‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Nietzsche Ve Akla Isyan

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche Ve Akla Isyan Birbirlerinden tamamen zıt iki dünya görüşü ve eÄŸiliminin bulunduÄŸu iddiasına dayanmaktadır. Bunlardan ilki; Likya kökenli bir Anadolu tanrısı olan Apollon; aydınlığı, ölçülü gücü fakat her ÅŸeyden önce de aklı, akıl idaresindeki insan davranışını simgeler. Nietzsche bu tanrının simgelediÄŸi ÅŸeyin; insanın kuramsal düşünce yaratma gücü olduÄŸu düşüncesindedir. İkincisi; yani, Nietzsche’nin Attika trajedisinin kökünde gördüğü diÄŸer tanrı ise, Lidyalı Åžarap Tanrısı Dionysos’tur. Bu tanrının simgelediÄŸi ise; her yönüyle doÄŸa ve insanı doÄŸanın sırlarına erdiren güçtür. Nietzsche yazılarında; Dionysos’un Apollon’un tersine; akıl yerine hissi, ölçü yerine coÅŸkuyu, sınır yerine taÅŸkınlığı dile getirdiÄŸi izlenimine ulaÅŸmıştır. Nietzsche’nin Dionysos ile anlatmak istediÄŸi; insan aklı ile filtrelenmemiÅŸ doÄŸayı görme isteÄŸidir. Bu anlamda Nietzsche trajediyi; aklı, çıplak doÄŸayı, ölçüyü, coÅŸkuyu, sınırı, taÅŸkınlığı bünyesinde birleÅŸtiren bir sanat ÅŸekli olarak görmüştür.

Nietzsche göre Sokrates; aklın, rasyonalitenin egemenliÄŸini kurarak, Apollon unsurunu Dionysos unsuruna karşı tek hakim haline getirmiÅŸtir. Bu insanlığı doÄŸanın gerçeklerinden kopararak ona yalancı bir iyimserlik ve yaÅŸam vermek demektir. Yine bu anlamda Nietzsche; akla karşı deÄŸildir, ancak aklın her ÅŸeye kadir olduÄŸunu sanarak gözlerini doÄŸaya yani; Dionysos’a kapayanlara karşıdır. O adeta Kartezyen bir akla karşıdır.

Nietzsche’nin bu konudaki görüşlerini özetlersek: YaÅŸam, yalnızca sonsuz olabilirse bir anlama sahip olabilir. YaÅŸamın anlamı; yaÅŸayanın o yaÅŸamdan ne kazanacağı ile doÄŸrudan baÄŸlantılıdır. EÄŸer bir gün her ÅŸey bitecek ise; yaÅŸamdan kazanılacak ÅŸey bir hiç den ibarettir. YaÅŸayanın sonsuza kadar yok olmayacak bir ÅŸey yapması mümkün deÄŸildir. Bu düşünce insanı ümitsizliÄŸe ve çaresizliÄŸe götürür. Ümidini kaybetmiÅŸ bir insan da her ÅŸeyini kaybetmiÅŸ demektir.

Bu ümitsizlikten kurtulmanın bir yolu; bir şekilde insan yaşamına anlam verecek, onu sonsuzluk kavramıyla barıştıracak. bir masal icat edip; sonra o masala inanmaktır. Nietzsche, yalnızca Apollon ögesinin yani; yalnızca aklın kontrolündeki insanın bu yolu seçtiği kanısındadır. Bu yol insanı doğaya yabancılaştırmış, korkak , kişiliksiz bir yaratık haline getirmiştir. Nietzsche Tanrının Ölümünü ilan ederken; aslında dinlerin her insana tanrılık vaat ettiği gerçeğinin altını çizmiştir. Dinler insana; öteki tarafta, sonsuz yaşam ve bitmeyen mutluluk vaat eder. Aslında bunlar tanrının özellikleridir. İnsan; insanlığından korktuğu için; icat ettiği dinler vasıtasıyla, kendini tanrılaştırmaya özenmektedir. Nietzsche bu yalana katlanamaz ve tanrının ölümünü ilan eder.

Dionysos ögesi; coşku, taşkınlık, sınırsızlık içinde, bir sürü çirkinliği de içerir. Ama bunlar gerçektir. Nietzsche Apollon ögesini bir düşe, Dionysos ögesini ise sarhoşluğa benzetir. Düşler hayal ürünüdür. Sarhoşluk ise; çarpıtılmış olsa bile, gerçeğin seyredilmesi ve gerçekle yaşamaktır. Rüya; gerçeğe çarpamaz, sarhoş ise çarpar. Nietzsche; hem dinde, hemde geleneksel felsefe ve bilimde insanı uyutmaya , bir düş aleminde yaşamaya zorlayan unsurlar görmekte, her ikisinin de insanı deneyimden uzak tuttuğunu vurgulamaktaydı.

Nietzsche’nin önemini görüp de dile getiremediÄŸi; aklın küstahlığının dizginlenmesi gerektiÄŸidir. Aklın terbiye edilmesinin ve dizginlenmesinin yolu; aklı kendi dışında bir ÅŸeyle, doÄŸa ile, durmadan karşı karşıya getirmekten geçmektedir. Yani; hiç bitmeyen bir Apollon- Dionysos diyaloÄŸu kurmaktan. Yani; Sokrates’in kurucusu olduÄŸu kuramsal insana karşı, doÄŸa bilimci, eleÅŸtirel, yaratıcı akılcı insanı savunmaktan.

Nietzsche Ve Postmodernizm…

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche ve postmodernizm… Nietzsche hakkında pek çok yanlış anlamalar vardır ama belki de onun hakkındaki en yanlış anlama onun nihilist ve postmodern bir filozof olduÄŸudur. Ben bu çalışmamda, Nietzsche’nin nihilizmini kısaca izah edip oradan Nietzsche’nin nasıl postmodern bir filozof yapılıp; pek çok temeli olmayan, asılsız yazı ve eserin dayanağı haline getirildiÄŸini inceleyip, böyle düşünen bir kaç yazarın fikirlerini ve iddialarını, Nietzsche’nin metinlerine dayanarak çürütmeye çalışacağım.

Şüphesiz nihilizm Nietzsche’nin eserlerindeki önemli temalardan bir tanesidir. Onun nihilizme karşı tutumunu en açık bir biçimde "The Gay Science"da, tanrının öldüğünün ilanı ile bulsak da, diÄŸer eserlerinde de bu temanın iÅŸlendiÄŸini görmekteyiz. Benim görebildiÄŸim kadarıyla decadence’a dolayısıyla nihilizme iliÅŸkin Nietzsche’nin söyledikleri şöyle özetlenebilir:

Untimely Meditations’m ikinci bölümü olan Tarihin yaÅŸam için yarar ve zararları’nda, Nietzsche, tarihçinin ve onun tutumunun, ÅŸimdiyi ve ÅŸimdiki yaÅŸamı düşünmeksizin bulduÄŸunu topladığında, eskiyle ilgili her ÅŸey ÅŸimdiyle ilgisi kurulmadan tapınma ve saygı nesnesi yapıldığında decadent olacağını söyler. Özellikle aynı eserin 5. bölümünde, Nietzsche aşın tarihle kiÅŸiliÄŸin zayıflatılmasında dikkatimizi çeker; elbette zayıflatılmış kiÅŸilik ona baskı yapan tarihsel bilgiyi kullanamayacaktır. Yine aynı eserin 10. bölümünde, Nietzsche, aşın tarihin bekçiliÄŸini yaptığı için, eÄŸitim sistemini ele alır çünkü bu eÄŸitim sistemi bireyin özgür geliÅŸimine izin vermediÄŸi için kanımca kiÅŸiyi decadence’a götürür.

Åžimdi de nihilizmle ilgisinde The Gay Science 3. Kitapta yazılanlara bakalım. Bir kaçık (madman) Pazar yerine koÅŸar ve tanrıyı arıyorum!, diye bağırır. Kimisi onu kayıp mı ettin? Kimisi tanrı saklanıyor mu? Bazıları da tanrı bizden korkuyor mu? diye sorarlar. Kaçık tanrının nereye gittiÄŸini size söyleyeceÄŸim, der; siz ve ben onu öldürdük, biz onun katilleriyiz, der. Besbelli Nietzsche burada nihilizmi ilan etmektedir çünkü tanrının ölümüyle hiç bir ilahi adalet, tanrısal inayet ve moralite artık yoktur. BaÅŸka bir deyiÅŸle, tanrının ölümü ÅŸimdiye kadarki batı kültüründe egemen olan deÄŸerlerin, moralin vs…nin artık geçerliliÄŸini yitirdiÄŸidir. Yine aynı eser 5. Kitapta, "biz korkusuzlar" kısmında, en büyük olay olan tanrının ölümünün ÅŸimdiden Avrupa üzerine ilk gölgelerini düşürdüğünü söyler Nietzsche. Tabi ki bu gölge yani şüphe tüm Avrupa moralitesi üzerine düşer. Tanrının ölmesiyle, kiÅŸi Hıristiyan moralitesinin getirdiÄŸi fayda ve avantajlardan artık yararlanamayacaktır; elbette bu da kiÅŸi üzerinde büyük bir çöküntüye yol açar.

EÄŸer yanılmıyorsam Nietzsche yukarıda söylediklerinin temeli üzerine The Will to Power’da, Avrupa nihilizmine bakar. Nedir nihilizm? O en yüksek deÄŸerlerin deÄŸerini yitirmesidir. İnsan hayatındâ bir zamanlar bir anlam ve amaç olduÄŸuna olan inanç artık kaybolmuÅŸtur. DeÄŸersizlik, anlamsızlık fikri, birlik hedef, gerçek vb… kavramlarla varlığın genel özelliÄŸinin anlaşılamayacağının kavranmasıyla doÄŸmuÅŸtur. Bu kategorilerle dünyaya deÄŸerler yansıtıyorduk, bunları geri çekince evrenin deÄŸersiz olduÄŸunu gördük. İşte dünyanın deÄŸerini, böyle uydurulmuÅŸ bir dünyanın kategorileriyle ölçünce, aklın kategorilerine olan inanç nihilizme yol açmaktadır. KiÅŸi yaÅŸamın, her ÅŸeyin bir hedefe doÄŸru gittiÄŸinin bir yanılma olduÄŸunu gördüğünde, yani gerçekte var olmayan anlamlar aradığının farkına vardığında hayat tüm anlam ve önemini yitirir. Bu psikolojik bir durum olarak nihilizmin ilk biçimidir. Dünyada olup biten her ÅŸeyin sistematik bir birlik içerisinde olup bittiÄŸine olan inanç da, gerçekten böyle bir birliÄŸin olmadığı görüldüğünde yıkılmıştır. Bu da insanda yalnızlık ve güvensizlik duygularına yol açmıştır. Kısaca özetlenen nihilizmin bu iki biçimi dünyadaki olup bitende bir birlik ve amaçlılık aramanın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Tanrıya, birliÄŸe ve hedefe olan inancın çökmesi, doÄŸal olarak, bu oluÅŸ dünyasının da bir aldanma olarak görülmesine yol açtı; yani artık hayatın anlamı ve önemi kalmadı.

Nietzsche buradan aktif ve pasif nihilizmden söz etmeye geçer. Kişi, anlam ve değerin olmadığı yerde anlam ve değer arayıp bulamayınca; yanlış bir genelleştirmeyle hiç bir şeyin anlamı ve değeri olmadığı sonucuna vardı. Bunun nedeni, kişinin gücünün eksikliği; ruhun gücünün azalmasıdır ve bu pasif nihilizm olarak adlandırılır. Aktif nihilizm ruhun gücünün artmasıdır yaratıcı olacak kişilerin, kendi kendileriyle hesaplaşma, iyileşme dönemleridir, bu nihilizm.

Åžimdi de kısaca nihilizmle ilgisinde Nietzsche’nin Hıristiyanlığa bakışını ele alalım. Ona göre, Hıristiyan moralitesi ve bunun üstüne kurulan modern ruh, hayatın çöküşü üzerine yükselirler; dolayısıyla Hıristiyanlığın ilkeleri hayata düşmandır The Antichrist 15. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığın dünyası tamamıyla hayali bir dünyadır, der. Ne Hıristiyanlık moralinin ne de dininin gerçeklikte herhangi bir bağı vardır. Hıristiyanlığın en temel varlık ve kavramları olan tanrı, ruh, öte dünya, günah vb… gibi ÅŸeyler hayalidirler ve gerçek(lik)ten acı çekenlerin ve yaÅŸamları istedikleri ÅŸekilde gitmeyenlerin uydurdukları ÅŸeylerdir. Nietzsche Hıristiyanlıkta decadence ve nihilizmin asli özellikleri olan hayatın çöküşü ve zayıflatılmasını görür. Yine aynı eser 7. Aforizmada, Nietzsche Hıristiyanlığı acımanın dini olarak adlandırır; ancak ona göre, acıma dininin temelinde hayatı inkâr vardır. Aslında hayatın özü, büyüme, kuvvet kazanma; yani güçtür. Nietzsche Hıristiyanlığa kayıtsız ÅŸartsız hayır demektedir çünkü Hıristiyanlık başından beri hayattan yüz çevirmiÅŸtir ve bu yüzden de temelinden nihilistik hale gelmiÅŸtir.

Birkaç cümleyle özetlersek, nihilizm en yüce değerlerin değerini yitirmesi, dolayısıyla tanrının ölmüş olmasıdır. Tüm eski değerler yıkılmış ve otorite de yok olmuş olduğu için insanın eylemesi, yapıp etmesi ve bilmesi için artık hiç bir sınır kalmamıştır.

Nietzsche’nin nihilizm ve decadence’a iliÅŸkin söylem ve tespitlerini pek çok yazar, özellikle kendilerini postmodern olarak niteleyenler, kendilerine dayanak ve temel yapmaya çalıştılar ve çalışıyorlar. ÖrneÄŸin Gianni Vattimo’ya göre, felsefi postmodernite Nietzsche’nin "tarihin yaÅŸam için yarar ve zararları" adlı çalışmasıyla birlikte doÄŸmuÅŸtur. Ona göre Nietzsche bu eserde, 19. Yüzyıl insanını yiyip bitiren aşın tarih bilinci problemini saptar. Bu aşın tarih bilinci, insanlığı yepyeni bir tarih üretmekten alıkoymaktadır. Böyle olunca tabi ki 19. Yüzyıl Avrupa uygarlığı kendine özgü bir stil geliÅŸtiremiyor. Nietzsche bunu tarih hastalığı olarak belirtir. Tarih hastalığı Vattimonun yorumuna göre bir decadence olarak modernite problemidir.

Kendilerine postmodern yazarlar ve düşünürler diyenler nasıl ve niçin Nietzsche’yi ve onun yazdıklarını kendilerine dayanak yapıyorlar ve modernite adı altında bu yazarlar neye eleÅŸtiri getiriyorlar bunları açıkça görmek için Prof. I. Kuçuradi’nin bu konuda söylediklerine bakarak bunları izah etmeye çalışalım.

Prof. Kuçuradi’ye göre, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından kalkınma politikalarıyla çıkmaza sokulmuÅŸ bir dünyada yaşıyoruz. KimliÄŸini arayan bu arada tek ve bir olmaya çalışan bir Avrupa görüyoruz. Milliyetçilik artıyor ve devletler daha küçük devletlere ayrılıyor. İnsanların öldürüldüğü, küçük savaÅŸların patlak verdiÄŸi bir orta doÄŸu görüyoruz. İşte tüm bunların içinde olup bittiÄŸi çağımız bazı düşünürler tarafından postmodern olarak adlandırılıyor.

Postmodernizmin modernite adı altında neyi eleÅŸtirdiÄŸine daha yakından bakalım. Modern teriminin relatifi, antik, geleneksel, klasik vb…dirler. Modern terimi bu anlamda bir ÅŸeyi yapıp etmenin en son yolunu ifade eder. Batı çevrelerinde ya da batı kültürlerinde modern terimi; çeÅŸitli insan etkinlikleri ve onların ürünlerinde ortaya çıkan özelliklerin bütününü ifade eder görünüyor. Bu ya da ÅŸu etkinliÄŸi yaparken ve ürünler ortaya koyarken içinde bu özelliklerin görüldüğü dönem modern olarak adlandırılıyor. Sonuçta, batı çevrelerinde üzerine tartışılan modernite terimi geçmiÅŸle bağını koparmasıyla belirlenen içinde belirli bir dünya görüşünün hakim olduÄŸu tarihsel bir dönemi ifade ediyor gibi görünüyor. Batıda devam eden modernite tartışması bir dünya görüşü olarak modernite hakkındaki -hangi dünya görüşü olduÄŸu açık olmamasına raÄŸmen- pozitif deÄŸer yargısına karşı bir tepki göstermektir.

Modernite adı altında postmodernizmin hangi dünya görüşünü eleÅŸtirdiÄŸini saptayabilmek için Prof. Kuçuradi’ye göre tarihsel bir dönem olarak modernitenin ne olduÄŸunu açığa kavuÅŸturmamız gerekir. OrtaçaÄŸlardaki hakim insan kâvramı ve dünya görüşünden kopmak olarak düşünülen

Niye sık sık aydınlanma ile eÅŸ tutulmuÅŸtur, ama ÅŸeyleri metafizik olmayan yolla temellendirme ve açıklama olarak anlaşılan rasyonalite ile deÄŸil. Bu da batı rasyonalitesi ile eÅŸleÅŸtirilmiÅŸtir; yani ÅŸeyleri açıklama ve temellendirme de muhtemelen metafizik olmayan özel bir yaklaşım. İşte postmodernizmin eleÅŸtirdiÄŸi modernizm bu yaklaşımla eÅŸleÅŸtirilmiÅŸ gibi gözüküyor. Bunu daha iyi görebilmek için açık bir aydınlanma kavramına ihtiyâcımız var, Prof. Kuçuradi’ye göre.

Aydınlanma nedir? Sorusuna Kant 1784′de ÅŸu cevabı verir: kiÅŸinin kendisinin düştüğü erginsizlik durumundan yine kendi aklını kullanarak kurtulmasıdır. Burada görüyoruz ki aydınlanma belli bir yaklaşım ya da görüş olarak düşünülmüyor; herhangi bir konuda bireyin kendi aklını kullanma cesareti ve kapasitesini ifade ediyor, özellikle dini konularda. Kant’ ın aydınlanma kavramı ile Comte pozitivizminin ve Hegel’in akıl kavramıyla belirlenmiÅŸ gözüken batı rasyonalitesinin bir ilgisi yoktur. Öte yandan tarihsel bir dönem olarak modernite tüm bu saydığımız görüşleri içerir. Ancak günümüzde hakim felsefeler olan pragmatizm ve marksizmin arkasında aydınlanma deÄŸil yukarıda anlatıldığı ÅŸekliyle batı rasyonalitesi vardır. Pragmatizmin ve marksizmin ana özellikleri onların plüralist ve pozitivist olmalarıdır. Ayrıca her ikisi de metafizik karşıtı bilimsel dünya görüşünü, aynı pozitivistik insan görüşünü ve her ÅŸeye izin vardır meta-ilkesini paylaşırlar. ÖrneÄŸin, pragmatizmde faydalı olana götüren her ÅŸeye izin vardır; marksizmde sınıfsız topluma götüren her ÅŸeye izin vardır.

Modernite tartışması bilimsel dünya görüşü ile yakından ilgili olduÄŸu için buna daha yakından bakalım. Viyana çevresinin 1929′da yazılan manifestosunda özetle ÅŸunlar denmektedir. Bilimsel dünya görüşü ilkin deneyci ve pozitivisttir; sadece deneyden gelen bilgi vardır. İkinci olarak, bunların mantıksal analiz adı verilen belli bir metotları vardır. İşte pragmatizm ve marksizmin arkasında gördüğümüz rasyonel dünya görüşü budur; yani bu bilimsel denen dünya görüşü rasyonalite ve batı rasyonalitesiyle eÅŸ kılınıyor. Ancak, Avrupa düşünce tarihinde bir dönem olan modernitede baÅŸka dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşleri de vardır. Tarihsel bir dönem olarak modernitenin içinde, ortaçağın insan kavramı ve dünya görüşünden kopmayı saÄŸlayan, insan hakları, laiklik, insan olmanın onuru idesi vb… ÅŸeylerle ortaya çıkan aydınlanma da vardır. İşte bilimsel dünya görüşünün hakim olmasıyla bilginin nesnesi kaybolmuÅŸ ve plüralizm bir çare olarak düşünülmüştür. İnsan etkinliÄŸinin çeÅŸitli alanlarında bilginin nesnesini yitirmesinin bir sonucu olarak modernite eleÅŸtirisi adı altında, aydınlanmanın getirdiÄŸi ilke ve fikirler de eleÅŸtirilip, reddedilmekte ve tüm kültürlere eÅŸit saygı gösterme modası yayılmaktadır.

Bir kaç cümleyle ifade edecek olursak, kendilerine postmodern diyen yazarlar Nietzsche’nin yaptığını, kendi yazılarında yaptıklarını düşünüyorlar ya da iddia ediyorlar, ama yaptıkları aslında Prof. Kuçuradi’nin makalesinde gördüğümüz gibi pozitivist dünya görüşünü sorgulamaktır. Modernite, aydınlanma ve rasyonel olmak ile eÅŸleÅŸtiriliyor; bunu yaparken modernite kafalarında açık olmadığı için, neo-pozitivizmi eleÅŸtirirken (bu yaptıkları yerinde bir eleÅŸtiridir) aydınlanmanın getirdiÄŸi fikirleri de eleÅŸtiriyorlar. Nietzsche modern insan, modernite vb… derken çaÄŸ olarak modernitenin insanını kastetmiyor, 19. Yüzyıl Avrupa insan tipini kastediyor; decadence insan tipi yani, en son moda olan insan (bu bizim ülkemizdeki bir çıkan veya menfaati olmadan parmağını bile oynatmayan bazı kamu görevlileri ve insanları akla getiriyor). Dolayısıyla postmodernlerin göndermede bulundukları modern (westem), Nietzsche’nin modern kavramından çok farklıdır ve tarihsel bir döneme karşılık gelir.

Åžimdi gönül rahatlığıyla bazı postmodern yazarların Nietzsche’yi kendilerine nasıl dayanak yaptıklarına bakıp, onları deÄŸerlendirebiliriz.

Comel West’e göre, Nietzsche batıdaki postmodern düşüncenin merkezinde önemli bir yere sahiptir. Onun aforistik yazım stili postmodern filozofları etkilemiÅŸtir; bunlar arasında Wittgenstein, Quine ve Rorty sayılabilir.

David Hoy’a göre, sorun Nietzsche’nin 1889′da çıldırdığında, 19. Yüzyılda alternatif bir felsefe görüşünün ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Nietzsche bize parçalar halinde ve aforizmalarla yazılmış felsefi eserler bırakarak, Kant ve öteki modemlerin modelinden çok farklı bir felsefe modeli saÄŸlar; bu yüzden biz onu postmodern olarak adlandırırız.

Robert Solomon’a göre, eÄŸer postmodernizmin bir baÅŸlangıcı varsa bunu Alman filozofu Nietzsche’nin eserlerinde bulmak mümkündür. 1900′de Nietzsche’nin ölümünden sonra özellikle kendilerine postmodern diyen akademisyen, edebiyatçı ve tarihçi, onun parçalar halinde ve aforizmatik yazı stilinden etkilenmiÅŸlerdir. Hem Nietzsche de kendisini zaten zamana aykırı (untimely) olarak adlandırmış ve felsefesini moderniteye bir saldırı olarak belirtmiÅŸtir.

Nietzsche’nin kitapları kanımca okunması kolay ama anlaşılması en zor olanlardır. Bunun yanında, onu yanlış anlamak maalesef çok kolay; bunun yukarıdaki iddialarda da gördüğümüz gibi onun yazma stili ve felsefi metoduyla ilgisi var. Nietzsche’nin metoduna baktığımızda içlerinde çekirdek halde pek çok fikir taşıyan aforizmalar ve fragmentler görürüz. Elbette ki bunların niye böyle yazıldığını ve Nietzsche’nin bunlarla gerçekten ne söylemek istediÄŸini anlamak istemeyen postmodernler, iÅŸlerine gelen, kendilerine uygun cümleleri bu metinlerin içinden çekip alıyorlar istedikleri gibi de kullanıyorlar.

Human all too Human’da özetle ÅŸunları der Nietzsche: insanların çoÄŸu uzun akıl yürütmelere dayanan argümanlardan çok, kesin ve güvenilir savlardan etkileniyorlar. Dahası, ona göre bütün bir felsefedense, tamamlanmamış bir fikri sunmak bazen daha etkilidir.

Twilights of the Idols’da "skirmishes" bölümünde Nietzsche özetle şöyle der: baÅŸkalarının koca bir kitapta söylediÄŸini, hatta baÅŸkalarının koca bir kitapta söyleyemediÄŸini, on cümleyle söylemektir onun istediÄŸi. Yine aynı eserde, l. bölüm, 26. Aforizmada, Nietzsche tüm sistematikçilere güvensizliÄŸim var, onlardan sakınıyorum, der.

Gördüğümüz gibi Nietzsche eserlerinin çoÄŸunda neden aforizmalar ve fragmentler kullandığını, eÄŸer dikkatli okunursa, yine kendisi izah ediyor: Bundan baÅŸka sanırım ÅŸunları da söyleyebiliriz: aforizmalar ve fragmentler okuyucunun zihnini, metinde çekirdek halde bulunan fikri açığa kavuÅŸturmak için, motive eder çünkü onların kendilerine özgü ilgi çeken yanlan vardır. Bir de ÅŸu var; Nietzsche’nin saÄŸlığının ne durumda olduÄŸu herkesçe bilinen bir ÅŸey, belki de saÄŸlığının kötü olması nedeniyle uzun uzun yazmak yerine, fikirlerini aforizma ve fragmentlerle ifade etme yolunu seçmiÅŸtir. Tabi onun çok iyi bir filolog olduÄŸunu da unutmamak gerekir. Merak ediyorum, postmodernler neden Monteign’i, Denemeler’in yazarı Monteign’i, kendilerine dayanak yapmıyorlar anlamıyorum. O da eserinde fragmentler ve aforizmalar kullanıyor.

Nietzsche’nin postmodern bir filozof olduÄŸunu ileri sürenler, onun felsefesinin plüralist olduÄŸunu da ileri sürüyorlar. Onlara göre Nietzsche, moderniteden dogmatik evrenselciliÄŸi yüzünden haz etmemiÅŸ ve özellikle perspektivizm görüşünü ileri sürerek, kendisini plüralist olarak tanımlamıştır. Kanımca Nietzsche’nin perspektivizmini tam anlamadıkları ve onun yazılarını bütün olarak okumadıkları için onu plüralist yapıyorlar. Onun perspektivizmi plüralizmden çok farklı ve önemli bir görüştür. En iyisi Nietzsche’ye plüralist diyenlerin yazdıklarından hareket edelim. Cornel West’e göre, Nietzsche’den alıntılanan aÅŸağıdaki pasaj, Quine’ın pragmatizminin dolayısıyla da plüralizmin bir habercisidir.

Dünyanın değeri onu yorumlamamızda yatar. Önceki yorumlamalar kendileri aracılığı ile yaşamımızı sürdürebildiğimiz perspektif değer vermelerdir. Yani, gücü istemede, gücün artması için her güçlenme ve gücün artması yeni perspektifler ve yeni ufuklara inanıma yol açar -bu fikir benim yazılarıma nüfuz eder- İlgili olduğumuz dünya sahtedir, yani bir olgu değil, bir kurmacadır. O akış içerisindedir, oluş içerisinde olan bir şey gibi bir yanlışlık olarak daima değişiyor, ancak hakikate asla yakın olamıyor; çünkü hakikat yoktur.

Bu pasaj Nietzsche’nin perspektivizm görüşünü en açık ÅŸekilde görebildiÄŸimiz pasajlardan bir tanesidir. Bay West nasıl olur da bunu plüralizme dayanak yapar anlaşılır deÄŸildir. Aslında Nietzsche’nin burada yaptığı hakikat (doÄŸruluk) sorununa dikkatimizi çekmektir; bunu yaparken de tüm hakikat iddialarının perspektifli olduÄŸunu ileri sürer.

Maalesef Nietzsche’de sistematik olarak iÅŸlenmiÅŸ bir doÄŸruluk teorisi olmadığı için o hep yanlış anlaşılıyor.

Nietzsche’ye göre bilmek demek, birisinin bilinen bir ÅŸeyle iliÅŸkiye girmesi demektir. Yine ona göre, zihin pasif deÄŸildir; o yaratıcı bir güçtür; bir ayna gibi ÅŸeyleri yansıtmaz; kısmen de olsa zihin bildiÄŸi ÅŸeyi yaratır. DoÄŸruluk onun için keÅŸfedilecek ya da bulunacak bir ÅŸey deÄŸil, yaratılacak olan bir ÅŸeydir. Yani, hakikatlerimiz kısaca bizim ürünümüz olan ÅŸeylerdir. Nietzsche için doÄŸruluktan bahsetmek, hakikatlerden bahsetmektir. Pek çok sayıda göz olduÄŸu için pek çok sayıda da hakikat vardır; sonuç olarak hakikat yoktur. Bu bizi onun yorumlama anlayışına getirir. O yalnızca olgular vardır diyen pozitivizme karşı, hayır! Olgular yalnızca, yorumlamalardır, diyor. Postmodernler özellikle onun bu savını plüralizme çekiyorlar.

On the Geneology of Morals’da Nietzsche ÅŸunları yazar: "yalnızca perspektifli bir görme vardır, yalnızca perspektifli bir bilme vardır." Yani bütün bilgimiz perspektiflidir. Yine aynı yerde Nietzsche özetle ÅŸunları söylemektedir: tehlikeli ve eski bir uydurma olan zamansız bilen özneye karşı tetikte olalım; saf akıl, mutlak ruh, kendinde bilgi gibi çeliÅŸkili kavramlara karşı tetikte olalım. Bu alıntılara dayanarak, Nietzsche’yi plüralist yapanlara karşı şöyle savunmak belki olanaklı olabilir. Nietzsche bu yazdıklarıyla görme ve bilme arasında bir analoji kuruyor biz aynı görmede olduÄŸu gibi biliyoruz, yani bilme açısından perspektiflilik objenin görünüşünü etkileyen bilenle ilgili bir ÅŸey. Algılarımız perspektifli olduÄŸu için hakikatler aldanmalardır çünkü onlar kendinde ÅŸeye karşılık gelmezler. Nietzsche’nin perspektivizmi aslında kendi ÅŸeylerin bilgisini elde edebileceÄŸimiz iddialarını çürütmek ve onlardan kaçınmak için ileri sürülmüştür; dolayısıyla plüralizm ile hiç bir ilgisi yoktur. Kendinde ÅŸeylerin bilgisini elde etmek, nesnelere, olana bitene hiç bir perspektiften bakmamakla aynı anlama gelir. Kısaca Nietzsche’ye göre, çeÅŸitli perspektiflerle yorumlama dışında bir ÅŸeyi bilmenin yolu yok. Prof. Kuçuradi’ye göre de, Nietzsche’nin perspektivizmi kendinde varlığı kabul edenlere karşıdır, insan realitesini anlamlandırma ve deÄŸerlendirmedeki sınırlılık, belli bir açının kaçınılmazlığıdır dile getirilmek istenen. Bu insan problemlerinin hep yeniden ele alınabileceÄŸi, her ele alınışta da yeni doÄŸru bir ÅŸeyin kavranabileceÄŸi demektir. Demek ki hakikat için kapasitemiz sınırlı, yani bir insanın bilebileceÄŸinden çok hakikat var; bu yüzden farklı ilgisi ve merakı olan insanlar ortaya farklı doÄŸrular koyacaklardır, o zaman ilgilerimiz nereye bakacağımızda ve ne göreceÄŸimizde belirleyici oluyorlar. Ayrıca bilgimizin perspektifli olması demek, bilmemizin ve bilme yetilerimizin üzerindeki sınırların kalkması demektir.

Yine On the Geneology of Morals’da Nietzsche özetle şöyle der: belli insan tiplerine uygun, onlar için faydalı ve mantıklı moraller vardır. Hıristiyanlığın en büyük hatalarından birisi kendi moral sisteminin evrensel olduÄŸunu kabul etmesidir.

Aslında Hıristiyan morali, belli türden insanlar için uygundur, yani zayıflar için. Buradan hareket edersek, Nietzsche hakikat yoktur demiyor aslında, dediği şu: her bir tip için uygun gelen bir doğru (hakikat) vardır, her görüşün kendine uygun taraftarı vardır. Demek ki her tipe uygun perspektifler vardır, fakat problem eğer herhangi bir tip kendi perspektifinin tek doğru olduğunu iddia ettiğinde ortaya çıkıyor. Nietzsche hakikat yoktur, yorumlamalar vardır vb. .. şeyleri ileri sürerken, dünyanın nesnel, değişmez, hep kalan bir yapısı olmadığını da dile getiriyor bence; dolayısıyla değişmez, sabit kalan moral, hakikat ve bilgi yoktur, yalnızca perspektifli bilme ve görme, yani yorumlar vardır.

Son tahlilde, Nietzsche’nin perspektivizminden postmodernlerin iddia ettikleri gibi plüralizm ideali çıkmıyor, çünkü o ebedi doÄŸruları, Hıristiyanları, kendi moral sistemlerinin evrensel ve tek doÄŸru olduÄŸunu iddia edenleri vb… ÅŸeyleri eleÅŸtiriyor ve perspektivizmini bunlara karşı bir önlem olarak getiriyor.

Sonuç olarak, Nietzsche’nin eserlerini bir bütün olarak, hatta tarihsel sırayla okumazsak, postmodernlerin asılsızca ve temelsizce iddia ettikleri gibi, onu postmodern, plüralist ve hatta nihilist bile yapabiliriz. Bana öyle geliyor ki, Nietzsche’nin yazma stili, kullandığı metot ve fikirlerinin içinde yaÅŸadığı çağı aÅŸması, ve hatta günümüzde bile onun doÄŸru anlaşılamamasının nedeni, onun çok iyi bir filolog ve antik Yunan kültürünün bir öğrencisi olmasındandır. Demek ki kendilerine postmodern diyenler Nietzsche’yi iyi okuyup anlasalardı, onun yazdıklarının kendilerine de bir uyarı olduÄŸunu anlarlardı. Nietzsche kendi ortaya koyduÄŸu fikir ve bilgilerin deÄŸiÅŸmez, mutlak doÄŸrular olmadığını biliyor ama yaptıklarıyla bize ÅŸunu göstermeye çalışıyor sanırım: tüm bunlar yaratmaya, düşünmeye ve ortaya yeni bir ÅŸeyler koymaya engel deÄŸildir; onu postmodern, plüralist vs… yapmak yerine; onun yaptığı gibi bağımsız düşünüp, özgürce yaratarak yeni bir ÅŸeyler ortaya koymaya çalışmalıyız.

Öğrenme Psikolojisi

Salı, 06 Kasım 2007

Öğrenme Psikolojisi 1 ÖĞRENME PSİKOLOJİSİ

Öğrenme: Yaşantı sonucu kazanılan nispeten kalıcı izleri

olanlar davranış değişikliğidir

Öğrenme olması için davranış değişikliğinin kalıcı olması

gerekir. İlaç alındığında, sarhoşken vb yapılan davranışlar

öğrenme değildir.

Öğrenmede davranışa dönüşebilme potansiyeli olmalı

Öğrenip öğrenmediğini davranış ortaya çıkarma ile anlıyoruz.

Psikolojide öğrenme çok önemlidir.

Çevre + Kalıtım + Zaman faktörleri

Öğrenme olabilmesi için yaşantı yolu ile olacak, kalıcı olacak,

davranış değişikliği olacak.

İyi davranışların yanında kötü davranışlarıda öğreniyoruz.

2ÖĞRENMEYİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

1- Öğrenenden Kaynaklanan Faktörler

a- Zekası

b- İlgi ve yetenekleri

c- Bireyin öğrenme halindeki durumu

d- İhtiyaçlar

e- Öğrenenin öğrenme sırasındaki kaygı düzeyi

f- YaÅŸ

g- Öğrenin algılayış biçimi

h- Öğrenenin eski bildikleri

2- Öğretilen Materyalden Kaynaklanan Faktörler

a- Öğrenilen materyalin kişi için çekici olup olmadığı

b- Uzun veya kısa olması

3

c- Materyalin netliği, açıklığı, basitliği

d- Gereksinime uygun olması

e- Ders materyalinin anlatılış biçimi

3- Öğretenden Kaynaklanan Faktörler

a- Öğretenin ayrıntıya kaçmadan yalın net ve öz anlatılması

b- Öğrenenin düzeyine uygun olması

c- Öğreten yansız olmalı

d- Öğretenin konusuna hakim olması

4- Öğrenme Ortamından Kaynaklanan Faktörler

a- Sesli ortam

b- Havanın sıcak veya soğuk olması

c- Kalabalık

d- Işık

e- Öğretmenin hazırladığı psikolojik ortam

Davranış: Çeşitli uyarıcılara tepki gösteririz. Bu tepkilerin

eyleme dönüşmesi davranıştır.

Davranışların hepsini gözleyemeyiz. Acıyı göremeyiz ama acı

karşısında bireyin yaptığı davranışı gözleyebiliriz.

Hayal kurmada bir davranıştır.

Uyarıcı: Organizmayı harekete geçirebilecek olan her tür olay

iç ve dış kaynaklı olabilir.Uyarıcıların anlamı kişiden kişiye

deÄŸiÅŸebilir.

Niçin davranışçı kuram deniyor? Çünkü sırf gözlenebilen

davranışlarla ilgilendiği için

KADEMELİ OLARAK ÖĞRENME

Hedef olarak kazandırmak istediğimiz davranışlara ulaşmak

için önce bu davranışlara benzeyen ve yaklaşan davranışların

pekiştirilmesi ve bu işleme hedef davranışa ulaşana dek

devam edilmesine denir.

SÖNME

Pekiştirilmeyen bir davranış zamanla yapılmasının azlmasına

veya yapılmamasına sönme denir.

Ama sönmeye uğramış davranış tekrar ortaya çıkmaz diye

kesin bir hüküm yoktur.

Değiken oranlı ve değişen zamanlı pekiştirmeler davranışın

sönmesine karşı en dirençli olanlardır.

GESTALT TİPİ ÖĞRENME

Psikolojik gerçek. Herkesin psikolojik gerçeği farklı

Gestalt anlamlı bütün

Gestalt tipi öğrenmede bazı şeyler öğreniliyor, eğer anlamlı

tam, bütün, basit hale getirmediğimizde bir boşluk olur.

Bu boşluk rahatsızlık yaratır.

Bu tamamlanınca Gestalt öğrenme olur.

Beynimizin tamamlama özelliği var. Herşeyi basit, tam ve

anlamlı hale getirmekteyiz. Prognans İlkesi

Gestalt algı ile ilgili

Değişmezlik (Büyüklük, parlaklık, şekil), şekil zemin

eÄŸilimlerimiz var.

Gestalt tipi öğrenme gerçekleştiğinde kavrama ile olur. Kalıcı

olur. (çünkü biz tamamlıyoruz)

Böyle bir öğrenme tam ve ani olur. Aha buldum!

Kolaylıkla genellenebiliyor.

Hoca anlattıklarını eksik bırakırsa, öğrenci bir eksiklik

hisseder. Tamamlamak için düşünür, araştırır.

Yaşam alanı

Psikolojik gerçeklik: Tek ve biriciktir. İnsandan insana değişir.

Fiziksel gerçeklik: Biz olayı yaşarken bir ortamda yaşıyoruz.

Bu olayın geçtiği yer, hava bir coğrafi gerçekliktir. Öte yandan

böyle bir gerçeklik içinde bulunanların psikolojik gerçekleri

farklı farklıdır.

ÖĞRENMENİN FİZYOLOJİK TEMELLERİ

Öğrenme beynimizde fizyolojik farklılıklar yaratıyor.

Donald Hebb: Öğrenme kesinlikle fizyolojik değişiklere yol

açar. Beyin basit değil, karmaşık bir organdır, sistemdir. İlk

yaşantılar çok önemli diyor.

Hücre birlikleri ve anlama alanları yada bağlantı kurma

alanları bu 2 kavramla öğrenmeyi açıklıyor.

Bazı kavramlar hücre grupları oluşturur

Hücre gruplarının sayısı artabilir. Bağlantı alanı var.

Hebb’e göre öğrenme bizim baÄŸlantı gücümüzü arttırır.

Bilişsel öğrenme ile ilgili öğrenmenin fizyolojik ve bilişsel

boyutlarını vurgulayan ilk kişi

Nietzsche Den Åžiir

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche den şiir Öyle bir hayat yasiyorum ki ,

Cenneti de gördüm , cehennemi de

Öyle bir ask yasadim ki, tutkuyu da gördüm , pes etmeyi de.

Bazilari seyrederken hayati en önden,

Kendime bir sahne buldum oynadim.

Öyle bir rol vermisler ki ,

Okudum okudum anlamadim

Kendi kendime konustum bazen evimde,

Hem kizdim hem güldüm halime,

Sonra dedim ki " söz ver kendine "

Denizleri seviyorsan , dalgalari da seveceksin ,

Sevilmek istiyorsan , önce sevmeyi bileceksin ,

Uçmayi seviyorsan , düsmeyi de bileceksin.

Korkarak yasiyorsan , yalnizca hayati seyredersin. Öyle bir hayat yasadim ki ,

son yolculuklari erken tanidim

Öyle çok degerliymis ki zaman,

Hep acele etmem bundan,anladim…

Nietzsche

Nefreti Aşmanın Tek Yolu; Affetmek

Salı, 06 Kasım 2007

Nefreti aÅŸmanın tek yolu; Affetmek Nefreti aÅŸmanın tek yolu var: Affetmek…

Başkalarını affettiğimizde biz özgürlesiriz.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi

engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri

görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar

insanı.

Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır. Affetmek insanı

derinleÅŸtirir.

Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır

hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.

Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir

süreçtir.

Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.

Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu

affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya

sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.

Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin

özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş

olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir

farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.

Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu

insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu

anlamına geleceğini sanır.

Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak,

yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.

Affetmek, o kiÅŸiyi sevmek deÄŸil.

Affetmek, o kiÅŸiyle konuÅŸmak zorunda olmak deÄŸil.

Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.

Affetmek, o kiÅŸinin beklentileri doÄŸrultusunda davranmak deÄŸil.

Affetmek, o kiÅŸiyi kucaklamak deÄŸil.

Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.

Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil.

Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba

göstermemek değil.

Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe

kavuşmaktır.

Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak

unutmak zaten mümkün değildir.

"Duygusal unutma" affetmenin diğer adıdır.

Yedi Gerçek

Salı, 06 Kasım 2007

Yedi gerçek

Budist rahipler, artık yetiştiğini düşündukleri bir ogrencilerini, yola cıkmadan önce cagirdilar. Basrahip ögrenciye tek bir soru sordu:

* "20 yildir buradasin, neler ogrendin"

"Yedi gercek ogrendim" dedi ogrenci.

* "Say" dedi basrahip, "birincisi…"

"Dostluklar ikiye ayrilir: Kalici dostluklar ve gecici dostluklar. Hayatta bir zorluk ortaya ciktigi anda bozulan dostluklar daha coktur, kalici dostluklar cok azdir…"

* "ikincisi "

"insanlarin cogunlugu kalplerini ve beyinlerini gecici degerlere ayirmislar. Bu degerler ugruna kendi gercek niteliklerinden taviz vermekten, kotu seyler yapmaktan cekinmiyorlar…"

* "Ucuncusu "

"insanlar, amaclarina ulasmak icin birbirlerini ezmekten cekinmiyorlar. Oysa baskasina kotuluk yaparak elde edilen her seyin geldigi gibi ellerinden gidecegini anlamiyorlar…"

* "Dorduncu "

"insanlar gercekte bir anlami ve onemi olup olmadigini hic dusunmedikleri fakat degerli ve anlamli saydiklari seyler yuzunden birbirlerine zarar veriyorlar. Bu sekilde hayati birbirlerine zehir etmeye alismislar."

* "Besinci "

"Herkes yanlisin nedenini, basarisizligin nedenini baskalarinda ariyor. Kimse, basina ne geldiyse aslinda kendi yuzunden geldigini anlamiyor, kendi sucunu, yanlisini kabul edip duzeltmiyor…"

* "Altinci" dedi basrahip.

"insanlar helal lokmanin ve bolusmenin degerini bilmiyor. En lezzetli lokmanin helal lokma oldugunu unutuyorlar. Vicdanlari ve mideleri arasinda kaldiklari zaman midelerini tercih ediyorlar…"

* "Yedinci "

"insanlar bir seye dayanmadan yasama gucunu bulamiyorlar. Bu yuzden cogu zaman anlamsiz seylere sariliyor, guveniyorlar. Asil sarilmalari ve guvenmeleri gereken belki de tek duygunun sevgi oldugunu anlamamakta israr ediyorlar…"

* "Güle güle" dedi basrahip, "Artık yola çıkabilirsin, yolun açık olsun"

Montaigne: Yaşayan Ölüler

Salı, 06 Kasım 2007

Montaigne: Yaşayan Ölüler Bir yasa vardır, hükümdarların gördükleri işlerin ölümlerinden sonra yargılanmasını ister; ölülerle ilgili yasalar arasında bana en sağlam görünenlerden biri budur. Hükümdar yasaların sahibi değilse bile yol arkadaşıdır. Adaletin, sağken kendisine vurmadığı yumruğu ününe ve mirasçılarına kalan servete vurması haklıdır. Ün ve mal çok kez hayattan üstün tutulan şeylerdir. Bu yasayı töre haline sokmuş olan uluslar yararını görmüşlerdir.

