‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Sıfır Olma Yolunda

Salı, 06 Kasım 2007

Sıfır Olma Yolunda Sıfır Olma Yolunda

Hamza AYDIN

* İnsanın mânevî tekâmülünde, ‘sıfır’ neden önemli bir semboldür?

* GeleneÄŸin ve modern Batı psikolojisinin ‘ego’ya bakışlarındaki farklılıklar…

* Ben ve öteki ayrımına yol açan ego teşekkülü, ne zaman, nasıl başlar?

* Nefsin mahiyeti (varlık konumu) nedir?

* İnsanın hakikate yolculuğu niçin ego motifleri üzerinden olmaktadır?

* İnsanlar niçin farklı mükemmellik zirvelerine sahiptirler?

* Farklı fıtratlar ve karakterlerin kaynağı nedir?

* Kendini sıfırlamış büyükler, niçin toplumun mânevî sigortalarıdır?

Süleymaniye Camii bütün muhteÅŸemliÄŸine raÄŸmen, müthiÅŸ bir sükûn taşıyor insan ruhuna. Kendini deÄŸil, temsil ettiÄŸi anlayışı nazara veriyor. Günümüzün çok katlı yapıları gökdelenler ve apartmanlar ise, bırakın huzur ve sükûnu, güvensizlik hissi telkin ediyor. Bediüzzaman’ın (ra) ifadeleri içinde bu farklılık, niyet, nazar, mânâ-yı ismî, mânâ-yı harfî olarak adlandırılan kendine ve varlığa bakışın koordinatlarıyla alâkalıdır. Modern mimarî âdeta ‘Allah’ı kabul etmeyen’ bir varlık düşüncesi içinde ‘insancılık’ yapan Hümanizm’in insanı tanrılaÅŸtırma projesini çaÄŸrıştırıyor. Süleymaniye Camii ise, varlık içindeki konumundan hareketle, ‘insanın acziyet gerçeÄŸi’ni iÅŸaretleyen metafizik tasavvuru öne çıkarıyor. MetafiziÄŸi gündeminden çıkarmış insan ise, bu büyük yapıların içinde, büyük bir cakayla ‘Ben varım!’ diyor. Ateist tasavvurdan bolca beslenen zihninin oyunları içinde nefsi ÅŸiÅŸiyor, bu ÅŸiÅŸkinlik onu uçuruyor, uçtuÄŸu yerden hayata baktığında sanıyor ki, sahiden kendisinden baÅŸka her ÅŸey küçüktür. Oradan bağırıyor: ‘Var mı benden daha büyük?…’ Bu adam, gözü önünde akan hayata taşınmış bütün varlığı sahipleniyor, ‘Hepsi benimdir!’ diyor, savaÅŸlar çıkarıyor, ekosistemin dengesini bozuyor, sosyal adaleti dinamitliyor; öldürerek, yok ederek varlığını bütün bir dünyaya gösteriyor. İçindeki potansiyelleri, kulluk yolunda, adalet ve barışın temsilciliÄŸi istikametinde deÄŸil, Firavun, Nemrud ve zalim olma yolunda inkiÅŸaf ettiriyor.

İnsanlar, günümüzde refah kadar, huzur arıyor. Oysa ego şişmesi yaşayan insanların ikliminde refah yeşerse de, iç huzur yeşeren bir şey değildir.

Mânevî gelişimde "sıfır" sembolü

"Sıfır" dairevî, kürevî bir ÅŸekle sahip olup, sembolik açıdan bütünü ve birliÄŸi temsil eder. Sıfır, hem kadîm kültürde, hem de tasavvuf psikolojisinde, Allah’ı gösteren ve O’na aynalık yapan bir dürbün ve temsildir. Arapçadaki "hû" da, ÅŸekil olarak yuvarlak olup "O"nu (Allah’ı) gösterir. İnsanın sıfırı andıran secde hâli de, Allah’a en yakın olduÄŸu andır. İnsanoÄŸlu ilk doÄŸduÄŸunda, tertemiz bir öz (ruh) ile, iyi veya kötü yönde geliÅŸmeye açık adeta sıfır konumunda yaratılmıştır. Ona yaratılışında emanet olarak verilen "ene"nin varlığı itibarî olup, mâhiyetçe su buharına benzer. Su buharı, sıvılaÅŸabilir, buz haline gelip, katılaÅŸabilir, kirlenebilir, temizlenebilir, hatta tekrar sıvı haline gelip, buhara da dönüşebilir. Bu açıdan benliÄŸin oluÅŸumu, ÅŸekillenmesi, modern psikolojide ve gelenekte, su buharına ve buzlanmaya benzetilmiÅŸtir. Ego, altıncı aydan itibaren ÅŸekillenmeye baÅŸlar. Çocuk üç yaşına geldiÄŸinde belli bir kıvama eriÅŸir. Bülûğ çağına kadar olgunlaÅŸmaya devam eder. Benlik ve bir nevi ego kristalizasyonu olan kiÅŸilik, bir örtü olup, insanın ruhunu (özünü) kuÅŸatır. Anahtar ve çekirdeÄŸe benzetilen benlik emaneti üzerinde, nisbî hakikatlerin ve güzelliklerin açığa çıkmasına vesile olan kiÅŸilik yapıları inÅŸa edilir. Batı kültüründe insanın ego ve kiÅŸilik maskesiyle hayatını sürdürmesi teÅŸvik edilirken, İslamî psikolojide, insanın kiÅŸilik maskesini (dış benlik) eriterek, ruhu ve vicdanıyla (iç benlik) buluÅŸması, kalb ve ruhun hayat derecelerine çıkması teÅŸvik edilir. Bu itibarla, bugünkü Batı kültüründe imaj, görüntü, dış baÅŸarı ve maddî zenginliÄŸe çok aşırı deÄŸer verilirken, gelenekte ve tasavvuf düşüncesinde vurgu, egonun sıfırlanmasına dayalı olarak ÅŸekillenen iç temizliÄŸine, gönül ve ahlâk zenginliÄŸine yapılır. Ego ÅŸiÅŸmesinin deÄŸiÅŸik tezahürleri olan riya, şöhret, kibir, gurur, kendi ameline güvenme, kendini öne çıkarma gibi insanlık hâlleri mânevî hastalıklar olarak görülür. Ego ÅŸiÅŸmesi yaÅŸamamak için Bediüzzaman’ın İhlas Risalesi’ndeki tavsiyesi; bir buz parçası nev’indeki kiÅŸiliÄŸi ve enaniyeti, Kur’ân’ın kevserinden süzülen tatlı havuzun içine atıp eritmektir.

