‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Felsefe Sözlüğü..e…

Salı, 06 Kasım 2007

EKLEKTİSİZM (Seçmecilik): Farklı düşünce sistemlerinden seçilen öğretilerin ayrı bir sistem içinde birleştirilmesi. Eklektizm, öğretilerin alındığı sistemlerin bütününü benimsemediği gibi, aralarındaki çözümleme amacını da gütmez. Dolayısıyla, düşünce sistemlerini birleştirme ya da uzlaştırma yöntemi olan sinkretizmden farklıdır.

Fransız düşünürü Victor Cousin, eklektizm yönteminden bir felsefe okulu kurmuÅŸtur. Cousin’in eklektizm öğretisi Platon’u, Kant’ı ve İskoçyalıları kaynaÅŸtırır.

Soyut düşünce düzeyinde her sistemin öğretileriyle ayrılmaz bir bütün oluşturduğu kabul edilirse , eklektizm, farklı sistemlerden keyfi olarak seçilen öğretilerin bir araya getirilmesinden doğacak tutarsızlıklar yüzünden eleştirilebilir. Ama uygulamada eklektik bakış açısı birçok bakımdan yararlı olabilir.

Bir devlet adamı kadar bir felsefeci de, ilkesel olarak değil, karşıt tarafların öne sürdüğü görüşlerin gerçek değerlerini gördüğü için eklektik olabilir. Bu tür bir eğilim, sistemler yeniliklerini yitirdiğinde ya da tarihsel koşulların ve bilginin değişmesiyle sistemlerin yetersizlikleri ortaya çıktığında görülür.

ELEACILIK: Alm. Eleatismus, Fr. eleatisme, İng. Eleatism, es. t. felsefe-i Elyaviye

1. Salt düşünme ile var olanın niteliklerini türetmeye çalışan Elealıların kurduğu öğreti. // Bu öğretide yalnızca saltık olanın, değişmez olanın, yalnız düşünceyle kavrananın var olduğu öne sürülür; oluş, çokluk, görünebilir olan yadsınır ya da görüntü olarak açıklanır.

2. Temelini Elealılarda bulan, oluşa karşıt olarak varlığın değişmez, bölünmez bir durağanlık olduğunu ileri süren, gerçekliğin özünü değişmeyen varlıklarda gören görüş.

ELEA OKULU: AntikçaÄŸ Yunan düşüncesinde Ksenofanes ve onu izleyenlerce geliÅŸtirilen öğreti… Kloplon’lu Ksenofanes, Hellen kentlerinde yetmiÅŸ yıl süren bir geziden sonra Napoli’nin güneyindeki Elea’ya yerleÅŸmiÅŸtir. çok tanrıcılığa karşı tek tanrı polemiÄŸini orada yapmış, Homeros’la Hesiodos’a karşı çıkarak Tanrı’nın birliÄŸini ve deÄŸiÅŸmezliÄŸini savunmuÅŸtur. Birlik ve deÄŸiÅŸmezlik düşünceleri üstüne kurulan Elea öğretisi, Ksenofanes’in öğrencisi Parmenides’le gerçekleÅŸmiÅŸtir. Melissos, Zenon, Gorgias gibi düşünürlerin sürdürdükleri bu öğreti, antikçaÄŸ Yunan felsefesinin genel diyalektik yapısı içinde olumsuz yanı tutar. Deney dışı usçuluÄŸu, deÄŸiÅŸmezliÄŸi, saltıklığı savunur. Elea’lı Zeon’un devimi çürütmek için ileri sürdüğü çıkmazlar da ünlüdür, bunlara Zenon çıkmazları denir. Bu çıkmazlar gerçekte kolaylıkla çözülebilecek yanıltmacalardır. Felsefe tarihinde :-):-):-):-)fizik, Elalılarla baÅŸlamıştır. Elealılar bilginin kaynağını, duyguda ve deneyde deÄŸil, düşüncede bulurlar. Onlar için varlık birdir ve saltıktır, hiç deÄŸiÅŸmemiÅŸtir ve deÄŸiÅŸmeyecektir. Bununla beraber kavramsal diyalektiÄŸi, daha açık bir deyiÅŸle mantıksal kavramların diyalektik hareketini ilk kez ortaya atmakla Elealılar Hegel’in öncüleridir. Platon idealizminin gerçek temeli de Elealılardır. Ksenofanes’in, kendisi devimsiz olan tanrının sadece düşünmekle dünyayı kımıldattığı yolundaki :-):-):-):-)fizik varsayımı da Aristoteles :-):-):-):-)fiziÄŸinin gerçek kaynağıdır. Elealı Parmenides’e göre sadece varlık vardır, dahası varlıkla düşünme aynı ÅŸeydir. Parmenides’e göre varolma ve yok olma duyuların hokkabazlığıdır, duyularsa bir düşten daha gerçek deÄŸildirler. Yer deÄŸiÅŸtirme, renk deÄŸiÅŸtirme vb. gibi insanların sözünü ettikleri ÅŸeyler sadece birer addırlar.Parmenides’e göre varlık ülkesinde sadece ÅŸu nitelikler geçerlidir: meydana gelmemiÅŸ, geçip gitmez, bölünmez, sürekli devimsiz, deÄŸiÅŸmez, aynı ÅŸeyde aynı ÅŸey, kendinde, toplu, bir, bütün…

ELEŞTİRİCİLİK: Alm:Kritizismus, Fr:Critisizm, İng: Critisizm, Es: Tenkidiye

1-İnsan bilgisinin sınırı üzerine felsefe bilinci ve bu bilincin uyanık tutulması.

2-Kant’ın us ve bilginin sınırını ve olanaklarını saptamak üzere, özellikle doÄŸmacılığın ve kuÅŸkuculuÄŸun karşısına koyduÄŸu felsefe yöntemi.

ENDETERMİNİZM: Hadiselerin sebepsiz meydana gelemeyeceğini, dünyada mutlak bir başlangıcı, hür bir iradenin yeri olamayacağını kabul eden determinizmin karşıtı olan görüş.

Ahlakta endeterminizm, insan iradesinin hiçbir şarta bağlı olmadığını, içinde bulunduğu şartlarla belirlenmediğini, insanın hür iradesinin sebeplilik kanununa bağlı olmadığını ileri sürer.

ENDİVİDÜALİZM: Bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kedine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi yada benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesi. terimi ilk kez kullanan Fransız siyaset yorumcusu Alexis de Tacquille, bireyciliği insanın yalnızca kendi ailesi ile arkadaşlarına öngören ölçülü bir bencilik olarak tanımlanmıştır.

Endividualizm, bütün ortaçağı kapsayan Hristiyan dünya görüşüne bir tepki olarak Rönesans’ta ortaya çıkan bir dünya görüşüdür. gerçekte tarihi çok daha eskidir. Özel mülkiyetle güçlenmiÅŸ ve toplum içinde seçkinleÅŸmiÅŸ olan birey topluma üstün tutan bu çok eski eÄŸilim Rönesans ta biçimlenmiÅŸ ve bir dünya görüşü olarak :-):-):-):-)fizikten ekonomiye kadar çeÅŸitli alanlarda etkinleÅŸmiÅŸtir. :-):-):-):-)fiziksel açıdan bireycilik, tanrılık baÅŸ gerçeÄŸi yerine bireyi koyar. Bireyin usu onu bireyselliÄŸi içinde evrenselliÄŸe baÄŸlamaktadır. Demek ki birey, bireysel olandan evrensel olanı tek yapıda birleÅŸtiren varlıktır. öyleyse baÅŸ gerçek olarak ele alınmalı ve baÅŸta din kurumu olmak üzere bütün kurumlar onun çıkarlarına uygun düzenlenmelidir.

Bireycilik, bir değerler sistemi olduğu kadar, insan yapısıyla ilgili bir kuram, genel bir davranış biçimi ve belirli siyasal ekonomik, toplumsal ve dinsel düzenlemelere yönelik bir inanç anlamına gelir. Bireyciliğin değerler sistemi üç önermeyle açıklanabilir:

1)bütün değerler insan merkezlidir: insanlarca yaratılmış olmasalar bile, onlar tarafından yaşanır.

2) Birey kendi başına bir amaç ve yüce bir değerdir, toplum bireyin amaçları için sadece bir araçtır.

3) Bütün bireyler, bir anlamda ahlakça eşittir. Hiç kimse hiç bir zaman yalnızca bir başka bireyin iyiliği için araç olarak görülemez.Bireyciliğin insan yapısına ilişkin kuramına göre normal ve yetişkin bir insanın çıkarlarını korumanın en iyi yolu kendi amaçlarını ve bu amaçlara ulaştıracak araları seçmekte ve o yönde davranmakta en büyük özgürlüğü ve sorumluluğu bireye tanıtmaktır. bu görüş bireyin kendi çıkarlarını en iyi kendisinin bildiği ve eğitim olanağı verildiğinde, bu çıkarları nasıl geliştirebileceğini de gene onun bulabileceği inancından kaynaklanır. Ayrıca bireyin bu seçimleri yapmasının, hem onun gelişmesine, hem de toplumsal refaha katkıda bulunacağı varsayılır, çünkü bireycilik üretken çabayı özendiren en etkili yoldur bu açıdan bakıldığında toplum kendine yeterli bireyin toplamıdır..

Genel bir davranış biçimi olarak bireycilik, özgüvene, gizliliğe ve başka bireylere saygı göstermeye büyük önem verir. Otoriteye ve birey üzerindeki özellikle devlet tarafından uygulanan her türlü denetime karşı çıkar. Ayrıca "ilerleme"ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da bireye farklı olma, başkalarıyla yarışma ve başkalarının önüne geçme (ya da gerisinde kalma) hakkını tanır. Bireyciliğin kurumsal sonuçları da bu ilkelere dayanır.Yalnızca en aşırı bireyciler anarşi yanlısıdır. Ama hepsi devletin bireylerin yaşamına en az karışması gerektiğine, bireylerin birbirleriyle çatışmasını önlemek ve gönüllü olarak varılmış anlaşmaların uygulanabilmesi için yasaları ve düzeni koruma görevini üstlenmek zorunda olduğuna inanır. Bireycilik, devleti zorunlu bir olumsuzluk olarak görme eğilimindedir ve "en iyi yönetim, en az yönetimdir" sloganını benimser.

Bireycilik, her bireyin (ya da ailenin) mülk edinmek için en çok olanaktan yararlanabileceği bir mülkiyet sistemi önerir. Birlik kurma özgürlüğü, her türlü örgüte girme (ya da girmeyi reddetme) hakkını kapsar.

ENSTRÜMANTALİZM: Amerikan düşünürü pragmacı John Dewey’in kuramları alet sayan öğretisi… Amerikan düşünürü William James’in uygulayıcılığından yola çıkan Amerikan düşünür Dewey; bilimsel yasa, kuram ve kavramları birer “alet” saymaktadır. BaÅŸarılı olurlarsa iyi ve gerçektirler, baÅŸarılı olmazlarsa kötüdürler ve gerçek deÄŸildirler. Deneysel mantık adıyla adlandırılan aletçilik, nesnel bilimciliÄŸi yadsır. Ona göre bilimin, belli bir durumda en elveriÅŸli davranışın araÅŸtırılmasını saÄŸlamaktan baÅŸka hiçbir nesnel gerçekçiliÄŸi yoktur. Aletçilik nesnelliÄŸi öznelliÄŸe indirgediÄŸinden ötürü de öznel düşünceci bir anlayıştır

ENTELLEKTÜALİZM: Bütün varlıkları anlıksal temele indirgeyen öğretilerin genel adı…İradecilik karşıtı ve özellikle bilgibilimde usçulukla anlamdaÅŸ olarak kullanılmıştır. Törebilimsel anlam, ahlaksal davranışların anlıkla belirlendiÄŸi anlayışını dile getirir; eÅŸ deyiÅŸle ahlaksal davranışlar bir bilgi ve uslamlama iÅŸidir. Genellikle anlığın baÅŸatlığında birleÅŸen Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Wolf, Kant, Hegel gibi birbirlerinden az ya da çok farklı bir çok düşünürlerin öğretileri anlıkçılık genel adı altında toplanırlar. Genellikle küçümseyici anlamda kullanılan terimin ayırıcı niteliÄŸi, varlıkları anlıksal temele indirgemektir. Anlıkçılar içinde Platon gibi nesnel gerçekçiliÄŸi anlıksal gerçekçiliÄŸin bir kopyası sayan, Kant gibi nesnel gerçekliÄŸin var olduÄŸunu, ama asla bilinemeyeceÄŸini ileri süren, Berkeley gibi nesnel gerçekliÄŸi tümüyle yadsıyan düşünürler vardır.

ENTÜİSYONİZM: Bilginin sezgiyle elde edilebileceÄŸini savunan öğretilerin genel adı, özel olarak Bergsonculuk… Entüisyonizm , tümü idealist yapıda olarak, dört bilgi alanında gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir: felsefe, ruhbilim, törebilim ve matematik.

1) felsefesel entüisyonizm: Fransız idealisti Henri Bergson’un öğretisi olarak Bergsonculuk adıyla da anılır. Bergson’a göre gerçeÄŸi saltık ya da saltığı gerçek olarak kavramaya sezgi denir. GerçeÄŸi doÄŸrudan doÄŸruya kavratacak sezgiden baÅŸka hiçbir yol yoktur. Çünkü gerçek, özdeksel doÄŸa deÄŸil, ruhsal doÄŸa, eÅŸ deyiÅŸle ruhsal yaÅŸam ve tek sözle yaÅŸamdır. YaÅŸam evrenin kurtuluÅŸuyla baÅŸlamıştır ve özdeÄŸin tüm engellerine karşın yolunu açarak, onun durgunluÄŸunu alt edip kimi yerde onu kımıldatarak akıp gitmektedir. Bu kesintisiz, bölümsüz ve sürekli akışa Bergson süre demektedir. İşte bu sürenin bilgisini kavramak için bu süreyle birlikte yaÅŸamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerekir ki bunu ne us ne de bilim gerçekleÅŸtirebilir. Çünkü us ve bilim sinematografik olarak çalışırlar. Bergson’a göre ussal ve bilimsel bilgi sinematografiktir. Bir film, ard arda dizilmiÅŸ durgun ve bölümsel resimlerden oluÅŸur. Us ve bilim, filmin akışını durdurarak bu resimleri tek tek incelerler ve birtakım bilgiler saptarlar. Ne var ki akışın bizzat kendisini, eÅŸ deyiÅŸle yaÅŸamı hiçbir zaman kavrayamazlar. Demek ki us ve bilim, sadece durgun ve bölünebilir olan özdek üstünde bilgi edinebilirler. Bergson’a göre zaman, uzay gibi özdeksel deÄŸildir. Uzay özdekseldir, çünkü özdeksiz uzay ve uzaysız özdek (eÅŸ deyiÅŸle yer kaplamayan özdek) yoktur. Oysa zamanı bölen, parçalayan, onu aylara ve yıllara ayıran us ve bilimdir. Us ve bilim, zamanı uzaya baÄŸlamakla ( örneÄŸin ay ayın, yıl dünyanın uzayda yer deÄŸiÅŸtirmesidir.) onu özdekleÅŸtirmektedir. Demek ki us ve bilim, hiçbir ÅŸeyi özdekleÅŸtirmeden inceleyemiyor. YaÅŸamsal akışın eÅŸ deyiÅŸle sürenin kavranmasıysa özdekleÅŸtirilmeden gerçekleÅŸtirilmelidir, çünkü “gerçek süre, daima zaman adı verilmiÅŸ olan ÅŸeydir”. Bunu kavrayabilecek olansa sadece sezgidir. Bergson’a göre sezgi , kendi bilincine varmış içgüdüdür. Şöyle der: “ içgüdüyü söyletebilseydik, yaÅŸamın bütün sırlarını çözerdik”. Bilinç içgüdüde içkindir ve ruhsaldır. Bundan ötürü de ruhsal yaÅŸam akışını sadece o kavrayabilir.

2) Ruhbilimsel entüisyonizm: William Hamilton ve İskoçyalılar tarafından geliÅŸtirilmiÅŸtir. Hamilton’a göre bilinç, dış dünyayı, olduÄŸu gibi ve araçsız olarak ( eÅŸ deyiÅŸle sezgiyle) kavrar ve us deneyüstü hakikatleri bize sezgi yoluyla tanıtır. Hamilton’un sezgi deyiminden anladığı bir çeÅŸit dinsel vahiydir.

3) Törebilimsel Entüisyonizm: George Moore, David Ross, Charlie Broad, Alfred Ewing vb. düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bunlara göre iyilik, ödev vb. gibi törebilimsel kavramlar apaçık, araçsız elde edilen ve ancak sezgiyle bilinebilen kavramlardır. Ne toplumsal ne de doğasal yaşamdan çıkarsanamazlar. Törebilimsel sezgiciliğin amacı, burjuva ahlâkının değişmezliğini savunmaktır.

4) Matematiksel Entüisyonizm: Brower, Weyl, Heyting vb. gibi düşünürlerce geliştirilmiştir. Bunlara matematik, mantık, tanıtlama, mantıksal kesinlikle değil, doğrunun sezgisel olarak kavranmasıyla gerçekleştirilir. Sezgi, bunların dilinde, düşüncelerdeki ayrılıkları saptama yeteneğidir. Düşünmek demek sezmek demektir. Mantık kurallarının uygulanabilir olup olmadıkları da sezgiyle saptanır.

EPİKUROSÇULUK: Alm. Epikureismus, Fr. epicurisme, İng. Epicurism, es, t. Epikuriye

1. Yunan filozofu Epikuros’un öğretisi.

2. Epikuros’un düşüncelerinin (çoÄŸunlukla kaba bir biçimde) yaÅŸama ilkesi yapılması. Hazlara, sevinçlere yönelik bir yaÅŸamın erek edinilmesi. // Oysa Epikuros yalnızca hazzı deÄŸil, mutluluÄŸu ve sevinç dolu, acıdan kurtulmuÅŸ bir ruh dinginliÄŸini aramaktadır. Bu çabası duygusal hazzı arama sanılıp yanlış anlaşılmıştır. Gerçekte Epikuros’un kendisi( günlük dilde kullanılan anlamda) Epikurosçu deÄŸildir.

EPİSTEMOLOJİ: İnsan bilgisinin yapısını ve geçerliliğini inceleyen felsefe dalı.

Bilgi felsefesi ile mantık arasında temel bir ayrım vardır. Mantık, geçerli usavurmanın biçimsel yapısını inceler ve geçerli çıkarımın ilkelerini ortaya koyar. Epistemoloji ise her türlü bilme ediminin yapısıyla ilgilenir. Epistemoloji, etik, toplumbilim ve din felsefesi gibi disiplinlerle sürekli iletişim halindedir.

Genellikle bilen bir özne ile, bilinen bir özne arasındaki ilişki olarak incelenen bilgi sürecinin bu iki öğesine farklı anlam ve ağırlıkların verilmesi tarih boyunca farklı bilgi felsefesi anlayışlarını doğurmuştur. Daha çok nesneye ağırlık veren anlayışlar gerçekçi (realist) özneye ağırlık verenler ise idealist olarak nitelenir. Gerçekçi yaklaşım bilginin, nesnesinin dış dünyada gerçekten var olduğunu, idealist yaklaşım ise bilginin, ağırlıklı olarak öznenin kurduğu ve gerçekte var olmayan nesnelere yöneldiğini savunur. Bilgi felsefesinin, bu karşıtlık içinde, ortaya çıkan temel sorunu, dış dünyanın gerçekliğidir; bu çerçevede bilgi felsefesi :-):-):-):-)fizikle yakın ilişki içindedir. Bilginin nesnesinin, gerçek olup olmadığı, bilgi içeriğinin dış gerçeklikte bir karşılığının bulunup bulunmadığı, bilmen dünya ile kendi başına, bilgiden bağımsız var olan dünyanın birbirlerine ne, ölçüde uyduğu, aynı temel sorun çerçevesinde irdelenen öteki sorunlardır.

Epistemoloji:Felsefenin bilişsel süreçlerin oluşumundan ziyade,bilgiyi genel olarak ele alan,bilgiyle ilgili problemleri araştıran,bilginin kaynağını doğasını doğruluğunu,sınırlarını inceleyen bilim dalıdır.

Epistemoloji,bilginin doğasını temel özelliklerini,bilginin temel olarak neden meydana geldiğini,bilgi iddialarının nasıl haklandırılacağını,bilginin kuşkuculuk karşısında nasıl temellendirileceğini bilginin kaynağı ve sınırlarını üzerinde yoğunlaşır Epistemolojinin dört temel sorunu vardır.

_Bilgi’nin kaynağı

_Bilgi’nin doÄŸruluÄŸu

_Bilgi’nin imkanı

_Bilgi’nin sınırları

EREKBİLİM: Olayların ve ilişkilerin bir amaca ya da sona yönelik olduğu görüşü. Olguların yalnızca hareket ettirici nedenlerle değil, ereksel nedene bağlı olarak açıklanması biçiminde de tanımlanır. İnsan düşüncesi doğadaki başka şeylerin davranışını da benzer biçiminde açıklama eğilimindedir; buna göre nesneler ya kendileri belli bir amaca yöneliktir ya da doğayı aşan bir zihin tarafından yönlendirilir. Aristoteles herhangi bir şeyin tam olarak açıklanabilmesi için maddi, biçimsel ve hareket ettirici neden ile birlikte ereksel nedenin de dikkate alınması gerektiğini ileri sürerek erekbilimin ilk kapsamlı tanımını yapmıştır.

Terimin Aristoteles’ten gelen :-):-):-):-)fizik anlamı, erek sözcüğünün bütün anlamlarında ereklik’in incelenmesini dile getirir. Nesnelerin neden meydana geldiklerini açıklayan nedensellik yasasına karşı, nesnelerin hangi erek için meydana geldiklerini araÅŸtıran ereksellik anlayışı, evrende böylesine bir erek güdebilecek üstün bir gücün varlığı inancına dayanır. Oysa bu öznel :-):-):-):-)fizik erekselliÄŸin karşısında, nesnel ve bilimsel bir ereksellik de vardır. :-):-):-):-)fizik ereksellik tanrılık planının sonucu, bilimsel ereksellikse özdeksel ve nesnel nedenselliÄŸin sonucudur.

Erekbilimin törebilimsel anlamı, insan yaşamındaki törebilimsel erekleri saptamaya çalışır. :-):-):-):-)fizik erekbilim, evreni, ereklerle araçlara arasındaki ilişkilerin bir toplamı sayar. :-):-):-):-)fizikçiler bilimsel nedenselliğin karşısına, ruhsal erekselliği çıkarırlar. Bu anlayışa göre herhangi bir varlığın yapısını ve gelişmesini belirleyen onun nedeni değil, ereğidir. Bu ereği de ruhsal bir ilke, üstün bir us ya da açıkça tanrı koymuştur. Örneğin buğdayı buğday eden, buğday tohumu nedeni değil, tanrıca saptanmış olan buğdaylaşma ereğidir.

16. ve 17. yüzyıllarda modern bilimin doğuşuyla doğal olguların yalnızca hareket ettirici nedenlerle gereksinim duyulan mekanik açıklamaları öne çıktı. Erekbilimsel açıklamalarda ise Aristotelesçi teleolojide olduğu gibi şeylerin kendi doğalarında bulunan amaçlara doğru geliştikleri değil, biyolojik organizmalar dahil bütün nesnelerin ussal bir varlık tarafından yönlendirilen makineler olduğu kabul edildi.

Kant Kritik Der Urteilskraft’ta insan bilgisi açısından ele aldığı erekbilimin gerçekliÄŸin doÄŸası deÄŸil, soruÅŸturmanın ilerleyiÅŸ biçimi açısından bir yol gösterici olduÄŸunu, yani yapıcı bir ilke deÄŸil, düzenleyici bir ilke olduÄŸunu ileri sürdü.

ESTETİK: Güzeli ve güzel sanatların doÄŸasını inceleyen felsefe dalı. EstetiÄŸi bağımsız bir bilim olarak ilk ileri süren ve adlandıran Alman düşünürü Alexander Baumgarten’dir. Baumgarten’in verdiÄŸi anlamda estetik, duyusal bilginin bilimidir, konusu duyusal yetkinliktir. GerçekleÅŸtirmek istediÄŸi de güzel üstünde düşünme sanatıdır. Bununla beraber estetik bir felsefe kolu olarak Alman düşünürü Kant ile önem kazanmıştır.

Estetik, insanın dış dünyaya gösterdiÄŸi, “güzel” ve “çirkin” sözcükleriyle dile gelen tepkileriyle ilgilidir. Ama “güzel” ve “çirkin” terimlerinin kapsamları belirsiz, anlamları da öznel ve görelidir. Üstelik, etkileyici bir doÄŸa görünümüyle ilgili gözlemlerde ya da sanat eleÅŸtirilerinde kullanılan nitelemeler yalnızca güzel ve çirkinle sınırlı deÄŸildir; anlamlı, dengeli, uyumlu, ürpertici, yüce gibi bir dizi baÅŸka kavram da deÄŸerlendirmeye girer.estetik kuramı, bir yandan güzelin yalnızca öznel olmayan, nesnel bir içerik de taşıyan bir tanımını yapmaya, bir yandan da bu deÄŸiÅŸik terimler arasındaki bağıntıları belirlemeye çalışır. Temel sorunları ise estetiÄŸin öznesine, estetiÄŸin nesnesine ve estetik yaÅŸantıya iliÅŸkindir.

Estetik alımlayıcı(özne): estetik alımlayıcı sanat yapıtından ya da bir doğa görünümünden haz duyan, estetik tat alan bir varlıktır. Estetik tat almak, sanat yapıtı üretmek ve değerlendirmek, güzel ve çirkin gibi yargılarda bulunmak ancak belirli varlıklara özgü bir yetidir.

ESTETİK NESNE: Estetik nesne terimine iki farklı anlam verilebilir: maddi nesne ve ereksel nesne. Ereksel nesne, nesneye insanın yüklediği anlamdır; zihin içindedir. Oysa maddi nesne öznenin zihninden bağımsızdır. Estetik nesne, ereksel anlamıyla tanımlanırsa, estetik kuramının asıl konusu da estetik yaşantı olur. Oysa Kant felsefesinin öznelliğine karşı çıkanların amacı, estetiğin duygular ve öznel yaşantılar alanından çıkararak estetik nesnenin kendi özellikleri üzerinde temellendirmektir.

ESTETİK YAŞANTI: Estetik yaşantı birbirini tamamlayan iki önermeyle tanımlanabilir:1) estetik nesne duyusaldır; görülür, işitilir ya da duyusal biçimiyle zihinde canlandırılır; insana bu duyusal özellikleri nedeniyle haz verir. 2) estetik nesne aynı zamanda düşünülen, seyrine dalınan bir nesnedir; yalnızca duyulara hoş geldiği için değil, bir anlam içerdiği, bir değer taşıdığı için de ilgilendirir.

Bu önermelerden ilki, estetik sözcüğünün kaynağına (duyum) işaret eder. İkinci önerme ise beğeni yargılarının temelini oluşturur. Seyretmeye değer bulunan nesnelerin değersiz bulunanlardan ussal olarak ayırt edildiğini gösterir.

Kant’a göre estetik yaÅŸantının ayırt edici özelliÄŸi “çıkarsız” oluÅŸudur.çaÄŸdaÅŸ estetiÄŸin çıkış noktası olan bu önerme, estetiÄŸi ahlaktan da bilimden de ayırır. Ahlaki davranışlarda bir “çıkar” öğesi vardır; evrensel sayılan bir davranış ölçüsü bütün insanlara benimsetilmek istenir. Bilimde nesnelerin iç yapılarını, iÅŸleyiÅŸlerini ve neden-sonuç iliÅŸkilerini araÅŸtırır; nesneleri denetim altına almak, insanın hizmetine koÅŸmak ister. Oysa estetik yaÅŸantının öznesi, estetik nesneyle bir merakını gidermek için ilgilenmez; estetik nesneyi baÅŸka bir amaca hizmet eden bir araç olarak da görmez. Estetik yaÅŸantı da insan, karşısındaki nesneyi hep belli bir uzaklıktan seyreder: estetik yaÅŸantı kullanma, sahip olma, tüketme ve ahlaki açıdan yargılama gibi davranışları dışarıda bırakır.

Kant’a göre estetik us, kuramsal us’la uygulayıcı us arasında bir köprüdür ve kuramın uygu alanındaki denetçisidir. Estetik us, bir yargı gücüdür ve doÄŸru düşüncenin iyi uygulandığını güzel yargısıyla yargılar. Kant’a göre güzel olan, doÄŸrunun iyilikte gerçekleÅŸtirilmesidir. Kant’ın bu düşüncesinde Yunan felsefesinde olduÄŸu gibi güzel’i iyi ile birleÅŸik kılan bir ereklilik belirse de, Kant bunu biçimsel bir ereklilik “ereÄŸi olmayan ereklilik” olarak tanımlar. Daha açık bir deyiÅŸ ile güzel’in ereÄŸi kendisidir; güzel, güzel olduÄŸu için istenilir. Güzel’in ereÄŸi baÅŸkaca hiçbir erek gözetilmeksizin, gene kendisinden doÄŸan estetik hazdır. Güzel, burada bir ereÄŸe koÅŸulmuÅŸ olduÄŸundan deÄŸil, sadece bir ereÄŸin biçimi olduÄŸundan güzeldir. Buysa, hiçbir karşılığı gerektirmeksizin, salt bir hazdır. Kant’a göre estetik yargı, bir beÄŸeni yargısıdır. Güzel bir yargının nesnesidir. Kant bu yargıyı genellikle geçerli kılmak ister ve ortak estetik bir duygunun varlığını ileri sürer. Ona göre bu yargı, herkeste ortak olan ideal bir ölçüyü yansıtır. Bu yüzdendir ki Kant “ beÄŸeniler tartışılamaz” anlayışına karşı çıkmakta ve beÄŸenilerin tümel geçerli olmasını savunmaktadır.

EXİSTENTİALİZM (Varoluşçuluk): İnsanın dünyadaki varoluşunun somutluğuna ve sorunsallığına ağırlık vererek yorumlayan felsefi yaklaşımların ortak adı. İnsanın kendi kendini yarattığını söyler.

Varoluşçu düşünceye göre:

1) Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu yaklaşımıyla varoluşçuluk bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.

2) Varoluş öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlığın anlamının araştırılmasını da içerir. Bu yaklaşımıyla insanı verili, eksiksiz bir gerçeklik olarak gören ve anlaşılabilmesi için parçalarına ayrılması gereken, bir birim olarak algılayan nesnelcilik biçimlerinin ve bilimselciliğin karşıtıdır.

3) Varoluş insanın içlerinden herhangi birini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu yaklaşımıyla her türlü belirlenimciliğin karşıtıdır.

4) İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle iliÅŸkilerinden oluÅŸtuÄŸundan varoluÅŸ her zaman bir “dünyada var olma”dır. Bir baÅŸka deyiÅŸle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koÅŸullandıran somut tarifsel bir durum içindedir. Bu yönüyle de varoluşçuluk yalnızca tek bir “ben” in varlığını vurgulayan tek benciliÄŸin ve bilgi nesnelerinin zihnin içeriklerinden ibaret olduÄŸunu vurgulayan epistemolojik idealizmin karşıtıdır.

Varoluşçuluk 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı maddi ve manevi çöküntünün içinden yeni bir anlayış biçimi olarak ortaya çıkmıştır. İnsan varlığının büyük bir tehlike içinde olduÄŸunu, insanın istikrarsız bir dünyada yaÅŸamak zorunda bırakıldığını “ dünyaya atılmış” olduÄŸunu vurgulamıştır.

ETİK (Ahlak Felsefesi): İnsan eylem ve davranışlarını, ahlaki olanın özünü araştıran felsefe dalı.

PRAGMATİZM: Ahlakın hedefi, insan gereksinim ve isteklerinin karşılanması, insanların ahlaksal duyarlıkta sürekli olarak gelişmesi ve daha iyi bir toplumun oluşmasıdır. Saltık iyi ve saltık kötü yoktur. Önceden ahlaksal yasalar belirlenim, bunlara ulaşmak için çalışılmalıdır. Ahlaksal yasalar fiziksel yasalara benzetilebilir, çünkü formüller olarak hizmet ederek verili koşullar altında, belli karşılıkları vermede bize yol gösterirler. "Tüm ahlak toplumsaldır" İnsan ahlaksal yükümlülükler üstlenmeksizin bir toplumda yaşayamaz.

İDEALİZM & BRADLEY: Törel hedef "kendi"nin, yüksek ya da evrensel "kendi"ye ulaşılmasıdır. İnsan kendini sonsuz bir bütünün öz-bilinçli bir üyesi olarak, o bütünü kendi içinde olgusallaştırarak olgusallaştırır.

YENİ TOMİSTİZM & MARİTAİN: İnsan doğal olarak arama eğiliminde olduğu iyi bir ereğe yönelir ve insan çabasının hedefi iyilik ve kötülükten bütünüyle arı olan Tanrıyı sevmektir İnsan ahlaksal edimlerini akılla kontrol etmeli ve sağgörü ile yönlendirmelidir. İnsan bu yolla Tanrıya ulaşabilir ve buda son hedeftir çünkü Tanrı yalnızca iyilik taşır.

EVRİMCİLİK: Alm. Evolutionismus, Fr. evolutionisme, İng. evolutionism, Es. t. tekâmüliye

Evrim öğretisi. Her şeyi evrim açısından değerlendiren dünya görüşü.

1- Üst biçimlerin alt biçimlerden bir evrimle oluştuğunu dile getiren bilim ve felsefe öğretisi. Dönüşüm öğretisi ile eşanlamlı: Lamarck, Darwin vb. nın, türlerin doğal bir dönüşümle birbirinden türediğini ileri süren öğretileri.

2- Spencer’in ileri sürdüğü dirimbilimsel evrim öğretisinin geniÅŸletilmiÅŸ biçimi: Bu öğretiye göre, evrim yasası cansızlar dünyasından düşünceye, insanın kurduÄŸu kurumlara deÄŸin her gerçek olana egemendir. İnsan anlağının hayvanlarınkine üstünlüğü evrimsel bir dönüşümün sonucudur; ahlak bilinci de bir evrim ürünüdür.

EYLEM: İnsanın yaptığı istençli hareket. İnsanın bir dış nedenle değil de, doğrudan doğruya kendisinin gerçekleştirdiği davranışları.

EYTİŞİMSEL ÖZDEKÇİŞİK: Alm. Dialektischer Materialismus, Fr. matérialisme dialectique, İng. dialectiacal materialism

Marx’ın, Engels’le birlikte geliÅŸtirdiÄŸi, Hegel’in eytiÅŸimsel geliÅŸme düşüncesini ilke olarak alıp, bunu, kendi deyiÅŸiyle, "baÅŸaÅŸağı" eden, felsefe öğretisi: Evreni devinim içindeki özdekten oluÅŸmuÅŸ bir bütün olarak göz önüne alan "evren üzerine genel kuram". Bu kuramda ÅŸu ilkeler yer alır:

a. Evrenin yapısı özdekseldir; özdek, bilincin dışında ve bilinçten bağımsız bir gerçeklik olarak vardır; evrenin varoluş biçimi de devinimdir; evren olmuş bitmiş bir şey değil, eytîşimsel biçimde ilerleyen bir süreçtir; olaylar arasındaki bağlantılar, özü devinim olan özdeğin zorunlu gelişme ya- sasını kurarlar.

b. GeliÅŸme süreci yalnızca niceliksel bir deÄŸiÅŸme olarak.deÄŸil, niceliksel deÄŸiÅŸmelerden niteliksel deÄŸiÅŸmelere geçen bir ilerleme olarak belirir. İnsanın bilinci de gerçekliÄŸin eytiÅŸimsel yapısı ile baÄŸlantı içindedir. Düşünce, geliÅŸmesinde yetkinliÄŸin en yüksek derece- sine eriÅŸmiÅŸ bir özdeÄŸin ürünüdür; baÅŸka deyiÅŸle düşünce kendisi de doÄŸanın bir ürünü olan insanın beyninin ürünüdür, beyin de düşüncenin organıdır; düşünce gerçekliÄŸi yaratmaz, tam tersine düşüncel olan insan’ kafasına aktarılmış özdekten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.

c. Evreni ve yasalarını bilme olanağını yadsıyan idealizme karşıt olarak eytişimsel özdekçilik. evren ve yasalarının tümü ile bilinebileceği ilkesinden kalkar. Deneyle doğrulanmış bilgilerimiz nesnel bir doğruluğu gösterirler. Evreni, olayların birbirine bağlı olduğu, birbirlerini karşılıklı koşullandırdıkları birlikli bir bütün olarak ele alan bu kuramda, evrende bilinemez diye bir şey yoktur, yalnızca henüz bilinemeyen şeyler vardır, onlar da bilim ve teknik aracılığı ile bulunacak ve bilineceklerdir. bkz. eytişim, tarihsel özdekçilik, Marksçılık.

EZOTERİZM: Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceÄŸi görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe’ de "Batiniyye", Fransızca’ da "Esotérisme" ve İngilizce’ de "Esoterism" ya da "Esotericism" karşılığıdır. Bu sözcügün Türkçe’ de yeni kullanılan karsılığı "İçrekçilik" tir.

Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir. Ne var ki, Ezoterizmin bu özelliği çoğunlukla göz ardı edilir ve hemen her zaman Ezoterizmi, Gizemcilik (Mistisizm) ya da Gizlicilik (Okültizm) ile karıştırma yanlısına düşülür.

Ezoterizm sözcüğü, köken olarak Yunanca’ daki esoterikos sıfatından türemiÅŸtir. Ezoterik biçiminde yaygın olarak kullanılan bu sıfat, "içrek yani dışa kapalı ve kendı içine dönük ya da apaçık olmayan" anlamlarına gelir ve bir topluluk ya da bir örgütü, bir yöntem ya da sistemi, bir yazı ya da konuÅŸmayı nitelendirmek için kullanılabilir. Ezoterik sıfatı, "genel ve herkesin olabilen" anlamına gelen "eksoterik" (dışrak, İngilizcede Exoteric, Fransızcada Exotérique) teriminin karşıtıdır. ÖrneÄŸin dinler eksoterik, Gizemcilik ezoteriktir. Antikçağın gizemci düşünürü Pisagor, öğrencilerini esoterikos ve exoterikos diye ikiye ayırır, gizli öğretisini yalnızca birincilere aktarırmış.

Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel özelliği vardır:

* Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon" yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;

* Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde verilmesi;

* Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.

Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden bağımsızdır ve temelde biçimsel bir işleyişi nitelendirmektedir.

Ezoterik öğreti sisteminin doğusu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunlugu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı, zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.

Ezoterizm uygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki, yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, insanlığa maledilmesi geçikebilir.

Ezoterizmin kapalılık gerekçesi HermesçiliÄŸin su sözleri ile daha iyi anlaÅŸilabilir : "Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. ÇoÄŸunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeÄŸi kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. GerçeÄŸi gizlemekten baÅŸka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek…". Benzer bir yaklaşımı Seyh Bedreddin’ de de bulmak olanaklıdır : "Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha iÅŸin başında söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeÄŸi söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır…"

Ezoterizmin işlevi, bazılarınca bilinen bir takım gerçeklerin, bilemeyenlere aktarılmasından ibaret değildir. Ezoterizmin işlevleri arasında, topluluk üyeleri arasında uyumlu bir iletişim sağlamak olgusu da vardır. Bu iletişim sayesinde, bilgileri geliştirmek, derinleştirmek, yenilemek, genişletmek ve olgunlaştırmak için olumlu bir yapı sağlanır.

Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.

Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.

Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal" Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve evrensel gerçeklerin, bunların yaşalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak, duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise, dinlerin akıl ve mantiğa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel Ezoterizmde, usa aykırı dinsel dogmaların, usa uygun bir yoruma kavuşturulma çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.

Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu, çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.

Felsefe Sözlüğü..m…

Salı, 06 Kasım 2007

MANİŞEİZM: İran`lı Mani`nin kurduÄŸu Hıristiyan-Zerdüşt karması dualist din…

ManiÅŸeizm’in temeli, Zerdüştçülüğün iyilik ve kötülük ilkesine dayanır. Evrende iki ilke egemendir; iyilik ışık ve ruhtur, kötülük de karanlık ve bedendir. Evren bir iyilik-kötülük karışımıdır, insanda bundan ötürü ruhtan ve bedenden yapılmıştır. Bedenin içine hapsedilip acı çeken ruhları kurtarmak gerekir. Amaç, iyilik-kötülük savaşının üstündeki birlikte ulaÅŸmaktır. İnsanları bu birliÄŸe bilim götürebilir, bilimse sevgiyle kazanılır. Sevgi, kötülüğü iyilik içinde eriterek insanları birliÄŸe ulaÅŸtıracaktır. Bu amaca varabilmek için her türlü tutkudan ve yalancılıktan sakınarak yaÅŸamak yeter.

Mani kendisini Adem`den Buda, Zerdüşt ve İsa`ya kadar uzanan bir peygamberler zincirinin son halkası olarak görüyordu. Ona göre doğru dinin geçmişteki vahiyleri, tek bir dilde tek bir halka seslendiği için etkili olamamıştı. Ayrıca manişeizme sonradan katılanlar, onun özgün hakikatini görememişlerdi. Oysa kendisi, bu öteki dinlerin yerini alacak evrensel bir dini yaymakla görevlendirilmişti.

Mani vahiyle gelen önceki bütün dinlerin, özellikle de Zerdüşt dininin, Budacığın ve Hıristiyanlığın içerdiği kısmi doğruları bütünlüğe kavuşturarak gerçek bir evrensel dünya kurmayı amaçlıyordu. Ama bu din, sıradan bir eklemeciliğin ötesinde, değişik kültürlere göre farklı biçimler alabilecek bir hakikati de dile getirmeliydi. Manişeizm, özünde bir tür gnostisizmdi. Öteki bütün gnostisizm türleri gibi manişeizmde bu dünyadaki yaşamın katlanılmaz ölçüde acı ve kötülükle dolu olduğunu öğretiyordu. İç aydınlanma ya da gnosis (içrek bilgi), Tanrı ile aynı doğayı paylaşan ruhun , kötülüklerle dolu madde dünyasına düştüğünü ve tin aracığıyla bundan kurtarılması gerektiğini gösteriyordu. Bu bilgi, kurtuluşa ulaşmanın tek yoluydu. Kişinin kendini bilmesi, geçmişte beden ve maddeyle karıştığı için bilgisizliğin ve öz bilinç yokluğunun kararttığı gerçek benliğini yeniden elde etmesi demekti. Kendini bilmek, ruhunun Tanrı ile aynı doğayı paylaştığını ve aşkın bir dünyadan geldiğini anlamaktı. Bilgi, insana, maddi evrende içinde bulunduğu düşkün koşullara karşın aşkın dünyadan kopmadığını, bu dünyaya ölümsüz ve içkin bağlarla bağlı olduğunu kavrama olanağını veriyordu.

ManiÅŸeizm insanlığın gerçek doÄŸası, yazgısı, tanrı ve veren üzerine taşıdığı bilgileri karmaşık bir mitolojiyle sunar. Günahkar ruh kötülüklerle dolu maddeyle karışır ve sonunda tin aracılığıyla özgürlüğe kavuÅŸur. Bu nedenle mitoloji üç aÅŸamada gerçekleÅŸir: tin ve madde, iyi ve kötü, ışık ve karanlık gibi temelden karşıt özlerin birbirinden ayrı olduÄŸu ilk dönem; iki tözün birbirine karıştığı ve yaÅŸadığımız çaÄŸa karşılık gelen ara dönem; baÅŸlangıçtaki ikiliÄŸin yeniden kurulacağı gelecek dönem. İyi insanların ruhları, ölümle birlikte Cennet’e döner. Zina, çocuk yapma, mülk edinme, ürün yetiÅŸtirme, et yeme, ÅŸarap içme gibi bedensel ÅŸeylere kendini kaptıran kiÅŸinin ruhu ise yeni bedenlerde sürekli yeniden doÄŸmaya mahkumdur.

MARBURG OKULU: Alm. Marburger Schule, Fr. ecole de Marbourg

Varlığı mantıksal bağıntıların bir örgütü olduğunu öne süren, gerçekliği kavramsal, matematiksel yolla kavrayan bir lojistik geliştiren Yeni Kantçı okul. //

Bu okulun kurucusu H. Cohen, geliÅŸtiricileri P. Natorp ve E. Cassirer’dir. Bu akım özdekçilik ve doÄŸalcılığın karşısında, bilgi eleÅŸtirisi ve bilim kuramı doÄŸrultusundadır. Bu okulun ayrıca ahlak felsefesi, sanat felsefesi, dil, din, söylencebilim araÅŸtırmaları da vardır.

MARKSÇILIK: Alm. Marxismus, Fr. marxisme, İng. Marxism

Karl Marx ve Friedrich Engels’in geliÅŸtirdiÄŸi; "bilimsel toplumculuk" doÄŸrultusundaki felsefe, toplum ve ekonomi öğretisi.

Marksçılar felsefelerini eytiÅŸimsel özdekçilik olarak adlandırırlar. Marksçılığın dayandığı temel, insanlığın tarihsel ve toplumsal geliÅŸmesinin ekonomik güçler ve iliÅŸkilerle belirlenmiÅŸ olduÄŸu ve düşünce ile ilgili tinsel güçlerin de bunların bir yansıması olduÄŸu görüşüdür. Ekonomik iliÅŸkiler ve bununla ilgili tinsel biçimler ile kültür, altyapı ve üstyapı olarak baÄŸlantı içindedirler, bir- birleriyle nedensel bir baÄŸlılık içinde bulunurlar. Marksçılığın felsefe bakımından temel ilkesi ÅŸudur: İnsanın bilinci varlığını deÄŸil, tam tersine toplumsal varlığı bilincini belirler. Düşünce ve bilinç insan beyninin ürünleridir, insanın kendisi de bir doÄŸa ürünüdür, çevresi içinde ve çevresi ile birlikte geliÅŸir; insan toplumu da kültürü ile birlikte bir doÄŸa parçasıdır; insan tarihi de neden-etki baÄŸlantısı içinde ve eytiÅŸimsel bir biçimde geliÅŸir. Evren olmuÅŸ bitmiÅŸ bir ÅŸey deÄŸil, ilerleyen bir süreçtir; eytiÅŸim de Marx’a göre, gerek dışdünyadaki, gerek insan düşüncesindeki genel devinim yasası -bu devinim özdeÄŸin varoluÅŸ biçimidir- üzerindeki bilimdir.

Hegel’in karşıtlıklar içinde ilerleyen eytiÅŸimsel deÄŸiÅŸmesi Marx’da sınıfların savaşına çevrilmiÅŸtir. Sınıfların savaşı öğretisi de Darwin’in öğretisinde kendisine dayanak bulur. DoÄŸadaki yaÅŸama savaşını Marx insan toplumlarına da aktarmıştır. Bilimsel toplumculuk da sonunda bir doÄŸa bilimi biçimine girer.

MATERYALİZM (Özdekçilik): Evrendeki tek cevherin madde olduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini öne süren görüş

Alm. Materialismus, Fr. materialisme, İng. mııterialism, es. t. Maddiye

Bütün evrenin, her varlığın ve olgunun, en temelde maddi özellik gösteren öğelerden oluştuğu, bunlarla ilgili açıklamaların da bu öğelere ve aralarındaki ilişkilere indirgenebileceği yolundaki görüş.

1. Her türlü gerçekliğin -yalnızca nesnel değil, ruhsal ve tinsel olan gerçekliğin de- özünü ve temelini özdekte gören, özdekten başka hiçbir tözün bulunmadığını öne süren dünya görüşü.

ÖzdeÄŸi evrenin ilkesi yapan eski Yunan atomcularından Leukippos ve Demokritos’tan beri özdekçilik türlü biçimlerde ortaya çıkar. İngiltere’de 17. yüzyılda Hobbes, Fransa’da 18. yüzyılda Lamettrie ve Holbach, Almanya’ da 19. yüzyılda Ludwig Büchner’le en yüksek düzeye ulaÅŸmıştır.

2. (Ahlak felsefesinde) Yalnızca yararlı ve haz veren şeyleri erişilmeye değer sayan, içeriksel-özdeksel değerler dışında kendi başına var olan bağımsız bir değerler alanını kabul etmeyen dünya görüşü.

Maddecilik özellikle, dualist ve tinselci görüşler karşısında gelişmiştir. Bunların ilkinden daha çok tekçi özelliğiyle, ikincisinden ise idealizme karşı gerçekçi özelliğiyle ayrılır. Dualizmdeki apayrı ve birbirine indirgenemeyecek iki varlık görüşüne karşı maddecilik, varlığın en temelde tek bir biçimi olduğunu ileri sürer. Buna göre, düşünsel ya da zihinsel denen olgular ya maddi olguların karmaşık biçimleridir ya da varlıkların temellerindeki yapıya indirgenerek açıklanabilir. Tinselci ve idealist görüşler karşısında da maddecilik düşünsel ya da zihinsel olguların kendi başlarına var olmadıklarını, görünürdeki var oluşlarının ise onları olanaklı kılan maddi bir temel üzerinde açıklanabileceğini öne sürer. Ruh-beden ya da düşünce-madde ayrımının aldatıcı olduğunu bu iki varlık türünün gerçekte tek bir maddi temelin iki farklı görünüşü olduğunu savunur.

Maddecilik tarih ve toplum gibi insana iliÅŸkin varlık alanlarının açıklanmasında bunlara bir “amaç”, “erek”, ya da “istek” atfetmek yerine, maddi bir temele dayanan anlamlı nedenlere baÅŸvurmayı öngörür. Bu yaklaşıma göre insanların toplum ve tarih içinde ürettikleri düşünsel içerikli olgular vardır, ama bunlar tek baÅŸlarına ne ortaya çıkabilirler, ne de bu alanlarda etkili olabilirler. Bunları hem ortaya çıkaran, hem de etkiliymiÅŸ gibi görünmelerini saÄŸlayan maddi ve somut nedenler vardır. Bu nedenler, tarihsel ve toplumsal deÄŸiÅŸimlere yol açan asıl etkendir. Düşünsel içerikli olgular ancak bu asıl etkene baÅŸvurularak açıklanabilir.

Maddecilik psikoloji gibi bireylerin zihinsel süreçlerini inceleyen bilgi dallarında da örneğin duygu, düşünce, amaç koyma ve yönelmelerin nedenlerini, bunların temelinde yatan organik, fizyolojik maddi süreçlerde arar. Buna göre, insanın belirli bir düşünceye sahip olması , bedenindeki en yalın fizyolojik süreçlerden beynindeki elektromagnetik etkinliğe kadar bir dizi maddi etmenin sonucudur. Zihinsel süreçlerin temelinde yatan maddi süreçler yeterince anlaşılırsa, zihin de anlaşılmış olacaktır.

Batı felsefesinde maddecilik geleneÄŸinin baÅŸlangıcı Sokrates öncesi filozoflardan Demokritos ve öğretmeni Leukippos’a dayandırılır. AtomculuÄŸun da ilk biçimini ortaya atan bu filozoflara göre, bütün everen daha fazla bölünemeyecek, katı, tek başına var olan küçük parçalardan (atomlardan) oluÅŸuyordu. Dünyadaki her olay, bu atomların birbirleriyle etkileÅŸiminin yarattığı süreçlerden kaynaklanıyor, algı ve bilgi de bu parçacıkların insanların organları üzerindeki etkilerinden doÄŸuyordu. Eski Yunan ve Latin sonrası dönemde, Hıristiyanlığın etkisiyle maddecilik hemen tümüyle bir yana atıldı.

Yeni çaÄŸda çeÅŸitli bilimlerde ulaşılan somut sonuçlar, felsefede de maddeciliÄŸin yeniden doÄŸmasına yol açtı. 17. yüzyılda, İngiltere’de Thomas Hobbes ve Fransa’da Pierre Gassendi, eski atomculardan da esinlenerek, maddi temeller üzerine kurulu bir dünya görüşünü iÅŸlediler. Gassendi deneyimle elde edilen olguları açıklarken modern bilimlerin yöntemlerini kullandı. Hobbes ise duyumların beyinde oluÅŸan maddi hareketler olduÄŸunu ileri sürdü.

Materyalizm 19. yüzyılda doÄŸa bilimlerindeki önemli geliÅŸmeler sonucu yeniden güçlendi. Özellikle Darwin’in biyolojide yarattığı devrim, doÄŸal düzene iliÅŸkin görünürdeki kanıtların tümüyle nedensel nedenlere dayanarak açıklanabileceÄŸini gösterdi.

20. yüzyılda modern fizikte görülen devrim niteliÄŸindeki geliÅŸmeler nedensel temellere dayalı yaklaşımları sarsarken, katı ve bölünmez maddi temel sayılan “atom” düşüncesinin de sorgulanmasına yol açtı. Bunun sonucunda maddecilik tartışması daha çok bilimsel yöntem ve uygulamalar açısından sürdü. Fizikteki geliÅŸmeler nedeniyle madde kavramı gittikçe daha az açıklayıcı ve anlaşılır olmaya baÅŸladı.

MEKANİZM: Bütün olayları mekanik nedenlerle açıklama anlayışı…

AntikçaÄŸ Yunan düşüncesinde Abdera düşünürleri adıyla anılan, Leukippos ve Demokritos doÄŸayı nicelik farklılaÅŸmalarıyla oluÅŸan bir nedensellik anlayışı içinde gördüler. Hava, su vb. gibi atom biçimlerini büyüklük ve küçüklükleriyle, eÅŸ deyiÅŸle nicelikleriyle birbirinden ayırıyor, farklılaÅŸtırıyorlardı. Onlara göre evren, sonsuz geçmiÅŸten sonsuz geleceÄŸe kadar birbirlerine çarpıp birbirlerini itmeyle devinen bir atomlar yığınıydı. Her ÅŸey, bu çarpma ve itmeyle gerçekleÅŸen yer deÄŸiÅŸtirme devimi (mekanik devim)’nin zorunlu düzeni içindeydi. Yoktan varolma ve vardan yok olma diye bir ÅŸey yoktu, her ÅŸey bu çarpma ve itme devimiyle birleÅŸen (doÄŸum) ve ayrılan (ölüm) özdeksel atomlardan oluÅŸuyordu, bu oluÅŸma ilksiz ve sonsuzdu. Evren, aralıksız ve sürekli bir nedensellik zinciri içinde akıp gidiyordu. Ruh, bütün duyu algıları, bütün düşünme de özdeksel atomdan ibaretti. Atomlar pürüzlü, düz, köşeli, tekerlek, yuvarlak, eÄŸri büğrü, kanca, çengel biçimindeydiler ve sayısızdılar. Bölünmez (atom) ve parçalanamazdılar. “atomlar sonsuz boÅŸluk içinde birbirinden ayrılmış; biçim, büyüklük, duruÅŸ, sıralanış bakımından birbirinden farklı olarak boÅŸlukta sürükleniyorlar, birbirleri üzerine gelerek çarpışıyorlar. Bir bölümü birbirinden uzaÄŸa atılırken bir baÅŸka bölümü biçimlerin , büyüklüklerin, duruÅŸ ve diziliÅŸlerin simetrisine göre birbirleriyle örülüp kalıyorlar”dı. Abdera düşünürlerinin bu özdekçi atom öğretilerinde evren mekanik devim’le açıklanmaktadır. Bu mekanik devimli zorunlu olarak bir nedensellik zinciri meydana getirir, çarpan neden ve kendisine çarpılan sonuç’tur. (iten ve itilen). Bu nedensellik zinciri de zorunlu olarak bir aralıksızlığı , eÅŸ deyiÅŸle süreklilik’i gerektirir; kendisine çarpılan da bir baÅŸkasına da çarparak onun nedeni olacak ve bir sonuç meydana getirecektir, bu vuruÅŸmalı devim araya hiçbir kesinti girmeksizin böylece sürüp gitmek zorundadır. Kısaca mekanizm , evreni bütün olguların bir nedensellik zinciriyle birbirlerine baÄŸlı bulundukları, sürekli bir yer deÄŸiÅŸtirme devimiyle açıklama anlayışıdır. Buysa vereni bir makine düzeni içinde görmektir, doÄŸa çarpma yasalarına göre iÅŸleyen bir makinedir. Devim özdeÄŸim içerdiÄŸi bir güç deÄŸildir, ona dışardan verilir; bu yüzden de oluÅŸma aÅŸamaları birbirinin içinden çıkmaz, yan yana dizilir. Demek ki doÄŸadaki bütün deÄŸiÅŸmeler diyalektik deÄŸil mekaniktir.

Bu mekanikçi açıklama, doğada özdekten başka hiçbir öğe tanımamasına rağmen, idealist bir açıklamadır. Mekanik hareketin sıraladığı neden-sonuç dizisi zorunlu olarak ilk ve son ereği gerektirir, buysa :-):-):-):-)fiziği gerektirmek demektir. nitekim mekanikçi özdekçilik, özdeği ilk devindiren dışsal gücün tanrı olduğunu ileri sürmüştür.

Mekanikçi Gerekircilik: her türlü nedeni mekanik nedene indirgeyen ve rastlantıyı nedensellik sayarak yadsıyan gerekircilik anlayışı… Bilimin temeli olan gerekircilik (determinizm) XVIII ve XIX yüzyıllarda fizikçi Newton’un mekaniÄŸinden etkilenerek mekanikçi bir anlayışa yönelmiÅŸtir. GerekirciliÄŸe göre her olgunun bir nedeni vardır. Mekanikçi gerekirciliÄŸe göreyse bu neden mekaniktir ve birbirinden bağımsız bir neden sonuç zinciri halinde sürekli olarak tekrarlanır. Aynı nedenler aynı sonuçları doÄŸururlar, kendi nedeniyle belirlenen, sonuç da kendi nedeniyle aynılaşır ve kendisiyle aynı olan yeni bir sonuç meydana getirir. Bu demektir ki geliÅŸme (evrim) ve sıçrama (devrim) olanaksızdır.

MekaniÄŸin temel yasaları olan dinamik yasalara göre belli bir durum belli ve zorunlu durumlar zincirini meydana getirir ve belli bir durum bilinince bu durumun meydana getireceÄŸi daha sonra ki durumlar bilinebilir. Bu temelden yola çıkan Laplace ki mekanikçi gerekirciliÄŸe Laplace’çı gerekircilik de denir. DoÄŸayı harekete getiren bütün güçleri ve doÄŸayı teÅŸkil eden bütün varlıkların birbirlerine karşı olan durumlarını belli bir anda bilebilecek ve bunları matematik formüllere baÄŸlayabilecek bir öke tasarlar ve böyle bir öke olsaydı evrenin en büyük cisimlerinden en küçük cisimlerine kadar hepsinin hareketlerini matematik formüllerde kolaylıkla toplayabilir ve geleceÄŸi de geçmiÅŸi de gözlerimizin önüne serebilirdi” der. Laplace’in bu ökesinin Laplace’in cini adı verilir.

MEKANİKÇİ ÖZDEKÇİLİK: Doğal ve toplumsal olguların mekaniğin yasalarıyla açıklanabileceğini sana özdekçilik anlayışı.

Mekanikçi özdekçilik, evreni özdeksel bir temele oturtmak ve bunun da, mekanik yer değiştirme devimiyle ve makinelerde olduğu gibi zorunlu bir nedensellik içinde işlediğini ileri sürer; ve böylece düşünceyi sınırlandırır, bütün süreçleri, ve bütün devim biçimlerini mekanik devime indirgemekle organik özelliklerin ve toplumsal yasaların anlaşılmasına engel olur. Mekanik ve matematiğin evreni tümüyle bilmek için yeterli ilkeleri sunduğunu savunur.

Descartes evreni, kocaman bir makine olarak görür ve Hobbes canlı doÄŸayla cansız doÄŸayı bir ve aynı sayarak mekanik nedenlerle açıklar, ve tanrıyı bile “doÄŸal nedenlerin en üstünü” sayarak doÄŸalaÅŸtırır. Hobbes’a göre evrende her ÅŸey özdeksel, ruhsal, insansal, toplumsal her ÅŸey doÄŸal ve bundan ötürü de özdeksel nedenlerle belirlenmiÅŸtir. Ruh,irade vb. gibi özdeksel olmayan tasarımlar boÅŸ ve temelsiz önyargılardır; evrene bütün olup bitenleri bu gibi tasarımlardan ve düşlerden kurtararak matematikte olduÄŸu gibi zorunlu ÅŸemalara baÄŸlamalıdır. Mekanik yasalara göre kurduÄŸumuz iÅŸlettiÄŸimiz bir makinenin artık nasıl iÅŸleyeceÄŸini ve neler üreteceÄŸini önceden bilebilirsek, öylece evrensel belirleniÅŸin tek kaynağı olan özdeksel nedenleri de bilmekle bir makinede olduÄŸu gibi önceden dilediÄŸimiz yönü verebiliriz. İşte bu anlayış katıksız bir mekanikçi özdekçilik anlayışıdır.

:-):-):-):-)FİZİK: Felsefenin en temel konularını, bu konuların felsefe içinde işlenmesi açısından ele alan bilgi dalı. Tek tek ve farklı biçimlerde varolan nesnelerden ayrı, genel ve bir bütün olarak varlığın ya da varolmanın ne olduğunu araştırır. :-):-):-):-)fizik terimi felsefe tarihi boyunca bir yandan en üst felsefe disiplini olarak olumlu, bir yandan da boş ve anlamsız önermeler içeren bir alan olarak olumsuz anlamda kullanılmıştır.

:-):-):-):-)fizik deyimini ilkin i.ö. 1. yüzyılda Andronikos kullanmış ve Aristoteles’in ders kitaplarını sıralarken doÄŸa bilgisi derslerinden sonra gelen on dört kitabına :-):-):-):-) ta Phusika ( doÄŸa bilimlerini kapsayan kitaplardan sonra gelen kitaplar) adını vermiÅŸti. Nitekim bu kitaplarına Aristoteles de duyularla kavranan bilgi (fizik)’in üstünde saydığı usla kavranan bilgiyi kapsadıklarından ötürü ilk felsefe adını vermiÅŸ bulunuyordu. Aristoteles için bu felsefenin ilk’liÄŸi, bütün bilimler için gerekli ilkeleri incelemesinden ve saptamaya çalışmasındandı. Böylece :-):-):-):-)fizik, ilk kullanımında fiziÄŸin üstünde, ötesinde ya da dışında sayılan düşünce ile ilgili, düşünsel bir anlam taşımaktadır. İşte bu anlam, giderek onu idealizm ve ruhçuluk ile kaynaÅŸtırmış ve gerici bir dünya görüşü oluÅŸturmuÅŸtur.

:-):-):-):-)fizikle bilinçli biçimde ilk uÄŸraÅŸan ilk filozoflar Eski Yunan düşünürleridir. İlk kez bu düşünürlerin ele aldığı temel :-):-):-):-)fizik sorun, zihin tarafından bilgi nesnesi edinilebilen, ama gerçek dünyada bulunmayan ÅŸeylerin (soyut düşüncelerin, örneÄŸin sayıların), genel olarak biçimlerin varlığı ve niteliÄŸidir. Eski Yunan felsefesi algılanabilir gerçek dünya ile düşünülen zihinsel bir idea dünyasını ayırt etmiÅŸ, daha sonra :-):-):-):-)fizik ile ilgilenen felsefeciler de soyutlamalar ile tözler arasındaki iliÅŸkiler üzerinde durmuÅŸlar, bunların ikisinin de mi gerçek olduÄŸu, yoksa birinin ötekinden daha mı çok gerçeklik taşıdığı sorununu tartışmışlardır. Dolayısıyla doÄŸa, zaman ve uzam, Tanrı’nın varlığı ve nitelikleri gibi sorunları biçim ile idea arasındaki iliÅŸkiyi kavrama çabasıyla irdelemiÅŸlerdir.

Felsefe tarihinin ilk :-):-):-):-)fizikçileri Parmenides ve Platon’du. Sonraki yüzyıllarda :-):-):-):-)fiziÄŸin en önemli konularından biri olarak görünen dünya ile gerçek dünya ayrımı ilk kez bu düşünürlerce dile getirildi. Platon, sürekli deÄŸiÅŸen duyulur dünyanın geçici nesnelerinin karşısına, deÄŸiÅŸmeyen, duyulara verilmeyen, düşünce yoluyla ulaşılabilir bir dünya yerleÅŸtirdi. Aristoteles bunu farklı bir biçimde yorumladı. Ona göre madde her zaman kendi en üst biçimine doÄŸru sürekli bir devinim içindeydi. Dolayısıyla Aristoteles için maddi dünya organik deÄŸiÅŸim içindeki bir süreklilikti.

Hıristiyanlığın geliÅŸmesiyle, ortaçaÄŸda dinsel etki alanına giren :-):-):-):-)fiziÄŸin ana sorunu Tanrı’ydı. Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için çeÅŸitli usavurmalar geliÅŸtirilirken, Tanrı ile dünya arasındaki iliÅŸkiler (yaratılış, zamanın baÅŸlangıcı, Tanrı’nın dünya içinde varlığı vb.) :-):-):-):-)fiziÄŸin baÅŸlıca konuları oldu. Böylece ortaçaÄŸda :-):-):-):-)fizik tanrıbilim ile eÅŸ sayıldı. OrtaçaÄŸ egemenliÄŸi tümüyle Hıristiyan kilisesinin elindedir. Hıristiyan kilisesine göre dinsel dogmaların dışında hiçbir bilim yoktur, tek gerçek dinsel dogmalardır. Birçok aydın düşünceleri kapsadığı halde tanrıbilim ile eÅŸ sayılan :-):-):-):-)fiziÄŸin ortaçaÄŸda Hıristiyan kilisesi tarafından kullanılmasıyla ortaçaÄŸa karanlık çaÄŸ adı verilmiÅŸtir.

16. yüzyıldan sonra :-):-):-):-)fizik deyimi, ontoloji anlamında kullanıldı. Ne var ki bu varlık, “duylarla kavranılan dışındaki varlık” ve “görünüşlerin ardındaki kendilik” olarak ele alınıyordu. Hegel’e gelinceye kadar bu çağın :-):-):-):-)fiziÄŸi de, ortaçağın :-):-):-):-)fiziÄŸi gibi, bilimsel temelden yoksun kurgul görüşler ve varlığın duyularla algılanamayan kendiliÄŸi üstüne varsayılan yapıntılar olarak sürüp gitmiÅŸtir. Hegel :-):-):-):-)fizik terimine diyalektik karşıtı anlamını vermiÅŸtir.

:-):-):-):-)fizik deyimi, ruhçuluk temelinde birleÅŸen ÅŸu anlamları kapsar: duyularla kavranılanların dışındaki varlıkların bilgisi, kendiliÄŸinde ÅŸey’in bilgisi, doÄŸanın ardında gizlenen ve ona imkan veren varlık bilgisi, mutlak bilgisi, ussal bilgi, madde olmayanın bilgisi, son erek bilgisi, doÄŸasal ve biçimsel olmayanın bilgisi, dogmacı bilgi, varlık yasalarını bulmak için düşünen benliÄŸin bilgisi.

Rene Descartes, bütün varlığı temelde, yer kaplayan madde ile düşünen zihin olarak iki bağımsız alana ayırdı. Bu kavrayış içinde Tanrı’nın konumu yalnızca, yalnızca maddeyi yaratmış bir ilk neden olmakla sınırlıydı; ilk yaratılıştan sonra her iki dünya da kendi yasalarıyla iÅŸliyor, aralarındaki iliÅŸki de insanın ruhu ile bedeni arasındaki iliÅŸki aracılığıyla kuruluyordu.

MİMEMİS: Taklit; benzetme, örnek alınan şeyi yeniden yapma. Kimi düşünürler sanatı, nesnelerin bir taklidi (mimemis), bir benzetmesi olarak görürler.

MONAD: Leibniz’in felsefesinde, sonul gerçekliÄŸi oluÅŸturan , sonsuz küçüklükte ruhsal-maddi varlıklara verilen ad. Leibniz bu terimi felsefenin temel kavramı olarak kullanmıştır. Her monad bilinçlilik derecesine göre, öteki monadlardan farklılaÅŸan tek, yok edilemez, dinamik bir tözdür. Monadlar arası gerçek bir nedensellik iliÅŸkisi yoktur, ama her biri kendi içinde bir deÄŸiÅŸme ilkesini barındırır. Yaratılış sırasında Tanrı’nın kurduÄŸu düzende bütün monadlar birbirleriyle eÅŸ zamanlı olarak ayarlanmıştır. Bu yüzden de her monad öteki monadlardan etkilenmediÄŸi halde deÄŸiÅŸen gerçekliÄŸin tümünü olduÄŸu gibi yansıtır. Böylece farklılıklar dünyasına birlik egemen olur.

Bu terim ilkin antikçaÄŸ Pitagorasçılarınca kullanılmıştır. Pitagorasçılara göre monad, ruhla özdeÄŸi aynı zamanda içeren, evrensel matematik bir birimdir ve “1” sayısıdır. Sonra Platon’un ideaları için kullandığı bu deyim Yeniplatoncuların dilinde tanrıyı dile getirmiÅŸtir.

Monotheizm : Tanrının dünyadan ayrı ve tek olduğuna inanma. En büyük tektanrıcı sistemler Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam olmakla birlikte pek çok dinde tektanrıcı öğelere rastlanır.

Tek tanrıcılığa dayalı bu üç dinde tanrı, birlik ve yalınlık(ezeli varlık olarak tanrı) özelliklerini taşır. Ayrıca sadakatin ve güvenirliÄŸin ifadesidir. Panteizm’deki tanrı anlayışından farklı olarak tektanrılıktaki tanrının kendi kiÅŸiselliÄŸi vardır. Kendi iradesiyle hem doÄŸal hem de tinsel dünyalar yaratmıştır. Tanrı aynı zamanda en yüksek iyiliÄŸin kaynağıdır.

İbranice kutsal metinler, İsrailoÄŸullarının öbür tanrıların varlığını yadsımaksızın bir tanrıya tapmış olduÄŸunu gösterir. Hıristiyanlık’ta ise üçlü baba, oÄŸul, kutsal ruh üçlemesi vardır. Bunlar bu iki dini tektanrıcılıktan uzaklaÅŸtırmaktadır. Tektanrıcılık Hıristiyanlıkta ve Yahudilikte İslam’da olduÄŸu kadar vurgulanmaz. İslam inancına göre Allah birdir, varlığının baÅŸlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmış ÅŸeylerin hiç birine benzemez.

MORALİTE (ahlaklılık): Bir insanın iyi ve kötü açısından davranış biçimleri ve ahlaki düşünüşü. Ahlaki kurallar ile uyum içinde Mutçuluk

Alm. Eudömonismus, Fr. eudrimonisme, Ing. eudaemonism, Yun. eudaimonismos, es. t. istisadiye

Yaşamın anlamını mutlulukta bulan, insan eylemlerinin son ereği olarak mutluluğu gören ahlak öğretisi.

Mutluluk kavramına verilen anlama göre mutçuluk öğretileri türlere ayrılır:

a. Hazcılık: Duyusal hazlara bağlanan mutçuluk.

b. Bireysel mutçuluk: Tek kişinin mutluluğuna bağlanan mutçuluk.

c. Toplumsal mutçuluk: Toplumun mutluluğunu, iyiliğini erek olarak alan mutçuluk. Bu sonuncusu "Olabildiğince çok insanın olabildiğince çok mutlu olması." düşüncesiyle kesin formülünü bulur ve yarar açısından ele alınarak yararcılığa varır.

Felsefe Sözlüğü..l…

Salı, 06 Kasım 2007

LİBERALİZM: Siyasal, dinsel ve ekonomik alanlarda müdahaleleri istemeyen devlet, toplum ve birey arasındaki iliÅŸkilerde önceliÄŸin bireyin hak ve özgürlüklerinde olması gerektiÄŸini savunan öğretilerin genel adı…

Liberalizm terimi, siyasal alanda yasalar karşısındaki eşitliği ve insanların kendi yönetimlerini kendilerinin seçmesi özgürlüğünü, dinsel alanda kilise egemenliğine karşı vicdan özgürlüğünü, ekonomik alanda da devlet müdahalesine karşı alışveriş özgürlüğünü savunur.

Liberalizm, 18. ve 19. yüzyılda Avrupa orta sınıfının mutlakıyetçi devlet düzenlerine karşı ve teolojik dünya görüşünün bir parçası olarak çıkmıştır. Bu dünya görüşü, en çok doÄŸal hukuk öğretisi ile faydacılık öğretisinden etkilenmiÅŸtir. DoÄŸal hukuk öğretisine göre insanın doÄŸuÅŸtan gelen birtakım dokunulmaz hakları vardı. Bunların başında da mülkiyet hakkı geliyordu. ÇaÄŸdaÅŸ toplu ve devlet düzeninin dayandığı “toplumsal sözleÅŸmenin” amacı öncelikle bu hakkın istikrarlı bir hukuk sisteminin güvencesi altına alınmasıydı. Özellikle İngiliz filozof John Locke’un yapıtlarında liberal ideolojiye en uygun biçimine kavuÅŸan bu doÄŸal haklar yaklaşımı, klasik siyasal iktisadın babası sayılan Adam Smith iktisadi açıdan deÄŸerlendirdi. Smith, toplumun iktisadi yaÅŸamını doÄŸal bir organizma olarak tanımladı. Onla göre kapitalist ekonomiye, nesnel, insanların iradesindeki bağımsız yasalar yön verirdi. Bu yasaların herhangi bir bozulmaya uÄŸramadan iÅŸlemesi için en elveriÅŸli ortam serbest rekabetti. İş bölümü ve serbest rekabete düzeninde her iktisadi birim, ister üretici ister tüketici olsun, kendi kiÅŸisel çıkarının peÅŸinde koÅŸarken aynı zamanda ve kendiliÄŸinden bütün toplumun refahına da hizmet etmiÅŸ olacaktı.

Ekonomik liberalizmin temelinde, kendi öz çıkarını kollamakla topluluÄŸun çıkarını da saÄŸlayan rasyonel, homo oeconomicus (iktisadi insan) kurgusu vardır. Rasyonel bireyin çıkarını kimse ondan iyi bilemeyeceÄŸinden birey iradesinin dışındaki iradelerin, sözgelimi devletin piyasaya müdahalesi, kendi kiÅŸisel çıkarının peÅŸinden koÅŸarken aynı zamanda ve kendiliÄŸinden bütün toplumun refahına da hizmet edecek böylece faydacı filozoflar Bentham ve J.S. Mill’in “ en çok sayıda kiÅŸiye en yüksek düzeyde mutluluk” ilkesinin gerçekleÅŸmesini saÄŸlayacak bir bireye engel olurdu. O halde devlet piyasanın ve ekonominin dışında tutulmalıdır.

Çağdaş siyaset literatüründe liberal devlet bireyler arası ekonomik ve toplumsal farklılıklarından doğan eşitsizlikleri düzeltmeye çalışmayan , toplumsal ve ekonomik alanda etkin ve düzenleyici bir rol oynamayan devlettir.

Logos: Ussal yasa… Logos sözcüğü Yunanca’da usla kavrama anlamındadır. Ve duyguları kavrama anlamındaki pathos sözcüğü karşılığında kullanır. Kah anlamıyla ilgili olarak us ve bu usa dayanan söz, yasa, düzen, bilgi anlamlarını dile getirir.

10. yüzyılda Herakleitos logos’u evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren ussal ilke biçiminde tanımlamıştır. Buna göre logos, hem oluÅŸumların altında yatan ve onları biçimlendiren düzen ilkesi hem de evrenin böyle bir düzen olarak kavranmasında belirleyici olan bilgi ilkesiydi; evrenin kavranması belirli orantılara yani karşılıklı iliÅŸki içindeki yas niteliÄŸinde baÄŸlantılara göre gerçekleÅŸiyordu. Bu anlamıyla logos özellikle rastlantı ve geliÅŸigüzelliÄŸin karşıtıdır.

Herakleitos’un verdiÄŸi anlam Anaksagoras’ın baÅŸ kavramı olan “nous” dan farklıdır. Nous bir düzenleyici olarak evrenden önce de vardır ve evrene dışardan gelir, logos ise evrenle birliktedir ve evrensel oluÅŸun içindedir.

Herakleitos her şey çıkar geçer der; evrende kalıcı olan hiçbir şey yoktur. Bu sürekli evrensel değişiklilik logos için düzenlenmiştir. Logos yasasına göre olup örtmektedir.

Platon’a göre bilgi, logosta temelleri idealar hem düşünceler hem de bu düşüncelerin ilkesiz sonsuz nesneleridir. Düşünce ile nesne arasındaki özdeÅŸlik bu yüzdendir, yani düşünce nesnesinde her ikisi de idealarda temellendiÄŸi için uygundur.

Felsefe Sözlüğü..k…

Salı, 06 Kasım 2007

KABALA: Yahudilerin yazılı olarak konulmuÅŸ olan tanrısal yasaları yanında ağızdan aÄŸza geçen dinsel buyrukları İbrani felsefesinin ve söylence yazılarının toplamı. Tarihleri kesin bilinmez; en eskisi evrenin yaratılışı ile ilgilidir. Bu yapıt Yahudilerin ta menÅŸeinden itibaren halkın dini dolayısıyla Zebur’un gizli (batını) bir yorumunu yapmaktadır. Tevrat ve Kabala, belli bir zamanda yazılmış deÄŸildir. Ve oluÅŸması yüzyıllar sürerek ortaçağın sonuna doÄŸru tamamlanmıştır. Sefer jezirah (yaratmanın kitabı) ve Sefer Hazzahor (ışığın kitabı) adlarını taşıyan iki kitaptan oluÅŸmaktadır. Bu kitaplarda ağızdan aÄŸza geçmiÅŸ ve uzun yüzyıllar yazıya geçirilmemiÅŸ felsefesel öyküler vardır.

KAOS: Evrenin, düzene girmeden önceki karışık durumu.

Kategori : Kant’da deneyden önce gelen, zihinde bulunan on iki yargı formu.

KAVRAM: (1. Os. Mefhum, Tasavvur, Fehim, İdrak, Fikir, Mefhumu âm, Manayı âm, Tasavvuru âm, Mânâ, Mahiyet, Külliyat, Vukuf; Fr. Concept, Al. Begriff, İng. Conception, İt. Concetto… 2. Os. Malume, İlim, İlmi iptidâi, İlmi müktesep, Tasavvur, Fikir, Mârifeti müktesebe, Mefhumu mücerred, Manayı mücerred, Mefhum, Mâlumat, Mârifet, Vukuf, İrfan, Ittılâ; Mânâ, Mâkul Mâhiyet, Mâhiyeti mâkule; Fr. İng. Notion, Al. Gedanke, Vorstellung; İt. Nozione) Düşünceyle kavranılan.

1. Etimoloji: Türkçemizin yakalamak ve içermek anlamlarını dilegetiren kavramak kökünden türetilmiÅŸtir, kavranılmış olan’ı dilegetirir. Batı dillerindeki concept deyimi Hint-Avrupa dil grubunun almak anlamındaki kap kökünden, notion deyimi de Hint-Avrupa dil grubunun tanımak anlamındaki gen kökünden türemiÅŸtir. Bu deyimler ilkin Latince’de conceptus ve notio sözcükleriyle oluÅŸmuÅŸ ve Latince aracılığıyla Batı dillerine geçmiÅŸtir. Eski Yunancada kavram deyimi logos, horos, noema ve ennoia sözcükleriyle dilegetiriliyordu. Batı dillerindeki concept ve notion sözcükleri dilimizde tek sözcükle, kavram sözcüğüyle dilegetirilmekte ve anlamdaÅŸ olarak kullanılmaktadır. Notion deyimi ayrıca ilk bilgi anlamını da taşır. Bununla beraber Os. mefhum ve Fr. concept anlamındaki kavram, duyularla gelen nesnel izlenimleri düşüncenin soyutlama iÅŸleminden geçirerek kavradığı bir genel nesne; Os. mûlûme ve Fr. notion anlamındaki kavramsa bilgi konusu anlamlarını dilegetirir. Nitekim Alman düşünürü Kant, Avrupa dillerindeki ayrı karşılıkları anlamdaÅŸ olarak kullanan Skolastiklerin tersine, bu iki anlamı birbirinden ayırmış ve concept terimini genel kavram (Os. Külliler, Fr. Les universeaux)’lara özgü kılmıştır. Osmanlı felsefesinde de concept kavramı, aklın ibda ve ihtirâ ettiÄŸi ÅŸey (Tr. Usun yarattığı); notion kavramıysa aklın iktisâbettiÄŸi ÅŸey (Tr. Usun edindiÄŸi) olarak tanımlanmıştır.

2. Mantık: Kavram, nesnel gerçekliÄŸin insan beyninde yansıma biçimidir. Bundan ötürü de her kavram, doÄŸrudan ya da dolaylı olarak nesnel gerçekliÄŸi içerir. Bu, örneÄŸin aÄŸaç gibi nesne kavramları için böyle olduÄŸu gibi örneÄŸin özgürlük gibi düşünce kavramları için de böyledir. Ne var ki duyusal bir yansımadan bir kavram oluÅŸturabilmek için insan beyninde çok karmaşık bir süreç izlenir. Bu süreçte soyutlamalar, karşılaÅŸtırmalar, çözümlemeler, bireÅŸtirmeler, genelleÅŸtirmeler vb. gibi birçok ansal iÅŸlemler gerçekleÅŸir. Soyut kavramlardan daha soyut kavramlara ve bu daha soyut kavramların yardımıyla da çok daha soyut kavramlara varılır. Böylelikle kimi kavramlar artık nesnel gerçeklikle iliÅŸkisizmiÅŸ gibi görünürler. Oysa ne kadar soyut olursa olsun ve ne kadar düşünsel bulunursa bulunsun hiç bir kavram nesnel gerçeklikle iliÅŸkisiz olamaz. Nesnel gerçeklikten yansımıştır ve nesnel gerçekliÄŸe dönecektir. EÅŸdeyiÅŸle nesnel gerçeklikte denenecek, doÄŸrulanacak ve bir iÅŸe yarayacaktır. ÖrneÄŸin dünyada hiç bir sosyalist (toplumcu) ülke yokken oluÅŸan sosyalizm (toplumculuk) kavramı böyledir; denenmiÅŸ, doÄŸrulanmış ve gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir. Bir baÅŸka örnek olarak hiç bir fiziksel bilginin bulunmadığı bir çaÄŸda oluÅŸturulan atom kavramı da böyledir. Kavramlar, sonuç olarak, kendisi de nesnel gerçekliÄŸin bir ürünü olan insan beyninin ürünleridir. Tümüyle hayal ürünü olan kavramlar bile nesnel gerçeklikten yansımıştır, örneÄŸin zümrüdü anka kuÅŸu kavramı böyledir. Ne var ki bu gibi kavramlar nesnel gerçekliÄŸe döndürülemezler; eÅŸdeyiÅŸle denenemez ve doÄŸrulanamazlar, bundan ötürü de hiç bir iÅŸe yaramazlar. Bunlar bilimdışı kavramlardır. Demek ki kavramları bilimsel kavramlar ve bilimdışı kavramlar olmak üzere de ayırmak gerekir. Kavramlar, insan düşüncesinin etkin ye yaratıcı yapısının ürünüdürler. Ama Hegel’in Felsefe Tarihi Dersleri’ni incelerken Lenin’in altını çizdiÄŸi gibi "Kavramlar, insanın düşünce ve hayalgücü özgürlüğüyle varolmazlar. DoÄŸada et ve kana sahiptirler. Materyalizm (Özdekçilik) de bu demektir iÅŸte. Mistik bir dille söylenirse insansal kavramlar, doÄŸanın ruhudur. Bu demektir ki insanın kavramlarında doÄŸa orijinal ve diyalektik biçimde yansır." İnsan, ansal faaliyetiyle, doÄŸanın bu "orijinal ve diyalektik yansıması"ndan kavramlar, bu kavramlardan yargılar, bu yargılardan uslamlamalar, bu uslamlamalardan varsayımlar, bu varsayımlardan kuramlar meydana getirir. Onları doÄŸada dener, doÄŸrular ve iÅŸine koÅŸar. Mantıksal olarak nesne kavramları ikiye ayrılır: Tek bir nesnenin özelliÄŸini belirten kavramlara bireysel kavramlar, bir nesneler sınıfının özelliklerini belirten kavramlara genel kavramlar denir. Bireysel kavramlar ad’lardır. ÖrneÄŸin Ahmet, Süleymaniye, İstanbul bireysel kavramlar; insan, cami, kent genel kavramlardır.

Genel kavramlar da mantıksal olarak ikiye ayrılır: Bir türün özelliÄŸini belirten kavramlara tür kavramları, bir cinsin özelliÄŸini belirten kavramlara cins kavramları denir. Her cins kavramı, bir üstündeki cins (yakın cins) kavramına göre tür kavramı; her tür kavramı da bir altındaki tür (yakın tür) kavramına göre cins kavramıdır. ÖrneÄŸin omurgalılar kavramı, kuÅŸlar kavramına göre bir cins kavramı ve hayvanlar kavramına göre bir tür kavramıdır. Mantık diliyle şöyle de söylenir: Her kavramın içlemi onun cinsleri, kaplamıysa onun türleridir. Kavramlar sözcüklerle dilegelirlerse de sözcük deÄŸildirler, kavram sözcüğün anlamı’dır. EÅŸanlamlı birkaç sözcük tek kavramı taşıdığı gibi çokanlamlı bir sözcük de birkaç kavramı taşıyabilir. Bilimlerin kendilerine özgü kavramları bulunduÄŸu gibi (örneÄŸin yaÅŸambilimin gen kavramı) birçok bilimlerin birlikte kullandıkları kavramlar (örneÄŸin nedensellik kavramı) da vardır. Kendi kavramlarını açık seçik tanımlamak ve aydınlığa kavuÅŸturmak her bilimin görevidir. Kavramlar, nesnel gerçeklikten yansıdıkları için tıpkı nesnel gerçeklik gibi kesin, durgun, sonsuz ve saltık deÄŸildirler. Kavramlar da, nesnel gerçeklik gibi, daima geliÅŸirler ve yenilenirler. Kavramları dondurmak, sonsuz ve saltık saymak :-):-):-):-)fiziÄŸin yapısı gereÄŸi zorunlu olarak düştüğü büyük yanılgılardan biridir. Kavramlar her ne kadar soyutsalar da unutulmamalıdır ki daima somutla baÄŸlantılı soyutlardır, somuttan kopmuÅŸ soyutlar deÄŸildirler, Lenin’in de dediÄŸi gibi "esnek, devimsel, göreli, karşılıklı baÄŸlılık içinde"dirler, çünkü onların dilegetirdiÄŸi nesne ve süreçler de öylesine devimsel ve esnektirler. Bk. Kaplam, İçlem, Bilgi, Ad, Yansı kuramı, Anlam. Tasarım.

3. Felsefe: Alman düşünürü Immanuel Kant, Salt Usun EleÅŸtirisi adlı yapıtında, Platon’dan sözederken şöyle der: "Bir düşünürün düşüncelerini konusuyla karşılaÅŸtırarak, onu, kendi kendisini anladığından daha iyi anlamak olanaklıdır. Çünkü o kavramını yeteri kadar belirlemediÄŸinden söylemek istediklerinin tam tersini söylemiÅŸ, hatta tam tersini düşünmüş olabilir". Ernst Cassirer de İnsan Üstüne Deneme adlı yapıtında şöyle der: "Felsefe tarihi, bir kavramın tam tanımının, o kavramı ilk kez ileri süren tarafından yapılamadığını gösteriyor. Felsefesel bir kavram, bir sorunun çözümünden çok daha önemli. Bir kavramın gereÄŸi gibi tanımlanması, onu ilk kez kullanandan çok sonra yapılabiliyor". Fransız düşünürü Louis Althuser de 1968 yılında İtalya’da yayımlanan L’Unita gazetesine verdiÄŸi bir demeçte şöyle demektedir:

"Felsefesel pratiÄŸin ana görevi tek sözle özetlenebilir. DoÄŸru kavramlarla düzmece kavramları bir çizgiyle ayırmak… Felsefe, kavgasını neden kavramlarla yapar? Bilimsel ve felsefesel uslamlamalarda kavramlar, bilgi ileten araçlardır. Ama siyasal, ideolojik ve felsefesel savaÅŸta kavramlar hem silah, hem de uyuÅŸturucu bir maddedir. Kimi zaman tüm sınıf çatışmaları bir kavramın bir baÅŸka kavramla savaşı olarak dilegetirilebilir. Belli kavramlar birbirleriyle gerçek düşmanlar gibi savaşırlar. Daha baÅŸka kavramlar da yarının bilinmeyen savaÅŸlarını hazırlamaktadırlar. Felsefe, çok soyut konularda bile savaşını kavramlarla sürdürür. Bu savaÅŸ, belki de küçük anlayış ayrılıkları üstündedir. Ama her zaman, yalan söyleyen kavramlara karşı doÄŸruyu bildiren kavramlar için yapılır. Lenin, Ne Yapmalı? adlı yapıtında küçük görüş ayrılıkları üstündeki tartışmaları kınayanları uzak görüşlülükten yoksun bulunmakla suçlar, sosyal demokrasinin alınyazısının ÅŸimdi küçük görünen bu düşünce ayrılıklarının yıllarca sonra güçlenmelerine baÄŸlı olabileceÄŸine dikkati çeker. Kavramlarla yapılan felsefesel savaÅŸ, siyasal savaşın bir parçasıdır. Marksist-Leninist öğreti, sistematik ve kuramsal yapıtını, ancak, hem bilimsel kavramlar hem de yalın sözcükler kullanarak tamamlayabilir".

Kavram deyimini belli ve dar bir anlamda kullanmak koÅŸuluyla, her yeni felsefenin, her yeni dünya görüşünün yeni bir kavramlar dizgesi olduÄŸu söylenebilir. Gerçekte bilimler kavramlarla, felsefeyse çeÅŸitli bilimlerde kullanılan kavramları daha da genelleyen ulamlarla (kategorilerle, eÅŸdeyiÅŸle en genel kavramlarla) çalışır. ÖrneÄŸin madde (özdek) fizik dilinde, kimya dilinde, yerbilim dilinde, yaÅŸambilim dilinde vb. bir kavram, felsefe dilindeyse bütün bu kavramların tümünü genelleyen en üst düzeyde bir ulamdır. Böyle olmasaydı felsefe, çeÅŸitli bilimlerin sınırları içinde bulunan yasalardan tüm bilimlerde geçerli olan en genel yasalara ulaÅŸamazdı. Her yeni bilimsel buluÅŸ için kesinlikle yeni kavramlar geliÅŸtirmek ya da eski kavramlara yeni anlamlar katmak zorunluÄŸu, o kavramların kendisinden yansıdığı nesnel gerçekliÄŸin devimselliÄŸinden ve geliÅŸkenliÄŸinden ötürüdür. YaÅŸam durmadan devinmekte ve geliÅŸmektedir, o yaÅŸamı dilegetirecek kavramların da onunla birlikte ve onunla koÅŸutlu olarak geliÅŸmeleri gerekir. ÖrneÄŸin Galile fiziÄŸi Aristoteles fiziÄŸini aÅŸmak için Aristocu neden kavramının yerine yeni bir neden kavramı, Einstein fiziÄŸi Newton fiziÄŸini aÅŸmak için Newtoncu çekim kavramının yerine yeni bir çekim kavramı geliÅŸtirmek zorunda kalmıştır. Bunun gibi, felsefe de, yeni ulamların oluÅŸturulduÄŸu kuramsal bir laboratuardır. Bundan baÅŸka bir kavramın ya da ulamın ilerisürülmesi, okyanuslarda bilinmeyen bir adanın bulunmasına benzemez. O kavram ya da ulamı Engels’in deyimiyle "bir çözüm olarak deÄŸil, bir sorun olarak" ele almak gerekir. ÖrneÄŸin artık - deÄŸer kavramı Marx’ tan önce klasik ekonomicilerce bulunmuÅŸtu. Oysa bir sorun olarak deÄŸil, bir çözüm olarak ele alındığı için kısır kaldı ve hiç bir iÅŸe yaramadı. Marx’sa bir sorun olarak ele aldığı bu kavramdan yola çıkarak varbulunan tüm ekonomik ulamları yeniden inceledi ve kapitalist ekonominin yasalarını keÅŸfedip meydana çıkardı. Bunun gibi oksijen de Lavoisier’den önce Priestley ve Scheele tarafından bulunmuÅŸtu, ama eski kimya anlayışını altüst edecek olan bu buluÅŸ onların elinde hiç bir iÅŸe yaramadı, çünkü ne olduÄŸunu ve ne iÅŸe yarayacağını bilmiyorlardı.