Kötü krallarla bir arada anılmak istemeyen bütün iyi krallar da bu yasadan hoşnutturlar. Bütün kralların buyruğunu dinlemek boynumuzun borcudur; çünkü gördükleri iş gereği bunu bizden istemeye hakları vardır ama saygı ve sevgimizi ancak değerleriyle kazanabilirler. Toplumun düzeni bozulmasın diye sabredelim, kusurlarını saklamak küçüklüğüne katlanalım; zararlı olmayan işlerde, bize düşen yardımı edelim; bunu anlarım. Ama ödevimiz bitince, adalet ve özgürlük adına, gerçek duygularımızı anlatmalıyız; kusurlarını çok iyi bildiğimiz bir krala dürüst vatandaş olarak, nasıl bağlı kaldığımızı göstermeliyiz. Bunu yapmazsak, gelecek kuşakları çok yararlı bir dersten yoksun etmiş oluruz.

Kötü bir kralı, bize iyilik ettiÄŸi için hayırla anarsak, büyük bir doÄŸruluÄŸun zararına küçük bir doÄŸruluÄŸa hizmet etmiÅŸ oluruz. Titus Livius’un dediÄŸi doÄŸrudur: Kralların ekmeÄŸini yemiÅŸ olanlar, onları hep ölçüsüz övgülerle anarlar her biri kendi kralını göklere çıkarır, en büyük deÄŸerleri onda görür…

Toplum düzenleri o kadar saÄŸlam olan Lakedemonyalılar’ın pek yapmacık bir törenleri vardır, hiç hoÅŸuma gitmez. Kralların ölümünde halk her tarafta, kadın erkek karmakarışık, alınlarını kanatır, bağıra çağıra aÄŸlaşır, ölen kralın, kralların en iyisi olduÄŸunu söylermiÅŸ. Her ÅŸeyi kurcalayan Aristoteles, Solon’un: Kimseye ölümünden önce mutlu denemez, sözü üzerinde duruyor ve iyi yaÅŸamış iyi ölmüş insan, adı kötüye çıkarsa, çoluÄŸu çocuÄŸu yoksulluÄŸa düşerse, mutlu sayılabilir mi diye soruyor. YaÅŸadığımız sürece gönlümüzün istediÄŸini yapabiliyoruz; ama hayattan ayrılınca artık kendimizle hiçbir iliÅŸiÄŸimiz kalmıyor. Solon’a şöyle demek daha doÄŸru olurdu: Mademki insan ancak öldükten sonra mutlu sayılabilir, öyleyse hiçbir zaman mutlu olamaz.

Bertrand du Glesquin, Rancon ÅŸatosunu kuÅŸattığı sırada ölmüş. Åžatodakiler, teslim olunca, ÅŸatonun anahtarlarını Bernand du Glesquin’in cesedi üstüne koymaya zorlanmışlar. Venedik ordusunun komutanı Berthelemy savaÅŸta ölünce cesedini Venedik’e götürmek için düşmandan Verona topraklarından geçme iznini istemeyi düşünmüşler; ama Theodore Trivolce buna razı olmamış; Verona’dan cesedi savaÅŸarak zorla geçirmiÅŸ; «Hayatında düşmandan hiç korkmamış bir adamın ölü iken korkar gibi görünmesi doÄŸru olmaz, demiÅŸ.

Eski Yunan yasalarına göre de düşmandan bir ölüyü gömmek için geri istemek zaferden vazgeçmek olur, o zaferle artık övünülemezmiÅŸ. Bu iÅŸte kazanan yalnız cesedi istenen adam olurmuÅŸ. Korinthoslular’ı apaçık yenmiÅŸ olan Nikias, zaferi bu yüzden yitiriyor. Agesilaos da tersine Beotia’lılara karşı zor kazanabileceÄŸi bir zaferi bu yüzden kazanıveriyor.

Bu adetler bize garip görünüyor ama insanlar her çaÄŸda, kendilerini hayatın ötesinde de düşünmekten geri kalmamışlar, hatta Tanrı yardımının kendilerinden kalacak parçalara bile inmeye devam edeceÄŸine inanmışlardır ki uzun boylu anlatmaya gerek görmüyorum. İngiltere kralı Edward, İskoçya kralı Robert’le giriÅŸtiÄŸi savaÅŸlarda kendi bulundukça iÅŸlerin hep iyi gittiÄŸini, savaşın mutlaka kazanıldığını denemiÅŸ. Ölürken oÄŸluna törenle yemin ettirmiÅŸ ki, cesedini kaynatacak; etini kemiÄŸinden ayıracak; etini gömecek, kemiklerini saklayıp her İskoçya’ya savaÅŸa gittiÄŸi zaman yanında götürecek.

Bazı Amerika yerlileri İspanyollara karşı savaşırken üzerlerinde, vaktiyle zafer kazanmış yiğitlerinden birinin kemiklerini taşırlarmış. Bazıları da savaşta ölmüş yiğitlerinin cesedini her gittikleri yere götürür, onunla bahtlarının daha açık olacağına, ondan cesaret alacaklarına inanırlarmış.

İlk örneklerde ölüm, insanların hayatta iken gördükleri iÅŸlerin ününü sürdürmekle kalıyor: Son ömeklerde ise ölüler, iÅŸ görme gücünü yitirmiyorlar. Kahraman Bayard’ın yaptığı hepsinden iyi: YediÄŸi kurÅŸunlardan öleceÄŸini anladığı halde, geriye çekilmesini öğütleyenleri dinlememiÅŸ, ölüme giderken sırtımı düşmana çevirmek istemem demiÅŸ; gücü yettiÄŸi kadar savaşıp attan düşecek hale gelince yaverinden kendisini bir aÄŸaca dayamasını, ama yüzünün düşmana karşı durmasını istemiÅŸ ve öylece ölmüş.

Yukarıki örneklerin hiçbirinden aÅŸağı kalmayan bir tane daha anlatacağım: Kral Philippes’in dedesinin babası Maximilian birçok büyük deÄŸerleri olan bir hükümdardı; üstelik eÅŸsiz bir vücut güzelliÄŸi de vardı. Bir huyu onu öteki krallardan ayırıyordu. Krallar pek önemli iÅŸleri çabuk çıkarmak için oturaklarını krallık tahtına çevirdikleri halde o, en yakın oda hizmetçisinin bile kendisini hacet yerinde görmesine razı olmazmış. Su dökünürken dört tarafı kapattırır, mahrem yerlerini hekime de, baÅŸkasına da göstermekten bir kız gibi kaçınırmış. KonuÅŸurken hiç de sağı solu kollamadığım halde bende de aynı utangaçlık vardır. Dayanılmaz bir ihtiyaç veya arzu beni sürüklemedikçe saklanması adet olmamış organlarımı ve iÅŸlerimi bile kimseye göstermem. Ama Maximillan iÅŸi o kerteye götürmüş ki vasiyetnamesinde, öldüğü zaman kendisine don giydirilmesi üzerinde önemle durmuÅŸ, bir zaman sonra vasiyetine, donu giydirecek adamın gözlerinin baÄŸlanması ÅŸartını da koydurmuÅŸ…

Atinalıların işlediği kanlı bir haksızlık aklıma geldikçe, en doğal ve en haklı egemenlik olduğuna inandığım halk egemenliğine düşman olasım gelir. Lakedemonyalılara karşı, eşini görmedikleri bir deniz zaferi kazanıp dönen kahraman komutanlarını sorgusuz sualsiz ölüme mahkum ediyorlar. Nedeni de şu: Zaferden sonra gemiler hemen geri dönüp ölülerini arayacak yerde savaşın gereklerine uyarakdüşmanın peşine düşmüşler.

Diomedon’un bu arada gösterdiÄŸi büyüklük Atinalıların haksızlığına insanı büsbütün isyan ettiriyor. Ölüme hüküm giyenlerden, askerliÄŸiyle de devlet adamlığıyla da ün kazanmış deÄŸerli bir komutan olan Diomedon idam kararını dinledikten sonra öne atılıp rahatça konuÅŸmak fırsatını buluyor bu fırsatı kullanıp uÄŸradığı haksızlığa karşı kendini savunacak yerde, ölüm kararını verenlerin saÄŸlığına dua ediyor kendinin ve arkadaÅŸlarının bu kadar büyük bir zaferden sonraki dileklerini kabul etmeyen Atinalılara tanrılarının öfkelenmemesini, bu kararın haklarında hayırlı olmasını diliyor. BaÅŸka bir ÅŸey söylemeden, pazarlık etmeden ölüme doÄŸru mertçe yürüyor. Talih birkaç yıl sonra bu haksızlığı aynı yoldan cezalandırıyor. Atinalıların deniz kuvvetleri komutanı Kabras, Isparta amirali Molles’i Naskos adasında yenmiÅŸken, öncekilerin kötü sonuna uÄŸramak korkusu ile zaferi sonuna vardıramıyor. Denizdeki ölüleri toplamaya uÄŸraşırken bir sürü düşman yakayı kurtarıyor ve az sonra bu boÅŸ inanç Atinalılara pek pahalıya mal oluyor.

Bir başkası da cansız insan bedenine dinlenme duygusu veriyor yeniden:

Quaereris quo jaceas post abitum loco?

Quo non nata jacent. (Seneka)

Ölünce nereye mi gideceksin?

Doğmayanların yanına.

Neque sepulchrum quod recipiat portum corporis

Ubi, remissa humana vita, corpus requiescat, a malis. (Ennfus)

Ne mezar, ne rahat bir liman, ki dinlensin orada, Yaşamaktan yorulmuş insanın bedeni.

Doğada da buna benzer bir durum görülüyor: Birçok ölü nesneler hayata gizliden gizliye bağlı kalıyor. Mahzendeki şarap mevsimlere göre asma ile birlikte bazı değişmelere uğruyor. Tuzlanmış av etlerinin, canlı et gibi durumdan duruma geçtiğini, tat değiştirdiğini söylerler.

Bernard Shaw’dan İnciler…

Salı, 06 Kasım 2007

BERNARD SHAW’DAN inciler…

Ünlü düşünür Bernard Shaw’ın sözlerinde kendinizi bulacaksınız..

*Tarihten hiçbir şey öğrenilemeyeceğini, tarihten öğreniriz.

*Hukukumuzu yargıçlara, dinimizi rahiplere bırakırsanız, kısa sürede hem hukuksuz, hem de dinsiz kalırsınız.

*Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur.

*Bernard Shaw, İngiltere’nin ünlü devlet adamı Churchill’i kendi yazdığı Pgymalion oyununun ilk gecesine davet eder ve davetiyeye ÅŸu notu yazar: "İliÅŸikte iki kiÅŸilik bilet bulacaksınız, bir dostunuzu da getirebilirsiniz; eÄŸer bir dostunuz varsa!" Churchill, daha önce baÅŸka bir yere söz verdiÄŸi için oyuna gelemeyeceÄŸini belirterek özür dileyen bir mektup yazar, biletleri iade eder ve bir not ekler: "Piyesinizin ikinci gecesine gelebilirim, eÄŸer ikinci gece oynarsa…"

Daily Mail, Observer, The Times ve daha birçok gazetenin, derginin yayımcısı Lord Northclitte, bir gün Shaw’a "Siz ülkenin başına gelmiÅŸ bir felakete benziyorsunuz!" demiÅŸ ve Shaw’dan cevabını almış: "Siz de, o felaketin nedenine benziyorsunuz."

Felsefenin Dünya Barışına Katkıları Üzerine

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefenin Dünya Barışına Katkıları Üzerine Yirminci yüzyıl insanlık târihi açısından çok büyük felâketlerin yüzyılı oldu. SavaÅŸlar, ideolojik dalaÅŸmalar, ekonomik bunalımlar; vahşî kapitalizmin ekonomik, siyâsî ve sosyâl sömürüsü bu felâketlerden birkaçı. Karamsar bir tablo çizmek istemem; ama sanırım yirmi birinci yüzyıl daha da büyük felâketlere gebe. Hâl böyle olunca dünyâ barışı düşünsel bir odak noktası hâline geliyor ve Felsefe’nin buna kayıtsız kalması da pek mümkün görünmüyor.

İmdi Felsefe’nin dünyâ barışına katkısı üzerinde konuÅŸmadan önce ilk olarak yapılması gereken: dünyâ barışı hakkında, bunu yapmak için de öncelikle barış hakkında düşünmek olsa gerek. Pekî ÅŸu barış da neyin nesidir acabâ? Efendim bana sorarsanız barış: belirli bir durumun adıdır; kendine özgü koÅŸulları ve özellikleri olan belirli bir durumun adı. Pekî nasıl bir durumdur bu? BaÅŸka deyiÅŸle bu koÅŸullar ve özellikler nelerdir? Bana sorarsanız çatışan güçlerin olmadığı ve adâletin tesis edildiÄŸi belirli bir ortamdır. ÖrneÄŸin birbiriyle çatışan iki kiÅŸinin aralarında barış yaptığı söylendiÄŸinde aslında bu kiÅŸilerin çatışmayı bıraktığı ve aralarındaki iliÅŸkide adâleti tesis ettiÄŸi söylenir. Veya birbiriyle çatışan iki devletin aralarında barış yaptığı söylendiÄŸinde de kezâ bu durum geçerlidir. Örnekleri çoÄŸaltabiliriz; ama buna gerek yok. Ancak tüm bu örnekler bizi hep aynı yere götürür; imdi barış: belirli bir iliÅŸki içinde ÅŸu ya da bu nedenle bozulan adâletin yeniden tesis edildiÄŸi durumdur.

Pekî adâlet nedir? Ben bu konuda Platon’la hemfikîrim: hakkı olana hakkını vermektir. Demek ki barışa giden yol: belirli bir iliÅŸkide hakkâniyet esâsını gözetmekten geçiyor. Dolayısıyla hakkâniyet esâsının gözetilmediÄŸi bir iliÅŸkide çatışan güçlerin ateÅŸkes hâline geçmesi barışı saÄŸlamıyor.

O hâlde dünyâ barışına giden yol da dünyâ devletlerinin birbirleri arasındaki ilişkilerde hakkâniyet esâsını tesis etmekten geçiyor, bir kez tesis edildikten sonra bunu korumak gerekiyor.

Pekî bu noktada Felsefe’ye düşen görev ne ola ki? İmdi efendim Felsefe bir nelik araÅŸtırması etkinliÄŸidir; bir ÅŸeyi tam da o ÅŸey yapan ÅŸeyin ne olduÄŸunu araÅŸtırma iÅŸidir. Öte yandan dünyâ devletlerinin birbirleri arasındaki iliÅŸkilerde hakkâniyet esâsını tesis edecek ve koruyacak kurum da kuÅŸkusuz siyâset kurumudur. Siyâset kurumunun iÅŸleyiÅŸi de birtakım kavramlara ve ilkelere dayanır; söz geliÅŸi bağımsızlık, özgürlük, eÅŸitlik vb. bu kavramlara örnekken; çaÄŸdaÅŸ demokrasi, liberal demokrasi, sosyâl demokrasi, muhafazakâr demokrasi vb. de bu ilkelere örnektir. Gerek bu kavramlar gerekse bu ilkeler belirli ideâllere göndermede bulunur ki siyâset kurumu da bu ideâlleri gerçekleÅŸtirme mücâdelesinin yapıldığı kurumdur. Ne var ki bu kurumun iÅŸleyiÅŸi pek çok nedenden dolayı pek çok defâ, bunları gerçekleÅŸtirmeye mâni olabilmekte; hem üstelik bu tür faaliyetlere meÅŸruiyet elbisesi de giydirebilmektedir. Söz geliÅŸi özgürlük adına yapılanlar özgürlüklerin daha fazla zarar görmesine neden olabilmekte veya çaÄŸdaÅŸ demokrasi adına yapılanlar çaÄŸdaÅŸ demokrasiye zarar verebilmektedir.

İmdi efendim bu gibi konularda Felsefe’nin yapacak olduÄŸu çözümlemelere duyulan ihtiyaç da bu gibi faaliyetlere karşı çıkma çalışmalarının saÄŸlam temellere oturtulmasına duyulan ihtiyaçtan gelir. Bu bakımdan dünyâ barışına engel olan faaliyetlerin, hakkında olduÄŸu sanılan ideâllerle iliÅŸkisini kesmek ile bu kavram ve ilkelerin neliklerini ortaya koymak da dolayımsız bir iliÅŸki içindedir. Felsefe’nin dünyâ barışına katısı da bu dolayımsız iliÅŸkiden gelir

Nietzsche, Wagner Ve Büyük Nefret

Salı, 06 Kasım 2007

Nietzsche, Wagner Ve Büyük Nefret Ünlü Alman düşünürü Freidrich Nietzsche hakkında bir kitap yayımlandı. Kitapta Nietzsche’nin Wagner ve karısıyla iliÅŸkileri -tekrar- irdeleniyor.

Nietzsche hakkında küçükten büyüğe herkesin bildiÄŸi iki ÅŸey vardır. Bunlardan birincisi düşünürün gençliÄŸinde, "Uçan Hollandalı"nın ünlü bestecisi Richard Wagner’in müzikal dramalarına duyduÄŸu sınırsız hayranlık ve daha sonra nasıl olduysa bu hayranlığın hem besteciye hem de bestecinin yapıtlarındaki dinsel temalara karşı bir düşmanlığa dönüşmesi.

Nietzsche hakkında bilinen ikinci husus da, düşünürün 44 yaşındayken frengiden kaynaklanan bir deliliÄŸe yakalanması ve vefalı dostu Franz Overbeck tarafından önce İsviçre ve Almanya’daki akıl hastanelerine yatırılıp son olarak Weimar’daki kırmızı tuÄŸlalı bir villada gözetim altına alınmasıdır. O villada kızkardeÅŸi Elisabeth Forster-Nietzsche Yahudi düşmanı ziyaretçileri ağırlamış, onlara acılar içinde yavaÅŸ yavaÅŸ can vermekte olan büyük düşünürün ölümünü izlettirmiÅŸti.

Nietzsche’nin uzun yıllar Yahudi düşmanı kabul edilmesinin nedenlerinden en baÅŸta gelen nedeni kızkardeÅŸidir. Elisabeth, aÄŸabeyinin yazılarını kendi düşüncelerine göre deÄŸiÅŸtirdi, bu da felsefe uzmanlarının Nietzsche’yi Nazizm ile özdeÅŸleÅŸtirmelerine neden oldu diye bir rivayet vardır…

Nietzsche’nin, Richard Wagner’a ve onun yapıtlarına duyduÄŸu büyük hayranlığın daha sonraları nefrete dönüşmesinde, pençesine düştüğü hastalığın ne kadar etkisi olmuÅŸtur, bilinmez. Yazar Köhler’in kitabı, bu konuya tam bir açıklama getiremese de bir parça ışık tutmayı baÅŸarıyor.

Nietzsche, gün be gün artan deliliÄŸini eski Yunan mitolojisinden bir öyküyle özdeÅŸleÅŸtirmeyi severmiÅŸ. Bu mit, Theseus, Ariadne ve Minotaur’un hikâyesi. Sadece anahatları bilinen hikâyeye göre Theseus, Girit’e gider ve orada yarı boÄŸa yarı insan bir canavar olan, güzeller güzeli Ariadne’nin erkek kardeÅŸi Minotaur’u yaÅŸadığı Labirent’te bularak öldürür. Ariadne’nin verdiÄŸi yumağın yardımıyla Labirent’ten çıktıktan sonra onunla Naxos’a kaçar ve onu orada terk eder. Ariadne’ye daha sonra ne olduÄŸu açık deÄŸildir. ÇeÅŸitli versiyonlarda farklı farklı sonlara rastlarız.

ÖrneÄŸin, bir versiyonda ÅŸarap tanrısı Dionysus, Ariadne’yi erkek kardeÅŸi Minotaur’a ihanet ettiÄŸi için öldürürken bir baÅŸkasında onunla evlenerek ölümlüler ve tanrılar arasında bir köprü oluÅŸturulmasını saÄŸlar. Homer’de ise Odysseus Ariadne’yi Hades’in kapılarında ölü olarak bulur.

Nietzsche’nin kaleme aldığı son mektuplardan bazıları o tarihlerde kocasını yitirmiÅŸ olan Cosima Wagner’a yazılmıştı. O mektuplarda Nietzsche, Cosima’ya "Prenses Ariadne" ÅŸeklinde hitap eder, mektupların yazarı olan kendisini ise Dionysus ÅŸeklinde tanıtır. Yazar Köhler kitabında Nietzsche’nin akıl saÄŸlığı bozuldukça kendini baÅŸka baÅŸka kiÅŸilikler ile özdeÅŸleÅŸtirdiÄŸini yazıyor.

"Örnek aldığı Dionysus gibi çok kiÅŸilikli olabilen bir insana dönüşmüştü Nietzsche. Kendisini kah Shakespeare kah Sezar gibi görüyordu. Bazen de İtalya Kralı ya da Wagner olduÄŸunu sanıyordu. Ve tüm bu kiÅŸiler ona, kendisini özdeÅŸleÅŸtirdiÄŸi Dionysus’un farklı kiÅŸiliklerde tezahür etmesi imiÅŸ gibi geliyordu."

İyi ama Nietzsche neden gerçeklikten adım adım kopuşunu bu kadar dramatize etme ihtiyacını duydu?..

Cosima Wagner 19.Yüzyıl’ın en nahoÅŸ simalarından biriydi ve Prenses Ariadne olamayacak kadar da bencildi. Yazar Köhler’e göre Nietzsche’nin mektubundaki "kötü adam" aslında Cosima deÄŸil Wagner’in ta kendisi…

Nietzsche, Wagner’dan "ihtiyar Minotaur" ÅŸeklide söz edermiÅŸ. Wagner Nietzsche’yi büyüleyerek labirentvari bir evin içine kapatmış, büyük düşünür bu yüzden aklını yitirmiÅŸ -ÅŸeklinde rivayetler de var…

Nietzsche ve Wagner 1868 yılında tanıştılar. Nietzsche’nin neden büyük bestecinin ateÅŸli bir hayranı olduÄŸuna dair elde fazla bir bilgi yok. Nietzsche, Wagner’ı genç yaÅŸlarından beri tanıyordu. Yine de, "Tristan ve Isolde" gibi operaların mitolojik temalarını sevdiÄŸi ve hatta kendi bir opera yazmayı planladığı sıralarda bile müzikten hoÅŸlanmayan bir kiÅŸiymiÅŸ aslında Nietzsche.

Wagner, klasik Yunanlı yazar Aeschylus’un trajedilerini yarattığı tarzdaki bir kültürel iklimi Almanlar için yeniden yaratmaya söz vermiÅŸti. Bu sözün meyvesi 1872′de "Trajedinin DoÄŸumu" adıyla dünyaya geldi.

"Trajedinin DoÄŸumu" politik açıdan Wagner’ın Yahudi karşıtlığını açıkça sergileyen bir eserdi. Köhler bu açıdan, Nietzsche’nin de en az Wagner kadar kötü olduÄŸunu söylemekte. Her ikisi de yaÅŸadıkları burjuva toplumundan umudunu kesmiÅŸ, onu küçük gören kiÅŸilerdi. Her ikisi de bu toplumdaki pisliÄŸin kan dökülerek temizlenmesi gerektiÄŸine inanıyordu. O toplum gitmeli yerine tanrısal kahramanların halkı bir parça "hor gören" tarzda yönettikleri bir toplum düzeni gelmeliydi. Elbette çaÄŸ bu tarz kahramanlara hoÅŸ gözle bakmıyordu ve bunun altında, onlara göre, Yahudi parmağı vardı. Yahudilerin para kazanma hırsları Alman kültürünü tamamiyle yozlaÅŸtırmış, manevi deÄŸerlerin çürümesine neden olmuÅŸtu.

Ancak ünlü besteci, Nietzsche’nin "Wagnerci düşüncelerin sözcüsü" olmasını istemiÅŸ deÄŸildi. Ayrıca Cosima da ne Nietzsche’nin kendisi ile ne de onu acılara sürükleyen entelektüel hırsı ile alâkalıydı. O kendini tamamen kocası Wagner’a adamıştı. Bestecinin ikinci karısı olan Cosima, kocasını -ki adam Wagner’ın yakın arkadaÅŸlarından biriydi - terk edip Wagner’e kaçmıştı. Liszt’in kızı olan Cosima ile Wagner 1870 yılında evlendiler ve ömür boyu evli kaldılar. Kendisini kocasına adayan Cosima, Nietzsche’nin de kendisini Wagner ailesine adamasını istiyordu. Bu öyle bir roldü ki içinde Wagner’ın iç çamaşırlarının satın alınmasından Wagner’in aldığı olumsuz eleÅŸtirilere yanıt verilmesine kadar birçok ÅŸeyi içeriyordu…

1876 yılında Nietzsche "Wagner Beyrut’ta" adlı eserini yayımladı. Kitapta besteci için bir yandan methiyeler düzen Nietzsche diÄŸer yandan da besteciyi, etkisi altına giren herkesi yok eden Minotaur’a benzetmektedir. Kitap ilk yayınlandığında, pek çok okur, burada yeralan övgülerin saÄŸlıklı bir zihnin eseri olmadığını düşünerek ciddiye almadılar.

Ancak Wagner’lar aynı ÅŸekilde düşünmüyordu. Karı-kocaya göre Nietzsche’nin hastalıklı düşünceleri, mastürbasyon yapmaktan ve Paul Ree gibi Yahudi arkadaÅŸlarının etkisinden oluÅŸuyordu. Bu muazzam saçmalık Wagner Bülteni’nde 1920′li yıllara kadar devam etti.

Bundan sonrası artık açık bir savaÅŸtı. Nietzsche, Wagner’ın yeniden dine dönüşünü alaya almak için hiç bir fırsatı kaçırmadı. Cosima ise Nietzsche’nin öldüğünü yayıyordu her tarafta.

Ne var ki bu savaÅŸta zayıf taraf Nietzsche idi. Hem ruhsal hem de fiziksel açıdan ağır hastaydı Nietzsche ve bir gün Cosima’nın kocasını desteklemeyi bırakıp kendisinden yana çıkacağını umacak kadar da zavallıydı.

Bu, pek tabii ki boÅŸ bir umuttu. Wagner kültü, bestecinin ölümünden sonra giderek güçlenirken Cosima kendini bu kültün rahibesi rolünde bulacaktı. Nietzsche büyük bir tehditti "onlar" için. Ariadne ne Thesus’u Minotaur’dan kurtaracaktı ne de ikinci Dionysus’u, ÅŸimdi bu dünyadan göçüp gitmiÅŸ olan o Dionysusvari kocasının yerine koyacaktı.

Cosima bu konuda son derece katı idi ama Nietzsche konusunda ne yapması gerektiÄŸi de zihninde pek açık deÄŸildi…

Köhler’in kitabının sonunda yer alan bir cümleyi de alıntılayarak yazımızı "soru iÅŸaretleriyle" sonlandıralım:

Nietzsche, Almanya’daki tımarhanelerden birinde gardiyanlara şöyle diyordu: "Beni buraya getiren, karım Cosima Wagner’dir."

The Guardian’dan Çeviren: Levent GÖKTEM