Nefsin(ego) varlık konumu

Nefis, beden ile ruhun arasında bir mahiyet arzettiÄŸinden, insan yaratılış itibarıyla O-O deÄŸil (hüve-lâ hüve) makamında veya berzahında bulunur. İbn-i Arabi’nin literatüründe nefis, iki ÅŸey arasında bulunduÄŸu yer ile tanımlanır(O-O deÄŸil). Açarsak, insan nefsi(egosu), hem cennete doÄŸru yükselen Tûba aÄŸacının, hem de cehenneme doÄŸru kök salan Zakkum aÄŸacının potansiyel tohumlarını ihtiva eden iki anlamlı bir varlık olup, bu iki anlam arasında binlerce derecelendirme gözlenmektedir. Bu açıdan nefis(ego) hem Allah’ı ("O"nu) gösteren hem de "O"ndan uzaklaÅŸan iki yönlü geliÅŸme potansiyeline sahiptir. Nefis veya ego, kendine zâtî bir kıymet verdikçe "O deÄŸil" yönüne doÄŸru kayar ve kendini küçük Firavun, Nemrud, ilâh veya ilâhe olarak görmeye baÅŸlar. Öte yandan nefis veya ene, kendini hiç bilse, kendine zâtî bir deÄŸer vermese ve her ÅŸeyi Allah’tan bilse, o zaman da "O" yönünde ilerleyen ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya baÅŸlar. Bu yüzden mânevî yolculuk, ilâhî tecellilere mazhar oluncaya kadar, "O deÄŸil" ismi altında toplanan nefsanî sıfatların ve isteklerin yok edilmesini veya yönlerinin helâl daireye çevrilmesini gerektirir. Bu mânevî yolculuÄŸun diÄŸer bir adı da ego noktasında "sıfırlaÅŸma" sürecidir. Çünkü ego ya ÅŸiÅŸme veya sıfırlaÅŸma yönünde geliÅŸip yeÅŸerir. Ego ÅŸiÅŸmesi, her türlü kiÅŸilik ve karakter bozukluÄŸunun temelini oluÅŸtururken, egonun eritilmesi de her türlü insanî güzelliÄŸin baÅŸlangıç noktalarından birini teÅŸkil eder. Gelenekte ve İslam’ın kalb ve ruhî hayatında, Allah’a doÄŸru gidiÅŸ ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya çalışma, "ferdin kendini sıfırlama yolculuÄŸu" olarak da tarif edilir. Bediüzzaman (ra) bu meseleyi açıklarken şöyle der: "Ene kendini bizzat var bilirse, yokluk ve karanlığa düşer, kendini yok bilirse varlığa ulaşır. Yoklukta varlığı, varlıkta yokluÄŸu bulunan iki yönlü izafî varlıktır. O halde eneyi yırt, ‘Hüve’yi göster. "

Fıtratların farklı kemâl noktaları

Fıtrat kelimesine "bir şey üzerine yaratılmak" mânâsı veren İbn-i Arabi, insanların yaratılırken, işler, hâller ve ilimler alanından biri üzerine daha baskın yaratıldığını belirtir. Bediüzzaman (ra) Sözler isimli eserinde (30. Söz, Zerre Bahsi 3. Nokta) bu hakikate daha farklı bir şekilde yaklaşarak, günümüz Türkçesiyle "Sani-i Hakîm her şey için o şeye münasip bir kemâl (mükemmellik) noktası ve feyz alabileceği ona lâyık bir varlık derecesi tayin etmiştir. Her varlığa kendisi için takdir edilen kemâl noktasına çalışıp gitmesi için de bir istidat (potansiyel kabiliyetler, eğilimler) vermiş ve varlıkları o kemâl noktalarına doğru sevk etmektedir." demektedir.

İnsanoÄŸlunun ulaÅŸabileceÄŸi mükemmellik noktaları, iÅŸler, hâller ve ilimlerden oluÅŸan egonun üçlü sacayağı üzerinde ÅŸekillenir. Dolayısıyla üçlü sacayağını esas alan mükemmellik modelinde, farklı ağırlık ve denge merkezlerine dayalı farklı mükemmellikler oluÅŸur. Bazı insanlar, ilim ağırlıklı, bazıları his veya hâl ağırlıklı, bazıları da iÅŸ ağırlıklı mükemmellikler sergilerler. Ama her insan kendi istidadı ölçüsünde kendi mükemmelliÄŸinin zirvesine çıkabilir ve kendi fıtrat grubunda, potansiyelleri ölçüsünde kendi var oluÅŸ koordinatlarının sıfırı olabilir. Ama bir baÅŸkasının sıfırı olamaz. Kendi sıfır dürbününden Allah’ı gösteren bir âyine olur. Benlik yapısında sivrilikler ve çıkıntılar olduÄŸu müddetçe, âyinelik fonksiyonunu yerine getirmede problemler yaÅŸanır ve bu, insanın kendi nefsiyle imtihanı olarak tarif edilir.

İbn-i Arabi, dinin temel maksatlarından biri olan "insan mükemmelliÄŸi"nin (kâmil insan olma), iÅŸler, hâller ve ilimler olarak üç alana dayalı modeller üzerinden gerçekleÅŸtirildiÄŸini belirtir. Bu üçü arasında hem fert, hem de toplum seviyesinde dengenin ve adaletin saÄŸlanması dinin temel emirlerindendir. Bazı peygamberler, iÅŸler alanında, bazı peygamberler hâller (gönül ve duygular) alanında bazıları da ilimler alanında mükemmellik modellerini zirvede temsil etmiÅŸlerdir. Son Peygamber olan ve bütün insanlığa gönderilen Hz. Muhammed (sas) ise, iÅŸler, hâller ve ilimler alanlarının üçünde ve bu alanlara ait fıtrat gruplarının hepsinde insan mükemmelliÄŸinin bütününü zirve noktasında temsil ettiÄŸinden, varlık aÄŸacının en güzel meyvesidir. Bediüzzaman da (ra) bu paralelde Peygamberimiz’i (sas) nefislerin terbiyecisi, akılların rehberi ve kalblerin sevgilisi olarak bizlere tanıtmaktadır (19. Söz, 7. ReÅŸha).

Bediüzzaman (ra), Sözler (24. Söz, İkinci Dal) isimli eserinde, "Niçin bir hakikat çok renklere girer?" sorusunu cevaplarken kullandığı "zühre", "katre" ve "reÅŸha" temsilinde, insanların dokuz mizaç, kiÅŸilik (fıtrat) kabilesine ait olduÄŸunu ve bu temsillerin aynı zamanda bu dokuz kiÅŸilik taifesinin hakikat yolculuklarına iÅŸaret ettiÄŸini küçük dipnotta belirtir. Allah’ın isimlerinin tecellilerine ayna olma noktasında, zühre, hakikat güneÅŸinden gelen ışığı kendi rengini de katarak yansıtan çiçek; katre ve reÅŸha damla ve parlak su sızıntısı mânâlarına gelir. Ancak reÅŸha, ışığı doÄŸrudan kaynağından alıp, kendinden hiçbir ÅŸey katmadan yansıttığı için zirveyi temsil eder. ReÅŸhanın doÄŸrudan hakikat güneÅŸini gösteren, renksiz ve gölgesiz bir âyine (sıfır) olarak, egosunu sıfırlayarak hakikate yolculuÄŸu temsil ettiÄŸini ifade eder. İnsan kendi benliÄŸinin ait olduÄŸu fıtrat grubunda, üzerindeki nimetleri Allah’tan bildiÄŸinde, kendisinde sadece kusur ve noksanlık bulunduÄŸunu idrak ettiÄŸinde, diÄŸer grup üyeleriyle meÅŸveret ve kolektif ÅŸuur sofrasında bir araya geldiÄŸinde, reÅŸha yolunda giden insan olma sürecine ilk adımını atar. Bu açıdan insanın sıfır olmaya çalışması, hem diÄŸer kiÅŸilik gruplarındaki güzellikleri ve renkleri kendi bünyesinde toplayıp beyaz renge dönüştürerek insanlık havuzunda, hakikat güneÅŸi altında erimesi, hem de sahip olduÄŸu her ÅŸeyi Åžems-i Ezelî olan Cenab-ı Hakk’tan bilip, O’na vermesi ve O’ndan bilmesi demektir. Yapılan iÅŸlerde egonun memnuniyetini deÄŸil "Rıza-yı İlâhî’yi aramalı" ÅŸeklinde özetlenebilecek bu var oluÅŸ seviyesi, Bediüzzaman’ın (ra) ifadelerinde çok farklı bir temsille taçlanır. Ona göre, kiÅŸi kendini kuru bir asma çubuÄŸu olarak görmeli, öyle bilmeli (sıfır olma konumu), sahip olduÄŸu nimetleri ve güzellikleri de kendisine Rahman ve Rahim olan Allah (cc) tarafından takılan üzüm salkımları olarak idrak edip, hamd ve şükür ufkunda dolaÅŸmalıdır.

Farklı faziletlerin kaynağı

İnsan mahiyeti itibarıyla, bütün ilâhî isimleri fıtratında topladığı için, bu esmayı bir dereceye kadar, kabiliyetler ÅŸeklinde kendinde gösterir. Ancak her insanda bir veya birkaç isim, baskın olarak tecelli eder ve davranışlarında öne çıkar. Peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden biri, insanların yaratıldığı fıtrat kalıbı üzerinde inanç, düşünce ve fiillerinin, onlardaki hâkim esma motifiyle uyum içinde ÅŸekillenmesine vesile olmaktır. Fıtratımızın süslendiÄŸi her ilâhî ismin ne olduÄŸu ve bunun Hak ile olan münasebetine dâir ilim, bizatihi istemedikçe ve yolunda olmadıkça, kiÅŸiye verilmez. Esmâ-i İlâhîye’nin odak noktası olan insanda, dengeli ve uygun bir ÅŸahsiyetin, karakterin ortaya çıkıp çıkmaması, bu konudaki azim ve gayrete, irade, ÅŸuur ve vicdan eÄŸitimine baÄŸlıdır.

Fıtratlara dağıtılan ahlâkî özellikler, ilâhî sıfatlar olduÄŸundan, hepsi güzeldir ve insanların doÄŸuÅŸtan gelen fıtratlarında kısmen ve potansiyel olarak vardır. Bu noktada "Allah’ın üç yüz (veya üç yüz altmış) ahlâkı vardır. Kendi isteÄŸiyle bunlardan biriyle ahlâklanan kimse Cennet’e girer." hadîsi çok mânâlıdır. Bu da insanların kendi fıtrat çizgilerinde hakikatı bulabileceklerinin bir baÅŸka delilidir. Çünkü Allah’ın güzel ahlâkları bütün fıtrat motiflerine dağıtılmıştır. Her insana, yaratılırken bu güzel ahlâk havuzundan, takdir-i ilâhî olarak, birer parça verilmiÅŸtir. KiÅŸi yaratılıştan kendisine verilen bu fıtrî ahlâkî deÄŸerleri koruyabilir ve imanla zenginleÅŸtirebilirse, sâlih bir kul olma yoluna daha kolay girer.

“Ben Sıfırım”

İnsan kendini "sıfır" kabul etmeli; "sıfır" bile deÄŸil, Arapçadaki hâliyle "sifir" bilmeli. Çünkü "ı"larda kendini hissettiren bir sertlik var. Kendinde bir ÅŸey vehmeden kaybetmiÅŸtir. İkram ve imtihan-ı ilâhî olarak bazı ÅŸeyler kendisine gösterilse veya güzel rüyalar görse, bunu dahi anlatıp kendine pay çıkaran hasta ruhlar vardır. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Daha tehlikelisi de "Aczimize binaen Allah zaman zaman lütfediyor böyle…" denmesidir. Bir adam uçsa, gitse aÄŸacın tepesine konsa, sonra da bunu saÄŸda-solda anlatsa, bu adam boÅŸtur. Ben nezâketim icabı böyle diyorum, yoksa o adam bomboÅŸtur. Çünkü Hak dostları Cenab-ı Hakk’ın sırlarını ifÅŸa etmez. Bu türlü lütuflar uluhiyete ait sırlardır, ifÅŸa edilmez. Allah da zaten sırrını yayacak kimselere onları bildirmez. Bunlar imtihan vesilesidir. Bunlar tehlikeli ve ses çıkarılmaması gereken, bir yerde cepteki bozuk paralardır, hissettirilmemesi gerekir. Bozuk paraları şıkırdatırsan avcılar seni duyar, bu avcılar yaman olur, endiÅŸe et ki seni vurur.

Allah’ın has kulları kendisini hiçbir ÅŸey görmez. Meselâ, Kutup önünü hep sisli-dumanlı görür. Ufku açık deÄŸildir. Herkes onu ulaşılmaz zirvelerde müşâhede eder; ama o kendisini çukurlar içinde görür.

Ayakların hep yere bassın, düştüğün zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın. Kendi vehimlerinle oluşturduğun dünyada bulunduğunu zannettiğin yüksek yerlerden düşersen, düştüğün yer en derin çukurlar olur ve hiçbir yerin sağlam kalmaz. Dikkat et, makamın, olduğun zannettiğin yer değilse, düşmen de kaçınılmazdır.

M. Fethullah Gülen

- Kaynak: www.herkul.org. Kırık testi. 18.11.2001

Toplumun mânevî sigortaları: Kâmil insanlar

Âlemlerin yaradılış hikmetlerinden biri, kâmil insanların yetiÅŸmesidir. İnsan mükemmelliÄŸinin zirvesi, ubûdîyet makamıdır. İnsanın, önce Allah’ın kulu olması gerekir. İnsan-ı kâmil, vahyedilmiÅŸ son dine göre Allah’a ibadet ve her dille O’nu tesbih eder. Kâmil insan, nefsini bilir ve kendine hiçbir deÄŸer vermez. Kendini sıfır görür. Kulluk dairesinin iÅŸlerini, Rububiyet dairesinin iÅŸleriyle asla karıştırmaz. Kendilerinden bir iÅŸ zâhir olduÄŸunda, bunu nefislerine atfetmezler. İnsan-ı kâmiller, murad-ı ilâhîye uygun olarak merhametli, affedici, seven, cömert, âdil insanlardır. İbn-i Arabi, kâmil insanların, âlemlerin mânevî sütunu olduÄŸunu söyler. İnsan-ı kâmilleri olmayan âlemler çöker, ölür veya ölmeye yüz tutar. Modern zamanlardaki tabiat, çevre, toplum yozlaÅŸması ve çürümesi, yeryüzündeki insan-ı kâmillerin sayısındaki azalmanın açık bir iÅŸareti olarak da yorumlanabilir. Bu açıdan kâmil insanlar, bulundukları beldelerin mânevî sigortalarıdır. Çevrenin ve toplumun görünmeyen kazalardan korunmasına vesile olurlar. Bu hakikate baÄŸlı olarak akıllı insanlar, hem görünen, hem de görünmeyen kazalara karşı, insan-ı kâmil yetiÅŸtiren kurumlara ve insanlara destek olarak kendilerini sigorta ederler.

Özetle, "sıfır insan" olmak, insana emanet olarak verilen benliÄŸin saÄŸlıklı kristalizasyonuna, doÄŸuÅŸta fıtraten sahip olduÄŸu ve ego teÅŸekkülüyle kısmen kaybettiÄŸi "Allah’ı gösteren bir ayna olma" özelliÄŸini tekrar Kur’an ve Sünnet’in ölçüleri içinde iradesiyle geri kazanma yolunda verilen mücadelenin bir baÅŸka adıdır. Peygamberlerin (as) tebliÄŸ ettiÄŸi yolda yürüyen insanlar, bu yüzden sürekli kendilerini sıfırlama gayreti içinde olmuÅŸlar, tevazu ve mahviyetleriyle insanlara yol göstermiÅŸlerdir. Peygamberimiz’i (sas) ve getirdiÄŸi vahyî bilgiyi, terbiyeyi kabul etmeyen ve sadece aklı rehber edinen kimseler de, sürekli kendilerinde bir deÄŸer ve önem vehmetmiÅŸ, egolarını ÅŸiÅŸirerek, kendilerini yeryüzü tanrıları, ilâhları, ilâheleri olarak görmüşlerdir. Bu insanlar kendilerini yücelterek, hatta kendilerine tapınarak gurur ve kibir içinde hayat sürerek nefislerinin kölesi olmuÅŸlar ve insanlığa geçici, dünyevî lezzetlerin ve aldatıcı zevklerin yolunu göstermiÅŸlerdir. Netice itibarıyla bu yolda ilerleyen insanlar, "Ve insan aldandı.." hakikatinin talihsiz temsilcileri olmuÅŸlardır

Diyalektik Materyalizm

Salı, 06 Kasım 2007

Diyalektik Materyalizm Marx, fakat daha ziyade Engels tarafından kurulup geliştirilmiş olan, daha sonra başta Lenin olmak üzere, birçok düşünürün kendisine katkı yaptığı akım ya da görüş. Marksizm adı verilen dünya görüşü ya da ideolojinin mantık, ontoloji ve epistemolojisini ortaya koyan öğreti.

Söz konusu okulun materyalizmi, ontolojik olarak, maddenin ya da doğanın veya gözlemlenebilir dünyanın kendi başına gerçek olduğu; gerçekliğini doğaüstü ya da aşkın bir kaynaktan almadığı gibi, insan zihnine de bağımlı olmadığı teziyle belirlenir. Metafiziğe veya metafiziksel düşünceye ve onun sonucu olarak gördüğü idealizme karşı çıktığı için, idealist olduğu kadar, her tür ikiciliğin evrim sürecinin sonuçlarının çarpıtılmasından başka bir şey olmadığını öne sürdüğü için, aynı zamanda birci ve evrimci olan diyalektik materyalizme göre, madde, zihinden zamansal olarak da, mantıksal olarak da önce gelir; öte yandan, haz alan ve acı duyan, düşünen ve bir şeylere değer biçen, zihin maddeye indirgenemez.

Diyalektik materyalizm, maddenin, tarihsel gelişmenin seyri içinde, parçalarından bazılarının zaman geçtikçe, başlangıçta sahip olduğu niteliklere indirgenemez olan yeni birtakım nitelikler tarafından zenginleştirilmek suretiyle şekil değiştirdiğini savunur. Kendisinde yalnızca fizikokimyasal süreçlerin ortaya çıktığı başlangıçtaki ölü kütle, bu süreçlerin yüksek bir karmaşıklık düzeyine ulaştığı belli bazı parçalarında, birden fizikokimyasal niteliklere indirgenemeyen yeni bir nitelik, yani yaşam kazanır. İlk organizmalar, işte bu şekilde ortaya çık*mıştır.

Canlı maddenin bundan sonraki gelişme seyri içinde, onda ortaya çıkan fizikokimyasal ve biyolojik süreçler yeterince yüksek bir evrim düzeyine ulaştığı zaman, onda bir kez daha yeni bir nitelik ortaya çıkar. Madde, diyalektik maddeci görüşe göre, şimdi bilinç kazanmıştır; onda, artık zihinsel yaşam başlar. Fakat, zihinsel yaşam, ne fizikokimyasal süreçlere ne de biyolojik süreçlere indirgenebilir; o, bu süreçlere bağımlı olup, onlar tarafından koşullansa bile, söz konusu süreçlerden niteliksel olarak farklı bir şeydir. Maddenin, gelişme süreci içinde, daha önceden sahip olunan niteliklerin bir birleşimine indirgenemeyen yeni nitelikler kazanması, diyalektik materyalizme göre, aşamalı bir evrim yoluyla değil de, ani bir sıçramayla olur.

İşte bu ontolojik anlayış, teorinin savunucuları tarafından diyalektikle birleştirildiği için, ona diyalektik materyalizm adı verilir. Bu diyalektik varlık görüşünün temel yasaları ise şunlardır: Karşıtların birliği ve savaşı, niceliksel değişimlerin niteliksel değişimlere dönüşümü ve olumsuzlamanın olumsuzlanması yasası. Bu yasalar tarafından belirlenen diyalektik bakış açısı, doğayı statik bir biçimde, sabit ve değişmez bir şey olarak değerlendiren bakış açılarından farklı olarak, doğanın kendi oluş ve değişme süreci içinde düşünülmesini, araştırılan fenomenlerin diğer fenomenlerden yalıtlanmayıp, onların diğer fenomenlerle olan tüm ilişkilerinin dikkate alınmasını ister.

Diyalektik materyalizmin bilgi görüşü, bilginin nesnesinin insan zihninden bağımsız olarak varolduÄŸuna inanır. Bilginin kaynağı probleminde, bilginin duyu deneyine dayandığını savunur. Genel olarak algının, algılayan öznenin çevresindeki ya da algı menzilindeki maddi ÅŸeylerin onun “düşünceler, duygular, vs.,” olarak beyninde veya zihnindeki yansımalarından meydana geldiÄŸini öne süren akıma göre, algı ya da duyudeneyi, bağımsız bir maddi dünyanın varolduÄŸunu gözler önüne serer. Diyalektik materyalizmin savunucuları, dünya hakkındaki doÄŸrulara empirik bilimsel yöntemlerle ulaşılabileceÄŸini savunmaları ve dünya hakkında, duyu deneyine dayanmayan bir bilginin imkanını yadsımaları bakımından pozitivisttirler.

Hiççilik

Salı, 06 Kasım 2007

Hiççilik Genel olarak tanrının var oluşunu, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkanını, tarihin mutlu sonunu yadsıma türünden bir reddiye dışında, bir de umutsuzluk, düş kırıklığı duygusu ihtiva eden görüş. Genel bir psikolojik ya da felsefi hal olarak hiççilik, tüm ahlâki, dini, siyasi ve toplumsal değerden yoksun olma, varlık / yokluk, gerçeklik / gerçekdışılık, doğru / yanlış, bilgi / kanaat türünden tüm ayırımları yadsıma durumu ve tavrını, ifade eder.

Buna karşın, siyaset alanında hiççilik, her tür toplumsal düzenin kötü olup, yıkılması gerektiğini öne süren, egemen bireyin özgürlüğü adına, otoritenin zorbalığına karşı çıkan tavırda ifadesini bulur.

Siyaset Felsefesi Sorulari…

Salı, 06 Kasım 2007

Sİyaset Felsefesİ Sorulari… - İdeal bir toplumun var olabileceÄŸine inanıyor musunuz? Böyle bir toplum sizce hangi özelliklere sahip olmalıdır?

- "Hukuk, güçlünün işine gelendir" sözünü doğru buluyor musunuz?

- Siyaset Felsefesinin temel kavramları hangileridir?

- İktidarın kaynağı ile ilgili olarak siyaset felsefeleri kaça ayrılabilir?

- Sivil toplum nedir ve önemi nerededir?

- Bireylerin doğal hakları ifadesinden ne anlıyorsunuz?

- Hobbes’un "İnsan, insanın kurdudur" sözünü nasıl anlamak gerekir?

- Bildiğiniz "olumlu" bir ütopya ile bir "korku" ütopyasını karşılaştırınız

- " Bir bakıma her türlü siyaset felsefesi, bir tür ideal düzen arayışıdır" cümlesini doğru buluyor musunuz?

- Devletin bir gün ortadan kalkacağına veya ortadan kalkması gerektiğine inanıyor musunuz?

- Fransız ihtilalinin temelinde bulunan üç değeri hatırlayınız ve yorumlayınız

- Size göre adalet nedir?

- Platon’un en büyük ÅŸansı, ideal devletinin hiçbir zaman gerçekleÅŸmemiÅŸ olmasıdır" sözünü doÄŸru buluyor musunuz?

- Farabi’nin ideal devlete iliÅŸkin görüşlerinde Platon’dan ayrıldığı belli baÅŸla noktaları sayınız…

- Nuxley veya Orwell’in ütopyalarına benzeyen baÅŸka bir ütopya biliyor musunuz?

- Devlet olmasaydı yaşam sizce nasıl olurdu?

Buyrun felsefe yapın…

Aforizmalar…

Salı, 06 Kasım 2007

Aforizmalar… ♥ Åžanssızlığa katlanabiliriz , çünkü dışarıdan gelir ve tümüyle rastlantısaldır. Oysa yaÅŸamda bizi asıl yaralayan , yaptığımız hatalara hayıflanmaktır. Oscar Wilde

♥ Herkesin üç kiÅŸiliÄŸi vardır; Ortaya çıkardığı , sahip olduÄŸu , sahip olduÄŸunu sandığı. Alphonse Karr

♥ İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur. Mevlana

♥ Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. Whoopi Goldberg

♥ Rüyaları gerçekleÅŸtirmenin en iyi yolu uyanmaktır. S. M. Power

♥ Büyük adamların hataları güneÅŸ tutulmasına benzer, onları herkes görür. Cucong

♥ BoÅŸ zaman yoktur boÅŸa geçen zaman vardır. Tagore

♥ Acınmaktansa kıskanılmak dana iyidir. Heredot

♥ Düşman isterseniz dostlarınızı geçmeye çalışınız. Dost isterseniz , bırakın , dostlarınız sizi geçsin. La Rochefoucauld

♥ Yirmi yaşındaki bir insan, dünyayı deÄŸiÅŸtirmek ister . YetmiÅŸ yaşına gelince , yine dünyayı deÄŸiÅŸtirmek ister, ama yapamayacağını bilir. Clarence S.Darrow

♥ DoÄŸruluk sonsuzluÄŸun güneÅŸidir. Nasıl olsa doÄŸar. Wendell Phillips

♥ Büyük sıçrayışı gerçekleÅŸtirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır. Bertolt Brecht

♥ Sık ve çok gülmek; zeki insanların saygısını ve çocukların sevgisini, ÅŸefkatini kazanmak; dürüst eleÅŸtirilerin taktirine layık olmak ve yanlış arkadaÅŸların ihanetlerine katlanabilmek; güzelliÄŸi taktir edebilmek, baÅŸkalarındaki "en iyiyi bulabilmek"; saÄŸlık Ralph Waldo Emerson

♥ HerÅŸeyi denerim; ama yapabildiklerimi yaparım. Herman Melville

♥ AÅŸk bir kadının yaÅŸamının tüm öyküsü, erkeÄŸin ise yalnızca bir serüvenidir. Madama de Stael

♥ AÅŸkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Oscar Wilde

♥ Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaÅŸamayalım? Hepimiz aynı yıldızlara bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaÅŸlarıyız ve aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz. Aunius Aurelius Simachus

♥ AÅŸk hakkında herÅŸey doÄŸru, herÅŸey yanlıştır. Hakkında söylenecek hiçbir ÅŸeyin saçma olmadığı tek ÅŸey aÅŸktır. Chamfort

♥ YaÅŸamımda edindiÄŸim en büyük bilgi ÅŸudur; Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene , hiç kimse yardım etmez. Pestalozzi

♥ HerÅŸeye karşın herkes sevdiÄŸini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle, korkak kiÅŸi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla Oscar Wilde

♥ Kötümser yanlız tüneli görür, iyimser tünelin sonundaki ışığı görür, gerçekçi tünelle birlikte ışığı ve de gelecek treni görür. J.Harris

♥ Bir insanın akıllı olmasına birÅŸey dediÄŸimiz yok. Yeter ki; aklını baÅŸkalarına kabul ettirmeye çalışmasın. Eflatun

♥ Bana okuduÄŸum kitapların en güzelinin hangisi olduÄŸunu sorarsanız, Söyleyeyim: ANNEM’dir. Abraham LINCOLN

♥ İki ÅŸeye hakkım olduÄŸuna karar verdim: Özgürlük ve ölüm. Birine sahip olamazsam ötekini isterim çünkü hiç kimse beni canlı tutsak edemez. Harriet Tubman

♥ DoÄŸuÅŸtan sahip olduklarınızla yaÅŸamayı öğrenmek bir süreç, bir katılım, yani yaÅŸamınızın yoÄŸrulmasıdır. Diane Wakoski

♥ HerÅŸey aynı nefesten alır: Hayvanlar, insanlar, aÄŸaçlar… Hayvanlar olmazsa insanlar ne yapar? Tüm hayvanlar gitse insanların ruhu büyük bir yalnızlığa boÄŸulur; insanlar yalnızlıktan ölür. Kızılderili Reisi Seattle

♥ YaÅŸamda en önemli ÅŸey kazançlarımızı kullanmak deÄŸildir. Bunu herkes yapar. Asıl önemli olan kayıplarımızdan kazanç saÄŸlamamızdır. Bu zeka gerektirir;akıllı insanlarla aptal insanlar arasındaki fark budur. William Bolith

♥ Dünyanın her yerinden herkesin yenileceÄŸi bir yer vardır. Kimilerini yenilgi yıkar , kimileriyse zaferle küçülür, bayağılaşırlar. Büyüklük, hem yenilgiyi, hem de zaferi kabullenebilen kiÅŸilerde yaÅŸar. John Steinbeck

♥ HerÅŸeye karşın herkes sevdiÄŸini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle, korkak kiÅŸi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla Oscar Wilde

♥ Sevilmek umuduyla sevmek insanidir.Fakat sevmek için sevmek, meleklere özgüdür. Alphonse de Lamartin

♥ AÅŸktan korkmak, yaÅŸamdan korkmak demektir ve yaÅŸamdan korkanlar ÅŸimdiden üç kez ölmüşlerdir. Bertnard Russel

Kimsesiz Topraklar…

Salı, 06 Kasım 2007

Kimsesiz topraklar… Hayatta en önemli ÅŸey nedir?Açlık çekilen bir ölkede birine bu soruyu soracak olsanız şüphesiz cevap ‘yemek’ olacak,donmakta olan birine aynı soruyu sorsak cevap ’sıcak’ olacaktır.Kendisini yapayalnız ve çaresiz hisseden birine soracak olursak cevap mutlaka ‘diÄŸer insanlarla berabe olmak’ olacaktır.Peki bu aklınıza gelen bütün ihtiyaçlar giderildikten sonra , bütün insanların ihtiyacı olan baÅŸka bir ÅŸey kalır mı hala?Filozoflar buna evet diyebilen insanlardır.Tabi ki diÄŸer ihtiyaçlarımızın yanında bizi yakaladığında kafamızı karıştıran ve çaresizlik derecesi gelen;Ben kimim sorusu ve neden yaÅŸadığımızı bilmek gibi.Bence kim kiminle bilemem ne yaşıyormuÅŸ, son dünya kupasındaki yıldız oyuncu kimmiÅŸ gibi ÅŸeyleri bilmektense önce kendimizi tanımamız gerektiÄŸine inanıyorum.Tanıdığımızı zannediyoruz ama kocaman bir okyanus da bir su damlasını ancak avuçlarımızın içinde tutmaktayız.Bir çok soru soruldu ama tarih bize sorulan her soruya çok farklı cevaplar verildiÄŸini göstermiÅŸtir.Åžimdiyse en kolayından baÅŸlamamız gerekiyor.Çünkü felsefi sorular sormak; onlara cevap bulmaktan daha kolay bir iÅŸtir.Tabi ki de Felsefe bir soru sorma etkinliÄŸi yönünü alarak baÅŸlamalıyız.

HerÅŸeyin Bir Gün Yok Olacağı Bilinciyle YaÅŸayın…

Salı, 06 Kasım 2007

HerÅŸeyin bir gün yok olacağı bilinciyle yaÅŸayın… Rüya nedir?, gerçek olan hayat mı rüya mı? yoksa hayatta uzun bir rüya mı? -uyutuldumuz bir rüya- Ben bunun yanıtını verecek kiÅŸi deÄŸilim.Cevabı kiÅŸiden kiÅŸiye deÄŸiÅŸir çoÄŸu ÅŸey gibi bir çok cevabı olan bir kobinasyon karışık gibi gelebilir ama aslında çok basittir çünkü çözümü çok fazladır bir tane cevabı olunca mı yoksa 10 cevabı olunca mı bulma ihtimaliniz daha yüksektir.ayrıca bulduÄŸunuz her cevap doÄŸrudur yanlış diyen olmadıkça kim böyle bir sorunun cevabına yanlış diye kestirip atacak kadar baÄŸnaz olabilir.peki bu kadar kolay bir soruyu niye mi cevap veremiyorum çünkü ben cevap bulduÄŸumda içimden bir ses "yanlış" diyor ve tekrar düşünmeye baÅŸlıyorum onu ikna edene kadar.tam diyorum iÅŸte cevabı!! bir zaman sonra uzaktan bir ses fısıldıyor doÄŸru mu!!!!ve bu sürüp gidiyor.belkide tanıştığım herkesten aldıklarımı geri verme zamanı geldi kaldıramayacam bir yük oldular benim için birinden aldığım sabırsızlık diÄŸerinin dinginliÄŸini kışkırtmadan duramıyor kafamın içi büyük bir kulis sanki her gün binlerce ÅŸeyi kıyasıya tartışan, üç beÅŸinin ılımlı yaklaşımının dindiremediÄŸi.ama onları iade zamanı geldiÄŸinde hiçbirinden kopamıyorum ve farkediyorum ortada verecek bir ÅŸey yok. iyi de kötü de benim kendi kültürümü oluÅŸturmuÅŸum çevreden topladıklarımla.her yargımda aslında ben 100lerce kiÅŸiyi deÄŸil kendimi ikna edemiyorum.kendimi ikna edemedikten sonra nasıl doÄŸruluÄŸunu savunurum?

Onların taşıma bazen ağır olsanda onlarla olmaktan mutluyum.Hep yanındalar üzüntümde, mutluluÄŸumda, heyecanımda… Ben aÄŸladığımda hüzün benimle aÄŸlar, mutlu bizi avutur.SinirlendiÄŸimde sakin bana derin derin bakar.Bazen zorba umulmadık bir zamanda gelir bana yardıma.KortuÄŸuma cesaret hep arkamdadır.

Her insanın yanında farklı olduÄŸumu hissetiÄŸimde kiÅŸiliksiz olduÄŸumu sanırdım ama aslında o benim kiÅŸiliÄŸimdi.benim hakkımda ne düşünürsünüz bilmem ama sakın iki yüzlü kendi haysiyeti olmayan biri demeyin…..burada yazanların tek anlamı var baÄŸnaz olmayan ve "bir ÅŸeyin ne %100 doÄŸru ne de yanlış olduÄŸuna inanan" biriyim.DoÄŸruların nasıl ve ne zaman deÄŸiÅŸeceÄŸi belli olmaz.Körü körüne bir ÅŸeye baÄŸlı kalmayın bir gün o rüya bittiÄŸinde ne yaparsınız??

Neden Bizde Felsefe Yok…

Salı, 06 Kasım 2007

neden bizde felsefe yok… Felsefenin bizde tam olarak kabul görmemesinin nedenlerinden biri oluÅŸan düşünce akımlarının kendi kültürel yapımıza dayanamamasından mıdır? (Türk düşünce tarihi ile iliÅŸkili olarak…); bir diÄŸeri de bir kısım felsefecilerin felsefe anlayışlarından mı ileri gelmektedir?

ve

Türkiye’de neden filozof yetiÅŸmiyor?

Doğru Düşünebilme Yolları

Salı, 06 Kasım 2007

Doğru Düşünebilme Yolları Doğru Düşünebilme Yolları

Ubeydullah Akyüz

EÄŸer ilmi, ‘insanın gayret, liyakat ve kabiliyetleriyle sonradan elde ettiÄŸi bilgi birikimi’ olarak deÄŸerlendirecek olursak, insan hiç bir ÅŸey bilmeden dünyaya gelir ve karşısında binbir varlığın kaynaÅŸtığı, binbir hâdisenin oynaÅŸtığı ‘uçsuz-bucaksız’ bir kâinat bulur. İnsan tesirinin dışında kalan kâinatta her ÅŸey yerli yerindedir ve tam bir nizam, ahenk ve denge hâkimdir. İnsan vücudunun, bir bakıma bir minyatürünü teÅŸkil ettiÄŸi geniÅŸ ve böylesine kompleks bir kâinatta görülen bu sarsılmaz nizamın, ahengin ve bozulmaz dengenin oturduÄŸu manevî, ilmî prensipler bütününe, doÄŸru veya doÄŸrular toplamı diyebiliriz.

Öte yandan, kâinatı ve kâinat-içi münasebetleri fizik, kimya ve biyoloji gibi ilimler, -geçerlilikleri tartışılır veya tartışılmaz- kendilerine has prensiplerle inceler. Bu ilimlerin verilerini daha ziyade filozoflar-bilim felsefecileri, varoluÅŸ felsefecileri vb. -beÅŸerî münasebetleri de sosyologlar ve psikologlar ele alır. Öte yandan İslâm gibi semavî dinler, temel itikadî esasları itibariyle, bütün münasebetleri, hayatî prensipleri ve varlık hususiyetleri içinde kâinatı da, insanı da aynı hakikatin ifadesi olarak görürler. Bu durumda, Kur’ân gibi bir İlâhî kitap da, kâinatın ahenk, denge ve nizamını saÄŸlayan doÄŸrunun veya doÄŸrular bütünün ifadesi, hattâ kendisi olmaktadır. Bu doÄŸruları tespit veya keÅŸfetme adına konuÅŸan filozof, sosyolog ve psikologların tarih boyunca farklı farklı ÅŸeyler söylemelerine ve neticede ortaya farklı farklı ekoller çıkmasına karşılık, bütün peygamberler ve getirdikleri İlâhî kitaplar, hep aynı ÅŸeyi terennüm etmiÅŸlerdir. O halde, her türlü hâdiseler ve münasebetler ağı içinde kâinatı ve kâinattaki dengeyi, nizam ve ahengi saÄŸlayan prensipler bütününe ve deÄŸiÅŸmeden kalmış tek İlâhî kitap olarak Kur’ân’a “doÄŸrunun kendisi”; bütün eÅŸya ve hâdiseler karşısında bunlara göre düşünüp neticeye varmaya da “doÄŸru düşünme” diyebiliriz.

DOĞRU DÜŞÜNEBİLMENİN BELLİ BAŞLI FAKTÖRLERİ

Karakter ve Niyet

İnsan, çok çeşitli kabiliyetlerle donatılmış, buna karşılık çok kompleks duygular ve bitip-tükenmek bilmez ihtiyaçların ağında yuvarlanan bir varlıktır. Bütün bunların yanı sıra, akıl gibi onu geçmişin elemleri, geleceğin korku ve endişeleriyle bütünleştiren bir melekesi ve her zaman kendisine insanî sorumluluğunu hatırlatan vicdanı, ayrıca kendisini sürekli iki alternatif arasında tercihe götüren iradesi vardır. İnsan, akıl, vicdan ve iradesini doğrunun ve doğruların emrinde kullanabildiği gibi, arzu ve ihtiyaçlarının, menfaat ve ihtiraslarının emrine de verebilir. Ayrıca, doğuştan getirdiği birtakım irsî hususiyetler de onun düşüncesinde önemli bir rol oynar. İşte, insanın bütün bu özelliklerine onun tabiatı veya karakteri denir.

İnsanın doÄŸru düşünebilmesi için, tabiatı veya karakterini (fıtrat), Kur’ân’a göre eÄŸitmesi gerekir. Åžahsî menfaat ve arzuların, ahlâkî zaafların ve gerçek yönünü bulamamış hislerin tesirindeki bir insan, kolay kolay doÄŸru düşünemez. Åžu halde, doÄŸru düşünebilmenin en önemli ÅŸartlarından biri, “manevî ve ahlâkî” eÄŸitimdir.

İnsanın karakterini oluşturan faktörlerden arzu, temayül, hissiyat ve ihtiyaçları, her zaman onun niyetini etkiler. Niyeti doğruyu yakalamak değil de, kendine tayin ettiği hedefi gerçekleştirmek olan bir insan, kendisine ulaşan verileri, hattâ doğruyu bile çarpıtmaktan, eğip bükmekten geri kalmaz. Doğruya ulaşmak ve doğru düşünebilmek için bu sahada sağlam bir niyete sahip olmak, bunun için de yine sağlam bir karakter eğitiminden geçmek şarttır.

İlim edinmeğe hazır ve bir bakıma mecbur bir fıtratla yeryüzüne gönderilen insan, doğuşta şeffaf ve bomboş olan zihin kabını doldurmak için iki ana kaynağı karşısında bulur: Aile gibi dar ve medya gibi geniş kesimleriyle çevre ve okuldan oluşan tabiî bir zemin ve İlâhî varidat. İnsan daha doğuşundan itibaren aile ve çevresinin tabiî olarak tesirinde kalır. Bu tesir, zamanla onun zihninde birtakım düşünme ve değerlendirme kalıplarının ve anlam çerçevelerinin oluşmasına yol açar. Bunlar okulda öğrendikleriyle değişir, pekişir veya yenilenir.

Bu süreç içerisinde insanın gayret ve zihnî konsantrasyonuna bağlı olarak gelen birtakım İlâhî varidat vardır ki, bunlar -birtakım ilmî keşiflerde olduğu gibi-rüyalar şeklinde de gelebilir, kalbe doğuş (sünuhat) şeklinde de gelebilir. İlâhî varidat, aslı itibariyle her zaman doğru olsa bile, insanın o andaki zihnî yapısı, manevî derecesi, ruhî durumu ve hissiyatı, bu varidata, (suyun girdiği kabın renk ve şeklini alması gibi) husûsî bir renk ve şekil verir. İşte, zaman içinde aile, çevre ve aldığı resmî veya gayr-ı resmî eğitimle şekillenen zihnî yapı veya zihinde oluşan anlam çerçeveleri ve değerlendirme kalıplarına zihniyet veya düşünmede ölçüler diyebiliriz.

İnsan, zihnî yapısının oluÅŸum sürecinin her basamağında, hatta ömür boyu süren tahsil hayatının farklı merhalelerinde farklı düşünüp, farklı deÄŸerlendirmelerde bulunabilir. Bu, gayet tabiîdir. Zihnî yapının sürekli oluÅŸumu içinde farklı düşünme ve deÄŸerlendirmelere, fikir deÄŸiÅŸtirmelere tabiî olarak bakılabilirse de, tabiî olmayan bir ÅŸey vardır ki, o da, kiÅŸinin her merhaleyi nihaî merhale sanma gafletine düşmesi ve o merhaledeki görüş ve düşüncelerini mutlak doÄŸru olarak iddia ve takdim etmesidir. İnsanların düştüğü en önemli hatalardan biri de budur. Zihninde sürekli yanlış düşünme kalıpları, yani yanlış ölçüler birikmiÅŸ ve sürekli öğrenme merhalelerinde bulunan bir insanın kendi görüşlerini mutlak doÄŸru olarak takdimi, kiÅŸiyi yeni ÅŸeyler öğrenmekten, hatalarından kurtulup doÄŸruya ulaÅŸmaktan, sormaktan ve daha ileri seviyede araÅŸtırmalarda bulunmaktan alıkoyacağı gibi, onu -Allah korusun-“bir ilim üzerinde” dalâlete de düşürebilir.

Bu çerçevede doğru düşünmeye ulaşmanın yolu, sağlam ölçülere ve dolayısıyla sağlam bir bakış açısına sahip olmaktır. Bu da, önce şüpheden, yani, kişinin kaynağından aldığı mutlak doğrular dışında doğru bildiği her şeyden şüphe etmesinden, sonra tam bir zihnî ve ruhî tahliyeden, yani zihnini yanlışlardan, kalbini günahlardan arıtmaktan, en son olarak da, kendisini doğruya götürecek, doğru düşünmeye sevk edecek işaret taşlarını izlemekten geçer. Bunlar elde edilemediği, sağlam ölçülere, dolayısıyla sağlam ve doğru bir bakış açısına sahip olunamadığı takdirde, insan ne kadar çok şey bilirse bilsin, ne kadar çalışırsa çalışsın, doğruya ulaşamaz.

DoÄŸru Bilgi

Sağlam karakter, samimî niyet ve doğru bakış açısından sonra, doğru düşünmenin en önemli bir faktörü, doğru bilgidir. Doğru bilgi, sağlam niyet ve bakış açısına sahip insanın doğru düşünmekte kullanacağı sağlam malzeme, yoğuracağı safı hamur mesabesindedir. Bu olmadıkça, doğru düşünmek mümkün değildir. Meğer ki, peygamberlerde olduğu gibi vahye -bu artık mümkün olmadığına göre-çok safî bir kalple açık ilhama mazhar oluna. Kaldı ki, ilhamın bile sahası sınırlıdır ve hayatın çoğu sahalarında mutlak mânâda doğru bilgiye ihtiyaç vardır.

Zaman ve Şart Kayıtlarından Sıyrılma veya Zaman ve Şartları İyi Kavrama

Doğru düşünebilmek için bir diğer faktör, zaman ve şartların getirdiği kayıtlardan sıyrılabilmek ve bunu yaparken de bulunduğu zaman ve şartlan hesaba katarak altında ezilmemektir.

Bilhassa zaman ve ÅŸartlarla baÄŸlı olmayan doÄŸruları elde etme veya zaman veya ÅŸartlara baÄŸlı olmayan konular üzerinde düşünmede, tam bir tecridin saÄŸlanması, doÄŸru düşünmenin önemli faktörlerindendir. Böyle bir düşünme kiÅŸiyi parçalı düşünmekten de kurtarır ve onu ‘holistik-bütüncül’ düşünceye ulaÅŸtırır ki, bu da oldukça önemlidir.

Kimsin Sen…

Salı, 06 Kasım 2007

Kimsin sen… Kimsin sen? İsmini sormuyorum, kimsin diyorum sana? Sen kimsin? Adın sanın, cinsiyetin ve yaşın ilgilendirmiyor beni. Ben seni merak ediyorum, kimsin diyorum, nasıl birisin? KiÅŸiliÄŸin ve karakterin sual ettiÄŸim. Olmak istediÄŸin sen misin, bu bilmek istediÄŸim.

Hiç kimse göründüğü gibi değildir aslında. Herkesin kalbinde zaaflarla döşenmiş gizli bir oda vardır. İşte insanlığı da burada saklıdır. Ben o yasak bölgeye girmek istiyorum. Kalbinde gizli ne varsa bilmek istiyorum. Yani gerçekten tanımak istiyorum seni. Anlat bana kendini desem anlatır mısın? Saklı kapılarını benim için açar mısın? Peki güvenebilir miyim sana? Doğruyu söylediğine inanabilir miyim? Belki dürüst davranacaksın ve olduğun gibi anlatacaksın kendini bana. Ama belki de olduğun değil de, olmak istediğin seni anlatacaksın, senmiş gibi. Yada bazı yönlerini abartacaksın, bazı yönlerini gizleyeceksin. Nasıl emin olabilirim ki bundan. Nasıl güvenebilirim sana. Ve nasıl tanıyabilirim seni? Peki sen, gerçekten tanıyor musun kendini?


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný