‘Felsefe’ Kategorisi için Arşiv

Sıfır Olma Yolunda

Salı, 06 Kasım 2007

Sıfır Olma Yolunda Sıfır Olma Yolunda

Hamza AYDIN

* İnsanın mânevî tekâmülünde, ‘sıfır’ neden önemli bir semboldür?

* Geleneğin ve modern Batı psikolojisinin ‘ego’ya bakışlarındaki farklılıklar…

* Ben ve öteki ayrımına yol açan ego teşekkülü, ne zaman, nasıl başlar?

* Nefsin mahiyeti (varlık konumu) nedir?

* İnsanın hakikate yolculuğu niçin ego motifleri üzerinden olmaktadır?

* İnsanlar niçin farklı mükemmellik zirvelerine sahiptirler?

* Farklı fıtratlar ve karakterlerin kaynağı nedir?

* Kendini sıfırlamış büyükler, niçin toplumun mânevî sigortalarıdır?

Süleymaniye Camii bütün muhteşemliğine rağmen, müthiş bir sükûn taşıyor insan ruhuna. Kendini değil, temsil ettiği anlayışı nazara veriyor. Günümüzün çok katlı yapıları gökdelenler ve apartmanlar ise, bırakın huzur ve sükûnu, güvensizlik hissi telkin ediyor. Bediüzzaman’ın (ra) ifadeleri içinde bu farklılık, niyet, nazar, mânâ-yı ismî, mânâ-yı harfî olarak adlandırılan kendine ve varlığa bakışın koordinatlarıyla alâkalıdır. Modern mimarî âdeta ‘Allah’ı kabul etmeyen’ bir varlık düşüncesi içinde ‘insancılık’ yapan Hümanizm’in insanı tanrılaştırma projesini çağrıştırıyor. Süleymaniye Camii ise, varlık içindeki konumundan hareketle, ‘insanın acziyet gerçeği’ni işaretleyen metafizik tasavvuru öne çıkarıyor. Metafiziği gündeminden çıkarmış insan ise, bu büyük yapıların içinde, büyük bir cakayla ‘Ben varım!’ diyor. Ateist tasavvurdan bolca beslenen zihninin oyunları içinde nefsi şişiyor, bu şişkinlik onu uçuruyor, uçtuğu yerden hayata baktığında sanıyor ki, sahiden kendisinden başka her şey küçüktür. Oradan bağırıyor: ‘Var mı benden daha büyük?…’ Bu adam, gözü önünde akan hayata taşınmış bütün varlığı sahipleniyor, ‘Hepsi benimdir!’ diyor, savaşlar çıkarıyor, ekosistemin dengesini bozuyor, sosyal adaleti dinamitliyor; öldürerek, yok ederek varlığını bütün bir dünyaya gösteriyor. İçindeki potansiyelleri, kulluk yolunda, adalet ve barışın temsilciliği istikametinde değil, Firavun, Nemrud ve zalim olma yolunda inkişaf ettiriyor.

İnsanlar, günümüzde refah kadar, huzur arıyor. Oysa ego şişmesi yaşayan insanların ikliminde refah yeşerse de, iç huzur yeşeren bir şey değildir.

Mânevî gelişimde "sıfır" sembolü

"Sıfır" dairevî, kürevî bir şekle sahip olup, sembolik açıdan bütünü ve birliği temsil eder. Sıfır, hem kadîm kültürde, hem de tasavvuf psikolojisinde, Allah’ı gösteren ve O’na aynalık yapan bir dürbün ve temsildir. Arapçadaki "hû" da, şekil olarak yuvarlak olup "O"nu (Allah’ı) gösterir. İnsanın sıfırı andıran secde hâli de, Allah’a en yakın olduğu andır. İnsanoğlu ilk doğduğunda, tertemiz bir öz (ruh) ile, iyi veya kötü yönde gelişmeye açık adeta sıfır konumunda yaratılmıştır. Ona yaratılışında emanet olarak verilen "ene"nin varlığı itibarî olup, mâhiyetçe su buharına benzer. Su buharı, sıvılaşabilir, buz haline gelip, katılaşabilir, kirlenebilir, temizlenebilir, hatta tekrar sıvı haline gelip, buhara da dönüşebilir. Bu açıdan benliğin oluşumu, şekillenmesi, modern psikolojide ve gelenekte, su buharına ve buzlanmaya benzetilmiştir. Ego, altıncı aydan itibaren şekillenmeye başlar. Çocuk üç yaşına geldiğinde belli bir kıvama erişir. Bülûğ çağına kadar olgunlaşmaya devam eder. Benlik ve bir nevi ego kristalizasyonu olan kişilik, bir örtü olup, insanın ruhunu (özünü) kuşatır. Anahtar ve çekirdeğe benzetilen benlik emaneti üzerinde, nisbî hakikatlerin ve güzelliklerin açığa çıkmasına vesile olan kişilik yapıları inşa edilir. Batı kültüründe insanın ego ve kişilik maskesiyle hayatını sürdürmesi teşvik edilirken, İslamî psikolojide, insanın kişilik maskesini (dış benlik) eriterek, ruhu ve vicdanıyla (iç benlik) buluşması, kalb ve ruhun hayat derecelerine çıkması teşvik edilir. Bu itibarla, bugünkü Batı kültüründe imaj, görüntü, dış başarı ve maddî zenginliğe çok aşırı değer verilirken, gelenekte ve tasavvuf düşüncesinde vurgu, egonun sıfırlanmasına dayalı olarak şekillenen iç temizliğine, gönül ve ahlâk zenginliğine yapılır. Ego şişmesinin değişik tezahürleri olan riya, şöhret, kibir, gurur, kendi ameline güvenme, kendini öne çıkarma gibi insanlık hâlleri mânevî hastalıklar olarak görülür. Ego şişmesi yaşamamak için Bediüzzaman’ın İhlas Risalesi’ndeki tavsiyesi; bir buz parçası nev’indeki kişiliği ve enaniyeti, Kur’ân’ın kevserinden süzülen tatlı havuzun içine atıp eritmektir.

Nefsin(ego) varlık konumu

Nefis, beden ile ruhun arasında bir mahiyet arzettiğinden, insan yaratılış itibarıyla O-O değil (hüve-lâ hüve) makamında veya berzahında bulunur. İbn-i Arabi’nin literatüründe nefis, iki şey arasında bulunduğu yer ile tanımlanır(O-O değil). Açarsak, insan nefsi(egosu), hem cennete doğru yükselen Tûba ağacının, hem de cehenneme doğru kök salan Zakkum ağacının potansiyel tohumlarını ihtiva eden iki anlamlı bir varlık olup, bu iki anlam arasında binlerce derecelendirme gözlenmektedir. Bu açıdan nefis(ego) hem Allah’ı ("O"nu) gösteren hem de "O"ndan uzaklaşan iki yönlü gelişme potansiyeline sahiptir. Nefis veya ego, kendine zâtî bir kıymet verdikçe "O değil" yönüne doğru kayar ve kendini küçük Firavun, Nemrud, ilâh veya ilâhe olarak görmeye başlar. Öte yandan nefis veya ene, kendini hiç bilse, kendine zâtî bir değer vermese ve her şeyi Allah’tan bilse, o zaman da "O" yönünde ilerleyen ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya başlar. Bu yüzden mânevî yolculuk, ilâhî tecellilere mazhar oluncaya kadar, "O değil" ismi altında toplanan nefsanî sıfatların ve isteklerin yok edilmesini veya yönlerinin helâl daireye çevrilmesini gerektirir. Bu mânevî yolculuğun diğer bir adı da ego noktasında "sıfırlaşma" sürecidir. Çünkü ego ya şişme veya sıfırlaşma yönünde gelişip yeşerir. Ego şişmesi, her türlü kişilik ve karakter bozukluğunun temelini oluştururken, egonun eritilmesi de her türlü insanî güzelliğin başlangıç noktalarından birini teşkil eder. Gelenekte ve İslam’ın kalb ve ruhî hayatında, Allah’a doğru gidiş ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya çalışma, "ferdin kendini sıfırlama yolculuğu" olarak da tarif edilir. Bediüzzaman (ra) bu meseleyi açıklarken şöyle der: "Ene kendini bizzat var bilirse, yokluk ve karanlığa düşer, kendini yok bilirse varlığa ulaşır. Yoklukta varlığı, varlıkta yokluğu bulunan iki yönlü izafî varlıktır. O halde eneyi yırt, ‘Hüve’yi göster. "

Fıtratların farklı kemâl noktaları

Fıtrat kelimesine "bir şey üzerine yaratılmak" mânâsı veren İbn-i Arabi, insanların yaratılırken, işler, hâller ve ilimler alanından biri üzerine daha baskın yaratıldığını belirtir. Bediüzzaman (ra) Sözler isimli eserinde (30. Söz, Zerre Bahsi 3. Nokta) bu hakikate daha farklı bir şekilde yaklaşarak, günümüz Türkçesiyle "Sani-i Hakîm her şey için o şeye münasip bir kemâl (mükemmellik) noktası ve feyz alabileceği ona lâyık bir varlık derecesi tayin etmiştir. Her varlığa kendisi için takdir edilen kemâl noktasına çalışıp gitmesi için de bir istidat (potansiyel kabiliyetler, eğilimler) vermiş ve varlıkları o kemâl noktalarına doğru sevk etmektedir." demektedir.

İnsanoğlunun ulaşabileceği mükemmellik noktaları, işler, hâller ve ilimlerden oluşan egonun üçlü sacayağı üzerinde şekillenir. Dolayısıyla üçlü sacayağını esas alan mükemmellik modelinde, farklı ağırlık ve denge merkezlerine dayalı farklı mükemmellikler oluşur. Bazı insanlar, ilim ağırlıklı, bazıları his veya hâl ağırlıklı, bazıları da iş ağırlıklı mükemmellikler sergilerler. Ama her insan kendi istidadı ölçüsünde kendi mükemmelliğinin zirvesine çıkabilir ve kendi fıtrat grubunda, potansiyelleri ölçüsünde kendi var oluş koordinatlarının sıfırı olabilir. Ama bir başkasının sıfırı olamaz. Kendi sıfır dürbününden Allah’ı gösteren bir âyine olur. Benlik yapısında sivrilikler ve çıkıntılar olduğu müddetçe, âyinelik fonksiyonunu yerine getirmede problemler yaşanır ve bu, insanın kendi nefsiyle imtihanı olarak tarif edilir.

İbn-i Arabi, dinin temel maksatlarından biri olan "insan mükemmelliği"nin (kâmil insan olma), işler, hâller ve ilimler olarak üç alana dayalı modeller üzerinden gerçekleştirildiğini belirtir. Bu üçü arasında hem fert, hem de toplum seviyesinde dengenin ve adaletin sağlanması dinin temel emirlerindendir. Bazı peygamberler, işler alanında, bazı peygamberler hâller (gönül ve duygular) alanında bazıları da ilimler alanında mükemmellik modellerini zirvede temsil etmişlerdir. Son Peygamber olan ve bütün insanlığa gönderilen Hz. Muhammed (sas) ise, işler, hâller ve ilimler alanlarının üçünde ve bu alanlara ait fıtrat gruplarının hepsinde insan mükemmelliğinin bütününü zirve noktasında temsil ettiğinden, varlık ağacının en güzel meyvesidir. Bediüzzaman da (ra) bu paralelde Peygamberimiz’i (sas) nefislerin terbiyecisi, akılların rehberi ve kalblerin sevgilisi olarak bizlere tanıtmaktadır (19. Söz, 7. Reşha).

Bediüzzaman (ra), Sözler (24. Söz, İkinci Dal) isimli eserinde, "Niçin bir hakikat çok renklere girer?" sorusunu cevaplarken kullandığı "zühre", "katre" ve "reşha" temsilinde, insanların dokuz mizaç, kişilik (fıtrat) kabilesine ait olduğunu ve bu temsillerin aynı zamanda bu dokuz kişilik taifesinin hakikat yolculuklarına işaret ettiğini küçük dipnotta belirtir. Allah’ın isimlerinin tecellilerine ayna olma noktasında, zühre, hakikat güneşinden gelen ışığı kendi rengini de katarak yansıtan çiçek; katre ve reşha damla ve parlak su sızıntısı mânâlarına gelir. Ancak reşha, ışığı doğrudan kaynağından alıp, kendinden hiçbir şey katmadan yansıttığı için zirveyi temsil eder. Reşhanın doğrudan hakikat güneşini gösteren, renksiz ve gölgesiz bir âyine (sıfır) olarak, egosunu sıfırlayarak hakikate yolculuğu temsil ettiğini ifade eder. İnsan kendi benliğinin ait olduğu fıtrat grubunda, üzerindeki nimetleri Allah’tan bildiğinde, kendisinde sadece kusur ve noksanlık bulunduğunu idrak ettiğinde, diğer grup üyeleriyle meşveret ve kolektif şuur sofrasında bir araya geldiğinde, reşha yolunda giden insan olma sürecine ilk adımını atar. Bu açıdan insanın sıfır olmaya çalışması, hem diğer kişilik gruplarındaki güzellikleri ve renkleri kendi bünyesinde toplayıp beyaz renge dönüştürerek insanlık havuzunda, hakikat güneşi altında erimesi, hem de sahip olduğu her şeyi Şems-i Ezelî olan Cenab-ı Hakk’tan bilip, O’na vermesi ve O’ndan bilmesi demektir. Yapılan işlerde egonun memnuniyetini değil "Rıza-yı İlâhî’yi aramalı" şeklinde özetlenebilecek bu var oluş seviyesi, Bediüzzaman’ın (ra) ifadelerinde çok farklı bir temsille taçlanır. Ona göre, kişi kendini kuru bir asma çubuğu olarak görmeli, öyle bilmeli (sıfır olma konumu), sahip olduğu nimetleri ve güzellikleri de kendisine Rahman ve Rahim olan Allah (cc) tarafından takılan üzüm salkımları olarak idrak edip, hamd ve şükür ufkunda dolaşmalıdır.

Farklı faziletlerin kaynağı

İnsan mahiyeti itibarıyla, bütün ilâhî isimleri fıtratında topladığı için, bu esmayı bir dereceye kadar, kabiliyetler şeklinde kendinde gösterir. Ancak her insanda bir veya birkaç isim, baskın olarak tecelli eder ve davranışlarında öne çıkar. Peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden biri, insanların yaratıldığı fıtrat kalıbı üzerinde inanç, düşünce ve fiillerinin, onlardaki hâkim esma motifiyle uyum içinde şekillenmesine vesile olmaktır. Fıtratımızın süslendiği her ilâhî ismin ne olduğu ve bunun Hak ile olan münasebetine dâir ilim, bizatihi istemedikçe ve yolunda olmadıkça, kişiye verilmez. Esmâ-i İlâhîye’nin odak noktası olan insanda, dengeli ve uygun bir şahsiyetin, karakterin ortaya çıkıp çıkmaması, bu konudaki azim ve gayrete, irade, şuur ve vicdan eğitimine bağlıdır.

Fıtratlara dağıtılan ahlâkî özellikler, ilâhî sıfatlar olduğundan, hepsi güzeldir ve insanların doğuştan gelen fıtratlarında kısmen ve potansiyel olarak vardır. Bu noktada "Allah’ın üç yüz (veya üç yüz altmış) ahlâkı vardır. Kendi isteğiyle bunlardan biriyle ahlâklanan kimse Cennet’e girer." hadîsi çok mânâlıdır. Bu da insanların kendi fıtrat çizgilerinde hakikatı bulabileceklerinin bir başka delilidir. Çünkü Allah’ın güzel ahlâkları bütün fıtrat motiflerine dağıtılmıştır. Her insana, yaratılırken bu güzel ahlâk havuzundan, takdir-i ilâhî olarak, birer parça verilmiştir. Kişi yaratılıştan kendisine verilen bu fıtrî ahlâkî değerleri koruyabilir ve imanla zenginleştirebilirse, sâlih bir kul olma yoluna daha kolay girer.

“Ben Sıfırım”

İnsan kendini "sıfır" kabul etmeli; "sıfır" bile değil, Arapçadaki hâliyle "sifir" bilmeli. Çünkü "ı"larda kendini hissettiren bir sertlik var. Kendinde bir şey vehmeden kaybetmiştir. İkram ve imtihan-ı ilâhî olarak bazı şeyler kendisine gösterilse veya güzel rüyalar görse, bunu dahi anlatıp kendine pay çıkaran hasta ruhlar vardır. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Daha tehlikelisi de "Aczimize binaen Allah zaman zaman lütfediyor böyle…" denmesidir. Bir adam uçsa, gitse ağacın tepesine konsa, sonra da bunu sağda-solda anlatsa, bu adam boştur. Ben nezâketim icabı böyle diyorum, yoksa o adam bomboştur. Çünkü Hak dostları Cenab-ı Hakk’ın sırlarını ifşa etmez. Bu türlü lütuflar uluhiyete ait sırlardır, ifşa edilmez. Allah da zaten sırrını yayacak kimselere onları bildirmez. Bunlar imtihan vesilesidir. Bunlar tehlikeli ve ses çıkarılmaması gereken, bir yerde cepteki bozuk paralardır, hissettirilmemesi gerekir. Bozuk paraları şıkırdatırsan avcılar seni duyar, bu avcılar yaman olur, endişe et ki seni vurur.

Allah’ın has kulları kendisini hiçbir şey görmez. Meselâ, Kutup önünü hep sisli-dumanlı görür. Ufku açık değildir. Herkes onu ulaşılmaz zirvelerde müşâhede eder; ama o kendisini çukurlar içinde görür.

Ayakların hep yere bassın, düştüğün zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın. Kendi vehimlerinle oluşturduğun dünyada bulunduğunu zannettiğin yüksek yerlerden düşersen, düştüğün yer en derin çukurlar olur ve hiçbir yerin sağlam kalmaz. Dikkat et, makamın, olduğun zannettiğin yer değilse, düşmen de kaçınılmazdır.

M. Fethullah Gülen

- Kaynak: www.herkul.org. Kırık testi. 18.11.2001

Toplumun mânevî sigortaları: Kâmil insanlar

Âlemlerin yaradılış hikmetlerinden biri, kâmil insanların yetişmesidir. İnsan mükemmelliğinin zirvesi, ubûdîyet makamıdır. İnsanın, önce Allah’ın kulu olması gerekir. İnsan-ı kâmil, vahyedilmiş son dine göre Allah’a ibadet ve her dille O’nu tesbih eder. Kâmil insan, nefsini bilir ve kendine hiçbir değer vermez. Kendini sıfır görür. Kulluk dairesinin işlerini, Rububiyet dairesinin işleriyle asla karıştırmaz. Kendilerinden bir iş zâhir olduğunda, bunu nefislerine atfetmezler. İnsan-ı kâmiller, murad-ı ilâhîye uygun olarak merhametli, affedici, seven, cömert, âdil insanlardır. İbn-i Arabi, kâmil insanların, âlemlerin mânevî sütunu olduğunu söyler. İnsan-ı kâmilleri olmayan âlemler çöker, ölür veya ölmeye yüz tutar. Modern zamanlardaki tabiat, çevre, toplum yozlaşması ve çürümesi, yeryüzündeki insan-ı kâmillerin sayısındaki azalmanın açık bir işareti olarak da yorumlanabilir. Bu açıdan kâmil insanlar, bulundukları beldelerin mânevî sigortalarıdır. Çevrenin ve toplumun görünmeyen kazalardan korunmasına vesile olurlar. Bu hakikate bağlı olarak akıllı insanlar, hem görünen, hem de görünmeyen kazalara karşı, insan-ı kâmil yetiştiren kurumlara ve insanlara destek olarak kendilerini sigorta ederler.

Özetle, "sıfır insan" olmak, insana emanet olarak verilen benliğin sağlıklı kristalizasyonuna, doğuşta fıtraten sahip olduğu ve ego teşekkülüyle kısmen kaybettiği "Allah’ı gösteren bir ayna olma" özelliğini tekrar Kur’an ve Sünnet’in ölçüleri içinde iradesiyle geri kazanma yolunda verilen mücadelenin bir başka adıdır. Peygamberlerin (as) tebliğ ettiği yolda yürüyen insanlar, bu yüzden sürekli kendilerini sıfırlama gayreti içinde olmuşlar, tevazu ve mahviyetleriyle insanlara yol göstermişlerdir. Peygamberimiz’i (sas) ve getirdiği vahyî bilgiyi, terbiyeyi kabul etmeyen ve sadece aklı rehber edinen kimseler de, sürekli kendilerinde bir değer ve önem vehmetmiş, egolarını şişirerek, kendilerini yeryüzü tanrıları, ilâhları, ilâheleri olarak görmüşlerdir. Bu insanlar kendilerini yücelterek, hatta kendilerine tapınarak gurur ve kibir içinde hayat sürerek nefislerinin kölesi olmuşlar ve insanlığa geçici, dünyevî lezzetlerin ve aldatıcı zevklerin yolunu göstermişlerdir. Netice itibarıyla bu yolda ilerleyen insanlar, "Ve insan aldandı.." hakikatinin talihsiz temsilcileri olmuşlardır

Diyalektik Materyalizm

Salı, 06 Kasım 2007

Diyalektik Materyalizm Marx, fakat daha ziyade Engels tarafından kurulup geliştirilmiş olan, daha sonra başta Lenin olmak üzere, birçok düşünürün kendisine katkı yaptığı akım ya da görüş. Marksizm adı verilen dünya görüşü ya da ideolojinin mantık, ontoloji ve epistemolojisini ortaya koyan öğreti.

Söz konusu okulun materyalizmi, ontolojik olarak, maddenin ya da doğanın veya gözlemlenebilir dünyanın kendi başına gerçek olduğu; gerçekliğini doğaüstü ya da aşkın bir kaynaktan almadığı gibi, insan zihnine de bağımlı olmadığı teziyle belirlenir. Metafiziğe veya metafiziksel düşünceye ve onun sonucu olarak gördüğü idealizme karşı çıktığı için, idealist olduğu kadar, her tür ikiciliğin evrim sürecinin sonuçlarının çarpıtılmasından başka bir şey olmadığını öne sürdüğü için, aynı zamanda birci ve evrimci olan diyalektik materyalizme göre, madde, zihinden zamansal olarak da, mantıksal olarak da önce gelir; öte yandan, haz alan ve acı duyan, düşünen ve bir şeylere değer biçen, zihin maddeye indirgenemez.

Diyalektik materyalizm, maddenin, tarihsel gelişmenin seyri içinde, parçalarından bazılarının zaman geçtikçe, başlangıçta sahip olduğu niteliklere indirgenemez olan yeni birtakım nitelikler tarafından zenginleştirilmek suretiyle şekil değiştirdiğini savunur. Kendisinde yalnızca fizikokimyasal süreçlerin ortaya çıktığı başlangıçtaki ölü kütle, bu süreçlerin yüksek bir karmaşıklık düzeyine ulaştığı belli bazı parçalarında, birden fizikokimyasal niteliklere indirgenemeyen yeni bir nitelik, yani yaşam kazanır. İlk organizmalar, işte bu şekilde ortaya çık*mıştır.

Canlı maddenin bundan sonraki gelişme seyri içinde, onda ortaya çıkan fizikokimyasal ve biyolojik süreçler yeterince yüksek bir evrim düzeyine ulaştığı zaman, onda bir kez daha yeni bir nitelik ortaya çıkar. Madde, diyalektik maddeci görüşe göre, şimdi bilinç kazanmıştır; onda, artık zihinsel yaşam başlar. Fakat, zihinsel yaşam, ne fizikokimyasal süreçlere ne de biyolojik süreçlere indirgenebilir; o, bu süreçlere bağımlı olup, onlar tarafından koşullansa bile, söz konusu süreçlerden niteliksel olarak farklı bir şeydir. Maddenin, gelişme süreci içinde, daha önceden sahip olunan niteliklerin bir birleşimine indirgenemeyen yeni nitelikler kazanması, diyalektik materyalizme göre, aşamalı bir evrim yoluyla değil de, ani bir sıçramayla olur.

İşte bu ontolojik anlayış, teorinin savunucuları tarafından diyalektikle birleştirildiği için, ona diyalektik materyalizm adı verilir. Bu diyalektik varlık görüşünün temel yasaları ise şunlardır: Karşıtların birliği ve savaşı, niceliksel değişimlerin niteliksel değişimlere dönüşümü ve olumsuzlamanın olumsuzlanması yasası. Bu yasalar tarafından belirlenen diyalektik bakış açısı, doğayı statik bir biçimde, sabit ve değişmez bir şey olarak değerlendiren bakış açılarından farklı olarak, doğanın kendi oluş ve değişme süreci içinde düşünülmesini, araştırılan fenomenlerin diğer fenomenlerden yalıtlanmayıp, onların diğer fenomenlerle olan tüm ilişkilerinin dikkate alınmasını ister.

Diyalektik materyalizmin bilgi görüşü, bilginin nesnesinin insan zihninden bağımsız olarak varolduğuna inanır. Bilginin kaynağı probleminde, bilginin duyu deneyine dayandığını savunur. Genel olarak algının, algılayan öznenin çevresindeki ya da algı menzilindeki maddi şeylerin onun “düşünceler, duygular, vs.,” olarak beyninde veya zihnindeki yansımalarından meydana geldiğini öne süren akıma göre, algı ya da duyudeneyi, bağımsız bir maddi dünyanın varolduğunu gözler önüne serer. Diyalektik materyalizmin savunucuları, dünya hakkındaki doğrulara empirik bilimsel yöntemlerle ulaşılabileceğini savunmaları ve dünya hakkında, duyu deneyine dayanmayan bir bilginin imkanını yadsımaları bakımından pozitivisttirler.

Hiççilik

Salı, 06 Kasım 2007

Hiççilik Genel olarak tanrının var oluşunu, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkanını, tarihin mutlu sonunu yadsıma türünden bir reddiye dışında, bir de umutsuzluk, düş kırıklığı duygusu ihtiva eden görüş. Genel bir psikolojik ya da felsefi hal olarak hiççilik, tüm ahlâki, dini, siyasi ve toplumsal değerden yoksun olma, varlık / yokluk, gerçeklik / gerçekdışılık, doğru / yanlış, bilgi / kanaat türünden tüm ayırımları yadsıma durumu ve tavrını, ifade eder.

Buna karşın, siyaset alanında hiççilik, her tür toplumsal düzenin kötü olup, yıkılması gerektiğini öne süren, egemen bireyin özgürlüğü adına, otoritenin zorbalığına karşı çıkan tavırda ifadesini bulur.

Siyaset Felsefesi Sorulari…

Salı, 06 Kasım 2007

Sİyaset Felsefesİ Sorulari… - İdeal bir toplumun var olabileceğine inanıyor musunuz? Böyle bir toplum sizce hangi özelliklere sahip olmalıdır?

- "Hukuk, güçlünün işine gelendir" sözünü doğru buluyor musunuz?

- Siyaset Felsefesinin temel kavramları hangileridir?

- İktidarın kaynağı ile ilgili olarak siyaset felsefeleri kaça ayrılabilir?

- Sivil toplum nedir ve önemi nerededir?

- Bireylerin doğal hakları ifadesinden ne anlıyorsunuz?

- Hobbes’un "İnsan, insanın kurdudur" sözünü nasıl anlamak gerekir?

- Bildiğiniz "olumlu" bir ütopya ile bir "korku" ütopyasını karşılaştırınız

- " Bir bakıma her türlü siyaset felsefesi, bir tür ideal düzen arayışıdır" cümlesini doğru buluyor musunuz?

- Devletin bir gün ortadan kalkacağına veya ortadan kalkması gerektiğine inanıyor musunuz?

- Fransız ihtilalinin temelinde bulunan üç değeri hatırlayınız ve yorumlayınız

- Size göre adalet nedir?

- Platon’un en büyük şansı, ideal devletinin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olmasıdır" sözünü doğru buluyor musunuz?

- Farabi’nin ideal devlete ilişkin görüşlerinde Platon’dan ayrıldığı belli başla noktaları sayınız…

- Nuxley veya Orwell’in ütopyalarına benzeyen başka bir ütopya biliyor musunuz?

- Devlet olmasaydı yaşam sizce nasıl olurdu?

Buyrun felsefe yapın…

Aforizmalar…

Salı, 06 Kasım 2007

Aforizmalar… ♥ Şanssızlığa katlanabiliriz , çünkü dışarıdan gelir ve tümüyle rastlantısaldır. Oysa yaşamda bizi asıl yaralayan , yaptığımız hatalara hayıflanmaktır. Oscar Wilde

♥ Herkesin üç kişiliği vardır; Ortaya çıkardığı , sahip olduğu , sahip olduğunu sandığı. Alphonse Karr

♥ İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur. Mevlana

♥ Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. Whoopi Goldberg

♥ Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır. S. M. Power

♥ Büyük adamların hataları güneş tutulmasına benzer, onları herkes görür. Cucong

♥ Boş zaman yoktur boşa geçen zaman vardır. Tagore

♥ Acınmaktansa kıskanılmak dana iyidir. Heredot

♥ Düşman isterseniz dostlarınızı geçmeye çalışınız. Dost isterseniz , bırakın , dostlarınız sizi geçsin. La Rochefoucauld

♥ Yirmi yaşındaki bir insan, dünyayı değiştirmek ister . Yetmiş yaşına gelince , yine dünyayı değiştirmek ister, ama yapamayacağını bilir. Clarence S.Darrow

♥ Doğruluk sonsuzluğun güneşidir. Nasıl olsa doğar. Wendell Phillips

♥ Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır. Bertolt Brecht

♥ Sık ve çok gülmek; zeki insanların saygısını ve çocukların sevgisini, şefkatini kazanmak; dürüst eleştirilerin taktirine layık olmak ve yanlış arkadaşların ihanetlerine katlanabilmek; güzelliği taktir edebilmek, başkalarındaki "en iyiyi bulabilmek"; sağlık Ralph Waldo Emerson

♥ Herşeyi denerim; ama yapabildiklerimi yaparım. Herman Melville

♥ Aşk bir kadının yaşamının tüm öyküsü, erkeğin ise yalnızca bir serüvenidir. Madama de Stael

♥ Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Oscar Wilde

♥ Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı yıldızlara bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz. Aunius Aurelius Simachus

♥ Aşk hakkında herşey doğru, herşey yanlıştır. Hakkında söylenecek hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şey aşktır. Chamfort

♥ Yaşamımda edindiğim en büyük bilgi şudur; Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene , hiç kimse yardım etmez. Pestalozzi

♥ Herşeye karşın herkes sevdiğini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle, korkak kişi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla Oscar Wilde

♥ Kötümser yanlız tüneli görür, iyimser tünelin sonundaki ışığı görür, gerçekçi tünelle birlikte ışığı ve de gelecek treni görür. J.Harris

♥ Bir insanın akıllı olmasına birşey dediğimiz yok. Yeter ki; aklını başkalarına kabul ettirmeye çalışmasın. Eflatun

♥ Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, Söyleyeyim: ANNEM’dir. Abraham LINCOLN

♥ İki şeye hakkım olduğuna karar verdim: Özgürlük ve ölüm. Birine sahip olamazsam ötekini isterim çünkü hiç kimse beni canlı tutsak edemez. Harriet Tubman

♥ Doğuştan sahip olduklarınızla yaşamayı öğrenmek bir süreç, bir katılım, yani yaşamınızın yoğrulmasıdır. Diane Wakoski

♥ Herşey aynı nefesten alır: Hayvanlar, insanlar, ağaçlar… Hayvanlar olmazsa insanlar ne yapar? Tüm hayvanlar gitse insanların ruhu büyük bir yalnızlığa boğulur; insanlar yalnızlıktan ölür. Kızılderili Reisi Seattle

♥ Yaşamda en önemli şey kazançlarımızı kullanmak değildir. Bunu herkes yapar. Asıl önemli olan kayıplarımızdan kazanç sağlamamızdır. Bu zeka gerektirir;akıllı insanlarla aptal insanlar arasındaki fark budur. William Bolith

♥ Dünyanın her yerinden herkesin yenileceği bir yer vardır. Kimilerini yenilgi yıkar , kimileriyse zaferle küçülür, bayağılaşırlar. Büyüklük, hem yenilgiyi, hem de zaferi kabullenebilen kişilerde yaşar. John Steinbeck

♥ Herşeye karşın herkes sevdiğini öldürür. Kimi bunu sert bakışıyla yapar, kimi de yüze gülen bir sözcükle, korkak kişi bunu bir öpücükle, cesur adam bir kılıçla Oscar Wilde

♥ Sevilmek umuduyla sevmek insanidir.Fakat sevmek için sevmek, meleklere özgüdür. Alphonse de Lamartin

♥ Aşktan korkmak, yaşamdan korkmak demektir ve yaşamdan korkanlar şimdiden üç kez ölmüşlerdir. Bertnard Russel

Kimsesiz Topraklar…

Salı, 06 Kasım 2007

Kimsesiz topraklar… Hayatta en önemli şey nedir?Açlık çekilen bir ölkede birine bu soruyu soracak olsanız şüphesiz cevap ‘yemek’ olacak,donmakta olan birine aynı soruyu sorsak cevap ’sıcak’ olacaktır.Kendisini yapayalnız ve çaresiz hisseden birine soracak olursak cevap mutlaka ‘diğer insanlarla berabe olmak’ olacaktır.Peki bu aklınıza gelen bütün ihtiyaçlar giderildikten sonra , bütün insanların ihtiyacı olan başka bir şey kalır mı hala?Filozoflar buna evet diyebilen insanlardır.Tabi ki diğer ihtiyaçlarımızın yanında bizi yakaladığında kafamızı karıştıran ve çaresizlik derecesi gelen;Ben kimim sorusu ve neden yaşadığımızı bilmek gibi.Bence kim kiminle bilemem ne yaşıyormuş, son dünya kupasındaki yıldız oyuncu kimmiş gibi şeyleri bilmektense önce kendimizi tanımamız gerektiğine inanıyorum.Tanıdığımızı zannediyoruz ama kocaman bir okyanus da bir su damlasını ancak avuçlarımızın içinde tutmaktayız.Bir çok soru soruldu ama tarih bize sorulan her soruya çok farklı cevaplar verildiğini göstermiştir.Şimdiyse en kolayından başlamamız gerekiyor.Çünkü felsefi sorular sormak; onlara cevap bulmaktan daha kolay bir iştir.Tabi ki de Felsefe bir soru sorma etkinliği yönünü alarak başlamalıyız.

Herşeyin Bir Gün Yok Olacağı Bilinciyle Yaşayın…

Salı, 06 Kasım 2007

Herşeyin bir gün yok olacağı bilinciyle yaşayın… Rüya nedir?, gerçek olan hayat mı rüya mı? yoksa hayatta uzun bir rüya mı? -uyutuldumuz bir rüya- Ben bunun yanıtını verecek kişi değilim.Cevabı kişiden kişiye değişir çoğu şey gibi bir çok cevabı olan bir kobinasyon karışık gibi gelebilir ama aslında çok basittir çünkü çözümü çok fazladır bir tane cevabı olunca mı yoksa 10 cevabı olunca mı bulma ihtimaliniz daha yüksektir.ayrıca bulduğunuz her cevap doğrudur yanlış diyen olmadıkça kim böyle bir sorunun cevabına yanlış diye kestirip atacak kadar bağnaz olabilir.peki bu kadar kolay bir soruyu niye mi cevap veremiyorum çünkü ben cevap bulduğumda içimden bir ses "yanlış" diyor ve tekrar düşünmeye başlıyorum onu ikna edene kadar.tam diyorum işte cevabı!! bir zaman sonra uzaktan bir ses fısıldıyor doğru mu!!!!ve bu sürüp gidiyor.belkide tanıştığım herkesten aldıklarımı geri verme zamanı geldi kaldıramayacam bir yük oldular benim için birinden aldığım sabırsızlık diğerinin dinginliğini kışkırtmadan duramıyor kafamın içi büyük bir kulis sanki her gün binlerce şeyi kıyasıya tartışan, üç beşinin ılımlı yaklaşımının dindiremediği.ama onları iade zamanı geldiğinde hiçbirinden kopamıyorum ve farkediyorum ortada verecek bir şey yok. iyi de kötü de benim kendi kültürümü oluşturmuşum çevreden topladıklarımla.her yargımda aslında ben 100lerce kişiyi değil kendimi ikna edemiyorum.kendimi ikna edemedikten sonra nasıl doğruluğunu savunurum?

Onların taşıma bazen ağır olsanda onlarla olmaktan mutluyum.Hep yanındalar üzüntümde, mutluluğumda, heyecanımda… Ben ağladığımda hüzün benimle ağlar, mutlu bizi avutur.Sinirlendiğimde sakin bana derin derin bakar.Bazen zorba umulmadık bir zamanda gelir bana yardıma.Kortuğuma cesaret hep arkamdadır.

Her insanın yanında farklı olduğumu hissetiğimde kişiliksiz olduğumu sanırdım ama aslında o benim kişiliğimdi.benim hakkımda ne düşünürsünüz bilmem ama sakın iki yüzlü kendi haysiyeti olmayan biri demeyin…..burada yazanların tek anlamı var bağnaz olmayan ve "bir şeyin ne %100 doğru ne de yanlış olduğuna inanan" biriyim.Doğruların nasıl ve ne zaman değişeceği belli olmaz.Körü körüne bir şeye bağlı kalmayın bir gün o rüya bittiğinde ne yaparsınız??

Neden Bizde Felsefe Yok…

Salı, 06 Kasım 2007

neden bizde felsefe yok… Felsefenin bizde tam olarak kabul görmemesinin nedenlerinden biri oluşan düşünce akımlarının kendi kültürel yapımıza dayanamamasından mıdır? (Türk düşünce tarihi ile ilişkili olarak…); bir diğeri de bir kısım felsefecilerin felsefe anlayışlarından mı ileri gelmektedir?

ve

Türkiye’de neden filozof yetişmiyor?

Doğru Düşünebilme Yolları

Salı, 06 Kasım 2007

Doğru Düşünebilme Yolları Doğru Düşünebilme Yolları

Ubeydullah Akyüz

Eğer ilmi, ‘insanın gayret, liyakat ve kabiliyetleriyle sonradan elde ettiği bilgi birikimi’ olarak değerlendirecek olursak, insan hiç bir şey bilmeden dünyaya gelir ve karşısında binbir varlığın kaynaştığı, binbir hâdisenin oynaştığı ‘uçsuz-bucaksız’ bir kâinat bulur. İnsan tesirinin dışında kalan kâinatta her şey yerli yerindedir ve tam bir nizam, ahenk ve denge hâkimdir. İnsan vücudunun, bir bakıma bir minyatürünü teşkil ettiği geniş ve böylesine kompleks bir kâinatta görülen bu sarsılmaz nizamın, ahengin ve bozulmaz dengenin oturduğu manevî, ilmî prensipler bütününe, doğru veya doğrular toplamı diyebiliriz.

Öte yandan, kâinatı ve kâinat-içi münasebetleri fizik, kimya ve biyoloji gibi ilimler, -geçerlilikleri tartışılır veya tartışılmaz- kendilerine has prensiplerle inceler. Bu ilimlerin verilerini daha ziyade filozoflar-bilim felsefecileri, varoluş felsefecileri vb. -beşerî münasebetleri de sosyologlar ve psikologlar ele alır. Öte yandan İslâm gibi semavî dinler, temel itikadî esasları itibariyle, bütün münasebetleri, hayatî prensipleri ve varlık hususiyetleri içinde kâinatı da, insanı da aynı hakikatin ifadesi olarak görürler. Bu durumda, Kur’ân gibi bir İlâhî kitap da, kâinatın ahenk, denge ve nizamını sağlayan doğrunun veya doğrular bütünün ifadesi, hattâ kendisi olmaktadır. Bu doğruları tespit veya keşfetme adına konuşan filozof, sosyolog ve psikologların tarih boyunca farklı farklı şeyler söylemelerine ve neticede ortaya farklı farklı ekoller çıkmasına karşılık, bütün peygamberler ve getirdikleri İlâhî kitaplar, hep aynı şeyi terennüm etmişlerdir. O halde, her türlü hâdiseler ve münasebetler ağı içinde kâinatı ve kâinattaki dengeyi, nizam ve ahengi sağlayan prensipler bütününe ve değişmeden kalmış tek İlâhî kitap olarak Kur’ân’a “doğrunun kendisi”; bütün eşya ve hâdiseler karşısında bunlara göre düşünüp neticeye varmaya da “doğru düşünme” diyebiliriz.

DOĞRU DÜŞÜNEBİLMENİN BELLİ BAŞLI FAKTÖRLERİ

Karakter ve Niyet

İnsan, çok çeşitli kabiliyetlerle donatılmış, buna karşılık çok kompleks duygular ve bitip-tükenmek bilmez ihtiyaçların ağında yuvarlanan bir varlıktır. Bütün bunların yanı sıra, akıl gibi onu geçmişin elemleri, geleceğin korku ve endişeleriyle bütünleştiren bir melekesi ve her zaman kendisine insanî sorumluluğunu hatırlatan vicdanı, ayrıca kendisini sürekli iki alternatif arasında tercihe götüren iradesi vardır. İnsan, akıl, vicdan ve iradesini doğrunun ve doğruların emrinde kullanabildiği gibi, arzu ve ihtiyaçlarının, menfaat ve ihtiraslarının emrine de verebilir. Ayrıca, doğuştan getirdiği birtakım irsî hususiyetler de onun düşüncesinde önemli bir rol oynar. İşte, insanın bütün bu özelliklerine onun tabiatı veya karakteri denir.

İnsanın doğru düşünebilmesi için, tabiatı veya karakterini (fıtrat), Kur’ân’a göre eğitmesi gerekir. Şahsî menfaat ve arzuların, ahlâkî zaafların ve gerçek yönünü bulamamış hislerin tesirindeki bir insan, kolay kolay doğru düşünemez. Şu halde, doğru düşünebilmenin en önemli şartlarından biri, “manevî ve ahlâkî” eğitimdir.

İnsanın karakterini oluşturan faktörlerden arzu, temayül, hissiyat ve ihtiyaçları, her zaman onun niyetini etkiler. Niyeti doğruyu yakalamak değil de, kendine tayin ettiği hedefi gerçekleştirmek olan bir insan, kendisine ulaşan verileri, hattâ doğruyu bile çarpıtmaktan, eğip bükmekten geri kalmaz. Doğruya ulaşmak ve doğru düşünebilmek için bu sahada sağlam bir niyete sahip olmak, bunun için de yine sağlam bir karakter eğitiminden geçmek şarttır.

İlim edinmeğe hazır ve bir bakıma mecbur bir fıtratla yeryüzüne gönderilen insan, doğuşta şeffaf ve bomboş olan zihin kabını doldurmak için iki ana kaynağı karşısında bulur: Aile gibi dar ve medya gibi geniş kesimleriyle çevre ve okuldan oluşan tabiî bir zemin ve İlâhî varidat. İnsan daha doğuşundan itibaren aile ve çevresinin tabiî olarak tesirinde kalır. Bu tesir, zamanla onun zihninde birtakım düşünme ve değerlendirme kalıplarının ve anlam çerçevelerinin oluşmasına yol açar. Bunlar okulda öğrendikleriyle değişir, pekişir veya yenilenir.

Bu süreç içerisinde insanın gayret ve zihnî konsantrasyonuna bağlı olarak gelen birtakım İlâhî varidat vardır ki, bunlar -birtakım ilmî keşiflerde olduğu gibi-rüyalar şeklinde de gelebilir, kalbe doğuş (sünuhat) şeklinde de gelebilir. İlâhî varidat, aslı itibariyle her zaman doğru olsa bile, insanın o andaki zihnî yapısı, manevî derecesi, ruhî durumu ve hissiyatı, bu varidata, (suyun girdiği kabın renk ve şeklini alması gibi) husûsî bir renk ve şekil verir. İşte, zaman içinde aile, çevre ve aldığı resmî veya gayr-ı resmî eğitimle şekillenen zihnî yapı veya zihinde oluşan anlam çerçeveleri ve değerlendirme kalıplarına zihniyet veya düşünmede ölçüler diyebiliriz.

İnsan, zihnî yapısının oluşum sürecinin her basamağında, hatta ömür boyu süren tahsil hayatının farklı merhalelerinde farklı düşünüp, farklı değerlendirmelerde bulunabilir. Bu, gayet tabiîdir. Zihnî yapının sürekli oluşumu içinde farklı düşünme ve değerlendirmelere, fikir değiştirmelere tabiî olarak bakılabilirse de, tabiî olmayan bir şey vardır ki, o da, kişinin her merhaleyi nihaî merhale sanma gafletine düşmesi ve o merhaledeki görüş ve düşüncelerini mutlak doğru olarak iddia ve takdim etmesidir. İnsanların düştüğü en önemli hatalardan biri de budur. Zihninde sürekli yanlış düşünme kalıpları, yani yanlış ölçüler birikmiş ve sürekli öğrenme merhalelerinde bulunan bir insanın kendi görüşlerini mutlak doğru olarak takdimi, kişiyi yeni şeyler öğrenmekten, hatalarından kurtulup doğruya ulaşmaktan, sormaktan ve daha ileri seviyede araştırmalarda bulunmaktan alıkoyacağı gibi, onu -Allah korusun-“bir ilim üzerinde” dalâlete de düşürebilir.

Bu çerçevede doğru düşünmeye ulaşmanın yolu, sağlam ölçülere ve dolayısıyla sağlam bir bakış açısına sahip olmaktır. Bu da, önce şüpheden, yani, kişinin kaynağından aldığı mutlak doğrular dışında doğru bildiği her şeyden şüphe etmesinden, sonra tam bir zihnî ve ruhî tahliyeden, yani zihnini yanlışlardan, kalbini günahlardan arıtmaktan, en son olarak da, kendisini doğruya götürecek, doğru düşünmeye sevk edecek işaret taşlarını izlemekten geçer. Bunlar elde edilemediği, sağlam ölçülere, dolayısıyla sağlam ve doğru bir bakış açısına sahip olunamadığı takdirde, insan ne kadar çok şey bilirse bilsin, ne kadar çalışırsa çalışsın, doğruya ulaşamaz.

Doğru Bilgi

Sağlam karakter, samimî niyet ve doğru bakış açısından sonra, doğru düşünmenin en önemli bir faktörü, doğru bilgidir. Doğru bilgi, sağlam niyet ve bakış açısına sahip insanın doğru düşünmekte kullanacağı sağlam malzeme, yoğuracağı safı hamur mesabesindedir. Bu olmadıkça, doğru düşünmek mümkün değildir. Meğer ki, peygamberlerde olduğu gibi vahye -bu artık mümkün olmadığına göre-çok safî bir kalple açık ilhama mazhar oluna. Kaldı ki, ilhamın bile sahası sınırlıdır ve hayatın çoğu sahalarında mutlak mânâda doğru bilgiye ihtiyaç vardır.

Zaman ve Şart Kayıtlarından Sıyrılma veya Zaman ve Şartları İyi Kavrama

Doğru düşünebilmek için bir diğer faktör, zaman ve şartların getirdiği kayıtlardan sıyrılabilmek ve bunu yaparken de bulunduğu zaman ve şartlan hesaba katarak altında ezilmemektir.

Bilhassa zaman ve şartlarla bağlı olmayan doğruları elde etme veya zaman veya şartlara bağlı olmayan konular üzerinde düşünmede, tam bir tecridin sağlanması, doğru düşünmenin önemli faktörlerindendir. Böyle bir düşünme kişiyi parçalı düşünmekten de kurtarır ve onu ‘holistik-bütüncül’ düşünceye ulaştırır ki, bu da oldukça önemlidir.

Kimsin Sen…

Salı, 06 Kasım 2007

Kimsin sen… Kimsin sen? İsmini sormuyorum, kimsin diyorum sana? Sen kimsin? Adın sanın, cinsiyetin ve yaşın ilgilendirmiyor beni. Ben seni merak ediyorum, kimsin diyorum, nasıl birisin? Kişiliğin ve karakterin sual ettiğim. Olmak istediğin sen misin, bu bilmek istediğim.

Hiç kimse göründüğü gibi değildir aslında. Herkesin kalbinde zaaflarla döşenmiş gizli bir oda vardır. İşte insanlığı da burada saklıdır. Ben o yasak bölgeye girmek istiyorum. Kalbinde gizli ne varsa bilmek istiyorum. Yani gerçekten tanımak istiyorum seni. Anlat bana kendini desem anlatır mısın? Saklı kapılarını benim için açar mısın? Peki güvenebilir miyim sana? Doğruyu söylediğine inanabilir miyim? Belki dürüst davranacaksın ve olduğun gibi anlatacaksın kendini bana. Ama belki de olduğun değil de, olmak istediğin seni anlatacaksın, senmiş gibi. Yada bazı yönlerini abartacaksın, bazı yönlerini gizleyeceksin. Nasıl emin olabilirim ki bundan. Nasıl güvenebilirim sana. Ve nasıl tanıyabilirim seni? Peki sen, gerçekten tanıyor musun kendini?