‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Arrow’un İmkânsızlık Kuramı

Salı, 06 Kasım 2007

Arrow’un İmkânsızlık Kuramı Arrow’un İmkansızlık Kuramı veya Arrow’un Paradoksu, oylama sistemlerinde, dereceli tercihlere dayanan ve üç ya da daha fazla seçenek sunan hiçbir oylama sisteminin belli bir takım mantıklı kıstasları aynı anda saÄŸlayamayacağını gösterir. Bu kıstaslar, kısıtlanmamış alan, dayatmama, diktatörsüzlük, tekdüzelik ve ilgisiz alternatiflerin bağımsızlığı kıstaslarıdır ve aÅŸağıda açıklanacaklardır.

Kuram, ismini aldığı ekonomici Kenneth Arrow tarafından doktora tezi olarak sunulmuÅŸ ve 1951 yılında yayımlanan Toplumsal Tercih ve Bireysel DeÄŸerler adlı kitabı ile popülerlik kazanmıştır. Arrow, 1972′de ekonomi alanında Nobel Ödülü’nü kazananlardan biridir.

//

Kuramın özeti

Seçenek dökümleri çıkarılması pek çok alanda karşılaşılan bir uygulamadır. Refah ekonomisinde kabul edilebilir ve dengeli bir ekonomik çözüm bulunması, çeşitli kıstaslara dayanarak akılcı bir karara ulaşılan karar verme süreçleri, çok sayıda seçmenin oylarının değerlendirilmesi ile bir karara ulaşılan seçim sistemleri gibi örneklerde seçenek dökümleri yapılması gereksinimi oluşur.

Arrow’un kuramının temelinde belli bir seçenek (sonuç) kümesinden bir tercih sırası ortaya çıkarma düşüncesi yatar. Toplumdaki her birey (veya benzer ÅŸekilde her karar kıstası) seçenek kümesindeki seçenekleri belli bir sıralamaya tabi tutar. Bu tercihli seçim sisteminde aradığımız ÅŸey, bu çok sayıdaki bireysel sıralanmış tercihleri tek bir genel toplumsal tercih sırasına dönüştürecek olan bir toplumsal refah iÅŸlevidir. Adil bir oylama yönteminin oluÅŸturulmasında mantıklı olduÄŸu kabul edilen aÅŸağıdaki özellikler, kuramda önemli yer tutar:Diktatörsüzlük: Toplumsal refah iÅŸlevi, sadece tek bir bireyin tercih sırasını dikkate alıp, diÄŸer bireyleri görmezden gelemez. Bir baÅŸka deyiÅŸle toplumsal refah iÅŸlevi birden fazla seçmenin isteklerine duyarlıdır. Kısıtlanmamış Alan veya Evrensellik: Toplumsal refah iÅŸlevi, mümkün olan bütün bireysel tercih sıralamalarını deÄŸerlendirerek deterministik ve eksiksiz bir toplumsal tercih sıralaması oluÅŸturmalıdır. Bir baÅŸka deyiÅŸle, oylar bütün seçenekleri birbirine göre kıyaslayan bir sıralama ÅŸeklinde üretilmeli, oy iÅŸleme düzeneÄŸi de bütün seçmenlerin sıralamalarını (oylarını) iÅŸleyebilmeli ve bu oy dağılımı üzerinde her çalıştırılışında aynı sonucu vermelidir; sürecin hiçbir noktasında keyfiyet yoktur. İlgisiz Alternatiflerin Bağımsızlığı (İAB): EÄŸer dikkatimizi sonuç kümesinin bir alt kümesine odaklarsak ve toplumsal refah iÅŸlevini sadece o alt kümeye uygularsak, elde ettiÄŸimiz sonuç tüm kümeye uyguladığımızda elde ettiÄŸimiz sonuçla baÄŸdaÅŸmalıdır. Bireylerin ilgisiz alternatiflerdeki (alt kümenin dışında kalan elemanlardaki) tercih sırasını deÄŸiÅŸtirmeleri, ilgilendiÄŸimiz alt kümedeki toplumsal tercih sıralamasına etki etmemelidir. Bu özellik toplumsal refah iÅŸlevinin bireysel tercih profiline yanayına olan duyarlılığını azaltmak için getirilen bir kısıtlamadır. Tekdüzelik veya Toplumsal ve Bireysel DeÄŸerlerin Azaltmayıcı İşbirliÄŸi: EÄŸer bir birey kendi tercih sıralamasındaki bir elemanı daha üst sıraya çıkartırsa bu eleman toplumsal tercih sırasında da ya daha üste çıkmalı ya da konumunu korumalıdır; aÅŸağı düşemez. Bir baÅŸka deyiÅŸle bir birey, bir seçeneÄŸi daha üste çıkarmak suretiyle aÅŸağı çekemez. Dayatmama veya Bireyin EgemenliÄŸi: Bireysel tercih sıralamalarının sonucunda mümkün olan bütün toplumsal tercih sıralamaları oluÅŸabilmelidir. Bu da toplumsal refah iÅŸlevinin üzerine olduÄŸunu gösterir, sonuç kümesinde herhangi bir kısıtlama yoktur. Arrow’un kuramına göre karar verici kurumda en az iki üye ve seçenek grubunda da en az üç seçenek bulunduÄŸu durumda bu yukarıda anılan kıstasları aynı anda saÄŸlayan bir toplumsal tercih iÅŸlevi tasarlamak mümkün deÄŸildir.

Arrow’un kuramının bir baÅŸka sürümü tekdüzelik ve dayatmama kıstaslarının yerini almak üzere aÅŸağıdaki kıstasın eklenmesiyle elde edilir:Pareto VerimliliÄŸi: EÄŸer tüm bireyler belli bir seçeneÄŸi bir baÅŸkasına yeÄŸlerse, bu yeÄŸleme toplumsal tercih sıralamasına da yansımak zorundadır. Bu kıstas, yine, toplumsal refah iÅŸlevinin tercih yanayına gösterdiÄŸi hassasiyeti en aza indirmek için arzu edilir. Kuramın bu sürümü daha güçlüdür (daha zayıf koÅŸulları vardır) zira tekdüzelik, dayatmama ve ilgisiz alternatiflerin bağımsızlığı koÅŸulları beraberce Pareto verimliliÄŸi koÅŸulunu saÄŸlatır. Bununla beraber Pareto verimliliÄŸi, dayatmama ve ilgisiz alterntiflerin bağımsızlığı bereberce tekdüzelik koÅŸulunu saÄŸlatmayabilir.

Kuramın resmî ifadesi

A bir sonuçlar kümesi olsun, N de seçmenlerin veya karar kıstaslarının bulunduÄŸu küme olsun. A’nın bütün tam doÄŸrusal sıralamalarını L(A) ile gösterelim (bu küme A kümesinin elemanlarının permütasyonlarını gösteren S | A | kümesine denktir).

Bir toplumsal refah iÅŸlevi, ÅŸeklinde gösterilen ve seçmenlerin tercih sıralamalarını A üzerinde tek bir tercih sıralamasına dönüştüren bir iÅŸlevdir. Seçmenlerin trcihlerini gösteren N elemanlı kümesine tercih yanayı (tercih profili) denir. Arrow’un kuramı, en güçlü ve en sade biçimindeyken, A seçenek kümesinde 2′den fazla eleman bulunduÄŸu takdirde aÅŸağıdaki üç koÅŸul arasında uyumsuzluk oluÅŸacağını ilan eder:

Pareto VerimliliÄŸi, veya OybirliÄŸi EÄŸer a seçeneÄŸi tüm sıralamalarında b’den önce seçilmiÅŸse a’nın derecesi tarafından da b’den önce seçilir. (Bu maddenin dayatmama özelliÄŸini de kendiliÄŸinden saÄŸladığına dikkat ediniz). Diktatörsüzlük Tercihleri her zaman baskın olan bir i bireyi yoktur. Yani, ifadesini saÄŸlayan bir elemanı yoktur. İlgisiz Alternatiflerin Bağımsızlığı ve ÅŸeklindeki iki tercih yanayında, tüm i bireyleri için eÄŸer a ve b tercih sırası Ri’de ve Si’de aynı ise, a ve b seçeneklerinin sırası ‘de ve ‘de de aynıdır.

Kuramın irdelenmesi

Arrow’un kuramı matematiksel bir sonuçtur, ancak sıkça "Adil bir oylama yöntemi yoktur", "Bütün dereceleme yöntemleri kusurludur" veya "Kusursuz olan yegâne oylama yöntemi diktatörlüktür" gibi matematik dışı ifadelerle dile getirilir. Bu söylemler Arrow’un sonucunu basite indirgemekte ve genelgeçer gerçekler olarak kabul görmemektedirler. Arrow’un kuramının bize söylediÄŸi ÅŸey, bir oylama düzeneÄŸinin yukarıda sayılan koÅŸulların hepsini aynı anda saÄŸlamasının mümkün olmadığıdır.

Arrow, öne sürdüğü kıstaslar için "adil" sıfatını kullanmıştı. Gerçekten de, Pareto verimliliÄŸi ve dayatmama koÅŸulları önemsiz ayrıntılar gibi görünüyor. Ancak ilgisiz alternatiflerin bağımsızlığı (İAB) kıstasını göz önüne alırsak; diyelim ki Ahmet, Kemal ve Osman liderlik için yarışmaktadırlar, ve Osman gözde adaydır. Arrow’un kuramına göre, İAB koÅŸulunun saÄŸlanması için örneÄŸin Kemal’in yarış dışı kalması durumunun Osman’ı ve Ahmet’i etkilememesi gerekir. Ancak Kemal’in alacağı oyların Ahmet’e kayması sonucu seçimi Ahmet kazanmaktadır. Bu durum pek çok kiÅŸi tarafından "haksızlık" olarak yorumlanır. Ancak olmaktadır, ve Arrow’un kuramı da bu "haksız" durumların, baÅŸka bir kıstası gevÅŸetmedikçe tümüyle önlenemeyeceÄŸini ortaya koymaktadır. Kusursuz sistem olamamaktadır. Dolayısıyla Arrow’un kuramının ışığı doÄŸrultusunda sorulması gereken ana soru ÅŸudur: hangi kıstası gevÅŸetmeli?

ÇeÅŸitli kuramcılar ve meraklılar bu paradokstan çıkmak için İAB kıstasını gevÅŸetmeyi önermiÅŸlerdir. Dereceli seçim sistemlerinin destekçileri İAB’nin gereÄŸinden kuvvetli bir kıstas olduÄŸunu ve gerçek hayattaki durumlarda pek tutmadığını öne sürmektedirler. Gerçekte de en kullanışlı seçim sistemlerinin çoÄŸunda delinen kıstas İAB olmaktadır.

Bu görüşün destekçileri döngüsel tercihlerin dolaylı olarak standart İAB’yi deleceÄŸine dikkati çekmektedirler. EÄŸer seçmenler aÅŸağıdaki gibi oy verirse…

7 oy A > B > C ÅŸeklinde,

6 oy B > C > A ÅŸeklinde

5 oy C > A > B ÅŸeklinde

…bu durumda grubun net tercih sıralaması A > B > C > A ÅŸeklinde oluÅŸur. Bu durumda ilk tercihte çoÄŸunluÄŸu saÄŸlayan adayın kazanması ÅŸeklindeki temel çoÄŸunluk ilkesini saÄŸlayan ve tek bir kazanan seçen tüm sistemler İABK’ını delecektir. GenelliÄŸi kaybetmeden, yukarıdaki oy yanayında B’nin seçimden çekildiÄŸini düşünecek olursak, oy yanayı aÅŸağıdaki aÅŸağıdakine dönüşür:

7 oy A > C ÅŸeklinde

11 oy C > A ÅŸeklinde

Böylece, her ne kadar sistemdeki deÄŸiÅŸim (zaten kazanamayacak olan B’nin çekilmesi) "ilgisiz" olsa da C kazanır.

Dolayısıyla, Arrow’un kuramının gerçekte bize gösterdiÄŸi ÅŸey seçim düzeneÄŸinin öyle önemsiz bir ayrıntı olmadığı, ve çoÄŸu oylama düzeneÄŸinin sonucunu tahmin etmekte oyun kuramının kullanılması gerektiÄŸidir. Bu hayalkırıcı bir sonuç gibi gözükebilir, zira oyunlarda verimli bir dengelenim oluÅŸmak zorunda deÄŸildir, örneÄŸin bir oylama sonucunda aslında kimsenin ilk sıraya koymadığı ama yine de oy verdiÄŸi bir alternatif seçimi kazanabilir.

DiÄŸer olanaklar

AÅŸağıdaki tartışma Arrow’un paradoksuyla baÅŸetmenin "doÄŸru" yolununun kıstaslardan birini ortadan kaldırmakla (veya gevÅŸetmekle) çözüleceÄŸi düşüncesi üzerine kuruludur. Bu doÄŸrultuda İAB kriteri en doÄŸal adaydır. Ancak baÅŸka "çıkar yol"lar da vardır.

Duncan Black, seçeneklerin deÄŸerlendirilmesinde tek bir dünya görüşünün temel alınması halinde Arrow’un bütün belitlerininçoÄŸunluk kuralı aracılığıyla saÄŸlanacağını göstermiÅŸtir. Matematiksel açıdan söylersek, toplumsal refah iÅŸlevinin etki alanını uygun biçimde kısıtlarsak sorun yaÅŸamayacağımız anlamına gelir. ÖrneÄŸin, bir kurumun sorunlarını çözmek için iki ana dünya görüşü varsa ve kurumun baÅŸkan adayları kendi aralarında küçük farklar gösterdikleri halde görüş açısından bu iki ana yaklaşımdan birinin yakınında (odağında) bulunuyorsa, bu dünya görüşlerinden birini devre dışı bırakmak, Arrow’un kıstaslarının saÄŸlanmasını saÄŸlayabilecektir. Black’in getirdiÄŸi kısıt, yani "tek odaklı seçenek" ilkesi, alternatif kümede önceden belirlenmiÅŸ bir P doÄŸrusal sıralaması olduÄŸunu söyler. Her seçmenin gözde adayı bu sıralamada belli bir yerdedir ve bu gözde seçenekten uzaklaÅŸtıkça seçmen alternatiflerden soÄŸur.

Gerçekten de pek çok toplumsal refah iÅŸlevi, etki alanlarındaki böyle bir kısıtlama sonucunda Arrow’un kıstaslarını saÄŸlamaktadır. Ancak bu ÅŸekilde herhangi bir kısıtlama söz konusu olduÄŸunda, eÄŸer Arrow’un kıstaslarını saÄŸlayan herhangi bir toplumsal refah iÅŸlevi varsa, "çoÄŸunluÄŸun oyu"nun da Arrow’un kıstaslarını saÄŸlayacağı ispat edilmiÅŸtir. [1] Dolayısıyla tek odaklı seçimlerde çeÅŸitli açılardan en uygun seçim düzeneÄŸi "dereceli seçenekler" deÄŸil de "çoÄŸunluÄŸun oyu" olmaktadır.

Paradoksun "çıkar yol"larından biri de alternatifler kümesinin elemanlarını ikiye düşürmektir. Böylece ikiden fazla seçenek arasında seçim yapmak gerektiğinde, seçenekleri çiftleştiren ve çiftler halinde oy verdiren bir düzenek kurmak çok cazip bir seçenek olarak görülebilir. Bu seçenek ilk bakışta ne kadar cazip görünürse görünsün, genellikle İAB kıstasını bırakın Pareto verimliliği ilkesini dahi sağlamaktan uzaktır. Çiftlerin belirlenme sırası, sonuç üzerinde çok etkili olmaktadır. Bu aslında illâ ki kötü bir özellik sayılmaz. Pek çok spor dalında turnuva düzeneği (temel olarak bir çiftleştirme düzeneğidir) kullanılmaktadır. Bu durum zayıf takımlara önemli avantaj sağlamakta, dolayısıyla turnuvaya heyecan ve gerilim katmaktadır.

Arrow’un özgün çalışmasının ardından baÅŸka olanaksızlıklar ve olanaklılıklar tespit eden topyekûn bir kültür geliÅŸmiÅŸtir. ÖrneÄŸin toplumun tercihinin yarattığı toplumsal tercih sıralama düzeneÄŸini, geçiÅŸlilik koÅŸulunu deÄŸil de sadece döngüsel olmama koÅŸulunu (eÄŸer a, b’den büyükse ve b, c’den büyükse c, a’dan büyük deÄŸildir) saÄŸlayacak ÅŸekilde zayıflatırsak Arrow’un kıstaslarını saÄŸlayan toplumsal tercih kuralları oluÅŸturmak mümkündür.

Ekonomici ve Nobel ödülü sahibi Amartya Sen baÅŸka iki alternatif daha sunmuÅŸtur. Hem geçiÅŸliliÄŸi zayıflatmayı hem de Pareto ilkesini devre dışı bırakmayı önermiÅŸtir. Arrow’un tüm kıstaslarıyla uyuÅŸan ancak sadece yarı-geçiÅŸken sonuçlar üreten oylama sistemlerinin varlığını ortaya koymuÅŸtur.

Kendisi ayrıca "Pareto Liberali’nin İmkansızlığı" adında baÅŸka bir ilginç imkansızlığı ortaya çıkarmıştır. (Ayrıntılar için Liberal Paradoksu maddesini inceleyiniz). Sen bu sonucun ayrıca Pareto optimumluÄŸunun oylama sistemleri açısından gereksiz olduÄŸunu gösterdiÄŸini öne sürmüştür.

Öznitelikli yöneyden sayıl derecelemeler ve İAB özelliği

İAB özelliÄŸinin insanlı karar verme süreçlerinde gerçek anlamda saÄŸlanamayabilmesının sebebi iki parçalıdır:Tercihlerin sayıl derecelenmesinin, öznitelikli bir yöneyin açıktan açığa olmasa da ağırlıklandırılmasından türetilmiÅŸ oluÅŸu (Arrow kuramıyla ilgilenen bir kitapta okuyucuya ÅŸu sorunu çözmeye davet edilir: Bir atletizm dekatlonunu nasıl sayıl ölçüme dökersiniz; disk atmada kazanılan 600 puanı nasıl 1500 m koÅŸuda kazanılan 600 puan ile aynı kefeye koyarsınız?) Yeni bir seçenek, dikkatleri farklı bir özniteliÄŸe veya öznitelik topluluÄŸuna odaklayabilir; bu durum örtülü ağırlıklandırmayı ve dolayısıyla önceki seçeneklerin nihai sayıl derecelerini deÄŸiÅŸtirebilir. ÖrneÄŸin Hilmi’ye Ankara’da ve Trabzon’da iÅŸ teklif edilmiÅŸ olsun ve Hilmi (iÅŸlerin aynı olduÄŸunu göz önüne alarak) gece hayatının daha canlı olması nedeniyle Ankara’yı seçmiÅŸ olsun. Bu esnada bir iÅŸ teklifi de Bursa’dan gelsin. Hilmi Bursa’nın kışlarının soÄŸuk olacağını düşünür, ancak bu anda Ankara’nın kışlarının Trabzon’dan çok daha soÄŸuk olacağını aklına getirir, dolayısıyla ılıman iklimi nedeniyle Trabzon’da karar kılar. Herbert Simon, politik propagandaların halka yeni fikirlerin aşılanmasında pek etkili olmadığını ortaya koyan araÅŸtırmaların "esas olay"ı kaçırdığından bahseder; politik propagandalar seçmenlerin dikkatini zaten bildikleri belli bir takım konulara çekmekte çok etkili olabilmektedir, dolayısıyla seçmenin kararlarında dikkate alması gereken ana noktaların bunlar olduÄŸunu düşünmelerini saÄŸlayabilmektedir.

Etiksel (Ahlaki) Egoizm

Salı, 06 Kasım 2007

Etiksel (ahlaki) egoizm Etik veya en yalın tanımıyla töre bilimi. Etik terimi Yunanca ethos yani "töre" sözcüğünden türemiÅŸtir. Aksiyoloji dalı olan etik, felsefenin dört ana dalından biridir. Yanlışı doÄŸrudan ayırabilmek amacıyla ahlâk kavramının doÄŸasını anlamaya çalışır. EtiÄŸin batı geleneÄŸi zaman zaman ahlâk felsefesi olarak da anılmıştır. Türkçe ahlâk bilimi olarak da anıldığı olmuÅŸtur. Ayrıca Türkçe’de etik sözcüğü ahlak sözcüğü ile eÅŸ anlamlı olarak da kullanılır.

İnsan davranışının etiksel temelleri her sosyal bilime yansır: antropolojide bir kültürün bir diğeriyle ilişkilendirilmesinde yer alan karmaşıklıklar yüzünden, ekonomide kıt kaynakların paylaştırılmasını içerdiği için, politika biliminde (siyaset bilimi) gücün tahsisindeki rolü nedeniyle, sosyolojide grupların dinamiklerinin köklerindeki yeri itibariyle, hukukta etik yapıların ilke ve kanunsallaştırılması nedeniyle, kriminolojide etik davranışı öven etik olmayan davranışı kötüleyen hali ve psikolojide de etik olmayan davranışı tanımlayış, anlayış ve tedavi edici rolüyle mevcuttur.

Etik sosyal bilimler dışında kalan çeşitli bilim dallarına da yayılmıştır. Örneğin biyolojidebiyoetik adıyla, ekolojide ise çevresel etik adıyla önemli bir yer teşkil eder.

Analitik felsefede, etik geleneksel olarak üç ana alana ayrılır: Meta-etik, Normatif etik ve uygulamalı etik.

//

Tarihsel Gelişimi ve Farklı Etik Anlayışları

Her ne kadar etik anlayışının tam olarak ne zaman başladığı bilinmese de, dünyanın farklı yerlerinde birçok farklı toplulukta çok eski çağlardan beri etik anlayışının var olduğu bilinmektedir. Dinler tarihi, felsefe tarihi ile antropolojik ve arkeolojik bulgular bunu kanıtlar niteliktedir.

Felsefi etik anlayışına Antik ÇaÄŸ Çin felsefesinde ve yine Antik Yunan felsefesinde rastlanır. Bu dönemlerde ortaya çıkan felsefi etik anlayışları, ortaya çıktıkları çaÄŸ ve bölgenin kültür ve toplumsal yapısıyla yakından iliÅŸkilidir. Demokritos’un aforizmalarından bir kısmı etik sorunlara dairdir. Demokritos’un etik görüşü doÄŸa felsefesine dayanır; materyalist etik anlayışında ölçülü olmak huzur ve dinginliÄŸi getirir dinginlik ise mutluluÄŸu ve insanın temel hedefi mutluluktur. Sofistler ise daha farklı ve göreli bir etik anlayışını benimsemiÅŸtirler; genel geçer anlamda kabul görebilecek, doÄŸru olabilecek hiçbir ölçü yoktur, her ÅŸeyin ölçüsü kiÅŸiye baÄŸlı olduÄŸu gibi etiÄŸin ölçüsü de kiÅŸiye baÄŸlıdır. Etikte görecelilik ve öznelliÄŸi savunan ilk düşünce Sofistlerindir, bu da Sofistlerin etik düşüncesini önemli kılar. Fakat Sofistlerin etik yaklaşımını önemli kılan bir baÅŸka nokta da Sofistlerin etik anlayışlarını özgür yurttaÅŸlarla sınırlamayıp genelleÅŸtirmeleri, kölelerin de erdem sahibi olabileceÄŸini, erdemleri öğrenebileceÄŸini belirtmeleriydi. Oysa Demokritos’un ve daha sonraki birçok ünlü Yunan filozofunun etik görüşlerinde kölelere yer verilmemiÅŸtir; onlar etik açısından geliÅŸemeyecek insanlardır.

Sokrates Sofistlerin göreceliliÄŸine karşı çıkmış, erdemin ve bilginin kaynağının kiÅŸinin içinde bulunabileceÄŸini öne sürmüştür. Burada bilgi erdemdi, etik açısından üstün olmak bilgiye dayalıydı. Sokrates’in etik düşüncesi bilgiye dayalı etik düşüncelerinin ilk örneklerindendir.

Platon etik sorunlarını devlet ve toplum kavramlarıyla birlikte ele almıştır; bireysel etikten ziyade toplumsal etik üzerine yoÄŸunlaÅŸmıştır. Platon’un etik anlayışı da çoÄŸu Yunan filozofu gibi soylulara, köle olmayan özgür yurttaÅŸlara yöneliktir. Ona göre toplumun çoÄŸunu oluÅŸturan kitle ahlâklı olma, erdem edinme gibi yeteneklerden yoksundu. Bu nedenle bu toplumsal etikte sınıflar arasında bir ahlâksal baÄŸ olduÄŸu söylenemez.

Aristoteles’in etik anlayışı da yine yoÄŸun toplumsal unsurlar barındırmış, dönemin tarihsel ve toplumsal geliÅŸmelerinden de büyük oranda etkilenmiÅŸtir. Aristoteles’in etik anlayışındaki en önemli noktalarda biri onun zoon politikon kavramıdır. Zoon politikan özgür insandır, toplumsal (sosyal) insandır. İnsan varlığının toplumsal oluÅŸunun kabulü açısından bu ilk adımdı. Aslında Aristoteles de kölelerin diÄŸer vatandaÅŸlarla bir tutulamayacağı fikrindeydi, köleler birer cansız nesneden farksızdılar ona göre de; yine de teorik zoon politikon tanımı etiÄŸin tarihsel geliÅŸimi açısından önemlidir. Özünde erdem sahibi olabilme yetisine sahip insan, vasat olursa ideal etik seviyeye ulaşır. İki uç kötü davranışın ortası, vasatı, erdemdir. ÖrneÄŸin kendini çok küçük görme ile kendini çok büyük görme arasındaki orta nokta, erdemli olan durumdur.

Etik konusundaki fikirleriyle daha farklı bir anlayış ortaya çıkaran ve adından çok söz ettiren bir baÅŸka Antik ÇaÄŸ filozofu da Epiküros’tur. Epiküros’un ateist etik anlayışında, insanlığın amacı hazza ulaÅŸmaktır. Her ne kadar genelde farklı zannedilse de Epiküros’un haz kavramı bedensel hazdan öte acının yokluÄŸudur. Mutluluk kiÅŸinin acı, ıstırap, sefalet ve elemden kurtulmuÅŸ olduÄŸu durumdur. Acıdan kurtulmak için önerilen hayat tarzı ise sosyal yaÅŸamdan uzak, münzevi ve sade bir hayat tarzıdır. Epiküros’un düşüncesinde insan sosyal bir varlık deÄŸildir, sosyal baÄŸları onun doÄŸasından gelen doÄŸal oluÅŸumlar deÄŸildir.

Antik ÇaÄŸ’dan sonra Hristiyanlığın Batı’daki yükseliÅŸiyle kaynağı ebedi ve ilahi olan bir etik anlayışı yükseliÅŸe geçmiÅŸtir. Bu dönemdeki en önemli etik anlayışlarından biri Aquinolu Thomas’ın etik anlayışıdır. Bu anlayışta Skolastik felsefenin etik anlayışı ile Hristiyan ahlâk ve erdem görüşleri bir araya gelir. Akılcı bir etik anlayışı olan bu anlayışta irade konusu da irdelenir. Akla dayanan özgür bir irade fikri mevcuttur, akli olumlu davranışlar mümkündür, kiÅŸi iyiyi seçerek mutluluÄŸa eriÅŸme ÅŸansına sahiptir, fakat son noktada gerçek ve nihai mutluluÄŸa ancak Tanrı’nın istemesi ile kavuÅŸulabilir. Bundan sonra uzun bir süre etik sadece Tanrı kaynaklı görüşlere yer vermiÅŸtir.

15. yüzyıldan baÅŸlayarak bu Tanrı ve din merkezli etik anlayışından kaymalar görülmeye baÅŸlar. ÖrneÄŸin Campanella’nın ütopik eseri GüneÅŸ Ülkesi dini etikten öte etik ile günlük bireysel ve sosyal davranışlar arasındaki baÄŸlar vurgulanır. Giordano Brunodogmatik din etiÄŸine karşı çıkan isimlerdendir. Daha sonraki dönemlerde birçok yazar ve düşünürün eserlerinde din ve dogmadan soyutlanmış, kaynağı zaman zaman hâlâ ilahi olsa da, pratikte ilahiyattan uzaklaÅŸmış, akla dayanan etik anlayışı tekrar yükseliÅŸe geçmiÅŸtir. Montaigne ve Charron’un çalışmalarında bunun izleri bulunabilir.

Bu dönemin sonlarında felsefi açıdan yerini genişleten İngiliz ampirik düşüncesi etik anlayışlarını da etkiler. Thomas Hobbes geleneksel etik görüşlerine aykırı, materyalist felsefesiyle uyumlu bir etik anlayışına sahiptir. Bireyin öncelikli hedefi kendi varlığını korumak ve sürdürmektir, bencillik insanın doğasında vardır, bu bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla örtüşmesi olumlu sonuçlar doğurur bu sebeple bireysel bencillik ile toplumun çıkarının örtüştüğü noktalar erdemlerdir. Bireyin bencil yönelimi ile toplumun çıkarının örtüşmediği ve hatta toplumun çıkarının zarar gördüğü davranışlarsa kötü davranışlardır.

DoÄŸu felsefelerindeki erdem ve ahlâk anlayışına benzer unsurlar taşıyan bir etik anlayışı da ünlü filozof Spinoza tarafından ortaya atılmıştır. Bu anlayışta kiÅŸi doÄŸal durumunda tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten kurtulabilir. Bu sebeple akli davranmak ile ahlâki davranmak aslında aynıdır. Bilgi vurgusu taşıyan bir etik fikrine sahip olmuÅŸ bir baÅŸka ünlü filozof John Locke’dir. Ampirik felsefesinden hareketle ahlâki olguların da deneyimlerin ürünü olduÄŸunu ortaya koymuÅŸtur.

Bir diÄŸer ünlü filozof Kant ise etiÄŸi davranış, eylem ve tutkuların bulunduÄŸu düzlemde deÄŸil fenomenlerin ötesindeki düzlemde tanımlar. Kant’ın etik üzerine tanınmış eserleri bulunur; Pratik Aklın EleÅŸtirisi ve Töreler MetafiziÄŸi gibi. Alman filozof Feuerbach ise materyalist bir etik anlayışı ortaya koyar. Hümanist vurgular da taşıyan bu anlayışta birey yaÅŸayışı ve ilerlemesi için diÄŸer birey(ler) ile iliÅŸkiye girmek zorundadır ve bu (sosyal) iliÅŸkiyle ahlâk oluÅŸur. Sosyal iliÅŸkilerin olduÄŸu her durumda ahlâk da olur. Feuerbach’ın felsefi bencillik tanımı bu etik düşünceye farklı bir açı da katar; bireyin mutluluÄŸu için çabalamasını bencillik olarak kabul etmez ve birey ile genelin çıkarlarının uyumunu garanti edecek genel bir sevgiyi tanımlar.

Alman filozof Schopenhauer ise çok daha karamsar bir etik görüşünü benimsemiÅŸtir. Varolmanın, yaÅŸamanın acıdan ibaret olduÄŸunu savunur; insan istemlerinin esiridir. Bu etik görüşü çeÅŸitli DoÄŸu felsefelerine ve etik görüşlerine büyük benzerlik taşır. Bu etik anlayışından çok daha farklı ve genel düşünceye karşı devrim niteliÄŸi taşıyan etik anlayışı ise ünlü Alman filozof Nietzsche’nin etik anlayışıdır. Felsefesindeki güç kavramı üzerin inÅŸa ettiÄŸi etik anlayışında, çoÄŸu etik anlayışında erdem olarak nitelenen birçok davranış güçsüz ve dolayısıyla da olumsuz olarak nitelendirilmiÅŸtir. Nietzsche’nin üstün insanı birçok etik anlayışta ahlâkî olarak tanımlanabilecek ÅŸekilde deÄŸildir. Nietzsche’nin ortaya koyduÄŸu ahlâk ve erdem, geleneksel ahlâkî standartların, iyi ile kötünün ötesindedir. İyi bireyin gücüne güç katan ÅŸey, kötü ise onu güçsüz kılan ÅŸeydir. Kısacası Nietzsche’nin etik anlayışı ortaya attığı güç kavramı temellidir.

Meta-etik

Meta-etik, etik ifadelerin doğasını araştırır. Şu tür sorular içerir: Etik iddiaların doğasında doğru veya yanlış olabilme mi vardır? Yoksa etik iddialar duyguların ifadelerinden mi ibarettir? Eğer doğru veya yanlış olabilmek doğalarında varsa, doğru olanları hiç var mıdır? Doğru olanları varsa mutlak anlamda mı doğrudurlar yoksa her zaman bazı birey, toplum veya kültüre göre mi doğrudurlar?

Meta-etik etik hüküm ve tavırların (tutum) doğasını inceler.

Normatif Etik

Normatif etik, meta-etik ile uygulamalı etik arasındaki köprü olarak tanımlanabilir. Doğruyu yanlıştan ayıracak pratik ahlak standartlarını ve ahlaklı bir hayatın nasıl yaşanacağını bulmaya çalışır. Bu, kişinin sahip olması gereken iyi alışkanlıklar, takip etmesi gereken görev ve sorumluluklar, veya davranışlarının diğerleri üzerindeki sonuçlarını içerebilir.

Uygulamalı Etik

Uygulamalı etiğin bir şekli, normatif etik teorilerinin belirli (spesifik) tartışmalı meselelere uygulanmasıdır. Bu durumlarda, etikçi savunulabilir bir teorik yapı benimser ve sonra teoriyi uygulayarak normatif tavsiyeler türetir.

Fakat, çoğu kişiler ve durumlar, özellikle de geleneksel dindarlar ve hukukçular, bu yaklaşımı ya kabul edilmiş dini doktrine karşı bulur ya da var olan yasa ve mahkeme kararlarına uymadığı için uygulanamaz ve pratikten yoksun bulurlar. Bunun dışında uygulamalı etikte kullanılan farklı yöntem ve yaklaşımlar da vardır. Bu yöntem ve yaklaşımlara safsatalar (veya safsatacılık) örnek olarak verilebilir.

Her ne kadar uygulamaları etikte incelenen soruların çoğu kamu politikasını içerse ve doğrudan kamusallaşmış uygulama ve olaylara dair olsa da, uygulamalı etik başlığı altında farklı sorularda incelenebilir. Örnek vermek gerekirse: "Yalan söylemek her zaman yanlış mıdır? Eğer değilse, hangi zamanlarda izin verilebilirdir (caiz)?" Bu tip etik hükümleri oluşturmak her türlü normdan önceliklidir.

Uygulamalı etiğin farklı uzmanlıklardaki etik problemleri inceleyen bazı alt dalları (disiplin) mevcuttur, örneğin: iş etiği, tıbbi etik, mühendislik etiği ve yasal etik gibi. Her alt bu uzmanlıkların etik kuralları içerisinde ortaya çıkan yaygın mesele ve problemleri karakterize eder ve bunların kamuya olan sorumluluklarını tanımlar.Kürtaj, yasal ve ahlaki meselelerHayvan haklarıBiyoetikİş etiğiKriminal adaletÇevresel etikFeminizmEşcinsel haklarıİnsan haklarıGazetecilik etiğiTıbbi etikTeknolojik etikFaydacı etikFaydacı biyoetikDinî etik

Konu hakkında daha fazla bilgi için: Dinde etik.Dinî etik, gerek uygulamalı etik gerekse (genel) geleneksel dini etik başlığı altında incelenebilen bir etik perspektifi ve anlayışıdır. Bu tutumda, etiğin temelleri dinidir. Dinlerdeki ahlak kavramının çeşitliliği ve dinlerin çeşitliliği yüzünden, dini etik kavramı da ayrıntılar açısından farklılık ve çeşitlilik gösterir.

Erdemler etiÄŸi

Erdemler etiÄŸi insanın nasıl birisi olması gerektiÄŸini söylemeye çalışır. Erdemler etiÄŸi ilk olarak Eski Yunan’da ortaya çıkmıştır. Plato’nun Symposium’unda insanların sahip olması gereken dört erdem olarak Basiret, Adalet, Cesaret ve İtidal gösterilmiÅŸtir. Aristo erdemleri ahlaki ve akli olarak ikiye ayırmıştır. Dokuz akli erdemin en üstünde sophia yani teorik hikmet ve phronesis yani pratik hikmet gelmektedir. Aristo da ahlaki erdemler olarak basiret, adalet, cesaret ve itidali verir. Aristo’ya göre her ahlaki erdem her iki uçtaki kusurun ortalamasıdır. ÖrneÄŸin cesaret erdemi, korkaklık ve deli cesareti gibi kusurların ortasında yer alır.

Tanımlı Russell’in Çaydanlığı

Salı, 06 Kasım 2007

Russell’in Çaydanlığı

Russell’ın Çaydanlığı, diÄŸer bir adıyla Göksel Çaydanlık, filozof Bertrand Russell (Bertrand Rasıl okunur) tarafından dinlerin yanlışlanamaz savlarının yanlışlanması görevinin kuÅŸkuculara düştüğü görüşünü çürütmek amacıyla ileri sürülen bir benzeÅŸimdir. Illustrated dergisinin 1952′de içeriÄŸine kattığı (ama hiç yayımlamadığı) "Bir Tanrı var mı?" isimli makalesinde, Russell aÅŸağıdakileri söyler:

“EÄŸer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede güneÅŸin etrafında dönen Çin seramiÄŸi bir çaydanlık olduÄŸunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduÄŸunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluÅŸundan dolayı insan aklının ondan kuÅŸku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eÄŸer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her Pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuÅŸku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuÅŸkuyu duyan kiÅŸiye yakınçaÄŸda bir ruh doktoruyla ya da daha önceki çaÄŸlarda bir Engizisyon yargıcıyla bir randevu kazandırırdı.”

Bir Åžeytan’ın Papazı isimli kitabında, Richard Dawkins (Riçırd Dovkins okunur) çaydanlık fikrini biraz daha ileri götürür:

“Organize dinlerin, açık düşmanlığımızı haketmesinin nedeni ÅŸudur ki, Russell’ın çaydanlığına olan bir inancın aksine, din güçlüdür, etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara sistematik biçimde aşılanır. Çocuklar geliÅŸim yıllarını çaydanlıklar hakkında manyakça kitaplar ezberleyerek harcamaya zorlanmazlar. Devletin okulları, anababaları yanlış biçimdeki çaydanlıklara inanmayı tercih eden çocukları okul sisteminin dışında tutmaz. Çaydanlığa inananlar, çaydanlığa inanmayanları ya da çaydanlık kâfirlerini veya çaydanlık sapkınlarını hatta çaydanlığı inkar edenleri ölümüne taÅŸlamaz. Anneler çocuklarını, bir deÄŸil de üç çaydanlığa inanan çaydanlık-gâvuru eÅŸlerle evlenmemeleri için uyarmaz. Önce sütü koyanlar, önce çayı koyanların dizlerini parçalamaz.”

Russell’in çaydanlığı kavramı daha mizahi ve dinleri açıkça parodileÅŸtiren biçimlere de geliÅŸmiÅŸtir; Görünmez Pembe Tekboynuzlu At ve Uçan Spagetti Canavarı bunlara iki örnektir.

__________________

3Kuruşluk insanlara 5Kuruşluk değer verirsen gün gelir seni 1 Kuruşluk İnsanlara satar

Zaman herşeyin ilacı

Kavramak lazım amacı

Sönen aşkların sonu hep acı

Acelesiz olmalı bu aşk

Sonsuza dek iki bedende yaÅŸamalı …!!!

Eflatuna SormuÅŸlar;

İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir?

Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.Ne var ki çocukluklarını özlerler.

Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler;Ama sağlıklarını almak içinde para öderler.

Yarınlarından endişe ederken bugünlerini unuturlar.

Sonuçta,ne bugünü,ne de yarını yaşarlar.Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar.Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler

——————————————-

Plüralizm

Salı, 06 Kasım 2007

Plüralizm Pluralizm birçok mutlak ilke, güç, enerji veya madde kabul eden teori veya sistemleri tanımlar. Farklı konularda, bu (aynı) temelden hareket eden çeşitli kullanımları vardır. Politikada, çoğulluğun kabulü ile belirginleşen, birkaç siyasi partiye dağıtılmış güçler dağılımını içeren herhangi bir politik teori veya sistemi tanımlamakta kullanılır.

Uluslararası İliÅŸkiler’de Pluralizm

Pluralizm, 1960’lı 1970’li yıllarda uluslararası iliÅŸkiler alanında uluslar arası politika ve iç politika arasında ayırıma giden devlet merkezli bir analizi benimseyen düşünce okullarına bir tepki olarak doÄŸmuÅŸ olan, sistemdeki deÄŸiÅŸiklikler sonrası devletin sınırlarının giderek önemini yitirmeye baÅŸladığına ve iç politikanın dış politikaya etkisinin arttığına iÅŸaret eden bir teoridir.

John Burton uluslararası iliÅŸkiler alanındaki teori ve düşünceleri egemen ulus devletler arası iliÅŸkiler ve kendi yaklaşımı alan Dünya Toplumu olarak iki gruba ayırmaktadır. Burton’un yaklaşımı geleneksel devlet merkezli ve bunun karşısında devlet merkezli olmayan iki paradigmaya karşılık gelmektedir. Bu iki yaklaşım Burton’a göre iki modele tekabül etmektedir. Bunlardan biri “bilardo topu” diÄŸeri de “örümcek ağı” dır. Bilardo topu, gücü esas alan kapalı birer yapıdır. Örümcek ağı ise, devletler arası iliÅŸkilerde içsel ve dışsal tüm öğelerin örümcek ağı gibi iç içe geçmiÅŸ kavramlar olduÄŸu bir modeldir. Örümcek ağı modelinde güç göreceli bir kavramdır. Ekonomik ve siyasi koÅŸullar önem kazanmaktadır. Uluslararası iliÅŸkilerde aktörlerin çoÄŸalması, iletiÅŸimin yoÄŸunlaÅŸması ve hızla artan karşılıklı bağımlılık sonucu devletler kendi baÅŸlarına hareket edemezler. Dünya toplumunu düzenleyen etmen, güç olmaktan çıkmış ve iletiÅŸim olarak belirlilik kazanmıştır. İletiÅŸimi elinde bulunduranında devletler arası iliÅŸkilerde de daha etkin olabilmektedir.

Uluslararası iÅŸbirliÄŸinin geliÅŸmesinde uluslar arası örgütlerin payı üzerinde duran Ernst Haas’a göre gücün kaynağı bilgidir. Haas, uluslararası iliÅŸkilerde karar vericiler ve liderler üzerinde durmaktadır. Uluslar arası iliÅŸkilerde barışın saÄŸlanmasında örgütlerin rolleri üzerinde duran Haas, örgütlerinde bilgiyi denetleyen, yani bilgi teknolojilerini elinde bulunduranların elinde olacağına iÅŸaret etmektedir. Pluralizm 20. yüzyılın başından itibaren bilimsel olarak incelenmeye baÅŸladığına dikkat çeken Richard Little II. Dünya Savaşı’ndan itibaren bunun realist paradigmaya bir tepki haline dönüştüğünü ifade etmektedir. Little’ a göre karşılıklı bağımlılığın baÅŸlaması ve sınırların belirsizleÅŸmesi bu dönemlerde meydana gelmiÅŸtir.

Pluralist yaklaşımları Viotti ve Kauppi dört noktada toplarlar. Birinci olarak, pluralistler devletin dışındaki aktörleri de kabul ederler. Pluralist yaklaşımlar devletin yanında bireyi, uluslar arası örgütleri ve baskı gruplarını dahil etmektedirler. İkinci olarak, pluralistler devleti bir bütün olarak değil alt örgütlerden ve birimlerden meydana gelen bir yapı olarak ele alırlar. Üçüncü olarak, pluralistler kararların alınmasında sadece devletin değil aynı zamanda uluslar arası aktörlerin arasındaki rekabetin ve pazarlıkların etkisi olabileceğini düşünmektedirler. Dördüncü olarak, pluralistlere göre uluslar arası ilişkilerin gündemi çok yoğundur. Pluralistler, ticaretten, ekonomik ilişkilere, güç, eğitim, sağlık, çevre kirliliği kısacası her türlü toplumsal sorunları da uluslar arası ilişkilerin konusuna dahil etmektedirler. Pluralist yaklaşımların diğer bir özelliği ise, realistlerin uluslar arası ilişkileri sıfır toplamlı, mahkumun ikilemi veya güvenlik ikilemi olarak açıklamasına karşın pluralistler, uluslar arası ilişkilerin tamamen sıfır toplamlı olamayabileceğini ayrıca tüm uluslar arası ilişkilerin mahkumun ikilemi ya da güvenlik ikilemine indirilemeyeceğini vurgulamaktadır.

Pratik Zeka

Salı, 06 Kasım 2007

Pratik Zeka Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:

- Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat:

- Ne yani, birde haklı yere mi öldürülseydim!

Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayışı ve felsefesiyle ünlü filozof

Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbirşeyi

olmayan kibirli bir adamla karşılaşır.

İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün deÄŸildir…

Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: "Ben bir serserinin önünden kenara

çekilmem" der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir: -

Ben çekilirim!!

MeÅŸhur bir filozofa:

- Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz?

diye sorulduÄŸunda:

- Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan, demiş.

Dostlarından biri, Fransız kralı 15. Lui’ ye:

- Majesteleri, akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü?

Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi

seve seve öder. Kral, alaylı alaylı gülerek:

- Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık,

sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.

Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile’ ye hasımlarınından biri:

- Efendim, kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?

Galile:

- Doğru, demiş. Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama,

seninkiler de bir eşşeğe göre fazla küçük sayılmaz mı?

Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon’ un bir muharebede tenkide

kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:

- Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini

zaptetmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye başlayınca, Napolyon:

- Evet, Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.

Bir toplantıda bir genç M. Akif küçük düşürmek için:

- Affedersiniz, siz veteriner misiniz? demiÅŸ.

M. Akif hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş:

- Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?

İdam edilmek üzere olan bir mahkuma:

- Diyeceğin bir şey var mı? diye sorduklarında:

- Bu bana iyi bir ders oldu!!

Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri

gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin

yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ;

- Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş. Vezir:

- Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:

- Bende bilirim.

Sultan Alparslan 27 bin askeriyle bizans topraklarında ilerlerken, keşfe

gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:

- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.

Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:

- Bizde onlara yaklaşıyoruz.

Bir filozofa sormuşlar: Şansa inanırmısınız?

Filozof: Evet, yoksa sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım

Socrat

Salı, 06 Kasım 2007

Socrat Eski Yunanda , Sokrates bilgiyi saklaması sebebiyle saygıdeğer bir ün yapmıştı.. Bir gün büyük filozof bir tanıdığına rastladı ve adam ona dedi ki,

”Arkadaşınla ilgili ne duyduÄŸumu biliyor musun ?”

"Bir dakika bekle" diye cevap verdi Sokrates. "Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna Üçlü Filtre Testi deniyor."

"Üçlü Filtre?"

”DoÄŸru,” diye devam etti Sokrates. "Benimle arkadaşım hakkında konuÅŸmaya baÅŸlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceÄŸini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Uçlu filtre testi dememin sebebini birazdan anlayacaksın. Simdi birinci filtre; ‘Gerçek Filtresi ‘ Bana birazdan söyleyeceÄŸin ÅŸeyin tam anlamıyla gerçek olduÄŸundan emin misin ?"

” Hayır,” dedi adam ”Aslında bunu sadece duydum ve ….”

"Tamam,” dedi Sokrates. " Öyleyse , sen bunun gerçekten doÄŸru olup olmadığını bilmiyorsun. Simdi ikinci filtreyi deneyelim, ‘iyilik Filtresi’. Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduÄŸun ÅŸey iyi bir ÅŸey mi ?"

” Hayır, tam tersi…”

” Öyleyse” diye devam etti Sokrates, "Onun hakkında bana kötü bir ÅŸey söylemek istiyorsun ve bunun doÄŸru olduÄŸundan emin deÄŸilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı. ‘ise yararlılık filtresi’ Bana arkadaşım hakkında söyleyeceÄŸin ÅŸey benim isime yarar mi ?"

”Hayır, pek deÄŸil."

”İyi” diye tamamladı Sokrates. "EÄŸer, bana söyleyeceÄŸin ÅŸey doÄŸru deÄŸilse, iyi deÄŸilse ve ise yarar deÄŸilse bana niye söyleyesin ki?".

Sizce İnsan Gerçekten Düşünür Mü?

Salı, 06 Kasım 2007

Sizce insan gerçekten düşünür mü? insan düşünür mü?

yada düşünce diye tabir ettiÄŸimiz ÅŸeyin doÄŸası nedir?belkide insan düşünmüyordur!örneÄŸin hayvanlar düşünemez deriz(düşünce diye tabir ettiÄŸimiz ÅŸeyi yapamazlar) hayvanlar içgüdüleriyle yaÅŸarlar,yani metabolizmalarını sürdürebilmek için yerler,içerler;üremek için çiftleÅŸirler,av-avcı iliÅŸkisi içindedirler vs…

yani hayvanlar hayvanlığın gerektirdiği ve getirdiği şeyler dışında birşey yapamazlar işte insanlarda belkide kendilerinde bulunan bu özellikleri kullanıyordur yani yapması gereken şeyi yapıyordur düşünce münferit tutulması gereken birşey değildir.bir bilgisayar programı gibi düşünebiliriz programa neyi yüklerseniz onunla ilgili şeyler sonuçlandırır onun dışında hiç bir faaliyeti olamaz.

işte insan programındada düşünce verilmiş bir özellik olamaz mı?yani yapdığımız herşeyi yapmak zorunda olduğumuz için yapıyoruzdur düşündüğümüz için değil!

Acaba böyle birşey olabilirmi

Dekart: Metod Üzerine Konuşma

Salı, 06 Kasım 2007

DEKART: Metod Üzerine Konuşma DEKART: Metod Üzerine Konuşma

Dr. Fuat BOZER

"Aklı selim dünyada en iyi paylaştırılmış şeydir, çünkü her insan kendi payının o kadar iyi olduğunu zanneder ki, başka hususlarda en zor memnun olanlar bile kendilerinde bulunan selim akıldan fazlasını arzu etmezler.

Ben hiçbir zaman, hiçbir sahada, kendi zihnimin herkesin kinden daha mükemmel olduğunu zannetmedim. Fakat, söylemekten çekinmeyeceğim ki, gençliğimden beri iyi bir talihle, beni bir takım düşünce ve düsturlara götüren bir yol üzerinde bulundum; onunla bir metot kurdum ve bu metotla, zannederim; "bilgimi" derece derece artırmak ve onu zihnimin fakirliği, ömrümün kısalığı elverdiği nisbette yüksek bir noktaya kadar yavaş yavaş çıkarmak imkânını buldum.

Yüzyıllardan beri dâhiler tarafından tartışılageldiği halde, hâlâ içinde birçok tartışma mevzularını taşıyan felsefe konusunda başkalarından daha iyi olmadığımı söylemekten başka diyeceğim bir şey yoktur. Böylece, aynı mevzuu üzerinde yalnız biri dışında hiçbirinin doğru olması mümkün olmadığı halde; bilgili görünen kimseler tarafından desteklenen çeşitli fikirler bulunabildiğini gözönüne alarak, ben de onların bir kısmından yana çıkacağıma; aldatıcı bir şekilde doğruymuş gibi görünen bu fikirlerin hepsini yanlış sayıp reddediyorum.

İşte bunun için, hocalarıma bağlılıktan kurtulmaya elverişli bir yaşa gelince, kitapları incelemeyi tamamen bırakıp; kendimde veya kâinat kitabında bulunabilecek olan ilimden başka bir ilim aramamaya karar vererek, gençliğimin geri kalan kısmını her tarafta karşılaştığım şeyler üzerinde faydalı düşünceler yürütmekle geçirdim.

Kâinat kitabını tetkik etmek ve tecrübe kazanmak için birkaç sene harcadıktan sonra, günün birinde kendimi de incelemeye karar verdim. Bu da zannederim, memleketime ve kitaplarıma kapanıp kalmaktan daha çok fayda sağladı.

GençliÄŸimde felsefe disiplinleri arasından mantığı; matematik ilimlerinden cebiri ve geometricilerin analizini incelemiÅŸtim. Bunlar, gayemin gerçekleÅŸmesinde faydalanabileceÄŸim üç sanat veya ilim gibi görünüyordu. Ama yakından inceleyince gördüm ki, kıyasları ve daha birçok kaideleriyle mantık, yeni bir ÅŸey öğretmekten ziyade, bilinen ÅŸeyleri baÅŸkalarına açıklamak veya Lullus’un San’atı gibi, bilinmeyen ÅŸeyler hakkında bilgi vermek yerine, muhakeme dahi yürütmeksizin söz söylemeyi temin etmekten baÅŸka bir ÅŸeye yaramıyor. Mantıkta, doÄŸru ve faydalı birçok kaideler bulunmakla beraber zararlı ve lüzumsuz olanlar da mevcuttur.

Bunun için bu üç ilmin faydalı yanlarını alıp, kusurlu taraflarını çıkarıp atmaya yarayan bir metod bulmak mecburiyetini hissettim. Kanunların çok sayıda oluşu çoğu zaman ahlâk bozukluklarına mazeret teşkil eder. Sayıca pek az olan ve sıkı sıkıya tatbik edilen kanunlara sahip bir devletin yapısı daha nizamlıdır. Böylece, mantığı meydana getiren bir sürü kaide yerine, aşağıdaki dört kaidenin bana yeteceği; ancak onlara uymaktan bir an bile geri kalmamak için sağlam ve değişmez bir karar almam icabettiği neticesine vardım.

Birincisi, doğruluğunu apaçık olarak bilmediğim hiçbir şeyi doğru olarak kabul etmemek; yani aceleyle karar vermekten ve peşin kanaatlilikten dikkatle kaçınmak ve vardığım hükümlerde, ancak kendilerinden şüphe edilemeyecek derecede açık ve seçik olarak kavradığım unsurlara yer vermekti.

İkincisi, ele alacağım problemleri daha iyi çözebilmek için; herbirini mümkün olduğu ve icab ettiği kadar kısımlara ayırmaktı.

Üçüncüsü, en basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak, tıpkı bir merdivenden basamak basamak çıkar gibi; en karmaşık şeylerin bilgisine yavaş yavaş yükselmek için, normalde birbirleri ardınca sıralanmayan şeyler arasında bile bir sıra bulunduğunu farzederek, düşüncelerimi bir sıraya göre yürütmekti.

Sonuncusu ise, hiçbir şeyi atlamadığımdan emin olmak için, her tarafta eksiksiz sayımlar ve umumi kontroller yapmaktı.

Hakikaten, rahatlıkla söyleyebilirim ki, seçtiğim bu az sayıdaki kaideye harfi harfine uymam, adı geçen ilimlerin ihtiva ettiği bütün meselelere çözüm yolları bulmakta bana çok büyük bir kolaylık temin etti. Öyle ki, en basit ve en umumi olanlarından başlayıp bulduğum her hakikati, sonra daha başkalarını da bulmakta bir kaide olarak kullanmak suretiyle; bu meseleleri tetkike ayırdığım iki yahut üç ay içinde, sadece eskiden pek zor bulduğum birçoklarını halletmekle kalmayıp; ayrıca, sonuna doğru, bence çözümü bilinmeyen meselelerin bile, hangi yollardan ve ne dereceye kadar halledilebilmelerinin mümkün olduğunu tayin edebileceğimi de gördüm. Her şeyde ancak bir tek hakikat bulunduğunu ve onu bulan kimsenin o şeyi bilinebileceği kadar bildiğini; meselâ, aritmetik öğrenen bir çocuğun, kaidelere uygun bir toplama yaptığı zaman, ele almış olduğu toplam hakkında insan zihninin bulabileceği her şeyi bulduğundan emin olabileceğini göz önüne alırsanız herhalde söylediklerim size fazla iddialı görünmez. Fakat bu metotta beni ençok memnun eden şey, her konuda tamamıyla olmasa bile, hiç değilse elimden geldiğince, aklımı kullanmakta olduğumdan emin olabilmemdi; üstelik onu tatbik ederken zihnimin yavaş yavaş objeleri daha açık, daha seçik bir şekilde kavramaya başladığını da hissediyor ve o metodu sadece hususi bir konuya has kılmadığım için, cebirin zorluklarına tatbik ettiğim gibi, başka ilimlerin güçlüklerine de münasip bir şekilde tatbik edebileceğimi düşünebiliyordum. Bunu yapmak için hemen karşılaştığım bütün zorlukları incelemeye kalkışmam gerekmezdi. Çünkü bu, metodun icab ettirdiği sıralamaya ters düşerdi; fakat hepsinin esaslarının, hiçbir doğru prensibine rastlamadığım felsefeden alınmış olduğunu gözönünde tutarak, herşeyden önce felsefede doğru esaslar kurmak gerektiğini düşündüm.

Nihayet, nasıl oturduğumuz evi yeniden yapmaya başlamadan önce; onu yıkmak, malzeme biriktirmek ve mimar bulmak veya bizzat mimarlık etmek ve ayrıca dikkatle onun plânını çizmek yetmez de, aynı zamanda bütün bu işlerle uğraşırken içinde rahatça oturulabilecek bir ev de bulmak gerekirse; tıpkı bunun gibi, aklım beni vereceğim hükümlerde kararsız olmaya zorlarken, hareketlerimde kararsız kalmamak ve böylece elimden geldiği kadar mesud bir şekilde yaşamaya devam edebilmem için üç veya dört düsturdan ibaret bir geçiş devresi ahlâkını kabul ettim.

Birincisi, Allah’ın çocukluÄŸumdan beri içinde yetiÅŸmeme lütuf ve inayet buyurduÄŸu dine, saÄŸlamca baÄŸlı kalmak ve baÅŸka her ÅŸeyde, birlikte yaÅŸayacağım kimselerin en akıllıları tarafından pratik hayatlarında benimsenen görüşlerine uygun hareket etmekti. Ve bu kiÅŸilerin görüşlerinden çok yaptıklarına bakacaktım.

İkinci düsturum, hareketlerimde elimden geldiği kadar azimli olmak ve en şüpheli görüşleri bile, bir defa benimsemeye karar verdikten sonra, pek güvenilir ve şaşmaz görüşler olarak daima hiç değiştirmeksizin benimsemeye devam etmekti. Bu da beni, kötü olduğuna bir defa hükmetmiş olduktan şeyleri, sonradan iyi bularak yapmaktan kendilerini alamayan bir takım zayıf ve kararsız ruhların vicdanlarını rahatsız eden pişmanlık ve huzursuzluktan kurtarmış oldu.

Üçüncü düsturum, her zaman talihten çok kendimi yenmek alışkanlığını kazanmaktı. Bu metodu kullanmaya baÅŸladığımdan beri öylesine mes’udum ki, hayatta bundan daha tatlı, bundan daha masum bir saadet duyulabileceÄŸini zannetmiyorum. Kendime bunları düstur edindikten ve bunları daima ilk hakikatler olarak inandığım "iman hakikatleri" ile birlikte aklımın bir köşesine koyduktan sonra, artık geriye kalan bütün görüşlerimden kurtulma faaliyetine baÅŸlayabileceÄŸim kanaatine vardım.

Bundan sonra geçen dokuz yıl boyunca herbir mevzuda, onu şüpheli kılabilecek, aldanmama yol açabilecek noktalar üzerinde ayrıca düşünerek, daha önceden haberim olmadan zihnime girebilmiş olan bütün yanlışları söküp atmaya koyuldum. Böylece, hislerimiz bizi bazen aldattığına göre, onlar vasıtasıyla mevcut olduğunu öğrenmiş bulunduğumuz hiçbir şeyin hakikatte varolmadığını farzetmek istedim. Geometrinin en basit mevzuları üzerinde bile muhakeme yürütürken yanılan ve yanlış muhakemeler yapan insanlar bulunduğu için, başkaları gibi benim de yanılabileceğime hükmederek daha önce ispat vasıtası olarak aldığım bütün delilleri yanlış diye atıyordum. Nihayet, uyanıkken zihnimizde bulunan fikirlerin, aynen ve hiçbiri gerçek olmaksızın uyurken de aklımıza gelebileceğini gözönüne alarak, o ana kadar zihnime girmiş olan şeylerin, rüyama giren hayallerden daha gerçek olmadığını farzetmeye karar verdim. Fakat hemen bunların ardından, herşeyin yanlış olduğunu düşünmek istediğim sırada, bütün bunlan düşünen "benim" zaruri olarak "bir şey olmam" gerektiğini farkettim. Ve "DÜŞÜNÜYORUM, O HALDE VARIM!" hakikatinin şüphecilerin en acayip faraziyelerini bile sarsmaya gücü yetecek derecede sağlam ve itimad edebilir olduğunu görerek, bu hakikati aradığım felsefenin "ilk prensibi" olarak kabul etmeye tereddütsüz karar verdim. Sonra, ne olduğumu dikkatle inceledim ve hiçbir bedenim olmadığını; ne içinde bulunduğum bir dünya ne de başka bir yer olmadığını farzedebildiğim halde, aynı şekilde yukarıdaki sebepten dolayı kendimin var olmadığını farzedemediğimi; tersine sırf başka şeylerin doğruluğundan şüphe etmeyi "düşünebildiğime" göre, benim mevcut bulunduğum neticesinin pek açık ve kesin bir şekilde ortaya çıktığını; halbuki düşünmekten kesilseydim, hayal ettiğim bütün şeyler doğru olsalar bile, zatımın varlığına inanmak için elimde hiçbir sebep kalmayacağını görerek anladım ki, ben mahiyeti düşünmek olan ve var olabilmek için hiçbir yere ihtiyacı bulunmayan ve maddi hiçbir şeye bağlı olmayan bir cevherim. Öyle ki, bu ben, yani kendisiyle ne isem o olduğum ruh, bedenden tamamıyla farklıdır; hatta, bilinmesi, bedeni bilmekten daha kolaydır. Ve bir bedende olmasa bile, o ne ise yine o olmaktan geri kalmaz.

Bundan sonra baÅŸka hakikatler arama arzusuyla geometri bahsini ele alıp, en basit ispatlarından bazılarını gözden geçirdim. Bu mevzuyu; uzunluk, enlilik ve yükseklikle; derinliklere sınırsız olarak yaygın, parçalara bölünebilir, çeÅŸitli ÅŸekil ve büyüklüklerde, her türlü yer deÄŸiÅŸtirmeye müsaid kesintisiz cisimler veya sınırları bulunmayan yaygın bir mekân olarak anlıyordum. Zira geometriciler objelerinin tamamının bunlardan meydana geldiÄŸini farzederler. Herkesçe geometricilerin ispatlarına atfedilen mutlak kesinliÄŸin, tamamen bu mefhumların anlaşılmasına dayandığını görerek; daha önce bahsettiÄŸim kaide gereÄŸince bu ispatlarda objelerin varlığını bana temin eden birÅŸey bulunmadığını farzettim; meselâ, bir üçgen tahayyül etsek, onun üç açısının iki dik açıya eÅŸit olması gerektiÄŸini pekâla gördüğüm halde, yeryüzünde üçgen diye bir ÅŸeyin bulunduÄŸunu bana temin eden herhangi bir ÅŸey görmüyordum. Halbuki bir mükemmel varlık fikrini incelediÄŸimde, varlığın onda, "tıpkı bir üçgenden edindiÄŸim fikirde üç açının iki dik açıya eÅŸit olması bulunduÄŸu gibi, yahut da bir küre fikrinde bütün kısımların merkezden eÅŸit uzaklıkta olması bulunduÄŸu gibi, hatta "daha da apaçık olarak" bulunduÄŸunu görüyordum. Dolayısıyla da, bu mükemmel varlığın, yani Allah’ın olması veya varolması, hiç deÄŸilse en az herhangi bir doÄŸru geometrik ispat kadar kesindir.

Fakat pek çok kimse Allah’ı bilmenin, hatta kendi ruhlarının ne olduÄŸunu bilmenin güç bir ÅŸey olduÄŸunu zanneder. Bunun sebebi, bu ÅŸahısların zihinlerini asla, beÅŸ duyuyla duyulur ÅŸeylerin ötesine yükseltememiÅŸ olmalarıdır. Hiçbir ÅŸeyi, ancak maddi ÅŸeyler için yaratılmış hususi bir düşünme tarzı olan hayal gücüyle hayal etmeden düşünmeye alışık olmadıklarından, cisim olarak hayal edilemeyen her türlü ÅŸey onlara anlaşılmaz görünür.

Nihayet, ileri sürdüğüm delillere raÄŸmen Allah’ın ve kendi ruhlarının varlığına yeterince kani olamayan kimseler hala bulunuyorsa, onların ÅŸunu bilmelerini isterim ki; daha emin olduklarını sandıklan bütün ÅŸeylerin, meselâ vücutlarının, yıldızların, yeryüzünün ve benzeri ÅŸeylerin varlığı; ruhlarının ve Allah’ın varlığından dada az kesindir."

Satır satır tamamını "Metod Üzerine KonuÅŸma" adlı eserden aldığımız buraya kadar ki bölümde sadece Allah’ın varlığını ele almış olan Descartes; dört sene sonra yayınladığı Meditations’da bu bahsi "Üçüncü Düşünce" baÅŸlığıyla iyice geniÅŸletmiÅŸ ve orada- Allah’ın sıfatlarına da deÄŸinmiÅŸtir.

"Benim Allah adından anladığım ÅŸudur: O, ezeli, ebedi, deÄŸiÅŸmez, mutlak irade sahibi, her ÅŸeyi bilen ve her ÅŸeye gücü yeten bir varlıktır. Var olan bütün diÄŸer ÅŸeyler eÄŸer gerçekten varlarsa, O’nun tarafından yaratılmıştır.

Bunlardan elde edilebilecek baÅŸka hakikatlerin gözden geçirilmesine geçmeden Önce kusursuz kemal sahibi bu Zat’ı, o harikulade sıfatlarıyla temaÅŸa etmek; o büyük nurun ölçülmez güzelliÄŸine, karşısında gözleri kamaÅŸmış zihnimin gücü yetebildiÄŸince bakmak; böylece kendimden geçmek ve tapmak için durmanın pek yerinde olacağını zannediyorum. Zira Ahiret hayatının en yüksek saadetinin sadece ilâhi haÅŸmeti temaÅŸa olduÄŸunu, iman ile öğreniyoruz. Aynı zamanda bu tefekkür ve murakabe ÅŸekliyle onun sıfatlarını temaÅŸa etmemizle; Ahirettekine nisbetle ölçülmez derecede eksik olsa bile, bu hayatta da duyabileceÄŸimiz en büyük saadet bahÅŸedilmiÅŸ olacaktır."

Åžey

Salı, 06 Kasım 2007

Şey Şey, felsevi bir kavramdır. Hiç bir zaman tam olarak çözülemeyecek olan bir kelimedir. Sırdır. Mistik İslam öğretisindeki sonsuzluk ve vahdet-i vücud kavramlarını bünyesinde bulundurur bu kavram. Zira şey; bir anlatıya göre, hiç bir şeydir, hiç bir şey olduğu için de her şeydir. Hiçlik kavramıyla arasındaki gizil bir bağıntı vardır dolayısıyla. Şüphesiz burada bahsettiğimiz hiçlik, Hayyam öğretisinde sonsuzluğa işaret eden hiçliktir. Yok oluşa işaret eden hiçlik değil.

Pandeizm

Salı, 06 Kasım 2007

Pandeizm Pandeizm: Panteizmin deistik formudur; Deizmin panteistik formudur.

Deizm (tanrıcılık), 17′inci ve 18′inci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde belirginleÅŸmiÅŸ dini bir felsefedir.

Panteizm ya da Tümtanrıcılık (DoÄŸatanrıcılık Kamutanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefî görüştür. Panteizm’de, pan-enteizm’den (kamusaltanrıcılık) farklı olarak herÅŸeyi tanrının bir parçası olarak kabul edilir, tanrı her ÅŸeydir ve her ÅŸey tanrıdır. Panteizme göre Tanrı’nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Tanrı doÄŸada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Her ÅŸey Tanrı’dır.

Deistler genelde doÄŸaüstü olayları (kehanet veyahutta mucizeler) ,yaradanın dinlerle olan bağını, kutsal metinleri ve ortaya çıkmış tüm dinleri reddederler. Bunun yerine; deistler doÄŸru dini inanışların insan mantığında ve doÄŸal Dünya’nın kanunlarında görmeyi tercih ederler. Bu doÄŸrultuda da; varolan tek bir tanrının ya da üstün varlığı kabul ederler.

Deizm kelime anlamı olarak; "tanrı"’dan gelmiÅŸtir; Latince "deus" kelimesini kullanır; tam Türkçesi ile "Tanrıcılık"dır.

Johannes Scottus Erigena, düşünce ve eserleriyle Antik Yunan felsefesini ve Yeni Platoncu felsefeyi Hıristiyan inancıyla bağdaştırmaya çalışmış olan İskoç Ortaçağ düşünürü.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný