, the Royal Society of London ve the Optical Society, an Associate of l’Académie Française’ninde bir üyesiydi. Aldıkları birçok ödül arasında Matteucci Medal (Societá Italiana), 1904; Copley Medal (Royal Society), 1907; Elliot Cresson Medal (Franklin Institute), 1912; Draper Medal (National Academy of Sciences), 1916; Franklin Medal (Franklin Institute) , Medal of the Royal Astronomical Society, 1923; ve Duddell Medal (Physical Society), 1929 yer alır.

Michelson Edna Stanton ile 1899′da evlendi. Bir oÄŸlu ve 3 kızı vardı. 1931′de öldü.

Niels Henrik David Bohr

Salı, 06 Kasım 2007

Niels Henrik David Bohr (7 Ekim 1885, Kopenhag - 18 Kasım 1962, Kopenhag), Danimarkalı ünlü bir fizikçidir.

Söylentiye göre, Danimarka halkının övünç duyduğu dört şey vardır: Gemi endüstrisi, süt ürünleri, peri masalları yazarı Hans Christian Andersen ve fizik bilgini Niels Bohr. Bohr, bilgin kişiliği ve insancıl davranışlarıyla, büyük hayaller peşinde koşan gençlere örnek ve esin kaynağı olan bir öncüydü. O, ne Rutherford gibi dış görünümüyle ürkütücü ne de Einstein gibi "arabaya tek başına koşulan at" idi.

Hayatı

Bohr, Kopenhag’ta görkemli bir konakta dünyaya geldi. Babası üniversitede fizyoloji profesörüydü. Niels ve ileride seçkin bir matematikçi olacak olan kardeÅŸi Harald, çocukluk yıllarında hiç parlak bir gelecek vaadetmiyorlardı. İki kardeÅŸin en çok hoÅŸlandıkları ÅŸey anneleriyle tramvaya binip kenti dolaÅŸmaktı. Bir keresinde, boÅŸ tramvayda annelerinin masal anlattığı iki oÄŸlanın anlamsız bakışlarını gören bir yolcu; "zavallı kadın, bu iki ÅŸapÅŸala bir ÅŸey anlattığını sanıyor!" demekten kendini alamaz.

Oysa Bohr’un okul yılları son derece parlak geçer. Babasının entelektüel ilgi alanı geniÅŸtir. Felsefeci, dilci ve fizikçi üç arkadaşıyla her Cuma akÅŸamı bir araya gelip düşün dünyasında olup bitenleri tartışırlardı. İki oÄŸlan da sessizce bir köşede oturup uzun süren tartışmaları izlerlerdi. Özellikle Bohr’un spekülatif düşünceye yakın bir ilgisi vardı. Nitekim, üniversitede fiziÄŸin yanısıra ilginç bulduÄŸu felsefe derslerini de kaçırmazdı.

Niels Bohr üniversiteyi üstün baÅŸarıyla bitirip yirmi iki yaşında Danimarka Bilim Akademisi’nin altın madalya ödülünü alır. Delikanlının sonradan unutulan bir baÅŸarısı da İskandinav dünyasında tanınmış bir futbolcu olmasıydı. Bohr 1911′de doktora çalışmasını tamamlar tamamlamaz J.J. Thomson’la çalışmak üzere Cambridge-Cavendish Laboratuvarı’na koÅŸar. Ancak genç bilimadamı burada umduÄŸunu bulamaz. HerÅŸeyden önce İngilizce bilgisi yetersizdir, çevresiyle verimli iletiÅŸim kuramaz.

Daha önce Rutherford’un olaÄŸanüstü yeteneÄŸini farketmiÅŸ olan Thomson, nedense Danimarkalı gence sıradan biri gözüyle bakıyordu. Tartışmalı bir toplantıda Bohr’un ileri sürdüğü bir çözümü irdelemeden yanlış diye geri çevirir, daha sonra aynı çözümü kendisi dile getirir. Bu olayı içine sindiremeyen Bohr yeni arayışlar içine girer.

Bu sırada bilim dünyasının parlayan yıldızı Rutherford’tur. Katıldığı bir konferansında Rutherford’un coÅŸkusuyla büyülenen Bohr, Cavendish’i bırakır, Manchester’de onun ekibine katılır. Rutherford deneyciydi, Bohr ise kuramsal araÅŸtırmaya yönelikti. Ama iki bilimadamı arasındaki iliÅŸki ömür boyu süren bir dostluÄŸa dönüştü. Öyle ki, Bohr biricik oÄŸluna hocanın adını (Ernest’) verdi. Oysa, bursunun tükenmesi nedeniyle Manchester’de yalnızca altı ay kalabilmiÅŸtir.

Bohr oluÅŸturduÄŸu atomun kuvantum kuramını yayımlamadan önce Rutherford’un incelemesine sunmuÅŸtu. Rutherford her ÅŸeyde basitliÄŸi arayan titiz bir kiÅŸiydi. Bohr’un yazısı karmaşık, uzun ve gereksiz yinelemelerle doluydu. Rutherford düzeltilmesini gerekli gördüğü noktalara deÄŸindikten sonra, "çalışman gerçekten ilginç, kuramının atoma iliÅŸkin pek çok probleme çözüm getirici nitelikte olduÄŸunu söyleyebilirim," diyerek genç bilimadamını yüreklendirmiÅŸti.

Bohr’un kuramı 1913′te İngiltere’de yayımlanır. Ne var ki, bilimadamlarının bir bölümünün tepkisi olumsuzdur. Onlara göre ortaya konan, bir kuram olmaktan çok rakamlarla oluÅŸturulmuÅŸ bir düzenlemeydi. Oysa, baÅŸta Einstein olmak üzere kimi bilimadamları, çalışmanın büyük bir buluÅŸ olduÄŸunu farketmiÅŸlerdi. Kuramın, spektroskopi biliminin atomik temelini kurduÄŸu çok geçmeden anlaşılır. Bir yandan da kuramı doÄŸrulayan deneysel kanıtlar birikmeye baÅŸlar.

Kopenhag Teorik Fizik Enstitüsü baÅŸkanlığına getirilen Bohr, 1922′de Nobel Ödülü’nü alır. Artık kısaca "Bohr Enstitüsü" diye anılmaya baÅŸlayan Enstitü’ye dünyanın pek çok ülkesinden genç fizikçilerin akını baÅŸlar. Gelenler arasında Heisenberg, Pauli, Gamow, Landau gibi sonradan ün kazanan genç araÅŸtırmacılar da vardır. Kısa sürede dünyanın en canlı bilim merkezine dönüşen Enstitü bir grup üstün yetenekli genç için bulunmaz bir eÄŸitim ortamı olmuÅŸtu.

Bohr çalışma yaşamında sergilediği istenç gücünün yanısıra neşe ve mizahıyla gönülleri fethetmesini de biliyordu. Bir teori üzerine tartışırken, sözlerini şöyle bağlamıştı: "Bu teorinin çılgınca bir şey olduğunu biliyoruz. Ama ayrıldığımız nokta, teorinin, doğru olması için yeterince çılgınca olup olmadığıdır."

Son önemli çalışmasını, 1939′da yaptı. Yeni keÅŸfedilmiÅŸ olan çekirdek bölünmesinin neden bazı çekirdeklerde olup diÄŸerlerinde olmadığını açıklamak için, bir büyük çekirdek ile bir sıvı damlası arasındaki benzerliÄŸi kullanmıştı. II. Dünya Savaşı sırasında Bohr, New Mexico’daki Los Alamos’ta (ABD) atom bombasının geliÅŸ*tirilmesine katkıda bulundu. SavaÅŸtan sonra Kopenhag’a döndü ve burada 1962′de öldü.

Çalışmaları Bohr’un bilimde ilgi odağı atom çekirdeÄŸine iliÅŸkin deney sonuçları deÄŸil, kuramsal bir sorundu: Bir elektrik birimi olan elektronun atom kapsamındaki davranışının bilinen fizik yasalarına ters düşmesinin nedeni ne olabilirdi? Normal olarak, pozitif yüklü çekirdeÄŸin çevresinde dönen negatif yüklü elektronun, devinim sürecinde, elektromanyetik radyasyon salarak enerji yitirmesi ve çekirdeÄŸe gömülmesi; atomun çökmesi gerekirdi.

Max Planck’ın kara-cisim radyasyon katastrofuna benzer bir katastrof! Planck karşılaÅŸtığı sorunu denklemiyle açıklamıştı. Bu sorun da belki kuvantum kavramına baÅŸvurularak açıklanabilirdi. Hiç deÄŸilse Niels Bohr böyle düşünmekteydi.

Sorun, "spektrum analizi" ya da "spektroskopi" denen konu kapsamındaydı. Bohr "çizgi spektrası"na iliÅŸkin bir formülden nedense habersizdi. Bohr, formülü bir meslekdaşının yardımıyla sonunda öğrenir. Okul ders kitaplarına bile geçen formülün, Bohr’un gözünden kaçmış olması ilginçtir.

Bir aritmetik oyununu andıran iÅŸlemi 1885′te Balmer adında İsviçreli bir lise öğretmeni bulmuÅŸtu. Buna göre, örneÄŸin, hidrojen spektrumundaki kırmızı çizginin frekansını saptamak için, 3′ün karesi alınır, l bu sayıya bölünür, çıkan bölüm 32.903.640.000.000.000 sayısıyla çarpılır. YeÅŸil çizginin frekansı için iÅŸleme 4, mor çizginin frekansı için 5′le baÅŸlanır. Balmer, formülünü ortaya koyduÄŸunda hidrojen spektrumunda yalnızca üç çizgi biliniyordu. Sonra bulunan çizgiler için iÅŸleme 6, 7, 8, … sayılarıyla baÅŸlanır.

Bohr 1912′de Kopenhag’a döndüğünde çözüm aradığı problemi birlikte getirmiÅŸti. Atomun yapısını açıklamaya çalışan Bohr için Balmer formülü niçin önemliydi? Yanıt basittir: Bohr, Planck sabiti h’yi kullanarak bu formülle enerji kuvantlarından oluÅŸan spektrumu açıklayabileceÄŸini görmüştü.

BaÅŸka bir deyiÅŸle, formülün saÄŸladığı ipucuyla atomların normalde neden enerji salmadığı, elektronların neden hız kaybedip çekirdeÄŸe gömülmediÄŸi açıklık kazanmaktaydı. Bohr’un o zaman bilinen fizikle baÄŸdaÅŸmaz görünen görüşü baÅŸlıca dört nokta içeriyordu:

Elektron, olası tüm yörüngelerde değil, yalnız enerjisi Planck sabitiyle bir tam sayının çarpımına orantılı olan yörüngelerde devinir.

Elektron, enerji değişimiyle kuvantum yörüngelerinin birinden öbürüne geçebilir; ancak çekirdeğe en içteki yörüngeden daha fazla yaklaşamaz.

Bir kuvantum yörüngede devinen elektron bir iç yörüngeye düşmedikçe radyasyon salmaz. Bu düşüş belli bir miktarda ışık enerjisi üretmekle kalır. Üretilen enerjinin frekansı iki yörünge arasındaki enerji farkının Planck sabitine bölünmesine eşittir:

Frekans = Enerji Kaybı / Planck Sabiti

Bir elektronun taşıyabileceği enerjiler sınırlıdır ve bu kesintili enerjiler atomun kesintili çizgi spektrumunda yansır.

Atom yapısının anahtarını, salınan ışığın spektrumunda arayan bu görüşün, birtakım gözlemlere açıklık getirmekle birlikte, doÄŸruluÄŸu kuÅŸkuluydu. Aynı gözlemler baÅŸka hipotezlerle de açıklanabilirdi. Ayrıca, elektronların Bohr’un öngördüğü biçimde davrandığını gösteren somut kanıtlar da ortada yoktu henüz. Kaldı ki, kuvantum yörüngeleri düşüncesi olgusal dayanaktan yoksundu.

Bohr’un hipotezi öncelikle hidrojen spektrumunu açıklamaya yönelikti. Gerçi olgusal olarak henüz yoklanmamıştı, ama hipotezin Balmer formülünde yer alan sayının anlamını belirginleÅŸtirmesi, geçerliliÄŸi açısından önemli bir avantaj saÄŸlamaktaydı. Ayrıca, Bohr’un deÄŸiÅŸik kuvantum yörüngelerinin enerjilerini veren formülü, önerdiÄŸi atom kuramına istenen belirginliÄŸi kazandırır.

Evrenin Genleşmesi «

Salı, 06 Kasım 2007

Evrenin Genleşmesi « Evren ve Dünya

1920′lerde, Edwin Hubble, Wilson Dağı Gözlemevi’ndeki 100" lik yeni inÅŸa edilmiÅŸ teleskopu kullanarak, birkaç nebuladaki (bulutsu) deÄŸiÅŸen yıldızları, doÄŸası astronomi çevrelerinde hararetli bir tartışma konusu olan, dağınık cisimleri ortaya çıkarmıştır. O’nun Sefeid DeÄŸiÅŸkenleri olarak adlandırılan bir yıldızlar sınıfına benzeyen karakteristik bir kalıba sahip bu deÄŸiÅŸen yıldızlar için keÅŸfi devrimyaratmıştır.

Daha önceden, Harvard Koleji Gözlemevi’nde çalışan bir kadın astronomlar grubunun üyesi, Henrietta Levitt, bir Sefeid DeÄŸiÅŸken Yıldız’ın bu periyotları ve bunun parlaklığı arasında yoÄŸun bir korelasyon olduÄŸunu göstermiÅŸti. Bu yüzden, Hubble, bu yıldızların ve akılarının periyodunu ölçerek, bu nebulaların kendi galaksimiz içindeki bulutlar olmadığını, fakat kendi galaksimizin kıyısının çok ötesinde dış galaksiler olduklarını gösterebilmiÅŸti.

Hubble’ın ikinci devrimsel keÅŸfi, O’nun Sefeid’e dayalı galaksi mesafe belirlemeleri ve bu galaksilerin göreli hızlarının ölçümleri planıdır. Daha uzak galaksilerin bizden daha hızlı bir ÅŸekilde uzaklaÅŸtıklarını göstermiÅŸtir: Evren statik deÄŸildir, ancak genleÅŸmektedir. Bu keÅŸif, modern kozmoloji çağının baÅŸlangıcını belirlemiÅŸtir.

Bugün, Sefeid DeÄŸiÅŸkenleri, galaksilere olan uzaklıkları ölçmek için en iyi metot olarak kalmıştır ve bunlar genleÅŸme oranı ve Evren’in yaşını belirlemede çok önemlidir.

Sefeid DeÄŸiÅŸkenleri Nedir?

Güneş ve Sefeid Değişen Yıldızlar dahil, bütün yıldızların yapısı yıldızdaki maddenin donukluğu (opaklığı) ile belirlenir. Eğer madde çok donuksa, o zaman fotonların yıldızın sıcak merkezinden dışa dağılması uzun sürecektir ve güçlü sıcaklık ve basınç eğimleri yıldızın içinde gelişebilir.

Eğer madde neredeyse saydam ise, o zaman fotonlar yıldızın içinde kolaylıkla hareket ederler ve herhangi bir sıcaklık eğrisini silerler. Sefeid Yıldızlar, iki hal arasında salınırlar: Yıldız, yoğun haldeyken, atmosferindeki bir tabakadaki helyum tek başınaiyonlaşır. Fotonlar, tek başına iyonlaşmış helyum atomlarındaki bağlı elektrondan dışa saçılırlar, bu yüzden, tabaka çok donuktur ve tabaka boyunca büyük sıcaklık ve basınç eğimleri oluşur.

Bu büyük basınçlar, tabakanın (ve tüm yıldızın) genleşmesine sebepolur. Yıldız, genleşmiş haldeyken, tabakadaki helyum iki kat iyonlaşır, böylece tabaka ışınıma daha geçirgen olur ve tabaka boyunca daha zayıf basınç eğimleri olur. Yıldızı çekim gücüne karşı destekleyecek basınç eğimi olmaksızın, tabaka ve (tüm yıldız) büzülür ve yıldız sıkıştırılmış haline geri döner.

Sefeid Değişken Yıldızlar, beş ila yirmi Güneş kütlesi arasında kütlelere sahiptirler. Daha kütleli yıldızlar, daha parlaktırlar ve daha genişlemiş kaplamalara sahiptirler. Kaplamaları daha genişlemiş olduğundan ve kaplamlarındaki yoğunluk daha düşük olduğundan, tabakadaki yoğunluğun ters kare köküne orantılı olan değişebilirlik periyotları daha uzundur.

Sefeidleri Kullanmadaki Zorluklar

Sefeidleri mesafe belirteçleri olarak kullanmakla birlikte, çok sayıda zorluk da olmaktadır Yakın geçmişe kadar, astronomlar, yıldızlardan gelen akıları ölçmek için fotoğraf klişeleri kullanmışlardır. Klişeler, yüksek derecede doğrusal değildi ve sıklıkla hatalı akış ölçümleri ortaya çıkıyordu.

Kütleli yıldızlar, daha kısa ömürlü olduklarından, daima kendi tozlu doğum yerlerinin yakınında konumlanmış olurlar. Özellikle çoğu fotoğraf görüntüsünün çekildiği mavi dalga boylarındaki toz ışığı emer ve eğer uygun bir şekilde düzeltilemezse, bu toz emilmesi hatalı parlaklık belirlemelerine yol açabilir.

Sonuç olarak, uzak galaksilerdeki Sefeidleri, yerden tespit etmek çok zor olmaktadır: Yerküre’nin dalgalanan atmosferi, bu yıldızları ana galaksilerinin yayılan ışığından ayırmayı imkansız hale getirmektedir.

Sefeidleri, mesafe belirteçleri olarak kullanmaktaki bir diÄŸer tarihi zorluk, yakınındaki bir Sefeid modeline olan mesafeyi belirleme problemi olmuÅŸtur. Son yıllarda, astronomlar kendi Samanyolu Galaksimizin uydu galaksilerinden ikisi olan Büyük Magellan Bulutu (LMC) ve Küçük Magellan Bulutu’na (SMC) mesafeleri belirlemede, birkaç çok güvenilir ve bağımsız metot geliÅŸtirmiÅŸlerdir. LMC ve SMC büyük sayıda Sefeid içerdiÄŸinden dolayı, bunlar mesafe ölçeÄŸini ayarlamak için kullanılabilir.

Son GeliÅŸmeler

Son teknolojik ilerlemeler, astronomların çok sayıdaki diÄŸer eski zorluÄŸun üstesinden gelmesini saÄŸlamıştır. CCD’ler (ÅŸarj baÄŸlı cihazlar) olarak adlandırılan yeni detektörler, doÄŸru akı ölçümlerini mümkün kılmıştır. Bu yeni detektörler, aynı zamanda, kızılötesi dalga boylarında da hassastır. Toz, bu dalga boylarında çok daha fazla saydamdır. Çoklu dalga boylarındaki akıları ölçerek, astronomlar, toz etkilerini düzeltebilmiÅŸ ve çok daha doÄŸru mesafe belirlemeleri yapabilmiÅŸlerdir.

Bu ilerlemeler, "Lokal Grup"tan oluşan yakın galaksiler üzerine doğru bir çalışmayı sağlamıştır. Astronomlar, Sefeidleri hem :-):-):-):-)l zengini M31 iç bölgesinde (Andromeda) hem de :-):-):-):-)li zayıf dış bölgede gözlemlemişlerdir. Bu çalışma, Sefeidlerin özelliklerinin hassas olarak kimyasal miktarlara bağlı olmadığını göstermiştir.

Bu ilerlemelere raÄŸmen, astronomlar, Yerküre’nin atmosferi ile sınırlı olarak, sadece en yakın galaksilerin mesafelerini ölçebilmiÅŸlerdir. Evren’in genleÅŸmesine baÄŸlı olarak harekete ilaveten, galaksiler komÅŸuların kütle çekimine baÄŸlı olarak "izafi hareketlere" sahiptirler. Bu olaÄŸandışı hareketlerden dolayı, astronomların, Hubble Sabiti’ni belirleyebilmek için uzak galaksilere mesafeleri ölçmeleri gerekmektedir.

Evren’in daha derinlerine inmeye çalışırken, astronomlar, galaksilere izafi mesafeleri belirlemek için bir dizi yeni teknik geliÅŸtirmiÅŸtir: bu bağımsız izafi mesafe ölçekleri ÅŸu anda 10′dan daha iyisinde anlaÅŸmışlardır. ÖrneÄŸin, spiral galaksinin dönme hızı ve parlaklığı arasında Tully-Fisher Bağıntısı olarak adlandırılan, çok sıkı bir iliÅŸki vardır.

Astronomlar aynı zamanda, bir beyaz cücenin patlayıcı yanmasına baÄŸlı olduÄŸu düşünülen, hepsi hemen hemen aynı tepe parlaklığına sahip, Tip Ia Süpernovası’nı bulmuÅŸlardır. Bununla beraber, büyük sayılardaki prototip galaksilere mesafelerin doÄŸru ölçümleri olmaksızın, astronomlar, bu izafi mesafe ölçümlerini ayarlayamazlardı. Bu yüzden, Hubble Sabiti’nin doÄŸru belirlemelerini yapamamışlardır.

Geçen birkaç on yıl içinde, önde gelen astronomlar, farklı veri setlerini kullanarak, Hubble Sabiti için 50 km/sn/Mpc ila 100 km/sn/Mpc arasında deÄŸiÅŸen deÄŸerler rapor etmiÅŸlerdir. 1 faktör 2 belirsizliÄŸe karşılık gelen bu farklılığı çözmek, gözleme dayalı Evren Bilim’deki göze çarpan en önemli problemlerden biridir.

Zaman,uzay Ve Hareket

Salı, 06 Kasım 2007

Zaman, Uzay ve Hareket

FİZİKTE DEVRİM

İki bin yıl önce, Öklid geometrisinin evrenin yasalarını bütünüyle kapsadığı düşünülürdü. Söylenecek daha fazla bir ÅŸey yoktu. Her dönemin yanılsamasıdır bu. Newton’un ölümünden epey sonra, bilimciler onun doÄŸa yasaları hakkında son sözü söylemiÅŸ olduÄŸunu düşünüyorlardı. Laplace, yalnızca bir evrenin bulunduÄŸundan ve onun da tüm yasalarını keÅŸfetme bahtiyarlığına Newton’un eriÅŸtiÄŸinden yakınıyordu. Newton’a ait ışığın parçacık teorisi, iki yüz yıl boyunca, Hollandalı fizikçi Huygens’in ışığın bir dalga olduÄŸunu savunan teorisi karşısında genel kabul gördü. Daha sonra parçacık teorisi, J. B. L. Foucault’nun sonradan deneysel olarak doÄŸrulayacağı bir dalga teorisi ortaya atan Fransız A. J. Fresnel tarafından yadsındı. Newton, boÅŸ uzayda saniyede 186.000 mil hızla ilerleyen ışığın, suda daha hızlı hareket edeceÄŸini öngörmüştü. Dalga teorisinin savunucularıysa daha düşük bir hız bekliyorlardı ve haklı oldukları görüldü.