Lavoisier’yse oksijeni kullanarak yepyeni bir kimya bilimi kurdu. Klasik idealizme göre bir ÅŸeyi bilmek demek, ona bir kavram yükleyebilmek demektir. ÖrneÄŸin aÄŸacı biliyoruz; çünkü ona "dallıdır, yapraklıdır, gövdelidir, köklüdür, uzundur, yeÅŸildir vb." gibi birçok kavramlar yükleyebiliyoruz. AÄŸacı bu kavramlardan soyutlayın, ortada sadece bir "dır" (odur), eÅŸdeyiÅŸle "varlık" kavramı kalır; ama hangi nesneyi kendisine yükletilen kavramlarından soyutlasanız hep bu "varlık" kavramını elde edersiniz. Demek ki varlık, eÅŸdeyiÅŸle gerçek kavramsal (tümel, evrensel)’dır. Varlığı varlığından da soyutlayın, yokluÄŸu elde edersiniz; demek ki gerçek, varolan deÄŸil, varolmayandır, bireysel olan deÄŸil, genel ve kavramsal olandır. İdealizmin bu temel savının dayandığı sözde mantıksal gerekçe budur. Hegel, Mantık adlı yapıtının başına şöyle yazmıştır: "Varlık, kendinde olarak, kavram’dır". 4. Toplumbilim: Dr. Özer Ozankaya’nın hazırladığı Türk Dil Kurumunca yayımlanan toplumbilim terimleri sözlüğünde kavram (Os. Mefhum, Fr. Conception, İng. Concept) deyimi şöyle tanımlanmıştır: "Sözcüklere gerçek anlamlarını vermek ve bunlar aracılığıyla düşünmek, olayların ve süreçlerin özünü kavrayıp temel yanlarına ve özelliklerine iliÅŸkin genellemeler elde etmek olanağını saÄŸlayan, nesnel çevrenin insan düşüncesindeki yansıma biçimi". Kimi toplumbilimciler de (örneÄŸin Bk. Hilmi Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü, İstanbul 1969, s. 168) kavram kargaÅŸasının toplumsal düzensizlikle koÅŸutlu olduÄŸunu ileri sürerler ve toplumun düzeni bozulduÄŸu zaman kavram aydınlığının da bozularak yerini kavram bulanıklığı (Fr. Confusion des concepts)’na bıraktığını, bu halde "ayrı ÅŸeylerin aynı sözcükle ya da aynı ÅŸeyin ayrı sözcüklerle" dilegetirildiÄŸini ve bu bulanıklığın kamu sanısını ÅŸaşırtmak ve avlamak isteyen demagoglarca kullanıldığını savlarlar. Her toplumun ya da ekinsel topluluÄŸun kendi görenek ve geleneklerine özgü kavramlarına kavram modeli (Fr. Modéle de concept) ya da kavram ÅŸeması (Fr. Schéme de concept) denir. Bu örnek kavramlardan meydana gelen yargılar, peÅŸinyargılar, tutumlar, davranışlar vb.lerinin sınıflandırılması da kavram sınıflaması (Fr. Classification des concepts) adını alır.

5. Ruhbilim: Dr. Mithat Enç’in hazırladığı Türk Dil Kurumunun ruhbilim terimleri sözlüğünde kavram (Os. Mefhum, İng. Concept) deyimi şöyle tanımlanmıştır: "Herhangi bir nesne ya da olayın temel öğe ve özelliklerini kapsayan soyut bir düşünü". Aynı sözlükte, nesne ve olayların algılanan temel öğelerini örgütleyerek kavram haline getirmeye İng. conceptualization (Os. MefhumlaÅŸtırma) deyimi karşılığında kavramlaÅŸtırma, kiÅŸinin bir konuyu iliÅŸikli kavramlara dayanarak öğrenmesine ve öğrendiÄŸi kavramların anlam ve kapsamlarını deÄŸiÅŸtirerek geliÅŸtirmesine İng. conceptual learning deyimi karşılığında kavramsal öğrenme deyimleri önerilmiÅŸtir.

KİNİSİZM: Antisthenes ile Diogenes’in oluÅŸturdukları Sokratesçi öğreti…

Sokrates’in öğrencisi Atinalı Antisthenes, bir hayli yaÅŸlandığı sırada, bütün dünya zevklerine ve özentili felsefelere sırt çevirmiÅŸti. Soylular arasında ve zevkli bir ömür sürerek yaÅŸlandığı halde birdenbire doÄŸaya dönmüş, doÄŸaya uygun yaÅŸamayı yeÄŸlemiÅŸti. Köleler gibi giyiniyor ve “ zevk almaktansa ölmeyi yeÄŸlerim” diyordu. Öğretmeninden öğrendiÄŸi erdem anlayışını herkesin anlayabileceÄŸi bir dille anlatmaya baÅŸlamıştı. Her türlü mal ve mülk edinmeye, kölelik ve aile kurumlarına, din inançlarına karşı çıkıyor ve çevresindekilere iyilik öğütleri veriyordu. GerçekleÅŸtirmek istediÄŸi, bir çeÅŸit çilecilikle insanın tam bağımsızlığını kazanabileceÄŸi ve böylelikle mutluluÄŸa kavuÅŸabileceÄŸi düşüncesini okullaÅŸtırmaktı. Antisthenes’e göre insanın ereÄŸi mutluluktur, mutluluk da her türlü baÄŸdan kurtulmuÅŸ içsel bir özgürlükle gerçekleÅŸir. İstenilecek tek ÅŸey erdem, kaçınılacak tek ÅŸey erdemsizliktir. Gerçek erdem, insanın hiçbir deÄŸere baÄŸlı ve tutsak olmamasıyla elde edilir. Bunu saÄŸlamak için de insanın bütün tutkularından sıyrılması gerekir.

Öğretiye köpeksi adının verilmesi Antisthenes’in öğrencisi Diogenes yüzündendir. Diogenes Antisthenes’in mesihvari sözlerine uyarak her ÅŸeyden el etek çekip bir köpek gibi yaÅŸamaya baÅŸladı. Ölüleri gömmek için kullanılan toprak bir kap içinde yaşıyor ve felsefesini eylemiyle gerçekleÅŸtiriyordu. Diogenes Antisthenes’in aklından bile geçirmediÄŸi bir biçimde bütün geleneÄŸi yadsıyarak her türlü ruhsal ve bedensel isteklere sırt çevirmiÅŸ, kendisini doÄŸanın içinde doÄŸal bir varlık gibi özgür kılmıştı. Gerçek erdeme böylesine bir özgürlükle varılabileceÄŸi kanısındaydı.

Kinikler her türlü gelenek ve göreneğe karşı çıktıklarından kinizm deyimi, törebilim kurallarını hor görme ırası anlamında da kullanılmıştır. Bu anlamda utanmazlık demektir.

Kinizm, Sokratesçi bir okuldur. Antisthenes da Sokrates gibi töresel bir amaca yönelmeyen bilimleri küçümser, erdemin bilgiyle elde edilebileceğini savunur, yaşamın amacı olan mutluluğu erdemlilikte bulur.

Konseptualizm: Adcılık ve gerçekçiliÄŸe karşı olarak, kavramların genel düşüncelerden ibaret bulunduÄŸunu ve bunların gerçek olduklarını savunmak kadar gerçek olmadıklarını savunmanın da yersiz olduÄŸunu ileri süren Fransız düşünürü Abaelardus’un uzlaÅŸtırıcı öğretisi…

Realistler, :-):-):-):-)fizik tutumlarına uygun olarak genel kavramların gerçek olduÄŸunu ileri sürmüşlerdi. Adcılarsa genel kavramların sadece birer sözden ibaret olduÄŸunu ileri sürerek gerçek olmadıklarını savunuyorlardı. Ortaçağın aydın bilgini Petrus Abaelardus, kavramcılık öğretisiyle, bu çatışmayı uyuÅŸturmaya çalıştı. Tartışma beyhudedir, diyordu, kavramlar elbette gerçek deÄŸildirler, ama gerçekliklerden çıkarıldıkları için gene elbette bir gerçeklik taşımaktadırlar. Bunlar, adı üstünde, kavramdırlar ve bunların bu anlamda gerçekliklerini tartışmak yersizdir. Kavramların elbette nesne ve eylemlerden bağımsız olarak birer varlıkları yoktur, ama nesnel gerçeklik bilgisinin özel bir biçimidirler, bizler onlarsız (nesne ve eylemlerden soyutlanmış genel kavramlar olmaksızın) nesnel gerçekliÄŸi bilip tanıyamayız. Tümeller ne nesneden önce, ne de sonradırlar, nesnenin kendisidirler. Abaelardus bu savıyla açıkça adcılara katılmakta , ne var ki onlardan biraz farklı olarak tümellerin ya da önsel genel kavramların nesnel gerçekliÄŸin kavranmasında temel öğeler olduklarını ileri sürmektedir. Adcılığın geliÅŸtiricisi Oscam’lı William da Abaelardus’un bu savına katıldığından kavramcılık öğretisine son dönem adcılığı adı da verilir.

KOSMOS: Düzenli ve uyumlu bir yapı oluşturan bütün; evren.

KRİTİSİZM: Alman düşünürü Immanuel Kant’ın öğretisi…

Kant’a göre felsefe araÅŸtırması, bir deÄŸerlendirme (eleÅŸtiri) olmalıdır. Felsefe us’la yapılıyor. Öyleyse usu deÄŸerlendirmek onun ne olduÄŸunu ve ne olmadığını iyice bilmek gerek. Felsefe nasıl bir usla yapılıyor?.. deneyden yararlanmayan bir salt us’la. Öyleyse salt us nedir. Salt us, duyarlığın verilerinden alınmamış olan (apriori) bir bilgiyi gerçekleÅŸtirdiÄŸi iddiasındadır. Buysa nesneler düzenini aÅŸarak düşünce düzenine yükselmek demektir. Öyleyse salt usun bilme yöntemi bir aÅŸkınlık yöntemi’dir. Salt us bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir mi?.. Öyleyse bilgi ne demektir , önce onu tanımlamak gerekir. Kant’a göre her bilgi, bir yargıdır. Ne var ki her yargı, bir bilgi deÄŸildir. ÖrneÄŸin “her cisim yer kaplar” yargısı bize yeni bir bilgi vermez, çünkü “cisim” kavramı esasen “yer kaplamayı” içerir; bu yargıda sadece bir çözümleme yapılıyor ve “cisim” kavramı çözümlenerek kendisinde esasen bulunan bir bilgi hiçbir gereÄŸi yokken yeniden ortaya konuyor. Oysa “bu yük ağırdır” yargısı bize yeni bir bilgi verir, çünkü “ yük” kavramı kendiliÄŸinden hafif ya da ağır olduÄŸunu bildirmez; burada, ötekinin tersine, bir çözümleme deÄŸil bir bireÅŸtirme yapıyoruz ve “yük” kavramıyla “ağır” kavramını birleÅŸtirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz. Demek ki bize bilgi veren yargılar çözümsel yargılar deÄŸil, bireÅŸimsel yargılardır. Salt us bu bireÅŸimsel yargıyı aÅŸkınlık yöntemiyle, deneyi aÅŸarak gerçekleÅŸtirebilir mi? Kant bu soruya kesin olarak ÅŸu karşılığı veriyor: gerçekleÅŸtiremez. Böylece :-):-):-):-)fiziÄŸi kesin olarak yıkmış oluyor: “salt us deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleÅŸtiremez.” Öyleyse :-):-):-):-)fizik tasarımlar, insanların romantik düşlerinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildirler. Kant öncesi felsefenin tanrılaÅŸtırdığı us, böylelikle tahtından indirilmiÅŸ oluyor; artık, aÅŸkınlık yöntemiyle çalışan salt usa güvenilmeyecektir. Kant eleÅŸtirmeye devam ediyor: salt us, bireÅŸimsel yargı olan bilgi’yi niçin gerçekleÅŸtiremez? Çünkü us, sadece bir birleÅŸtirme iÅŸini gerçekleÅŸtirmektedir ve bu iÅŸ için gerekli gereçleri nesneler düzeninden almaktadır. Elimizle tuttuÄŸumuz taşı yere bırakınca onun düştüğünü görüyoruz ve ancak ondan sonradır ki (apesteriori) “bırakılan taÅŸ düşer” bilgisini edinebiliyoruz. Bu deneyi yapmadan önce (apriori) bu konuda hiçbir bilgimiz olamaz. Bize bu gereçleri veren duyarlık’tır. Duyarlık , bize bu gereçleri nasıl veriyor? Zaman ve mekan içinde veriyor. Oysa nesneler düzeninde zaman ve mekan diye bir ÅŸey yoktur. Demek ki bunlar duyarlığın dışardan almadığı, kendinden çıkardığı bir ÅŸeylerdir ve duyarlık bunları katmadan, dışardan aldığı hiçbir ÅŸeyi bize gönderemez. Bunlar deneyden elde edilemeyeceklerine göre, usun verilerimidir? Kant, bu soruya da kesinlikle ÅŸu karşılığı veriyor: hayır, bunlar usun verileri olamaz. Çünkü küçük çocuklar zaman ve uzayı düşünmeksizin bilirler, hiçbir ussal iÅŸleri gerçekleÅŸtiremedikleri halde sevdikleri ÅŸeylere yaklaşır, sevmedikleri ÅŸeylerden uzaklaşırlar. Öyleyse, duyarlık, ne nesneler ne de düşünce düzeninden aldığı bu ÅŸeyleri nasıl elde etmiÅŸtir? Kant, bu soruya , kendine özgü bir karşılık veriyor: sezi ile. Kant’a göre bunlar birer biçim’dir ve ancak duyarlığın sezisiyle elde edilebilir. Zaman iç duyarlığın biçimidir, içimizden gelen her duygu zamanla birliktedir; mekan dış duyarlığın biçimidir, dışımızdan gelen her duygu mekanla birliktedir. Katılmadıkları hiçbir duyumun gerçekleÅŸemeyeceÄŸi bu biçimler, usun verileri olmadıkları halde deneyüstü (transzendentale)’dürler. Deneyden çıkarılmışlardır ama bunlarsız da deney yapılamaz. Kant’a göre, aÅŸkın bilgi olamaz ama deneyüstü bilgi olabilir. Bir soru daha gerekiyor: deneyden gelen verilere duyarlığın seziyle elde ettiÄŸi biçimlerin katılması, bilimsel bir bilgiyi gerçekleÅŸtirmeye yeter mi? YetmeyeceÄŸini söyleyen Kant, sonunda us’a deneyüstü bir görev bulmuÅŸtur: bireÅŸtirme iÅŸi. Kant’ a göre us bu görevi gerçekleÅŸtirmeseydi, ne duyuların verileri ve ne duyarlığın katkıları bilimsel veriyi gerçekleÅŸtirebilirdi. Öyleyse us , bu bireÅŸtirme iÅŸini nasıl yapıyor? Duyarlığın katkısıyla birlikte gelen bilgi süreçlerini düzenleyici kalıp (kategori)’lara sokarak. Us, bu kalıpları ne deneyden ve ne de duyarlığın seziÅŸinden almıştır; bu kalıplar onda temel olarak vardırlar ve kendisiyle birliktedirler. Demek ki, Kant’a göre bilgi, gene de, nesneler düzeninde deÄŸil, us’un düşünme düzeninde gerçekleÅŸmektedir. Kant, böylelikle kendi düşünme yöntemini de bulmuÅŸ oluyor: deneyüstü yöntem ( transzendental methode). Kendi kurduÄŸu bu terimle, eleÅŸtirici bakışını dile getirerek, bilginin duyuların ürünü olduÄŸunu savunan duyumculukla anlığın ürünü olduÄŸunu savunan anlıkçılık(entellektüalizm)’ın üstüne aşıyor ve gerçeÄŸin, her ikisinin birleÅŸik bir üstünde’liÄŸinde olduÄŸunu savunuyor.

Kant’a göre; kesin, tümel, her zaman ve her yerde geçerli bilgi elbette deneyüstü önsel bir bilgidir. Çözümsel yargıların tümü sonsaldır, deneden sonra gerçekleÅŸmiÅŸlerdir ve bu yüzden bilimsel ve kesin bir bilgi vermezler. BireÅŸimsel yargıların da önsel olanları vardır ama sonsal olanları da vardır. İşte asıl kesin ve bilimsel bilgi bu önsel bireÅŸimsel yargı’lardır.

KURAM: Sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar bütünü.

KUŞKUCULUK: Alm. Skeptizismus, Fr. scepticisme, İng. scepticism, Yun. Skeptesthai = gözlemek, incelemek, es. t.. hisbaniye, reybiye

1. Düşünsel tutum olarak:

a. Kesin bir tutumda olmama, karar verememe.

b. Kuşkuyu ilke yapma; her değerden, anlatımdan, öğretiden, inançtan ilkece kuşku duyma.

2. Yöntem olarak; apaçık olan doÄŸruya, kesin bilgiye varmak için, saÄŸlam bir dayanak bulana dek, bütün bilgilerin göz- den geçirilerek eleÅŸtirilmesi, sınanması. (Ör. Descartes’ta).

3. Felsefe çığırı olarak: Gerçekliğin özünü bilmenin olanaklı olmadığını ileri süren öğretiler:

a. Salt, köktenci kuşkuculuk; her türlü bilgi olanağını yadsır.

b. Ölçülü, göreli kuşkuculuk; yalnızca belli alanlarda bilgi olanağını kaldırır. /

KuÅŸkuculuÄŸun kurucusu Elisli Pyrrhon’dur. YeniçaÄŸdaki temsilcileri: Montaigne, Bayle, daha ılımlı olarak Hume.

KYNİKLER OKULU: Alm. Kyniker, Kynismus, Fr. cynique, cynisme, İng. Cynics, Cynism, Yun. kyon = köpek, kynikos = köpeksi, es. t. Kelbiye

Yaşamın biricik ereğini hiçbir şeye gereksinme duymama ve kendi kendiyle yetinme, kısaca salt özgürlük olarak erdemde bulan Sokratesçi Yunan felsefe okulu.

Kurucusu Antisthenes’tir. Okul Kinosarges’te kurulduÄŸu için Kynikler okulu diye adlandırılmıştır. BaÅŸka bir kanıya göre de Kynik adı, kyon = köpek’ten türemiÅŸtir. Köpek gibi olmayı dile getirir. Kynikler uygarlık deÄŸerlerini hor gördükleri ve yaÅŸama biçimleri her türlü kuralın dışında olduÄŸu için bu adı almışlardır.

KYRENE OKULU: Alm. Kyrenaiker, Fr. cyrenaisme, İng. Cyrenaics, es. t. Kayrevaniye

Haz veren her şeyin iyi, acı veren her şeyin kötü olduğunu öne süren, istencin biricik ereğini, insan için en doğal bir duygu olan haz olarak gören Sokratesçi Yunan felsefe okulu.

Kurucusu Kyreneli Aristippos’tur: Aristippos hazcılık öğretisini sofistlerin duyumculuÄŸu üzerine kurmakla birlikte gerçek hazza götüren biricik aracın bilgi (Sokratesçi öğe) olduÄŸunu söyler.

Felsefe Sözlüğü..s…

Salı, 06 Kasım 2007

SANAT FELSEFESİ: Sanatın, sanat yaratmalarının ve sanat beğenilerinin özü ve anlamını konu olarak alan felsefe dalı.

SANSUALİZM: Bilginin duyumdan geldiÄŸini savunan öğreti… Bu öğreti, zihnin bir tabularasa (boÅŸ bir kağıt) olarak görülmesinin sonucudur. Duyumculuk bilgilerimizin usun uranı olduÄŸunu savunan usçuluk ve doÄŸuÅŸumuzdan beri bizimle beraber bulunduÄŸunu savunan doÄŸuÅŸtancılık öğretilerine karşıt bir öğretidir. Bilginin deneyden geldiÄŸini, savunan ampirizm, duyumcu bir temel üzerinden yükselmiÅŸtir.

Duyumculuk, antikçaÄŸ Yunan düşüncesinin bilgicilik akımıyla baÅŸlar. Protagaras’a göre bilgimizin tek kaynağı duyumdur. Duyumlarımızın dışında baÅŸka hiçbir bilgi edinilemez. Bunun içindir ki ilk neden’i araÅŸtırmak boÅŸunadır.

“ insan her ÅŸeyin ölçüsüdür”. Atomav Demokritos, Epikuros gibi düşünürler de bu kanıdadırlar. Duyumculuk temelde özdekçi bir öğretidir ve nesnel bir gerçekliÄŸe dayanır. Çünkü, duyumlar, dış dünyanın nesnel gerçekliÄŸin imgeleridir. Bilgi kuramının ilk ve saÄŸlam kanıtı, bilgilerimizin biricik kaynağının duyumlar olduÄŸudur. İkincisi; duyum insana nesnel gerçeÄŸi bildirir. Üçüncüsü; saÄŸlam ve kuÅŸkulanamaz kanıt da, pek açık olarak şöyle dile gelir; Nesnel gerçek özdeksel yapıdadır.

SENTEZ (bireÅŸim): ÇeÅŸitli ögeleri bir araya getirme, bir bütün içinde birleÅŸtirme. Bu birleÅŸmenin sonucu. Karşıtı çözümleme’dir.

SEPTİSİZM: Her tür bilgi savını şüpheyle karşılayan ve bunların temellerini etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen tutum. Şüphecilik felsefe tarihi boyunca yerleşik kanılar ve inançları sarsmış felsefe, bilim ve özellikle dinde birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır.

AntikçaÄŸda Thales’ten beri ortaya atılan felsefesel açıklamalarının çokluÄŸu doÄŸal olarak eleÅŸtiriyi ve şüpheyi gerektirmiÅŸtir. AntikçaÄŸ Yunan, bilgiciliÄŸinin kurucusu Protagoras tarihsel süreçte ilk şüphelenen düşünürdür. Protagoras “ her ÅŸeyin ölçüsü insandır. Her ÅŸey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgar soÄŸuk, üşümeyen için soÄŸuk deÄŸildir. Her ÅŸey için birbirine tümüyle karşıt iki söz söylenebilir” der. demek ki herkes için gerekli kesin ve mutlak bir bilgi edinmek sonsuzdur. Protagoras’ın şüpheciliÄŸi göreli şüpheciliktir. Şüphecilik Elis’li Pyrrhon’la birlikte okullaşır. Bilgi sorununu sistematik olarak ilk inceleyen şüpheci Pyrrhon’dur.

Descartes’de bir şüphecidir. Onun şüpheciliÄŸine yöntemli şüphe denir. Descartes, şüpheciliÄŸi kesin bilgiyi buluncaya kadar tüm bilgileri gözden geçirme anlamında bir yöntem olarak kullanmıştır. Pyrrhon, Platon ve Aristoteles okulları arasında bir karşıtlığı sezmiÅŸtir ve bu karşıtlığı daha sonra Stoa ve Epikuras okullarında derinleÅŸmesini izlemiÅŸtir. Bu gözlemleri Pyrrhon’a felsefe öğretilerine karşı güvensizliÄŸi ve bundan ötürü de şüpheyi aşılamıştır. Pyrrhon’un şüpheciliÄŸi bu temel maddede açıklanabilir.

1) Nesnelerin gerçek yasası kavranılmaz.

2) Öyleyse nesneler karşı tutumuz yargıdan kaçınma olmalıdır

3) Ancak bu tutumlardır ki ruhsal dinginlik’e ulaÅŸabilir.

Pyrrhoncular için gerçek mutluluk budur.

SEZGİCİLİK: Alm. Intuitionismus, Fr. intuitionisme, İng. iniuitionism, intuitionalism, es. t. tehaddüsiye

1. Sezgiye us, anlık, kavramsal düşünme karşısında üstünlük veren; sezgiyi bilginin, özellikle felsefe bilgisinin, temeli olarak gören öğreti (Bergson). bkz. sezgi.

2. (Ahlak öğretisi olarak) Eylemlerin iyi ya da kötü oluşlarının, onların değerleri ve sonuçları üzerine herhangi bir düşünüp taşınma ile değil, doğrudan doğruya sezgiyle bilinebileceğini savunan görüş.

3. (Matematikte) Matematiğin temellerinin sezgi yoluyla doğrudan doğruya kesinlikle kavrandığını ileri süren görüş (mathematical intuitionism; kurucusu: L.E.J. Brouwer);

bu görüşe göre, insan anlığının yapıcılığından doğan "matematiksel var- oluşlar" ancak sezgi yoluyla sınanabilirler; bu görüşte matematiğin mantık ve felsefe karşısında üstünlüğü de kabul edilir, çünkü ne bilim ne felsefe ne de mantık matematik için bir öndayanak olabilirler.

SOYUTLAMA: Bir nesnenin herhangi bir yanını öbürlerinden ayırarak tek başına ele alan ansal işlem. Soyutlama, bir bilgi yöntemi olarak, insan zihninde yapılır. Ne var ki idealist soyutlama anlayışı ile diyalektik soyutlama anlayışı birbirinden tümüyle karşıttır. İdealist soyutlama, soyutlama sonucu olan kavram ve düşünceleri saltıklaştırır ve bunları nesnel gerçekliğin yerine koyar. Soyutlama, gerçekte, yeniden somuta varmak ve somut bütünü parçalarında da birbiri ile olan ilişkileri içinde tümüyle kavramak için kullanılan bir yöntem, bir araçtır. Soyutçuluk, bu amacı araçlaştırır ve somuta varmak amacını unutarak soyutta kalır. Felsefenin bütün yanlış sonuçları, bu aracı amaçlaştırmaktan doğmuştur. İnsanın karnını doğuran, ekmek düşüncesi, değil, ekmeğin kendisidir. Ekmek düşüncesini nasıl ekmek yerine koyamazsak, özdekten soyutlanan öz düşüncesini de özdeğin yerine koyamayız. Gerçekte soyutlama, bilme sürecinde zorunlu bir yöntemdir. İdealizme düşmeksizin gerçekleştirilen soyutlama, bilimsel soyutlamadır. Kavramlar, soyutlamalarla elde edilirler. Ama nesnel gerçeklerle denenir ve doğrulanırlar. Soyut kavram ve düşüncelerin hakikiliklerinin ölçütü insansal pratiktir. Soyutlamada aşırılığa varmaya ya da soyutlamaları kötüye kullanmaya soyutçuluk denir.

SÖYLENCE (efsane): Tanrılar, kahramanlar, önceki çağların olayları üzerine anlatılanlar, masallar, öyküler.

SÜREÇ: Belli bir düzen içinde yinelenen, ilerleyen, gelişen olay ya da eylemler dizisi. Belli bir sonuca ulaşan düşünce akışı.

Felsefe Sözlüğü..r…

Salı, 06 Kasım 2007

RASYONALIZM: Hakikatın ölçütünü duyularda değil, düşünmede ve tümdengelimli çıkarımlarda bulan öğretilerin genel adı. Akılcılık, usçuluk.

Aklı bilgini temel kaynağı ve sınanabilirlik ölçüsü olarak kabul eden akım. Bilginin duyu verilerine dayalı deneylerden kaynaklandığını ileri süren (ampirizm) deneycilik karşıtıdır. Dünyanın akılsal bir düzen içerisinde bir bütün olduğu, parçaların mantıksal zorunlulukla birbirine bağlı olduğunu, dolayısıyla da yapısının doğrudan kavranabilir olduğu görüşüne dayanır. Başlıca esir kaynağı matematiktir.

Rasyonalizm, akla dayanır ve akıl dışı olan her şeye karşı koyar. Rasyonalizm bütün insanlarda doğuştan değişmez bir akıl bulunduğunu bu aklın da özsel, tümel, deney dışı gerçeklik taşıdığını ileri sürer.

Rasyonalizm en açık biçimiyle bilgi felsefesinde dile getirilir. Buna göre bazı bilgilerin kaynağı apriori ya da deney öncesi ussal sezgileridir. Bilgi bu sezgilerin anlık tarafından kavranmasıyla ortaya çıkar. İnsan düşünme yetisiyle kavradıkları duyu verilerini aşan nesneler ya da tümeller ve bunların bağlantılarıdır. Her tümel bir soyutlamadır ve duyulara değilse de düşünceye açıktır. Mantık ve matematiğin tümü ile başka pek çok alanın bazı bölümleri bu tür bilginin kapsamına girer. Rasyonalizme göre zihnin ulaşabileceği en önemli ve kesin bilgi türü olan apriori bilgi hem zorunlu (başka bir yoldan elde edilmesi imkansız) hem de evrenseldir. Rasyonalizm etik ve din alanlarında da insanın düşünme yetisine öncelik verir. Buna göre iyiyle kötünün ayırt edilmesinde sonul yargı duygu, gelenek ya da insan bilgisinin kaynağı vahiy değil, insanın doğal yetileridir.

REALIZM (gerçekçilik): Bilinçten bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu kabul eden öğreti. Varlığın, insan bilincinden bağımsız ve nesnel olarak varolduğunu ileri süren görüş. Realizm bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan idealizmin, kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcığın ve ortaçağın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki tür gerçeklikten söz edilebilir. Bunlardan biri şeylerin yapısına, öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı, ikincisinde ise zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir.

İlkçaÄŸda kendiliÄŸinden realizm vardı. KendiliÄŸinden realizmciler “tımarhaneden ya da idealist düşünürlerin okulundan çıkmamış her insan, çevresinde, bilinçten bağımsız bir dünya bulunduÄŸunu bilir” cümlesini savunuyorlardı. Buna göre taÅŸları, toprakları, aÄŸaçları vb. var eden insan bilinci deÄŸildir. Çünkü bunlar dünya üstünde insan varolmadan önce de vardı. Dünya, milyarlarca yılını bu doÄŸal varlıklarıyla yaÅŸamıştır. Bu realizm anlayışı maddeci felsefenin, bilginin ve bilimin temellerini atmıştır.

Nesnel gerçeÄŸi gerçek saymama anlamındaki ortaçaÄŸ realizminin tohumları antikçaÄŸ Yunanlılarınca atılmıştır. Elea öğretisi, Platon ve Aristoteles bu anlamda realizmin kurucularıdır. Bu anlayışlara göre gerçek, bireysel olan deÄŸil, tümel olandır. Tümellerse ancak bireysellerde varolabilirler, kendi baÅŸlarına bir varlıkları yoktur. EÅŸeklik bir tümeldir ve ancak bireysel bir eÅŸekle varolabilir. Gerçek olan, eÅŸekler ( bireysellikler) deÄŸil, eÅŸeklik (tümel)tir. Çünkü eÅŸekliÄŸi ortadan kaldırın, dünyada eÅŸek kalmaz. EÅŸek, varoluÅŸunu eÅŸekliÄŸe borçludur. Bireysel eÅŸeklerin varoluÅŸları bulunduÄŸu halde varlıkları bulunmamasına karşı, tümel eÅŸekliÄŸin varoluÅŸu yoktur ama varlığı vardır. Gerçek “ bağımlı varoluÅŸu deÄŸil, bağımsız varlığı olandır”. Dünyada bulunan bütün bireysellikler varlıklarını baÅŸka bir varlığa borçludurlar, bu yüzden gerçek deÄŸildirler. Tümellerse bağımsız varlıklardır, bu yüzden gerçektirler. Bu yüzdendir ki varoluÅŸları bulunan bireysellikler gerçek deÄŸildirler, görüntüdürler; varoluÅŸları bulunmayan tümellerse gerçektirler.

Eleacılık, Platon ve Aristoteles temeline dayanan ortaçağ realizmi bilimsel realizm anlayışına tümüyle ters bir anlam taşır ve nesnel gerçekliğin gerçek olmadığını asıl gerçekliğin, düşünce ürünleri (geneller, tümeller, evrenseller) olduğunu ileri sürer. Tümeller gerçektirler ve tümel nesneden önce gelir. Bu, şu demektir: eşekler gerçek değildir, eşeklik gerçektir ve eşeklik eşeklerden önce gelir. Bu realizm :-):-):-):-)fizik kapsam içindedir. Tümelin nesneden önce geldiğini savunan düşünürlerin savları altında, Roma, Katolik kilisesinin evrensellik anlayışı yatar. Bundan başka Hıristiyanlık başta tanrı olmak üzere tümellere d Ortaçağ düşünürlerinin bir kısmı da tümeller sorununa mantık açısından yaklaştılar. Nesnelerin yapıları ya da ortak özleri duyulur nesnelerde var olmaları açısından, zihninde var olmaları açısından ve kendi içlerinde varolmaları açısından üçlü bir bakışla ele alınmaya başlamıştır. Bu farklı yaklaşımlar içinde, şeylerin yapısı ya da özü, yalnızca zihinde varolan tümeller anlayışının gelişmesi için gerekli zemini hazırlamıştır. Bu yaklaşımı benimseyen görüşler ılımlı realizm adıyla nitelendirilir.

Descartes “düşünüyorum öyleyse varım” ile, yöntemli düşünmenin düşüncenin kendisinden kaynaklandığını göstererek , düşüncenin dışındaki maddi bir dünyaya felsefi olarak nasıl ulaşılabileceÄŸi sorununu gündeme getirdi. Böylece Descartes ve yarım yüzyıl sonra John Locke, duyumların dışsal bir kaynağı olduÄŸunu kabul ettiler. Cambridge Platoncuları ise duyulur nesnelerin dışsal varlığını kabul etmekle birlikte, yeni-Platoncu bir anlayışla bilgi nesnelerine daha fazla ağırlık verdiler. 18. yüzyılda Berkeley bilginin dışında duyulur bir dünyanın var olamayacağını ileri sürerken, David Hume ile bilen özne de ortadan kalktı.

20. yüzyılın başlarında filozoflar, realizmin kendi düşünce sistemleri çerçevesinde Kantçı öznelciliğin ve genel olarak idealizmin karşıtı olarak kullandılar. Yeni-realizm ile bilinebilir nesnelerin bağımsızlığı savunulurken, bilme edimi içinde, monist bir yaklaşımla bilginin içeriğinin bilinen nesne ile sayısal açıdan eşit olduğu ileri sürüldü. Eleştirisel realizm yeni-realizmin bu monist tutumuna epistemolojik bir yaklaşımla karşı çıktı ve bilme ediminin nesnesi ile gerçek nesnenin, algılanma anında sayısal açıdan iki ayrı şey olduğunu ileri sürdü.

ROLATIVIZM: Fizikte ölçümlerin ve fizik yasalarının, birbirlerine göre farklı hareket durumlarında bulunan gözlemciler bakımından değişebilirliğine ilişkin kavram. Klasik fizikte evrenin her yerindeki bütün gözlemcilerin, hareketli olsunlar olmasınlar özdeş uzay ve zaman ölçümleri yapacakları kabul edilir, hız ve uzaklık gibi nicelikler, birbirlerine göre düzgün hareket eden referans sistemlerinin birinden öbürüne Galilei dönüşümleri adı verilen işlemlerle taşınabilir. Buna karşılık, görelilik kavramına göre gözlemcilerin ölçümlerinde buldukları sonuçlar, göreli hareketlerine bağlıdır.

Felsefe Sözlüğü..p…

Salı, 06 Kasım 2007

PARADOKS: Kökleşmiş kanılara aykırı olarak ileri sürülen düşünce. Kendi içinde çelişkiliymiş gibi görünen, mantıksal olarak hem doğruluğu, hem de yanlışlığı kanıtlanabilen önerme.

AntikçaÄŸ Yunanlılarında paradoks deyimi yaygın düşünceye aykırı düşünceyi dile getiriyordu ve özellikle Parmenides ile Zenon’un aporia (çıkmazlık)’larıyla antinomia (çatışkı)’larında örneklenmiÅŸti. :-):-):-):-)fizik düşünce sisteminin temeli olan biçimsel mantık ve onun çaÄŸdaÅŸ biçimi dizi kuramları bu aykırı düşünce’yi mantıksal bir çeliÅŸme olarak tanımlar. Bundan baÅŸka :-):-):-):-)fizik yapılı çaÄŸdaÅŸ fizikçiler de birtakım kozmolojik paradokslar ortaya atmaktadırlar. Matematik mantıkçı Bertrand Russel’e göre “kendi kendine tıraÅŸ olmayanları tıraÅŸ eden bir berberin kendi kendini tıraÅŸ etmesi” çok önemli bir mantıksal paradokstur. Oysa tıraÅŸ etmesini bilen bir berber kendi kendine tıraÅŸ olamayanları tıraÅŸ ettiÄŸi gibi kendi kendine tıraÅŸ olabilen insanları da tıraÅŸ eder. ÖrneÄŸin “bir ÅŸeyin hem kendisi olması ve hem de aynı zamanda baÅŸkası olması” biçimsel mantık açısından büyük bir çeliÅŸme, diyalektik mantık açısından pek basit bir gerçektir. Bunun gibi kozmolojik paradokslarda belli bir ortamda geçerli fizik yasalarını baÅŸka ortamlara uygulamaktan doÄŸmaktadır. Mantıksal olsun ya da fiziksel olsun , bir yanlış koyum ya da bir bilgi yoksunluÄŸu, genellikle de diyalektik bilgiden yoksunluk yatar. Ünlü AÅŸil Kanıtı’nda olduÄŸu gibi basit ÅŸaşırtma hileleriyse tümüyle bilim dışıdır.

PANTEİZM: Bir bütün olarak kavranan evrenin Tanrı ile özdeş olduğu ve evrende açığa çıkan bileşik töz, güçler ve yasalar dışında Tanrı olmadığı öğretidir.

Panteizmin çok çeşitli biçimleri vardır. Bunlar biri bütün olarak doğaya bilinç atfeden pansişizmden dünyanın yalnızca bir görüş ve temelde gerçek dışı olduğunu ileri süren akozmik panteizmine ussal Yeni Platoncu ya da türümcü görüşlerden sezgici ve gizemci görüşlere kadar değişir.

Batı felsefesinin yakın dönemlerinde panteizm düşüncesini en yetkin biçimde dile getiren Spinoza’dır. Sonsuz niteliklere sahip bir tek sınırsız varlığın olabileceÄŸini öne süren Spinoza’ya göre Tanrı ve doÄŸa aynı gerçekliÄŸe verilen iki ayrı addan baÅŸka ÅŸeyler deÄŸiÅŸti. Tersi durumunda Tanrı ve dünya birliÄŸinin Tanrıdan daha büyük bir bütünlüğü olurdu. Spinoza Tanrının gerekliliÄŸinden dünyanın gerekliliÄŸini içerdiÄŸini özgürlük olanağının bulunmadığını belirtti.

Panteizm dogmalara bağlı Hıristiyan ilahiyatçılar tarafından yaratıcı ile yaratılan arasındaki ayrımı yok ettiği, Tanrıyı belirsizleştirdiği, aşkın yerine bütünüyle içkin bir tanrı kavaramı öne sürdüğü, insanın ve tanrının özgürlüğü düşüncesini dışladığı gerekçeleriyle reddedildi.

PERİPATETİKLER:

Alm. Peripatetiker, Fr. peripateticien, İng. Peripatetics, Yun. peripatetikos = gezinenler, es. t. Meşaiyun

Aristoteles’in yandaÅŸ ve öğrencileri.

Aristoteles felsefe tartışmalarını ve konuşmalarını bir aşağı bir yukarı gezinerek yaptığı için, okulu Peripatos adını almıştır.

PİRONCULUK: Alm. Pyrrhonismus, Fr. pyrrhonisme, İng. Pyrrhonism, es.t. Pironiye

Yunan filozofu Pyrrhon’un kurduÄŸu kuÅŸkucu okul ve düşünce doÄŸrultusu. Temel kavramı-ı yargısızlık (epokhe) ve ondan çıkan–> sarsılmazlık (ataraksia)dır..

PİTAGORASCILIK: Alm. Pythagoreismus, Fr. pythogorisme, İng. Pythagoreanism, es. t. Fisagoriye

Pythagoras ve ona bağlı olanların felsefe, matematik, ahlak ve din öğretisi.

Bu öğretinin en belirgin görüşleri:

a. Sayı varlığın ilkesidir; nesnelerin özü "varlığın ana özdeği" sayıdır.

b. Evren yasası uyumdur. İlkin Pitagorasçılar evrene, onda egemen olan uyum ve düzenden dolayı "kosmos" demişlerdir.

c. Ruhlar biçim değiştirerek yeniden dünyaya gelirler: Dünya görüşleri ikici (dualist) dir: Düşünme ile duyumları, bedenle ruhu, nesnelerin matematiksel biçimleri ile algılanan görünüşlerini kesin olarak ayırırlar.

POST-YAPISALCILIK: Yapıçözümcü yöntemin, kendilerini geçerli kılma iddiasında olan ya da geçerli olduğu iddia edilen metinlere (örneğin kutsal yazılara) uygulandığında büyük bir güce sahip olduğu açıktır. . Bununla birlikte, kendilerini geçerli . kılma iddiasında olmayan ya da geçerli olduğu iddia edilmeyen metinlere uygulandığında, aynı derecede anlam değiştirici güce sahip olmayacaktır. Bu tür metinler (örneğin sosyal bilimler ve doğa bilimleriyle ilgili metinler), kendi sınırlarının ötesine geçen fenomenlere göndermede bulunan geçerli kılma biçimlerine başvurur. Bu geçerli kılma biçimlerinin de sonuçlarının yorumlanmasının da söz konusu metinler ya da karşı-metinlerin karmaşıklığı konusunda kesinlikle masum olmadığı gerçeğine karşın, dışsal geçerli kılma olasılığı her zaman mevcuttur ve yapıçözümcüler bunları, hakikati bilmeye dair, kendisiyle çelişen bir iddianın içine yerleştirmeden inkâr edemezler.

Post-yapısalcı fıkirlerin sosyoloji açısından önemi iki yönlüdür: Bir yandan, eski problemlere, özellikle ideolojik alanın incelenmesiyle ilgili problemlere yeni yaklaşım yöntemleri geliştirilmesini; diğer yandan, sosyolojinin olanaksızlığına dair apokaliptik düşünceleri teşvik etmektedir. Ölçülü bir değerlendirme için, (her ne kadar "Yapısalcılık ve aynı zamanda post-yapısalcılık ölü düşünce gelenekleridir," şeklinde bir ifadeyle başlasa da)

POZİVİTİZM: Olgularla desteklenen ya da olgularla ilgili verilere dayanan bilginin tek sağlam bilgi türü olduğu görüşüdür.

Genel çizgileriyle pozitivizm, deney konusu edilebilecek olgularla ilgili, yani en geniÅŸ anlamıyla bilimsel bilginin saÄŸlam bilgi olduÄŸunu vurgular. Bunun dışında, olguların çoÄŸu mantık ve matematik gibi bilgi türlerinin varlığını kabul eder, ama bunların içeriksiz olduÄŸunu ileri sürerler. Pozitivistlerin, en temel özelliÄŸi ise geleneksel felsefe görüşlerini, olumsuz bir anlam yüküyle “:-):-):-):-)fizik” olarak niteleyerek karşı çıkmasıdır. Comte, alan bu yana “:-):-):-):-)fizik” nitelemesi insanlığın geride bıraktığı bir aÅŸamayla ilgili, gerçekliÄŸini yitirmiÅŸ, yerini pozitif bilimlere bırakmış bir bilgi türünü çaÄŸrıştırır.

Comte’a göre insanlık tarihinin üç aÅŸamalı zihinsel geliÅŸiminde her aÅŸama bir öncekine göre daha ileri ve geliÅŸmiÅŸtir. İnsanlık baÅŸlangıçta açıklamaların doÄŸaötesi göçlere göre yapıldığı dinsel bir aÅŸamadır. İzleyen :-):-):-):-)fizik aÅŸamada açıklamalar gene olgulardan uzak bazı kavramlara dayandırılır. Üçüncü aÅŸamada ise, insanlar doÄŸru bilginin gerektirdiÄŸi gibi, açıklamak istedikleri olguları gene bu olgulardan elde ettikleri verilere dayandırmayı öğrenirler; iÅŸte bu sonuncusu pozitif aÅŸamadır. Comte bu süreci bir insanın çocukluktan yetiÅŸkinliÄŸi geçiÅŸ aÅŸamalarına benzetir.

Comte’a göre bilim olgulara dayanmalıdır. İnsan kafasının soyutlanmalarından doÄŸmuÅŸ olan :-):-):-):-)fizik, deney ve bundan ötürü de bilgi alanımızın dışındadır, nesnelerin kendilikleri de bilinemez.

PRAGMATİZM: Hakikatı ve gerçekliÄŸi yalnızca eylemlerin sonuçları ve baÅŸarıları ile deÄŸerlendiren felsefe öğretisi. Düşüncelerin, politikaların ve önerilerin deÄŸerlerinin yararlılıkları, iÅŸlerlikleri ve uygulanabilirlikleri ile belirlenmesi ilkesine dayanan görüş.20. yüzyılın ilk çeyreÄŸinde özellikle ABD’de etkili olmuÅŸtur. Eylemin öğretiden, deneyimin sabit ilkelerden önce geldiÄŸini, düşüncelerin anlamlarının sonuçlarından, doÄŸruluklarının da doÄŸrulanabilirliklerinden elde edildiÄŸini savunur.

Pragmatistlere göre bir düşünce, yaÅŸamımız için elveriÅŸli olduÄŸu sürece “doÄŸrudur”.İyidir yerine doÄŸrudur diyebiliriz; çünkü bu iki kavram birbirinin aynıdır. DoÄŸru sözcüğü inanç alanında iyi olduÄŸunu ispat eden her ÅŸeyin adıdır. DoÄŸru olan, belirli sebepler ölçüsünde aynı zaman da iyidir. “Bizim için neye inanmak doÄŸru olurdu?” desek bu söz ÅŸu anlama gelir: Neye inanmak zorundayız? Bu sorunun karşılığı ÅŸudur: İnanılması bizim için daha iyi olan ÅŸeye inanmak zorundayız. Åžu halde, bizim için daha iyi olan ile bizim için daha doÄŸru olan arasında hiçbir baÅŸkalık yoktur.Pragmatizm doÄŸruyla iyiyi birleÅŸtirmektedir. Yani Erdem yaÅŸayışımız için elveriÅŸli olduÄŸu sürece, pratik fayda saÄŸladığı hallerde doÄŸrudur. Her ÅŸey pratik fayda ölçüsüne vurulmalıdır. Her ÅŸey pratik faydaya göre deÄŸerlendirilmelidir.

Onlara göre doğru düşünce pratikte doğrulanabilen düşüncedir. Bir düşüncenin gerçeği, ona yapışık hareketsiz bir özellik değildir. Gerçek düşüncenin başına gelen bir şeydir. Bir düşünce kafamızda dururken doğru olamaz. Ancak doğru hale gelebilir, olaylar yüzünden doğrulaşır. Onun gerçekliği geçer hale girmesiyle olur. Benim için bir şeyin herhangi bir zaman için faydası olabilir, ama başka bir zaman o şey faydama değildir.

Pragmatistler dünyanın nesnel gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Gerçek, kendi yararımıza belirlenmekle özneldir.

PRAGMACILIK: Alm. Pragmatismus, Fr. pragmatisme, Ing. Pragmatism, Yun. pragma 1-eylem; 2- yararlı.

1. Doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak yalnızca eylemlerin sonuçları ve başarıları ile değerlendiren felsefe öğretisi; eylemin bilgi ve düşünceye ilkece üstünlüğü görüşü.

Usun temel görevi bize şeyleri tanıtmak, şeyler üzerine bilgi vermek değil, onlar üzerinde eylemde bulunmamızı sağlamaktır.

2. (Dar anlamda) 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başında Amerika ve İngiltere’de ortaya çıkan düşünce doÄŸrultusu: DoÄŸruluÄŸun ölçütünü bilginin uygulanmasında görür; bu anlayışa göre, yaÅŸama yararlı olan, onu iler götüren iyidir. (BaÅŸlıca temsilcileri: C.S. Peirce, Dewey, James, F. S. Schiller.)Ahlakfelsefesi bakımından, yararcılıkla; Bilgi kuramı bakımından araççılıkla özdeÅŸtir: Bilgi ve doÄŸruluk yaÅŸam için yalnızca birer araçtırlar.

Felsefe Sözlüğü..o…

Salı, 06 Kasım 2007

OLAYBİLİM = FENOMENOLOJİ: (Os. Mebhasi şüûn, İlmi tetkik ve tavsifi hâdisât; Fr. Phénoménologie, Al. Phenomenologie, İng. Phenomenology, İt. Fenomenologia) Olayların ideal varlığını inceleme ve betimleme yöntemi… Olay (Fr. Phénoméne) ve bilim (Fr. Logie) sözcüklerinden yapılmış olan olaybilim (Fenomenoloji) deyimi Lambert, Kant, Hegel, Hamilton, Hartmann taraflarından çeÅŸitli anlamlarda kullanılmış ve Alman düşiinürü Edmund Husserl (1859-1938) tarafından öznel idealist felsefe yönteminin adı olarak ileri sürülmüştür. Deyimin günümüzdeki yaygın anlamı, ona Husserl’in verdiÄŸi anlamdır.

Husserl, bu yöntemiyle, nesnelerin ideal yapılarını betimleyerek felsefeyi bir bilimler bilimi’ne dönüştüreceÄŸini savunmuÅŸtur. Kant’ın ve onun temelleri üstünde yükselen Auguste Comte olguculuÄŸunun bir anlamda yasakladıklan felsefe, Husserl’e göre böylelikle yeniden ve en yetkin biçimde kurulmuÅŸ olacaktır. Husserl, bu anlayışııda, Platon idealizmiyle Leibniz ve Brentano öğretilerine dayanmaktadır. Ona göre gerçek, Platon’un da ileri sürdüğü gibi, saltık olmalıdır. EÅŸdeyiÅŸle her nesnenin, bizim ona verdiÄŸimiz anlamın ve yakıştırdığımız özeiliklerin dışında, kendine özgü ve kendinde olan, her zamanda geçerli ve deÄŸiÅŸmez bir yapısı vardır. Nesne, insanların deÄŸil, insanların dışında öncesiz ve sonrasız bir nesneler dünyasının varlığıdır. FiziÄŸin ürünü olmadığı gibi :-):-):-):-)fiziÄŸin ürünü de deÄŸildir. Kendi saltık ideal yapısı içindedir. Gerçek, böylesine ideal bir yapı taşıyanın niteliÄŸidir. Görüldüğü gibi bu sav, tümüyle Platoncu bir savdır. Böyle bir savdan yola çıktığı halde Husserl, fenomenoloji yönteminde, gene de nesneleri, kendilerine yönelttiÄŸi bireysel insan bilincinin aynasında seyredecek ve kendi savıyla çeliÅŸkiye düşerek betimlemeye çalışacaktır.

Husserl’e göre felsefe, nesnelere yöneltilmiÅŸ bilinç yoluyla nesnelerin özünü kavramak ve betimlemek bilimidir. Demek ki öznesiz nesne ne kavranabilecek ne de betimlenebilecektir. Dönüp dolaşıp Berkeley öznelciliÄŸine gelmek :-):-):-):-)fizik düşüncenin zorunlu sonucudur, Husserl de bu zorunlu sonuçtan kaçınamamaktadır.

Husserl, saltık gerçek saydığı Platon’un saf öz’lerine ulaÅŸabilmek için özetle şöyle demektedir: Kendime bakıyorum. ÇeÅŸitli bilgilerle doluyum. Bu bilgilerden öte çeÅŸitli sanılarım da var. Bilgilerimle sanılarımın gerektirdiÄŸi davranışlarla yaşıyorum. Bilgiler, sanılar, davranışlar ortasında kendimi yitirmiÅŸim. Bilgilerimin, sanılarımın, davranışlarımın dışında acaba ben neyim? Özümün saf bilgisine —yani saltık gerçeÄŸe, Platon’un deyiÅŸiyie saf öze— varabilmek için bütün bilgilerimi, sanılarımı, davranışlarımı unutmam gerekir. Kendimi araÅŸtırırken bende ve çevremde dünyalı olarak ne varsa bir çantaya koyup ortadan kaldıracağım. Bütün verilmiÅŸlerden soyunacağım. Böylece, hiç bir kuÅŸkuya kapılmaksızın saltık olarak var diyebileceÄŸim biricik varlığı, ben’imi inceleyip betimleyebileceÄŸim.

Bu, bir ruhbilimsel araÅŸtırma deÄŸildir. Çünkü ruhbilim beni bilgilerim, sanılarım, davranışlarımla birlikte ele alır. Bense bütün bunlardan soyunuyor, sadece bir görünen (fenomen) olarak kalıyorum. O halde yapacağım bu inceleme, fenomenolojik bir incelemedir. Kendimi, sadece bir fenomen olarak inceleyeceÄŸim ve betimleyeceÄŸim. Kendimdeki ve çevremdeki bütün dünyalıları —eÅŸdeyiÅŸle bilgileri, sanıları, davranışları— bir çantaya koyup ortadan kaldırınca (Husserl buna parantez içine almak diyor) ortada saltık bir ben (Absolut Ego) kalıyorum. Kendimden baÅŸka hiç bir ÅŸeyin bilincine varamam. Evreni kavramak için önce kendimi kavramalıyım. Kaldı ki kendimden baÅŸka hiç bir ÅŸeyi kavrayacak durumda da deÄŸilim (Buradaki öncelik Husserl’e göre bir zaman önceliÄŸi deÄŸil, bir düşünce düzeni önceliÄŸidir, çünkü zaman da paranteze alınmıştır). Kendimi kavramam için bir bilinç eylemi gerçekleÅŸtirmeliyim. Ben’im için kendini belli eden tek ÅŸey vücudum’dur. Vücudum, bütün nesneler içinde biricik nesnedir. Vücudum ne türlü bir nesnedir? Dıştan bakıyorum, gördüğüm bir cisimdir. İçten bakıyorum, gördüğüm bir organdır, cisimden bambaÅŸka bir ÅŸey olan canlı bir organizmadır. Demek ki vücudum, hem cansız bir cisim hem de canlı bir organizmadır. BaÅŸka türlü bir deyiÅŸle canlı organizmam cansız cisimli bir ÅŸeydir.

Bu bir ikilik deÄŸil, bir tekliktir. Organizmalıkla cisimlilik vücudunda birlikte vardır. Ben, vücutlu-ruhlu bir bütünüm. Ne vücudumu ruhumdan, ne de ruhumu vücudumdan atamam. İkisini de bir birliktelik içinde taşımak zorundayım, çünkü ben ancak böylelikle ben’ im. Ben, somut psiko-fizik bir bütünüm. Bir cisim, eÅŸdeyiÅŸle bir madde olan vücudumun aynı zamanda bir algı organı olması, vücudumun kendi kendime veriliÅŸini açıklamaktadır. BaÅŸkalarını algıladığım gibi kendikendimi de algılamaktayım. Sol elim özne olur, saÄŸ el nesnemi algılar; sonra saÄŸ elim özne olur, sol el nesnemi algılar. Vücudum bana çift olarak verilmiÅŸtir. Vücudum, sadece bir algı organı deÄŸil, aynı zamanda bir irade organıdır. Onu keyfimce —eÅŸdeyiÅŸle irademe göre ve özgürce— kullanırım. Ben’imi, vücudumun içinde bir buyuran varlık olarak yaÅŸarım. Her ÅŸeyi vücudumla denerim, evrene vücudumla açılırım Maddi ruhlu vücudum ölçümdür. Bütün dünyalılar —eÅŸdeyiÅŸle bilgiler, sanılar, davranışlar— onunla anlam kazanırlar. Uzak ona göre, yakın ona göre, saÄŸ ona göre, sol ona göre, ötesi ona göre, berisi ona göredir. Bana verilen her ÅŸey vücudumla verilir, daha doÄŸrusu her ÅŸeyle birlikte bana vücudum da verilir. BaÅŸka’yı bilebilmek için, ben’i bilmek zorundayım (Husserl böylelikle bütün nesneleri ve tümelleri insan bilincine baÄŸlamakta, bireysel insan bilinciyle özdeÅŸleÅŸtirmektedir). Kendi ben (Ego, fenomenoloji zorunlu olarak bir egolojidir)’imden baÅŸkasının beni (Alter Ego)’ne nasıl geçebilirim? BaÅŸka ben, bana diranebilen bir bendir. BaÅŸkasının vücudunun, ancak kendi vücudumla anlam kazanabileceÄŸini öğrenmiÅŸ bulunuyorum. BaÅŸkasını, ancak kendi vücuduma dayanarak algılayabilirim (Husserl buna anlam aktarması diyor.

Ona göre bilgi, nesneye yönelen öznenin bilincidir). Ama baÅŸkasının vücudunu kendi vücudum olarak deÄŸil, baÅŸkasının vücudu olarak algılamalıyım. İkisi arasındaki benzerlik’ten ötürü kendi vücudumdan aldığım vücut anlamını baÅŸkasının vücuduna aktarırım. BaÅŸka vücudun, benim için baÅŸkasının vücudu olarak varolabilmesi, kendi vücudumun örneklik etmesiyle mümkündür. Kendi vücuduma bakarak baÅŸka vücudun ne olduÄŸunu bilebilirim. İlk kurduÄŸum vücut kendi vücudum olduÄŸuna göre baÅŸkasının vücudunu kendi vücudumdan yapacağım bir aktarma ve çaÄŸrışımla kurarım. Bu çağırışım, nesnelerden birinin kayarak öbürünün anlamıyla birleÅŸmesidir. Bilgilerimin, sanılarımın, davranışlarımın tümünü paranteze alıp ortadan kaldırmışım. Görünen (fenomen)’den baÅŸka hiç bir bilgim, bilgim olmayınca hatırlamam da yoktur. Dünyalı olarak hiç bir aracıdan yararlanmıyorum. Fenomenolojik tasarımlarımı düşünsel bir soyutlamayla elde ediyorum (Husserl’e göre düşünme, ruhbilimsel bir akt deÄŸil, düşüncenin zamandan ve mekandan soyutlanmış içeriÄŸidir). YaÅŸadığım dünyalı daha iyi kavramak ve yeniden kurmak için, fenomenolojik yöntemle çalıştığım sürece, yaÅŸadığım dünyadan isteÄŸimle vazgeçmiÅŸim. Çalışmam, demek ki. dünya-dışı bir çalışmadır. Elde ettiÄŸim tasarımları da bu açıdan deÄŸerlendirmek zorundayım; yani onlara hiç bir bilgi, sanı, davranış katamam. Elde ettiÄŸim fenomenler dünyalı fenomenler deÄŸildir, örneÄŸin vücut derken sözünü ettiÄŸim fizyolojik bir vücut deÄŸil, sadece cisimli-ruhlu saltık bir bütündür. Kendi vücudumdan aldığım bir anlam aktarmasıyla baÅŸkasının vücudunu kuruyorum. Åžimdi iÅŸ, baÅŸkasının vücudundan baÅŸkasının beni’ne geçmektir. BaÅŸka ben’i, ilkin, vücudumun algısına dayanarak bir cisim olarak buluyorum. Onu denemeye baÅŸlayabilirim. Denemelerim sırasında bu cisme ait olan bir ben görüyorum. Sadece bir kanadını gördüğüm kapının görmediÄŸim kanadını nasıl algılayabilirsem, vücudunu gördüğüm baÅŸkasının benini de öylece algılayabiliyorum.

Bu, bir varsayım, bir tahmin, bir sezgi deÄŸildir; doÄŸrudan doÄŸruya bir algıdır. Vücut, ruhlu bir cisimdir; ruh vücutta kendini verir. Bu veriliÅŸi, kendi vücudumda nasıl yaÅŸamışsam, baÅŸkasının vücudunda da öylece yaÅŸarim. BaÅŸkasının benini alagılayışım, elbette orjinal bir algılama deÄŸildir; baÅŸkasının benini dolaylı olarak, onun vücudu dolayısıyla algılamaktayım. Bu algılayış, baÅŸkasının vücudunu denemekle gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir (Husserl bu denemeye fenomenolojik einfühlung diyor). BaÅŸkasının benini, böylece, kendi benim gibi yaÅŸamaya baÅŸlıyorum. Kendi benimi hiç bir kuÅŸkuya kapılmadan nasıl biliyorsam, baÅŸkasının benini de öylece bilmekteyim. Bu bilgi, bana tek başıma yaÅŸamadığımı öğretmektedir. Ben, ego’sunun içinde kapanmış biricik ben deÄŸilmiÅŸim, fenomenolojik egonun uçsuz bucaksız alanında baÅŸka benlerle birlikteymiÅŸim. Fenomenolojik anlamda baÅŸkası benim için öylesine temel bir varlık olmuÅŸtur ki artık onu kendi ben’imden ayıramam. Artık biliyorum ki kendi ben’imin içinde bir yabancı yaÅŸamaktadır, içimde baÅŸkaları var, bende baÅŸkaları var. Demek ki ben onlarla birlikte ben’im. Åžimdi, kendimi de daha bir aydınlık görüyorum. Kendimden baÅŸkasına gittim, baÅŸkasından da kendime geldim. Artık biliyorum ki ben-insan, ancak baÅŸka-insan’larla birlikte vardır. Varlığımı baÅŸkasına borçluyum. Kendimi aydınlık olarak kavrayabilmem için baÅŸkalarıyla birlikte olmam gerekiyormuÅŸ. Öyleyse dünya, benim için deÄŸil, bizim içindir (Husserl’in fenomenolojisi, böylece, egolojiden yola çıkarak sosyolojiye varmaktadır).

Bu sonuç, beni, evrensel bir birliktelik içinde bulunan insan-kültür-toplum-tarih dünyasını algılamaya götürüyor (Husserl buna geist dünyası demektedir). Ben, iÅŸte böylesine bir dünyada yaÅŸamaktayım. İnsanın çevresi, tek başına yaÅŸayabileceÄŸi bir çevre deÄŸil. Bu çevreyi çevre eden baÅŸkalarıdır. Bu çevre, insanın baÅŸkalarıyla birlikte paylaÅŸtığı, ancak hakkı olan kendi payını alabileceÄŸi bir çevredir. Bu çevrede benim tek başına yapabileceÄŸim hiç bir ÅŸey yoktur. Ne yapabilirsem, baÅŸkalarıyla birlikte yapabilirim. Kendi ürünümde bile kendimi baÅŸkalarıyla birleÅŸtirmek zorundaşım. Çünkü kendi ürünümde bile zorunlu olarak baÅŸkaları var. Ben, insan olarak, özel bir varlık ortamında yer almışım. Bu ortamda yer almak zorundaydım. Bu zorunluk, tarihsellik’tir. BaÅŸkalarının beni zorunlu olarak getirip bıraktıkları noktada zorunlu olarak bulunurum. KonuÅŸtuÄŸum dil, onlarındır; yediÄŸim yemek, onlarındır; baÄŸlı olduÄŸu gelenek, onlarındır. Varlığım, bu sayısız baÅŸkalıkların içinde kımıldamaktadır. Kendimi denemem bana baÅŸkasını, baÅŸkasını deneme bana dünyayı, dünyayı denemem bana evreni, evreni denemem bana çok daha aydınlık olarak kendimi vermiÅŸtir. Evren, dünya, baÅŸkaları ve ben birbirimizi denemekle aydınlanabiliriz.

Husserl, böylece, fenomenolojik yöntemle inceleyip betimleyerek fenomenolojik bir felsefeye varmaktadır. Bu felsefe, önsel idealist bir felsefedir. Bu yöntemin ve felsefenin :-):-):-):-)fizik alanda yankıları ve etkileri pek geniÅŸ olmuÅŸtur. Varoluşçuluk felsefesi bütünüyle bu temel üstüne kurulmuÅŸ bulunmaktadır. Varlıkbilim ve yeni-gerçekçilik akımları geniÅŸ çapta onun etkisi altındadır. :-):-):-):-)fizik alan, nesneyi öznel bilince indirgeyip yeniden yarattığı savını ileri süren bu yöntem ve felsefeden yararlanmaktadır. Husserl fenomenolojisinin bütün idealist ve usaaykırı sonuçları, çaÄŸdaÅŸ burjuva felsefesinin baÅŸlıca dayanaklarıdır. Husserl fenomenolojisi, gerçeÄŸin nesnelliÄŸini yadsıyıp öznelliÄŸine de karşı çıkarak üçüncü bir yol aramak isteyen ve sonunda zorunlu olarak —çünkü üçüncü yol yoktur— öznelliÄŸe düşen felsefelerin ortak yanılgısını taşır.

OLGU: GerçekleÅŸmiÅŸ olan her ÅŸey… Olam ve olay birer olgu’dur. Olgu deyimi bu iki yakın anlamlı deyimden daha geniÅŸ kapsamlıdır ve ikisini de içerir. Olam zaman ve yer özellikleriyle ele alınan olgu, olay zaman ve yer özelliklerinden sıyrılmış olgudur. OlmuÅŸ olan her ÅŸey olgu’dur; bundan ötürü de olgu deyimi olası, olanaklı ve düşünsel, tasarımsal deyimleriyle karşıt anlamlıdır. Çünkü bu deyimler henüz gerçekleÅŸmemiÅŸ olanı dile getirirler; gerçekleÅŸmeleri muhtemeldir, mümkündür ya da gerçekleÅŸtirilmeleri düşünülmektedir, tasarımlanmaktadır ama henüz olmamış’lardır ve bundan ötürü de olgu deÄŸillerdir. Cladue Bernard “deneyimsel düşünceye yol gösterecek ve aynı zamanda onu denetleyecek tek gerçek olgulardır” der. Olay deneyim konusu olan olgu’ dur, ama onun deneyimini olgu denetler; çünkü olgu betimleyici ve somut, olay’sa çözümsel ve soyuttur. Olay deney konusu, olgu ise deney sonucudur. ÖrneÄŸin savaÅŸ, gerçekleÅŸmiÅŸ olarak olgu , soyut olarak olay , belli bir yer ve zamanda geçmiÅŸ olarak olam’dır. Auguste Comte ve olgucu izleyicileri (pozitivistler) bizim algı dediÄŸimize olgu derler. Onlara göre sadece duyumlarımız ve algılarımız dolaysız verilerdir, bunları incelemekle yetinmemiz gerekir. Kierkegaard ve varoluşçu izleyicilerine (egzistansiyalistler) göre insan anlaşılamayan ve hiçbir açıklanması bulunmayan bir salt olgu’dur. Ve kendisine yabancı bir dünya içine atılmıştır. Mantık açısından da bilim, olgulardan önermeler çıkarır ve bu önermeleri olgularla tanıtlar.

Bir olguyu açıklamak demek, onu başka olgulara indirgemek demektir. Ne var ki açıklanamayan, eş deyişle başka olgulara indirgenemeyen olgular da vardır. Örneğin herhangi bir şeyin varlığı, böylesine bir olgudur. Kızgın bir sobaya elinizi dokundurduğunuzda elinizin yandığından şüphe edemezsiniz, bunlar kesin olarak verilmiş olgulardır. Doğa bilimleri ve genellikle bilim sadece olguları açıklamakla yetinmez, onları en yalın bir biçimde açıklamaya çalışır. Bilim olguları sadece yasalara bağlamaya değil en yakın yasalara bağlamaya çalışır. Olgular, deneyin sağladığı gerçek verilerdir. Deneyimsel yöntemde olgulara dayanılır ve deneyimler ancak olgulara başvurularak denetlenebilir.

OLGUCULUK (Pozitivizm): Alm. Positivismus, Fr. positivisme, İng, positivism, es. t. ispatiye

Araştırmalarını olgulara, gerçeklere dayayan, fizikötesi açıklamaları kuramsal olarak olanaksız, kılgılı olarak yararsız gören; deneyle denetlenmeyen soruları sözde soru olarak niteleyen felsefe doğrultusu.

Terim olarak, A. Comte’un felsefeye getirdiÄŸi bir kavramdır. OlguculuÄŸun temel kavramı olan olgu olgucular arasında türlü anlamlarda kullanılagelmiÅŸtir; ancak hepsinin birleÅŸtiÄŸi , doÄŸa bilimlerinin evren tasarımına ve yöntemlerine uyma zorunluluÄŸudur.

OlguculuÄŸu dizge olarak kuran A. Comte’dur, ama Comte’dan önce D. Hume, d’Alembert ve Turgot da aynı doÄŸrultudadırlar; baÅŸka temsilcileri: Mill, Spencer, Mach, Avenarius vb.

OLUMSUZLANMANIN OLUMSUZLANMASI: Eylemsel ve tarihsel özdekçi öğretinin açıkladığı üç büyük evrensel yasadan biri… Karşıtların birliÄŸi ve savaşımı yasası ile nicelikten niteliÄŸe geçiÅŸ yasası adlarını taşıyan öteki evrensel yasalarla birlikte olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası doÄŸanın, bilincin ve toplumun evriminde geçerli olan evrensel bir yasadır. Sonsuz ve sınırsız evrim, tüm evrende bu üç yasanın izlemesiyle gerçekleÅŸir.

Sonsuz ve sınırsız evrende sonlu ve sınırlı nesne ve olaylar, bu yasalarla doÄŸar, büyür ve ölürler. Ne var ki ölümleri de yeni bir doÄŸumu saÄŸlamak, eÅŸ deyiÅŸle genel geliÅŸmeyi gerçekleÅŸtirmek içindir. Her yeni eskir ve yerini yenisine bırakır. Eskinin yerini yeniye bırakması olumsuzlanmanın olumsuzlanmasıdır. Çünkü eski bir zamanlar yeniydi ve kendisinden eski olanı olumsuzlayarak varlaÅŸmış ve yeni olarak kendini meydana koymuÅŸtu. Åžimdi ise bu olumsuzlayan yeni, kendisinden daha yeni tarafından olumsuzlanmaktadır. Bundan ötürüdür ki Marx. “eski varoluÅŸ biçimleri olumsuzlanmadıkça hiçbir alanda geliÅŸme olmaz.” der.

Evrende her nesne, olay ya da süreç birbirlerini karşılıklı olarak yok etmeye çalışan çeşitli karşıt yönler ve eğilimler taşır. Bu onların savaşımıdır. Ama bütün bu karşıt yönler ve eğilimler, aynı zamanda birbirleriyle sıkıca bağımlıdırlar, biri olmadan öbürü de olmaz. Bu da onların birliğidir. Gelişme sürecinde yeninin eskiyi olumsuzlaması, karşıtlar arasındaki çelişkilerin çözülmesinden ve aşılmasından başka bir şey değildir.

ONTOLOJİ: Varlığı bütünüyle inceleyen felsefe dalı; varlıkbilim. Bir bütün olarak varlığı ele alan ve var olanların en temel niteliklerini inceleyen felsefe dalı. Ontoloji terimi ilk kez 17. yüzyılda kullanılmakla birlikte, felsefi bir yaklaşım olarak ele alınması eski Yunan’a, özellikle Aristoteles’e deÄŸin iner.

Aristoteles, sonradan Ta :-):-):-):-) physike ( :-):-):-):-)fizik) adıyla derlenen metninde iÅŸlediÄŸi ve “ilk felsefe” adını verdiÄŸi disiplin için, “varlığı varlık olarak ele almak” deyimini kullanmıştı. Ama Platon’un idea öğretisi ya da Sokrates öncesi filozofların “arkhe” arayışları ontoloji alanında ilk bilgisel çabalar sayılabilir.

Hıristiyanlığın egemen olduÄŸu orta çaÄŸda Aquino’lu Thomas Aristoteles’in çalışmasından yararlanarak Tanrı’nın varlığını savını temellendirmek için ontolojik yaralanmıştır ve Aristoteles’in bu çalışmasını “Tanrı’nın yarattığı varlıkların bilgisi” olarak tanımlamıştır. Thomas, Katolik dogmalarına bir temel bulabilmek için bu Aristotelesçi felsefeden yararlanmıştır. Böylece arta çaÄŸda ve yani çaÄŸda :-):-):-):-)fizik terimi, ontolojinin ele aldığı alana iliÅŸkin kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Bu arada, yeniçaÄŸ biliminin geliÅŸmesine koÅŸut olarak gittikçe olumsuz bir içerik kazanan :-):-):-):-)fizik terimine, bilimdışı, anlaşılmaz konularda düşünmek gibi bir anlam yüklenmiÅŸtir.

17. yüzyılda Alman düşünürü Wolf, ontolojiyi temel ilkeler bilimi olarak tanımlar ve duyu dışı özdeksiz bir varlık tasarımının temel yapısını, türlerini ve biçimlerini inceler. ÇaÄŸdaÅŸ ontolojici Hartmann’a göre ontolojinin öteki bilimlerden baÅŸkalığı, öteki bilim dalarının bir iÅŸ bölümü anlayışı içinde var olanı çeÅŸitli alanlara bölerek sadece o belli alanlarda araÅŸtırmalarına karşı ontolojinin var olanı bütünlüğü içinde ele almasıdır. ÖrneÄŸin astronomi gök varlıklarını, jeoloji madensel varlıkları incelediÄŸi halde ontoloji bütünüyle varlığın varoluÅŸ ilkelerini inceler.

Tarihsel süreçte Kant, Schelling ve Hegel gibi büyük Alman idealistleri ontolojiye karşı çıkmışlardır. Ontolojinin orta çaÄŸdan gelen kofluÄŸu ne idüğü belirsizliÄŸi, inaksallığı gözlerinden kaçmamıştır. Ontolojinin yerine Kant “deneyüstü felsefe”yi, Schelling “aÅŸkın düşünceciliÄŸi”, Hegel “mantık”ı önermiÅŸlerdir. Bu düşünürlerden sonra saf felsefe olarak ontolojik ya da :-):-):-):-)fizik yaklaşım bir yandan gözden düşerken, bir yandan da daha temelli bir biçimde ele alınmaya ve iÅŸlenmeye baÅŸlanmıştır. Fenomonolojinin kurucusu Edmund Husserl ontolojiyi “anlamlı davranışların içeriÄŸini inceleyen” felsefe dalı olarak tanımladı. Buna göre ontoloji, felsefede var olan nesnelere ulaÅŸmayı saÄŸlayan davranışları inceleyen disiplin idi. Husserl’in öğrencisi, Heidegger, varlığın temel bir varlıksal anlam taşıdığı bir varlık türünü arayarak buna, insan ya da kiÅŸi yerine “ orada olmak” adını vermiÅŸtir.

ÖDEV AHLAKI: Kant’ı ahlak görüşü. Ahlaki eylemde bulunmayı ahlak yasasına uyma olarak kabul eden öğreti.

ÖNCESİZLİK-SONRASIZLIK: Başı ve sonu olmayan süreklilik. Zamandan bağımsız olma. Ezeliyet-ebediyet.

ÖNSEZİ: Temellendirilemeyen duygu. Bilinmeyenin, gelecekle ilgili olanın önceden duyulması, doğru gibi sayılması.

ÖZ: Bir nesneyi neyse o yapan gereçlerin tümü. Tarih boyunca öz için değişik tanımlar yapılmıştır.

1) Platon göre idea anlamında kullanılmıştır. Ona göre bütün varlıkların özleri ideadır.

2) Aristoteles bu deyimi :-):-):-):-)fiziÄŸinde ve mantığında deÄŸiÅŸik anlamlarda kullanmıştır. Aristoteles :-):-):-):-)fiziÄŸinde öz deyimi töz ile anlamdaÅŸtır, “özdekle bitiÅŸik olmayan töz öz diyorum” der. Bu anlamda öz deyimi, töz deyiminden soyut ve varlık deyiminden düşünsel olmasıyla ayrılır. Buna karşı Aristoteles mantığında öz somut varlıktır, “sözgelimi insan, at özdür.”der. bu somut özleri de birinci ve ikinci özler olmak üzere ikiye ayırır. Birinci özler bireysel olarak, ikinci özlerse türdel olarak ele alınan özlerdir. Şöyle der “ikinci öz diye birinci anlamda alınan özlerin içinde bulundukları türlere denir. Ne var ki bu türlere cinslerini de eklemek gerekir. Sözgelimi birey olarak insan, insan türünün içine ve türün cinsi de hayvandır. Öyleyse ikinci öz diye bu sonuncu özler, yani tür olarak insan ve hayvan gösterilir.

3) Fransız varoluşçusu Sartre’a göre öz, varlaÅŸmayla meydana gelir ve varoluÅŸtan önce yoktur. İnsan, kendini ne yapar ve nasıl yaparsa odur. İnsandan baÅŸka bütün varlıklar önceden belli bir öz’e göre varlaşırlar. ÖrneÄŸin bir masa yapmak için önce masanın özünü tasarlarız, sonra testereyi ve keresteyi alıp o özü varlaÅŸtırırız. Bir bezelye taneciÄŸi bezelye özünden, bir papatya yaprağı papatya özünden meydana gelir. İnsansa bir insan özünden meydana gelmez, insanın özü varoluÅŸundan sonradır. Sartre’a göre öz, varlığı belirleyen anlamındadır ve varlığın herhangi bir özle belirlenmediÄŸi dile getirilmiÅŸtir.

4) Alman düşünürü Kant’a göre öz, kendinde ÅŸey ve phenomenon karşıtı olarak noumenon’dur. Asla bilinemez. Bizler sadece nesnelerin görünüşlerini bilebiliriz, kendinde ne olduklarını bilemeyiz.

ÖZDEKSİZCİLİK: Alm. Immaterialismus, Fr. immaterialisme, İng. immaterialism, es. t. gayr-i maddiye

1. Özdeğin kendine özgü bir gerçekliği olmadığını kabul eden öğreti.

2. Evrenin temelinin ve genellikle gerçekliğin özünün cisimsel olmadığını öne süren öğreti.

3. Ruhun cisimsei olmadığını öne süren öğreti. (Özdeksizcilik teriminin yaratıcısı olan Berkeley, bu sözcüğü kendi felsefesi için kullanmıştır.)

Özdeş: Bir ve aynı olan, bir ve aynı anlama gelen. Örneğin Panteizmde Tanrı ile Doğa özdeştir.

Öznel İdealizm: Nesnel varlığı insansal bilincinin ürünü sayan idealizm anlayışı, öznel idealizm, varlığın kaynağını insansal ruha indirger ve maddeyi düşüncenin ürünü sayar.

Nesnel idealizmcilerle öznel idealizmcilerin savları hemen hemen yok gibidir. Her ikisi de tanrı bilime felsefesel bir temel sağlamada birleşirler, her ikisi de :-):-):-):-)fiziktir, her ikisi de felsefenin temel sorununun da ruha öncelik tanıyıp nesnel gerçekliği yadsırlar, gerçeklikten yola çıkmayı düşünsel varsayımlar oluştururlar, her ikisi de gizli ya da açık, bilime karşıdır ve bilinemezcidir.

Öznel düşüncellik tarihsel süreçte çeÅŸitli biçimlerde ileri sürülmüştür: ŞüpheciliÄŸi yöntem olarak kullanan bütün Yunan düşünürleri, baÅŸta Protogoras olmak üzere hemen bütün sofistler , baÅŸta Pyrrrhon ve Ainesidemos olmak üzere bütün şüpheciler, baÅŸta Arkesilaos ve Karneades olmak üzere bütün Sokratesçi şüpheciler öznel düşüncelciliÄŸe düşmekten kaçınmamışlardır. Bunun nedeni de bütün şüphecilerin; duyumların, nesnelerin niteliklerini yansıttığı olgusunu yadsımalarıdır.UsçuluÄŸun kurucusu Fransız düşünürü Rene Descartes’in :-):-):-):-)fiziÄŸi, nesneyi, insan zihninin bir tasarımı saymakla tümüyle öznel düşünceci bir öğretidir.

Nesnel gerçekliÄŸi yadsıyan ve tek geçerliÄŸin insan duyumlarından ibaret olduÄŸunu savunan İngiliz düşünürü David Hume’in, Alman düşünürü Imanuel Kant’ı hazırlayan şüpheci öğretisi de açık bir öznel düşünceciliktir. Öznel düşünceci öğretilerden biri de Fransız düşünürü Auguste Comte’un olguculuÄŸudur. ÇeÅŸitli öznelci öğretilerde çeÅŸitli adlar altında ileri sürülen algı’ların olguculuktaki yeni adı da olgu’dur. Olgucular olgular sözünden algılar’ı anlarlar. Onlara göre bize araçsız olarak verilen tek bilgi olgular,eÅŸ deyiÅŸle algılarımız ve duyularımızdır. Bilim bunlarla yetinmeli, baÅŸkaca bilgiler edinme isteÄŸine boÅŸuna kapılmamalıdır. Bu ise nesnel dünyadan kopmayı ve kendi bilinci içine kapanmayı, eÅŸ deyiÅŸle öznel düşünceciliÄŸe düşmeyi dile getirir. Heidegger’e göre “evren, ancak, içinde insan bulunduÄŸu oranda vardır.” Demek ki nesnel gerçekliÄŸi yaratan insandır ve insansız nesnel gerçeklik yoktur.

Felsefe Sözlüğü..n…

Salı, 06 Kasım 2007

NEDEN: Bir olayı meydana getiren etken.

Neden kavramını ilk olarak öznel nedenler ve nesnel nedenler olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Nesnel nedenler, insanın bilinç ve iradesinden bağımsız olarak etken olan nedenlerdir. Örneğin yoksul bir köylünün bilgisiz kalmasının nedeni böylesine nesneldir, onun bilinç ve iradesinin dışındaki yaşam koşullarından doğmaktadır. Öznel nedenlerse nesnel nedenlerin insan bilincindeki yansımasına dayanan insansal faaliyetlerdir. Örneğin bireyin şu ya da bu siyasayı izlemesinin nedeni böylesine özneldir,onun bilinç ve iradesine bağlıdır. İkinci olarak temel nedenler ile temel olmayan nedenler diye ikiye ayrılabilir.bir etkinin zorunlu ve öznel niteliklerini temel nedenler rastlantısal niteliklerini temel olmayan nitelikler gerçekleştirebilirler. Örneğin bir uçağın uçuşundan da temel neden uçağın motorudur, temel olmayan neden pervanelerdeki bir bozukluktur. Üçüncü olarak ise dış nedenler ve iç nedenlerdir. Bir nesne ya da olaya başka neden ve olaylarca yapılan etkiler dış nedenler bir nesne ya da olayın geliştirici iç çelişkileri iç nedenlerdir. Örneğin ısı bir yumurtanın civcivleşmesi için dış neden, tohumsa, iç nedendir. Dış ve iç nedenler birbirleriyle bağımlıdır. Birinin etkileyebilmesi öbürünün varlığına bağlıdır ve biri öbürüne dönüşebilir.

Nesnel İdealizm: İnsandan bağımsız saltık bir düşüncenin ya da ruhsal ilkenin varlığını ve önceliğini ileri süren idealizm anlayışı. Nesnel idealizm nesnel gerçekliği bireysel bilinçten üstün olarak tasarımladıkları genel bir bilince, indirger. Bu anlamıyla varlığın kaynağını insansal ruha indirgeyen ve maddeyi düşüncenin ürünü sayan nesnel idealizmin karşılığında kullanılır.

Nesnel idealizmin savunucuları sonlu dünyayı tek gerçek olan zihnin bir yansıması sayarlar, gelip geçici olan sınırlı varlık, bağımlı olduğu sonsuz ve sınırsız bir varlığı gerekli kılar. Hakikat, dış düşünceler ve dış gerçeklikler arasında bir bağlantı değil yalnızca düşünceler arasında bir uyum ilişkisidir.

Nesnel idealizm; dinsel nitelikli öğretilerden daha soyut bir görünüşe bürünür, gerçek dışı ve bilim dışı olmakla beraber, açıkça tanrılık varsayımın dile getirmeden evrenin temelinde ruhsal bir özün evrenden önceliğini ileri süren :-):-):-):-)fizik bir anlayıştır.

Nicelik: Nesnenin ölçme konusu olan yanı…Nicelikle nitelik bağımlıdırlar, birbirlerine dönüşürler, ayrıştırılamazlar. Sadece nicel ya da sadece nitel olan hiçbir ÅŸey yoktur. Soyut kavramlar bile bu baÄŸlantıdan koparılamazlar.

Her nesne ve olay, belli bir nitelik ile belli bir niceliÄŸin birleÅŸimidir.Bu birleÅŸimin bozulması o nesne ya da olayı baÅŸka bir olaya ya da nesneye dönüştürür. Bir ÅŸeyin neyse öyle kalması için niteliksel yanının niceliksel yanıyla belli bir oranda birleÅŸmiÅŸ, dengeye girmiÅŸ olması gerekir. Denge bozulursa o nesne baÅŸka bir nesne olur. Fakat bir nesnenin nitelik deÄŸiÅŸtirmesi için az da olsa bir nicelik deÄŸiÅŸimi gereklidir. “Nicelik deÄŸiÅŸimi olmaksızın nitelik deÄŸiÅŸmesi mümkün deÄŸildir.”Nicelikle niteliÄŸin bağımlı birliÄŸinde temel olan niteliktir, çünkü bir nesne ya da olayın az ya da çok sürekli bir biçimi vardır ve niceliksel olarak deÄŸiÅŸirken bu niteliksel varlık biçimini belli bir sınıra kadar sürdürür. NiteliÄŸin deÄŸiÅŸmesi için niceliÄŸin deÄŸiÅŸmesi zorunludur. , ama her nicelik deÄŸiÅŸimi nitelik deÄŸiÅŸimini gerektirmez. ÖrneÄŸin 1-99 ısı dereceleri arasında su niteliÄŸinde olan iki hidrojenle, bir oksijen, 0 derecede buz niteliÄŸinde ve 100 derecede de gaz niteliÄŸindedir. Her nitelik deÄŸiÅŸimi yeni nicelik deÄŸiÅŸimlerine yol açar.

NİHİLİZM: Nihilizm siyasal açıdan her türlü siyasal düzeni yadsıyan görüşleri dile getirdiği gibi törebilimsel açıdan her türlü törebilim kurallarını ve değerlerini yadsıyan görüşleri ve bilgi bilimsel açıdan her türlü bilgiyi ve bilgilenme olanağını yadsıyan görüşleri dile getirir.

Nihilizm temelde estatizmin bütün biçimlerini yadsır, yararcılığı ve bilimsel usçuluğu savunur. Toplumsal bilimleri ve klasik felsefe sistemlerini bütünüyle reddeder. Yalın olgucu ve maddeci bir tutumla yerleşik toplumsal düzene baş kaldırmayı temsil eder, devlet, kilise, ya da aile otoritesine karşı çıkar. Yalnızca bilimsel doğruları temel alır, ancak bilimin toplumsal sorunlarının üstesinden gelebileceğini ve bütün kötülüklerin cehaletten kaynaklandığını kabul eder.

Nihilist düşünce Ludwig Feverbach, Charles Darwin, Henry Buckle ve Herbert Spencer gibi düşünürlerin etkisinde kalmıştır. İnsanın beden ve ruhtan oluşan dualist bir yapısı olduğunu reddettiği için kilisenin şiddetli tepkisine yol açmıştır.

NİTELİK: Nesnenin algılama konusu olan yanı “Nitelikler” nesne ve algıları neyseler o yapar, baÅŸka nesnelerden ve olaylardan ayırır, onları sınırsızca ve sonsuzca çeÅŸitlendirir. Her nesnenin niteliksel yanı yanında niceliksel tarafı da vardır. Bu iki unsur birbirine baÄŸlıdır. Bir nesnenin sadece nicel ya da nitel yani olamaz. İkisi birbirine baÄŸlıdır.

Nicelik özdeş olan nesne ve olaylar arasında, nitelik ise özdeş olmayan nesne ve olaylar arasında söz konusudur.

Felsefe nitelik kavramı konuşma dilindeki gibi bir anlam taşımaz. Felsefede nitelik kavramı; yokluğu o nesne ya da olayı neyse o olmaktan çıkaracak olan, nesne yada olayın bütünsel öz yapısını dile getirir. Nicelik değişikliği bir nesne ya da olayı belli bir sınıra kadar kendisi olmaktan çıkarmaz. Bir elma dilimlere bölünse de yine elmadır. Ama niteliksel değişme bir nesne ya da olayı kendisi olmaktan çıkarır. Bir elmayı yüksek derecede kaynatıp eritilirse elma olmaktan çıkar. Niceliksel değişme belli bir sınırda niteliksel değişmeyi gerektirir.

NOMİNALİZM: Genel kavramları gerçek saymayıp birer addan ibaret bulan öğreti… Nominalizme göre genel kavramlar(tümeller), bir takım seslerden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildirler, bunlar insanların düşünce biçimlerine yakıştırdıkları birer addır ve hiçbir gerçeklikleri yoktur.

XI. yy da Compregne papazı Rascelin tarafından ortaya atılan bu düşünce kiliseyi büyük bir ölçüde etkiledi. Çünkü bütün dinler temel kavramlar üzerine kuruluydu ve bu düşünce böylece dini gerçek saymıyordu. Bu yüzden orta çaÄŸ boyunca nominalizmi savunan kiÅŸiler ve buna karşın genel kavramlarının gerçek olduÄŸunu savunan “gerçekçiler”arasında kavgalar, tartışmalar olmuÅŸtur.

Platoncu ve Aristotelesçi gerçekçiliğin bağnaz dinsel inançlarla bir arada düşünüldüğü orta çağda nominalizm dinsel sapkınlık olarak nitelendirildi. Ama dinsel sonuçlar bir yana, nominalizm, Platoncu gerçekçiliği düşünmenin ve genel terimler kullanarak konuşmanın ön gerçeği olduğu savını reddeder. Öte yandan Aristotelesçi gerçeklik kabul edilmiyor gibi görünse de Thomas Hobbes gibi ılımlı düşünürler tikeller arasında bazı benzerlikler olabileceğini ve bunları tanıtlamak için genel bir sözcüğün kullanılacağını yoksa konuşma ve düşünmenin olanaksız olduğunu ileri sürerler

Adcılık her ne kadar düşünmeyi ve konuşmayı zihinsel imgeler ya da dinsel terimler gibi simgelerle açıklıyorsa da düşüncenin simgelerin doğru kullanımının ötesinde kalan yanı adcılığı bir tür kavramcılığa yöneltir. Bu nedenle kavramcılık arasındaki fark açık seçik belli olmaz.

Felsefe Nedir??

Salı, 06 Kasım 2007

FELSEFE NEDİR?

- Felsefe kişinin kendisini ve çevresini anlama, yorumlama, açıklama ve gerçeği arama çabasıdır.

FELSEFENİN GENEL ÖZELLİKLERİ

- Felsefe, bilgi edinmeye değil bilgi aramaya yönelik bir faaliyettir.

- Felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir.

- Felsefe, insanı ve evreni bir bütün halinde kavramaya çalışır.

- Felsefe, bir bilin değildir ancak bütün bilimler felsefeden doğmuştur.

- Felsefenin yöntemi her zaman için bilinçli, tutarlı, sistemli bir düşünme yöntemidir.

- Felsefi sistemler kendi içerisinde tutarlıdır. Fakat genel- geçer bir niteliğe sahip değildirler.

FELSEFENİN YARARI

- Felsefe kişide merak ve kuşku uyandırır.

- Felsefe bilinçlenmeyi ve görüş açımızın gelişmesini sağlar.

- Demokrasinin gelişmesini ve işlemesini sağlamaktadır.

- Yeni bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlar.

- Felsefe insana hemen her konuda akıl yürütebilmesini sağlar.

BİLGİ ve BİLGİ TÜRLERİ

BİLGİ : Suje ile Obje arasındaki ilişki sonucunda elde edilen üründür.

İnsanın, bilgi elde etmesinde iki yetisi vardır :

1- Düşünme

2- Duyular yoluyla algılama gözlemleme

BİLGİ TÜRLERİ : Gündelik Bilgi , Dinsel Bilgi, Teknik Bilgi, Sanat Bilgisi , Bilimsel Bilgi , Felsefi Bilgi

Gündelik Bilgi: İnsanların gündelik hayatlarında en sıradan deneyimleri sonucunda elde etmiş oldukları bilgi türüdür. Özellikleri :

- Tek tek olaylarla ilgilidir.

- Sezgilere dayalı olarak ortaya çıkar.

- Genelleştirilmiş bilgidir. Ancak gerçekliğinden söz edilemez.

- Sonuçları kesin değildir ve sistemsiz bir yapıya sahiptir.

Dinsel Bilgi : Dinsel bilgide suje ile obje arasındaki ilişki inanç temeline dayanır. Bu bakımdan dinsel bilgide gerçekliğin kanıtlanmasına ihtiyaç yoktur. Özellikleri :

- Varlığı inanç aracılığıyla ortaya koyar.

- Tanrı, evren ve insana ilişkin tümel açıklamalar içerir.

- Eleştiri ve tartışmaya kapalıdır. (dogmatiktir)

Teknik Bilgi : Doğal nesnelerin bilimsel bilgilerden yararlanılarak insan yaşamında kullanabilir halde getirilmesi sonucu elde edilen bilgi türüdür. Özellikler :

- pratik yarara dayalı olarak oluşur.

- İnsan yaşamını kolaylaştırmak amacına yöneliktir.

- Bilimsel bilgi ile karşılıklı etkileşim içindedir.

Sanat Bilgisi : Sanat güzeli arayan gerçekliği simgelerle anlatmaya çalışan bir etkinliktir. Bu etkinlik duyguya ve sezgiye dayanır. Yetenek ve hayal gücü gerektirir. Özellikleri :

- Sezgilere ve yaratıcı hayal hücüne dayanmaktadır.

- Subjektiftir.

- Amaç, estetik haz uyandırmaktır.

Bilimsel Bilgi : Bilimsel bilginin başlıca özelliği nesnel, kesin, genelleyici, eleştirel olmasıdır. Akla, gözleme, deney ve kanıta dayanır. Bilimsel bilgi üçe ayrılır.

1- Formel Bilgi :

- Yalnızca düşüncede var olan varlığı konu edinir.

- Matematik, mantık, etik, değerler bu alana girer.

- Tümden gelim yöntemini kullanır.

2- DoÄŸa Bilimleri :

- Reel varlığı konu edinir.

- Fizik, kimya, biyoloji, tıp ve yer bilimleri bu alana girer.

- Temel özelliği olgusallıktır. ( Olgusallık : Yargıların doğrudan ya da dolaylı olarak gözlenebilir olanı dile getirmesidir.)

- Tümevarım ( endüksiyon ) yöntemini kullanır.

3- İnsan Bilimleri :

- Konusu insan ve toplumdur.

- Piskoloji, sosyoloji, tarih, siyaset ve coÄŸrafya bu alana girer.

- Anlama yöntemi kullanır.

- Toplumsal olayları anlamamızı sağlar.


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -