‘Felsefe’ Kategorisi için Arşiv

İki Şey İnsanı "nitelikli İnsan" Yapar

Salı, 06 Kasım 2007

İki şey insanı "nitelikli insan" yapar İki şey insanı "nitelikli insan" yapar:

1. İradeye hakim olmak

2. Uyumlu olmak

İki şey "ekstra değer" katar:

1. Hitabet ve diksiyon eğitimi almak

2. Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey geri bırakır:

1. Kararsızlık

2. Cesaretsizlik

İki şey kaşif yapar:

1. Nitelikli cevre

2. Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:

1. Baskın yeteneği bulmak

2. Cidden sevdiğin işi yapmak

İki şey başarının sırrıdır:

1. Ustalardan ustalığı öğrenmek

2. Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın

sırrıdır:

1. Niyetin saf olması

2. Ruhsal farkindalik

İki şey milyonlarca insandan ayirir:

1. Sorunun değil çözümün parçası olmak

2. Hayata ve her şeye yeni

(özgün,orijinal,farklı)bakış acısıyla

yaklaşabilmek.

İki şey gelişmeyi engeller:

1. Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)

2. Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir:

1. Tebessüm (gülümseme,sırıtma veya kahkaha değil!)

2. Sukût (susmak)

İki sey"kalitesiz insan”ın özelliğidir:

1. Şikayetçilik

2. Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:

1. Bakış acısını değiştirmek

2. Karsındakinin yerine kendini koyabilmek

İki şey yanlış yapmanı engeller:

1. Şahıs ve olayları akil ve kalp süzgecinden

geçirmek

2. Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür:

1. Demagoji (laf kalabalığı)

2. Kendini ağıra satmak (övmek,vazgeçilmez

göstermek)

Da Vinci’nin 7 Temel Prensibi

Salı, 06 Kasım 2007

Da Vinci’nin 7 temel prensibi

1-CURIOSITA: (Merak) Yaşama doymak bilmeyen bir merak ve öğrenmeyle bağlı olmaktır. Hiçbir konu, hiçbir dal ayrımı yapmaksızın, çevremizdekilerin düşünecek ve söyleyeceklerinden çekinmeden, merakımızı kaybetmeden sormak, araştırmak, öğrenmek gereklidir.

2-DIMOSTRAZIONE: (Ispat) Bilgiyi deneme yolu ile test etme, sebatkarlık ve hatalardan ders alma arzusu anlamına gelir. Öğrenilen her şey mutlaka denenerek test edilmeli, doğruluğuna ondan sonra karar verilmelidir.

3-SENSAZIONE: (Hissetme) Duyguların özellikle hayati deneyimlerin bir aracı olan görüşün devamlı olarak rafine edilmesi anlamına gelir. Müzik dinlemeli, resim çizmeli, müzeler gezmeli, kitap okumalıyız. Değişik yiyecek ve içecekler tatmalı, çevremizdeki her şeye dokunmalıyız.

4-SFUMATO: (Puslu "iç ışığını gözlerinden yansıtan inisiye hayvan Kurt Puslu havayı sever !…) Belirsizliği, paradoksu ve kararsızlığı kucaklama arzusu anlamına gelir. Gelişen dünyada başarılı olmak için belirsizlikler altında çalışmaya alışmalıyız. Paradoksla karşılaştığımızda sükunetimizi koruyarak etkili ve sağlıklı bir zihne sahip olabiliriz.

5-ARTE/SCIENZA: (Bilim ve sanat) Mantık ve hayal arasındaki dengenin geliştirilmesi anlamına gelir. Her insan doğuştan her türlü yeteneğe sahiptir.

6-CORPORALITA: ( Vücûdî olma) Zerafet; her iki eli de aynı şekilde kullanabilmenin filtresi ve dengenin sağlanması anlamına gelir. Başarı için kişinin öncelikle kendisiyle barışık olması gerekir. Bunu sağlayacak bir etkende insanın sağlıklı, zarif ve dengeli bir vücuda sahip olmasıdır. Bunun için kişinin sahip olduğu fiziki yapısını geliştirmesi gerekir. Bunu sağlamak amacıyla kişi; stresten uzak durmalı, zihnini şen tutmalı, dengeli bir beslenme yapmalı, uykusunu düzenli olarak almalı, zarafetine dikkat etmeli ve sağlığını korumalıdır.

7-CONNESSIONE: (Ilişkilendirme) Bütün olanların ve her şeyin ilişkisini anlamak ve değerlendirmek, sistemli düşünme anlamına gelir. Kısaca yaşadığımız herşeyin birbiriyle olan ilişkisini anlamaya çalışmalı, her şeyi bir arada değerlendirmeliyiz.

Umarım benle aynı fikirdesinizdir, ne kadar güzel anlatılmış.İnsanlık çağının ne kadar bu konularda eskiye dayandığının bir kanıtıdır.Eskiden bilim bu kadar gelişmeden, insanlar bilinçli yaşamışlar.

</SPAN>

Kendini Dinlemek

Salı, 06 Kasım 2007

Kendini Dinlemek Boş bir vaktimizde, evde kimselerin olmadığı bir zaman arkamıza yaslanıp hayatın bize verdiklerini,

bize kattığı değerleri, bizden götürdüklerini, şu anda hayattan ne anladığımızı düşünmeliyiz.

Elimize küçük bir ayna alıp bakmalıyız kendimize. Bu suratta neler gördüğümüzü, hayatın yüzümüze

bıraktığı izleri dikkatlice incelemeliyiz. Böylece bir nebzede olsa dünya telaşesinden kurtulup

kendimizi hissedebilmeliyiz. Böylece bu suratta saklı güzellikler ve çirkinlikler olduğunu

görebiliriz. Bazen iyi şeylerin yanında çirkin ve kötü şeylerde yaptığımızın farkına varırız.

Bu sakin ortamda kendimizi iyice yargılayıp,nefis muhasebesi yapıp, bir daha yapmak istemediğimiz

şeylere karar verebiliriz. Ayıplarımızı kendimiz ayıplamalıyız, ben haklıydım dememeliyiz.

Vicdanımızın derinliklerinde saklı duran acılarla cesurca yüzleşip kendi defterimizi kendimiz

dürmeliyiz. Vicdanımızın derinliklerinde duran acıların hayatın bir sahnesinde karşımıza çıkıp

bizi ısırmasına böylece izin vermemiş oluruz.

Empati

Salı, 06 Kasım 2007

Empati Empatinin nedir?

Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Basit gibi gözüken bu tanımın gerisinde pek çok kuramsal öğe bulunmaktadır ve belki de bu yüzden sözkonusu tanıma ulaşılması oldukça zaman almıştır. Günümüzde `empati` denildiğinde akla Carl Rogers ve onun konuya ilişkin çalışmaları gelir. Psikoterapi alanında empatik iletişim kurma becerisiyle ünlenmiş Rogers` ın adı ile empati kavramı adeta özdeş hale gelmiştir. Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine `empati` adı verilir.

Yukarıdaki empati tanımı üç temel öğeden oluşmaktadır. Bir insanın karşısındaki bir kişi ile empati kurabilmesi için gerekli olan bu öğeleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Başka bir söyleyişle, empati kurmak isteyen kişinin karşısındaki kişinin fenomenolojik alanına

girmesi gereklidir. Fenomenolojik alan nedir? Psikolojideki fenomenolojik yaklaşıma göre her insanın bir fenomenolojik alanı verdır. Her insan gerek kendisini gerek çevresini, kendisine özgü bir biçimde algılar; bu algısal yaşantı özneldir (subjektiftir); kişiye özgüdür. Yani her insan dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış

tarzıyla bakmalı, gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız. Karşımızdaki kişinin rolüne girerek empati kurduğumuzda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı,

daha sonra da bu rolden çıkarak kendi rolümüze geçebilmeliyiz. Aksi halde empati kurmuş sayılmayız. Karşımızdaki ile özdeşim kurmak (ona benzemek) veya ona sempati duymak, empatiden farklı şeylerdir.

2) Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir. Karşımızdakinin yanlızca duygularını veya yanlızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir. Empatiyi tanımlarken bu noktayı vurguladığımızda,

empatinin iki temel bileşeninden söz etmiş oluyoruz. Bunlar empatinin bilişsel ve duygusal bileşenleridir. Karşımızdakinin rolüne girerek onun ne düşündüğünü anlamamız, bilişsel nitelikli bir etkinlik (bilişsel rol alma/bilişsel perspektif alma), karşımızdakinin

hissettiklerinin aynısını hissetmemiz ise duygusal nitelikli bir etkinliktir (duygusal rol alma/duygusal perspektif alma.) Bilişsel rol alma duygusal rol almanın ön şartı sayılabilir. Empatinin bileşenlerinin ne olduğu konusunda araştırmacılar arasında, bazı görüş farklılıkları vardır. Örneğin Hoffman’ a (1978) göre empatinin, bilişsel, duygusal ve güdüsel (motivasyonel) olmak üzere üç bileşeni vardır. Bazı araştırmacılar empatinin bilişsel yönünü, bazıları ise duygusal yönünü vurgulamaktadır. Fakat çoğunluğun üzerinde uzlaştığı

görüş, empatinin bilişsel ve duygusal bileşenlerden oluştuğu yolundadır.

3) Empati tanımındaki son öğe ise,empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır.

Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız. Araştırmacılar,insanların zihinlerinde kurdukları empatiyle, karşılarındaki kişiye ilettikleri empati

arasında farklılık olduğunu belirtmektedirler. Karşımızdaki insanlara empatik tepki vermenen iki yolu vardır: Yüzümüzü/bedenimizi kullanarak onu anladığımızı ifade etmek. Empatik tepki vermenin en etkili yolu herhalde bu ikisini birlikte kullanmaktır. Bir sıkıntımız olduğunda, bizimle konuşan kişi, dostça bir gülümsemeyle kolumuza dokunup sıkıntımızı sözelleştirirse, örneğin `son günlerde çok bunalmışsın` derse, rahatladığımızı hissedebiliriz.

Bir Halk Masalında Empati

Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da `korkumdan kırk kantar yağım eridi` dermiş. Birgün birisi demiş ki `sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?`Bunun üzerine serçe şu cevabı vermiş; herkesin kendine göre dirhemi, kantarı var; siz ne anlarsınız`. Yukarıdaki masalda verilmek istenen mesaj kanımca şudur:

Her insanın -hatta her canlının- olaylara kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Dışardan baktığımızda bunu göremeyiz ve bu yüzden de onun bazı davranışlarına anlam veremeyiz.Kendimizi karşıdakinin yerine koyup olaylara onun gözüyle bakabilirsek, ancak bu durumda onun duygularını ve düşüncelerini anlamamız, dolayısıyla da davranışlarına anlam vermemiz mümkün olur.

Empatinin Sempatiden Farklılığı

Bir insana sempati duymak demek, o insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir. Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onunla birlikte acı çekeriz yada seviniriz.

Empati kurduğumuzda ise karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. Kendimizi sempati kurduğumuz kişinin yerine koymamız ve onu anlamamız şart değildir; sempatide `yandaş` olmak esastır.

Empati kurduğumuzda ise karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez; sadece onun duygularını ve düşüncelerini anlamaya çalışırız. Bir insanı anlamak başka şeydir, ona hakvermek başka şey. Empatide anlamak, sempati de ise anlamış olalım ya da olmayalım, karşımızdakine hak vermek sözkonusudur.

Empati Kurma ve Yardım Etme Davranışı

Empati kurmanın yardım etme davranışına nasıl dönüştüğü hakkında başlıca iki kuramsal açıklama vardır: Bunlardan birincisine göre, sıkıntı içinde bulunan kişi ile empati kuran kişi, karşısındakinin durumunu anladığı için sıkıntıyı gidermek yani kendisini rahatlatmak için o kişiye yardımda bulunur. İkinci açıklama ise şöyledir:

Sıkıntıda bulunan kişi ile empati kurarak onun durumundan haberdar olan kişi, diğergam bir davranışta bulunarak, sıkıntıdaki kişiyi rahatlatmak amacıyla ona yardım eder. Yukarıdaki açıklamaların birincisine göre, yardım davranışının temelinde egoist bir güdü, ikincisine göre ise diğergam (altruıstic) bir güdü bulunmaktadır.

Empati sadece kendisiyle empati kurulana yararı olan bir etkinlik değildir. Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik becerileri ve eğilimleri yüksek olan, bu yüzden de diğer insanlara yardım eden kişilerin, çevreleri tarafından sevilme ihtimalleri artar. Bell ve Hall(1954) yaptıkları araştırmada, liderlik özelliğine sahip kişilerin empati kurma becerilerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Bir araştırmada, piyano ve keman çalan gençlerin empatik becerileri ve kendilerine yönelik saygı düzeyleri, müzikle uğraşmayan gençlerinkine oranla daha yüksek bulunmuştur. Yine benzeri bir araştırmada, kedi köpek gibi evcil hayvanların beslendiği evlerdeki çocukların empatik becerileri (bilişsel ve duygusal rol alma becerileri), evcil hayvan beslenmeyen evlerdeki çocukların empatik becerilerinden daha yüksek bulunmuştur.Bu bulgular, kişilerin ilgi alanları ile empatik becerileri arasında ilişki bulunduğu anlamına gelmektedir. Müzik, evcil hayvan gibi uğraş edinmek muhtemelen kişilerin empatik anlayışlarını/becerilerini arttırmaktadır. Bir araştırmaya göre, meraklarına anne ve babalarından karşılık bulan çocuklar, yetişkin olduklarında, aynı ortamda yetişmeyenlere oranla daha yüksek empatik ilgiye sahip olmaktadırlar.

Aşamalı Empati Sınıflaması

Onlar Basamağı

Bu basamakta tepki veren kişi karşısındaki kişinin kendisine anlattığı sorun üzerine düşünmez, sorun sahibinin duygu ve düşüncelerine dikkat etmez, bu soruna ilişkin kendi duygu ve düşüncelerinden söz etmez. Sorunu dinleyen kişi, sorun sahibine öyle bir geri bildirim verir ki, bu geri bildirim, o ortamda bulunmayan üçüncü şahısların (toplumun) görüşlerini dile getirmektedir. Bu basamakta tepki veren kişi, birtakım genellemeler yapar, atasözleri kullanır. Örneğin parasını israf ettiği için yakınan bir kişiye `ayağını yorganına göre uzat` dersem, Onlar basamağında bir empatik tepki vermiş olurum. Bu sözlerimle karşımdaki kişinin ya da benim duygu ya da düşüncelerimiz yer almamakta, yalnızca toplumun bu konu ile ilişkin görüşü yansıtılmaktadır.

Ben Basamağı

Bu basamakta empatik tepki veren kişi, benmerkezcidir; kendisine sorununu anlatan kişinin duygu ve düşüncelerine eğilmek yerine, sorunun sahibini eleştirir, ona akıl verir; bazende kişiyi kendi sorunlarıyla başbaşa bırakıp kendinden söz etmeye başlar.

Örneğin `ben` basamağına uygun empatik tepki veren bir kişi, dinlediği sorun karşısında `üzüldüm, aynı dert bende de var` der ve böylece sorun sahibini sorunuyla yüzüstü bırakıp kendi sorunlarını anlatmaya başlar. Ben basamağında empatik tepki veren kişi, karşısındaki insanı bir ölçüde rahatlatabilir.

Sen Basamağı

Bu basamakta empatik tepki veren bir kişi, kendisine sorununu ileten kişini rolüne girer, olaylara o kişinin bakış açısıyla bakar. Yani kendisine iletilen sorun karşısında, toplumun ya da kendisinin düşüncelerini dile getirmez, doğrudan doğruya karşısındaki kişinin

duyguları ve düşünceleri üzerinde odaklaşarak, o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamaya çalışır. Yukarıda sıralanan üç temel empati basamağını kapsayacak şekilde on alt Basamak oluşturdum:

1.Senin problemin karşısında başkaları ne düşünür, ne hisseder: Bu basamakta empati kurmaya çalışan kişi, birtakım genellemeler yapar, felsefi görüşlere, atasözlerine başvurabilir, dinlediği soruna ilişkin olarak genelde toplumun neler hissedebileceğini dile getirir; sorununu anlatan kişiyi toplumun değer yargıları açısından eleştirir.

2.Eleştiri: Dinleyen kişi, sorununu anlatan kişiyi kendi görüşleri açısından eleştirir,yargılar.

3.Akıl Verme: Karşısındakine akıl verir, ona ne yapması gerektiğini söyler.

4.Teşhis: Kendisine anlatılan sorunu ya da sorunu anlatan kişiye teşhis koyar; örneğin `bu durumun sebebi toplumsal baskıdır` ya da `sen bunu kendine fazla dert ediyorsun` der.

5.Ben de Var: Kendisine anlatılan soruna ya da sorunun benzerinin kendisinde de bulunduğunu söyler; `aynı benim başımda` diye söze başlar ve kendi sorununu anlatmaya başlar.

6.Benim Duygularım: Dinlediği sorun karşısında kendi duygularını sözle ya da davranışla ifade eder; örneğin `üzüldüm` ya da `sevindim` der.

7.Destekleme: Karşısındaki kişinin sözlerini tekrarlamadan, onu anladığını ve desteklediğini belirtir.

8.Soruna Eğilme: Kendisine anlatılan soruna eğilir, sorunu irdeler, konuya ilişkin sorular sorar.

9.Tekrarlama: Kendisine iletilen mesajı (sorunu), gerektiğinde mesaj sahibinin kullandığı bazı kelimelere de yer vererek özetler; yani dilediği mesajı kaynağına yansıtmış olur.

10.Derin Duyguları Anlama: Bu basamakta empati kuran kişi, kendisini empati kurduğu kişinin yerine koyarak onun açıkça ifade ettiği ya da etmediği tüm duygularını ve onlara eşlik eden düşüncelerini farkeder ve bu durumu ona ifade eder.

Kendimle Hesaplaşma

Salı, 06 Kasım 2007

Kendimle hesaplaşma İnsanın kendinden kaçabileceği en uzak yer neresidir acaba ?

Yanlışlarla dolu hayatımız bizi bir girdaba sürüklerken,

vicdanımızda esen panik havası ne zaman durulacak ?

Arkamızı dönüpte gittiğimiz problemler çözülmüşmü sayılacak ?

Kendisinden kaçtığımız problemler beynimize gözdüğümüz nükleer

atıklardır aslında, her nasılsa birgün bu atıklarla yeniden karşılaşırız.

Onları oraya biz gömdük, birileri getirip bırakmadı.

Hepimiz kendimizi mükemmel görmek isteriz. İyi bir şey yapınca

kendimizle guru duyar, işte ben buyum deriz. Ama etrafa karşı

kusurlarımızı gizler, iyi taraflarımızı pazarladığımız gibi davranmayız.

Mükemmelliğin üzerinde bir çizik bile kabul etmeyiz. Aslında vicdanımız bilir

doğruyu, o bizi iyi tanır, mükemmelliğini pazarlarken bile kendi kendine

hadi oradan der bize. Biz bile bize inanmayız ! Hatalarımızı sevmeliyiz,

zira o bize iyi bir nasihatçi olacaktır. Onun şöylediği şeylere kulak vermeliyiz.

Yaşadıkça hata yapmaya devam edeceğiz, ama hatalardan ders aldıkça da hata yapma

oranımız azalacak. Böylece olgun insan sıfatına bürüneceğiz. Gelecek yıl belki

bu yıl yada bir evvelki yıl yaptıklarımıza güleceğiz. Kendiyle hesaplaşmış insan

vicdanı huzur içinde yatağına uzanabilir.

Felsefe İle İlgilenen Forum Üyelerine Duyuru

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefe ile ilgilenen Forum üyelerine duyuru Felsefe bölümünde son zamanlar açılmakta olan ve zayıf müslümanların dinden çıkmalarına neden olacak, aynı zamanda ard niyetli ve mantık oyunlarıyla kişileri zor durumda düşürecek birçok "ALLAH" ile ilgili sorulara gerek felsefenin geçmişten günümüze var olan konularıyla gerekse filozofların öznel düşünceleri hem birbirlerine zıtlık hem de anlam ve bilgi yetersizliğinden dolayı, sorulara felsefi açıdan verilen cevaplar yetersiz kalmaktadır. Hal böyle olunca sorulan sorulara İSLAMi içerikli cevap vermek zorunda kalan bu bölüm yöneticilerin ve forum üyelerinin gereken cevabı vermelerine rağmen hala o tür sorulara devam edilmektedir…

(Bahsedilen soruların) Merak edilen soruları bu konu altında yazmanız yeterlidir. Cevaplar delilleri ile verilecektir…

Felsefeye Birde Bu Pencereden Bakın…

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefeye Birde Bu Pencereden Bakın…

İdealizm Mi? Materyalizm Mi?

Salı, 06 Kasım 2007

İdealizm mi? Materyalizm mi? Merhaba arkadaşlar. Yıllardır tartışılır durur. Materyalizm ve İdealizm düşünceleri. Size göre Materyalist düşünce mi? yoksa İdealist düşünce mi?

Seçenekleri işaretlerken hiçbirşeyden çekinmeyeceğinize eminim. Ama yine de samimi olun Felsefe bölümünde fikirleriniz herkes için değerli olacaktır.

Henüz Materyalizm ve idealizm hakkında bilgisi olmayanlar için wikipedia dan yazılar vereyim, (bunları okumakla tam anlamıyla idealist ya da materyalist olmazsınız tabi ki. Size uygun görüş şimdilik ne olurdu?)

İDEALİZM NEDİR?

Felsefede, en geniş anlamıyla, tinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan tüm Felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan "idealizm" terimi, varolan her şeyi "düşünce"ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin varolmadığını, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddî gerçekliğin bulunmadığını dile getiren felsefe akımını niteler.

İdealizm, varlığın düşünceden bağımsız olarak varolduğunu kabul eden "gerçekçilik", "maddecilik" ve "doğalcılık" felsefe anlayışlarının tam karşı kutbunda yer almaktadır. Felsefede İdealizm, dünyanın temellendirilmesinde en önemli görevin, bilince ya da maddi olmayan zihne yönelik bir gerçeklik kuramı geliştirmek olduğu düşüncesi üstüne kurulmuştur. İdealizm anlayışının temelleri önce Platon’un "Idealar Dünyası Kuramı" yla atılmış olmakla birlikte, daha sonra çeşitli filozoflarca sunulan izahlarla güçlendirilmiştir.

Metafizikte idealizm, bütün fıziksel nesnelerin bütünüyle zihne bağımlı olduğu, onların bilincinde olan bir zihin olmaksızın metafizik anlamda hiçbir varlıkları olmadığı anlayışına karşılık gelmektedir. Bir başka deyişle, metafizik idealizme göre gerçeklik her durumda zihne bağımlı olduğu için gerçekliğin gerçek bilgisi ancak tinsel bir bilinç kaynağına başvurularak elde edilebilirdir. Buna karşı, idealizm ile taban tabana zıt bir konuma yerleştirilip temellendirilen Maddecilik, zihnin ya da bilincin bütünler halinde fiziksel öğeler ile süreçlere indirgenebileceğini savunmaktadır.

İdealistler; doğadaki şeyleri ya da nesneleri, her şeyin özünü oluşturan tek bir gücün ya da enerjinin geçici görünümleri olarak görür; varlığın tüm görünüşlerinde tek bir anlamın yattığını düşünür; varoluşu tek bir birlik olarak algılar; aklın sağladıklarının dışında gerçekliğe ulaşmanın olanaksız olduğunu öne sürer; gerçekliği "idea"olarak belirleyip maddeyi bunun bir yansıması sayar. Felsefi anlamda idealizm dünyanın yalnızca düşüncelerin, zihnin, ruhun, ya da daha doğrusu, fiziksel dünya varolmadan önce varolan İdeanın bir yansıması olduğu görüşünden hareket eder. Duyularımızla bildiğimiz maddi şeyler, kusursuz İdeanın kusurlu kopyalarıdır. Antik dönemde bu felsefenin en tutarlı savunucusu Platon’du. Ancak idealizmin başlangıcı M.Ö. VI. yüzyıla, ilkçağ Yunan felsefesinde Ksenophanes’e değin uzanır. Ksenophanes , çok olanı Bir’e indirgemiş ve bu Bir’i "tüm düşünme" olarak belirlemiştir. Ksenophanes’in öğretisi günümüzde metafıziğin kurucusu olarak gösterilen öğrencisi Parmenides ‘in kurduğu Elea Okulu eliyle daha bir gelişim göstermiştir: "Varlık, değişmez ve birdir; özne ve nesne bir ve aynıdır."

Platon’a göre "gerçek varlık idea, ‘düşünce varlığı’dır." Platon "düşünülür dünya" (idealar dünyası) ile "duyulur dünya" (görüngüler dünyası) ayrımına gitmiş; duyulur dünyayı gölgelerden ibaret bir görünüşler dünyası olarak betimlerken, düşünülür dünyayı değişmez gerçeklikler diye gördüğü idealardan oluşan gerçek dünya olarak ilan etmiştir.

Aynı fikir Kant’tan önce İrlandalı rahip ve filozof George Berkeley ve klasik İngiliz ampiristlerinin en sonuncusu David Hume tarafından ileri sürülmüştü. Temelde şöyle özetlenebilir: "Dünyayı duyumlarım aracılığıyla yorumlarım. Bu nedenle, varolduğunu bildiğim tek şey duyu izlenimlerimdir. Örneğin bu elmanın varolduğunu söyleyebilir miyim? Hayır. Tüm söyleyebileceğim, onu gördüğüm, hissettiğim, kokladığım, tattığımdır. Bu bakımdan, gerçekte bir maddi dünyanın varolduğunu hiçbir surette söyleyemem." Öznel idealizmin mantığına göre, eğer gözlerimi kaparsam dünya varolmaktan çıkar. Her ne kadar Berkeley idealist düşünceye önemli katkılarda bulunduysa da, idealist düşünce asıl gelişimini Kant ‘la birlikte göstermiştir.

Kendi felsefesini "madde tanımazcılık" diye adlandıran Berkeley ‘e göre ise; iki tür gerçek varlık -tinler (zihinler) ve idealar- söz konusudur; fiziksel nesneler ise duyusal ideaların toplamıdırlar. Dolayısıyla, Berkeley’e göre, bir elmayı algıladığımızı söylediğimizde doğrudan farkına vardığımız duyusal görünüşlerin bir toplamıdır. Bundan dolayı sınırlı bir zihin tarafından algılanmayan şeyler yokturlar; şeyler zihnimize sınırlı zihin tarafindan algılandıklarında ulaşırlar: "varolmak algılanmış olmaktır." Berkeley şeyleri, onlara atfettiğimiz niteliklere ilişkin duyu deneyimimizden soyutlayarak kavrayamayacağı düşüncesinden hareket ederek, fiziksel nesnelerin varoluşunun algılanmak olduğunu, fiziksel nesnelerin yalnızca idealar olarak varolduklarını ileri sürer. Berkeley ‘in fiziksel şeylerin, onları algılayan kimse olmadığında da var gözükmeleri sorusuna yanıtı, onların Allah’ın hafızasında varolduklarıdır. Düşüncemizde şeylerin varlığını yaratan yegane güç Allah’tır

MATERYALİZM NEDİR?

Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, madde ve maddenin hareketleri ile değişimleri haricinde hiçbir şeyin varolmadığına dair felsefi teori ve inanç sistemidir. Bu görüşü benimseyene maddeci, özdekçi veya materyalist denir. Popüler kültürde materyalizm, maddi varlıklara ve fiziksel rahatlığa ruhani değerlerden daha fazla önem verme anlamında kullanılır.

Materyalizm, dünya fikir tarihinde sistemli bir düşünce olarak ilk defa Antik Yunanistan’da görülmektedir. Bu düşünce Yunan filozoflarından Leukippos ve Demokritos tarafından felsefi bir sistem haline getirilmiştir.

Materyalizm, varlık veya gerçeklik hakkında bir görüştür. Bu görüşe göre varolan veya gerçek olan sadece maddedir. Madde evrenin asli veya temel kurucu unsurudur. Sadece duyumlarla algılanabilen varlıklar, süreçler veya muhtevalar vardır ve gerçektirler. Evren; zeka, gaye ve nihai sebepler tarafından yönetilmez veya yönlendirilmez.

Bu görüşe göre her şeyin kesin sebebi, maddi (cansız, zihni olmayan veya belirli temel fiziki güçler) süreçler veya varlıklar(mekanizm)dır. Zihni varlıkların, süreçlerin veya olayların yegane sebebi maddi varlıklardır. Doğaüstü hiçbir şey var değildir. Zihni hiçbir şey var değildir.

Materyalistler her zaman fikrin tezahürlerini, madde ve maddenin hareketiyle izah etmeye çalışmışlardır. Eski atomculuk akımına dahil olanlardan yeni materyalistlere kadar bu akımın esası değişmemiştir. Duyum, fikir, en yüksek idraklar, az çok rakik bir maddenin hareketinden, uzvi vazifelerinden ve sinirlerin hepsinin titreşimlerinden ibarettir. Materyalizm ruhun varlığını ve tanrıyı inkar eder.

Materyalizm, var veya gerçek olanı açıklayan bir görüştür. Her şey hareket halindeki madde ile veya madde ve enerji ile veya hu da (söz konusu edilen madde kavramına bağlı olarak) sadece madde ile açıklanabilir; bütün niteliksel farklılıklar niceliksel farklılıklara indirgenebilir. İlmin inceleyebileceği biricik konular, fizik veya maddi nesnelerdir. "O halde materyalizm, maddecilik düşüncesini benimsemekle yegane varlığın madde olduğunu, maddeden başka hiçbir cevherin bulunmadığını kabul eder. Ayrıca materyalizm, her türlü maddi ve manevi gerçekliğin özünü ve temelini madde görür; maddeyi hareketli ve alemde belli bir yer işgal etmiş ferdi varlıklar gibi tasavvur eder."

Zihni varlıkların, süreçlerin, olayların yani her şeyin kesin sebebinin madde olduğunu; zihni ve doğaüstü hiçbir şeyin olmadığını; her şeyin hareket halindeki maddeyle veya madde ve enerji ile açıklanabileceğini; bütün niteliksel farklılıkların niceliksel farklılıklara indirgenebileceğini kabul etmektedir. Kısacası materyalizm, her şeyi, her türlü olayı maddeye irca etmekte maddenin bir yayılımı, açılımı, tezahürü olarak görmekte ve maddenin dışında hiçbir gerçeklik tanımamaktadır

Dil Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Dil Felsefesi Dil felsefesi, dilin varlık-yapısı ve bu varlık-yapısının başka varlık-alanıyla olan ilgisini, dilin hayatla ve sübjektif-sferle olan bağlarını ve dilin insan için taşıdığı anlamlar üzerine araştırmalar yapan felsefe dalıdır.

Dil felsefe Tarihi

Felsefenin, dili konu edinen ayrı bir altalanı olarak dil felsefesinin, 19. yüzyılın sonralarında Gottlob Frege’nin, 20. yüzyılın başlarında Bertrand Russell’ın metematiğin terimlerlerini ve matematiksel bilginin doğasını araştılırken yaptıkları çalışmalara dek uzanan ancak yüzyıllık bir geçmişi vardır ama dil eski çağlardan beri filozofların ilgisinin çeken bir konu olmuştur. Yunan dünyasaında adlarla adlandırılan nesneler arasındaki ilişki önemli tartışma konularında biridir(1). Felsefe tarihinin dille ilgili en eski tartışması olan bu tartışmada bir taraf, bu ikisi arasındaki ilişkinin doğla olduğunu, adların adlandırdıkları şeylerin özünü yansıttıklarını, bunu da adlandırdıkları şeyleri sesler aracılığıyla taklit ederek yaptıklarını ileri sürer. Felsefe tarihinde Pythagoras’a kadar geri götürülen bu doğalcı görüşe karşılık, Demokristos’a kadar götürülen karşı görüş uylaşımcılık, bu ilişkinin uylaşımsal olduğunu, adların nesnelere rastgele verdiklerini ileri sürer. Platon’un Kratylos(2) diyaloğunda ayrıntılı bir biçimde işlediği bu tartışmanın arkasında, aslında, Eskiçağlardan bugüne sürekli sorulan bir soru vardır: Dil ile dünya arasındaki ilişki nedir? Aristoteles ile Ortaçağ filozoflarının düşünmenin yapısını, Aydınlanma dönemi filozoflarının bilginin kaynağını ve bilme yetisisinin sınırlarını araştırırken değişik biçimlerde sordukları soru bundan başka bir soru değildir aslında(3).

Ne var ki, Eskiçağdan 20. yüzyılın başlarına dek, Frege ile Russell’ınkiler içinde olmak üzere, yapılan bütün araştırmalar, doğrudan doğruya dilin yapısını anlamak için yapılmış araştırmalar değildir. Dolayısıyla onları dil felsefesi araştırmaları görmek görmek yanlış olur. Doğrudan doğruya dilin kendisinin bir sorun olarak görülmesi Frege ile Russel’ın çalışmalarının, felsefenin dili konu edinen ayrı bir alanı olarak dil felfesinin doğuşu ise Ludwig Wittgenstein’ın ilk dönem çalışmalarının bir sonucudur.

Dil felfesinin yüz yıllık kısa tarihinde yanıtı aranan iki ana soru vardır. Bu iki ana soru filozofların dil felsefesi tarihi içinde ele aldıkları iki ana soru olma ötesinde, dil felsfesinin iki ana sorusudur. Bryran Magee’nin bakışıyla(4), dil kullanıldığında karşımıza çıkan iki uçtan, yani üzerine konuşulan dünyayı gösteren ‘özne’ ucundan çıkan iki ana sorudur bunlar. Tarihsel olarak bakıldığında başlangıçta(5) ele alınıp yanıtı verilmeye çalışılan soru ‘nesne’ ucundan çıkar ve felsefe tarihinin o eski bildik sorusunu sorar: Dil ile dünya arasındaki ilişiki nedir? Ancak bu sorunun yanıtını arayanlar bununla yetinmezler, bir de ikisi arasında kurdukları (ya da götürdükleri) ilişkiden bir anlam kuramı türetirler. Frege ile Russel, ilk dönem çalışmalarıyla Wittgenstein, başta Carnap olmak üzere mantıkçı pozitivistler, günümüzde Willard van Orman Quine ile Donald Davidson bu çizgide ürün veren kişilerdir(6).

Dil kullanımında ‘özne ‘ ucundan soruya gelince, bu 50′li yıllarda sorulmaya başlayan, dilsel davranışın nasıl bir davranış olduğu sorusudur(7). Dilin kullanım yönüne dikkat çekmesi ve dili bir insan davranışı olrak incelemenin öneminin vurgulaması bakımından ikinci dönemindeki Wittgenstein ile de ilişkilendirilebilecek bu çizgi, dil ile dünta arasındaki ilşkinin ne olduğu sorusunun yanıtını aradıkları bu sorunun bir parçası olarak görür ve dilin dünyasıyla ilişkisini, dilse davranışı yöneten kurallarının belirlediğini ileri sürer. Bu çizginin önemli bir özelliğide dilsel davranışı yöneten kuralları ortaya çıkarmaya yönelik araştırmayı, anlam sorunun çözümüm olarak görmesidir. John L. Austin ile John R. Searle bu çizgide yer alan kişilerdir.

Tanrı’nın Varlığı

Salı, 06 Kasım 2007

Tanrı’nın varlığı Tanrı’nın varlığıyla ilgili argümanlar filozoflar, teologlar ve diğer düşünürler tarafından öne sürülmüştür. Felsefi terminolojide, Tanrı’nın varlığı problemi, Tanrı ontolojisinin bilgi kuramı ile ilgilidir. Bilgi kuramı, epistemoloji, bilgiye olan yaklaşımı, doğru bilgiye nasıl ulaşılacağını inceler. Ontolojiyse, varlık/yokluk konuları üzerindeki argümanlardan oluşur. Yâni, Tanrı ontolojisinin bilgi kuramı, Tanrı’nın var olup olmadığı konusunda nasıl akıl yürüteceğimiz üzerinedir.

Tanrı’nın varlığı konusunu tartışmak, birçok felsefi problemi beraberinde getirir. Temel bir problem, evrensel olarak kabul gören bir Tanrı tanımının yapılamamasıdır. Bazı Tanrı tanımlamaları o şekildedir ki, tanıma uyan bir şeylerin varlığı kesindir, öte yandan, bazı tanımlar özçelişkilidir. Tanrı’nın varlığını destekleyen argümanlar genellikle metafiziksel, ampirik, tümevarımsal ve öznel şekildedir. Tanrı’nın varlığının karşısında olan argümanlarsa genel olarak ampirik, tümdengelimsel ve tümevarımsal yöntemleri kullanır. Tanrı’nın varlığı problemine bakış açıları temel olarak üç grupta toplanabilir: "Tanrı vardır." önermesini destekleyici, "Tanrı yoktur." önermesini destekleyici ve "Bu problem bilinemez." önermesini destekleyici nitelikteki argümanlar.

Konuyla ilgili felsefi problemleri, Tanrı’nın varlığının tanımı, epistemoloji, süpernaturalist açıklamalar ve bunlarla ilgili argümanlar olmak üzere dört grupta inceleyelim.//

Tanrı’nın Varlığının Tanımı

Tanrı’nın varlığıyla ilgili herhangi bir argümanı değerlendirmek için izlenecek en temel yollardan biri, Tanrı’nın karakteristik özelliklerine bakmaktır; yani öncelikle sormalıyız: Tanrı nedir?

Bu probleme, Ludwig Wittgenstein’ın çalışmalarını takip ederek, "Tanrı" kelimesinin nerelerde kullanıldığından yola çıkarak yaklaşabiliriz, fakat Tanrı hakkında evrensel bir nosyon edinmek için bu yaklaşımın önemli bir problemi vardır ki değişik dillerde, ya da aynı dilin değişik dönemlerinde ve dahi aynı anda, aynı dilde, "Tanrı" kelimesinin birçok farklı ve konuyla alakası olmayan kullanımları mevcuttur.

Bugün Batı’da "Tanrı" kelimesi genellikle monoteistik konsepte uygun olan, her şeyden üstün ve hiçbir şeye benzemeyen bir varlığı karşılamak için kullanılıyor. Klasik teizme göre Tanrı, âlim-i mutlak, kâdir-i mutlak gibi her türlü mükemmellik ve üstünlükle birlikte anılmalıdır. Tabî ki bu tanım, yapılabilecek tek mümkün tanım değildir. Diğer felsefî yaklaşımlar, "ilk neden", "her şeyin nedeni" ve "her şeyin yaratıcısı" gibi tek bir özelliği ön plana çıkarmışlar ve tanımlamayı bu şekilde yapmışlardır.

Hinduizm’de, Adveita Vedanta ekolünde, bütün şeyler ve gerçeklik, nihâyetinde, hiçbir niteliği olmayan ve mutlak, sâbit olan, nirguna Brahman adında tek bir şey olarak görülür ve bu oluş, "sıradan" insan idrakinin ötesindedir. Adveita ekolü, insan idrakinin ötesinde olan bu kavramı bir nevî, insanın tahayyül mertebesine indirmek için, saguna Brahman ya da Ishvara ismiyle anılan ve sonuçta âlim-i mutlak, kâdir-i mutlak, hüsn-ü mutlak kavramlarının Tanrı’ya atfedilmesine yorulabilecek olan görüşleri içeren bir anlayış öne sürer.

Politeistik dinler, "Tanrı" kelimesini, değişik güç ve yeteneklerde olan, birden fazla oluşumu belirtmek için kullanır. Söz gelimi, Homeros ve Ovidius efsanelerinde çizilen Tanrıların portresi, birbirleriyle tartışan, hile ve muziplik yapan, kavga eden ve dahi savaşan Tanrıları olanaklı kılar. Bu efsânelerden yola çıkarak, hiçbir Tanrı’nın kâdir-i mutlak ve hüsn-ü mutlak olmadığı söylenebilir.

Epistemoloji

Felsefenin alt dallarından biri olan epistemolojinin ilgi alanı, bilginin kavranılabilirliği, doğası ve kaynağıdır.

Bilgi, doğruluğunun sınanması ve anlaşılması açısından, a posteriori bilgi (deneyime ve tümdengelime dayanan) ve a priori bilgi (içgözleme, aksiyomlara dayanan ya da doğruluğu kendinden menkul olan) olmak üzere ikiye ayrılabilir. Mutlak a posteriori bilginin mümkün olmamasından (relativizm) yola çıkarak, bilgiyi, psikolojik bir durum olarak tanımlamak da mümkündür. Tanrı’nın varlığını destekleyici argümanlara karşı çıkışlar sadece Tanrı tanımındaki konsept farklılıklarından dolayı değildir, "kanıt", "gerçeklik", "bilgi" kavramlarındaki anlaşmazlıklar da bu konuda önemli rol oynar.

"Tanrı var mıdır?" sorusuna verilen değişik cevaplar genellikle, bir şeyin doğruluğu/yanlışlığı konusunda ‘neye göre’, ‘hangi kriterlerle’ hüküm verileceği problemini temel alır. Bu doğruluk/yanlışlık belirleme konseptleri arasında, "Bir şeyin doğruluğunu mantık belirler.", "Doğruluğun belirleyicisi deneyimdir." ve "Deneyimler ve mantık, her ikisi de doğruluğu belirlemede gereklidir." şeklinde özetlenebilecek fikirler vardır.

Süpernatüralist Açıklamalar

"Tanrı var mıdır?" sorusuyla birlikte beliren bir "problem", Tanrı’ya karşı geleneksel tutumun Tanrı’ya yüklediği doğa üstü güçlerden kaynaklanır. Doğa üstü varlıklar, kendi amaçları doğrultusunda, isterlerse, Baucis ve Philemon hikâyesinde olduğu gibi, kendilerini gizleyebilirler.

Din apolojistleri, Tanrı’nın süpernatüralist özelliklere sâhip olmasını, ampirik olarak varlığının kanıtlanamamasını açıklamak için kullanırlar. Karl Popper’in bilim felsefesine göre, Tanrı’nın var olduğu iddiası yanlışlanamaz olduğundan dolayı, bilimsel araştırmanın konusu dâhilinde olamaz ve bilimsel açıdan ele alınamaz.

Görüşleri, bilim topluluklarınca îtibar görmese de, akıllı tasarım (Intelligent Design – ID) yandaşları, Tanrı’nın kanıtlanmasında ampirik dayanakların da olduğunu savunurlar. Bu görüşün karşı argümanlarından bir tanesi, ID’nin, sürekli küçülen bilinmezlik havuzuna güvenerek boşlukların Tanrı’sını (God of the gaps) dayanak kabûl ediyor olmasıdır.

Rudolph Carnap ve A. J. Ayer gibi mantıksal pozitivistler, Tanrı’yla ilgili herhangi bir önermeyi anlamsız, saçma bulurlar. Mantıksal pozitivistlere göre, dinsel ya da diğer aşkın deneyimler, mantıksal bir değere sâhip olamazlar ve söz konusu önermeler hakkında yapılan, aslında, anlamsızca bir kıyastan başka bir şey değildir.

Tanrı’nın Varlığının Klasik ve Modern Delilleri

Monoteist dinlerin en temel ve en önemli mesajı tek bir Tanrı’nın var olduğudur. Tek Tanrı’lı dinler ontolojilerinde önce Tanrı’yı merkeze alırlar, daha sonra tüm sistemlerini bu ontolojik merkez üzerinde oluştururlar. Dinsel emirler de gücünü bu merkezden alır, ahiret inancı da gücünü bu merkezden alır, ahlâkî kurallar da gücünü bu merkezden alır. Bu yüzden şâyet dinin herhangi bir bölümü için rasyonel bir temel bulunacaksa, bu temel söz konusu merkezden başlamalıdır. Çünkü dinî yapının tümü, meşruiyetini her şeyden önce bu merkezden alır.

Son ilahi dini bütünüyle ele alıp bunun diğer din, inanç, telakki ve düşünceler karşısında konumunu belirleyen İslami ilim, Akaid ve Kelâm ilmidir. Kelâm ilminin de hiç kuşkusuz, en temel konusu inâyet ve hikmet sahibi olan Tanrı’nın varlığı ve O’nun varlığının delilleridir. Bu deliller, bir yandan inananların imanlarını sağlam temellere oturtmalarını sağlarken, diğer yandan da inkârcı çevrelere karşı cevap ve yol gösterici olmuştur. Bundan dolayı Tanrı’nın varlığını rasyonel bir temel üzerine oturtma çabaları tarih boyunca gerek kelâmcıların çabalarında, gerekse İslâm felsefecilerinin çabalarında kendini göstermektedir.

Monoteist dinler, tarih boyunca hiç bir felsefî sistemin, diğer hiç bir dînî anlayışın ortaya koyamadığı şekilde, ortaya koydukları hem teorik hem de pratiği belirleyen Tanrı anlayışı ile, bilinçli bir şekilde yaratılmış evren anlayışının en önemli savunucuları olmuşlardır. Modern bilimsel veriler, maddenin ve dolayısıyla evrenin ezelî ve ebedî olduğu inancından hareketle sistemlerini oluşturan materyalist dünya görüşünün, tarih boyunca bilim kisvesi altında savunduğu inkârcı görüşlerini geçersiz kılmıştır. Son yüzyılda evren ve oluşumu hakkında yapılan ciddi ve derin araştırmaların ortaya çıkardığı tablo, materyalistlerin tarih boyunca maddeye yükledikleri kutsallığın ve onun bir başlangıcı olmadığı gibi hiçbir zaman bir sonunun da olamayacağı şeklindeki inançlarını değil, teistlerin maddenin ve dolayısıyla evrenin bir başlangıcı olduğu ve bu âlemin bir gün kıyamet süreci ile bir sonunun da olacağı tarzındaki görüşlerini desteklemektedir. Ortaya çıkan tablo çok açık bir şekilde, sadece evrenin bir başlangıcı olduğunu değil, evrenin ve içinde insanlık ile canlılığın oluşabileceği hayatın, bilinçli bir şekilde ve ancak Üstün bir Yaratıcı’nın tasarımı sonucu ortaya çıkabileceğini de göstermektedir.