‘Felsefe’ Kategorisi için Arşiv

Nietzsche Ve Akla Isyan

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche Ve Akla Isyan Birbirlerinden tamamen zıt iki dünya görüşü ve eğiliminin bulunduğu iddiasına dayanmaktadır. Bunlardan ilki; Likya kökenli bir Anadolu tanrısı olan Apollon; aydınlığı, ölçülü gücü fakat her şeyden önce de aklı, akıl idaresindeki insan davranışını simgeler. Nietzsche bu tanrının simgelediği şeyin; insanın kuramsal düşünce yaratma gücü olduğu düşüncesindedir. İkincisi; yani, Nietzsche’nin Attika trajedisinin kökünde gördüğü diğer tanrı ise, Lidyalı Şarap Tanrısı Dionysos’tur. Bu tanrının simgelediği ise; her yönüyle doğa ve insanı doğanın sırlarına erdiren güçtür. Nietzsche yazılarında; Dionysos’un Apollon’un tersine; akıl yerine hissi, ölçü yerine coşkuyu, sınır yerine taşkınlığı dile getirdiği izlenimine ulaşmıştır. Nietzsche’nin Dionysos ile anlatmak istediği; insan aklı ile filtrelenmemiş doğayı görme isteğidir. Bu anlamda Nietzsche trajediyi; aklı, çıplak doğayı, ölçüyü, coşkuyu, sınırı, taşkınlığı bünyesinde birleştiren bir sanat şekli olarak görmüştür.

Nietzsche göre Sokrates; aklın, rasyonalitenin egemenliğini kurarak, Apollon unsurunu Dionysos unsuruna karşı tek hakim haline getirmiştir. Bu insanlığı doğanın gerçeklerinden kopararak ona yalancı bir iyimserlik ve yaşam vermek demektir. Yine bu anlamda Nietzsche; akla karşı değildir, ancak aklın her şeye kadir olduğunu sanarak gözlerini doğaya yani; Dionysos’a kapayanlara karşıdır. O adeta Kartezyen bir akla karşıdır.

Nietzsche’nin bu konudaki görüşlerini özetlersek: Yaşam, yalnızca sonsuz olabilirse bir anlama sahip olabilir. Yaşamın anlamı; yaşayanın o yaşamdan ne kazanacağı ile doğrudan bağlantılıdır. Eğer bir gün her şey bitecek ise; yaşamdan kazanılacak şey bir hiç den ibarettir. Yaşayanın sonsuza kadar yok olmayacak bir şey yapması mümkün değildir. Bu düşünce insanı ümitsizliğe ve çaresizliğe götürür. Ümidini kaybetmiş bir insan da her şeyini kaybetmiş demektir.

Bu ümitsizlikten kurtulmanın bir yolu; bir şekilde insan yaşamına anlam verecek, onu sonsuzluk kavramıyla barıştıracak. bir masal icat edip; sonra o masala inanmaktır. Nietzsche, yalnızca Apollon ögesinin yani; yalnızca aklın kontrolündeki insanın bu yolu seçtiği kanısındadır. Bu yol insanı doğaya yabancılaştırmış, korkak , kişiliksiz bir yaratık haline getirmiştir. Nietzsche Tanrının Ölümünü ilan ederken; aslında dinlerin her insana tanrılık vaat ettiği gerçeğinin altını çizmiştir. Dinler insana; öteki tarafta, sonsuz yaşam ve bitmeyen mutluluk vaat eder. Aslında bunlar tanrının özellikleridir. İnsan; insanlığından korktuğu için; icat ettiği dinler vasıtasıyla, kendini tanrılaştırmaya özenmektedir. Nietzsche bu yalana katlanamaz ve tanrının ölümünü ilan eder.

Dionysos ögesi; coşku, taşkınlık, sınırsızlık içinde, bir sürü çirkinliği de içerir. Ama bunlar gerçektir. Nietzsche Apollon ögesini bir düşe, Dionysos ögesini ise sarhoşluğa benzetir. Düşler hayal ürünüdür. Sarhoşluk ise; çarpıtılmış olsa bile, gerçeğin seyredilmesi ve gerçekle yaşamaktır. Rüya; gerçeğe çarpamaz, sarhoş ise çarpar. Nietzsche; hem dinde, hemde geleneksel felsefe ve bilimde insanı uyutmaya , bir düş aleminde yaşamaya zorlayan unsurlar görmekte, her ikisinin de insanı deneyimden uzak tuttuğunu vurgulamaktaydı.

Nietzsche’nin önemini görüp de dile getiremediği; aklın küstahlığının dizginlenmesi gerektiğidir. Aklın terbiye edilmesinin ve dizginlenmesinin yolu; aklı kendi dışında bir şeyle, doğa ile, durmadan karşı karşıya getirmekten geçmektedir. Yani; hiç bitmeyen bir Apollon- Dionysos diyaloğu kurmaktan. Yani; Sokrates’in kurucusu olduğu kuramsal insana karşı, doğa bilimci, eleştirel, yaratıcı akılcı insanı savunmaktan.

Nietzsche Ve Postmodernizm…

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche ve postmodernizm… Nietzsche hakkında pek çok yanlış anlamalar vardır ama belki de onun hakkındaki en yanlış anlama onun nihilist ve postmodern bir filozof olduğudur. Ben bu çalışmamda, Nietzsche’nin nihilizmini kısaca izah edip oradan Nietzsche’nin nasıl postmodern bir filozof yapılıp; pek çok temeli olmayan, asılsız yazı ve eserin dayanağı haline getirildiğini inceleyip, böyle düşünen bir kaç yazarın fikirlerini ve iddialarını, Nietzsche’nin metinlerine dayanarak çürütmeye çalışacağım.

Şüphesiz nihilizm Nietzsche’nin eserlerindeki önemli temalardan bir tanesidir. Onun nihilizme karşı tutumunu en açık bir biçimde "The Gay Science"da, tanrının öldüğünün ilanı ile bulsak da, diğer eserlerinde de bu temanın işlendiğini görmekteyiz. Benim görebildiğim kadarıyla decadence’a dolayısıyla nihilizme ilişkin Nietzsche’nin söyledikleri şöyle özetlenebilir:

Untimely Meditations’m ikinci bölümü olan Tarihin yaşam için yarar ve zararları’nda, Nietzsche, tarihçinin ve onun tutumunun, şimdiyi ve şimdiki yaşamı düşünmeksizin bulduğunu topladığında, eskiyle ilgili her şey şimdiyle ilgisi kurulmadan tapınma ve saygı nesnesi yapıldığında decadent olacağını söyler. Özellikle aynı eserin 5. bölümünde, Nietzsche aşın tarihle kişiliğin zayıflatılmasında dikkatimizi çeker; elbette zayıflatılmış kişilik ona baskı yapan tarihsel bilgiyi kullanamayacaktır. Yine aynı eserin 10. bölümünde, Nietzsche, aşın tarihin bekçiliğini yaptığı için, eğitim sistemini ele alır çünkü bu eğitim sistemi bireyin özgür gelişimine izin vermediği için kanımca kişiyi decadence’a götürür.

Şimdi de nihilizmle ilgisinde The Gay Science 3. Kitapta yazılanlara bakalım. Bir kaçık (madman) Pazar yerine koşar ve tanrıyı arıyorum!, diye bağırır. Kimisi onu kayıp mı ettin? Kimisi tanrı saklanıyor mu? Bazıları da tanrı bizden korkuyor mu? diye sorarlar. Kaçık tanrının nereye gittiğini size söyleyeceğim, der; siz ve ben onu öldürdük, biz onun katilleriyiz, der. Besbelli Nietzsche burada nihilizmi ilan etmektedir çünkü tanrının ölümüyle hiç bir ilahi adalet, tanrısal inayet ve moralite artık yoktur. Başka bir deyişle, tanrının ölümü şimdiye kadarki batı kültüründe egemen olan değerlerin, moralin vs…nin artık geçerliliğini yitirdiğidir. Yine aynı eser 5. Kitapta, "biz korkusuzlar" kısmında, en büyük olay olan tanrının ölümünün şimdiden Avrupa üzerine ilk gölgelerini düşürdüğünü söyler Nietzsche. Tabi ki bu gölge yani şüphe tüm Avrupa moralitesi üzerine düşer. Tanrının ölmesiyle, kişi Hıristiyan moralitesinin getirdiği fayda ve avantajlardan artık yararlanamayacaktır; elbette bu da kişi üzerinde büyük bir çöküntüye yol açar.

Eğer yanılmıyorsam Nietzsche yukarıda söylediklerinin temeli üzerine The Will to Power’da, Avrupa nihilizmine bakar. Nedir nihilizm? O en yüksek değerlerin değerini yitirmesidir. İnsan hayatındâ bir zamanlar bir anlam ve amaç olduğuna olan inanç artık kaybolmuştur. Değersizlik, anlamsızlık fikri, birlik hedef, gerçek vb… kavramlarla varlığın genel özelliğinin anlaşılamayacağının kavranmasıyla doğmuştur. Bu kategorilerle dünyaya değerler yansıtıyorduk, bunları geri çekince evrenin değersiz olduğunu gördük. İşte dünyanın değerini, böyle uydurulmuş bir dünyanın kategorileriyle ölçünce, aklın kategorilerine olan inanç nihilizme yol açmaktadır. Kişi yaşamın, her şeyin bir hedefe doğru gittiğinin bir yanılma olduğunu gördüğünde, yani gerçekte var olmayan anlamlar aradığının farkına vardığında hayat tüm anlam ve önemini yitirir. Bu psikolojik bir durum olarak nihilizmin ilk biçimidir. Dünyada olup biten her şeyin sistematik bir birlik içerisinde olup bittiğine olan inanç da, gerçekten böyle bir birliğin olmadığı görüldüğünde yıkılmıştır. Bu da insanda yalnızlık ve güvensizlik duygularına yol açmıştır. Kısaca özetlenen nihilizmin bu iki biçimi dünyadaki olup bitende bir birlik ve amaçlılık aramanın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Tanrıya, birliğe ve hedefe olan inancın çökmesi, doğal olarak, bu oluş dünyasının da bir aldanma olarak görülmesine yol açtı; yani artık hayatın anlamı ve önemi kalmadı.

Nietzsche buradan aktif ve pasif nihilizmden söz etmeye geçer. Kişi, anlam ve değerin olmadığı yerde anlam ve değer arayıp bulamayınca; yanlış bir genelleştirmeyle hiç bir şeyin anlamı ve değeri olmadığı sonucuna vardı. Bunun nedeni, kişinin gücünün eksikliği; ruhun gücünün azalmasıdır ve bu pasif nihilizm olarak adlandırılır. Aktif nihilizm ruhun gücünün artmasıdır yaratıcı olacak kişilerin, kendi kendileriyle hesaplaşma, iyileşme dönemleridir, bu nihilizm.

Şimdi de kısaca nihilizmle ilgisinde Nietzsche’nin Hıristiyanlığa bakışını ele alalım. Ona göre, Hıristiyan moralitesi ve bunun üstüne kurulan modern ruh, hayatın çöküşü üzerine yükselirler; dolayısıyla Hıristiyanlığın ilkeleri hayata düşmandır The Antichrist 15. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığın dünyası tamamıyla hayali bir dünyadır, der. Ne Hıristiyanlık moralinin ne de dininin gerçeklikte herhangi bir bağı vardır. Hıristiyanlığın en temel varlık ve kavramları olan tanrı, ruh, öte dünya, günah vb… gibi şeyler hayalidirler ve gerçek(lik)ten acı çekenlerin ve yaşamları istedikleri şekilde gitmeyenlerin uydurdukları şeylerdir. Nietzsche Hıristiyanlıkta decadence ve nihilizmin asli özellikleri olan hayatın çöküşü ve zayıflatılmasını görür. Yine aynı eser 7. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığı acımanın dini olarak adlandırır; ancak ona göre, acıma dininin temelinde hayatı inkâr vardır. Aslında hayatın özü, büyüme, kuvvet kazanma; yani güçtür. Nietzsche Hıristiyanlığa kayıtsız şartsız hayır demektedir çünkü Hıristiyanlık başından beri hayattan yüz çevirmiştir ve bu yüzden de temelinden nihilistik hale gelmiştir.

Birkaç cümleyle özetlersek, nihilizm en yüce değerlerin değerini yitirmesi, dolayısıyla tanrının ölmüş olmasıdır. Tüm eski değerler yıkılmış ve otorite de yok olmuş olduğu için insanın eylemesi, yapıp etmesi ve bilmesi için artık hiç bir sınır kalmamıştır.

Nietzsche’nin nihilizm ve decadence’a ilişkin söylem ve tespitlerini pek çok yazar, özellikle kendilerini postmodern olarak niteleyenler, kendilerine dayanak ve temel yapmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. Örneğin Gianni Vattimo’ya göre, felsefi postmodernite Nietzsche’nin "tarihin yaşam için yarar ve zararları" adlı çalışmasıyla birlikte doğmuştur. Ona göre Nietzsche bu eserde, 19. Yüzyıl insanını yiyip bitiren aşın tarih bilinci problemini saptar. Bu aşın tarih bilinci, insanlığı yepyeni bir tarih üretmekten alıkoymaktadır. Böyle olunca tabi ki 19. Yüzyıl Avrupa uygarlığı kendine özgü bir stil geliştiremiyor. Nietzsche bunu tarih hastalığı olarak belirtir. Tarih hastalığı Vattimonun yorumuna göre bir decadence olarak modernite problemidir.

Kendilerine postmodern yazarlar ve düşünürler diyenler nasıl ve niçin Nietzsche’yi ve onun yazdıklarını kendilerine dayanak yapıyorlar ve modernite adı altında bu yazarlar neye eleştiri getiriyorlar bunları açıkça görmek için Prof. I. Kuçuradi’nin bu konuda söylediklerine bakarak bunları izah etmeye çalışalım.

Prof. Kuçuradi’ye göre, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kalkınma politikalarıyla çıkmaza sokulmuş bir dünyada yaşıyoruz. Kimliğini arayan bu arada tek ve bir olmaya çalışan bir Avrupa görüyoruz. Milliyetçilik artıyor ve devletler daha küçük devletlere ayrılıyor. İnsanların öldürüldüğü, küçük savaşların patlak verdiği bir orta doğu görüyoruz. İşte tüm bunların içinde olup bittiği çağımız bazı düşünürler tarafından postmodern olarak adlandırılıyor.

Postmodernizmin modernite adı altında neyi eleştirdiğine daha yakından bakalım. Modern teriminin relatifi, antik, geleneksel, klasik vb…dirler. Modern terimi bu anlamda bir şeyi yapıp etmenin en son yolunu ifade eder. Batı çevrelerinde ya da batı kültürlerinde modern terimi; çeşitli insan etkinlikleri ve onların ürünlerinde ortaya çıkan özelliklerin bütününü ifade eder görünüyor. Bu ya da şu etkinliği yaparken ve ürünler ortaya koyarken içinde bu özelliklerin görüldüğü dönem modern olarak adlandırılıyor. Sonuçta, batı çevrelerinde üzerine tartışılan modernite terimi geçmişle bağını koparmasıyla belirlenen içinde belirli bir dünya görüşünün hakim olduğu tarihsel bir dönemi ifade ediyor gibi görünüyor. Batıda devam eden modernite tartışması bir dünya görüşü olarak modernite hakkındaki -hangi dünya görüşü olduğu açık olmamasına rağmen- pozitif değer yargısına karşı bir tepki göstermektir.

Modernite adı altında postmodernizmin hangi dünya görüşünü eleştirdiğini saptayabilmek için Prof. Kuçuradi’ye göre tarihsel bir dönem olarak modernitenin ne olduğunu açığa kavuşturmamız gerekir. Ortaçağlardaki hakim insan kâvramı ve dünya görüşünden kopmak olarak düşünülen

Niye sık sık aydınlanma ile eş tutulmuştur, ama şeyleri metafizik olmayan yolla temellendirme ve açıklama olarak anlaşılan rasyonalite ile değil. Bu da batı rasyonalitesi ile eşleştirilmiştir; yani şeyleri açıklama ve temellendirme de muhtemelen metafizik olmayan özel bir yaklaşım. İşte postmodernizmin eleştirdiği modernizm bu yaklaşımla eşleştirilmiş gibi gözüküyor. Bunu daha iyi görebilmek için açık bir aydınlanma kavramına ihtiyâcımız var, Prof. Kuçuradi’ye göre.

Aydınlanma nedir? Sorusuna Kant 1784′de şu cevabı verir: kişinin kendisinin düştüğü erginsizlik durumundan yine kendi aklını kullanarak kurtulmasıdır. Burada görüyoruz ki aydınlanma belli bir yaklaşım ya da görüş olarak düşünülmüyor; herhangi bir konuda bireyin kendi aklını kullanma cesareti ve kapasitesini ifade ediyor, özellikle dini konularda. Kant’ ın aydınlanma kavramı ile Comte pozitivizminin ve Hegel’in akıl kavramıyla belirlenmiş gözüken batı rasyonalitesinin bir ilgisi yoktur. Öte yandan tarihsel bir dönem olarak modernite tüm bu saydığımız görüşleri içerir. Ancak günümüzde hakim felsefeler olan pragmatizm ve marksizmin arkasında aydınlanma değil yukarıda anlatıldığı şekliyle batı rasyonalitesi vardır. Pragmatizmin ve marksizmin ana özellikleri onların plüralist ve pozitivist olmalarıdır. Ayrıca her ikisi de metafizik karşıtı bilimsel dünya görüşünü, aynı pozitivistik insan görüşünü ve her şeye izin vardır meta-ilkesini paylaşırlar. Örneğin, pragmatizmde faydalı olana götüren her şeye izin vardır; marksizmde sınıfsız topluma götüren her şeye izin vardır.

Modernite tartışması bilimsel dünya görüşü ile yakından ilgili olduğu için buna daha yakından bakalım. Viyana çevresinin 1929′da yazılan manifestosunda özetle şunlar denmektedir. Bilimsel dünya görüşü ilkin deneyci ve pozitivisttir; sadece deneyden gelen bilgi vardır. İkinci olarak, bunların mantıksal analiz adı verilen belli bir metotları vardır. İşte pragmatizm ve marksizmin arkasında gördüğümüz rasyonel dünya görüşü budur; yani bu bilimsel denen dünya görüşü rasyonalite ve batı rasyonalitesiyle eş kılınıyor. Ancak, Avrupa düşünce tarihinde bir dönem olan modernitede başka dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşünden kopmayı sağlayan, insan hakları, laiklik, insan olmanın onuru idesi vb… şeylerle ortaya çıkan aydınlanma da vardır. İşte bilimsel dünya görüşünün hakim olmasıyla bilginin nesnesi kaybolmuş ve plüralizm bir çare olarak düşünülmüştür. İnsan etkinliğinin çeşitli alanlarında bilginin nesnesini yitirmesinin bir sonucu olarak modernite eleştirisi adı altında, aydınlanmanın getirdiği ilke ve fikirler de eleştirilip, reddedilmekte ve tüm kültürlere eşit saygı gösterme modası yayılmaktadır.

Bir kaç cümleyle ifade edecek olursak, kendilerine postmodern diyen yazarlar Nietzsche’nin yaptığını, kendi yazılarında yaptıklarını düşünüyorlar ya da iddia ediyorlar, ama yaptıkları aslında Prof. Kuçuradi’nin makalesinde gördüğümüz gibi pozitivist dünya görüşünü sorgulamaktır. Modernite, aydınlanma ve rasyonel olmak ile eşleştiriliyor; bunu yaparken modernite kafalarında açık olmadığı için, neo-pozitivizmi eleştirirken (bu yaptıkları yerinde bir eleştiridir) aydınlanmanın getirdiği fikirleri de eleştiriyorlar. Nietzsche modern insan, modernite vb… derken çağ olarak modernitenin insanını kastetmiyor, 19. Yüzyıl Avrupa insan tipini kastediyor; decadence insan tipi yani, en son moda olan insan (bu bizim ülkemizdeki bir çıkan veya menfaati olmadan parmağını bile oynatmayan bazı kamu görevlileri ve insanları akla getiriyor). Dolayısıyla postmodernlerin göndermede bulundukları modern (westem), Nietzsche’nin modern kavramından çok farklıdır ve tarihsel bir döneme karşılık gelir.

Şimdi gönül rahatlığıyla bazı postmodern yazarların Nietzsche’yi kendilerine nasıl dayanak yaptıklarına bakıp, onları değerlendirebiliriz.

Comel West’e göre, Nietzsche batıdaki postmodern düşüncenin merkezinde önemli bir yere sahiptir. Onun aforistik yazım stili postmodern filozofları etkilemiştir; bunlar arasında Wittgenstein, Quine ve Rorty sayılabilir.

David Hoy’a göre, sorun Nietzsche’nin 1889′da çıldırdığında, 19. Yüzyılda alternatif bir felsefe görüşünün ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Nietzsche bize parçalar halinde ve aforizmalarla yazılmış felsefi eserler bırakarak, Kant ve öteki modemlerin modelinden çok farklı bir felsefe modeli sağlar; bu yüzden biz onu postmodern olarak adlandırırız.

Robert Solomon’a göre, eğer postmodernizmin bir başlangıcı varsa bunu Alman filozofu Nietzsche’nin eserlerinde bulmak mümkündür. 1900′de Nietzsche’nin ölümünden sonra özellikle kendilerine postmodern diyen akademisyen, edebiyatçı ve tarihçi, onun parçalar halinde ve aforizmatik yazı stilinden etkilenmişlerdir. Hem Nietzsche de kendisini zaten zamana aykırı (untimely) olarak adlandırmış ve felsefesini moderniteye bir saldırı olarak belirtmiştir.

Nietzsche’nin kitapları kanımca okunması kolay ama anlaşılması en zor olanlardır. Bunun yanında, onu yanlış anlamak maalesef çok kolay; bunun yukarıdaki iddialarda da gördüğümüz gibi onun yazma stili ve felsefi metoduyla ilgisi var. Nietzsche’nin metoduna baktığımızda içlerinde çekirdek halde pek çok fikir taşıyan aforizmalar ve fragmentler görürüz. Elbette ki bunların niye böyle yazıldığını ve Nietzsche’nin bunlarla gerçekten ne söylemek istediğini anlamak istemeyen postmodernler, işlerine gelen, kendilerine uygun cümleleri bu metinlerin içinden çekip alıyorlar istedikleri gibi de kullanıyorlar.

Human all too Human’da özetle şunları der Nietzsche: insanların çoğu uzun akıl yürütmelere dayanan argümanlardan çok, kesin ve güvenilir savlardan etkileniyorlar. Dahası, ona göre bütün bir felsefedense, tamamlanmamış bir fikri sunmak bazen daha etkilidir.

Twilights of the Idols’da "skirmishes" bölümünde Nietzsche özetle şöyle der: başkalarının koca bir kitapta söylediğini, hatta başkalarının koca bir kitapta söyleyemediğini, on cümleyle söylemektir onun istediği. Yine aynı eserde, l. bölüm, 26. Aforizmada, Nietzsche tüm sistematikçilere güvensizliğim var, onlardan sakınıyorum, der.

Gördüğümüz gibi Nietzsche eserlerinin çoğunda neden aforizmalar ve fragmentler kullandığını, eğer dikkatli okunursa, yine kendisi izah ediyor: Bundan başka sanırım şunları da söyleyebiliriz: aforizmalar ve fragmentler okuyucunun zihnini, metinde çekirdek halde bulunan fikri açığa kavuşturmak için, motive eder çünkü onların kendilerine özgü ilgi çeken yanlan vardır. Bir de şu var; Nietzsche’nin sağlığının ne durumda olduğu herkesçe bilinen bir şey, belki de sağlığının kötü olması nedeniyle uzun uzun yazmak yerine, fikirlerini aforizma ve fragmentlerle ifade etme yolunu seçmiştir. Tabi onun çok iyi bir filolog olduğunu da unutmamak gerekir. Merak ediyorum, postmodernler neden Monteign’i, Denemeler’in yazarı Monteign’i, kendilerine dayanak yapmıyorlar anlamıyorum. O da eserinde fragmentler ve aforizmalar kullanıyor.

Nietzsche’nin postmodern bir filozof olduğunu ileri sürenler, onun felsefesinin plüralist olduğunu da ileri sürüyorlar. Onlara göre Nietzsche, moderniteden dogmatik evrenselciliği yüzünden haz etmemiş ve özellikle perspektivizm görüşünü ileri sürerek, kendisini plüralist olarak tanımlamıştır. Kanımca Nietzsche’nin perspektivizmini tam anlamadıkları ve onun yazılarını bütün olarak okumadıkları için onu plüralist yapıyorlar. Onun perspektivizmi plüralizmden çok farklı ve önemli bir görüştür. En iyisi Nietzsche’ye plüralist diyenlerin yazdıklarından hareket edelim. Cornel West’e göre, Nietzsche’den alıntılanan aşağıdaki pasaj, Quine’ın pragmatizminin dolayısıyla da plüralizmin bir habercisidir.

Dünyanın değeri onu yorumlamamızda yatar. Önceki yorumlamalar kendileri aracılığı ile yaşamımızı sürdürebildiğimiz perspektif değer vermelerdir. Yani, gücü istemede, gücün artması için her güçlenme ve gücün artması yeni perspektifler ve yeni ufuklara inanıma yol açar -bu fikir benim yazılarıma nüfuz eder- İlgili olduğumuz dünya sahtedir, yani bir olgu değil, bir kurmacadır. O akış içerisindedir, oluş içerisinde olan bir şey gibi bir yanlışlık olarak daima değişiyor, ancak hakikate asla yakın olamıyor; çünkü hakikat yoktur.

Bu pasaj Nietzsche’nin perspektivizm görüşünü en açık şekilde görebildiğimiz pasajlardan bir tanesidir. Bay West nasıl olur da bunu plüralizme dayanak yapar anlaşılır değildir. Aslında Nietzsche’nin burada yaptığı hakikat (doğruluk) sorununa dikkatimizi çekmektir; bunu yaparken de tüm hakikat iddialarının perspektifli olduğunu ileri sürer.

Maalesef Nietzsche’de sistematik olarak işlenmiş bir doğruluk teorisi olmadığı için o hep yanlış anlaşılıyor.

Nietzsche’ye göre bilmek demek, birisinin bilinen bir şeyle ilişkiye girmesi demektir. Yine ona göre, zihin pasif değildir; o yaratıcı bir güçtür; bir ayna gibi şeyleri yansıtmaz; kısmen de olsa zihin bildiği şeyi yaratır. Doğruluk onun için keşfedilecek ya da bulunacak bir şey değil, yaratılacak olan bir şeydir. Yani, hakikatlerimiz kısaca bizim ürünümüz olan şeylerdir. Nietzsche için doğruluktan bahsetmek, hakikatlerden bahsetmektir. Pek çok sayıda göz olduğu için pek çok sayıda da hakikat vardır; sonuç olarak hakikat yoktur. Bu bizi onun yorumlama anlayışına getirir. O yalnızca olgular vardır diyen pozitivizme karşı, hayır! Olgular yalnızca, yorumlamalardır, diyor. Postmodernler özellikle onun bu savını plüralizme çekiyorlar.

On the Geneology of Morals’da Nietzsche şunları yazar: "yalnızca perspektifli bir görme vardır, yalnızca perspektifli bir bilme vardır." Yani bütün bilgimiz perspektiflidir. Yine aynı yerde Nietzsche özetle şunları söylemektedir: tehlikeli ve eski bir uydurma olan zamansız bilen özneye karşı tetikte olalım; saf akıl, mutlak ruh, kendinde bilgi gibi çelişkili kavramlara karşı tetikte olalım. Bu alıntılara dayanarak, Nietzsche’yi plüralist yapanlara karşı şöyle savunmak belki olanaklı olabilir. Nietzsche bu yazdıklarıyla görme ve bilme arasında bir analoji kuruyor biz aynı görmede olduğu gibi biliyoruz, yani bilme açısından perspektiflilik objenin görünüşünü etkileyen bilenle ilgili bir şey. Algılarımız perspektifli olduğu için hakikatler aldanmalardır çünkü onlar kendinde şeye karşılık gelmezler. Nietzsche’nin perspektivizmi aslında kendi şeylerin bilgisini elde edebileceğimiz iddialarını çürütmek ve onlardan kaçınmak için ileri sürülmüştür; dolayısıyla plüralizm ile hiç bir ilgisi yoktur. Kendinde şeylerin bilgisini elde etmek, nesnelere, olana bitene hiç bir perspektiften bakmamakla aynı anlama gelir. Kısaca Nietzsche’ye göre, çeşitli perspektiflerle yorumlama dışında bir şeyi bilmenin yolu yok. Prof. Kuçuradi’ye göre de, Nietzsche’nin perspektivizmi kendinde varlığı kabul edenlere karşıdır, insan realitesini anlamlandırma ve değerlendirmedeki sınırlılık, belli bir açının kaçınılmazlığıdır dile getirilmek istenen. Bu insan problemlerinin hep yeniden ele alınabileceği, her ele alınışta da yeni doğru bir şeyin kavranabileceği demektir. Demek ki hakikat için kapasitemiz sınırlı, yani bir insanın bilebileceğinden çok hakikat var; bu yüzden farklı ilgisi ve merakı olan insanlar ortaya farklı doğrular koyacaklardır, o zaman ilgilerimiz nereye bakacağımızda ve ne göreceğimizde belirleyici oluyorlar. Ayrıca bilgimizin perspektifli olması demek, bilmemizin ve bilme yetilerimizin üzerindeki sınırların kalkması demektir.

Yine On the Geneology of Morals’da Nietzsche özetle şöyle der: belli insan tiplerine uygun, onlar için faydalı ve mantıklı moraller vardır. Hıristiyanlığın en büyük hatalarından birisi kendi moral sisteminin evrensel olduğunu kabul etmesidir.

Aslında Hıristiyan morali, belli türden insanlar için uygundur, yani zayıflar için. Buradan hareket edersek, Nietzsche hakikat yoktur demiyor aslında, dediği şu: her bir tip için uygun gelen bir doğru (hakikat) vardır, her görüşün kendine uygun taraftarı vardır. Demek ki her tipe uygun perspektifler vardır, fakat problem eğer herhangi bir tip kendi perspektifinin tek doğru olduğunu iddia ettiğinde ortaya çıkıyor. Nietzsche hakikat yoktur, yorumlamalar vardır vb. .. şeyleri ileri sürerken, dünyanın nesnel, değişmez, hep kalan bir yapısı olmadığını da dile getiriyor bence; dolayısıyla değişmez, sabit kalan moral, hakikat ve bilgi yoktur, yalnızca perspektifli bilme ve görme, yani yorumlar vardır.

Son tahlilde, Nietzsche’nin perspektivizminden postmodernlerin iddia ettikleri gibi plüralizm ideali çıkmıyor, çünkü o ebedi doğruları, Hıristiyanları, kendi moral sistemlerinin evrensel ve tek doğru olduğunu iddia edenleri vb… şeyleri eleştiriyor ve perspektivizmini bunlara karşı bir önlem olarak getiriyor.

Sonuç olarak, Nietzsche’nin eserlerini bir bütün olarak, hatta tarihsel sırayla okumazsak, postmodernlerin asılsızca ve temelsizce iddia ettikleri gibi, onu postmodern, plüralist ve hatta nihilist bile yapabiliriz. Bana öyle geliyor ki, Nietzsche’nin yazma stili, kullandığı metot ve fikirlerinin içinde yaşadığı çağı aşması, ve hatta günümüzde bile onun doğru anlaşılamamasının nedeni, onun çok iyi bir filolog ve antik Yunan kültürünün bir öğrencisi olmasındandır. Demek ki kendilerine postmodern diyenler Nietzsche’yi iyi okuyup anlasalardı, onun yazdıklarının kendilerine de bir uyarı olduğunu anlarlardı. Nietzsche kendi ortaya koyduğu fikir ve bilgilerin değişmez, mutlak doğrular olmadığını biliyor ama yaptıklarıyla bize şunu göstermeye çalışıyor sanırım: tüm bunlar yaratmaya, düşünmeye ve ortaya yeni bir şeyler koymaya engel değildir; onu postmodern, plüralist vs… yapmak yerine; onun yaptığı gibi bağımsız düşünüp, özgürce yaratarak yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışmalıyız.

Öğrenme Psikolojisi

Salı, 06 Kasım 2007

Öğrenme Psikolojisi 1 ÖĞRENME PSİKOLOJİSİ

Öğrenme: Yaşantı sonucu kazanılan nispeten kalıcı izleri

olanlar davranış değişikliğidir

Öğrenme olması için davranış değişikliğinin kalıcı olması

gerekir. İlaç alındığında, sarhoşken vb yapılan davranışlar

öğrenme değildir.

Öğrenmede davranışa dönüşebilme potansiyeli olmalı

Öğrenip öğrenmediğini davranış ortaya çıkarma ile anlıyoruz.

Psikolojide öğrenme çok önemlidir.

Çevre + Kalıtım + Zaman faktörleri

Öğrenme olabilmesi için yaşantı yolu ile olacak, kalıcı olacak,

davranış değişikliği olacak.

İyi davranışların yanında kötü davranışlarıda öğreniyoruz.

2ÖĞRENMEYİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

1- Öğrenenden Kaynaklanan Faktörler

a- Zekası

b- İlgi ve yetenekleri

c- Bireyin öğrenme halindeki durumu

d- İhtiyaçlar

e- Öğrenenin öğrenme sırasındaki kaygı düzeyi

f- Yaş

g- Öğrenin algılayış biçimi

h- Öğrenenin eski bildikleri

2- Öğretilen Materyalden Kaynaklanan Faktörler

a- Öğrenilen materyalin kişi için çekici olup olmadığı

b- Uzun veya kısa olması

3

c- Materyalin netliği, açıklığı, basitliği

d- Gereksinime uygun olması

e- Ders materyalinin anlatılış biçimi

3- Öğretenden Kaynaklanan Faktörler

a- Öğretenin ayrıntıya kaçmadan yalın net ve öz anlatılması

b- Öğrenenin düzeyine uygun olması

c- Öğreten yansız olmalı

d- Öğretenin konusuna hakim olması

4- Öğrenme Ortamından Kaynaklanan Faktörler

a- Sesli ortam

b- Havanın sıcak veya soğuk olması

c- Kalabalık

d- Işık

e- Öğretmenin hazırladığı psikolojik ortam

Davranış: Çeşitli uyarıcılara tepki gösteririz. Bu tepkilerin

eyleme dönüşmesi davranıştır.

Davranışların hepsini gözleyemeyiz. Acıyı göremeyiz ama acı

karşısında bireyin yaptığı davranışı gözleyebiliriz.

Hayal kurmada bir davranıştır.

Uyarıcı: Organizmayı harekete geçirebilecek olan her tür olay

iç ve dış kaynaklı olabilir.Uyarıcıların anlamı kişiden kişiye

değişebilir.

Niçin davranışçı kuram deniyor? Çünkü sırf gözlenebilen

davranışlarla ilgilendiği için

KADEMELİ OLARAK ÖĞRENME

Hedef olarak kazandırmak istediğimiz davranışlara ulaşmak

için önce bu davranışlara benzeyen ve yaklaşan davranışların

pekiştirilmesi ve bu işleme hedef davranışa ulaşana dek

devam edilmesine denir.

SÖNME

Pekiştirilmeyen bir davranış zamanla yapılmasının azlmasına

veya yapılmamasına sönme denir.

Ama sönmeye uğramış davranış tekrar ortaya çıkmaz diye

kesin bir hüküm yoktur.

Değiken oranlı ve değişen zamanlı pekiştirmeler davranışın

sönmesine karşı en dirençli olanlardır.

GESTALT TİPİ ÖĞRENME

Psikolojik gerçek. Herkesin psikolojik gerçeği farklı

Gestalt anlamlı bütün

Gestalt tipi öğrenmede bazı şeyler öğreniliyor, eğer anlamlı

tam, bütün, basit hale getirmediğimizde bir boşluk olur.

Bu boşluk rahatsızlık yaratır.

Bu tamamlanınca Gestalt öğrenme olur.

Beynimizin tamamlama özelliği var. Herşeyi basit, tam ve

anlamlı hale getirmekteyiz. Prognans İlkesi

Gestalt algı ile ilgili

Değişmezlik (Büyüklük, parlaklık, şekil), şekil zemin

eğilimlerimiz var.

Gestalt tipi öğrenme gerçekleştiğinde kavrama ile olur. Kalıcı

olur. (çünkü biz tamamlıyoruz)

Böyle bir öğrenme tam ve ani olur. Aha buldum!

Kolaylıkla genellenebiliyor.

Hoca anlattıklarını eksik bırakırsa, öğrenci bir eksiklik

hisseder. Tamamlamak için düşünür, araştırır.

Yaşam alanı

Psikolojik gerçeklik: Tek ve biriciktir. İnsandan insana değişir.

Fiziksel gerçeklik: Biz olayı yaşarken bir ortamda yaşıyoruz.

Bu olayın geçtiği yer, hava bir coğrafi gerçekliktir. Öte yandan

böyle bir gerçeklik içinde bulunanların psikolojik gerçekleri

farklı farklıdır.

ÖĞRENMENİN FİZYOLOJİK TEMELLERİ

Öğrenme beynimizde fizyolojik farklılıklar yaratıyor.

Donald Hebb: Öğrenme kesinlikle fizyolojik değişiklere yol

açar. Beyin basit değil, karmaşık bir organdır, sistemdir. İlk

yaşantılar çok önemli diyor.

Hücre birlikleri ve anlama alanları yada bağlantı kurma

alanları bu 2 kavramla öğrenmeyi açıklıyor.

Bazı kavramlar hücre grupları oluşturur

Hücre gruplarının sayısı artabilir. Bağlantı alanı var.

Hebb’e göre öğrenme bizim bağlantı gücümüzü arttırır.

Bilişsel öğrenme ile ilgili öğrenmenin fizyolojik ve bilişsel

boyutlarını vurgulayan ilk kişi

Nietzsche Den Şiir

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche den şiir Öyle bir hayat yasiyorum ki ,

Cenneti de gördüm , cehennemi de

Öyle bir ask yasadim ki, tutkuyu da gördüm , pes etmeyi de.

Bazilari seyrederken hayati en önden,

Kendime bir sahne buldum oynadim.

Öyle bir rol vermisler ki ,

Okudum okudum anlamadim

Kendi kendime konustum bazen evimde,

Hem kizdim hem güldüm halime,

Sonra dedim ki " söz ver kendine "

Denizleri seviyorsan , dalgalari da seveceksin ,

Sevilmek istiyorsan , önce sevmeyi bileceksin ,

Uçmayi seviyorsan , düsmeyi de bileceksin.

Korkarak yasiyorsan , yalnizca hayati seyredersin. Öyle bir hayat yasadim ki ,

son yolculuklari erken tanidim

Öyle çok degerliymis ki zaman,

Hep acele etmem bundan,anladim…

Nietzsche

Nefreti Aşmanın Tek Yolu; Affetmek

Salı, 06 Kasım 2007

Nefreti aşmanın tek yolu; Affetmek Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek…

Başkalarını affettiğimizde biz özgürlesiriz.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi

engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri

görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar

insanı.

Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı

derinleştirir.

Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır

hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.

Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir

süreçtir.

Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.

Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu

affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya

sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.

Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin

özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş

olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir

farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.

Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu

insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu

anlamına geleceğini sanır.

Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak,

yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.

Affetmek, o kişiyi sevmek değil.

Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.

Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.

Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.

Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.

Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.

Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.

Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba

göstermemek değil.

Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe

kavuşmaktır.

Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak

unutmak zaten mümkün değildir.

"Duygusal unutma" affetmenin diğer adıdır.

Yedi Gerçek

Salı, 06 Kasım 2007

Yedi gerçek

Budist rahipler, artık yetiştiğini düşündukleri bir ogrencilerini, yola cıkmadan önce cagirdilar. Basrahip ögrenciye tek bir soru sordu:

* "20 yildir buradasin, neler ogrendin"

"Yedi gercek ogrendim" dedi ogrenci.

* "Say" dedi basrahip, "birincisi…"

"Dostluklar ikiye ayrilir: Kalici dostluklar ve gecici dostluklar. Hayatta bir zorluk ortaya ciktigi anda bozulan dostluklar daha coktur, kalici dostluklar cok azdir…"

* "ikincisi "

"insanlarin cogunlugu kalplerini ve beyinlerini gecici degerlere ayirmislar. Bu degerler ugruna kendi gercek niteliklerinden taviz vermekten, kotu seyler yapmaktan cekinmiyorlar…"

* "Ucuncusu "

"insanlar, amaclarina ulasmak icin birbirlerini ezmekten cekinmiyorlar. Oysa baskasina kotuluk yaparak elde edilen her seyin geldigi gibi ellerinden gidecegini anlamiyorlar…"

* "Dorduncu "

"insanlar gercekte bir anlami ve onemi olup olmadigini hic dusunmedikleri fakat degerli ve anlamli saydiklari seyler yuzunden birbirlerine zarar veriyorlar. Bu sekilde hayati birbirlerine zehir etmeye alismislar."

* "Besinci "

"Herkes yanlisin nedenini, basarisizligin nedenini baskalarinda ariyor. Kimse, basina ne geldiyse aslinda kendi yuzunden geldigini anlamiyor, kendi sucunu, yanlisini kabul edip duzeltmiyor…"

* "Altinci" dedi basrahip.

"insanlar helal lokmanin ve bolusmenin degerini bilmiyor. En lezzetli lokmanin helal lokma oldugunu unutuyorlar. Vicdanlari ve mideleri arasinda kaldiklari zaman midelerini tercih ediyorlar…"

* "Yedinci "

"insanlar bir seye dayanmadan yasama gucunu bulamiyorlar. Bu yuzden cogu zaman anlamsiz seylere sariliyor, guveniyorlar. Asil sarilmalari ve guvenmeleri gereken belki de tek duygunun sevgi oldugunu anlamamakta israr ediyorlar…"

* "Güle güle" dedi basrahip, "Artık yola çıkabilirsin, yolun açık olsun"

Montaigne: Yaşayan Ölüler

Salı, 06 Kasım 2007

Montaigne: Yaşayan Ölüler Bir yasa vardır, hükümdarların gördükleri işlerin ölümlerinden sonra yargılanmasını ister; ölülerle ilgili yasalar arasında bana en sağlam görünenlerden biri budur. Hükümdar yasaların sahibi değilse bile yol arkadaşıdır. Adaletin, sağken kendisine vurmadığı yumruğu ününe ve mirasçılarına kalan servete vurması haklıdır. Ün ve mal çok kez hayattan üstün tutulan şeylerdir. Bu yasayı töre haline sokmuş olan uluslar yararını görmüşlerdir.

Kötü krallarla bir arada anılmak istemeyen bütün iyi krallar da bu yasadan hoşnutturlar. Bütün kralların buyruğunu dinlemek boynumuzun borcudur; çünkü gördükleri iş gereği bunu bizden istemeye hakları vardır ama saygı ve sevgimizi ancak değerleriyle kazanabilirler. Toplumun düzeni bozulmasın diye sabredelim, kusurlarını saklamak küçüklüğüne katlanalım; zararlı olmayan işlerde, bize düşen yardımı edelim; bunu anlarım. Ama ödevimiz bitince, adalet ve özgürlük adına, gerçek duygularımızı anlatmalıyız; kusurlarını çok iyi bildiğimiz bir krala dürüst vatandaş olarak, nasıl bağlı kaldığımızı göstermeliyiz. Bunu yapmazsak, gelecek kuşakları çok yararlı bir dersten yoksun etmiş oluruz.

Kötü bir kralı, bize iyilik ettiği için hayırla anarsak, büyük bir doğruluğun zararına küçük bir doğruluğa hizmet etmiş oluruz. Titus Livius’un dediği doğrudur: Kralların ekmeğini yemiş olanlar, onları hep ölçüsüz övgülerle anarlar her biri kendi kralını göklere çıkarır, en büyük değerleri onda görür…

Toplum düzenleri o kadar sağlam olan Lakedemonyalılar’ın pek yapmacık bir törenleri vardır, hiç hoşuma gitmez. Kralların ölümünde halk her tarafta, kadın erkek karmakarışık, alınlarını kanatır, bağıra çağıra ağlaşır, ölen kralın, kralların en iyisi olduğunu söylermiş. Her şeyi kurcalayan Aristoteles, Solon’un: Kimseye ölümünden önce mutlu denemez, sözü üzerinde duruyor ve iyi yaşamış iyi ölmüş insan, adı kötüye çıkarsa, çoluğu çocuğu yoksulluğa düşerse, mutlu sayılabilir mi diye soruyor. Yaşadığımız sürece gönlümüzün istediğini yapabiliyoruz; ama hayattan ayrılınca artık kendimizle hiçbir ilişiğimiz kalmıyor. Solon’a şöyle demek daha doğru olurdu: Mademki insan ancak öldükten sonra mutlu sayılabilir, öyleyse hiçbir zaman mutlu olamaz.

Bertrand du Glesquin, Rancon şatosunu kuşattığı sırada ölmüş. Şatodakiler, teslim olunca, şatonun anahtarlarını Bernand du Glesquin’in cesedi üstüne koymaya zorlanmışlar. Venedik ordusunun komutanı Berthelemy savaşta ölünce cesedini Venedik’e götürmek için düşmandan Verona topraklarından geçme iznini istemeyi düşünmüşler; ama Theodore Trivolce buna razı olmamış; Verona’dan cesedi savaşarak zorla geçirmiş; «Hayatında düşmandan hiç korkmamış bir adamın ölü iken korkar gibi görünmesi doğru olmaz, demiş.

Eski Yunan yasalarına göre de düşmandan bir ölüyü gömmek için geri istemek zaferden vazgeçmek olur, o zaferle artık övünülemezmiş. Bu işte kazanan yalnız cesedi istenen adam olurmuş. Korinthoslular’ı apaçık yenmiş olan Nikias, zaferi bu yüzden yitiriyor. Agesilaos da tersine Beotia’lılara karşı zor kazanabileceği bir zaferi bu yüzden kazanıveriyor.

Bu adetler bize garip görünüyor ama insanlar her çağda, kendilerini hayatın ötesinde de düşünmekten geri kalmamışlar, hatta Tanrı yardımının kendilerinden kalacak parçalara bile inmeye devam edeceğine inanmışlardır ki uzun boylu anlatmaya gerek görmüyorum. İngiltere kralı Edward, İskoçya kralı Robert’le giriştiği savaşlarda kendi bulundukça işlerin hep iyi gittiğini, savaşın mutlaka kazanıldığını denemiş. Ölürken oğluna törenle yemin ettirmiş ki, cesedini kaynatacak; etini kemiğinden ayıracak; etini gömecek, kemiklerini saklayıp her İskoçya’ya savaşa gittiği zaman yanında götürecek.

Bazı Amerika yerlileri İspanyollara karşı savaşırken üzerlerinde, vaktiyle zafer kazanmış yiğitlerinden birinin kemiklerini taşırlarmış. Bazıları da savaşta ölmüş yiğitlerinin cesedini her gittikleri yere götürür, onunla bahtlarının daha açık olacağına, ondan cesaret alacaklarına inanırlarmış.

İlk örneklerde ölüm, insanların hayatta iken gördükleri işlerin ününü sürdürmekle kalıyor: Son ömeklerde ise ölüler, iş görme gücünü yitirmiyorlar. Kahraman Bayard’ın yaptığı hepsinden iyi: Yediği kurşunlardan öleceğini anladığı halde, geriye çekilmesini öğütleyenleri dinlememiş, ölüme giderken sırtımı düşmana çevirmek istemem demiş; gücü yettiği kadar savaşıp attan düşecek hale gelince yaverinden kendisini bir ağaca dayamasını, ama yüzünün düşmana karşı durmasını istemiş ve öylece ölmüş.

Yukarıki örneklerin hiçbirinden aşağı kalmayan bir tane daha anlatacağım: Kral Philippes’in dedesinin babası Maximilian birçok büyük değerleri olan bir hükümdardı; üstelik eşsiz bir vücut güzelliği de vardı. Bir huyu onu öteki krallardan ayırıyordu. Krallar pek önemli işleri çabuk çıkarmak için oturaklarını krallık tahtına çevirdikleri halde o, en yakın oda hizmetçisinin bile kendisini hacet yerinde görmesine razı olmazmış. Su dökünürken dört tarafı kapattırır, mahrem yerlerini hekime de, başkasına da göstermekten bir kız gibi kaçınırmış. Konuşurken hiç de sağı solu kollamadığım halde bende de aynı utangaçlık vardır. Dayanılmaz bir ihtiyaç veya arzu beni sürüklemedikçe saklanması adet olmamış organlarımı ve işlerimi bile kimseye göstermem. Ama Maximillan işi o kerteye götürmüş ki vasiyetnamesinde, öldüğü zaman kendisine don giydirilmesi üzerinde önemle durmuş, bir zaman sonra vasiyetine, donu giydirecek adamın gözlerinin bağlanması şartını da koydurmuş…

Atinalıların işlediği kanlı bir haksızlık aklıma geldikçe, en doğal ve en haklı egemenlik olduğuna inandığım halk egemenliğine düşman olasım gelir. Lakedemonyalılara karşı, eşini görmedikleri bir deniz zaferi kazanıp dönen kahraman komutanlarını sorgusuz sualsiz ölüme mahkum ediyorlar. Nedeni de şu: Zaferden sonra gemiler hemen geri dönüp ölülerini arayacak yerde savaşın gereklerine uyarakdüşmanın peşine düşmüşler.

Diomedon’un bu arada gösterdiği büyüklük Atinalıların haksızlığına insanı büsbütün isyan ettiriyor. Ölüme hüküm giyenlerden, askerliğiyle de devlet adamlığıyla da ün kazanmış değerli bir komutan olan Diomedon idam kararını dinledikten sonra öne atılıp rahatça konuşmak fırsatını buluyor bu fırsatı kullanıp uğradığı haksızlığa karşı kendini savunacak yerde, ölüm kararını verenlerin sağlığına dua ediyor kendinin ve arkadaşlarının bu kadar büyük bir zaferden sonraki dileklerini kabul etmeyen Atinalılara tanrılarının öfkelenmemesini, bu kararın haklarında hayırlı olmasını diliyor. Başka bir şey söylemeden, pazarlık etmeden ölüme doğru mertçe yürüyor. Talih birkaç yıl sonra bu haksızlığı aynı yoldan cezalandırıyor. Atinalıların deniz kuvvetleri komutanı Kabras, Isparta amirali Molles’i Naskos adasında yenmişken, öncekilerin kötü sonuna uğramak korkusu ile zaferi sonuna vardıramıyor. Denizdeki ölüleri toplamaya uğraşırken bir sürü düşman yakayı kurtarıyor ve az sonra bu boş inanç Atinalılara pek pahalıya mal oluyor.

Bir başkası da cansız insan bedenine dinlenme duygusu veriyor yeniden:

Quaereris quo jaceas post abitum loco?

Quo non nata jacent. (Seneka)

Ölünce nereye mi gideceksin?

Doğmayanların yanına.

Neque sepulchrum quod recipiat portum corporis

Ubi, remissa humana vita, corpus requiescat, a malis. (Ennfus)

Ne mezar, ne rahat bir liman, ki dinlensin orada, Yaşamaktan yorulmuş insanın bedeni.

Doğada da buna benzer bir durum görülüyor: Birçok ölü nesneler hayata gizliden gizliye bağlı kalıyor. Mahzendeki şarap mevsimlere göre asma ile birlikte bazı değişmelere uğruyor. Tuzlanmış av etlerinin, canlı et gibi durumdan duruma geçtiğini, tat değiştirdiğini söylerler.

Bernard Shaw’dan İnciler…

Salı, 06 Kasım 2007

BERNARD SHAW’DAN inciler…

Ünlü düşünür Bernard Shaw’ın sözlerinde kendinizi bulacaksınız..

*Tarihten hiçbir şey öğrenilemeyeceğini, tarihten öğreniriz.

*Hukukumuzu yargıçlara, dinimizi rahiplere bırakırsanız, kısa sürede hem hukuksuz, hem de dinsiz kalırsınız.

*Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur.

*Bernard Shaw, İngiltere’nin ünlü devlet adamı Churchill’i kendi yazdığı Pgymalion oyununun ilk gecesine davet eder ve davetiyeye şu notu yazar: "İlişikte iki kişilik bilet bulacaksınız, bir dostunuzu da getirebilirsiniz; eğer bir dostunuz varsa!" Churchill, daha önce başka bir yere söz verdiği için oyuna gelemeyeceğini belirterek özür dileyen bir mektup yazar, biletleri iade eder ve bir not ekler: "Piyesinizin ikinci gecesine gelebilirim, eğer ikinci gece oynarsa…"

Daily Mail, Observer, The Times ve daha birçok gazetenin, derginin yayımcısı Lord Northclitte, bir gün Shaw’a "Siz ülkenin başına gelmiş bir felakete benziyorsunuz!" demiş ve Shaw’dan cevabını almış: "Siz de, o felaketin nedenine benziyorsunuz."

Felsefenin Dünya Barışına Katkıları Üzerine

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefenin Dünya Barışına Katkıları Üzerine Yirminci yüzyıl insanlık târihi açısından çok büyük felâketlerin yüzyılı oldu. Savaşlar, ideolojik dalaşmalar, ekonomik bunalımlar; vahşî kapitalizmin ekonomik, siyâsî ve sosyâl sömürüsü bu felâketlerden birkaçı. Karamsar bir tablo çizmek istemem; ama sanırım yirmi birinci yüzyıl daha da büyük felâketlere gebe. Hâl böyle olunca dünyâ barışı düşünsel bir odak noktası hâline geliyor ve Felsefe’nin buna kayıtsız kalması da pek mümkün görünmüyor.

İmdi Felsefe’nin dünyâ barışına katkısı üzerinde konuşmadan önce ilk olarak yapılması gereken: dünyâ barışı hakkında, bunu yapmak için de öncelikle barış hakkında düşünmek olsa gerek. Pekî şu barış da neyin nesidir acabâ? Efendim bana sorarsanız barış: belirli bir durumun adıdır; kendine özgü koşulları ve özellikleri olan belirli bir durumun adı. Pekî nasıl bir durumdur bu? Başka deyişle bu koşullar ve özellikler nelerdir? Bana sorarsanız çatışan güçlerin olmadığı ve adâletin tesis edildiği belirli bir ortamdır. Örneğin birbiriyle çatışan iki kişinin aralarında barış yaptığı söylendiğinde aslında bu kişilerin çatışmayı bıraktığı ve aralarındaki ilişkide adâleti tesis ettiği söylenir. Veya birbiriyle çatışan iki devletin aralarında barış yaptığı söylendiğinde de kezâ bu durum geçerlidir. Örnekleri çoğaltabiliriz; ama buna gerek yok. Ancak tüm bu örnekler bizi hep aynı yere götürür; imdi barış: belirli bir ilişki içinde şu ya da bu nedenle bozulan adâletin yeniden tesis edildiği durumdur.

Pekî adâlet nedir? Ben bu konuda Platon’la hemfikîrim: hakkı olana hakkını vermektir. Demek ki barışa giden yol: belirli bir ilişkide hakkâniyet esâsını gözetmekten geçiyor. Dolayısıyla hakkâniyet esâsının gözetilmediği bir ilişkide çatışan güçlerin ateşkes hâline geçmesi barışı sağlamıyor.

O hâlde dünyâ barışına giden yol da dünyâ devletlerinin birbirleri arasındaki ilişkilerde hakkâniyet esâsını tesis etmekten geçiyor, bir kez tesis edildikten sonra bunu korumak gerekiyor.

Pekî bu noktada Felsefe’ye düşen görev ne ola ki? İmdi efendim Felsefe bir nelik araştırması etkinliğidir; bir şeyi tam da o şey yapan şeyin ne olduğunu araştırma işidir. Öte yandan dünyâ devletlerinin birbirleri arasındaki ilişkilerde hakkâniyet esâsını tesis edecek ve koruyacak kurum da kuşkusuz siyâset kurumudur. Siyâset kurumunun işleyişi de birtakım kavramlara ve ilkelere dayanır; söz gelişi bağımsızlık, özgürlük, eşitlik vb. bu kavramlara örnekken; çağdaş demokrasi, liberal demokrasi, sosyâl demokrasi, muhafazakâr demokrasi vb. de bu ilkelere örnektir. Gerek bu kavramlar gerekse bu ilkeler belirli ideâllere göndermede bulunur ki siyâset kurumu da bu ideâlleri gerçekleştirme mücâdelesinin yapıldığı kurumdur. Ne var ki bu kurumun işleyişi pek çok nedenden dolayı pek çok defâ, bunları gerçekleştirmeye mâni olabilmekte; hem üstelik bu tür faaliyetlere meşruiyet elbisesi de giydirebilmektedir. Söz gelişi özgürlük adına yapılanlar özgürlüklerin daha fazla zarar görmesine neden olabilmekte veya çağdaş demokrasi adına yapılanlar çağdaş demokrasiye zarar verebilmektedir.

İmdi efendim bu gibi konularda Felsefe’nin yapacak olduğu çözümlemelere duyulan ihtiyaç da bu gibi faaliyetlere karşı çıkma çalışmalarının sağlam temellere oturtulmasına duyulan ihtiyaçtan gelir. Bu bakımdan dünyâ barışına engel olan faaliyetlerin, hakkında olduğu sanılan ideâllerle ilişkisini kesmek ile bu kavram ve ilkelerin neliklerini ortaya koymak da dolayımsız bir ilişki içindedir. Felsefe’nin dünyâ barışına katısı da bu dolayımsız ilişkiden gelir

Nietzsche, Wagner Ve Büyük Nefret

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche, Wagner Ve Büyük Nefret Ünlü Alman düşünürü Freidrich Nietzsche hakkında bir kitap yayımlandı. Kitapta Nietzsche’nin Wagner ve karısıyla ilişkileri -tekrar- irdeleniyor.

Nietzsche hakkında küçükten büyüğe herkesin bildiği iki şey vardır. Bunlardan birincisi düşünürün gençliğinde, "Uçan Hollandalı"nın ünlü bestecisi Richard Wagner’in müzikal dramalarına duyduğu sınırsız hayranlık ve daha sonra nasıl olduysa bu hayranlığın hem besteciye hem de bestecinin yapıtlarındaki dinsel temalara karşı bir düşmanlığa dönüşmesi.

Nietzsche hakkında bilinen ikinci husus da, düşünürün 44 yaşındayken frengiden kaynaklanan bir deliliğe yakalanması ve vefalı dostu Franz Overbeck tarafından önce İsviçre ve Almanya’daki akıl hastanelerine yatırılıp son olarak Weimar’daki kırmızı tuğlalı bir villada gözetim altına alınmasıdır. O villada kızkardeşi Elisabeth Forster-Nietzsche Yahudi düşmanı ziyaretçileri ağırlamış, onlara acılar içinde yavaş yavaş can vermekte olan büyük düşünürün ölümünü izlettirmişti.

Nietzsche’nin uzun yıllar Yahudi düşmanı kabul edilmesinin nedenlerinden en başta gelen nedeni kızkardeşidir. Elisabeth, ağabeyinin yazılarını kendi düşüncelerine göre değiştirdi, bu da felsefe uzmanlarının Nietzsche’yi Nazizm ile özdeşleştirmelerine neden oldu diye bir rivayet vardır…

Nietzsche’nin, Richard Wagner’a ve onun yapıtlarına duyduğu büyük hayranlığın daha sonraları nefrete dönüşmesinde, pençesine düştüğü hastalığın ne kadar etkisi olmuştur, bilinmez. Yazar Köhler’in kitabı, bu konuya tam bir açıklama getiremese de bir parça ışık tutmayı başarıyor.

Nietzsche, gün be gün artan deliliğini eski Yunan mitolojisinden bir öyküyle özdeşleştirmeyi severmiş. Bu mit, Theseus, Ariadne ve Minotaur’un hikâyesi. Sadece anahatları bilinen hikâyeye göre Theseus, Girit’e gider ve orada yarı boğa yarı insan bir canavar olan, güzeller güzeli Ariadne’nin erkek kardeşi Minotaur’u yaşadığı Labirent’te bularak öldürür. Ariadne’nin verdiği yumağın yardımıyla Labirent’ten çıktıktan sonra onunla Naxos’a kaçar ve onu orada terk eder. Ariadne’ye daha sonra ne olduğu açık değildir. Çeşitli versiyonlarda farklı farklı sonlara rastlarız.

Örneğin, bir versiyonda şarap tanrısı Dionysus, Ariadne’yi erkek kardeşi Minotaur’a ihanet ettiği için öldürürken bir başkasında onunla evlenerek ölümlüler ve tanrılar arasında bir köprü oluşturulmasını sağlar. Homer’de ise Odysseus Ariadne’yi Hades’in kapılarında ölü olarak bulur.

Nietzsche’nin kaleme aldığı son mektuplardan bazıları o tarihlerde kocasını yitirmiş olan Cosima Wagner’a yazılmıştı. O mektuplarda Nietzsche, Cosima’ya "Prenses Ariadne" şeklinde hitap eder, mektupların yazarı olan kendisini ise Dionysus şeklinde tanıtır. Yazar Köhler kitabında Nietzsche’nin akıl sağlığı bozuldukça kendini başka başka kişilikler ile özdeşleştirdiğini yazıyor.

"Örnek aldığı Dionysus gibi çok kişilikli olabilen bir insana dönüşmüştü Nietzsche. Kendisini kah Shakespeare kah Sezar gibi görüyordu. Bazen de İtalya Kralı ya da Wagner olduğunu sanıyordu. Ve tüm bu kişiler ona, kendisini özdeşleştirdiği Dionysus’un farklı kişiliklerde tezahür etmesi imiş gibi geliyordu."

İyi ama Nietzsche neden gerçeklikten adım adım kopuşunu bu kadar dramatize etme ihtiyacını duydu?..

Cosima Wagner 19.Yüzyıl’ın en nahoş simalarından biriydi ve Prenses Ariadne olamayacak kadar da bencildi. Yazar Köhler’e göre Nietzsche’nin mektubundaki "kötü adam" aslında Cosima değil Wagner’in ta kendisi…

Nietzsche, Wagner’dan "ihtiyar Minotaur" şeklide söz edermiş. Wagner Nietzsche’yi büyüleyerek labirentvari bir evin içine kapatmış, büyük düşünür bu yüzden aklını yitirmiş -şeklinde rivayetler de var…

Nietzsche ve Wagner 1868 yılında tanıştılar. Nietzsche’nin neden büyük bestecinin ateşli bir hayranı olduğuna dair elde fazla bir bilgi yok. Nietzsche, Wagner’ı genç yaşlarından beri tanıyordu. Yine de, "Tristan ve Isolde" gibi operaların mitolojik temalarını sevdiği ve hatta kendi bir opera yazmayı planladığı sıralarda bile müzikten hoşlanmayan bir kişiymiş aslında Nietzsche.

Wagner, klasik Yunanlı yazar Aeschylus’un trajedilerini yarattığı tarzdaki bir kültürel iklimi Almanlar için yeniden yaratmaya söz vermişti. Bu sözün meyvesi 1872′de "Trajedinin Doğumu" adıyla dünyaya geldi.

"Trajedinin Doğumu" politik açıdan Wagner’ın Yahudi karşıtlığını açıkça sergileyen bir eserdi. Köhler bu açıdan, Nietzsche’nin de en az Wagner kadar kötü olduğunu söylemekte. Her ikisi de yaşadıkları burjuva toplumundan umudunu kesmiş, onu küçük gören kişilerdi. Her ikisi de bu toplumdaki pisliğin kan dökülerek temizlenmesi gerektiğine inanıyordu. O toplum gitmeli yerine tanrısal kahramanların halkı bir parça "hor gören" tarzda yönettikleri bir toplum düzeni gelmeliydi. Elbette çağ bu tarz kahramanlara hoş gözle bakmıyordu ve bunun altında, onlara göre, Yahudi parmağı vardı. Yahudilerin para kazanma hırsları Alman kültürünü tamamiyle yozlaştırmış, manevi değerlerin çürümesine neden olmuştu.

Ancak ünlü besteci, Nietzsche’nin "Wagnerci düşüncelerin sözcüsü" olmasını istemiş değildi. Ayrıca Cosima da ne Nietzsche’nin kendisi ile ne de onu acılara sürükleyen entelektüel hırsı ile alâkalıydı. O kendini tamamen kocası Wagner’a adamıştı. Bestecinin ikinci karısı olan Cosima, kocasını -ki adam Wagner’ın yakın arkadaşlarından biriydi - terk edip Wagner’e kaçmıştı. Liszt’in kızı olan Cosima ile Wagner 1870 yılında evlendiler ve ömür boyu evli kaldılar. Kendisini kocasına adayan Cosima, Nietzsche’nin de kendisini Wagner ailesine adamasını istiyordu. Bu öyle bir roldü ki içinde Wagner’ın iç çamaşırlarının satın alınmasından Wagner’in aldığı olumsuz eleştirilere yanıt verilmesine kadar birçok şeyi içeriyordu…

1876 yılında Nietzsche "Wagner Beyrut’ta" adlı eserini yayımladı. Kitapta besteci için bir yandan methiyeler düzen Nietzsche diğer yandan da besteciyi, etkisi altına giren herkesi yok eden Minotaur’a benzetmektedir. Kitap ilk yayınlandığında, pek çok okur, burada yeralan övgülerin sağlıklı bir zihnin eseri olmadığını düşünerek ciddiye almadılar.

Ancak Wagner’lar aynı şekilde düşünmüyordu. Karı-kocaya göre Nietzsche’nin hastalıklı düşünceleri, mastürbasyon yapmaktan ve Paul Ree gibi Yahudi arkadaşlarının etkisinden oluşuyordu. Bu muazzam saçmalık Wagner Bülteni’nde 1920′li yıllara kadar devam etti.

Bundan sonrası artık açık bir savaştı. Nietzsche, Wagner’ın yeniden dine dönüşünü alaya almak için hiç bir fırsatı kaçırmadı. Cosima ise Nietzsche’nin öldüğünü yayıyordu her tarafta.

Ne var ki bu savaşta zayıf taraf Nietzsche idi. Hem ruhsal hem de fiziksel açıdan ağır hastaydı Nietzsche ve bir gün Cosima’nın kocasını desteklemeyi bırakıp kendisinden yana çıkacağını umacak kadar da zavallıydı.

Bu, pek tabii ki boş bir umuttu. Wagner kültü, bestecinin ölümünden sonra giderek güçlenirken Cosima kendini bu kültün rahibesi rolünde bulacaktı. Nietzsche büyük bir tehditti "onlar" için. Ariadne ne Thesus’u Minotaur’dan kurtaracaktı ne de ikinci Dionysus’u, şimdi bu dünyadan göçüp gitmiş olan o Dionysusvari kocasının yerine koyacaktı.

Cosima bu konuda son derece katı idi ama Nietzsche konusunda ne yapması gerektiği de zihninde pek açık değildi…

Köhler’in kitabının sonunda yer alan bir cümleyi de alıntılayarak yazımızı "soru işaretleriyle" sonlandıralım:

Nietzsche, Almanya’daki tımarhanelerden birinde gardiyanlara şöyle diyordu: "Beni buraya getiren, karım Cosima Wagner’dir."

The Guardian’dan Çeviren: Levent GÖKTEM