Bununla birlikte dalga teorisinin büyük atılımı 19. yüzyılın ikinci yarısında seçkin İskoç bilimci James Clerk Maxwell tarafından gerçekleÅŸtirildi. Maxwell ilkin kendisini Michael Faraday’ın deneysel çalışmalarına dayandırdı. Faraday, elektromanyetik indüksiyonu keÅŸfetmiÅŸ ve dünyanın uçlarına kadar uzanan görülmez kuvvetler barındıran iki kutbuyla, yani kuzey ve güney kutuplarıyla mıknatısın özeliklerini incelemiÅŸti. Maxwell bu deneysel keÅŸifleri matematiÄŸe aktararak onlara evrensel bir biçim verdi. Çalışmaları, daha sonraları Einstein’ın kendi genel görelilik kuramını dayandıracağı alan kavramının keÅŸfedilmesine yol açtı. KuÅŸaklar, kendilerinden öncekilerin omuzları üstünde yükselir, önceki keÅŸifleri hem korur hem de geçersiz kılar, bu keÅŸifleri sürekli bir biçimde derinleÅŸtirir ve onlara daha genel bir biçim ve içerik kazandırırlar.

Maxwell’in ölümünden yedi yıl sonra Hertz, Maxwell’in öngördüğü elektromanyetik dalgaları ilk kez saptadı. Newton’dan bu yana hüküm süren parçacık teorisi, Maxwell’in elektromanyetiÄŸi tarafından yok edilmiÅŸ gibi görünüyordu. Bir kez daha bilimciler her ÅŸeyi açıklayabilecek bir teoriye sahip olduklarına kendilerini inandırdılar. Açıklığa kavuÅŸturulması gereken sadece birkaç sorun vardı, ondan sonra artık evrenin iÅŸleyiÅŸi hakkında bilinmesi gereken her ÅŸeyi gerçekten de biliyorduk. Şüphesiz, sorun çıkaran birkaç uyumsuzluk vardı, ama bunlar gönül rahatlığıyla ihmâl edilebilecek küçük ayrıntılar olarak görülüyordu. Ne var ki, birkaç onyıl içerisinde, bu “küçük” uyumsuzlukların tüm yapıyı yerle bir etmeye ve gerçek bir bilimsel devrime yol açmaya yettiÄŸi açığa çıktı.

Dalga mı Parçacık mı?

Herkes bir dalganın ne olduğunu bilir. Bu, suyla ilişkili çok genel bir özelliktir. Tıpkı havuzda yüzen bir ördeğin dalgalara yol açabilmesi gibi, yüklü bir parçacık da, meselâ elektron, uzayda hareket ettiğinde bir elektromanyetik dalgaya neden olabilir. Elektronun titreşim hareketleri elektrik ve manyetik alanları uyararak tıpkı havuzdaki dalgalar gibi sürekli olarak yayılan dalgalara sebep olur. Su dalgası ile elektromanyetik dalga arasında temel bir farklılık vardır. Elektromanyetik dalgalar, su dalgaları gibi, yayılabilmek için sürekli bir ortama ihtiyaç duymazlar. Elektromanyetik bir titreşim, maddenin elektriksel yapısı içinde yayılan periyodik bir uyarımdır. Yine de karşılaştırma, konunun netleşmesine yardımcı olabilir.

Bu dalgaları göremiyor oluÅŸumuz, varlıklarının günlük hayatımızda bile saptanamayacağı anlamına gelmez. Işık dalgalarıyla ve radyo dalgalarıyla ve hatta X-ışınlarıyla doÄŸrudan deneyimlerimiz olmuÅŸtur. Bunlar arasındaki tek fark frekanslarıdır. Sudaki bir dalganın, dalganın ÅŸiddetine baÄŸlı olarak –bir ördeÄŸin neden olduÄŸu dalgacıkları bir sürat teknesinin çıkardığı dalgalarla karşılaÅŸtırın– suda yüzen bir cismin az ya da çok hızlı bir biçimde aÅŸağı yukarı inip çıkmasına sebep olacağını biliriz. Benzer biçimde, elektronların titreÅŸimi ışık dalgasının ÅŸiddeti ile orantılı olacaktır.

Hertz ve diÄŸerlerinin deneyleri tarafından desteklenen Maxwell denklemleri, ışığın, elektromanyetik karakterli dalgalardan oluÅŸtuÄŸu teorisini kanıtlamak için güçlü bir delil saÄŸladı. Ne var ki, yüzyılın dönümüyle birlikte, bu teorinin yanlış olduÄŸunu akla getiren kanıtlar da birikiyordu. 1900 yılında Max Planck, klasik dalga teorisinin pratikte doÄŸrulanmayan öngörülerde bulunduÄŸunu gösterdi. Işığın ayrı ayrı parçacıklar ya da “paketler” (quanta) olarak geldiÄŸini ileri sürdü. Farklı deneylerin farklı ÅŸeyleri kanıtlaması, durumu iyice karmaşıklaÅŸtırdı. Elektronu bir flüoresan yüzeye çarptırarak ve bunun sonucu ortaya çıkan parıltıları gözleyerek; ya da bir sis odasında* elektronun izlerine bakarak; veya oldukça duyarlı bir fotoÄŸraf filmi üzerinde görülen küçücük noktalardan, elektronun bir parçacık olduÄŸu anlaşılabiliyordu. Ama diÄŸer taraftan, bir levha üzerine iki küçük delik açılıp, bu deliklerin üzerine tek bir kaynaktan çıkan elektronlar gönderilirse, elektronlar bir giriÅŸim deseni oluÅŸmasına yol açıyordu ki, bu da bir dalganın varlığını gösteriyordu.

Ne var ki en tuhaf sonuç, tek bir elektronun, arkasında fotoğraf filminin bulunduğu iki yarık içeren bir levha üzerine gönderildiği ünlü çift yarık deneyinden elde edilmişti. Elektron hangi yarıktan geçmişti? Film tabakası üzerindeki girişim deseni apaçık bir çift yarık desenidir. Bu durum ise, elektronun her iki yarıktan da geçip bir girişim deseni oluşturmuş olması gerektiğini kanıtlamaktadır. Tüm sağduyu kurallarına aykırıdır bu, ama çürütülmez bir olgu gibi gözükmektedir. Elektron hem bir parçacık hem de bir dalga olarak davranmaktadır. Aynı anda iki (ya da ikiden de fazla) yerde bulunmaktadır ve aynı anda birkaç hareket durumuna sahiptir!

Banesh Hoffman ÅŸu yorumda bulunuyor:

Sanmayın ki, bilimciler bu yeni fikirleri sevinç çığlıklarıyla kabul ettiler. Bu sonuçlardan kaçmaya dönük beyhude çabalar içerisinde her çeşidinden tuzaklar hazırlayarak ve alternatif hipotezler uydurarak ellerinden geldiğince mücadele edip direndiler. Ama 1905 gibi erken bir tarihte ve hatta daha öncesinde bile ışık hususunda göze batan paradokslar olduğu yerde duruyordu ve yeni kuantum mekaniğinin gelişine kadar bu paradoksları çözmek için kimsenin ne cesareti ne de herhangi bir fikri vardı. Yeni fikirler, kabul edilmesi çok güç şeylerdir, çünkü Heisenberg kesinsizlik ilkesine rağmen, bu fikirleri içgüdüsel olarak hâlâ eski moda parçacıkla betimlemeye çabalıyoruz. Elektronu, hareketli ama bir konumu olmayabilen ve bir konumu olan ama hareket ya da eylemsizlik olmayabilen bir şey olarak gözümüzün önüne getirmekten hâlâ çekiniyoruz. [1]

Burada yadsımanın yadsınmasının iÅŸlediÄŸini görüyoruz. İlk bakışta, bir kısır döngüdeymiÅŸiz gibi görünüyor. Newton’un ışığın parçacık teorisi, Maxwell’in dalga teorisi tarafından yadsındı. Bu da, sırası gelince, Planck ve Einstein tarafından geliÅŸtirilen yeni parçacık teorisi tarafından yadsındı. Ama yine de bu, eski Newtoncu teoriye geri dönüş anlamına deÄŸil, bilimde gerçek bir devrimi içeren ileriye doÄŸru nitel bir sıçrama anlamına geliyordu. Bilimin tümü dikkatlice elden geçirilmeliydi, Newton’un kütleçekim yasası da dahil.

Bu devrim Maxwell denklemlerini geçersiz kılmaz, bu denklemler muazzam geniÅŸlikte bir faaliyet alanında geçerli olmaya hâlâ devam ederler. Bu devrim yalnızca, belli sınırların ötesinde klasik fiziÄŸin düşüncelerinin artık uygulanabilir olmadığını göstermiÅŸtir. Atomaltı parçacıklar dünyasının olguları klasik mekaniÄŸin yöntemleriyle anlaşılamaz. Bu noktada kuantum mekaniÄŸi ve görelilik devreye girer. YaÅŸadığımız çağın büyük bölümünde, fiziÄŸe, görelilik teorisi ve kuantum mekaniÄŸi hakimdi, ama bunlar, baÅŸlangıçta eski fikirlere kopmazcasına sarılan bilimsel kurumlar tarafından derhal reddedilmiÅŸlerdi. Burada çok önemli bir ders söz konusudur. Evrene bakışımıza “nihai bir çözüm” dayatmaya dönük her giriÅŸim baÅŸarısızlığa mahkûmdur.

Kuantum MekaniÄŸi

Kuantum fiziÄŸinin geliÅŸimi, bilimde dev bir ileri adımı, “klasik” fiziÄŸin aptallaÅŸtırıcı mekanik determinizmden (Engels’in adlandırdığı ÅŸekliyle “:-):-):-):-)fizik” yöntemden) kesin bir kopuÅŸu temsil etti. Bunun yerine çok daha esnek ve dinamik –yani tek kelimeyle diyalektik– bir doÄŸa görüşüne sahibiz. İlkin küçücük bir ayrıntı, neredeyse bir anekdotmuÅŸ gibi görünen kuantumun varlığını Planck’ın keÅŸfetmesiyle birlikte, fiziÄŸin tüm çehresi dönüşüme uÄŸradı. Radyoaktif dönüşüm olgusunu açıklayabilen ve spektroskopinin karmaşık verilerini ayrıntılarıyla analiz edebilen yeni bir bilim söz konusuydu. Bu da doÄŸrudan doÄŸruya yepyeni bir bilimin kurulmasına yol açtı; eskiden çözümsüz kalan sorunları çözme yeteneÄŸindeki teorik kimya. Yeni kalkış noktası benimsenir benimsenmez, genelde bütün bir teorik zorluklar yığını bertaraf ediliyordu. Yeni fizik, atom çekirdeÄŸine hapsolmuÅŸ ÅŸaşırtıcı kuvvetleri ortaya çıkardı. Bu ise doÄŸrudan doÄŸruya nükleer enerjinin –dünyadaki yaÅŸamın potansiyel imhasına giden yolun– istismarını ya da nükleer füzyonun barışçıl kullanımı sayesinde akla hayale sığmaz, sınırsız bir bolluk ve toplumsal ilerleme manzarasını beraberinde getirdi. Einstein’ın görelilik teorisi, kütle ve enerjinin eÅŸdeÄŸer olduÄŸunu açıklar. EÄŸer bir cismin kütlesi biliniyorsa, bunu ışık hızının karesiyle çarptığımızda enerji haline gelir.

Einstein, ÅŸimdiye dek bir dalga olarak tasavvur edilen ışığın bir parçacık gibi davrandığını gösterdi. DiÄŸer bir deyiÅŸle ışık yalnızca maddenin bir baÅŸka biçimidir. 1919 yılında, ışığın kütleçekim kuvvetinin etkisiyle büküldüğünün gösterilmesiyle bu kanıtlandı. Daha sonraları Louis de Broglie, parçacıklardan oluÅŸtuÄŸu düşünülen maddenin, dalgaların tabiatını andırdığına dikkat çekti. Madde ve enerji arasındaki ayrılık böylece ilk kez ve ebediyen yerle bir edildi. Madde ve enerji … aynı ÅŸeydir. Bilim açısından muazzam bir ilerlemeydi bu. Ve diyalektik materyalizm açısından da madde ve enerji aynı ÅŸeydir. Engels, enerjiyi (“hareket”), “maddenin varoluÅŸ tarzı, kendi doÄŸasına içkin niteliÄŸi” olarak tanımlamıştı.[2]

Parçacık fiziÄŸinde yıllarca hüküm süren tartışma, foton ve elektron gibi atomaltı parçacıkların parçacık mı yoksa dalga mı olduÄŸu sorunu nihayet, atomaltı parçacıkların hem bir parçacık hem de bir dalga gibi davranabileceÄŸini ve davrandığını ortaya koyan kuantum fiziÄŸi tarafından çözüme kavuÅŸturuldu. Işık, tıpkı bir dalga gibi, giriÅŸim yapar, ama bir ışık fotonu aynı zamanda tıpkı bir parçacık gibi atomdan elektron da söker. Biçimsel mantığın yasalarına aykırıdır bu. “SaÄŸduyu” bir elektronun aynı anda iki yerde birden olabileceÄŸini nasıl kabul edebilir? Ve üstelik de aynı anda inanılmaz hızlarla ve farklı doÄŸrultularda hareket ettiÄŸini? Işığın hem bir dalga hem de bir parçacık olarak davranması katlanılmaz bir çeliÅŸki olarak görüldü. Atomaltı dünyanın çeliÅŸik olgularını biçimsel mantıkla açıklama teÅŸebbüsleri akılcı düşünüşün hepten terk edilmesine yol açar. Kuantum devrimiyle ilgili bir çalışmasının sonuçlar bölümünde, Banesh Hoffman ÅŸunları yazabiliyordu:

O halde, Tanrının olaÄŸanüstü güçlerine daha ne kadar ÅŸaşıracağız? Yeri ve göğü bir ilk özden öylesine ince bir güzellikle yaratmıştır ki, bununla, beyinleri ve akılları, kendisinin gizemlerine nüfuz etmeleri için ilâhi bir vahiy yeteneÄŸinin ateÅŸiyle donabilmiÅŸtir. Salt Bohr ya da Einstein’ın aklı, bizi onun gücü hakkında ÅŸoke ediyorsa, onları yaratan Tanrının ihtiÅŸamını övmeye nereden baÅŸlayabiliriz.[3]

Ne yazık ki istisnai bir örnek değil bu. Bilim hakkında bizzat bilimciler tarafından yazılmış olanları da dahil, modern literatürün büyük bir kısmı böylesi mistik, dini ya da yarı-dini inançlarla tıka basa doludur. Birçok bilimcinin bilinçli ya da bilinçsiz olarak benimsediği idealist felsefenin doğrudan bir sonucudur bu.

Kuantum mekaniÄŸinin yasaları “saÄŸduyu”ya (yani biçimsel mantığa) meydan okur ama diyalektik materyalizmle tam bir uyum içerisindedir. Meselâ nokta kavramını ele alalım. Tüm geleneksel geometri, daha sonra bir doÄŸru, bir düzlem, bir küp vb. haline gelen bir noktadan türer. Ama daha yakından bir gözlem, noktanın varolmadığını ortaya koyar.

Nokta, uzayın en küçük ifadesi, boyutu olmayan bir ÅŸey olarak düşünülür. Gerçekte, böyle bir nokta atomlardan –elektronlar, çekirdek, fotonlar ve daha da küçük parçacıklardan– oluÅŸur. Eninde sonunda, kuantum dalgalarının durmak bilmez girdabında yok olup gider. Ve bu sürecin bir sonu yoktur. Hiçbir sabit “nokta” yoktur. Sözümona gözlenebilir nesnel gerçekliÄŸin “ötesinde” yatan kusursuz “biçimler” bulma uÄŸraşısındaki idealistlere verilecek son yanıt budur. Bilim-kurgunun en inanılmaz serüvenlerinden biçim ve süreçlerin biteviye çeÅŸitliliÄŸi itibariyle çok daha harikulade olan yegâne “nihai gerçeklik”, sonsuz, ebedi ve her an deÄŸiÅŸen nesnel evrendir. Sabit ve deÄŸiÅŸmez bir konumdan –bir “nokta”– ziyade, bir sürece, asla sonlanmayan bir akışa sahibiz. Buna, bir baÅŸlangıç ya da bir son biçiminde bir sınır dayatma giriÅŸimlerinin tümü kaçınılmaz olarak baÅŸarısızlığa uÄŸrayacaktır.

Maddenin Yok OluÅŸu mu?

Göreliliğin keşfedilmesinden uzun zaman önce, bilim iki temel ilke keşfetmişti; enerjinin korunumu ve kütle korunumu. Bunların ilki 17. yüzyılda Leibniz tarafından ayrıntılı olarak incelenmiş ve ardından 19. yüzyılda bir mekanik ilkesinin doğal sonucu olarak geliştirilmişti. Çok daha önceleri, ilk insanlar, sürtme yardımıyla ateş yaktıklarında ve böylelikle de verili bir enerji miktarını (iş) ısıya dönüştürdüklerinde, işin ve ısının eşdeğerliliği ilkesini pratik olarak keşfetmişlerdi. Bu yüzyılın başlarında, kütlenin enerji biçimlerinden sadece biri olduğu keşfedilmişti. Bir madde parçacığı oldukça yüksek düzeyde yoğunlaşmış ve lokalize olmuş enerjiden başka bir şey değildir. Bir parçacıkta yoğunlaşan enerji miktarı onun kütlesiyle orantılıdır ve toplam enerji miktarı her zaman sabit kalır. Bir çeşit enerjinin kaybı, bir başka çeşit enerjinin kazanılmasıyla telâfi edilir. Enerji sürekli olarak biçimini değiştirirken yine de her zaman aynı kalır.

Einstein, bizzat kütlenin şaşılacak miktarda bir enerji barındırdığını kanıtlamakla bir devrim gerçekleştirmişti. Kütle ve enerjinin eşdeğerliği E = mc2 formülüyle ifade edilir, burada m kütle, c ışık hızı (yaklaşık olarak saniyede 300.000 km) ve E de durgun cismin barındırdığı enerjidir. m kütlesinde içerilen enerji, ışığın muazzam hızının karesiyle bu kütlenin çarpımına eşittir. Kütle bu nedenle enerjinin oldukça yoğunlaşmış bir biçimidir, bu enerjinin gücü hakkında şu gerçek bizlere bir fikir verebilir; bir atom bombasının patlamasıyla açığa çıkan enerji, enerjiye dönüşen kütlenin binde birinden daha azdır. Normalde, madde içinde hapsolmuş bu muazzam enerji kendini dışa vurmaz ve bu nedenle de göze çarpmaz. Ama atom çekirdeğinin içindeki süreçler belli bir kritik noktaya ulaşırsa, bu enerjinin bir kısmı, kinetik enerji olarak dışarı salınır.

Kütle, yalnızca bir enerji biçimi olduğundan, madde ve enerji ne yaratılabilir ne de yok edilebilir. Diğer taraftan enerji biçimleri son derece çeşitlidir. Örneğin, güneşteki protonlar bir helyum çekirdeği oluşturmak üzere birleştiklerinde nükleer enerji ortaya çıkar. Bu enerji, ilkin, çekirdek hareketinin kinetik enerjisi olarak görünür, ki bu da güneşten gelen ısı enerjisine katkıda bulunur. Bu enerjinin bir kısmı elektromanyetik enerji parçacıkları içeren fotonlar biçiminde güneşten yayılır. Bu enerji sırası geldiğinde, fotosentez süreci tarafından, bitkilerde depolanan kimyasal enerjiye dönüştürülür. Bu kimyasal enerjiyse, kaslar, kan dolaşımı, beyin vb. için gereken enerji ve sıcaklığı sağlamak üzere, insanlar tarafından bitkilerin ya da bitkileri yiyen hayvanların yenmesiyle edinilir.

Klasik fiziğin yasaları genellikle atomaltı düzeydeki süreçlere uygulanamaz. Ne var ki, doğada istisna kabul etmeyen bir yasa da mevcuttur; enerjinin korunumu yasası. Fizikçiler, ne bir pozitif yükün ne de bir negatif yükün hiçlikten oluşturulamayacağını bilirler. Bu olgu elektriksel yükün korunumu yasasıyla ifade edilir. Böylece, bir beta parçacığı üretme sürecinde, (yüksüz olan) nötronun ortadan kaybolması zıt yüklü bir parçacık çiftinin ortaya çıkmasına yol açar; pozitif yüklü bir proton ve negatif yüklü bir elektron. Birlikte ele alındıklarında bu yeni iki parçacık sıfıra eşit olan bir toplam yüke sahiptirler.

Eğer bunun tam tersi olan süreci ele alırsak, bir proton, bir pozitron salarak bir nötrona dönüştüğünde, ilk parçacığın (protonun) yükü pozitiftir ve sonuçta ortaya çıkan parçacık çiftinin (nötron ve pozitronun) toplam yükü yine pozitiftir. Tüm bu sayısız dönüşümlerde, elektriksel yükün korunumu yasası sıkı bir şekilde yürürlüktedir, tıpkı tüm diğer korunum yasaları gibi. Enerjinin küçücük bir miktarı bile ne yaratılmış ne de yok edilmiştir. Böyle bir olgu asla gerçekleşmeyecektir de.

Bir elektron ve onun anti-parçacığı olan pozitron birbirlerini yok ettiklerinde, kütleleri “yok olur”, yani kütleleri, zıt yönlerde hareket eden iki ışık-parçacığına (fotona) dönüşür. Ne var ki, bu fotonlar da kendisinden çıktıkları parçacıklar kadar bir enerji toplamına sahiptirler. Kütle-enerjisi, lineer momentum ve elektriksel yük, hepsi korunurlar. Bu olgunun imha olma anlamındaki yok oluÅŸla hiçbir ortak tarafı yoktur. Diyalektik olarak, elektron ve pozitron yadsınmış ve aynı zamanda korunmuÅŸtur. Madde ve enerji (ki aynı ÅŸeyi söylemenin yalnızca iki biçimidirler) ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, yalnızca dönüştürülebilirler.

Diyalektik materyalizm açısından madde, bize duyu-algı içinde sunulan nesnel gerçekliktir. Yalnızca “katı” nesneleri deÄŸil, ışığı da içerir. Fotonlar da elektronlar ya da pozitronlar kadar maddedirler. Kütle sürekli olarak enerjiye (ışık fotonları da dahil) dönüşmektedir ve enerji de kütleye. Bir pozitron ve elektronun “imha oluÅŸları” bir foton çifti üretir, ama aynı zamanda zıt süreci de görürüz: İki foton karşılaÅŸtığında, fotonların yeterli enerjiye sahip olması koÅŸuluyla, bir elektron ve pozitron oluÅŸturulabilir. Bu olgu bazen “hiçlikten” madde yaratımı olarak sunulur. Durum hiç de bu deÄŸildir. Burada gördüğümüz, bir ÅŸeyin yok oluÅŸu ya da yaratılışı deÄŸil, maddenin enerjiye –ve tersi– sürekli dönüşümüdür. Bir foton atoma çarptığında, bir foton olarak varlığı sona erer. Ortadan kaybolur, ama atomda bir deÄŸiÅŸikliÄŸe neden olur; atomun elektronlarından biri, bir orbitalden daha yüksek enerjili bir orbitale sıçrayıverir. Yine burada zıt süreç de gerçekleÅŸir. Bir elektron yüksek enerjili bir orbitalden daha düşük enerjili bir orbitale düştüğünde bir foton çıkar.

Atomaltı düzeydeki dünyayı betimleyen sürekli deÄŸiÅŸim süreci, diyalektiÄŸin yalnızca aklın öznel bir yaratısı olmayıp, gerçekte doÄŸada gerçekleÅŸen nesnel süreçlere dayandığının çarpıcı bir doÄŸrulanışıdır. Bu süreç kesintisiz bir biçimde tüm ebediliÄŸiyle süregelmiÅŸtir. Maddenin yok edilemez oluÅŸunun –yani kimilerinin kanıtlanmak istedikleri ÅŸeyin tam tersinin– somut bir ispatıdır.

"Maddenin Tuğlaları"?

Asırlardır bilimciler boÅŸ yere “maddenin tuÄŸlaları”nı –nihai, en küçük parçacığı– bulmaya çabaladılar. Yüz yıl önce, aradıkları ÅŸeyi atomda (Yunanca’da “bölünemez” anlamına gelir) bulduklarını düşündüler. Atomaltı parçacıkların keÅŸfi, fizikçileri maddenin yapısının daha da derinlerine inmek zorunda bıraktı. 1928’le birlikte bilimciler en küçük parçacıkları –protonlar, elektronlar ve fotonlar– keÅŸfettiklerini sandılar. Tüm maddi dünyanın bu üç parçacıktan inÅŸa edildiÄŸi farz edildi. Hemen ardından bu görüş, nötronun, pozitronun, döteronun ve giderek küçülen kısa ömürlü varoluÅŸlarıyla daha da ufalan bir parçacıklar yığınının –nötrinolar, pi-mesonlar, mü-mesonlar, k-mesonlar ve diÄŸerleri– keÅŸfedilmesiyle tuzla buz edildi. Bu parçacıklardan bazılarının yaÅŸam süresi o kadar küçüktü ki –bir saniyenin milyarda biri kadar– “zımni parçacıklar” olarak tanımlanmışlardı; bunlar kuantum çağından önce kesinlikle tasavvur edilemez ÅŸeylerdi.

Tauon, yalnızca bir saniyenin trilyonda biri kadar bir süre boyunca varolur ve ardından önce bir müona ve sonra da bir elektrona bozunur. Yüksüz pion daha da geçicidir, saniyenin katrilyonda birinden daha kısa bir süre boyunca varolur ve ardından bir çift gama ışını oluÅŸturmak üzere yok olur. Ne var ki bu gama ışınları, bir mikrosaniyenin yüzde biri kadarlık bir ömrü olan diÄŸerleriyle karşılaÅŸtırıldığında olgunlaşıp ihtiyarlayacak kadar yaÅŸarlar. Bazıları, yüksüz sigma parçacığı gibi, bir saniyenin yüz trilyonda biri kadarlık bir süreden sonra bozunurlar. 1960’larda, bu bile, varoldukları ancak bozunma ürünlerini açıklama zorunluluÄŸundan yola çıkarak tanımlanabilecek kadar geçici parçacıkların keÅŸfiyle geride bırakıldı. Rezonans parçacıkları olarak bilen bu parçacıkların yarı-ömürleri bir saniyenin birkaç trilyonda biri kadar bir zaman aralığındadır. Ama bu bile hikâyenin sonu deÄŸildi.

Daha sonraları yüz elliden fazla yeni parçacık keÅŸfedildi ve bunlar hadronlar olarak adlandırıldı. Durum son derece karışık bir hale geliyordu. Amerikalı fizikçi Dr. Murray Gell-Mann, atomaltı parçacıkların yapısını açıklama çabası içerisinde, bambaÅŸka, çok daha elementer parçacıkları, kuarkları postüla etti ve bu parçacıklar bir kez daha “maddenin nihai yapı taÅŸları” olarak müjdelendiler. Gell-Mann, altı farklı tip kuark olduÄŸunu ve bu kuark ailesinin, leptonlar olarak bilinen daha hafif parçacıklardan oluÅŸan altı üyeli bir aileyle paralellikler taşıdığını teorileÅŸtirdi. Artık her maddenin bu on iki parçacıktan oluÅŸtuÄŸu farz ediliyordu. Bugüne dek bilimin bildiÄŸi bu en temel madde biçimleri bile karşıtların birliÄŸi diyalektik yasası gereÄŸince tüm doÄŸada gözlemlediÄŸimiz aynı çeliÅŸik niteliklere sahiptirler. Kuarklar da çiftler halinde bulunurlar ve pozitif ve negatif yüke sahiptirler, her ne kadar bu yükler alışılmamış bir ÅŸekilde kesirlerle ifade edilseler de.

Deneylerin maddenin bir sınırı olmadığını göstermesine raÄŸmen, bilimciler halen “maddenin tuÄŸlaları”nı boÅŸ yere araÅŸtırmakta ısrar ediyorlar. Bu tip ifadelerin, gazetecilerin ve kendi reklâmlarını yapmak için yanıp tutuÅŸan bazı bilimcilerin sansasyonel uydurmaları olduÄŸu doÄŸrudur, ama daha da küçük ve elementer parçacıklar için yapılan araÅŸtırmalar kuÅŸku yok ki doÄŸanın iÅŸleyiÅŸine dair bilgi daÄŸarcığımızı derinleÅŸtirmeye hizmet eden iyi niyetli bilimsel faaliyetlerdir. Bununla birlikte, insan kesinlikle ÅŸu izlenimi ediniyor; en azından bu adamların bazıları, bir çeÅŸit nihai gerçeklik düzeyine ulaÅŸmanın mümkün olduÄŸuna, bu düzeyin ötesinde, hiç deÄŸilse atomaltı düzeyde, artık keÅŸfedilecek hiçbir ÅŸeyin kalmadığına gerçekten de inanmaktalar.

Kuarkın, her maddeyi oluÅŸturduÄŸu söylenen on iki atomaltı “yapı taşı”nın sonuncusu olduÄŸu varsayılıyor. “Heyecan verici olan ÅŸey ÅŸu ki, bu, bildiÄŸimiz ÅŸekliyle ve kozmoloji ve parçacık fiziÄŸinin Standart Modelinde öngörüldüğü gibi, maddenin son parçasıdır, Dr. David Schramm «yap bozun son parçasıdır bu» açıklamasını yapıyor.”[4] Yani kuark “nihai parçacık”tır. Temel ve yapısız olduÄŸu iddia edilir. Ama benzer iddialar geçmiÅŸte de önce atom için, sonra proton için, vs. dile getirilmiÅŸti. Ve aynı ÅŸekilde, gelecekte çok daha “temel” madde biçimlerinin keÅŸfedileceÄŸini büyük bir özgüvenle öngörebiliriz. Bugünkü bilgimizin ve bugünkü teknolojinin kuarkların sahip oldukları ÅŸeyleri belirlememize izin vermemesi olgusu, bize onların belli bir yapıya sahip olmadıklarını iddia edebilme hakkı vermez. Kuarkların özellikleri hâlâ incelenmeyi bekliyor, ve maddenin sonsuz özelliklerinin daha da derin bir sondajına giden yolu iÅŸaret eden, bu analizin baÅŸarılamayacağını varsaymak için hiçbir neden yoktur. Bilimin her daim ilerleme yolu bu olmuÅŸtur. Bilgiye bir kuÅŸak tarafından dikilen sözümona aşılması imkânsız engeller, bir sonraki kuÅŸak tarafından yerle bir edilir ve asırlar boyu bu böyle devam eder. GeçmiÅŸ deneyimlerin tümü bizlere, insanın bilgisinin bu diyalektik ilerleyiÅŸ sürecinin evrenin kendisi kadar sonsuz olduÄŸuna inanmamız için her türlü nedeni sunmaktadır.

Elektron

Salı, 06 Kasım 2007

Elektron, en küçük eksi elektrik yüküne sahip temel parçacık.

Elektron kelimesi amberin Yunancadaki ismidir. Eski Yunanda, amberi ovuşturunca statik elektrikle yüklendiği biliniyordu.

Atomun üç bileÅŸeninden biri (diÄŸer iki proton ve nötrondur). Atomu maddenin en küçük birimi kabul eden kuram yoluyla, elektriÄŸin taneciksel bir yapı içinde bulunduÄŸu sonucuna varılır. En küçük elektrik yükü taşıyan bu taneciÄŸin adı elektrondur. Bütün atomların dış bölümü elektron tabakalarından oluÅŸur ve her tabaka çekirdekten uzaklığına göre K,L,M… gibi harflerle adlandırılır. Çevredeki elektronların sayısı ve konumu, söz konusu elementin kimyasal nitelikleriyle, özellikle deÄŸeri ile yakından ilintilidir. Birçok durumda, bu elektronlar maddeden çıkarılıp az ya da çok büyük bir hızla, bir elektrik alanıyla, harekete geçirilerek boÅŸlukta yayılabilir. BoÅŸ bir tüple elde edilen katot ışınları; radyoaktif cisimlerin beta ışınları; ısgın :-):-):-):-)lleri etkileyerek çıkardığı elektrik, vb.

Normal koşullarda elektronlar atomun artı yüklü çekirdeğine bağlı durumda bulunur. Nötr bir atomdaki elektronların sayısı, çekirdeki artı yüklerin sayısına eşittir. Ama bir atomda artı yüklerin sayısından daha fazla ya da daha az elektron bulunabilir. Bu durumda atomun toplam yükü eksi ya da artı olur; böyle yüklü atomlara iyon adı verilir. Bir atoma bağlı olmayan elektronlara serbest elektron denir.

Belirli bir atomdaki elektronlar çekirdek çevresinde düzgün bir biçimde sıralanmış yörüngemsiler üzerinde dolanır. Elektronlar ile çekirdek arasındaki çekim kuvveti, elektronların kendi aralarındaki itme kuvvetine üstün geldiğinden, elektronlar normal koşullarda atoma bağlı kalır. Elektronları üzerinde dolandığı yörüngemsiler kendi aralarında kümelenerek kabukları oluştururlar. Çekirdeğe en yakın yörüngemsilerdeki elektronlar atoma en sıkı bağlı olanlardır. En dış yörümgemsilerdeki elektronlar ise çekirdekle aralarındaki öteki elektronların perdeleyici etkisi nedeniyle atoma en gevşek bağlı durumdadır. Elektronlar, atom yapısı içindeki hareketlerinde, atomun hemen bütün hacmini kaplayan dağınık bir eksi yük bulutu oluştururlar. Bu nedenle atomun büyüklüğünü elektronların atom içindeki diziliş biçimi belirler. Atomun, başka atomlar, parçacıklar ve elektromagnetik ışıma karşısındaki davranışını da elekronların bu diziliş biçimi belirler.

.: Karadelikler :.

Salı, 06 Kasım 2007

.: KARADELİKLER :.Gökyüzü binlerce yıldır tutkunu olduğu muz ve anlayabilmek uğrunu büyük gayretler sarf ettiğimiz meraklarımızın basında gelir, insanoğlu, başının üstündeki o sonsuz ve bir o kadar da gizemli uzayı tanıyabilmek için elinden gelen tüm imkanları seferber etmiş, geliştirdiği dürbünlerle, teleskoplarla, uydularla uzayın derinliklerinde ne olup bittiğinden haberdar olmaya çalışmıştır. Araştırmaları süresince, evrendeki konumunun ne olduğu konusunda bir karara varabilmiş, bunun yanında gittikçe artan yeni sorunlarla karşı karsıya kalmıştır.

Bugün, artık devasa bir evrende herhangi birinden pek farklı olmayan bir galakside ve küçük sayılabilecek bir yıldızın çevresinde hayatımızı devam ettirmeye çalıştığımızı biliyoruz. Yine sunun da farkındayız ki, en geliÅŸmiÅŸ aletlerimizle ancak uzayın çok küçük bir bölümünü izleyebiliyoruz. Fakat buna raÄŸmen, evrende bulunan maddenin yoÄŸunluÄŸu, kainatın ve dünyamızın yaşı, big-bang’le evrenin nasıl oluÅŸtuÄŸu gibi birçok kozmolojik sorunu açıklayabilecek derecede fikir sahibiyiz.

Evrendeki olayları, zaman zaman gözlemlerimizden hareketle bazen de ortaya attığımız kuramlarla açıklamaya çalışırız. Bu durumda, evrende olup olmadığını bilmediğimiz bir takım sonuçlara da varabiliriz. İşte karadelikler de varlığı konusunda hiçbir şey bilinmeden, bütün matematiksel açıklamaları ve teorileri elde edilmiş nadir konulardan biridir.

İlk defa 1969′da Amerikalı J. Wheeler tarafından adlandırılan karadelikler sonsuz yoÄŸunlukta madde taşıyabilen gök cisimleridir. GüneÅŸ’ten yüzlerce kere daha büyük olan yıldızlar, yaÅŸamlarının sonunda o kadar küçülürler ki bir nokta kadar boyutsuz, hacimsiz bir yapıya bürünebilirler. Öyle ki, bu yapıdan bir çay kaşığı kadar almaya kalksanız: tonlarca maddeyi taşımanız gerekir. Bu yoÄŸun ve kavranılması güç oluÅŸumlar, karadeliklere çok yoÄŸun ve etkili bir çekim alanı kazandırır. Nitekim, A.Einstein’ın özel relativite teorisinde belirttiÄŸi "evrendeki en yüksek hıza sahip ışık" bile karadeliklerin yeterince yakınına geldiÄŸinde bu güçlü kütle çekimine yenilerek, karadelikler tarafından yutulur. VVheeler, hiç şüphe yok ki, üzerine gelen ışığı yutabildi-ÄŸinden dolayı karadeliklere bu ismi vermiÅŸti.

Karadeliklerin gözlemlenmesi

Karadelikler, üzerlerine gelen her maddeyi ve ışığı kolayca emebildiklerinden dolayı hiçbir zaman doğrudan gözlenemezler. Çünkü, bir cismi görebilmemiz İçin, ancak ondan bize ışık ışınlarının gelmesi gerekir. Bir karadelik ise, uzaydaki gaz ve tozları toplarken çevresindeki uzayda bir takım değişiklikler yapar. İste. onları bu etkilerinden yararlanarak, dolaylı yoldan gözleyebiliriz.

Karadeliklerin gözlemlenebilirle yöntemlerinden biri, çevresinde yarattığı çok güçlü çekimsel alandan geçen ışığın, sapmasının Ölçülmesidir. Kuvvetli çekim alanlarından gecen ışık ısınları, bildiÄŸimiz doÄŸrusal yolundan sapar. Bu ilke. gerçekte yıldız, gezegen, nebula gibi uzayda bulunan büyük kütlelerin, bulundukları yerlerde kütlelerinin büyüklüğüne göre. göremediÄŸimiz ancak teorik ve deneysel olarak bilinen eÄŸrilikler, çukurluklar oluÅŸturmasından ileri gelir, Sözgelimi. GüneÅŸ’in çevresinde bu eÄŸrilik çok az olduÄŸundan, ışık 1.64 sn’lik bir acı farkıyla eÄŸilir. Ama bunu karadelikler için düşündüğümüzde, saptırıcı etkinin çok daha büyük olduÄŸunu görürüz. Bir karadeliÄŸin arkasında bulunan bir yıldızdan çıkan ışının bize ulaÅŸabilmesi için O en az iki yolu vardır. İşık ısınlarının her biri. karadeliÄŸin bir yai nından gelmek üzere ayrılarak bize ulaşırlar. Dolayısıyla biz. bir yıldızı ikiymiÅŸ gibi görürüz. Bu olaya "çekimsel mercek" etkisi denir.

Karadeliklerin araştırılmasında en verimli yöntem, uzaydaki gaz ve toz zerrelerinin karadelik tarafından emiliminin saptanmasıdır. Bir karadeliğin çekimine kapılan gazlar, çok kuvvetli x -ışını ışıması yapar. Bu ışının çok uzaktan algılanabilmesi İçin de. karadeliklerin ancak yıldızlararası gaz ve tozların bol olduğu bölgelerde aranması gerekir. Böylece, bir karadeliğin gözlenebilmesi için en ideal konumun, yıldızların hemen yanı olduğu anlaşılır.

1970′de Amerika’nın uzaya gönderdiÄŸi bir x-ısını uydusu olan "Uhuru" uzaydan ilginç bir takım veriler elde etti. Daha bir yılını doldurmamıştı ki Uhuru, KuÄŸu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus x-l’de çok yoÄŸun x-ışını yayılımı buldu. Cygnus x -l saniyede bin kereden fazla titreÅŸiyordu. Bu da sözü edilen ışık kaynağının boyutlarının, beklenenden çok daha küçük olduÄŸunu gösteriyordu. Dikkatle yapılan gözlemlerin sonunda: bu yıldızın HD226868 tarafından beslenen bir karadelikti. Teorilerin, yıllar önce öngördüğü sonuçlar, gerçekleÅŸmiÅŸti.

İzleyen yıllarda, uzaya bir çok x-ışını uydusu gönderildi. Bu uydular da 339 ayrı x-ısını kaynağı hakkında bilgi toplayan Uhuru’nün izinden giderek, bize evrenin x-ısmı haritasını çıkardılar. Bu haritada özellikle Circu-nus x-l. GK339-4 ve V861 Scorpii karadelik olarak kabul edilen ilk gök cisimleridir.

Eğri uzay zamanın anlamı

Einstein 1905 ve 1915 yıllarında ortaya attığı özel ve genel görelilik kuramlarıyla doÄŸaya, maddeye, uzaya ve zamana farklı bir bakış açısı getirdi. Onun bu buluÅŸlarıyla; belki de fizik, felsefe dalında en Önemli sınavını veriyordu. Birbiriyle İlintili olan bu kuramlara göre; hareket eden saatler yavaÅŸlayabiliyor, cetvellerin boyları kısalıyor cisimlerin kütleleri, hızları dolayısıyla artabiliyordu. Einstein’ın yeni denklemleri Newton’un koyduÄŸu klasik anlayışa, ancak ışık hızından çok küçük hızlarda uygunluk göstermekteydi.

Einstein. hep saatlere, cetvellere ve gözlemcilere baÄŸlı olmayan evrensel bir çekim kuramı hayal ederdi ve Tanrı’nın, kendine bir keçi inadı ile İyi koku alan bir burun verdiÄŸini söylerdi. Gerçek ÅŸu ki; O’nun bu özellikleri amacına ulaÅŸtırmıştı.

Genel görelilik kuramı, kütle çekiminin nasıl islediğini anlatır. Ama bunu yaparken; hiçbir zaman çekimi bir kuvvet olarak düşünmez. Bunun yerine, cisimlerin çevresindeki çekim alanlarının, uzay ve zamanın bükülmesi sonucu oluştuğunu söyler. Cisimler, içerdikleri kütlelerine oranla uzayda çukurluklar oluşturur. Ve zamanın akışını yavaşlatır. Ancak uzayın derinliklerinde, tüm çekim kaynaklarından uzakta, uzay ve zaman tam anlamıyla düzdür. Çekim alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de artış gösterir. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Madde uzay-zamanın nasıl eğileceğini, uzay-zaman da maddenin nasıl davranacağını belirler.

Uzay-zaman düşüncesine somut bir örnek olarak sunu verebiliriz: Ilık bir yaz gecesi uzaya baktığınızı düşünün. Binlerce yıldız, gözlerinizin önüne serilmiÅŸtir. Bize en yakın yıldızlardan olan Sirius’a gözlerimizi kaydırdığımızı haya! edelim. Sirius. güneÅŸ sistemine yaklaşık 8,5 ışık yılı uzaklıktadır. Bu ise; o yıldızdan çıkan bir ışık ışınının gözümüze ancak 8,5 yıl sonra ulaÅŸabildiÄŸini bize anlatır. Yani yıldıza bakmakla onun 8,5 yıl önceki halini görmekteyiz. Ya 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiyi gözlemlediÄŸimizi düşünsek? Tahmin edersiniz ki; galaksinin yeryüzünde dinazorların hüküm sürdüğü devirlerdeki görüntüsünü algılarız.

Sonuç olarak, yıldızlara bakmakla uzayın zamandan ayrı düşünülemeyeceğini kavrarız. Çünkü, gökyüzünü incelerken, aslında evrenin geçmişine bakmaktayız. İşte. birbirinden ayrı olarak düşünmediğimiz bu dört boyutlu anlayışa (en. boy. yükseklik, zaman) uzay-zaman denir. Nasıl, bir cetvel uzunluğu ölçüyorsa . kolumuzdaki saat de zaman yönünde uzaklığı ölçer.

Einstein. kuramın matematiksel ispatı yanında bir de deney önerdi. O’na göre GüneÅŸ de ışığı belli bir oranda saptamalıydı. 1919′da bir GüneÅŸ tutulması esnasında, uzaydaki konumu önceden bilinen bir yıldız üzerinde gözlem yapıldı. Gerçekten de. yıldızın ışığı GüneÅŸ’in yanından geçerken: uzay-zaman eÄŸriliÄŸi nedeniyle önceki konumundan daha açıkta görülüyordu. Gözlem sonunda elde edilen sayılar da teorik hesaplarla bulunana yakındı. 60 yıl boyunca tekrarlanan diÄŸer deneyler de Einstein’i haklı çıkardı. Günümüzde de çok hassas aletler yardımıyla, uzayda yapılacak bir deney düşünülüyor. Dünyanın dönme ekseninin bulunduÄŸu düzlem üzerine, yaklaşık 640 km yüksekliÄŸe yerleÅŸtirilecek GP-B kütle çekim aracı en hassas uzay-zaman gözlemini yapacak.

Görelilik kuramı, uzayın eÄŸriliÄŸine baÄŸlı olarak zamanın da akışının yavaÅŸlayacağını belirtir. Uzayda, eÄŸim ne kadar fazlaysa o bölgede aynı oranda. zaman yavaÅŸ iÅŸler. EÄŸimin en fazla olduÄŸu yerler de gök cisimlerinin merkezleridir. Merkezden uzaklık arttıkça zamanın büzülmesi de azalır. Çok katlı bir binanın zemin katı ile en üst katı arasındaki zaman farkı ilk defa 1960′da ölçülebildi. Günümüzde isg, en hassas saatler olan atom saatleriyle yapılan çeÅŸitli deneyler de bu ilkeyi destekledi.

Karadeliklerin yapısı ve çeşitleri

Yıldızların sonları, içerdikleri kütlelerine göre tespit edilir. Kütlesi Güneş kütlesinin yaklaşık 1,5 katından aşağı olan yıldızlar, yapılarında bulunan hidrojeni önce helyuma sonra da helyumun tamamını karbon ve oksijene çevirerek yakarlar. Artık yıldızın tüm enerjisi bitmiş ve yıldız beyaz cüce haline gelmiştir. Beyaz cüceler oluşurken, atomlar öyle büyük kuvvetlerle sıkışır ki, çekirdeğin etrafında dolanan elektronlar, çekirdeklerinden ayrılırlar. Yıldız dünyamızın boyutlarına değin küçüldüğünde, elektronlar uygulanan yüksek basınca karşı koyar ve yıldızın artık daha çok büzüşmesini önlerler.

GüneÅŸ kütlesinin 1,5 katından büyük kütleli yıldızların sonu ise uzun süren araÅŸtırmalardan sonra cevaplanabilmiÅŸtir. 1928 yılında, fizik doktorasını yapmak için İngiltere’ye doÄŸru yola çıkan Hintli bilimadamı Chandresekhar, bir ay süren gemi yolculuÄŸu süresince kamarasına kapanıp çalışarak çok ilginç bir buluÅŸ elde etti. Chandresekhar’a göre eÄŸer bir yıldızın kütlesi. GüneÅŸ’in yaklaşık 1.5 katı ve daha fazlasıysa bu yıldız büzülmeye baÅŸladıktan sonra beyaz cüceden daha da küçülüp çok yoÄŸun hale gelebilirdi. Ama genç araÅŸtırmacıların fikirlerini kabul ettirebilmesi zordu: nitekim Sir Eddington, yıldızın bu katlar küçülmesine doÄŸanın izin vermeyeceÄŸini söyleyerek Chandresekhar’ın çalışmasını geri çevirmiÅŸtir. Zaman geçtikçe, gene araÅŸtırmacı haklı çıkacak ve reddedilen bu çalışmasıyla bir nobel ödülü alacaktı. Aynı vıilar-da Rus fizikçi Landan da aynı konu üzerinde çalışmaktaydı. O, biraz daha ÅŸanslıydı ve çalışmasını bir dergide yayınlatabildi. Amerikalı Openheinmer, öğrencisiyle hazır

ladığı "sürekli kütle çekimsel büzülme "adlı makalesinde. Landau’nun eksikliklerini de düzelterek problemin üstesinden gelir. Buna göre sözü edilen kütlede bir yıldız:ömrünün sonuna gelirken,beyaz cücelerin elektron basıncı sonucu yakamadığı karbon-oksijen zengini katmanını da tepkimeye sokabilir. Çünkü bu denli büyük kütle nedeniyle oluÅŸan basınç, yıldızın sıcaklığını 700 milyon dereceye kadar yükseltebilir.

Ard arda oluşan diğer tepkimeler sonunda; yıldız silikon ve demir zengini bir kütleye dönüşür. Artık demir, merkezdeki sıcaklık ve basınç ne olursa olsun termonükleer tepkimeye giremez. Bu halde, yıldızın atomundaki eksi yüklü elektronlarla, artı yüklü protonlar birleşerek yüksüz nötronları oluştururlar. Oluşan bu nötronlar daha az yer kapladıklarından yıldız, çok çok güçlü ışın yayan ani bir çökme evresinden geçer. Bu çökme anında yayılan enerji o kadar fazladır ki; yıldızın doğumundan o ana kadar ki yaydığı toplam enerjiye denktir. Daha sonra şiddetli bir patlama duyarız. Çünkü yıldız, tümüyle parçalanmış ve süpernova olmuştur. Bu patlamadan arta kalan ise sadece nötronca zengin bir "nötron yıldızı"dır.

Oppheimer, nötron yıldızının yukarıda saydığımız özellikleri üzerinde çalışırken bir an, incelediÄŸi yıldızın kütlesinin GüneÅŸ kütlesine göre 2.5 katı ve fazlası olduÄŸu durumu düşündü. Hiçbir doÄŸa kuvveti, böyle bir yıldızın basıncını dengeleyemezdi. Saniyeler içinde: elektronlar, nötronlar ve protonların birbiriyle karışması sonucu, yıldız daha fazla küçülüp. uzayı diÄŸer gök cisimlerinden daha çok eÄŸerdi. Bunun sonunda, küçülme o kadar an-lamsızlaşır ki artık ortada ne nötron, elektron, kuark ne de madde vardır. Sadece, boyutsuz bir nokta olan "tekillik"vardır orada…İşte karadelikler…

Çökme sonucu uzay-zaman eÄŸrileri o kadar artmıştır ki. artık yıldıza iliÅŸkin hiçbir ÅŸeyi algılayamadığımız an; yıldızın, "olay ufkunun" altında kaldığını kabul ederiz. Olay ufku bizim, hiçbir fiziksel incelemede bulunamadığımız uzay parçasıdır. Çünkü olay ufkundan ötesini, bizim yasalarımızla açıklayamayız. Adeta baÅŸka bir evrendir orası ve orada ne olup bittiÄŸini bilmenin bir yolu yoktur. Bir yıldızın olay ufku ,yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle yakından iliÅŸkilidir. ÖrneÄŸin, kütlesi. GüneÅŸ’in kütlesinin 10 katı olan bir yıldız, çapı 60 km olan bir olay ufkuna sahiptir. Kütle arttıkça, olay ufku da geniÅŸler.

Buraya kadar ki anlattıklarımıza bakılırsa, aslında bir karadeliÄŸin çok basit bir yapısının olduÄŸu anlaşılır. Olay ufkuyla çevrelenmiÅŸ bir tekillik… Hepsi bu kadar! Bunun yanında, karadeliÄŸin gerçekten boÅŸ olduÄŸunu hatırlamak gerekir. Orada, ne atomların, ne kayaların ne de uzaydaki gaz ve toz bulutlarının İzine rastlanmaz. Yıldızı oluÅŸturan tüm madde; karadeliÄŸin merkezindeki tekillik noktasında yok olmuÅŸtur. Elimizde kalan tek ÅŸey, sonsuz eÄŸilmiÅŸ uzay-zaman’dır.

Einstein, önceleri her ne kadar görelilik kuramıyla uzayda çok yoÄŸun maddelerin varolamayacağını İspatlamaya çalıştıysa da, kıvrak zekasının yanıldığı bir nokta da bu olmuÅŸtu. Kuramının öngördüğü etkiler, karadeliklerin yakınında inanılmaz boyutlarda artış gösterir. ÖrneÄŸin, kütle çekiminin yeryüzünde zamanı yavaÅŸlattığı biliniyorken. karadeliÄŸin olay ufkunda zaman tümüyle durmaktadır. EÄŸer. korkusuz bir astronotun karadeliÄŸe doÄŸru ilerlediÄŸini düşünürsek: O’nun saatinin bizimkine göre yavaÅŸ çalıştığını farkederiz. Olay ufku geçildiÄŸinde ise. zaman sonsuza deÄŸin duracak fakat astronotun bundan haberi olmayacaktır. Çünkü kendi vücut faaliyetleri de aynı oranda duracaktır, Bu uzun adamının haberdar olacağı bir ÅŸey varsa; o da ışık hızıyla karadeliÄŸin tekilliÄŸine doÄŸru çekildiÄŸidir.

Günlük yaşantımızda, uzayın üç boyutunda (aşağı-yukari: sağa-sola; ileri-geri hareket etme serbestliğine sahibiz ama istesek de istemesek de beşikten mezara doğru bir zaman akışımız vardır. Karadeliğin çevresindeki olay ufkunun içinde ise "zaman içinde" hareket etme özgürlüğü kazanırız ama uzay boyutlarında hareket özgürlüğümüzü yitiririz. Tekilliğe doğru çaresizce çekiliriz.

Acaba bu kozmik elektrik süpürgelerini yalnızca maddesel yoÄŸunluk mu etkiler? DoÄŸada, sadece kütle mi onların yapısında söz sahibidir? Karadelikler. yapılarına göre üç kısımda incelenir: Maddesel, elektriksel ve dönen karadelikler…

Maddesel karadelikler çevrelerindeki maddeleri yutarken herhangi bir elektrik yükü taşımazlar ve çevrelerinde dönmezler. Böylece; yüksüz, duraÄŸan karadelik yalnızca tekilliÄŸi çevreleyen, bir olay ufkunda oluÅŸur. İlk denklemlerini 1916′da Alman gökbilimci K.Schwarzchild in yazdığı bu karadeliklere "Schwarzchild karadelikleri" de denir. Karadeliklerin, yuttuÄŸu maddeye oranla olay ufuklarını geniÅŸlettiklerini biliyoruz. Bu da karadeliÄŸin daha güçlü çekini alanına sahip olmasına neden olur. Madde yuttukça güçlenen karadelik. cisimlerin niteliÄŸine bakmadan. sonsuza deÄŸin onları geri salmaz. Ancak olay ufkunun incelenmesiyle, bir karadeliÄŸin kütlesi hakkında fikir sahibi olunabilir.

Şimdi de Schwarzchid karadeliğine bir elektron düştüğünü düşünelim. Bu durumda karadelik elektrik yüküyle yüklenir. Yüklenme arttıkça da tekilliğin çevresinde ikinci bir olay ufku oluşur. Böylece karadeliğin çevresinde, zamanın durduğu iki yeri rahatlıkla gösterebiliriz. Elektrik yükü arttıkça iç olay ufku büyür, maddesel (dış) olay ufku ise küçülür. İki olay ufku çakıştığı an: karadelik alabileceği en fazla elektrik yükünü almış demektir. Bu durumda daha çok elektrik yüküyle zorlarsanız, olay ufkunun dağıldığı ve geriye çıplak tekilliğinin kaldığı bir karadelik elde edersiniz. Bu görüşler ilk kez 1916-18 yıllan arasında Alman H. Reissner ile Danimarkalı G- Nordstron tarafından ortaya atıldı. Bundan dolayı, elektrik yüklü karadeliklere çoğu kez; "Reissner-Nordstron Karadelikleri". denir. Bunların varlığı kuramsal olarak kabul edilse de uzayda gerçekten var olmalarını bekleyemeyiz. Nedeni ise, elektrik alanlarının, çekim alanlarından çok çok daha baskın olması ve karadeliğin; kendini elektrik yüküyle yüklerken, çevresinden gelen diğer yükler yardımıyla kısa sürede nötr hale getirilmesidir.

Gökyüzündeki hemen hemen tüm yıldızlar kendi çevrelerinde döner. Bunların dönme hızları, büyüklükleri nedeniyle çok küçüktür. Ama bu yıldızlardan herhangi biri çökerek karadelik haline gelirse dönme hızı da artıverir. Böylece bu dönme hareketleri, karadelikler için vazgeçilmez derecede önemli olur. Dönen bir karadelik. çevresindeki uzay-zamanı da sürükler. Bu nedenle ki böyle bir karadeliğin çevresine ışık demetleri gönderilirse; demetler tekilliğin çevresinde dönen uzay-zamanın akış yönüne göre değişik miktarlarda saparlar.

Bundan hareketle, karadeliÄŸin toplam dönme miktarı ölçülebilir. Yine Schwarzchild karadeliÄŸi tipinde karadeliÄŸin döndüğünü düşünürsek, tekilliÄŸin çevresinde ikinci olay ufkunun oluÅŸtuÄŸunu farkederiz. Dönen karadeliklerin uzay-zamanı sürüklemesini ve önemli özelliklerini Y. Zelandalı matematikçi P. Kerr tanımlamıştır. Dr. Kerr, 1963′de bir kütleye ve dönmeye sahip karadeliÄŸi tümüyle açıklayabilen denklemleri yazmayı baÅŸarmıştır. Dönen karadeliklere kısaca"Kerr karadelikleri" de denir. Tıpkı elektrik yüklü karadeliklerde olduÄŸu gibi bunlarda da zamanın akmadığı iki olay ufku bulunur. DeliÄŸin dönme hızının artması: İç olay ufkunu geniÅŸletir ve dış olay ufkunu daraltır. Karadelik maksimum hızında dönmeye baÅŸladığında ise iki olay ufku çakışır. Bu limit deÄŸerden yüksek hızlar için olay ufku kaybolur ve çıplak tekillik kalır.

Dikkat edilirse, elektrik yüklü karadeliklerle. dönen karadelikler arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunur. Bunlardan en önemlisi ise her iki tipin de çift olay ufkuna sahip olmasıdır. Buna rağmen, aralarında farklılıklar da bulunur. Elektrik yüklü olanlarda tekillik yalnızca bir noktadan ibaretken dönen karadelik için tekillik bir halkadır. Halka tekillik, havada asılı duran bir yüzük gibidir ve karadeliğin dönme eksenine dik, ekvator düzleminde yer alır.

Durağan ya da elektrik yüklü bir karadeliğin merkezine giden biri. sonsuz eğrilmiş uzay zaman tarafından parçalanır. .Buna karsın, dönen bir karadelikte; tekilliğe dik (yüzüğün ortasından geçecek şekilde) yaklaşıldığında, eğilmiş uzay-zamandan etkilenmeden halka tekilliğin içinden geçiverirsiniz. Ama bu geçişle, çekim kuvvetinin itici olduğu "anti uzaya" girilir. Yani, elemanın yere değil, göğe düştüğü bir evrene !

Karadeliklerin tuhaf özellikleri

Herhangi bir yıldızın tanımlanabilmesi için: merkezinden yüzeyine değin gaz basınçlarının, madde yoğunluğunun, sıcaklığının ve kimyasal bileşiminin hakkında fikir sahibi olmak gerekir. Fakat, bu ayrıntılardan hiçbiri karadeliğin tanımlanmasına girmez. Bir karadeliği anlamak; onun sebep olduğu uzay-zaman eğriliğini incelemek demektir.

Önceki bölümlerde, yeterince büyük kütleli bir yıldızın, ölümünden sonra uzay-zamanı eÄŸdiÄŸini belirtmiÅŸtik. Uzun yıllar, bu eÄŸilmenin fiziksel anlamı üzerine fikir yürütüldü. 1930′iarda, Einstein ve Rosen, uzay-zaman eÄŸilmesinin, yıldız; karadelik haline geldiÄŸinde maksimum olması gerektiÄŸini söylediler. Onlara göre; oluÅŸan bu eÄŸrilik baÅŸka bir evrene açılmaktadır. DuraÄŸan karadelik-lerin bu özelliÄŸine "Einstein Rosen Köprüsü" denir. Bu ikinci evren görüşüyle ilgili olarak çeÅŸitli fikirler oluÅŸturulabilir. Bir düşünceye göre. karadeliÄŸin açıldığı ikinci evren, bizim evrenimizin uzak bir köşesidir. EÄŸer uzayın düz olduÄŸu kabul edilirse, bu durumda oluÅŸan delik daha çok bir elmanın içindeki kurdun yolunu andırır. Böylece, uzayda "kurt deliÄŸi" oluÅŸmuÅŸ olur. Evrenimizde, birçok karadeliÄŸin varolduÄŸu düşünülürse: uzayın, birbiri içine geçmiÅŸ sayısız tünellerden oluÅŸmuÅŸ olduÄŸu anlaşılır.

Karadelikleri salt geometrik düşüncelerden yola çıkarak açıklamak, bir takım fantastik sonuçlara neden olur. Söyle ki; durağan bir karadeliğe düşen insan, tam olay ufkuna tekrar döndüğünde, matematiksel olarak kendisiyle tekrar karşılaşır. Çünkü orada zaman durmuştur. Bu gibi ilginçlikler bize, uzay-zamanın salt geometrik düşüncelerle açıklanamayacağını gösterir.

1960′ların sonunda, İngiliz matematikçisi R.Penrase, karadeliklerle ilgili uzay-zamanın tamamını anlatabilen bir yöntem geliÅŸtirdi. "Penrose çizimi" yöntemine göre: zaman dikey eksende ve uzaydaki uzaklıklar da yatay eksende alındığında, bir kareler sistemi oluÅŸturulabilir. Karelerin iç kenarları her biri yatayla 45 derecelik açı yapacak ÅŸekilde çizilmiÅŸtir. Bu kenarlar, olay ufku olarak adlandırılır ve sadece ışık, bu çizgilerde hareket edebilir. Çizginin sağına geçebilmemiz 45 derecelik acıdan büyük olduÄŸundan yasaktır. Çünkü o zaman ışık hızından fazla bir hıza sahip oluruz. Bu ÅŸartlarda ancak ışık hızından küçük hızlarla gidebileceÄŸimiz yollan kullanabiliriz. 45 dereceden büyük her açı için. bir karadelik seyahati düşünülebilir. Seyahatimiz sırasında ola1; ufkunu geçersek: karadelik tekilliÄŸine çarparız. Işık hızından büyük hıza ulaÅŸamadığımızdan; duraÄŸan karadeliklerde kurt deliÄŸinin öteki yüzüne çıkabilmemiz imkansızdır.

Elektrik yüklü ve kendi çevresinde dönen karadelikler için ise Penrase çizimi çok daha farklıdır. Çizimlerdeki temel farklılık bu karadeliklerin çift olay ufkuna sahip olmasından kaynaklanır. En kayda deÄŸer Özellikleri ise, iki olay ufkuna sahip olan karadelik-lerle, baÅŸka evrenlere geçebilme ÅŸansımızın teorik olarak bulunmasıdır. BaÅŸka bir deuisle: bu tipteki karadelikier v/ardımıyL-ı kurt deliÄŸinin diÄŸer ucundan fırlayabiliriz. Tabii ki: Penrose çizimlerinden çıkan bu tuhaf bilimkurgu bilgilerinin daha pek çok eksiklikleri vardır. Bu halde planlanan bir yolculuk denemesi; Nayagara Åželalesi’nclen bir fıçı içinde atlamaya benzer ki: bu da karadelik yolculuÄŸu yanında çocuk oyuncağıdır.

Karadelikler de ölür

S. Hawking: "Samanyolu galaksisinde görünen 200 milyon yıldızdan daha fazla karadelik olmalı ki. galaksimizin niçin bu kadar hızlı döndüğü açıklanabilsin" demektedir. Gözümüzün önüne tüm uzayı getirdiğimizde bu kozmik oburların sayısının daha da kabaracağı açıktır. İnsanın, ister istemez su soruları sorası geliyor: Karadeliklerin bir sonu yok mu? Evrenimizin ölümü karadeliklerden mi olacak?

1971′de Hawking, karadelik oluÅŸumunun yalnızca yıldız ölümüne baÄŸlı olmadığını gösterdi. Herhangi, bir nesneye, bir protonun hacmine sığacak ÅŸekilde basınç uygulanırsa, minicik bir karadelik oluÅŸabilir. Hawking. izleyen yıllarda. Oxford’un güneyindeki bir laboratuvarda, "karadelik patlamaları" konusunda bir konferans verdi. Herkesi hayrete düşüren "karadelikler dışarıya radyasyon yayıyorlar" sözü salonda serin rüzgarlar estirdi. Ünlü matematikçi J. Taylor, ayaÄŸa kalkarak;" Üzgünüm Hau’king. ama bunlar kesinlikle saçma!" diyerek bağırdı. Bugün "Haw-king Radyasyonu" olarak bilinen bu olgu; gerçekte kara-deliklerin. kuantum mekaniÄŸi çerçevesinde incelenmesinden elde edilmiÅŸtir.

İlk defa. 1932′cle D. Anderson tarafından bulunan pozitron (pozitif yüklü elektronlardan sonra artık; evrenimizde bulunan her bir parçacığın zıt yüklü bir esinin de varolduÄŸu resmen ispatlanmış oldu. Parçacık hızlandırıcılarıyla, çok büyük enerjiler altında yapılan deneylerden sonra, evrenimizi oluÅŸturan her bir parçacığın bir antiparçacığı olduÄŸu: bunların bir araya gelmeleriyle enerjiye dönüşüp yok oldukları, gözler önüne serildi. Karadelikler gibi enerji bakımından çok yoÄŸun olan ortamlarda da bu parçacık ve antiparçacıkların oluÅŸabildikleri düşünüldü. Bu durumda; parçacıklar ve antiparçacıklar çok kısa anlar için birbirinden ayrılabilir ve bu çiftlerden biri. kendini, olay ufkunun dışında bulabilirdi. Artık bu parçacık, eÅŸelinin karadelikte yok olması nedeniyle, evrenin her tarafına gidebilmekte özgürdür. Bu da bize radyasyon yayımı olarak görünür.

Karadelikten her ayrışan parçacık çifti, aynı zamanda onun enerjisinin bir kısmını da alıp götürür. Bu da "karadelik buharlaşması "dır. Hawking; buharlaşma ile karadeliğin kütlesi arasında bir ilişki olduğunu ortaya çıkardı. Karadelik küçüldükçe, parçacık yayınlama hızı artar, bu da kütlenin azalmasıyla, daha çok parçacığın açığa çıkmasına neden olur. Kütlesi gittikçe azalan karadelik, daha çok parça-cağın çekim alanından kaçmasına izin verir ve en sonunda milyonlarca atom bombasına eşdeğer korkunç bir patlamayla yok olur. Aslında; karadeliğin yuttuğu madde miktarı, radyasyondan büyük olacağından; Hawking en iyimser tahminle. Güneş kadar kütleli bir karadeliğin sonunda yıldan önce olamayacağını söylemektedir. Aynı şekilde, en erken yok olan karadeliklerin ömürleri ise. hesaplarla 10 milyar yıl olarak bulunur. Bu nedenle; kainatın ilk yıllarında oluşmuş olan çok sayıda minik karadeliğin günümüzde, yok olmalarını izleme şansımız vardır.

Zaman ilerledikçe, uzay hakkındaki bilgi daÄŸarcığımız da geniÅŸliyor. GeliÅŸmiÅŸ teleskop sistemimizle; karadelikler artık bize teorilerde olduÄŸundan daha yakın. Belki ileride tüm gizemlerini çözme baÅŸarısını göstereceÄŸiz: hatta belki onlara seyahatler düzenleyebileceÄŸiz. Ama sunu da biliyoruz; ÅŸimdilik bu. çok erken…

Video Fizik Dersi

Salı, 06 Kasım 2007

Video Fizik Dersi

ArkadaÅŸlar Ekol Dershanesi internet üzerinden online dersler vermeye baÅŸladı…. Sadece dershanesinde olanlar izleyebiliyo ama ben size burdan linkleri vericem sizde izliyebileceksiniz…

Dersleri izleyebilmeniz için RealPlayer’ın bilgisayarınızda yüklü olması gerekmektedir… Real Player DOWNLOAD:

http://www.download.com/RealPlayer/3…-10255189.html

RealPlayer ders anlatımı bölümlerinde kullanırken ilk açışta önce update yapmanızı isteyecektir, çünkü Mimio ile ilgili bir Plug-in e gereksinim duymaktadır. Yüklemeyi yaptıktan sonra ders anlatımlarını görüntüleyebilirsiniz.

NOT: EÄŸer yine Video Ders açılmazsa hataya OK diyelim ve tekrardan izleyeceÄŸimiz Linki, Real Palayer’ın içine sürükleyip bırakalım.

İŞTE LİNK:

http://rapidshare.de/files/15482934/3.rar.html

DOSYA ŞİFRESİ:

www.ciddi.com

İÇİNDEKİ KONULAR

Newton’un Hareket Yasaları

Sürtünme Kuvveti

Dinamik Sistemler

Asansör ve Vagon Problemleri

İş, Güç ve Enerji


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný