‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Martin Heidegger Felsefesinde Ölüm Problemi

Salı, 06 Kasım 2007

Martin Heidegger Felsefesİnde ÖlÜm Problemİ MARTIN HEIDEGGER FELSEFESİNDE ÖLÜM PROBLEMİ

Yrd. Doç. Dr. Talip KARAKAYA Düşünce tarihi bize ölüm fenomeninin insanın var oluÅŸundan itibaren en önemli problemleri arasında yer aldığını gösterir. Bunun en belirgin örneÄŸini “felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir” diyen İlkçağın büyük düşünürlerinden biri olan Platon’da görmekteyiz. Ölümün Martin Heidegger’da konumuna geçmeden önce onunla ilgili soruların bazılarını ortaya koymak gerekiyor: Ölüm nedir? Ölüm gerçekten yok oluÅŸ mu? Yoksa yeni bir hayatın baÅŸlangıcı mı? Ölüm korkusu nedir ve bizi niçin etkiler? Daha açık bir ifadeyle teorik olduÄŸu kadar pratik bir vakıa olan ölüm materyalistlere ve spiritualistlere göre nedir? Heidegger’ın ölüm hakkında düşünceleri nelerdir? Ölümü nasıl açıklamaktadır?… İşte tüm bu ve benzeri soruları Martin Heidegger felsefesinde ele alacağız. Konumuzu geniÅŸ açıdan ele almadan önce kimine göre yok oluÅŸ kimine göre ölümsüz bir hayata baÅŸlamak 2 olan ölüm, baÅŸta materyalist ve ateist varoluşçularda insanı tamamen yok eden bir olgudur. DiÄŸer bir ifadeyle ilkçaÄŸ, 17. ve 18. yüzyıl materyalistlerine göre ruh gözle görülemeyen çok küçük ve birbirinden tamamen ayrı atomlardan oluÅŸur.3 Bu düşünürler duyuları, aklı, iradeyi ve ÅŸuurun varlığını atomların faaliyetlerine ve uyumlarına baÄŸlamışlardır. Onlara göre ÅŸuur materyalizmin daha ileri seviyesinde beynin bir fonksiyonu olarak algılanır. Kısaca ölüm onlara göre insan varlığının tamamen ve mutlak olarak yok oluÅŸudur. Bunların karşısında yer alan ve bu konu hakkında daha spesifik düşünenler ruhu ÅŸuurlu, ölümden önce olduÄŸu gibi sonra da yaÅŸayan, faaliyetlerine devam eden bir varlık kabul etmektedirler. Daha açık bir ifadeyle gerek idealistler gerek spiritüalistler ÅŸuurla ruhu bir ve aynı kabul edip ÅŸuurun daha önceki faaliyetlerini ve belleklerini koruyarak ölümden sonra da varlığına devam ettiÄŸini savunurlar. Buna ferdin veya ben’liÄŸin devamını içerdiÄŸinden ÅŸahsın ölümsüzlüğü doktrini denilir. Daha çok Platon, Saint Thomas, Leibniz, G. Berkeley4 ile diÄŸer spiritualist ve idealistler tarafından savunulmuÅŸtur. 20. yüzyılın baÅŸlarında ortaya çıkan La Lebensphilosophie5 pek çok yeni düşünce akımlarının da doÄŸmasına sebep olmuÅŸtur. Bu felsefi ekolün ele aldığı en önemli fenomenlerden biri olan ölüm, varoluşçu düşünürlerin de önemle üzerinde durdukları konudur. Gerek Hıristiyan gerek ateist varoluşçuların en ateÅŸli ÅŸekilde ele aldıkları ölüm fenomenini Martin Heidegger düşüncesinde ele alacağız Martin Heidegger’in felsefesinde ölüm problemi söz konusu olduÄŸunda doÄŸal olarak varlık’tan, bunun da ötesinde Dasein’den mutlaka bahsetmek gerekmektedir. Ölüm probleminin Heidegger boyutunu analiz etmeden önce varlık görüşünü ana hatlarıyla belirtmek zorundayız. Ölüm konusunun varlıkla olan baÄŸlantısı bunun önemini ve yapısını anlamamızda bizlere büyük ölçüde yardımcı olacaktır. Felsefe tarihinde hiçbir filozofun göz ardı edemediÄŸi bu konu çağımız düşünürlerinde önemli bir yer tutmakta ve tutmaya da devam edecektir. Varlık konusunda Heidegger’in eleÅŸtirici bir tutum sergilediÄŸini görmekteyiz. O varlık sorusunun “ilkçaÄŸa oranla günümüzde unutulduÄŸunu”6 belirterek yeniden ele alınması ve yorumlanması gerektiÄŸini savunur. Belki ona göre bu basit ve sade bir kavram olarak algılanabilir; fakat kendine özgü anlamı, evrensel oluÅŸuyla diÄŸerlerinden ayrılmakta ve yine kendine özgü bir fenomen olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu baÄŸlamda Heidegger, varlık’ın bir varlık olmadığını ileri sürmesine raÄŸmen varlık’ın anlaşılması için de varlıklarla baÄŸlantı ve iliÅŸki içinde olmamızın zorunluluÄŸunu vurgular.

Tek Mutlak Varlik

Salı, 06 Kasım 2007

Tek Mutlak Varlik TEK MUTLAK VARLIK Tüm Bu Algıları Yaşayan Kim?

Buraya kadar olan bölümlerde, yaşantımıza ait tüm algıların beynimizde oluştuğunu ve bu algıların oluşması için bir dış dünyaya ve maddi varlıklara ihtiyaç olmadığını inceledik. Bu noktada, biraz dikkatli düşünen her insanın soracağı çok önemli bir soru ile karşılaşırız.

Bilindiği gibi, gözümüzdeki hücrelerden gelen elektrik sinyalleri, beynimizde görüntüye çevrilir. Örneğin, beyin, görme merkezine gelen bazı elektrik sinyallerini bir ayçiçeği tarlası olarak yorumlar. Öyle ise gören göz değildir.

Peki, gören gözlerimiz değilse, beynin arka kısmında, kapkaranlık bir mekanda, bir göze, retinaya, merceğe, göz sinirlerine, göz bebeğine ihtiyaç duymadan, elektrik sinyallerini rengarenk bir ayçiçeği tarlası olarak gören, bu gördüğü manzaradan zevk alan kimdir?

Veya hiçbir sesin giremediği beyinde, bir kulağa ihtiyaç duymadan, elektrik sinyallerini en yakın dostunun sesi olarak duyan, bu sesi duyduğunda sevinen, duymayınca özleyen kimdir?

Beynin içinde bir ele, parmaklara, kaslara ihtiyaç duymadan kedisinin tüylerini okşadığını hisseden kimdir?

Sıcaklık, soğukluk, kıvam, biçim, derinlik, uzaklık gibi dokunma duyularını aslının aynısı olarak beyinde kim yaşamaktadır?

Hiçbir kokunun giremediği beynin içinde, limon, lavanta, gül, kavun, karpuz, portakal, ızgara kokusunu aynısı ile koklayan ve ızgaranın kokusunu duyduğunda iştahlanan kimdir?

Buraya kadar sürekli algılarımızın beynimizde meydana geldiğinden bahsettik. Öyle ise, beynin içinde oluşan bu görüntüleri, bir televizyon ekranından izler gibi izleyen, izledikleri ile sevinen, üzülen, heyecanlanan, hoşnutluk duyan, telaşlanan, merak eden kimdir? Tüm gördüklerini ve hissettiklerini yorumlayacak bilinç kime aittir?

Hayatı boyunca, kapkaranlık, sessiz kafatasının içinde kendisine gösterilen görüntüleri izleyen, düşünen, sonuç çıkaran, karar veren bilinç sahibi varlık kimdir?

Bütün bunları algılayan, bilinci meydana getiren varlığın, ÅŸuursuz atomların oluÅŸturduÄŸu, su, yaÄŸ protein gibi maddelerden meydana gelen beyin olamayacağı açıktır. Beynin ötesinde, çok daha farklı bir varlık olmalıdır. Daniel Dennet, bir materyalist olmasına karşın, kitabında bu soruyu şöyle ifade eder: Bilinçli düşüncelerim ve özellikle de güneÅŸ ışığından, Vivaldi’den, hafifçe kıpırdayan dallardan aldığım zevk - nasıl olur da tüm bunlar sadece beynimde oluÅŸan fiziksel ÅŸeylerdir? Nasıl olur da, beynimdeki elektrokimyasal oluÅŸumların bir kombinasyonu nasıl bu yüzlerce ince dalın zaman içinde müzikle diz çökmesinin hoÅŸ ÅŸekline varıyor? Beynimdeki bir bilgi iÅŸleme olayı, nasıl olup da üzerime düşen güneÅŸ ışığının yumuÅŸak ılıklığı olabiliyor? Hatta, beynimdeki bir olay nasıl beynimdeki bir baÅŸka bilgi iÅŸlem olayının taslak olarak görselleÅŸtirilmiÅŸ zihinsel görüntüsü olabilir? Bu imkansız görünüyor. Benim bilinçli düşüncelerim ve deneyimlerim olan olaylar, beyin olayları olamayacakmış gibi görünüyor, fakat baÅŸka birÅŸey olmalı, şüphesiz beyin olaylarının sebep olduÄŸu ya da bunlar tarafından üretilen, fakat buna ek olarak farklı maddeden oluÅŸan farklı bir mekana yerleÅŸtirilmiÅŸ birÅŸey. Evet, neden olmasın?

R.L.Gregory ise beynin gerisinde bulunan ve bütün bu görüntüleri gören bu varlığı şöyle sorgular: Gözlerin beyinde resimler oluÅŸturduÄŸunu söylemeye yönelik bir eÄŸilim söz konusudur, fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluÅŸtuÄŸu söylenirse bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır… ve bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün olamaz.

Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin içinden çıkamadıkları asıl nokta işte burasıdır. Gören, gördüğünü algılayan ve tepki veren "içteki göz" kime aittir?

Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında, algıyı hissedenin kim olduÄŸu ile ilgili bu önemli arayışa şöyle dikkat çekmiÅŸtir: Yunanlılardan beri, filozoflar "makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki küçük insan", vb. üzerine düşünüp durmuÅŸlardı. "Ben" -yani beyni kullanan varlık- nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleÅŸtiren kim? Assisi’li Aziz Francis’in de söylemiÅŸ olduÄŸu gibi: "Aradığımız ÅŸey bakanın ne olduÄŸudur."

Pek çok insan, bu konuyu düşünerek gerçeğin kıyısına kadar geldiği halde "gören kim" sorusunun cevabını vermekte, düşüncede bundan daha ileriye gitmekte tereddüt eder. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi benliğimizi meydana getiren varlık için kimileri "küçük insan", kimileri "makinenin içindeki hayalet", bazıları "beyni kullanan varlık", bazıları ise "içteki göz" tabirini kullanmışlardır. Tüm bu tabirler, beynin ötesinde bilinç sahibi olan varlığı tanımlayabilmek ve ona ulaşabilmek için yapılmıştır. Ancak bu insanlar materyalist görüşleri nedeniyle gerçekten görenin, duyanın kim olduğunu dile getirememişlerdir.

Bu gerçeÄŸin cevabını bize veren yegane kaynak, dindir. Allah Kuran’da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona "ruhundan üfürdüğünü" bildirmiÅŸtir:

Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28 - 29)

Sonra onu ‘düzeltip bir biçime soktu’ ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)

Yani insanın, bedeni dışında bir baÅŸka varlığı daha vardır. Beyninin içindeki görüntüyü "görüyorum" diyen, beyninin içinde duyduÄŸu sesleri "duyuyorum" diyen, kendi varlığının ÅŸuurunda olan ve "ben benim" diyen bu varlık Allah’ın insana vermiÅŸ olduÄŸu ruhtur.

Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır. Her insan göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen bir ruha sahiptir.

Tek mutlak varlığın madde olduğunu iddia eden, insan bilincinin de yalnızca beyindeki kimyasal olayların bir sonucu olduğunu zanneden materyalist düşünce ise bu konuda çıkmaz içindedir. Bunu görmek için, herhangi bir materyaliste şu soruları sorabilirsiniz:

" Görüntü beynimizde oluşuyor, ama bu görüntüyü beynimizde kim seyrediyor?

" Şu anda yanınızda bulunmayan alt kat komşunuzu gözünüzün önüne getirin. Onu bütün netliği ile görüyorsunuz. Kıyafetinin detayları, yüzündeki çizgiler, saçlarındaki beyazlar, sesinin tonu, konuşma üslubu, yürüyüşü ile hayalinizde çok net olarak canlandırdığınız bu insanı kim izliyor?

İşte bu ve benzeri soruları materyalistlere sorduÄŸunuzda hiçbir cevap alamazsınız. Çünkü bu soruların tek cevabı, Allah’ın insana vermiÅŸ olduÄŸu ruhtur. Materyalistler ise madde dışında hiçbir varlığı kabul etmezler. İşte bu nedenle bu internet sitesinde anlatılan olaÄŸanüstü gerçek, Allah’ın varlığını inkar eden materyalist düşünceye en büyük darbeyi vuran, materyalistlerin düşünmekten ve konuÅŸmaktan en çok çekindikleri konudur.

Sivil Toplum

Salı, 06 Kasım 2007

Sivil Toplum Sivil Toplum

İlk defa batıda ortaya çıkan sivil toplum, batıda ki mutlak monarÅŸilerin bütün güç ve baskılarına raÄŸmen onların kontrollerinden kaçan ve böylece özerk bir sürecin ÅŸekillenmesini saÄŸlayan güçtür. OrtaçaÄŸda batıdaki ÅŸehirlerde oturan kiÅŸiler, zamanla ÅŸehirli olarak kolektif bir bilinç geliÅŸtirmiÅŸ ve sivil toplum olgusunun doÄŸmasını saÄŸlamışlardır. Batı monarÅŸileri sivil toplumun izlerini hiçbir zaman tam olarak silememiÅŸtir. Sivil toplumda iktidarı dizginleyen bir güç olarak süregelmiÅŸtir . Bugünkü anlamda sivil toplumun ortaya çıkışı ise batıda sanayi devrimi ile meydana gelen yeni toplumsal ve siyasal arayışların sonucu olmuÅŸtur. Batıda Rönesans’tan sonraki geliÅŸmelerin bir sonucu olarak yeni bir siyasal toplum arayışına giriÅŸilmiÅŸ, bunun bir gereÄŸi olarak da ulus devlet, ulusal nitelikli bir din, daha katılımcı ve özgürlükçü bir siyasal yaÅŸam, doÄŸal halden aranmış bir siyasal yapı gibi temalar tartışılmıştır. Zira Katolik kilisesi Rönesans’tan önce yaÅŸamın her alanında olduÄŸu gibi siyasal yaÅŸam ve normlar üzerinde de hegemonya kurmuÅŸ ve Katolizm eksenli deÄŸerler geliÅŸtirmiÅŸtir. Fakat daha sonraları bir yandan Luther ve Calvin öncülüğünde baÅŸlayan ulusal din arayışı, bir yandan da Machiavelli tarafından baÅŸlatılan ulusal devlet arayışlarının etkisi ile yeni bir siyasal yapının temelleri atılmıştır . Sivil toplum kavramına Hobbes, Locke ve Rousseau gibi düşünürler deÄŸiÅŸik ÅŸekillerde yorumladıktan sonra bu kavramı bildiÄŸimiz anlamda Hegel kullanmıştır. Hegel sivil toplum ile siyasal topluma arasında bir ayrım yapmış analitik bir düzeyde devlet ve toplum arasındaki çizgileri belirtmiÅŸtir. Devletin düzenlediÄŸi alanları ve toplumsal iliÅŸkileri siyasal toplum kavramıyla ifade etmiÅŸ, geriye kalan özerk alanları ise sivil toplum olarak isimlendirmiÅŸtir . Hegel sivil toplumu, bütün bireysel menfaatlerin birbirleriyle çarpıştığı bir savaÅŸ alanı olarak tanımlar. Ayrıca ona göre bu bireysel menfaatler bir yandan özel topluluÄŸun menfaatlerine karşı bir yandan da bireysel menfaat ile özel topluluÄŸun menfaatleri devletin düzenlemelerine ve yüksek görüş noktasına karşı mücadele ederler.

Sivil Toplum Tarihi

Kavram ilk kez Platon ve Aristo’da ortaya çıktı. Devlet kavramıyla birlikte düşünüldü. Polis (ÅŸehir devleti)ortaya çıktı. OrtaçaÄŸda çağın özelliklerine paralel olarak her kavram gibi deÄŸiÅŸti. Jean Bodin devletle aile birliklerinin ayrı dünyaları olduÄŸunu söyledi. Toplumsal sözleÅŸmeciler, sözleÅŸme anlayışını geliÅŸtirdi. DoÄŸa durumu düşünürleri devleti üçüncü ÅŸahıs gibi algıladı, sivil toplum-politik toplum ikiliÄŸi doÄŸdu. Hegel, Marx, Gramsci’de sivil toplum devlete göre tanımlandı.

XX.yüzyılın sonlarındaki geliÅŸmeler, DoÄŸu Bloku’nun çökmesi, liberalizmin yükseliÅŸi, küreselleÅŸme, muhaflefet hareketlerinin tıkanması, sosyal demokrasinin gerilemesiyle sivil toplum kavramı üzerinde kuvvetli yargılar oluÅŸtu. Kavrama esas olan öğeler örgütlülük, kendi kendini üretme, devletten her alanda kopma, ÅŸiddete karşı olma, siyasal topluma ya müdahil olma yahut hiç karışmama gibi vurgular kazandı.

Sonuç

Kamusal alan tanımı netlik kazanmamakla birlikte, ister aile ister birey olsun, insanların gönüllü bir biçimde katıldığı, amaç açısından karmaşıklık içeren bir örgütlenmedir sivil toplum. Piyasa ve özel mülkiyetin, politik duruşların, hangi kuruluşların veya cemaatlerin sivil toplum olup olmadığı tartışılmaktadır.

Sosyal Teori

Salı, 06 Kasım 2007

Sosyal Teori Sosyal Teori

Sosyal teori, toplumsal hayatın kalıplarını açıklamak yerine toplumsal kalıp ve büyük toplumsal yapıları açıklayacak ve çözümleyecek özet ve çoÄŸunlukla karmaşık kuramsal çatıların kullanımına baÅŸvurur. Sosyal teori her zaman daha klasik akademik disiplinlerle sorunlu bir iliÅŸki kurmuÅŸtur; anahtar düşünürlerden bir çoÄŸunun üniversitede kürsüsü yoktur. Bazen sosyal teorinin toplum biliminin bir dalı olduÄŸu düşünülse de, antropoloji, ekonomi, teoloji, tarih, felsefe vb gibi bilimlerle ilgili olduÄŸu için disiplinlerarasıdır. İlk sosyal teoriler toplum bilimin doÄŸuÅŸuyla beraber, eÅŸ zamanlı olarak geliÅŸtirildi. ‘Toplum biliminin babası’ olarak bilinen Auguste Comte –toplumsal evrimcilik- diye ilk sosyal teorilerden birinin temel çalışmasını gereçekleÅŸtirdi. 19. yy’da sosyal ve tarihsel deÄŸiÅŸimle ilgili üç büyük klasik teori oluÅŸturuldu: sosyal evrimcilik teorisi (sosyal darvinizm de bunun bir parçasıdır) sosyal dönem teorisi ve Marksist tarihsel materyalizm teorisi. Modern sosyal teoriler klasik teorilerin daha da yetkinleÅŸtirilmiÅŸ uyarlamalarıdır, evrimin çoksoylu teorileri gibi (neo-evrimcilik, sosyobiyoloji, modernizasyon teorisi, sanayi sonrası toplumu teorisi) veya genel tarihsel sosyoloji ve öznellik teorisi ve toplumun yaratılması.

DoÄŸal bilimler disiplinlerinin tersine –fizik veya kimya gibi— sosyal teorisyenler kendi teorilerini savunmak için bilimsel yönteme yeterince sadık davranmayabilirler. Bunun yerine, sosyal teorinin karşıtlarının eleÅŸtirilerinin temelini oluÅŸturan, tarihsel ve psikolojik yorumlar hariç, kolaylıkla kanıtlanamayacak hipotezler kullanarak büyük ölçekli toplumsal genel eÄŸilim ve yapıları ele alırlar. Uç noktalardaki eleÅŸtirel kuramcılar, dekonstrüksiyonizmciler veya post-modernistler gibi, herhangi sistematik bir araÅŸtırma veya yöntemin baÅŸtan noksan olduÄŸunu iddia etmektedir. Bir çok kez, ne var ki, “sosyal teori” bilime baÅŸvurmadan tanımlanır çünkü tarif ettiÄŸi toplumsal gerçeklik tersi kolay kanıtlanamayacak kadar baskındır. Modernite veya anarÅŸi sosyal teorileri bu anlamda iki örnek olabilir.

Ne varki, sosyal teoriler toplum biliminin büyük kısmını oluÅŸturmaktadır. Nesnel bilimsel tabanlı araÅŸtırmalar sosyal teorisyenler tarafından yapılan açıklamalar için destek saÄŸlayabilir. Mesela aynı iÅŸi yapan erkek ve kadınlar arasında belirgin bir gelir eÅŸitsizliÄŸi olduÄŸunu ortaya koyan, bilimsel yöntem eksenli istatistiki bir çalışma, karmaşık sosyal teoriler olarak feminizm veya ataerkilliÄŸin önermelerini tamamlayabilir.Genel olarak ve özellikle saf sosyoloji taraftarları arasında, sosyal teorinin bir çekiciliÄŸi vardır çünkü burada odak merkezi bireyden uzaklaşır ve doÄŸrudan topluma ve bizim hayatlarımızı kontrol eden toplumsal güçlere döner. Bu sosyolojik kavrayış (veya sosyal imajinasyon)yıllar içinde öğrencilere çekici gelmiÅŸ ve diÄŸerleri statükodan memnun kalmamışlardır çünkü –bu ÅŸekilde deÄŸiÅŸim olasılığını ortaya koyarak, sosyal yapıların ve kalıpların ya rastlantısal ya da keyfi olarak özel güçlü gruplar tarafından kontrol edildiÄŸi varsayımına dayanmaktadır.

Teizm

Salı, 06 Kasım 2007

Teizm Teizm, TanrıcılıkTanrı inancı üzerine kurulu felsefe görüsü. Tanrı’nın varlığını kabul eden görüşlerden biridir. DiÄŸerleri ise Deizm , Panteizm ve Pan-enteizm’dir. Teist görüşler , aÅŸağıda sıralanan kuramlardan hareketle tanrı’nın varlığını ispat etmeyi amaçlarlar. Teizmi veya teist görüşleri benimseyenlere teist denir.

Batı Felsefesinde Teist Kuramlar (Tanrı’nın Sıfatları)Tanrı Mükemmeldir (Ontolojik Kuram) : Tanrı’nın varlığını var olması ile açıklar. Tanrı’nın her bakımdan kusursuz olduÄŸunu ifade eder. DiÄŸer kuramların hepsini kapsar. İlk olarak 11. yüzyılda Aziz Anselmus tarafından proslogium adlı eserinde ortaya atılmıştır. 15. yüzyıldaDekartMeditasyonlar isimli eserinin ikinci bölümünü bu konuya ayırmıştır. Tanrı Yaratıcıdır ( Varlığın ortaya çıkması kuramı): Var olan her ÅŸey, mantıken onu yaratan bir varlığa muhtaçtır. Evren de zaman içinde sonradan meydana geldiÄŸine göre , onu meydana getiren varlık Tanrı’dır. Tanrı sonsuz güçlüdür : Tanrı’nın gücü her ÅŸeye yeter , sınırsızdır. Dekart’a göre bu güç tamamen sınırsızdır , Aquinas gibi diÄŸer bazı filozoflar ise bazı sınırları olduÄŸunu belirtmiÅŸtir. Tanrı her ÅŸeyi bilir. Tanrı zaman ve mekandan bağımsızdır. Tanrı kendi kendine yeterlidir. Tanrı tarifsizdir. Tanrı duygulardan bağımsızdır. İslam’da Tanrı’nın Sıfatları

İslam’da tanrı’nın sıfatları ikiye ayrılır:Zati Sıfatları, Subuti Sıfatları. Zati Sıfatları: Vücud: Var olmak Kıdem: Ezelilik Beka: Sonsuzluk Vahdaniyet: Tek olmak Muhalefetun li’l-Havadis: Sonradan olanlara benzememek Kıyam bi nefsihi: Bir ÅŸeye ihtiyaç duymadan, kendi zatıyla var olmak Subuti Sıfatları: Hayat: Hayat sahibi olmak İlim: Bütün her ÅŸeyi kuÅŸatan bir ilme sahip olmak Sem’: Her ÅŸeyi duymak Basar: Her ÅŸeyi görmek İrade: Engelsiz bir ÅŸekilde istediÄŸini yapabilmek Kudret: Her ÅŸeye güç yetirebilmek Kelam: KonuÅŸma Tekvin: Yaratma, yoktan var etme

Kopyasini İzlediğimiz

Salı, 06 Kasım 2007

Kopyasini İzledİĞİmİz Odanızın penceresinden dışarıdaki manzarayı seyrettiğinizde, hayatınız boyunca aldığınız telkinden dolayı, bu manzarayı gözlerinizle gördüğünüzü zannedersiniz. Oysa gerçek böyle değildir. Çünkü siz gözlerinizle dışarıdaki bir manzarayı görmezsiniz. Siz, beyninizin içinde oluşan manzaraya ait görüntüyü görürsünüz. Bu bir tahmin ya da bir felsefe değil, bilimsel bir gerçektir.

Görme olayının nasıl gerçekleştiği hatırlandığında bu konu daha açık olarak anlaşılacaktır. Göz, sadece, kendisine ulaşan ışığı, retinasındaki hücreler sayesinde elektrik sinyaline çevirmekle HAYATIMIZgörevlidir. Bu elektrik sinyali ise, beyninizdeki görme merkezinize ulaşır. Daha sonra bu elektrik sinyalleri, pencerenizden gördüğünüz manzaranın görüntüsünü oluştururlar. Sonuç olarak, görüntünün oluştuğu yer beyninizdir.

Ve siz beyninizin içindeki manzarayı görürsünüz, evininizin dışındaki manzarayı değil. Örneğin yandaki resimde, pencereden bakan insanın gözüne dışarıdan "ışık" ulaşmaktadır. Bu ışık, gözdeki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülerek, bu insanın beyninin arka kısmında yer alan küçücük görme merkezine gelir.

Ve bu elektrik sinyalleri, beyinde bir manzara görüntüsü oluşturur. Gerçekte, beynimizin içi açılsa, burada bu manzaraya ait bir görüntü bulamayız. Ancak, beynimizin içindeki bir şuur, beyne gelen elektrik sinyallerini manzara olarak algılar. Peki beynin içinde, gözü, göz hücreleri, retinası olmadan, elektrik sinyallerini bir manzara olarak algılayan şuur nedir, kime aittir?

Aynı durum şu anda okuduğunuz site için de geçerlidir. Gözlerinize gelen ışığın elektrik sinyallerine çevrilerek beyninize ulaşması sonucunda, beyninizde bu sitenin görüntüsü oluşur. Yani site şu anda sizin dışınızda değil, içinizde, beyninizin arka kısmındaki görme merkezinizdedir. Bir kitap okuduğunuzda, kitabın sertliğini elinizde hissediyor olduğunuz için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz. Oysa, bu sertlik hissi de aynı görme algısında olduğu gibi beyninizde meydana gelmektedir. Parmak uçlarınızdaki sinirler uyarıldığında, bu uyarı elektriksel bir bilgiye dönüşerek, bu kez beyninizdeki dokunma merkezinize ulaşır. Ve siz beyninizde kitaba dokunduğunuza ve onun sertliğini, sayfalarının kayganlığını, kapağındaki kabartmaları, kağıt kenarlarının keskinliğini algıladığınıza dair hislere sahip olursunuz.

Gerçekte ise, hiçbir zaman bu kitabın aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin içindeki dokunma hissini algılarsınız. Üstelik bu kitap, bir madde olarak sizin beyninizin dışında var mıdır, bunu da bilemezsiniz. Siz sadece beyninizde oluşan kitap görüntüsü ile muhatap olabilirsiniz. Bu kitabın bir yazar tarafından yazılmış olması, bir bilgisayarda sayfa düzeninin yapılmış olması sizi yanıltmasın. Çünkü birazdan anlatılacaklar, bu kitabın her aşamasında yer alan insanların, resimlerin, gerçekte sizin beyninizde oluşan görüntüler olduğunu ve asıllarının dışarıda olup olmadığını asla bilemeyeceğinizi size gösterecektir.

Pencereden dışarıdaki manzaraya bakan bir insan, gerçekte, dışarıdaki değil, beynindeki manzaraya ait görüntüyü seyreder

İnsanın gözüne ulaÅŸan ışık, gözdeki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülerek, beynin arkasındaki görme merkezine gelir. Ve beynimizin içindeki "bir ÅŸuur", beyne gelen elektrik sinyallerini manzara olarak algılar.ÖrneÄŸin biz bir çocuk parkında oyun oynayan çocukları izlediÄŸimizde, bu çocukları ve parkı gözlerimizle görmeyiz; çünkü bu manzaraya ait görüntü gözümüzün önünde deÄŸil, beynimizin arka tarafında oluÅŸur.(resim 3) resmin altına gelecek yazı) Top oynayan bir çocuÄŸu izleyen bir insan, bu çocuÄŸu aslında gözleriyle görmez. Gözler sadece ışığı gözün arka kısmına iletmekle sorumludurlar. Işık retinaya geldiÄŸinde, retinada çocuÄŸun ters ve iki boyutlu görüntüsü oluÅŸur. Daha sonra bu görüntü, elektrik akımına dönüşerek beynin arkasındaki görme merkezine ulaşır ve çocuÄŸun düz, üç boyutlu ve kusursuz görüntüsü burada görülür. Peki beynin arkasında çocuÄŸun üç boyutlu, kusursuz netlikteki görüntüsünü gören kimdir? İşte burada karşımıza çıkan beynin ötesinde bir varlık olan Ruh’tur.

Top oynayan bir çocuÄŸu izleyen bir insan, aslında bu çocuÄŸu gözleri ile görmez.Gözler sadece ışığı gözün arka kısmına iletmekle sorumludur. Işık retinaya geldiÄŸinde, retinada çocuÄŸun ters ve iki boyutlu görüntüsü oluÅŸur. Daha sonra bu görüntü elektrik akımına dönüşerek beynin arkasındaki görme merkezine ulaşır ve çocuÄŸun düz, üç boyutlu, ve kusursuz görüntüsü burada görülür. Peki beynin arkasındaki çocuÄŸun 3 boyutlu, kusursuz netlikteki görüntüsünü gören kimdir? İşte burada karşımıza çıkan beynin ötesinde bir varlık olan Ruh’tur.

Tüm bunlar bizi hep aynı gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa, dünya her şeyiyle bizim içimizdedir. Biz, dışımızda sandığımız dünyayı aslında içimizde, beynimizdeki küçücük bir noktada görürüz. Örneğin, bir holding patronu, holding binasını, şehir dışındaki fabrikasını, otoparktaki arabasını, deniz kıyısındaki yalısını, marinadaki yatını, emrinde çalışan yüzlerce insanı, avukatlarını, ailesini, dostlarını hep kendi bedeninin dışında bulunan varlıklar olarak düşünür. Oysa bunların hepsi, bu kişinin kafatasının içinde, beyninin arka tarafındaki küçücük bir bölgede oluşan görüntülerdir.

Söz konusu kişi bu gerçeği bilmez, bilse de düşünmek istemez. Ama son model arabası ile geldiği holdinginin önünde gururla dururken esen hafif bir rüzgar gözüne toz kaçmasına neden olsa, bu gerçeği hemen anlayabilir. Tozdan dolayı kaşınan sağ gözünü, gözü açıkken hafifçe kaşıdığında holding binasının yukarı aşağı veya sağa sola doğru gidip geldiğini görecektir. İşte o zaman düşünen bir insan, gördüğü görüntünün kendi dışında sabit bir varlık olmadığını anlar. Çünkü gözünü kaşımasıyla görüntü gidipgelmektedir.

Sonuç olarak şu bir gerçektir ki, her insan hayatı boyunca gördüğü herşeyi beyninde görür ve hiçbir zaman gördüklerinin asıllarına ulaşamaz. Gördükleri, dışarıda var olduğunu varsaydığı görüntülerin beyninde oluşan birer kopyasıdır. Bu kopyanın aslına uygun olup olmadığı, dahası bir aslının var olup olmadığı ise bizim bilgimizin dışındadır.

Beynimizin İçindeki Dünya

Salı, 06 Kasım 2007

Beynİmİzİn İÇİndekİ DÜnya Odanızın penceresinden dışarıdaki manzarayı seyrettiğinizde, hayatınız boyunca aldığınız telkinden dolayı, bu manzarayı gözlerinizle gördüğünüzü zannedersiniz. Oysa gerçek böyle değildir. Çünkü siz gözlerinizle dışarıdaki bir manzarayı görmezsiniz. Siz, beyninizin içinde oluşan manzaraya ait görüntüyü görürsünüz. Bu bir tahmin ya da bir felsefe değil, bilimsel bir gerçektir.

Görme olayının nasıl gerçekleştiği hatırlandığında bu konu daha açık olarak anlaşılacaktır. Göz, sadece, kendisine ulaşan ışığı, retinasındaki hücreler sayesinde elektrik sinyaline çevirmekle görevlidir. Bu elektrik sinyali ise, beyninizdeki görme merkezinize ulaşır. Daha sonra bu elektrik sinyalleri, pencerenizden gördüğünüz manzaranın görüntüsünü oluştururlar. Sonuç olarak, görüntünün oluştuğu yer beyninizdir.

Ve siz beyninizin içindeki manzarayı görürsünüz, evininizin dışındaki manzarayı değil. Örneğin aşağıdaki resimde, pencereden bakan insanın gözüne dışarıdan "ışık" ulaşmaktadır. Bu ışık, gözdeki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülerek, bu insanın beyninin arka kısmında yer alan küçücük görme merkezine gelir. Ve bu elektrik sinyalleri, beyinde bir manzara görüntüsü oluşturur. Gerçekte, beynimizin içi açılsa, burada bu manzaraya ait bir görüntü bulamayız. Ancak, beynimizin içindeki bir şuur, beyne gelen elektrik sinyallerini manzara olarak algılar. Peki beynin içinde, gözü, göz hücreleri, retinası olmadan, elektrik sinyallerini bir manzara olarak algılayan şuur nedir, kime aittir?

Aynı durum okumakta olduğunuz bir kitap için de geçerlidir. Gözlerinize gelen ışığın elektrik sinyallerine çevrilerek beyninize ulaşması sonucunda, beyninizde bu kitabın görüntüsü oluşur. Yani kitap sizin dışınızda değil, içinizde, beyninizin arka kısmındaki görme merkezinizdedir. Belki kitabın sertliğini elinizde hissediyor olduğunuz için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz. Oysa, bu sertlik hissi de aynı görme algısında olduğu gibi beyninizde meydana gelmektedir. Parmak uçlarınızdaki sinirler uyarıldığında, bu uyarı elektriksel bir bilgiye dönüşerek, bu kez beyninizdeki dokunma merkezinize ulaşır. Ve siz beyninizde kitaba dokunduğunuza ve onun sertliğini, sayfalarının kayganlığını, kapağındaki kabartmaları, kağıt kenarlarının keskinliğini algıladığınıza dair hislere sahip olursunuz.

Gerçekte ise, hiçbir zaman bu kitabın aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin içindeki dokunma hissini algılarsınız. Üstelik bu kitap, bir madde olarak sizin beyninizin dışında var mıdır, bunu da bilemezsiniz. Siz sadece beyninizde oluşan kitap görüntüsü ile muhatap olabilirsiniz. Bu kitabın bir yazar tarafından yazılmış olması, bir bilgisayarda sayfa düzeninin yapılmış olması veya bir matbaada basılmış olması sizi yanıltmasın. Çünkü birazdan anlatılacaklar, bu kitabın her aşamasında yer alan insanların, matbaanın, bilgisayarların gerçekte, sizin beyninizde oluşan görüntüler olduğunu ve asıllarının dışarıda olup olmadığını asla bilemeyeceğinizi size gösterecektir.

Sonuç olarak, biz gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz herşeyi beynimizin içinde yaşarız. Bu teknik bir gerçektir ve bilimsel deliller neticesinde itiraza veya tartışmaya açık bir konu değildir. Asıl önemli olan nokta ise, bu teknik gerçeğin bizi ulaştırdığı ve yukarıda sorulan sorudur:

Beynimizin içinde bir gözü olmadan, pencereden görünen manzarayı izleyen, bu manzaradan zevk alan, heyecan duyan kimdir? Bu önemli sorunun cevabı da ilerleyen sayfalarda verilecektir.

Yaşadığımız dünyaya ait her türlü niteliği, her özelliği ve bildiğimiz herşeyi duyu organlarımız aracılığıyla öğreniriz. Duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşan bilgiler, bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve bu sinyaller beynimizin ilgili noktalarında yorumlanır. Beynimizin bu yorumları sonucunda biz örneğin bir kitap görürüz, çileğin tadını alırız, ıhlamur ağaçlarını koklar, ipek bir kumaşın dokusunu bilir veya rüzgarda sallanan yaprakların hışırtısını duyabiliriz.

Aldığımız telkinle, hep bedenimizin dışındaki kumaşa dokunduğumuzu, bizden 30 cm uzaklıktaki kitabı okuduğumuzu, metrelerce uzaktaki ıhlamur ağaçlarının kokusunu aldığımızı ve çok yükseklerdeki yaprakların hışırtısını duyduğumuzu zannederiz. Oysa, bu saydıklarımızın hepsi bizim içimizde gerçekleşen olaylardır. Kitabın görüntüsünden yaprakların hışırtısına kadar herşey içimizde, beynimizde meydana gelir.

Bu noktada şaşırtıcı bir gerçekle daha karşılaşırız: Beynimizde, gerçekte ne renkler, ne sesler, ne de görüntüler vardır. Beynimizde bulabileceğiniz tek şey elektrik sinyalleridir. Bu, felsefi bir görüş değildir; algılarımızın işleyişi ile ilgili bilimsel bir açıklamadır. Örneğin Mapping The Mind (Zihnin Haritasını Çıkarmak) isimli kitabında bilim yazarı Rita Carter, dünyayı nasıl algıladığımızı şöyle açıklar:

Her bir duyu organı kendine uygun uyarıya cevap verecek ÅŸekilde yaratılmıştır. Bu uyarılar ise, moleküller, dalgalar veya titreÅŸimler ÅŸeklindedir. Tüm bu çeÅŸitliliklerine raÄŸmen duyu organları temelde aynı görevi görürler: kendilerine özgü uyarıları elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bir uyarı ise sadece bir uyarıdır. Kırmızı renk deÄŸildir, veya Beethoven’ın BeÅŸinci Senfonisinin ilk notası deÄŸildir - sadece bir elektrik enerjisidir. Aslında, bir duyuyu diÄŸerlerinden farklı hale getirmek yerine, duyu organları hepsini benzer hale, yani elektrik sinyallerine dönüştürürler.Öyle ise, tüm duyulara iliÅŸkin uyarılar, birbirinden tamamen farksız bir formda beyine elektrik akımları ÅŸeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar. Tüm olan budur. Bu elektrik sinyallerini tekrar ışık dalgalarına veya moleküllere dönüştüren bir geri dönüşüm sistemi yoktur. Bir elektrik akımının görüntüye ve bir diÄŸerinin kokuya dönüşmesi ise, bu elektrik akımının hangi sinir hücrelerini etkilediÄŸine baÄŸlıdır.1Yukarıdaki açıklamalar çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir: Bizim dünya hakkında algıladığımız tüm hisler, görüntüler, tadlar ve kokular, aslında aynı malzemeden, yani elektrik sinyallerinden meydana gelmektedirler. Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren, bu sinyalleri koku, tat, görüntü, ses veya dokunma olarak yorumlayan ise beyindir. Beyin gibi ıslak bir etten oluÅŸan bir maddenin, hangi elektrik sinyalini koku, hangisini görüntü olarak yorumlayacağını bilmesi, aynı malzemeden birbirinden çok farklı duyular ve hisler meydana getirmesi ise büyük bir mucizedir.

Şimdi bu büyük mucizenin nasıl gerçekleştiğini, yani "dünyayı nasıl algılıyoruz?" sorusunun cevabını tüm algılarımız için tek tek inceleyelim.

Gören Gözlerimiz Değildir, Görüntü Beynimizde Oluşur

Hayatımız boyunca aldığımız telkinle, tüm dünyayı gözlerimizle gördüğümüzü zannederiz. Hatta "gözlerimiz dünyaya açılan pencerelerimizdir" diyebiliriz. Oysa, görmenin bilimsel açıklamasına göre gerçek böyle değildir; çünkü biz gözlerimizle görmeyiz. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece "görme olayının" gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten kablo görevine sahiptirler. Görme olayının nasıl gerçekleştiğini lise bilgilerimizden hatırlayacak olursak bu gerçeği daha kolay fark edebiliriz.

Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.

Örneğin biz bir çocuk parkında oyun oynayan çocukları izlediğimizde, bu çocukları ve parkı gözlerimizle görmeyiz; çünkü bu manzaraya ait görüntü gözümüzün önünde değil, beynimizin arka tarafında oluşur.

Burada çok yüzeysel olarak anlattığımız görme, gerçekte son derece olağanüstü bir işlemdir. Işık demetleri anında ve kusursuz şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize görünmektedir. Eye and Brain (Göz ve Beyin) kitabının yazarı R. L. Gregory bunu fark etmiş kişilerden biri olarak görme sistemindeki muhteşem yapıyı şöyle ifade eder:Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.2Tüm bunlar bizi hep aynı gerçeğe götürmektedir: Biz hayatımız boyunca, dünyayı bizim dışımızda zannederiz. Oysa, dünya herşeyiyle bizim içimizdedir. Biz, dışımızda sandığımız dünyayı aslında içimizde, beynimizdeki küçücük bir noktada görürüz. Örneğin, bir holding patronu, holding binasını, şehir dışındaki fabrikasını, otoparktaki arabasını, deniz kıyısındaki yalısını, marinadaki yatını, emrinde çalışan yüzlerce insanı, avukatlarını, ailesini, dostlarını hep kendi bedeninin dışında bulunan varlıklar olarak düşünür. Oysa bunların hepsi, bu kişinin kafatasının içinde, beyninin arka tarafındaki küçücük bir bölgede oluşan görüntülerdir.

Söz konusu kişi bu gerçeği bilmez, bilse de düşünmek istemez. Ama son model arabası ile geldiği holdinginin önünde gururla dururken esen hafif bir rüzgar gözüne toz kaçmasına neden olsa, bu gerçeği hemen anlayabilir. Tozdan dolayı kaşınan sağ gözünü, gözü açıkken hafifçe kaşıdığında holding binasının yukarı aşağı veya sağa sola doğru gidip geldiğini görecektir. İşte o zaman düşünen bir insan, gördüğü görüntünün kendi dışında sabit bir varlık olmadığını anlar. Çünkü gözünü kaşımasıyla görüntü gidip gelmektedir.

Sonuç olarak şu bir gerçektir ki, her insan hayatı boyunca gördüğü herşeyi beyninde görür ve hiçbir zaman gördüklerinin asıllarına ulaşamaz. Gördükleri, dışarıda var olduğunu varsaydığı görüntülerin beyninde oluşan birer kopyasıdır. Bu kopyanın aslına uygun olup olmadığı, dahası bir aslının var olup olmadığı ise bizim bilgimizin dışındadır.

Bir materyalist olmasına rağmen, Alman psikiyatri ve nöroloji profesörü Hoimar von Ditfurth, bu bilimsel gerçek hakkında şunları söyler:

Argümanlarımızın hareket ettirici kolunu nereye yerleştirirsek yerleştirelim, sonuç değişmiyor: Etiyle kemiğiyle karşımızda duran, gözümüzün gördüğü şey, "dünya" değildir, sadece onun imgesidir; bir benzeridir; orjinalle ne kadar örtüştüğü tartışılır bir izdüşümüdür.3

Örneğin şu anda başınızı kaldırıp içinde bulunduğunuz odaya baktığınızda gördüğünüz, sizin dışınızdaki oda değildir. Siz odanın, beyninizin içinde oluşan kopya görüntüsünü görürsünüz. Ve hiçbir zaman bu odanın aslını duyularınız aracılığı ile görmenize imkan yoktur.

Kapkaranlık beyninizin içinde aydınlık ve rengarenk bir görüntü nasıl oluşur?

Gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta daha vardır; kafatası ışığı içeri geçirmez. Yani beynin bulunduğu yer kapkaranlıktır, dolayısıyla beynin, ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir. Ancak siz, mucizevi bir şekilde bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl bir dünyayı seyredersiniz. Rengarenk bir doğa, ışıl ışıl bir manzara, yeşilin her tonu, meyvelerin renkleri, çiçeklerin desenleri, güneşin parıltısı, kalabalık bir sokaktaki tüm insanlar, trafikte hızla yol alan araçlar, bir alışveriş merkezindeki yüzlerce çeşit kıyafet olmak üzere herşey bu zifiri karanlık yerde oluşur.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda alev alev yanan bir mangal ateşi olduğunu düşünelim. Bu mangalın karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, mangaldan gelen ışığın, parıltının ve sıcaklığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olamaz. Mangaldaki alevin ışığını ve sıcaklığını hissettiğimiz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır ve ısısı hiç değişmez. Kapkaranlık beynin içinde, elektrik sinyallerinin, rengarenk, ışıltılı, aydınlık bir görüntüye dönüşmesi olağanüstü büyük bir mucizedir. Bu olayın üzerinde derin düşünen insan, karşılaştığı harikuladelik karşısında büyük bir hayranlık duyacaktır.

Işık da beynimizde oluşur

Görme olayının nasıl gerçekleştiğini anlatırken, hep dışarıdan gelen ışığın, gözümüzdeki hücreleri harekete geçirdiğini ve bu hareketlenmenin görüntünün oluşmasına neden olduğunu belirttik. Ancak, burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha bulunmaktadır. Gerçekte, beynimizin dışında, bizim tanıdığımız anlamda ışık da yoktur. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız ışık, yine beynimizde oluşur. Dış dünyada, yani beynimizin dışında ışık olarak tanımladığımız şey, elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir). Bu elektromanyetik dalgalar veya fotonlar, retinayı uyardığında, bizim bildiğimiz "ışık" oluşur. Fizik kitaplarında ışığın bu özelliği şöyle ifade edilmektedir:

Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözüne, retinanın uyarımından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir.4

Sonuç olarak, ışık gözümüze gelen bazı elektromanyetik dalgaların veya parçacıkların bizde oluşturduğu etki ile meydana gelmektedir. Yani dışarıda, beynimizdeki görüntüyü oluşturacak bir ışık da yoktur. Sadece bir enerji vardır. Ve bu enerji, gözümüze ulaştığında biz rengarenk, ışıl ışıl, parlak, aydınlık bir dünya görürüz.

Renkler de beynimizde oluÅŸur

Biz doğduğumuz andan itibaren çevremizde renkli bir dünya görür, rengarenk bir ortamla muhatap oluruz. Oysa evrende tek bir renk dahi yoktur. Renkler beynimizin içinde oluşur. Dışarıda sadece farklı dalga boylarına sahip elektromanyetik dalgalar vardır. Gözümüze ulaşan, bu farklı dalga boylarındaki enerjidir. Yukarıda da belirtildiği gibi biz buna ışık deriz, ancak bu bizim bildiğimiz anlamda parlak, aydınlık bir ışık değildir, sadece bir enerjidir. Beynimiz, bu farklı dalga boylarına sahip enerjiyi yorumladığında biz bunları "renkler" olarak görürüz. Oysa ne denizler mavi, ne çimenler yeşil, ne toprak kahverengi, ne de meyveler renklidir. Onlar, sadece beynimizde öyle algıladığımız için öyledirler. Bilinç ve beyin konusunda yazdığı kitapları ile tanınan Daniel C. Dennet, bu gerçeği şöyle özetler:

Beynin içi kapkaranlıktır.

Işık beynin içine ulaşmaz.

Beynimizin dışında ışık ve renkler yoktur. Renkler ve ışık beynimizde oluşur.

Gözün retine tabakasında, ışığın belli dalga boyutuna tepki veren üç ana koni hücre grubu vardır. Bu hücre gruplarının birincisi kırmızı, ikincisi mavi, üçüncüsü ise yeşil ışığa hassastır. Bu üç farklı koni hücresinin farklı oranlarda uyrılmaları sonucunda biz milyonlarca farklı renk tonuna sahip bir dünya görürüz.

Allah’ın kusursuz yaratışı ile, elektrik sinyallerini milyonlarca renk tonundan oluÅŸan, ışıl ışıl, rengarenk bir dünya olarak görür ve bu gördüklerimizden zevk alırız. Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken olaÄŸanüstü bir mucizedir.Bir koni hücresinin tek yapabildiÄŸi, ışığı yakalayıp yoÄŸunluÄŸu hakkında bilgi vermektir. Renk hakkında size hiçbir ÅŸey söylemez.7

Koni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip oldukları pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler. Bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye iletirler. İşte hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk dünyamızın oluştuğu yer beyindeki bu özel bölgedir.

Dolayısıyla beynimizin dışında renkler yoktur, ışık da yoktur. Sadece elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar şeklinde hareket eden bir enerji vardır. Hem renkler hem de ışık sadece bizim beynimizdedir. Yani biz bir gülü kırmızı olduğu için kırmızı renkte görmeyiz. Bizim bir gülü kırmızı görmemizin nedeni, retinamıza çarpan enerjinin, beynimiz tarafından kırmızı olarak yorumlanmasıdır.

Renk körlüğü, renklerin beynimizde oluÅŸtuklarının önemli delillerindendir. BilindiÄŸi gibi gözdeki retinada oluÅŸan küçük bir bozukluk renk körlüğüne sebep olur. Bu durumda birçok insan yeÅŸil ile kırmızıyı birbirinden ayırt edemez. Bu durumda dışarıdaki nesnenin "renkli" olup olmaması önemli deÄŸildir. Çünkü biz nesneleri onlar renkli olduklarından dolayı renkli görüyor deÄŸiliz. Burada varmamız gereken sonuç ÅŸudur: Varlıklara yüklediÄŸimiz tüm nitelikler, "dış dünyada" deÄŸil beynimizdedir. Bizler hiçbir zaman algılarımızı aşıp, dışarıya ulaÅŸamayacağımız için maddelerin ya da renklerin varlığını da bilemeyiz. Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeÄŸe ÅŸu sözleriyle dikkat çekmektedir:Kısaca, aynı ÅŸeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak baÅŸkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların etkisindeyiz ve ‘ÅŸeyler’ ancak bizim zihnimizde vardır…8Üstteki resimde sol taraftaki yeÅŸil alanlar daha koyu, saÄŸdakiler daha açık yeÅŸil olarak görünmektedir. Oysa her iki taraftaki yeÅŸilin tonu -aÅŸağıda da göreceÄŸiniz gibi- birbirinin aynısıdır. Ancak yeÅŸillerin arasındaki kırmızı ve turuncu renkler, gözümüzü aldatmakta ve renklerin tonlarını olduÄŸundan farklı görmemize neden olmaktadır. BunungösterdiÄŸi önemli gerçek ÅŸudur : Biz maddenin aslını deÄŸil, sadece beynimizdeki yorumunu görürüz.

Zamansizlik Ve Kader Gerçeği

Salı, 06 Kasım 2007

Zamansizlik Ve Kader GerÇeĞİ Bugüne kadar, gelmiş geçmiş bütün din aleyhtarı kişilere ve akımlara bakıldığında hemen hepsinin felsefi temelinde materyalist (maddeci) düşüncenin yattığı görülür. Bilindiği gibi materyalistler yaratılış gerçeğini reddederler. Bunun yerine maddenin sonsuzdan beri var olduğunu ve sonsuza kadar da mutlak bir varlık olarak kalacağını iddia ederler. Diğer bir deyişle maddeyi ilahlaştırırlar. Materyalistlerin kendi kaynaklarında materyalizm (maddecilik) şöyle tarif edilir:

Materyalizm dünyanın ezeli ve ebediliğini (öncesiz ve sonrasızlığını), Tanrı tarafından yaratılmış olmadığını ve de zaman ve mekanda sonsuzluğunu kabul eder.

Materyalizmin maddeyi bu derece ilahlaÅŸtırmasının nedeni, her ne olursa olsun bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etmemektir. Çünkü madde mutlak deÄŸilse bir baÅŸlangıcı var demektir; bir baÅŸlangıcı varsa da yoktan var edilmiÅŸ, yani yaratılmış demektir.Nitekim 20. yüzyılın sonunda tüm bilim dünyasının vardığı ortak sonuç, maddenin mutlak olmadığı, bir baÅŸlangıcı olduÄŸu gerçeÄŸini doÄŸrulamaktadır: Tüm evren yaklaşık 15 milyar yıl önce "sıfır" hacimdeki bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana gelmiÅŸ ve geniÅŸleyerek günümüzdeki ÅŸeklini almıştır. Büyük Patlama (Big Bang) adı verilen bu olayın doÄŸruluÄŸu, pek çok somut delil ve gözlemle, aynı zamanda da teorik fizikçilerin hesaplamalarıyla da kanıtlanmıştır.

Bugün bilimin ulaÅŸtığı son nokta, Kuran’ın ve tüm ilahi dinlerin bildirdiÄŸi "evrenin yoktan var edildiÄŸi" gerçeÄŸini doÄŸrulamaktadır. Yine bununla birlikte çaÄŸdaÅŸ bilim, materyalizmi ve bunu esas alan ideolojileri her alanda yalanlamakta, materyalist görüşe sahip olanların maddeye dayalı dünyalarını yıkmakta, yaratılışa karşı açtıkları savaÅŸta onları yenik düşürmektedir.

Buna raÄŸmen materyalistler, maddenin mutlak deÄŸil, yaratılmış olduÄŸu gerçeÄŸini bilimle çatışmak pahasına da olsa kabul edemezler. Çünkü bu gerçeÄŸi kabul etmek Allah’ın varlığını kabul etmelerini, Allah’a iman etmeleri ise dini kabul etmelerini ve yaÅŸamalarını gerektirecektir. Din ise herÅŸeyden önce Allah’a kesin bir boyun eÄŸmeyi ve teslimiyeti gerektirdiÄŸinden, elbette ki böyle bir tutum, kibirlerine yenik düşmüş bu insanlara ağır gelecektir. Kuran’da, gerçekleri gördükleri halde, kibirleri yüzünden gerçeklerden kaçanların durumu şöyle tarif edilmektedir:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Materyalistler, maddenin yanı sıra zamanında mutlak olduÄŸunu, yani sonsuzdan gelip sonsuza gittiÄŸini savunurlar. Bu çarpık anlayışa dayanarak da kaderi, ahiret gününü, cenneti ve cehennemi reddetmeye çalışırlar. Oysa bugün modern bilim, maddenin olduÄŸu gibi, maddenin bir türevi olan zamanın da maddeyle birlikte yokluktan var edildiÄŸini ve zamanın da bir baÅŸlangıcı olduÄŸunu ispatlamıştır. Aynı zamanda, zamanın izafi (göreceli-rölatif) bir kavram olduÄŸu, materyalistlerin yüzyıllardır zannettikleri gibi deÄŸiÅŸmez ve sabit olmadığı, deÄŸiÅŸken bir algı biçimi olduÄŸu da bu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Zamanın ve mekanın izafiyeti Einstein’ın "Rölativite" teorisiyle kanıtlanmış ve bu gerçek bugünkü modern fiziÄŸin temelini oluÅŸturmuÅŸtur.

Zaman Algısı

Zaman dediğimiz algı, aslında bir anı bir başka anla kıyaslama yöntemidir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Bir cisme vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar. Aynı cisme beş dakika sonra vurduğumuzda yine bir ses çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir süre olduğunu düşünür ve bu süreye "zaman" der. Oysa ikinci sesi duyduğu anda, birinci ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece hafızasında var olan bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla kıyaslayarak zaman algısını elde eder. Eğer bu kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır.

Aynı şekilde kişi, bir odaya kapısından girip sonra da odanın ortasındaki bir koltuğa oturan bir insanı gördüğünde, kıyas yapar. Gördüğü insan koltuğa oturduğu anda, onun kapıyı açması, odanın ortasına doğru yürümesi ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir. Zaman algısı, koltuğa oturmakta olan insan ile bu bilgiler arasında kıyas yapılarak ortaya çıkar.

Ünlü fizikçi Julian Barbour, zamanın tarifini şöyle yapmaktadır:

Zaman eşyaların pozisyonlarını değiştirme ölçüsünden başka birşey değil. Bir sarkaç sallanır, saatin kolları ilerler.

Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz. Bir insanın "ben otuz yaşındayım" demesinin nedeni, beyninde söz konusu otuz yıla ait bazı bilgilerin biriktirilmiş olmasıdır. Eğer hafızası olmasa, ardında böyle bir zaman dilimi olduğunu düşünmeyecek, sadece yaşadığı tek bir "an" ile muhatap olacaktır

Kader Gerçeği

Yukarıda da anlatıldığı gibi, zaman algıya değişkenlik gösteren, sabit olmayan bir kavramdır. Örneğin bizim için milyarlarca yıl süren bir zaman dilimi, Allah katında bir andır. Bizim için 50 bin yıllık bir süre melekler ve Cebrail için bir gündür.

Bu gerçeÄŸin bilinmesi, kader konusunun kavranması için çok önemlidir. Çünkü kader, Allah’ın geçmiÅŸ ve gelecek tüm olayları "tek bir an" içinde yaratmış olmasıdır. Bu da, Allah katında evrenin yaratılış anından kıyamete kadar olan her olayın yaÅŸanmış ve bitmiÅŸ olması demektir. İnsanların önemli bir bölümü, Allah’ın henüz yaÅŸanmamış olayları önceden nasıl bildiÄŸini, Allah katında geçmiÅŸ ve gelecek tüm olayların nasıl yaÅŸanıp bittiÄŸini ve kaderin gerçekliÄŸini bir türlü kavrayamazlar. Oysa "yaÅŸanmamış olaylar" bizim açımızdan yaÅŸanmamış olaylardır. Çünkü biz Allah’ın yarattığı zamana baÄŸlı olarak yaÅŸamımızı sürdürürüz ve hafızamıza verilen bilgiler olmadan hiçbir ÅŸey bilemeyiz. Allah, dünyadaki imtihan ortamı gereÄŸi "gelecek" olarak isimlendirdiÄŸimiz olayları hafızamıza vermediÄŸi için, gelecekte ne olacağını da bilemeyiz. Allah ise zamana ve mekana baÄŸlı deÄŸildir, zaten bunların tümünü yoktan yaratan Kendisidir. Bu nedenle Allah için geçmiÅŸ, gelecek ve ÅŸu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiÅŸtir. Allah bir olayın sonunu görmek için beklemez. Zaten bir olayın başı da sonu da O’nun katında tek bir anda yaÅŸanır. ÖrneÄŸin Firavun’un nasıl bir sona uÄŸradığını Allah daha Hz. Musa’yı Firavun’a göndermeden. Hz. Musa daha doÄŸmadan, hatta Mısır devleti daha kurulmadan önce bilir ve tüm bu olaylar Firavun’un sonu ile birlikte Allah katında tek bir an olarak yaÅŸanmıştır. Ayrıca Allah için geçmiÅŸi hatırlama diye bir ÅŸey de yoktur. GeçmiÅŸ ve gelecek hazır olarak Allah’ın daima karşısındadır., hepsi aynı anda mevcuttur.

Bir insan tüm hayatını bir film ÅŸeridi olarak düşünürse, biz bu ÅŸeridi video kasetten seyreder gibi seyrederiz ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Allah ise, bu film ÅŸeridinin tamamını aynı anda görür ve bilir. Zaten bu filmi tüm detaylarıyla tespit etmiÅŸ ve yaratmış olan O’dur. Biz nasıl bir cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah bizim baÄŸlı olduÄŸumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak sarıp kuÅŸatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaÅŸayıp, Allah’ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu, dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu ÅŸekildedir. Bugüne kadar yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak olan bütün insanların dünya ve ahiretteki hayatları, her anları ile Allah’ın katında hazır ve yaÅŸanmış olarak bulunmaktadır. Allah’ın sonsuz "hıfzı"nda, milyarlarca insanla birlikte tüm canlıların, gezegenlerin, bitkilerin, eÅŸyaların kaderinde yazılı olaylar da hiç eksilmeden veya kaybolmadan durmaktadır. Kader gerçeÄŸi, Allah’ın Hafız (Muhafaza eden, Koruyan) sıfatının, sonsuz gücünün, kudretinin ve büyüklüğünün tecellilerinden biridir.

Maddenin Asli Konusunda Bilimsel GeliÅŸmeler

Salı, 06 Kasım 2007

Maddenİn Asli Konusunda Bİlİmsel GelİŞmeler Dünyanın en ünlü bilim dergilerinden biri olan New Scientist adlı dergi, 27 Nisan 2002 tarihindeki kapak konusunda, okuyucularına önemli bir bilimsel geliÅŸmeyi aktarmıştır. J. R. Minkel tarafından kaleme alınan makale "Sahte Evren" baÅŸlığı altında ve "Neden Hepimiz Bir Hologramın İçinde Yaşıyoruz?" kapak yazısı ile yayınlanmıştır. Bu makalede açıklanan bilimsel tespiti ÅŸu ÅŸekilde özetleyebiliriz: Dünyayı bir ışık demeti olarak algılıyoruz, bu yüzden de bu algılara bakarak maddeyi mutlak gerçek zannetmek büyük bir yanılgı olacaktır. New Scientist, bilim adamı-yazar J. R. Minkel’in bu önemli konu ile ilgili ÅŸu itirafına yer vermiÅŸtir:

Şu an bir dergi tutuyorsunuz, bunu katı bir madde olarak algılıyorsunuz ve siz bunun evrende bağımsız bir şekilde var olduğunu görüyorsunuz. Etrafınızdaki objeler de aynı şekilde, belki bir fincan kahve ya da bir bilgisayar, hepsi dışarıda gerçekmiş gibi görünüyor. Ama hepsi yalnızca bir hayal.

"Sahte Evren", "Neden Hepimiz Bir Hologramın İçinde Yaşıyoruz?" başlıklı ve 27 Nisan 2002 tarihli New Scientist dergisi.

Minkel makalesinde, bazı bilim adamlarının bu fikri "herşeyin teorisi" olarak adlandırdıklarını söylemektedir. Ayrıca Minkel, bilim adamları tarafından "herşeyin teorisi"nin, evrenin yapısının açıklanmasında ilk basamak olarak kabul edildiğini aktarmaktadır.

Söz konusu dergide yayınlanan bu makale, evreni beynimizde bir hayal olarak algıladığımızı, dolayısıyla bizim maddenin aslıyla muhatap olmadığımızı açıklayan bilimsel bir kaynaktır.

Bilim Adamları Yapay Sinyallerle Kaybedilen Duyuları Yeniden Kazandırıyorlar

Amerika’nın ünlü aktüel dergisi Time’ın 11 Mart 2002 tarihli sayısında "Vücut ElektriÄŸi" baÅŸlığıyla yayınlanan makalede önemli bir bilimsel geliÅŸme aktarıldı. Makaleye konu olan haberde bilim adamlarının, bilgisayar çiplerini insanın sinir sistemiyle birleÅŸtirerek, duyuların tedavi edilmesinde kullandıklarından bahsediliyordu.

Avrupa, Amerika ve Japonya’dan araÅŸtırmacılar geliÅŸtirdikleri yeni yöntemle kör bir kimseye görme algısı, felçli bir hastaya yeniden hareket kabiliyeti kazandırmayı amaçlıyorlardı. Hastaların vücutlarına elektrotlar yerleÅŸtirerek, canlı dokularla silikon çiplerin birleÅŸtirildiÄŸi protez parçaları kullanarak bu amaçlarını kısmen uygulamayı baÅŸarmışlardı.

11 Mart 2002 tarihli Time’da "Vücut ElektriÄŸi" baÅŸlığıyla yayınlanan makalede, dış dünyanın zihnimizde izlediÄŸimiz bir kopya olduÄŸunu ispatlayan örneklere yer verilmektedir.

ÖrneÄŸin bir kaza sonucu boynu kırılan Holgersen adındaki bir Danimarkalı’nın, omuzlarını, sol kolunu ve sol elini çok az hareket ettirebilmesi dışında, boyundan aÅŸağısı felçliydi. BilindiÄŸi gibi felç, boyun ve omurilik hasarlarından kaynaklanır, çünkü beyin ve kaslar arasında hareket eden sinir trafiÄŸi zarar görmüş ya da bloke olmuÅŸtur. Vücuttan beyne giden sinyalleri ileten sinirlerle, beyinden vücut kaslarına talimat taşıyan sinirler arasındaki bilgi akışı kesilir. Bu hastaya sinirsel bir protez yerleÅŸtirilerek, beyinden gelen sinyallerin omuriliÄŸin hasar gören bölümlerini atlatmak, böylece kol ve bacaklara biraz hareket kazandırmak amaçlandı.

Hastanın sol eline temel işlevleri kazandırmak için nesneleri kavramaya, tutmaya ve bırakmaya yarayan bir sistem kullanıldı. Ameliyatla sol kolunun üst kısmına, ön koluna ve göğsüne her biri madeni para büyüklüğündeki sekiz esnek elektrot, kavramayı kontrol eden kaslara ameliyatla bağlandı. Bu elektrotlar daha sonra çok ince kablolarla göğse yerleştirilen ve sinir sistemine etki eden bir uyarıcıya bağlandı. Bu uyarıcı da hastanın biraz hareket ettirebildiği sağ omzuna yerleştirilen bir konum-algılama birimine bağlandı.

Bunun sonucunda ise şu oldu: Hasta bir bardağı kaldırmak istediğinde sağ omzunu yukarı kaldırıyor. Bu hareket konum algılayıcısından göğsündeki uyarıcıya elektrik sinyali gönderiyor. Bu uyarıcı da sinyali kolundaki ve elindeki kaslara doğru iletiyor. Bunun sonucunda kaslar kasılıp, sol el kapanıyor. Bardağı bırakmak istediğinde ise sağ omzunu aşağı indiriyor, böylece sol el açılıyor. Bu tür protezler sayesinde, felçli organlardan gelen dokunma ile ilgili bilgiler vücudun diğer bölümlerine iletiliyor ve böylece duyuların yeniden algılaması mümkün oluyor.

Bu çalışmaların bir diÄŸeri de Brüksel’deki Louvain Üniversitesi’nde görme algısı ile ilgili gerçekleÅŸtirilmektedir. Çubuk ve koni hücreleri ölünce retinası ışığa duyarsızlaÅŸan, ardından da kör olan Belçikalı bir hastanın, saÄŸ optik sinirinin çevresine yerleÅŸtirilen bir elektrot sayesinde birtakım görüntüleri tekrar görmesi mümkün olmuÅŸtur.

Bu hastanın durumunda elektrot, kafatasının içinde açılan küçük bir oyuk içine yerleştirilmiştir ve bu elektrot bir uyarıcıya bağlıdır. Bir başlık ile takılan video kamera, görüntüleri radyo sinyalleri şeklinde uyarıcıya iletiyor. Bu uyarıcı zarar görmüş çubuk ve koni hücrelerini atlayarak doğrudan optik sinire elektrik sinyallerini iletiyor. Optik sinir sinyalleri hastanın görme merkezine taşındıktan sonra, bunlar bir görüntü şeklinde yeniden düzenleniyor. Her ne kadar hastanın görüntüsündeki kalite, stadyumlardaki ışıklı panoların minyatürü şeklinde olsa da, bu sistemin uygulanabilirliğini göstermek için yeterli bir örnektir.

Modern fiziÄŸin bulguları maddesel evrenin bir algılar bütünü olduÄŸunu gösteriyor. 30 Ocak 1999 tarihli sayısında bu gerçeÄŸi ele alan ünlü İngiliz bilim dergisi New Scientist’in kapağında ÅŸu soru yer alıyor: "GerçeÄŸin Ötesinde: Evren, Bilginin Bir Dansı mı ve Madde Sadece Bir Seraptan mı İbaret?"

Bu hasta üzerinde uygulanan yapay görme sistemine "Microsystem-based Visual Prosthesis" (MIVIP - Mikrosistem-esaslı Görsel Protez) denmektedir. Bu cihazlar hastanın kafatasına kalıcı olarak yerleÅŸtirilmiÅŸtir, fakat bunları kullanabilmesi için Louvain Üniversitesi’nde küçük bir odaya gitmesi ve yüzücü bonelerine benzeyen bir baÅŸlık giymesi gereklidir. Bu baÅŸlık plastikten yapılmıştır ve ön kısmına sabitlenmiÅŸ standart bir video bulunmaktadır. Ekrandaki görüntüyü oluÅŸturan noktalar (pikseller) ne kadar fazla olursa, elektriksel uyarıların sayısı da o kadar fazla olur. Bu da görüntünün daha kaliteli olmasını saÄŸlamaktadır.

Aynı haberde ilginç bir gösteriden de şöyle bahsedilmekteydi:

1998 yılında Stelarc adındaki Avustralyalı bir sanatçı vücuduna elekrotlar yerleÅŸtirerek bir gösteri düzenledi. Vücudu, kaslarını istemsiz kasılmalarla harekete geçirilebilecek yeterlilikte elektrik ÅŸokları taşıyan elektrotlar ile kaplıydı. Bu elektrotlar da bir bilgisayara baÄŸlıydı ve gösteri sırasında, internet aracılığıyla Paris, Helsinki ve Amsterdam’daki bilgisayarlarla baÄŸlantı kuruldu. Bu üç bölgedeki katılımcılar, dokunmatik bir ekran üzerinde görünen vücudun çeÅŸitli bölümlerine dokunarak, Stelarc’a her istediklerini yaptırabiliyorlardı.

Bu ve benzeri teknolojiler çok küçük boyutlara indirilebildiÄŸi ve doÄŸrudan vücudun içine yerleÅŸtirilebildiÄŸi takdirde tıp alanında çok önemli geliÅŸmelere yol açabilecek niteliktedir. Ancak bu geliÅŸmelerin gösterdiÄŸi çok önemli bir gerçek daha vardır: dış dünyanın zihnimizde izlediÄŸimiz bir kopya olduÄŸu…

Time dergisinin bu makalesinde yapay olarak verilen uyarılarla görüntünün, dokunma hissinin vs. oluşabileceğine dair pratik örnekler sunulmuştur. Örneğin kör bir kimsenin görüntü görebilmesi bunun en açık delilidir. Hastanın gözü ya da göreceği bir nesne olmamasına rağmen, suni olarak verilen sinyallerle görüntü görmesi mümkün olmuştur.

Bilimsel Dergiler Filmlerde İşlenen Simülasyon Dünya Senaryolarının Gerçek Hayat İçin de Mümkün Olabileceğini İfade Ediyorlar

Dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist’in 27 Temmuz 2002 tarihli sayısında da "Hayat bir programdır, o zaman silindiniz" baÅŸlığıyla yayınlanan makalesinde Micheal Brooks, Matrix filmindeki gibi simülasyon bir dünya içinde yaşıyor olabileceÄŸimiz ihtimalini ÅŸu sözlerle gündeme getiriyor:

27 Temmuz 2002 tarihli New Scientist’de "Hayat bir programdır, o zaman silindiniz" baÅŸlığıyla yayınlanan makalede yapay bir dünya içinde yaşıyor olabileceÄŸimiz ihtimali gündeme getirilmektedir.

Matrix II’yi beklemenize gerek yok. Zaten dev bir bilgisayar simülasyonu içinde yaşıyor olabilirsiniz… Elbette ki ‘The Matrix’ filminin gerçek olmadığını düşündünüz. Çünkü sadece öyle düşünmeniz istendi.

Makalenin yazarı Micheal Brooks, Yale Üniversitesi’nden Nick Bostrom adında bir felsefecinin yorumlarına da yer vererek düşüncelerini destekliyor. Nick Bostrom, Hollywood yapımıfilmlerin birçok kiÅŸinin düşündüğünden çok daha fazla gerçeÄŸe yaklaÅŸtıklarını düşünüyor. Ayrıca yaptığı hesaplar sonucunda, bizim de filmlerdeki gibi bir simülasyon dünya içinde yaşıyor olma ihtimalimizin olduÄŸunu düşünüyor.

Özellikle son yıllarda, maddenin aslıyla muhatap olamadığımız gerçeğinin anlaşılmasıyla birlikte, bu bilimsel gerçek insanları daha derin düşünmeye yöneltmektedir.

Filmlere de sık sık konu olan bu durum, fiziksel gerçekliği olmayan ortamların, ne kadar gerçekçi olarak canlandırılabileceğini; hatta insanların bu hayali görüntülere aldanabileceğini de vurgulamaktadır.

Felsefi Åžiirler

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefi Åžiirler

BÜYÜK SIR Bir kendinden geçme , bir sayıklamadır

Aklın durduğu yerde

Bir ürperme , bir yalvarmadır

Yıldızlı yaz gecelerinde .

Hazzıdır yok olmanın Nirvana

Konfüçyüs’ ün çekik gözlerinde .

Denize koÅŸan sular gibi Mevlana

Tebriz’ li Åžems’ in dizlerinde .

Çan seslerinde , minarelerde

Bir karanlık ki koyulaşır perde perde

Ve şimşekler çakar

Allah’ ın olduÄŸu yerde …

KIRAN KIRANA Nasıl olsa bu mukadder ,

Melekler ellerinde birer defter

Kıyamet günü gelecekler.

Bir tarafta koca Tanrı

Bir tarafta ben Sıtkı Tuncer

Oturacağız

Kıran kırana hesaplaşacağız

İstermisin günah sayılsın

Bir bahar günü şiir yazdığım

Adını korudaki ağaçlara kazdığım ?

Akar su başında şarap içtiğim ?

Yalnız seni düşünürken kendimden geçtiğim ?

Geriye kala kala , kıran kırana

50 kuruÅŸ çarÅŸamba günleri Macun’ lu Osman’a

Ve Elif Bacı ‘ya haftada bir ekmek …

Bu mu sevap be mübarek ?

ETMEZ Kİ Senle olsam , sensiz olsam

Benim için farketmez ki

Sen yanımdan çekip gitsen

Sen’deki sen terketmez ki

Seni sevdim , seni deÄŸil

Sen beni sev , beni deÄŸil

Ruhu baÄŸla teni deÄŸil

Dövüşse de cenk etmez ki

Dar yerlerde kaldım medet

Benden öğren , bana öğret

Tebriz’ li Åžems , Sultan Velet

Devretse de çark etmez ki

Derttir aşkın yılı , ayı

Çektiğim bundan dolayı

Eller bize bu sevdayı

Mal etse de mülk etmez ki …

TAN

Gökle dağın birleştiği yerde

Aksaçlı bir ihtiyar uyanır ,

Bak , kırmızıymış şu çiçek

Balıkçıl mendirekte düştü düşecek

Çıkarır başını koltuğundan

Belli belirsiz çizgiler

Dağlar ayrılır doruğundan

Kendi rengine boyanır

Bir ses ki elle tutulur

Bir nefes dolaşır ağaçlarda

Doğar geceden güne dayanır

Ve gökle dağın birleştiği yerde

Her sabah bir ihtiyar uyanır …

TOPRAK Düşündüm avuçlayıp toprağı

Belki de bu

Eflatun’un beynidir

Belki hatmi çiçeği

Belki çınar yaprağı

Belki Ömer Hayyam’ın

Göz bebekleridir .

Toprak hep

Ne varsa aÅŸka ve fikre dair

Toprak felsefe

Toprak ÅŸiir …

BETARZI ÖMER HAYYAM Kim ne demezdi bahtı biz karartsaydık ?

Yetirsek saadeti dağ dağ aratsaydık .

Sanmam ki bir şikayetçi çıkaydı

Bu kevni mekanı ger biz yaratsaydık …

KIYAMET

Kıyamet kopsa da bir görsek

Bacaklarını Leyla’ nın

Bir taraftan hesabı görülürken Kerbela’ nın

İsa’ nın babasını öğrensek …

Bir de seni merak ederim dostum

Ömür boyu bir yüksük terlemedin

Nasıl geçeceksin Sırat’ı bakalım ?

EÄŸer Erenköy’ e yazlığa gider gibi gideceksen

Eğer Cennet ise senin de kısmetin ,

Bu bahsi bırakalım …

HEP O DERT

Yarın kıyamet gününde

Kıvıracak kalçalarını Katerina

Baltacı’ nın önünde.

KavuÅŸacak Mecnun Leyla’ sına

Ferhat Şirin ile gülecek .

Ben de gireceğim aşıklar arasına

KoltuÄŸumda bir ekmek …

ESTEKLİ KÖSTEKLİ DÜNYA Varuben üstüne gerden oynatur

Gidinin kahpesi dümbekli dünya .

Gicede hezeran güğüm kaynatur

Kaç kişiden gebe bebekli Dünya .

Ehli dil periÅŸan , arifler hakir

Cahiller aÄŸniya , derya dil fakir

İffeti fahişe , işvesi bakir

Sahnesi cümbüşlü , köçekli Dünya .

Durmadan devreder gör ne dolabdır

Kasrı Efrasiyab dahi harabdır

Badesi kokuşmuş bir çirk abdır

Altıda üstüde inekli Dünya .

Bahüddin Konya’da ayakta yatır

Yunus’ um duyucek aklın oynatır

Doğruya kırk katır hemi kırk satır

Eğriye kehribar petekli Dünya .

Sıdkı’ ya mümkündür bu devran döne

Deveyiz düşmüşüz mihnet çölüne

Neye kattın bu eşeği en öne

Hey gidi estekli köstekli Dünya ?

SITKI TUNCER

( 1920 - 1978 )


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -